{"url": "https://futuristika.org/1-crop-cizgi-roman-inceleme-yazisi-yarismasi/", "text": "Çizgi Romanın sanat olarak görülmediği bir ülkede yaşamaktan sıkılan çizgi roman okurları, çizgi romanı hak ettiği yere taşımak size düşüyor, kolları sıvayın! İnceleme yazıları çizimden metne, siyasi bakıştan sanatsal estetiğe, okur görüşünden tarihsel alt yapıya kadar herhangi bir bağlamı kapsayabilir. Her katılımcı en fazla 2 yazıyla katılabilir. Yazılar New Times Roman Fontuyla 12 punto olarak toplamda 3- 4 sayfayı geçmeyecek şekilde yazılmalıdır. Başvurunuzu lütfen Uçma Sanatı başlığıyla gönderin! Yarışma sonunda ilk üçe giren yazılar her ay birer birer Gölge e-dergi sayılarında, diğerleri www. frp. net ve ÇROP Blog'da yayınlanacaktır! 1. ÇROP Çizgi Roman İnceleme Yazısı Yarışması, Versus Yayınları, Gölge e-dergi, FRP. Net desteğiyle gerçekleşmektedir!"}
{"url": "https://futuristika.org/10-liraya-16-yillik-moda/", "text": "İngiltere'de iki kez Yılın Tasarımcısı seçilen Hüseyin Çağlayan günümüzde moda alanında çalışan en ilerici isimlerden biri olarak tanınıyor. Çalışmalarının ardında yatan fikirler ilk bakışta modayla ilişkilendirilemeyen antropoloji, tarih, bilim, felsefe ve teknoloji gibi disiplinler arasında geçişler yapıyor. Çalışmaları güncel politikalar ve kendisini kişisel olarak rahatsız eden kavramlardan beslenirken, defileleri birer performans işlevi görüyor. Moda koleksiyonlarının yanı sıra enstalasyonlar yapıyor, kısa filmler yönetiyor ve sahne performansları için kostümler tasarlıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/1001-kural/", "text": "Mektuplarının bir kopyasını sakla, biyografini yazacak olanın işini kolaylaştırırsın. Kovboy şapkası giymek için karşı konulmaz bir istek duyuyorsan, diren. Çerçevelenmiş bir poster, değerli demek değildir. Sana arabada kal dediğimde arabada kal. Eğer plajda müziğe ihtiyaç duyuyorsan, kaçırdığın bir şeyler var. Bir rock yıldızı olabilmek için en iyi şansın bas çalmayı öğrenmek."}
{"url": "https://futuristika.org/123-olu-bir-baykusla-yolculuk/", "text": "Çok dikkat ettim, masallar adla başlar. Berke: Aksel bir çocuk. İlk albüm onun adını taşıyor. Diğer albüm isimleri gibi İskandinav kökenli bir kelime. Ölü bir baykuşla bir yolculuğa çıkıyor. Ve bu yolculukta Baykuşun katili Arve ile tanışıyor. Arve ise bir makinist. Değişik ve esrarengiz bir kişilik. Son albüm ise Arve'nin mektuplaştığı kadın karakter Anja adını taşıyacak. Anja bir balina aynı zamanda. Şimdi her şey karışık gelebilir ama son albümle birlikte sis epey dağılacak bir çok şey yerli yerine oturacak. Burak: Evet. Berke hikayenin tümünü yazdı. Üçleme bittiğinde onunda yayınlanmasını düşünebiliriz. Berke: Anja'nın günlüklerini ve Arve'nin mektuplarını düşünüyoruz. Burak: Albümün çıkması için sabırsız davranıyoruz. O yüzden her şey tam bitmiş olmuyor. Şarkılar konserlerde demleniyor. Dilara: Bir de aslında zevkli çalışıyoruz. Daha doğrusu zevkli yaşamayı seviyoruz. Son albümü Bodrum'da taş bir evde oluşturduk. Gezdik, içtik ve müzik yaptık. Dilara: Özellikle onu anlatmak gibi bir amacım yoktu. Ama Binalar Nişantaşı'nda binalar arasında sıkışmış bir balkonda oluştu. Tabii şarkılar da şehrin izleri vardır. Berke: Büyük bir değişim var. Olması da gerekir. Yaptığımız her işte 123'ün kendine has üslubu da var. O her albümde hissedilir. Değişirken onu kaybetmek istemeyiz. Burak: Dilara'nın gelmesiyle daha fazla hissediliyor değişiklik zaten. Berke: Ben Orhan Pamuk ve Charles Bukowskiyi severim. Burak: Kitap okumuyorum ama Charles Bukowskiyi severim. F!: Ama albümlerde Bukowski'in izi yok. Berke: Aksel temiz çocuk. İçkisi, kumarı yok. F!: Müzikleri yaparken nasıl bir süreç işliyor? Dört farklı insanın duyguları, düşünceleri aynı noktada buluşmaya bilir pek tabii. Burak: Esasen müzikleri yaparken konuşmuyoruz bile. Müzik yapma hissinin içine giriyoruz. Mesela Dilara bir şeyler yapıp getiriyor ben hiçbir şey sormuyorum bile. Hemen işin içine katıyoruz, çalıyoruz. Feryin: O 3000-5000 kişi yazarın bileceği iş tabii. Biz yaptığımız işin herkes tarafından dinlenilmesi isteriz. Büyük konserler vermeyi, kalabalıklar tarafından dinlenmeyi de. Ama bunun için de şimdi yaptığımızdan farklı bir şey yapmayız. Dilara: Ben her yaptığımız şarkıyı, albümü bir balon olarak görüyorum. Biz o balonu tamamlayıp gökyüzüne bırakıyoruz. Kim başını çevirip bakarsa müziğimizi görür zaten. Berke: Burağın 1970 lerden kalma bir armonikası var örneğin. Stüdyodan dışarı çıkartmaya korktuğumuz her taşıdığımızda bir yerleri dökülen eski kokan enstrümanlarımız var. Farklı enstrümanları farklı olmak için değil farklı şeyler dinletebilmek için çalıyoruz. F!: Senfoni Orkestrasıyla çalmak nasıl bir duyguydu? Onlarca farklı enstrüman heyecan verici olsa gerek. Dilara: Çok farklı bir duyguydu. Unutamayacağımız konserlerdi. Dilara: Tabii neden olmasın. Ben müziğin evrenselliğine inanıyorum ve onu seviyorum zaten. Son albümde Arto Tunçboyacıyan ile çalıştık örneğin. Açıkçası onun ne tür bir müzik yaptığını bile bilmiyorum. Ama onun müziği bizi kendine çekti ve birlikte bir şey ürettik. sa. ne. na. ile çalışmamız da buna bir örnek. Müziğin zevki evrenselliğinde olsa gerek. Berke: Nisan ayındaki Brezilyaya gidiş. Bu bizi Avrupa'dan daha fazla heyecanlandırıyor. Berke: Çok güzeldi. İzleyenlerin çoğu da yabancıydı. Bir popçu gibi sadece Türklere hitap etmedik. Kalabalık konserler de vermedik ama çok yararlı oldu bizim için. Dilara: Paris'te şarkıları söylemeden önce tedirgindim. Acaba Türkçe şarkılarımız nasıl karşılanacak diye. Ama çok güzel tepkiler aldık. Hatta yanımıza gelip şurada şunu mu demek istediniz diye sordular. Feryin: Altı ay boyunca Türkiye'ye hiç uğramadan bir turne yapmak isterdim. Dilara: Hayatın ta kendisi bu. Hayatın yolculuk olduğunu düşünüyorum. Berke: Herkesin şahsi olarak kavuşamama ile ilgili durumları var tabii. Berke: Balina ne kadar garip bir varlık değil mi? O kadar büyük bir memeli. Hem de yüzüyor! Berke: Arabayı kullanmayı yeni öğrendiğim bir dönemdi. Aslında fazla hatırlamıyorum da. Beykoz da bir orman yolunda sislerin içinde ilerlermeye çalışıyordum. Kar vardı... Bu kadar. Berke: kda. kendi düşen ağlamaz demek. Nişantaşı'nda bir yaya sergisini gezerken kaldırıma özellikle yerleştirilen bir taşa takılmıştım. Taşın üstünde kendi düşen ağlamaz yazıyordu. Şarkıda onu anlatıyor zaten. Dilara: Niles de Selin'in tersi. Feryin'in eski sevgilisinin ismi. F!: Şövalyeler, Yeniçeriler ve Samuraylar adına teşekkürler."}
{"url": "https://futuristika.org/12uluslararasi-istanbul-kukla-festivali/", "text": "İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği'nin desteğiyle düzenlenen 12. Uluslararası İstanbul Kukla Festivali, 5 17 Mayıs tarihleri arasında ilgiyle izlenecek gösterilere ev sahipliği yapacak. Festival, bu yıl, Türk Tiyatro Tarihi'nde bir mihenk taşı, Geleneksel Türk Tiyatrosu'nun yaşamasına önemli katkılar sağlayan Prof. Dr. Metin And anısına ithaf edilmiştir. Bu yıl festival Onur Ödülü Gölgeye Övgü sergisi dolayısıyla Karagöz ve gölge sanatına katkılarından dolayı İstanbul Modern'e veriliyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da farklı kültürlerden, modern ve geleneksel kukla örneklerinin sahneleneceği festivalde ayrıca Endonezyalı bir gölge oyunu sanatçısı üzerine Shadow Master, TRT Yapımı Gölgenin Canı belgeseli ve Karagöz yapım ve oynatım tekniklerini anlatan Türk-Alman ortak yapımı Hayal belgeselleri gösterilecek."}
{"url": "https://futuristika.org/14-subat-olayi-bar-maldorora-duzenlenen-baskin/", "text": "Andre Breton, İkinci Sürrealist Manifesto'da Sürrealist grubun üyelerinden biri olan, şair Desnos'dan pek hoş biçimde bahsetmez; onun sarhoş sohbetlerinden ve alkolikliğinden söz edip, bunun oldukça rahatsızlık verici olduğunu söyler. Sürrealizm'in ilk yıllarında, yakın birer dost olan Desnos ve Breton'un, 1920'lerin ortalarına doğru arası açılmaya başlar çünkü Desnos, Breton'un despot tavırlarını hissetmiş ve bu durumdan rahatsız olmaya başlamıştır. Aynı zamanda, Breton'un, ona ve Soupault gibi şairlere karşı anlayışlı olmadığını düşünmektedir. Desnos bir vakte kadar Sürrealist gruba dahil olmaktan hoşnut olsa da, kendisini ifade etme özgürlüğüne ve şiirsel gelişimine verdiği önem sebebiyle, Sürrealist gruptan ayrılmayı tercih eder. Ve tam da o vakitler, Montparnasse'ta, Bar Maldoror isimli bir gece kulübü açılır. Barın ismini Lautreamont'un anti kahramanı olan Maldoror'dan alması, Desnos'nun önerisi üzerine olmuştur. Breton'un o dönemde rahatsızlık duyduğu Desnos'ya olan nefreti, bu olaydan sonra iyice artar ve bara bu ismin verilmesini, alçakça, manasız ve son derece rezilce bulduğunu belirtir. Hayranlık duydukları, Comte de Lautreamont'un tek eserinin isminin bu şekilde kirletilmesinden son derece rahatsız olduğunu da ekler. Andre Breton, bu duruma karşılık vermek amacıyla bara bir saldırı düzenlemeye karar verir. Bir gece yarısı, Rene Char, Breton, Aragon, Elsa, Tanguy, Thirion ve Eluard'dan oluşan grup, barı işgal ederler. O esnada, Romanya prensesi için bir yemeğin düzenlendiği barda, bir anda sandalyeler, masalar havada uçuşmaya başlar. Breton bu sırada orada bulunan insanlara, Biz Lautreamont Kontu'nun konuklarıyız! diye seslenir. Baskın sırasında, aralarında tek yaralanan kişi Rene Char olmuştur. Ve sonrasında gece karakolda noktalanır. Böylece bu olay da, Sürrealizm'in tarihinde yerini almış olur."}
{"url": "https://futuristika.org/18-mart-marcel-marceau-gunu/", "text": "Pandomim sanatının ustası Marcel Marceau 2007 Eylül'ünde, sonbaharı karşılamaya bir gün kala ayrıldı aramızdan. Geçen Ocak ayında kaybettiğimiz oyuncu Erdinç Dinçer'in de bir dönem öğrenciliğini yaptığı Marceau, hayata bir sıfır yenik başlayanlardandı. Marceau, Nazi işgalinde babasını kaybetmiş, 1944'te aralarına katıldığı direnişcilerle beraber pek çok çocuğun hayatını kurtarmış. İlk sahne performansını askerlere yapan Marceau, savaş sonrası da kendisini bütünüyle sanatına adamış; Charles Dullin ve Etienne Decroux gibi ustalardan eğitim görmüş, 50 yıl süren sessiz bir şölen sunmuştur hayranlarına. Susmayı bilmeyeceğinden korkarak, sanat yaşamı boyunca bedeni ve ifadeleriyle konuşmuş, insanlığın en çok ihtiyacı olduğu şeyin biraz sessizlik olduğunu savunmuştur. Marcel Marceau, 1950'lerde ülkesi Fransa'da bile pek tanınmıyordu; küçük bir tiyatroda sahne alıyor, kısıtlı seyircisini muhteşem gösterileriyle büyülüyordu. O sıralarda Paris'e turneye gelmiş olan Laurel&Hardy çifti, sanatçının yeteneğini bir şekilde duyarlar ve bir gece seyretmeye giderler. Birkaç gün sonra, Laurel&Hardy şovlarının ikinci yarısında, seyirciyi böylesine bir yeteneğe ilgisizliklerinden dolayı paylayarak, sahneyi Marceau'ya bırakırlar. Üç evlilikten dört çocuk sahibi olmuş sanatçının marche contre le vent/rüzgara karşı adım adını verdiği çalışması, Michael Jackson'a da Moonwalk'u yaratırken ilham kaynağı olmuş. 1947'de yarattığı çizgili kıyafeti, üzerinde bir gülü olan eski şapkasıyla zihinlere kazınan hüzünlü palyaço karakteri Bip ise, günümüz Don Kişot'u olarak düşünülebilir. Amerika'da -ve Japonya'da rahmetli Barış Manço havasında oldukça sevilen sanatçıdan bu kadar bahsetmişken, Tom Waits'ten bahsetmemek olmaz. Waits, koleksiyonundaki en ilginç albümün, Marceau'nun 1970 yılında yaptığı The Best of Marcel Marceau adlı albümü olduğunu söyler. Albümü dinlerken etraftakilerin konuşmasından büyük rahatsızlık duyduğunu belirten Waits, aslında Marceau'nun bu albümü piyasaya sürmek amacıyla yapmadığını bilir mi bilemeyiz ama o yıllarda 26 yaşında olan prodüktör Michael Viner kaydı piyasayla dalga geçmek adına çoğaltır. Albüm, iki tarafı 19ar dakikadan tamamıyla sessiz bir albümdür. Son 1 dakikasında ise çılgın bir alkış sesi duyulmaktadır. Albüm o kadar tutar ki, denilene göre bir de çocuklar için yeniden piyasaya sürülmüştür; içerik aynı, sadece kapak çocuklar için daha eğlenceli hale getirilmiştir. Albüm için hazırlanmış bir videoyu aşağıda izleyebilirsiniz; her ne kadar sessizlik, aynı sessizlik olmasa da alkışlar -hep birbirine- benziyor. İnsan kalbini ve yaradılışını vurgulayan gösterileriyle pandomimi dünyaya sevdiren Marceau, çok sevdiği Mozart'ın 21 no'lu piyano konçertosu ile defnedildi, ruhu huzur bulsun. 1999'dan beri New York, 18 Mart'ı Marcel Marceau Günü olarak kutluyor, bize de kutlu olsun!"}
{"url": "https://futuristika.org/19-haziran-1934-19-haziran-2009/", "text": "Dün gece, Dolmabahçe Sarayı Hasbahçe'de, Semiha Berksoy Opera Vakfı tarafından düzenlenen bir etkinlik ile ulusal operamızın başlangıcı sayılan Öz Soy operasının ilk temsilinin 75. yıldönümü Müzik ve Sahne Sanatları Bayramı olarak kutlandı. Futuristika! olarak katıldığımız, Boğaz'ın serinliğinde kendisini kaybetmiş yıldızlar eşliğinde eşsiz bir işitsel ziyafete dönüşen gece için öncelikle Zeliha Berksoy'a, Mesut İtku'ya, tüm vakıf üyelerine, ışıltılı gözleriyle her daim gülümseyen genç sanatçılara ve sponsorlara -özellikle kariyer. net'e- teşekkür ederiz. Okan Bayülgen ve adını yakalayamadığımız hanımefendinin nazik seslenişleriyle ilerleyen gecede konuşma yapan İlber Ortaylı, Halit Kıvanç, Ersin Antep ve Ertuğrul Günay'a da bahsettikleri ilginç anektodlar ve anılar için de ayrıca teşekkürler. Unutmadan, gecenin akışında aslında yeri olmayan fakat bilmeden de olsa zamanlama olarak gayet uygun düşen bir anda; Ersin Antep'in konuşması sırasında; İlber Ortaylı'nın ifadesiyle Ebedi Şefimiz Atatürk'ün sayesinde 75 yıl önce yine bir 19 Haziran gecesinde, ilk Türk operasının sergilenmesine yakın dakikalarda Boğaz'ın Dolmabahçe civarındaki tesislerinde yaşanan düğünlerin başlayan havai fişek gösterileri için de düğün sahiplerine teşekkürler. Atatürk, İran Şehinşahı Rıza Şah Pehlevi'nin Türkiye'ye gelişi şerefine, Türk-İran dostluğunu pekiştirmek niyetiyle bir opera temsilinin hazırlanmasını ister. Şah'ın ziyaretine sadece 20 gün vardır. Dönemin sanatçılarının pek çoğunun çekinmesine rağmen genç ve cesur Münir Hayri Egeli, Atatürk'ün belirlediği konu üzerine librettoyu oluşturmaya başlar. Atatürk ve Egeli sık sık bir araya gelerek libretto üzerinde çalışmalar yaparlar. Beste ise o zamanlar henüz 27 yaşında olan Ahmet Adnan Saygun tarafından hazırlanır. Üç perdelik Öz Soy operası, 19 Haziran 1934'de Halkevinde Atatürk'ün ve Şah'ın huzurlarında başarıyla sergilenir. Ulu anne rolünde Nimet Vahit vardır, Feridun rolünde Nurullah Şevket Taşkıran. Ahriman rolünde Süleyman Tamer ve Ayşim rolünde ise Semiha Berksoy. Berksoy, ... Öz Soy ile ilk defa olarak birkaç yüz genç el birliği ile bir sahne inkilabını başaracaktır. Memleketimizde ilk defa olarak opera nevinden bir eser böylece sahneye konmuş oluyor. Öz Soy denebilir ki bizim ilk milli operamızdır. yazmıştır Öz Soy'un program kitapçığında. Programın dinleti bölümünde Adnan Saygun'un Öz Soy operasından -sayfanın biraz altında bir kısmını dinleyebileceğiniz- Hatun'un Deyişi, G. Puccini'nin Tosca operasından Tosca'nın Aryası, G. Verdi'nin La Traviata operasından Violetta'nın Aryası ve yine G. Puccini'nin Madame Butterfly operasından Butterfly'ın Aryasını bizlere mutheşem yorumuyla sunan soprano Evren Ekşi ve yeteneği kadar sevimliliğiyle de göz dolduran piyanist Ender Ormanlar'ı dinlerken gece artık sarayın üzerine tümüyle çökmüştü. Semiha Berksoy Opera Vakfı Ödülleri'nin de verildiği gecede, Devlet Opera sanatçılarından soprano Özgül Tanyeri, bas-bariton Mustafa İktu ve Evren Ekşi ödül aldılar. Eleştirmenler tarafından Sahnesi ve sesi daima mutluluk verici olarak tanımlanan Mustafa İktu ve opera tarihimizin mihenk taşlarından Özgül Tanyeri'nin seçme yorumlarının kayıtlarını da dinleyebildiğimiz programın bir sonraki bölümü ise Prag Operası sanatçısı Slovak asıllı soprano Gabriela Benackova konseri oldu."}
{"url": "https://futuristika.org/1904-yilindan-postalanmis-kartiniz-var/", "text": "Yirminci yüzyılın ilk yıllarında fantezi karpostal furyasının örnekleri arasında yer alan bu altı serilik kartpostallar, bir fotoğrafçı ile sokakta gördüğü güzel bayan arasında geçen diyaloğun, stüdyo ortamında canlandırılmasıyla ortaya çıkmış güzel bir skeç örneğidir. Bu kartpostal serilerinin fantezi kartpostallar olarak anılmasındaki etkenlerden biri de diyaloğun geçtiği mekanların kurgulanmasıdır. Bu kartpostallarda mekan olarak deniz kenarı düşünülmüş ve stüdyonun arkasına fon olarak deniz görseli yerleştirilmiş. İşlediği konuyu genişletmeden, en canlı çizgiler içinde yer veren bu karpostallar, dönemin mizah anlayışı hakkında da fikir vermektedir. Reddilen fotoğrafçıyı oynayan kişinin elinde gördüğümüz fotoğraf makinesi, şimdi cep telefonlarına indirgenmiş makinelerin atasını teşkil etmekte. Kıyafetler ise eski dönem filmlerinden aşına olduğumuz modeller. Bir kişi tarafından 1904 yılında belki sevgilisine belki de bir arkadaşına postalanmış bu kartpostallarda yatan ve diğer o dönemlere ait kartpostallardan edindiğimiz bilgi şudur: Eskiler balık etli bayanları severmiş, şimdiki gibi sıfır bedenleri değil."}
{"url": "https://futuristika.org/1905-yilinda-gonderilen-bir-kartpostal-izmir/", "text": "İngiliz haritacı Charles Edouard Goad 1905 yılında İzmir'de yaşayan Hristiyan cemaatini belgeleyen detaylı haritalar hazırlamaktaydı. İleride Goad Haritaları olarak anılacak bu haritalar, İzmir'in Frenk Mahallesi'nin büyülü yaşamını belgeler nitelikteydi. Atilla İlhan Dersaadet'te sabah ezanları romanını yazarken bu haritalardan yararlanmıştı. Bu dönemde İzmir'in sosyal yaşamı bir o kadar renkli olmakla birlikte farklı memleketlerden farklı insanları bir araya getiriyordu. Yerli ve yabancı ticarethaneler faaliyetlerini ahenk içerisinde sürdürüyor, İzmir'in kordon boyu cıvıl cıvıl insanlarla dolup taşıyordu. Sebebini bilmediğimiz belki ticari belki turistik amaçlı bu dönemde İzmir'de ikametgah eden Amerikan vatandaşı Abraham, güzelim İzmir'in havasını ciğerlerine çekmekle meşgul oluyordu. İnsanların uzaktaki yakınlarıyla iletişim kurabilmelerinin tek aracı postahanelerden geçiyordu. 19. yüzyılın son çeyreğinden Birinci dünya savaşına değin Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde sadece 5 farklı şehirde İngilizlerin kontrolünde olan İngiliz Posta İdarehanesi yer alıyordu. İşletmesi tamamıyla İngilizlere ait olup bu postahanelerden bir tanesi İzmir'de ticari faaliyetini sürdürmekteydi. Yabancı ülke vatandaşları bu postahanelerden kendi ülkelerindeki yakınlarına mektuplarını yollamaktaydılar. 27 Şubat 1905 günü Amerikan vatandaşı Abraham İzmir'de yer alan İngiliz Postahanesinden 5156 nolu, Madison Caddesi, Chicago'da yaşayan sevgilisi Bayan Margaret Hessler'e gönderdiği kartpostalda Saatlerdir buradayız ve şimdiden yeterli oldu, yazmıştı. 27 Şubat 1905 günü gönderilen kartpostal, 18 Mart 1905 tarihinde Chicago Posta İdarehanesine ulaşmış, oradan da Bayan Margaret Hessler'e teslim edilmişti. Kartpostal sadece yirmi gün gibi kısa bir sürede İzmir'den Chicago'ya ulaşmıştı. Tozlu raflarda veya kitap aralarında yıllarca bekledikten sonra koleksiyoncuların kollarına düşen bu kartpostal, bizlere o günleri yeniden yaşatıyor ve Abraham ile Margaret'ın hatırasını canlandırıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/1928-iki-dilde-okuyor-ve-yaziyoruz/", "text": "Harf inkılabı Anadolu topraklarında gerçekleştirilen devrimlerin arasında en köklü olanlarından bir tanesini teşkil etmektedir. Falih Rıfkı Atay'ın hatıralarında aktardığı Atatürk'ün bu ya üç ayda olur, ya da hiç olmaz şeklindeki söyleminden anladığımız üzere topluma, en kısa ve en net şekilde aktarılması, öğretilmesi ve pekiştirilmesi anlamında toplumsal çalışmalar gerçekleştirilmekteydi. Latin harflerinden oluşan yeni alfabe çalışmalarının tamamlanmasının ardından 9 Ağustos 1928'de Atatürk alfebeyi Cumhuriyet Halk Partisi'nin Gülhane'deki galasında katılımcılara tanıttı. 11 Ağustos'ta Cumhurbaşkanlığı hizmetlileri ve milletvekillerine, 15 Ağustos'ta da üniversite öğretim üyeleri ve edebiyatçılara yeni alfabe tanıtıldı. Latin harflerine geçiş toplumun muassır medeniyetler seviyesine yükselmesinde ve eğitim, öğretimin gelişmesine ve öğrenebilirliğine katkı sağladığı kadar, orta yaş ve üzeri vatandaşların öğrenmede gösterdikleri zorluklardan dolayı, toplumun bir kesiminde gayri resmi yazışmalarda 1950'li yıllara kadar hala Osmanlıca kullandıklarını görmekteyiz. Gayri resmi yazışmadan kasıt olarak o dönemin mektup veya kişiler arası yazışmalar örnek olarak söylenebilir. Şu bilgiyide unutmamak gerekir ki; 1927-35 arasında yeni okuma-yazma öğrenenler resmi rakamlara göre Türkiye nüfusunun sadece % 10.3'ünü teşkil etmekteydi."}
{"url": "https://futuristika.org/1930lar-turkiye-sinin-degisen-yuzu-basin-kurumu-balo-gazeteleri/", "text": "Balo aktiviteleri, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ile birlikte değişen, kadın ve erkek bireylerin birlikte katılım sağladığı eğlence hayatının başında gelmekteydi. İstanbul'da düzenlenen bu balo eğlenceleri, kadın erkek birçok insanı bir araya getirmesinin yanında, çengi ve köçek oynatan bir toplumdan, vals yapan bir topluma geçilmesine imkan sağlamaktaydı. İstanbul ve diğer şehirlerde düzenlenen balo geceleri, eğlence kültürü içeriğinin değişmesinde de etkili olmaktaydı. Eski gazete, dergi ve efemera gibi geçmiş yaşamların izlerini taşıyan bu kaynakların sayfalarında kalmış o günlerin hikayelerini yeniden canlandırmak, geçmiş ile bugün arasında kıyaslama yapma ve değişen toplum yapısının basamaklarını yeniden görme imkanı veriyor. Basın kurumunun 1926 yılında düzenlemeye başladığı ve yılda bir kere yapılan balo gecesi için çıkardığı balo gazeteleri, incelememin ana konusunu teşkil ediyor. 4 sayfa olarak yayınlanan bu gazeteler, geceye dair beklenti yazılarını, o dönem gazetecilerinin birbiri ile olan diyaloglarını ve dönemin balo adabının inceliklerini belirten yazılardan oluşuyor. Ayrıca dönemin ünlü karikatüristleri tarafından gazete için çizilmiş balo karikatürleri yer alıyor. Hoş geldiniz. Bu sene de sizleri balomuzda görmekle şeref duyuyoruz. Kusurumuza bakmayınız.. Misafir umduğunu değil, bulduğunu yermiş.. Sizler eğlenip, gülüyor, hoşça vakit geçiriyorsanız, bizim için ne mutlu.. Bu arada bizler de biraz eğlenir, gülersek çok görmeyiniz.. Unutmayınız ki, biz gazeteciler bayramı, çocuklardan daha fazla hasretle bekliyen insanlarız. Çünkü bayramlardan başka tatilimiz, istirahat zamanımız yoktur. Ekstra bilgi: Bu dönemde bayram zamanlarında gazeteler yayınlanmaz, sadece Kızılay Gazetesi raflardaki yerini alırdı. Osmanlı devrinde Osmanlı ricalinin iştirak ettikleri ilk balo 1826 yılında verildi. O sırada İkinci Mahmut hükümdar, Hüsrev Paşa da serasker idi. Baloyu -Haliçte demir atıp yatmakta olan- beylik gemisinde İngiliz elçisi tertip etmişti. Halbuki Kadıaskere bu sözleri söyleyen Hürsev Paşa, balodan aldığı ilham ile sapları elmaslı altın çatallar ve kaşıklar yaptırarak İkinci Mahmud'a takdim etmişti. Bir tane seçmedin bin bir güzelden.. Şu kırık sazınla bir hazin telden, Ne kadar büyük salon bulursanız bulunuz, yine bugünkü balo heveslilerini tatmin edemezsiniz. Çünkü şimdikiler baloyı bir masada oturup herkesi seyredecek ve arasıra kalkıp dans edilecek bir alem sanıyorlar. Bu kanaate göre büyük salonlar yapılıncaya kadar zahmet çekeceksiniz. Hayır. Herkes baloya dans etmek için gelir. Büfede ayakta yer, içer ve sabah olmadan evine giderdi. Şimdi oturmayı bile az görenler kıyıda köşede bir yatak yorgan bulsalar serilip yatacaklar! Etrafıma baktım. Ve dostuma hak verdim. Muhakak ki biz babalarımızın hal hatır sorarken alıp verdikleri cevap devam ediyor. Uzun boylu, şişman.. Muazzam bir göbek.. Altın saatin kordonu yeleğin ceplerini birbirine bağlamış gibi... Her halinden müsrif derecesinde cömert bir adam olduğu anlaşılıyor. Karşısındaki masalara bakınız. Dostlarına mütemadiyen şampanya ikram ediyor. Kapıdaki radyolu son model oto onundur. Parayı sarfederken düşünmez. Hatta yeleğinin sol üst cebindeki ufak meşhur defterine bile yazmaz. Velhasıl ehlikeyif, ölümlü dünyadan gam almıya uğraşan bir zattır. Not: Metinler dönemin orijinal diliyle aktarılmaktadır. Bu nedenle dönemin imla kurallarına dokunulmamıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/1987-tayvan-sinema-manifestosu-alternatif-bir-sinema-icin-alan-saglamak/", "text": "1987 Tayvan Sinema Manifestosu ilk olarak 15 Ocak 1987 'de Hong Kong sinema dergisi Film Biweekly'de (Sayı 205) yayımlandı ve Hong Kong Tayvan sinema bağlantısını, dostluğunu ortaya koydu. Daha sonra 24 Ocak 1987'de China Times'ın edebiyat ekinde ve Şubat 1987'de Literary Star (Sayı 114) dergisinde yayımlandı. Manifestonun Hong Kong'da yayımlanan baskısının China Times'tan yeniden basılması planlanmıştı ama metin öncülünü takip edecek şekilde genişledi. Tayvan Yeni Sineması, 1982 yılında, hükümet destekli Central Motion Picture Corporation tarafından çekilen ve dört genç yönetmen, Jim Tao Te chen, Edward Yang, Ko I chen ve Chang Yi'nin rol aldığı In Our Time adlı dört bölümlük omnibus filmiyle doğdu. O zamanlar, Tayvan film endüstrisi, Hong Kong sinemasının yükselişi ve yaygın video korsanlığı nedeniyle kriz içindeydi. CMPC yeni filme bir şans verdi ve film gişe rekoru kırdı, bu da Yeni Sinema Hareketi'ni başlattı. Bununla birlikte, seyirciler/eleştirmenler ve Yeni Sinema arasındaki balayı iki yıl içinde sona erdi. 1985'te eleştirmen Du Yunzhi, Yeni Sinema'yı Tayvan sinemasını bitirmekle, eleştirmen Liang Liang'ı ise Tanrılar Kimdir, Papalar kimlerdir? makalesindeEdmond Wong, Peggy Chiao, Chen Kuo-fu ve Jan Hung-tze gibi avangard film eleştirmenlerine, özellikle Hou Hsiao-hsien ve Edward Yang gibi kendini beğenmiş Yeni Sinema yönetmenlerini, yani tanrıları idolleştirmele suçladı. Uluslararası film festivallerinde New Cinema filmleri yurtdışında ödüller kazansa da gişe pisliği olarak kabul edilmiş ve Altın At Ödülleri'nde soğuk bir şekilde karşılanmıştı. Edward Yang'ın Taipei Öyküsü (1985), yalnızca dört gün sonra sinemalardan çekilmek zorunda kaldı ve Altın At'ta hiçbir ödül kazanamadı, ancak Locarno'da bir eleştirmenin övgüsünü aldı. 1986 Altın At Ödülleri'nde Hou'nun Dust in the Win'i (1986) hiçbir adaylık alamadı ve Yang'ın The Terrorizer'ı (1986) sadece En İyi Film ödülünü kazandı. Film eleştirmeni Ting Xiang, bireysel bölümlerin hiçbiri öne çıkmadığı için bu ikinci filmin meşruiyetini sorguladı. 1986 Altın At Ödülleri adaylıkları 30 Ekim 1986'da açıklandı. Edward Yang'ın 6 Kasım 1986 'da Taipei'deki Japon tarzı evinde Yeni Sinema film yapımcıları ve eleştirmenleriyle 40. doğum gününü kutlarken Altın At'ı kınadıkları, Tayvan Sinema Manifestosu fikrini tasarladıkları ve şarap kadehlerini kaldırdıkları düşünülebilir. Bununla birlikte manifestoyla görevlendirilmiş yazarıJan Hung-tze, Taichung'da kanserden muzdarip babasına baktığı için ortada yoktu, Peggy Chiao da bu durumda Hsieh Tsai-chun'dan istedi. Chu Tien-hsin'in kocası, Jan'a partideki tüm tartışmayı aktaracaktı. Manifestonun Kasım ayı sonlarında Golden Horse sezonunda yayınlanmış olması gerekiyordu. Ancak, aralık ayı başlarında Hong Kong'lu eleştirmen Li Cheuk-to da dahil olmak üzere herkes hala Yang'ın evinde Jan'ı bekliyordu. Jan el yazmasını hastanede tamamladı. Aralık ortasında, eleştirmen Shu Kei taslağı Hong Kong'a getirdi. Aralık ayı sonlarında Edmond Wong, Film BiWeekly'nin editörlüğünü yapan Cheuk-to'ya yazılı manifestoyu ve imzacıların listesini getirdi. 5 Ocak 1987'de Cheuk-to, Peggy'yi aradı ve bildirinin 15 Ocak'ta China Times'ta iki gün boyunca beş ilgili makale ile yayınlanacağını belirtti. Aralarında Tony Rayns'in de bulunduğu Hong Kong film topluluğundan imzacılar, krizde alternatif bir sinemaya destek göstermiş oldular. Manifesto ve ilgili beş makalenin 24 -25 Ocak tarihlerinde yayınlanmasından sonra, Yeni Sinema grubundaki iç anlaşmazlıklar ortaya çıkmaya başladı. Edward Yang buna sonun başlangıcı dedi. 1986 ve 1987 yılları arasında Tayvan'ın film ortamının iki yıldaki gelişimine baktığımızda, Tayvan sinemasının bir dönüm noktasında olduğunu derinden hissediyoruz. Bu kritik noktada, aşağıdaki ortak imza sahipleri, endişelerimizi ve endişelerimizi acilen ifade etmemiz gerektiğine inanmaktadır. Bu metin, paylaşılan konumumuzu ve görüşlerimizi açıklayacak ve aynı zamanda film politikasına ve film ortamına yönelik umutlarımızı ve itirazlarımızı açıklayacaktır. Sinemanın bilinçli bir yaratıcı etkinlik, bir sanat formu hatta kendini yansıtan ve tarih duygusu içeren ulusal bir kültürel etkinlik olabileceğine inanıyoruz. Bununla birlikte, sinemanın genellikle daha çok üretim ve tüketim yasaları tarafından kontrol edilen ticari bir faaliyet olduğunu da biliyoruz. Film endüstrisinin ikili kişiliği, çeşitli çıkar gruplarının ve kazanılmış çıkar gruplarının film çevrelerinde görünmesine neden olan yatırım risklerine ve karlılığa sahiptir. Yukarıdaki iki grubu tanıyoruz. Onların varlığının farkındayız, ama çoğu zaman unutuyoruz. Bu durumu tekrarlamamız gerektiğini hissediyoruz, böylece pozisyonumuzu ifade ettiğimizde ve sorunu değerlendirdiğimizde bu yapısal konuları unutmayacağız. Ticari sinemanın kendi ekonomik yasalarıyla yaşadığına ve öldüğüne inanıyoruz. Ticari sinema, Kültürel Politika Yönetimi Birimi ve entelektüeller arasındaki kanaat önderlerinin endişe edeceği bir konu değildir. Bununla birlikte, alternatif bir sinemanın topluma ve kültüre genel olarak daha fazla katkısı olabilir, ancak toplayabildikleri ekonomik kaynaklar daha kıt olabilir. Şu anda, kültürel politikaların, kamuoyunun ve film eleştirisinin önemsemesi ve desteklemesi gereken şey alternatif bir sinemadır. Tabii ki, tüm filmler yaratıcı niyetleri, sanatsal başarıları ve kültürel özbilinçleri olduğunu iddia ederler. Bu nedenle, Kültürel Politika Yönetim Birimi, medya çalışanları ve film eleştirmenleri sorumluluk almalı ve hangi filmlerin yukarıdaki niteliklere sahip olduğunu ve hangilerinin olmadığını gözlemlemelidir. Yaratılış ile iş, kültür politikası ve film eleştirisi arasında bir denge bulmak basittir. Bununla birlikte, Tayvan film ortamının son iki yıldaki gelişimine dayanarak, birkaç ciddi endişeyi ifade etmekten başka seçeneğimiz yok. Yukarıda bahsedilen dengeyi bozan bazı yanlış fikirler ve çarpık güçler olduğu açıktır. Bunun sonucu, Tayvan'da son dört yıldır gelişen alternatif bir sinemanın ortaya çıkan yaşam gücünün son nefesini veriyor gibi görünmesidir. Filmin finansmanı, 1986 Altın At Ödülleri, yabancı film kota sisteminin iptal edilmesinden sonra uluslararası film festivallerinde filmlerin gösterilmesi için ödül planı ve çok daha fazlası ile ilgili olarak Film Politikası Yönetimi Birimi hakkında sık sık kafa karışıklığı yaşıyoruz. Film endüstrisine rehberlik eden bir kurum mu, kültüre rehberlik eden bir kurum mu, yoksa siyasi propaganda yapan bir kurum mu bilmiyoruz. Film Politikası Yönetim Birimi, politika duruşu asla temiz olmadığı gibi aslında şizofrenik. Bazen yurtdışı pazarını genişletme başarısı nedeniyle Kung Fu Kids (1986) gibi filmlere ödüller verir. Diğer zamanlarda, Jyan Ying Bridge (1985) gibi filmlere sosyal eğitim bahanesiyle ödüller verir. The Heroic Pioneers (1986), Sunset in Cenevre (1986) ve The Kinmen Bombs (1986) gibi politika filmleri yapmak için 30 milyon Tayvan doları yatırım yapmaya karar verdiğinde, Film Politikası Yönetimi Birimi bunların etkili bir siyasi propaganda işlevi görebileceğine inanıyor herhalde. Kültürel politika perspektifinden bakıldığında, bu politikalar garip, hatta anlaşılmazdır. Ancak bu gerçekler tekrar tekrar gözlerimizin önünde gerçekleşiyor ve bu da bizi bu toplumun kültürel politikalarını yöneten kurumun kültürel faaliyetleri destekleme veya anlama konusunda belki de hiç kararlı olmadığına inandırıyor. Tayvan medyası, bir bütün olarak toplumu iyileştirmek için denetleyici ve destekleyici rolünü üstleniyor gibi görünmektedir, son birkaç yılda ileriye dönük bir vizyona sahip olmuş ve siyasi haberlerin, tüketici haberlerinin ve çevresel haberlerin tüm yönlerine somut katkılar sağlamıştır. Buna karşılık, medya hiçbir zaman film faaliyetlerini kültürel faaliyetler olarak görmemiş ve profesyonel bilgiye sahip bir destek sistemi sağlamayı amaçlamamıştır. Dahası, medya film faaliyetlerine, film personelini aşağılayan ve yıldızları özel skandallar manşetine taşıyan haberlere karşı açıkça ayrımcılık yapıyor. Peki ya film kültürü? Uluslararası bir film festivalinde ödül kazanan ve aslında Tayvan'ın denizaşırı ülkelerdeki ulusal imajını genişleten bir film hiç tartışılmayabilir veya haberi bile yapılmayabilir. Medya film faaliyetlerini nasıl değerlendiriyor? Mevcut medya içeriğine ve kalitesine bakarsak, yetkili kişiler hakkında şüpheci olmaktan kendimizi alamıyoruz. Bu önemli sosyal aktiviteye hiçbir zaman değer vermemiş, önem vermemiş veya anlamamışlardır. Bu anlamda bu onların adına bir görev ihmalidir. 15 Ocak 1987 'de Hong Kong Film dergisi Biweekly'de (Sayı 205), 24 Ocak 1087 cumartesi günü China Times'ın edebiyat ekinde ve Şubat 1987'de Literary Star'da (Sayı 114) yayınlanan manifestonun üç versiyonu arasında birkaç fark var. Burada sunulan çeviride bu üç farklı versiyon bir araya getirildi. Aradaki temel fark, China Times versiyonunun üç milliyetçi politika filminin adını atlanmasıdır. The Heroic Pioneers (1986). Sunset in Genera (1986) ve The Kinmen Bombs (1986) muhtemelen sansür nedeniyle çıkmamış. Yanda, Biweekly Film'de yayınlanan manifestonun sonunda büyük puntolarla listelenen Hong Kong film çevresinden bu manifestoyu destekleyen benzer ruhların isimleri verilmiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/2-kurye-uluslararasi-video-ve-dijital-sanatlar-festivali/", "text": "7 16 Mayıs tarihlerinde düzenlenecek 2. Kurye Uluslararası Video ve Dijital Sanatlar Festivali birbirinden ünlü isimleri İstanbul'da buluşturuyor. Bu sene ikincisi düzenlenen Kurye Uluslararası Video Festivali, 7 16 Mayıs tarihlerinde Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü ve İstanbul Modern'de seyircileriyle buluşacak. Kurye Video Organizasyonu'nun düzenlediği festival, uluslararası video seçkilerinin yanı sıra Türkiye'de eşi benzeri görülmemiş bir workshop programıyla İstanbul'un dikkatini video ve dijital sanatlara çekmeye hazırlanıyor. Geçen seneki festivalin gördüğü yoğun ilgi ardından Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'a 2010 senesinde bir değil iki festival kazandırmayı planlayan Kurye, Mayıs ayında düzenlenecek ilk etkinliğinde workshoplara ve uluslararası partnerlerinin gösterimlerine ağırlık verecek. Kasım ayında ise merakla beklenen onur konuğu ve yan etkinlikleriyle İstanbullu sanatseverlere unutulmaz anlar yaşatacak. 7- 16 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek Kurye Uluslararası Video Festivali'nin açılış etkinliği olan ve İstanbul Modern Sinema işbirliğiyle gerçekleşen Fransız dijital sanatçı grubu Pleix'in sunumunu takiben festival, workshop ve video gösterimleriyle devam edecek. Macromedia Flash öncülerinden dünyaca ünlü tasarımcı Joshua Davis; tasarımlarında birincil araç olarak kod kullanan ve İngiltere'de ulusal basın dahil pek çok mecrada son dönemlerin en yaratıcı tasarımcılarından bir olarak övülen Karsten Schmidt ; ve dünyaca ünlü müzik grubu Underworld'ün sanatçıları tarafından kurulan ve 90'lardan beri İngiltere'nin en önemli ajansları arasında yer alan tomato; geçen sene festivalimizde yaptıkları workshoplarla büyük ilgi çeken Çek Cumhuriyeti'nden Zlin Film Okulu Animasyon Bölüm Başkanı Michael Carrington ve video sanatçısı Denizcan Yüzgül festival boyunca Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü'nde workshop verecek isimler. MTV için yaptığı işlerle ünlenen 3D animasyon ustası Joost Korngold da Hollanda Kraliyeti İstanbul Başkonsolosluğu'nun katkılarıyla workshop vermek için İstanbul'da olacak. İngiltere'nin deneysel film ve video işlerinin tanıtım ve dağıtımı konusunda en önemli merkezi LUX; 1989 yılında görsel-işitsel sanatları desteklemek için Brüksel'de kurulmuş sanat ve medya merkezi ARGOS; 1984'ten beri video ve dijital sanatların gelişiminin izlenebileceği bir merkez olarak faaliyet gösteren Fransız kurum VIDEOFORMES; Brezilya'nın en eski ve prestijli video organizasyonu VIDEOBRASIL; İsveç filmlerini desteklemek ve uluslararası arenada tanıtmak amacıyla kurulmuş SWEDISH FILM INSTITUTE; Hollanda'dan sanatçı inisiyatifi 1646; Norveç'ten genç ve heyecan verici bir festival OSLO SCREEN FESTIVAL; yine genç ve başarılı bir oluşum WIZ-ART FESTIVAL tarafından hazırlanmış özel gösterimler ise İstanbul Modern Sinema Salonu'nda sunulacak gösterim programı içerisinde yer alıyor. İstanbul Modern Sinema işbirliği ile gerçekleşecek diğer bir sunum ise 14 Mayıs tarihindeki tomato sunumu olacak. İngiliz ekip, işlerinden derlediği bir seçki ile sunumlarının ardından izleyenlerin sorularını cevaplayacak. Özellikle çektikleri müzik videolarıyla dikkatleri üzerine çeken Türkiye'nin genç ve yaratıcı prodüksiyon stüdyosu dgmnd ise 8 Mayıs tarihinde İstanbul Modern Sinema Salonu'nda izleyenlerle buluşacak. Kurye Uluslararası Video Festivali on gün sürecek ve etkinlikler Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü ve İstanbul Modern Sinema Salonu'nda gerçekleşecek. 7 Mayıs 2010: Pleix Sunumu, 18.00, İstanbul Modern Sinema Salonu. Detaylı bilgi. 14 ve 16 Mayıs 2010: Michael Carrington ve Denizcan Yüzgül, Çocuklarla Çek Animasyon Workshopı."}
{"url": "https://futuristika.org/2-uluslararasi-engelsiz-film-festivali-kisa-film-yarismasi-basvurulari-basladi/", "text": "Engellilik, iş göremezlik konusunda kısa ve uzun metrajlı filmlerle toplumda farkındalık yaratmayı ve bu bilincin güçlenerek yayılmasını sağlamayı hedefleyen Uluslararası Engelsiz Film Festivali; Herkes İçin Eşit Yaşam Koşulları, Eşit Saygı ve Adalet ana temasıyla çalışmalarını sürdürmeye başlamıştır. temalı bir kısa film yarışması düzenleneceğinin duyurusu yapılmıştır. Kısa film ve senaryo yarışmalarının jürileri; Beste Bereket, Cemil Ağacıkoğlu, Ece Uslu, Zeynep Özbatur Atakan, Hüseyin Kuzu, Ege Görgün, Banu Bozdemir, Selçuk Aydemir, Görkem Yeltan, Tolga Afşin Kaya ve Bülent Doruker'den oluşuyor. Yarışmaya katılacak filmleri ödüllü kısa film yönetmenleri ve Kısa Film Ruhu'nu ısrarla koruyan genç sinemacılar değerlendirecek ve ana jüriye iletecek. Ön Değerlendirme Jürisinde yer alacak isimler: Bessy Adut, Ayşegül Yadigar, Heval Hazal Kurt, Armağan Lale, Ahmet Turgul, Beyçin Uygur, Memet Sefa Öztürk. Yarışmaya katılmak ve başvuru koşullarını incelemek için www. engelsizfilm. com web sitesini ziyaret edebilirsiniz. Diğer soru ve önerileriniz için festival@engelsizfilm. com adresinden ulaşabilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/2-uluslararasi-suc-ve-ceza-film-festivali/", "text": "Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından Başakşehir Belediyesi sponsorluğunda gerçekleşiyor. Festival, son dönem Dünya ve Türkiye sinemasının hukuk, toplum ve adalet ilişkisini işleyen en iyi örneklerinin yer aldığı film seçkisi ve ana tema ekseninde düzenlenen kapsamlı akademik programıyla festival tarihlerinde İstanbul'da izleyicisiyle buluşuyor. Festival, suç ve adalet ilişkisinin sinemadaki yansımasını toplumlara ulaştırarak, toplumsal bilinci geliştirmek, iletişim, dayanışma ve işbirliğini artırarak toplumsal dönüşüme katkıda bulunmayı; eşitlik bilincini yaygınlaştırmak ve bu yönde duyarlılık yaratmayı; dolayısıyla Türkiye'de demokrasinin gelişimi için çalışmayı amaçlamaktadır. 27 Eylül 4 Ekim 2012 tarihlerinde İstanbul'da gerçekleşecek olan 2. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali zengin film seçkisi ve kapsamlı akademik programıyla, izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Bu yıl festivalin ana teması, toplumumuzda ve dünyada en önemli sorunlardan biri olması nedeniyle, Kadına Yönelik Şiddet ve Ayrımcılık olarak belirlendi. Metin Erksan anısına Susuz Yaz filminin gösterileceği festivalde, Uluslararası Altın Terazi Uzun Metraj Film Yarışması, Uluslararası Altın Terazi Kısa Metraj Film Yarışması, Themis'in Kız Kardeşleri, Suç Hikayeleri, Adalet Terazisi, Panorama, Türkiye'den Kadın Öyküleri ve Yarışma Dışı Kısa Filmler kategorileri bulunuyor. Türkiye'den Kadın Öyküleri bölümünde Aahh Belinda, Ateşin Düştüğü Yer, Cazibe Hanımın Gündüz Düşleri, Dilber'in Sekiz Günü, Gelin, Lal Gece, Selvi Boylum Alyazmalım, Vesikalı Yarim ve Yatık Emine filmleri gösteriliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/2-yil-3-ay/", "text": "Tavanı akan ve rutubet kokan o odanın içinde beklerken bir yandan, dışarıya bakıyordu. Yağmur durmamıştı son bir haftadır. Gözüne sürekli ilişen aynı reklam yazısını okudu belki de bininci kez: Size daha iyisi layık. Aynı odanın içinde aynı yalnızlığı yaşamak daima zor olmalıydı, bunu bilerek terk etmişti evi. Cümlelerini tamamlayacak biri olamıyordu, çok yaşa diyeni yoktu, hapşırıkları yalnızdı. Ama son 2 yıldır, 2 yıl 3 aydır aslında, hayatını kaplayan biri vardı. Vardı da işte gidiyor muydu bir yere. Ne zaman onu görse dahasını istiyordu, evet. Ama ne zaman onu daha çok görse hiç olsun istiyordu. Buna da evet. Yüzünü pencerenin yanındaki aynaya çevirdi. Göz kalemi akmamıştı henüz, ruju tazelemek gerekti. Panosunun önünde duran çantasından ruju almaya kalktığında annesinin, kim bilir kaç yıl önce ona verdiği, elleriyle ördüğü mavi patikleri gördü. Çok minikti onlar; hiçbir canlı bebek içine giremezdi. Zaten süs için yapılmıştı. O da süs için kullanıyordu. Annesi assın istemişti belki de öylece duvara. Hep onu hatırlasın, nasihatlerine uysun; o mavi patikler hep bir ünlem olsun hayatında, hatalarını hatırlatsın. Annesi hiç hata yapmazdı. O istemişti ama anne olmayı. Belki de olurdu. Mükemmel bir dünyada kesinlikle olurdu. Anne olsaydı belki de daha temiz olurdu o ev. Kurabiye kokardı, onları hayatında en az bir kez yakardı. Annesi de yakmıştı, ama yine de yemişlerdi. Gülmüşlerdi. En son o zaman gülmüşlerdi herhalde kardeşiyle. En son o zaman sevmişti kardeşini. Babasını düşünmeyi en son o zaman bırakmıştı. Rutubet kokusuna o zaman alışmıştı. Sanırım annesi en son o zaman ölmüştü. Vapuru yakalamaya çalışıyordu Karaköy'den. Yine yağmurluydu hava. İptal edilmemiş en son seferdi o vapur. Annesi yetişememişti muhtemelen, denize bırakmıştı kendisini. Bundan tam 2 yıl önceydi, 2 yıl 3 ay aslında. O mavi patikleri annesi örmüştü elleriyle. Yeni harf öğrenen 6 yaş neşesiyle vermişti onu kızına. Çıkartamıyordu artık onları yerinden. Yerine ne koyacaktı ki? İzini silemeyecekti ki. Kendine her gün işkence etmenin verdiği kudret vardı artık içinde. Yanık kurabiye kokusunu bastıran rutubet de. Gelemedi hala o da dedi, bu sefer kesin yüksek sesle, saatine bakarken. Yağmuru seyretmeye geçti tekrar. Pencere camındaki nefesinin buğusunu seyretti. Bir şeyler çizmek istedi ama aklına gelen boşluktu yalnızca. En son 2 yıl 3 ay önce, annesinin kaldırıldığı hastane camına yapmıştı bunu. Nefes almanın kolaylığını ve ağırlığını aynı anda yaşadığı sırada. Kardeşi görüp kızmıştı. Bu durumda bile eğlence aramakla suçlamıştı. Birine takılmıştı sonra gözü. Başını eğip göz kırpmıştı o. Yanına gelip nefesini verip cama doğru j. Yazmıştı. Sonra gitmişti. Bir küçük kız çocuğu babasının kucağında ağlayarak geçmişti yanlarından. Babasız olmak hiç üzmemişti onu bu yaşına kadar. Gerekli değildi ona göre. Hiç kıskanmamıştı ailece yenen kalabalık akşam yemeklerini arkadaşlarının. Annesiz kalmışsa da şimdi tam anlamını bilmiyordu. Ne 2 yıl 3 ay önce ağlamıştı, ne de şimdi bu mavi patiklere bakarken ağlıyordu. Yağmur yağıyordu; o yetiyordu. Annesiz kaldığının farkına hala varamıyordu. Herkes üzülerek bakmışsa da mezarının başında ona, neden yalandan da olsa ağlayamadığını anlayamıyordu. Aile dedikleri şeyin ne anlama geldiğini bilemiyordu. Annesi asla onaylamamıştı onu. Babası da bilseydi aynısını yapacaktı. Kuşkusu yoktu. En iyisi onu değiştirmeye çalışmaktı. Yapılacak tek şeyse değişmemeye uğraşmaktı. Ama değişti. Annesinin istediği gibi biri olamadı ama, yine de değişti. Asla yapmam dediklerini teker teker yaptı. Sigara içti, küfretti, aşık olduğunu sandı, vazgeçti. Bunların hiçbirini sıraya koymadı, kendiliğinden oluverdi. Olması gerekliydi. Hayatı, asla bir manası varmış gibi gelmedi ona. 2 yıl 3 ay önce onunla tanışmış olsa da. Asla yapmam dediği şeyi yaptı. Birine kendini verdi. Sonsuzluk yeminleri etti, belki adaklar adadı. Başkaları olmadı değildi muhakkak, yine de kendini bir tek kişiye açtı, en karanlık anını da cebine sokarak. Elleri cebinde yürümüştü bir gece yağmurun altında. 2 yıl önce onun evinden dönerken. Elini cebine attığında bir şey acıtmıştı canını. Çıkarıp baktığında annesinin aldığı broş olduğunu görmüştü. Hiçbir şey yapmamıştı. Olduğu yerde bırakmış, aynı paltoyu tekrar giyilmemek üzere kaldırmıştı. Şu mantar panonun ardındaki odada duruyordu, hala. 3 gün evvel bakmıştı en son. Hala duruyor olduğunu bilmek nefes aldırmıştı az çok. Kendi kendine kalmak uzun dakikalar boyunca hiç kimseye iyi gelmez. Apartmanda ayak sesleri duydu. O botları her yağmurda giyerdi; en derin sesli botuydu o. Bir gün hiç beklemediği anda gelmişti. En görmek istemediği anda üstelik. En kendini istediği anda. O botların tüm gürültüsünde yalnız kalmak istediği anda. En Git! diyemediği anda. Onu en çok istediği anda. En ıslak hissettiği anda. Kapının vurulmasıyla botların gürültüsü durduğunda mavi patikleri izlemeyi bıraktı. Tüm o düşünülenler, tüm insanlar tarafından hem de, boştu. Kapıyı açtığında karşısındaydı. Tanıdık birini görmenin ferahlığını, en boş anlarında tanıdık birini görenler bilir. En şık gülüşünü gösterip -botlarını çıkarmadan- içeri girip cama koşup buğusuna j. Yazıp Hatırladın mı? diye sordu. Hatırlamıyor olmak belki de en iyisiydi, ama Elbette dedi."}
{"url": "https://futuristika.org/20-gun-1-kent-4-kisi-1-sergi/", "text": "Hush Gallery (20/4) ve Galeri Piha ortak açılış gerçekleştirecektir. Genç sanatçılar olarak İstanbul'da geçirdikleri 20 günün izlenimlerini, Hush Gallery'deki çalışmalarında yansıtıyor. Bu 20 günlük çalışmanın sonucunda ortaya çıkan sergi, belli bir mekanda, kısıtlı bir zaman diliminde bağlarından kopuk kalmanın ne demek olduğunu anlamak peşinde. Dışarıdan bakma fikrinin görsel bir mevcudiyete dönüşmesi, yeniden kök salmak eylemine tanınan bir alan. Kısaca 20/4 olarak adlandırılan sergi için dört genç sanatçı 20 boyunca İstanbul'a dair izlenimlerini topladı ve onları sanat yapıtlarına aktardı. Mekana özgü işleri seyahat temasını, kökleri olmayan ve içinde bulunduğu yere ait olmasa da bir şekilde onunla bağlantılı olan kişi olarak gezginin konumunu ele aldı. Sanatçılar ve şehir arasındaki yaratıcı diyaloğun sonucundan bir enstalasyon ve çeşitli resimler ortaya çıkardı."}
{"url": "https://futuristika.org/20-istanbul-lezbiyen-gey-biseksuel-trans-onur-haftasi-2012/", "text": "20. İstanbul Onur Haftası'nın temasını ve programını basına sunuyoruz. Sesli Şiir atölyesi, kelimelerin ve sesin oluşturduğu formda biz- zatihi muhalefeti yakalamaya yönelik bir girişimdir. Çalışılacak olan metinler yalnızca şiir değil, kelimelerden veya başka ses birimlerinden oluşan herhangi bir örgü olabilir. Katılımcıların beraberlerinde duygusal ilişki kurdukları bir metin getirmeleri beklenmektedir. Katılım 10 kişi ile sınırlı olmakla beraber, izleyiciye açık olacaktır. Atölye süresince arşiv amaçlı ses kaydı alınacaktır. Pazartesi ve Salı günü olmak üzere iki oturumdan oluşmaktadır, katılımcılardan iki oturuma da katılmaları beklenmektedir. Atölye günleri katılımcıların süt ürünleri, hamurişleri, çay, kahve ve çikolata tüketmemiş olmaları önerilir. Katılım için vogue. mecmuasi@gmail. com adresine lütfen mail atın. Kuir Arjantin Tango'da esas olan rolün kendisidir. Alışılmış olarak cinsel kimlik üstünden rol çalışması yapmak yerine rolün kendisini anlamak ve bu yönde çalışmak önemlidir. Kişi her iki rolü de çalışmaktadır. Bütün cinsel kimlikler hem yönlendirebilir hem de yönelebilir. Kuir Arjantin Tango toplumsal cinsiyetin inşasına sorgulayarak bakar ve bu sorgulamanın sonucu olarak tüm cinsel kimlikleri kabul eder, cinsiyetçi rolü içinde barındırmaz, cinsiyetten arınmıştır. Katılımcıların yanlarına rahat kıyafetler getirmesi gerekmektedir. LGBT hareketi her geçen gün büyüyor, çoğalıyor. Varoluşumuz bilinir, sözümüz görünür oluyor. Peki, nereden başladık ve bugüne kadar neler yaptık? İşte bu sorunun cevabını vermek için bu seneki Onur Haftasının temasını bellek olarak belirledik. Onur Haftasının açılışını da Türkiye'deki LGBT hareketinin, bir parça da olsa, tarihine bakacağımız bir panelle yapıyoruz. İstanbul'daki LGBT hareketinin içinde yer almış aktivistlerle birlikte kendi tarihimizi konuşuyoruz. Sistemin bize yüklemeyi hedeflediği, bedeni ele geçirmeye yönelik sınırlarroller neler? İster istemez bize nüfuz eden bu engelleri/sınırları ne kadar ihlal edebiyor ve hazza ulaşabiliyoruz; onun bize yükledikleriyle, bedenin hazza ulaşma yolunda karşısına çıkan engellere ne kadar yenik düşüyoruz? Bedenlerimiz ne kadar özgün kalabiliyor, ne kadar aynılaşıyor? Bu sergiyle Biz kimi bedenler, beden üzerine düşünüp bu sorulara cevap arıyor ve fikirlerimizi paylaşmak istiyoruz. Onur haftasını bir de partiyle açıyoruz. Gelin 20. İstanbul Onur Haftasının açılışını dans ederek kutlayalım. Hem en eski hem de oldukça yeni tarih yazma biçimlerinden biri olarak sözlü tarih, egemenlerin çerçevesini çizdiği tarih yazımına karşı geçmişi, dışta bırakılanların sesini de dahil ederek yeniden örme çabasıdır. Geçmiş, bellek siyasetinin amaçlarına uygun söylemlerle inşa edildikçe tarih yazımı sırasında tarihe konu olmuş, başka bir deyişle tarihi yaşamış, tarihi yapmış sıradan insanların kişisel bilgilerinin, yaşam deneyimlerinin göz ardı edildiğini ve tarihin genel bütünlüğü içinde değersiz kabul edildiğini görüyoruz. Bu atölyede tarih ve bellek kavramlarına yeniden bakarak, geçmişin dışta bırakılanların sesinden işlenmesinin yollarından biri olarak sözlü tarihe uygulamalı örnekleri de ele alarak odaklanacağız. Atölyenin ilk bölümünde tarih yazımına ve sözlü tarihe ilişkin genel teorik ve metodolojik tartışmalara değinilecek ve daha sonrasında da sözlü tarih yönteminin uygulama biçimleri üzerinde durulacaktır. Bu atölye Pazartesi günü olan Sesli Şiir I atölyesinin devamıdır. Katılımcıların iki güne de katılmaları beklenmektedir. Sadece bellek yaratmak amacıyla hareket etmeye karar versek, bunun için performe etsek, oynasak ne olurdu? Hareketler, sesler ve hissiyatlar yoluyla bireysel beden ve onun belleği, ve grubumuz ve kolektif hafıza arasındaki ilişkiyi keşife çıkacağız. Temas ve uzaklık, kendiliğindenlik ve tekrarlanan, ve oryantasyon ve disoryantasyon yoluyla bedenlerimizle ve diğerlerinin bedenleriyle oynayacağız. Aynı zamanda kendi yerimiz ve ortak alan ile oynayacağız. Katılımcı sayısı 15 ile sınırlıdır. Katılımcıların rahat kıyafet getirmesi gerekmektedir. Katılım için lütfen istanbulpride@gmail. com'a mail atınız. Devletin kasıtlı bir biçimde kaosa ve kuralsızlığa terk ettiği alanlardan biri olan seks işçiliği sokakta nasıl deneyimleniyor? Maruz kalınan şiddet biçimleri neler? Nefretin ve şiddetin cenderesine sıkışmak kader mi? Bu işin de diğer işler gibi kabul görmesi ve belli standartla getirilerek yasal çerçeve altına alınması nasıl mümkün olabilir? Söyleşide seks işçiliğinin pratiğini, mücadele potansiyellerini ve ekonomik boyutunu konuşacağız. Kendi bedenimi ne kadar iyi tanırsam ve onu olduğu gibi kabul edersem, zihnim o kadar rahatlıyor. Kendimi olduğum gibi kabul edersem seni de olduğun gibi kabul edebiliyorum. Artık zihnim senin doğrularını ve yanlışlarını sorgulamaktan vaz geçiyor. Bu etkinlikte sen de bizimle ol, birbirimizden güç alalım, kabul etmenin dayanılmaz hafifliğini beraber tadalım. Katılım için lütfen en geç 26 Haziran günü; b. if@hotmail. com adresine e-mail yollayın. Bu atölye Pazartesi günü olan Kuir Tango 1 atölyesinin devamıdır. Katılımcıların iki güne de katılmaları beklenmektedir. Voltrans Trans Erkek Inisiyatifi tarafından hazırlanan bu atölyede ikili cinsiyet sistemi içinde kadın ve erkek olmaktan öte, kadınlığımızı ve erkekliğimizi konuşmak üzere bir araya geliyoruz. Trans erkek olma haliyle erkekliğin benzeştirilmesine yakından bakmak ve 'acaba gerçekten öyle mi' yi tartışmak için mütevazı bir buluşma. Katılım sadece trans erkekler ve bunu sorgulayanlara açıktır. LGBT'ler ya görmezden gelindi, ya da üçüncü sayfa haberleri ve magazine haberleriyle medyaya taşındı. Sadece medya mensuplarına yönelik bu atölyede LGBT'lerın medyaya yönelik talep ve eleştirilerini konuşacağız, değişimin ve beraber çalışmanın yollarını arayacağız. Esmeray bu kez Onur haftasının 20. yılına özel bohçasını açıyor. Aynı zamanda Esmeray ile dayanışmak için düzenlenen bu etkinlikle LGBT hallerini ve mücadelesini Esmeray'ın tatlı ve ironik dilinden dinleyeceğiz. Etkinlik dili sadece Türkçe'dir. Geldi Onur Haftası, şenlendi gönlümüzün yayları! Biz de n'aptık n'ettik, bu güzel haftayı taçlandıracak bir konser organize ettik. Dedik, bu sefer playlistlerimizden değil, seslerinden dinleyelim! Üstelik hiçbir kulak zevkini de ihmal etmedik. Kimler mi var? Saly Angoz, Bajar, Kafası Karışık Kontrtenör, Zeynep Dizdar, Mercan. Konserlerin ardından da sizi bırakmaya niyetimiz yok, özel yapım DJ'lerimizle geceye devam edeceğiz. Homofobiye ve Transfobiye karşı yaşasın Dayanışma, yaşasın Müzik! Spor sadece futbol mu? Sporcunun erkek, hetero ve ahlaklı olanı mı sevilir? Spor politik bir alan mıdır? Sporcusundan taraftarına, yorumcusundan hakemine sporda LGBT görünürlülüğü hakkında konuşuyoruz. Hem tribünleri, hem sahaları istiyoruz. alkantılı bir ülkenin çalkantılı tarihinde, bireysel direnişlerden örgütlere, oradan da bir harekete dönüşen LGBT varoluşunun izini sürelim istiyoruz. LGBT hareketi bir yandan kendi tarihini yazarken bir yandan da diğer politik hareketlerin tarihi ile nerelerde kesiştiğini birlikte konuşacağız. Onur Haftasının 20. Yılında bir taraftan belleğimizi kurcalarken bir yandan da LGBT hareketinin geleceğine dönük tartışmalar da yapmak istiyoruz. Bu panelde sosyal politikaların farklı alanlarındaki durumuna LGBT bireyler açısından bakarken, aynı zamanda ileriye dönük neler yapabileceğimizi de konuşacağız. Homofobik ve transfobiklerin korkulu rüyası 8. Hormonlu Domates Ödül bu yıl da yine sizlerin önerileriyle aday listesini, sizlerin oylarıyla da kazananları belirledi. Sıra geldi kazananları açıklamaya. Kimler mi kazandı? Aaa ama söyleyemeyiz, sürprizi kaçar. İyisi mi siz, Gullüm Şov Fehmi'nin sunumuyla gerçekleşecek Ödül Törenimize katılın. Yılın homofobik ve transfobiklerini açıkladıktan sonra Bloody Mary'lerimizi yudumlayıp onların inadına kurtlarımızı dökeceğimiz partimize katıln. 2002 yılında Abbas Güçlü'nün hazırlayıp sunduğu Genç Bakış programına katılan Recep Tayyip Erdoğan, bir soru üzerine, Eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde yasal güvence altına alınması şart. Zaman zaman bazı televizyon ekranlarında onların da muhatap oldukları muameleleri insani bulmuyoruz. yanıtını vermişti. 28 Haziran Cuma gününe kadar herkesi, başbakana sözlerini hatırlatan kartpostalları imzalamaya davet ediyoruz. Ve 28 Haziran Cuma günü saat 11.00 12.00 arasında hep birlikte imzaladığımız kartpostalları Başbakan'a gönderiyoruz. Kartpostallara Lambdaistanbul LGBT Dayanışma Derneği'nden ve Sosyal Politikalar Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Çalışmaları Derneği'nden ulaşabilirsiniz. Metropoller dışında yaşayan LGBT aktivistlerin katılacağı atölyede yerel yönetimler ve kent konseylerinin işleyişi ve olanaklar tartışılacak. LGBT bireylerin ve LGBT hak örgütlerinin görünürlüğü, temsili konularında gözden kaçırılmayacak bir yerde duruyor medya. Bu panelde de, geçtiğimiz yılları sorgulayacak ve Medya neyi nasıl aktarıyor, LGBT'lerin müdahale edebileceği alanlar neler, Birlikte nasıl 'başka bir medya'yı mümkün kılabiliriz? gibi soruların yanıtlarını arayacağız. Hapis ve tutuklama devletin muhalif hareketlere karşı kullandığı en güçlü silahlardan biri. Bugün binlerce Kürt ''vatandaş'', öğrenci, gazeteci hiç bir meşru neden olmaksızın cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü durumda. LGBT hareketi bir çok farklı sosyal hareket gibi nefret suçları yasası isteyen kampanyaların içinde. Homofobi ve transfobiyle mücadelede yargı infaz sistemi içinde umut besleniyor. Şiddet ve marjinalleştirilmeye maruz kalan gruplar genelde yasalar aracılığıyla çare bulmaya yönlendirilir. Eleştirel hukuk perspektifi ve sosyal hareketleri bu stratejiyi sorgulayarak hak savunuculuğunun limit ve tuzaklarını ifşa etmektedir. Sözde LGBT hareketi içinde yer bulamayan Trans hareketinin bu ikilem içindeki konumu ne olmalı? Nefret suçları, ayrımcılık karşıtı yasalar gibi yasal reformlar trans hareketi tarafından nasıl kullanılıyor? Trans hareketi yasal sistem içindeki kolluk güçleri, cezaevi, göçe zorlanmak gibi meşru sayılan şiddeti nasıl görünür kılabilir? Bu sunum bu ve benzeri fikirleri sorgularken, Trans direnişinin bir parçası olarak yasal reformlarla ilişkilenmek için eleştirel model ve fikirler sunacak. Av. Doç. Dr. Dean Spade, Seattle Universitesi Hukuk Fakültesinde İdari Hukuk, Yoksulluk Hukuku, Sosyal Hareketler ve Trans Hukukunda Eleştirel Perspektifler üzerine dersler vermektedir. 2002 Yoksul ve beyaz olmayan trans, interseks ve ''cinsiyet kimlik''lerine uymayan kişilere yasal hizmetler sağlamak için 2002 yılında kar amacı gütmeyen bir hukuk kolektifi olan Sylvia Rivera Hukuk Projesini kurdu. Sylvia Rivera Hukuk Projesinde çalışırken ayrıca Columbia ve Harvard Üniversitelerinin Hukuk Fakültelerinde Hukukta Cinsel Yönelim, Cinsiyet Kimliği hakkında dersler verdi. Yerel yönetimlerin LGBT politikaları ve iş birliği olasılıklarının tartışılacağı panelde, yerel siyaset ve yerel yönetimlere katılımı arttırmanın yolları masaya yatırılacak. Onur haftasının 20. yılında hareketin güncel siyasete etkisi ve siyasi temsilin arttırılması için siyasi partilerin sorumlulukları ve iş birliği olanakları konuşulacak. Bu atölyede geçmişten günümüze Türkiye sinemasında LGBT bireylerin görünürlüğüne, nasıl temsil edildiğine, nasıl bir zihniyetin ve bakışın nesnesi kılındığına, transfobik ve homofobik söylemin aldığı biçimlere, olumlu stereotiplerin üretilip üretilmediğine ve bunların anaakım anlatılara eklemlenme risklerine değineceğiz. Yeşilçamlı klasik dönem ve anaakım filmlerin yanı sıra günümüz bağımsız sinemasından örnekler ve görüntüler üzerinden LGBT bireylerin yaftalandıkları negatif rol ve söylemleri açığa çıkararak nasıl doğallaştırıldıklarını tartışmaya açacak, cinsiyetçi politikaları ve bu politikaların diğer tahakküm biçimleriyle ilişkisi üzerine konuşacak, hep birlikte alternatifler arayacağız. - Onur yürüyüşümüzü gerçekleştirmeden evvel vekillerle buluşup sohbet etmek, onur yürüyüşüne hep beraber katılmak için Taksim Gezi Parkı'nda buluşuyoruz. -"}
{"url": "https://futuristika.org/20-yuzyila-karsi-21-yuzyil-direniyor/", "text": "Gezi Parkındaki açılan bu döviz aslından bu neşeli ve kararlı direnişin ruhunu anlatmak için güzel bir başlangıç: Her şey bir gaz ve toz bulutuydu; sonra hayat başladı. Toplum; sanki sürekli yumruk yiyen ve artık köşe iplerine sıkıştırıldığını düşünen bir yenik boksörün ruh halindeydi. Bu saldırıların bir adım bir adım ötesi seçimle başa gelmiş bir açık diktatörlük olacağı kaygısı her yeri sarmaktaydı. 27 Mayıs 2013 günü; Taksim Meydanındaki Gezi Parkındaki ağaçların yıkımına karşı duran ve biber gazına maruz kalan bir avuç yurttaş; kuşkusuz toplumun bilinçaltında büyüyen kara kutuyu patlattıklarının farkında değillerdi. Gezi Parkına sahip çıktılar ve her türlü zorbalığa karşı parkı terk etmediler. Ulusal medya bu olayı yokmuş gibi hiç yansıtmazken; sosyal medya ve fısıltı gazetesi ile kulaktan kulağa yansıyan haberler ile insanlar harekete geçmeye başladı. Ve her geçen gün bu kalabalık yavaş yavaş arttı. Ve küçük direnişçi grup; 30 Mayısı 31 Mayısa bağlayan gece, sabah 07:00'de insafsızca bir müdahale maruz kalıp parktan çıkarıldılar. Parka kurdukları çadırlar ateşe verildi, kişisel eşyaları talan edildi. Uygulanan kesin sansüre rağmen insanlar sosyal medya üzerinden bir anda akmaya başlayan video ve fotoğraflarla harekete geçti. O gün yüzüne sıkılan biber gazına rağmen ayakta dimdik duran kırmızı elbiseli genç kadının fotoğrafı her şeyi özetleyen en güzel kareydi. Sonra halk geldi; taşmış bir dere, bir heyelan gibi geldi.. İnsanlar sanki kahinsel bir sezgi ve telepatik bir iletişimle Taksim meydanına doğru aktı. 31 Mayıs akşamı Taksime akan kalabalığın milyonu aşması ve ülkenin 48 şehrinde halkın meydanlara akmasıyla oluşan; açık bir ayaklama. Normal koşulda bir çok platformda yan yana hiç gelemeyen sosyalistler, liberaller, müslümanlar, sanatçılar, çevreciler, sosyal demokratlar, Türk/Kürt milliyetçiler, anarşistler, futbol takımlarının taraftar grupları, LGBT bireyler çok yoğun ve gaddarca bir polis müdahalesine rağmen sokakları ele geçirdiler. Uzun yıllardır ülkenin üzerine çöken kara gölge, bu depresyon 31 Mayıs akşamında bir anda yok oldu. Kuşkusuz bu toplu olarak bir bilinç eşiğinin aşılmasıydı. Ani bir bilinç sıçraması, yüksek farkındalık, idrak ve aydınlanma. Bunların sonucunda oluşan müthiş bir birlik hali, dayanışma ve direnç.. Çok farklı yaşam biçimi, inanç ve ideolojiye sahip insanlar polisin gaddar saldırısından kaçmadılar, cevap verdiler, beraberce barikat kurdular, direndiler; çok'luk oldular. Hiç kuşku yok ki 12 Eylül 1980'de yaşanan ve binlerce insanın canına, yaşamına mal olan Askeri Darbe sonrasında doğan ve ta o güne dek apolitik gençlik, Y-Kuşağı diye yaftalanan gençler ayaklanmanın başını çektiler. Herkesi hayrete düşüren yaratıcılıkları, birleştiricilikleri, yüksek mizah anlayışları, hiç düşmeyen enerjileri, kararlılıkları ve bilgelikleriyle. Kendi evlerinde mücadele ettikleri baba otoritesinin uzun süredir devlet başkanı ağzından kendilerine dayatılmasına artık katlanamadılar. O tarihsel bir karar anıydı; direniş içindeki tüm bireyler kendi içlerindeki korku ve kendi bilinçaltlarındaki iktidarlar ile yüzleştiler. Bu hesaplaşma ile bir olundu ve o gece korku duvarı aşıldı. Ve 34 saat sürekli süren direnişin bir ayaklanmaya dönüşmesi sonucu, 1 Haziran saat 16:00'da devletin kolluk güçleri Taksim Meydanı ve Gezi Parkından çekildiler. İşte ondan sonraki 11 gün boyunca yeni bir dünyanın kıvılcım haritaları, Harbiye'den Gümüşsuyu'na polisin ve devlet otoritesinin geri çekildiği geçici otonom bölgede oluştu. Böylece ayaklanmanın kendisi, form değiştirip bir yeni yaşam deneyine dönüştü. Her birey; istediği dünyayı düşlemeye ve prototip olarak kurmaya kalkıştığında; aynı zamanda kendi öznelliklerini de yeniden kurdu. Hırs ve bencillik düzenine karşı, yardımlaşma, empati, dayanışma; yani tarifsiz bir iyilik patlaması. Ki direniş her türlü zorbalığa karşın tam bir aydır masumiyetinden, naifliğinden, şakacılığından, karnaval ruhundan, asaletinden hiç taviz vermedi. Direniş her türlü ötekilemeye karşı anti otoriter, anti hiyerarşik, anti homofobik; yani liberter yeni bir ruh ve dünya modeli oluşturdu. Gezi parkına yeniden kurulan çadırlar ve onu takiben ülkenin birçok kentinde kurulan özgür kamp yaşam alanlarında paranın ve gücün geçmediği yeni otonom alanlar kurdular. Gezi Parkı gündelik yaşamın tam içinde zamansal bir kırılma ve yeni yüzyılın yaşamının plansız; topun gelişine An'da yaratıldığı ve yaşandığı bir deneyim alanı gibiydi. Her şeyin bedava dağıtıldığı devrim market, herkesin kitap aldığı ve bıraktığı gezi kütüphanesi, doğal ekim modellerinin denendiği gezi bostanı, sanat atölyeleri, performanslar.. Barikatların ruhsal güvencesinde Taksim Meydanı ve çevresi açık bir Gerçeküstü karnavala dönüştü 11 gün boyunca. Şiir sokaklara taşmış, liberter şairler; Ece Ayhan'ın aşk örgütlenmektir, Turgut Uyar'ın göğe bakma durağı dizeleri sokağın kendisi olmuşlardı. İnsanlar yaratıcı yıkımın gücüyle baştan çıkmışlar, ayaklanmanın kalıntıları önünde hatıra fotoğrafları çektiriyorlardı. Hükümetin yıkacağını ilan ettiği Taksim meydanındaki eski kültür merkezi AKM binasının üstü direnişe dair pankart, flama ve görseller ile tamamen kaplanmıştı. Ölüm tehlikesine rağmen yüzlerce insan AKM binasının çatısına çıkmış ve bir semazen o çatıda semah etmişti. Karşı-mimarinin parıldayan örneği olan barikatlar, her yeri kaplayan delişmen zeka ürünü graffitiler, devrilmiş araçlar, her yanı kaplayan müthiş bir arzu patlaması büyük ütopyacı Fourier bu günleri görse; kuşkusuz göz yaşlarını tutamazdı. Tüm bunlara karşı hükümet kendi güç alanını kullanarak medya üzerinden milyonlarca insanın katıldığı direnişi bir terör, vandalizm oluşumu, marjinal bir hareket olarak lanse etti; çok yoğun dezenformasyon kampanyası yürüttü. Direniş ise oluşan duruma karşı kendiliğinden bir refleksle merkezi medyaya ve onu finanse eden şirketlere büyük bir boykot kampanyası başladı. Bu boykot hemen sonuç verdi ve borsa altüst oldu. Faiz %7,5 düşerken, Borsa'da %19 değer kaybetti. Kalabalıklar direnişe yer vermeyen ya da çarpıtan medya kuruluşlarının önünde binlerce kişilik protestolar geliştirdi ve hala geliştiriyor. Direniş ise ilk günden itibaren 3G teknolojisi üzerinden canlı yayın yapan yurttaş medyasını oluşturmuş durumdaydı. Bu irade Foucault'un doğruyu söylemek dediği tavrın en çıplak dışavurumu olduğu kadar; aynı zamanda her direnişçinin kendisinin gönüllü bir enformasyoncuya, bağımsız bir medyaya dönüştüğü yeni sürecinde işaretçisiydi. Tüm bunlar olurken iktidar; tamamen Soğuk Savaş jargonuna bağlı büyük dezenformasyon kampanyaları başlattı. Toplumun geri kalanını direnişe karşı ajite eden ve aslı astarı olmayan bir karşı-propaganda kampanyası yürüttü. Direniş aslında faiz lobisi, ülkenin huzurunu bozmaya çalışan dış güçler, provakatörler ve ayyaş/serserilerin oyunuydu. Ortada bir protesto değil, seçimle gelmiş bir iktidara karşı, sivil darbe girişimi vardı. Sokakta olanları terörist olarak itham etti ve Türkiye için eski bir oyunun tekrarı olarak direnişçileri dine karşı bir azınlık olarak göstermeye çalıştı. Oysa bu direniş kesinlikle laikler ve müslümanlar arasında bir çatışma değildi; yeni bir dünya özlemindeki çok'luk ile onu bastırmaya çalışan otorite arasındaydı. Zaten direnişin içinde tekil ve örgütlü bir çok müslüman vardı. Özellikle Antikapitalist Müslümanlar hareketi başından beri büyük bir özveri ve kararlılıkla direnişin içinde yer aldılar. İktidarın kaçırdığı şuydu ki, bu sivil direniş hareketi sadece onların partisi ya da yönetimine karşı değil; ülkenin tarihindeki tüm yönetimlere, partilere ve onların geliştirdikleri anlayışlara karşıydı. Yani kısaca mücadele; 20 yüzyılın yasakçı, baskıcı, ötekileyici dili/ruhu ile, yeni doğan 21. yüzyılın ruhsal dirilişi; direnişi arasındaydı. İktidar direnişçileri ideolojik marjinaller olarak görmek/göstermek istiyor; fakat sokakları kaplayan çok'luk artık klasik anlamda her türlü İdeolojik doğmayı aşan bir özgürlük dünyasını kurmaya çalışıyordu. Direnişin içinde yer alan sosyalist ya da anarşist bir çok grup kitlenin yaratıcılığı, ısrarı, direngenliği karşısında heyecanlanmış ve de şaşırıp kalmışlardı. Ortaya çıkan durum bir çok teorik analizi boşa çıkarıyordu, şehirli orta sınıf ve apolitik olduğu düşünülen gençler her türlü ideolojik kabulün ötesinde yeni bir dil ve politika yaratıyorlardı. Sokaktaki çok'luk hiç okumasalar bile Situasyonistlerin ideoloji eleştirisini pratik hayatta geçiriyor ve ideolojik ezberler dışında liberter bir özgürlük hayaletini oyuna çağırıyorlardı. Mevcut örgütlenme yöntemleri üzerinden gitmek yerine süreç içinde kendiliğinden çıkan örgütlenme yöntemlerine odaklanma, sürece güvenerek hareketi bu yöntemler üzerinden sürdürmenin; yani an'ın radikal politikasının yaratmanın peşindeydi çok'luk. Kitlenin kendi kendini örgütleme ve harekete geçirme kapasitesi gerçeğe dönüşmüş bir mucizeydi. Bu noktada kitleden ders alan, onu izleyen, onun iradesine saygı gösteren politikalar saygı kazandı. Hareketin kendi sistem kontrollerinden çıkmasının acziyle otorite; 11 Haziran da çok yoğun bir saldırı ile meydanı, sanki bir düşman toprağını geri alır gibi yoğun saldırı ile geri aldı. Operasyonu bir çok dünya TV kanalı yanında, CNN International 7 saat canlı olarak verdi. Oluşan kamuoyu baskısı ile operasyonun Gezi Parkı ayağının açık saldırı ayağı durduruldu, fakat Park'a saatlerce gaz müdahalesi devam etmesine rağmen, çadırlardaki direnişçiler orayı terk etmedi. Bundan 4 gün sonra süren kuşatma ardından 15 Haziranda Park zor ile polis işgaline alındı. Ve bu işgal hale devam etmekte. Hemen ardından birden bire gelişen duran adam eylemleri ile, direniş ülke çapında bir radikal sivil itaatsizlik hareketine dönüştü. 16 Haziran tarihinde direnişte öne çıkan Beşiktaş taraftar grubu Çarşı'nın çağrısı ile ilk Halk Forumu oluştu. Hemen ardından forumlar çığ gibi büyüdü ve tüm ülkeye yansıdı. Şu an sadece İstanbul'un 48 mahallesinde halkın doğrudan demokrasi uygulaması olan Forumlar oluşmuş durumda. Avm'leri boykot, kredi kartı kullanmama, takas pazarı ile yeni armağan ekonomisi kurma tartışmaları hızlanıyor. Sokaklarda direniş sürüyor ve hükümetin yasaklamaya çalıştığı Taksim Meydanı olmak üzere, yüzlerce meydan da eylemler ise büyümeye devam ediyor. Bu direnişin ortaya çıkışı dünyadaki örneklerinin (Paris 2005 getto isyanları yada 2011 işgal hareketleri) aksine doğrudan bir ekonomik krize ya da ırksal hiyerarşiye karşı başkaldırı ile tetiklenmedi. Hareket baştan itibaren hükümetin şahsında cisimleşen otoriteye karşı bir haysiyet başkaldırısı, etik bir isyan, hayatlarını istedikleri gibi yaşamalarına izin vermeyenlere karşı düşledikleri hayatı arayışının çağrısıydı. Bu anlamıyla çok'luğun istediği gibi yaşamaya hakkını talep ettiği bir arzu isyanıydı. An'ın enerjisini mücadelelerine katan direnişçiler, rastlantının gücünü de eylem çantalarına kattılar. 27 mayıs'tan beri direnişçiler sokakta yeni durumlar yaratmakta ve yeni bir hayat kurmanın olasılıklarını yoklamaktalar. Türkiye'de direnişçiler; şimdi umarsızca eski bilindik muhalif yöntemleri dışlayıp; yeni direniş, dil, politika ve örgütlenme pratiklerinin keşfine dalıyorlar. Kuşkusuz bu 21 yüzyılın ayak sesleridir. Kelimenin Deleuzcü anlamıyla hayat direnişe dönüşmüştür; ki milyonlarca insan Türkiye de tam bir aydır bununla yaşıyor, hayatlarının tam merkezinde direniş var. Türkiye'deki eski muhalif kuşaklar bu direnişi 12 Eylül'ün aşılması olarak görüyorlar, ama direnişin yarattığı küresel durum açısından bakıldığında; genel olarak Soğuk Savaşın yarattığı ideolojik mantalitenin de yıkıldığından bahsedebiliniriz. Ki hemen ardından Brezilya, Bulgaristan, Lübnan gibi ülkelerde patlak veren mücadelelerin tetikleyicisi de Türkiye'de canlanan yeni binyılın direniş kıvılcımı olmuştur. Yaklaşık bir aydır ülkenin meydanlarını, sokaklarını, parklarını dolduran yüz binlerce insanın mücadelesinin bir saldırı değil, direniş hareketi olması kuşkusuz; ayağa kalkan çok'luğun ortak ve sezgisel kararıydı. Çok'luk kitle hareketini saptıracak, yağma, kundaklama, molotof kokteyli gibi saldırı araçlarına başvurulmasını baştan benimsenmedi. Ki direniş öncesi Türkiye toplumsal mücadeleler tarihi, otoritenin sürekli tahrik ettiği kan ile bastırılan silahlı mücadelelerin tarihi gibiydi. Şimdi gelişen kentli ve genç isyanın ruhunda; hınç ve nefrete karşı zekayla, yaratıcılıkla, mizahla direniş vardı. Bu meydanlar kahramanlar ya da şehitler peşinde koşmuyordu. Öylesine tıka basa yaşam sevinci doluydu ki, ölümü yok sayarak sokağa dökülüyordu. Kuşkusuz bu direnişi oluşturan tarihsel/genetik birikimde Anadolu topraklarında yüzyıllardır süren halk ayaklanmalarının ruhu vardır. Kuşkusuz bu direnişin harcında en az yüz yıldır bedel ödeyen, mücadele eden Türkiye sosyalist solunun harcı vardır. Kuşkusuz bu direşin tohumunda 40 yıldır gelişen anarşist felsefenin ruhu vardır. Kuşkusuz bu direnişin harmanında 30 yıldır kirli savaşa maruz kalan Kürt halkının mücadelesi de vardır. Tüm bu politik gelenek dışında 90'lı yıllarda Bergama ilçesi köylülerinin siyanürle altın çıkarılmasına karşı başlattıkları büyük çevreci sivil itaatsizlik, özellikle son bir kaç yılda İstanbul'da gelişen yeni kent hareketlerinin kentsel dönüşüme karşı mücadelesi, otoritenin ahlakçı baskısına karşı fanzinlerden ve karşıt kültürden büyüyen direnç, nükleer enerji ve hidro elektrik tesislerine karşı gelişen çevreci dinamik, 1/12 Haziran günlerinin ruhsal kehanetini yapan Yıkım 2011 gibi bağımsız sanat/hayat hareketlerinin yarattığı yıkıcı enerjinin, öteki'lemenin ve nefret söyleminin en ortasında mücadele eden LGBT ve kadın hareketlerinin ve burada adını anmanın mümkün olmadığı kadar majör/minör bir çok mücadelenin emeği vardır. Fakat; şu an ortaya çıkan direniş büyüklük, kapsayıcılık, yaratıcılık, dil ve örgütlenme anlamında, tamamen yeni doğan ve öncesi her şeyi içine alarak yeniyi kuran bir ruha aittir. Bu manada ülke, bölge sınırlarını aşan yeni ve küresel bir eylemin sinyallerini vermektedir. Ara Söz Bakanlık raporuna göre eylemlerde 4.900 kişinin gözaltına alınırken, şu ana dek 70 Kişi tutuklandı. Sokak eylemlerinin 79 ilde yapıldı, sadece 2 ilde sokak eylemlerinin yapılmadı. Türk Tabipler Birliği raporlarına göre ülke genelinde direnişte: Toplam; 7 bin 681 yaralı, 63 ağır yaralı, 4 ölü. Bu gün Türkiye'deki direnişin tam birinci aynının doldurduğu gün. Ve bu gün direniş nereye gidiyor- sorusuna direnişteki herkesin vereceği yanıt, sanırım bilmiyorum olacaktır. Normal şartlarda güvensizlik ve şüpheye neden olacak bu cevabın, şu an neden bu denli coşkuya yol açtığı ise kendini tamamen rastlantıların akışkanlığına bırakan bir direnişin ruhunda saklıdır. İnsanlar; sanırım şu an en çok Taksim Meydanın özgür olduğu o 11 günü anımsıyor, yeniden ve yeniden AKM binasına bakıyorlar; bayraklarla donandığı o günleri özlercesine.. Bildiğimiz her fotoğraf karesi, bize geçmişten kalan bir anıdır. Ama şu an 1/11 Haziran arası günlerinin AKM fotoğrafına bakıp duran insanlar; yaşanmış bir geçmişin değil, yaşanacak bir geleceğin karesini kalplerinde ve ruhlarında taşıyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/2009-darwin-yili/", "text": "Türlerin kökeninin yayımlanmasının 150. yılı ve Darwin'in doğumunun 200. yıldönümü olması nedeniyle, 2009 Darwin yılı olarak kutlanıyor. Darwin, çocukluğunda okula pek severek gitmemişti. Tıp öğrenimini kan görmeye dayanamadığı için yarım bırakıp papaz olmaya karar vermişti. Daha sonra ilgi duyduğu doğa bilimlerine yönelen İngiliz biyolog-doğa bilimci Charles Darwin Galapagos adalarına yaptığı deniz seyahati sonrasında evrim kuramını geliştirmeye başlamış ve agnostik olmuştu. Kilise tepkisinden çekindiğinden, kitabını 30 yıl bekletip, bir meslektaşının teorisine yaklaştığını düşünüp yayımlamıştı."}
{"url": "https://futuristika.org/3-perdelik-trajedi/", "text": "Sony ve Philips'in, 1982'de birlikte icat edip piyasaya sürdükleri ilk sayısal müzik medyası; compact disc, nam-ı diğer tikiz teker'lere kaydedilen ilk sesler Mario Lanza'nındı, tarihe geçen ilk kayıtların sesi Mario Lanza'ydı. Alman besteci Richard Strauss, Aus Italien From Italy senfonisine, İtalya'ya gittiği bir seyahatle esinlenmiş. Napoli'de duyduğu ve bir halk ezgisi sandığı Funiculi, funicula'dan notalar katınca senfonisine, henüz 6 yıllık bir geçmişi olan şarkının sahipleri dava açmışlar hemen. Kazanmışlar üstelik, yıl 1887. Çakmaktaşlar'ın çizgi dizisinin de bir bölüm müziği idi bu şarkı aynı zamanda fakat konuyu daha fazla dağıtmayalım. Kaderin cilvesi ise başka bir kisve. Heavenly Creatures filminde anlatılan hikayenin 1950'li yıllarda Yeni Zelanda'da gerçekten yaşanmış olması. Tutku geçicidir, asıl olan mutluluk. Bir büyük adam özdeyişi, senin özleyişin. Kısaca, Pauline ve Juliet, 15-16 yaşlarında iki genç kız, sığındıkları dünyadan uzaklaştırılma tehdidi altında Pauline'in annesini öldürmeye karar verirler ve öldürürler. Döneme damgasını vuran dava, küçük yaştan 5 yıl hapise ve birbirlerini bir daha asla görememe cezasıyla son bulur. Juliet, 5 yıl yatıp çıkınca orada burada bir süre dolandıktan sonra Britanya'ya yerleşir annesinin yanına. Üvey babasının soyadını alır, adını da değiştirir; Anne Perry. Geçmişini silmez ama örter pişmanlıkla ve polisiye romanlar, korku hikayeleri yazarı olur. 2000'de Heroes adlı hikayesiyle Edgar ve Macavity ödülleri kazanır. Kendisine A. Conan Doyle'un The Hound of the Baskervilles kitabının önsözünde rast gelebilirsiniz. Pauline ise yine Britanya'da, yeni adı Hilary Nathan olarak çiftliğinde çocuklara ata binme dersleri veriyor. Annesini öldürmüş olmaktan bin pişman, koyu bir katolik disiplini altında, kalan vaktini engelli çocuklara yardım ederek geçiriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/3-vj-fest-istanbul-20-12-22-mayis-2010/", "text": "Bu yıl üçüncüsü düzenlenen VJ sanat festivali VJ FEST ISTANBUL kapsamında, 22 Mayıs Cumartesi gecesi saat 20.00-22.00 saatlerinde iki sıradışı video-muzik performansı sergilenecektir. Fransız Kültür Merkezi'nin bir binası projeksiyon/video yüzeyi olarak kullanılacak ve bahçede gerçekleşecek canlı performanslar İstanbul'da ender görülebilecek bir dijital sanat eylemi özelliği taşıyacak. Sesle görüntü arasında uyum yaratılarak yapılan ve bir yeni medya sanatı olan VJ'liğin ve video sanatının iki örneği gözler önüne serilecektir. Gösteriler herkese açıktır. Andora, Belçika, Brezilya, Finlandiya, Fransa, Almanya, Hollanda, Norveç, Polonya, Macaristan, İspanya, Ukrayna ve Amerika'dan 23 VJ/DJ'in katılacağı festival kendine Dogzstar, Apartman Projesi ve Fransız Kültür Merkezi'ni mekan olarak belirlemiş. Söyleşilerin, atölyelerin, sunumların, canlı gösterimlerin yapılacağı festivale katılın!"}
{"url": "https://futuristika.org/30-ifsak-ulusal-kisa-film-ve-belgesel-yarismasi-odul-toreni/", "text": "Bu yıl 211 filmin yarıştığı, 30. İFSAK Ulusal Kısa Film Ve Belgesel Yarışması'nın Ödül Töreni, 2 Mayıs Pazar günü Pera Müzesi'nde yapıldı. En İyi Kurmaca Film Güven Bana Nazlı Elif Durlu (9'34) Teknik bir arızadan dolayı gösterimi yapılamadı! Meret, içeriği, oyunculuğu, müziği ve kısa film janrına tam uygunluğuyla bizi en çok etkileyen yapımlardan oldu. F tipi cezaevine eleştiri ya da insanların genel olarak ıssızlaştırıldığına dikkat çeken yapısıyla, vurucu sonuyla, tam olarak buralı bir yapım. Filmin müziklerindeki özen için ayrıca tebrik etmek lazım. Mezra Ezidiya Rodi Yüzbaşı Seyret! Bu Sahilde Merve Kayan ve Zeynep Dadak Seyret! Kış mevsiminde terk edilen ama yazın hıncahınç tatilcilerle dolup taşan Erikli'den görüntüler içeren Bu Sahilde'de, Fransız Rivierası'nı inceleyen, Agnes Varda imzalı kısadan esinlenilmiş. Bize göre, Tatil insanın temel ihtiyaçlarından biri midir? sorusuna cevap aramasından çok, çocuklukta bir dönem aileler ile gidilmesi gereken tatillerin büyüdükçe verdiği hissiyatı yansıtan belgeselde, kürk mantolu konkenci anneler, sadece hafta sonu tatilci olabilen çalışan babalar, deniz kenarında pineklemekle geçen zaman, çay bahçesinde canlı müzik eşliğinde atılan göbekler, gündelik anonslar, yazlık sitelerde bir türlü tamamlanmayan yapılar, başıboş atlar, deli eden sinekler, çingeneler, yani en yalın haliyle yazlık Trakya var. Yönetmen ikili, aslında anlatmak istediklerinden fazlasına göz açtırıyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/30-mart-secimleri-uzerine-anarsist-bir-degerlendirme-h-civan/", "text": "Yerel seçimler yaklaşırken, oluşan siyasal ortama çok yabancı değiliz. Belli zaman aralıklarıyla yaşadığımız bu hareketlilik hali, farklı coğrafyalarda, farklı zaman aralıklarında ve farklı yöntemlerle gerçekleşmekte. Siyasi seçimlerin farklı coğrafyalarda ortak olarak yarattığı şey, ortaya çıkan durumun ya da gerçekliğin bir sonraki seçimlere kadarki süre içinde aynı kalacağının, o seçimlere katılan bireyler tarafından kabullenilmesi ve buna uygun davranılmasıdır. Bunun, oluşan yeni iktidar sisteminin meşruluğu için gerekli olduğu söylenebilir. Seçim ismi verilen siyasal sürecin, toplumun siyasi, sosyal ve ekonomik ihtiyaçları için organize edildiği iddiasının gerçek olup olmadığının anlaşılmasında, bu gerçekliğin içindeki siyasal öznelerin kim ya da kimler oldukları ve bu siyasal öznelerin faaliyetlerinde neyi nasıl yaptıkları da bir o kadar önemlidir. Seçim süreçlerinin aktif özneleri olan partilerin iddiası, bir önceki seçim döneminden şimdiki seçim sürecine kadar oluşan toplumsal adaletsizliklerin giderilmesidir. Bu yüzden, siyasal özneler yani partiler, bu sorunları çözmek için siyasal iktidara yani hükümete talip olurlar. Hükümet olup olamamaları, oy alıp alamayacakları seçmen sayısıyla orantılıdır. Seçmenin oy verip-vermemesi, bu partilerin sunduklarının, seçmenin ihtiyaçlarını karşılayıp karşılayamamasıyla ilintilidir. Tabi ki seçmen, partilerin sundukları arasında ihtiyaçlarını karşılayabileceğini düşündüğü partiyi seçmek zorundadır. Siyasal sistem, kendini seçmene göre ayarlayamaz. Çünkü siyasal sistem paralelinde kapitalist sistem de, ihtiyaçların azaldığı bir seyirde değil, tam tersine ihtiyaçların çoğaldığı bir seyirde meşrulaşır. Batılı demokrasilerde seçim süreçleri, bu seçen-seçilen pragmatizmine dayalıdır. Seçmenler yani vatandaşlar için işin yarar kısmı tartışmalıdır biraz. Özgürlük, eşitlik, adalet gibi önemli kavramları kullanarak propaganda yapan partiler, vatandaş için kapitalizmin kuraklığında özgürlük serabıdır aslında. Seçim dönemlerinde tüm partilerin istisnasız sahiplendiği demokrasi, tüm olumlu anlamlandırma çabalarına rağmen bu kadar net bir kavram ya da model değildir. İşin muğlaklaştığı yer kavramın içeriğinin nasıl doldurulduğudur; bahsedilen demokrasinin otoriteryen mi, liberal mi, temsili mi, katılımcı mı olduğu çok tartışılmadan bir sahiplenmedir. Mevcut devletler sisteminde, batılı devletlerin işlettiği demokrasi, çoğulcu diye nitelendirilen bir demokrasi şeklidir. Dünyanın geri kalanı da ya bu sisteme uymak için dolaylı ya da dolaysız zorlanır ya da yalnız bırakılır. Seçen-seçilen pragmatizmine en uyumlu demokrasi biçimi olarak çoğulcu demokrasi, iktidardan payımıza ne düşerse diyen tüm çıkar gruplarına açıktır. Öyle ki batılı devletlerdeki toplumsal muhalefeti temsil ettiği söylenen kesimlerin bile nihai amacı, ortadaki siyasal, ekonomik ya da sosyal iktidardan biraz da olsa nemalanabilmektir. Böylelikle, mevcut kapitalist sistemde kendi varlığını sürdürebilmektetir. Yazının başında belirttiğimiz gibi hangi siyasal öznenin faaliyetlerini hangi siyasal gerçeklik içinde gerçekleştiriyor olduğunu belirginleştirmek önemlidir. Bu belirginleşme için dünyada yaşanan birçok farklı deneyimi araştırabiliriz. Fakat çok da uzağa gitmeden yakınımızda gerçekleşen Taksim Gezi İsyanı'nı hatırlamamız da yeterli olacaktır. Taksim Gezi İsyanı'nı yaratan süreç, isyanın içinde yer alan bireylerin, polis şiddetine, hükümetin yasaklarına karşı siyasal tavırlarını toplumsallaştırmasıyla oluşmuştur. Bu toplumsallaşma, sadece İstanbul'la da sınırlı kalmamış, şehirden şehire sıçrayarak coğrafyanın farklı yerlerine yayılmıştı. Taksim Gezi İsyanı'ndaki politikleşme, dışsal bir etkenle değil, bireylerin doğrudan içsel siyasi tavırlarıyla gerçekleşmiş, seçimlerin yarattığı yapay bir politikleşmeden uzak, kendilindenliğe yakın bir politikleşmeyle bezenmişti. Bireyin belirginleştiği isyan sürecinin etkilerini sürdürdüğü forumlarla beraber, siyasal karar mekanizmaları doğrudan demokrasiyle gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bu gerçeklikte doğrudan demokrasi kavramı gündeme gelmiş ve devlet dışı siyaset toplumda meşruluk kazanmıştır. İsyan sürecinde katledilen kardeşlerimiz için devam etmekte olan her eylemlik süreci, toplumun siyasal gerçekliğinin parçasıdır. Devletin katliamlarına karşı girişilmiş bu çabalar, falanca partinin adalet konusunda yapacağı yeni düzenlemelere bırakılmadan doğrudan adaleti amaçlar. Bu siyasal gerçekliğin öznesi, siyasal partiler değil, doğrudan devletin ve kapitalizmin mağduru kesimlerdir. Bu yeni siyaset biçimi toplum tarafından kabullenilirken, eski siyaset biçimi yani toplumu seçimle politikleştiren partilerin, süreci kendine yontma çabası aşikardır. İsyanın başından bu yana, isyana katılan her bireyi bir oy olarak gören bu anlayış, isyanın tüm değerlerini seçimlere indirgeyerek değersizleştirmektedir. Kaldı ki, doğrudan demokrasiyi bu kadar yoğunluklu olarak konuştuğumuz tek siyasal gerçeklik Taksim Gezi İsyanı değildir. İçinde bulunduğumuz süreçte ekonomik sömürüye maruz bırakılan işçilerin işyerlerinde giriştikleri grev ve işgallerde öz-yönetim girişimleri, bu doğrudan demokrasi çabalarının toplumda uygulanan bir model olduğunun göstergesidir. Öyle ki işçiler zaman zaman, onları temsil iddiasında bulunan bürokratik sendikalara bile karşı mücadelelere girişmiş, kendi kararlarını doğrudan demokrasiyle her işçinin sonsuz söz hakkının bulunduğu öz yönetim modellerini uygulamaya başlamışlardır. İşçiler işyerlerinde karşılaştıkları adaletsizliklere karşı mücadelelerini kendi kararlarıyla, herhangi bir partinin ekonomik modelini beklemeden gerçekleştirmişlerdir. Doğrudan demokrasi ve öz yönetim modeli olarak yine uzaklarda olmayan, çok yakınımızdaki Rojava görülmelidir. Devletlerin, şirketlerin önemli bir rant bölgesi ilan ettikleri Rojava'nın da içinde bulunduğu bölgede büyük bir savaş yaşanmaktadır. Rojava halkı bir yandan kendi özgürlüğünün savaşını verirken bir yandan da bu rant savaşına maruz kalmakta, ancak devrimi oluşturacak değerleri yine de yitirmemektedir. Devrimin değerleri, halkın kendi iradesinde aldığı kararlarla siyasal gerçekliğe müdahalesiyle artmıştır. Rojava halkı, devrimi seçim sandıklarından değil, doğrudan demokrasinin işlediği öz-yönetimle ve öz-savunmayla gerçekleştirmiştir. Bizlerin yüzümüzü döneceği demokrasi örneği, doğrudan demokrasinin savaş koşullarında bile kendini belirginleştirdiği Rojava Devrimi olmalıdır. Rojava'da olan, devrimin siyasal gerçekliğidir. Çoğulcu demokraside seçimlerin ezenlerin dünyasında yalnızca bir serap olduğu açıkça ortadadır. Bu serabın kapitalizme tutsak ezilenler içinse bir özgürlük serabı olduğu kesindir. Ezilenlerin kapitalizmin kuraklığına tutsak olduğunu söylemek, biz anarşistlerin anlaşılmasında bazen sıkıntılar oluşturabilir. Çoğulcu demokrasinin bireyi önemsizleştirdiğini ve edilgenleştirdiğini söyleyerek, oy kullanmadığımızda ve oy kullanmayın dediğimizde, bizi siyasal etkisizlikle eleştirebilirler. Daha da ötesinde seçim sürecinin başından itibaren başlayan, anket ve medya çalışmalarıyla sürdürülen kandırmaca kampanyalarını, klonlanan seçmenlerden zombi seçmenlere, çalınan-yakılan oyları, tüm entrikaları anlattığımızda bizi siyasetsizliğin aşırı şüpheciliğiyle suçlarlar. Biz ise herkes tarafından bilinen ama her seçim dönemi bilinmiyormuş gibi davranılan bu gerçekleri söylemeyi sürdürürüz. Söyleriz çünkü devrimci anarşistlerin yaratmaya çalıştığı siyasal gerçeklikle, devletin ve kapitalizmin siyasal gerçekliği zıttır. Dolayısıyla, devrimci anarşistlerin seçimlere katılmaması siyasetsizlik değil, siyasi bir tavırdır. Oy verip/vermemeyi siyaset karşıtlığına indirgemek ise devletin kendi adaletsizliklerini saklamak için yarattığı seçimler serabını sürdürme çabasıdır. Devrimci anarşistler, ezilenleri olduğu konumda tutmayı amaçlayan devletin ve kapitalizmin geçici politik süreçleri olan seçimlerle ezilenleri, ezenlerle eşitleyen bir yanılgının karşısındadır. Patronuyla kendisini vereceği bir oy ile eşitleyen işçinin bu geçici politikleşmede kendi geleceğine dair iradi bir eylem içinde olduğunu zannetmesi, kapitalizmin adaletsizliklerini olağan algılamasıyla sonuçlanabilir. Ve her beş yılda bir yapılan seçimlerle yine yeniden yaşayacağı bu adaletsizlikleri değil, yalnızca kendi seçtiklerini değiştirebilir. Bu algısal sarmal böyle gelip böyle geçecektir. Siyasal olanla yaşamsal olanın ayrıştırılması, devletin ve kapitalizmin istediği bir ayrıştırmadır. Siyasal ve yaşamsal olarak yapılan bu ayrışma sayesinde gündelik yaşamın içerisinde karşı karşıya kalınan adaletsizliklerin siyasal bir tavırla karşılanmasından yoksundur. Çünkü siyasal olan, çoğulcu demokrasi içerisindeki seçim süreçlerinde bir partiye oy atmak ya da bir başka partiye atmaktır. Ya da oy atmamaktır. Kaldı ki yaşamsal olan siyasal, siyasal olan yaşamsaldır. Birey, içerisinde bulunduğu topluluğun kendisidir. Alınacak kararlarda, uygulanacak kararlarda edilgen değil doğrudan etken olmalıdır. Pasif siyasal bir özne değil, aktif siyasal bir özne olmalıdır. Çoğulcu demokrasi içerisinde çoğunlukta eriyen bir azınlık, hatta tek bir birey olmamalı, doğrudan demokraside alınacak ve uygulanılacak kararların hepsinde söz sahibi olabilmelidir. Devletin ve kapitalizmin kuraklığındaki bu serapta çoğunluğun yada azanlığın içinde eriyen birey bu seraba yanılmadan, aktif siyasal özneye dönüşmeyi istemelidir. Ancak böylece algısal anlamda farkındalıkların artması sağlanabilir. Bu, anarşizmin tarihi içerisindeki birbirinden değerli bir çok deneyimde de böyle olmuştur. Anarşistler, doğrudan demokrasinin işletildiği karar süreçlerini, kimi zaman mahalle ya da halk meclisleri, kimi zaman da kooperatifler ve sendikalar içinde deneyimlemiştir. Anarşistler toplumsal ihtiyaçlar ile alakalı öz-örgütlülüğe dayalı bir şekilde oluşmuş sosyal, ekonomik ve siyasal birliktelikleri savunulmuşlardır. Dün anarşizmin tarihinde yaşanmış bu deneyimlerin, en belirgin etkisini bugün Güney Amerika halklarında görmekteyiz. Bugün Chiapas ve çevresinde kurulmuş komünlerin öz-yönetimle örgütleniyor ve doğrudan demokrasiyle işletiliyor olmaları, biz ezilenlerin seçimler ve çoğulcu demokrasi dışında bir başka siyasal gerçekliğin olabileceğini anlamamızı sağlayacaktır. Anlamımız gereken bir başka gerçeklik ise biz ezilenlerin kurtuluşunun öz yönetime dayalı bir siyasal bir gerçeklik yaratmamız olduğudur. Şimdi önümüzdeki seçimlerde yaratılmak istenilen siyasal gerçekliği ve bizim kendi siyasal gerçekliğimizi karşılaştırarak ayrımımızı netleştirmeliyiz. Öncelikle bu seçimlerde diğer seçimlere göre daha şanslı olduğumuzu belirtmeliyiz. Hükümeti oluşturan AKP ve Cemaatin yakın süreçte kendi arasında yaşadığı çatışma sayesinde, devletin organları arasındaki ayrışma böylece ayyuka çıkmış oldu. Birbirini soruşturan savcılarla, birbirini tutuklayan polislerle dolu bir hükümet döneminde yaşamayalı çok olmuştu. Kutularca paranın rüşvet verilmesi de cabası. Ayrıca dört bakanın bir anda al aşağı oluşu adeta bir şov seyrindeydi. Arkasının yarın olduğu yani süreceği de kesin. Hükümet böyleyken bile, muhalefet partileri için değişen pek bir şey olmadı. Mecliste yine enteresan açıklamayı BDP milletvekili Sırrı Sakık yaptı: Bizim için değişen bir şey yok çalmasaydılar para hazineye girip Roboski 'ye bomba olurdu. Evet, belki toplumun birçoğu için de değişen bir şey yok, bunlar da çalacak bunlardan sonrakiler de diyenlerin sayısı hiç de az değil. Çünkü herkes şunu çok iyi biliyor: Hükümetsen çalarsın. Bir başka eski BDP'li yeni HDP'li Sırrı Süreyya Önder ise önceleri Biz belediye başkanı olamasak bile belediye meclisine girer orayı karıştırırız, kentsel dönüşümü veto etmeye çabalarız demişti. Sonraları başkanlığı kazanma iddiasını edindi. DEP'den bu yana Kürt Özgürlük hareketi bir araç olarak TC'de parti kuruyor ve seçimlere katılıyor. Bu seçimlerde de kendi deyimleriyle batı için ayrı bir strateji planlayarak batıdaki özgürlükçü kesimlerle birleşen bir parti kurdular. Yaklaşık otuz senedir süren Kürt halkının özgürlük mücadelesinin en belirgin sloganı bize bu sorunun cevabını veriyor: PKK halktır halk burada. Bu siyasal özne, halkın haklı mücadelesi olmuştur. Kürt halkı özgürlüğü için verdiği mücadelede birçok kayıplar vermiş olsa bile, otuz senelik savaş süreciyle istediği kazanımları birer birer almıştır. Siyasal özne Kürt halkının içerisinde her bireyde belirginleşirken toplumsallaşmıştır. Senelerce süren öz yönetim çabaları bölge bölge kurulmuş yaşamlarda kendisini belirginleştirmiştir. Anarşizmin halkların özgürlük mücadelesindeki önemi, halkların öz yönetimiyle oluşturduğu öz örgütlülüklerle kurduğu dayanışma ilişkisi olmuştur. Senelerce sokakta yan yana olduğumuz bu siyasal özneyle, bireyinden toplumuna yani özgürlük mücadelesindeki Kürt halkıyla kurduğumuz dayanışma ilişkisinin oy vermek ya da oy vermemek ikilemine indirgenmemesi gerekmektedir. Siyasal özne olan PKK'nin kendi mücadelesi içerisindeki herhangi bir stratejisi, biz anarşistlerin tartışmalarında değerlendiriliyorsa, bu seçim stratejisi de tartışılarak değerlendirilmelidir. Bu değerlendirme yapılırken yazının başında bahsettiğimiz başlıklar önemlidir. Ama daha da önemlisi İberya yarımadasındaki halkların özgürlük mücadelesindeki anarşist örgütlenmelerin deneyimleridir. İberya yarımadasında halkların siyasal öznesine dönüşmüş anarşist örgütlerden İberya Anarşist Federasyonu 'nun ve Ulusal Emek Konfederasyonu'nun faşizme karşı koymak için birleşik cepheyle seçimleri desteklemesi hem bölge dışı hem de bölgede beraber mücadele ettikleri FIJL tarafından eleştirilmiştir. Ayrıca Amerika'daki ve Avrupa'daki etkili anarşistlerinden Emma Goldman da FAI ve CNT'yi desteklese dahi, FIJL gibi seçimler konusunda eleştirmiştir. Bu deneyimde faşizme karşı verilen mücadelenin zorluğu ne olursa olsun, İberya'daki yoldaşlarımız seçimlerle alakalı eleştirilmişlerdir. Biz devrimci anarşistler, bu deneyimin dönemsel etkilerini ve günümüz dönemsel etkilerini göz önünde tutarak karşılaştırmalıyız. Ayrıca FAI'nın ve CNT'nin PKK ile tam olarak örtüşmediğini de belirtmeliyiz. Uzaklardan yakına, Chiapas'tan Rojava'ya görüyoruz ki özgür yaşamın yeniden yaratılması için, bireyden topluma siyasal öznenin herkes için gerçekleşmesi gerekmektedir. Günümüzdeki bu iki bölgede de seçimler gündem olmamaktadır. Sistemin seçimler serabı ancak ve ancak kendi kuraklığında aldatıcıdır. Seçim günü oy atarak yalanlarla kendimizi kandıramayacak kadar gerçekle yaşıyoruz. Sabah erken kalkıp gece geç yatıyor ve tüm gün çalışıyoruz. Biz ezilenleriz; şimdi yaşamlarımızda her birimiz kendimiz için ve hepimiz için irademizi bir başkasına teslim etmeden kendi kararlarımızı kendimizin alacağı öz örgütlülükler kurmalıyız, örgütlenmeliyiz. Kurtuluşumuz yaşamlarımızın doğrudan siyasal öznesi olmak ve böylece yaşamın siyasal gerçekliğini yaratmaktır. Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 16. sayısında yayınlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/31-maymun/", "text": "Naziler Komünistler için geldiğinde sesimi çıkarmadım; çünkü Komünist değildim. Sosyal demokratları içeri tıktıklarında sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey söylemedim; çünkü sendikacı değildim. Benim için geldiklerinde, sesini çıkartacak kimse kalmamıştı. Bize dokunmayışından ötürü bin yaşa! dualarına mazhar olmuş kadim yılan kimleri yoklamışsa, onlar bir biçimde eklenmişler bu sözlere; Çingeneler, Yahudiler ve belki başkaları da. Mademki bize dokunmuyor; her taşın altına kıvrılıp kıvrılıp uyansın ve bin yaşasın yılan. Bu sözler işte tam da bu bize dokunmayan yılan hikayesi üzerine. Niemöller'in sözlerinin orijinalinde yer almamasına rağmen, kimi alıntılarda komünist ve sendikacılara ek olarak Yahudi ve çingenelerden de söz ediliyor olması bu bakımdan şaşırtıcı sayılmaz. Ne de olsa yılan ısırıklarından onlar da nasipli epeyce. Hakikaten de Osmanlı devrinin 1500'lü yıllarına kabaca göz atanlar, denizcilerin rahat avlanabilmek amacıyla uzak-görme konusunda talimli birkaç maymunu gemilerinde muhakkak bulundurduklarını; hatta bu maymunların özellikle Galata Azapkapısı dolaylarındaki dükkanlarda ciddi bir ticari hacme sahip olduğunu göreceklerdir. 1500'lü yılların ortalarından neredeyse sonuna kadar hüküm süren 3. Murad'ın bağnaz ve asabi hocası Abdulkerim Efendi; yani namı diger Maymunkeş zat ise rivayete göre bir gün karıştırdığı kitapların birinde Maymunlar ahlaksız hayvanlardır, cinsel organları açık gezer, insanları fuhşa davet ederler. şeklinde bir hikmetli bölümle karşılaşınca olanlar olur! Derhal zabıta toplanır, bu ahlaksız hayasız hayvanları eğitip üreten dükkanlar basılarak ele geçirilen tüm maymunlar oracıkta ağaçlarda sallandırılarak idam edilir. Mizaru, Kikazaru ve Iwazaru'yu biliyorduk. Hani canım elleriyle gözlerini kapayan görmedimci birinci maymun, kulaklarını kapatan duymadımcı ikinci maymun ve sımsıkı ağzını kapatan bi' şey demiyorumcu üçüncü maymun. Japon kültürüne en uzak olanlarımız bile üç maymunu oynamak deyince birer kültür elçisine dönüşebiliyoruz. Eğer yılan bize dokunmuyorsa; kolayca körlük-sağırlık ve dilsizlik maskarası olup, bazan paçayı sıyırmaktan gayrı ahlak tanımıyoruz. Oysa asırların yalnızca deri değiştiren kadim despotu yılan, komünistleri, sosyal demokratları, sendikacıları toplarken sıra öğrencilere, çevrecilere, uzun saçlılara, kısa saçlılara, orta boylulara, gözünün üzerinde kaş, omzunun üzerinde baş taşıyanlara gelecekti mutlaka. Geldi de. Mizaru, Kikazaru ve Iwazaru oldunuz diyelim, olduk; bu da yetmezse? Ya apaçık ortada olanı görmedim, ayyuka çıkanı duymadım demeniz; en yaygın zalimlik karşısında dut yemiş bülbüle dönmeniz de yetmezse? Ya maymunkeşin biri bizatihi doğanız olan bir şeyi kafaya takıp sizi muzır mahluk ilan eder ve ipe çekerse? Demek ki o gün görmeyecek, duymayacak ve konuşmayacak üç maymun bile kalmayabilir ortada. Neyse ki biz acayip pratik bir milletiz; hele birkaç maymunu daha sallandırsınlar, onu da o zaman düşünürüz!"}
{"url": "https://futuristika.org/4-15-mayista-beyoglu-sanat-galerisinde-beckett-sergisi/", "text": "4 Mayıs 15 Mayıs tarihleri arasında İrlanda Büyükelçiliği, Beyoğlu Belediyesi, İstanbul 2010 Ajansı ve Uluslararası İstanbul Şiir Festivali ortaklığıyla, Beyoğlu Sanat Merkezi'nde yirminci yüzyılın en güçlü kalemlerinden Samuel Beckett'ın hayatı ve çalışmalarını retrospektif bir şekilde konu alan bir sergi gerçekleştirilecektir. 4 Mayıs - 15 Mayıs tarihleri arasında İrlanda Büyükelçiliği, Beyoğlu Belediyesi, İstanbul 2010 Ajansı ve Uluslararası İstanbul Şiir Festivali ortaklığıyla, Beyoğlu Sanat Merkezi'nde Samuel Beckett'ın hayatı ve çalışmalarını retrospektif bir şekilde konu alan bir sergi gerçekleştirilecektir."}
{"url": "https://futuristika.org/47-altin-portakal-film-festivali-tanitim-resepsiyonu/", "text": "Altın Portakal bu yıl, sinema tarihinin kayıp filmlerini gün ışığına çıkarıyor, Türk Sinema Tarihi'ne yeni sayfalar ekliyor. Pelikülün İzinde başlığı altında bu yıl 4 film Altın Portakal izleyicisi ile buluşacak. Türk Sinema Tarihi kaynaklarında adı geçmeyen Enis Aldjelis, Doğunun Çiçeği, 93 yıl sonra Türkiye'de ilk defa Altın Portakal'da izleyiciyle buluşacak. Türk Sinema tarihine yeni bir sayfa ekleyecek film, İstanbul'da çekilen ilk yabancı film olma özelliğini taşıyor. Enis Aldjelis, Doğunun Çiçeği Baba Zula'nın film için hazırladığı özel müziklerin canlı performansı ile birlikte sunulacak. Muhsin Ertuğrul'un kayıp filmi 'Kara Lale Bayramı (1918)' da, yıllar sonra Altın Portakal'da gösterilecek. Hollanda Eye Film Enstitüsü arşivlerinde bulunan film için şimdiden festivalin en ilgi çeken gösterimi olacak diyebiliriz. Kadın Charlie Chaplin olarak anılan Mabel Normand'ın rol aldığı The Floor Below (1918)' ve sinema dünyasının uzun yıllardır peşinde olduğu ve artık hiçbir kopyasının var olmadığına inandığı 'Beyond The Rocks (1922)' Altın Portakal'da gün ışığına çıkacak. Altın Portakal bu yıl sanatı cezaevlerine sokacak. Cezaevi yönetimleriyle elbirliği içinde mahkumların eğitimi ve rehabilitasyonuna yönelik film ve tiyatro gösterimleri, sanatçı söyleşileri, senaryo ve drama atölye çalışmaları düzenlenecek. Doç. Dr. Nuran Yıldız'ın Tanklar ve Sözcükler adlı kitabından yola çıkarak, ordular ve iletişim ile TSK ve iletişim kavramlarının tartışmaya açıldığı konferansta sinema, siyaset, ordu üçgeni arasındaki ilişkiler aktarılacak. Gecede Boğaz'ın nefis manzarasıyla beraber izleme ve dinleme şansına eriştiğimiz Sema Moritz ve ekibine de ayrıca teşekkür ederiz. Kısa bir süre içinde yeni bir konser dizisiyle yine İstanbul semalarını şenlendirecek olan sanatçıyı takibe alınız, konser fırsatını kaçırmayınız! 28 Temmuz gecesi Esma Sultan Yalısı'nda düzenlenen toplantıya Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mustafa Akaydın, Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Prof. Dr. Mehmet R. Aktekin, Altın Portakal Festival Genel Koordinatörü Göksel Kumsal, AKSAV Yönetim Kurulu üyeleri, Genel Sanat Yönetmeni Deniz Ziya Temeltaş ve sinema sektörünün profesyonelleri de katıldı. Prof. Dr. Mustafa Akaydın, Altın Portakal Film Festivali'ni her geçen yıl uluslararası platformda bir adım daha ileri taşıdıklarını belirtti; festivali Batı Akdeniz'e yayarak belirli bir kesimin değil, 'HALKIN FESTİVALİ' yapma konusunda gayret ettiklerini söyledi. - - Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali bu sene Sinema ve Toplumsal Etkileşim teması ile geliyor. Sinema ve sosyo-politik etkileşim, sinema ve ülke etkileşimi, sinema ve ekonomik etkileşim başlıklarında yürütülecek festival kapsamında; tematik film gösterimleri, paneller, sergiler, söyleşiler, atölye çalışmaları ve 'Yapıma Beş Kala' söyleşileri düzenlenecek. - Festivalde, Ulusal Uzun Metraj, Uluslararası Uzun Metraj yarışmalarının yanı sıra, Ulusal Belgesel Film Yarışması ve Ulusal Kısa Film Yarışması da yer alacak. Festival ulusal ve uluslararası özel gösterimler ve gala gösterimleri ile de renklendirilecek. Ulusal Uzun Metraj, Belgesel ve Kısa Film yarışmalarının son başvuru tarihleri ise 13 Ağustos olarak açıklandı. - Key Art ödüllü tasarımcı Emrah Yücel, 47 ve 48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Festivalleri'nin afişlerini tasarlayacak. 'Saatler', 'Kill Bill', 'GORA', 'Vizontele', 'Frida', 'New York'ta Beş Minare' gibi ulusal ve uluslararası birçok filmin afişlerini tasarlayan Emrah Yücel, bu yıl Altın Portakal'a da imza atacak. - Çingeneler Zamanı, Kara Kedi Ak Kedi, Yeraltı, Arizona Rüyası gibi filmlerin yönetmeni Emir Kusturica, Altın Portakal Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması'nın jürisinde yer alacak. Festival kapsamında Emir Kusturica'nın film gösterimlerine de yer verilecek. - 2009 En İyi Belgesel Oscar'ını Smile Pinki adlı filmiyle alan yönetmen Megan Mylan, Altın Portakal Belgesel Film Yarışması'nda Jüri Üyesi olacak. 2010 Cannes Film Festivali'nde Kısa Film dalında Altın Palmiye alan Barking Island Hayırsız Ada filminin yönetmeni Serge Avedikian ise, Altın Portakal Kısa Film Jürisinde yer alacak. - Bu yılın Altın Portakallarını belirleyecek Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nın Jüri Başkanı Kadir İnanır oldu. Ana Jüri de ayrıca Tomris Giritlioğlu, Meltem Cumbul, Meral Okay, Murathan Mungan, Gökhan Kırdar, Atilla Dorsay, Zinos Panagiotidis ve Prof. Dr. Mehmet Rıfkı Aktekin yer alıyor. - Belgesel Film Yarışması'nın Ana Jürisi, Megan Mylan, Coşkun Aral, Zeynep Tül Akbal, Semra Güzel Korver ve Savaş Güvezne 'den oluşurken; Ulusal Kısa Film Yarışması'nın Ana Jürisi'nde ise Serge Avedikian, Aslı Tandoğan, Mehmet Bahadır ER, Nil Kural ve Nur Akalın bulunuyor. - Sinema Yazarları Derneği'nin verdiği SİYAD Ödülleri'nin jüri üyeleri ise şu isimlerden oluşuyor: Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması SİYAD Jürisi, Necla ALGAN, Tunca ARSLAN ve Burçin S. YALÇIN; Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması SİYAD Jürisi, Kerem AKÇA, Alkan AVCIOGLU ve Aylin SAYIN. - Antalya Altın Portakal Film Festivali bünyesinde, 1996 yılından beri verilen Yaşam Boyu Onur Ödülleri'nin bu seneki sahipleri, Altın Portakal Festival Düzenleme Komitesi'nin oy birliği ile aldığı kararla, senarist Safa Önal, yönetmen ve senarist Ertem Göreç, Nur Sürer, Gülşen Bubikoğlu, Metin Akpınar ve Zeki Alasya olarak açıklandı. - 1973 yılında Dinmeyen Sızı filmindeki rolüyle 'en iyi yardımcı erkek oyuncu' seçilerek Altın Portakal Ödülü'nü alan tiyatro ve sinema sanatçısı Yıldırım Önal, yaşamının son yıllarında girdiği ekonomik sıkıntı nedeniyle, ödülünü bir rehinciye bırakmak zorunda kalmış ve ödülünü geri alamamıştı. Yıllar sonra rehincinin oğlu tarafından Antalya Kültür Sanat Vakfı 'na teslim edilen ödül, 1999 yılından itibaren Yıldırım Önal Anı Ödülü olarak her yıl bir oyuncuya emanet ediliyor. Yıldırım Önal Anı Ödülü'nün bu seneki emanetçisi ise usta oyuncu Yıldız Kenter olacak. - Antalya Altın Portakal Film Festivali 2006 yılından itibaren, Türk Sinemasında kamera arkasında çalışan, başarılı işlere imza atmış kişilere Sinema Emek Ödülü veriyor. Sinema Emek Ödülü'nü bu yıl Necmettin Çobanoğlu'na verilecek. - Türk sinema sektörünü geliştirmek, sinemaya ve sektör çalışanlarına değer katmak amacı ile hareket eden Altın Portakal Film Festivali, bu yıldan başlayarak Sanatta Sosyal Sorumluluk Ödülü vermeye hazırlanıyor. Maddi, manevi ve entelektüel kazanımlarını sanata ve topluma adayan, bu birikimi, sanat dünyasında yeni nesiller yetiştirerek, yeni sanatsal projelere imza atarak, 'sanatta sosyal sorumluluk' projelerinde yer alarak aktaran sanatçılara verilecek ödülün ilkini ise usta oyuncu Müjdat Gezen alacak. Behlül Dal Jüri Özel Ödülü Altın Portakal heykeli: Herhangi bir dalda genç bir yetenek için kullanılır. Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü Altın Portakal heykeli: Ses Tasarımı, Özel Efekt, Kostüm, Makyaj tasarımı, v. b. teknik dallardan birinde kullanılabilir. - Sanatçıyla Antalya halkının kucaklaşması olan geleneksel Altın Portakal Korteji, özel çocuklardan oluşan Tomurcuk Perküsyon Grubu ile daha da renklenecek. Anadolu Ateşi özel gösteri grubu bu yıl da bizlerle birlikte festivali kutlayacak. - Açılış Gecesi'nde Kusturica ve No Smoking. Emir Kusturica ve etnik tekno-rock grubu 'No Smoking'', hareketli koreografileri ve özgün performanslarıyla renkli bir geceye imza atacaklar. Kusturica filmlerinden görüntüler, bu görkemli şölene eşlik edecek. - Onur Ödülleri Töreni'nde, Türk filmlerinin unutulmaz sesi Belkıs Özener & Barkın Özener ile, Yeşilçam şarkılarında yolculuğa çıkılacak. Törende, Altın Portakal Yaşam Boyu Onur Ödülleri, Yıldırım Önal Adı Ödülü, Sinema Emek Ödülü ve Sanatta Sosyal Sorumluluk ödülleri, sahiplerini bulacak. Sanatçılara, Şef Orhan Şallıel yönetimindeki Antalya Devlet Senfoni Orkestrası, dünyaca ünlü klarnet virtüözü Serkan Çağrı ve Rumeli Band eşlik edecek. - Altın Portakal ödüllerinin sahiplerini bulacağı Kapanış ve Ödül Töreni'nde, ünlü klarnet virtüözü Hüsnü Şenlendirici ve Özcan Deniz'e, Orhan Şallıel yönetimindeki Antalya Devlet Senfoni Orkestrası eşlik edecek. Kültür Körprüleri adlı tematik gösteri ile, Türkiye'nin mozayiğini oluşturan farklı kültürlerin türküleri, barışa körü kuracaklar. - Sürgün Bir Sinemacı: Yılmaz Güney. 1970'ler Türk sinemasının kilometre taşlarından biri olan Yılmaz Güney'e odaklanan bölümde Güney'in yönettiği Umut (1970), Ağıt (1971) ve Zavallılar (1974) adlı filmler gösterilecek. - Her yıl Avrasya ülkelerinden birini seçerek o ülkenin sinemasına odaklanmayı planlayan festival, bu yıl Gürcistan sinemasının önemli yapımlarına yer verecek. Gürcistan'ın yakın tarihindeki çatışmalarla ve Yeni Gürcistan'ın inşasıyla ilgili bir seçki, 47. Festivalde izleyiciyle buluşturulacak. - Hicvin usta ismi Kemal Sunal ölümünün 10. yılında, Altın Portakal'da anılacak. Kemal Sunal Anma Programı kapsamında, VİPSAŞ tarafından restore edilen Kapıcılar Kralı ve Kemal Sunal Sineması üzerine hazırlanan belgesel gösterilecek. Kemal Sunal Sineması Ekseninde Türk Gülmece Sanatına Bakış adlı panel de program kapsamında gerçekleştirilecek. - Ulusal Film Komisyonu Çalıştayı Antalya; yılda 300 güneşli günüyle, Isparta; dağ, orman ve antik mekanlarıyla birer doğal plato ve Burdur ise dağları, karları, gölleriyle sıra dışı senaryolar için en uygun coğrafyadır. Amerikan Sinema Endüstrisinin yılda 40 milyar USD'lik film üretimin yüzde 60'ını Amerika dışındaki film çekimlerine harcamaktadır; bu pastadan Türkiye'nin aldığı pay ne yazık ki sıfırdır. Yabancı film yapımcıları ülkemizde çok uygun koşullar olmasına rağmen film çekiminde yapımcılar; bürokratik engeller, gümrük mevzuatındaki uyumsuzluklar, vergi politikalarındaki sorunlar, sinema endüstrisine yönelik tedarik zincirinin oluşmaması ve National Film Commison tarzı bir örgütsel yapının yokluğu gibi sorunlarla karşılaşmaktadır. Çalıştayda tüm bu sorunlar masaya yatırılacak ve sonuç bildirgesi yasal çalışmalar altlık sağlaması amacıyla festival sonrasında T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na sunulacaktır. - Altın Portakal'da bu yıl, şu sergiler düzenlenecek: Antalya Kent Tarihçisi Hüseyin Çimrin'in sergisiyle Fotoğraflarla Anektodlarla Altın Portakal Tarihine yolculuk yapılacak. Yeşilçam / Bugün sergisinde, Türk Sineması'nın emektarlarının bugününe, Atilla Dorsay'ın objektifinden bakacağız. Coşkun Çokyiğit'le Gazete Sayfalarında Türk Sineması ve Altın Portakal haberlerine göz atacağız. Ebru Sanatçısı Mukadder Kavas, sanatçılarla birlikte, 47 metre uzunluğunda bir ebru çalışmasına imza atacak. Altın Portakal Ebru Performansı ve Sergisi, 50 kişilik bir ekiple Isparta'da gerçekleştirilecek. İzmir Sokak Sanatları Atölyesi, Altın Portakal ve Sinema Konseptli Sokak Performansları ile sanatseverleri şaşırtacak. Türk ve Dünya sinemasının simgeleşmiş isimlerinin canlı heykelleri, Antalya sokaklarını hareketlendirecek. Tematik film setleri, Antalyalılara kamera arkasını yaşatırken; yürüyen sergiler sinema coşkusunu sokaklara taşıyacak."}
{"url": "https://futuristika.org/5-hal/", "text": "odanı aydınlatan sadece bir mum ışığı. sadece sen yokken rüyalarım kabusa döner. az önce, duymadığın çığlıklar uyandırdı beni. insanları, çakalları, koyunları, oyunları, ağaçları, çöpleri sayarak. ve istanbul'u sadece apartman, araba ışıkları.. ve ay ve de tinerci tenekeleri aydınlatır artık. istanbul henüz sönen bir mumdur artık."}
{"url": "https://futuristika.org/5-palto-film-gunleri/", "text": "- Palto Film Günleri 19 25 Aralık 2011 tarihleri arasında kapılarını sinemaseverlere açıyor. - Palto Film Günleri, göstereceği filmler, fuaye söyleşileri ve atölye çalışmaları ile Eskişehir'de kış ortasında bir sinemasal alan oluşturma fikrini her daim taze tutuyor. 5. Palto Film Günleri'ne bu sene de yine Anadolu Üniversitesi Yunusemre Kampüsü içindeki Sinema Anadolu ev sahipliği yapacak. Sponsorluğunu Eskişehir Tepebaşı Belediyesi, KafePi, Varuna Gezgin Cafe, Böcek Yapım, Luna Proje'nin üstlendiği 5. Palto Film Günleri kapsamında gösterilecek 11 uzun metraj film ile Eskişehir yine Dünya sinemasının en iyi örnekleri ile buluşacak. Anadolu Üniversitesi Sinema Kulübü öğrencileri tarafından 5 yıl önce büyük bir heyecanla başlatılan Palto, Anadolu Üniversitesi'nin sınırlarını aşıp, tüm Eskişehir'in merakla beklediği, kent dışından sinema seyircilerini de çeken bir film festivaline dönüştü. Katılan yönetmen ve oyuncuların, izleyici ile buluşmanın mutluluğunu yaşadıkları Palto Film Günleri, şehir dışından sinema meraklıları için de her yıl Aralık ayının son günlerinde Eskişehir'e yolculuk etme sebebi oluyor. - Palto Film Günleri, 19 Aralık Pazartesi günü, Anadolu Üniversitesi Sinema Anadolu'da gerçekleşecek olan açılış töreninin ardından, Emrah Serbes'in kitabından uyarlanan, başarılı yönetmen Serdar Akar'ın imzası ile beyaz perdeye taşınan Behzat Ç. : Seni Kalbime Gömdüm filmi ile kapılarını sinemaseverlere açacak. Filmin ardından ise yönetmen, senarist ve oyunculardan oluşan film ekibi ile söyleşi gerçekleşecek! - Palto Film Günleri'nin açılış coşkusu, davetli sinema oyuncuları, yönetmenler, Palto ekibi ve sinemaseverlerin katılımıyla, 19 Aralık Pazartesi akşamı Eskişehir KafePi'de kutlanacak... Bu yıl, tam bir hafta boyunca Eskişehir'de tılsımlı bir sinemasal alan oluşturacak 5. Palto Film Günleri kapsamında 11 film gösterilecek. Avrupa sinemasının ilginç filmlerine imza atan yönetmeni Felix Van Groeningen imzalı, 2010 İstanbul Film Festivali'nde En İyi Film Ödülü'nü alan, Belçika'nın 2010 En İyi Yabancı Film Oscar adayı The Mısfortunates / Çölde Kutup Ayısı Palto Film Günleri'nin sıradışı bakış açısını sinema izleyicisine bir kez daha yansıtacak. Etkileyici görüntüleri ile dikkat çeken, Eva Green ve Ewan McGregor'ın başrolleri paylaştığı, Perfect Sense / Yeryüzündeki Son Aşk McGregor ile daha önce Young Adam'da çalışmış olan BAFTA ödüllü İngiliz yönetmen David Mackenzie'nin imzasını taşıyor. - Cannes Film Festivali'nin açılış filmi olan, usta yönetmen ve oyuncu Woody Allen'ın kendi tarzındaki dokunuşları ile beyazperdeye yansıyan Midnight in Paris / Paris'te Gece Yarısı, Palto izleyicisine Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway, Salvador Dali gibi büyük isimlere de rastlama fırsatı yaratacak! Karanlık Sırlar'ın yönetmeni Güney Koreli sinemacı Ji-woon Kim'un son filmi I Saw The Devil / Şeytanı Gördüm Kore'de yaş sınırlamasıyla neredeyse yasaklanma noktasına gelen bir yapım. 5. Palto film günlerinde gece yarısı seansı ile seyirci karşısına çıkacak film, korku sinemasının başarılı bir örneği sayılıyor. Genç yönetmen Özcan Alper'in yeni filmi Gelecek Uzun Sürer, Türkiye'de katıldığı birçok festivalden ödülle döndü. Ayrıca 36. Toronto Film Festivali'nin Çağdaş Dünya Seçkisi kapsamında izleyici karşısına çıktı. Fransa, Türkiye, Almanya ortak yapımı olan film, 5. Palto Film Günleri'nin merakla beklenen yapıtları arasında. Dünya Sinemasının dikkat çeken isimlerinden Iciar Bollain, yazıp yönettiği, oyunculuk yaptığı filmlerle kendi duruşunu başarı ile yansıtıyor. Bollain'in son filmi, aynı zamanda İspanya'nın Oscar adayı olan Even The Rain / Yağmuru Bile sıradışı konusu ve etkileyici görüntüleri ile sinemaseverlerin ilgi odağı olacak yapımlardan. Rus yönetmen Andrei Zvyagintsev imzalı Elena, Sundance Film Festivali'nde Uluslararası Sinemacılar Ödülü'nü almıştı. 64. Cannes Film Festivali'nde de dikkatlerden kaçmayan ve Juri Özel Ödülü'ne layık görülen film, Eskişehir prömiyerini 5. Palto Film Günlerinde gerçekleştirecek yapımlardan! Eskişehir Anadolu Üniversitesi mezunu, kendine özgü dili ile absürd sinemanın Türkiye'deki başarılı temsilcilerinden olan Onur Ünlü'nün son filmi, bir kara mizah örneği olan Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi, 5. Palto Film Günleri kapsamında izleyici karşısına çıkacak. Türkiye Sineması'nın Dünya'da yankı bulmasına büyük katkıları olan Nuri Bilge Ceylan imzalı Bir Zamanlar Anadolu'da, 5. Palto Film Günleri'nin heyecanla beklenen filmlerinden... Psikolojik dram türündeki bu yapım, eşsiz görüntüleri ve başarılı kadrosu ile de göz dolduruyor. 64. Cannes Film Festivali'nde Jüri Büyük Ödülü'ne layık görülen film, aynı zamanda Türkiye'nin 2011 Oscar adayı. Emrah Serbes'in kitabının ardından televizyon dizisi olarak hatırı sayılır bir hayran kitlesi oluşturan Behzat Ç. serisinin beyazperdeye yansıması Behzat Ç. :Seni Kalbime Gömdüm, son zamanların başarılı yönetmenlerinden Serdar Akar imzasını taşıyor. Polisiye türündeki bu film, 5. Palto Film Günleri'nin unutulmazları arasında yer alacak. Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi, Behzat Ç. : Seni Kalbime Gömdüm, Bir Zamanlar Anadolu'da filmlerinin oyuncu, yönetmen ve senaristlerinden oluşan ekipleri, söyleşiler yapmak üzere 5. Palto Film Günleri'ne geliyorlar. Eşkıya, Vizontele Tuuba, Hokkabaz, Av Mevsimi gibi başarılı filmlere imza atan görüntü yönetmeni Uğur İçbak, kariyeri boyunca şimdiye dek 14 uzun metraj filme, 1500'ün üzerinde reklam filmine ve 80 civarında klip çalışmasına imza attı. Daha öğrenci iken çalıştığı uzun metrajlı filmlerle, en iyi görüntü dalında 2 Altın Portakal ve 1 Sinema Yazarları Derneği ödülü aldı. 5. Palto Film Günleri kapsamında, 20 Aralık 2011 Salı günü, görüntü, çekim teknikleri ve kamera hakkındaki atölye çalışması ile Eskişehir Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi'nde katılımcılarla buluşacak. New York Film Academy'de eğitim gördü. Şu an Kadir Has Üniversitesi'nde Film ve Drama Yüksek Lisansına devam eden Pehlivanoğlu, aynı zamanda profesyonel alanda yönetmenlik ve fotoğrafçılık yapıyor. Çektiği filmler ile 2004 yılından beri birçok ödül alan başarılı sanatçı, Set Up adlı fotoğraf sergisiyle, 5. Palto Film Günleri'nde olacak. Palto izleyicisi, bir hafta boyunca Sinema Anadolu'nun fuayesinde Gökçe Pehlivanoğlu'nun gözünden Set Up karelerini görme fırsatı yakalayacaklar. Türkiye'nin çeşitli üniversitelerinin Sinema Kulüplerinden 2'şer öğrenci, 5. Palto Film Günleri kapsamında Eskişehir'de bir araya geliyor. Anadolu Üniversitesi'nin desteğiyle festival boyunca Eskişehir'de ağırlanacak öğrenciler, 5. Palto Film Günleri'nin konuğu olacak. Sinema Anadolu'da her yıl olduğu gibi bu yıl da ''askıda bilet'' uygulaması yapılacak. Bu uygulama ile bir bilet alan, bir bilet ücretini askıya bırakabilecek ve bu sayede ekonomik durumu uygun olmayanlar da diledikleri kadar film izleyebilecekler."}
{"url": "https://futuristika.org/5ive-hesperus/", "text": "Şu alemde deneysel/matematik müzik yapan ve yeni seslere açık insanlara hitap eden 5ive kadar şanssız ya da akılsız bir grup yoktur sanırım. İngiltere'nin Spice Girls'ün erkek versiyonu diyebileceğimiz bir boy band ile aynı adı taşıyan post metal grubu 5ives'ın 2008 albümü Hiperus bize göre harika. Grup belki de bu yanlış anlaşılmadan uzaklaşmak için myspace sayfasını harbi 5ive gibi isimlendirmiş. Her ritmi, gitar riffi üzerinde çalışılmış olan, şarkı formunda hiçbir şeyi şansa bırakmayıp hesaplayan bir grup 5ive."}
{"url": "https://futuristika.org/8-kadikoy-sanat-gunleri-sinema-bulusmalari/", "text": "9 Nisan'da başlayan 8. Kadıköy Sanat Günleri, 13 Haziran'a dek çeşitli kültür-sanat etkinlikleri ile devam ediyor. Genç Sanatçılar ve Sanatseverler Derneği'nin düzenlediği hiçbir maddi sponsoru olmayan ve Kadıköy Belediyesi'nden sadece teknik anlamda destek alan 8. Kadıköy Sanat Günleri, halkın istediği sanatçıları halk ile buluşturuyor. 8. Kadıköy Sanat Günleri Sinema Buluşmaları kapsamında düzenlenen etkinlikte bu kez Türk Sineması Haftası sebebi ile oyuncu Halit Akçatepe'nin katılımıyla, Türk Sineması'nda derin izler bırakan birbirinden değerli oyuncu ve film ekibinin yer aldığı MAVİ BONCUK adlı filmin ücretsiz gösterimi gerçekleştiriliyor. Konu: 4 arkadaş Emel Sayın'ın çalıştığı bir gazinoya giderler. Ancak burada kötü muamele görünce, gazinonun sahibinden intikam almak için Emel Sayın'ı kaçırmaya karar verirler. Planları başarıyla uygulayan arkadaşlar, Emel Sayın'a da çok iyi davranırlar. Ancak, gazino patronundan istedikleri fidyeyi almayı başaramazlar."}
{"url": "https://futuristika.org/80lerde-cocuk-olmak-kitap-oldu/", "text": "Kitabımızı 80'lerin aydın insanlarına, halk kahramanlarına, üniversite gençliğine ve 80'lerde doğup kaybettiğimiz tüm çocuklara ithaf ediyoruz. Kadir Aydemir'in yayına hazırladığı bu kitap ayrıca anlamlı bir doğum günü hediyesi. 80'ler çocuklarının hiç yaşlanmadığının, hep çocuk kalacağımızın bir ispatı... Bu yıl, Türkiye sanal aleminin en eski ve köklü şiir-edebiyat sitelerinden Yitik Ülke'nin 10. yaşını kutlarken, bu kitapla, anılarına sahip çıkan herkesin de doğum gününü kutluyoruz. Bu toplum belleksiz değil! Bizler de unutmadık ve yazdık! 80'lerde Çocuk Olmak kitabında yazılarıyla yer alan yazarlar şöyle: Yeşim Ağaoğlu, Onur Akbudak, Alper Akdeniz, Erdem Aksakal, Neyran Savaşman Akyıldız, Çiğdem Aldatmaz, Figen Alkaç, Sema Aslan, Hürcan Aşık, Mustafa Atapay, Kadir Aydemir, Eda Aytekin, Nil Esra Başaran, Ezgi Başkır, Suat Başkır, Barış Behramoğlu, Onur Behramoğlu, Göksel Bekmezci, Sinem Bengi, Yiğit Değer Bengi, Ersan Bengisu, Hasip Bingöl, Ahmet Büke, Elmira Cancan, Gökçenur Ç., Şebnem Çağlayan, Tunca Çaylant, Kader Çekerek, Serdar Çekinmez, Murad Çobanoğlu, Bülent Çolak, Elçin Demiröz, Özge Ç. Denizci, Ömer Faruk Dizdar, Eylül Duru, Galip Dursun, Sine Ergün, Azim Raşit Ersoy, Elif Savaş Felsen, İdil Giray, Pınar Gözpınar, Nilay Sağ Gülalp, Eda Günay, Koray Günyaşar, Yasemin Gürkan, Sanem Güven, Nefin Huvaj, Aydın İleri, Necla İret, Deniz Yalım Kadıoğlu, Gülay Kalkan, Bekir Arslan Kopuz, Ulaş Kurugüllü, Ahmet Küçükkayalı, Ece Erdoğuş Levi, Barış Müstecaplıoğlu, Engin Neşeli, Pınar Nurhan, Pelin Onay, Esra Ovalı, Yaprak Öz, Gürgen Öz, Şahin Özbay, Özlem Özyurt, Hatice Topal Özçoban, Nilüfer Özgeren, Sedef Özkan, Erol Özyiğit, Murat Prosciler, Tomris Sakman, Fazıl Say, Hakan Sim, Güray Süngü, Melih Süsleyen, Müjgan Şahinoğlu, Melike Aslı Şahinsoy, Ümit Şener, Seda Tansuker, Filiz Tanya, Erkut Tokman, Alper Turgut, Murat Türkücüoğlu, Serkan Türk, Papyon Tayfun Türkkan, Ferhat Uludere, Gül Yaşartürk, Özlem Yıldız, Hande Yöremen, Zeynep Zişan ve Güncem Topçu."}
{"url": "https://futuristika.org/87-dakikanin-hikayesi-ama-arkadaslar-iyidir/", "text": "Her şey bir KSK taraftarının Tribün Dergi forumuna Mihalis Kottakis'in maçın yeniden oynanması için gösterdiği çabayla ilgili bir mesaj atmasıyla başladı. 1930'da 3. dakikasında yarıda kalan maçın hikayesini tesadüfen bu şekilde öğrendik ve o günden sonra peşini bırakmadık. En büyük şansımız aklımızda daha belgesel fikri yokken hem Sakızlı hem de Karşıyakalı yakın arkadaşlarımızın olmasıydı. Her iki tarafa ulaşmamız çok kolay oldu. Lailapas'ın teknik direktörü Mihalis Kottakis belgeselin tüm aşamalarında yanımızdaydı, bizim için hem Atina'da hem de Sakız'da arşivleri taradı. Ancak maçla ilgili elimizdeki bilgiler çok sınırlıydı. Örneğin, 1930'daki maçın ilk 11'ini bilmiyoruz. Hiçbir kaynakta yazmıyor sadece KSK'nın eski oyuncu ve başkanlarından Sadi İplikçi'nin bu maçta sahaya çıktığına dair anıları var. Sakız ve İzmir'deki çekimleri üç günde tamamladık. Sonrası daha derin arşiv çalışması, metni yazmak, çeviri, montaj, animasyon, yazışmalarla dolu 5-6 aylık uzun ve yorucu bir süreç. Bu dönemde de en büyük destek arkadaşlarımızdan geldi. Cengiz Onural'ın stüdyosuna gidip belgesel için dilediğimiz müziği seçebilmek gibi bir şansımız vardı mesela. Çiğdem Aslan'la tanışmıyorduk, albümündeki bir şarkıyı kullanmak istediğimizi ve hikayemizi anlattım, Sony Müzik'ten bizim için kullanım haklarını aldı. Aliye, Cumhuriyet Gazetesi arşivine girdi. Eray'la iki ay boyunca her gün montaj ve animasyonla uğraştık, Efe bir haftasonu bütün eski gazete küpürlerini baştan tasarladı, Emek ve Çetin çizimleri yoğun iş tempoları içinde yaptı. Hakan Gerçek ve Okay Karacan dublaj teklifimizi tereddüt etmeden kabul etti. Melodika, IPD, Jaguar, PRM gibi reklam sektörünün en donanımlı şirketleri bize kapılarını açtı. Belgeselin sonunda KSK Taraftarlar Derneği Başkanı Okan Kırmacı Kupalarımız, şampiyonluklarımız yok ama... Ben Karşıyakalılarla gurur duyuyorum diyor ya, bizimki de aynı hikaye. Sponsorumuz ve bütçemiz yoktu ama yetenekli arkadaşlarımız vardı."}
{"url": "https://futuristika.org/__ofke/", "text": "Bilinçaltından doğmamış, en azından başlangıç noktasını o tekinsiz bölgeden çıkarıp oluşturmamış hiçbir kurgusal metne güvenmemeliyiz. Yoksa yazanın matematiksel ince hesaplarının gölgesinde bize sayfaları çevirmeye devam edelim diye tasarlanmış cümleleri takip etmekten başka bir şey yapmadığımız edilgen bir okuma edimine mahkum oluruz. Şiir ile öyküde böylesi ince ince örülmüş, hedeflenen bir okur grubunun gözetilip kotarıldığı metinler şükür ki hala göze çarpar. Ancak konu romana geldiğinde karşınıza kusursuz örülmüş diyebileceğiniz bir metin çıkar. Aman aman cümleler ne denli etkilidir. Gramer hatasızdır, az kullanılmış sözcükler serpiştirilmiştir. Karakterlerin isimleri nüktedan zeka pırıltısıyla yaratılmıştır, memleketin büyük sorunlarını katmanlaştırıp anlatmıştır vesaire. Okur, sonrasında hayatımıza iyi bir roman okumanın hızla dibe itilen keyfiyle devam ederiz. Romanı o denli hızla sindirmişizdir ki atık kendisini üretemeden sızmış gitmiştir. Bir daha bize uğramaz, hayatımıza dokunmaz, saydamlaşmıştır. Gezi Parkı'nı özgürleştirenlerin cebinde Georges Perec kitabı gören oldu mu. Oysa bağıra çağıra Virginia Woolf alıntısı yapanlara şahitlik ederim. Bendeyse sadece Thomas Bernhard vardı. Polissizliği, devletsizliği tadıyorduk, aynı anda garip bir huzursuzluk hissindeydik. İnce bir kitap olmalıydı, çünkü sürekli hareket halindeydik, taş atıyor, barikat söküyor, tekrar yapıyorduk, fazla düşünmeden onu cebime atmıştım. Küçümen, ama hacimli. Fakat yazının iyisi iyi gömülememiş, boğulamamış, geri dönen ölülerden, sahile vuran bedenlerden oluşmaz mı. Romanda ardı ardına çatılmış cümleler hiç beklenmedik anda hayalet gibi geri dönüp irkiltmelidir. Gerilimi yazanın tehlikeli düşüncesinden alıp okuyana aktarmalı, bunu yaparken kendisinden bir şeyler eksiltmeli, o eksilen alana okuyanın tedirgince kendisini yerleştirdiği boşluğu açmalıdır. Birbirimizin içine girmeliyiz. Yer değiştirmeli, dönüşmeliyiz. Buna cüret eden metinler kuşkusuz anlatmayı tercih etmedikleriyle, metinde bıraktıkları sessizlik anlarıyla öne çıkarlar. Muğlak sözler ediyorum, çünkü bir okur olarak uzun süredir hakikatin dışına itilmiş durumdayım sanki, bu yüzden sırtım ağrıyor. Bahtin'in orkestralama uyarısına karşın zemin kaymış durumda. Hemen bilinsinler, hızla dolaşıma sokulsunlar, hemen unutulsa da önemli değil yine parlatırız sisteminin, Türkiye'nin bir türlü yüzleşemediği kötülüklerinden özenle seçilip dayattığı klişeler rejimine karşın hikayelerimi bulabilmek için bana sunulan tüm mesiyanik tanıtımlara karşı kendimce çatışıyorum. Hiçbir yazara güvenmiyorum, bu nedenle sabitlenmiş fikrimin olmaması doğal. Kurgusal metinlere karşı birtakım şüpheci hislerin vesayetinde yazıyorum. Edebiyata dair kaygımın çoktan umudumun ötesine geçtiğini biliyorum. Yaraların öfkesiyle çatılmış iki kitap. Fatih Balkış'ın 2019 yazında bir twitter hesabından verilen google drive linkinden e-kitap şeklinde okumaya açtığı henüz basılmamış, dünyaya verilmiş- Karaçam Ormanı'nda ile Ozan Can Özübal'ın 2015 yılında Raskol'un Baltası tarafından yayımlanan Bataklık isimli metinleri. Raskol'un Baltası'nın herhangi bir pazarlama, tanıtım çabası göstermeyen tavrından dolayı, bünyelerinde basılmış hemen hepsi nitelikli kitapların güncel yayın ağının dışında kaldığı düşünülebilir. Birbirlerine biçimsel benzerlikleri yok. Okuduğumda tonlarındaki grameratik gerginliği özdeşleştirdiğimden birlikte anıyorum. Roman montajlanmış paragrafların toplamıysa, cümleler de bunların çekirdekleriyse, alt alta okuduğumuz kitap formu yerine yataylaştırılmış ekrandan tıpkı zihinde belirdikleri gibi yan yana geldikleri e-kitap formundaki sayfaların daha uygun okuma biçimi sunduğu görülebilir. Balkış okuyanlar üslubunu doğrudan Thomas Bernhard'a dayandırdığını bilir. Bunu pastişin gölgesine sığınıp yapmaz. Bütünlük kuramamış, deneyimi eklemleyememiş, parodileşmiş bir hal değildir. Fars'tan bu yana kendi öznelerinin oluşum/gelişimini yereldeki dertlerinin üzerinden açar. Beton bloklar gibi ördüğü paragraflarda olaylar öznenin sorularla çoğalttığı malzemeyi/meseleyi işler. Kendi çağındaki sığıntılara işaret eder. Bernhard'da müzik takıntılı karakterler Balkış'ta zamanımızın post-pank ozanlarına, Mark E. Smith, Thurston Moore, Ian Curtis'e takılır. Benzer hislerle farklı söylevler çeker. Entelektüel, fakat üzgün, kırılmış zihinler türlü linkler verirler. Yazarlar, müzisyenler, yönetmenler, kitaplar, filmler, mekanlar geçitler açmaya çabalar, yarıkta sıkışmış karakterlerin çırpınışlarıdır. Balkış'ın ait olduğu edebiyat çevresi tanıdığımız yerlerde vakit geçiriyor gözükse de hep uzaklarla ilintilidir. David Albahari, Horacio Castellanos Moya -bir türlü kurtulamadığından şikayet ettiği yazar için San Salvador'daki Thomas Bernhard'ı yazmıştır, Tim Parks, Geoff Dyer, William Gaddis, W. G Sebald'ın peşindedirler. Bahsi geçen yazarlar hikaye anlatma biçimlerini Balkış gibi Bernhard'a dayandırırlar. Dyer bunu romanının hemen başında açıkça söyler. Albahari bunu yapmamak için çaba gösterse de kurtulmanın sanıldığı kadar kolay olmadığını belirtir. Yazmak, diğer edimlerle birlikte artık sıkıntıdır. Artık okumak, yazmak ve dinlemenin yerini yalnızca gözlemler almıştı. Dahası hikayenin içine giriyordu. Haysiyet ve Mahçubiyet'teki Elias'ın yılların entelektüel birikiminin aslında gözlemler akışından başka bir şey olmadığını fark ettiğindeki yenilmişlik hissinin muadili. Kabullenilmiş durumlara karşı çaresizliğimiz. Edebiyatın nicedir sadece sağaltım yolu olduğunun propagandasını yapan oligarşik gürültüye karşı başka imkanlara çabalayan sözlere yoğunlaşma çabası var Balkış'ın. Biliyoruz ki yer sınırsız değil. Alan işgal edilmiş durumda, başka pek çok şeyle birlikte hakikatin yaralarından roman açmaya giden mücadele dışarıda bırakılıyor. Hangi yaralar bunlar. İşaret edilen izlerden alınmış, çevresine örüldüğümüz, hızla geçmiş kategorisine itilip ortadan kaldırılmaya çalışılan düşünce biçimleri. Öfkeyi yolunda kırıp, estetik, kristalize edilmiş halde yazma uğraşısı. Yoksa şöyle söylenir mi, Ruh bir kere bu huzursuzluğu tadınca sakinleşmesi mümkün değil. Sonuç ne olursa olsun, kimsenin umurunda olmayan bir operanın tamamlanması gerek. Bu gücüm var, buna inanıyorum. Yeterince düşündüm, yeterince zaman harcadım, yeterince okudum ve her okuyuşumda ruhumun aydınlandığını hissettim. Bu bir şey. Bu benim için yaşamda her şeyin önüne geçen bir şey. Sakinleşemiyorum. Sıkıntımız üretilenin sadece zenginlerin, tuzu kuruların değil herkesin ulaşabilmesi değil. Sıkıntımız çalınmakta olan edebiyat ile adil alışveriş refleksimizi öldürmeye çalışmaları. Basitleştirilmiş, heyecansızlaştırılmış, çilesi çekilmemiş, kitlenin isteklerinin matematiksel birtakım hesaplamalarla anlaşılıp oluşturulan kurguyu önümüze koyup onlarla tapınmamızı beklemeleri. İstisnaları savunmalıyız, bir kere bu huzursuzluğu tatmış durumdayız, sonuç ne olursa olsun mezhepleştirilen romana karşı patikalara sapacağız. Furyaları alt etmek için başka ne yapacağız. Balkış'ın Yerçekimi kendi mecrasında bir aksama sanki. Veya başlama noktasından hatalı kurulmuş, yazıldıkça amacından sapmış. Gözlemlere teslim olmuş, izlenimlerin rahatlığında iç mücadelesini kaybetmiş karakter yayınevine yürürken bir grup siyahlar giymiş pank görür. Aralarına aldıkları Afrikalı'yı tedirgin etmişler diye düşünür, bunu gözlerinden okur. Panklardan sarışın bir kız Afrikalı'ya kolunu uzatmıştır, her yanı çizikler, kesikler ve derin yaralarla dolu bir koldur bu. Ürperir geçer. Yayınevine girince uzun toplantı masasındaki editör iki boş sandalye olmasına rağmen yer yok, der. O ise bulduğu yere oturur düşünmeyi sürdürür, bu kadar. Çevirmene göre yaşamın neresinde durduğunun bir önemi yok. Öncelik her zaman sözcükler. Zayıf, körleme analojiler var Yerçekimi'nde. Oysa Fars'ta anlatıcının gözlem edimi daha çok hesaplaşmaya bükülüyor. Bulantı bilinçaltından yükseliyor, oradan tekrarın gücüne yaslanıyor, anlatı üzerinden yayılıyor. Bu temsil kendini belirli bir dil formuna doğallıkla zorluyor. Balkış tam da bu noktada Bernhard'ı başarıyla tekrarlıyor. Kendilerini var eden bu ortamı sürdürmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Hepsi koltuklarını terk etmiş, arka vagonlarda neler olduğuyla ilgilenmiyorlar. Gerçek yolcuların hafif ışıklandırılmış vagonlarda neler yaptıklarından habersizler. Çünkü burada olmayı oyunun bir parçası haline getirmişler. Ellerinde metinleri var, ama hiçbiri okumuyor. Elimizdeki metinleri okumayı bile beceremiyoruz, çünkü tertibatımızla ne yapacağımızı bilmiyoruz. Baskı araçlarını yıkmak üzere silaha sarılmayıp roman yazıp okuduğumuz için olabilir mi. Boşlukta sallandığımızdan boşluğa katılmış olabilir miyiz. Karaçam Ormanı'nda bir yazarın, ormana çekilmiş bir başka yazara bir kurum -PEN International- aracılığıyla daveti üzerine başlıyor. İlgisiz işlerde çalışırken, üç roman yazıp ülkesinde unutulmuş bu göçmen yazar davete inanamıyor. Çünkü tema İçeride ve Dışarıda. Kendisi bunca yıldır yazı dışında her iş ile uğraşan biri olarak, çoktandır dışarıda kalmış. Yazdıklarını önemseyen birkaç kişi dışında unutulmuş gitmiş. Görünmezleşmiş, otoriter edebiyat varoluş kurallarının alanına bu keskin davete şaşırıp inanamıyor. Yazarlığını hatırlaması için Avusturyalı romancıları kütüphaneden çıkarıyor, kendi metinlerini yeniden okuyor, ormana çekilmiş kadın yazarla buluşmak üzere yola koyuluyor. Bu noktada roman herhangi bir iç hesaplaşmaya giren yazarın yol romanına evrilmiyor. Ziyaretçi yazara ilk şok, konuşulan dile ne denli yabancılaştığını fark etmesiyle çarpıyor. Dile ait ne varsa unutmuştum, bir ulusu ulus yapan dildeki bütün detayları unutmuştum. Metin anlatıcının dil vasıtasıyla yabancılaşmasını aktardığı bir romana mı dönüşüyor. Hayır, Balkış bu zamanımızın kahramanlıklarının hiçbirine yüz düşürmüyor. Ülkesinde nedensizce iki yıl hapse girmiş, nedensizce salıverilmiş, sürgüne gitmek zorunda kalmış bu kadın yazarın Karaçam Ormanı'ndaki sığınağına geldiğinde, o ana dek aklında olmayan yazarla, ziyaretçi yazarı o güne dek hiç okumamış kadın yazarın bir araya gelişinden edebiyat, yaşam, bilinçaltının saplantılarına dair akışın metni örülmeye başlanıyor. Kadın yazarın saplantısı Witold Gombrowicz'in bankada çalışırken gizli gizli Atlantik'in Ötesi'ni yazmasıyla direniş nüvelenir. Savcının suçladığı kadın yazar neler olduğunu anlamaya çalışırken, polisten kütüphanesindeki kitapların isimleri yüksek sesle okunması istenir. Demek ki kadın yazar, kolluk kuvvetlerinin edebiyatı okuyamaması üzerine hapse girer. Çünkü iktidar suçun tanımıyla oynamayı, onda delikler açmayı, içini boşaltmayı seviyor. _Bunu yaparken kitapların isimlerini yanlış okuyor, anlamları eğiyor, böylece edebiyatı insanların yaşamları kadar anlamsızlaştırıyor. Savcıyla kadın yazarın, mahkemeyle iddia edilen suçun arasında yaşanan kopuş, edebiyatın tanımını aşıyor, neye dayanarak var olduğumuz sorusuna geliyor. Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğü Bozma ve silahlı terör örgütüne üye olma suçlarından şüpheli hakkında tutuklama istemi vesaire okunurken kadın yazar kendisine hitap edildiğinin bile farkında olamadığı bir şaşkınlığın esrikliğini yaşıyor. Mahkemeyi, hücresini anlattığı pasajlarda başına geleni anlatırken söylediği gibi, devletin gündelik hayat diliyle apar topar içeri tıktığı benliğinin insansızlığı dehşet vericidir. Yazma eylemindeki insansızlıktan ötede bir insansızlık hissinin deneyimlenemez şiddeti olanca ağırlığıyla yazara yüklenir. Peki bu roman bir davaya düşmüş yazarın devlet tarafından maruz kaldığı şiddetin romanı mıdır. Ne mutlu ki değil. Çünkü Balkış kurgusunu üzerine ördüğü iki yazarın buluşmasındaki konuşmalarda iki karakterin birbirlerinden, oradan kendi geçmişlerini saran yaşamlarından bu felaket arasındaki bağı kopartacak derece inceltip metni özgürleştiriyor. Ziyaretçi yazar ile ormandaki eve sığınmış yazar arasında salınan anlatı hiç de o alışageldiğimiz tavsiye edilen tarifiyle _okurla arasına mesafe koyan bir üslubu dayatmıyor. Yazarla yazar aralarındaki kırılgan, incinmeye hazır, öfkeli sohbete okurun katılımını talep ediyor. Ormana sığınmış yazar yazılamamış Gombrowicz hakkındaki romanının zihnindeki tahribata konuk yazarı davet eder. Düşünüldüğü halde yazılamayan, hapse atılınca kesintiye uğrayan yazının borcu kimin üzerindedir. Gombrowicz hakkında anlatılanlar metin için uygun olmasa dahi, bulanık fikirlerin aktarımında belirse dahi biliyoruz ki bir roman aslında yanlışlığını üzerimize geçirmesinden, eksikliklerinden oluşur. Gombrowicz hakkında yazılamamış romanın, onun nazarında beliren borcu sohbetlerinde ödenebilir. Yazı vasıtasıyla aranan hakikat ancak bu kesişimde ortaya çıkıyor. Hücresinde avucuna ancak sığan bir kağıt parçasına önlü arkalı bir öykü yazmayı başaran yazarın kızgınlığı şu noktada: Artık insanlar okusun diye bir şey yazmak boşunaymış, daha ileri gittiği de oluyormuş, büyük suskunluğa geçiş yapmak. Bunu düşünür olmak bazen yeterli, demişti bana. Bir sınırı geçmek gibi bir his Sessizliği seçmek, sonucuna bakmaksızın haysiyetli bir eylemdir. Yine de bu eylem, alçak olduğunu düşündüğün toplumun içine doğru değil, dışarı doğru yapılmış gözükse dahi, önce sessizliği seçen insanı dönüştürür, o zaman insan daha geri çekilip, çepere yönelip, kendisinin neye dönüştüğünü anlamaya çalışır. Hapishaneden kurtulunca kadın yazarın tekrar o binaya dönüp, dışarıdan Google earth ile kuş bakışı izlemeye çalıştığı binanın avlusuna merceği odaklamasıyla aslında oradan kurtulmuştur. Veya hapishanenin arka duvarının tımarhaneye açıldığını fark edince bahçeden kendisine laf atan hastaya kendi yarısını verince yarılmış, tekrar içeriye girmiştir. İçeriye alındığında yazıdan feragat etmemekte direnen, nihayet dışarıya saldıklarındaysa özgürleşemeyen insanın insanlaşmaktan sıyrılışındaki gerginliğine borçluyuz. Askerdeyken arkadaşımın adı Tarzan'dı. Saldırgandı, şizofren eğilimleri nedeniyle ona koğuş bekletirlerdi. Herkesin dışarıda eğitimde olduğu zamanlarda tüm gün koğuşlarda tek başına gezinir bir sandalyede otururdu. Aramız iyiydi. Gün içinde sayesinde koğuşa kaçardım. Keyifle sigara içip kitap okuyayım diye bana subay tuvaletlerini açardı. Bir gün tuvalet çıkışı cigara tellendirirken beraber, adın neden Tarzan diye sormak nihayet aklıma geldi. Subaylar Kürtçe ismini -Rezan, e'de şapka var- söylememek için, ses benzeri Tarzan ismini bulmuşlar. Tarzan da güzel ama, seviyorum dedi, sonra kalkıp koğuşa koştu. Ranzalara tırmandı, kendisini oradan oraya atarken aaaaaaaaaaa diye bağırdı. Tuhaf sesler çıkarıp güldük. Düştüğü duruma zorla gülüp geçenlerin sesi farklı çıkar. Madem devlet sana Tarzan diyor, o zaman mekanını ormana çevirmek borcunun altına girmiştir. Alacaklı da hakkını, adaletini o anda delice talep etmiştir. Tarzan'ın Türk ordusunun subaylarının sesteş sakinleştirici etkisi değil borcumuz, isimleri ellerinden alınanlara onu iade etmeliyiz. Lise birdeyken edebiyat öğretmeni BBP'liydi, sarkık bıyıklı, iri bir adam. Bir gün kompozisyon sınavında on verdi, sonra not düştü, şunu yazmıştı: Barış, adın hariç, diğer huyların ile yazdıkların güzel. Yazının sonsuz seçenekli yollardan birine itelemek, bir faşist bile yazdıklarınızı onaylayabilir veya daha trajik biçimde, sevebilir. İkamesi olmayan sözcükleri kasıtsız kullanmayalım diye çabalayanlar için. Bataklık'a bir adım. Ozan Can Özübal'ın ilk kitabı İtlaf bende bir duygu uyandırmamıştı. Bence bir kitapla kurulacak en adil ilişkilerden biridir. Oysa okuma anımı hatırlıyorum, Galata kulesinin dibindeki muhtarlığın oradaki çay bahçesinde birkaç sigara çay içiminde bitmişti. Birkaç iyi pasaj, hafiften kendisini belli etmeye yeltenen, ancak bileğini serbest bırakamamış izlenimi veren bir metindi. İyi bir fikrin çağın ironisini yapma çabasına kurban gittiğini düşünmüştüm, hikayeleri böylesi cinayetlere kaybetmemiz sık sık yaşanır malum. Ardından o yılın elli öne çıkan roman listesine alınmasına doğal olarak şaşırmıştım. Bu nedenle ikinci kitabı Bataklık'ı yıllar sonra, yazarının beni hayal kırıklığına uğratması yüzünden okudum. O da şöyle oldu, başka bir ülkeye taşınmıştım, yaşamam gereken ev bir başkasının evden çıkmayı geciktirmesiyle işgal altındaydı. Şans eseri evi bir aylığına boş duracak bir akademisyenin evini işgal ettik böylece. Öfkemi kontrol etmekte zorlanıyordum çünkü aşina olmadığım çeşitli dillerin tuhaf gürültüsünden kendimi duyamaz olmuştum. Yanımda bir sürü kitap taşıyıp nehir kenarına oturuyor, kaydettiğim radyo programlarını dinleyip okuduklarımdan not alıyordum bir yandan. Bunu yapınca bazen okuduğunuzla dinlediğiniz üst üste binip, hepsinden bağımsız bir karakterin sesi beliriyor. Özübal bu radyo programlarından birinde hayata dair üzüntüyle karışık kızgınlığı olduğunu düşündüğüm kırık bir ses tonuyla yazılardan yazarlardan kitaplardan konuşurken, Modernist romanın sadece ben diliyle yazılacağını düşünüyorum, diye beni dehşete düşüren bir cümle sarf etti. Şimdi, Bataklık. Biliyoruz ki yazı uzun süredir sermaye alışverişine dahildir. Kutsiyeti olmaması bir yana, çözüm sunma yetisi veya iddiasından yoksun kalmıştır. Yine de çatlaklar mevcuttur. Kodlanamayan, üslubunda yarılmalar üzerinden ilerleyen metinlerdeki işaretleri el yordamıyla buluruz. Yoksa neden, nasıl yazılar yazıları kışkırtmayı sürdürsün. Özübal'ın Bataklık'ına saplanıp kalan Yakup kendi edebiyat çabasında bu alışverişin dışında kalmıştır, hiçbir zaman ona dahil olamamıştır bile. Öylesine bir yenilgi ki, daha kafasındaki taslak aşamasında becerememiştir. Demek takıntılı bir halde tutulduğu edebiyata dair bildiği, ona temasıyla hissettiği edebiyatın kendi gerçeğiyle herhangi bir ilişki içinde değildir. Yarığa dahi yerleşememiştir Yakup, özünde edebiyatın güncel kargaşasının, pazar ortamının kenarına bile gelememiş, yazısını tam da orada kuramamıştır. Roman okumanın çıkmazı okuma eyleminin daha başlangıcından itibaren bitişe göre konumlandırması. Sonuca doğru ilerlerken, nihayete erecek kitabın kaç sayfa kaldığının bilincinde okuyoruz. Biçimsel olarak önlerine serilen bu katılığa karşı, insanların giderek farkında olup -veya olmayıp- kendilerini metnin gerçekliğine teslim etmekte isteksizleşmesine şaşırmamalıyız. Özübal bunu farkında -veya değil, şu modernist romana dair tek olanağı iddia ettiği yorumu beni çok şüphelendirdi- Bataklık'ı paragraf bloklarında ziyadesiyle görsel mesajlarla açmayı tercih ediyor. Görsellik paragrafların ölçülmüş biçilmiş uzunluklarında. Sanırım sapkınca bir özenle metni yüksek sesle okuyup okuyup müziğini de hesaplamış. Yakup metinde yazamamasını yazıyor, lakin yazarı Yakup'un hallerini yüksek sesle söyleyip tınısını ayarlıyor. Bunu postmodern yollara sapmadan yapıyor. İşte Dickens bunu yazamazdı. Yakup'u doğrudan buraya yanımıza getiren, daha paragraf bitmeden sıkıntısını, çağımıza dair ancak yaşayanın bilebileceği, derdini daha hiçbir şey anlatmadan özdeşleştirebildiğimiz, anlatılanın gerçekliğine ikna olabileceğimiz bu pasajda Özübal'ın çabası yerini buluyor. İroniden parodiye geçiş yaparken bir anda gerçekle yüzleşmek. Yakup da komşusunun evinde gezinirken kendi gerçeğiyle burun buruna geliyor. Yazar olduğunu düşünüp hiçbir şey yayımlatamamış bir insan. Eksik midir. Binlerce yıllık yazı becerisi geliştirdiğimiz tarihte gömülmemek, toprak altında kalıp unutulmamak için kendisini yazıya taşıyanlardan biri Yakup. Aşınmaya karşı, gizlice evlerde geziniyor. Herhangi bir evde değil, gözetlediği bir evde. Demek ki yazı çabasıyla idealini yüklenir, sonra sahnesini kurar, yaşlı komşusunun evi. Artık Yakup, romanında karakter değil, maktul diyelim ona. Çünkü ailesinin felaketinin kurbanıdır. En azından Özübal bize böyle sunuyor. Oysa kurban kendisinden bir şeyler veren, minnetini sonuna dek elinde ne varsa sunan, kendisinden artık alınacak bir şey kalmamış olan değil midir. O zaman Yakup o sözde felaketin maktulü değil belki mücrimidir. Öyle bir çağa denk geldik ki, hayal kırıklığına uğramış iyi aile çocuklarının minik kıyametlerinden dehşete düşmemiz bekleniyor. Oysa herkesin özenle sakladığı, hikayeleştirmeye çalıştığı kıyametleri var. Sigarası biterken kalktı, canı alkol almak istedi. Doktorun yer aldığı bir sahnede bunu okuyunca Yakup gidip etil alkol alacak sanıyorsunuz, oysa Asmalı Mescit'e gidip içki içmeyi tercih ediyor, doğal olarak. Babasızlığın da çeşitleri vardır, kendimden bilirim. Sen jenerik gerçekliğin sallantısında gidip gelirken etrafında onlarcasının baba figürleriyle kurdukları sana oldukça tuhaf gelen gülümseyen kocaman açılmış ağızlarını şaşkınlıkla izlersin. Bu durumda sahteliğini baştan kurmuş modeli sürekli tasarlamak zorunda kalırsın. Sürekli karanlık bir şekli yeniden yeniden yaratırsın. Bunun için gecelerde uzun saatler harcarsın. Sonra beliren figürü parçalarsın bir anda. Hesaplaşmanın doğru zamanı yoktur, ancak olduğunda bilirsin ki, o andır. Yakup ise hesaplaşmaya pek yeltenmeyip babasından bazı sebepleri ödünç alıyor, kesik kesik, ince nedenler. Yaraları doktorun birkaç dikişte halledebildiği çizikler. Felaketin hesabını birilerinin üstlenmesi lazım, heyhat, ne yazık ki gençlerimiz artık fedakarlığa yüz vermiyor. Kaybedecek bir şeyi olmayanların inatla olmayanı kaybetmemek için direndikleri zamanlar. Ödip kompleksinin kıyısındaki metnin sonundaki The Doors göndermesinin Riders on the Storm olmasına kırıldım, orada sahnede çığlık çığlığa The End'deki anne baba hesaplaşması olmalıydı, ama bunu Yakup'tan bekleyemeyiz. O daha çok yetişememiş bir Chuck Palahniuk karakteri gibi zamane mahşeri düşlüyor. Fakat bütün çocuklar deli değil midir, bütün çocuklar delirtilmiş değil midir. Bizim çocuk şehitlerimizin hesabını kim soracak. Radyo programındaki söz karşısında dehşete düştüm. Çünkü zamanımızın romanı kuşkusuz katillerin dilinden yazılmalıdır. Birinci çoğul şahıs, hepimiz. İçte olan ile dışarıda kalan, anlatılmaya uğraşılan ile gösterilmeye çalışan, bunların pek önemi kalmadı sanki. Üslubu neresinden yıkarsak oradan bir şeyler kurabiliriz belki. Denemeye değer. Bu da kendimce yası anlama çabam, şu ana dek ölülere değil de ölüp silinme ihtimallerine ağlamışken sadece, kendi kendimin yasına yelteniyorum. Hikayelerin hikayeleri anlatıcının gönüllü geri çekilişiyle anlatabileceğine kendimi ikna ediyorum. Hiç olmadığım yerden çekilemem, fakat nasıl olduysa oradan dışarı çıkarılmışım."}
{"url": "https://futuristika.org/a-journey-down-the-well-mini-mini-bir-orkestra/", "text": "Kendi deyimleriyle, klasik punk musikisi yapan A Journey Down The Well, How Little Can Be The Orchestra ismini verdikleri EP'lerini 20 Ekim tarihinde, grup üyelerinden Taner Torun'un sahibi olduğu Fluttery Records isimli plak şirketinden yayınladı. 4 şarkını olduğu EP, grubun 2007 çalışması The Funeral Album, 2009 çalışması Sorry Monsters, I Have To Grow'u takip ediyor. Klasik müzik etkilerinin yoğun hissedildiği çalışma, grubun ikili olarak yaptığı ve tümüyle enstrümental ilk çalışma özelliklerini de taşıyor. 2006 yılında, bilgimiz dahilinde, güney'de tatildeyken Taner Torun'un İsveç'li çift Anna ve Martin ile tanışmasının ardından, internet üzerinden kayıtların gidip gelmesiyle kurulan grupta, yukarıda bahsedilen 2007-2009 çalışmalarının ardından İsveçlilerin ayrılmasıyla, Fluttery Records sahibi Taner Torun'un tek kalmış. Mesafe sıkıntısı nedeniyle yaşanan bu ayrılık ardından gruba Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuarı ve Manchester Ünviersitesi Müzik ve Drama Okulu'ndan İpek Zeynep Kadıoğlu katılmış. Grubun, yaylılar ile delay-ses manipülasyonları kullandığı albümde müziğe minimal bakışlarını sevdik. Dikkatli dinleyiciler, şarkılarda günlük hayatın içinden gelen çeşitli seslere yer veren grubun karamsarlığına karşı yine de umutluyuz dediğini duyacaklardır."}
{"url": "https://futuristika.org/a-world-wondered-full-tutunacak-cok-cok-cok-ufak-seyler/", "text": "Siyaseten angaje veya direniş kavramlarına sahip müzik dahi kaçınılmaz olarak hala bir metadır. Yine de bu bize kitleler için eğlence alanından uzak duranlar için kazmaya ihtiyaç duyduğumuzu unutturmaz veya unutturmamalı. a wondered full, Tayland'dan bir post rock grubu ve güçlü bir siyasi yanları var. Belli bir noktaya kadar gizemli bir tavır takınmış modern post rock gruplarından biri gibi görünseler de cevaplardan da anlaşılacağı üzere dayanışmanın tam ortasındalar. Bir pazar yerindeki gerilla performansı örneğini ele alalım, gelenekten hareket edip bir yol açmaya çalışıyorlar. Ayrıca, insan hakları için mücadele eden insanların korkunç acılarını alıp bir şekilde tüketilebilir hale getirmemeye dikkat ettiklerini fark ettik. Isaan halkının acılarından, Tayland monarşisinin komünist katliamına, yerel enstrümanların tutuculuğa karşı direnişinden Apichatpong Weerasethaku'nun yalnızlığına. İlk sözü alan Gülten Akın, son sözü söylüyor. Üyelerinin altını çizdiği gibi, birbirimize tutunmalı, umudu küçük şeylerde görmeliyiz, ortak bir tarihi paylaşmak için. COREY: Şahsen benim için en büyük engel kendi akıl sağlığım ve yıllar boyunca sürekli değişen yaşam koşullarımdı. Yaptığım şeye inanmak ve sevdiğim şeyi inandığım insanlarla yapmak istiyorum. Mümkün olduğunca dürüst ve zarif bir hayat yaşamak istiyorum. Uzun zaman önce, müzik de dahil olmak üzere hayatımın bu yönünü desteklemeyen bir şeyin muhtemelen hayatıma ait olmadığı sonucuna vardım. Müzik beni insan olarak daha sağlıklı ve eksiksiz yapmıyorsa, o zaman artık yapmak istemem. Hayatımın bu nedenle uzaklaştığım geçmiş yönleri var. Müzik ve sesin hala yaşamımın inanılmaz destekleyici yönleri olmasından tabii ki memnunum. THOMAS: Muhtemelen benim için en büyük zorluk zaman bulmak ve başlamaktı. Bir kere başladıktan sonra durmak genellikle daha büyük bir zorluk çünkü her zaman yapacak başka bir şey var deneyecek başka bir şey. Şansım yaver giderse günün çoğunu yemek yemeden geçiririm. Olumlu bir geri bildirim döngüsü gibi. Kafamda ne kadar uzun süre kalırsam, kendimi daha fazla kalmaya mecbur hissediyorum. Ayrıca, günlük yaşam sorumlulukları ile yönetilmesi zor bir müzik yaratmak arasında gerçek bir dengeleme eylemi var. Hayatımda daha fazla sorumluluk üstlendikçe, bu dengeyi yönetme yeteneği zorlaştı. Son zamanlarda, okula tam zamanlı döndüm ve yarı zamanlı normal bir işte çalışıyorum ve bu müzik yaratmak için harcadığım zamanımı berbat ediyor. Bazen bu engellere dayanamıyorum. Çoğunlukla, sahip olduğum sorumluluklardan yararlanmaya çalışıyorum. Şu anda derslere gömülmüş durumdayım ve şu anda üzerinde çalıştığımız kayıt için biraz daha çalışma yapmaya çalışıyorum. Bu zamanlar yeterince sık belirmiyor, bu yüzden müziğe derinlemesine dalış yapabilmek için elimde çok az şey olduğundan emin olmalıyım. COREY: Sadece katkıda bulunduğum şeyler hakkında konuşabilirim. AWWF için yaptığım çalışmalar doğrudan günlük hayatımdan gelmekte ve her zaman bu şekilde biçimlendi. Uzun zamandır etrafımdaki sesleri alan kaydedicilerine kaydetme ve çeşitli medya türlerinde gördüğüm/duyduğum şeyleri belgeleme alışkanlığım vardı. Olayları hafifçe aktarmak gerekirse, bence oldukça kasvetli bir dönemden geçiyoruz. Yine, sadece Tayland'da yıllardır askeri diktatörlük yönetimi altında yaşadığımız ve Tayland monarşi kraliyet ailesi tarafından desteklenen yaşam durumum hakkında konuşabilirim. Eğer birisi doğrudan veya dolaylı olarak kraliyet ailesine karşı bir şey söylerse, o zaman Lese majeste / Hükümdara Hakaret yasasıyla suçlanma riskine giriyor ve ordu da bunu kendi çıkarları için kullanmakta. Tayland Ceza Kanunu'nun 112. Maddesi, krala, kraliçeye, varise, variseye veya naibe dönük itibarsızlaştırmanın, hakaret etmenin veya tehdit etmenin yasadışı olduğunu belirtmektedir. En son 22 Mayıs 2014'te hükümeti deviren ve o zamandan beri demokrasiyi baltalamak için kraliyet ailesine katılan ordu, bu yasanın seçkinler için kendi vizyonlarındaki Tayland'ı oluşturmak için kullanılmasında suç ortağı olmuştur. Şimdiye kadar bunu devlet destekli suikast, yolsuzluk, barışçıl protestoculara karşı polis şiddeti, insan hakları ihlalleri, konuşma ve her türlü medyayı sansürleme, özgür ve adil seçimleri bastırma ve sayısız eylemle yaptılar. Myanmar'daki komşularımız da hükümeti deviren ordularıyla benzer gerçeklerle karşı karşıyalar. Burada insanlar kayboluyor ve birileri hapishanelerde çürüyor. Buradaki birçok insan için karanlık zamanlar bunlar. Ama kendi bakış açımdan konuşursak, çok fazla güzellik de var, çok fazla istismara rağmen, hala ayakta durmanın ve devam etmenin yollarını bulan güzellikler, hatta ölümden sonra bile. Bunda umut buluyorum. Küçük şeylerde umut. Çünkü elimizdeki tek şey bu. Bizim diyebileceğimiz, birbirimizle paylaşabileceğimiz ve birbirimizi korumaya ve birbirimizle paylaşmaya çalışabileceğimiz gerçekten, gerçekten, gerçekten, gerçekten küçük şeyler. Devlet birçok şeyi elinden alabilir ama dövülemeyecek, vurulamayacak ya da boğulamayacak bazı şeyler vardır. Bunlar beni ilgilendiren şeyler. Ve bunlar şu anda müzik hakkında nasıl düşündüğümü ve icra ettiğimi ve daha da önemlisi şu anda hayatımda nasıl yol almaya çalıştığımı gösteren şeyler. THOMAS: Evet, tarzımız her zaman oldukça karanlık olmuştur. Bilinçli olarak Evet, yaşamın karanlık yönlerine odaklanalım diyen bir projeye girdiğimiz olmadı, ancak genellikle bu şekilde ortaya çıkıyor. Temalar, her birimizin içinde yaşadığı ve yürüdüğü dünyadan geliyor gibi görünüyor. Bir noktada, projenin yönü konusunda işler daha tutarlı hale geldikten sonra, albümde gerçekte neler olduğunu tartışır ve odaklanırız. Genelde daha karanlık şeylerdir. Karanlığı kutsamıyoruz çünkü bence bu gerçekten ortaya koymamız gereken bir şey değil, ama bence insanların nadiren düşünmek veya dünyada olduğunu kabul etmek istedikleri birçok zor temayla yüzleşmekle ilgili. Kimse karanlığa o bakışı atmak istemez ama perdenin arkasında neler olduğunu görmek gerekir. Birçok yönden arındırıcıdır. Bir kayıp için yas tutmak gibi bir şey. Gerçekten dışarı çıkmasına izin vermezsen, seni içten içe yer. COREY: AWWF'NİN tüm mevcut ve geçmiş üyeleri bana müzik ve yaşam hakkında çok şey öğretti. Klasik müzik ve film muhtemelen yaratıcı düzeyde benim için en etkili olanlardır. Arvo Part Tabula rasa, tuhaf veya hayal kırıklığına uğramadan kelimelere dökmeyi bilmediğim şekillerde beni etkilemekten ve şaşırtmaktan asla vazgeçmeyen, tekrar tekrar geri döndüğüm tek eser. Film için, Last Life In the Universe benim hayatıma ayna tutmak gibi. Şu anki etki için, arkadaşım Olin'in projesi Bare Wire Son, Off Black adında yeni bir albüm çıkarıyor. Olin'in sesle çalışma şekli ve bu konudaki düşünceleri kendi yöntemlerimle çalışma şeklimi de çok etkiledi. Benim çoğu zaman yaptığımdan çok daha farklı bir açıdan yaklaşıyor ve süreçleri hakkında derinlemesine tartışabilmek bana çok yardımcı oluyor. Sağlam insandır. THOMAS: Dürüst olmak gerekirse, anında tatmin edici olmayan müzik yapan biri için en azından geleneksel bir şekilde gerçekten anında tatmin edici birçok müzik dinliyorum ve bunlardan etkileniyorum. Bir sürü Peder John Misty, Bonobo, bir sürü Lofi kaseti, Boards of Canada. Ağırlıklı olarak post rock yazan biri için çok fazla düşük tempolu ve beat odaklı müzik. Dinlediğim müziklerde arada sırada küçük şeyler duyacağım ve bunları beynimde tutmaya çalışacağım ve onları bizim müzik tarzımıza göre değiştirmeye çalışacağım unsurlar oluyor. Şu anda üzerinde çalıştığımız albümde, Bohren & der Club of Gore ve The Kilimanjaro Darkjazz Ensemble gibi doom caz sanatçılarından daha çok etkileniyorum. Tipik akışımız haline gelen yapılar üzerine inşa etmek yerine atmosfer ve ruh halleri yaratmaya çalışıyorum. Oneohtrix Point'in Love in the Time of Lexapro parçasını kanalize etmeye çalıştığım bölümler var. Bu benim için uzun zamandır tekrarlanan bir süreç. Grails'in Burden of Hopeundaki hislerini takip etmeye ve bunu müziğimize yoğunlaştırmaya çalışıyorum. Muhtemelen asla doğru yapamayacağım bir şey. COREY: Çoğunlukla, duyduğumuz az şey olsa da genelde olumlu görünüyor. Tayland içinde veya dışında çok popüler değiliz ve en başından beri kimin fark ettiğine veya diğer insanlara nasıl ulaştığına bakmaksızın, sahip olduğumuz küçük kaynaklar veya destekle ilgilendiğimiz şeyleri en iyi şekilde yapmaya odaklandık. Kaynakların da izin verdiği şekilde daha kaliteli sonuçlar elde etmemize yardımcı olacak detayları geliştirmeye ve yavaş yavaş inşa etmeye devam etmeyi sürdürdük. Ancak, yapılan şeyler için hangi ekipmana veya ilgiye mazhar olursak olalım, o anda hayatta nelerle baş ediyorsak o durumdan elimizden gelen en iyi biçimde yararlanmanın yolunu bulmaya devam edeceğiz. Hep birlikte çalmak istiyorsak, bunu yapmanın bir yolunu bulacağız ve yaptığımız şey için dışarıdan ne beklendiğine bakılmaksızın bunu hepimiz için mantıklı bir şekilde yapacağız. İlk günden beri bu zihniyetle çalıştık ve günümüze kadar devam ettik. THOMAS: Çoğunlukla, bizi dinleyen insanlar genel olarak hoşlanıyor gibi görünüyor. Geniş bir insan kitlesi için müzik yapmıyoruz kesinlikle. Yani bizi bulan insanlar genellikle bizim gibi şeyler arayanlar. Müziğimizi yağmalayan, torrent'e atan birkaç Rus bulduk. Sanırım Ruslar bedavaya dağıtacak kadar kazıyorlar mevzuyu. Aldığım tepkilere göre müzik ya sev ya da nefret et tarzı bir şey. Birçok insan müziğin kulağa hoş gelmesi gerektiği gibi bir fikre sahip ve daha gürültülü sesleri duyduklarında anında kapatıyorlar kendilerini. Genel olarak, bu konuda çok fazla şikayet duymadım, bu yüzden doğru bir şey yaptığımızı düşünüyorum. COREY: Saw U'yu çalan benim. Bence Tayland, geleneksel Tayland enstrümanlarıyla genç Tayland nesli arasındaki ilişkinin şimdi açıkça toplumun birçok alanında gözüken derin bir yarılmayı yansıtması açısından ilginç. Çoğu Taylandlı Saw U'ya bakar ve bunun hiç de havalı olmadığını düşünür, neredeyse utanç verici antika bir şekilde veya orada moderniteyle ilgisi olmayan bir nesne görürler. Ve bu bakış açısının iyi bir nedeni var aslında. Tayland geleneksel müziğinde, geleneksel normlardan sapmaya, beklenen yapı/tasarım enstrümanlarında değişiklik yapmaya vb. çoğu geleneksel eğitimli Taylandlı müzisyen tarafından asla izin verilmez veya bunlar tolere edilmez. Geleneksel çalgıları diğer müzik türlerinde çalmak için kullanmak kadar basit bir şey bile son derece nadirdir. Eski neslin bu 'kapıyı tutma' zihniyeti, buradaki gençler için geleneksel Tayland enstrümanlarının kafasına sıkılmış mermi olmuştur. Eski Taylandlılar, genç neslin Saw U gibi bir şeyin kendileri için ne gibi bir değere sahip olabileceğini ve bu değerin korunmaya değer olup olmadığını keşfetmesine ve böylece gelecek nesillere geçirmesine izin vermeyi tamamen ve tamamen reddediyorlar. Genç nesil gerçekten kendi yaşamlarıyla ilgili kendi değerlerini ve kıymetlerini bulabilseydi, o zaman devam eden ve büyüyen geleneğin canlı bir kültürü olurdu. Ama bunun yerine, bu enstrümanlarda esnekliğin çok az veya hiç yer olmayan biçimde, ancak çok özel bir işlev için çok hassas bir şekilde çalınması gerektiği burada herkesin kafasına kazındı durdu. Saw U çalmayı uzun çalışma saatleri boyunca geceleri küçük odamda tek başıma, zamanımı kendi başıma harcayıp öğrendim. Amacımın ne tür bir müzik çalmak olduğunu bilen biri olsaydı, şimdi çaldığım gibi kullanmayı amaçladığımı bilen biri, toplumdaki hiç kimseden herhangi bir destek bulamazdım. Tayland geleneğini sıkı bir şekilde takip etmek ve bu geleneğe saygılarımı sunmak istiyormuş gibi davranmak zorunda kalacaktım, ki bunların çoğu kraliyet ailesi ve milliyetçilik veya hiper muhafazakarlık ve/veya din üzerine yoğunlaşmıştı. Ben de kendi kendime öğrendim. Kendi şartlarımla. Ve Tayland'daki diğer tüm 'geleneksel' sanatlar gibi, bilgiyi açıkça paylaşmayı reddetme kültürü var ve sürekli olarak onu hak etmediği düşünülen insanların çalmasını engellemeye, onu korumaya çalışıyorlar, bu yaygın uygulama nedeniyle nasıl öğreneceğiniz hakkında neredeyse hiç bilgi yok. Kolayca keman veya başka bir klasik enstrüman çalabilirdim, ancak söylediğim baskıya doğrudan karşı çıkmak için geleneksel Tayland enstrümanlarını çalmada mümkün olduğunca ustalaşmayı bilinçli biçimde istedim. Bunu, buradaki birçok kültür seviyesiyle ilgili olarak hissettiğim birçok duygunun sembolü olarak görüyorum. Ayrıca Taylandlılar için beni canlı izlemek ve onunla yaptığım müziği çalmak/kaydetmek şaşırtıcı oluyor. Bu konu hakkında uzun süre konuşabilirim, çünkü benim için gerçekten önemli ve birçok yönden kritik, bu yüzden metinde bunun için çok fazla yer kaplıyorsam özür dilerim. Bu nedenle, son derece uzun bir süredir burada geleneksel Tayland enstrümanlarıyla ilgili olarak, politik olsun olmasın, sınırları zorlayan veya aşan, neredeyse yeni bir şey çıkmıyor. Bu konuda düşünebildiğim tek istisna Isaan müziği olabilir, çünkü genellikle alenen protesto etmek için kullandıkları enstrümanlarıyla çok gururlu ve açıktır, ancak aynı zamanda Tayland'ın geri kalanından alt sınıf vatandaş olarak etiketlenmiş çok acımasız bir ırkçılığın kurbanlarıdır. COREY: Isaan halkının Tayland'daki mücadelesi uzun yıllardır devam ediyor. Öncelikle Isaan olmadığımı ve bu nedenle mücadeleleri adına resmen konuşamayacağımı ve konuşmak istemediğimi belirtmek isterim. Ama halklarının tarihiyle ilgili görüşlerimi kendi bakış açımdan paylaşabilirim. Isaan halkının yıllardır susturulduğu ve 'adlarına konuşulduğu' gerçeğini göz önünde bulundurarak, kültürlerine veya geleneklerine saygısızlık etmek veya samimiyetsiz görünmek istemediğimi açıklığa kavuşturmak isterim. Tarihlerini anlamadan Isaan müziğinden ya da herhangi bir sanattan bahsedebileceğinizi sanmıyorum. Geçmişte, şimdi 'Isaan' olarak etiketlenen bölge, çoğu zaman istikrarsız, etrafındaki hemen herkes tarafından fethedilen veya tahrip edilen bir yerdi. Tayland monarşisinin Tayland'ı tek bir halk haline getirmeye çalıştığı tarih döneminde Isaan'a korkunç davranıldı. Isaan halkının mücadelesini anlamak için, toprakların çoğunun verimli olmadığını ve toprağın yüksek seviyelerde tuz içerdiğini, bunun da onu çoğu tarımsal süreç için işe yaramaz hale getirdiğini anlamak gerekir. En başından beri kendi ülkelerinde daha iyi bir ayrıcalık geliştirmelerine ve hatta müzakere etmelerine olanak sağlamak yerine, mevcut olan kaynakların miktarı, son derece dezavantaj yaratıyordu. Buna ek olarak kraliyet ailesi, tarih ilerledikçe daha iyi yaşam koşulları, toplu taşıma, refah programları vb. geliştirmeyi reddederek onları fakir ve bağımlı tutmaya çalıştı. Ancak Vietnam Savaşı'nda ABD askerleri Isaan'da askeri üsler inşa ettikten sonra kraliyet ailesi ve hükümet nihayet pes etti ve ABD ordusunun askerleri için malzeme, mühimmat ve diğer askeri ihtiyaçları taşıyabilmesi için otoyollar inşa etmek ve bölgeyi geliştirmek zorunda kaldı. Vietnam Savaşı olmasaydı ve ABD bölgeye modern ulaşım standartlarının getirilmesini talep etmeseydi, Isaan büyük olasılıkla şu anda olduğundan daha az gelişmiş bir durumda olurdu. Hep geride bırakıldılar. Isaan'ın tarihinde dikkat edilmesi gereken bir diğer kritik nokta komünizm ve Isaan halkı arasındaki ilişki. Tayland tarihinde kral ve kraliyet ailesinin komünizmin ülke genelinde yayılmasına karşı tam bir savaş yürüttüğü, çabalarının çoğunun kuzeye ve Isaan'a odaklandığı ciddi bir alan vardı. Bu dönem Tayland tarihinde kesinlikle korkunç. Kraliyet ailesi, ordu ve hükümet komünistleri hayvanlardan aşağı yaratıklar olarak etiketledi ve ideallerinden vazgeçmeyi reddeden herkesi katletti. Bu çok az bilinen bir gerçektir, ancak Tayland'ın kuzeyinde yaşadığım ve dağlardaki diğer iller etrafında geliştirilen modern yol sistemlerinin ve otoyolların çoğu komünist toplulukları izlemek ve onlara ulaşmak ve onları yok etmek için yapılmıştır. Ordu ve kraliyet ailesi bunu azınlık gruplarını ve yerli halkları oradan çıkarmak için yaptı. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde bu toplulukların çoğunu ziyaret eden ve o dönemden kurtulan birkaç kişiyle röportaj yapan bir arkadaşım var. Bazıları hala dağlarda yalnız yaşıyor, topluma geri dönmekten korkuyorlar ya da sadece dünyadan vazgeçtikleri için oradalar. Isaan halkı için de bu aynısıydı. Komünist olduklarından şüphelenilen birçok insan öldürüldü, hapislerde çürümeye mahkum edildi, dövüldü, tecavüze uğradı vb. Bu dönem ve yarattığı kuşak travması nedeniyle, Isaan halkı da bugün birçok yaşlının bu karanlık zulüm tarihini kraliyet ailesinden genç nesillere dek taşımıştır. Tayland'ın çoğu, kraliyet ailesinin günahsız ve kesinlikle saf ilahi figürler olduğuna dair yanlış bir ideolojiye sahiptir. Ama Isaan halkı bu propagandanın ne kadar saçma olduğunu ilk elden biliyor. Kraliyet ailesinin şiddet dolu ellerinde nesillerce can verdiler. Isaan halkı hakkında dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta da kimlikleridir. Bu kimliğin tarih, coğrafya ve aynı zamanda komünizm tarafından nasıl bilgilendirildiği hakkında zaten konuştum; ancak Taylandca konuşmayan insanların hemen anlamayacağı bir şey var: Isaan halkı Tayland'ın diğer bölgelerinin anlamasının neredeyse imkansız olduğu kendi lehçesine sahiptir. Az miktarda sözcük dağarcığı seçilebilir haldedir, ancak bunların ezici çoğunluğu merkezi lehçe konuşanlar tarafından anlaşılmaz. Lehçeleri Taylandlılardan çok Laos ile benzerlikler barındırıyor. Isaan halkı yerel lehçelerini konuştuğunda, diğer Taylandlılar nereden geldiklerini hemen anlarlar. Tayland dilindeki tüm lehçeler arasında, Isaan halkınınki muhtemelen en hor görülenidir. Sadece lehçenin kendisi için değil, aynı zamanda birçok Taylandlı Isaan halkının işlerine/sınıfına ve cilt renklerine tepeden bakar. Bu ayrımcılıktan bahsederken, kırsal Isaan'daki kötü yaşam koşulları nedeniyle birçok insanın iş bulmak ve ailelerine para göndermek için Isaan'dan daha büyük şehirlere taşınmasını kastediyorum. Buldukları işler fuhuş, temizlik, el işçiliği ve diğer Taylandlıların 'iğrenç' veya 'altlarında' olarak adlandıracağı herhangi bir iştir ancak. Isaan halkının fiziksel olarak nasıl göründüğü ve daha koyu ten renkleri nedeniyle, diğer Taylandlılar da ayrımcılık yapıyor ve onlara karşı ırkçı davranıyorlar. Pek çok insan konuşmadan bile, sadece yüz hatlarınızdan veya daha koyu ten renginizden Isaan olduğunuzu hemen tahmin edebilir. Gördüğünüz gibi, Isaan halkının kimliği Bangkok'un merkezinden çok farklı. Ancak kraliyet ailesi ve hükümeti, tarihlerini ve kültürlerini başarılı bir şekilde silmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Bu, Kuzey ve Güney de dahil olmak üzere Tayland'ın diğer bölgelerine çok benzer. Yaklaşık 10 yıl önce Kuzey Tayland Lehçesinin okullarda öğretilmesine izin verilmişti. Kraliyet ailesi sadece Isaan'ı kendi dillerinden yoksun bırakmakla kalmadı, aynı zamanda Isaan gibi bölgelerdeki insanlar için yüksek öğrenim fırsatları da mahvoldu. Vergi sistemi bile sadece orta Taylandlıları beslemek için kuruldu. Sanırım bunu bir tür 'Eyalet Vergisi' olarak tercüme edebilirsiniz, Taylandlılar bölgelerine para ödüyor, eyaletleri bu parayı Bangkok'a gönderiyor ve sonra Bangkok kendileri için çok fazla parayı ayırdıktan sonra her eyalete ne kadar geri göndereceğine karar veriyor. Tüm iller temelde kendi vergi gelirleri için eşit ödüller almıyorlar. Bangkok hükümeti ve dolayısıyla ordu ve kraliyet ailesi, Isaan gibi yoksul illerin hakkını alıp kendisine en büyük faydayı ayırıyor. Şimdi, bu temel noktalar hakkında konuştuktan sonra, Isaan halkının müzik yapmak için kendi içlerinde nasıl bu kadar derin bir geçmişe ve kültüre sahip olduklarını daha net görebileceğinizi düşünüyorum. Ve tıpkı kültürleri gibi, müziklerine de Bangkok'tan insanlar tarafından kültürel olarak değerli veya önemli bulunmayıp saygı duyulmuyor. Ama yerel Isaan halkı kendi enstrümanlarını ve müziklerini seviyor ve kullanıyor. Kendi 'halk' müzikleri çok canlı ve aktif ve genç nesil de katılmayı ve kültürel miraslarını ilerletmeye yardımcı olmaktan memnuniyet duyuyor. Isaan müziğinde kullanılan en popüler iki enstrüman Phin ve Khan'dır. Benim de bir Phin'im var ve çalıyorum. Taylandlı yönetmen Apichatpong Weerasethakul'un 'Geçmiş Yaşamlarını Hatırlayabilen Boonmee Amca' filmini izlemenizi öneririm. Apichatpong, Isaan kültürüne hayrandır ve bu filmde Isaan lehçesini kullanır. İlk piyasaya sürüldüğünde, birçok uluslararası ödül verildi, ancak Tayland'da normal Taylandlılar tarafından çöp olarak görüldü. Apichatpong, Tayland'daki en önemli yönetmenlerden biridir, bence birçok nedenden dolayı. Filmleri Tayland toplumunun pek çok sorunuyla ve katmanıyla çok güzel başa çıkıyor. Ayrıca çok yalnız bir insandır, çünkü uluslararası alanda kendi neslinin en yetenekli yönetmenlerinden biri olarak saygı görmesine rağmen, kendi ülkesi çalışmalarını asla kabul etmedi. Taylandlılar onu hep yalnız bıraktı ve sanırım hayatı boyunca halk tarafından asla kabul görmeyecek. Filmleri burada hala sansürleniyor. Bence ne yapılması gerektiği sorusunun en önemli kısımlarından biri, kendiniz için hangi cevabı vermeyi seçerseniz seçin, işimizi dürüstçe yaparken birbirimizi açık ellerimizle, kalplerimizle ve zihnimizle kucaklamaya istekli olduğumuz sürece umudu hepimizin tutabileceğidir. Duraklama ve değerlendirme de asıl işin kendisi kadar önemli olabilir. COREY: Sanırım gerçek hayatta ne olduğunu daha çok önemsiyorum. Bununla demek istediğim, eğer bir şey gerçek dünyanın değişmesine yardımcı oluyorsa, o zaman büyük olasılıkla ben de onun içinde yer alırım. Her şey varsayılabilir, kuramsallaştırılabilir, vb. Ancak gerçek bir dünya eylemine dönüştürülene kadar, içinde bulunduğu kelime maratonunun dışında hiçbir şey ifade etmez. Bir öğretmenin bir cümlesi hiç aklımdan çıkmıyor. Felsefe tartışırken, eninde sonunda bir noktada koltuktan kalkılması gerektiğini söyledi. Bununla, zihninizde kendi düşüncelerinizle koltuğunuzda tek başınıza oturarak ne kadar iyi beyin jimnastiği yaparsanız yapın, sonunda kalkmak, koltuğunuzu terk etmek ve koltuk deneyinizin herhangi bir gerçek dünya gerçeği taşıyıp taşımadığını görmek için evinizden gerçek dünyaya çıkmak zorunda kalmanız gerektiği. Her şeyin bir yeri vardır ve internetle ilgili şeyler buna uyar, ancak neticede yaptığım müziğe, çevrimiçi olarak kendimi nasıl sunduğuma veya diğer insanların bunu nasıl etiketlediğine göre, gerçek hayatta sevdiğim insanlar ve şeyler için orada olmam gerekir. Zamana ihtiyacım var. Emek, gerçek ter ve gözyaşı, sevgi ve çaba harcamalıyım. İnşa etmeliyim. Ya da bir şeye karşı hareketi reddetmek için çalışmalıyım. Ne kadar param veya nüfuzum olduğu önemli değil, burada ve şu anda yer almamı gerektiren bir şeyle uğraşmıyorsam, değiştirmek istediğim şeylere karşı gerçek bir dünyanın dönüşmesini nasıl bekleyebileceğimi anlamıyorum. Eğer daha fazla çevrimiçi eylem aracı her şeyden önce gerçek yaşam eyleminin, emeğinin ve sonucunun amacına hizmet etseydi, bence dünya bugün olduğundan çok daha farklı bir yer olurdu. Sanat ve uzantısı olarak müzik, tek başına dünyadaki hiçbir şeyi değiştiremez ve değiştirmemiştir. Aksini düşünmek veya böylesi bir ağırlık ya da ego yüklemek kendimi kandırmak olurdu. Müziğimizin kısmen aktivizm için bir araç olarak görülebileceğini ve daha önce değindiğimiz gibi daha karanlık temaları keşfettiğimizi düşünüyorum. Şu anda dünyada meydana gelen protesto ve olayların örneklerini, dinleyen insanların durumlarına ışık tutmak için sıklıkla kullanıyoruz. Tüm kayıtlarımız bir şekilde politik bir dış görünüşe veya forma bürünmüş görünüyor. Dünya çapında işler kızıştıkça, son çalışmalarımızda daha da fazlası belirdi. Web 2.0/sosyal medyanın içindeki büyük ses aktivizmi şemasında, insanların bu kadar görsel varlıklar olması ve görsellere daha iyi yanıt verdiğini düşünmem nedeniyle, sesin görsellere göre her zaman arka planda kalacağını düşünüyorum. Bununla birlikte, sosyal medyada devam eden herhangi bir aktivizmin içinde daha hayati bir rol oynadığını sanıyorum. Özellikle sanatçılar dallanıp budaklanıp sadece bir görsel veya müzik sanatçısından daha fazlası haline geldikçe ve tüm çalışmayı kendileri yapmaya başladıkça. Müziğimizle temas eden ve biraz araştırma yapan çoğu insan, ister albümlerimizin notları yoluyla ister sadece albümümüz veya parça başlıklarımız aracılığıyla olsun, neyi temsil ettiğimizi görüyor. COREY: Müzik. Geçen sene başladığımız bir sonraki albümümüzün kaydını neredeyse bitirdik. Kişisel olarak, üzerinde çalıştığım şeylerin bir listesi var ve yavaş yavaş gelişmeler görüyorum, ancak anahtar kelime yavaşlık. Çoğunlukla dibe batmamaya ve şu anda tanıdığım çoğu insan gibi ellerimi direksiyonda sabit tutmaya çalışıyorum. İnsanlar için, çevremdeki sevdiğim ve inandığım insanlara yatırım yapmaya ve karşılıklı olarak bulabileceğimiz yollarla onlara hak ettikleri zamanı vermeye çalışıyorum. Başarılarını görmek ve başarısızlıklarında onlara yardım etmek istiyorum. Ortak bir geçmişi paylaşmak istiyorum ve artık bu kesişimleri sonsuza dek paylaştığımızı bilmek istiyorum. Ben de bu süreçte kendime daha iyi bakmak istiyorum. Bu o kadar 'bir sonraki adım' değil, çünkü her zaman içine düştüğüm ve sürdürmeye ve izlemeye çalıştığım bir dizi sürekli adım. THOMAS: Gerçekten büyümek büyümek için büyümek değil, bir amaç için ve kendini ve dünyayı parçası olmaktan gurur duyduğumuz bir şeye dönüştürmek için büyümek. Önceki soru aslında Lenin'in Ne yapmalı? kitabına atıftı. Politik anlamının dışında dahi bu kafamızda sürekli yankılanan bir durum. Pat Berry SİTEMCİLİK, HAYAL GÜCÜNDEN YOKSUN ZAYIF BİR SÖZLEŞMEDİR. Bu ifadede muazzam bir umut ve güzellik var. Seslenmek ve çağrıya cevap vermek."}
{"url": "https://futuristika.org/a-zona-uprise-isyan-4/", "text": "Yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgi olarak belirtiyor Portekizli yönetmen Sandro Aguilar ilk uzun metraj filmi 'A Zona-İsyan'ın kısaca konusunu. Lakin filmin sade kurgusu ve yönetmenin nev-i şahsına münhasır deneysel anlatımı sıkıntı ve zevk arasındaki o ince çizgide tutunamıyor, izleyiciyi boğucu ve bunaltıcı bir havaya sokuyor. Yönetmenin kısa filmlerini incelediğimizde hakim olan metod ve temanın ilk uzun metraj çalışmasına da yansıdığını görüyoruz. Özellikle taze bir yönetmenin dikkati çekmesi ve sinema dünyasına özgü, sağlam bir giriş yapması açısından yenilikçi bir tarzın önemi yadsınamaz. Nitekim kaş yaparken göz çıkarmak da riskli işin diğer tarafı. Yönetmen de ilk filminde fazla yüksekten uçmuş; vezir olayım derken biraz fazlaca rezil olmaktan kendini kurtaramamış. Her ne kadar film ne şaşırtıcı ve sürükleyici bir kurguyla ne de popüler oyuncularıyla izleyicide yüksek beklentiler yaratmaya çalışan bir yapım olmasa da, şahsen filme büyük beklentiler içinde gittim. Nitekim sevdikleri yakınlarını kaybetmek üzere olan karakterlerin içinde bulundukları ruhsal duruma odaklanmak isteyen film, hem kurguda hem de çekimlerde çok ciddi sıkıntılar taşıyor. Yönetmenin bir deneyim olarak nitelediği bu sözde bilinç akışı seyirciyi filmin sonuna kadar karakter ve hikayeleri eşleştirme ve konuyu az biraz kavrayabilme mücadelesine sokuyor. Özellikle erkek karakterlerin fazlaca birbirine benzemesi bu eşleştirme sürecini zorlaştırırken, şimdiki zamandan geçmişe zamana dönen hikayeler de filmde neler olup bittiğini kavramada zorluk çıkarıyor. Çekim tekniğindeki aksaklıkta özellikle son moda bağımsız filmlerin sıkça başvurduğu yüze ya da objektifteki nesneye aşırı yapılan zoomlardan kaynaklanmakta. Karakterlerin özellikle sıkıntı, stres ya da kaygı gibi dramatik ruh hallerini seyirciye daha iyi verebilmek amaçlı kullanılan bu çekim tekniği ortalamanın da üstünde zoomlanınca kimi zaman gösterilen yüz ya da nesnenin neye kime ait olduğunun anlaşılması zorlaşıyor. Aynı zamanda objektifte ne olduğunu çözmeye çalışan özellikle göz bozukluğu olan seyircide bir zaman sonra mide bulantısı gibi fiziksel problemlerin çıkması da cabası. Ölüm-yaşam temaları sinemanın defalarca tekrar edilmiş vazgeçilmezleri. İp üstünde yaşıyoruz; nefes alırken bile ölümle burun burunayız; bugün varız yarın yokuz gibisinden ana fikirler hem bağımsız sinemanın hem de gişe sinemasının sık kullanılan malzemelerinden olmuştur. Konu iyi işlendiği müddetçe de durumdan şikayet eden yok gibi. Bu yönetmenimizin de yaptığı gibi fazlaca bireysel işlenen, seyircinin olayın farkına varabilmesi için ciddi efor sarf etmesi gereken yapımlara da, gibi bir tezle karşı çıkacak da değilim. Zayıf bir kurgu bu açığını illa ki samimi ve profesyonel bir anlatım ve çekimlerle kapatabilir. Ezberi bozan, alışılmış kalıplara meydan okuyan iyi yapımların da takdir edilmesi olağandır. Lakin Uprise her ne kadar bu iddialarla beyaz perdeye çıksa da deneyselliğin zorlu yollarına dayanamayıp yolunu şaşırmış, kaybolmuş, sırtındaki izleyiciyi de gereksiz bunaltıcı zoomları ve kopuk kopuk sahnelerle yormuş, sıkmış, kimi zaman patlatmıştır. Değil karakterlerin ağır ve tedirgin ruh hallerinin izleyiciyi etkilemesi ya da bir yerlere götürmesi, seyircinin zihnini arapsaçına çevirerek arasına gitgide kalınlaşan bir duvar örmüştür. Sonuç itibariyle yönetmene daha farklı konular üzerinde birkaç kısa film daha çekmesini öneriyoruz. Kısa bir filmle mesajını daha iyi taşıyabileceğine inandığım A Zona derin sulara açılıp boğulmadan önce keşke sığ sularda biraz daha yüzseydi. Az ama öz kullanılan güzel müzikleri filmin kendisinden daha umut verici olsa da ne A Zonaya karşı seyircinin hayal kırıklığıyla isyan etmesine ne de bendenizden de 4 puan gitmesine engel olamamıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/aaron-hobson-roportaj/", "text": "Kendine özgü bir çizgi yakalamayı başarmış. Fotoğraflarına bakıldığında, yalnızlık, ıssızlık, şiddetin hemen sonrasında rengarenk bir dünya. Kadrajıyla bizi olay mahalline götüren bir hikaye anlatıcısı. Aaron Hobson'ın fotoğraflarını ilk gördüğümde aklıma Tom Waits geldi. Tıpkı Waits şarkılarındaki gibi, Amerika'nın boyalı olmayan yüzünü, bir yanıyla karanlık, bir yanıyla da Yaşadığımız dünyaya şükredelim tadını doğallıkla yakalamış bir kişi. Babası da profesyonel fotoğrafçı olan Aaron Hobson okulu terk edip kendi kendini grafiker olarak yetiştirmiş ve şu anda da sanat yönetmenliğini yapmaktadır. Oldukça özgün bir stili olan Aaron Hobson, Futuristika'nın sorularını cevapladı. Tom Waits ilişkisini kuran ilk kişi değilsin, bunu belirtmeliyim. Çalışmalarımın çoğu otobiyografik olmakla birlikte, orasında burasında bir parça abartı da var. İlham ise, içimden geliyor, yeni bir ortam ya da mekanda olduğumda yüzeye çıkıyor. Özgün bir yer bulmaya dikkat ediyorum, kameramı hazırlıyorum ve sadece kendim oluyorum. Böylece geri kalanı izleyenlere bırakıyorum. Tıpkı yeni biriyle tanışmak gibi. O kişinin nasıl giyindiği ya da nasıl davrandığına göre hemen kafanızda bir resim oluşturursunuz. Benim hikayelerim de izleyenlere tanıtım yapar. Sonra bana geri dönüp bende bir resim çizerler. Haha. Bu sahneler biraz garip ya da sıradışı görünebilir. Ancak çalışmamın aslı bana dair ancak uzak bir geçmişi anlatıyor. Anlatımımı çoğunlukla minimal tutmayı tercih ediyorum, gerisini onları görenlerin hayal gücü tamamlayacaktır. Gençliğim, 20'li yaşlarımın başlangıcı, bana göre biraz sıradışıydı hatta uç noktada garipti. O dönemde kendimi çok sefer belanın içinde ya da rahatsız edici durumlarda buldum. Tüm zengin mahalleleri ya da zenginliğin uzağında, hikayem bir çok Amerikalı'nın şehir hikayelerini ya da durumlarını yansıtıyor. Şu anda dağlarda izole olarak yaşadığım konumum bunun sadece bir parçası. Aslında büyük şehirlerde büyüdüm ve büyük şehir hayatıyla kırsal Amerika arasında kalan ortadaki alanı tasvir edebilirim. Fotoğrafçı olan bir babanın evinde büyüdüm. Yaşamının büyük çoğunluğunu editörlük ve reklam çalışmalarıyla geçirdi. Her zaman kameraların etrafında ve stüdyoların içindeydim. Ancak hiç bunu gerçekleştirecek ya da denemeye vakit ayıracak sabrım olmadı. Son zamanlardaki, hayatımın yavaşlayan safhasına kadar böyle gitti. Şimdi eşim ve çocuğumla bir evin içindeyken, kamerayı kapıp onunla etrafta biraz oynayabilirim diye hissettim. Sanırım bu fotoğraflar, 15 yıldan fazla hiç çekim yapmamamın sonucudur. Kesinlikle. Duygusal olarak içimde görüntüler oluşturan mekanları buluyorum. Hikaye, ışık, koku, çürüme ya da güzellik ile yoldan çıkıyorum. Bazen, fotoğraftaki karakter sahneyi çalıyor ve belirgin oluyor. Bazen de sadece görüntünün bir parçası oluyor. Bu durum tamamen mekana ya da o güne bağlı. Yani hayır. Çekimlerimi planlamıyorum. Sadece mekanları planlıyorum ve çekim tamamen doğaçlama bir hareket olarak beliriyor. Karanlık. En azından kar gibi 6 ay sürmüyor. Futuristika'nın çalışmalarıma ilgi göstermesi beni memnun etti, ben teşekkür ederim."}
{"url": "https://futuristika.org/abdnin-alternatif-baskan-adayi/", "text": "ABD başkanlık seçimlerinde Futuristika'nın desteği, için. Kendisi, ilkleri destekliyor, mesela zaman yolculuğuna geniş bütçe ayırıp Hitler'i doğmadan öldürmeyi düşünen tek başkan adayı. ABD'nin vizyonunu genişleteceğine inandığımız bu aday, diş bakımının sosyal toplumun temeli olduğunu savunuyor. ABD'nin bu sıra dışı başkan adayı ile gerçekleşen röportajı Swindle Magazine'dan aktarıyoruz. Bebeğim, ben ulus çapındayım. Harbiden ulusalım. Sana diyebileceğim tek şey budur. Evet. Ayrıca Amerikalılar için beleş midilliler. Ehm, bence Iraklılara bizim büyük ulusumuzun bir parçası olma şansı vermeliyiz. Irak'ın mükemmel bir 51. eyalet olabileceğine tüm kalbimle inanıyorum. Birliğimize bir eyalet katmayalı uzun zaman geçti. Amerika'nın bayrağını taşıyanların kesinlikle bu yönde adım atması gerektiğini düşünüyorum. İran da bir eyaletimiz olmak istiyor gibi görünüyor. İzlediğim haberlere göre, 52. eyaletimiz olmak isteyebilirler. Bir kez tüm vergilere Sam Amca'ya ödeyip, tepelerinde Amerikan Bayrağı dalgalandırdın mı, ülkemizin gururunu yaşamaya başlarlar. Sonrasında, en nihayetinde, bizi yollara çiçekler serilmiş halde, güllerle karşılayacaklar. Bildiğimiz kadarıyla, en azından Cumhuriyetçiler arasında palyaço burnu takan tek adaysınız. Bayım o bahsettiğiniz mevzu, rakiplerimin bana attığı bir iftiradır, pis bir kolpadır. Eğer dikkatli bakarsanız, palyaço burnu takmadığımı fark edeceksiniz. Kimse beni palyaço burnu takarken göremez. Demek ki burun sonradan eklenip medyaya veriliyor. Dışarısı sıcakken, güneş engelliyor burnumu. Yoksa oldukça güzel bir burnum var. Burnumdan utanıyor değilim ve ayrıca, medyada burnuma yönelik bu sansürün nedenini de anlamış değilim. Oldukça garip bir durum bu. Tekrar ediyorum, eğer halkın istediği buysa, eğer odak grupları belirli bir palyaço-sever topluluk segmentini kazanacağımı belirtirse, ben varım. Kendi kişisel araştırmalarıma göre, insanlar daha çok, palyaçolardan korkma eğiliminde olup, ABD Başkanlığı için bir palyaçonun seçilme olasılığı hemen hiç yoktur. Kampanyamın hayrı ve skandallardan korunmak için, Ötenazi Kilisesi'ni hiç duymadığımı söyleyeceğim. Ayrıca Jerry Springer Present'a da asla çıkmadığımı söylememe izin veriniz. Sanırım bu konuda yeteri kadar açığım. Eğer geçmişimdeki en büyük skandalı cidden inkar edeceksem, tekrar ediyorum, herhangi bir intihar-kürtaj taraftarı yamyam gruba üye değilim. O ben değilim. Ne derler, tüm iktidar peynire! Mecazi anlamda tabii, sanırım. Bir kez daha, dört yıllık zorunlu diş fırçalama, zaman yolculuğuna bütçe ayırma, gerektiğinde zombilere karşı savaşa hazır olma ve kuşkusuz ki bedava midilliler. Dürüst olmak gerekirse, özellikle bu sonuncusu harbiden oy toplamak için verilen bir söz. Ayrıca oy kullanma yaşını 6'ya indirmeyi ve 'yı yardımcım yapmayı istiyorum. Eğer derine inerseniz, elimde Senatör John McCain'in zorunlu diş fırçalama yasasına verdiği desteğe ait video görüntüleri var. Konuşma yaklaşık olarak şöyleydi: Ben ona sordum: Senatör McCain, zorunlu diş fırçalamayı destekliyor musunuz? O da şöyle cevapladı: Aslında evet. Kampanya çalışanlarımın, insanların fırçalama yapıp yapmadıklarından emin olmak için gece yarısı insanların banyolarına gizlenip gözlem yapma konusunda engin tecrübeleri var. Bu durumda tam destek verdiğini söyleyebilirim. Bunu değerlendirmem için ciddi bir teklifle gelmediklerini söyleyebilirim. Kabinede yer almak ya da kampanya borcumu kapatmaya yetecek kadar büyük bir nakit meblaya tav olabilirim. Ayrıca sütümüzde, portakal suyumuzda ve diğer tüm sularda. Hatta bira ve sodaya ve diğer tüm baba içeceklere de basabiliriz karbondioksiti. Bu benim çözümüm tabi, konuyu henüz bir bilim adamıyla tartışmadım. Sanırım bununla yaşayabilirim. Daha az bilinen denmesini tercih ederdim, ama çok daha kötü adlandırıldığım da olmuştu. Bundan bahsetmeyi tercih etmiyorum. Sonra bana karşı kullanabilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/ac-yazi-dergisi/", "text": "Garip hayvanlar tarafından koklanmış bir şiir dergisi çıkaracaktık 'birlikte'. Çocukların okuldan yine bağrış çığrış çıktığı bir ekim günü aramızdan ayrıldı Dağlarca. Göklere karıştı sesi, gökler göklere karıştı. Aç Yazı bugün mümkün oluyor, yönlere doğru."}
{"url": "https://futuristika.org/acephale/", "text": "Derginin ilk sayısı 24 Haziran 1936 tarihinde basılmış ve sadece 8 sayfadan oluşuyordu. Ressam Andre Masson tarafından çizilen kapak, Leonardo da Vinci'nin ünlü Vitruvian Man resminden esinlenerek yapılmıştı fakat onun başsız ve kasıkları bir kafatasıyla kapatılmış haliydi. Doğası gereği, cemaatin edimlerini açıklamak, oldukça zor, diyebiliriz. Bataille, birkaç defa Afrika'daki gizli örgütler hakkında çalışan ve onları tamamen sosyal bir fenomen olarak tanımlayan, Marcel Mauss'a atıfta bulunmuştu. Anlaşılan o ki, cemaatin nihai amacı ilkel olanın yeniden canlandırılıp, yaygınlaştırılmasını sağlamaktı. Gizli bir cemaat olarak Acephale, ormanda, yıldırım çarpmış bir meşe ağacının yanında, gece toplantıları gerçekleştiriyordu. Acephale mensuplarının, çeşitli ritüelleri benimsemesi gerekmişti. Misal olarak, anti-semitistlerle el sıkışmıyor ve 16. Louis'nin kafasının kesilmesini kutluyorlardı. Ayrıca grup mensupları, toplantılar sırasında Nietzsche, Freud, Sade ve Mauss'un yazılarını okuyup, meditasyon yapıyorlardı. İnsan katletme performansı hakkında bir konuşma yaptıkları bile söylenir fakat bu hiç gerçekleşmemişti. Bataille dışında cemaatte, Roger Caillois, Pierre Klossowski, Andre Masson, Jules Monnerot, Jean Rollin ve Jean Wahl gibi kişiler bulunuyordu. Acephale grubu, göz önündeki politik hayatın da dışındaydı. Grubun aktiviteleri daha çok Bataille'ın da daha önceki yazılarında değindiği gibi, tüketim, risk, kayıp, cinsellik, ölüm gibi bazı sosyal değerlerin yeniden canlandırılmasıyla ilgiliydi. Zaten bu noktada, Bataille'ın, gnostikler, deliler, şövalyeler, heterodoks hristiyan mistiklerinin tarikatları gibi, marjinal gruplara olan ilgisini da anabiliriz. Blanchot ise Acephale'in Bataille için önem taşımış tek grup olduğunu sandığını ve aşırı bir imkan olarak hatırasını yılların ötesinden saklamış olduğundan söz etmiştir. 1. Değerler yaratan ve birlikteliği sağlayan yaratıcı değerleri olan bir cemaat kurmak. 2. İnsanı ezen, istemediği savaşlara zorlayan, meyvesini devşiremediği çabaya vakfettiren suçluluk duygusunu ve ilenci kaldırmak. 3. Varlığı yadsıyıcı değil, tamamlayıcı bir şekilde tahrip ve dağıtma işlevlerini üstlenmek. 4. Varlığın kişisel gerçekleşmesi ile gerilimini yoğunlaşma, olumlu bir çile ve olumlu bir bireysel disiplin aracılığıyla yerine getirmek. 5. Hayvanların ironi dünyasında kişisel varlığın evrensel gerçekleşmesini, devlet ya da ödev aracılığıyla değil, neşeyle ve başsız bir evrenin vahyi aracılığıyla yerine getirmek. 6. Sapkınlık ve suçu, dışlanması gereken değil, bütün insanlığın uyum sağlamak zorunda olduğu değerler olarak kabul etmek. 7. Kiliseye bağlı, komünist, sosyalist ya da milliyetçi gibi, evrensel cemaatten uzak cemaatlerin dağıtılması ve ortadan kaldırılması için savaşmak. 8. İnsanlar arası eşitsizliğe götüren değerler olgusunu kabul etmek ve toplumun organik karakterini tanımak. 9. Halihazırdaki dünyanın yıkımına katılmak, gözlerini geleceğin dünyasına çevirmek. 10. Geleceğin dünyasını, yalnızca imkansız olmakla kalmayıp aynı zamanda tiksinti verici de olan nihai mutluluk açısından değil, şimdinin gerçekliğinden yola çıkarak ele almak. 11. Şiddet ahlakını ve çatışma istencini her türlü yetkenin temeli olarak kabul etmek."}
{"url": "https://futuristika.org/aci-katar-katar-geliyor/", "text": "İskoç yazar Irvine Welsh'in modern zamanların kült statüsüne ulaşmış romanı Trainspotting ise, yukarıda yaşananlara uzak bir toplumda, Birleşik Krallık şehri Edinburgh'da bir grup canki arkadaşın maceralarını anlatır. Eroin, bu arkadaş grubunu didikledikçe, onlar da sisteme zarar verirler. Onlar makinenin çarklarından uzaklaşmak istedikçe, acı bir gerçekçilikle, yaşamın gerçeklerinden uzaklaşma yolunda ilerlediklerini hissederler. Trainspotting, Britanya'da, gelip geçen vagonları gözleme hobisine verilen isim olarak biliniyor. Arka planında ise, bunu yapanların, yani trainspotter'ların, uyuşturucunun etkisi altına trenlere uzun uzun bakmaları olduğu düşünülebilir. Irvine Welsh'in, kariyer ya da planlı bir iş hayatı yerine, yaşamlarını modern toplumun midesini bulandıran ilişkileri, sözleri ve davranışları üzerine kuran arkadaş grubunu anlatan romanı uzun yıllar önce Türkçe'ye çevrilmişti. Konuyu takip eden devam romanı Porno ise ülkemizde toplatılmıştı. Siren Yayınları'ndan Avi Pardo'nun yeni çevisiyle ve özel baskı kapağıyla tekrar yayınlanan Trainspotting, seksenli yılların ortasından sonlarına dek geçen bir dönemde, yüksek işsizlik oranının da etkisiyle gençliğin içine düştüğü derin zorukları anlatan, gerçekçi ve bugün için de aynı noktalara dikkat çeken bir modern yapıt. Bizi seç. Hayatı seç... Çamaşır makinesi seç, araba seç, bir kanepeye oturup ağzına berbat şeyler tıkıştırarak beyin uyuşturucu ve ruh çökertici aptal televizyon programları seyretmeyi seç. Bir huzur evinde üzerine sıçıp işeyerek çürümeyi, bencil ve kafayı yemiş çocukların için bir utanç kaynağı olmayı seç. Hayatı seç. Kitapta, Büyük umutlarla başlıyoruz, sonra çuvallıyoruz. Hepimiz bir gün büyük sorulara cevap bulamadan öleceğimizi keşfederiz, diye özetlenen hayatın tercih edilmemesi, romantik ve bireysel bir isyandan çok, bu tercihi yapanlara yıkım ve acı getiren zorlu bir sınav oluyor. Dolayısıyla, çevresinde gördüğü, statüye ve tüketim toplumuna dayalı hayatı seçmemeyi tercih edenlerin yaşamları dibe doğru hızla ilerlerken, okuyucunun bir yandan kahramanlara yönelen sempatisi artarken, mazlumun yanında olma isteğiyle sistemi sorgulamaya başlıyorsunuz. Kitap, Danny Boyle'un yönettiği ve başrolünde Ewan McGregor'un oynadığı film ve muhteşem bir soundtrack ile sinemaya aktarılmıştı. Ayrıca tiyatro oyununa da dönüştürüldü. Irvine Welsh de hikayelerinden oluşan kitabın aynı isimli filmi The Acid House/Asit Evinin senaryosunu yazmıştı. Bu yönüyle sinemaya da yakın duran Welsh, Trainspotting'de güzide punk/rock müzisyenlere göndermelerle müziğe de güzel bir selam çakıyor. Welsh'in saygı sunduğu isimler arasında David Bowie, Joy Division, The Fall, the Pogues, Lou Reed, The Velvet Underground, Frank Zappa, The Smiths, The Stooges ve Iggy Pop bulunuyor. Cemal Süreya'nın trenlerle ilişkisinden, boş gözlerle trenleri izleyen yenilmişlerin hikayelerinden başlayıp, Pablo Neruda'nın vagonlarıyla bitirelim, Yolunu yitirmiş bu trenler, utançtan mı öldüler yoksa? O trenlerin ölümlerinin nedenini bilemiyoruz, ancak sebebi politika ya da sermaye olmasın? Trenler acı çekenleri değil mutlu insanları taşısınlar, o trenleri de izleyenler, mutlu gözlerle baksınlar."}
{"url": "https://futuristika.org/acik-mikrofon/", "text": "Trt 2'de eskiden Beyaz Perde diye bir program vardı. Bir hafta önce vizyona girmiş olan filmleri değerlendirirlerdi. Uzun süre sonra vizyona girmiş olan bir Hint filmiyle ilgili Biz hala Avare'de kalmışız, gibi bir özeleştiride bulunmuşlardı. Ben de geçenlerde Bkm Mutfak Sahne'de Açık Mikrofon'daki arkadaşları seyrederken benzer bir tepki verdim. Bugün stand up deyince akla gelen ilk isim belli. Kıyaslamak gibi bir saçmalığa girişmek istemiyorum ama işin bir de böyle bir tarafı varmış ki tadından yenmiyor. Beklediğinizden daha fazla keyif alacağınızı garanti ederim. Kenarda bekleyen bir denetleme kurulunun olmaması sadece belden aşağısı dizden yukarısı için değil politik olarak da rahatlık sağlıyor. Burada biz bizeyiz havasında geçiyor gösteriler. Sunucu Mustafa Gürbüz'ün altını çizdiği bir yerin üstünden geçmek istiyorum ben de. Biz bunu İstanbul'da, Beşiktaş'ta, Bkm çatısı altında yapıyoruz, dedi ve daha fazla yerde yapmak istediklerini belirtti. Yanılmıyorsam İzmir'de çıktıkları bir gösteriden ve aldıkları acınası tepkiden söz etti. Buradan mekan sahiplerine mi yoksa organizatörlere mi seslenmek gerekir, bilmiyorum ama bu tarz şeyler daha çok yapılsa, daha fazla yerde daha fazla kişiye ulaşılsa ve buna paralel olarak bölünmeden çoğalsalar ne güzel olurdu diye düşündüm. İlgililere duyurulur. Gösteri iki perdeden oluşuyor. Sekiz komedyen sekiz-on dakika kadar sahnede kalıp hünerlerini sergiliyor. Kemik kadro haricinde kısmen amatör diyebileceğimiz bir iki kişiye de şans tanınıyor. Hevesliyseniz, şansınızı denemek istiyorsanız Murat Gençoğlu ile görüşmeniz gerekiyor. Açık Mikrofon'un kurucusuymuş kendisi. Gaziosmanpaşalı olup Koç'ta burslu okumanın yarattığı travmalardan söz ediyor sahnede. Boş esprisi neredeyse yok. Epey eğlendiriyor seyircileri. Deniz Alnıtemiz'in nasıl bir piç olduğunu Moral Bozukluğu ve 31'den bilenler biliyordur. Sahnede mutlaka seyredilmesi gerektiğini düşünüyorum. Görmeyen, duymayan, bilmeyen varsa Tedx 2013 ve 2014'teki sunumlarını tavsiye edebilirim. Deniz Özturhan az sayıdaki kadın komedyenden birisi. Aynı zamanda Kim Lan Bu Hayatımın Erkeği blogunun sahibesi. İzlerken Bunun gibi birkaç tane daha lazım, diye düşünmeden edemiyor insan. Kendisini sahnenin önündeki masalardan izlerseniz suratınıza külot yiyebilme ihtimaliniz var, benden söylemesi! Caner Omur gösterisini gitarıyla birlikte yapıyor, seyircilerden aldığı kelimelerle doğaçlama şarkı söylüyor. Çok komik şeyler çıkıyor ortaya. Sonra bir de dinli bir şarkı patlatıyor ki sormayın gitsin. Doğu Demirkol'u şu meşhur Şakirt Detected vidyosundan hatırlayabilirsiniz. Yetenek Sizsiniz tecrübesi de varmış kendisinin. Youtube'dan birkaç vidyosuna baktım, sahnede kesinlikle daha komik olduğunu söyleyebilirim. Yusuf Altıntaş'ın Türkiye'nin doğusu ile batısını sentezlediği hikayeleri pek komik. Ekibin en kıçı kurtlusu olabilir, yerinde duramıyor sahnede. Utku Ergin'in youtube yorumculuğu üzerine hedefi on ikiden vuran tespitleri var. Tutan, çok kahkaha alan bir esprinin sonraki gösteride belki değişen seyirci kitlesinden, belki de tekrar gelenlerin doygunluğundan dolayı beklenilen tepkiyi vermemeleri sahnedekileri kamçılayacaktır, kamçılıyordur, kamçılamalıdır diye düşünüyorum. Ayrıca komedyenlerin bu gibi durumlarda bekledikleri geri dönüşü alamadıklarını belirtmelerini samimi buluyorum. Çaktırmayıp devam etmek de bir şeydir belki ama Burada gülmeniz gerekiyordu, diye altyazı geçmek de fena bir şey değil. Açık Mikrofon her Çarşamba saat 21:00'da Bkm Mutfak Sahne'de. Biletleri Biletix'ten veya kapıdan alabilirsiniz. Kıçınızın rahatına düşkünseniz erkenden yer kapmanız tavsiye olunur. Beklentiyi yükseltmek gibi olmasın ama beklediğinizden daha fazla güleceğinizi garanti ediyorum. Gidin, görün. Mekan sahibiyseniz alıcı gözle bakarsınız, sahneye çıkmak gibi bir niyetiniz varsa ortamı falan yoklarsınız. Sebep ne olursa olsun epey eğlenmiş olarak ayrılırsınız oradan. Hatta kalabalıkta alkışı başlatan kişi olmuşken bile yakalayabilirsiniz kendinizi. Yazıyı bana ait olmayan ama şaka denilince aklıma ilk gelen şey ile bitirmek istiyorum: Trabzon'da bir mezarlığa helikopter düşmüş. Enkazdan dört yüz ceset çıkarmışlar!"}
{"url": "https://futuristika.org/acik-mucize/", "text": "2 Mayıs 2005'de Prag'da ismi önemsiz bir sokakta, ki Barış Meydanı'na gayet yakın olduğunu söyleyelim, nefes nefese uyandığında söylediği cümledir Bayan T.'nin. Daha aynı gün ikindi vakti Kafka'nın ağacını merak ederek tavaf ettiği parktan üşümüş, yorgun ve bir şeyleri özleyerek eve dönmüştü. Ne zamandır böyle uyanıyordu, hep aynı düşün sonunu göremeden, günlük işleriyle, arkadaşlarıyla vakit geçirip, yine aynı rüyayı görecek olmanın garip duygusuyla salonda uyuyakalıyor ve düş, kaldığı yerden devam ediyordu. Yeryüzünde ne kadar tanıdığı insan varsa; sevdikleri, arkadaşları, ailesi, öğretmenleri ve yüzlerini unutmamak için sessiz çaba harcadığı ölü akrabaları, ona gülümseyerek bakıyordu. Beyaz, bembeyaz örtülerin kapladığı eşyaların, sıradışı bir özen ve temizlikle dizildiği bahçedelerdi. Belli ki büyük bir evin görkeminin sonucu, bakımlı, gerçek olamayacak kadar canlı yeşil rengi taşıyan çimlerde bir şeyi kutluyorlardı. Herkes bir ağızdan konuşuyor ama o hiçbirşey duymuyordu; bir gürültüyü beklerken sessizlik olması, insanların hareketliliği ile birlikte heyecanlandırıyordu onu. Birini arıyordu devamlı, kalabalığın arasında bazen ilerlemek için yakınlarını iterek, kimi ya da neyi aradığını tam olarak bilmeden, bildiği, araması ve bulması gerektiğiydi. En sonunda bıkkınlık ve hayal kırıklığından yorgun düşüp, zaten gerçekte de duymadığı konuşmaları duymamazlıktan gelip bir ağacın altına çöküyordu. Ağrıyan ayaklarını oynatarak, uyuyakalıyordu. Uyuduğunda, yine aynı şehirde görüyordu kendini. Giysilerden ve sokakların düzensizliğinden, vitrinlerden ve tabelaların üzerindeki yazılardan farklı bir zamanda olduğunu anlıyordu. Şehirde devamlı kaçıyordu, hiç durmadan, neden ya da kimden kaçtığını bilmeden koşuyordu, arada, ara sokaklarda, bir çocuk görüyordu duvarın ardından ona bakan, elinde tuttuğu artık taş gibi olmuş ekmeğe vuruyordu düşünde. Tam çocuğa dokunacakken üniformalılar onu işaret edip koşmaya başlıyorlardı üstüne, onları da duymuyor ama dudaklarının hareketlerinden Halt! dediklerini anlıyordu. Binaların köşelerini dönüyor ve yine dönüyor ve şehirde kocaman bir daire çizdiğini anlayıp aniden duruyordu, artık ne olursa olsun diye, sırf yakalanmak için duruyordu. Bir parkın girişindeki banka oturup bekliyordu üniformalıları. Gelen giden yoktu. Orada öylece beklerken yorgunluktan uyuyakalıyordu. Düşün tam burasında nefes nefese uyandı. Uyandığında kendini bir sinema salonunda buldu. Karanlıkta, perdede oynayan filmle birlikte seslendirme yapan seyircilerin mırıltılarıyla kendine geldi, birden ayıldı. Görüntüleri izlemeye başladı. Filmde, bir kadın parkta yürüyor, yorgun görünüyor, hızlı adımlarla uzaklaşıp evine giriyordu. Salondaki koltuğa uzanıp gözlerini kapattığında farketti, sinemadaki kadın, aslında hiç uyumadığını."}
{"url": "https://futuristika.org/acik-sacik-toplumun-romani-porno/", "text": "1958 İskoçya Edinburgh doğumlu Irvine Welsh, 16 yaşında okulu bırakıp punk dönemini yaşadı. 1993 yılında yayımlanan ve sonradan filme de uyarlanan Trainspotting, birçok ülkede büyük başarı kazanırken, 1990'lı yılların kült kitaplarından oldu. Bu kitabın devamı sayılabilecek, aslında bağımsız bir roman şeklinde de değerlendirilebilecek Porno, Türkiye'de daha önce Kıvanç Güney çevirisiyle Stüdyo İmge Yayınları tarafından basılmış, yasaklanmış ve çeşitli sorunlar yaşamıştı. Siren Yayınları Kıvanç Güney çevirisiyle bu kitabı tekrar yayımladı. İki çeviriyi karşılaştırdığımızda, aradan geçen zamana uygun çekilde çeviride bazı olumlu değişiklikler yapıldığını gördük. Siren Yayınları tarafından yayımlanan edisyon, güncel zamanlarda yükselen değerlerin gölgesinde Adalı bir grup insanın çevresinde gelişen bu hikayeyi gayet şık anlatıyor. Yerellik konusunda umursamaz bir tavrı var Welsh'in. Ona göre, çağdaş zamanlarda yerel kaygıları vurgulamaya çok da ihtiyaç yoktur Irwine Welsh, iskoç olmak, İngiliz olmak, bir ulusa ait olmak, adalı olmak, tüketim toplumunda varolmak, bireyin tüketim toplumundaki yeri, kabullenemediği gidişata karşı kendine yönelen acısının yarattığı şiddeti, tüketim toplumu açısından bir değer oluşturmayanların öfkesini yansıtmak konularında doğrudan amaca giden karakterleriyle anlattığı hikayeler, ekonomik gelişme gösterirken sınıfsal çıkmazlar yaşayan Türkiye gibi ülkelerde yaşananlara hiç de uzak değil. Yazarın bu konulardaki tespitlerini iyi örülmüş hikaye kurgusu ve karakterlerle okumak gerekli. Yerellik konusunda umursamaz bir tavrı var Welsh'in. Ona göre, çağdaş zamanlarda yerel kaygıların önemini vurgulamaya çok da ihtiyaç yoktur. Sistem zaten linguistik bir meram anlatma şekli yerine, bireyleri imaj bombardımanına tutmaktadır ve insanlar artık kendilerini yazıyla değil imajlarla anlatmayı tercih etmektedir. Küreselleşmiş kitlesel kültür, kültürel üretimin yönünü hızlı imaj üretimine yönlendirirken, edebiyatta da memleket sınırlarına dahil olmaya çok da gerek yoktur. Çünkü yolunu bulmak, yırtmak, nasıl olursa olsun vitrin yapmak artık tüm toplumların ortak derdidir. Başarılı olmak için her mübah yolu deneyen karakterlerin postmodern orta sınıf ahlakının lanetlediği ahlaksız işler denerken, 2000'li yılların toplumlara dayattığı çok renkli, neşeli, boyalı imajlar devrinin pisliğini kendi yüzlerine vurmalarına olanak veren bir dili kullanıyor kitaptaki karakterler. Yazar bu ortak insanlık sorunlarının yanı başında, kendi İskoçyasında, bir sömürge toplumu olarak maruz kaldıkları ayrımcılığı öne çıkarmaktan, Britanya'nın orta-yüksek sınıf İngilizlerinin İskoçlara karşı tavırlarının olumsuzluklarından bahsetmekten de geri durmaz. Çünkü kültürel üretimin sınırsızlığının yanı sıra, siyasi ve toplumsal boyutta sınırsal didişmeler ve Man Booker ödüllerinde görüldüğü gibi emperyalist, baskıcı refleksler var olmaya devam etmektedir. Dolayısıyla alt kesimlerin sistemin suçlu diye yaftaladığı karakterleri bu çatışmalardan doğan öfkeli melekler gibidir. Tüm olumsuzluklarını ve getirdiklerini karşılarken, çabalamaya da devam etmektedirler. Irvine Welsh, 2012 yılında yayımladığı Skagboys ile Trainspotting döneminin öncesine, karakterlerin 1980'li yıllarda Thatcherizm ile toplumların sınandığı dönemi anlatıyor. Edebiyat çevrelerini bir miktar terse yatıran bu hareketi Welsh için gayet doğal. Yazar, çağdaş İngiltere'nin, artan işsizlik oranı, henüz iki yıl önde Londra'yı baştan sona yakan isyanlar ile, 80'lerin adaletsiz gelir dağılımıyla çarpıklaşan toplumundaki dönem arasında fazla da fark görmüyor aslında. Skag, argoda eroin anlamına geliyor. Welsh'in karakterlerinin uyuşturucuya, suça, yolunu bulmaya, yırtmak için Pornoya bağımlı olmaları, tam da güce-hiyerarşiye-düzene-baskıya tapan çağdaş orta sınıf üyelerinin bireyciliğine karşı geliştirilen, belki de zirve yapan bir anti-bireyciliktir. ABD askerleriyle birlikte Afghanistan ve Pakistan'da kurulan demokrasileri düşünürek, Britanya sokaklarında sudan ucuz fiyatlarla yaygınlaşan uyuşturucu üzerinden yaşanan travmaları dönen bu 2012 tarihli romanında en kısa zamanda Türkçede yer almasını dileyelim. Welsh'e göre, orta sınıf ahlakının lanetlediği her kavram, karakter ya da nesne, ister uyuşturucu olsun, ister house müzik, ister Porno sektörü olsun ister futbol taraftarlığındaki şiddet; bir şekilde siyasi-ekonomik hatalar sonucunda günlük hayatlara kolayca sızdıysa ve alt sınıfların, işsiz kesimlerin toplum dışına atılır gözüküp de temiz kesimlerin artığı konumuna indirgendiyse, artık bu kavramlar ve karakterler birer alt kültür öznesi olmaktan çıkmıştır. Artık onlar için bizden uzak olsunlar da ne olursa olsun diyemezsiniz. Artık onlar da sizden biridir ya da belki hepimiz onlar gibiyizdir. Bu nedenle kitaptaki arkadaşlık ve tüm hüzün ile neşeyi güzel anlatan karakterlerin söylediklerini bu kadar net anlıyoruz. Seçimlerimiz arasında pek bir fark yok aslında. Seç! Sonsuz seçenekler arasından daima, ama daima kendini seç! Cilalı görüntüler üzerine hayatı seç, tükenerek ve tüketerek yaşamayı seç! Adam satmayı seç, içi kof ama dışı ışıltılı şeylerin hüküm sürdüğü dünyada sen yalnızca kendi façanı parlatmayı seç! Beğenmeyi değil, beğenilmeyi; sevmeyi değil, sevilmeyi; tanımayı değil, tanınmayı; zihnini açmayı değil, uyuşturmayı; acı ile değil, haz ile dibe vurmayı seç! Ekrana yansıyacak görüntüyü sen seç! Ve tüm seçimlerin tükendiğinde, tüketecek şeyler de sona erdiğinde, yine de yaşamayı seç!"}
{"url": "https://futuristika.org/aclik-et-ve-istismar/", "text": "Belki de bu tutkunun ve apansız karşımıza dikilmiş kısmetin sarhoşluğu ile et yiye yiye ölürüz. Ölmesek bile bu yeme işlemini bedenimizi hasta edene kadar devam ettiririz. Benzer tutumları, kişi değil de toplum üzerinde tahlile yeltenirsek önümüzdeki sayfaları dolduracak konuyu irdelemeye başlamış oluruz. Etsiz, kalçasız, göğüssüz, deterjan beyazı tenleriyle hasta görünümlü yeni kadın bedeni, hem erkek hem kadın için ideal, seksi beden oluyor. Toplum, tarihi süreçteki kapalılığını özellikle cinsellik konusunda koyulaştırmış ve bu koyuluğu, oluşturduğu tüm zaaflara rağmen yücelterek geleneğinin ayrılmaz bir parçası haline getirmişti. Kadın bedeninin mahremiyetini muhafazaya dair çaba, toplumsal hukukun içsel yüceliklerinin herhangi bir sonucu ya da inanılan dinin emirlerinden herhangi biri olarak telakki edilmemişti. Kadının bir mal olduğuna dair bilinçaltında belirginleşmiş kabul, bu malın kullanım haklarının sahibin dışına çıkmasının endişesi sonucunda eve bir ağıl, erkeğe ise bir seyis ya da çoban rolü yüklemişti. Zamanla yaşam feodal taşradan endüstri kentlerine yayılınca, nüfus tüm muhafazasına rağmen sürecin devamında yeni şekline uyum sağlamaya başladı. Eski kapalı yaşam tarzının hastalıkları elbette taşradaki kerpiç duvarın arasında bırakılmamıştı. Kent yaşamına uyum sürecinde üzerine eklenen yeni unsurlarla devşirilerek kendisini açığa çıkaran bu rahatsızlıkların en belirginlerinden biri kadın bedenine, kadın bedeninin mahremiyetine, kadın bedeninin soyut ya da somut ulaşılabilirliğine dair bir açlıktı. İşte Traven'in kahramanın ete karşı olan tutkusu, modern dünyayı taklide yönelmiş toplumda her yanı dikenli bir sosyopatlık olarak kendini gösterdi. Garip olan, çok katı bir namus anlayışına sahip toplumda bu garipliğin kısa bir sürede medya tabanlı bir ticari sektör halini almasıydı. 1970'lerde gazeteler, dergiler ve sinema aracılığıyla yayılan bu çılgınlığın gelişimine devlet denetimi ve ahlaki duyarlılık bir nebze set oluşturduysa da, 1980 sonrasında gündelik hayatın baş köşesine oturan özel televizyonlar dizginlenemeyen bir ticari hırsla, ana sermayelerinden olan kadın bedenin istismarına yeni bir boyut getirdiler. Bu istismar ahlaki, dini ve entelektüel kaygılar sebebiyle toplumun kent içindeki evrimi sürecinde, ilk başta geniş kesimler tarafından yadırganıyor olsa da; tepkilerin, eleştirilerin güçsüzlüğü ve medyanın ısrarı sayesinde toplumca kabul edildi. Bu kabul inanç, ırk, sosyal sınıf, coğrafya gözetmeden, bir deprem ya da bir ekonomik kriz doğallığıyla etkilerini her bünye üzerinde gösterdi. Bugün medya tabanlı bu ticari delilik durumu negatif etkilerinin dozunu azaltmayı dahi düşünmeden hırçınlığını sürdürüyor. Bir çok film bu yüzden izleniyor, bir çok reklam içinde kadın bedeni parçaları olduğu için çekici... Bilgi yarışmalarının bile olmazsa olmaz süsü gerek stüdyodaki, gerekse ekrandaki konukların gözleri önünde düzgün vücutlarının sergisiyle meşgul, bikinili ya da biçimsiz sahne kıyafetleriyle dans eden kızlar. Yakında haberleri muhtemelen tangalı spikerler sunacak ve açık oturumlara, tartışmalara vücut biçimleri çok bozuk, duruşlarından, konuşmalarından cinsellik fışkırmayan akademisyen kadınlar çıkarılmayacak! Ruhunun derin enginliklerindeki atölyelerde işleyeceği ya da işlenmişleri saklayacağı renkler, kelimeler, sözler, madenler, sesler bulamayınca, elinde kala kala bir kadın bedeni kaldı. Televizyondan, evlere, sokaklara taşan bu çılgınlık tekstil ve kozmetiği en büyük ekonomik sektörlerden biri haline getirdi. Bugün tıp fakültelerinde estetik cerrahlığa olan talep, beyin ve kalp cerrahlığına olan talebin çok üzerinde! Ortalama her on beş günde bir gözümüze dürtülen güzellik yarışmaları modern erkeğe nasıl kadınlardan hoşlanması gerektiğini dayatıyor. Etsiz, kalçasız, göğüssüz, deterjan beyazı tenleriyle hasta görünümlü yeni kadın bedeni, hem erkek hem kadın için ideal, seksi beden oluyor. Oysa normal bir kadın bu tip bedenlerle gündelik yaşantısını bile sürdüremez. İnsanın kendi fizyolojisine serap serpiştirme durumu bu! Temel vasıflarına karşı bir savaş... Doğuramamak, yetiştirememek, aç kalmak, üretememek, hatta cinselliğini bile yaşayamamak için kıyasıya bir direniş... Günümüz kadını onlarca nimet içinde aç, daha evlerinde doğru dürüst bir buzdolabı olmayan lisesi kızlar yıllardır biriktirdiklerini estetik uzmanlarına ödemekte. Bu incelememe, bedenini standart medya ve erkek beğenisine sunamama, metalaşamama savaşını kaybetmiş birçok kadın hikayesi üçüncü sayfa olgusunun birikimine hacim katıyor. Acımaya çalışırken gülüyoruz. Zaten STK'laşma konusunda zayıf bir toplumuz ama tarihselleşmiş gereksizlikler üzerinde çığırtkanlığını sürdüren sözde- kadın kuruluşları neden bu istismar-metalaşma durumunu bir onur sorunu olarak görüp harekete geçmiyor. Ekranda sömürülen, aşağılanan, hiçe indirgenen, plaza timsahlarının altın kaldırımları olan bu yapışkan imge sadece üç beş aklıevvel kızın bedeni mi? Hayır... Üzerine tezler, romanlar yazılası bir utanç. En fazla da toplumun asıl hakimleri biz erkeklerin alnında kendine kara granitlerden tahtlar bulan! Aydınlar ülkenin az gelişmiş bölgelerindeki dayak olayından yola çıkıp, istismarı bu noktaya indirgediler. Sanki Ortaköy'de, Çankaya'da, Konak'ta kadına şiddet uygulanmıyor! Biz erkekler yaşadık ve biriktirdik. Sonunda kabul edemediğimiz başarısızlığımız içgüdüsel bir gizleme tutumuna dönüştü. Algılayamadık, algılatamadık, çözemedik. Güzelim dünyayı ağzı renkli bir mağaraya çeviren şuursuzluğumuzun gücü kadınlarımıza yetti. Ezemediğimiz ihtirasımızın, deviremediğimiz diktatörlerin, algılayamadığımız tarihin intikamını kadınlarımızın bedenlerinden aldık. Bilinçlerimizi, hukukumuzu, politikamızı, ekonomimizi, algılayışlarımızı şeffaflaştıramadıkça, başarısızlık buhranına gömülen ortak benliğimiz kadınlarımızın bedenini şeffaflaştırdı. Yüceltip ışıldatamadığımız ruhlarımızı ortaya koyamayınca, kadınlarımızın bedenini ortaya koyduk. Şimdi kızlarımızın, kardeşlerimizin, sevgililerimizin onurunun üzerinde bir tutam kumaş kaldı. Erkeklik ruhu her zaman bu cinsel sapkınlığın kökeninde kadının dişiliğini, kadının kışkırtıcılığını aradı. Kendi kendini dışlamışlığın verdiği eziklik ve her şeyiyle kendi aczini kabullenmişliğin verdiği körlük asıl sorumlunun evrensel onursuzluk ve kendi şehveti olduğunu görmesine mani oldu. Aydınlar heybetli bir cehalet örneği göstererek kadın istismarının ana niteliklerini bir türlü çözemediler. Bir gözlerini kapayarak ülkenin az gelişmiş bölgelerindeki dayak olayından yola çıkıp istismarı bu noktaya indirgediler. Sanki Ortaköy'de, Çankaya'da, Konak'ta kadına şiddet uygulanmıyormuşçasına! Üç beş taşralı, eğitimsiz adam ve onların hayat yükünü taşımaya mecali kalmamış cılız eşleri kadına dair bu hastalığın tek sorumlusuymuş gibi gösterildiler. Medyanın cinsel istismar kültürünü bir kere bile adam akıllı irdelemediler. Ülkenin en ücra köşesindeki kerpiç odaların içini gören gözleri, kendi lüks salonlarındaki televizyonları bir türlü dikkat kesilemedi. Hatta kategorize edersek taşradaki şiddetin kökeninde kültürsüzlük dediğimiz bir toplumsal altyapı zaafı varken, kentin ortasındaki istismarcılığın kökeninde ticari kaygılardan doğan bir onursuzlaştırma tutkusu vardı. Maalesef bu haliyle taşradaki adam bilinçsiz ve ham bir barbarken, istismarcı kentli modern kadın tüccarı ve müşterisi konumundadır. Bu ticaret ve bedenin mal haline getirilişi, sokaktaki, iş yerindeki, kamusaldaki, taciz kültürünün itici sebebidir. Taksim'deki yılbaşı manzaralarının kültür kökeninde işte bu istismar vardır."}
{"url": "https://futuristika.org/adam-bedenindeki-cocuk/", "text": "Kimi filmler insanı başka bir vurur. Hani esasında hiç seni çeken bir yanı olmaz, düşündüğün zaman en sevdiğin ilk 10 film arasında bile yoktur ancak bir cümlesi hayatını değiştirir. Çoğu insan için Robin Williams Ölü Ozanlar Derneği'nin o kurallara uymayan, özgür ruhlu öğretmeniydi. Ve ona veda ederken içimizden sıraların üstüne çıkmak geliyor hala. Ancak onun bambaşka rolleri de vardı ki çoğu akıldadır. Jack isimli filmi pek bilinmese de bu satırların yazarı için ayrı bir önem taşır. Normalden kat ve kat hızlı gelişen bir çocuğun hikayesini anlatan filmde, Robin Williams gerçekten de o cüssesine bir çocuk olmayı başarıyordu. Çünkü o ne kadar büyürse büyüsün, ne kadar acılar yaşarsa yaşasın hayata çocuklar gibi, her an bir mucizeymiş gibi bakmayı başarıyordu. En azından biz öyle sanıyorduk. Çocuk ruhlu, her anı bir mucize olarak gören gözlerin arkasında çok da acılar vardı. En yakın arkadaşı John Belushi, birlikte uyuşturucu içtikleri bir gecenin sabahında yanında ölmüştü. Büyük başarılara imza atsa da alkol ve uyuşturucu onu rahat bırakmıyordu. Yıllarca onlardan kurtulmak için uğraşıp başarsa da sonunda yeniden kendini bu batakta buluyordu. Yine de çocuk gibi hayata bakmayı başarıyordu. Ayrıca yaptığı işlerden hem zevk alıyor hem de kendisiyle birlikte çalışan veya onu izleyen insanların da mutlu olmasını sağlıyordu. Dünyanın en iyi seslendirmenlerinden biriydi de. Bir filmdeki bütün karakterleri değişik ses ve aksanlarla seslendirebiliyordu. Bundan da keyif alıyordu. Tabii senaryonun dışına çıktığı için kimi yönetmen ve yapımcılar memnun olmuyordu bu durumdan ama insanları eğlendiriyordu. Çünkü o her şeye çocuklar gibi mucize gözlerle bakan bir adamdı. Yıllar boyu radyolarda onun bir dj aradık. Her yeni okul döneminde onun gibi bir öğretmenimiz olsun istedik. Doktora gittiğimizde bize güler yüzle yaklaşacak, onun gibi doktorlar olmasını hayal ettik."}
{"url": "https://futuristika.org/adel-abidin-rosa-barba-runa-islam-hamle/", "text": "Hamle üç kişisel sergiden oluşuyor: Adel Abidin'in sergisi... ötesinde, Rosa Barba'nın sergisi notlar ve Runa Islam'ın sergisi atları yiyen köpekler. Her bir sergi, özgün nitelikleriyle, kendi bağlamları içerisinde değerlendirilmeli. Öte yandan, serginin küratöryel yöntemi, sergideki hareket alanlarını satranç oyununa gönderme yaparak genişleten, hesaplanmış bir yapıya dayanıyor. Görsel ve işitsel algının temel kavramlarından, uzamsal ve algısal dönüşüm taktiklerinden ve kavramsal bölgelerin inşasından yola çıkan bu proje, takip edeceği patikaları, her biri farklı sanatsal araştırma alanları tanımlayan üç sanatçının izleğinde keşfetti. Böylece Adel Abidin, Rosa Barba ve Runa Islam'ın işleri Hamle başlıklı serginin sınırlarını belirledi. Projenin küratöryel gelişimi iki farklı eksende ilerledi: kavramsal ve uzamsal. Kavramsal eksen, konuları ve algıya dair soruşturmaları anlamında birbiriyle yakından ilişkili işleri bir araya getirmeye odaklandı. Bu eksen, her üç sanatçının farklı katman ve yoğunluklarda katkıda bulunduğu bir işbirliğine dayanıyor. Uzamsal eksen ise, bu üç sanatçının, işlerinin içeriği ve mevcudiyeti aracılığıyla nasıl hamleler yapıp uzamsal koşulları değerlendirdiğinin izini sürüyor. Uzamsal eksen, sergideki üç sanatçının yaklaşımlarının ve üretimlerinin belirgin niteliklerini taşıyan işleri bir araya getiren zemin katta açılıyor: Rosa Barba'nın Bir Devre Kurdum, Sonra da Bir İkincisini Kurdum (2010) adlı işi, Adel Abidin'in Senfoni (2012) başlıklı heykel yerleştirmesi ve Runa Islam'ın Gördüğün Şeyi Gördüğün Gibi Gören İlk Sen Ol (2004) başlıklı 16mm filmi."}
{"url": "https://futuristika.org/adieu-au-tns-1998-jean-luc-godard/", "text": "Hiç özgürlük kaldı mı diye düşündü. Kaç kitap hepsi güzelce yazılmış, Kalkın ve kendinizi gösterin bir kez daha, Hoşçakal Strasbourg Ulusal Tiyatrosu ve Strasbourg,"}
{"url": "https://futuristika.org/adini-ben-koydum-ey-ask/", "text": "Karşılaşma: tecrübeliysen, adını koyarsın önce. 'Aşk'tan başka her adı koyabilirsin, görüntüyü berraklaştırmak için. Çünkü tutkular alacakaranlıkta yaşar, belirsizliği sever, bir görünüp bir yok olmaktan anlar. Ya yolu önceden kurmuşsan, o yolu gözlüyorsan epeydir... Karşılaşma için bir bahane yeter. Aşk nesneni öyle çabuk bulursun ki, şaşarsın. Üstelik nasıl olduğu da çok önemli değildir, beden-ruh ikizin sanırsın anında. Tecrübeliysen eğer, gene bulursun bulmasına da, adını doğru koyarsın. Beklentini saptayıp, ağır ağır ilerlersin, kendine hak tanırsın. Aşkı kaybedeceksindir."}
{"url": "https://futuristika.org/afyonun-savunmasi/", "text": "Temmuz 1917 kararnamesiyle süslenen 1916 yasasını çıkartan beyefendi, sen bir salaksın. - ihtiyacını eczaneden temin eden bağımlı sayısı çok azdır; - Gerçek bağımlılar ihtiyaçlarını eczaneden temin etmezler; - ihtiyaçlarını eczaneden temin eden bağımlıların hepsi hastadır; - Gönüllü bağımlılara göre hasta bağımlıların sayısı çok daha düşüktür; - Eczanelerden uyuşturucu alımının kısıtlanması asla gönüllü ve örgütlenmiş bağımlılara engel olmayacaktır; - Her zaman uyuşturucu kaçakçıları olacaktır; - Her zaman davranış bozukluğundan, tutkuyla bağımlı durumunda olan kişiler olacaktır; - Hasta bağımlıların toplum içinde zamanaşımına uğramayacak bir hakları vardır, bu da rahat bırakılma hakkıdır. Bu her şeyden önce bir vicdan sorunudur. Uyuşturuculara ilişkin yasa, insanların acısına sahip olma hakkını kamu sağlığının zorba-müfettişlerinin eline düşürdü; çağdaş tıbbın kendi görevlerini her bireyin vicdanına zorla kabul ettirmeye çalışması tuhaf bir çaba. Resmi yasanın tüm melemeleri bu vicdan olgusu karşısında etki gücünden yoksundur: şu da bilinmelidir ki, ölümden bile daha fazla acımın efendisiyim ben. Her insan fiziksel acının ya da açıkyüreklilikle katlanabileceği düşünsel boşluğun oranı konusunda yargıç, hatta tek yargıçtır. Bilincin açık olması halinde de, kapalı olması halinde de, hiçbir hastalığın elimden alamayacağı bir bilinç vardır, fiziksel yaşantımı bana duyumsatan bilinçtir bu. Eğer bilincimi yitirdiysem, tıbbın yapacağı tek bir şey vardır, o da bu bilinci yeniden elde etmemi sağlayacak maddeleri bana vermektir. sizler huysuz ukalalarsınız: öncelikle göz önünde bulundurmanız gereken bir şey vardı; ruhunu yitirmiş olmanın acısını tatmış olanların ruhsal yaşantıya dahil olmalarını sağlayacak, zamana direnen eşsiz madde afyondur. Afyonun kesin olarak etki ettiği bir hastalık vardır ve bu hastalığın adı düşünsel, tıbbi, fizyolojik, mantıksal ya da ilaçlara ilişkin biçimiyle, her nasıl isterseniz, içsıkıntısıdır. Haktan hukuktan uzak yasanızla benim içsıkıntımı, cehennemin tüm pusula iğneleri kadar ince bir içsıkıntısını en ufak bir güven duymadığım insanların, tıbbi salakların, gübre eczacılarının, adaletsiz yargıçların, doktorların, ebelerin, tıp müfettişlerinin eline bıraktınız. Bedende ya da ruhta meydana gelen sarsıntılar, insan elinden çıkma hiçbir sismograf yok ki benim acımı tinimin yıldırımlar saçan acısı kadar kesin biçimde hesaplasın. insanların hiçbir rastlantısal bilimi benim kendi varlığıma ilişkin sahip olabileceğim kesin bilgiden daha üstün değildir. Bende olan ne varsa hepsinin tek yargıcı benim. Ambarlarınıza dönün tıbbi kokuşmuşluklar, ve sen de, Sayın Bay Yasamacı Koyun, senin saçmalamanın nedeni insan sevgisi değil, bunu gerizekalılık geleneğinden yapıyorsun. Bir insanın ne olduğu konusundaki cehaletin, yalnızca insanı sınırlayarak gösterdiğin aptallıkla eşdeğer tutulabilir. Umarım çıkardığın yasa dönüp dolaşıp babanın, ananın, karının, çocuklarının ve bütün torunlarının başına dert olur. Şimdi yut bakalım yasanı. Sonsuza dek rahat bırakılmamız için uyuşturucunun sözümona tehlikeleriyle ilgili sorunu didik didik etmek istiyorum gizli saklı bir şey bırakmadan. Benim bakış açım toplum karşıtıdır açıkça. Afyona saldırıda yalnızca bir neden vardır. Bu neden, afyon kullanımının toplum bütünlüğünü tehlikeye sokma tehlikesidir. Ruhta ve bedende çürümüş olarak doğduk, anadan doğma uyumsuzuz; afyonu yok ederek suç işleme gereksinimini, beden ve ruh kanserlerini, umutsuzluğa eğilimi, doğuştan alıklığı, kalıtımsal frengiyi, içgüdülerin ezilgenliğini ortadan kaldırmayacaksınız; herhangi bir zehre, morfin zehrine, okuma zehrine, inziva zehrine, otuzbir zehrine, sürekli düzüşme zehrine, ruhun köksüz zayıflığının zehrine, alkol zehrine, tütün zehrine, toplum karşıtlığı zehrine güdümlü ruhların varolmasını engellemeyeceksiniz. Toplumun geri kalanı için iyileşmez ve yitik ruhlar vardır. Onların çıldırmalarına yol açan bir yolu ortadan kaldırın, on bin tane başka yol yaratacaklardır. Daha etkili, daha şiddetli yollar, kesinlikle umutsuz yollar bulacaklardır. Doğanın kendisi de ruhen toplum karşıtıdır, yalnızca örgütlenmiş toplumsal birlik, güçlerin zorbalığıyla insanoğlunun doğal eğilimine karşı hareket eder. Bırakalım yitikler yitsinler, olanaksız, üstelik gereksiz, çekilmez ve zararlı bir yenilemeyle uğraşmaktan daha iyi değerlendirebiliriz zamanımızı. insan umutsuzluğunun nedenlerinden hiçbirini ortadan kaldırmadığımız sürece, insanın kendisini umutsuzluktan kurtarmak için kullandığı yolları yok etmeye hakkımız olmayacaktır. Çünkü öncelikle bu doğal ve saklı itkiyi, insanın kendisini bir yol bulmaya iten, hastalıklarından kurtulmanın yollarını arama fikrini ona kazandıran bu yanıltıcı eğilimini ortadan kaldırmak gerekirdi. Ayrıca, yitikler doğaları gereği yitiktirler, hiçbir ahlaksal yenilenme düşüncesi bunu değiştiremez, yaratılıştan bir gereklilik söz konusudur, intiharın, suçun, aptallığın, deliliğin tartışılmaz bir onulmazlığı söz konusudur; insanın başa çıkamayacağı bir ihanet söz konusudur, bir karakter ezilgenliği söz konusudur, tinin iğdiş edilmesi söz konusudur. Söz yitimi varlığını sürdürür, omur iliği hastalıkları, frengili menenjit, hırsızlık, zorbalık varlığını sürdürür. Cehennem şimdiden bu dünyanın ve zavallı cehennem kaçkını insanların içindedir, kaçışlarına bitimsizce yeniden başlamaya güdümlü kaçkınların içinde. Bu konuda bu kadar yeter. insan sefildir, ruh zayıftır, her zaman yolunu kaybedecek insanlar vardır. Yollarını nasıl kaybettikleri önemli değildir; bu toplumu ilgilendirmez. Yenilemenin bu konuda hiçbir şey yapamayacağını açık açık gösterdik, öyle değil mi, zaman kaybeder, dolayısıyla artık aptallığını derinleştirmede diretmeyeceğini gösterdik. Deliliğin bir üst-üretimi: eter rejiminde bira, el altından satılan kokainle dolu alkol, katlanan esriklik, bir tür genel esriklik. Kısaca, yasak meyve yasası. Afyon için de aynı şey geçerli. Uyuşturucuya duyulan merakı arttıran yasak bugüne dek tıbbın, gazetelerin, edebiyatın pezevenklerine yaradı yalnızca. Uyuşturucu lanetlilerinin oluşturduğu savunmasız ve aşağı mezhebe karşı, o tin, ruh, hastalık lanetlilerine gösterdikleri sözümona kızgınlık üstünden kendilerine ustalıkla boktan ünler sağlamış insanlar var. Ah onların ahlaksal göbek kordonları nasıl da iyi düğümlenmiştir. Analarından doğduktan sonra, hiç günah işlememişlerdir, öyle değil mi? Onlar havaridirler, yol göstericilerin soyundan gelirler; sadece öfkelerini nereye harcadıklarını, özellikle bunun için ne kadar para aldıklarını ve her şekilde bunun onlara neler sağladığını sorabilir insan kendine. Öte yandan asıl sorun bu değildir. - Zehir ihtiyacına karşı etkisizdirler, bu ihtiyaç giderilse de giderilmese de ruhta doğuştan varolur ve ruhu kesin biçimde toplum karşıtı hareketlere sürükler, hatta zehir varolmasa bile. - Toplumun zehir ihtiyacını arttırır, ve onu gizlenen bir kötülüğe dönüştürür. - Tıp için ne yazık ki hastalık varlığını sürdürmektedir. Bağımlılara karşı olan tüm yasalar, tüm kısıtlamalar, tüm kampanyalar, toplumsal durum içinde zaman aşımına uğramayacak haklara sahip, insanlık acısının yarattığı bütün yoksunların elinden hastalıklarının ilacını, onlar için ekmekten de değerli olan bir besini, sonuç olarak yaşama yeniden dahil olmalarını sağlayacak aracı almaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır. Morfin yerine veba, diye uluyor resmi tıp, yaşam yerine cehennem. Hastaların hastalıkları içinde yatırılıp bekletilmeleri gerektiğini ileri sürecek J.-P. Liausu türünden gerizekalılar vardır yalnızca. Bir yandan da bu mühim kişinin tüm ukalalığı burada kendini gösterir ve bütünüyle serbest davranır: genel iyilik adına, diye ileri sürer. intihar edin umutsuzlar, ve siz, bedenen ve ruhen işkenceye uğramış olanlar, bütün umudunuzu yitirin. Bu dünyada sizi rahatlatacak bir şey yok artık. Dünya sizin ölü kemiklerinizle yaşıyor. Size gelince, açık bilinçli, tabesli, kanserli, kronik menenjitli deliler, siz anlaşılmadınız. Sizde öyle bir nokta var ki hiçbir doktor asla onu kavramayacak ve bana göre o nokta sizi kurtarıyor, sizi yüce, arı, mükemmel kılıyor: siz yaşamın dışındasınız, yaşamın üstündesiniz, sıradan insanın tanımadığı hastalıklarınız var, ortalama düzeyi aşıyorsunuz ve bu yüzden insanlar size diş biliyor, onların rahatlarını zehirliyorsunuz, onların düzenlerini altüst ediyorsunuz. Özünde bilinen hiçbir duruma uyum sağlayamamanızın yattığı, sözcüklerle anlatılamayacak, önüne geçilmez acılarınız var. Tekrarlanan ve sabit durmayan acılarınız var, çözünmez acılar, düşüncenin dışında kalan acılar, ne bedenden ne de ruhtan kaynaklanan, ama ikisinden birden doğan acılar. Ben de hastalıklarınızı paylaşıyorum ve soruyorum sizlere: kim yatıştırıcının miktarını belirlemeye cüret edebilir? Hangi üst düzey aydınlık adına? Ruhlar bizim, biz bilginin ve aydınlığın kendisinin kökünde duruyoruz. Bunu da ayak dirememize, acı çekmekte diretmemize borçluyuz. Acı bizlere tutunacağımız huzur dolu bir yerin arayışıyla, ötekilerin iyilik içinde aradıkları düzenin kötülük içindeki arayışıyla, ruhumuz içinde yolculuklar yaptırıyor. Biz deli değiliz, biz harika hekimleriz, ruhun, duyarlılığın, özün, düşüncenin dozajını biliyoruz. Rahat bırakılmamız gerekiyor, hastaların rahat bırakılmaları gerek, insanlardan hiçbir şey istemiyoruz, onlardan yalnızca hastalığımıza iyi gelen şeyleri istiyoruz. Biz yaşamımızı gayet iyi hesapladık, yaşamımızın ötekiler karşısında, özellikle de kendimize karşı kısıtlamalar getirdiğini biliyoruz. Hastalığımızın bize her gün zorunlu kıldığı kabul edilmiş ölgünlüğün, kendimizden el etek çekmenin, incelikler konusunda felce uğramanın ne demek olduğunu biliyoruz. Hemen intihar etmeyeceğiz. Bizi rahat bırakmanızı bekliyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/aga-cinayet-var/", "text": "Her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında, haber bültenlerinin birkaç dakikalık bölümlerinde cinayet haberlerine şahit oluyoruz. Okuduğumuz şahit olduğumuz cinayetlerin ana başlıkları kısaca şu başlıklardan oluşuyor: Toplumun erkeğe verdiği toplumsal role/kalıba bağlı olarak gelişen şiddet, aile içi şiddet, kadına yönelik şiddetin toplumsal olarak desteklenmesi ve dolayısıyla kadının da aynı yola başvurması, namus kavramının geleneksel kültürün bir parçası olması ve namus algısına ters durumların cinayetle sonuçlanması, ekonomik zorluklar, kişinin kendince yaşadığı saygınlık ya da otorite kaybı. Tüm bu yaşanan dramlardan ilham alıp yazılan sayısız dizi ve film mevcut. Üçüncü sayfaların üzerinde pek durmasak bile dizilerle filmlerle çok vakit geçirdiğimiz istatistiki bir gerçek. Çoğu yapım şirketi ve sanatçılar bu yapımlara sosyal duyarlılık çerçevesinde yaklaştığını ve topluma iyi şeyler verdiğini düşünerek giriştiklerini anlatıyorlar tanıtımlarında. Duyarlılık yaşanan tüm bu olaylara cinsiyet, ırk, din, dil, tür ayrımı yapmadan tepki vermeyi gerektirir. Uçan bir çizgi kahramanın ardından kendini camdan atan çocukların olduğu bir yerde ekranların payı olmadığı düşünülemez. Türkiye'de yayınlanan konaklı ağalı dizilerden birçok örnek verilebilir, hemen hepsinde ağa karakterlerinin işlediği bir ya da birden fazla cinayet konu edilir. Bu cinayetler konaklarda yaşayan herkes tarafından bilinir ve ses çıkarılmaz. Erkek egemen yapı zihinlere kazınır, erkeğin kadının rızası olmaksızın çok evlilik yapması, diğer kadınların kuma pozisyonunda mutlu mesut yaşaması sanki olağan bir şey gibi heyecanla izlenir. Finalde cinayetler zaten unutulur kimse bu karakterlerin katil olduklarını hatırlamaz. Mafyatik diziler; bu dizilerde cinayetler devletin bekası için işlenir. Bu yüzden katiller birer kahramandır. Öldürdükleri karakterler genellikle terörist, teröristler de genellikle Türk değildir. Genellikle diziye çok büyük faktörleri olmayan gay ya da trans karakterler zorla ufak tefek bilgiler alınan, şehirdeki bütün kötü adamları tanıyan kişiler olarak yer alıp ikinci dakikanın sonunda öldürülürler. Kurtlar vadisi, Deli yürek bu dizilerin en popüler olanı, elbette aldıkları ratingden ötürü azımsanamayacak sayıda taklitleri de var. Kurtlar Vadisi'nin gidişatına bakılırsa katiller halen bulunamamıştır. Bu arada bu dizide başrol hiç cinayet işlemez ama azmettirici olduğu da işlenmez. Başka ülkelerde de benzerleri mevcut. Seri katilden kahraman yaratan perde: Yalnızca ölmeyi hak edenlerin katili Dexter'ın cinayetleri kusursuzca ve iz bırakmadan işlemesi izleyiciyi bölümler boyu mest eder. Dexter'ın cinayet işlemesini onaylatacak bahanesi de hazırdır: küçükken annesi muhtemelen kötü adamlar tarafından öldürülmüştür. Yaşasın kadın dayanışması! Kurtuluş Son Durak isimli kadın dayanışmasını işleyen sinema filminde bir yandan şiddeti şiddetle çözemeyiz teması işlenirken filmde kadınların öldürüp kuyuya attıkları erkeklerin ölümü komikleştirilerek sunulur. Erkeklerin ölümü sorgulanmaz çünkü kötüler hayatımızdan ancak ölerek ayrılabilir mantığı içimize işlemiş gibi bir algı vardır. Filmin sonunda ne cesetler ne katiller bulunur. Üstelik polisler mezar görevi üstlenen kuyuyu bile ararlar. Hapse giren başrol oyuncusu örgüt kurmaktan yargılanır, kahramanımız her şeyin mücadele edilerek kazanılacağını sonunda deklare eder. Aşağıdaki cinayetlerse Natural born killer değil. Kimilerinin filmlerdeki gibi zengin biriyle beraber sınıf olup atlayacağını sanıyordu dediği Münevver Karabulut'un katili Cem Garipoğlu korku filmlerini aratmayacak bir cinayet işledi. Polisiye dizilerinin aksine polisler kendisini 197 gün sonra katilin teslim olmasıyla alabildi. 197 gün boyunca katilin izine bile rastlayamadı. Münevver'in arkadaşları cinayetten önce Cem Garipoğlu'yla ''sevgililer günü katliamı'' filmini izlediği, Münevver'in duyduğu hoşnutsuzluğu, Filmde kızın kafasını kesip vücudunu parçalıyorlardı diyerek aktardığını dile getirmişlerdi. Uzmanlar da katilin filmden etkilenmiş olabileceğinin bilgisini verdiler. Gazne'de Kurtlar Vadisi dizisinden etkilenip kendi aralarında mafyacılık oynayan Büyük İskender rolünü oynayan çocuk, Polat Alemdar rolünde oynayan çocuğu iple boğarak öldürdü arkadaşını iple boğarak öldürdü. ABD'nin Ohio eyaletinde mahkemeye çıkan 17 yaşındaki çocuk, erkek kardeşini Dexter'a özenerek öldürdüğünü söyledi. Andrew Conley ifadesinde yıllar boyunca birilerini öldürme hayaliyle yanıp tutuştuğunu ve Dexter karakterinden ilham aldığını belirtti. Yaratıcılıkta sınır tanımayan sanat camiası üçüncü sayfanın soğukluğunu Seren Serengil'le renklendirecek. Seren Serengil, yeni programı için Üçüncü sayfa haberlerini sunacağım. Cinayetler, adliyeler, karakollar benimle renkleniyor olacak. Katilleri, boşanmaları eğlendirerek farklı boyutlarla sergileyeceğim dedi. Tüm bu cinayetlerden etkilenip işlenen cinayetlerdeki örneklere rağmen bazı dizilerin yıllarca son sürat devam etmesi, aynı cinayetleri farklı karakterlerle ve senaryolarla işleyen yeni dizilerin yapımına devam edilmesi, sanatın ve sanatçının aslında ne kadar duyarsız olduğunu gösteriyor. ''Aslında biz toplumun bu yönüne dikkat çekmek istiyoruz'' şeklindeki savunmaları katili kahraman ilan etmeleri, karakterlere uğradığı şiddete, şahit olduğu cinayetleri hukuki boyutlara taşıma yolunu göstermek yerine onları pasifize edip, bir yanlışı başka yanlış zincirine ekleyerek senaryoyu renklendirmeleri hiçte masumane değil. Ve tüm bunlara rağmen Türkiye'de bu tip yapımların parasal cezalar haricinde hukuki bir yaptırımı da yok. Para cezaları da ancak toplumun ahlaki yapısına uygun olmadığı yönünde işliyor. Ahlak kısmının karar mekanizması erotizm, dekolte, alkol kullanımı ile değerlendiriliyor. Başka ülkelerden örnek olarak Born Innocent filmindeki tecavüz sahnesinin ardından, pek çok izleyicinin filmi taklit ederek tecavüz suçu işlemesiyle NBC televizyon kanalına kamu davası açılmış olması bir örnek. Zaten trilyonlarca rant elde edilen bu sektörde para cezasının ciddi ve yeterli bir uyarı olduğu düşünülemez. Kısıtlı ekonomik imkanlar, televizyonun bir eğlence biçimi haline gelmesi ve seçeneklerin birbirine olan benzerliği izleyiciye başka bir yol bırakmıyor. Ve sonuç olarak bu sayede toplum olarak şiddetin doğurduğu şiddete karşı duyarsızlık yaygınlaşıyor. Sokak ortasında öldürülmüş, üzeri gazete kağıtlarıyla kaplı ölü bedenlerin kenarından geçip gidiyoruz. Duyarlılığın hakkının verilmesiyle, herkese iyi seyirler."}
{"url": "https://futuristika.org/agir-bi-yuk/", "text": "Çünkü yabancı biridir hep. Karanlık bir sokaktan hızlı ve çekingen adımlarla yürürken bizi takip eden karanlık bir adamdır. Sıklaşan adımlarımıza rağmen bir boşluğumuzu yakalar. Veya ıssız bir yerde bulur bizi; damdan düşercesine, umulmadık. Bakımsızdır, saçı sakalına karışmıştır. İğrenç kokusu, kutsal bir hale gibi çevreler onu. Sapıktır. Rahatsızdır. Ya erkekliği ile sorunları vardır, ya annesiyle. Hayata dair siniri yüzünün tüm hatlarında bellidir. Düşmandır, dost olamaz dost bildiğinden zarar gelmez, değil mi? Belki akrabandı. Belki beraber eskittiniz şehrin sokaklarını. Belki seni nazikçe dansa kaldırdı, güzel bir yemekten sonra. Belki de seni sözleri ile baştan çıkardı. Belki zordu hayır demek. Senin için elleri ile pişirdiği o güzel yemekten sonra eve çağırdığı arkadaşları sana gaddarca hıyanet ederken... Belki zordu haykırmak, korkudan, şaşkınlıktan, acıdan. Güvenmiştin ona, değil mi? Böylesine sinsi bir ihanet, taşıması ağır bi' yük oldu. Sen orada öylece yatarken kendini suçluyordun belki de. Fark etmen gerekirdi, uyanık olman gerekirdi. Hepsi senin hatandı. Olanlar için seni işaret edeceklerdi. Sen kaşınmıştın. Sen orada öylece yatarken, belki de görmüştün bu günleri sonsuzluğun zamana açılan penceresinden; ve o an herşey yerli yerine oturmuştu. Sen güvendin bu insanlara, kardeşim dediklerine. Sen güvenmenle meşgulken, onlar ihanetlerini planlıyorlardı. Sen değil miydin burada yaşamak, bu topraklarda yatmak isteyen? Emin misin ima etmediğinden? Zaten 301'den de yargılanmadın mı? Tahrik olmasın sakın işin içinde. Çünkü manyak, ruh hastası biri olabilirdi ancak. Halkların kardeşliğine kurşunu başka kim sıkabilirdi ki? Kesinlikle güvendiğin biri olamazdı. Hayır, yıllardır sana ev sahipliği yapan, seninle görüşen, konuşan, fikrini soran bu işin içinde olamazdı: dost bildiğinden düşman olmazdı. Ama seni güzelce ağırladıktan sonra arkadaşlarını çağırdı. Ve o olan biteni gölgelerden izlerken, arkadaşları onun kirli işini zevkle yaptı. Ettikleri ihanetten gurur bile duydular. Ve izliyoruz biz, ettikleri küfürleri, hakaretleri. Yabancı diye işaretlenmenin bedelini hepimiz yaşıyoruz. Kendimize güvenimiz en derinden sarsıldı. Böylesine sinsi bir ihanet, taşıması ağır bi' yük oldu."}
{"url": "https://futuristika.org/agit/", "text": "birden tutunmak bir şeye... gurur... onu öğrenmek... yıllarca es geçilen gururu öğrenmeye çalışmak el yordamıyla... gurur kurtarıcı, zaten buz bıçaklarından başka tutunacak dal yok şimdi.. gurur içe dönük, yalnız, durgun, sıkıcı, acıtıcı... ama olsun... sevgisizliğin ilacı ya... zehire karşı zehir... hiçbir şey sevginin olmadığı o uçurum dibinden iyidir... buz mavisi gurur seni özgürlüklere çıkarabilir. karanlıklarda el yordamıyla ilerlersin yavaş yavaş... çıkmak istemezsin... her şeyin, mavin, pemben, turuncu aşkın bu karanlıkta gizlidir... sanki her an çıkabilirlermiş gibi karşına... sen onlarsındır, iyi kötü sen, yaşadıklarınsındır...."}
{"url": "https://futuristika.org/agustina-bazterrica-yamyamiz-cunku-kapitalist-tuketimci-toplumdayiz/", "text": "Arjantinli kadın yazarlar nazarımızda dikkat çekiyor. Samanta Schweblin, Magali Etchebarne, Ariana Harwicz, Agustina Bazterrica. Üslüp farklılıklarına karşın ortaklaştıkları zemin gerçekçi metinleri korkuya, yeri geldiğinde açık şiddete, yeri geldiğinde psikolojik zemine oturtmakta hünerleri. Başka bir ortak noktaları, kendi dillerinde yenilik, yeni demeyelim, dayatılanı bağlamı kuşanıp reddetmek peşinde olmaları. Askeri diktanın ardından bir hezeyan gibi bastıran neo liberal politikanın ebeveynini katle kalkan kuşağı. Agustina Bazterrica'nın Nefis Kadavralar'ı Seda Ersavcı çevirisiyle okunabilir. Konuyla ilgili kendi okumam sayesinde yavaş yavaş diyetimi değiştirdim ve et yemeyi bıraktım. Bunu yaptığımda, bir örtü kalktı ve et tüketimine bakışım tamamen değişti. Benim için biftek artık bir cesedin parçası. Bir gün bir kasap dükkanının önünden geçiyordum ve tek gördüğüm asılı duran hayvan cesetleriydi ve şöyle düşündüm Neden bunlar insan cesetleri olmasın? Sonuçta biz hayvanız, etten ibaretiz. İşte romanın fikri böyle ortaya çıktı. Yakın gelecekte yamyamlığın nasıl yasallaştırılabileceği hakkında yazmak istedim ama bir hikayeye ihtiyacım vardı. Ve hayal ettiğim komplo şuydu: hayvanları etkileyen sözde bir virüs var ve onları artık yenilmez hale getiriyor ve yamyamlık böylece yasal hale geliyor. Et işleme tesislerinde insanlar doğranmaya başlıyor. Ana karakter bir et işleme tesisi işletiyor ve bir dişi damızlık kendisine kessin ya da yetiştirsin diye hediye ediliyor. Yani, elinde çıplak bir kadın var. Daha sonra olanları anlatmayayım. Yaratıcı süreç içgüdüsel, kompülsifti; ama takıntılı olduğum için uzun bir hazırlık süreci vardı. Yazmak için oturmadan önce kafamda oldukça net bir hikaye vardı. İlk yaptığım şey araştırmaktı. Yamyamlık, et endüstrisi operasyonları ve hayvan hakları hakkında muazzam miktarda el kitabı, talimat, kurgu materyali ve makale okudum. Ayrıca film, belgesel ve video izledim. Bu, sürecin en zor kısmıydı, imgelerin şiddeti nedeniyle yüzleşmesi en zor olanıydı. Tavukların aşırı kalabalık nedeniyle birbirlerini gagalamamaları için gagalarının nasıl kesildiğini görmek örneğin. Vahşi bir hayvanın canlı canlı derisinin yüzüldüğünü görmek. Kitabım et endüstrisi hakkında net eleştiriler içermesine rağmen, romanı da yazdım çünkü her zaman kapitalist, tüketimci toplumumuzda birbirimizi yiyip bitirdiğimize inandım. Birbirimizi birçok şekilde ve farklı derecelerde yutan fagositleriz: insan kaçakçılığı, savaş, istikrarsız çalışma, modern kölelik, yoksulluk, cinsiyet şiddeti aşırı şiddetin sadece birkaç örneği. Başkalarını nesnelleştirmek ve kişiliksizleştirmek, onları insan kategorisinden çıkarmamızı ve onları şiddet uygulayabileceğimiz, öldürebileceğimiz, ayrımcılık yapabileceğimiz, incitebileceğimiz vb. sadece bir öteki kategorisine yerleştirmemizi sağlar. Açık bir örnek: 12 yaşındaki bir kızın fahişe olarak çalışmasına izin verdiğimizde, toplumun kayıtsız, bu durumla ilgilenmeyen bir kısmının olduğunu ve diğer büyük bir kısmının bunu doğruladığını gösterir, çünkü bu onlara fayda sağlar ve tüm bunların ortasında herkes tarafından tüketilen küçük bir kız vardır. Hannah Arendt kitabında, altyazısı Kötülüğün sıradanlığı üzerine bir rapor olan kitabında, Almanya'daki ve diğer Avrupa ülkelerindeki Yahudilerin yok edilmesinin Nazi yöneticilerindeki saf kötülüğe değil, toplumun kayıtsızlığına bağlı olduğunu söylüyor malum. Bürokratlar tarafından yürütülen bu katliam, iyi vatandaşların kayıtsızlığı olmadan mümkün olamazdı. Bu nedenle, genellikle diğerleriyle olan yakınlığımıza karşı kör kaldığımız için birbirimizi yiyip bitiririz. Onların acılarıyla karşılaştığımızda görmezden geliriz. Aynısını diğer duyarlı varlıklar için de yapıyoruz. Kulağa abartılı gelebilir. Ancak birçok Arjantinli için bir et yemeği bir varlık olarak değil, sadece protein olarak görülür. Benim ülkemde et ulusal kimliğimizin bir parçasıdır. Barbeküler temel olarak kutsal ayinler olarak kabul edilir. Dini bir kutlamanın parçasıymış gibi, Pazar günleri birçok Arjantinli ızgaralarına et parçaları koyar ve yemek için arkadaşlarıyla buluşur. 2018 yılının en son resmi araştırması, ortalama Arjantinlilerin yılda 118 kilo yediğini ortaya koydu. 45 milyon Arjantinli var. Bu şaşırtıcı miktarda et demektir. Bunu söyledikten sonra etoburları vejetaryenliğe dönüştürmek için bir haçlı seferinde olmadığımı açıkça belirtmek istiyorum. Vejetaryen broşürü yazmak istemedim. Kimseyi hiçbir şeye ikna etmeye çalışmadan yazabileceğim en iyi romanı yazmaya çalıştım çünkü bence fanatizm başka bir şiddet biçimidir. Aslında bir vejetaryen olmama rağmen, et de kimliğimin bir parçasıdır ve et yiyen ve yoksul, yerli nüfus ve kadınlar gibi savunmasız gruplara gösterilen aynı acımasız kayıtsızlıkla hayvan zulmünü çekinmeden kabul eden bir toplumun parçasıyım. Biz de kadınlarını öldüren bir ülkeyiz. Her 18 saatte bir kadın cinayeti oluyor ve Arjantin'de bir suç olduğu için gizli kürtaja bağlı ölümler için istatistik dahi yok. Dil bize bir kimlik verir; kim olduğumuzdan bahseder. Ülkemde, kendi dilimde, diğer 22 ulusla ve 572 milyon insanla paylaştığım bir dilde, insanın en iyi arkadaşı hakkında konuşmak için köpek perro deriz. Kadınsı isim perrayı kullandığımızda fahişe ile eş anlamlı hale gelir. Cesur biri hakkında konuştuğumuzda atrevido korkusuz bir adamdan bahsederiz. Kadınsı biçimli atrevida derken bir fahişeyi kastederiz. İspanyolcada fahişe için kullandığımız eşanlamlılar çoktur (kesin olmak gerekirse 101 adettir), ancak birçok kadınla seks yapan bir erkek hakkında konuşmanın olumsuz bir eşdeğeri yoktur. Çünkü erkeksi bir puto kullanmak homoseksüel bir erkeğe hakaret teşkil eder. Bir sürü kadınla seks yapan erkekler arzu edilir. Onları tanımlayacak aşağılayıcı bir kelime yoktur ve bu temeli ataerkillik olan toplumsal yapının açık bir işaretidir. Yeni kelimeler, yeni şeyleri adlandırmanın yeni yollarını gerektirir, tüketim için yetiştirilen bir insana ürün dediklerinde olduğu gibi. Bu yüzden Nefis Kadavralar'da dil ile dikkatli bir şekilde çalışmaya uğraştım. Yeni bir matris oluşturmak, yeni kelimeler, yeni şeyleri adlandırmanın yeni yollarını gerektirir, tüketim için yetiştirilen bir insana ürün dediklerinde olduğu gibi. Ama aynı zamanda sessizlikle çalıştım, yazılı olmayan sözcükle, ki bu da yamyamlığın başka bir biçimidir, çünkü bazı şeyleri söylemeyerek suç ortağı oluruz, bu gerçekliğin inşa edilmesine ve sürdürülmesine yardımcı oluruz. Örneğin kadın cinayeti hakkında konuşmadığımızda kadınların hayatlarının değersiz olduğunu düşünerek dokunulmazlığa yer açıyoruz. Şiddet eylemlerini adlandırarak ve anlayarak, onlara varlık veriyoruz, oysa bunları önlemeye yönelik çalışabiliriz."}
{"url": "https://futuristika.org/ah-kadin-bedeni/", "text": "Aşağıda anlatılan üç farklı ülkeden kadının hikayesidir. Üç hikaye de kötü son ile bitmektedir. Güç ve direniş aynıdır. İhanet ve ölüm şekilleri farklıdır. Yaşamları anlatılan üç kadın da idealleri için çabalamıştır. Aleksandra Kollontay; yalnızca kadın da değil, insan olarak kendini yeniden yarattı. Lenin hükümetinde tek kadın bakan olan Aleksandra'nın birçok talebi vardı. Talepler, insanların hayatlarını iyileştirmeye yönelikti. Bir tek kadının sayesinde homoseksüellik ve kürtaj suç olmaktan çıktı. Kadına ait olan bir hakkı, yine kendisine vermek için çabaladı. Belki cinsel kimliği, toplumun geneline uygun olarak görülüyordu. O sadece kendini ilgilendiren talepleri değil, dünyanın tamamını ilgilendiren sorunların çözümü için çalışıyordu. Tam bu özelliği nedeni ile yalnızca kadın olarak görülemezdi. Hiçbir kadın yalnızca 'kadın' olarak görülmemeliydi. Kadınların oy kullanma hakkı ve ücretlerde eşitlik, parasız çocuk bakım evleri ve kolektif çamaşırhaneler için de uzun süre çalıştı ve sonunda başardı. Yıllar geçtikten sonra Stalin devrimin tamamına yoğun bir darbe uyguladı, Aleksanra, kurtulmayı başardı. Bir daha asla o eski kadın olamadığını söylenir. Kadınların dünyalarını onlara bırakmayın. Herkesin dünyası kendine özgü olmalıdır. Rosa Luxemburg Alman, Marksist filozof ve devrimcidir. Henüz 18 yaşındayken içinde bulunduğu gruplar ve politik görüşü nedeniyle İsviçre'ye kaçmak zorunda kalan Rosa, Zürih üniversitesinde eğitim görmüştür. Felsefe, tarih, politika ve ekonomi öğreniminden sonra sosyalist parlamentoya girmiştir. Rosa Luxemberg hakkında yazılan genel bilgiler böyledir. Rosa Luxemburg, özgürlük ve adalet için kimsenin feda edilmek zorunda kalmayacağı bir dünya istiyordu. Katiller Rosa'yı dipçik darbeleri ile öldürüp bir kanalın sularına attılar. Silvina Parodi, konuşmak için hakları olduğunu düşünen bir kadın olarak, fikirlerini savunmak istedi. Güvenlik güçleri tarafından aranırken, arkadaşının şikayeti üzerine yakalandı ve henüz 20 yaşında öldürülen bir üniversite öğrencisi olarak hafızalara yerleşti. Sonunda, Silvina Parodi, sevilmeyen bir öğrenci olarak, ortadan kaybolan binlerce kadından biri olarak kaldı. En iyi arkadaşı olan Cecilia 2008 yılında mahkeme önünde tanıklık ederken, karakolda maruz kaldığı işkenceleri anlattı ve her gün yaşadığı acıya dayanamayarak Silvina'nın adını kendisinin verdiğini açıklamış."}
{"url": "https://futuristika.org/ahmet-hamdi-tanpinar-bize-gore-hurriyet-meselesi/", "text": "Yukarda hayatımın sıkıntılarından birkaç defa bahsettim. Hatıralarım ilerledikçe okuyucularım ömrüm boyunca ihtiyaç ve mahrumiyetin adeta ikinci bir deri gibi vücuduma yapışmış olarak dolaştığımı göreceklerdir. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. Fakir düşmüş bir ailede doğdum. Buna rağmen çocukluğum epeyce mesut geçti. Fakirlik, içimizde ve etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla ve şüphesiz muayyen bir derecesinde zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. Onun da kendine göre imtiyazları vardır. Benim çocukluğumun bellibaşlı imtiyazı hürriyetti. Bu kelimeyi bugün sadece siyasi manasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman manasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul, zurna, sokaklara fırladık. Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, Buyurunuz efendim, bendeniz, artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar! diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan, fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım. Nihayet şu kanaate vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, haydi Halit Ayarcı'nın sevdiği kelime ile söyleyeyim, nasıl olsa beni artık ayıplayamaz, kendine ait bir lügati kullandığım için benimle alay edemez! bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmi nutuklarda adının anılması kafi geliyor. Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvela, burası zannımca en mühimdir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım, fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın en büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım, hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti. Lüzumsuz hiçbir şeyin peşinde koşmadım. Hiçbir ihtirasın peşinde beyhude yere emek sarf etmedim. Hiçbir zaman sınıfımızın birincisi veya ikincisi, hatta yirmincisi olmak istemedim. Fatih Rüştiyesindeki sınıfımızın kalabalık mevcudu bana, etrafımdaki yarışı en geri sıralardan, isterseniz buna kral locası deyin, seyretmek imkanını verdi. İnsan işlerine uzaktan bakmayı oradan öğrendim. Arkadaşlarımın çoğu gibi mektebe lalalarla, uşaklarla gitmedim. Ne yeni, süslü elbiselerim, ne su geçmez potinim, ne sıcak paltom vardı. Daima diz kapaklarım yamalı, daima dirseklerim biraz dışarıya fırlamış gezdim. Hiç kimse mektebe giderken bin türlü sıkı tembihle beni öpmedi, ne de akşam üstü yolumu dört gözle beklediler. Hatta eve ne kadar geç gelirsem etrafımdakiler o kadar rahattı. Bununla beraber mesuttum. Bütün bu şeylerin yokluğuna karşılık hayatı ve sokağı kazanmıştım. Mevsimler, insanlar, hayvanlar, eşya en munis, en değişik yüzleriyle benimdiler."}
{"url": "https://futuristika.org/ahmet-yildiz-nizamulmulkun-oldurulusu/", "text": "Her kitabında şaşırtıcı konuları işleyen Ahmet Yıldız, uzun bir aradan sonra yine bambaşka öykülerle okurun karşısına çıkıyor. Borges, Umberto Eco, Amin Maalouf ya da Calvinonun tarihle beslediği yazınsal tad, bu öykülerde, Türkçenin olanaklarıyla bize özgü bir sentez oluşturuyor. Yakın ya da uzak tarih, geçmiş ya da şimdiki zaman ayrımı yapılmadan insanın yaşadığı her trajedi kayda geçiriliyor ve okura sonsuz dünyalar sunuluyor. Sert, hüzünlü ama derin düşünceler yaratan, oldukça şaşırtıcı, bir o kadar da sürükleyici öyküler insanoğlunun ölüm karşısında kaldığı çaresizliğe isyanı anlatırken, her edebiyat metninin birer tarih meni olduğunu da savlıyor. Gezi direnişinin içinde bir şaşkın profesörden Arap-Hazar savaşlarına, Eski bir Uygur metninde bulunmuş Buda öyküsünden Nazım Hikmetin Şeyh Bedreddin Destanını yarattığı geceye, Enver Paşanın ölüm anından Nesturilerin Asya maceralarına, Hazar Kağanının toplantı salonundan yazar Muzaffer Buyrukçunun son nefesini verdiği ana, Papa Urbanusun Haçlı Seferlerini başlatan ünlü konuşmasından 12 Eylül faşizminin zindanlarında bir gencin yaşadıklarına, Sultan Alparslanın ölümünden Nizamülmülkün öldürülüşüne dek değişik konuları işleyen öyküler, dilimizin zenginliğinin ustaca kullanışıyla ölümsüz birer anlatıya dönüşüyor."}
{"url": "https://futuristika.org/aile-salonumuz-yoktur/", "text": "Mtaar, 19 Mart 18 Nisan tarihleri arasında AİLE SALONUMUZ YOKTUR sergisine ev sahipliği yapıyor. Gözen Atila, Gözde Şarlak, Onur Girit, Serap Gecü, Tuğçe Şenoğul, Sevil Tunaboylu ve Duygu Aytaç'ın fotoğraflarının yer aldığı sergi, bir fotoğraf sergisi olmanın yanı sıra; mekan ve görüntü kavramlarının bir arada ele alındığı bütünlüklü bir eser niteliği de taşıyor. Mtaar, 2009 yılında, Erkin Gören ve Sevil Tunaboylu tarafından hayata geçirilmiş bir sanatçı girişimidir. Mtaar'ın Kadıköy / Moda'da bulunan sergi alanında ve alternatif mekanlarda düzenlediği bütün etkinlikler, bu iki genç sanatçının çabalarıyla gerçekleşmektedir. İstanbul'un sanat üretiminin ve etkinliklerinin merkezi konumundaki Beyoğlu/Karaköy eksenine alternatif olarak Kadıköy/Moda'da konumlanan Mtaar, kendi sergi projelerinin yanı sıra sanatçıların da projeleriyle dahil olabilecekleri açık bir sergi alanıdır. Sanatçılar, sanat grupları ve bağımsız küratörler, www. mtaar. org adresindeki proje gönderim aracı yardımıyla projelerini alanda kolaylıkla paylaşabilirler. Mtaar sergi alanı ile ilgili bir diğer önemli nokta ise; giderleri, kurucusu olan sanatçılar tarafından karşılanan bir organizasyon, sanatçıların özgün girişimiyle oluşturulmuş kar amacı gütmeyen bir yapı olarak kendini konumlandırması. Mtaar, güncel sanatın her alanında sanatçılara projelerini sergileme imkanı sunmak için kuruldu. Bu kapsamda planlanan etkinlikler arasında konulu, konusuz sergiler, atölyeler, sanatçı sunumları, özel gösterimler de var. Bu etkinlikler sadece Mtaar'ın Kadıköy'deki mekanında değil, karşı yakada iki ayrı sergi alanına da yayılıyor. Dolayısıyla kalabalık sergiler şehrin iki yakasında üç farklı mekanda gerçekleşebiliyor. Bu organizasyonları günlük mini festivaller formunda düzenlemek amaçlanıyor. Mtaar sergi alanı, iki kattan oluşuyor. Giriş katı (23 metrekare), ışık gereksinimi olan iki ve üç boyutlu eserler için, alt kat (27 metrekare) ise video ve ses yerleştirmeleri için kullanılıyor. İki alanı da eşzamanlı kullanmak, bu alanları yeniden biçimlendirerek farklı amaçlar için hazırlamak da mümkün olabiliyor. Mtaar'da sergilemek için proje hazırlarken, mekanın imkanlarını göz önüne almakta fayda var."}
{"url": "https://futuristika.org/air-acik-dusman-hiphop-ya-da-harekete-kimse-mani-olamaz/", "text": "Üdeba doğrusu pek çok kimi görsen: Şair. -Mehmet Akif Ersoy Konuyu uzatmaya gerek yok, şairin de dediği gibi zaman nesneye karşı acımasızdır. Önümüze bakalım, güzel şeyler olmuyor değil, özellikle geçtiğimiz günlerde Tüyap Fuar ve Kongre merkezinde Umulmadık Topraklar etkinliği kapsamında sahne alan Ağaçkakan, İskeletor ve Raddar'ın oluşturduğu ekip A. İ. R. gayet etkileyici bir performans sergilediler. Sokağın dilini ve sokağın sanatını aynı sahnede füzyona sokarak seyircilerin karşısında kaotik ve etkileyici bir eylem gerçekleştirdiler. Klasik müzik dinletisiyle başlayan performans, ani ve güçlü bir ses efektiyle kültürel bir erezyona uğruyor, peşi sıra sahneye giren Rad, salladığı sprey ve müziğin coşkusuyla 'action painting' yapan bir ressama dönüşüyor ve hunharca duvarı karalamaya başlıyor; ardından sahneye, meyhaneden transfer olan Ağaçkakan geliyor. Üç genç, İskeletor'un ölüm senfonisi eşliğinde adeta şehri yıkmak istiyor. Serbest kalan arzular eşliğinde geldikleri gibi sahneyi terkederek, izleyiciyi hiçliğin ortasında şaşkın bırakıyorlar. Siyahla beyazın mücadelesi, toplumu kölelikle suçlayan bir mikrofon ve yıkımın müzikal estetiği. Son 10 yıl içerisinde düzenlenen çeşitli karma sergiler ve etkinlikler sayesinde graffiti, yavaş yavaş güncel sanat alanının ilgisini çekti, iyi veya kötü bir çok iş yapıldı, bir yol katedildi ve bu güzel bir şey. Bu bağlamda düşündüğümüzde A. İ. R'in performansının meseleye yeni bir boyut kattığını görüyorum ve öncü olmasını diliyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/akram-zaatari-salt-beyoglunda/", "text": "SALT Beyoğlu, Arap Görsel Malzemeler Vakfı'nın kurucu ortaklarından Lübnanlı video sanatçısı ve küratör Akram Zaatari'yi, 13 Aralık Salı günü saat 18:30'da konuk edecek. Zaatari, stüdyo fotoğrafçılığının coğrafi özgünlükle ilişkili yönlerini ele alacak. Kahire'deki Studio Van Leo ve Sayda'daki Studio Shehrazade'la ilgili işlerinden örnekler gösterecek. Sondan Sonra başlığını taşıyan konuşma, SALT Beyoğlu Açık Sinema'da gerçekleştirilecek. Akram Zaatari'nin çalışmalarının, toplama ve belgeleme pratiğiyle bire bir ilişkisi bulunuyor. Zaatari, fotoğrafın estetik, duruş ve toplumsal kodlara dair kanıları nasıl şekillendirdiğini inceliyor ve Ortadoğu'daki fotoğrafçılık uygulamaları üzerine araştırmalar yapıyor. Şimdiki zamana, geçmiş fotoğrafik kayıtların mirası üzerinden bakan Zaatari, 1999'dan bu yana Studio Shehrazade'ın arşivine odaklanıyor. Zaatari, fotoğrafçı Haşim el Madani'nin işlerini, toplumsal ilişkilerle fotoğraf uygulamalarının bir kaydı olarak kataloglayıp sunuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/aksak-maboul/", "text": "Un peu de l'ame des bandits, Aksak Maboul'un bulgar radyosundaki gece programından alıntılara yapılan emprovize hareketleri, 1920'lerde polonya'da moda olan ev partilerinde çalınan dans müziğinden apartılmış gürültülü punk nağmeleri, zamanında zor bulunmuş, yandan yemiş bir dümbelekle çalınan balkan-anadolu melodileri duyulan, zamanının ötesinde bir albüm. serbest gürültü yaratmışlar, zor ve tekinsiz bir çalışma lakin, bir sahafta bulunmuş değerli bir nesne gibi, bu belçikalı avangart manyakların un peu de l'ame des bandits isimli albümüne buyrun."}
{"url": "https://futuristika.org/aksam/", "text": "Akşam nasıl oldu? Akşam nasıl oldu? Şöyl... böyl... şşşşşşşş. Testere ve ona bakan insanların yüzlerinde titreklik. Burası demek ki çıkarılacak, demek ki çıkarılacaklar. Uzun mu uzun bir saniye. Geçmek bilmez. Çelik köprüye bakın! Kurbağaların ve uçan balıkların yüzdüğü derinlikten çıkarılacak bir sonuç var. Bu sonuçta ölüm ve kıskançlık yüzüyor. İki direk arasına asılmış beyaz don ve meme uçları kabarmış sütyen. Basenleri kusursuz. Kıçı boğumlu. Sosyalizm, çocuk kitapları okuyarak büyüklerin dünyasını anlamaya çalışıyor. Gücün nesini anlayacaksınız! Kırmanız, parçalamanız gerek önce. Darmadağın parçaların bir araya getirilmesiyle yokluk anlaşılamıyor. Tanrının elleri gözleri olup onun varlığını yadsıyın. Pencere. Aynı düzlüğe açılan kapılar. 4 3 2 1 0. Barış için kalbinizi kırın. Kırıkları bir ağacın köklerinin dibine gömün. -Ah ulan dalgın ağaç! Savaş için durun. Durmak savaşmaktır. Şimdi değilse ne zaman? Üçgen. Adaletsiz. İçi boş, dışı da. Sadece karanlığa bakan kenarlarını görebiliyorsun. Yeniden yaşamaya başlamak masumiyettir. Yeniden, zihninde boğum boğum yığılan zamanı aralayarak, anlayarak, tekme tokat. Yol kenarında onu beklerken, televizyon izlerken, saçlarını tararken... İlginç bir fikir değil -elbette- dünyayı yeniden yaratmak. Yorumla işimiz yok. Kırdın mıydı camı, yoruma bakan olur mu? Karıncaları yuvalarına girerken yakan bir çocukluk. Kavga eden iki ayıyı ayırıyor. Otobüsten indiler. Bulutlar değişken, cadde büyük ve geçici. Bir düğmeye basmak yeterli. Gözlüklerini tak. Ve uzaklaş. Ve, uzaklaş. Apayrı anlamları olan sözcüklerin kalem köleliği. Işık hızında başlayan, gölge hızında süren, ışıksız sona eren bir yaşam. Yok, benimki değil. Yok, olur mu öyle şey be canım! Düşen bir yağmur damlasının, düşme sesiyle karşılıklı oynadıkları bir oyun bu. Tin kazanır."}
{"url": "https://futuristika.org/alain-badiou-deleuze/", "text": "Norgunk, Fransız felsefeci Alain Badiou'nun 2001 yılında Tate Modern'de, Deleuze ve Neo-Estetik başlıklı bir oturumda yaptığı konuşmayı Cites dergisinde yayımlandığı haliyle kitaplaştırdı. Bu küçük, yalın, ama bir o kadar da çetin ceviz metin Deleuze'ün siyaset anlayışını müthiş bir yetkinlikle ortaya koymanın yanı sıra bir filozofun kendisinden farklı düşünen çağdaşı bir filozofu ender rastlanan bir nesnellikle aralayabilmesinin en etkileyici örneklerinden birini teşkil ediyor."}
{"url": "https://futuristika.org/alain-de-botton-firinci-olsaydim/", "text": "Yazar Alain de Botton, The Guardian'da yayınlanan soru cevaplarında korkularını, hayallerini ve korkularını anlatıyor. How Proust Can Change Your Life/ Proust Hayatınızı Nasıl Değiştirir'i bitirdikten sonraki yaz. İsviçre Vals'deki banyolar için, mimar Peter Zumthor. Zor çalışmalarda sabırsız olmam: Panikleyip hemen vazgeçmem. Çölde, Herzog & de Meuron tarafından tasarlanan bir evde. İki eski kız arkadaşıma, korkaklığım için. Eşim Charlotte, onun dairesinin dışında akşam 11'de, 9 Ocak 2009'da. Guardian'da bir gazeteci, çok zalim olduğu için. Ekmek yapmayı öğrenip küçük bir fırın açardım. Birkaç çalışma toparlamak için Vermeer'in stüdyosuna gitmek isterdim. 2004 yılında bazı riskli ciğer testleri sırasında."}
{"url": "https://futuristika.org/alain-mascarouyla-bilge-karasu-hakkinda-farkliligi-yasamayi-bilmek/", "text": ": 1983 baharında Ankara'da tanışmamızdan itibaren, 1988 Ağustos'undaki gidişime kadar yakın çevresinde yer aldım; şehrin sokaklarında yürüyüşler, Ulus 'Hali'nden ev alışverişi, arkadaş ziyaretleri, Stark'lar, ressam, müzisyen ve yazar Ertuğrul Oğuz Fırat, Tacar'lar. Opera'da, Alman Kültür Merkezi'nde konserler, Fransız Kültür'de sinema, en sık da evinde çay eşliğinde sohbetler, kelime oyunlarının izinden gidecek olursak 'çaylanmış' sohbetler... Cezbedici, nükteli, uyarıcı, sohbette 'zıplayış ve sıçrayışlarla' ilerleyen bir zihin, şevkati aydınlık, özenli, gönül okşayıcı, öteki algısı her an tetikte bir arkadaş, konu ister para, ister maneviyat, ister bir kelimenin anlamı olsun, her açıdan titiz bir insan. Serra Yılmaz'la beraber Gece'yi çevirmeye koyulmamı Anafartalar Caddesi'nde bir işkembecide teklif etmişti. Paris'e dönüşümden sonra çok düzenli olarak yazıştık; eğlenen, duygulu, düşünceli, her zaman özgür, olaylarla ilgili düşünceleri bazı desenlerin çizilmesiyle, hatta bir sonraki eserin müsveddesinin oluşmasıyla sonuçlanıyordu. Sonraki yıllarda, pek çok kez geldim Ankara'ya, başka metinler üstünde çalıştık, özellikle de son sayfalarını oluşturuşunu izlediğim Kılavuz'un çevirisi üstünde. Onu en son 1995 Şubatında ziyaret ettim. Çevirmek ihanet etmektir sözü doğruysa, onu ölümünden sonra çevirmek, paradoks içeren bir sadakat göstergesi şüphesiz; aynı zamanda sohbeti sürdürmenin bir yolu. 'Yeni yollar keşfetmek' konusundaki başarısı nedeniyle sürprizi eksik olmayan bir sohbet. 12 Eylül 1980 darbesini izleyen demir grisi yıllarda, eseri ve adamı beraber, aynı süreçte keşfettim. Onu Gece'deki 'Düzeltmenin' yalnızlığıyla özdeşleştirdim: entelektüel, sanatsal, diplomatik çevrelerde son derece zengin ve yoğun arkadaşlık ağına, düzenli yazışmalara, Türk veya yabancı, tanınmış-tanınmamış ziyaretçilerinin sadakatine rağmen, temel, neredeyse özüne ait zihinsel bir inziva içindeymiş hissi veriyordu. Yaratıcılığını bulduğu yerdi orası, orada doğasının bir parçası endişe nedeniyle azalan güç, hassas sağlığından kaynaklanan endişeler, ciddi migren krizleri, maddi güvencesizlik, T. R. T'den gerekçe gösterilmeden çıkarılışında olduğu gibi mesleki dertler, zoraki taşınmalar vardı ve özellikle de eleştirinin sanatı önüne diktiğini düşündüğü 28/07/85 Haluk Aker'e yazdığı mektupta sözünü ettiği 'Susma duvarı' veya anlamama duvarı. Bununla beraber, bu zor senelerde de, daha sonra da göç etmeyi hiç düşünmedi, kendininkinden, kendi Türkçesinden başka dilde yazmayı da. Tamamen kayıtsız kalmamakla beraber çelişkilerini bildiği, dışarıya dönük bir adanmayı umursamıyordu pek: 'Hangi kültür oluştuğu sırada şu ya da bu yabancıya hoş görünüp görünmeyeceğini dikkate alır' 'Türk yazarı, diğer tüm yazarlar gibi, diğer ülkelerde tanınmak ve/veya takdir edilmekten memnun olur ama bir 'Avrupa galerisinin' duvarındaki yerini Fransız okuyucusunun hoşuna giderek elde edebileceğini umut etmez'. Bilge Karasu, okurunu şekillendiren, bir anlamda onu yaratan bir yazardı denebilir. Fransızca'da okurlar kendisine ne derece ulaştı? Türkiye'de edebiyat eleştirisinde yer bulması uzun zaman almıştı. 'Kolonyal' bağlantılardan da söz ettiği adı geçen mektupta, Bilge'nin değindiği gibi, yazarlar, uluslararası itibar arayışı içinde, dış kriterleri benimsemeyi kendileri isteyebilirler. Ancak bunu reddettiklerinde bile, çevirinin eseri, hedef dilin belirlediği başkalığa indirgeme riski vardır. Frankofon okuyucu açısından Bilge Karasu'yu okumakta bir başka engel de budur. Dünya edebiyatları arasından gelip geçmeye 'izinlilerin' bakış açısı da ekleniyor buna. Özellikle Fransa'da, Bilge'ye evvelce Türkiye'de yapıştırılmış olan etiket kullanılarak 'Deneysel edebiyat' sınıfına sokuldu kendisi azıcık tembelce. Büyük bir Flaubert, Proust, Yourcenar okuyucusuydu, Celine okuyordu. Kendisinin de Celine gibi, incelikli yazı özelliğiyle, okuyucuyu bile isteye karşıt anlama ittiğini düşünebiliriz. Son derece ilginçtir ki, Fransızca çevirisiyle ilgili, kendisini ' biçemci olmasına rağmen, rahatlıkla başka niyetleri de olabilecek bir yazar' olarak tanımlayarak, şüphe uyandırıyor. Çağdaş yaratı zekasıyla Batılı olduğu, yaratının biçimsel yenilenmesinde, bir Claude Simon veya Julio Cortazar'ın yanında yer aldığı söylenebilir elbette; masal, analoji, mit tadıyla, kronoloji dışı bir zamanın arabesque'leri hissinin ortaya çıkardığı ise, bir o kadar Doğulu hayal gücü. Bununla beraber bu kategorilerden, çok çeşitli kültürel aralıklarda birden çok portede çalma konusundaki vitüözlüğüyle sıyrılıyor. Jean Nicolas'ya 'Yaşamsal bir imgeye dönüştü'ğünü yazdığı (27/02/70) Dumezil okumasıyla da şüphesiz desteklenen, arkaik Triskelion sembolüne olan ilgisi gibi. Bizans sitesine şiirsel bakışında Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı ve Boğazici Üzerine Bir Ön-Metin açıkça görülüyor bu referans. Sevilmek'te ve Judas figürü aracılığıyla Altı Ay Bir Güz'deki aşk üçgeni sorgulamasında olduğu gibi. Bu özellik, Yourcenar'a ve Kadın Aşık Olursa'nın da yazarı D-H. Lawrence'a duyduğu ilginin nedenlerine eklenmelidir belki; The Man Who Died çevirisinde, içindeki mit aşılayıcısı, Yeni Ahit'in ikon düşmanı fidesini, Isis ve Ressuscite'nin tensel birliğini sevmiş olmalı. Salt tarz alıştırmalarının epey uzağına düştük. ''Evde, baskını ve 'toplanmayı' bekleyerek geçirdiğimiz, sonraki gün uzun tutuklama listelerinin yayımlandığı sokağa çıkma yasaklı senelerden mi söz etmek gerekiyordu ilgi gösterilmesi için?' Bu insani ve insan haklarıcı ilgi, hastalıklı bir havaya bürünmeye başlıyor düşününce'. Duvarı, genç araştırmacı Barbara Coffy'nin yenilikçi okuması aşıyor. Gece'nin Fransızca çevirisi La Nuit okumasını, Michel Foucault'nun ihlal ve onun sınırla 'sarmal ilişki' analizleriyle karşılaştırınca, metnin 'endişe verici yabancılığı' yani rasyonel kategorilerin zora sokulmasını ; bu şekilde anlaşılan kavramı modernlik belirtisi haline getiriyor. Böyle bir okuma sistemi, ilk sayfalardaki şiirle daha sonra dağılan anlatım arasındaki tezat ve 'soyutlama yazısı' ile 'somut olanı yazma' arasında sürdürülen tereddüt açısından eleştirilebilecek olan (1993'te bana ulaşan bir Fransız okuyucunun mektubunu referans alıyorum) anlatım bütünlüğünü görünür kılar. Oysa Barbara Coffy işte tam da bu tereddütü 'Gece'yi, salt ütopik veya distopik olmaktan çok heterotopik bir kaçış çizgisi, yazı çalışması, okuma çalışması' olarak ele alıp eserin merkezi haline getiriyor. Bu ele alış, değindiğim Gece okuyucusunun hayal kırıklığının nedenini açıkladığı gibi, eserin tamamını kucaklamanın zorluğunu, bunun kaynağını da ortaya çıkarıyor. Mektubu aldığında Bilge Karasu olan biteni anlıyordu kuşkusuz: 'Ötekini ancak kendimize göre tanıyoruz'. Ayrıca, içinde bulunduğumuz dönemde bir eserin kendini ortaya koymasının güçlüğünün de gayet bilincindeydi. Ona Kenneth White'ın T. S. Eliot'un 'yoğun, güçlü eserinin' 'nüfuzu' ile ilgili sözlerini naklettiğimde :' 'Her şeyden' o kadar çok gördük, 'yenilik' ve 'farklılığa' o kadar doyduk ki bu güçlü eserin, bu tür nüfüzun giderek daha imkansız hale geldiği bir dünyada 'nüfuz' sahibi olma şansı gerçekten çok düşük. Sabırlı bir çalışma, bir gün, bu eserin 'açılmasını' sağlayabilir ; ama nüfuz ancak zamanla yerleşir. Kendi kendini çevirebilirdi. Kulağın ve dil hissinin 'yerli' olmasına ihtiyaç duydu. Çeviri alanı, iki dil arasında olma hissinin, ve onun aracılığıyla kültürlerarasılığın, tamamen vücut bulduğu en önemli alandı. Beraber yaptığımız çevirilerden coşkun bir zevk alıyordu. Ortak çalışma seanslarımızdan birinde, metnimin üstünden geçerken ve bir kelimenin nüansları hakkında sonsuz bir sohbete dalmışken ziyaretçilerinden biri fotoğraf çekmişti. Bilge, bana gönderdiği bu fotoğrafı hakkında: 'Mehmet, iğneme tam ipliği geçirecekken, iğne ve ipliğin havalanıp buharlaşmasına duyduğum şaşkınlığı yansıttığını düşünüyor' demişti. Fransızca bilgisi anlamsal kaymalara karşı özellikle hassaslaşmasına neden oluyordu; Avından El Alan masalında: 'Tekboynuz kızoğlan kızlara düşkün' deki 'düşkün' için hem somut, hem mecaz anlam taşıyan 'friande' sözcüğünü önermiştim ancak somut anlamı silmek için 'raffole de' de karar kıldık sonunda. 'La licorne est friande de vierges' 'La licorne raffole de vierges''e dönüştü. Çevirmenin sözlükselleşmiş ifadeleri yapıştırma eğiliminin kendi tecrübesi nedeniyle farkında olduğundan, Gece/La Nuit'den 'Fransız dilinin kurallarını' göz ardı etmeksizin bir bölüm yayımlamak isteyen Nota-Bene dergisinin yapmaya karar vermiş olduğu değişiklikleri düzeltmişti: düzelten 'iki duvar arası'nı 'dört duvar arası'na çevirmişti. Bununla beraber, kültürler arası mesafeleri göz önünde bulunduran Bilge orijinal olandan uzaklaşmak konusunda tereddüt etmezdi. Örneğin 'Texte sur un yalı obscur' Karanlık bir yalı üzerine bir metin yerine, sözcüğün oryantalist renginden ve nitelemenin gizemli çağrışımlarından kurtulmak için 'Kapalı bir ev üzerine bir metin' seçimi gibi. Son olarak, şair yönü nedeniyle, ona göre çeviri anlam aktarımıyla sınırlı değildi. Kendi ifadesiyle, Gece'nin Fransızca çevirisinde bulduğu 'Eklenen koku' da gerekiyordu. Çevirmek ihanet etmektir sözü doğruysa, onu ölümünden sonra çevirmek, paradoks içeren bir sadakat göstergesi şüphesiz; aynı zamanda sohbeti sürdürmenin bir yolu. Inverses dergisinin Bilge Karasu'ya ayrılacak bir özel sayı hazırlama projesi, Bilge Karasu'nun iki Parisli arkadaşıyla yazışmalarının Lettres a Jean et Gino /Jean ve Gino'ya Mektuplar, Y. K. Y., 2013, yayımlanmasından doğdu. Jean Nicolas'nın şair arkadaşı, Metis Yayınlarının zerafetle yayımlanma izni verdiği çevirileri ve içeriği bana emanet eden, redaksiyon müdürü Patrick Dubuis ile bağlantı kurdu; bu çevirilerin çoğu Aslı Aktuğ ile iş birliğim sayesinde gerçekleşti. Sevilmek'in metnini Şehsuvar Aktaş'la beraber gözden geçirdik. Jean Nicolas'nın mektupları yer almadığı için, Bilge'nin mektuplarına cevaben Jean'un resimlerini, Bilge'nin bildiği birkaç tuvalini eklemek istedim. Bu şekilde eşcinsellerin kendileriyle ilgili konuşma hakkının tanınması talebini saygıyla selamlamak istedim. Tutumu mektuplarında, ve 77-78 yıllarında tutulan ve ölümünden sonra yayımlanan Özel Günluk'te açık. Şu halde aşk, korku gibi başka tematikleri de farklı şekilde aydınlanıyor eserlerinde. 1963'ten, ölümünden sonra son yayımlananlara kadar, eserlerindeki ve biçim çeşitliliğini: masal, düzyazı, tiyatro, müzik, göstermeye çalıştım. Bilge'nin yazar olarak, kenarda bir edebiyata ait olmak anlamına gelen böylesi bir konumu her zaman reddetmiş olduğu düşünülürse, eseri bu 'Azınlık' yaklaşımına indirgemek tam bir karşı-anlam hatasına düşmek olur elbette. Bununla beraber, eserin biçimsel özelliğini öne almak, hem ahlaki bir talep, hem de düşünceye dair temel ilke göstergesi olan gölgelemek demek olur. Sonuçta 'farklılığı yaşamayı bilmek' esas konu, buna katkıda bulunmaksa edebiyata ve çeviriye- görevlerinden biridir. Referansı belirtilmemiş alıntılar Bilge Karasu'nun Alain Mascarou'ya 1988-1994 yılları arasında yazdığı mektuplara aittir."}
{"url": "https://futuristika.org/alameti-serrin-hayirli-oykuleri/", "text": "Özkan Şahin: Neden yazıyorum? diye şimdiye kadar uzun uzadıya düşündüğüm olmadı. Hani her insanın korkutan soruları vardır ya! Ne zaman bu soruya bir cevap düşünsem garip bir ürperti yüreğime hakim olur. Hayra alamet midir, alameti şerden midir bilmem... Bu soru ne zaman aklıma takılsa kendimi elimde kalemimle bulurum. Eğer yazarlık bir meslekse -ki gerçekten tutku olan her şeyin mesleğe dönüşeceğine, insanın yaşama kavgasının bile merkezine bu tutkunun yerleşeceğine inananlardanım- yaşam ve kişiliğim benim elime kalem tutuşturdu. Eğer yazmak sadece tutkuysa ki sadece tutku olacak kadar yalın bir saplantı olduğuna da inanmıyorum yazarlığın- tutkuların sebebi de olmaz. Çok kitap okudum; ama kitaplardan ziyade asıl okuduğum yazarları oldu. Bugün, okuduğum kitaplardan geriye, yaşamımdan şimdiye silkebileceğim birkaç cümle kaldı. Ama yazarlar ve ruhları, ruhları ve saplantıları, saplantıları ve boşlukları, boşlukları ve debelenişleri Asalet denen o şeyin, Şeytan'ın Adem'den emmeye çalıştığı o şeyin insan derinliğine vurulmuş mühürleri olarak elimde kaldı. Belki de Asalet denen o duyarlılık hastalığının didikçilerinden biri olmaya çalışıyorum ve bu yüzden yazıyorum. Bilmiyorum. Ankara'da doğdum. Askerliğim dolayısı ile dokuz ay kaldığım Mardin'de büyüdüm. O kent büyüdüğüm kentti diyebilirim. O dokuz ay olmasa, avuçlarıma yığılmış yirmi üç yılın muhasebesini yapamazdım. Sonrasında İstanbul'a geldim, İstanbul'da geçirdiğim üç yıl Mardin'deki sürecimin meyvelerini olgunlaştırdı. Olgunlaşma tamamlanınca Ankara'ya geri döndüm. Bugünlerde de yaşlandığımı hissediyorum. Ehliyetim, nüfus cüzdanım, üzerinde doğum tarihim yazan bütün eşyalarımla kavgalıyım. Aslında buna karamsarlık ya da umutsuzluktan ziyade, insan yıkıcılığına dair bir farkındalık diyebiliriz ki tarih ortada... İnsan ortada, insanın yaptıkları da! Teknoloji ve sanat insan zekasının kudretine dair iki delil sayılsa da, bu ikisi tarih boyunca insan benliğinden fışkırmış yıkıcılığı engelleyememiş. Ne ruh ne de açlık teskin olmayı başaramamış. Ruhunu ve bedenini bu karmaşadan çekmek isteyen adam da ya boya fırçası, ya da kalemleriyle bu anlamsızlığın içini doldurmaya çalışmış. Belki bu yüzden birçok gözde sanatçının sonu intihar olmuştur. Ve evet, tarih hangi vechesiyle alınırsa alınsın aslında insan ahmaklığının, bu ahmaklıktan taşanların kayıt defteri gibi. Tarih içinde deneme yanılma olmayan, bünyesinde sadece yanılmayı barındıran bir laboratuar gibi. Dinlemek, koşuşturma içerisinde dinlemeyi başarabilmek artık küçük bir sınıfın yetisi, bu yetinin insanların geneline ya da topluma hasretmek yanlış... Ama eğer gerçekten dinlenesi bir malzemeniz varsa bahsini ettiğim bu yetenekli sınıfın çapını daha da genişletiyorsunuz, sınırları zorladığınız oluyor. Bir de ben fazla sözden sıkılan insanlardanım, gerek okuduklarımda, gerek sohbetlerimde... Her fazla söz o meşhur Çin işkencesindeki kel kafaya düşen damlalar gibi olur. Bu yüzden istediğimi zamandan, dil enerjisinden ve kelimeden tasarrufla anlatma kaygım var. Hem eğer yazarsanız, bu o bahsini ettiğim dinleme yeteneklisi sınıfın ruhuna hitap eden bir kaygı. Ve semboller yazan adamların kaldırım taşlarıdır. Yusuf Atılgan önemli bir yazar ama belirtmem gerekirse benim için Atılgan'ı edebi kılan şey, eserlerinden ziyade yaşam tarzı... Yusuf Atılgan ideal yazarlar gibi fazla eser verememiştir, eserlerini toplumla, toplumu eserleriyle uyuşturamamıştır. Dehasını toplam kalınlığı çeyrek karış bile tutmayan birikimi ile göstermiştir o ayrı ama... Bu kadar dengeli bir yazar gözü, bu kadar açık bir duyarlılık, bu kadar naif bir yazma tutkusuyla beraber ömrünün hemen hemen en verimli yıllarını Manisa'da bir köyde geçirmiştir. Sosyalist olmasına rağmen fakirlik edebiyatı, edebiyatçı olmasına rağmen kelime üstatlığı yapmadan, o bahsettiğim sınıfın ruhunun bam tellerine dokunan eserler vermiştir. Yalnızlığı, dehasına denk bir bedel olarak seçmesi onu kendi edebiyat dünyamda köşe taşı yapar. Aynı şekilde, Tezer Özlü, bu toprakların gelmiş geçmiş en büyük kadın yazarıdır. Onun da mirası dokunduğumuzda elimizin yanacağı bir bedel üzerine kurulu. Aziz Nesin'in mirasına ulaştığım için de çok mutluyumdur ama onun kimi zaman bayağılaşan mizahı ve toplumu o aşırı derecede ciddiye alışı bazen can sıkıcı hale gelir. Zaten Türkçe'nin kendisi başı başına bir dünya mirasıdır. Her ozandan bir şeyler mutlaka alınır ama şahsımda, yazarlara karşı anlamsız bir bedel saplantısı var. Bunun kökeninde ne var bilmiyorum ama seçicilik konusunda bana yön gösterdiği için bu saplantımı seviyorum. Geçenlerde şimdiye kadar yazdığım bütün metinleri hard diskimin bir köşesine topladım. Ardından yayımlanacak kalitedekileri ayırdım, abartmıyordum, bakkal hesabıyla elimde on kitaplık malzeme var. Vay anasını dedim bunları ne zaman nasıl yazmışım? Sonra anladım ki bu kadar şey belirli bir plan dahilide var edilemez. Ha sadece şuna özen gösteriyorum. Çantamda daima aklıma gelen her şeyi yazdığım bir defterim var. Her şeyi derken gerçekten her şeyi. Mesela bakıyorum, Yazlık ayakkabı için kahverengi boya al, İbrahim'e verdiğim kitaplar şunlar gibi hafıza şubemdeki aksaklıkların tecellisi cümleler. Aklıma bir öykü geldiğinde hemen bu öykünün taslağını da bu defterlere kaydediyorum. Aklıma gelen cümle ve imgelemleri, sokakta duyduğum küfürleri, mesela otobüste Mamaklı bir kadının yüzündeki et benini görüyorum. Hemen onu birkaç kısa cümleyle betimliyorum. O deftere girdiyse mutlaka bir metinde kullanılacaktır. Zaten yazarken sürekli bu defterleri karıştırırım. 2011 Şubatında yayımlanacak romanım Savaştan Artakalan da aynı depolardan istifade etti. Yazdığım özel bir mekan yok. Ama malzeme dolu mekanlar var. Mesela 5 6 yıldır takıldığım bir kıraathane var. Şen Puthaneler romanımda kahvehane adlı bölümde bahsettiğim kahvehane. Hacı bayram camiinin sağındaki salaş caddede. Oranın bir günü bir yeraltı romanına eşittir. Çok düzeyli delilerle birlikte yalancı peygamberler, genelevden kovulmuş ihtiyar orospular, Somali ve Eritre'den kaçan mülteciler, Gobitçiler, sakat mücahitlerle dolu bir garip yerdir. Şimdi yıkıldı ama ekip olduğu gibi eski mekanın yakınlarındaki başka bir kıraathanedeler. İsmini vermek istemiyorum hem reklam olur, hem de uçarı çocuklar için tehlike arz eden bir yer. Bir de Sahra kitabevi var Ankara'da. Orası modernitenin yıkamadığı bir kale. Aptal giren Arif çıkar. Orada metinlerime aktarmam gereken politik dirayeti buluyorum. Modern ile arama set çekebildiğim ve var edici geleneğe en azından yaklaşabildiğim bir ufak tekke. Bir de özellikle yaz aylarında gece 12 den sonra Ulus var. Heykelin etrafında ve ana caddelerde genelevlerde kendilerine yer bulamayan çirkin ve yaşlı fahişeler olur. Bir gün zengin bir adam olursam hepsini köşklerde hanımefendi yapacağım. Onlara bir paket sigara ve yarım ekmek köfte ısmarlarsın, sana öyle şeyler anlatılar ki. Bir hayvanı bile yazara çevirebilecek garip bir büyü vardır gözlerinde. Zaten edebiyatı ar eden şey de o büyüdür. Neden yeraltı edebiyatı global bir yükselişte. Çünkü yeraltı o büyünün bizatihi kendisine talip. Bu kişiler ve mekanlar hakkında bir sürü notum var. Onları da fotoğraflarla birlikte Mübarek mekanlar Mübarek insanlar adlı bir kitapta toplamayı düşünüyorum. Yakında işe girişim de. Yazmaktan geriye kalan vakitlerinde yaşayan bir berduşum zaten ben. Yaşım 29 ama yaşlandım, harbiden yaşlandım. İhtiyarlık dedikleri şeyi tüylerimde bile hissediyorum. Bir ihtiyarın gelecekten ne beklentisi olabilir ki? Kaderci bir yapım var zati. Ne gelecekse gelsin, rızkımı veren hüdadır kula minnet eylemem. Sadece daha da iyi bir yazan adam olmak ve yazdıklarımı insanlara daha etkin bir biçimde sunmak istiyorum. Şöhret beklentim yok, 11 adet hayranla da tamam başardım işte diyebiliyorum. Ekonomik olarak ise tek lüksü çay olan bir adamım. Astım belirtileri yüzünden sigarayı da bıraktım. Dırdır nedir bilmeyen bir eşim var. Şükredip yazacak, bir ömür sabredeceğiz alt tarafı! Ankara özel bir şehir. Buralı olduğum için söylemiyorum. Zaten ben Ankara'yı burada yazabildiğim için seviyorum. Yazarların ülkeleri şehirleridir der adını hatırlamadığım bir yazar. Allah gönlümüzü burayla hemhal kılmış demek. İstanbul'la Ankarayı asla yarıştıramam. Gökdelen belli, gecekondu belli. Ama Ankara neden mübarek biliyor musun? Ankara'nın insanı kendi derinine iten bir ağırlığı var. Derinlere dalmayı kutsayan bir titrekliği. İstanbul insanı dışa döndürecek kadar canlı. Ankara insanı kendi kendine yoldaş kılacak kadar gıcık edici bir ağır başlılığa sahip. Birisi Anadolu'nun gelenekselciliğini emmiş, diğeri modernitenin tüm unsurlarını. Nabi'nin şakraklığı ile, Pir Sultan Abdal'ın içten içe sorgulayan kederi arasındaki fark, iki şehrin arasındaki fark. Son bir yılım İslam'ın ve Judaismin bu çağ hakkındaki görülerini okumakla geçti. Çok ilginçtir ki iki dinin ana referansları bu çağın insanlarının dikkatli olması konusunda çok ciddi uyarıları kapsıyor. Ben bir sufiyim ve benim tarihi ve şimdiyi algılama konusundaki dirayetimin deposu o kaynaklar. Önümüzdeki yıllarda zaten modern toplum diye bir şey kalmayacak. Bizler öyle şeylere şahit olacağız ki aramızdan çok azı delirmeden kalacak. Ben zaten bu inancımla itilmiş adamların, o şirin uyumsuzluğun, modern olamamış adamların, şaşkın tatlılığını yazıyorum. Moderne ve unsurlarına yapışmanın insanı düşüreceği hali kendimce tarih ediyorum. Ve arkadaşlarıma da Nesimi'yi, Virani'yi, kutsal kitapları, dua kitaplarını okumayı öneriyorum. Zaten yaşı otuza dayanmış ve vaktini, gecelerini modernin eserlerine harcamış bir adam için bazı şeyler çok boş gelecektir. Ben doldurma çabasında olmaya çalışıyorum. Geleneğimizdeki vatandaşların yakaladığı gerçek, Sartre'nin, Camus'un bir ömür uğraşıp da anlamlandırmaya çalıştıkları o heyulaydı. Son olarak sakın moderniteyi modernitenin usulleri ile eleştirmeyelim. Ben de bu hatayı çok yapıyorum. O zaman kendimize dair başka bir modern oluşturmuş oluyoruz. Bu sefer de aşmamız gereken başka bir tepecik önümüze çıkıyor. Belki de bu yüzden çocuk yaşta yaşlanıyoruz. Belki bana kızacaksın ama!!! O güzel adamlar, o güzel atlara bindi ve gitti. Bu yüzden delice, hoyrat, amelece bir okuma çabamız var, hala o adamları arıyoruz. Yaşayanlardan iki insandan çok şey öğrendim ikisi de ünlü olmayan ama çok iş yapmış adamlardı. Birisi bir mühendis Murat Konuk ve ikincisi bir Sosyoloji doktoru Mehmet Aysoy. Yeryüzünde bunlardan daha derin adamlara rastlamadım. Ha bir de Veysel Menekşe var. Ömrümüzde on binlerce saat var. Her insan en azından bir saatini bu adamların diz diplerine harcamalı. Tasavvufta ömür içinde ömür diye bir kavram var. O bir saatler ömür içinde ömürlere dönüşebilir. Hem zaten bir insan dokunamadığı, sarılamadığı bir adamdan ne öğrenebilir ki! Belki saçma gelecek ama bazen kitapların aracılığından sıkılıyorum. Kısa yoldan bir tarihçi analitiği, bir pratik metod kazanmak isteyen herkes için Marks en iyi seçimdir. Tabi Marksist diğer klasiklerin çözümlemecilikleri de yadsınamaz. Sosyalist klasikleri yayımlama konusunda Ankaralı yayınevlerinin müthiş çabaları vardır. Arıca, Gorki, London, Zweig gibi yazarlar insana dair yabancılıktan arınmış parıltıları kağıtlara döşemiş adamlar, bu adamlar özellikle ben gibi köleler ve ayak takımından olanlar için özellikle başucu edinilmesi gereken adamlar. Ama az kaldı. Aradığımız hakikatin üzerindeki tozları bir nefeste süpürecek olan, Tabutu Sekineyi bir çıtla açacak olan adamın ayak seslerini de rüyalarımda duyuyorum. Fowles okumaya başladım, arkadaşım yazar Derya Erkenci sıkı bir şekilde tavsiye etti. Tamam dedim, Fransız Teğmenin Kadını bitti. Sırada Büyücü var. Fowles okumak yazarın yazarlığını, okurun okurluğunu bir derece yükseltiyor. İngilizler bu işi çok iyi biliyor. Zaten bana göre yaşamakta olan en büyük yazar da Louis de Bernieres. Ona yar olmayacak nobelin kalıbına tüküreyim diyorum. Underground Poetix'in sayılarını topladım, bence Türkiye'de okunabilecek doluluktaki nadir dergilerden. Okumakla kalmadım, geçen sayılarından birinde bir makalem ve bir şiirim yayımlandı. . Ayrıca Shahram Nazeri'nin Passion of Rumi diye bir albümü var. Ben hayatımda böyle bir kompozisyon dinlemedim. Hard diski geniş sayılabilecek bir mp3üm var ama o albümün parçaları dışında bir şey kapsamıyor. Çantamı takıyorum koluma, sık sık İstanbul'a geliyorum bu günlerde. Bir lokma bir hırka modundayım. Bazen otobüste Bolu dağlarına çöken dumanı izlerken elime kalemimi alıyorum. Futuristikayı düşünüyorum, gözlerim açık... Teşekkür ediyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/alan-d-schrift-nietzsche-foucault-deleuze-ve-radikal-demokrasinin-oznesi/", "text": "Deleuze'ün oluş nosyonu Nietzsch'nin Übermensch'i ile birlikte verimli bir yorumlama deneyine yardımcı olur. Aslında, Übermensch'i Nietzsche'nin ideal özne veya mükemmel insanoğlu modeli olarak alan standart Übermensch yorumlarından çıkan yorumsal paradoksların çoğu gözardı edilebilir. Ne yazık ki, Nietzsche okurlarının çoğu Nietzsche'nin kendisinin okurlarını Übermensch sözcüğünü üstün bir insan türü olarak veya Darvinci, evrimci bir anlamda okumamaları konusunda uyardığı olgusunu dikkate almazlar. Benim yapmaya söz vereceğim en son şey, diye yazmıştı Nietzsche, Ecce Homo'ya önsözünde, insanoğlunu 'ilerletmek' olacaktır. Benim tarafımdan hiçbir yeni idol dikilmedi. (EH Ön2). Ecce Homo'da daha ileride, ...'Übermensch' sözcüğü, töreler yıkıcısı Zerdüşt'ün ağzında düşündürücü bir sözcük, hemen her yerde tam bir bönlükle Zerdüşt'ün kişiliğinde canlandırılan değerlerin tersine anlaşıldı, daha yüksek bir insan türünün ülküsel örneği olarak, yarı ermiş yarı deha olarak anlaşıldı... Bilgiç geçinen kimi büyük baş hayvan, beni onun yüzünden Darwincilikle suçladı... (EH, Neden Böyle İyi Kitaplar yazıyorum ? 1 Can Alkor'un çevirisinden aldım). Bu gibi ifadeler Nietzsche'yi Süperinsan'ın filozofu ya da Tanrı'nın ölümünü izleyen yeni bir antropo-teolojinin terimleriyle Tanrı'nın yerini alacak şekilde İnsan'ı göklere çıkartan biri olarak okumanın bir hata olduğunu açıkça gösteriyor. Foucault üzerine kitabının Ek bölümünde Deleuze, Tanrı'nın ölümü düşünürünün ve Tanrı'nın yokluğuyla boşalan yere İnsan'ı yerleştirmek isteyenin Nietzsche değil Feuerbach olduğunu belirtir. Öte yandan Nietzsche için Tanrı'nın ölümü sadece son Papa'yı ilgilendiren eski bir hikayedir, çeşitli biçimlerde anlatılan ama daha çok trajedi olarak değil komedi olarak anlatılan bir hikaye. Nietzsche'nin Übermensh ile ne kastettiğini ideal insanlık modeli terimleriyle anlamaya çalışmak yerine, Deleuzecü bir yaklaşım Übermensch'in Nietzsche metni içinde nasıl işlev gördüğünü araştıran bir deney yapacaktır. Eğer Nietzsche'nin metinlerine başvurursak, Übermensch'in neye benzediğinin bize çok az anlatıldığını fark ederiz, ve Nietzsche hiçbir yerde son adamın, daha yüksek adamın, özgür ruhun, ya da köle ve efendi ahlakçılarının resimlerini sunduğu gibi bize detaylı bir resmini sunmaz Übermensch'in. Eğer Nietzsche'nin Übermensch'i kimdir sorusunu bir yana bırakır ve bunun yerine Nietzsche metinlerinde Übermensch'in nasıl bir işlev gördüğüne bakarsak, onun belirli bir varlık ya da varlık türü adına işlev görmediğini buluruz. Übermensch daha çok, Nietzsche'nin kazanım dediği güçler yığınına verilen addır (EH, Neden Böyle İyi Kitaplar Yazıyorum? $1) Böyle Buyurdu Zerdüşt'te ya da başka bir yerde, Nietzsch Übermenschen için felsefi bir kılavuz vermez; bunun yerine Übermensch-olmak için atılması gereken adımlarla ilgili öneriler sağlar. Übermenschen-oluş'u tireyle tek bir fiil haline getirmeyi öneriyorum, tutarlı bir birleşme olduğu için. Böyle yaparak, biraraya gelinecek son noktayı şeyleştirmek ya da varsaymak yerine etkin biraraya gelme sürecine dikkatleri çekiyoruz. Sadece insanların Übermensch-oluşlarından, dışsal otoriter dayatmaların sınırlarının ötesinde kuvvet biriktirme ve ustalık gösterme süreçlerinden sözedebiliriz. Nietzsche bu Übermensch-oluş sürecini yaşamı-çoğaltma olarak adlandırıyordu ve bununla ideal bir öznellik formundan çok bir kendini-aşma ve güç istencinin artışı sürecine işaret ediyordu. Nietzsche'nin bir Übermensch sunmaktaki başarısızlığı, daha doğrusu Böyle Buyurdu Zerdüşt'te bunu reddedişi, böylece S bir Übermensch midir? sorusuna her zaman yanıt olarak bir hayır önerir, çünkü Übermensch ontolojik bir durumu ya da bir öznenin örnekleyebileceği bir var olma yolunu göstermez. Farklı Übermensch-oluş olasılıklarını tecrübe ederek, Yirminci yüzyılın ilk onyıllarında pek çok Nietzsche okumasının trajik bir biçimde yaptığı gibi Böyle Buyurdu Zerdüşt 'ü Üstüninsan denilen merkezi bir süper-özne inşa etmek için tasarı sağlayan bir eser olarak okumaktan kurtulabiliriz. Bunun yerine, deneysel bir yaklaşım, Nietzsche'nin belirttiği gibi kişinin kendi yolunu bulması gerektiğini not ederek Zerdüşt'ün deneyselciliğine eşlik eder, çünkü yol var olmayandır! (Z, On the Spirit of Gravity $2). Bu yaklaşım sadece bir Var olma yolunu vurgulamaz ama benim burada Übermensch-oluş dememizi önerdiğim sonsuz oluş sürecini mümkün kılan kendi kendini aşma ve yeniden değerlendirmenin olumlanmasını vurgular. Ve bu yaklaşımın sonucu özne nosyonunun kendisini değişmez ve tamamlanmış bir öz ya da bitmiş bir proje olarak değil ama her zaman sürmekte olan bir iş olarak yeniden formüle etmek olacaktır. Bununla beraber, bu estetik analoji üzerinde çok fazla durmaya niyetim yok, çünkü buradaki önemli fikir Nietzsche'de bir tür estetizm görenlerin öne sürdüğü gibi kişinin hayatını bir sanat yapıtı olarak yaratması değildir. Daha çok, esas fikir süren bir iş olarak kişinin yaşamının asla tamamlanmayacağıdır. Kişi her zaman unterwegstir, yoldadır, ve vurgu her zaman ulaşılan hedeften çok gitmeyedir. Bunun, Ahlakın Soykütüğü Üzerine'nin ikinci denemesinin açılışında Nietzsche'nin söz verme hakkı kazanmış egemen bireyin fiilen unutmasını tartışırken öne çıkardığı mesele olduğunu öne süreceğim: sadece bu özgürleşmiş birey, bu ne olduğunu unutarak olduğundan başka bir öteki oluşa kadir özgür iradenin efendisi (GM II, $2) için söz vermek sorumlu bir failin övgüye değer bir eylemi olur. Bu fikir Ahlakın Soykütüğü Üzerine'nin ikinci denemesinin sonuç bölümünde Nietzsche'nin kastettiği büyük sağlıkı da canlandırır, ve o sağlık büyümenin yıkım gerektirdiğini, oluşun şu anda olduğumuz şeyi bir anlamda yıkmamızı gerektirdiğini bilen bir sağlıktır. (GM II, $24). Bunu aklımızda tutarak, bence Nietzsche'nin Ecce Homo'sunun alt başlığını yeniden ele almalıyız, çünkü Kişi Nasıl kendisi Olur nihai hedefin -kendisi- kişinin oluşunun yönlendiği amaç olduğunu ima ediyor. Bunun yerine, cümlenin ilk yarısına odaklanırsak, oluş sürecine -nasıla- vurgu yapmamızı önereceğim. Ve Nietzsche'nin burada kim ise değil ne ise dediğini kaydederek, dahası bu oluş sürecinin amacının tümüyle şekillenmiş ve tamamlanmış özne ve kendilik terimleriyle anlaşılamayacağını öne süreceğim. Bunun yerine, Nietzsche'nin açıklamasındaki esas kavrayış oluş sürecinin asla sona ermediğidir. Hayat, Zerdüşt'ün öğrendiği gibi, daima kendisini altetmesi gerekendir. Kendini altetmenin önündeki en büyük engel böylece başkalarında bulunamaz. Tersine, kişinin zaten bizzat olduğu kendisi gelecekteki altedişlerin önündeki en büyük engeldir. bu da Zerdüşt'ün Übermensch öğretisiyle verdiği ders şu anlama gelir: olacağı olmak kişinin olduğundan başka bir öteki-oluşu anlamına gelir. Übermensch'in Deleuze'ün oluş kavramı ile çerçevelenmiş bu açıklaması, bizim radikal demokrasinin öznesi üzerine düşünmemize ne gibi bir katkıda bulunabilir? En azından, eğer radikal demokrasiyi kimlik politikalarının tersi olarak kurarsak, hemen fark ederiz ki Nietzsche'nin kişinin kendisi oluşuna dair açıklaması sabit bir kimlik nosyonuna yönelik her türlü girişime etkin bir biçimde direnir. Böylece pek çok çağdaş kimlik siyaseti biçimlerinin arkasındaki temel varsayımların tersine işler, bunlar da, sonuçta Sartreci kötü inanç gibi bir tutuma ya da modern bir kılıktaki kötü inanca, adlı adınca söylersek bir tür özcülüğe dayanmak zorundadır. Bu kötü inanç yahut özcülük, kişinin hiçbir ontolojik bağlılık duymadığı anlık bir stratejiden başka birşeyi göstermediği durumlarda derin bir biçimde sorunludur. Daha önemlisi, gene de, oluşun Nietzscheci-Deleuzecü açıklaması gösterir ki ister ulusal kimlik olsun ister ırksal, etnik ya da gender kimliği, herhangi bir sabitlenmiş kimlik nosyonu, özdeşleşmeye katılanlarca dayatıldığında da bakışları özdeşleşmenin alıcısını öteki olarak görenlerce dayatıldığında da aynı derecede sorunludur. Bu Nietzscheci perspektiften bakıldığında, başka bir deyişle, Nietzsche'nin Hıristiyanlığın cellat metafiziğinde temel bir an olarak ruhun icadının ve özgür iradenin ilk altını çizdiği zaman öne sürdüğü gibi, çoğunluk tarafından azınlığa dayatıldığında da kişi tarafından kendisine dayatıldığında da kimlik hapishanesi daha az baskıcı değildir. Hegemonya ve Sosyalist Strateji'de Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe radikal demokratik siyasetin kısmen öznelliğin özne pozisyonlarının çokluğuna dayanarak yeniden yapılandırılmasına bağlı olduğunu tartışmışlardı. Laclau ve Mouffe öznelliğin yeniden yapılandırılmasının gerekliliği üzerinde güçlü bir biçimde dururlarken, Nietzsche'nin özne metafiziklerine getirdiği eleştirinin, öznenin çoklu konumlandırılmasına dair anlayışlarına temel oluşturabileceğini göremiyorlar. Bizim şimdiki amaçlarımız için eşit derecede önemli bir biçimde, Michel Foucault'nun Nietzsche'nin özne metafiziklerine getirdiği eleştiriye başvurusunun Foucault'nun radikal ve çoğulcu demokratik solcu politikalar için kavramsal kaynaklar sağlayan bir dönüşle son çalışmalarında özneye dönmesiyle nasıl bağlantılı olduğunu da göremiyorlar. Çünkü en azından, Foucault modernitenin söylemsel pratiklerinin uslu ve disipline edilmiş modern öznenin inşasını kolaylaştırdığını gösterdiğinde, alternatif inşalar olasılığını açık bırakırken aynı şekilde öznenin inşasının tarihsel olarak olumsal karakterini de göstermişti. Şimdinin eleştirel ontolojisi olarak Foucault'nun çalışması böylece modernite tarafından bize dağıtılan özne konumunun ontolojik bir gereklilik olmadığını netleştirdi, ve başka özne konumlarının şimdiki anın olumsallıkları yoluyla mümkün olduğunu da aynı derecede belirginleştirdi. Foucault gibi, Laclau ve Mouffe da sabitlenmiş ve birleşmiş bir öznelliğin dağılmasını savunurlar, ama onlar ayrıca dağılma anının teorik yalıtılma altında gerçekleşemeyeceğini iddia ederler. Tersine, ikinci bir analitik an gereklidir, çünkü bu dağılma anları arasında kurulmuş olan üstbelirlenim ve bütünleştirme ilişkilerini göstermek gereklidir. Foucault'nun benliğin hermenötiğine başladığı son çalışmalarında dile getirmeye çalıştığı tam da bu ikinci andır. Laclau ve Mouffe'a göre, söylemsel olarak ayrılmış özne konumları arasında kurulmuş hegemonik ilişkiler radikal ve çoğulcu demokrasi nosyonları için gerekli koşulları sağlar. Söylemsel oluşum kavramı dolayısıyla Foucault'nun önemini kabul ederlerken, demokrasinin akıcı, dönüşebilen, ve tarihsel olarak olumsal bir kimlik nosyonu gerektirdiğine dair kendi iddialarının derinden Foucaultcu karakterini kabul etmekte başarısız oluyorlar. Laclau ve Mouffe'a göre, temel, birleşmiş bir söylem olamaz. Onun yerine, radikal ve çoğulcu demokrasinin toplumsal çevresi, madem ki, tasarım olarak, kararsız ve tamamlanmamıştır, söylemsel süreksizlik onlar için öncelikli ve yapıcı olur. Ve esas olarak gerilim ve açıklıkla karakterize olan böylesi bir toplumda, demokratik öznenin kimliği benzer şekilde her zaman süreç içinde olacaktır, devam etmekte olan bir iş olacaktır ve asla tamamlanmayacaktır, toplumsalı oluşturan olumsal düşmanlıklar ve ittifaklar tarafından üretilecek ve kendini onlara cevap olarak üretecektir. Böylece, verimli hayatının sonlarında, aynı başlarında olduğu gibi, Nietzsche, yarışma ve çekişmenin agon'un- bireyin ve topluluğun sağlığının sürmesi için gerekli olduğu fikrine başvurmaya devam etti. Ve Nietzsche agon'u demokrasi ile bağdaştırmayı tercih etmezken, onun bu gözden kaçırması siyasi alanda yarışmanın ve çekişmenin elenmesini gerektirenin kesinlikle totalitaryanizm olduğunu görmekten bizi alıkoymamalı. Sağ siyasetlerin antagonistlerinin eleneceğini farz eden bir kimlik ya ittifakı arzulama eğiliminin tersine, Nietzsche, agon'un sürmesi için ve tüm agon ortaklarının kişisel kendini altetme yolunda ilerlemeleri için daimi varlığı gerekli olan kişinin karşısında gücünü test edebileceği değerli bir düşmanın arzulanabilirliğine başvurmaktan asla yorulmaz. (BT Ön1) Bu değerli düşman, ister kişinin demokratik çekişme içinde olduğu diğerleri ya da ister kişinin kendi içindeki rekabette olduğu veya oluş mücadelesi verdiği diğerleri olsun, böylece, bizi duraklamaya, neysek o olarak kalmaya, kimliklerimizi mevcut formlarında sabitlemeye motive eden güçlere karşı bir sigorta hizmeti görür. N ietzsche'nin buradaki Deleuze'e yakınlığı bundan daha fazla olamazdı, kimlik/çokluk, agonizm/totalitarizm, demokrasi/tiranlık arasındaki Nietzscheci tezatların hepsi oluş ile faşizm arasındaki Deleuzecü tezatta da işlerler. Deleuze için olduğu gibi, Nietzsche için de, kimlik akışkandır ve kurulurken sürekli bir mücadelede olma sürecinden geçer. Deleuze çokluk bir şeyin diğerinden farklı olmasıdır oluş kendinden farklı olmaktır diye yazdığında, bizim de yapmamız gerektiği gibi, belirli bir agonal boyutun tüm öznelerarası ilişkiler için kurucu olduğunu varsayıyordu, ve, her zaman agonal ortaklarla karşılaşacağımıza göre, farklı ortaklarla yarışırken, kimliğimiz farklı şekilde kurulacaktır. Buna mutlaka, özneler ve iktidar arasındaki birleşme teknolojilerini inceleyen, ana tehlikeleri belirlemeye ve onlara direnmek için üretim güçlerini organize etmeye çalışırken herşeyin kötü olduğunu değil ama herşeyin tehlikeli olduğunu varsaymalıyız diyen Foucaultcu öneriyi de eklemeliyiz. Foucault burada kendi güç-analizinden yola çıkarak baskının kaçınılmazlığının pasifçe kabul edilmesinin bir hata olduğunu açıkça gösteriyor. Bununla beraber, aynı zamanda, Foucault'nun kendisinin, sonunda siyasi olana yüz çevirip kişisel olana dönmüş olabileceğini de kabul etmemiz gerek. Bu onun, kişinin kendi içindeki bastırılması zor olan güçlere karşı veya kişinin kendi kendisinin efendisi olduğu bir öz-efendilik modeline karşı kazanılmış agonal zaferin bir modeli olarak benliğin yetiştirilmesine dair Yunan nosyonuna geri dönmesini yorumlamanın bir yolu olabilir elbette. Bununla beraber, Foucault benliğin yalnızca kendine ve kişinin kendi üzerinde uyguladığı otoriteye cevap vermesi ve dolayısıyla somutta kişinin hem sahip olduğu hem de gözünün önünde bulunan birşey olarak kendisinden mutluluk duyması anlamında benliğin yetiştirilmesine odaklanmak gibi kişisel bir tercih yapmış olsa da, Foucaultcu analitikten çok daha açık siyasi kurtuluş stratejileri çıkarmanın mümkün olduğunu vurgulamak istiyorum. O yüzden, daha açıkça siyasi bir yaklaşım örneği olarak Judith Butler'ın eserini yorumlayarak bitireceğim. Gender Trouble: Feminism and the Subversion of Identity'te Butler, metninin başlarında, Foucault'nun kimliğin lağvedilmesi için üretici yasa erklerine vurgusunun siyasi anlamını kabul eder. Butler ayrıca, daha seyrek de olsa, Nietzsche'nin tözün metafiziğine meydan okuyuşu performatif bir kimlik yorumuna imkan tanıdığından, toplumsal cinsiyet kimlik konularını yeniden düşünmek arayışındaki eleştirel proje için Nietzsche'nin önemini kabul eder. Hem Foucault hem de Nietzsche üzerinden giderek, Butler, içselleştirmenin veya içselliğin diline meydan okur ve onun yerine performatif toplumsal cinsiyetini kazanmış bedenin, gerçekliğini oluşturan çeşitli eylemleri dışında hiçbir ontolojik statüsü olmadığını öne sürerek performatifliğin dilini önerir. Foucault'nun cinsel farklılıklar ve beden hakkındaki kimi konumlarını eleştirmekle beraber, Butler'ın vardığı sonucun kimliğin bir pratik ve toplumsal cinsiyetin performatif olduğuna dair siyasi boyutu, bizim zorunlu heteroseksist kültürümüzün baskıcı ve sınırlayıcı pratikleri içinde üretilmiş alternatif toplumsal cinsiyet olasılıklarını ifade ederken derinden Foucaultcudur. Tüm anlamlandırmanın zorunluluğun yörüngesi içinde tekrarlanmak üzere yer aldığını savunan Butler, 'failliği'... o tekrarlar üzerine bir çeşitleme olasılığı içine yerleştirir. Anlaşılır olmak için, kültürel güçler belirli tekrarları zorunlu tutarlar, fakat aynı zamanda, bu güçler alternatif performanslar için olasılıklar da üretirler. Yıkıcı bir kimlik siyaseti görevi, bu nedenle, tekrarlamaya dair bir mesele değil, nasıl tekrarlanacağına dair bir meseledir, ya da, gerçekten, tekrarlama, ve toplumsal cinsiyetin radikal bir çoğalması aracılığıyla, tekrarın kendisini mümkün kılan ana toplumsal cinsiyet normlarının yerini değiştirmektir. Ve Butler'ın düşüncesinin özne sorunundaki Nietzschezci-Foucaultcu boyutunu gözönünde tutmak, dahası, Butler'ın Gender Trouble'da, iradi bir şekilde bir gün bir toplumsal cinsiyet konumunu uyarlamaya karar veren, sanki ertesi gün de aynı isteklilikle başka bir toplumsal cinsiyet konumunu uyarlayabilecekmiş gibi duran gönüllü bir öznellik nosyonu ifade ettiğini düşünerek performatifin performans olarak aşırı yanlış okunmasını da engeller. Butler'ın konumunun Nietzscheci karakterini ayrıntılı olarak göstermek bizi konudan çok uzaklaştırır ama, burada basitçe Nietzsche'nin güç istenci ilişkilerinin çakışması olarak tözsel-olmayan bir benlik yorumunun geleneksel bir özne metafiziğine aynı radikal meydan okumayla göğüs gerdiğinin kolayca gösterilebileceğini kaydetmek istiyorum. Bunun bizi bıraktığı yerin, bizim için bağlamı kuran iktidarın yapıcı ilişkilerine dair Nietzscheci-Foucaultcu bir yorum olduğunu öne süreceğim, bizim için Nietzscheci-Deleuzecü öteki-oluş metafiziklerinin radikal demokratik bir rejimin öznesinin ödevleri arasında sayılan değişen ittifakları ve sadakatleri görüşmek için gerekli çoklu özne konumlanmalarını barındırabileceği bir yer. Yaratıcı bir kaynaşma, öyleyse, tanınsınlar veya tanınmasınlar, kabul edilsinler veya edilmesinler, Laclau ve Mouffe'un söylemsel süreksizlik ve özne konumlarının çokluğu taleplerinde, Butler'ın güncel toplumsal cinsiyet/kimlik siyasetlerindeki baskıcı sınırlamaların sebep olduğu üretici direnişleri öne çıkarmasında ve Connolly'nin demokratik bir rejimin agonistik modeliyle ilgili araştırmalarında Nietzscheci-Foucaultcu-Deleuzecü perspektiflerin işlediği görülüyor. Bu konumlar ve beraberce felsefi varsayımlar ve siyasi bağlılıklar paylaştıkları diğerleri değişen siyasi olumsallıklara cevap olarak gelişirken, dikkatli okur Nietzsche, Foucault ve Deleuze'ün yankılarını net bir şekilde duyabilmeye devam edecektir. Bu da demektir ki, Les mots et les choses'ı bitirirken Foucault'nun kullandığı bir imgeyi kullanarak bitirirsek, Foucault ve Deleuze'ün kendileri denizin kenarında kuma çizilmiş bir yüz gibi, kaybolacaklardır, oluş sürecini vurgulayan söylemleri, ister Foucaultcu assujettissement terimleriyle kurulsun, veya ister Deleuzecü agencement terimleriyle kurulsun, radikal demokrasinin siyasi projesini desteklemeye yardım edebilecek öznellik ya da faillik yorumlarını harekete geçirmeye devam edecektir. Gilles Deleuze and Felix Guattari, A Thousand Plateaus, ing. Çev. Brian Massumi (Minneapolis: Minnesota Ünv. Y., 1987) 238-9. Cf. Deleuze and Guattari, A Thousand Plateaus 293. Nietzsche'nin metinlerine göndermeler ayraç açılarak aşağıdaki kısaltmalarla alıntılanacaktır. Tersi belirtilmediği sürece, Roma rakamları deneme numarasını Arabik rakamlar bölüm numarasını, ve Ön'lerde Nietzsche'nin önsözlerini gösterecektir. Gilles Deleuze, On the Death of Man and Superman Foucault içinde, ing. Çev. Sean Hand (Minneapolis: Minnesota Ünv Y. 1988) 130. Başka bir anlamda dünyanın çeşitli yerlerinde sıklıkla beliren daha yüksek tip'in kendini ortaya koyduğu bireysel başarı vakaları vardır: kolektif insanoğluyla ilişkili olarak düşünüldüğünde bir tür Übermensch gibi birşeydir bu. Bu tür şanslı büyük başarı vakaları her zaman mümkün olmuştur ve belki her zaman da mümkün olacaktır. Ve hatta uygun koşullar altında tüm bir kabile, ırk, veya ulus da böylesi bir şanslı isabet'i temsil edebilirler. Bu ifadeyle ilgili bir noktayı not etmeye değer: Nietzsche'nin Übermensch'i daha yüksek bir insanlık türünün kesin bir tanımını sağladığı kabul edildiği sürece, Nietzsche'nin bir tür Übermensch demesi önemlidir, çünkü bu Nietzsche'nin Zerdüşt'ün öğrettiği hedefi kendine hedef seçmiş özel varlık yerine basitçe kendi Mensclichkeit'ını aşmış türden bir varlığa gönderme yaptığı olasılığına açık kapı bırakır. Michel Foucault, The Ethic of Care for the Self as a Practice of Freedom, ing. Çev. J. D. Gauthier, S. J. Philosophy and Social Criticism, özel sayı The Final Foucault 12.2-3 (Yaz 1987): 121. Friedrich Nietzsche, homer on Competition, On The Genealogy of Morals içinde, ing. Trans. Carol Diethe, ed. Keith Ansell-Pearson (Cambridge: Cambridge UP, 1994) 191. Ernesto Laclau, Power and Representation in Politics, Theory, and Contemporary Culture, ed. Mark Poster (New York: Columbia UP, 1993) 292. Chantal Mouffe, democratic Politics and the Question of Identity in The İdentity in Question, ed. John Rajchman (new York: Routledge, 1995) 44. William E. Connolly, Political theory and Modernity (Ithaca: Cornell UP, 1993) 195. Bu bağlamda Nietzsche'nin değerli düşman fikrini alıntılamamı öneren Debra Bergoffen'e teşekkür ediyorum. Gilles Deleuze, Nietzsche and Philosophy, ing. Çev. Hugh Tomlinson (New York: Columbia UP, 1983) 189. Foucault, On The Genealogy of Ethics: An Overview of Work in Progress The Foucault Reader içinde, ed. Paul Rabinow (New York: Pantheon Books, 1984) 343. Bu söyleşinin 19 Aralık 1983 tarihli orijinal metninde, Foucault bu yorumu, Dreyfus ve Rabinow'un, Foucault'dan konumunu hepsini eşit derecede iyi kabul ederek çok sayıda anlatıya aynı anda kucak açan bir görüş olarak çerçeveledikleri Rorty'nin konumundan ayrıştırmasını istedikleri sorularına cevaben yapıyor. İşte bu bağlamda Foucault, her ne kadar Rorty'ye katılmasa da, bu fikir ayrılığının nedeninin herşeyin kötü olmasından kaynaklanmadığını, ama herşeyin tehlikeli olabileceğinden kaynaklandığını belirtiyor. Metin şöyle devam ediyor: Eğer herşey tehlikeliyse, bu durumda her zaman yapmamız gereken birşeyler vardır. Ve bu anlamda, sanırım Rorty'nin konumu, ya da Rorty'nin hipotezi bir kayıtsızlığa götürür. Benim konumumsa hiper -ve kötümser- bir eylemciliğe götürür. Ve bence bu çok büyük bir farklılık. Foucault bizim görevimizin tehlikeleri kesin olarak belirleme görevi olduğunu belirtiyor ve her gün yapmamız gereken etik-siyasi tercihin neyin ana tehlike olduğuna karar vermek olduğunu söylüyor. (Centre Michel Foucault, Document D250 (5) 22-23). Foucault, the Ethic of Care for the Self as a practice of Freedom 129. Michel Foucault, The Care of the Self, ing. Çev. Robert Hurley (New York: Random House, 1986) 65. Judith Butler, Gender Trouble: Feminism and the Subversion of Identity (New York: Routledge, 1990) 2. Her ne kadar Butler'ın eserini burada Foucault ile, ve nisbeten daha az ölçüde Nietzsche ile ilişkisi bağlamında tartışacak olsam da, Butler'ın eserinin Foucaultcu analizin bir uyarlamasından çok daha fazlası olduğunu not etmem gerek. Doğrusu, Gender Trouble'da ifade edilen performatif özneye dair yorum, bana göre, en incelikli, düşünce kışkırtıcı ve potansiyel olarak, öznelliğin yapısalcı ölümü ve postyapısalcı merkezsizleştirilmesinden beri ortaya çıkmış en değerli özne yorumlarından biridir. iktidarı ve söylemi geleceğin terimleriyle düşünme sorununun izleyebileceği pek çok yol var: düzenleme, tahakküm ve yapı ilişkilerinin çakışması ya da karşılıklı eklemlenmesi olarak iktidarla yeniden-anlamlandırma olarak iktidarı birarada düşünmek nasıl mümkün olur? Neyin -tüm ağırlığı ve zorluğuyla- olumlayıcı yeniden-anlamlandırma olarak nitelendirilebileceğini nasıl bilebiliriz ve bu zıtlığın alanında sefil olanı yeniden kurma riski nasıl alınmalı? Fakat nasıl, ayrıca, farkeden bedenleri kuracak ve sürdürecek terimleri yeniden düşünmeli? . Alıntılandığı yer Butler, gender Trouble 25. Butler, Bodies That Matter 229-30. Bknz. Butler, Theories of Subjection 99. Butler'ın burada tekrarlama dilini kullanırken Deleuzecü yineleme yorumundan ayrılıp ayrılmadığı benim burada ele alamayacağım bir konudur. Judith Butler, Poststructralism and Postmarxism, Diacritics 23.4 (1993): 11. Butler, Bodies That Matter 240. Michel Foucault, The Order of Things (New York: Random House, 1973) 387."}
{"url": "https://futuristika.org/alan-moore-lovecraft-bildiginiz-gibi-degildi/", "text": "H. P. Lovecraft'ın yarattığı Cthulhu Miti üzerine kendisinden sonra yazan, kenarından dolaşan ya da doğrudan konuya giren sayısız yazar oldu. Pek sevdiğimiz Alan Moore, 1994 yılında The Courtyard ile Lovecraft'ın yarattığı mitosa katkı yapmıştı, arkasından, 2003 yılı olmalı, Neonomicon geldi. Aldığımız habere göre Alan Moore, on bölümden oluşacak Providence ile Lovecraft üzerine en ilginç yapıtlardan birini ortaya çıkarıyor. Moore, son yıllarda özellikle Lovecraft incelemelerine yoğunlaştığını ve yazar hakkında tekrarlanan klişeler ve birçok yanlış bilgilendirme dışına çıkmayı amaçladığın belirtiyor. Evde iki raf dolusu Lovecraft incelemesi kitabı olduğunu fark ettim. Lovecraft ve Felsefe, Lovecraft ve Batının Çöküşü gibi kitaplar. Eskiden edebiyat incelemelerine mesafeyle yaklaşırdım, okulu hayvan gibi erken bir yaşta bırakmış olmak, kendimi eğitmiş olmam gibi nedenlerle bu türden kitaplara uzak durdum. Hepsini değil, fakat bazı edebiyat incelemelerini okumak kafamı çok değiştirdi. Michel Houellebecq'in Locevraft hakkındaki kitabını okumadım. Pek yeni bir şey söylemiyor sanırım, yine Lovecraft'ın mizantropluğunu işaret ediyor. Bunu Lovecraft'ın söylediklerinde zaten çıkarabilirsin. Kendisinin ömrü boyunca yüz binden fazla mektup yazdığı tahmin ediliyor, bu mektuplardan en az bir tanesinin yetmiş sayfa uzunlukta olduğunu biliyoruz: Dolayısıyla varoluştan nefret eden birinin, diyelim ki erken dönem bir varoluşçu Jean Paul Sartre gibi, Lovecraft'ın nefretini yansıtan bir sözünü bulmak zor olmaz. Fakat Lovecraft'ı daha geniş biçimde okuduğunuzda dostlarını sevdiğini görebilirsiniz, Providence'ı seviyordu, çevresindeki manzarayı seviyordu, soğuk bir adam değildi, yüksek ihtimalle sinir hastasıydı. Bazen pireyi deve yapardı muhtemelen, örneğin kendisini otuz yaşına gelinceye dek sakat diye nitelemişti. Oysa bir şeyi yoktu. Oldukça sağlıklı, iri, Providence'da insanları uzun yürüyüşlere götüren, kendisinden çok daha genç insanları nefes nefese bırakan biriyken, buna rağmen işe yaramaz ve dünyaya uyum sağlayamayan bir kişi olduğunu iddia ediyordu. Lovecraft'ın felsefesinden değil, felsefenin bakış açısından Lovecraft'a bakıldığında, son dönemde spekülatif gerçekçilik hakkında ne varsa inceliyorum. Lovecraft'ın varoluşal yabancılaşma yarattığının söylenmesi göz kamaştırıcı. Lovecraft'ın mevzusu yabancılaşma, ötekileştirme. Canavarları anlatım biçimi, Cthulhu'yu ilk tasvir ettiği dönemlerde Cthulhu'nun kesinlikle olmadığı dört şeyin listesini verir. Harika. Bu anlatım bir taktiktir, zayıflık değil. Charles Dexter Ward Olayı gibi hikayelerde, ki bu öykü Providence'da geçer ve Providence'ın tarihini çizer, konu Lovecraft'ın zamanında yüksek ihtimal bölgecilik diye nitelenebilirdi. Bugün bile bu terim geçerli diyebiliriz. Lovecraft, bu hikaye gibi yazdıklarında, yerel alanda kozmik alana eklemlenmeye çalışıyor. Çok sevdiği New England manzarasında yazmayı seviyordu, yaşadığı yerin görünümünü, her şeyini sevmişti. Bu açıdan bakıldığında son derece taşralı bir ruh hali vardı. New York'da kaldığı zamanı dehşet verici bulur mesela. Bunun yanında zamanının bilimsel gelişmelerini takip eder. O dönemki bilimsel gelişmelerin neticelerinin farkına varır, izafiyetin, kuantum fizikçilerinin çalışmalarının etkisinin ne olacağını, kısmen de olsa, anlıyordur. Kendi bakış açımızdan kendimize nasıl merkezsizleştirilmişiz gayet iyi anlamıştır, artık bir tür özel öneme sahip olduğumuza dair o evrensel görüş mevcut değildir. Göz alabildiğine uzanan boşlukta, hayal bile edilemeyecek genişlikte bir alana tamamen tesadüfen dağılmış yıldızlarda en ufak noktayız, nispeten önemsiz bir galaksinin uzak bir köşesinde, yüz binlerce yıldız arasından bir yıldızda Lovecradt'ın Nyarlathotep'leri ve Yog-Sothoth'larıyla bir olmaya çalışmasındaki neden bu yabancılaşmaydı."}
{"url": "https://futuristika.org/alan-moore-sihirbazin-posta-kutusundan-caldiklarim/", "text": "Ahmet A. Sabancı, usta Alan Moore'un doğumgünü -18 Kasım- için derledi. Çizgi romanları toplumsal ve siyasal eleştiri detayıyla farklı bir boyuta taşıyan Alan Moore'un çalışmalarına film endüstrisinin -daraltılmış- versiyonları yerine, kitaplarıyla tanışmanın tam da zamanı olduğunu hatırlatalım. Alan Moore 59, sakalı 41 yaşında! Herhalde beni yazmaya ilk başladığında birileri sana Bu karakterinle tüm dünyayı etkileyeceksin. deseydi güler geçerdin. Böyle bir isteğin asla olmamıştı çünkü. Beni ilk düşündüğün zaman aklında sadece o günkü İngiltere'nin ne kadar rezil bir halde olduğu vardı. Bu durumdan nefret ediyordun ve bunu dile getirmek için bir şeyler yapman gerekiyordu. Sen de en iyi bildiğin şeyi yaptın, bir çizgi roman yazdın bununla ilgili. Üzerinden çok uzun zaman geçti beni bu dünyaya bırakalı. Dünyanın durumundan rahatsız olan birisinin zihninden doğdum ve şimdi aynı şekilde rahatsız olan milyonlarca insanın zihninde geziniyorum sayende. Bana ve kendine böyle bir fırsatı tanıdığın için çok teşekkür ederim. Sana bu satırları tüm çizgi roman kahramanları adına yazıyorum aslında. Senin sayende insanların bizlere bakışı değişti, başka bir yüzümüzü görme şansı buldular. Sen olmasaydın biz hala sürekli aynı yaşlarda ve aynı güçlerde kalan, asla normal bir hayatı olmayan ve asla suçla savaşmaktan başka bir şey yapmayan tuhaf yaratıklar olarak görülecektik. Ama sen bizi bundan kurtarmayı başardın. Bizlerin arka planda tutulan taraflarını görebildin, gösterebildin. Bizlerin tek işinin dünyayı kurtarmak olmadığını, sonsuza kadar süper kahraman olarak kalamadığımızı ve yaşadığımız diğer bir çok zorluğu herkesin görebilmesini sağladın. Senin sayende çizgi roman kahramanları olarak karakterlerimizin tamamlandığını hissedebildik. İnsanların bizleri bir bütün olarak görebildiğini biliyoruz, hissediyoruz artık. Tüm dünyanın çizgi roman kahramanlarına bakışını değiştirebilecek kadar güçlü bir zihnin içinde doğduğum için kendimi ne kadar şanslı hissediyorum bilemezsin. O zihnin içinden kağıtlara geçmeye ilk başladığımda korkmuştum senden ayrılacak mıyım diye. Ama sonra anladım durumun bambaşka olduğunu. Ve o zaman çok daha iyi anladım ne kadar da şanslı olduğumu. İlk doğduğumda çok fazla şüphe vardı içimde. Bir kötü karakter olmak güzel bir şeydi, üstelik oldukça güzel bir dünyada doğmuştum. İçimdeki büyük potansiyeli de hissediyordum. Farklı bir şeyler yapabilecek, bambaşka bir kötü adam olabilecek gücüm vardı. Ama büyük bir şirketin evreninin içindeydim, sırf para için beni yok edebilir, içimdeki potansiyeli görmezden gelebilirlerdi. Sırf ana karakterlerini daha güçlü gösterebilmek için beni ezip zavallı gibi görünmeme neden olabilirlerdi. Bunların korkusuyla geçiyordu her günüm. Sonra sen geldin ve her şeyi tamamen değiştirdin. İçimdeki o potansiyeli gördün ve zirveye çıkarttın. Olmam gerektiği yere alıp koydun beni. Bunu yapabileceğini hiç düşünmemiştim başta. Tamam senin yarattığın diğer karakterlerle arada görüşüyorduk ve zekandan bahsediyorlardı bana ama sonuçta beni sen yaratmamıştın ki. İçeriye almak istemeyebilirdin. Neyse ki bunu yapmadın, geldin ve benim yeniden doğmamı sağladın. Sonrasını zaten beraber gördük. Senin sayende bambaşka bir hayata adım attım ve şimdi o hayatın içinde ilerliyorum. Sen olmasaydın bunlar olamazdı. İyi ki beni zihnine konuk olarak aldın. Her gerçek okurun hayatında; yazdığı, ürettiği, yaptığı her şeyi takip ettiği, hiçbir şeyini kaçırmak istemediği birkaç yazar vardır. Bunlar genellikle okuyanın hayatında çok ciddi bir yer edinmiş olanlardır. O yazarın ürettiği her şey keyif verir ona, etkiler bir şekilde. Sen benim böyle takip ettiğim yazarların ilkisin. Daha önceleri de beğendiğim bir çok yazar oldu ama senin yazdığın bir şeyi -kendisi Watchmen'di- ilk elime alışımdan sonra her şey değişti: okuma şeklimden okuduklarıma gösterdiğim tavıra, hayata bakışımdan yapmak istediklerime kadar. Böylesine büyük bir etki yarattığın için sana çok büyük bir teşekkür borçluyum her şeyden önce. Bendeki bu etkini ilk farkettiğim andan itibaren seninle ve ürettiklerinle daha fazla ilgilenmeye başladım. Böyle böyle anladım aslında karşımdakinin zihninin içinde ne kadar büyük şeyler yattığını. Bunları görmek, hissetmek beni daha da tetikledi; hem hayalgücümü genişletmek konusunda hem de üretmek konusunda. Seninle karşılaştığım için oldukça şanslı sayıyorum kendimi. Hakkında sayfalarca şey anlatabilirim ama bunları zaten bildiğin için seni yormak istemiyorum daha fazla. Sadece bu güzel gününde sana ufak bir selam vereyim istedim. Sayende yapmaya başladıklarımdan sonra bu satırlar az elbette ama şimdilik olabilen bu kadar. Uzun lafın kısası, iyi ki doğdun Alan Moore! İyi ki doğdun büyük sihirbaz! PS: Bu satırları yazarken ilk filminin trailerını ve Occupy hareketine destek için yaptığın şarkıyı gördüm. Yazdıklarımın hepsinden bir kez daha emin olmamı sağladın."}
{"url": "https://futuristika.org/alanistanbul-contemporary-bodrum/", "text": "Çağdaş Sanatın öne çıkan isimlerinin son dönem çalışmaları Bodrum'da. Tarihi Haluk Elbe Sanat Galerisi Ortaçağ'ın atmosferinde çağdaş sanatın en yenilikçi isimlerini ağırlıyor. Küratörlüğü Billur Tansel tarafından yapılan bu sergi 8 16 Haziran 2011 tarihleri arasında izlenebilecek. Sergide yer alan sanatçılar, Ayşegül Sağbaş, Burcu Perçin, Kezban Arca Batıbeki, Murat Pulat ve Yavuz Tanyeli, en yeni çalışmaları ile, nostaljik bir mekanda geçmiş ile bugünün ve geleceğin bir sentezini sunacak. Çağdaş Sanatın öne çıkan isimlerinin son dönem çalışmaları Bodrum'da. Çağdaş Sanatın öne çıkan isimlerinin son dönem çalışmaları Bodrum'da. Tarihi Haluk Elbe Sanat Galerisi Ortaçağ'ın atmosferinde çağdaş sanatın en yenilikçi isimlerini ağırlıyor. Küratörlüğü Billur Tansel tarafından yapılan bu sergi 8 16 Haziran 2011 tarihleri arasında izlenebilecek. Sergide yer alan sanatçılar, Ayşegül Sağbaş, Burcu Perçin, Kezban Arca Batıbeki, Murat Pulat ve Yavuz Tanyeli, en yeni çalışmaları ile, nostaljik bir mekanda geçmiş ile bugünün ve geleceğin bir sentezini sunacak."}
{"url": "https://futuristika.org/alanistanbul-roberly-bell-the-other-landscape/", "text": "Roberly Bell ALANistanbul'un kapalı sergi mekanları ile açık terasını beraber kullanarak ilişkisel bir proje ile İstanbullularla diyaloga girmeyi hedefliyor. University of Massachusetts and State University of New York'ta heykel eğitimi almış olan sanatçı doğal olanın temsili formlarını sanatsal yaratıcılığına malzeme haline getirirken izleyiciler ile sıcak bir temas ve alışveriş kuruyor. Bu Roberly Bell'in enstalasyonu ile algısal olarak kurduğu ilişkiyi, kullanılabilir rengarenk heykelleri ile geliştirirken izleyicilere de içten birer ilişki vaadinde bulunuyor. Roberly Bell çocukluk çağlarının büyük bölümünü Latin Amerika ve Güney Doğu Asya 'da geçirmiş ve New York gibi bir metropolde yaşamakta olan bir sanatçı olarak, günümüz kentli insanının yaşadığı derin bölünme duygusunu ve doğa ile sorunlu ilişkisini ortaya koymak konusunda kişisel bir meseleye sahip. Modern bireyin doğayı algılayış biçimlerinin aşırı düzeyde denetim ve psikolojik açıdan tümgüçlülük duygusu içerdiğini söylemek mümkün. Kentlerin eril dilinin içine sıkışmış ve yine bu dil tarafından üretilen bu çarpık algılamayı Bell, kadınsı ve sıcak bir ifade ve iletişim ile yerinden ederek Amerika ve Rusya'dan sonra Türkiye'de benzeri görülmeyecek bir sergi ile gündeme getiriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/albert-camus-sanatcinin-yasami-iki-perdelik-mimodram/", "text": "Albert Camus'nun La Vie d'Artiste isimli çalışması ilk kez Cezayir'de Simoun isimli bir dergide 1953 yılında mart ayında yayımlanır. Camus ile ilgili çalışmalarda genelde atlanılan bir çalışma olur. Camus derlemelerinde kendine bir yer bulamaz. Metnin özelliği ise, Camus'nun özellikle iç dünyasında sıkıntılar yaşadığı, yazar olarak konumunu algılamakta zorlandığı bir dönemin ardından ortaya çıkmasıdır. Bu yönüyle Camus, mimodram/minidram diye nitelediği metinde sanatçının adanmışlığını vurgular. Sartre ile yaşadığı polemikte tarihe anlam ve amaç verememekte, tarihsel koşulları reddetmekte, işe yaramayan soyut bir başkaldıran insan olmaktan öteye gidememekle suçlanan Camus'nun, kırgın olduğu bir dönemin ardından gelir ve Cezayir'de yayımlanması da bu açıdan ilginçtir. Çalışma bu yıl, Albert Camus'nun yeniden basılan kısa öyküler toplaması Sürgün Ve Krallık içinde, öyküler sonrasında yer aldı. Türkçe baskıda bu metin yer almıyor. Metnin İngilizce çevirisi, Ağustos ayının ikinci haftasında The New Yorker dergisinde yayımlandı. Küçük bir ressam stüdyosu. Üç duvarı var, biri belki camdan yapılmış. Bu paneller yer değiştirebilir olmalı. Stüdyo pejmürde olmasına rağmen bazı ilginç nesnelere de ev sahipliği yapıyor: bir antika, güzel bir sürahi, bazı çizimler, eski bir bakır vazo, kirli ama yakışıklı biçimde ahşaptan yapılmış iki üç parça mobilya. Hepsinden öte, ışık. Perde kalkarken, ressam ve karısı. Adam resim yapıyor, kadın poz veriyor. Üstleri başları dökülüyor ama yine de tarz giyinmişler. Kadın titriyor. Adam kadına bakıyor. Resim yapmayı kesip sobayı doldurmaya gidiyor. Adam bunu yaparken kadın kalkıp adama sarılmaya gidiyor. Adam bir an için kadını uzakta tutuyor. Sonra kadını poz verdiği kaideye götürüyor. Kadın kızgın yüz ifadeleri takınıyor. Gülüyorlar. Kadın poz vermeye dönüyor. Adam resim yapıyor. Ressamın arkasından arkadaşı beliriyor. Ressamın karısına el sallıyor, getirdiği şarap şişesini ve pateyi gösteriyor. Kadın ayağa kalkıp o tarafa koşuyor. Ressam önce kızıyor. Daha sonra arkadaşını fark edip gülümsüyor. Arkadaş yiyeceği masaya yayıyor ve üçü etrafına diziliyorlar. Belli ki açlar ve gülüyorlar. Ancak tam oturacaklerken ressam durduruyor onları, bir yığın büyük kağıt kapıp yemeğin natürmort eskizini çizmeye başlıyor. Diğerleri bunu protesto edip pateye uzanıyorlar. Kadehlerini tokuşturup yemeye başlıyorlar. Ressam, elinde kadeh, yapılmakta olan resme bakmaya gidiyor, inceliyor. Diğerleri ona bakıp gülümsüyorlar. Ressam kadehini bırakıp resme dönüyor, artık diğerleriyle ilgilenmiyor. Sessizce, ressamın karısı ressam farkına bile varmadan, kaideye dönüp yerleşiyor. Ressam kafasını kaldırıp karısını görüyor ve sessizce bakıyor, sonra aniden, karısına sarılıyor. Stüdyoda birçok başak tuval var, başka bazı mobilyalar ve ufak bir kilim. Ressamın karısı stüdyonun bir köşesinde çamaşırları katlıyor. Bir beşik gözüküyor. Ressam çalışıyor. Arkadaşı, kibirli bir havası olan simsarla giriyor. Simsar tuvale bakıyor, her yöne evirip çeviriyor, uzun uzun düşünüyor, burnunu çekiyor ve iki akçe uzatıyor. Ressam, kabul edecekken arkadaşı işaret ediyor. Reddediyor ve üç akçe alıyor. Simsar çıkıyor. Kapı kapanıyor, arkadaşı paraları şıngırdatırken ressam birkaç sevinç gösterisi sunuyor, halının üzerinde dönüyor, karısı, duyulmasa da, şarkı söylüyor. Ressamın çalışmasına birbiri ardına spot ışıkları ve kararmalar odaklanıyor, her birinde yeni bir tuval beliriyor. Işık. Ressam tuvallerle çevrili. İki belki de üç simsar tartışıyorlar. Şövalenin diğer tarafındaki tuvallere bakan da oluyor. Masaya çeşitli yiyecekler getirilip konulmuş: güzel meyveler, zarif şişeler. Ağır ağır, duvar panelleri hareket etmeye başlıyor. Stüdyo büyüyor. Mobilyalar getiriliyor. Simsarlar şovalyenin yanında ceplerini boşaltığ bir çantaya dolduruyorlar ve sonra tuvalleri toplamaya başlıyorlar. Aralarından biri ressamla fiyat pazarlığı yapıp ödemesini yapıyor, anında diğer simsara satıyor, o da iyi iyi karla, üçüncüsüne satıyor. Ressam geriniyor, oturuyor ve gülüyor. Karısı daha şimdien büyümekte olan bir oğlanla ressama koşuyor, kocasının omuzlarına kaliteli bir sabahlık giydiriyor. Çalışmakta olan ressamın üzerinde ışıklar ve kararmalar beliriyor. Stüdyo şimdi daha da büyük. Mobilyalar, kilimler, kristaller ve güzel yiyecekler getirilmeye devam ediyor. Çalışıyor ama tuvalinin zaten bir çerçevesi var. Karısı ise köşede genç bir adam ve küçük bir kızla duruyor. Bağışçılar gürüyor. Bir tanesi iki Afgan köpeğiyle son derece çok gözüküyor. Katlanır gözlükle resimleri inceliyorlar. Bazı arkadaşları ressamla konuşmak için gelip işini bölüyorlar. Ressama sanat kitapları, çizimler vs getirmişler. Ressam tek eliyle getirilenlere göz gezdirirken, diğer eliyle resim yapmayı sürdürüyor. Çok zarif bir kadın giriyor ve portesinin yapılmasını istiyor. Ressam işini bırakıp kadına poz verdiriyor ve resmini yapmaya başlıyor. Bir başka kadın, tıpkı ilki gibi, güzel, hoş, giriyor. Aynı oyun. Onun da resmini yapıyor. Sonra üçüncü bir kadın geliyor, ressam aynı anda üç resmi yapıyor. Öğrenciler ve çömezler geliyor, bir atölye gibi şövalelerini kuruyorlar ve zaman zaman ellerindeki taslakları ressamla resminin arasında tutup göstermek için yaklaşıyorlar. Ressam hepsine öğütler veriyor, biri kendir esminden bir kısmı silerken elini tutuyor. Karısı üçüncü çocuklarını getiriyor, bacaklarının arasında oturuyor çocuk. Ressam gülümsüyor, tekrar gülümsüyor; artık alabildiğine genişlemiş stüdyo çok çok kalabalık. Ressam ancak orada burada, insanlarıne trafında resim yapabiliyor. Ressam sendeliyor. Aynı sahne ve aynı karakterlerin üzerinde hafif ışıldamalarla yanıp söner. Müzik. Büyük bir şatafatla iki resmi görevli giriş yapar. Karşılama töreni yapılır. Bir tanesi ressamın boynuna asması için altın madalya sunar. Müzik. Diğeri daha büyük bir madalya verir falan filan.. ta ki ressam süs eşyalarına kaplanana dek. Tam o anda biri ressamın kafasına defne çelengi takar. Sonra biri ressama birkaç resim fırçası verir. Eli kolu bağlanmış ressam kıpırdayamaz, o halde kalır. Daha sonra ressamın portresini yapan resmi bir ressam gelir, sonra kahramanın resmini yapan resamın resmini yapmak üzere başka bir ressam gelir, sonra üçüncü ressam belirir ve devam eder. Herkes ışıkta konuşuyordur, rozetler, köpekler ve şövaleler. Bir ihtişamla biri ressam kendisini görsün diye bir ayna getirir. Kendisine bakıp neye dönüştüğünü görür ressam. Aniden, aynayı ters çevirir, madalayalarını parçalar, köpekleri, kadınları, fırçalarıyla birlikte ressamları kovalar, öğrencilere doğru öfkeli bir hareket çeker, resmi görevlilerden birini madalyanın kordonuyla neredeyse boğar ve dışarı atar. Sonra boş sahneye döner, karısı ve çocukları köşede korkuyla büzüşmüştür. Ressam tüm resimlerini alıp yırtar. delik deşik eder ve ayaklarının altında çiğner, mobilayaları ters çevirir, karısının üstüne koşup son model elbisesini yırtar atar, sonra, sahneye delirmiş gibi döner, tüm bu karmaşanın ortasında tek başına, hüngür hüngür ağlar. Sahnenin ortası bomboş. Mobilyalar duvara dayanmış. Perde kalkarken ressam, karısının ve çocuklarının yardımıyla odanın yüksekliğini kaplayan ve neredeyse oda kadar geniş bir tuvali içeri sokmaya çalışıyor. Resim yerleştikten sonra çok az boş alan kalıyor. O boş alanda ressamın ailesi tıkışıyor, gergin biçimde tuvalin önüne taburesiyle merdivenini yerleştiren ressamı izliyorlar. Kollarını kıvırıp merdiveni çıkıyor, böylece karısı yemeklerin kalanını çocuklarına dağıtabiliyor. Ressam hala merdiveninde çalışıyor. Simsar girip sesleniyor ressama. Cevaplamıyor. Karısı geliyor. Kafasını sallayıp tuvali işaret ediyor. Simsar cebinden mezura çıkarıp tuvali ölçmeye çalışıyor. Kafasını sallayıp ayrılıyor. Başka iki simsar giriyor. Bir resmi belli ki zararına satıyorlar, Birinci Bölüm'de yaşananın tam tersi gerçekleşiyor. Ressama sesleniyorlar. Cevaplamıyor. Merdiveni sallıyorlar. Ressam elinde ne varsa kafalarına atıyor. Simsarlar kaçıyorlar. Karısı diz çöküp yalvarıyor, fakat ressam sus pus. Ressamın üzerinde bir dizi kararma ve aydınlanma olur. Ressam hala aynı resme çalışmaktadır. Işıklar. Elinde faturayla bir alacaklı belirir. Ressam cevaplamaz. Karısı başını sallar. Alacaklılar arka arkaya gelirler. Aynı oyun tekrarlanır. İcra memuru gelip, resmi bir açıklama okur. Mobilyalar teker teker dışarıya alınır. Duvar panelleri yine hareket eder ve yakınlaşır, stüdyo küçülür, tuval giderek daha fazla sığmaz gözükür. Ressam resim yapmayı sürdürür. Asortik tasarımcı gelip karısından kalan ne varsa alır. Kuyumcu gelip ressamın karısının ve kızının mücevherlerini geri alır. Kız annesine ve babasına bakar. Babasının sırtı üzerinden resme bakar. Kuyumcunun ardından koşarak uzaklaşır. Karısı ressama seslenir. Ressam resim yapmaya devam eder. Sürekli çalışan ressamın üzerinde ışıklar yanıp söner. Sadece merdiven hareket eder. Işık. Oda şimdi mobilyasız, yoksuldur. Bazı meslektaşları gelir, tuvale bakıp kafalarını sallarlar ve giderler. En büyük oğlu annesinin verdiği bir parça ekmeği geri çevirir ve kardeşine verir. Bir çanta sırtlanır, annesine sarılır çıkar gider. Anne ressama seslenir. Ressam resim yapmaya devam eder. Aynı efektler. Işıklar. Çocuk hastadır. Doktor ayrılır, birkaç hemşireyle birlikte döner, çocuğu alırlar. Ressam merdivenden inmeden gidişlerini izler, karısına bakar ve kafasını sallar. Resmine döner. Karısının bacakları titrer ve düşer. Ressamın karısı yataktadır, hasta ve bitkindir. Kendinde değildir, titremektedir. Ressam sürekli reim yapar. Sonra, ressamın arkadaşı girer. Çekinir, dostuna bakar sonra yatağa gidip sessizlik içinde oturur. Ressam döner, bir ifade olmaksızın bakar, resmine döner. Ressam, hala, resim yapmaktadır. Arkadaşı doktorla birlikte yatağın kenarındadır. Karısı ölmektedir. Tam ressam son darbesini vurduğunda, karısı ölür. Doktor ayrılır. Ressam döner ve karısının ölüsünü görür, merdivenden iner, yavaşça karısına doğru yürür ve sessizce, şiddetle ağlar. Aniden kendini yatağa atar. Tam bu anda, yavaş yavaş komşular gelip stüdyoyu doldururlar, yatağa doğru yürürler. Fakat aniden spot ışıkları tamamlanmış eserin üzerinde yanar, ışıklar akıp giden müzikle birlikte yağar. Ansızın, hepsi resme doğru döner ve açıkça sersemlemiş halde öylece dururlar. Ressam çalışmasına ve sütdyodaki kalabalığın şaşkınlığına yakarır. Sonra ressam kafasını kaldırır, diğerlerini fark edip onlara doğru gider, nazikçe itip dışarıya çıkarır. Bir köşeye gidip büyükçe kağıtlar ve şövaleye yönelir, yatağın önünde kendine bir yer açar. Arkadaşı ressama bakar, çekingen, sonra ayrılır. Ressam karısını öper, şövalesine döner, karısına tekrar bakar, perde yavaşça inerken, karısının ölü yüzünü resmetmeye başlar."}
{"url": "https://futuristika.org/albert-camus-vesilesiyle-futbolda-ahlaktan-bahsetmek-veya-bize-cok-yalan-soylediler/", "text": "Oyunu tiyatroyla özdeşleştirmenin bizdeki tiyatroculuk=sahtelik söylemine çağrışımı olmasından veya cümlede belki biraz futbol sahasında ahlaka dair ancak kırıntıdan bahsedilebileceği anlamı tınladığından, herhalde bağlam yeterince ilginç bulunmamış, alıntı kamu tarafından tekrar ve tekrar kırpılıp yeniden üretilmiş ve iddialı başka bir söz haline gelmiş. Bu tuhaf, belki kem montaj kötü bir reprodüksiyondan öte bir yeri de işaret ediyor: futbol ve ahlaka dair aslında varlığına nasıl ikna olacağımız muamma bir ikiliğin zorlama buluşmasını örgütlemek; sözün katli ve patetik bir reklam biçimiyle bize bu sahte aracılarla sunulması. Bu yazı da sakat, güvenilmez bir araç kuşkusuz. İnsan krizdedir sahiden. Camus, Ekim 1967'de Paris'te Latin Mahallesi'nde öğle yemeğini yerken, ki malum öğle yemeği Fransızların aperolarıyla birlikte rahatsız edilmeyecekleri anlardandır, yayınevinden genç bir çalışan yemeği bölüp Nobel ödülünü kazandığını haber vermiş. Haberi aldığında yemeğine sakince devam ettiğini düşünüyoruz, çünkü konuyla ilgili söyleşisi Parc des Princes'da 35 bin kişilik tribünde maç izlerken verilmiş. Racing Club de Paris Monaco maçı. RCP de kendi kulübü RUA gibi mavi beyaz olduğu için Camus Paris'te o kulübü desteklemişti. Camus, hafif utançla, eldekiyle yetindiğinin altını çizer bu seçimde, yaşamında RUA'ya ulaşamıyordur, o yüzden reprodüksiyonunu yapar ve RCP'ye yönelir. Yerel kulübünü destekle. Bu acayip söyleşide Camus gözlerini maçtan ayırmıyor. Aslında, gazeteci söze girerken futboldan bahsedeceğine Nobel ödülünden bahis açmasına içerlemiş gibi. Biraz tekinsiz, soru ile cevabın arasındaki mesafenin bir stadyumun da ötesinde uzamasına şahit oluyoruz sanki. Gazeteci anlaşılır bir durum diyor sonra, ormanın ortasında olunca başına ne geleceğini bilemezsin. Stadyumda taraftarların arasında yeryüzünün en önemli edebiyat olayına dair haber yapmaya çalışmasına mı diyor yoksa Camus'nün haline mi? Gazetecinin kullandığı au milieu des bois, Camus'nün yazarlığından ziyade kaleciliğinde okunabilir; kaledeyken ormanda hangi canavarlarla uğraşacağımızı tahmin bile edemeyiz. Jonathan Wilson burada Camus'nün Karpuz'a işin içinde hile hurda yoktu diye arka çıkmasına not düşüyor, yine sürekli tekrarlanan sözünün klişeleştirilmesine atıfla. Cesareti ve kaledeki yetenekleri için övülmüş ve hatta bir keresinde göğsüne güçlü bir darbe alıp baygınlık geçirmiş, bu da eldivenlerini asmasıyla sonuçlanacak dönemi başlatmış, o andan itibaren onu futbola sadece bir taraftar olarak dahil olmaya zorlayacak tüberkülozun bir ön uyarısı olmuş. Camus kan tükürmeye başladığında aile üyelerinin futbol maçı sonrasında ter içinde soğukta bekleyip üşütmesini başına kaktığını hatırlamalıyız. 1941'de öğretmenlik yaparken okul takımı çalıştırıp gizlice oynamaya devam da etmiş buna rağmen; çok nefessiz kalmış ama. Jacques, sporun temel gereksinimlerinin dahi para istediği herhangi bir az gelişmiş ülkenin çocuğudur; hayal gücüyle gerçeğin çarpıştığı çocukluğun haz refleksinde kendini zorbalıkla kuran yaşamın kaçılamaz referans noktası. Değil oynamak, izlemenin bile minimal ayrıcalık sağladığı bir düzende yerini bulma mücadelesi. İnsanın o andaki seçimlerinin toplumun ahlaki beklentileriyle temel çelişkisinin ortaya çıktığı o andır çarpışma. Ortaya çıkan gerilim basitçe maça kaçmak, gizlice top oynamaktan ötede, toplumsalın baskınlığında özgürlüğü seçmekle beliren yükümlülüğün çocukken daha net halde alınabilir bir kararla üstlenilmesidir. Toplumsal yapı futbol ile çocuğa neyi dayatıyorsa onun tersini seçmesi, getireceği acıya/suçluluğa rağmen oyunun verdiği hazda yenilgiye uğruyor. Önümüze bir eylem alanı açılıyor ve o anda kötü gözükse dahi seçim hakkını özgürlükten yana kullanabiliyor muyuz? Tüm bu seçimler bir araya geldikçe bizi toplumun ahlaki yapısına bağlıyor veya ondan uzaklaştırıyor, özgürleştiriyor. Yalan ve hırsızlık bunu yapabilmek için çocuğun elindeki yegane araçlar olsa da veya sadece onlar sayesinde. Ayrıca, futbol eylem alanı dışında nihayete ermeyen bir zaman boyutu da açar. Oynayanların, burada Camus'nün ve birçok başka sporcunun/izleyicinin bir maçtaki anları/anıları eksiksiz hatırlamasında görebiliriz bunu. Sürekli tekrarlanan bir şimdiki zaman, bilincimizde hiç sona ermeyen tek bir maç. Ancak bahsi geçen seçimlerle/eylemlerle şekillenen, biçimini kendimizi yerleştirdiğimiz hal ile oluşturan deneyimin yapısı. Kalecinin yükümlülüğü, maçın bir parçası oluşu ve aynı zamanda bir seçim yapıp olayın dışında yer alışı. Camus'nün Sovyet siyasetine mesafesi nedeniyle Sartre ve başını çektiği entelijansiyadan uzaklaş ması veya Cezayir İç Savaşı'nda net biçimde gerilla'dan yana tavır almayıp muhayyilesinde özgür bir Cezayir'e dilinin bir türlü dönmemesi, gerillanın halkın bulunduğu yerleri bombalamasına tepkisiyle Fransız solundan uzaklaşması. RUA dergisine verdiği metinde Sartre ve onun yansıması teorisever kitlenin insanın eylemlerindeki o basit seçimlerdense kitlesel siyaseti maruz gösterme eğiliminin onda yarattığı tiksintiye, Paris yıllarındaki insansızlaşma gözlemindeki rahatsızlığına, tüm o dumanaltı tartışmalardansa futbol maçında etik bir alan bulabilmesine dönük cümleler yok mudur, bu durumda? Demek ki yükümlülük sadece bireyin seçimiyle üstlendiği değil, kolektif yapının tümünde, sözde dışında yer alanlarda da ortaya çıkıyor ve onun ihaneti teorik alanda kim vurduya gidebilirken, sulandırılır veya kolaylıkla çarpıtılabilirken, fiziki temasla mücadelenin olduğu futbol sahasında ne akıl ne beden böyle rahatça yalan söyleyebilecek imkanı bulabilir. - Car, apres beaucoup d'annees ou le monde m'a offert beaucoup de spectacles, ce que finalement je sais sur la morale et les obligations des hommes, c'est au sport que je le dois, c'est au RUA que je l'ai appris. - Le peu de morale que je sais, je l'ai appris sur les terrains de football et les scenes de theatre qui resteront mes vraies universites. - Cevabı benim için şöyle oldu: Passolig denen garabet uygulama için çeşitli kulüplerin taraftarlarının organize ettiği boykot ve protestolarda sokağa çıktığımız zamandı. Kadıköy'deki Boğa heykelinin orada toplanmışken polis aniden, şiddetli saldırdı ve oradan çekilmek zorunda kaldığımızda can havliyle hemen karşıdaki ara sokağa girdik. Orada, dumandan ve coptan nefessiz adım attığımda, biraz önce basbayağı tepelendiğimiz meydanı çok net ve rahat bir açıdan gören lokantanın kapısındaki masada bir adam, üzerinde St. Pauli Modern Futbola Hayır yazan tişörtüyle sakince kuru fasulye pilavını yiyor ve bir yandan ağzını silerken, canhıraş koşturan bizleri seyrediyordu. İzleme rejimi, onaylama mekanizması, seni silenler: senden yana görünenler. O yüzden bu yazı bedenin pilav üstü kuru fasulye seçimiyle sonlanacak. - Doğaldır ki Camus'nün romanına gönderme. - 1980'lerde, 12 Eylül'ün hemen ertesinde Fenerbahçe'de ilkokulda sınıflar ortalama 30-40 kişiden oluşurken, beton bahçede futbol oynama yasağını delmek için buruşturulmuş kağıtlardan muazzam bir top yapıp, her biri sınıfın neredeyse tamamını kapsayan takımlarla maç yapardık. Bu kuralsız, ziyadesiyle vahşi, 50-60 kız oğlan karışık güruhun sahte bir topun peşinden koşmasındaki acil çözüm önerisi. - İlk Adam, Tahsin Yücel çevirisi - Yabancı, Vedat Günyol çevirisi - Her türlü düşünme eylemi ve tinsel olgu aynı zamanda bedensel değil midir? Bir yere varır mıyım diye Spinoza'ya bakmaya devam ediyorum. - ağzına kadar dolu bir stadyumdaki pazar maçları ve benzersiz bir tutkuyla sevdiğim tiyatro, kendimi içinde masum hissettiğim biricik yerleridir dünyanın. Düşüş, Hüseyin Demirhan çevirisi"}
{"url": "https://futuristika.org/album-kapaklarinda-ciplakligin-tarihi/", "text": "Müzik endüstrisinin, internet nedeniyle her geçen gün albümlerden ziyade single ya da yasal indirilebilir şarkılar dönemine girdiği bir dönemdeyiz. Oysa önceki yıllarda albüm kapakları önemliydi. Rekabette öne çıkmak için manipule edici, dikkat çekici çalışmalar kullanılıyordu. Dünyaca ünlü tasarımcı, fotoğrafçı ya da reklamcılarla çalışanlar da vardı. Cinselliği kullanmak da önemliydi kuşkusuz. Bir dereceye kadar ilginç, sanat dediğimiz kelimeden ne anlıyorsak dahil edebileceğimiz olanların yanında bazıları var ki, gruplar neden kendilerini böyle ortaya atmış, anlamak zor. Şilili psychedelic rock grubu Aguaturbia'nın 1969 yılında çıkardıkları ilk albümde, çelimsiz hipileri üzgün üzgün bakarken görüyoruz. 1970'li yıllarda, isimlerini John Lennon ve Yoko Ono'nun arkasında çalarak duyuran Elephants Memory de kendi isimlerini taşıyan 1972 yılındaki albümlerinde bir filin suretinde boyalı olarak çıkıyorlar. Yine pek sevdiğimiz, yetmişlerin Japon rock harikası grubu Flower Travellin' Band'ın, Yuya Uchida & the Flowers' olarak kaydettikleri ve Jimi Hendrix, The Who, Cream gibi 60'lı yıllardan müzisyenlerden cover yaptıkları albümü Challenge'da grup elemanları, günlük aktivitelerini yapar gibi çıplak poz vermişlerdir. Ancak Flower Travelling Band'in asıl bombası, grup elemanlarının çıplak olarak motorsiklet kullandıkları Anywhere albümünün kapağıdır. Albümün içindeki tam fotoğraf için buraya bakabilirsiniz. Flower Travelling Band'in bize şimdi garip gelen bu fotoğrafları, aslında kendi döneminde oldukça cesaret isteyen hamlelerdi. Bunlar zaten rockçı takımı, deli oluyorlar biraz demeyin. Jazz ortamlarının en saygı gören kişilerinden, kendi alanında çığır açmış biri sayılan Alman flütçü Herbie Mann da bir dönem kendini kaybedip çıplak poz vermiş, Push Push isimli albümünün kapağında. Gülümseyen, fotoğrafta hafiften birbirlerine dokunan sakallı elemanlarıyla poz veren Orleans grubunun albüm kapağında ortada duran kişi aynı zamanda şu günlerde ABD'de New York adına kongre üyesi olan John Hall'dur. Eski müzisyen, şimdiki zamanın Demokrat Partilisi John Hall o günler için pek yorum yapmıyor. Kapağında küçük bir kızı çıplak olarak kullanması nedeniyle, tarihte yasaklanan ilk albüm 1960'larda çıkmış olan Blind Faith grubunun çalışmasıydı. Eric Clapton, Steve Winwood, Ginger Baker gibi şöhretli isimlerden oluşan bu süper grup tek albümleriyle de yasaklandı, sonrasında dağıldı. Kapakta küçük bir kıza, elinde bir uçak tutuyordu ve kuşkusuz gayet fallik anlamlar taşıyordu. Yıllar sonra, fotoğrafı çeken Bob Seidemann, istediği anlamı yakalamak için Londra Metrosunda 14 yaşında bir kız bulduğunu, ailesiyle tanıştığını ama daha masum olduğu için bulduğu kızın 11 yaşındaki kardeşini kullandıklarını açıklıyordu. Grubun adı, albüm bilgisi kapakta yer almıyordu ve bu durum, Eric Clapton'ın isteğiydi. Örnekler arasında gayet estetik olanlar da var aslında. İçinde Fight Club tema şarkısı Where is my mind? da bulunan Pixies albümü Surfer Rosa'nın kapağı bunlardan biri. Kapakta bir Flamenko dansçısı şeklinde poz veren kadın, aynı zamanda albüme adını veren bir dizedeydi: Besando chichando con surfer rosa. Punk'ın doğduğu yıllarda, erkek egemenliğinin dorukta olduğu dönemde The Slits isimli ve hala müziğe devam eden punk grup da madem et istiyorsunuz alın size et der gibi poz vermişlerdi. Futuristika'da daha önce bahsettiğimiz, John Lennon ve Yoko Ono'nun, kendilerinin kotardıkları albüm kapağı da, tarihte kendi istekleriyle tamamıyla çıplak gözüken ilk müzisyenler olmaları gibi bir özellik taşıyordu. Çıplaklığı albüm kapağı olarak kullanmanın örnekleri Türkiye'de de görülmüştür. Ancak bu albümler, bir zamanların Yeşilçam seks filmleri furyasına dahil olduğundan konumuz dışındadır. Yine de, tarihin bence en uç noktadaki albüm kapağı, 2000'li yıllarda kurulan, yakın zamanda Türkiye'de de konser veren Liars'dan geldi. Bir hardcore gay porno sahnesindeki gibi poz veren grup elemanlarının single kapağının sansürsüz hali burada görülebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/aleister-crowley-gel-dunyayi-kandiralim-pessoa/", "text": "12 Ekim 2012, Aleister Crowley'nin 137. yaşgünüydü. Crowley, hakkında sayısız kitap yazılan, filmler çekilen, kült bir fügür şeklinde, etkisini en azından 2000'li yıllara gelene kadar sürdürdü. Tüm satanist öğretiye dair kafa karışıklığına rağmen, kendisinin gerçekleştirdiği en büyük başarı, Doğu'yu okumakta zorlanan dönemin Batı toplumuna, doğuya ait öğretileri, toplumun her katmanı bazında yaymış olmasıdır. Kendisini şeytani bir figür olarak resmeden İngiliz basınını de etkisiyle Şamanizm, Kabala, Budizm, Kadim İnançlar ve daha birçok ezoterik detayın toplumsallaşmasında büyük rol oynamıştır. Oysa, yaşamdan keyif almaya çalışan, eğlenceli bir figürdü aynı zamanda kendisi. Bir keresinde, evine 5 farklı ırkı temsilen topladığı, dansöz bir siyahi, hiç ingilizce bilmeyen bir hintli, bir çinli ile yemek yedikten sonra, günlüğüne kendilerine büyü pratiklerini gösterdim. Sonra da doğru yatağa! yazıp, ertesi gün akşamdan kalmayım, diye not düşebiliyordu. Bugün, Aleister Crowley'nin 2012 Başkanlık seçimlerinde bile önemli bir kişilik olması tesadüf değil. Hükümetlere nefretini defalarca dile getirmiş olan Crowley, insanın kendi aydınlanması sonucunda yaşayacağı ruhani özgürlüğün, bu iktidarların sonunu getireceği iddiasındaydı. Crowley'nin taparcasına sevdiğ babası vaaz verirdi. Çocukken okumasına izin verilen tek kitap İncil oldu. Kitap sayesinde, şeytanı ve simgeleyen rakamı 666'yı sahiplendi. İblis lakabını ona toplum değil, o daha çocukken, kendisini mastürbasyon yaparken yakalayan annesi takmıştı. 14 yaşındayken, ailesi kiliseye gittiği sırada, annesinin yatağında, zorla, evin hizmetçisiyle yaşadı ilk cinsel deneyimini. Sonrasında, fahişeler, kadınlar erkekler ve hatta gençler geldi. Etrafında oluşan aura ve mite bağlı olarak, o hizmetçinin Karındeşen Jack'in kurbanlarından olduğu söylenir. Crowley, belsoğukluğu kaptığında henüz 17 yaşındaydı. Felsefe ve İngiliz edebiyatı okudu. Çok sayıda şiir yazdı. Altın Şafak örgütüne girdiğinde henüz 23 yaşındaydı. Örgütten atılmasının nedeni de eşcinselliği oldu. Her ne kadar örgütte de eşcinsellik yaygın olsa da, Crowley'nin oğlanlarla ve fahişelerle birlikte olup bunu hiç gizlememesi, örgütü kızdırmıştı. Bir koruyucu meleğin kendisini kolladığını ve isminin Aiwass olduğunu söylerdi. İki dişini, tanıştığı kadınlara yılan ısırığını rahat verebilmek için sivriltmişti. Eşi Rose ile evlenmesini, İncil'de okuduğu Kızıl Kadın ile özdeşleştirmesine bağlayanlar var. Hep Kızıl Kadınlarla birlikte oldu. Okültizmden hiç anlamayan Rose'un, Crowley'nin seansıyla inisiye olması, Crowley'yi Büyük Şeytan 666 diye selamlamasına rağmen Crowley'nin tatmin olmayıp karısını Kahire müzesine götürmesi ve Tanrı Horus'u kendiliğinden bulmasını istemesi, müzede dolanan Rose'un tanrıyı ayırt etmesinin ardından ikna olması da ilginçtir. Çok gezmiştir. Rusya'dan Portekiz'e, Kanada'dan Hindistan'a, neredeyse tüm dünyayı gezmiştir ve binlerce, binlerce kitap almıştır. Çoğunu okumadığı, çeşitli dillerde özellikle de latince ve yunanca kitaplarla kuleler yapmıştır. Okültizme takıntısı ve ilgisi, tüm skandalları ve sansasyonlarıyla geçen ömrünün son yıllarında, İtalya ve Fransa onu sınırdışı etti. Toplum düzenini sarsan hareketlerine dayanamıyorlardı. Kendi isteğiyle İngiltere'ye girmeyi uzun süre reddetti. 1947 yılına gelindiğinde gazeteler artık ona yer vermez olmuştu. Toplumların gözü şeytan belledikleri bir başka adama, Adolf Hitler'e kaymıştı. Popüler kültürde etkisi büyük olan Crowley, The Beatles'ın ünlü Sergeant Pepper's Lonely Hearts Club Band albümünün kapağında Edgar Allan Poe ile aynı hizada, en arka sırada, devlet ve toplum dersinde öldürülen çocuklar gibi, soldan ikinci sırada bakmaktadır dünyaya. Hiç kimsesiz ve beş kuruşsuz öldüğünde günde 11 doz alan bir eroin bağımlısıydı. Birçok insanı öldürecek bu doz onu ancak normalleştiriyordu. Crowley'nin ölümü hakkında da çeşitli söylentilerin olması, kimilerine göre pişman, kimilerine göre bir budist, oğlu Aleister Ataturk'un annesi Patricia'ya göre ise tam ölürken esen sert rüzgarın ve şimşeklerin odayı salladığının söylenmesi, aurasını diri tutmaktadır. Tüm kötülemelere rağmen, Crowley, batı ezoterizminin önemli bir ustası olarak etkisini sürdürmektedir. Aleister Crowley ve Portekizli çok kişilikli şair Fernando Pessoa'nın hikayesi 1929 yılında başladı. Pessoa, vaktini Lizbon'da geçiren bir şairken, Crowley'nin altı ciltlik İtiraflar kitabına denk gelir. Kitapta Crowley'nin yıldız falında hesaplama hatası fark eder. Astroloji bilgisi üst düzey olan Pessoa, Crowley'e hem kitap için teşekkür eden hem de hatayı belirten bir mektup gönderir. Crowley de Pessoa'ya düzeltme için teşekkür ettiği nazik bir mektup yazar. Pessoa da bazı şiirlerini ingilizceye çevirip Crowley'ye gönderir. Crowley kendisini ziyaret etmek istediğini belirtir. Pessoa aslında biraz tedirgin oldu diyenler var. Kötü ünüyle malum Crowley, bir mektup üzerine, davet edilmeden, biraz da zorla ziyarete gelir Lizbon'a. Pessoa aslında sadece iki kez görür Crowley'yi. Pessoa, Crowley'nin Pan için İlahi şiirini portekizceye çevirmişti. Kendisini ziyaret eden Crowley, otel odasından Pessoa'yı arar ve Lizbon'a beraber geldiği, asistanı ve o dönemdeki Kızıl Kadın'ı Hanni Jaeger'ı yaptıkları ayin sonrasında iki gündür görmediğini söyler. Pessoa'nın da yardımıyla Crowley, tam da kayalıkların dibindeki otelinden denize atlamış gibi, Portekiz'de sahte bir intihar söylentisi yaydı. Gazeteler Crowley'yi manşete çıkarırken, aradan bir süre geçtikten sonra Crowley Berlin'de sergisinin açılışıyla sansasyonu iyi kullandı. Pessoa'nın bu kandırmacaki rolü üse, otel resepsiyonunda Crowley'nin bıraktığı sahte intihar mektubunu onaylamak hatta ertesi gün, otelin yakınlarında Crowley'nin hayaletini gördüğünü söylemek oldu. Pessoa ve Crowley'nin yaşadığı bu olayın bir edebi-belgeseli de mevcut."}
{"url": "https://futuristika.org/alejandra-pizarnik-gunluklerden/", "text": "Jokey Klübü'nde şöhretli bir ressam, acemi bir ressam, olgun bir şair, çaylak bir şair ve bir psikoanaliz uzamanı arasında geçen konuşma. Konu: İççamaşırı takıntısı. Olgun şair: Bir kadının iççamaşırını çıkardığında dudaklarını yalayan bir sadist tanıyorum. Psikoanalist tutkunu: O özel bir durum. Kadınların, şiddet kullanmadan nazikçe davrandıktan sonra iççamaşırlarının yırtılmasından hoşlandıklarını biliyorum. Olgun şair: her durumda, gerçek şu ki iççamaşırlara takıntılıyım. Psiko...: O zaman her sevgilinin bir çamaşırını saklamalısın. Şöhretli ressam: Evet ama onlar yıkayıp ütüleyip renklerine göre dizmeden önce, pembe, mavi, beyaz vs. Şöhretli ressam: Evet çünkü ona göre iççamaşırı kelimesi idrar ile eş anlamlı. Zemin karolarına yazık, dediklerine göre ciğerinde bulduklarından bu yana çişinde taşlar varmış. The Captive (p. 280) Herhangi bir şey tesis etmenin imkansızlığına ani bir kanıt. Proust, Verdurinler'in Baron Charlus'u Morel'den ayırmak amaçlı nefret dolu entrikalarını tasvir ediyor. Bu feci insanlara, yalanlarına ve komplolarına o an bir parça bile iyilik hissetmek imkansız. Fakat aniden, hayat! Saniette'nin rezaleti, çöküşü zaruri bir sefalete yol alıyor. O andan sonra anlıyoruz ki iki insan bu rezil arkadaşlarına olacak en iyi şekilde önyargısızca aracılık ediyorlar. Onlar hakkında tam o anda nazikler diye düşünebilir miyim? Hayır, çünkü önceki sahnedeki kötülüklerini ve adaletsizliklerini hatırlıyorum. Bu kötülükleri nedeniyle onların tümüyle sapkın olduklarını düşünebilir miyim? Hayır, çünkü Saniette'in ketum yardımı alicenaplıklarını gizliyor... Herkes ve her şey ile aynı gidiyor! Derbeder, bohem varlık yeşil ve rahatsız uyarıları kabul etmeyecektir. Arzular sonsuz susuzluğunu benim asitli, sorunlu içime akıtıyor. Bilinmez bir kitapçıya giriyorum. Rengarenk raflara yaklaşıyorum, merak dolu ve yoğun hislerle. Yeni bir şey bulma umudum bir çalışanın hangi kitabı aradığımı sormasıyla yıkılıp gidiyor. Kadına ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Nihayet, aklıma geliyor. Orada yok. Bakmaya devam etmek istiyorum fakat üzerimde kitapçı kadının bakışlarının ağırlığını hissediyorum, ne istediğini bilmeyen birini onaylamayan kısık gözler bunlar. Hep aynı şey! Birinin muhakkak bir amacı olmalıdır! Her zaman ileriye doğru giden bir yolu izlemelisin! Her zaman mutlak olanı arar ve her zaman sadece şeyleri buluruz. Alejandra: kırk günlük konuşulamayacak ızdırabın var. Nefesini kesen ve herhangi bir şekilde itirafı mümkün olmayan kırk günlük yalnızlığın. Alejandra: o güzel yüz tek kalan şey. Her şeyi senden söküp almışlar gibi. Seni günlerin o soğuk yekününe daldırmışlar ki yokluğunu unutmaya çalışırken şoka girmiş olabilirsin. Alejandra: müthiş savaşmalısın. Kendinle ve bu defterle savaşmalısın. Her ikisiyle de, çünkü o güzel gözlerin böyle olmazsa her şeyin kaybedileceğini söylüyor. Belki kurtaracak bir şeyler kalmıştır. Ne? Sorular! Ruhun Alejandra, ruhun! Avenida de Mayo'da kör bir adam kalem satıyor ve ufak bir zili çıngırdatıyor. merdivenlerinde kör bir kadın ilahi söylüyor. Zeyrek kırmızı saçlı bir adam geçiyor. Yeşil çerçeveli gözlükleri püskürtüyor. Umarsız gözüküyor. Çirkin notalar seline nasıl dayandığını merak ediyorum. Daha sonra siyahlar içinde üç ya da dört kişi çıkageliyor. Korku dolu hareketler yapıyorlar, büyük şehirde yeni olduklarını belli ediyorlar. Hepsinin hizmetçilerin elleri gibi kırmızıya çalan tenleri var. Kuyu sularının ve alçak evlerin insanları. Sert ekmek ve şaraptan sertleşmiş ağızlarıyla. Üzerlerinde iç karartıcı bir hava var. Varoşlarda dükkanların kapalı olduğu ve radyo spikerlerinin hiç durmadan futbol maçından grotesk biçimde söz ettikleri pazar günleri gibi. Julian Green söylemişti sanırım, bu türden bir hüznü ancak Amerika'ya varıp da gördüğünde hissetmiştir. Yazmak ve yazmak. Bu hisleri yazınca neredeyse dehşet zevk alıyor gibiyim. Yeryüzünde başka bir yerde ya da başka biri olmayı istemezdim."}
{"url": "https://futuristika.org/alejandra-pzarnik-gunesli-bir-gece-dusluyorum-circiplak/", "text": "yazılı bir şiiri silip götürür gibi. Var olduğum için havanın bu ezası Kanımı içen ecinni Havanın ardında. Aşikar ki tek bir söz çıkmıyor ağızlarından. Bir lahzada tükettim hayatımı Paramparça oldu son masumiyet Hat'a ve kat'a Paramparça. Ne olacak bu korkuyla benim halim. Al benim bu yüzümü, dilsiz, yakaran Senden dilediğim bu aşkı al. Al bende aslında sen olan ne varsa. Hep yanıbaşımda ölüm. Dinliyorum ağzından çıkanı. Tek duyduğum kendimim. bengiliğin maskesini buluyor genç kız ve kırıyor şiirin duvarını. Küçük kara güneşlere bölünen bir miskal güneş. Hep olduğu gibi, gece gelip çattığında,"}
{"url": "https://futuristika.org/alejandro-jodorowsky-iyilesme-cabasi/", "text": "Başlangıçta sinema sadece sanattı, büyük bir sanat. Sonra yıldızlar geldi, para işin içine girdi. Yıldızlar, sinemanın hastalığı oldular. Bugün sinema yapımcıların elinde. Sanat yapmak istiyorum ve ne zaman çabalasam insanlar hayır, diyor. Çünkü işin içinde onlara yarayacak para yok. Ben de oturup beklerim dedim, Bir gün yaparım. Film yapmamı istemediklerinden de değil hani, Güney Afrika hakkında politik bir film ya da erotik bir şeyler yapmamı isteyenler oldu. Ne istersem onu yaparım, dedim. Böylece bekledim. Yirmi üç yıl. Acı çektim. Çünkü film yapmak, dünyadaki sanatların en güzelidir. Kütüphanemde yüzlerce güzel film var. Her gece, sabaha doğru üç gibi kalkıp bir tane izliyorum. Her Allahın günü, acı çekiyordum. Yine de kendi kendime söylemeyi sürdürdüm: Bir gün yapacağım. Eğer Dune'u yapabilseydim, Spielberg kadar zengin olabilirdim. Belki ruhumu satardım. Fakat o film sırasında başka bir yüzyılda olduğumu biliyordum. On dört saatlik bir çekim yapmak istedim. Hollywood deli olduğumu düşündü. Oysa şimdi televizyon dizileriyle bunu yapabiliyorsun, yirmi saat, otuz saat. Yorulana kadar bölümler izlenebiliyor. Dali ile çok uğraştım. Kendisini bulmak mümkün değildi. Saatine 100.000$ istiyordu. Senaryoyu değiştirdim. Sana bir saatlik sözleşme hazırlayacağım Dali dedim. Senin hipergerçekçi bir modelini yapacağım. Senin karakterini Galaksinin İmparatoru yapacağım. Senden, bir robot olan ikizini yaratacağım. Sonra da o robotu kullanacağım. Dali olmayacak. Dali seni sadece bir saat kullanacağım. Böylece 100.000$ karşılığında kendi Dali'm olacak. Tüm seti ışıklandıracağım, böylece nereye gidersen çekim yapabileceğim. Her yerde ışık olacak, dekor mobil olacak. Nereye giderse, dekor da gidecek. Orson Welles'in de peşine düştüm ayrıca. Bir restoranda gördüm onu. Avcı gibi gizlice izledim. Şef garsona yanaşıp, ne yiyor ne içiyor diye sordum. Sonra pahalı bir şişe gönderdim masasına, benimle konuştu. La danza de la realidad'ı yapmalıydım, kendimi iyileştirmeliydim, ruhumu, ailemi. Ayrıca, izleyenlere kendi hatıralarını da iyileştirebileceklerini göstermek istedim, geçmişlerini, bunu yapmanın gerekli olduğu hissine kapıldım. Bir zamanlar yaşadığım o küçük kasabaya gitmek istedim. Doğduğum, farklıyım diye diğer çocukların bana gülüp beni tekmeledikleri, benden nefret ettikleri yere. Kocaman bir burunla bembeyaz bir çocuktum. Rus-Yahudi ailenin oğlu. Bu nedenle benimle oynamak isteyen yoktu. Üzülmüştüm çünkü kasabayı sevmiştim. Şimdi yetmiş yıl sonra buraya geldim ve hiç değişmemiş. Ölü bir kasaba gibi. Bir yeni bina hariç her şey aynı. Çocukken saçımı Japon bir oğlan keserdi, geri dönünce yine saçımı kestirmeye gittim. Mevzu dramatik bir tecrübeye döndü. Çünkü mekan yine aynıydı ve saçımı kesen oğlan, ben ufakken saçımı kesenin oğluydu. Filmde de var bu. İşin aslı kasabayı değiştirdim, orasını burasını temizledim, evleri boyattım ve insanları filmimde gösterdim. Değiştirdim, tıpkı hastalığa bir iksir yetiştirmiş kahraman gibi, bir nevi kendi mekanıma deva getirdim, bunu yapmalıydım. Babam Şili diktatörü Ibanez'i öldürmeyi denemedi aslında, ama bunu yapmayı istedi. Hatta bunun hakkında bir kitap da yazdım. Resimledim, böylece düşünü görünür kılabilirdi. Annem de hiç opera filan söylemedi, ama hep isterdi. Ben de ona opera söylettim, çünkü istediği buydu. Annem aşağılanmış bir kadındı. Filmde onu o noktadan alıp ailenin efendisi yaptım. Babam Stalinistti. Filmde Stalin gibi giyindi. Beni de çocukken Stalin gibi giydirdi. Ibanez'e hayrandı ve nefret de ediyordu. Ibanez de Stalin gibiydi. Filmde annem Seni olduğun gibi seviyorum, diyor, Stalin olabilirsin diye değil. Babam anlıyor, başarısız olduğunu. Ama gerçekte asla değişmedi. Çocukken mutant gibi bir şeydim. Dört yaşında okumayı sökmüştüm. Mucizeydi. Ne bulursam okudum. Başlarda utandım, benden başka okuyan yoktu. Sonra okurken bilerek hata yapmaya başladım. Sonra çocuklardan biri kafama taş attı, dişim kırıldı. Canım çok acımıştı. Bundan sonra bildiğim gibi okuyacağım dedim ve başladım gerçekten okumaya. Büyük oğlanların sınıfına aldılar beni. Film şiir gibidir. Acı çektiğim o kasabaya gidip orayı fethetmek istedim. O çocuğu getirip geçmişi değiştirmeyi arzu ettim. İntihar etmeye niyetlendiğim aynı kayalıklarda çekim yaptım. Oğlan inanılmazdı, çok gerçekti. Kendimi neden öldürmemiştim? Bir şey yapmama engel oldu, zamanda yolculuk yapıp kendimi kurtardım sanırım. Aslında filmlerin beni iyileştireceği filan yok. Yirmi dört yıl önce kaybettiğim bir oğlum vardı. Yıkıldım. Oğlumu iyileştiremezsem, başkalarını çocuklarını iyileştirmeye çabalarım dedim."}
{"url": "https://futuristika.org/alejandro-jodorowsky/", "text": "Kendinizi Latin Amerika edebiyatının neresine görüyorsunuz? Garcia Marquez, Vargas Llosa, orges, Cortazar, Fuentes ve Şili'deki yazarları düşünürsek. Tüm bu yazarlar Latin Amerika folklorundan çıkmıştır. Ayrıca çalışmalarında siyaset de vardır. O günlerde Komünist parti ve Fidel Castro'ya sempati beslemek durumundaydınız. Size yardım etsinler diye oyunu kuralına göre oynamalıydınız. Pablo Neruda gibi mesela. Ben ise her zaman apolitik oldum. Ben şiirsel devrime inanıyorum, politik bir devrime değil. Politikadan nefret ederim. Bir zamanlar gerekli olan bir yapı olabilir, ancak bugünlerde tamamen bozulmuş durumda. Ayrıca genellikle hırsızların uğraştığı bir meşgale. Ayrıca büyülü gerçekçilik asla ilgimi çekmedi, ben de Latin Amerikalılara dönüşmüş Yahudiler hakkında yazdım. Çünkü Latin Amerika temelde Anti-Semit'dir. Açık olalım. Bir zamanlar yaşadığım Şili'ye bakın mesela. Ülkenin yarısı Nazileri desteklemişti. Sayısız Alman güney Şili'ye kapağı attı. Şili her zaman anti-semit oldu. Hala öyle. Bunu yazmaya cesaret eden olduğum için, eleştiriler hiç iyi olmadı, iyi satmadım. Hiper avangardın doğasına uygun bir çok çalışmam var, Beckett veya Ionesco gibi. ABD ya da Britanya'da benim için büyülü gerçekçi denmesi beni zerre ilgilendirmiyor. Ben gerçekçi büyü yapıyorum. Şili'ye bağlılığım mevzusu karışık. Twitter'da milyonun üzerinde takipçim var ve çoğu oradan. Ben ruhani bir iş yapıyorum. Ruhumda, herhangi bir ırkım ya da milliyetim yok. Sınırların dışıyım. Belirli bir yaşım da yok. Yaşımı yaşamıyorum. Yaşımdakiler gibi davranmıyorum Yaş yok, ulus yok. Yine de hayatımın önemli bir kısmını Şili'de geçirdim. Orada doğdum ve ve inanılmaz bir büyüme evresi yaşadım 23 yaşıma dek. de anlattığım budur. Şairdim, şiirden anlardım. Tüm bunlar Şili'de, Pinochet gelmeden ve dehşet verici olaylar yaşanmadan önce gerçekleşti. Dolayısıyla köklerime karşı bir tür nostaljim var. Ama bu kökler Yahudi köklerimle iç içe. Lisede dışlanmıştım, kimse yanımda oturmuyordu. Meksika'da kafam şekillendi. Fransa'da Marcel Marceau ile çalışıp mimik öğrendim. Andre Breton ile çalışıp gerçeküstücülüğü gördüm. Gaston Bachelard ile çalışıp felsefe öğrendim. Avrupa kültürü edindim. Kitabın İtalya'da yirmi baskı yapması komedi bir olay. Hiçbir fikrim yok, belki İtalyan ruhu nasıl biri olduğumu anlamıştır. Şu an mefta olmuş Şilili bir ressam, Robert Matta burada Fransa'da yaşıyordu. Fransa'da başarılı olmanın kolay olduğunu, sadece ilk 50 yılın zor olduğunu söylemişti. Paris'te 50 yılım doldu. Şimdi başarıyorum. Hükümet bana resmi bir diploma ve madalya bile gönderdi. Fransa ve dünya kültürüne katkılarım nedeniyle. Neticede beni fark ettiler. Sadece 50 yıl sürdü. İspanyolcamı şiir yazarak koruyorum. Bir ressamın tablosuyla uğraşması gibi her gün şiir üzerine çalışıyorum. Her tarafım sözlük dolu. Bir sürü sözlük var ve ruhum böylece canlı hissediyor. Demek ki dil ruhtur. Egonun ruhudur çünkü varlığımızın dili yoktur. Hisleri vardır. Egom İspanyolcadan yapılmış, egom canlı, o zaman kullandığım dil de öyle. Birçok kapı açtım, bilinç ve bilinçaltı arasındaki kapıları mesela. Terapiye daldım, psikoanalize. Açtığım bir başka kapı mistisizm oldu. Ben bir mistiğim. Dini anlamda değil ama bir anlamda Tanrı dediğimiz adı konmaz varlıkla çalışıyorum. Belki eski rabilerden geliyor bana bilmiyorum ama semantik üzerine çok çalışıyorum. Özellikle de Korzybski'nin Aristocu olmayan semantiği üzerine. Köpek kelimeyi ısırmaz ya da Harita mekan değildir gibi şeyler. Bana göre dil varoluştan farklıdır. Kelimeler nesneler değildir. ben nesne peşindeyim. O zaman dil beni bir şeye taşıyan uçak vazifesi görüyor. Ulaşacağım menzile varınca, iniyorum. Gezegende, vahşi olan toplum değil. Dünyada şiddet var, ama nesnelerle ruhun özünü birbirinden ayrı tutalım. İnsanoğlu farkına varmış varlıklardır, ama bunu bilmiyorlar. Cehaletten dolayı acı çekiyoruz. Toplum koca bir yanılsama. Oturduğun koltuk dikdörtgen, ama yanılsama. Geometrik toplumun bir ürünü. organik toplumun böylesi odaları olmaz. Farklı şekilleri olur. Bizler geometrik, mantıklı toplumda yaşayan organik varlıklarız, kalıbız. Kalıp ise gerçeklik değil. Mesihçi bir yanım olup olmadığını soruyorsunuz, kim olduğumu bilmediğimi söylemeliyim. kendime ait bir tanımım yok çünkü tanım yapmak kendimi bir kalıba dökmek olur. Sana inandığım kadar kendime de inanıyorum, ancak bazı insanların daha fazla, diğerlerinin daha az sınırlaması vardır. O zaman her şey yanılsama ise, hepsi gerçekten çirkin illüzyonlardan ibaret. O zaman yapmamız gereken, aramak ve olabilecek en güzel illüzyonda yaşamaya çalışmaktır. Evrenin temeli bilinçtir. Evren küresel bir bilinç yaratmak için çalışıyor, gerçekleştiğinde, tüm kozmos bu bilinci hissedecek. Kötülük, iyilik unutulduğunda ortaya çıkıyor. Bütün bu konuşmalarla zamanımızı çaldığınız filan da yok, zaman bir nesne değildir. Aslında, bana zaman yaratma konusunda yardımcı oldunuz. Gurdjieff keşfim şöyle oldu: Marcel Marceau ile çalışıyordum. Çok fakirdim. Karımla birlikte Güney Doğu Fransa'da Saint Paul de Vence'e tatile gittik. Bir hanımefendi nezaketle bize bir oda vermişti aşağılarda bir yerde, böylece biraz kafa dinleyecektik. Odada kitaplarla dolu bir raf vardı. Bir okur olduğumdan, hemen orada bittim ve Louis pauwels'in Monsieur Gurdjeff isimli kitabına denk geldim. Büyük merakla okudum, Gurdjieff'i böyle keşfettim. Kitabın üzerimde büyük etki bıraktı. Bana göre iyi olan konuları vardı. Gurdjieff egodan bahsediyordu. Bir yanda ego vardı, bir yanda özü barındıran varlık. Sadece egomuz yoktur, sürekli değişen birkaç egomuz bulunmaktadır. Uykudayız ve uyanıyoruz gibidir. Gözüme bu çarptı. Kim olduğumu, egolarımın neler olduğunu ve öz varlığın ne olduğunu görmeye başladım. Birçok şeyiz biz: Kalp, duygusal dil, cinsiyet, cinsel dil, beden, eylemlerin dili. Başlangıçta, tek olmuş dört parçayız. Sonrasında, arzularımla konuştuğumda, ihtiyaçlarımla konuştuğumda görmeye başladım, çoğuldum. Dolayısıyla kendimi bölebilirdim, sonra tekrar birleştirebilirdim. Bunun üzerine çalışmaya başladım. İki dedem var. Biri Gurdjieff, diğeri Transcendental Magic, Its Doctrine and Ritual'in yazarı Eliphas Levi. Levi, Gurdjieff'in öncülüdür, büyüyü canlandırmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/alejandro-jodorowskynin-gercegin-dansi-aciklamasi/", "text": "Şiir ve sinema arasında herhangi bir fark görmüyorum. Bedenin soyunması ya da ruhun arınması arasında bir fark görmüyorum. Bulunduğum nokta da, tüm samimiyetimle, çıplak beden, çıplak ruh, bütünüyle şiir, gerçekliğin dansıdır. Yaşayabilmek için bana para kazandıracak reklam filmleri çekmek istemiyorum. Ben para kaybettirecek sinema, başka bağlamlarda çalışmaya zorlayacak sinema yapmak istiyorum. Bana göre, bir film kutsaldır. Bir amaca hizmet etmelidir. Bilincimizi genişletmeli, geçmişimizi, şimdiki zamanı ve geleceğimizi birleştirmelidir. Dünyayı kurtarmalıdır. Tabii ki dünyayı değiştiremeyiz fakat kendimizi değiştirmeye başlayabiliriz. Filmimi sunmamı beklemeyin. Benim filmim bir varlık, kendini anlatır. Ben burada, ruhumun sonsuzca yaşadığı bu hapsedilmiş alanda, dürüstlüğümü, gerçeğimi sunacağım."}
{"url": "https://futuristika.org/alejandro-zambra-agaclarin-ozel-hayatindan/", "text": "Tam şu anda, parkın yalnızlığına sığınmış ağaçlar, iki kişinin dostluk işareti olarak kabuğuna isimlerini kazıdıkları bir meşe ağacının talihsizliğinden bahsediyor. Kavak, Kimse senin rızan olmadan üzerine bir dövme yapma hakkına sahip değildir, diye atılıyor, baobapsa daha kızgın: Meşe içler acısı bir vandalizmin kurbanı oldu. O insanlar bir cezayı hak ediyor. Onlar hak ettikleri cezayı bulana kadar mücadele etmekten geri durmayacağım. Yakalarından düşmeyecek, yeri, göğü, denizi arşınlayacağım. Julian sabırla, soruların sırasını bozmamaya gayret ederek cevap veriyor: Vandalizm vandalların yaptığı şeydir, vandallar sırf zarar vermekten zevk aldıkları için zarar veren kimselerdir. Ve evet, elbette sana bir bardak limonata getirebilirim. Ve hayır, annenle ben asla bir ağacın gövdesine isimlerimizi kazımadık. 1975'te Şili'de doğdu. İspanyol edebiyatı ve filoloji okudu. Etkilendiği yazarlar arasında Jose Santos Gonzalez Vera ile Juan Emar'ı sayan Zambra, ilk romanı Bonsai (2006) ile çeşitli ödüller kazandı. Cristian Jimenez tarafından sinemaya uyarlanan Bonsai (2011) Cannes Film Festivali'nde ve İstanbul Film Festivali'nde gösterildi. 2010 yılında Granta'nın İspanyolca yazan en iyi yirmi iki romancı arasında gösterdiği Zambra El Mercurio, La Tercera, The Clinic ve El Pals gazetelerinde yazdı. Regina'da yaşıyor ve Santiago'daki Diego Portales Üniversitesi`nde edebiyat dersleri veriyor. Bahia Inutil (1998) ve Mudanza (2003) adlı şiir kitaplarının yanı sıra No leer (2010) adlı bir deneme kitabı ile Facsfmil (2014) adlı deneysel bir kitabı var. Notos Kitap'ta yayımlanan öteki romanları: Bonzai, Eve Dönmenin Yolları. Öykü kitabı Mis documentos (2013) da Notos Kitap tarafından yayına hazırlanıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/alejandro-zambra-hakikati-anlatmanin-ve-paylasmanin-mucadelesi/", "text": "Recep Şener, Akın Çetin ve Barış Yarsel, Fütüristika! namına, ortak ruh halini paylaştıkları Alejandro Zambra ile konuştular. Eve Dönmenin Yolları, Bonzai ve Ağaçların Özel Hayatı, Notos tarafından yayımlandı ve memlekette fena sayılmayacak bir karşılık gördü. Bunda, anlatılanların, benzer acılar yaşamış bir ülkenin bellek-mekansızlıkta sıkışmış çocuklarının, hakikati paylaştıkları insanları kalabalığın içinde gözlerinden tanımalarının payı var düşüncesindeyiz. Ayrıca, Zambra'nın filmi sinemaya gelmişti. Sinemaya film gelince, perdededen yansıyan ışığın izleyicinin sırtını verdiği loşluk arasındaki noktada, anlatılanların tetiklediği hatırlamanın verdiği ortaklaşma da Zambra ile temas etmeye neden oldu. Kuşkusuz, Marcelo Salas ve Zamorano Türkiye'ye bugün yarın geldi gelecek diye yazlarını geçirmiş bir kuşağız. Yazmak doğaldı, nedendir bilmem. Belki büyükannemin etkisi yüzünden, kendisi sürekli yazar ve şarkı söylerdi. Okur değildi ama şiir ve öykü yazardı. Ben de yazmayı, gitar çalıp şarkı söylemeyi sevdim. Çok iyi bir yedi-yaşında-gitar-çalan-çocuktum. Sonra tıkandım. Şu anda ise hala oldukça iyi bir yedi-yaşında-gitar-çalan-çocuk gibi çalıyorum. Şiir yazmayı sürdürüyorum fakat pek iyi değiller, bu nedenle yayımlamıyorum. Şiir, Şili'de oldukça önemlidir, güçlü bir geleneğimiz vardır. Söylemek istediğim, gerçekten önemlidir. O kadar şairin nereden geldiğini açıklamak kolay değil, belki de topluluğun ruh hali şairleri yetiştirdi. Şairler hep birbirlerine yardımcı olurlar ve aralarında kavga da ederler, bir topluluk şeklinde hareket ederler. Çok güzel ve gergin bir dünya. İlk, dostlarımla yazmaya başladım, ilk kitabımı yayımladığımda yirmi üç yaşındaydım şiir yayımlama şeklin neredeyse her yerde aynıdır: kendinin ve arkadaşlarının kitaplarını ufak bir yayınevinden yayımlatırsın. Sanırım roman yazmaya tam anlamıyla karar verdiğim bir an olmadı. Akıp gitmeye çalışıyordum, farklı yönlerde ilerliyordum. İşin aslı, Bonzai isimli bir şiir kitabı için şiir yazmaya çalışıyordum. Lakin şiir ortaya çıkmadı. O zaman ben de bir hikaye anlatmayı denedim. Teşekkür ederim. İlk paragrafı ne zaman yazdığımı tam olarak hatırlamıyorum. Fakat tekrar tekrar okuduğumu, sevdiğimi ve işte her şey başlıyor diye düşündüğümü hatırlıyorum. Yani, bir ilk satır arayışında değildim. Her zaman bir taslak yazdığımı düşünüyorum. Başka türlü akıp gidemem. Tıkanırım. Yazarken düşünmeye son verdiğiniz bir an vardır. O anı çok seviyorum. Kontrolü kaybediyorsunuz, belki birçok fikriniz var fakat yazmak, planlarınızı tekrar ve tekrar değiştiriyor. Ben ve disiplin. Aslında birçok duruma bağlıdır. Günlük tutuyorum, oldukça sıkıcı bir günlük. Alışkanlık. Bir kitabın ortasındayken, ona odaklanıyorum, gün içinde saatlerce yazdığım oluyor. Disiplinli olmaktan çok takıntılıyım. Yazmak bir iş olmaktan ziyade, bir alışkanlık ve takıntı durumudur. Bu soruyu yalan söylemeden cevaplayamam. İşin aslı doğruyu söylemek diyecektim ve hepimiz biliyoruz ki, bu da yalan söylemeye başlamanın klasik bir yoludur. Üzüntüyle yüzleşmenin birçok yolu var diye düşünüyorum. Kesin olan, yüzleşmeniz gerektiğidir. Yine de, her ne kadar istesem de, bir tarifim yok. Bir şeyler yapmanız gerekiyor, her gün süren şeyler. Umursamadan ilerlemenin nihayetinde durup, düşünüp, konuşup yüzleşmekten çok daha incitici olacağını düşünüyorum. Evet, olası. Kitapları bir üçleme olacaklarını düşünüp yazmadım fakat sanırım sürekli aynı kitabı yazıp duruyorum. Her şey çok büyük bir hızla değişiyor, yani farklılar, fakat dürtü, arzu aynı. Bu arada, zaten bir kitap yazmışken, ikinci ya da üçüncü bir kitap yazmayı neden istersiniz? otomatik cevap, Çünkü bir yazarsınız olabilir ama bunu kabul etmiyorum. Kendimi bir yazmak zorunda biri şeklinde kurmuyorum, yazmak isteyen biri diye düşünüyorum. O zaman yeni bir kitabı yazmak istemenin nedeni, önceki kitabın artık bitmiş gitmiş olduğu ve tekrar o yerde olabilmek için, tekrar yazmak istemen. Fakat her durumda, bahsedilen noktanın neresi olduğunu bilmiyorum. Söylediğiniz şey hem çok hüzünlü, hem de çok güzel. Nasıl cevaplayacağımı bilmiyorum. Sürekli kendime sorduğum bir soru gibi. Cevaplamaya çalışacağım başka bir soru daha. Bana kalırsa Eve Dönmenin Yolları ve Belgelerim kitaplarında yer alan hikayelerin hepsi, bir şekilde, bir tür topluluğa ait olma hakkında, bir çeşit hakikati paylaşmanın hikayeleri. Bence hakikati anlatmak zorunludur ve aynı zamanda imkansızdır. Bir mücadeledir, çünkü hakikat salt bilgiden fazlasını içerir. Şili'yi düşünürsem, hakikati anlatmaya alışık olmadığımızı söyleyebilirim. Örneğin son on yılı ele alırsak, nasıl yapacağımızı öğrenmekteyiz, yine de alınacak çok yolumuz var. Hayır, hayır kesinlikle. İlk gösterime girdiğinde, Cannes'da, oradaydım ve Cristian Jimenez ve Diego Noguera ile iyi dost olduk. Tamamen mümkün. Gelmeyi çok isterim. Cristian'a asistanı olabileceğimi söyleyebilirsiniz. Kitaplarımın Türkiye'de sunuluşundan çok mutluyum. Lütfen buradan çevirmenim Çiğdem Öztürk'e teşekkürlerimi iletin. Copa America'da Şili'nin bütün maçlarına gittim. Muhteşemdi. Çok gergindim. Yine de stadyumda olmayı ve özellikle de Mati Fernandez'in o güzel golle penaltı atışlarına başladığında özellikle çok mutlu oldum. Mati'nin Villareal'de Nihat ile oynadığı zamanlarda birçok maçını da yıllar önce izlemiştim. Evet, Salas ve Zamorano'yu stadyumda izledim. Aslında ben çocukken insanlar evimizin yakınlarında yaşayan ve delikanlı dönemindeki Zamorano hakkında konuşurlardı."}
{"url": "https://futuristika.org/aleksandra-waliszewska-ve-gotik-estetik/", "text": "Aleksandra Waliszewska (1976, Varşova doğumlu) Polonya sanat dünyası ve yakın geleceğin genç ve parlak yeteneklerinin arasında kendine kalıcı bir yer edindi. Varşova Güzel Sanatlar Akademisi mezunu ve Polonya Kültür ve Ulusal Miras Bakanlığı bursuyla ödüllendirilen ressam yeni medya ve performansın içi boş cazibesinden kaçınarak en geleneksel sanat biçimlerinden resmi tercih edecek kadar cesur birkaç sanatçı arasına girmeyi başardı. Son on yıl boyunca Polonya ve dışında 20'den fazla solo sergiye ve Paris'teki sergilerinde uluslar arası sanat grubu Frederic'e katılmış ve ayrıca My Dance The Skull, United Dead Artists, Les Editions Du 57, Drippy Bone Books, Editions Kaugummi tarafından yayınlanan seçkilerde eserleri yer almıştır. Şu anda Torun'daki Çağdaş Sanat Merkezinde Oskar Dawicki, Agnieszka Polska ve Honza Zamojski'nin de dahil olduğu Focus Poland 2013-Take 5 grup sergisinin bir üyesi. Uluslar arası sanat küratörü Friederike Fast tarafından yürütülen serginin amacı Leh sanat dünyasının dinamik niteliğini yansıtıp 1970'lerde doğmuş en büyüleyici beş sanatçıyı ortaya çıkarmaktır. Şubat ortasında 27 ülkeden 200'ü aşkın galerinin katılımıyla gerçekleşen en büyük fuarlardan biri olan Leto Gallery at Arco Madrid tarafından dört sanatçıdan oluşan bir gruba seçilmiştir. Leto sergisinin teması dil ve edebiyatın çağdaş sanat üzerindeki özellikle kavramsal sanat açısından etkisi. Arco Madrid organizatörleri, eleştirmenlerin Waliszewska'nın tuhaf, aşırı yaratıcı, geç Gotik estetiğe gönderide bulunan sıra dışı figürleriyle tanındığını vurguladı. İlk eserlerinde Piero Della Francesa, Masaccio ve Giotto'nun Quattrocenta tarzından esinlenmiştir. En çok ilgilendiği şeylerden birkaçı renk ve içinde bulunduğu ruh hali ve 14. yy ustalarının bunları tuvallerinde nasıl uyguladığıydı. Bu esinlenmeleri modern sanat ve çağdaş sanat temalarıyla sentezledi. 2000 tarihli eseri, Three Graces'te Madonna'nın ikonik resmine bir televizyon eşlik eder. Waliszewska için en önemli ilke imgenin kompozisyonudur. Ayrıca 16. yy'dan Leh grafik sanatçılarını çağrıştırır: birkaç eserinde etkisi oldukça belirgin olan Tomasz Treter (1547-1610) ve Jan Ziarnko (1575-1628). Tutkularından biri onların eserleriyle kendisine ait olanları birleştirerek onları birbirine bağlayan dinamikleri gösteren bir yapıt üretmektir. Figüratif resimlerinin yanından Waliszewska oto-portre ya da tehlikeli bir ormanda üniformalı haşin bir kalabalığa ya da aç bir canavara tek başına boyun eğen yalnız kızların portrelerini; ya da Death of a Pedophile'daki gibi bir istismarcının durumunu tersinden gösteren işler resimlemiş ya da tasarlamıştır. Canlı bir modelle çalışmanın genelde çok zahmetli olduğunu kabul ederek Narcissus'daki gibi (2005) konu olarak sık sık kendisini kullanmıştır. Tekniği canavarların dövüştüğü gizemli sahneler; ormanda kaybolan çocuklar; kafatasları ve iskeletler; eksik uzuvlu ya da derisi yüzülmüş portre tasvirlerinde çocukça umursamazlıktan detaylı bir kesinliğe kadar oldukça çeşitlidir. Yüzünde sinir bozucu şeytani bir ifade yoksa, yalnız bir bebek fil tatlı görünebilir. Eserleri tatsız, genelde belirsiz ancak yine de izleyiciyi bir şekilde yakalayıp karşısında tutan büyüleyici bir çekiciliğe sahiptir. Bir dergide korku filmlerinin, çizgiromanların, heavy metal ve son dönem gelişmelerinin popüler sembolleri çizimleri yayınlanmaktadır. Waliszewska, belli bir proje ya da sergi için çizmiyor ya da resim yapmıyor. İşine metodik bir yaklaşımla yaklaşıyor ve başlamak için ilham beklemeyip günde 5 saatte günde iki eser üretiyor. Verimsiz günlerinde portrelere devam ediyor. En girift sahnelerinde anlatımın genelde karanlık, ürkütücü ve yoğun bir duygu dalgasından başlayarak kendi başına ortaya çıktığını söyler. Konularının genelde ilkel ve çift cinsiyetli bir havası vardır; başıboş bir hayvan vücuduna benzeyen genç kadın bedeni pekala yetişkin bir erkek bedeni de olabilir. Masal ve S&M dünyaları çarpışarak ortaya bir tür hem merak uyandıran hem de şaşırtan büyülü bir sapkınlık çıkartır. Son yıllarda tuvalden vazgeçerek ilk başladığında kullandığı kağıt üzerine guaşa geri dönmüş görünüyor."}
{"url": "https://futuristika.org/alexander-james-taxi/", "text": "Londralı fotoğrafçı Alexander James 19 yaşında sualtı fotoğrafçılığıyla başlar fotoğrafçılığa, zamanla reklam fotoğrafçılığına geçer ve her gün kullanılan ürünleri sıradanlıktan çıkaran bakış açısıyla alanında oldukça isim yapar. İlk kez 1996'da gittiği Japonya'da taksileri fotoğraflamaya başlayan sanatçı, Nisan ayında 14 yıldır biriktirdiği fotoğraflarını izleyicilere sunuyor, yolu düşenler kaçırmasın! 20 Nisan'da sadece davetiyesi olanlara yapılacak özel bir gösterimi de kapsayan TAXI sergisi, 7 24 Nisan arasında Coningsby Gallery'de gezilebilir. L. A Times Magazine, Wallpaper, Vogue Japan, Maxim Design Edition, H, Qvest, Creative Review, Design Week, DesignScene, D-Mode, Format, Luxsure ve Schon Magazine gibi yayınlarda işlerine rastladığımız sanatçı bu sergisinde, Japonya gezilerinde çektiği taksi fotoğraflarından bir derleme sunuyor. Sanatçının Bir başkasının macerasında rol oynarken aceleyle parıldıyorlar... diyerek tarif ettiği taksi ışıkları, Japon kültüründe bizdeki gibi standart değil de, görüldüğü gibi çeşitli şekillerde olabiliyor. Sergide görülecek fotoğrafların önemli bir özelliği de, fotoğrafların herhangi bir geleneksel ya da dijital efekte uğramadan ilk çekildikleri gibi basılmış olmaları. Alexander James'in reklam fotoğrafçılığını yaptığı markalar: The Microsoft Corporation, Peugeot, Hewlett Packard, Samsung, The Palazzo Versace, Shangri-La Hotels, The Burj Dubai, Balenciaga, Chanel, Ermenegildo Zegna, vs. Alexander James'in yakın zamanda çekimlerini yaptığı bir diğer proje de 2.0. Yağmurlu bir Londra gecesinde çekilen 2.0. , gelecekte geçen, geceleri ortaya çıkan insan ve makina karışımı varlıkların, yeryüzünde son kalan uygarlık için yaptıkları savaşları anlatan bir moda öyküsü."}
{"url": "https://futuristika.org/algernon-blackwood-olagan-olanin-aniden-olagandisi-gorunmesi/", "text": "The Lure of the Unknown, Algernon Blackwood'un tuhaf ve sıra dışı veya Blackwood'un tercih ettiği kelimeyle acayip olanla karşılaşmaları araştıran denemeleri, konuşmaları, incelemeleri ve anekdotlarından oluşan bir koleksiyon. Bunlar arasında perili olduğu iddia edilen evleri araştırmaya yönelik ilk girişimleri, WB Yeats, A. E. ve Gurdjieff gibi aydınlıkçılarla olan ilişkisi; telepati, reenkarnasyon, ruhlar, diğer boyutlar hakkındaki düşünceleri ve normal algılarımızın ötesinde yatan şeylere olan inançları yer alıyor. Bu yazılar sadece Blackwood'un çeşitli deneyimlerini değil, aynı zamanda açıklanamayanları okuma ve analiz etme derinliğini de ortaya koyuyor. Bu makalelerin çok azı ilk yayınlarının veya radyo ve televizyonda yayınlanmalarının ötesinde yeniden basılmış. Doğaüstü olaylara dair büyük yazarlarından birinin anlayışına başka bir boyut kazandırıyor. BBC Light Programme'da Books and Authors dizisinde ilk kez 31 Ocak 1948 'de yayınlanmıştır. AB: Kendim hissetmeseydim, eşiği geçemezdim. Aslında, aslında, hikayeyi başlatan tüyler ürpertici hissetmek. Hiçbir ürkütücü hikaye esrarengizliğin ilk şoku olmadan başlamaz. Bir kez hissedildiğinde, içgüdüleriniz eğer bir yazarsanız bir hikayede açıkça duygularınızı ifade etmek içindir. Garip bir şekilde bir duygu kendini ifade etmeye çalışır kendini dramatize etmek için dolayısıyla hikayeyi. Bu ilk uyarıcı heyecan olmadan herhangi bir hikaye ölü doğar. Hikayeden bir sonuç alamazsınız. Ama ve bu büyük bir ama'dır açıkçası ben de heyecanlanmış olmalıyım hikaye biçiminde eşikten geçmeyi ummadan önce sırtımı buz kesen bir şey hissediyorum. Bu tüyler ürperticinin ilkel kökenini hatırlamak ilginç olabilir. Bir hayvan korktuğunda, olabildiğince büyük ve vahşi görünmek ister. Kürkü kabarır, tırnakları çıkar. Bizim tüylerimiz ya da kürkümüz gitmiş ama gözeneklerin ya da kıl köklerinin etkisi hala devam ediyor. AB: Sorunuz iyi ve nüfuz edici. Cevap vermeyi çok isterim. Sokaktaki adam açısından diyelim ki, bu tuhaf, esrarengiz, sözde doğaüstü hissin şokunu neyin başlattığını bilmek istiyorsunuz. Mesela, ben nereden buluyorum? Birkaç kelimeyle özetlemek zor, ama sanırım olağan olanın aniden olağandışı görünmesinden kaynaklanıyor. Normal bir hayattaki normal olan bir otobüsü yakalamak, bir arkadaşla tanışmak, herhangi bir şey aniden ve her şeyden önce, açıklanamaz bir şekilde, başka bir kılık alır. Şaşkınsın, endişelisin, hatta biraz korkuyorsun. Olay sona erdi. Bunun açıklaması ne? Bilmiyorsun. Bu tuhaf, diyorsunuz kendi kendinize ve ürperiyorsunuz- hoş olmayan bir heyecan hissediyorsunuz. BBC: Olabilir, ama o duygu çoğunlukla orada kalır. AB: Katılıyorum. Bir başka cevap, sanırım, olağandışı herhangi bir şeyin bizi endişelendirmesi. Çoğumuz sadece mekanik otomatlardan ibaretiz. Makine daha sonra oyunlar oynamaya başlar ve aniden ölümüne korkarız. AB: Bence en iyi cevabım, evde, ormanda, ıssız bir dağda, çölde, metroda bir şey, bir olay, belirli bir anda atmosfer ve kazara çevrenin bir kombinasyonu aniden doğal görünmez ve bu nedenle açıklanamaz. Bu da korkutmaya başlar. AB: Çünkü, ilk olarak, karşınızda olağandışı var. İkincisi, bunun hayati olduğuna inanıyorum, içimde uzun zaman öncesinin o eski ilkel içgüdülerinin bir dokunuşu canlanıyor. Karanlığın korkusu, dışımızdaki animistik evrenin dehşeti, gök gürültüsünün tanrının kükremesi olduğu zamanlar. Bu batıl korku her birimizin içinde yatıyor. Hala kolayca çağrışım yapabiliyor. Olağandışı, açıklanamaz olan onu uyandırır. İçimizdeki bu derin batıl inanç heyecanı her şeyden önce, hem itiraf etmekten utanan hem de açıklamaya şaşıran sözde entelektüellerimizin bilinçaltında hala aktiftir. İnsanlık hala karanlık korkusuyla ilkel mağara adamına oldukça yakın. AB: Aksine. Batıl inanç, hepimizin içinde az çok saklı ve günlük hayatta çok kolay bir şekilde kullanılır. Hepimiz bunun farkındayız. Sözde doğaüstü ise başka bir soru. Aptalca, anlamsız bir deyim. Her şey doğaldır ve doğal yasalara tabidir. Sadece şu ana kadar cahil kaldığımız başka yasalar var. AB: Bir aborjinin bir kutudan aniden sesimi duyması saf sihirdir, çünkü onu üreten doğal yasalardan habersizdir. AB: Oldukça ve John Silence dahil neden bu kadar çok hikayemin teması oldu. İlkel batıl inançların damarlarımın içimde yaşadığını hayal ediyorum. Hayalet hikayelerine bayılırım. Çocukken babam bana sevimli olanları anlatırdı, gerçi o, evanjelik olduğu için, çoğunlukla onları kişisel bir şeytana atfetti. Sonra kendimi aramaya çıktım ve başkalarını buldum. Korkarım çok azı gerçek bir özgün dokunuşa sahipti. Bahsettiğimiz hakiki tüyler ürpertici hissini çok az kişi verdi. Zeki olanlar beyin, zihin tarafından ortaya konmuş olanlar, yazılışları ve edebi zanaatları takdire şayan, ancak ve bu büyük bir ama- yazarlar kendi içlerinde kişisel deneyimin o korkunç başka dünyalara özgü heyecanını hissetmemişler. Bu korkunç kişisel heyecana nadiren denk gelliyorum. Sonuç iyi ya da kötü olsun, yazarken çok korktuğumu ve sandalyemle duvara yaslanmak zorunda kaldığımı iyi hatırlıyorum bir Alp kulübesinde yazarken arkadan bir şeyin bana çarpabileceğinin korkunç duygusuyla. AB: The Wendigo. . . beni çok korkuttu. Işıklar yanmadan uyumaktan korktuğumu hatırlıyorum. AB: Tarlada yetişen her şeyi yerim, ancak otantik dokunuş nadir. Tüyler ürpertici masalları beyin yazmaz. Çok korkmuş bir kalp yapar ancak."}
{"url": "https://futuristika.org/algi-kapilari-cep-sanat-galerisi/", "text": "Bir takım yanılsamaların, kavramların içeriğini yuttuğu bir ortamda görsellik, kuşkusuz içi boş bir kavramdır. Gözlerimiz açıkken bazı şeyleri görebiliriz, peki ya kapalıyken gördüklerimiz? Van Gogh'un gördüğü iskemle ile kendi gördüğümüz arasındaki fark, algının olağanüstü gerçek bir sembolü müdür? Öte yandan kadın modellerine elmaya benzemelerini söyleyen Cezanne'in tam olarak aradığı, elbette Platon'un idealarından farklı bir şey değildi. Duygular, duyular, içgörüler ve hayallerin özel olduğunu, bunların sembollerle ve ikincil ellerin aracılığı olmadan iletilemeyeceğini söyleyen Aldous Huxley, bu serginin ismine ilham veren ve serginin oluşmasına neden olan Algi Kapıları adli kitabında, gördüklerimizle algıladıklarımız arasındaki sınırlara değiniyor ve sözcükler seslendirilse bile, tam olarak hiçbir şeyi anlatmadıklarını, gönderme yaptıkları şeylerin, birbirini dışlayan deneyim dünyası olduğunu savunuyor. Buna göre, görsel, sezgisel veya müzikal bir deha olarak doğmamışsak, L. Da Vinci'yi ya da Beethoven'i tam olarak anlamamız olanaksızdır. Diğer taraftan, sanat gerçekten de insanlığın anadili ise ve görevi J. Baudrillard'in söylediğinin aksine dünyayı, bize verildiği sekliyle-anlaşılmaz-iade etmek değil, tam tersi, onu son derece anlaşılır kılmaktır. İşte tam da bu noktada bir araya gelen sanatçılar, kendilerine ait bir dil kullanıyor: Hiçbir abartıya gerek duyulmadan son derece anlaşılır ve okunabilir olmayı hedefleyen bir dildir bu. Kuskusuz sadece görme ile ilgilenilmiyor; bu yolla işitmek, konuşmak ve her türlü algının kapılarını da zorlamak amaçlanıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/ali-abaday-tanrilarin-satosu-okuma-parcasi/", "text": "Cumhurbaşkanı yukarı bakmak istedi ancak görebildiği sadece alevler ve güvercinlerdi. Bir an güvercinleri, cennetin işareti olarak düşündü. Sonra eskiden kuşları beslemeyi ne kadar sevdiğini hatırladı ve bunu uzun zamandır yapmadığı aklına geldi. Camideki alevler onu da sardı. Teni yanıyor, canı acıyordu. Çığlık atmak istedi ama başaramadı. O gün camiye giren kimse dışarı çıkamadı. 272 s. Ciltsiz 13,5x19,5 cm. Hüseyin kıraathaneden içeri girdiğinde, yine aynı cümleyi söyleyerek kafasını iki yana sallamıştı. Havaların yavaş yavaş soğuduğu ama ülke gündeminin hala sıcak olduğu zamanlardı. Türkiye'nin kalbinin attığı kahvehane ve kıraathanelerde de durum farklı değildi. Herkes çeşitli konular hakkında fikrini söylüyor, kendisiyle aynı şekilde düşünmeyenlerle tartışıyordu. Osmanlı'dan beri yaşanan bir durumdu bu, ancak hiçbir zaman görüşler böylesine ayrışmamış, taraflar bu kadar birbirine düşman olmamıştı. Hüseyin, iki metreye yaklaşan boyu ve boyuna uygun kalıbıyla içeri girdiğinde, üzerinde yaz kış çıkarmadığı yeşil kabanı vardı. Sakalları çoğunlukla beyaz, tepesi kelleşmiş olsa da siyah saçları hala yerinde sayılırdı. Her ayın ilk haftası Berber Orçun, Hüseyin'in saçlarıyla sakalını kısaltırdı. Hüseyin, Berber Orçun'a gittiğinde bekleyenlere bakılmaz, ilk sıra Hüseyin'e verilirdi. Orçun, her iyi berber gibi müşterisinin hangi konuda konuşmayı sevdiğini bilir, ona göre muhabbet etmeye başlardı. Hüseyin için konu kuşlardı. Kuşlar hakkında konuşmaya başladığında susmak bilmezdi. Hüseyin, mahallenin bir nevi delisiydi ama zararsızdı. Lakabı da Divane Hüseyin'di. Mahalleli onu sever ve korurdu. Herkes elinden geldiği kadar yardım ederdi. Hala bozulmamış kimi Anadolu geleneklerinin devam ettiği bir yerdi onların mahallesi ancak yakın zamanda, her yerde olduğu gibi, bu mahallede de bozulmalar olacaktı. Gelişen şehirlerdeki mahallelerin kaçınılmaz kaderiydi bu durum. Hüseyin'in o aralar en çok takıldığı konu göçmenlerdi. Onun göçmen anlayışı, ülkenin fazla göç almasına karşı tutumu tamamen farklıydı ama kimse anlamıyordu bunu. Divane Hüseyin'in ne dediğini bir kendi anlardı. Son dönemde, sıvaları yer yer dökülmüş, içeride okey taşlarının, tavla zarlarının sesinin eksik olmadığı, ara sıra bezik de oynan kıraathaneye her girişinde, Ülkenin bu kadar göç alması iyi değil, diyor ve bu lafı hemen tartışmalara yol açıyordu. Bir taraf ülkeye son yıllarda gelen Suriyeli mültecileri savunur, diğer tarafsa daha çok hükümetten hoşlanmadığı için Suriyeli mültecilerin durumuna karşı çıkardı. Mültecileri savunan taraf, Suriye'de böyle kanlı bir iç savaş yaşanırken göz göre göre onca insanın öldürülmesine karşı çıkarak Türkiye'nin üzerine düşeni yaptığını, Müslüman kardeşlerini koruduğunu, Batı'nın verdiği sözleri tutmadığı için krizin büyüdüğünü söylerdi. Mültecilere karşı olanlarsa, son dönemde artan suç oranlarından, kimi Suriyelilerin dilencilik yaptığından başlayarak bir sürü iddiada bulunurdu. Ayrıca ülkenin ekonomisi ne kadar iyi gözükürse gözüksün, bu kadar boğazı beslemek oldukça maliyetli olmalı, onun parası da halktan çıkıyor, deniyordu. Bu grubun bir özelliği de son dönemde artan Suriyeli-Alevi tartışmalarını kullanarak Alevileri kendi yanlarına çekmeye çalışmasıydı. Divane Hüseyin çayını bitirdiği vakit, kıraathanedeki hava öyle bir değişmiş olurdu ki, Hüseyin bir çocuk gibi şaşırırdı buna. Bir hışımla geldiği kıraathaneden yine bir hışımla çıkardı. Mahalleli Deli Hüseyin, Divane Hüseyin dese de Hüseyin, akli melekeleri sorunlu bir şekilde doğmamıştı. O, iyi bir ailenin ortanca oğluydu. Ankara'ya Kars'tan gelmiş, Ankara Üniversitesi'nde veterinerlik okumaya başlamıştı. O dönemde ailenin hali vakti yerinde olduğundan, Hüseyin'in Ankara'da okumasını cömertçe destekliyor, onu baş tacı ediyorlardı. Kolay değil, nesillerdir hayvancılıkla uğraşan Yaşar ailesinden biri, Ankara'da hayvanlar üzerine üniversitede okuyordu. Döndüğünde hem kendi hayvanlarına, hem de komşularınınkine Hüseyin bakacaktı. Hüseyin'in çocukluktan beri hayvanlara özel ilgisi vardı. Ancak onun esas tutkusu kuşlardı. Biri kuş dediğinde hemen oraya koşar, adeta uçardı. Bu yüzden, köyde adı Kuş Hüseyin'e çıkmıştı. Ankara'daki ilk iki yılında yurtta kalmıştı. Bu esnada arkadaşlarıyla birlikte yurt kantininde otururken gördüğü bir kıza abayı yakmış, o kız yüzünden bilmediği siyaset işlerine girmişti. Kızın ismi Sevda'ydı ve ODTÜ'de mimarlık okuyordu. Ancak o dönemki çoğu genç gibi vaktini okuldan çok eylemlere ve gösterilere harcıyordu. Sevda'yı görür görmez abayı yakan Hüseyin, siyaseti hiç bilmediği halde aniden solcu oldu. Sevda'nın ela gözleri, hafif çilli yüzü, insanın içini ısıtan gülümseyişi Hüseyin'in başını döndürüyordu. O ne kadar iri yarıysa, Sevda o kadar küçüktü. Minyon ama hoş bir kızdı. Pek çok erkeğin hayallerini süslese de devrim olmadan aşk olmaz inancı gereği, romantik ilişkilerden uzak duruyordu. Yine de ilk görüşte içini garip bir elektriğin sarmasına neden olan Hüseyin, kısa zamanda en yakın yoldaşı olmuştu. Hüseyin de sırf Sevda'nın yanında olabilmek için örgüte girmiş, toplantılara katılmaya ve Sevda'nın verdiği kitapları okumaya başlamıştı. Ama ne kadar okursa okusun, ne kadar eylemlere katılırsa katılsın, içinde devrim yapmak gibi bir istek olmamıştı. Sevda'yla evlenip köyüne, hayvanlarına, özellikle de kuşlarına dönme hayalleri kuruyordu. Ne var ki, bu hayallerini Sevda'ya bir türlü açıklayamıyor, onun ters bir tepki vermesinden, sonrasında bir daha hiç konuşmamasından ölesiye korkuyordu. Hüseyin, örgütteki arkadaşlarıyla bir araya geldiklerinde pek konuşmaz, sadece dinlerdi. Arada soru sorulursa fikrini söylerdi. Sevda'yla baş başa kaldıklarındaysa dili çözülür, çocukluğunu, köyünü ve kuşları anlatırdı. Çocukken kuşlarla birlikte nasıl uçmak istediğini söylemişti bir keresinde. Ben de kuşlarla uçmak isterdim Hüseyin, belki çocukça gelecek ama hala uçmak isterim. O yüzden kuşları anlatmanı çok seviyorum. Özellikle de güvercinleri, demişti Sevda da onun gözlerine bakarak. Hüseyin'in elini ilk defa o zaman tutmuş, sonra ne yaptığına kendisi de şaşırıp gülümsemişti. Hüseyin de bu gülümseyişe karşılık vermiş, o günden sonra güvercinlerin ayrı bir anlamı olmuştu ikisi için de. Hüseyin, Sevda'yla birlikte duvarlara sloganlar yazdı, ölen yoldaşlarının cenazelerine katıldı. Sevda'ya aşkını kanıtlamak istercesine her türlü görevi üstlenmeye başladı. Okula da pek gitmiyordu artık. Sadece sevdiği bir-iki dersi kaçırmıyor, gidemezse arkadaşlarından notları almaya çalışıyordu, o kadar. Onun dışında bütün zamanını Sevda'yla katılacakları toplantılar, yürüyüşler ve eylemler alıyordu. Bir akşam örgütten arkadaşlarının evinde toplantı yaparken polis evi basınca her şey değişti. Sorguda yapılan hiçbir işkence Hüseyin'e sökmedi, çünkü bildikleri çok azdı. Onları da hemen söylemişti. Polis yine de ona inanmadı. İşkenceler artsa da Hüseyin konuşmuyordu. Sonunda Sevda'ya aşkı öğrenilince durum değişti. Onu konuşturmak için gözünün önünde Sevda'ya tecavüz etmeleri, sonra işkenceye devam etmeleri Hüseyin'i çıldırttı. Sorulan her soruya cevap vermek için çırpındı ama sorulan sorular hakkında hiçbir fikri yoktu. İşkencenin sonunda Sevda ölürken, Hüseyin aklını kaçırdı. Ondan sonra da adı Divane Hüseyin kaldı. O, ailesi onu Kars'a geri götürmeye kalksa da Ankara'dan ayrılmamıştı. Sadece bir kere, o da kimsenin haberi olmadan Tunceli'ye gitmişti. Eski örgüt arkadaşlarından yerini öğrendiği Sevda'nın mezarının başında saatlerce durmuş, üzerinde uyumuş, o gecenin sabahında da mezardan cebine koyduğu bir avuç toprakla yeniden Ankara'ya dönmüştü. Kars'ın Kuş Hüseyin'i, Ankara'da Divane Hüseyin olduktan sonra sadece güvercinlerle ilgilenmeye başlamıştı. Üniversiteden eski iki arkadaşı, bu zavallı adama arada erzak ve kuşyemi getirirdi. Mahalleli dışında ona yardım eden, arada cebine biraz para koyan bu iki arkadaşıydı. Hüseyin'i mahalleli kabullenmiş, onu kendi halinde bir deli olarak görmeye alışmışlardı. Mahallede onun neden delirdiğine dair pek çok rivayet dolaşırdı ama en yaygını, evleneceği kızın kollarının arasında ölmüş olmasıydı. Kimi araba çarpmış, ölmüş diyordu, kimisi kaza kurşunu. Gerçek ne olursa olsun, mahallelinin gözünde Hüseyin aşk kurbanıydı. Güvercinlerini renklerine ve cinslerine göre kafeslere kapatır, arada da göğe salıp uçururdu. Aslında tek tek tanıyordu hepsini, huyunu suyunu biliyordu ve buna göre isimler de takmıştı onlara ama hiç gerek yoktu bunca isme. Tek bir isim yeterdi: Ona göre bütün güvercinlerinin adı Sevda'ydı. Bir seferinde mahalleden iki genç onu korkutmaya çalışmıştı. Hüseyin gençleri güvercin kafeslerinin yanında bıçakla görünce deli gibi koşmuş, ikisini de boş bir un çuvalıymış gibi kafeslerin yanından fırlatmıştı. Hüseyin'in mahalleyi birbirine katan Sevda! diye bağırışını duyunca tabanları yağlayıp kaçışmıştı bu iki genç. Hüseyin o gün çayını bitirdikten sonra yine kıraathanedeki konuşmaların fazla alevlenmesine şaşırıp biraz da sinirli bir şekilde çıktı. Etrafta biber gazı kokusu duyuluyordu. Anlaşılan polis, hükümete yönelik protestolara yine müdahale etmişti ve devamı da gelecekti. Kuşlarını düşünen Hüseyin koşarak apartmanına vardı. Apartmanın en üst katından tahta merdivenle çıkılan ve sadece bir odası bulunan evinin orada polisin sıktığı biber gazının kokusu yoktu. Hüseyin'in içi rahatladı ama güvercinlerin kafeslerine yaklaşırken bir gariplik sezdi. Ne olduğunu bilemese de bir farklılık hissetmişti. O sırada bir parfüm kokusu aldı. Aynı anda iki güçlü el kollarını tuttu. Kurtulmak için cebelleşirken, bir anda karşısında bir adam daha belirdi. Hüseyin uzun boyluydu ama adamların da ondan geri kalır yanı yoktu. Siyahlar giymiş adamı gören Hüseyin tam çığlık atmayı düşünürken, bir anda boğazını kesen bıçak, çığlık atmasına izin vermedi. Hüseyin yerde kanlar içinde can verirken kuşlarına baktı, orada kendisine gülümseyen Sevda'nın yüzünü gördü."}
{"url": "https://futuristika.org/ali-abadayin-yazisi-pittsburgh-tribune-review-gazetesinde/", "text": "Dün sabah Karaköy Kabataş arasında sabah erken saatlerde hayat bilmeyen birine gayet normal gözükebilirdi. Sadece çok kısa aralıklarla yerlerini almış ekip arabaları olağandışı bir şeyin olacağını haber verir gibiydi. Tophane tarafında nargilecilerin bulunduğu Üçüncü Ahmet Çeşmesi'nin orda ise polislere basın mensupları eklenmiş, canlı yayın araçları hazırlıklar yapıyordu. Tophane-i Amire binasının önünde ise farklı bir hazırlık vardı. Polisler kahvaltılarını yaparlarken saat 10:00'a doğru bu olağan dışılığın ilk tarafı Tophane'ye geldi. Çeşitli üniversitelerden gelen yüz öğrenci. ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye gezisi sırasında bir grup gençle görüşmek istemesi için seçilen gençler erkenden servislerle Tophane-i Amire binasına getirilmişti. Kapıda gruplar halinde içeri alındıktan sonra davet edilmiş basın mensupları da girişte beşerli gruplar halinde içeri davet edildi. Binaya girmeden önce Amerikalı güvenlik elemanlarının sıkı bir aramasının ardından ise binaya girildi. Öğrenciler önceden kendileri için hazırlanmış olan yerlere otururken basın mensupları da arka taraftaki masalara alındı. Sabah erken kalkmanın yarattığı mahmurluk biraz azaldıktan sonra salondaki gençlerle basın mensupları arasında, ki basın mensuplarının da Washington'dan gelen bir talimatla yaşlarının 35'i geçmemesine çalışılmıştı, arasında konuşmalar başladı. 20'yi aşkın üniversiteden yüz öğrencinin ortak özelliği neredeyse hepsinin bir şekilde Amerika'da bulunmuş olmasıydı. Bu da akıllara gençlerin önceden güvenlik kontrollerinin yapılmış olduğunu düşüncesi uyandırdı. Gençlerin hepside sorular hazırlamışlar ve Obama'nın kendisine soru hakkı vereceğini umuyordu. ABD'li görevliler ise bir taraftan olayları izliyor, basın ve gençlerle ilgileniyor diğer yandan ise Obama ile gençlerin görüşmesinde bir aksaklık olmasın diye son kontrolleri yapıyorlardı. Obama'nın Sultan Ahmet'i gezdiği ve yola çıktığı haberinden kısa bir süre sonra ABD'li basın mensupları da Tophane-i Amire'ye geldi. Saat 12:00'ye doğru her hazırlık tamam gibiydi. Ortalıkta büyüyen sessizlik kısa süre sonra beklenen kişinin geleceğini haber veriyordu. Gizli servis görevlileri de yerlerini aldıktan sonra ABD Başkanı Barack Obama salona gelerek gençlerle selamlaştı. Simültane olarak İngilizce ve Türkçe çeviri yapılırken Obama önce kısa bir konuşma yaptı. Obama konuşmasında, Yeni duvarlar inşa etmek yerine, yeni köprüler kurabilirsiniz. Bu çabalarınızda ABD'de bir dost, bir destekçi, bir ortak bulacaksınız derken geliş nedeninin İstanbul'un güzel yerlerini görmek için değil ABD ve Müslüman dünyasındaki kökleri karşılıklı saygıda olan bir ilişkiyi yeniden inşa etmeyi istediğim için olduğunu söyledi. İki ülkenin ortak değerlerinden bahseden Obama, Dostluğumuza hizmet edecek ortak hayallerimiz olduğunu unutmamamız gerekiyor. Fikir birliği olmadığı zamanlarda bile birbirimizin bakış açısına saygı duymamız gerekiyor dedi. Obama geliş nedeninin ABD hakkında kalıplaşmış düşünceleri yıkmak olduğunu ifade ederken, sözlerini ABD'nin bencilleştiği, kabalaştığı ve bizim ötemizdeki dünyaya önem vermediğimiz gibi bir algılayış olabilir. Bu benim bildiğim ve sevdiğim ülke değil. Dünyadaki her ülke gibi ABD de hatalar yapmıştır ve mükemmel değildir. Ama 200 yılı aşkın bir süredir daha iyi bir birlik kurmak, daha umut dolu bir dünyaya ulaşmak için çaba sarf ettik. Çaba sarf eden herkes başarılı olabilir. Aksi halde Barack Hüseyin Obama olan biri başkan seçilemezdi diye sürdürdü. İsrail ve komşuları hakkında bir soruya Obama, İnanıyorum ki Ortadoğu'da barış mümkün, bunun iki devletli bir çözümden kaynaklanacağını düşünüyorum. Filistin ve Yahudi devleti. Bunu başarmak için her iki tarafın da uzlaşı yapması gerektiğini düşünüyorum derken barış sürecinin geçmişi değil geleceği düşünen bir ruhla olacağını ifade etti. ABD'nin Kyoto Potokolü'ne ne zaman imza atacağı sorusuna cevap veren Obama. Kyoto Protokolü konulduğu zaman Amerika imzalamamaya karar verdi ama ben bunun hatalı olduğunu düşünüyorum. Çünkü Amerika en büyük karbon üreticisi oldu. Şu anda Çin nüfusunun artması nedeniyle bu sıfata çok yaklaştı. Yakın gelecekte bir uluslar arası anlaşmayı bir araya getirmemiz gerekiyor. Şu anda Amerika'nın imzalaması çok anlamlı değil çünkü bitmek üzere. Bunun yerine Kopenhag anlaşması için hazırlanıyoruz. Kullanılan enerji miktarını azaltmanın kritik bir çözüm olacak. Yalan söylemek istemiyorum. Sanırım bütün ülkelerde bu işin politikası çok zor olacaktır cevabını verdi. Eski ABD Başkanı George W. Bush'un politikaları ile Obama'nın politikaları arasında pek fark görmediğini kendisini farkının ne olduğu yönünde bir soruya da Obama, Ben farklı bir sima da olsam Sayın Bush'tan, politikalar aynı olacak. Dolayısıyla çok fark beklenmiyor. Bunun zamanla sınanacağını düşünüyorum. Devlet mekanizmasını ilerletmek yavaş bir süreçtir. Büyük tankerler gibidirler. Küçük manevrası kolay araçlar değiller, yavaş yavaş hareket ederler, zamanla çok farklı bir yerde buluyorsunuz kendinizi. Irak'taki savaşa karşı çıktım. Kötü bir fikir olduğunu düşünüyordum. Şu anda orada olduğumuz için, oradan askerlerimizi çektikçe bunu dikkatlice yapmamızı, şiddete dönüşebilecek bir çöküntü görmememiz için dikkatli davranmamız gerektiğini düşünüyorum. Bazıları niye hemen çekmiyorsun diyebilir ama başlangıçta karşı çıktığım için, bu sorumsuz davranmamıza izin var demek değil. Soruların bitmesinin ardından Obama gençlerle tek tek el sıkışırken Koç Üniversitesi Kimya bölümü ikinci sınıf öğrencisi Zeynep Hazal'ın kendisine uzattığı kağıdı aldı. Zeynep daha sonra uzattığı kağıtta soramadığı ABD'li gençlerle Türkiyeli gençlerin ortak yapabilecekleri projelerin neler olduğu yönünde sorusu olduğu söyledi."}
{"url": "https://futuristika.org/ali-alisir-sanal-manzaralar/", "text": "Ali Alışır; modern insanın gerçek ve sanallık arasında sıkışmasını, giderek doğadan uzaklaşmasını ve bunun yerine kendine ait sanal dünyalar inşa etmesini ele aldığı ''Sanal Manzaralar'' ismini taşıyan kişisel sergisinde, ağaç imgesinden yola çıkarak ürettiği yapıtlarını Özlem İnay Erten'in küratörlüğünde izleyiciye sunuyor. Fotoğraf ve resim arasında özgün bir dil yaratan Alışır, ''Sanal Manzaralar'' isimli sergisinde, binlerce yıldır birçok kültür ve öğretide oldukça farklı anlamlara sahip olan, pek çok mitolojik efsaneye konu olan ''Ağaç'' imgesinden yola çıkıyor. Ezoterik kültür ve söylencelerde hayatın kadim bilgisini temsil eden, maddi ve manevi dünya arasında bir irtibat noktası olarak da sayılan Ağaç kavramına, ağacın günümüzde taşıdığı siyasi-sosyolojik bağlamlar ve imajlar üzerinden de yaklaşarak alternatif görme biçimleri öneren sanatçı, geçmişteki bilgelik ağacı ile günümüzdeki sosyal paylaşım ortamını bir araya getiriyor. Geçmişten günümüze doğaya ve onun en önemli parçası olan ağaca atfedilen anlam bugün teknolojiyle birlikte yeni bir boyut kazanıyor. Gerçek doğanın yerini almaya başlayan, artık hepimizin belleğine kazınmış, hayal ve tasarımdan ibaret bir manzara var. Bu manzara ne Pissarro'nun ne Cezanne'ın ne de diğer ressamların peyzajlarına benziyor. İçinde bulunduğumuz bu manzara sosyal medya ağlarıyla çevrelenmiş, bizi sürekli paylaşımda bulunmaya davet eden bir dünya. Bugün bizler teknolojiyle artık doğayı sadece değiştirmiyor ona yapay bileşenler de ekliyoruz. diyen Alışır, Sanal Manzaralar isimli sergisinde ağaçları ve doğayı internet ağları ile sarılmış bir şekilde kullanarak, insanın doğadan uzaklaşmasının ötesinde, sanal dünyalar kurgulamaya çalışmasına da vurgu yapıyor. Sanal Manzaralar isimli sergisinde bilginin kendi doğasından koparılmasını, yeniden üretilmesini ve paylaşıma sokulmasını konu alan Alışır, bunu yaparken geçmişten günümüze bilginin en eski ve kadim sembolu olan ağaç kavramından yaralanarak, internet ağları aracılığıyla artık her anlamıyla şeffaflaşan dünyamızın, paylaşıma sokulmuş olan her imaj ve metninin arkasında aslında görecek ve öğrenecek bir şey bulamadığımız yeni bir 'manzara' ortaya çıkardığını anlatmayı amaçlıyor. Ali Alışır'ın tek edisyon olarak sunulacak yapıtları 19 Aralık 17 Ocak tarihleri arasında Bozlu Art Project, Nişantaşı'nda görülebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/ali-teoman-supernova-karadelik-guncesinden/", "text": "Türkiye'de ve diğer ülkelerde hızını artıran din ve siyaset kaynaklı ölümlerin, öldümlerin, patlamaların, vurulmaların, vurumların ve parçalanmaların ağırlığı altındayken, Ali Teoman'ın yeterince öne çıkmayan o eşsiz romanına Karadelik Güncesine döndük. İslam ile modern zamanların, geçmişin, kolektif çılgınlığın ve başka birçok detayın çılgıncasına fink attığı bu aşkın ve coşkun romandaki grotesk Şazinuş Stigma'nın tiradından bir kısmı, deliren bir dünyada yeraltında konuştuğu kısmı, halimize ve duygumuza belge nihayetine buraya alıyoruz. Kanlı ve utanmaz bir karamizahla, zamanımızın kıyametine paralel, ipince bir dil ve kurgu ustalığının neticesi olan Konstantiniyye Üçlemesinin ikinci kitabından geliyor. Ali Teoman, sen bize, biz onlara. Ali Teoman 1962 yılında İstanbul'da doğdu. Öğrenimini İTÜ Mimarlık Fakültesi ve Sorbonne Üniversitesi Plastik Sanatlar Fakültesi'nde tamamladı. 1989-1993 yılları arasında iş ve öğrenim nedenleriyle Londra, Milano ve Paris'te bulundu. Bu dönemde, diğer uğraşlarının yanı sıra sokak müzisyenliği de yaptı. 1993 yılında İstanbul'a döndükten sonra mimarlığı bıraktı ve çeşitli üniversitelerde Boğaziçi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu'nda İngilizce okutmanlığı görevini yürüttü. 2006 yılı sonlarında beyin tümörü teşhisiyle geçirdiği ameliyatın ardından gördüğü tedavi sırasında 23 Mart 2011'de vefat etti. İnsansız Konağın İkonu adlı öyküsü 1992 Milliyet Öykü Ödülü ikinciliğine değer bulundu. Milliyet Sanat, Varlık, Kitap-lık, Akşam-lık, Cogito, Son Kişot ve Geceyazısı dergilerinde öykü, şiir, deneme ve eleştiri yazıları çıktı. Ways of Leaving adlı öyküsü 2003 yılında Descant dergisinin Türkiye özel sayısına alındı. Almancaya çevrilen Büyükhanımın Kedileri adlı öyküsü 2008 yılında Almanya'da yayımlanan bir antolojide yer aldı. Fransa'da düzenlenen 'Türk Yılı' çerçevesinde, Ekim 2009'da üç aylığına Strasbourg'a davet edildi. Burada yazmış olduğu Cafe Esperanza adlı novela, Fransızcaya çevrilerek 2010 yılında ilk önce Fransa'da yayımlandı. ; Sel Yayıncılık, 2007. İnsansız Konağın İkonu, Milliyet Yayınları, 1993. Pervaneler, Yapı Kredi Yayınları, 1998. Uykuda Çocuk Ölümleri, Yapı Kredi Yayınları, 2002. Bir Garip Cindi Zümrüdüanka, Sel Yayıncılık, 2005. Aşk Yaşama Çok Uçuk, Sel Yayıncılık, 2006. Karadelik Güncesi, Sel Yayıncılık, 2007. Horasan Elyazması, Sel Yayıncılık, 2009."}
{"url": "https://futuristika.org/alicein-deli-kankasi/", "text": "insan aşık olacağı kişiyi seçemiyor da dostlarını seçebiliyor, yirmi birinci yüzyıla rağmen. alice cooper mesela, rock'n'roll tarihinin sıradışı kişiliklerinden, teatral sahne performansı, sağlam şarkıları ile unutulmaz. dadaist rocker. alice cooper'ın en yakın arkadaşlarından biri de salvador dali imiş. alice cooper'ın kendisi de sürrealist sayılabileceğinden, dali de bu çatlak rock adamına hayranmış. hatta salvador dali alice cooper için 3d hologram yapmış. ayrıca alice cooper'ın dada adlı rock operasının kapağı da bir dali çalışmasının ayrıntısı."}
{"url": "https://futuristika.org/alicein-harikalar-diyarindaki-maceralari/", "text": "Tavşan yuvasına düşen bir kız çocuğunun başına gelenler 150 yıldır çeşitli dillerde tekrar tekrar okunuyor, üzerine çalışmalar yapılıyor, sanatçıların işlerine ilham kaynağı oluyor. Zamanında küçük bir kızı eğlendirmek için yazılmış bu kitap, sayfalarını çevirdikçe bir mantık problemleri kutusuna dönüşüveriyor. Şaşırtıcı bir matematik görüsünün en saçma soruların arkasında bile nasıl dahice işlediği ortaya çıkıyor böylece. Evet, her soru kıymetlidir Lewis Carroll için ve sorulmalıdır. Biraz daha çay buyur, dedi Mart Tavşanı Alice'e, büyük bir ciddiyetle. Kimse sana fikrini sormadı, dedi Alice. Alice'in Harikalar Diyarındaki Maceraları 150. yılında Armağan Ekici'nin çevirisi, Pelin Kırca'nın desenleri ve Bülent Erkmen'in tasarımıyla yeniden Türkçede."}
{"url": "https://futuristika.org/aliskanliklarin-adami/", "text": " Canlı mal, insanı canlı tutar. Kendine dikkat etmezsen çocuğuna akıl veren çok olur, dedi. Bu düşünceleri onu bir yaş daha ele veriyor diye düşündüm. Kendini çocukluğunda saklandığı bir dolapta unutmuş birine söylenecek sözler değildi, bunlar. Kendince deneyimlerini paylaşıp sonra da yaptığı iyilikten beceriksizce haberdar eden kemerli bakışları, kendinden eksilmeyeni paylaşmanın fayda getirmediğini bilmiyordu. Kulağını kaşıyarak işini bir yana bırakıyor, duracak hali olmasına rağmen konuşmasını sürdürüyordu. Ölçüsüz bir düş görüyor olmalıydım. İyi niyetine hoşgörüyle yaklaştım, olmadı! İstemesem bile, varlığımı hatırlatmak adına içinde ismimin geçtiği cümleler kurması yeterliydi. Ağzından çıkarttıklarıyla kulağım tıkandı. Bonfilemi tabağımdan çalıyormuş gibiydi. Alnımı kuruladım, Kendi burun deliklerine bak önce, dedim ve dükkandan çıktım. Tartışmayı kolayca sokakta tatsızlığa vardırmıştım. İşaret parmağının kurbanı oldu. Şimdi, günler sonra, o kasapla yaşadığımız tatsızlığı bir dostluk havası içinde anarken,"}
{"url": "https://futuristika.org/allan-sekula-birlesmeyen-filmler-1972-2012/", "text": "1951 Erie, Pennsylvania doğumlu Allan Sekula Los Angeles'ta yaşıyor. 1971 yılında Güney Kaliforniya'da, Amerikan imparatorluğu Vietnam bozgunu sonrası kriziyle karşı karşıya iken Sekula savaş sonrası askeri Keynesçiliğin politik ve ekonomik durumunu belgelemek üzere yazı ve fotoğrafı bir araya getirmeye başladı. Yapmakta olduğu işleri ilk olarak 1973 yılında birleşmeyen film olarak tanımladı ve bu tanımlama onun günümüze kadar ürettiği çoğu fotoğraf çalışması için geçerliliğini korumakta. Sergide Untitled Slide Sequence, son dönemde montajlanan California Stories, 1973-1979, ve dört film yer alacaktır: Performance Under Working Conditions (1973), Talk Given by Mr. Fred Lux. . . (1974), yönetmenliğini Noel Burch ile ortaklaşa yaptığı The Forgotten Space (2010) ve Lottery of the Sea (2006)."}
{"url": "https://futuristika.org/almanci/", "text": "İstanbul ve Berlin arasındaki kardeş şehir ilişkisinin 20. yıldönümü kutlamaları ve Ernst Reuter Girişimi'nin Türk-Alman Diyaloğu kapsamında, Goethe-Institut Istanbul, Kulturprojekte Berlin ile açılışını bu sezon yapmış olan Ballhaus Naunynstrasse ve Hebbel Am Ufer tiyatroları, Beyond Belonging III-Almancı! yı sunuyor. Bu programla Berlin'den tiyatro ve göç bağlamında en yeni ve yaratıcı örneklerden bir demet 12-20 Haziran tarihleri arasında İstanbul'da sergilenecek. İstanbul ve Berlin arasındaki kardeş şehir ilişkisinin 20. yıldönümü kutlamaları ve Ernst Reuter Girişimi'nin Türk-Alman Diyaloğu kapsamında, Goethe-Institut Istanbul, Kulturprojekte Berlin ile açılışını bu sezon yapmış olan Ballhaus Naunynstrasse ve Hebbel Am Ufer tiyatroları, Beyond Belonging III Almancı! yı sunuyor ve bu programla Berlin'den tiyatro ve göç bağlamında en yeni ve yaratıcı örneklerden bir demeti İstanbul'a taşıyor. Berlin ve İstanbul gibi metropollerde, tamamen farklı deneyimlere sahip insanların yolları kesişir. Metropollerin sunduğu bu yerellikler arasılık ve farklı kültürel biçimlerin karşılaşabilmesi için bir buluşma noktası olmaları, yeni bir şeylerin yaratılabilmesi için de bir fırsat sunar aynı zamanda. Festivalin İstanbul'da gerçekleştirilecek bu üçüncü sunumunda yer alan Berlin kökenli kültürler ötesi gerçekliklerde, İstanbul'un da önemli bir yeri var. En geç Fatih Akın'ın elde ettiği uluslararası başarıdan beri, Almancı imajı değişti. İş göçünün başlangıcından yaklaşık 50 yıl sonra, bir zamanların misafir işçilerinin çocukları ve torunları, hikayeleriyle bu sefer Almanya'dan İstanbul'a geliyorlar. Programda, genç Alman-Türk yönetmenlerin sahnelenecek altı tiyatro projesinin yanısıra Karşı Resimler başlıklı, Alman-Türk sinemasının örneklerinin yeraldığı film programı ve iki DJ müzik gecesi de yer alıyor. IKSV kart sahipleri festivalin açılış partisine kartlarını göstererek ücretsiz olarak girebilecekler."}
{"url": "https://futuristika.org/alper-kamu/", "text": "... Bazen de saygıdeğer abilerim ablalarım, dünyası yerle bir olur insanın. Hayat, fazla kafa yormadan idare etmeyi sağlayan bütün anlamlarını yitiriverir. En akıllıca saydığınız fikirlerinizin saçmalığını, en içten duygularınızın yapmacıklığını kavrarsınız. Aslında hiçbir konuda bir fikriniz bulunmadığını, aslında hiç kimseye karşı bir şey hissetmediğinizi ve tüm evrenin de size karşı aynı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu... Hep gözünüzün önünde durduğu halde o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınz bu gerçeği fark ettiğiniz anda ilahi işleyişi de çözmek üzeresiniz demektir. Tanrı, içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak için evreni yaratır. Evrenin içinde gezegenleri, gezegenlerin içine dünyayı, dünyanın içine hayatı, hayatın içine insanı yerleştirir. Ve onun içine koyacak bir şey bulamaz. İşte insan denen tuhaf hayvanın, varlıkların en yücesi ve en anlamsızı kılınışının hikayesi. Evrenin orasını burasını felsefeyle, sanatla, aşkla, hatta ironik biçimde tanrıyla bezerken, ortak anlamsızların en küçüğünün elbette bir gerçeği unutması gerekmektedir: hakikatte bütün kitaplar sayfaları doldurmak için yazılır. Sevdiğiniz birinin ölümü, örneğin, yüzleşmenizi sağlayabilir kendinize söylediğiniz yalanlarla. Ya da ananızdan yediğiniz okkalı bir dayak. Üstelik siz, ananızın canınıza okumak için haklı duygusal gerekçeleri bulunduğuna inanmaya hazırken, içinizi parçalayan onun gözü dönmüşlüğü değil, beyninizi zedelememek için sopayı sadece kollarınıza ve bacaklarınıza indirecek kadar düşünceli davranması olabilir. Nihayet onun elinden kurtulup kendinizi odanıza attığınızda pencereden giren akşam güneşinin ışığında neşeyle dans eden tozlar dört bir yana dağılır. Onların huzurunu kaçırmak sizi öyle üzer ki, içiniz feci bir dışlanmışlık duygusuyla dolar. Birden gözlerinize yaşlar hucum eder. Bu küçük sevimli yaratıkların sizden korkmasını hazmedemezsiniz. İki saatlik dayak seansına gık demeden dayanan siz, yere kapanıp zırıl zırıl ağlamaya başlarsınız. Sonra bir toz tanesi gelip parmağınızın üzerine konuverir. Usulca oynatırsınız parmağınızı. Hala oradadır. Derken diğerleri ona katılırlar. Yerde yatarken üzerinize toz tanecikleri yağar. Sırt çevirdiğiniz hayat o noktada sizi kucaklarken hıçkırıklarınız fraktal bir dans müziğine dönüşür."}
{"url": "https://futuristika.org/altda-jazz/", "text": "Kürşat Başar/Tuluğ Tırpan Dörtlüsü, 2009 yılında biraraya geldi. Tuluğ Tırpan klasik müzikteki uluslararası başarıları ve dünyanın ünlü orkestralarının da seslendirdiği eserleri yanında farklı müzik türlerindeki projeleriyle de dikkat çeken bir isim. Tırpan, Trilok Gurtu, Antonio Hernandez gibi isimlerle çalıştı ve albümler kaydetti. Klasik CD'lerinin yanısıra, My Green Color, My Red Color adlı iki CD'sinde caza olan ilgisini pekiştirdi. Yazar ve programcı olarak tanınan Kürşat Başar, yıllardan beri caza olan ilgisini sahneye taşımamıştı. Tuluğ Tırpan'ın teklifi üzerine çalışmalara başlayan ikiliye basta yine caz dünysanın önemli isimlerinden Volkan Hürsever ve genç kuşağın önemli temsilcilerinden Ediz Hafızoğlu katıldı. Volkan Hürsever, son olarak kendi besteleriin de yer aldığı Hediye adlı albümüyle de gündemde. Piyanoda Tuluğ Tırpan, saksofonda Kürşat Başar, basta Volkan Hürsever ve davulda Ediz Hafızoğlu'nun yer aldığı dörtlü, caz standartlarından Keith Jarrett, Charlie Haden gibi modern cazın önemli isimlerinin bestelerine kadar geniş bir repertuvara sahip. Topluluk ayrıca Tuluğ Tırpan'ın bestelerini ve bazı türküleri de yorumluyor. Kürşat Başar/Tuluğ Tırpan Dörtlüsü, Nardis, Hayal Kahvesi, Jazzstop gibi kulüplerde, İzmir ve Lefkoşe gibi kentlerde de konserler verdi."}
{"url": "https://futuristika.org/alva-ve-blixa-ret-marut-kim-biliyor-musunuz/", "text": "Alva Noto ile Blixa Bargeld, Ret Marut Handshake isimli EP'de birlikte çalışmışlardı. Ekim ayı başında bu kez dolu dolu bir albümle çıkageldiler. Elektronik müzik bestecisi ve aynı zamanda görsel tasarımcı Alva Noto ile Nick Cave and the Bad Seeds ve Einstürzende Neubauten'den bildiğimiz, enteresan kafada musiki üretimi yapan, kendi deyimiyle ses sanatçısı Blixa Bargeld'in ortak çalışması, 2007 yılından beri birlikte hareket eden ikilinin hele şükür dünyaya açılmaya karar verdiklerini gösteriyor. Albümde ilginç olan bir başka taraf ise, Michelangelo Antonioni'nin 1966 yapımı Blowup filminde de rol almış olan, bugün itibariyle 71. yaşını süren ikonik model Veruschka von Lehndorff'un da albümde iki şarkıda yer alması. A: Enstürzende Neubauten oldukça etkileyiciydi. Belki doğudan geldiklerinden olabilir. Müzik anlamında değil ama anarşist fikir açısından bir yaşama biçimi şeklindeydi. B: Bir etkisi olduğu düşünülebilir. Farklı alanlardan gelen insanlar vardı. Örneğin ciddi bir müzisyenin Kraftwerk etkileyici değildi diyeceğini sanmam. A: Neubauten bence Kraftwerk'ten daha önemliydi. B: Ya Depeche Mode? Ret Marut Handshake'den bahsedersek, Ret Marut kim biliyor musunuz? Sanırım okulda sırama kazımıştım Ret Marut kelimelerini. İsimden müthiş etkilenmiştim. Londra'daydı. Ama Ret Marut ismiyle değil de Torsten Torwalds olarak. Sonrasında Amerika'ya yarı harap bir gemiyle ulaşıp, yolculuğu hakkında bir roman yazmış. İşin komedisi John Huston ile karşılaşması olmuş. Sierra Madre Hazineleri filminde bahsettiğim adam ormandan fırlıyor ve B Traven'in menajeri olduğunu iddia ediyor. Oysa aslında B Traven'ın kendisi! A: Kayıt stüdyosunda yaptığımız şey canlı çalıp, çaldığımızı kaydetmek eylemi. Bu bana oldukça yeni gelen bir durum. Bir elektronik müzisyen aslında bir stüdyo müzisyenidir. Şarkılara dokunuşlar yapar. Onu oradan alır oraya koyar, loop ekler. Ama biz bunu yapmıyoruz. Bir şarkı çalalım diyip farklı versiyonlar deniyoruz ancak bir seferde sadece bir kayıt yapıyoruz. Normalde sonunda 50 şarkımız olacağına bir iki adet şarkıya ulaşıyoruz. B: Bende kaydetmediğimiz bir cover şarkı da var, Jimi Hendrix'ten Will I live tomorrow. Hendrix sık sık çoğunluğa uymayacak garip işler yapardı. Bu nedenle elektronikaya yorumlanmaya açık olduğunu düşünüyorum. A: Şekerleme gibi tatlı bir şey sanılıyor. B: Ben de insanların endüstriyel demesini komik buluyorum. Nedir ki bu, Nine Inch Nails mi? Terminoloji iyi bir şey değildir. A: Birçok gönderme, sanat tarihinden çok doğal bilimlere yönelik. B: Müzik yapmaya başladığım ilk günden beri ve Enstürzende Neubauten için yaptıklarımın yüzde otuzunda referanslarım doğal bilimler, astronomi, biyoloji ve fizik oldu. Rede zamanında pseudo-scientific deneyler etrafında sahneler inşa ettim. Google destekli yazım diyorum, o da aynı anlayış. Daha çok araştırmaya dayanan bir yapı. Her şarkının bir makale olduğu albüm yapmayı seviyorum. Ama tabi ki klasik makale yazım şekli takip edilmiyor. Daha çok, müzikal bir makale yazıyorsunuz. Bu da yazdığınız hakkında her şeyi araştırmanız anlamına geliyor. Bir durum açıklıyorsunuz. Sonunda dört dakikalık müzik tüm yönlere açık oluyor. Ancak bir başka şekilde ifade edilemez bir duruma da gelmiş oluyor. Farklılık şurada, araştırma yapmalısınız. Oysa normalde bir şarkı yazarken böyle bir gereksiniminiz olmaz. A: Enstürzende Neubauten'de bana göre en önemli şeylerden biri metinlerdi. Sözleri anlayabiliyordum gerçekten, şiir severim, şiir okurum. Müzik olmadan şarkı sözlerinden bahsettiğinizde, sözler kendi başlarına kalıyor. Basit sözlerden hep etkilenmişimdir. B: Teşekkürler ancak tabi almanca konuşmayanlara pek anlamlı gelmeyecektir. A: Ben işin anlatı kısmında yokum. Blixa ise tam bir hikaye anlatıcısı. Tamamen zıt noktada. Benim yapamayacağım şeyler bunlar. Şarkılarımdan birinde vokal olmasını hayal bile edemezdim. Bana oldukça uzak bir durum. Ancak Blixa mükemmel tabi, ilk tercihim. Aslında gayet klasik bir diziliş, klavye ve şarkıcı var. Davulcu eksik. Mini grup gibiyiz. Laptoplarla yolculuk yapıyoruz. Gerçi şimdi hiçbir şey olmadan da dolaşabilirsin. B: Evet, aslında şimdi iPhone sanatçısı olmak istiyorum. B: Beijing'in böyle genç nüfus olması muhteşem. 15 milyon civarında. Batı Berlin'deki underground sahne kadar geniş bir alan var orada. İlk gittiğimde kendimi Batı Berlin'de gibi hissetmiştim ama tek fark tabi herkesin Çinli olmasıydı. Çin'de plak da satmıyorsunuz zaten. Devlete ait bir plak şirketinde kayıt yapıyorsunuz. Onlar da 400.000 adet basıyor ve ertesi gün tüm kopyalar satılmış oluyor. Daha sonrasında ise tekrar basımları oluyor böylece bir kez ödeme alıyorsunuz. Aslında bir süre Çin'de plak şirketi işine girsek mi diye düşündük. A: Beijing'de bir Neubauten şarkı ismine sahip olan barda çalmıştım: Yu Gung. B: Beijing, yeni Berlin'dir. Ben Batı Berlin'de doğup büyüdüm. Şimdi çok daha normal bir şehir şeklinde yaşıyoruz. Berlin Duvarı'nı geri filan istemiyorum. Ama tabi tümüyle başka bir şehir artık."}
{"url": "https://futuristika.org/alvarez-sylvia-plathi-anlatiyor/", "text": "Dışardan bakılınca tipik bir başarı öyküsüydü: Hiçbir şeyin ona yetişemeyeceği bir hızla ve amansızca ilerleyen muhteşem bir sürücü. Ve bu bir ömür boyu sürebilirdi, ivmeyi durdurabilecek hiçbir şey yoktu ve ona tüm bu yenilgileri getiren araç hız ve basınca son derece dayanıklıydı. Ama Sylvia, ilerlediği bu yolda zaten büyük bir sarsıntı geçirmişti. Kolejin son yılında ciddi bir ruhsal bunalım geçirmiş, ve bir intihar girişimi olmuştu. Tüm bunları çok sonradan öğrendim. Şimdi Sylvia sadece yavaşlamamıştı, uysal bir anne ve kendini tümüyle bebeğine, kızına vermişti ve oldukça resmi, yüzeysel, ve sizi belli bir mesefede tutan ilişkiye izin veriyordu. Günlük ilişkilerinde şairin karamsarlığını ve bağışlamayan yıkıcılığını hiçbir şekilde yansıtmıyordu. Sonuna kadar hayat ve enerji doluydu. Devon'da çocukları ve arıcıklıkla, Londra'da da ev aramakla, romanı 'Sırça Fanus'un basım işleriyle, anlayışsız editörler yığınına şiir göndermekle meşgüldü. Ölmeden hemen önce, şimdi çoğu klasikler arasında girmiş olan şiirlerini bir araya getirdiği seçkiyi haftalık dergilerden birine gönderdi; hiçbiri kabul edilmedi. Şiirlerini bitirdikten sonra yere bağdaş kurup genzinden gelen New England şivesisiye bu serüvenini anlatabildi. Ve belki de bu koşturmacalara ben de dahil edildiğiden, aynı edayla intihardan söz ederdi: Romanın da doğruladığı gibi aklından hiç çıkarmamış olmalı ki on yıl önceki intihar girişimini ve yaptığı kazayı anlatırdı. Hiçbiri de kaza değild. Soğuk kanlılıkla yoldan çıkmış, içtenlikle ölümü istemişti. Ama olmadı. Bu yüzden, bu sefer intihar etmeyi düşünmediğine kendimi inandırmıştım. Aksine, olayı özgrca yazabilirdi, çünkü intihar zaten ardındaydı. Araba kazası atlattığı bir ölümdü; her on yılda bir uğradığ alaya aldığı ölüm. Her on yılda bir yaparım bir. Ve Döndüm geri, geri, geri sana. 15 Şubat Cuma günü, Camden Town'ın arka sokaklarında iç sıkıcı, boğucu bir soruşturma vardı: Fısıltılar, uzun sessizlikler... Avustralyalı kız hıçkırıklar içindeydi. O sabah erkenden Ted'le Mornington Birliği'ne cenaze işlemlerini görmeye gittik. Tabut perdelerle bölünmüş, çıplak odanın en dibinde bir yerlerdeydi. Sadece yüzünü gösterdiler. Kurşiniydi ve balmumu gibi şeffaftı. Daha önce hiç ölü bir insan görmemiştim. Onu zor tanıdım; yüz hatları incellmiş, daha belirginleşmiş gibiydi. Odada hafif bir elma ve tatlı kokusu vardı, sanki elmalar küflenmeye başlamış gibiydi. Kendimi dışarı zor attım. Soğuk ve kirli sokakların gürültüsüyle kendime geldim. Öldüğüne inanamıyordum."}
{"url": "https://futuristika.org/amazonun-kalbinde-bir-kizilderili-gunu/", "text": "Bugün hala modern dünyadan uzak duran/durabilmiş yetmişten fazla Kızılderili kabilesi bulunmakta. Bu kabileler Hristiyan misyonerlerle iletişim geçmeyi reddeden kabileler. Kimi kabilerlerse çoktan modern dünyayla temasa geçmiş, özgünlüklerini ve kültürlerini belki de çok farkında olamadan değiştirivermişler, sonu nereye varır bilmeden. Bundan elli yıl önce çıplak ve rahatken, örtünmek gibi bir ihtiyaç doğuvermiş ve almış dışarıdan gelen giysiler tenlerinin yerini. Yemekler tencereler içinde pişirilmeye, ilkel av aletlerinin yerine silahlar, ağlar tercih edilmeye başlanmış. Şamanların yerini doktorlar, kendi yaptıkları doğal ilaçların yerini farmakolojik ilaçlar almış. Modern dünyanın onlarda değiştiremediği şeyler de var. Hala evlerinin duvarlarını topraktan, çatılarını palmiye ağaçlarından yapmaya, avlanmaya birlikte çıkıp, yiyeceklerini paylaşmaya, kadınlar palmiye yapraklarından ördükleri sepetlerde odunlarını taşımaya, çiftlerin kendilerini kapattıkları bir evde bir hafta geçirdikten sonra evli kabul edilmeleri geleneğine, vücutlarını farklı anlamlara gelen sembollerle boyamaya, atalarından öğrendikleri şarkıları ve savaşçı marşlarını söylemeye devam ediyorlar. Kültürlerinin değişmeyen en önemli parçası ise, doğayla kurdukları ilişki; ona egemen olmaya çalışmak yerine, onunla uyum içinde yaşamak ve asla ondan ihtiyaçlarının fazlasını almamak. Bugün sadece kültürleri değil, yaşam alanları da tehlike altında. Bunun nedeni ise yapılması kırk yıldır planlanan hidro elektrik üretecek Belo Monte Barajı. Eğer yapılırsa, dünyanın üçüncü barajı olacak Belo Monte, evleri Amazon olan ve bu eko-sistem içinde varolan bütün canlıların yıkımı olacak. Barajın ırmakları yutması, bitki örtüsünün yok olmasına, kuraklığa, yerlilerin beslenme kaynaklarının ellerinden alınmasına ve zaman içinde artacak malerya gibi ölümcül hastalıklara neden olacaktır. Amazon Kızılderilerinin kırk senedir büyük bir başarıyla karşı çıktıkları ve yapımını durdurabildikleri bu baraj projesi, öyle görünüyor ki bu Eylül'de yapılmaya başlanacak. Bu küçük sergiyle sizleri kısa bir zaman sonra belki de yok olacak bu kültürden haberdar etmek istedim. Amazon'da güzel bir Kızılderili günü geçirmeniz dileğiyle."}
{"url": "https://futuristika.org/amele-lazim-mi/", "text": "Bir gece fabrikanın girişinde bekçiyle sohbet ederken birisi geldi. Aslında peyda oldu desem daha doğru olur. İnce yapılı bir genç. Gece olduğundan pek seçemedim kendisini. Bahçenin lambası durduğu yeri o kadar da aydınlatmıyordu. Titrek sesiyle Amele lazım mı abi? diye sordu. O soğuk havada bir tek ceket vardı üstünde. Önü ilikliydi. Konuşması düzgündü. Titriyordu. Bekçiyle birbirimize baktık. Ben bilmiyordum amele lazım olup olmadığını. O da yok diye biliyordu ama gecenin bir vakti ortaya çıkan bu gence baştan savma bir yanıt vermemek için küfür yemek pahasına usta başına telefon etti. Lazımmış bir amele. Sabah gelmesini söyledi bekçi. Genç Tamam abi dedi ve beklemeye devam etti. Duruşu beni birazcık tedirgin etti açıkçası. Elleri ceplerinde, titriyordu. Bize mi yoksa başka bir yere mi baktığını seçemiyordum. Biraz daha durduktan sonra hızlıca arkasını dönüp uzaklaştı. Karanlıkta kaybolduğundan düz mü ilerlediğini, yoksa ara sokaklardan birine mi girdiğini göremedim. İki gün sonra gündüz vardiyasında gördüm çocuğu. Yemekhanede karşılaştık. Kazan dairesinde olduğum için başka bir yerde karşılaşabilmem mümkün değildi zaten. Öğle yemeğinde yemekhanede ya da ufak bir ihtimalle tuvalette karşılaşabilirdik ancak. Bizimkilere sordum nasıldır diye. Bir şey söylemek için erken ama şimdilik iyi gibi dediler. Tutuyormuş her işin ucundan. İnce yapılı olsa da gücü kuvveti yerindeymiş. Çok konuşuyormuş bir de. Kendini kabullendirmeye çalıştığındandır dedim. İşe başlamadan bir süre önce ameliyat olduğunu anlatmış. Şans eseri doktor akrabası çıkmış. Ameliyattan sonra, nereden baksa, yetmiş yıl daha yaşayacağını anlatmış ona. Çok sağlamlaştığını söylemiş. Kaya gibiyim diyormuş. Bir keresinde tuvalette karşılaşınca şu ameliyat hadisesini sordum ona. Midesinden ameliyat olmuş. Doktor akrabasıymış. Ameliyattan sonra bir şeyciğinin kalmayacağını söylemiş bizimkine. Yetmiş yıl daha yaşarsın sen koçum demiş. Çocuk artık kendini yarı robot gibi hissediyormuş. Çok konuşturmadım onu. Geç kalacak olursa amiri laf yapmasın diye gönderdim hemen. Akşamleyin serviste yan yana oturduk. Muhabbete beni de ortak etmeye çalıştıysa da oralı olmadım. O da öte yanındaki arkadaşla muhatap oldu daha çok. Sürekli konuştuğu için ondan yana pek bakmasam da bir ara gözlerim yere doğru kayınca fabrika ayakkabılarının ayağında olduğunu gördüm. Karanlıkta belki yanlış seçmişimdir diye düşündüm. Onun için ertesi sabah, servise bindiğinde özellikle dikkat ettim. Gerçekten de ayağında fabrika ayakkabıları vardı. Ayağına ağır bir şey düşerse kırılmasın çatlamasın diye önü demirli olan şu ayakkabılar işte. Bizimkilerin de dikkatini çekmiş bu durum. İkinci günden sonra takılmaya başlamışlar. Ayakkabılarını değiştirmemişsin demişler. O da unuttuğunu söylemiş. Bizimkiler birkaç gün böyle Ayakkabını değiştirmemişsin oğlum diye takılmışlar. O da her seferinde Unuttum abi diye yanıt vermiş. Sonra bizimkiler anlamış ki çocuğun başka ayakkabısı yok! Karda kıyamette sıcak da tutuyor meretler. Hak verdik çocuğa. Sonra kendi aramızda para toplayıp yeni bir kışlık ayakkabı aldık. Sen yine istediğini istediğin yerde giyersin dedik. O günden sonra fabrika ayakkabılarını sadece fabrikada giymeye başladı. Ayrıca ilk maaşını alana kadar sigarasını da biz aldık kendisine. Öğlen vakti gelen yemeklerden birazını yine onun için ayırdık. İlk maaşını alana kadar kendimizce destek olduk böyle. İlk maaşını aldı fakat ikincisini göremedi. Bir gece sızlanmaya başladı. Gece vardiyasındaydık. Yemeği ben dağıttığım için kadın budu köfteden fazla fazla vermiştim. Yemekten birkaç saat sonra kıvranmaya başladı. Bir ara geçti gitti. Sonra yine başladı. Fenaydı çocuk. Midemi içerden içerden kediler tırmalıyor abi diyordu, kediler patileriyle karnımı deşmeye çalışıyorlar. Durumu gece amirine anlattık. Apar topar hastaneye götürüldü. Sabaha karşı ölüm haberi geldi. Verdiğim fazla köftelerden mi diye düşünmeden edemedim. Suçlu hissettim kendimi. Ama kimsede bir şey yoktu. Sordum soruşturdum; ishal bile olmamışlardı. Taş gibi çocuktu. Durmadan ne kadar sağlam olduğunu anlatıyordu. Daha yeni ameliyat olmuştu. Yetmiş yıl daha götürür bu beni diyordu. Ailesinin, ölüm haberini alınca neler hissedeceği geldi aklıma. Pek düşünmek istemediğimden hemen başka şeylerle meşgul etmeye başladım zihnimi. Sonuçta benim de çoluğum çocuğum vardı. Bazı düşünceleri kovmak zorundaydım zihnimden. Kendime bile itiraf etmemek zorundaydım. Olanı görmezden gelmeli, etrafından dolanmalıydım. Öyle de yaptım. Aradan aylar geçti. Yine bir gece vardiyasıydı. Kazan dairesindeki gerekli ayarlamaları yapıp masama geçmiştim. Geriye yaslanmış dinleniyordum. Dalmıştım hafiften. Rüyamda bizim şu çocuğu gördüm. Bekçiyle birlikte bahçedeydik yine. Birden ortaya çıkıp Amele lazım mı abi? dedi. Sonra geriye doğru birkaç adım atıp karanlığın içine girdi. Bazı fısıldaşmalardan sonra karanlıktan birini çekip Alın size amele dedi. Karanlıktan aydınlığa çıkan kişiyi görür görmez zınk diye bir şey çarptı bedenime! Sıçrayarak uyandım. Soluk soluğaydım. Ellerim şişip iniyor gibiydi. Baktım. Öylece duruyorlardı. Görünürde şişip indikleri falan yoktu ama şişip iniyorlardı işte! Masadan kalkıp odadan attım kendimi. aşım felaket dönüyordu. Sağa doğru atıyordu beni. Dengemi sağlayabilmek için sola doğru dönmeye çalıştım. Aynı zamanda ilerliyordum da. Ama ne kadar ilerlesem de yolu tutturamıyor, sürekli kazanlara çarpıp geri sekiyordum. Zar zor, düşe kalka arka bahçeye attım kendimi. Kurt köpeklerinin arasına girip çimlere uzandım. Keratalar yalamaya başladılar hemen beni. Zeminin beni sürüklemeye çalıştığını hissediyordum ama köpeklerin yalaması da iyi geliyordu. Düzeldim biraz. Doğrulup bir sigara yaktım. İkinci nefesimi almak üzereydim ki yine aynı darbe. Bir şey zınk diye yerimden fırlattı beni. Toprağı yumruklamaya başladım ne oluyor bana diye. O telaşla ön bahçeye atmaya çalıştım kendimi. Oraya gidebilirsem bekçi ya da başka birileri beni görür de yardımcı olur diye düşündüm. Ama kalkamadım yerimden. Toprağı yumruklamaya devam ettim. Korkudan ağladım biraz. Kusmaya çalıştım, yine de geçmedi kalbimdeki sıkışma. Kıvrandım durdum oturduğum yerde. Öleceğimi sandım. Ölmedim. Sakinleşince kalktım gittim. Birkaç gün sigarayı korkarak içtim ama hiçbir şey olmadı. Yalnız o rüya hiç çıkmadı aklımdan. Bizim genç gelip Amele lazım mı? diye soruyordu. Sonra da Alın size amele diye karanlıktan birini çıkarıyordu. Onun Azrail olabileceğini düşündüm sonraları. Başıma gelenleri göz önünde bulundurunca gayet mantıklı geliyordu bu. Karanlıktan korkuyordum artık. Geceleri fabrikada el feneriyle geziyordum. Tuvalete bile onunla gidiyordum. Karıma sarılarak uyuyordum ve çocuklarıma baktığımda, bensiz büyüyebilme ihtimalleri ödümü patlatıyordu. Bizim gencin de vardı iki çocuğu. Okula bile başlamamışlardı daha. Maaşı alınca hemen içmeye gittim. O kadar çok içtim ki evin yolunu zor buldum. Gece yarısı yine zınklamayla fırladım yataktan. Hanım dedim, bana bir şeyler oluyor. Işığı açıp baktı. Rengimin attığını söyledi. Ellerim ayaklarım şişiyordu yine. Baktığımda öylece duruyorlardı ama şişip iniyorlardı işte! Hastaneye gidiyorum dedim. Ben de geleceğim dedi. Giyinip çocukları uyandırmadan sessizce çıktık. Bir taksi çevirip hastanenin yolunu tuttuk. Hastaneye yaklaştıkça iyi hissettim kendimi. Acile girdik hemen. Anlattım durumu. Ama şimdi iyiyim, geçti dedim. Yine de sedyeye yatırdılar beni. Doktor hemşireye dilaltı hapı vermesini söyledi. Alkollüyüm, yapmayın dedim. Bundan bir şey olmaz dedi doktor, verdi hapı. Sonra kollarıma musluk gibi şeyler takmaya başladılar. Anladım durumun ciddi olduğunu. Yavaşça kendimden geçtim. Ayıldığımda sol kolumda bir şişlik hissettim. Baktığımda kolumun gerçekten de şiştiğini gördüm. Patlayacak zannettim de o korkuyla Hemşire! diye bağırdım. Biri geldi hemen. Koluma takılan musluklardan biri damardan çıkmış, deri altıma akmaya başlamış hep. Ondan şişmiş kolum. Kötü bir şey olur mu? diye sordum. Olmaz, korkmayın deyip masaj yaparak yaydılar ilacı. Doktor beni dinledikten sonra kalp krizi geçirmiş olduğumu söyledi. Ama şimdi iyiyim dedim. Şimdi geçirmiyorsun çünkü dedi. Beni yoğun bakıma göndereceklerini söyledi. Sedyeyi eşime teslim edip dördüncü kata çıkmamızı söylediler. Asansörün önüne geldik. Kapı açıldı. Eşim beni itene kadar kapandı asansörün kapısı. Sonra bir daha açtı. Asansöre sokmaya çalışırken yine kapandı kapı. Bir yandan gülüyor, bir yandan küfür ediyordum. İndim sedyeden. Açtım asansörün kapısını. Önce sedyeyi soktum, sonra kendim girdim. Eşim de güldü halimize. Sarılıp kafamı kafasına yasladım. Bu sefer duygulandık biraz. Dördüncü kata gelince indik. Sedyeyi bir kenara çekip uzandım tekrar. Yoğun bakımda hiç boş yer yoktu. Beklemeye başladık. Biraz sonra amcanın birini paket yapıp gönderdiler. Yerine ben geçtim. Yaklaşık bir ay kadar sonra ameliyat oldum. Damarlarımı açtılar. Sonra tekrar tıkanmasınlar diye sigarayı ve içkiyi yasakladılar. Özel bir yemek programı hazırlayıp verdiler. Doktor bunları harfiyen uygularsam en az yetmişime kadar yaşayacağımı söyledi. Bunu söylemesi üzerine ters ters baktım ona. Bizim genci ameliyat eden doktor geldi aklıma. Acaba aynı kişiler mi diye düşündüm ve pek ihtimal vermedim. Yine de sırf böyle söylediği için uygulamadım programı. İlk zamanlar sigara ve alkol almadım tabii. Yemek programına da uydum bir süre. Sonra canım ne istiyorsa onu yedim. Sigaraya ve alkole de başladım yavaş yavaş. Ne de olsa damarlarımı açmışlardı artık. Tekrar kapanmaları için en az kırk yıl daha vardı önümde. Kendi canımın derdine düştüğümden bizim şu genci bir süreliğine unutmuş olsam da sonraları zaman zaman aklıma ve rüyalarıma girmeye devam etti. Soğuktan titreyerek Amele lazım mı abi? deyişini hatırlıyorum. Ayakkabılarını, konuşkanlığını, Yetmiş yıl daha yaşarım deyişini ve Midemi kediler tırmalıyor diye kıvranışını. Midemi kediler tırmalıyor diye inledi çocuk. Sonra öldü."}
{"url": "https://futuristika.org/amerikada-hegelci-bir-komun-denemesi/", "text": "Bundan 140 yıl önce, ABD'de bir grup insan St. Louis Hegelci Felsefe Derneği'ni kurdu. Dernek, şehirdeki amatör filozoflardan oluşurken, başı çeken iki isim William Torrey Harris (1835-1909) ve Henry Conrad Brokmeyer (1828-1906) idi. Dernek üyeleri, yaşamlarını Hegelci bakış açısıyla şekillendirmeye çalışırken, yaşadıkları kentte dönemin sorunlarına karşı çözümü de buradan alacaklarını söylüyordu. o dönemde St. Louis ile Şikago arasında belli beirsiz kentsel bir çekişme de vardı. Dernekten Brokmeyer, Georg Hegel öğretilerinden yola çıkıp, Batı'nın kültür tapınağının St. Louis olduğu iddiasını ortaya attı. Büyük bir yangın Şikago'yu harap ettiğinde sevincini gizlemedi. St. Louis 1820 ve1860 yılları arasında göçlerle yedi kat büyürken, Brokmeyer kenti Hegel okuyup yönlendirmeye devam etti. Brokmeyer, Prusya göçmeni bir ailenin çocuğu olarak New York'da büyümüştü. Aile işi olan ayakkabı fabrikasından vazgeçip üniversite okumak istemişti. Sonrasında Amerikan İç Savaşı'na katılmış ve bir kütüphanede tanıştığı Harris'i de Hegel'in diyalektik mantık düşüncesinin Amerikan toplumuna uygunluğuna ikna ederek derneği kurmuştu. İkili, dernek vasıtasıyla şehirde etkin olmaya çalışırken, yayınladıklarıd erhiyle de Hegel düşüncelerinin ve bu sistemin St. Louis şehrine nasıl uygulamacağının yol haritasını anlattılar. Ülkenin en önemli düşünce dergisi haline gelen Speculative Philosophy ile, dönemim kölelik tartışmaları ve kamu eğitimi gibi konularda fikirler ileri sürdüler. Hem derneğin hem de şehrin elit bir kesiminin de üye olduğu bu gruplaşmanın doğal lideri olan Brokmeyer'in ateşli konuşmalarında başlıca tez ve antitezler de listelenmişti: dine karşı bilim, köle karşıtlığına karçı kölecilik, St. louis'e karşı Şikago. Brokmeyer, kentin gelişimi için yatırımcıların da ilgisini çekince, politik bir güç olarak şehir yönetimine de girer. 6-20 yaş arası kamu eğitimi gibi konuları hayata geçirir. Kent bu anlayışla liman vs gibi yatırımlara yönelirken, 1880 yılında Brokmeyer'i zorda bırakan rakamlar açıklandı. St. Louis nüfusu 350.000 civarındayken, Şikago 500.000'di. Bu durumda büyükşehirl olma hakkını Şikago kazanacaktı. Brokmeyer rakamların hileli olduğunu iddia etti. Özel çağırdıkları matematikçi de tahmin edilen nüfus rakamlarını onaylayınca, brokmeyer'in Hegelci komün-şehir planı geçerliliğini yitirmiş oldu. Sonrasında, Brokmeyer, tüm politik hava da aleyhine dönünce, kenti terkeder. Nereye gittiğini de bildirmez. Hegelci komün-dernek dağılır. Söylenenlere göre, 80. yaşını da gören Brokmeyer, batıda kırsalda bazı kızılderili çocuklarına Hegelci ideallerle baktığı anaokulu işletir. Yaşamının son on yılında St. Louis'e döner ve 1906'da orada ölür. Artık 20. yy başlamıştır. Özellikle ABD'de, idealist Hegelcilik Brokmeyer sonrasında kimse tarafından sahiplenilmez. Bunun yerine, başlayan yüzyılda Amerikan toplumu, kendine has düşün yapısını oluşturur. Belki de yeryüzündeki tek Hegel komün-kenti projesi de unutulur. Derlemede Internet Encyclopedia of Philosophy St. Louis Hegelians maddesi'nden yararlanıldı."}
{"url": "https://futuristika.org/amerikan-mi-rus-mu/", "text": "1917 devriminden sonra ülkemize göç eden ve özellikle Beyoğlu semtine yerleşen Ruslardan Türkler mayonezli bir salata öğrenirler, adına da yıllarca Rus salatası derler. Menderes iktidara geçer geçmez de sağ meyilli bünyeler komünist salatayı hazmedemezler ve baskı altında kalan lokantalar müşteri kaybetmemek için salatanın adını değiştirip Amerikan salatası yaparlar. Yakın dönemde de Sovyetler Birliği'nin çökmesiyle salatanın nasıl adlandırıldığına aldırılmaz ve isteyen istediğini demeye başlar. Bir kesime göre de haşlanmış havuç, bezelye ve patates, kornişon turşu ve mayonezden oluşan bu salataya ince ince kıyılmış salam eklenirse Rus salatası olur, yoksa Amerikan. Yediğimizin tarihini bilelim dersi bittiğine göre, çalışan kadınlar için bu pratik Mayonez salatası tarifine geçebiliriz. Garnitürlerin suyunu süzüp, turşuları küp küp doğrayın, hepsini geniş bir kasede karıştırın. Mayonezi istediğiniz ölçüde ayarlayıp, kalan diğer malzemelerle içine ekleyin, çok karıştırmayın ki malzemeler ezilmesin. Vakit varsa servis etmeden önce birkaç saat dinlenmeye bırakın."}
{"url": "https://futuristika.org/amerikan-ordusu-cok-ozel/", "text": "FSA/OWI Kongre Kütüphanesi'nde o dönem propoganda fotoğraflarından yüzlerce bulabileceğiniz bu çalışmalardaki kadınlar, gösterilen bölümlerde gerçekten çalışan, Rosie the Riveter olarak ikonlaşan kadınlar. Savaş sırasında kadınların ailelerine, ordularına ve ülkelerine katkıda bulunmaya çağıran, fabrikalarda çalışmaya yüreklendiren fotoğraflar, J. Howard Miller'a da ilham vermişti. 1942'de Westinghouse için tasarladığı We Can Do It! adlı posterde Michigan'dan bir Rosie the Riveterı; Geraldine Doyle isimli fabrika işçisini model olarak kullanan Miller'ın yarattığı imaj ve türevleri durumu iyice pekiştirdi. Amerikalı kadınlar arasında Rosie olmak dayanışmanın ve feminizmin birer simgesi oldu. Savaş sırasında erkek işi yapan kadınların, savaş sonrasında ev kandınlığına dönüş yapacağını düşünenler ise çok fena yanıldılar."}
{"url": "https://futuristika.org/amneziyi-arzu-etmek-borges-ve-mram/", "text": "İnsanlığın yazgısı unutmak diye buyurmuştu tanrılar. Şimdi her şeyi hatırladığımız bir çağda, unutmanın güzelliğini hatırlamaya çalışıyoruz. Yanınızda taşıdığınız Ipod'unuzda bir kütüphanedeki tüm bilgileri taşıdığınızı hayal edin. Artık kolay değil mi? Hayal etmenin artık çok zor olduğu bir çağdayız evet. Ancak, IBM'den Stuart Parkin'in 90'lı yıllarda geliştirmeye başladığı MRAM ile dünyanın en küçük hard diskine en yüksek miktarda bilgiyi depolayabiliyoruz. Ancak, gittikçe daha büyük miktarda bilgiyi depoladığımız, Google'ın milyarlarca internet sayfasını indekslediği, İnternet arşivinde artık varolmasa da ulaşılabilir sayısız bilgiye ulaştığımız ve her yanımızın görsel unutmamaya boğulduğu bir dönemdeyiz. Belki de insanoğlu, tarihte ilk defa, bazı şeyleri de keşke unutsak dediği bir noktaya ilerliyor. Tarihi kaydetmeye başladığımız ilk andan itibaren, unutmaya karşı sayısız yol geliştirmek ve hatırlamak üzerine sayısız çalışma yaptıktan sonra, şimdi, 2007 yılından itibaren, bu defa hatırlamak değil de, unutmak için çalışmalar yapılmaya başlanıyor. İnsan, değişiyor. Bu kadar büyük miktarda, gerekli-gereksiz bilgiyi, sayısız resmi gözümüzün önüne hızla getiren bu sistem, insanı korkutmaya başladı. Jorge Luis Borges, bir hikayesinde, tanrı tarafından kendisine bir armağan verilen adamı anlatırdı. Bu armağana göre adam, sonsuz bir hatırlama yetisine sahip oluyordu. Hikayenin sonunda adam her şeyi durmadan hatırlamaktan olacak, bu armağan nedeniyle felç oluyordu. Çünkü insan, bazen unuttukça daha mutlu olur ve insan beyninin mükemmelliği, gereksiz olanı unutmakta yatar. Oysa çılgınlaşan teknoloji, devamlı güncellenen internet sayfaları, hızla akıp giden bytelar size, bize unutma şansı vermiyor ve insanlık, aynı anda çıldırıyor. Herkes aynı anda google' mail atıp, belirli bilgilerin kaldırılmasını talep etse de, bir yerlerde tüm bilgiler saklanıyor ve bilginin biriktirilme şekli, neredeyse kendisinden önemli hale geliyor. Bir yanda tüm bu devasa bilgiyi saklamanın maliyeti dururken, öte yandan bu devasa bilgiyi indirmenin maliyeti de oluyor. Kişiye göre gerekli bilgiyi yine kişiye göre gereksiz bilgiden arındırmanın, analizini yapmanın maliyeti de büyürken ayrı bir iş kolu oluyor."}
{"url": "https://futuristika.org/anadolunun-kayip-sarkilari/", "text": "Son yıllarda akademilerin modern sosyal bilimsel usullerle Türk Halk Bilimi'ne yönelişi ve günümüz sanatçılarının popüler taşra kültürünün derinliğindeki sanatsal birikime dair çalışmaları gerçekten sevindirici. Özellikle sanayi temelli kent kültürünün geleneksel argümanlara karşı dışlayıcı tavrı ve dışlamadığı esnalarda ise yaklaşımların rasyonellikten mahrum olması neticesinde eserin deforme olması modernleşme sürecinde geride bıraktığımız eserlerin kalitesini sorgulamamıza sebep oluyor. Eğer geride bıraktıklarımızın kaşifleri konumundaki adamlar bulduklarını elitlere ve halka sunma konusunda bir zaaf gösterirlerse bu sorgunun sonucu negatif bakışların gölgelediği bir utanmışlığa dönüşüyor. Zaten yerli kültüre ait antropolojik karakterli belgesel çalışmalarının azlığı da göz önüne alınırsa Türk aydının bu tip çalışmalarda nitelik hataları yapma gibi bir lüksü yok. Bu açıdan uzun zamandır sergilenmesini beklediğimiz Nezih Ünen'in büyük projesi Anadolu'nun Kayıp Şarkıları gerçekten üzerinde özellikle durulması gereken bir proje. Müzikle haşır neşir olanlar Ünen'in yakın geçmişte ne gibi kaliteli çalışmalar ortaya koyduğunu bilirler. Müzisyenlik tutku ve birikimini yapımcılık ve yönetmenlikle pekiştirmesi sonucu karşılaştığımız bu önemli projeyle resmi haritamızın çizgilerinden taşan bir egzotizmin bütün büyülerine kanacağız gibi görünüyor. Sema dönen dervişlerden, Semah dönen Alevi Türkmenlere, Muş'ta dengbejlerden, Kırıkkaleli bozlaklara kadar Anadolu'nun her türlü zenginliğini bünyesinde toplayabilen Anadolu'nun Kayıp Şarkıları'nda yakınımızdaki uzaklara dair alışılmadık performanslara şahit olacağız. Anadolu'nun kayıp şarkıları: websitesi + iksv."}
{"url": "https://futuristika.org/anahtar-kelimeler/", "text": "Walter Benjamin, XIX. Yüzyılın Başkenti Paris isimli yapıtında Pasajlar'ın ortaya çıkmasının ilk koşulu diye artan tekstil ticaretini işaret eder. Lüks mal ticaretinin merkezlerinden olan pasajların oluşması için aynı zamanda demirin de ortaya çıkması gerekir. İlk dökme demir tekniklerinin ortaya çıkmasıyla, bir yapı malzemesine kavuşan mimari, tasarıma yönelir artık. Demir taşıyıcıların öncüsü olan ve lokomotifler için inşa edilen ray, monte edilebilir ilk demir parçasıdır. Tüm dünyada yaygın olan, ... Demiryoluspor namlı futbol kulüplerinin tarafında olduğumuzu unutmadan, 31 Ocak 2013 de Gaziantep'te bir demir çelik tesisinde patlayan buhar kazanı yedi işçinin yaşamına son verdi. Ne diyorduk? Walter Benjamin ve trenler, pasajlar ve buhar kazanları. Benjamin'in Pasajları'nda dolaşan flanör, tüm bu mal zenginliği içinde, dükkanlara vuran ışığın aydınlattığı pasajlara dair övgüleri duyar. Aydınlatma çoğaldıkça, devletin suçluları takip kabiliyeti artar. İzlenirlik ve görünürlük kolaylaşır. İnsan şeffaflaşmaktan hicap duymuyorsa, bize susmak düşer. Modern Pasajlarımız AVM'lerde yoğunlaşan toplumun, arkaplandaki uğultuyu bastırsın diye şarıl şarıl akan sularının bile engelleyemediği gürültüde, lüks dükkanlar ve malların arasında gezinen flanör gibi, doymaz bir tavırla sürekli akan içerik kalabalığının arasında geziniyoruz. Herkes, her yerde gözükmek istiyor. Herkes, her yerde ismi geçsin istiyor. Görünür olmanın sıradanlaştığı dünyada, boşlukların bize bıraktığı, yüz vermediği bir alanda kendi tohumumuzu eker, kendi mahsülümüzün kıtlığında çırpınır olduk. Baudelaire, Herşey benim için alegoriye dönüşüyor diyordu. Her şey, bizim için trajediye dönüşüyor. Georges Perec, sigarasını orta parmağı ve yüzük parmağı arasında tutup içermiş. Cemal Süreya altı yaşındayken ailesiyle birlikte, Dersim Kürt isyanlarının ertesinde, Bilecik'e sürgün edilir. Trene bindirilmelerini hatırlar. Korkuyordur. Büyükannesi rahatlatmaya çalışır onu, Göçmeniz biz der, Yer değiştiriyoruz. O tren, jandarmalar eşliğinde yük vagonlarına tıkılan insanları belirli bir noktaya varmayan yolculuğa taşımıştır. O trende, Cemal Süreya ailesini, çocukluğunu kaybeder. Sonra şiirlerinde, garlar ve trenlerde yükünü hafifletmek isteyerek geçer ömrü. Marguerite Duras ise, 2027 yılında hiçkimse artık bir şey yazmayacak kehanetinde bulunmuştu. Sabırsızlıkla o anı bekliyoruz. Çünkü, bu gelip geçen trenleri, pasajda dolanan flanör gibi izledikçe biz de Bu kadar kitap bizi barbarlığa götürecek, diye düşünüyoruz. Proscenium Arch, Oulipo, Wes Anderson, Bibi-la-Puree ve şemsiye kovalayan aylaklık hikayesi, sığınağını kitlede arayan flanörün yansımasından mıdır bilinmez, sıkıntımızı kullanıcı hesaplarında, içerikte boğmaya çalışıyoruz. O trenden atlayıp, raylar üzerinde dengemizi bulup, bir başka trene yöneliyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/anapop-ustalara-saygi/", "text": "Özlemini çektiğimiz türden bir buluşma 15-18 Eylül tarihleri arasında İstanbul'da. Anadolu topraklarında yeşermiş olan ortak kültürden ve dünya çapındaki akımlardan beslenen 60'lı, 70'li yılların pop ve rock müziğinin, nitelikli konserler, atölyeler ve konuşmalar aracılığıyla genç nesillere aktarılmasını amaçlayan proje, yerel olduğu kadar evrensel de olabilmiş bu müzik türünün yaratıcılarını dinleyicilerle buluşturacak. AnaPop, dönemin önde gelen müzisyenlerini dünya gözüyle görmenin keyfini yaşatırken, atölye çalışmalarıyla da yeni eserler ortaya çıkarılmasına olanak sağlayacak. Dillerden düşmeyen şarkılarıyla gönlümüze taht kuran usta müzisyenleri, farklı yaklaşımlara sahip yeni yeteneklerle birlikte aynı sahnede görme fırsatı sunacak. 1940 yılında, Raman Dağı'nda petrolün bulunmasının ardından Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı, İluh Köyü'nde bölgenin ilk rafinerisini kurar. Devlet dışarıdan gelen personelin burada sıkılmaması için bölgeye yatırım yapar ve İluh, kısa bir süre içerisinde gelişip Batman adını alır. Bu gelişmeler çerçevesinde TPAO, 1963 yılında Batman Orkestrası'nı kurar. Batman Orkestrası, Hürriyet Gazetesinin 1965 1968 yılları arasında düzenlemiş olduğu ve Türkiye'ye damgasını vuran Altın Mikrofon Şarkı Yarışmasının 1968 yılı birincisi olur. Orkestranın bu ödülü kazanmasının hikayesi üzerinden Türkiye'nin o dönemki sosyal, kültürel ve politik atmosferine ışık tutan belgeselin çekimleri Şubat 2008 de başladı. 11 ay süren çekimler Batman, Ankara, İzmir, Mersin, Lüleburgaz ve İstanbul'da yapıldı. 30 yıl aradan sonra İlhan Telli ve Çetin Oral İzmir'de çekilen final bölümünde sahne aldı. Belgesel, bu yıl TRT tarafından düzenlenen 2. Uluslararası Belgesel Film Yarışması'nda profesyonel dalda birincilik ödülünü kazandı. Gösterim sonrasında, Yönetmen Metin Avdaç, TPAO Batman Orkestrası üyelerinden İlhan Telli ve Atilla Akman'ın katılacağı bir söyleşi yapılacaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/anarsinin-avukati-jacques-verges-istanbula-geliyor/", "text": "Türkiye'nin önde gelen hukuk STK'larından Hukukçular Derneği, anarşistleri, muhalifleri ve 'teröristleri' savunmasıyla ünlenen Fransız avukat Jacques Verges'i İstanbul'a getiriyor. Önümüzdeki hafta ortası Türkiye'ye gelmesi beklenen Verges, 28 Mayıs Perşembe akşamı saat 19.00'da, İstanbul'da Cemal Reşit Rey konser salonunda bir konferans verecek. Ben bir kışkırtıcı olarak ortaya çıkıp düşünceyi tahrik etmek istiyorum diyen 84 yaşındaki anarşist hukuk adamı, Av. Reşat Petek'in moderatörlüğünde, ünlü avukatlar Yücel Sayman ve Muhammet Emin Özkan'ın müzakereci olarak katılacakları bir konuşma yapacak. Katalan asıllı Fransız vatandaşı bir baba ve Vietnamlı öğretmen bir annenin oğlu olarak 1925 yılında dünyaya gelen Verges'in İkinci Dünya Savaşı'nda Liverpool'da Nazi karşıtı direnişle başlayan hayat hikayesi, Paris'te gördüğü hukuk eğitiminin ardından giderek artan bir ünle 'zor davaların avukatı' olarak devam etti. Üstün zekası ve meşhur kopuş savunması ile adını duyanların kayıtsız kalamadığı bir ceza avukatı olan Verges, Baader Meinhof mensuplarından Cezayirli direnişçilere, Filistinli özgürlük savaşçılarından Çakal Carlos'a kadar, sistemin 'terörist' olarak tanımlamayı tercih ettiği pek çok sanığı, bazen kendi hayatını da riske atarak müdafaa etti, idamın eşiğinden geri çevirdi. Verges, son olarak, 2008 yılındaki 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde hayat hikayesini anlatan 'Terörün Avukatı' filmi ile gündeme oturmuş, hukuk, siyaset ve sinema dünyasından kalemlerin köşelerinde yer almıştı."}
{"url": "https://futuristika.org/anarsist-liselilerin-dergisi-inadina/", "text": "Lise Anarşist Faaliyetle, ilk sayısı çıkan İNADINA dergisini konuştuk. Öncelikle Lafanzin bir dergiye evrilmedi, yani bitmedi. Bizler yine Lafanzinleri yayımlamaya devam edeceğiz. Lafanzin, okullarda doğrudan yaşadığımız sorunlara bir cevaptır. Dergi fikri uzun bir süredir konuştuğumuz ve ihtiyacını hissettiğimiz bir çalışma olarak ortaya çıktı. Yani İnadına, anarşizme ve mücadelemize dair düşüncelerimizi daha da ayrıntılandırmak ve gençliğin sorunlarını daha fazla irdelemek için Lafanzin ile birlikte bütünleşecek bir dergi çalışmasıdır. İnadına diyoruz çünkü hepimiz yaşamlarımızın her alanında, okulda, evde, sokakta iktidarların propagandası altındayız. Bu saçmalıklar sistemi bizleri itaatkar bireylere dönüştürmek isterken, biz buna seyirci kalmak yerine inadına deyip isyan edenleriz. Özellikle de okullarda. Çünkü iktidarların propagandasına en çok maruz kaldığımız kurum okuldur. Okul, bir hapishane gibi içine kapatıldığımız, kurallarla biçimlendirilerek sınıftan koğuşlara zorla atıldığımız, bir anlamda hayattan koparıldığımız bir yerdir aynı zamanda. Diğer yandan haklı-haksız önünde eğilmek zorunda kaldığımız iktidarların, eğilmediğimizde disiplin bahanesiyle cezalandırıldığımız saçma kuralların dayatıldığı bir yer. Beş-yedi dakikalık 'özgürlük' teneffüsleriyle idare edildiğimiz okulların içindeyse okul idaresi tarafından üç-beş inatçı olarak yaftalananlar da yine bizleriz. Okullarda inat ederek yakaladığımız bu kısmi özgürlüğü, hayatın her alanına yayarak büyütmek için inadına dedik dergimizin adına. Okul dışında, hayatımızın her alanında gençliğimizin üzerine basarak yükselen otoritelere inat, özgürlük için İNADINA dedik dergimizin adına. Bizimkisi her ne kadar politik olsa da yaşamsal da. Her gün okullara kapatılıp bencillik ve rekabetle yoğruluyoruz. Okul kantinleri pahalı olduğunda ya da kötü yemek yemeye mecbur bırakıldığımızda, paylaşma masalarımızı kuruyoruz. Yaşamsal olan paylaşmak, biliyoruz. Ancak biz bunu yaparken 'kantin kazansın gerisi teferruat' diyen öğretmenler ve okul idaresi sivil polisleri de yanlarına alıp sofralarımızı dağıtıyor, polis masamızdaki peynire zeytine suç delili diyerek el koyuyor, okul idaresi okuldan atmakla tehdit ediyor. Yani paylaşmayı yasaklıyorlar. Ancak bizler her defasında inat ettik, paylaşmayı sürdürdük. Bu tabi ki anarşist olmamızla ilgilidir. Ancak inadımız, sadece politika olarak görülmemeli. Bir başka örnek vermek gerekirse, okul idaresi çoğu zaman saçma sapan gerekçelerle öğrenciden haraç toplar. Kimisi öder, kimisi ödeyemez. Ödeyemeyenlere zorla ödetecek şekilde gerekçeler sunulur, dayatılır. Bu arada üç-beş inatçı bir araya gelip ödeyemeyenler varsa dayanışırız der. İşte bu dayanışmayı dahi yasaklayanlar ne kadar politikse, biz o kadar politiğiz. Bahsettiklerimiz, saç uzun, kes sakalı, eteğin eksik, uslu dur meselesinden ötedir. Çünkü tüm bu yaşananlar bir tek okullarda değil, hayatımızın her alanında yaşanan şeylerdir, yani yaşama dairdir. Bizim inadımız bu yüzden okulları aşıyor. İNADINA, Lise Anarşist Faaliyet'in aylık periyotta çıkarttığı bir dergidir. Dergi, okul içinde ve dışında karşılaştığımız sorunları yazdığımız, bu sorunların kaynağı olarak gördüğümüz otoriteyi ve kapitalizmi deşifre ettiğimiz bir içeriğe sahip. Diğer yandan meslek liselerinde okuyan ve bir yandan da staj yapan arkadaşlarımızın yaşadıkları sömürüyü, okulu bırakmış bir iş yerinde çalışmak zorunda kalan arkadaşlarımızın yaşadıkları adaletsizlikleri yazdığımız ayrıca eylemlerimizden ve projelerimizden bahsettiğimiz bir içerikte. Daha ayrıntılı bahsetmek gerekirse; İNADINA'nın ilk sayısında İktidar Savaşları başlıklı bir yazı var. Fantastik bir kurgu olarak ele aldığımız bu yazıda, okullarda farklı görüşteki öğretmenlerin aralarında süregelen iktidar savaşlarını anlatmaya çalıştık. Bunun dışında içerikte Bilgiye Değil, Eğitime Karşıyız başlıklı, mevcut eğitim sistemine yönelik bakış açımızı ve bilginin bir iktidar aracı olması karşın özgür bilgi paylaşımının nasıl gerçekleştirileceğini anlattığımız bir yazı yer alıyor. Ayrıca sinema, müzik, edebiyat alanında yazılmış yazılar var. Bunlar dışında, liseli forumlarını sürdürdüğümüz bir dönemde herkes için faydalı olacağı düşüncesiyle aylık anarşist gazete Meydan'dan alarak yayımladığımız Doğrudan Demokrasi başlıklı bir yazı da bulunuyor. Şimdilik bunlardan bahsedelim, geri kalanı da alındığında okunsun diyelim. Bulunduğumuz liselerde, yaşadığımız mahallelerde ve sokaklarda, derginin elden dağıtımını yapıyoruz. Aynı zamanda kitap evlerine, muhalif kafelere, gazete bayilerine bırakıyoruz. İNADINA'yı Kolektif 26A'dan ve Mephisto'dan edinebilirsiniz. Bu mekanların dışında ayrıntılı olarak dergiyi bıraktığımız dağıtım noktalarının bilgisine, İNADINA dergisinin Facebook sayfasından ulaşabilirsiniz. Öncelikle röportaj için teşekkür ediyoruz. Ancak inat eden kazanır, biliyoruz. Haziran'dan Eylül'e, Eylül'den bugüne isyanla koşuşturduğumuz bu süreçte, bir kez daha inadımız bizi haklı çıkardı. Bunu hepimiz gördük, yaşadık. Biz inatla kazandık Taksim'i. Taksim Meydanı'na kurduk paylaşma masalarımızı, okul idaresine haraç ödeyenlere inat para ödemeden en güzel yemekleri yedik günlerce. Ne bize yukarıdan bakan otoriteler, ne saçma sapan kurallar, ne üçkağıtçı kantinler, ne de etrafımızı çevreleyen sivil polisler vardı meydanda. Okullarımızda üç-beş inatçıyken, Taksim Meydanı'nda binlerce olduk. LAF, ilk kez paylaşma masasını kurduğunda üç gün sonra bir mail gelmişti; Ankara'dan selam olsun, paylaşma masamızı kuruyoruz diye. Öyle de oldu. Benlerden biz olmak, örgütlenmek bizim inadımız. Hepimiz gördük; isyan Taksim'den, Ankara'ya, Antakya'ya, İzmir'e, her yere yayıldı, büyüdü. İsyan herkese gösterdi; benlerden biz olmanın gücünü. İsyan sürecine denk gelen sınavların yarattığı rekabete ve bencilliğe karşı örgütlenen liseliler mitinginde LAF olarak Şimdi sınavı devlet versin yazılı bir pankart açmıştık. Bu sözümüzü bir kez daha hatırlatmak isteriz. Çünkü şimdi üç beş inatçı liseli değil, binlerceyiz, inadına her yerdeyiz. Anarşist Liseliler, ilk sayısını çıkarttıkları İnadına dergisinin dağıtımını okullarda ve sokaklarda gerçekleştiriyorlar. İnadına'ya farklı şehirlerden ulaşmak isteyenler inadinadergisi@gmail. com'a mail atarak dergiyi edinebilirler. KADIKÖY Seyhan Müzik/Rıhtım Cad. Gezici İş Hanı No:8. Osmanağa, Bu söyleşi Meydan Gazetesi'nin 15. sayısında yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/anarsist-sairin-siiri-lenine-ovgu-marsinda/", "text": "Şarkının orijinalinin ise Yidiş eylemci şarkısı In Kamf olduğu anlaşılıyor. Hor görüldük/ sürüldük/ işkence gördük acı çektik/ Yoksulları ve ezilenleri sevdiğimiz içindiyen asıl metin, Emma Goldman'ın idealist doğasıyla, isyan şarkıları her Yidiş dilini kullanan radikal tarafından sevgi gören deruni bir ortalık karıştırıcı diye selamlanan Rus-Amerikan-Yahudi anarşist şair David Edelstadt'a ait. 1866-1892 yılları arasında yaşamış şair ilk şiirini on iki yaşında yayımlamış, on altı yaşında ABD'ye göç ettikten / kaçtıktan sonra New York'un ilk anarşist faaliyetlerinin palazlanmasında yer almış, İşçinin Özgür Sesi isimli derginin editörlüğünü yapmış, anarşistlerin şiirle ilişkisine kafa yormuş, şairleri ve anrşistleri örgütlemiş ve yirmi altı yaşında veremden ölmüş. Görünüşe göre, şiirin sözleri önce Rusçaya çevrilmiş, üzerine Lenin için ağıt melodisi eklenmiş, 1980'li yıllarda Macarcaya çevrilirken ise, şiir ve marş Lenin'e övgüye dönmüş."}
{"url": "https://futuristika.org/anarsistlerin-ekonomi-tartismalari7-gorunmez-eli-kesmek-pazarlarin-icsel-problemleri-ve-anarsist-teori-strateji-ve-vizyon/", "text": "Kapitalizm krizde ve dünyanın her yerinde insanlar alternatifler arıyor. Tabii ki arıyorlar, çünkü kapitalizmin krizlere gebe olduğu ve düzgün bir dünya istiyorsak başka bir şekilde örgütlenmemiz gerektiği şimdiye kadar herkes için apaçık ortaya çıkmıştır. Anarşistler tipik olarak mevcut ekonomik düzenin sonlandırılmasını istemekle kalmaz; aynı zamanda egemenliğin her biçimine ve ezilmelere karşı çıkarlar. En iyilerimiz, bu değişik egemenlik biçimlerinin toplumsal hayatın içinde karmaşık şekillerde kesiştiğini anlamıştır ve bu yüzden teorilerimiz ve stratejilerimiz bu anlayışı yansıtır. Anarşistler arasındaki alternatiflerden biri, mutualizm denen pazar biçimindeki bir sosyalizmdir. Hem stratejik, hem vizyoner olan bu ekonomik düşünceyi ilk olarak Proudhon açıklamış, on dokuzuncu yüzyılın başlarında Fransa'da, Lyon'daki işçi kesimleri arasındaki deneyimlerine ve gözlemlerine dayanarak modellemiştir. Proudhon, işçilerin sahip olduğu ve yönettiği şirketlerin kapitalist şirketlerin yerine geçip ücretli köleliği ortadan kaldırabileceğini ve bütün işçilerin bireysel ya da kolektif olarak kendi üretim araçlarına erişebildiği bir dünya yaratabileceğini savunuyordu. Kapitalistler üretim araçlarına sahip olmaları sayesinde işçilere ürettikleri değerin bir kısmını verip kalanı kar olarak alabildikleri için, işçilerin bu araçlara sahip olması ve öz-yönetimi bizi bu toplumsal ilişkilerden kurtaracaktır. Proudhon;bu işçilerin-sahipliğindeki ve özyönetimli şirketlerin devletsiz bir pazarda büyük bir tarım-sınai federasyonun düzenlediği sosyalist bir pazarda rekabet ettiği bir dünya öngörüyordu. Bu bölümde genel olarak pazar sosyalizminin, özellikle de yıllar önce Lyon'daki işçilerin uyguladığı ve Proudhon'un ve çağdaşlarının dile getirdiği anarşist akımın mutualizmin geniş bir eleştirisine girişmek istiyorum. Ben bir özgürlükçü komünist olduğum için eleştirilerimin çoğu benimle aynı karşı-siyaset eğiliminde olanlara yeni gelmeyecek ama bu yolla en azından bazı eski şeyleri yeni ve kullanışlı şekilde söyleyebileceğimi umuyorum. Ayrıca A. B. D.'de, Benjamin Tucker ve Josiah Warren gibi Amerikan anarşizminin bireyci geleneğinden ödünç alan yeni biçimleriyle birlikte, mutualizme olan ilgi arttı. Ve bu nokta, kapitalizm alternatiflerine ilgi artarken, anarşist komünistlerin söze girmesi için iyi bir yerdir. Aşağıda mutualizmin teorik ve stratejik yetersizlikleri olarak gördüğüm bazı özelliklerini ve özellikle belki de en önemlisi herhangi bir kapitalizm-sonrası vizyonun parçası olarak pazarları neden reddetmek isteyebileceğimizi özetleyeceğim. Çağdaş mutualist teorinin merkezinde devlet eleştirisi yer alır. Yaptıkları devlet analizinin bazı kısımlarıyla aynı fikirde olmakla birlikte çıkardıkları sonuçların çoğuna itirazım var. Akıllı ve üretken mutualistlerden biri olan Carson, Bir mutualist anarşist olarak, devlet zoruyla tefecinin, arsa sahibinin ve kapitalistin çıkarları korunmadığı zaman artık değere el konulmasının yani kapitalizmin mümkün olmadığına inanıyorum. diye yazıyor. Buraya kadar tamam. San Jose Devlet Üniversitesi'nde Adalet Çalışmaları Bölümü'nde profesör olan Shannon, AK Press'in yazar ve editor kadrolarından. Yazının başında da belirttiğimiz üzere The Accumulation of Freedom: Writing on Anarchist Economics'in yazarlarından biri. Bunun dışında, Political Sociology: Oppression, Resistance, and the State and Contemporary Anarchist Studies: An Introductory Anthology of Anarchy in the Academy ve Queering Anarchism isimli kitapları bulunuyor. Gerçekten de kapitalist toplumsal ilişkiler, üretim araçlarının özel mülkiyeti sonucunda ortaya çıkan sınıfsal karşıtlıkları devletin kontrol etmesini gerektirir. Kapitalistler işçilerin ürettiğinin bir kısmını ödeyip kalanı kar biçiminde çalarak artık değer biriktirirler. Devlet bu düzeni şiddet kullanarak korur Devletin sağladığı koruma olmasa biz işçiler üretim araçlarını ve kendi emeklerimizin tüm toplumsal ürünlerini alıp istediğimizi yapabiliriz. Fakat özel mülkiyet kurmacası, devlet kurmacası tarafından dayatılıyor ve bu mitler, bu toplumsal örgütlülüğümüzün içine yerleşmiş, temelinde dini ve mistik özellikler, artık değere el konulmasına izin veriyor. Bu konuda anlaşıyoruz. Çağdaş mutualistler bu durumda kapitalizmin sömürücü özelliklerinin temelinde devletçilik vardır. dediklerinde sorunlar başlıyor. Dahası, dolayısıyla kapitalizmin devletçi desteklerini yok etmek yeterlidir diyorlar. Eski Amerikan bireycilerinin, anarşizmi neredeyse anti-devletçiliğe indirgeyen çalışmalarından hareketle, bu sonuca oldukça sezgisel olarak varılıyor. Örneğin Tucker anarşizmi iş ilişkilerinin bireyler ya da gönüllü birlikler tarafından yönetilmesi ve devletin ortadan kaldırılması gerektiğini savunan doktrin olarak tanımlıyor. Böylece, anarşizmin temel meselesi devletin ortadan kaldırılması olunca Proudhon'un An-arşizm olarak adlandırdığı doktrin anarşistleri sadece korkusuz Jeffersoncu Demokratlara indirgiyordu. Bu durumda mutualistler vahşi ekonomizmin temel çelişkisini, yeni bir bütün toplumsal sorunların kökü ile değiştiriyorlar yani devletle. Bu da baştan savruk ve etraflıca düşünülmemiş bir teoriye yol açıyor. Sonuçta pazar da insanların başka deneyimlerinden yalıtılmış değil. Ve tabii devletin yardımıyla kapitalizm de bizim mevcut pazar pratiklerimizin içine yerleşmiştir ama sadece kapitalizm değil. Sonuçta biz anarşistler olarak bütün egemenlik ilişkilerine karşıyız. Erkek egemenliği, normal ve muktedir bedenler, beyaz üstünlüğü, cinsiyet için katı ve yoğun bir şekilde denetlenen kategoriler de aynı şekilde pazar pratiklerimizin içine yerleşmiştir bu liste oldukça uzun tutulabilir. Ve bu egemenlik ilişkilerinin yapısı köküne saldırıp gerisini çözebileceğimiz bir yapıdan çok uzaktadır. Bu ilişkiler kurumsal düzenlerimizin yanı sıra günlük hayatımızın içinde de birbirleriyle kesişirler. Mutualistler savunduğu gibi hükmedici ilişkilerinin kalbinde devlet yatıyorsa bu diğer egemenlik biçimlerini nerede bulacağız? Onların teorisi devleti bir kök olarak ele alıyor ve örneğin ilkel birikimin, kapitalizmin ve devletin gelişmesinin temellerinde erkek egemenliğinin rolünü göz ardı ediyor. Benzer şekilde eğer devleti, ekonomiyi ve ondan doğan diğer toplumsal ilişkilerimizi yapılandıran, doğrudan bir hiyerarşi olarak görürsek, çağdaş toplumsal düzenin yapılandırılmasında beyaz üstünlüğünün rolünü inceleyemeyiz. Benzer şekilde, köle ekonomisinin çağdaş Amerikan kapitalizmini ve genişlemeyle küresel ekonomiyi geliştirmesinden, A. B. D.'deki Jim Crow ya da grev kırmada ırk ayrımının stratejik kullanımı gibi beyaz üstünlüğünün değişik dönemlerine has ekonomik özelliklere kadar birçok tarihsel gelişme, bu formülle devletçiliğe indirgeniyor. Söylemeye çalıştığımız şey, devletin tüm bu kurumsal yapıları desteklemediği değil destekliyor. Devlet, köleliği kanunlaştırmak için kullanıldı, Jim Crow 'u uyguladı ve bunu grev kırmak için kullanan kapitali destekledi. Fakat aynı zamanda bu diğer egemenlik biçimleri de devletin kendisini destekliyor. Yani, kök yok ve hükmedici ilişkilerimiz karmaşık bir şekilde birbirine bağlı. Dahası, bundan farklı varsayımlar, indirgemeci oldukları için teoride ve stratejide her tür hatayı doğuruyorlar. Ackelsberg, İspanya Devrimi'nde anarşist kadınların oluşturduğu bir grup olan Mujeres Libres üzerine yazdığı mükemmel kitabında; birçok anarşistin ve özellikle bu anarşist kadınların sendikalist hareketin içinde kapitalizmi temel karşıtlık olarak gören bazı kesimlere karşı sınıf indirgemeciliğini nasıl reddettiklerini anlatır. Bu indirgeme birçok anarşistin, kadınların ezilmesi sorununu, olsa olsa işçilerin kurtuluşuna göre ikinci sırada, 'devrimin sabahında' çözülecek bir problem olarak görmelerine yol açmıştır. Mujeres Libres bu düşüncenin karşısında mücadele etmiştir. Maalesef, mutualist teori, kapitalizmin kökü varsaydığı devlet konusunda aynı yanlışı yapıyor ve geri kalan sorunların çözümünü öncelikle devletin halledilmesinden sonraya bırakıyor. Ve kapitalizmi bu tek kaynağa indirgemek anarşist teoriden baş döndürücü şekilde ödün vermektir. Örneğin bazı çağdaş mutualistler, sözde anarko-kapitalistlerle beraber yazıyor ve çalışıyorlar. Sonuçta bu kapitalistler de devlete karşılar. Ve bu ücretli emek, özel mülkiyet ve kiralık korunma savunucularıyla birlikte bir çalışabilirsek, devleti bitirebiliriz ve sonra kapitalizm çökecek mi? Bu oldukça ilginç döngüsel akıl yürütme bir noktada Carson'u, bir zamanlar özgürlükçü kelimesini düşmanlarından çalmakla övünen Murray Rothbard gibileri için entelektüel olarak dürüst demeye bile yönlendiriyor. Fakat anarşizm her zaman toplumcu olmuştur ve yirminci yüzyılın başından beri de tipik olarak komünisttir. Anarşistler egemenliğin tüm biçimlerine karşı çıkarlar ve kapitalizm bunlara dahildir her zaman da böyleydi. Aksini iddia etmek, kapitalizme karşı savaşırken ölen ya da cezaevine giren binlerce anarşistin anısına hakaret olur. Ve kapitalizmi yok etmek için devlete karşı kapitalistlerle birlik olmayı önermek hiçbir stratejik düşünceye sığmayacak bir ödündür. Fakat devleti kapitalizmin kökü olarak gören mutualistler için böyle değil. Gerçekten de, kapitalizmi yok etmek için bütün egemenlik ilişkilerini de yok etmeliyiz çünkü bunlar karşılıklı olarak birbirlerini pekiştirirler. Açıkça belirteyim, kitle örgütleri ve kampanyalar her tür düşünceden insanları kapsar ve insanlarla birlikte örgütlenmek için bir turnusol testine gerek duymamalıyız. Fakat hareketimizin eylemlerinde birkaç şeyi açıkça belirtmeliyiz. Birincisi; mutualistlerin doğru şekilde belirttikleri gibi, kapitalizm devlet olmadan var olamaz. Devletsiz kapitalizm olamayacağına göre onu savunmak kendi başına bir çıkmazdır. İkincisi, anarşistler kapitalizme karşıdır, tüm egemenlik biçimlerine karşı olduğumuz gibi. Ücretli emeğe insanların üretken mülklere sahip olup ve başkalarının bunları kullanarak yarattığı artık değere el koymasına karşıyız. Anarko-kapitalist diye bir şey yoktur. Burada gerçekten yine anlaşıyoruz. Ama Carson, aynı metin içinde başka hiçbir yerde savaşı savunuyor gözükmüyor. Bir kere, devleti kapitalizmin kökü olarak gören birinden bekleyebileceğimiz şekilde, anarşistler için politik programında erkek egemenliği, beyaz üstünlüğü, hetero-normativite, vb. hakkında hiçbir şey yok. Yine, bütün egemenlik ilişkilerine karşı olan anarşistlerin bunlar hakkında söyleyecek bir şeyleri olmalı. Bu hiyerarşik ayrımlarla baş etmek konusunda büyük anlaşmalara varmamız gerekmiyor ama onları yok sayamayız. Ve onları bu mutualist çerçeveye yerleştirmek ilginç olabilir. Dürüst olmak gerekirse Özgürlükçü Sol Birliği'nin yazılarına baktığımda bu konulardan bazılarına açıklama getirme çabasını gördüm, ama bu metinlerde kapitalizm açıkça suçlanmıyordu. Burada hiç bekleme yok, pazar yok, kapitalizmin denizinde kooperatif adaları yok, ama yaşamlarımızda komünizmin bilinçli olarak yaratılması var şimdi ve burada var olanın, o ayrımları kırıp, imkanlı çatlakları genişletip açarak yaşamın diğer alanlarına yayılması. Bu ne çatışmayı ya da saldırmayı beklemek için bir uyarı, ne de tarihi sonlandıracak Büyük Devrimci Eylemi beklememiz için bir öneridir. Bu, günlük hayatlarımıza şimdi müdahale etmemiz ve bize ait olanı her şeyi almamız için bir öneridir. Bunun anlamı şu anda saldırıp işgal edebileceğimizdir ve o çatışma altyapıyı yaratmakla uğraşırken beklediğimiz uzun vadeli bir dilek değildir bilakis altyapı, bu çatışmalar ve işgallerdir. Alternatif kurumların yaratılması mutualist stratejide geniş yer tutar ve Proudhon'un zamanından beri böyle olmuştur. Mevcut toplumun yerine alternatifler yaratmamız gerektiğini yine kabul ediyorum. Ve böylece Proudhon mevcut düzenin dışına çıkmanın adımları olarak; mutualist yardımlaşan toplumların, kredi ve banka birliklerinin, işçilerin sahip olduğu ve öz-yönetimli kamu hizmetlerinin yaratılmasını öngördü. Benzer şekilde, bir pazar sosyalistinden beklenebileceği gibi, bizi yavaşça kapitalizmden dışarı taşıyacak stratejisinin merkezinde işçi kooperatiflerini gördü. Fakat kooperatiflerin, kapitalizm altında talep olarak, Kay'in öz-sömürü olarak açıkladığı bir sorunu vardır. Diğer bir deyişle, pazarın baskısı kapitalizm altındaki diğer herhangi bir işletmeye olduğu gibi kooperatiflerin de karşısına çıkacaktır. Şimdi, bu kooperatiflerin ille de kötü olduğu ya da kapitalizm altındaki öz-yönetimli kuruluşların bize herhangi bir ders veremeyeceği anlamına gelmez. Bilakis, iş yaşamımızda en ufak karar verme ve katılım bile toplumsal dünya ımızda örgütleme alternatiflerine işaret edebilir. Fakat kapitalizmden çıkış stratejisi olarak kooperatiflerin varsaydıkları pazarların yanı sıra kendi iç sorunları da vardır. Ve bu sorunlar mutualist kapitalizm-sonrası vizyonda da sürer. Bu kuşkusuz bir varsayım hiçbirimiz kapitalizm sonrası toplumun neye benzeyeceğini bilmiyoruz. İşçiler, kendileri bir sınıf olmaktan çıktıklarında geleceğin toplumunun neye benzeyeceğini yaratacaklar. Teorisyenler tarafından dikte edilmeyecek olsa da bence anti-kapitalistlerin üzerine düşen, en iyi tahminlerimizi ortaya koymaktır. Ve özgürlükçü komünistler için bu, yaşamlarımızda komünizmin içeriğini yaratmak demektir. Bunun için şimdiki zamanı, şu anda var olanların bir kümesi olarak görmek yerine, tutumumuzu değiştirerek onu oluşanlar kümesi olarak görebiliriz biz ezilenlerin ve sömürülenlerin pasif izleyiciler değil eylemciler olduğumuz tarihsel sürecin içinde ortaya çıkan oluşumlar. Ama, kapitalizm-sonrası vizyon olarak kapitalizmin ötesine geçmenin bizi nereye götüreceğine ilişkin bir tahmin olarak pazar sosyalizmini neden eleştiriyorsun diye sorulabilir. Esas olarak pazarların, eşitsizlik yaratan içsel sorunları olduğu için ve bence toplumsal dayanışmayı yaratmak yerine yok etmeye eğilimli oldukları için. Birincisi ve en önemlisi, pazarlar katılımcı değildir. Yani toplumsal hayatımızı planlama yerine, bunları ünlü görünmez ele bırakıyoruz. Üretmemiz gerektiğini tahmin ettiğimiz derecede katılıyoruz ve yaratabildiklerimizi ya da pazar aracılığıyla bize sunulanları tüketiyoruz. Kendimizi süreçten çıkarıp yerine kar isteğini koyuyoruz. Buna bağlı olarak pazar paylaşımının olumsuz dış etkileri vardır. Örnek olarak hava kirliliği gibi şeyler, bir malın üreticisi ve alıcısı arasındaki alışveriş anlaşmasının dışındaki üçüncü kişilerin onayına sunulmaz. Pazardaki rekabet sürecinde, bu olumsuz dış etkiler üçüncü kişilerin onayı olmadan yaratılır. Dolayısıyla serbest ticaret, tipik olarak pazardaki malların karşılıklı anlaşmaya bağlı olarak değiş tokuş edilmesi olarak anlaşılırken; etkilenen üçüncü kişilerin onayından hiç bahsedilmez. Kendi yaşamlarımızı yaratmakta özgür olduğumuz bir toplum, karar-alma süreçlerinde kararın bizi etkilediği ölçüde söz sahibi olduğumuz bir toplum olacaktır. Pazarlar bu çeşit katılımı ve aktif yaratımı lanetler. Bence pazarların yaptığı en olumsuz dış etki toplumsal dayanışmaya karşı olur. Eğer işçilerin yönetimindeki firmalar pazarda rekabet ederse bunun anlamı, o işçilerin gelirinin firmalarının ne kadar iyi performans gösterdiğine bağlı olmasıdır. Bazı işçi grupları işyerlerini işletme biçimleri ya da oradaki imkanlar sonucunda toplumsal üretime daha fazla erişebilecekler. Bazılarının daha iyi donanımları olacak, katıldıkları işyeri kolektifinin bireyleri daha kapasiteli olacak, vb. Bu, toplumsal üretime daha fazla erişmek için işçileri birbirleriyle karşı karşıya getirerek toplumsal dayanışmayı zayıflatır. Bu işsizlik yaratabilir çünkü öz-yönetimli firmalar da aynen kapitalizm altında şirketlerin küçülmeye gitmesi gibi işçileri atıp maliyetlerini azaltabilirler. İşyerleri pazar aracılığıyla toplumsal üretime erişmek için rekabet ederken, firma artık değeri ne kadar artırabilirse, işçilerin geliri o kadar fazla olur böylece ek gelire ulaşabilmek, işgücünün bazı kısımları olmadan üretimini sürdürebilen firmalar için işten çıkarmaları ve işsizliği teşvik eder. Benzer şekilde pazar rekabeti olumsuz dış etkileri de teşvik eder ve hatta olumlu dış etkileri köstekler. Gelirin belli bir firmanın başarısına bağlı olması, toplumsal maliyetleri başkalarına kaydırmayı da teşvik eder. Hava kirliliği örneğine dönecek olursak, bu kirlenmeyi azaltacak cihazlar pahalı olabilir. Bir pazar toplumunda işçilerin geliri firmanın başarısına bağlı olduğu için, kirletmek bir firmanın işçilerinin gelirini artırabilir. Buna bağlı olarak eğer bir işyeri toplumsal bir iyilik'ten kar edemiyorsa o olumlu dış etkileri köstekler. Ve en önemlisi, bu tarz rekabet çoğu anarşisti harekete geçiren değerleri erozyona uğratır. Pazar paylaşımı bencil-çıkarlarla kar-arayışıdır ve yükselttiği etik mutualistlerin önerdiği yerinde denetim türleriyle bile her birimizin kalanlara karşı olmasıdır. Kapitalizm altında bize bireyler olarak bu etik öğretilir. Öz-yönetimli firmaların pazarında rekabete girseydik kolektifler olarak bu etiği öğrenirdik. Dahası, mutualizm işyerini ve çalışmayı insan yaşamının geri kalanından ayrılmış bir yaşam alanı olarak öngörüyor. İnsan yabancılaşmasının bu temel biçiminden kurtulmak yerine bu ayrımları koruyor. Bunun birkaç önemli anlamı var. Birincisi, pazarlar hala çocuklar için insanlar için temel toplumsallaşma kaynağı olacaktır. Örneğin eğer bir firma kadınları kendi bedenleri hakkında berbat hissettirdikten sonra o sorunu düzelten bir ürün üretip kar elde edebiliyorsa, o zaman bu, kadınlar için yoğun şekilde denetlenen ve imkansız güzellik ölçülerini teşvik eder. Pazarlar, bizim o yaygın pazar ilişkileri dışında kendilik anlayışımızı bulamayacağımız tarzda toplumsal süreçler için maddi çıkarlar yaratabilir. Bu aynı zamanda işyerini de sıkıntıdan patlayarak zamanımızı harcadığımız ve metalara erişmek için yarışırken gittikçe daha çok ezildiğimiz o korkunç yeri olduğu gibi koruduğumuz anlamına geliyor. Kapitalist toplumsal yaşamda hüküm süren rasyonel ve hesaplanabilir süreçleri koruyoruz. Özgürlükçü komünistler için bazı ölçülebilir ve hesaplanabilir toplumsal ürünleri paylaşmak yeterli değildir. Sadece malların paylaşımındaki miktarların bir yöne kaydırılması peşinde değiliz. Toplumsal yaşamın örgütlenmesinde biçimsel bir dönüşüm istiyoruz. Eğer dünyamızı kar, rasyonel değiş-tokuş ve hesaplı, bencil çıkarlar merkezinde örgütlemek yerine keyif, arzu ve hatta macera gibi farklı değerler merkezinde örgütleseydik toplum neye benzerdi? Ne kadar? gibi sorularla o kadar endişelenmeyip, onun yerine Ne kadar iyi? gibi sorular sorsaydık dünya nasıl gözükürdü? Öz-yönetimli yabancılaşma ve parçalanma, bu uğurda savaşmamız gereken bir alternatif gibi mi duyuluyor? Bence çok daha fazlasını isteyebiliriz ve istemeliyiz. Bu aynı zamanda bizi verimlilikçi bir düşünce yapısından çıkarıp o kadar fazla gereksiz şeyi üretmeyi durdurduğumuz bir dünyaya doğru yöneltebilir. Bence mutualistler temel bazı şeyleri doğru yapıyorlar. Üretim araçlarının özel mülkiyeti, işçilerin ürettiği artık değere el konulması, işyerindeki emir yapıları bütün bunlar kapitalizmin ayrılmaz parçalarıdır ve mutualistler bunları haklı olarak reddediyorlar. Eğer komünizmin yaratılmasını bir süreç olarak ezilenlerin bir faaliyeti olarak görürsek; o zaman yolda pazar sosyalizmi deneyleri görebiliriz, çünkü bu fikrin birçok takipçisi var. Umarım bu eleştiri, amaçladığım doğrultuda alınır amacım mutualist ekonomiyi ya da pazar sosyalizmini kınamak değil, özgürlükçü komünistlerin geleceği oluşturma sürecinde neden farklı içerik yarattığını ve anarşistlerin pazar etrafında dönen bir teoriyi, stratejiyi ve vizyonu neden reddedeceğini açıklamaktır. Bence mutualistler teorilerinde, kapitalizmin toplumsal ilişkilerini devletin koruduğunu savunmakta haklılar. Fakat kapitalizmin kökü devlettir diye önermeleri yanlıştır sanki sadece devleti sökerek altında yaşadığımız, karmaşık ve kesişen egemenlik ilişkilerinden kurtulabilecekmişiz gibi. Dahası, diğer egemenlik ilişkilerinin, kapitalizmi ve devleti yaratıp desteklemek konusundaki rollerini yok sayarak ilkel birikimle kapitalizmin yaratılışını birbirine karıştırıyorlar. Bu da, tabii iyi düşünülmemiş bir stratejiye yol açıyor. Mutualist Kevin Carson yine haklı olarak çalışan insanların haklar gibi sosyal masalların terimleriyle düşünmeyi bırakıp kapital ve devletle savaşmaları gerektiğini savunuyor. Ama programında, şüphesiz devleti temel çelişki olarak gördüğü için, sınıfsal olmayan ezilme konusunda söyleyecek bir şeyi yok. Ve alternatif kurumlar yaratarak, reformlarla özellikle mutual kredi ve kooperatif ticari kuruluşlar yoluyla kapitalizmden çıkış yolunu gösteren, pazar merkezli mutualist strateji; mutualizmde vizyon sorunlarına yol açıyor. Mutualistler doğru bir şekilde kapitalizmin ötesine geçmek zorunda olduğumuzu ileri sürüyorlar. Ama kapitalizm sonrası toplumda pazarları korumak, kara ve rekabete dayalı herhangi bir sistemin parçalayıcı etkisini de korur. Dahası, olumsuz dış etkileri teşvik eder ve olumlu dış etkileri köstekler. İşçileri toplumsal üretime erişim konusunda birbirleriyle karşı karşıya getirir. Ve işyerini hayatın ayrı bir alanı olarak koruyarak toplumsal dünyamızı, kapitalist yabancılaşmanın ayrılmaz parçaları olan aynı rasyonel, hesaplanabilir kontroller üzerine örgütlüyor. Özgürlükçü komünizm; iddia ediyorum ki, içeriğini mücadelemizin içinde yarattığımız bir şeydir ve çoğu zaman pazar sosyalistlerinin oluşturduğundan farklı görünür. Gerçi üzerinde anlaştığımız, benzer duyarlılıklarımız var. Mükemmel bir dünya yaratamayız ama bence daha iyi bir dünya yaratabiliriz. Ve bunu yaparken mümkün olanların arasında ütopyaya en yakın olana doğru gitmemiz gerektiğine inanıyorum. Geleceğin toplumunun neye benzeyeceği hakkında tahminler meraklılarına bazı ihtimaller sunsa da, sonuçta kapitalizm sonrası toplumun yaratılması bütün ezilenlerin işidir sadece teorisyenlerin değil. Bana göre bu hareket komünizmdir ve geleceği yazılmamıştır ama oluşmaktadır. 1 Bu parçayı yazarken yorumlarıyla bana yardımcı olan Matt Ignal, Zach Blue, Abbey Volcano, Tom Wetzel, John Asimakopoulos ve Bill Armaline'e teşekkür ederim. Biliyorum hiçbiriniz benim bakış açıma tümüyle hemfikir değilsiniz ama tavsiyeleriniz olağanüstü yardımcı oldu, gerçi bütün hatalar, yanlışlıklar vb. sadece bana aittir. 2 Proudhon'un eserlerinin mükemmel bir güncel derlemesi için, bkz. Iai McKay, ed. Property Is Theft!: A Pierre-Joseph Proudhon Anthology (Oakland, CA: AK Press, 2011). 3 Bkz. David Schweickart, Against Capitalism (Cambridge: Cambridge University Press, 1996); and David Schweickart, After Capitalism (Lanham, MD: Rowman and Littlefield, 2002). İlgilenen okurlar, internette birkaç yerde Schweickart ve katılımcı ekonomi nin arkasındaki beyinlerden biri olan Michael Albert arasındaki, pazar sosyalizmi üzerine odaklanan tartışmaları bulabilirler. 4 Public Sector Workers Urged to Form Co-operatives, Guardian, November 17, 2010, http://www. guardian. co. uk/society/2010/nov/17/public-sector-workers-co-operatives (accessed June 15, 2011). Kesinlikle ne gerçek kooperatifleri, ne de pazar sosyalizmini öneriyor. Daha çok, sözel bir el-çabukluğu elde etmek için özel mülkiyet alternatiflerine artan ilgiyi kullanıyor (blz. Anarcho, Mutualism: Fake and Real, Anarchist Writers 18, 2010, http://anarchism. pageabode. com/anarcho/mutualism-fake-real (accessed June 15, 2011).). 5 Kevin Carson, The Iron Fist behind the Invisible Hand: Corporate Capitalism as a State-Guaranteed System of Privilege, mutualist. org, http://www. mutualist. org/id4. html (accessed June 15, 2011). 6 Kevin Carson, Studies in Mutualist Political Economy, http://www. lulu. com/items/volume_68/8968000/8968917/3/print/8968917. pdf (accessed June 15, 2011). 8 Benjamin Tucker, Individual Liberty, http://theanarchistlibrary. org/HTML/Benjamin_Tucker__Individual_Liberty. html (accessed July 5, 2011). 10 Örnek olarak, bkz. Sylvia Federici, Caliban and the Witch: Women, the Body, and Primitive Accumulation (Brooklyn, NY: Autonomedia, 2004); Maria Mies, Patriarchy and Accumulation on a World Scale: Women in the International Division of Labor (Atlantic Highlands, NJ: Zed Books, 1986); and Carole Pateman, The Sexual Contract (Stanford, CA: Stanford University Press, 1988). 11 Bkz. Joe R. Feagin, Racist America: Roots, Current Realities, and Future Reparations (New York: Routledge, 2010). 12 Bkz. Carter A. Wilson, Racism: From Slavery to Advanced Capitalism (Thousand Oaks, CA: Sage, 1996). 13 Bkz. Martha A. Ackelsberg, The Free Women of Spain: Anarchism and the Struggle for the Emancipation of Women (Oakland: AK Press, 2005). 15 Örnek olarak, bkz. bell hooks, Feminism is for Everybody: Passionate Politics (Cambridge, MA: South End Press, 2000) and Patricia Hill Collins, Black Feminist Thought: Knowledge, Consciousness, and the Politics of Empowerment (New York: Routledge, 2000). 16 Örnek olarak, bkz. Lydia Sargent, Women and Revolution (Boston, MA: South End Press, 1981). 17 Combahee River Collective, Combahee River Collective Statement, http://circuitous. org/scraps/combahee. html (accessed June 15, 2011). 18 Anarşizmi kesişimsellik ile bağlayan bir parça için, bzkz. Deric Shannon and J. Rogue, Refusing to Wait: Anarchism and Intersectionality, http://theanarchistlibrary. org/HTML/Deric_Shannon_and_J. _Rogue__Refusing_to_Wait__Anarchism_and_Intersectionality. html (accessed June 15, 2011). 21 Anarcho, Mutual Aid, Parecon, and the Right Stealing the Word 'Libertarian,' http://anarchism. pageabode. com/anarcho/mutual-aid-parecon-right-stealing-libertarian (accessed June 15, 2011). 22 François Martin and Jean Barrot, Eclipse and Re-emergence of the Communist Movement, http://theanarchistlibrary. org/HTML/Francois_Martin_and_Jean_Barrot__AKA_Gilles_Dauve___Eclipse_and_Re-Emergence_of_the_Communist_Movement. html (accessed June 22, 2011). 23 Joseph Kay, On Co-ops, Conflicts, and Strawmen, http://libcom. org/library/co-ops-conflicts-straw-men (accessed June 14, 2011). Aynı terminoloji kullanmazdım çünkü sömürü genelde bir tarafın, diğer tarafın artık değerine el koyduğu bir düzen için kullanılır, ama pazar içinde çalışan kooperatifler hakkındaki yorumları mükemmel. Iain Mckay ile aralarında bu konu üzerine yaptıkları yazışmanın tamamı ilgilenenler için mükemmel bir okumadır. Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 15. sayısında yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/anarsiyi-guclendirmek-iktidar-hegemonya-ve-anarsist-strateji/", "text": "Yaşam pınarını uyuşmaya karşı gelmekten, olanın yanlış olduğuna dair ateşli bir inançtan, ve olanı olması gerekene dönüştürmeye yönelik etkin bir girişimden alan bir şey nasıl olur da tanımlanır?1 Tanımlar, birşeyi verili herhangi bir noktaya göre tanımlamaya çalışırlar ve Benim, tanımı yapanın, 'anarşizm'in sınırlarını neyin meşru bir şekilde anarşist olduğunu saptama gücüne sahip olduğumu ima eder. O halde, anarşizmin ne olmadığını açıklığa kavuşturarak başlamak muhtemelen daha iyi olacak: bu kesinlikle antik Yunan etimolojisine ilişkin 'an' öneki 'arşi' sözcüğüne bağlandığında anarşizm şu anlama gelir... gibi bir mesele değildir; ne ölüp gitmiş bir beyaz erkeğin ya da bir başkasının yazdıklarının analizi meselesidir, ne Kropotkin ya da Proudhon gibi anarşist ışık kaynakları tarafından yazılmış kitaplara bakacak, ve ardından anarşizmin özünün ya birinde ya da ikisinin kombinasyonunda bulunabileceğini ilan edecek bir yaklaşım tipi, ne de son olarak, Kronstad'ta2 öldürülen asiler ya da İspanya iç savaşında savaşmış anarşistlerin örgütsel sürekliliği meselesidir. O halde bu bir tür tanımsal şiddetten nasıl kaçınırız ve yine de hakkında konuşacak birşeyimiz, yani, 'anarşist' olduğu saptanabilecek birşeyimiz hala elimizde kalır? Birincisi kendilerini gerçekten anarşist olarak düşünen bu insanlara müsaade ederek onların siyasal çalışmalarında, konuşmalarında ve eylemlerinde kendileri açısından belirli anarşist etkiler olduğunu kabul etmemizi öneriyorum. Çünkü eğer bugün anarşizm herhangi bir şeyse, o zaman bir dogmalar ve ilkeler kümesi değil, fakat belirli ilkelerin kendini ortaya koyduğu bir pratikler ve eylemler kümesidir.4 Anarşizm öncelikle ne yazıldığıyla değil ne yapıldığıyla ilgilidir: bu aynı zamanda hem şeyleri oldukları gibi reddetmek, hem dünyayı baskı ve adaletsizlikle dolu olarak görmekten kaynaklanan bir öfke, ve hem de eğer insan birşeyleri burada şimdi daha farklı yapmaya çabalamazsa bu öfkenin anlamsız, amaçsız olacağına duyulan inançtır. Tüm bunları bugünün anarşistinin nezdinde anarşist yapan şey elbette gruptan gruba, kişiden kişiye değişir. Bununla beraber, şimdilik anarşist pratikleri siyasal örgütlenme alanı içinde ve bilinçli bir şekilde hiyerarşileri en aza indirmeye çalışıp hayatın bütün yönlerinde baskıya karşı çıkan pratikler ile kendini komünler, federasyonlar, uyum grupları ve konsensüs arayan yapılar5 şeklinde ortaya koyan bir arzunun anlatımı olarak anlayacağım. Başka bir deyişle, anarşizm bir çığlıktır, bir olumsuzlama değil bir olumlamadır6: reddetmenin ötesine geçmekle ilgilidir, ilk aşamada çığlığı tetikleyen şeye şimdiki zamanda bir alternatif yaratmaya başlamakla ilgilidir.7 Bu anarşist pratiklerin her zaman başarılı olduğunu söylemek değildir gerçekten de bu denemenin ana gövdesinin uğraşacağı şey bizzat anarşizmde kendi hedefine ulaşmasına hangi engellerin mani olduğu meselesidir. Bunun yerine, bu anarşizm tartışması için bize geniş bir referans çerçevesi, deneme ilerledikçe rafine olacak bir çerçeve sağlıyor. Tartışmaya başlamadan önce bir şeyi teslim etmem gerekiyor: Anarşizmin gerçekte ne olduğunu ancak bugünün anarşistlerinin söz ve eylemlerine bakarak bulabileceğimizi öne sürdüğüm için, 'veri'lerimi toparlamak üzere, karşılaştığım anarşistlerle ulaşabildiğim ve okuyabildiğim anarşist metinlere güvenmek zorundaydım. Bunlar, bir çok nedenden ötürü, çoğunlukla Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nden. Bu denemede tartıştığım anarşistlerin yüzyüze kaldığı sorunlar bu bağlamdan geliyor ve cevaplar da hiç değilse yalnızca bu bağlamın içinde geçerli. Anarşizmin ne olduğundan bahsedince bir sonraki soru da şu oluyor: anarşizm nerede bulunabilir? Bu küreselleşme, ya da onu eleştiren hareketle aynı şeyle başlamak, ya da hatta bu ikincisinin en büyük kısmı değildir. Bununla beraber, birçok anarşist bu harekete son derece bağlanmış olduğundan burada kullanılacak örneklerin çoğu bu seferberlikten alınacaktır. Buraya çektiğim seslerden bazıları bir büyük şapkanın altından çıkmalarına rağmen anarşizm de şimdiye kadar uluslararası meşhur 'Kara Blok'8 ile aynı şey değildir. O halde anarşistler, seferberliklere ve taktiklere katılmış grupların, insanların ve kimliklerin 'suya batmış bir ağı' (Melucci, 1989), bir karşı-cemaat (Gemie 1994) olarak görülebilir, fakat kendisini bunların içinde tüketmez: insanların farklı yaşama şekilleri inşa etmeye çalıştıkları alt-kültürler, kafeler ve işgal evleri etrafında toparlanan gruplar ve bireyler, Berlin'de ya da Londra'da, Malaga'da ya da Stockholm'de bulunabilir, ki burada anarşistler ve bundan dolayı da anarşizm bulunabilir. Bugün anarşizm siyasal bir eldeğmemişlik içinde onlarca yıl sonra gündeme gelmiş olabilir, fakat 'içeriden', kendisini bir altkültür/hareket olarak sürdürme yetisi açısından olduğu kadar 'dışarıdan', egemen iktidar yapılarına bağlılıktan gelen meydan okumalarla anarşizmin varlığı sıkıntısız olmaktan çok uzaktır. Seattle'dan Cenova'ya ve şimdi de 'teröre karşı savaş'a bu problemlerin ilki, anarşistlerin kendilerini süratle artan devlet baskısından zarar görürken bu şiddetli saldırıya karşı kendilerini savunmak için etkili mekanizmalardan yoksun bulmalarıdır. Bu baskı siyasetine bağlı olarak küreselleşme hareketi içindeki daha ılımlı grupların üyeliğe kabulüne karşı koymak, anarşistleri radikal çevrelerden yalıtılmış halde bırakıyor. Nihayet, sonuncu problem de anarşizmle ilgili 30 yaşının üzerinde birilerini bulmanın son derece zor olması gerçeğiyle izah edilebilir.9 Başka bir deyişle, katılımı sürdürme yetersizliği, sınırlı boyutu ve seferber olma kapasitesi, toplumsal yalıtılmışlığı, ve bunun ürettiği baskının karşısındaki kırılganlığı anarşist altkültürün başına beladır. Bugünün anarşistleri kuşkusuz, zaman içinde ve saldırılar karşısında, gücünü nasıl artırıp mevcut gücünü nasıl aşacağı problemi ile ilk kez karşı karşıya kalan radikal kuvvet değildir. Yaklaşık seksen yıl önce, İtalyan Komünist Partisi'nin stratejisti Antonio Gramsci de kendisine aynı soruyu sormuş ve ileri kapitalizmde iktidar yapısının bir analizini öne sürmüştü, inanıyorum ki bu analizi, onu bu koşullar altındaki her türlü direniş projesi için önemli bir mihenk taşı haline getirmişti: başlangıç noktası şuydu: neden devrim Rusya'da başarılı oldu, ve neden İtalya ya da klasik Marksizmin kapitalist gelişmenin daha ileride olmasından ötürü gerçekleşmesi daha muhtemel olabilir diye öngördüğü Batı Avrupa'nın başka herhangi bir yerinde değil? Bu başarısızlığın sebebinin modern kapitalizmde iktidarın işleyişine dair bir yanlış anlama olduğunu öne sürdü: Marksist devrimci pratik siyasal iktidarın devlet aygıtında yoğunlaştığını varsaymıştı, oysa Gramsci iktidarın aynı zamanda 'sivil toplum'un kurumlarına (Gramsci 1971: 210-276), ya da gündelik hayatın yapılarına ve örgütlenmelerine yaslandığını öne sürdü. Bu yüzden devrim yalnızca devlet iktidarını fethetmekle kalmamalı, fakat çok daha önemlisi, toplumun organik gelişiminde içerilen tüm etkinlikleri ve işlevleri yerine getirebilme yetisi vaad edebilecek olan projenin doğru olduğuna insanların çoğunluğunu ikna ederek cezbedebilmesi gereken alternatif bir sivil toplum yaratmalıydı (Aynı yerde: 16). Bu alternatif toplum bir 'karşı-hegemonya' olarak anılagelmiştir, ben bu terimi 'sürdürülebilir direniş toplulukları' olarak tercüme ederdim. Bundan dolayı Gramsci'nin analizinin anahtarı, direniş örgütlenmesinin bir yolunu bularak iktidar yapısını yansıtması gerektiği varsayımıdır. 2.1. Kim için olursa olsun iktidara hayır! Bu yüzden soru şu hale geliyor: anarşizm gerçekten de tüm iktidar biçimlerinin reddi midir? Bu sorudaki bariz zorluk 'gerçekten' sözcüğünde yatıyor: çünkü eğer doğruysa anarşizm birleşik bir teori bütünü değil bir pratikler kümesidir, neyin 'gerçekten' anarşizm olduğunu çözmek oldukça zor olmalı. Anarşist bir grup tarafından yazılmış herhangi bir bildiriye bakmak genellikle farklı kavramsal konumlarım bir arada var olduğunu, hatta bunlardan bazılarının birbiriyle karşılıklı olarak çeliştiğini ortaya çıkaracaktır. Anarşist söylemde varolan çeşitli 'hatları' çürütmek için, o halde, hepsinin ötesinde anarşizmle tarihsel olarak yaratılmış bir dizi pratikler olarak meşgul olmak gereklidir, yani bugünün pratiklerini şekillendirmiş çeşitli düşünceleri ve söylemleri eleştirel bir biçimde analiz etmek. Bir dereceye kadar anarşizm, hem marksizme paralel olarak hem de ona muhalefet olarak gelişti, anarşizmin bazı tayin edici ilkeleri en iyi şekilde Marksist teorinin eleştirisi olarak tasavvur edilebilir. Marksizm tüm baskının temelde tek bir kaynaktan, üretim araçları üzerindeki denetimden türediğini öne sürdü. Bu yüzden, proletaryanın önce devletin dizginlerini ele geçirip sonra da bir darbede üretim araçlarını toplumsallaştıracağını, tüm baskı biçimlerinden kurtuluşu sağlayabileceğini iddia edebildi. Marksizme göre, yalnızca bir tek düşman, bir tek mücadele ve bir tek nihai olarak tamamına erecek zafer vardı. Buna yanıt olarak, anarşistler baskının yalnızca üretim araçlarından değil, aynı zamanda psişik baskı araçlarının denetiminden de kaynaklandığını öne sürdüler başka bir deyişle, devlet, çıkarları tümüyle sermayenin çıkarlarına indirgenemez olan bir iktidar merkeziydi (Miller 1984: 47-49). Bu, anarşizm için bir problem yarattı, onun tanımlamasına göre en az iki düşman, devlet ve sermaye (ve sık sık kilise de (Marshall 1992: 4-5), zorluklar yaratarak siyasal alanı parçalara ayırdı: a) devrimin ayrıcalıklı faili kimdi, ve b) eğer iktidarın bu kadar çok merkezi, bu kadar çok düşman, bu kadar çok mücadele varsa bu devrim nasıl bir hamlede olabilirdi. Birinci soru Marksizme ya da toplumsal çatışmanın tek bir ana/merkezi kaynağı olduğu nosyonuyla işleyen herhangi bir analize göre yanıtlanması kolaydı, çünkü bu ilişkideki ezilen taraf devrimin zorunlu failine dönüşür, fakat iktidar merkezlerinin yayılımına göre tanımlanan bir analize göre zordur. Benzer şekilde, bu tür bir konuma göre ikinci sorunun yanıtı görünüşe göre 'hiç de değil' olmalıydı. Ve gerçekten, günümüz anarşistlerinin pek çoğu siyasi görüşlerini ortaya koyarken doğrudan doğruya bu geçmişteki iki parçalı toplumsal görüşü referans alırlar. Cenova gösterileri üzerine yazılmış bir denemede, Moore anarşistler için şunu ileri sürer, 'problem iktidardır, ona kimin sahip olduğu ve ihtiyaç duyduğu değil, bundan dolayı tümü birden alt edilecektir' (Moore 2001: 137). Ve bunu göstermek için bu soru kendini yalnızca anarşist yazılarda ifade etmez, pratikte de görülebilir: Temmuz 2002'de Strasbourg'da yapılan ve çok büyük bir ölçüde anarşist-esinlenmeye sahip 'Sınırlara Hayır Kampı' gösterisinde, kampın tuvaletlerinin kurulmasının nasıl organize edileceği ile ilgili bir tartışmaya tanık oldum, tartışmacılardan biri tuvaletleri kimin temizleyeceği sorusunun yalnızca 'teknik' bir soru olduğunu ileri sürüyordu. Bu kulağa saçma gelebilir, ancak eğer birisi tuvaletleri kimin temizleyeceğini tam da bir iktidar sorusu olarak dikkate alıyorsa, ve bundan dolayı teknik olmaktan ziyade siyasi ise o zaman bu argüman, iktidarın, sadece oranın dışına/üstüne ait, ancak, doğal olarak dayanışmacı insanın özüne bağlanan ayrıcalığı ile anarşizmin içinde olmadığı şeklinde anlaşıldığının ifade edilmesi olarak da görülmelidir. Bu 'klasik' hat, bununla birlikte, tek ve gerçek anarşizm olmaktan uzaktır. Yukarıda, anarşistler için çok önemli bir soruyu tanımladım: Marksizmin eleştirisinin öncülük etmek zorunda olduğu iktidar merkezlerinin yayınımına nasıl karşılık verilir? Bununla yüzleşince, klasik anarşistlerin verdiği sadece tek bir cevap alternatifi vardır, mücadeleler birliği fikrinden vazgeçmek ve ani bir tufan gibi tek bir olay olarak devrim. Bununla birlikte, bu sonucu çıkarmaya oldukça az gönüllü vardır -bana göre hiçyoktur-, ve böylece açığa çıkmakta olan ikinci 'açık' hat, gücün/baskının 'yeni' ortaya konulan merkezleriyle meşgul oldu. Örnek olarak, Emma Goldman, (özellikle aile kurumu içindeki) kadınlar üzerindeki erkek-egemen baskıyı anarşist ölçütler arasına eklemiştir (Marshall 1992: 5); daha sonra, Murray Bookchin, anarşist dünya görüşüne, endüstriyel kapitalizmin çevresel sonuçları hakkında bir farkındalık getirdi. (Bookchin 1989). Tüm bu etkinliğin sonucu, toplumu bir tavan ve bir taban olarak gören klasik görüşe, iktidarın çok daha fazla dağıldığı anlayışını ileri sürerek bir meydan okumaydı, bu, tavanlar ve tabanlar dizisinden oluşan bir resimle sonuçlandı. (May 1994: 49). Halbuki klasik görüş, iktidarın mevcut merkezlerinin çeşitliliğini ileri sürse de, genellikle, devrimci değişimin güvenilir temsilcisi olarak -Proudhon'un bazı noktalarda kabul ettiği gibi bu işçi sınıfı da olsa, ya da Bakunin'in 'büyük halk yığını' olarak kutladığı kent merkezleri- tek bir toplumsal grubun ayrıcalığıyla sonuçlanır (Gemie 1994: 355; Newman 2001: 30) -mücadelenin en azından potansiyel olarak eşit, önemli yönlerindeki çoğunluk imajı, tek bir grubun kendi savaşını diğerlerinden gereksinim olarak daha önemli olduğunu iddia edemeyeceğini ima eder. (Laclau ve Mouffe 2001).11 Bu nedenle, anarşizmin bu açık hattı, 'kapitalizm, eşitsizlik, cinsel dışlama, militarizm, savaş, otorite ve devlet' karşıtlığı olarak özetlenebilir (Goodway 7989:2). Bu görünüşteki soyut tartışma çok önemli bir siyasal içeriğe sahiptir: sol-özgürlükçü karşı-hegemonyanın eninde sonunda işçi sınıfına odaklanıp odaklanmayacağı sorusu örneğin etkili broşür 'Eylemciliği bırakın'a hızlı bir bakış- hangi grupların siyasal hareketlenmenin odağı haline geleceğini belirleyeceğinden dolayı siyasi olarak anlamlıdır. Klasik hatla birlikte, çağdaş anarşistlerin anlatımlarında iktidarın çok yönlü olarak bu şekilde anlaşılmasının örneğini göstermek kolaydır: Seattle'daki hareketlenmeler sırasında ve hareketlerin ardından 'otoriter sosyalist' grupların eylemlerinin eleştirisinde, bir eylemci, anarşistlerin 'bizim yerimize düşünmek, söylemek ve hareket etmek isteyen tüm örgütler dahil baskının ve tahakkümün her türlü biçiminden özgürleşmek istediklerini' yazar (Anonim6 2000: 128). Benzer bir şekilde, yeni biçimlenmiş ilk olarak elit-zümreye karşı küresel hareketin koordinatörü olarak ortaya çıkan ancak bugün odak noktasını genişleten- anarşist ağ Halkların Küresel Eylemi kendi siyasal felsefesini ifade etmek, ek olarak da anti-kapitalist bir ağ olmak için kendi 'damgasını' ortaya koyar, 'biz tahakkümün ve ayrımcılığın bütün biçimlerini ve sistemlerini, sınır gözetmeden, ataerkillik, ırkçılık ve tüm inançlardaki dinsel köktencilik de dahil reddediyoruz' . Ve son olarak, anarşizmin güçlü bir geleneğini korurken, iktidarın eleştirisi burada kuşatmayı genişletti, yalnızca görünüşte direnişin 'dışındaki' iktidar yapılarını değil, fakat aynı zamanda baskıya-karşı mücadelenin içinde var olan iktidarı da. Bunu vurgulamak için, Strasbourg'taki eylemci kampında tuvaleti kimin temizleyeceği hakkındaki tartışmaya dönmeme izin verin. Çok yönlü iktidar kavrayışı ve aynı zamanda direniş içindeki boşluklarda var olma, ilk konuşmacıya verilen cevapla ifade edildi: 'Hayır', diğer tartışmacı dile getirdi, 'bu siyasi bir sorudur' işte bu, bu iktidarı içerir. Anarşizmin bünyesi içinde an azından iki değişik iktidar görüşü vardır ne olmuş yani? Genellikle, eylemcilerle, neyin iktidarın 'doğru' anlaşılmasına dair bir tartışma gibi görünebileceği üzerinde münakaşa etmem. Bununla birlikte, bu doğru teori hakkında değil, buna karşın hem içsel hem de dışsal siyasal çalışmalar içindeki farklı iktidar görüşlerinin oldukça görünür etkileri hakkındadır. Ben zaten devrimin asıl temsilcisi olarak bir toplumsal grubun muhtemel ayrıcalığını ifade etmiştim, ve bu bölümde eleştiriyi derinleştirmek istiyorum. Benim iddiam şudur: 'insan doğasının' bazı çeşitlerine yönelik dışsal/karşıt iktidar anlayışı, bir grup insanın/eylemcinin diğerleri üzerindeki tahakkümünü belirsizleştirmeye hizmet ederek doğrudan baskıcı etkilere sahiptir. İddiamı çağdaş bir örnekle izah ederek başlayayım. 'Protesto-bölgeleri' olarak adlandırılan yerde cinsiyet ilişkileri hakkındaki bir yorumda, kadın bir eylemci anarşizmin klasik hattını muhafaza ederek ' kampının tüm konsepti özgür bir toplumdur' fikrini ileri sürerek başlar. Gerçekte, bununla birlikte, bu çeşit kampların 'bir ataerkil-tahakküm çevresi' haline geldiğini ifade eder. Özel olarak, bu, cinsiyetler arası ilişkiler alanında ortaya çıkar, ki burada özgür aşk söyleminin 'özgür aşk idealine uyması için 've bu tip ilişkileri istemeyen kimselere' belirli bir miktar baskı' uygulanmasına son verildi, (Anonim7 1998: 10,12). Burada daha açık görülen şey şu, kadınların artık, kampın özgür sahasında ve sonuç olarak özgür aşk idealine uyarak özgürleşebileği beklentisiyle kendisini ifade eden insan doğasına dışsal olan bir iktidar fikri kendi içinde baskıcı hale gelmiştir: insanın özünün ne olduğuna dair bir ideale uymaları, asla kendilerinin inşa etmedikleri bir ideale göre yaşamaları yönünde kadınlar üzerinde baskı kurar. Öyleyse anarşist pratik kendi içinde baskıcı olabilir, ya da en azından güç ilişkileri gerektirir, özellikle de eğer bu güç, muhtemel iktidardan-özgürleşmiş pratikler düşüncesiyle maskelendiyse. Ancak, bir şey merak edilebilir, bu konuda iki 'hat' arasındaki fark nedir? Tüm bunlardan sonra, açık hat, iktidar merkezlerinin çeşitliliğinin daha ince bir görüşüne sahipse de, toplumsal kevvetlerin, Gemie'nin 'karşı-topluluklar' diye adlandırdığı, devlete karşı sıralanmış (Gemie 1994: 353) bazı gruplar içinde örgütlendiği bu iktidar merkezlerine hala karşı çıkarlar ve bu topluluk içinde, iktidardan-özgürleşmiş bir pratik, muhtemelen gelişebilir. Görülüyor ki, gerçek bir fark yoktur: her iki hat da iktidardan 'gerçekten' kurtarabileceklerini iddia eder. Bununla birlikte, çok önemli bir fark vardır, bu hatların her birinin ve ben inanıyorum ki, anarşizmin kendisinin ilerideki siyasal gelişiminin belirlenmesinde önemini kanıtlayacak bir fark. Yukarıda gösterildiği gibi, iktidardan-özgürleşmiş pratik olarak ya da en azından bunun ihtimalini içeren anarşizm görüşü klasik hattın içsel ve gerekli bir bileşenidir; ancak bununla birlikte, açık hat, kendi mantıksal sonucuna kadar giderek iktidardan-özgürleşmiş bir pratik inancını olanaksız hale getirir. Argümanlar tekrar Marksizmle ve ona karşı başlar: bu ikincisi, kendi tanımlayıcı kriteri olarak 'güç ilişkileri içinde birliği' öne sürer (Holloway 2001: 40). Mücadele edilen iki kuvvet olabilir, ancak fethedilmesi geeken yalnızca bir tane gerçek iktidar-merkezi vardır. Gördüğümüz gibi, anarşizm başlancıçta bu monizmi iki ya da üç iktidar merkezinin varlığını iddia etmek için tartışmaya açmıştır. Klasik hat bu merkezleri yeniden bire indirgeyerek ilerledi, ikinci hat ise, aşağıda tarif edildiği gibi, iktidar merkezlerinin çoğalarak artmasının önünü açarak bu açıklığı destekledi: ikiden üçe, dörde, beşe, .... çokluğa. Hepsi iyi fakat buraya kadar. O halde ne olacak şimdi? Açık ki, bu monizmin ilk kırılmasından itibaren iktidar merkezlerinin yayılımının mantıksal bir sonnoktası yoktur, ve hatta kimi anarşistlerin bir hayli değer verdiği bireyin bütünlüğünda bile durmaz: bir kaç açıdan baskı altından olan bir kişi bile başkaları üzerinde baskıcı olabilir. Bu nedenle, ikinci hattın önermelerini, ve bu suretle içerdiği siyasal mantığını mantıksal olarak takip ederek, tüm toplumu kateden, özneler olarak benliklerimize bile nüfuz eden iktidar krizinin bir resmini elde ederiz. İktidarın tam da kendi hayatlarımıza bu yayılımını göz önünde bulundurunca şu sonuçlara varıyoruz: a) devrimi bir defalık bir olay olarak düşünmeyi sürdüremeyiz, çünkü bu, bir ya da yalnızca bir kaç iktidar merkezi olduğunu ima eder. Eğer iktidar, patriyarka örneğinin yerinde gösterdiği gibi değer yapılarının içerisine gömülü ise, o zaman devrim bir süreç olarak görülmeli, çünkü değerleri ve tutumları bir günden bir güne devrimcileştirmek açıkça imkansızdır.16 ve b) iktidardan kaçamayız, çünkü her insan ilişkisi iktidar ilişkileri içerir, ve bundan dolayı da birisi üzerinde iktidar içerir. Bu nedenle, iktidar heryerdedir. İktidarın kaçılamaz olduğunu böylece gösterince, başka bir meseleyle yüz yüze geliyoruz, başlangıçtaki tüm hiyerarşi ve iktidar biçimlerinden özgürleşme- projesi hem teorik hem de pratik olarak tamamen imkansız hale geldiği için anarşizm kendi kendisini tamamen imha edebilir. Bununla berbaer, burada post-yapısalcı analiz açık anarşizmin mantıksal ve siyasal zorunlu sonuçlarını düşünmek üzere olduğu gibi yardımcı olabilir. Anarşizm ile postyapısalcılığın birbirine uyumlu ve hatta muhtemel teorik müttefikler olduğunu kanıtlamaya çalışmayı çok fazla düşünmüyorum, bu daha önce yapılmıştır17 fakat daha ziyade anarşizm ile postyapısalcılığın pratikte nasıl müttefikler olabileceğini, postyapısalcı analizin anarşist pratiği ilerletmede nasıl kullanılabileceğini anlamaya çalışıyorum. Bu tartışmadaki kalkış noktası bir önceki bölümde en son söylediğimiz şeydir: iktidar heryerdedir. Fakat anarşistler açısından, bu sonuçla çelişir görünen baskı ve iktidar karşıtlığına dair bu ikilik hala mevcut. Foucauşt'nun çalışmaları bu ikilemin dışına çıkan bir yol sunabilir bize.18 Ama bi dakka, Foucault bir postmodernist değil miydi? Bu onun esas olarak bir küçük burjuva nihilisti olduğu, yani herşeyi elinde hiçbir şey kalmayana kadar herşeyi yapıbozuma uğrattığı anlamına gelmiyor mudu? Aşağıda göstereceğim gibi, hem akademisyenlerden hem de aktivistlerden sık sık duyduğumuz19 bu eleştiricilik, anarşistlerin hiçbir pozitif önerisi bulunmayan beyinsiz kiralık serseriler olduğu türünden benzer yaftalamaların teorik eşdeğerinden başka birşey değildir. Ben, bunun bir tür iftira olduğuna inanarak, postyapısalcı analizin böyle toptan reddedilmesine karşı ihtiyatlı olurdum. Öyleyse, bu anarşizme nasıl bağlanır? Bu, örneğin yukarıda bahsedilen protesto kampındaki durumu anlamamıza yardımcı olur: Foucault, iktidarı esas itibariyle baskıcı, ve bundan ötürü de hakikat denebilecek şeye karşıt olarak gören bakışın, gerçekte belirli iktidar ilişkilerini sürdürmenin başlıca yöntemlerinden birisi olduğunu öne sürer, zira bu onların kendi varlıklarını iktidar karşıtı maskesi altında gizlelemelerine imkan verir (Foucault 1990: 86) Örneğimizde, iktidar yokluğu olarak anarşi, belirli aktivist gruplarının kendi iktidarlarını ardına gizledikleri dış görünüştür. Foucaultcu bir analiz, o kadının yazması ve fikrini yayması için gerekli olan bilgiye erişebilmesi olarak iddiasını konumlandırmasına, protesto bölgelerinin anonim eleştirisinin yeterli olduğunu anlayabilirdi: eğer tüm hakikat iddiaları iktidar üretiyor ise ozaman feministler analizinki de aynı şekilde üretmelidir. O zaman, patriyarka, feministler onu bir kategori olarak inşa etmeden önce varolan bir şey değildi, fakat toplumsal cinsiyetler arası iktidar ilişkilerini alt etmek üzere, kadın özgürlüğünün bulunmayışını kadınlar tarafından hissedilen bir eksiklik olarak yaratılarak oluşturuldu, , o zaman da özgürleşmeci etkinliğin kaynağına dönüşüyor.21 Netice: postyapısalcı bir analiz, iktidar ilişkilerini direnişin sahasına doğru genişletmek suretiyle, iktidar ilişkilerinin eleştrisi olarak anarşizmi radikalleştirir. Oysa anarşizm, daha evvelce, iktidar ilişkilerinin direniş mekanlarındaki varlığını bir sapkınlık olarak görmüştü, bu yüzden de anarşist pratiğin potansiyel açıdan ulaşabileceği ayrıcalıklı bir özgürlük mekanı ihtimalini açık tutuyordu; şimdi direniş pratiklerinin kendisinin iktidar ilişkilerinin tesis edilmesi olarak görülmesi gerektiğine dair br resme ulaştık. Her yerde olan iktidar varsayımından heryerde iktidarın olması zorunluluğuna. - Benim buradaki projem bir ölçüde, Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe'nin, post-yapısalcı eleştirinin anahtar kavramlarından bazılarını açığa çıkardıktan sonra politik bir hareketi bir stratejiye adapte etmek için ikna etmeyi denedikleri Hegemonya ve Sosyalist Strateji'sinden ilham almıştır. Bununla birlikte, onların argümanlarına kesinlikle müteşekkir iken, başka bir harekete angaje oluyorum ve meydan okuyanözcülük başka bir türdür. Böylece onların çalışmasıyla ilgili benim tartışmam sınırlanacak. - Anlayış dolu eleştirileri ve yorumları için ihmal ettiğim bazı eleştiriler benim sorumluluğumdadır- Ben Day ve Jamie Cross'a olduğu kadar Anarşist Çalışmalar için üç isimsiz eleştirmene de teşekkür ederim. - Gemie'nin 'şimdi standart Godwin-Stirner-Proudhon-Bakunin-Kropotkin yaklaşımı'nı kınamasını karşılaştırın (Gemie 1994: 350). - Ayrıca bkz: Cross 2002. - Ben burada, John Mitchell'in 24/05/2002'de Sussex Universitesindeki bir seminerde dinin antropolojisi üzerine yaptığı bir konuşmada ileri sürdüğü kutsal olan ve içerilmiş olan bilgi arasındaki ayrımları ifade ediyorum. - Anarşizmin kutsal okuması olarak neyin isimlendirilebileceği için bkz: Miller 1984 ve Joll 1969. - Holloway ile karşılaştırın, 2002: 1-10. - Graeber, küresel hareketin anarşist rüzgarının bu önceden canlandırma nosyonuyla doğrudan ilgilidir (Graeber 2002: 62). Bu, hali hazırdaki pratiği, ütopik toplulukların etkisini ya da olasılığını reddedebilecek, daha sistemik bir yaklaşım için yanyana getirilmiş bir politika nosyonu için mücadele eden gelecekteki toplumun önceden canlandırmasını araştırmak olan bir politikayla ilgilidir. - Yüzyüze gösteride Alman otonomist/anarşistler tarafından orijinal olarak bir örgütsel form benimsendi, ki bu gösteride herkesin polis tarafından kolayca tanınmaktan kaçınmak için siyah giysiler giyeceği varsayıldı. Küresel-eleştiri protestolarının başlangıcından beri, kara blok terimi, büyük medya tarafından bütün militan protestocuları veya onların anarşist olarak düşündükleri kişileri ifade etmek için kullanılan bir terim oldu hatta herhangi bir gerçek kara blok pek değişik sayıda siyasal yönelimler içerebilmesine rağmen. - Uzun süredir çevrede olan bazı anarko-aktivistler bu konuda şaşırabilirler, benim burada bahsettiğim anarşist altkültür büyük ölçüde 30 lardan önce oluşmuştur. - İnsanların Küresel Eylem Ağı 'nın pratikte sadece birini tebliğ ettiği Anonim1 2001, ve Anonim2 2000a yazıdaki pek çok örneğin sadece iki tanesidir. - Örnekler için bkz: Gill 2000. - Gramsci, hegemonyanın kilit bir pozisyonundaki bir kişinin liderliği altında farklı sosyal grupların birlikteliğine inanırdı. - Herhangi bir mücadelenin çok açık bir şekilde diğerlerinden daha önemli olup olmadığı, peşin olarak karşıtını da varsayarak, açık seçik analizlerden sonra yanıtlanabilecek bir sorudur. - Gemie 1994 ve May 1994 içinde görülebilecek ilgili anarşism analizleri esas olarak biri daha birci ve diğeri daha çoğulcu olan iki akımdan oluşur. - Anarşistler tarafından hala kullanılan devrim teriminde gerçekten bazı fikir ayrılıkları vardır: Anonim1 2001: 546 ile karşılaştırın. - Bkz: Newman 2001, May 1994, Koch 1993, Schuerman 1986, Easterbrook 1997 ve Muemken 1998. Aynı zamanda, post-yapısalcı analizin anarşist potansiyelini tanıyan Habermas (Habermas 1987: 4-5). - Pek çok diğer post-yapısalcı düşünürler de benzer noktaları örnek göstermişlerdir ve gösterebilirler, örneğin, Lyotard, Deleuze ve Guattari veya Derrida (bkz: özellikle May 1994 ve Newman 2001). - Benim kişisel tecrübelerimin ötesinde, pek çok örnek özellikle Habermas 1987 içinde bulunabilir (Habermasın bir tanıtımı ve O'nun post-yapısalcı düşücenin eleştirisi ile ortaklıkları için bkz: Best ve Kellner 1991: 240-255) ve anarşist bir bakış açısından Zerzan tarihsizdir. - Vurgu orijinali üzerinedir. Ayrıca bkz: Newman 2001: 30 - Kadınların özgürlüğü için bu örnekte Foucault arzunun varlığını tartışır, son söz olan hem arzu hem de onun yokluğu doğrulanmıştır ortaya çıktığından beri, bir güç ilişkisi önceden varsayılmıştır (Faucault 1990: 81)."}
{"url": "https://futuristika.org/anarsizm-bir-teori-degil-dogal-bir-olaydir-abel-paz-ile-soylesi/", "text": "Abel Paz: Tüm dünya beni Abel Paz olarak tanıdı. Bu advert CNT'de ve Soli'de gazetecilik yaptığım zamanlarda yazdığım yazılarda, kısaca tüm yayınlarımızda kullandığım takma bir advert. Bu yüzden bu takma adı kullanmaya devam ediyorum. 12 Ağustos 1921 de, oldukça kritik bir dönemde, Fas'la topluca savaş münazarasının yapıldığı, Annual dağı katliamının olduğu bir dönemde dünyaya geldim. Bu arada hayatımdan küçük bir hikaye anlatmak istiyorum. Ben doğduğum zaman babam anneme, beni nüfus kütüğüne erkek olarak değil kız olarak kaydettireceğini söylemiş. Annem şaşırıp neden böyle yapacağını sorunca babam oğlumun krala hizmet etmesini istemiyorum diye cevap vermiş. Bu, üç ya da dört yıl babam anneme hayır, onu bir kız gibi görme, ona bir kız gibi davranma, çünkü seni kandırdım, onu bir erkek olarak yazdırdım diyene kadar devam etmiş. Bu küçük hikaye önemlidir, çünkü sadece çingeneler kullanmamıştır bu yöntemi; özgürlükçülerin aşağı yukarı yarısı da bu yöntemi kullanmıştır, çünkü Diyaz del Ethical'ın da dediği gibi zamanında, şimdiki sosyalizmle hiçbir ilgisi olmayan içgüdüsel sosyalizm vardı. Dünyaya sosyalizm nosyonlarıyla sosyalist olarak gelinirdi ve halk gerçek bir sınıf oluşturmadan sınıf bilinci edinirdi. Fakat toplum basit bir şekilde zenginler ve fakirler olarak ikiye ayrıldı ve bizler fakirler olarak zenginlerin karşısında olmalı ve onlarla mücadele etmeliydik. Bu, kendi sınıflarında kimyasal olarak saf olan sınıfların savaşıydı ve halk içgüdüsel olarak böyle tepki gösteriyordu. E. G: Sosyal eşitsizliğe değindiniz. Siz 1921 de Almeria'da dünyaya geldiniz. O dönemde Endülüs'de durum oldukça ürkütücü olmalı. A. P: Daha önce de söylediğim gibi zengin-fakir sınıf ayrımı oldukça belirgindi. Bu sınıfların ortasında başka bir sınıf yoktu. Gerçi şimdi de bir orta sınıf yok. Orta sınıfın mevcudiyeti yanlıştır. Fransa, sınıf bilincinin mümkün olduğunu anlamak için başlangıç noktası olarak kabul edilebilecek bir tarihe sahiptir. Çünkü Fransa'da sağlanan şartlar hiçbir ülkede sağlanamadı. Orta sınıf, sınıfı oluşturan bireylerin kesin sınıf bilincine sahip olma gerekliliğinin dışında, ekonomik açıdan eczane, gıda pazarı ya da büfe sahibi olması gerektiğini söylemek istemiyor. Şimdi Fransa'da da kaybolmuştur bu. O zamanlar orta sınıfın sahip olduğu, sağ ve sol arasında denge olan radikal sosyalistler ortadan kalktı. Şimdi, orta sınıfın sahip olduğu yeri, yani tecnocracia'yı, politik değil de ekonomik bir orta sınıf olan profesörler ve entellektüeller ellerinde tutmaktadırlar. O dönemde İspanya'da geçen küçük bir hikayemiz var; İspanya'nın yabancısı olan biri Unamuno' ya sorar evet ama İspanya'da zenginler ve fakirlerin dışında bir sınıf yok; orta sınıf nerede? ve Unamuno cevap verir evet yok; öyle bir şey yok. A. P: CNT'ye 13 yaşındayken girdim. Almeria'da Genç Özgürlükçülere bağlıydım. 7 yaşındayken bir köylü grevi olduğunu hatırlıyorum. Babam bu tür hareketlerde aktif bir militan olmamasına rağmen, bu harekete fiilen katılmıştı. Ve bir gün bir grup arkadaştan oluşan gizli bir birlik kurmuşlardı. Babam bana dinle, kapının eşiğine otur ve iyi giyimli, şapkalı adamlardan oluşan bir topluluğun geldiğini görürsen bize haber verdedi. Polis mi? diye sordum. Evet dedi. Ben zaten biliyordum. Bizim kuşağımızın oyuncakları yoktu, çikolata da yiyemiyorduk. Doğuştan farklı bir sınıfa aittik. A. P: Pratik hayatın doğru yolunda olduğunu düşünüyordu. Fakat bu yol isyana varabilir. Anarşizmin bir teori olduğunu düşünen çok fazla insan var. Anarşizmin teoriyle bir ilgisi yoktur. Anarşizm doğal bir olaydır. Halkın içinde doğal bir olay olarak ortaya çıkar. Prensibi isyandır. Bazıları yorum yapmak ve ders vermek için anarşist olur. Bu insanları katiyen küçümsemiyorum. Bizler doğal olarak hangi örgütte yer alabilirdik. Ailemizin ve arkadaşlarımızın katıldığı örgütte. Mantıklı olurdu. Siz bunu istemiyorsanız; ideali cisimleştiren fikirleri ve teorileri geniş bir şekilde tanıyan bir özgürlükçü olduğunuz söylenemez. İsyan hayat okulunda, mücadele okulunda karşı karşıya olduğunuz insanlardan öğrenilir. E. G: Yani sizin en iyi olarak kabul ettiğiniz okul, insanları, olayları, nesneleri vb. tanımayı, ayırt etmeyi yavaş yavaş öğreten okuldur. A. P: Hayat en iyi okuldur, fakat bu elbette hayatı nasıl yaşadığınıza bağlıdır. Siz örneğin 5 yada 6 yaşındayken anneniz sabah sekizde hadi oyun oynamaya git diyor, ve siz daha büyüksünüz ya da daha küçüksünüz. Fakat daha büyük olan sürü yayar, sizse gün ortasına kadar yatarsınız, şurada burada dolaşırsınız, kertenkelelerle, yılanlarla oynarsınız. Elbette önce korku verir bu dimension fakat giderek alışırsınız. Öğleyin ıslık çalarak eve girersiniz ekmek kırıntısı ve mısır yersiniz. Bağbozumu zamanı yarısı bozuk üzümler temizlenerek satılırdı. Çünkü Almeria'daki üzümler şarap üzümü değil, gemilere yüklenecek olan yük üzümleriydi. İngiltere, Fransa ve İtalya ile bağlantılar kurulur ve üzümler bu ülkelere ihraç edilirdi. Fakat üzümler, fıçılara doldurulmadan önce temizlenirdi. Tüm kalıntılar, üzüm taneleri ve çekirdekleri istif edilir ve 11-12.5 kiloluk ölçü birimiyle satılırdı. Siz oraya giderdiniz ve çeyrek pesetaya dimension bir yığın üzüm verirlerdi, böylece üzümlü ekmek yerdiniz. Eğer başka bir dönemde olsaydınız, çok az bir para karşılığı ya da hiç para ödemeden incirli ekmek yeme şansınız olurdu. Paramız yoktu, çünkü babam hasata giderdi ve gündelik ücretler arada sırada yükselse de genellikle düşüktü. Cumhuriyetin ilk iki yılı arazilerdeki gündelik ücretler yükseldi fakat iki yıl süren melankolik dönem, 1933-35 arasında gündelik ücretler 3-4 pesetaya kadar düştü. Günlük iş süresi resmi olarak 8 iş saatiydi, fakat aslında bu süre gün doğumundan gün batımına kadar uzuyordu; hatta bu süre çok daha uzun olabiliyordu. Sigar denilen yaprak sigarasını almak pahalıya maloluyordu, greve ve kana maloluyordu. Sabah 10 da işverenin bize tanıdığı çeyrek saatlik süreyi sardığımız sigaraları içerek geçiriyorduk. Daha sonraki çabalamalar bize verilen soğuk çorba içindi. Üzerinde iki parça ekmek olan bol tuzlu ve sirkeli bir çorbaydı ama serinleticiydi ve çeyrek saat daha kaygısızca dinlenmemizi sağlardı. Her ne kadar bunu açıkça dile getirmeseler de tüm bunların greve ve kana mal olduğu inkar edilemez. Halk tarihini unuttu, öncelikle büyük bir öneme sahip olan yazılı tarihini unuttu. Bizler yazılı tarihten önce sözlü tarihi tanıdık. Kış gecelerinin kapının altından sızan ışığında tarihten bahsederdik. Anlatılan hikayeler genellikle eşkiyalarla ilgili olurdu. Bize göre onlar eşkiya değil, adaletin savunucularıydılar. Küçük çocuklara göre ise etkileyiciydiler. Hikayeler büyüklerin bildiklerine bağlı olarak dallanıp budaklanırdı ya da kısa olurdu. Bu hikayeler genellikle fakirlerden taraf olurdu. Zengin-fakir kavramı hep vardı. Büyükler, anlatılan hikayeler hakkında açıklamalarda bulunup yorum yaparlardı. Ben büyüklerimin hemen hepsini tanıdım. Masada oturmuş yemek yerken bazı tartışmalarımız olurdu, çünkü çocukların büyüklerinden farklı düşünmeleri doğal bir olaydı. Biz masada oturup yemek yerken farklı nesiller biraraya gelirdik; büyükanne, büyükbaba, teyzeler, amcalar, kuzenler, akrabalar, annem, babam, herkesin düşüncesi farklıydı. Farklı nesiller birarada yaşarlardı ve bu çok doğaldı, herhangi bir ayrım sözkonusu değildi. Masada her konudan konuşulurdu, şüphesiz belli bir hürmet çerçevesinde. Öncelik büyükbabaya aitti, büyükbaba boş şeylerden bile bahsetse onu dinlerdik çünkü o deneyimin sesiydi. Büyükbabadan sonra söz sırası büyükanneye daha sonra babaya ve anneye gelirdi ve söz sırası ardarda belli bir hiyerarşi çerçevesinde diğerlerine gelirdi. Bu hiyerarşi korkudan değil saygı ve sevgiden ileri gelirdi. 14 yaşıma geldiğimde artık tecrübe kazanmam gerektiğini düşündüm ve evden ayrıldım. Zaten çalışıyordum, gerçi az kazanıyordum fakat kazandığımla geçinebilecek durumdaydım. Hayatımı kurmam gerektiğini düşünüyordum. Evle herhangi bir problemim yoktu. Ateneo'da Özgürlükçü Gençlik'teyken ya da herhangi bir yere gittiğimde eve gece yarısı gelirdim. Beni hiçbir şekilde kısıtlamadılar. Fakat ben evden ayrılmak istiyordum. Bunu anne ve babama direkt olarak söyledim. Onlara arkadaşlarımın evine gideceğimi söyledim. Evet ama neden? Burada iyi değilmisin? diye sordular. Ve ondan sonra eve dönmedim, sadece onları ziyaret amacıyla gittim. Annemin ya da babamın kötü olduğunu, onlarla birlikte yaşamak istemediğim için evden ayrılmak istediğimi söylemiyorum, tam aksine onlarla birlikte gayet iyiydim. Fakat bu bir geçişti ve atmam gerektiğini düşündüğüm bir adımdı. Günümüzde kimileri evden ayrılıyorlar fakat bunu neden yaptıklarını bilmiyorum. Neden olarak babalarının burjuva olmasını gösteriyorlar. Bu da farklı bir olay ve anlaşılması hayli zor çünkü bu zihniyetle ilgili bir drawback, yaşam düzeniyle, toplumla ilgili bir drawback. Tüm sorular cevapsız kalıyor ya da yarım yamalak cevaplanıyor. Sistem bu. A. P: Okumayı hemen hemen kendi kendime öğrendim diyebilirim. Neden bilmiyorum ama annem en çok benimle ilgilenirdi. 5 kardeştik bununla birlikte annem tarafından korunan her zaman ben oldum. Almeria'nın biraz dışında yaşıyorduk. Ovaya doğru u şeklinde yerleştirilmiş 3 ev vardı. Önünde deniz ve meyve bahçeleri olan bir alana kurulmuştu. Tıpkı babası gibi büyükbabamda döneminin federal cumhuriyetçilerinden biriydi, bu yüzden ailemin tüm fertleri okuma yazma bilirdi. Annem dışında. O sürekli ev işleriyle uğraşırdı. Sepetçi denilen çingeneler evimizin yakınına gelip yeşil sazları yontarak sepet örerlerdi, ve daha sonra ördükleri sepetleri satmak için Almeria'ya giderlerdi. Giderken çocuklarını bırakırlardı ve bizler onlarla oynardık. Onlarla kuzen olduğumuzu söylerdik. Çingeneler ve annem ya da babam arasında herhangi bir drawback yoktu. Sepetlerini satmak için gittikleri Almeria'dan döndüklerinde, annem yemeği hazırlamış olurdu ve hep birlikte yemek yerdik. Ertesi hafta yine gelirlerdi. Onlarla oldukça yakın ilişkiler içindeydik. Fakat günümüzde bu gibi ilişkilere pek rastlanmıyor. Şimdi çingenelere karşı bir ırkçılık söz konusu. Bir gün bir çingene kız bizim eve geldi. 3 ya da 4 yaşlarındaydı. Ters çevirdiğim sandalyeye oturmuş annemle çene çalıyordum. Çingene kız beni öyle görünce anneme oğlun yuvarlak masa toplantısı yapanlara benziyor dedi. Yuvarlak masa toplantısı sözü ile parlamentodan, hükümetten bahsetmek istemişti. Bu, annemi bayağı etkilemişti, beni Tomiza Amca denilen bir adamcağızın okuluna götürdü. Orada, sıralar, karatahta, bir masa ve öğretmen Tomiza Amca vardı. Öğretmen, çevik ve süratli hareketlerle oradan oraya koştururdu. Hasır sazlarını parçalayarak hasırdan ipler yapar, dallardan örülmüş çitleri bağlamak için kullanılan ince halatlar örerdi. Orada okuma öğrenmek için ayda çeyrek peseta ödemek gerekirdi. Tomiza Amcanın ıslak gözlerini, pislikten parlayan siyah ceketini hala çok iyi hatırlıyorum. Yalnız yaşardı, 35-40 yaşlarındaydı fakat çok yıpranmış ve çökmüştü. Annem beni oraya götürdüğünde ona Tomiza Amca sana oğlumu getirdim, bakalım ona okuma yazmayı öğretebilecek misin? dedi. Annem ona aylık ücreti ödedi ve bana sen burada kal dedi. Orada kaldım. Orada bir başka çocuk daha vardı. Tomiza Amca sazlardan hasır ip örüyordu. Yarım saat kadar orada öylece durdum. Tomiza amca başını bile kaldırmaksızın hasır örmeye devam etti. Sonra yanımdaki çocuğa bu nedir? diye sordum. Öğretmen sessizliği bozduğum için bana bir değnek attı; değnek çok yakınımdan geçti. Ben de Tomiza Amca'ya mürekkep hokkasını fırlattım ve koşarak oradan uzaklaştım. Eve varınca tüm olan biteni anneme anlattım. Annem oraya gitti ve ödediğimiz parayı geri aldı. Okuma yazmayı ilk öğrenme girişimim de böylece sonuçlanmış oldu. Aradan 2-3 yıl geçti evimize yürüyerek 10 dakika uzaklıkta iki değirmen vardı; orada odun ve çıra devil 70 yaşlarında bir kadın yaşıyordu. Annem bazen beni oraya odun almaya gönderirdi. Yaşlı kadın bir gün bana neden okula gitmediğimi sordu. Ona, annemin beni zenginlerin okuluna gönderecek kadar parası olmadığını söyledim. Onun dışında bir de Tomiza Amca'nın okulunun olduğunu söyledim ve Tomiza Amca'yla ilgili hikayemi anlattım. Bir kahkaha attı ve bana evet ama okuma yazmayı öğrenmek istersin değil mi? diye sordu. Elbette isterim dedim, bana okuma yazmayı öğreteceğini söyledi. Oraya her gidişimde bana harfleri gösterecek ben de evde onun bana öğrettiklerini çalışacaktım. Ve derslere başladık. Bana verdiği küçük kitapçığı kullanıyorduk. Fakat bana okuma yazmayı bedava öğretmiyordu. Ona her hafta 6 centimo vermem gerekiyordu. Tabii ki 6 centimo benim için oldukça fazla bir miktardı ve bunu annemden alabilmek için türlü bahaneler uyduruyordum. Daha sonra kelimeleri birleştirmeye, telaffuz etmeye ve ezberlemeye başladım. Sadece yaşlı kadının bana verdiği kitaptakileri değil, gazetedeki yazıları ve gördüğüm her yerdeki yazıları okumaya çalıştım, fakat anneme hiçbir şey belli etmedim. Ondan neden gizlediğimi kendi kendime sordum fakat cevabını bulamadım. Aslında annem öğrenme çabalarımı bilse bundan büyük memnuniyet duyardı. Evin arka avlusunda okuma alıştırmaları yapıyordum. Öğretmenim eğer yüksek sesle okursam daha iyi öğreneceğimi ve öğrendiklerimi aklımda daha kolay tutabileceğimi söylüyordu. Arka avludaki ağaçların gölgesinde okuyacağım kağıtları yapıştırıyordum. Bir gün annem avluya geldi ve sesimi duydu. Benim kağıtları okuduğumu görünce orada kalakaldı. Nihayet ama sen okuyorsun diyebildi; evet dedim. Bana okumayı kimin öğrettiğini sordu, ne cevap vereceğimi bilemediğim için telaşlandım. Çünkü annemden para isterken ona yalan söylemiştim. Bunun yanlış bir şey olduğunun farkındaydım. Bizler yalana pek alışık değildik. Neden bana söylemedin? Benden 6 centimo isterken neden o aptal yalanları söyledin diye sordu ve ben sana o parayı hiç düşünmeden verirdim diye ekledi. Beni kucakladı, öptü hatta ona bir şeyler okumamı istedi. Beni okurken görünce gözleri yaşlarla doldu. Artık yaşlı kadının yanına giderken acele etmeme gerek yoktu, orada istediğim kadar kalabilirdim. Bu, 1929 yılında Barselona'ya gidene kadar devam etti. İşin ilginç yanı öğretmenim Franko karşıtlarının kurduğu Serbest Eğitim Enstitüsü'nün özgür bireylerinden biri olmalıydı. Çünkü oldukça ileri görüşlü bir öğretmendi. Regular bir okul öğretmeni gibi değildi. Bununla birlikte bana Salmeron'dan bahsediyordu. Onunla vedalaşmaya gittiğimde Barselona'ya gidiyor olmama çok sevindiğini söyledi. Çünkü orası büyük bir şehirdi ve orada iyi bir okula gidebilirdim. Bana bir hediye vereceğini söyledi. Elinde tuttuğu sigara kutusunun kılıfını çıkardı. Kutunun içinde bir dizi 6 centimoluk bozuk para vardı. Bunlar benim ona verdiğim paralardı. Sana iyi bir kitap almak için saklamıştım paralarını. Sen Barselona'ya gittiğine göre orada buradakilerden daha iyi kitaplar bulabilirsin. Bu parayı sana iyi bir kitap alması için amcana ya da büyükbabana ver dedi. Bu iyi kadınla ilgili hatırladığım bir detaydı bu. O benim en iyi öğretmenimdi. Ondan okuma yazmayı öğrendim; böylece 11 yaşında rasyonalist okula girdiğimde okumayı, toplama-çıkarma vb. yapmayı biliyordum. A. P: Bir tekstil fabrikasında. O zamanlar okumayı biliyordum ve rasyonalist okulda iki yıllık bir geçmişim vardı. Bu nedenle aşağı yukarı küçük bir kültür birikimine sahiptim ve temelde pek problemim olduğu söylenemezdi. Amcalarımdan biri bir tekstil fabrikasındaydı ve benim fabrikaya girmeme önayak oldu. Önce deneme aşamasından geçtim. İlk işim büro hizmetlilerine çıraklık yapmak oldu. Daha sonra fabrika içinde hizmete başladım, oradaki işim siparişleri hazırlamaktı. Tuhafiyeler için çalışıyorduk. Paketleme yapıp faturaları hazırlıyorduk. Orada Joaquin adında benden biraz büyük bir delikanlı vardı. O da Genç Özgürlükçüler'e bağlıydı ve bizim yayınlarımızı okuyordu. Onunla aramızda bir dostluk başladı. Tüm bunlar 1936 yılının başlarındaydı. Mart ya da Nisan ayında oradaki gözüpek ve oldukça aktif bir kızla ilgimiz oldu. O ve 30 işçiyle bir sendika kurduk. Fabrikada geçirdiğimiz süre içinde delege olarak ilk militan çalışmamdı bu. A. P: Bu bir eylem değil mi? Bu, tüm eylemlerden daha önemliydi. Propaganda eylemlerini yürüttüm, koşarak bildiriler dağıttım çünkü bu bildiriler yasaya aykırıydı. Sokaklarda gizli propaganda eylemlerini yaydım. A. P: O zamanlar CNT yasaldı. Devrimci bir grev olduğunda sendikalar zaman zaman faaliyetlerini durduruyorlardı. Tüm sendikalar değil de komiteler ve doğal olmayanlar. Fakat genellikle yasallıkla yasaya aykırılık arasında gidip geliyorduk. A. P: 1936 ya kadar CNT ve anarşist hareket, yasaya uygun olmanın sadece resmi bir olay olduğunun bilincindeydi. Fakat savunma durumu açısından sahip olunması gereken şey ikinci bir saftı. Bu durum tüm baskıları gösteriyordu, baskı çok belirgindi. Katalonya'da olmadığım zamanlarda Endülüs'teydim ve bu baskıların hiçbiri sonuç vermedi. O zamanlar ikili bir organizasyonumuz vardı, yani sendikanın, arkasında hiçbir safa ait değilmiş gibi görünen bir kolu vardı. Mahalli komitenin arkasında bir başkası vardı. Organizasyon ikili çalışıyordu. Gizliliğin ortaya çıktığı zamanlar bir oyun gibiydi. Oyundakiler tanınmayan insanlardı ve gizli gazeteler çıkarılıyordu. Sendika kapalı olduğu için bir araya gelemezdiniz. İşlerin yürütülmesi ve hayatın akışını biraz olsun koruyabilmek için bir depoda, meyhanede ya da herhangi bir yerde bir araya gelinirdi. A. P: Kadının rolü erkeğinkiyle hemen hemen aynıydı. Kadın işyerinde erkeklerle birlikte grevlere katılırdı. Onlar fabrikanın delegeleriydiler ve sendikaya bağlıydılar. Eğer kadın, bir işyerinde görevli değilse yaşantısı farklı olurdu, farklı etkinliklerde yeralırdı. Endülüs'te kadınların katılımı daha azdı, çünkü kadınlar tarla işleriyle uğraşırlardı. Çalışan genellikle erkek olurdu, kadın evde kalır ve çocuklarla ilgilenirdi. Fakat tekstil ve işçi sendikasının olduğu Barselona'da 70 bin örgüt üyesi vardı ve bu 70 binin yarıdan fazlasını dokumacı kadınlar oluşturuyordu. Orada kadınlar tezgah başında toplumsal mücadeleye katılırlardı. Kadınlar yerel federasyon ve bölgesel komitede yer alırlardı fakat fazla sorumluluk almazlardı. Fakat fabrika delegeleri ve komiteleri de oldukça fazlaydı. Bunun ardından değişik problemler geliyordu. Şu anda da gündemde olan kadının mutlak kurtuluşu ve cinsiyet eşitliği problemleri. Tam bir eşitlik yoktu fakat eşitliğe doğru bir hareket vardı. Bununla birlikte unutulmaması gereken bir şey var ki anarşizmin 1931 e kadar olan dönemi ile 1931-36 arası farklı dönemlerdi. 1931-36 arası bize katılanlar şüphesiz devrim yapan gençlerdi. Bu genç topluluk diğerlerinden çok daha fazla bilgiliydi. Problemler farklı yönlerden ele alınıyor, erkek kadın ilişkileri farklı yönlerden ortaya koyuluyordu. Genç Özgürlükçüler ve Ateneolular farklı ilişki koşulları yarattılar. Erişilen kültürel düzey sosyal kültüre yansıyınca hareket bir gereklilik haline geldi. Aslında tam bir gereklilik sayılmazdı. İspanya'nın en iyi seksologlarından biri olan Felix Marti İbanez'in hiçbir ücret talep etmeksizin eğitim amaçlı seksoloji danışma bürosu açmasıyla geniş bir perspektif ortaya çıkmış oldu. Özgür aşk kavramı yayıldı. Bu, şu anda anladığınızdan farklı bir şeydi. A. P: Özgür aşk kavramı sadece bir insanla özgürce bir birliktelik olarak anlaşılmıyordu. Bir erkekle bir kadın kiliseye ya da mahkemeye başvurmadan birlikte yaşayabiliyordu. Onlar birbirlerine uyum sağladıkları için özgürce birlikte oluyorlardı. Ve birbirlerine uygun olmadıklarını düşünene kadar da bu birliktelik devam ediyordu. Anarşist ve anarko-sendikalist hareketi karakterize eden mannequin önemli sorulardan birini teşkil ediyordu. Birbirinden farklı yerlerde olan teori ve pratiği birleştirme denemesiydi bu. Örneğin Endülüs'te ilk uluslararası emekçi birliği sistemi yanlılarından sonraki tartışmalar oldukça zarar verici ve ürkütücüydü. Bahis oyunları, sarhoşluk ve ardından alkolizm. Anarşizm bunu ortadan kaldırdı. Bu çok şeye maloldu ve uğruna çok mücadele verildi. Öyle ki biri sendikaya gidip arkadaşını şikayet eder de sarhoş olduğunu, kumar oynadığını ya da kavga ettiğini söylerse sendikadan ihraç ediliyordu. Bu basit bir kovulma değildi, birey üzerindeki manevi baskıydı. Çünkü böylece kollektivitenin dışında kalıyordu. Biz gençler 1936 ya kadar dans etmeye ya da meyhaneye gitmiyorduk. Çünkü konuşmadan kağıt oynamak bize tiksinti veriyordu. Sonunda bunun insan vücudunun olgunlaşmasına bir engel teşkil ettiğini anlamıştık. Barselona'da yazları mayıstan eylüle kadar danslar olurdu. Fakat cuma, cumartesi, pazar günleri oraya giden olmazdı. Çünkü bizler Genç Özgürlükçüler olarak cuma, cumartesi, pazar günlerini kapsayan geziler düzenliyorduk. Herkes battaniyesini yanında getiriyordu, çünkü uyku tulumu yoktu. Kiraladığımız trenle 40-50 km. katedip Barselona'nın biraz uzağında kamp kuruyor ve doğanın ortasında birlikte yaşıyorduk. A. P: Hep birlikte yemek yiyorduk, sohbet ediyorduk, dans ediyorduk, gitar çalıyorduk, özgürce; hiçbir şeyi örtbas etmeye gerek duymaksızın 3 özgür gün geçiriyorduk. Her konuda tartışmalar yapıyorduk. En güzeli içimizde dini baskı ya da saat 10 artık geç oldu diyecek bir anne korkusu yoktu. 12, 13, 14 yaşında kızlar da bizimle üç gün üç gece kalıyorlardı. Anneleri onlar için endişelenmiyordu. Güven duygusu taşıyorlardı. Çünkü eğer kamptan biri kızlardan biriyle yatar da kız hamile kalırsa, kız anne ve babasına bu durumdan bahsetmiyordu; çocuk büyüyordu ya da kız kürtaj yaptırıyordu. Fakat kız karnındaki şişliği gizlemeye gerek duymuyordu. Çünkü ilişki basitçe cinsel duyguları tatmin amaçlı değildi. Bu birliktelikte şiirsellik, tinsellik, değer ve anlayış kavramları vardı. Gençlerin aşkları birçok yönden platoniktir. Elele gezen hatta öpüşmeyen genç çiftler tanıdım. Onlar öyle mutluydu. Özgürlük yanlısı hareketin şiirselliğini şekillendiren gençler 1931 den önceki nesili izleyen tüm riyakarlıkların karşısında yer aldılar ve özgür aşkı ortaya koydular. Fakat farklı bir şekilde, çünkü onlar daha az deneyimliydiler. Bununla beraber bu insanların önünde şapkaların çıkarılmasına da tanık oldum. Onlar 1870 li yıllarda savaşmış olan ve 4-5 milyon kişinin yaşadığı bir kentte iki-üç kişilik anarşist gruplar oluşturan arkadaşlardı. Propagandalarını orada yürütüyorlardı ve orada mahkemeye başvurmaksızın kız arkadaşlarıyla birlikte yaşıyorlardı. Çocuklarını da vaftiz ettirmiyorlardı. Çocuklarına rahip ve rahibeleri göstererek bu amca hırsız, bu teyze fahişe. Onlar köpek gibi yaşıyorlar gibi sözler söylüyorlardı. Bir oyun gibiydi bu. Rahip, bu şekilde bir birlikteliğin uzun süre devam etmeyeceğini söylüyordu. Bu şekilde birlikte olan arkadaşlarımızın bir çok problemleri oldu, fakat ayrılma düşüncesi hiç akıllarından geçmedi. Downside çözümleniyordu ve ayrılık teşebbüsleri olmuyordu. Aldatmaların üzeri biraz kapatılsa bile çiftler hissettiklerini birbirlerine söylerlerdi. Temel oldukça sağlamdı. Ortada rahibin sözlerinde haklı olduğunu düşündürecek bir olay yoktu. O zamanlar üç dört kişilik anarşist gruplar kentin aynasıydılar. Sarhoş olmuyor, kumar oynamıyorlardı. Kadın ve erkek evlerinde uyumlu bir beraberlik sürdürüyorlardı. Bir kargaşa anında onlar önde giderken kent halkı onları takip ediyordu. Çünkü onlar kentin hoşgörüsünü ve sevgisini kazanmışlardı. Bu, kazanılmak istenen davanın propaganda düşüncesiydi. Teoriyle pratiğin birleştirilmesi anarşizmin şimdiye kadarki kazanımlarında büyük ölçüde etkili olmuştur. Teori bir taraftan pratik başka bir taraftan işlerken bir ilerleme olması beklenemez. A. P: Çeşitli yayımlarımız vardı; doğacı, vejetaryen, nüdist ve esperantist yayınlar. O zamanlar herkesin işlediği bir toprağı vardı. Hiçbirimiz vejetaryen, doğacı ya da nüdist değildik. Fakat denizde çıplak yüzüyorduk, et sevmiyorduk; sevmiyorduk çünkü et pahalıydı. Bu yüzden yarı vejeteryandık. Ateneo'da dersler geceleri yemekten sonra yapılıyordu. Edebiyat derslerinde bizim kitaplarımızı okutuyorlardı. Genellikle sosyal içerikli romanlar okunuyordu. Dil sınıflarında daha çok Esperanto dilini gösteriyorlardı. Bu dili öğrenirken üç ay bize kafi geliyordu. Ortak okuma çalışmaları yapılıyordu. Bu oldukça ilgi çekiciydi. Bir kişi herhangi bir kitaptan yüksek sesle bir bölüm okuyordu ve daha sonra diğerleri bu bölümün yorumunu yapıyorlardı, daha sonra başka bir bölüm okunuyor ve o bölümün yorumu yapılıyordu; ve bu böylece sürüp gidiyordu. Yüksek sesle okurken çekingenliğinizi de yeniyordunuz. Bu şekilde de kollektif düşünce de gelişmiş oluyordu. Bu çalışmalar çok iyi sonuçlar vermiştir. Resim yapmayla ilgilenenler atölyelerini Ateneo'ya kuruyorlar ve orada sergiler düzenliyorlardı. Ayrıca toprağı işliyor ve buradan kazandıklarımızı dışarıdan başka bir arazi almaya yatırıyorduk. Özgürlükçü komünizmin gelmesini beklemeksizin hayatımızı yaşıyorduk. Ateneo'da çeşitli edebiyat konuları ve ekonomi prensipleri ele alınıyordu, fakat bizim bakış açımıza göre, burjuva ekonomisinin yolsuzlukları ve tamamen karşıt temellere dayanan farklı bir tipte ekonomiye sahip olduğu gözönünde bulundurularak. Bu yüzden burjuva ekonomisinden faydalanılamayacağı biliniyordu, çünkü bizim ekonomimiz ihtiyaç ve ortak mülkiyete dayanırken onlarınki kara ve özel mülkiyete dayanıyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/anbeantik/", "text": "Sonra zaman geçiyor. Zaman dönüyor. Zaman feci bölünüyor. An be an. Tik. Sonra tikini yapıyor. Anlık çirkinleşme başkalaşma vahşileşme. O diil o tiki yaptığı an. Hoşlanmıyorum. Tikini yapıyor. Yapma diyemiyorum, çok anlık. İğrenç hissediyorum, tik tiksiniyorum. Tak ediyor canıma, boğuyor beni, her an hazırda bırakıyor, hapsediyor. Bağımlısı oluyorum. An be an tikine alışıyorum. An bi an tiki tikim oluyor. Onsuz yapamıyorum. O tiksiz yapamıyor. Ben tikisiz yapamıyorum. O tiki sadece o yapıyor. Tikiyle varoluyor bende o. Yapmasa yap diyeceğim. Anlık vahşetine alışıyorum. Şiddetle yapmasını bekliyorum. O tik olmasa o olmayacak bende. Tutuluyorum. Hala da iğrenç hissediyorum tiki yaptığı an. Hoşlanıyorum. O an tutkum oluyor. Tikini yaptığı an o olmayan hali an be an o oluyor. Sonra tikimi yapıyorum. O benim bu tikimden tak tiksiniyor. Tik yaptığı an be an, ben diilim o an. Başkalaşıyorum çirkinleşiyorum vahşileşiyorum. Hoşlanmıyor, iğrenç hissediyor. Yapma diyemiyor. Çünkü yapıyor. Kendisinden tiksiniyor. Tikine bağımlı olduğumu biliyor. Yapmak istemiyor. Ama yapıyor. İstediğim an tikimi yapabildiğimi fark ediyor. Çünkü istediği an tikini yapmamazlık edemiyor. Bi tikine hakim olamıyor. Bağımlı olmadığımı farkediyor. Kendisini bağımlı hissediyor. Tikini kullanılmış hissediyor. Ama istediğim an yapamıyorum. Tikini yaparsa yapıyorum. Ama yapacağını biliyorum. O da tikini yaparsa benim yapacağımı biliyor. İğreniyor, boğuluyor, canına tak ediyor, her an hazırda bırakıyorum, hapsediyorum, bağlıyorum. Sonra o bi an benim tikime bağlanıyor an be an. Tikimi alışkanlık yapıyor. Tiki olan tikim tiki oluyor. Tiksiz yapamıyor. Tikisiz yapamıyorum. Tikimsiz yapamıyor. O tiki sadece o yapıyor. Bu tiki sadece ben yapıyorum. Tikimle varoluyorum onda ben. Tikim olmasa ben olmayacağım onda. Tikim olmasa o olmayacak. Şiddetle yapmamı bekliyor. Şiddetle kendini bekliyor. Yapmasam yap diyecek. Yapmasa yap diyeceğim. Yapmasam kendine yap diyecek. Yapsa kendine yapma diyemicek. Yapıyor. İğrenç bişi oluyor o an bi an. Hala iğreniyoruz tik yaptığı an. Hoşlanıyoruz. Tiki yaptığı an bi an o olmayan halinin an be an o olmasından dolayı benim tikimi yaptığım aynı an bi an ben olmama halimin ben olması onu o yapıyor. Sonra bi an tikini yapıyor. Tikimi yapıyorum. Tikimin tikini yapıyor. Tikime yaptığı tikine alışmaya başlıyorum. Tik yapıyorum tikimin tikini. Tik yapıyor tikimin tikinin tikisini. O an tikini yapıyor. O an tikimi yapıyorum. O an tikini yapıyor. O an da tikimi yapıyorum. Tam o an bi an tikini yapıyor. Sonra o an be an geçmiyor. O an be an dönmüyor. Zaman bölünmüyor. Zaman başkalaşmıyor çirkinleşmiyor vahşileşmiyor. Bağlanıyor zaman o ana. O ansız yapamıyor. Zamanın canına tak ediyor. Bi an o anı tik yapıyor zaman. Tak ediyor, tik yapıyor. Tik tak oluyor. Tak tik oluyor. Sonra o, ben ve zaman tikimize devam ediyoruz. Etmemezlik edemiyoruz. Tik. Zaman an yapıyor. Tak. O an tikini yapıyor. Ben tikimi yapıyorum. O da tikini yapıyor. Ben de tikimi yapıyorum o zaman. Zaman tak yapıyor o an. Tik. Tak. Tik. Tak. Tik. Tak. Sonra geçmeyen o an bi anın içinde geçiyor zaman an be an. Zaman dönüyor. Zaman feci bölünüyor. İğrenç hissediyoruz. Bağlanıyoruz. Alışıyoruz. Hoşlanıyoruz birbirimizden."}
{"url": "https://futuristika.org/andre-delvaux-aklin-penceresinden-bakarken/", "text": "F!: Johan Daisne'in 1947 tarihli romanı, kızlar okulunda öğretmenlik yapan bir adamın öğrencilerinden birine gönül düşürmesi sonrasında yaşadığı kenti ve işini değiştirmesini anlatır. Bilinçdışının anlatıyı yönlerdiği metinde histeri gittikçe şiddetlenir, yavaşça delirmenin dökümantasyonudur denebilir. İbrahim Denker ve Ersan Arsever'in Andre Delvaux ile filmi Kafası kazınmış adam / De man die zijn haar kort liet knippen konusunda yaptıkları söyleşi. Andre Delvaux / Hayır, çünkü anlatılması kolay değil? Ancak film olarak anlatılabilir ve zaten film kendiliğinden bu basit gözüken fakat birtakım uzunluklara girmeden anlatılması mümkün olmayan öyküyü anlatıyor. Ben bugüne kadar öz'ünü kaçırmadan bir -iki dakika içinde filmi düzgün olarak anlatabilmiş değilim. Belki bölüm başları olarak anlatmak mümkün olabilir ama hiçbir şey söylenmiş olmaz bu kez. Basit olarak denebilir ki film bir taşra avukatının kendisine aynı biçimde karşılık vermeyen biri için gizli ve içe dönük bir aşk beslediğini, bu kadını nasıl gözden kaybettiğini, bununla hiç ilgili değilmiş gibi gözüken olayları yaşamak zorunda kaldığını, kadını yeniden nasıl bulduğunu, nasıl onu öldürmüş olabileceğini anlatan bir filmdir denebilir. Ama hiçbir şey kesin değildir. Başka bir şey söyleyemeyeceğim sanırını. İ. D. / Belçika radyosu için yaptığınız bir Söyleşide filmde başlıca üç bölüm olduğunu söylemiştiniz sanırım.. D / Evet, film üç büyük bölüm biçiminde düzenlenmiş. Bu bölümler de iki bölümlük bir sonuçla izleniyor. Birinci bölüm bir okulda, bir okul gösterisi sırasında, sonra taşrada bir nehrin kıyısında 10 yıl sonra bir otopsi bölümü ve bir otel odasında geçen üçüncü bölüm., ve sonuç, çok açık bir dinlenme evi ya da modern bir hapishane olarak tanımlanabilecek bir yerde geçiyor. İ. D. / Ama, sanırım daha ilk ayrımdan, yani ödül dağıtımından önce de, berberde geçen önemlice bir sahne vardı. Filmi anlatamam, hayır, çünkü anlatılması kolay değil? Ancak film olarak anlatılabilir ve zaten film kendiliğinden bu basit gözüken fakat birtakım uzunluklara girmeden anlatılması mümkün olmayan öyküyü anlatıyor. Ben bugüne kadar öz'ünü kaçırmadan bir -iki dakika içinde filmi düzgün olarak anlatabilmiş değilim. İ. D. / Daha somut olarak söyleyeyim: Bu ayrım parçasında uzun bir süre baş çekimi olarak görüyoruz Mierevcld'i, sonra aletler var, gürültüleri filan... Bayağı gerilim yaratan bir sahne, ama filmin geriye kalan kısmına ne şekilde bağlandığını göremiyorum. D. / Size söyledim, filmi iki dakika anlatıvermenin imkanı yok. İsterseniz anlatırım ama o zaman da anlamını veremem. Nitekim, sorduğunuz soru için de adamı evinde, sonra bir müsamerede görürüz, demiştim. Ama siz kalkıp ta, neden berberde, neden evinde gösteriyorsunuz diye sorarsanız, bunları görmek için başka nedenler bulmaya çalışmalı. Ve berber sahnesi, yalnızca bir adamın saçlarını kestirmeye gitmesi anlamı taşımıyor; gene aynı şekilde otopsi sahnesi de, otopsi uzmanı bir hekimin bu işten hiç anlamayan bir adamın yardımıyla çalışma yapması anlamına gelmiyor, yalnızca. Asıl aranması gereken, sahneler arasında bulunan daha derin bağlardır, örneğin bir berberde olup bitenler şunlar: bir adam bir başkasının vücudu üstünde çalışır, bir başkasının kafası üstünde çalışma yapar. Bazı aletler yardımıyla çalışır. Bir otopside de, bir adam bir başkasının vücudu üstünde, bazı aletlerle çalışmakta. Bu çalışmanın amaçları ayrı ayrı gözüküyor: Bu, berberde, saçları kesmektir, çünkü saçlar uzar. Bir otopside ise etleri kesmektir amaç, çünkü etler görülmek istenenin görülmesine engel olur.. Kısaca, bunlar birbirine çok benzerler. Birinci durumda, berberde, Miereveld derin bir duyguya kapılır: berbere gitmeyi çok sevmektedir, çünkü ona öyle gelir ki bu bir çeşit alışkanlıktır, bir zevk alışkanlığı. Ve berberi, bunu çok iyi bilmektedir, bir dizi aletle uzun saçlarla kaplı deriye masaj yapar. Oysa öte yanda, otopsi alışkanlığı bir dehşet alışkanlığıdır, bir zevk değil, fakat çok iyi bilinir ki, dehşet ve zevk, bizim için, ruhsal yönden tek bir duygunun iki görünüşüdür, işte bu noktadan başlayarak iki sahne arasında daha derin ilgiler aranabilecektir. Genç kadınla buluşmaya göre, berber nerede yer alır, otopsi nerede yer alır? Berber büyük sahneden önce, onun Fran'ı bulduğu büyük şenlikten önce; bu şenlik, onun için son derece güzel bir şenliktir, onda büyük bir iz bırakacaktır. Otopsi ise, Fran'la karşılaşmadan önceye gelir; orada erkek kadınla konuşur ve onu öldürür. Yani otel sahnesine göre otopsi nereye yerleşiyorsa, tam tamına berber de okullar sahnesine göre öyle yerini alır. Üstelik, otopsi sırasında uzmanların kullandığı bazı malzemede Govert Miereveld, berberin kullandığı malzemeyle bir benzeyiş bulur, özellikle vibromasör ve onun alternatif hareketinde. Bu, kafatasını, kafatası takkesini kesmeye yarayan elektrikli testereyi akla getirmektedir. Ve onun hareketini. M, tüm bu benzeyişlere karşı duyarlığa sahiptir ve sanıyorum ki, otopsi sahnesini nasıl işledimse berber sahnesini de öyle işledim. Biri ötekine çok benzeyen iki olayın söz konusu edildiği andan itibaren kendi kendime dedim ki, bu iki olayı aynı biçimde niçin işlememen? Niçin, berberde ve otopside gürültülerle o şey arasında varolan büyük ilgiyi çok yakından belirterek göstermemeli? Niçin gürültüler yoluyla tüm bir mekanizmayı düşündürtmemeli? Çok büyük olan ayrım şu ki, M. berberde bir çeşit sevinçle doludur, olup bitenlerin büyüsü altındadır, oysa otopside, olanların aynı büyüsü içinde büyük bir dehşete kapılır. Otopsi yapan hekimden ne ölçüde kaçınabildiyse berberden de o kadar daha az kaçınabilmektedir. Bu bana, sonunda, çok benzer görünüyor. İ. D. / Siz büyülenmeden söz ettiniz: ödüllerin dağıtılması sahnesinde de bir büyülenme vardı sanıyorum, M'in Fran'la olan bağları; M, neredeyse Fran tarafından büyülenmişti. D. / Evet, göstermese bile o, Fran'a göre sürekli bir büyülenme hali içindedir. Şüphe yok, ödüllerin dağıtılması sırasında aşağı yukarı tesbit ettim O halde olabilir ki, M. aynı zamanda hem duygularını başkalarına göstermek istemeyen birisi gibi, hem de büyülendiği kadının onun hakkında beslediği duyguları hesaba katacağım umut eden birisi gibi hareket etsin. Oda sahnesinde, bu tama-miyle başka: M, gene Fran'ın etkisi altındadır, fakat odada konuşur, özgür bir biçimde konuşur, zaten bu tüm filmde bir kez olur; öteki anlarda hemen hemen asla konuşmaz, ancak her gün yapılacak konuşmaların küçük kırıntılarıdır sözleri. İ. D. / Zaten bu sahnede konuşmaktan hiç geri kalmıyor. D. / Odada, konuşmaktan geri kalmıyor. Uzun uzun konuşmaya başlar, son derece uzun monologlar yapar ve sonra konuşan artık Fran'dır. Dana sonra M. yeniden uzun bir monologa girişir, yaşamından söz ettiği tek an burasıdır, burada biz yaşantısı üstüne birkaç şey öğreniriz. Ve sonra kadın monologa girişir ve M'in ondan yaptığı görüntüyü yıkar. Bu anda bitmiştir ve erkek bir sözcük bile söylemeyecektir. İ. D. / Seyircilerin tepkisine gelince, ben ödüllerin dağıtılması sahnesi çok gerçek bir sahnedir, ki, seyirciler bir çeşit sevinç içindeydiler, gülüyorlardı; denebilir ki, onlar belki de toplumsal bir taşlamanın karşısında olduklarına inanıyorlardı Ve siz kadavra sahnesine geçince, ilk anlardan itibaren, ortamda ani bir değişme oldu, hiçbir geçiş yapmaksızın gülüşten dehşete geçildi, iki sahne arasında bir biçim ayrımı olduğuna bile İnanıyorum.. D./ Seyircilerin ödüllerin dağıtılması sahnesine gülmelerini çok olağan bulurum bazı anlarda, ki ben bunları çok iyi biliyorum fakat sanmam ki varolan bir taşra ortamı bir taşlama olarak kabul edilsin. Ben, bu ortamı taşlama yoluyla anlatmak istemedim, bu beni ilgilendirmez. Basit bir şekilde, onların oldukları gibi gösterildiği bir andan itibaren, o bir taşlama tonu kazanıyor, gerçekten bunlar taşrada gülünçtür. Eğer insanlar gülüyorlarsa, bu olayların gülünçlüğünden değil: bazı anlarda filmdeki bazı unsurların yüzünden rahatsız durumdadırlar ve gülüş rahatlatıcı bir araçtır. iki kez gülüş oldu: biri, M. salona girince, çünkü gösteriyi bozduğunu sanıyordu ve önemli kişilerin bakışları onun üstünde toplanmıştı: o anda ona bakan kişilerin sert, öte yandan da biraz gülünç bir havaları vardı. Çünkü vücut yapıları bakılması hoşa giden bir görünüşe sahip değildi; bu durumda boşaltıcı bir gülüşme doğdu; öyle bir durum ki seyirci, salondaki elemanlarla M. arasında başgösteren gelenekçi bir mekanizmayı derhal kavramıştır ve bu ilişkilerden bazı şeyler anladığı için hoşnut kalmıştır. Yargıç Braanting sahnede bir armağanı kabul ettiği zaman bu daha açıktır, sanırım: içinde bir şeylerin olduğu şişeyi alır, onu açıp açamayacağım sorar ve açtığı zaman büyük bir sessizlik olur ve sonra o bir el çıkarır; işte bu anda ben dikkat ettim, bunda hiçbir ayrıklayım durum yok, salonların daima canı sıkılmıştır, insanların kaynağını bilmedikleri bir gıdıklanma içindedir. Bu, gariptir, çünkü bir el armağan edilecek bir şey değildir, bir el hiçbir işe yaramaz. Bu çok çok ilginçtir, insanlar ne yapacaklarını şaşırırlar, ve bu el onlara armağan edilseydi, aynı derecede can sıkıcı olacağından, yargıcın: bunu yapmamalıydınız dediği anda, herkes güler, çünkü herkes bunu kocaman bir şaka diye düşünür: oysa salona karşı bu yapılmamalıydı, herhangi bir insanın anlamsız bir armağan alabileceği salona gösterilmemeliydi. O halde anlamsızlık yok, tersine psikoanalitik anlamlarla tıka basa doldurulmuş: bir el korkunç bir şey, havaya kalkmış parmaklarla bu Tanrı'nın bir işareti olabilir, olabilir... nihayet Freud, onda, herkesin kendi anlayışına bırakılmış azımsanmayacak nice işaret bulmuştur. Alışılagelmiş nedenlerden biri, örneğin el sıkmak yahut bir sadakayı almak için uzatılmış bir el şeklinde olmaksızın bir el gerçekten gösterildiği zaman... o zamandan itibaren, seyirci elin gizli psikoanalitik tüm anlamlarına kendini bırakmaya zorlamaktadır ve salonun gülüşü, bu elin verdiği huzursuzlukla karşılaştırılırsa rahatlatıcı gerçek bir gülüştür. O halde görüyorsunuz ya, bu açıdan gülüşme bana gülünç taşlamadan değil başka bir nedenden doğmuş görünüyor. D. / Evet belki bu sonuncuyla, özellikle kadavraya değil. Fakat, bununla beraber, bir çeşit duygularla ilgili bir sevinç durumu var, muhtemelen. Bildiğiniz gibi, zaten film de bir romandan alınmıştır ve ilk görünüşte, gerçekten, ben romana çok yakın bulunuyorum; roman bana kurduğum yapılar için temeli verdi. Fakat gene de, şurda burda bazı elemanlar değişmiştir. El, örneğin, romanda mevcut değildir romanda, yargıç tama-miyle silik bir armağanı alır, bir çakmak, nihayet bayağı ve herhangi bir nesne. Anlamı, olabileceğinden daha fazla değil. Ancak, filmin özellikle o yerine, başlangıçta anlamı yokmuş gibi gözüken, ancak altında ikinci derecede anlamlar yatan bir simge koymayı çok uygun gördüm. Bir tabanca verildiği zaman, birinci planda bir anlamı vardır, bir insanı öldürmeye yarayan bir silahtır, ikinci anlamı ise tabancanın cinsel ilişkiyi bir başka yönden yansıtmasında aranmalıdır. Hem sonra, bir ikinci anlam çok daha fazla psikanalitiktir. Ancak el, müthiş hareket budur, el'in ilk anlamı yoktur, bir el'dir yalnızca. D. / İkinci anlam da budur işte ve öyle sanıyorum ki insanlar bu yüzden tepki gösteriyorlar. Size söyledim, filmi iki dakika anlatıvermenin imkanı yok. İsterseniz anlatırım ama o zaman da anlamını veremem. Nitekim, sorduğunuz soru için de adamı evinde, sonra bir müsamerede görürüz, demiştim. Ama siz kalkıp da, neden berberde, neden evinde gösteriyorsunuz diye sorarsanız, bunları görmek için başka nedenler bulmaya çalışmalı. Ve berber sahnesi, yalnızca bir adamın saçlarını kestirmeye gitmesi anlamı taşımıyor; gene aynı şekilde otopsi sahnesi de, otopsi uzmanı bir hekimin bu işten hiç anlamayan bir adamın yardımıyla çalışma yapması anlamına gelmiyor, yalnızca. Asıl aranması gereken, sahneler arasında bulunan daha derin bağlardır. İ. D. / Öte yandan, Miereveld'in bütün tutkuları, daha çok tensel tutkulardır denebilir. Otopsi sahnesinde bile, seyirci tensel bir yürek darlığı duyuyor, yanılmıyorsam.. D. / Belki de daha karışıktır bu ve ben de sizinle o denli aynı düşüncede değilim; çünkü tensel demek, ten'e zevk sağlayan şey demektir, bir çeşit nefse değgin şey; ve sonra tensel, madde olarak tenle ilgili, zamanla kendini yok eden ve sonunda toz haline gelecek olan şeyi ifade edebilecektir,. Oysa burada, otopside bu iki anlam birbirlerine karışmış değil, en azından otopside bu çeşit bir nefse değginlik düşünmedim. Bir başka çeşit nefse değginlik vardır ki o daha çok sadizm'e yaklaşır. O da şudur: seyircide, bir dehşet gıdıklanması olarak alacağı fakat aslında kendisine zevk vermek üzere oraya konmuş bir gıdıklanma yaratmak. İ. D. / Öyle sanıyorum ki, bu tensellik Mlereveld'i yeterince gerçek bir kişilik yapmakta, Fran'ın tersine. D. / Evet, mümkündür. Bilmiyorum, Miereveld'in gerçekliği bu tensel'likten mi ileri geliyor; başka şeyden de ileri gelebilir, ama doğru dediğiniz, Miereveld'in gerçekliği konusunda. Fran konusunda haklısınız, gerçek bir kişi değildir, Fran daima Govert'in gözleri arkasından görülmektedir. Fran sürekli olarak, baş kişinin bir yansıtılışıdır, bu da kadın oyuncu için aynı zamanda yönetmen için de bu kişiyi yaratma konusunda bir güçlüktür. Çünkü oyuncu, hiçbir zaman gerçek bir kişiye atıf yapamaz, Miereveld'in duyarlılığı tarafından yansıtılmalıdır sürekli olarak. D. / Herşey denebilir ama sanıyorum ki bunun bir anlamı olmaz. Çünkü hiçbir şeyi sonuçlandırmaz, çözümlemez bir kişiye deli demek, sadece ona çok uygun bir etiket yapıştırmak olur bu. İ. D. / Govert Miereveld'in tutkuları özellikle bir sınıf toplum için çok görünen tutkulardır. D./ Evet, toplum içinde ilginç denilen bir duruma vardığı, ve kendi kendini yıktığı ölçüde. Ama gerçekte yıkmıyor kendini, yaşamı boyunca gerçekleştrimiş olduğu kişiyi yıkıyor. Çok içsel bir şeyler bulup, bunlara uygun düşmek İstiyor. Açıkçası içinde yaşattığı o düşün peşinde. Bu düşe varma çabası içinde ise, onun dışında kalan herşeyi yıkıp atmaya hazır. Görüldüğü gibi büyük bir kapı değildir seçtiği, dar bir kapıdır. Bu dar kapıdan geçerken, belki yeni bir şey bulacaktır. Bir çeşit mutluluk, bir çeşit erinç elde edecektir. Burda, birbirinin karşıtı, iki devinimin bulunduğu bir gerçektir. Miereveld bir yönden toplumsal bir düşünceye varmıştır, bir yönden de bu içinde taşıdığı düşünceyi yıkma saplantısına. İçinde beslediği düşe uygun düşmesi için böyledir bu. Bu iç-dış sorunu, gerçekte bir gerçek-ideal sorunudur. Yazarın bir başka romanına verdiği adı anarak söyleyecek olursak, taş merdivenle, bulut merdivendir. D. / Olabilir. Ama başlangıçta şunu unutmamak gerek: Ersan bir delidir, öyle değil mi? Tabii siz de. Örneğin diyelim ki Ersan gerçekte imkansız bazı şeylere bağlanıp, bu yalnızca düşte bir çözüm yolu bulacak şeyleri günlük yaşamda gerçekleştirmek için direniyorsa bir çeşit delilik içindedir kendisi. İşte Miereveld'in deliliği bu çeşit bir deliliktir. Bana telefon etmek istiyorsunuz, ama çok sık yolculuğa çıktığım için konuşmamız mümkün olmuyor. Sonunda bir deli gibi davranmaya başlıyorsunuz, bu da bir gerçektir. Şunu demek istiyorum bu örneklerle: hepimizin bazı alanlarda böyle deliliklerimiz, çılgınlıklarımız oluyor. Öyleyse bunu Govert Miereveld'de görünce niçin yabansıyoruz? Şunun için: o deliliğinin, çılgınlığının sonuna değin gidiyor. Bunu söylerken ne sizin ne de benim kendi çılgınlarımızın sonuna değin gitmeyeceğimizi söylemiyorum. Kafası Kazınmış Adam'ın anlamı nedir? Gerçekten bilmiyorum bunu. Psikoloji dediniz, ilkin bu sözcükten ne anladığımızı ortaya koymalıyız. Eğer psikoloji bir bireyin başka bir bireyle, ya da bir bireyin toplumla olan ilişkilerinin, tepkilerinin işleyişini bulmaya çalışmaksa, diyebiliriz ki her filim psikolojiktir, örneğin az önce gördüğümüz Kobayachi'nin Harakiri filminde, nedenler hem toplumsal hem de psikolojiktir. Bunun için Harakiri'ye psikolojik bir filim mi diyeceğiz? Ben bu anlamda psikolojik olmayan bir filim tanımıyorum. İ. D. / Ama öyle sanıyorum ki Kafası Kazınmış Adam'da, hemen hemen hiçbir epik öğe yok. Yani toplumsal konumlara bağlanabilecek olaylar yok. D. / Tam tersi. Örneğin, okulda birincilik armağanlarının dağıtılışı, evdeki birinci sekansın tümü epik bir nitelik taşıyor bence. Filmin kişisi hem durup dinlenmeden kendini çevreleyen toplumsal olgulara karşı bir tepki gösteriyor, hem de dıştan bunlarla olan yakın ilişkilerine devam ediyor. içten ise bireysel sorunlarıyla uğraşıyor; ilişkileri onlarla. Bu planda epik bir biçimin karşılığının bulunduğu söylenebilir filmimde. Ama belki yanılıyorum. Eğer kişinizin dış dünyasından çok iş dünyasını yansıtmaya çalışıyorsanız, bu yüzden de yapıtınız epik bir yapıt değil demek istiyorsanız, bunda haklısınız. İ. D. / Bu nokta üstünde durmamın nedeni şu: Filmi gördükten sonra, not defterime şöyle yazmıştım: toplumsal yozlaşma. Ama öyle sanıyorum ki, şimdi bu söylediklerinize bakarak pek o kadar toplumsal bir koşula bağlı yozlaşmanın söz konusu olmadığını görüyorum hiç değilse doğrudan doğruya değil bu. Miereveld'in iç dünyası kendisini çevreleyen dünyadan daha önemli. D. / Ben konuyu biraz değiştirmek, biraz genişletmek istiyorum. Miereveld'in toplum içinde yabancılaşmış bir insan olduğu düşünülebilir. Miereveld yabancılaşmanın bir kural olduğu bir toplumda yaşıyor. Bu toplumda insanlar toplum içinde kendilerini, kendi kişiliklerini gerçekleştirmeyi başaramıyorlar. Başaramadıkları için de başka tip kuralları olan bir toplum yapısına uygun birer insan olabilmek için kendi bireysel ve özel dünyalarını öldürmeye çabalıyorlar. Şimdi bunlara Marxçı bir gözle bakacak olursak, Miereveld'-in bir yabancılaşma toplumunun verisi olduğunu söyleyebiliriz. Ve. tabii kendisi de yabancılaşmış bir veri. Burda hemen şunu da belirteyim ki yabancılaşma sözcüğünü her iki anlamında kullanıyorum: hem felsefi anlamında yabancılaşma, hem de günlük dildeki, çıldırma anlamında. Az önce çılgınlıktan söz ettiniz: Miereveld bir çılgın, bir deli değildir, yabancılaşmış bir insandır o. Kendi öz benliğinin dışında bir insan olmuştur.. Onu yıkan gerçekten toplumdur; böylesi bir yapıya sahip olan toplumdur. Dış yaşamını bütün bir burjuva ahlakının bir burjuva yaşamının içinde kurmuştur. İç yaşamını ise gizli bir biçimde saklamak istemektedir. Örneğin Fran'a karşı duyduğu büyük aşk, ailesiyle, karısıyla, çocuklarıyla, avukat oluşuyla, bir taşra şehrinde öğretmen oluşuyla vb. engellenen bir düştür. Bu noktada, Miereveld bu çelişikliği çözmeyi başaramıyor, dolayısıyla kendi kendini yıkıyor. Bu noktada bazı Yugoslav, Çek, ya da Kus filimlerinde karşılaştığımız işçiler arasındaki yabancılaşma ile aynı nitelikte bir yabancılaşma söz konusudur. Yugoslavlar ve Çekler filmimde hem toplumsal, hem psikolojik bir yabancılaşmanın başarıyla çizildiğini söylediler, öylesine ki, Yugoslav ya da Çek toplumunun bugünkü durumuna konuyu daha açık bir biçimde uygulamak istetecek kadar ilgilendirdi onları. Belçika'da ise, bağnaz Marxçılar kötü gözle baktılar filme. D. / öyle sanıyorum ki giderdi. Aydınlarla küçük burjuvalar tecimenler arasında bir ayrım yapılmasının nedenlerini pek iyi anlayamıyorum doğrusu, içinde yaşadığımız toplumda bir ayrılıkları yok: herbiri değişik ürünleri satıyorlar, ama davranışları aynı. Gerçekte Miereveld hem biri hem de öbürü: bir aydın evet ama aynı zamanda avukatlık uğraşını satıyor, bulunduğu şehirde avukatlık görünüşünü satıyor ve çok ciddi bir kız lisesinde öğretmenlik yapıyor. Miereveld'in düşünce açlığım gidermesini sağlayacak bir kafa yapısı var. Ne düşündüğü, ne yaptığı, ne olduğu üstünde duruyor. Kendi üstüne kapanmış, kendiyle ilgili sorunlar üstünde aralıksız bir mırıldanma durumunda. Sizin dediğiniz gibi aydın olup olmaması bu konularda pek büyük bir şeyi değiştirmiyor sanıyorum. D. / Öyle sanıyorum ki bu hem Miereveld'in kurtulma simgesi hem de filmin yaratıcısının... diyelim ki, burjuva niteliğinin bir simgesi. Gerçekten el işinde, elle yapılan en basit işlerde, düşün planında çalışılmaya başlanıldığında ya da başka bir deyişle, düşünce eylemden ağır bastığında yitirilen bir dengeyi bulmak sözkonusudur. Oysa Miereveld'de eylem hemen hemen sıfır, düşüncelerse aralıksız artıyor. Bu durumda çok basit, çok günlük eylemlerle ayakları yere basmaya, günlük yaşamın içine girmeye başlıyor. Akıl sağlığında bu yöntem çok bilinmektedir. Ama Flaman mistikleri özellikle Orta-çağda bıkıp usanmadan göstermişlerdir bu yolu. insanoğlu coşku yoluyla Tanrı'ya varabilirdi katolik bir dünyadır bu . Bu coşkuya varabilmek için, mistikler ya da bir dize aralıksız coşkuyu sağlayacak yolları, ya da insanoğlunu sürekli olarak Tanrı ile ilişkide tutmayı sağlayacak çile yollarını denerlerdi. Bunun için insanın ilkin çok etken, çok düzenli bir yaşama sahip olması gerekirdi. Özellikle toprağı sürmek, bahçesiyle uğraşmak, odun yontmak gibi çok basit işler yeğ görülürdü. Miereveld'in çok güzel dediği gibi, Tanrı'nın çizdiği yazgıya uygun bir biçim vermek için yontuluyor ağaç. Ortaçağ'ın derinliklerinden gelen mistik bir düşünce. A. D. / Oldukça önemlidir ikisi de. D. / Başlangıçta çeşitli sekanslar arasında ilişkilerin neler olduğunu öğrenmek için soru soruyordunuz. Bu ilişkilerin öykü ilişkileri olmadığını, sekansların görüntü birliğini yaratan, koruyan çok daha derin ilişkiler olduğunu gördük. Bir filmin fotoğraf birliği çok önemlidir, ama ne yazık ki bundan hiç sözedilmez, çünkü genellikle dekoratif ve spectaculaire bir öğe olarak düşünülür, örneğin, eğer bir filmin fotoğrafları çok kesin siyah-beyaz karşıtlıkları taşıyorsa, imgeleri sarsıcı nitelikteyse, ya da doğa sekanslarında ak bulutlar, ağaçlar, su varsa o filmin çok iyi çekilmiş olduğu söylenir fotoğraf yönünden. Seyirci ve jüriler için iyi fotoğrafın hemen hemen eksiksiz bir tanımlanmasıdır bu sıraladıklarım. Gerçekteyse, Dir filmin fotoğrafları kendilerini unutturmayı başardıklarından, filmin derin temasının bütünüyle hizmetinde oldukları zaman başarılıdır bence. Bu yönden Ghislain Cloquet'nin çekiminin hemen hemen eksiksiz olduğunu söyleyeceğim. Bence bütün filim boyunca konuya hizmet etmiştir görüntüler. Bu çeşit fotoğraflar başarılması en güç fotoğraflardır. Çünkü laboratuarlar mümkün bazı hataları giderecek hiçbir olanağa sahip değillerdir. Bunun için çekim tam istenildiği gibi olmalıdır, yoksa iş kökten aksar. Oysa karşıtlıkları yansıtan bir fotoğraf çok yaklaşık koşullar altında çekilebilir ve geleneksel sarsıcı gücünü devam ettirebilir. İ. D. / Ama bu, öyle sanıyorum ki sesli sinemadan bu yana oldukça yaygın sayılabilecek bir görüş. Bazı kişiler sesin klasik dacoupage ın içine okuduğunu söylüyorlar. D. / Bir anlamı yok bunun: bir kadın konuştuğu için güzelliğinden bir şey yitirmez. D. / Sesin arılığı radyocuların ortaya attığı budalaca bir kavramdır. Sesin arılığı, radyoları gerektiği gibi çalıştırmak, ses göstergelerini olması gereken yerde tutma isteminde kendini gösteren merak, bir hastalıktır. Aranan arı ses değildir, çevremizdeki sesler, gerçek zengin, etkili seslerdir aslolan. Bunda arılık kavramıyla bir ilgisi yoktur! Bir filmin zengin sesinin yapımında en zararlı olacak radyoda çalışan ve orda başarılı olan ses uzmanıdır. Hemen söyliyeyim ki, bizler, sinema adamları da, radyo yayınları için çok zararlı oluruz. Çok açık bir şeydir bu: ikimizin de varmak istediği noktalar kökte ayrıdır. Görüyorsunuz ya onlarda bir saygı duygusu vardır, bizde ise saygısızlık duygusu. Bir kadını gebe bırakmaksa, sanırım saygı ile olmaz: bu kişiler radyo alanında hiçbir zaman hiçbir kimseyi gebe bırakmazlar demek istiyorum. öte yandan, gördüğünüz gibi kendilerini çok seviyorum şahsen!"}
{"url": "https://futuristika.org/andre-gorz-dorine/", "text": "Yakında seksen iki yaşında olacaksın. Boyun altı santim kısaldı, olsa olsa kırk beş kilosun ve hala güzel, çekici, arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum. Kendimle işbirliğinden -kendime dalkavukluk yapmaktan- kaçınmak için, yazarken üçüncü şahıs kullanmaya karar vermiştim. Üçüncü şahıs beni kendimden belli bir mesafede tutuyor, kendi var olma ve hareket etme biçimimin neredeyse klinik bir portresini tarafsız, şifreli bir dilde oluşturmama izin veriyordu. Kitap haline gelen hiçbir metnimi asla tekrar okumadım. Kitabım ifadesinden nefret ederim Kitap artık benim düşüncem değildir; çünkü başkalarına ait bir dünyanın nesnesi haline gelmiş ve benden çıkmıştır. Şunun farkındayım ki; her şey söylenmiş olduğunda, her şey hala söylenmek için kalır, her şey hala söylenmek için kalacaktır daima -başka bir deyişle, söylenmemiş olanı önemli kılan sözdür-, bu yüzden, yazmış olduğum şey, daha sonra yazabilecek olduklarımdan çok daha az ilgilendiriyordu beni. Senden aşkla sevdiğim tek kadın ve birlikteliğimizden ise ikimizin de hayatındaki en önemli karar olarak söz etmek istiyorum. Ama hiç kuşku yok ki; bu hikaye beni çekmiyor İlk defa tutkulu bir biçimde aşık olmak, karşılığında da sevilmek, bu, açıkça fazla bayağı, fazla basit, fazla sıradandı: Evrensele dahil olmamı sağlayacak nitelikte bir konu değildi. Engellenmiş, imkansız bir aşk ise tersine, soylu edebiyatın yaratıcısıdır. Ben başarının ve kabul görmenin güzelliğinde değil, başarısızlığın ve yıkılışın güzelliğinde rahat ediyorum. Şurası doğru ki; hayatında özel olarak birine yer yoktu çünkü kendisi özel bir insan değildi ve ona özel bir insanmış gibi bağlanılması onun için önemli olmazdı. Arabamızın olması, bireysel taşımacılığı, insanlara ortak yazgıdan kurtulma fırsatı sunduğunu iddia ederek onları birbirlerine karşı kışkırtan iğrenç bir siyasi seçim olarak görmekten alıkoymadı bizi. Sen bana tüm hayatını ve olduğu gibi kendini verdin; kalan zamanımız boyunca, ben de sana kendimi tümüyle verebilmek isterdim. Andre ve Dorine Gorz, 22 Eylül 2007 tarihinde, Fransa'nın Vosnon bölgesindeki evlerinde birlikte intihar ederek yaşamlarına son verdi."}
{"url": "https://futuristika.org/andre-kertesz/", "text": "Olayımız küçük kameradır abiler! Andre Kertesz gözlerini ufaltıp 1912'de fotoğraf çekmeye başladığında, 1925 yılında piyasaya ilk kez sürülen 35 mm'lik Leica, sadece O'na gönderilmiş bir ilahi bir hediye gibiydi. Her kutsal nesne kendi mesihini buluyorsa, Kertesz de kendi asası gibi hissettiği kamerasıyla mercekten gördüklerini eğip büktü. Derinlik ve perpsektifi değiştirip gören, gördüğünü böyle büküp aktaran Kertesz, bir tramplende zıplar gibi, buzdolabında olduğu halde eriyen dondurma gibi yaydı nesneleri, eşyaların dolaba atıldığı gibi tıkıştırdı, sıkıştırdı gördüklerini. 1894'te orta halli bir Macar ailede, Budapeşte'de doğduktan sonra, 14 yaşındayken babasını kaybeden fotoğrafçının, amcasının sorumluluğu altına girip de ilk iş deneyimini Budapeşte borsasında yaşamasının izahı burada yapılamaz."}
{"url": "https://futuristika.org/andrey-tarkovski-zamanda-yolculuk-ve-baska-konusmalar/", "text": "Çünkü, Rublev bir dahi. Başka bir deyişle, dünyayı acı verici bir keskinlikle gören, karşılaştığı her şeye, başka insanların çok fazla görüp, çok fazla alışıp artık hiç fark etmeden yanından kayıtsızca geçtiği şeylere olağanüstü duyarlılıkla tepki veren biri. Bir de, bir sanatçı her zaman toplumunun vicdanı olduğu için, Rublev'e yöneldik. Ama bu, cevabın yalnızca yarısı. Rublev karakteri bizi çekti, hakkında kesin olarak bilinen o kadar az şey var ki. Bu da şu anlama geliyor; karakteri yaratma sürecinde Andrey'in kişiliğini kurarken, hakkındaki bir biyografiye ya da yerleşik önyargılara dayanmaksızın mutlak bir özgürlük içinde hareket ettik. Bence, tarih kendi başına sanatın konusu olamaz. Tarihi üslübu, tarzı yansıtmanın, bugünden kaçışa dönüştüğü filmleri anlayamıyorum. Tabii ki mesele doğrudan göndermeler yapmak, çağrışımlar kurmak meselesi değil. Her tür otorite iması ve otoriteye karşı örtülü bir meydan okuma, bir filmi ne çağdaş ne de sağlam kılar. Fazla sıradan bir iş bu. Bana öyle görünüyor ki, tarihsel malzemeyi kendi fikirlerinizi ifade etmenin, çağdaş karakterler yaratmanın bir bahanesi olarak kullanmak daha önemli. Öncelikle bilimsel bakışla, tarihyazımı açısından ya da sanat tarihinin perspektifiyle yargılanacak olmamız çok üzücü olurdu doğrusu. Sanatı bu şekilde ele alan bir bakış açısı, ister gerçek Romalıları, ister gerçek Sezar'ı, ister efsanevi Hamlet'i yazarken olsun, her zaman kendi çağının meselelerine sadık kalan Shakespeare'i bile öldürebilir. Asıl ifade etmek istediğim şey, bir insanın her şeyi tüketen bir fikir, onu tutku noktasına sürükleyen bir fikir adına yanması. Hayata umutsuzluğun hakim olduğu, insanların yabancı boyunduruğu altında ezildiği, adaletsizlik ve yoksulluktan kıvrandığı bir dönemde Rublev, sanatında geleceğe dair bir umut, bir inanç ifade etmiş. Yüksek bir ahlaki very best yaratmış. O dönemde ikonalar, kural olarak, azizlerin genel kabul gören temsillerinden ibaret kült nesnelermiş, başka bir şey değil. Ama Andrey farklıymış. Dünyanın her şeyi kucaklayan uyumunu, ruhun sükunetini ifade etmeye çalışmış. Bu soylu huzuru, ebediliği ve ruhun uyumunu arama fikri, bütün hayatını adadığı bu fikir, onun her zaman önemini koruyacak başyapıtlar yaratmasını mümkün kılmış. Filmde onu ıstırapla arındırmaya, önceden reddetmesine rağmales tutkuda neşe bulmaya yönelttik. Filmimde asıl ifade etmek istediğim şey, bir insanın her şeyi tüketen bir fikir, onu tutku noktasına sürükleyen bir fikir adına yanması. Tarihsel doğruluk ve yanlışlıktan bahsetme konusunda tereddütlerim var. Filme hazırlanırken, önümüze yığdığımız dağ gibi bir belge yığınını inceledik, tarihsel gerçekliğe olabildiğince yaklaşmaya çalıştık. Ne yaptığımızı gören, bakış açımızı hiç çekincesiz kabul eden birçok danışmanımız da oldu. Fakat bu konuda neler düşündüğümü measurement şöyle daha kesin anlatabilirim: Mesele tarihsel doğruluk meselesi değil, filmi çekerken vurgumuzu, niyetlerimiz doğrultusunda kaydırdık, bununla ilgili bir mesele. Amacımız, o dönem yaşanmış bütün olayları en ince ayrıntısına dek göstermek değildi. Amacımız, yaşadığı o korkunç yıllar boyunca Rublev'in izlediği yolun izini sürmek, kendi dönemini nasıl aştığını göstermekti. Bu yüzden de olayları bir şekilde sıkıştırmayı tercih ettik. Yaptığımız vurgu, Rublev'in aşmak zorunda olduğu, esasen ahlaki güçlükleri belirtmek açısından önemliydi. Bu vurgu olmasaydı, filmin sonundaki o zafer duygusu olmazdı -ki filmin varoluş sebebi de aslında o duyguydu. Başka bir nokta daha var. Engels harika bir fikir ortaya atmıştı; bir sanat eserinin düzeyi, ifade ettiği fikir ne kadar derinlere gömülmüşse, ne kadar iyi saklanmışsa o kadar iyidir, demişti. Bizim tutmayı seçtiğimiz yol da bu oldu. Fikrimizi atmosferde, karakterlerde, farklı karakterler arasındaki çatışmalarda boğmayı tercih ettik. Belki de bu yüzden bizim örneğimizde saf, doğrudan Tarih, arka plana atılmamakla birlikte, zamanın havası içinde eriyebildi. Bu, tarihsel malzemeye yaklaşmanın olağan dışı bir yolu olabilir, bazılarının tarihsel yanlışlıklardan bahsetmesine yol açan şey de budur. Yanlış anlamanın kökleri buraya uzanıyor inancındayım. Genel olarak toprağı seviyorum. Çamur görmem ben, yalnızca suyla karışık toprak görürüm, her şeyin doğduğu çamuru. Toprağı seviyorum, toprağını seviyorum. Yönelttiğiniz sorular anladığım kadarıyla bir yandan film yapımıyla, öte yandan izleyiciyle bağlantılı. Ama öncelikle, neden Lem'in romanı Solaris'i uyarlamaya karar verdiğimi açıklamak istiyorum. Ilk iki filmim iyi de kötü de olsa, nihai tahlilde aynı şey le ilgiliydi. Ahlaki bir borca olan sadakatin uç noktadaki tezahürüyle, bunun için verilen mücadeleyle, buna duyulan inançla, hatta bütün bunların bir kişilik krizi noktasına varmasıyla ilgiliydi ikisi de. Inanç kuşanmış bir birey, kişisel bir kader duygusuna sahip bir birey, hiç kırılmamış bir insan ruhunun felaket anlamına geldiğini düşünen bir birey hakkındaydı. Her şeye rağmen son noktaya kadar giden bir kahramana ilgi duyuyorum. Çünkü ancak böyle bir insan zafer kazandığını iddia edebilir. Filmlerimin dramatik biçimi, insan ruhunun mücadelesini ve büyüklüğünü ifade etme arzumun bir göstergesi. Bu kavramı daha önceki filmlerirole kolayca ilişkilendirebileceğinizi düşünüyorum. Ivan da Andrey de kendi güvenliklerini tehlikeye atan her şeyi yaptılar. İlki fiziksel olarak, ikincisi ruhani anlamda. İkisi de very best, ahlaki bir hayat tarzı arayışı içindeydi. Solaris'e gelince; romanı beyazperdeye uyarlama kararı türe duyduğum bir yakınlıktan kaynaklanmıyor pek. Asıl mesele, Solaris'te Lem'in bana yakın gelen bir meseleyi ortaya koyuyor olması: Insanın kendi kaderinin sınırları içinde verdiği mücadele yolunda engelleri aşması, bu yoldaki inançları meselesi, ahlaki dönüşümü. Lem'in romaninın derinliği ve anlamı pek o kadar bilim-kurgu türünden kaynaklanmıyor, Solaris'i yalnızca türü yüzünden takdir etmek de yeterli değil. Solaris yalnızca insan zihninin bilinmeyenle karşılaşmasını değil, bir insanın bilimsel bilgide yeni keşiflerle ilgili olarak gerçekleştirdiği ahlaki sıçramayı da anlatan bir roman. Bu yolda engellerin aşılması, yeni bir ahiakın acılı biçimde doğmasını da beraberinde getiriyor. Solaris'te Kelvin'in ödediği 'ilerlemenin bedeli' bu. Kelvin'in ödediği bedel kendi vicdanının cisimleşmesiyle yüz yüze kalmaktır. Ama Kelvin ahlaki konumuna ihanet etmez. Çünkü bu durumda ihanet etmek ilk düzeyde kalmak, daha yüksek bir ahlaki düzeye çıkma girişiminde bile bulunmamak anlamına gelir. Kelvin ileriye doğru attığı bu adım için trajik bir bedel öder. Bilim-kurgu türü, ahlaki sorunlarla insan zihninin fizyolojisi arasındaki bu bağlantı için gerekli zemini hazırlıyor. Solaris'i uyarlamanın karmaşıklığı, genel olarak film uyarlamalarıyla ilgili bir mesele; bilim-kurgu uyarlamalarıyla ikincil olarak ilgili. Halihazırda yürüttüğüm çalışmanın temel iki meselesi bunlar. tık mesele, genel olarak bir edebiyat eserinin ilkeleriyle ilgili. Nesirler özel bir niteliğe sahiptir, imge dağarcıkları okurun duyusal deneyimine dayanır. Dolayısıyla, şu ya da bu sahne ne kadar ayrıntılı gelişirse gelişsin, okur kendi deneyimi ölçüsünde, kendi deneyiminin,. karakterinin, eğiliminin ve zevklerinin onu görmeye hazırladığı şeyi görür. Nesirdeki en ayrıntılı betimlemeler bile bir şekilde yazarın kontrolünden çıkacaktır, okur bunları öznel olarak algılayacaktır. Düz anlamıyla, yüzeysel anlamda Savaş ve Barış'ı binlerce kişi okumuş, kafasında canlandırmıştır; bu da yazarla okurun deneyimleri arasındaki farklılığın bir sonucu olarak binlerce farklı Savaş ve Barış ortaya çıkarır. Burada en önemli yön, edebiyatın özel olanla ilgisi ve aynı anda birçok yerde mevcut olabilmesidir; isterseniz, edebiyatın demokratikliği de diyebilirsiniz buna. Yazar sunulan, özlü betimlemeden daha fazlasını, daha açıkça görebilmek için bilinçsizce hayali bir okura dayanır. Okur öznel, estetik süzgecinden geçirip eleyerek en acımasız, doğalcı ayrıntıları bile algılayabilir. Nesre özgü betimlemelerin okuru etkileme özelliğine ben 'estetik uyarlama' diyorum. 'Estetik uyarlama' en başta algıyı yönlendirir ve nesir yazarı da bu Truva atının içinde okurun ruhuna girer. Edebiyatta böyle. Peki, ya sinema da? Sinemada izleyicinin bu seçim özgürlüğü nerededir? Her çerçeve, her sahne, her bölüm eylemleri, manzaraları, karakterlerin yüzlerini dışarıdan betimlemez de kelimenin tam anlamıyla kaydeder. İşte burada da izleyici tarafından kabul görmemek gibi korkutucu bir tehlike söz konusudur. Çünkü filmde, somut olan hiç de muğlak olmayan bir biçimde seçilir, izleyicinin kişisel, duyusal deneyimi de buna isyan eder. Bazıları izleyiciye egzotik ve sıradışı gelen şeylerin gerçek bir kaynağı olduğu için sinemanın çekici olduğunu savunabilir. Bu pek doğru değildir. Aslında tam tersi söz konusudur. Sinema -edebiyatın tersine- yönetmenin deneyimini film üzerinde yakalamasıyla şekillenir. Bu kişisel deneyim gerçekten samimiyetle ifade edilirse, bu durumda izleyici filmi benimser. Kendi deneyimlerimle anladım ki, bir filmdeki imgelerin dışsal, duygusal inşası yönetmenin hafızasına, onun kişisel deneyimi ile filmin dokusu arasındaki akrabalığa dayanırsa, o zaman film onu görenleri etkileme gücüne sahip olacaktır. Yönetmen yalnızca filmin yüzeysel, edebi temelini, örneğin senaryoyu izleyecek olursa, bunu en ikna edici, en gerçekçi, en insaflı biçimde yapsa bile izleyici etkilenmeyecektir. Dolayısıyla ve daha önce söylediğim gibi, edebiyatta olduğu gibi izleyiciyi kendi deneyimiyle etkileme becerisinden nesnel olarak yoksunsanız, prensipte buna ulaşamıyorsanız, o zaman sinemada kendi deneyiminizi samimiyetle anlatmanız gerekir. Yarı okur-yazar insanların bile film yapmayı öğrendiği şu günlerde, sinemanın hala bir sanat olmasının sebebi işte budur; aslında yalnızca çok az sayıda yönetmen sinemada ustalaşmıştır, onlar da bir elin parmaklarıyla sayılır. Bir edebiyat eserini bir film çerçevesinin kalıbına dökmek, o eserin sizdeki versiyonunu ortaya koymak, o eseri kendi süzgecinizden geçirmek demektir. Hatırladığım ilk şey, bir buçuk yaşıma ait. Evi hatırlıyorum, açık terası, terasa çıkan merdivenleri, beş-altı basamak vardı yalnızca, parmaklıkları. Evin köşesiyle merdivenlerin arasında devasa bir leylak ağacı vardı. Serin, kumlu bir yerdi. Bahçe kapısından leylaklara doğru alüminyum bir çember atıyordum. Bir an gökyüzünden tuhaf bir ses geldiğini duydum. Öleceğim korkusuyla paniğe kapıldım, leylaklann arkasına saklandım. Gökyüzüne baktım, ses oradan geliyordu. Daha da yoğunlaşan korkutucu bir ses. Dalların arasından bakarken, birden bir uçak geçtiğini gördüm. Sene 1933. Bir kuş olabileceği aklıma bile gelmemişti, çok korkunç bir şey diye düşünmüştüm. Bunu anlatmak zor. Babam evi terk ettiğinde ben daha üç yaşındaydım. Sonraları onu gördük, ama nadiren. İki izlenim kaldı bende. İlki şu: Moskova'nın eski semtlerinden birinde, küçük, iki odalı bir dairede yaşıyorduk. Babam bildiğiniz gibi şairdir; bazen bütün gece oturup yazardı. Daktilo kullanırdı. Her gece anneme bir mısra okuyup, Maruşka, söyle bakalım, şöyle mi daha iyi, yoksa böyle mi? diye sorduğunu duyardım. Genellikle de annemin önerilerini kabul ederdi. İkinci hatıramsa, biraz daha büyük olduğum yıllara ait; okula başlamıştım. Babam bir gece çok geç saatlerde eve geldi. Kız kardeşim ve ben çoktan uykuya dalmıştık, babam mutfakta annemle kavga etmeye başladı. Benim öbür eve gidip onunla birlikte yaşamamı istiyordu. Annemse buna karşı çıkıyordu. O gece tekrar uyuyamadım, çünkü ertesi gün kiminle yaşamak istediğimi bana sorariarsa ne diyeceğimi sorup durdum kendime. Görmediğimde onu özlesem bile, gidip babamla yaşayamayacağımı anladım. Ölümden hiç korkmuyorum, gerçekten hiç korkmuyorum. Ölüm beni korkutmuyor. Beni korkutan şey, fiziksel acı. Bazen ölümün şaşırtıcı bir özgürlük duygusu verebileceğini düşünüyorum. Hayattayken genellikle imkansız olan bir özgürlük. Bu yüzden de ölümden korkmuyorum. Çok üzücü olan şey, sevdiğiniz birinin ölmesi. Açıkçası sevdiğimiz birini kaybetmenin yasını tutarken, onlara karşı işlediğimiz bütün günahlar için bir daha af dileme imkanımız olmayacağını anladığımız için yas tutuyoruz. Mezarlarının başında, onlar için kötü olduğunu hissettiğimiz için değil, kendi adımıza kötü duygular hissettiğimiz için yas tutuyoruz. Çünkü artık affedilemeyeceğiz. Hayatın yalnızca başlangıç olduğu kanısındayım. Bunu kanıtlayamayacağımı biliyorum, ama içgüdüsel olarak ölümsüz olduğumuzu biliyoruz. Bunu açıklamam çok zor, çünkü çok karmaşık. Yalnızca, ölümü görmezden gelen bir insanın kötü bir insan olduğunu biliyorum. İngilizce'de 'sinsice yaklaşmak' anlamına gelen 'to stalk' fiilinden uydurma bir kelime. Bu filmde bu kelime, biraz kaçakçılar gibi özel bir amaçla sınırları aşan ve yasak bölgeye giren birinin mesleğini anlatıyor. Stalker'ın yeteneği bir kuşaktan diğerine geçiyor. Filmimde Bölge, arzuların tatmin edilebileceği yerleri temsil ediyor. İzleyici, Bölge'nin varlığından şüphe edebilir ya da Bölge'yi yalnızca bir mit ya da bir şaka olarak... ya da kahramanımızın fantezisi olarak görebilir. İzleyici nezdinde, bu, gizemini koruyor. Bölge'de rüyaların gerçek olduğu bir odanın bulunması, yalnızca filmdeki üç kahramanın kişiliklerini ortaya sermeye yarıyor. Çok dürüst biri, temiz, entelektüel olarak masum. Karısının deyimiyle 'neşeli' bir mizaca sahip. İz Sürücü, insanları mutlu etmek için Bölge'ye götürdüğünü söylüyor. Hiçbir çıkar gütmeden, kendini tam anlamıyla bu işe veriyor. İnsanları mutlu etmenin tek yolunun bu olduğuna inanıyor. Nihayetinde onun hikayesi son idealistin hikayesi. Insanın iradesi ve becerisinden bağımsız olarak mutluluğun mümkün olduğuna inanan bir adamın hikayesi. Yaptığı iş, hayatını anlamlı kılıyor. Yasak bölgenin rahibi gibi, insanları mutlu etmek için oraya götürüyor. Fakat gerçekte, oraya giden birinin mutlu olup olmadığını hiç kimse söyleyemez. Yasak bölgeye yaptığı seyahatin sonunda oraya götürdüğü insanların etkisiyle insanoğlunun tamamını mutlu etme ihtimaline inancını yitiriyor. Bölge'ye inanan ya da o odada bulunacak mutluluğa inanan kimseyi bulamıyor. Sonunda, insanın saf bir inançla mutluluğa ulaşabileceği fikriyle, kendini yapayalnız buluyor. yal dünyasının bir parçasıysa da hava hoş, bu durum temel meseleyi etkilemiyor. Önemli olan yolculardan ikisinin odaya girmemesi. Öncelikle lz Sürücü girmiyor, çünkü onun girmesi doğru olmaz. Girmesine gerek yok. İnançlarına ters. Ayrıca, her şey onun hayal dünyasının bir ürünüyse içeri girmez, çünkü arzularının orada gerçekleşmeyeceğini bilir. Onun açısından önemli olan şey, diğer ikisinin Oda'nın arzularını gerçekleştirebileceğine inanmaları ve içeri girmeleri. Aslında hiçbir şey olmasa bile bunu yapmaları. lz Sürücü'nün artık hiçbir şeye inanılmayan bir dünyada, bir şeye inanan insanlar bulması gerekiyor. Bilmiyoruz, o da bilmiyor. Yazar, nereye gittiğini de ne aradığını da bilmiyor. Onun yetenekli bir insan olduğunu biliyoruz, ama yeteneğini tüketmiş, eleştirmenlerin, yayıncıların, halkın yazmasını beklediği şeyi yazıyor. Popüler bir yazar, o kadar. O yolda devam etmek istemiyor artık. Başta, Oda'ya girerse daha iyi yazabilecekmiş gibi geliyor ona. Yazmaya ilk başladığındaki insan olacakmış, kendisini, onu aşağı çeken şeyden kurtarabilecekmiş gibi geliyor. Ama sonra düşünceleri değişiyor ve kendi kendine soruyor: Değişirsem, eğer ilham perilerim geri gelirse, neden yazmaya devam edeyim ki? Yazdığım her şeyin dahice olacağını nasıl olsa biliyor olacağım. Yazmanın amacı kişinin kendisini aşmasıdır, başkalarına neler yapabileceğini göstermesidir, daha da iyisini yapabileceğini göstermesidir. Insan kendisinin dahi olduğunu biliyorsa, neden yazsın ki? Geriye kanıtlanacak ne kalır ki? Yaratmak, insanın iradesinin tezahürüdür. Sanatçı en baştan bir dehaysa, sanatı bütün anlamını yitirir. Dahası Yazar, İz Sürücü'nün öğretmeni 'Porcupine'in hikayesini düşünür, 'Porcupine' kendisini asmıştır. Yazar, Oda'da gerçekleşen şeyin insanların istekleri değil, herkesin kalbinin derinlerinde yatan gizli bir hayal olduğu kanısına varır. Bu hayaller, insanın iç dünyasına denk düşen gerçek arzulardır. Örneğin, zengin olmaya can atıyorsam alacağım şey muhtemelen bu değil, kalbimin hakikatine daha yakın bir şey, örneğin gerçekten de ruhunun yaygara kopararak istediği yoksulluk olacaktır. Bunlar gizli arzulardır. Yazar Oda'ya girmekten korkar, çünkü kendine dair bir hayli karamsar fikirleri vardır. Bilimciye gelince, o da içeri girmek istemez. Baştan beri üstelik. Aslında, yanında Oda'yı havaya uçurmak üzere getirdiği bir bomba vardır. Çünkü ona göre, Oda rahatsız insanların gelip dünyadaki hayatı tehlikeye atabileceği bir yerdir. Ama planından vazgeçer, çünkü bütün gücü elinde toplama arzusuyla yanıp tutuşan, bu saikle hareket eden insanların Oda'ya geleceğinden korkmak pek de makul değildir. Ayrıca genel olarak insanları harekete geçiren şeyler son derece temel dürtülerdir: para, statü, seks... Işte bu yüzden Oda'yı imha etmez."}
{"url": "https://futuristika.org/androidler-elektrikli-koyun-dusler-mi-sahiden/", "text": "Hepimiz yardımcı astronotluk kursuna girebilmek için oradaydık. Yaklaşık otuz kişiydik. İçeri ilk giren arkadaşımızı heyecanla bekledik. Çıktığında içerde ne olduğunu sorduk. Ellerinin baş ve işaret parmakları yardımıyla büyükçe bir daire yaptı ve Böyle bir delik var! dedi. İçinde ne olduğunu sorduk. Bok var! dedi ve çekti gitti. Görüşme herhalde kötü geçmişti. Sonrakiler de memnuniyetsiz ayrıldılar. Kimisine paralel evrenlerle ilgili bir şeyler sormuşlar, kimisine de astronomiyle ilgili bir şeyler. Bazılarına Neptünce çeviri yaptırmışlar, bazısına da Jüpiterce şarkı söyletmişler. Önlerindeki bilgisayarlara not alırken sözümü kestiler ve babamın nereden emekli olduğunu sordular. SSK deyince soldaki adam alaycı bir hırlama çıkardı. Onu yolda görsem üstüne tükürüp kaçardım diye düşündüm. Ortadaki adam ifadesini hiç bozmadan Emekli olmadan önce ne yapardı demek istedim? Uzay gemileri için kapı üreten bir fabrikada işçiydi. Bu yanıtı verirken babamın nereden emekli olduğu sorusuna hiçbir zaman ilk seferde doğru yanıtı veremediğimi hatırladım. Bu tür olaylar bana hep sürümümün eskidiğini veya devrelerimin bakıma ihtiyacı olduğunu hissettiriyor. Ana bilgisayarımda bazı parçaların işlevini yitirmeye başladığını da düşünüyorum. Seni bu işe neden almalıyız? diye sordular. Tüm özelliklerimi sıraladım: Su geçirmem, paslanmam, kurşun işlemem, hüzünlenirim ama gözyaşı dökmem, analitik düşünür ve görev bilinciyle hareket ederim. Pi Sayısı'nı son basamağına kadar ezbere bildiğimi de söyleyecektim fakat bu devirde öyle matah bir özellik değil bu. Elimdeki kitabın ne olduğunu sordular. Sanki elimde olduğundan haberi yokmuş gibi sayfalarını çevirdim ve Ah, bu mu? dedim. Galaksinin Ücra Bir Köşesinde Üç Işık Yılı Beş Gezegen Yolu. Şaşırdı ve O kitabı okumak için geç kalmadın mı? dedi. Bu millet Planetysses'i kaç yıl sonra okudu, biliyor musun? dedim içimden. Dışımdan da Tüm kitapları okumaya geç kalmış olabilirim. Biraz durduktan sonra da Aslında herhangi bir kitabı okumak için geç kalmış sayılmayız. dedim."}
{"url": "https://futuristika.org/andrzej-bursa-teyzeyi-oldurmek-ama-cesedinden-kurtulamamak/", "text": "Bursa hayatı boyunca herhangi bir edebi grup ya da hareketle anılmak için pek uğraşmadı. Bazen bir dublör şair diye anılmasına rağmen, Bursa'nın çoğu zaman ürkütücü ve hicivsel olarak etiketlenen, geleneksel formdan kopan çalışmaları isyan çağrılarıyla doluydu, örgütlü dine karşı düşmanlık gösterdi ve çalışmalarının ömrü boyunca çok fazla ticari başarı elde etmeyeceğini pratikte kesinleştirdi. İlk şiir kitabı reddedildi, sansür nedeniyle gazetedeki işini bıraktı ve genç Polonyalı yazarların başarılarını onurlandıran ödül komiteleri tarafından hiçe sayıldı. İlk şiir kitabı 1958 'de yayımlandı ve daha önce onu gözden kaçıran komiteden bu kez bir ödül kazandı. Teyzeciği Öldürmek de 1969 'da yayınlandı ve daha sonra Polonyalı yönetmen Grzegorz Krolikiewicz tarafından bir filme uyarlandı. O zamandan beri Bursa'nın onuruna genç Polonyalı şairlerin çalışmalarını kutlayan prestijli bir edebiyat ödülü veriliyor. Bugün Bursa, yaygın kişisel skandallar veya popüler olmayan inançları nedeniyle eserleri zamanında kutlanmayan, ancak öldükten sonra çılgınca başarılı olan yazarlar için bir terim olan lanetli şair diye kutsanıyor. Andrzej Bursa, Almanya'nın Polonya'yı işgalinden yedi yıl önce 21 Mart 1932 'de Krakow'da doğdu. Polonya'nın totaliter Komünist yönetim sistemini sarsmaya başlamasından hemen sonra, 15 Kasım 1957' de yirmi beş yaşında doğuştan gelen kalp yetmezliğinden öldü. Bursa, aşırı baskıdan nispeten özgür ifade dönemine, yanlış bilgilendirme döneminden propagandaya, caz ve şiire dramatik bir şekilde kayan bir dönemde yaşadı. Komünist partiye olan güvensizliği Bursa'nın evinde önemli bir gerginliğe neden oldu: Babası Komünizmin o kadar sadık bir destekçisiydi ki, güçlü bir Katolik olan Bursa'nın annesi sonunda ondan boşandı ve baba ve oğul arasındaki halihazırda var olan ideolojik çatışma keskinleşti. Hoşnutsuzluğuna rağmen Bursa, 1952 'de Louise Szemioth ile yaptığı evlilikte biraz mutluluk bulmayı başardı ve kısa bir süre sonra çiftin bir oğlu oldu. Edebi anlamda Bursa, şair ve yazarların entelektüel otoritenin nihai figürleri olarak toplumda idolleşmesine de karşı çıkmış ve sosyalist realizmden tiksinmiştir. Bursa'nın edebiyat kariyeri sadece üç yıl sürmüş olsa da doğabilimcisi ve zaman zaman absürt yazı tarzı onu modern zamanlar edebiyatı içinde bir kült figürü haline getirdi denebilir. Sovyet Baskısının Çözülmesi sayesinde, 1956 'da gelişen bu modern zamanlarda Polonyalı yazarların eserleri yaygın olarak okunma fırsatı buldu. Bursa'nın tek romanı Teyzeciği Öldürmek, o yaşarken yayınlanmadı. Roman, Jurek adındaki genç bir adamın teyzesinin kafasına çekiçle vurduğu ve sonra da hayal ettiğinden daha zor bir görev olan cesedinden kurtulmaya çalıştığı bir haftada geçiyor. Roman o yönde bir şey açık etmese veya söylemese de HJurek'in yaptığı her şey aslında cesede bir tepki biçimde ortaya çıkıyor. Bu, Sovyet destekli polis terörü, sansür ve ekonomik çekişmenin uygulanmasından bu tür politikaların tersine çevrilmesine kadar dalgalanan bir zaman olan 1950'lerin Polonya atmosferini de açık eden hikayenin kara mizah tonu. Hem yanlış bir başlangıç hem de yanlış bir son barındıran romanın yapısında sıradanlığa karşı bu isyan çok iyi yerleştirilmiş. Roman, Jurek'in teyzesini öldürdüğü gün saat 4 civarında açılır, ancak ikinci bölümün başında Bursa, Jurek'in teyzesinin güne hazırlanırken uyanışını anlatır. İkinci bölüm bir flashback değildir; daha ziyade, açılış yanlış bir başlangıçtır aslında, sonraki bölümde Bursa'nın sağladığı bilgilerle çakışan bir başlangıç. Yanlış başlangıç, cinayeti Jurek için varoluşsal olarak gerekli kılar artık. Onu öldürmemeyi seçemez çünkü romanın başlangıcında, teknik olarak, teyzesi çoktan ölmüştür. Bursa'nın Hamlet'i Jurek, teyzesinin cesedini onun ölümünün intikamını almak için değil, kendi amacıyla yaşama başarısızlığının intikamını almak için görev icabı bir şey diye yapmasına dair bu tiradında bu yüce asılı gökkubbeden, bu mükemmel hayvanlardan duyduğu memnuniyetsizlikten yakınıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/andy-v-o-t-e-l-mute/", "text": "Andy V. O. T. E. L. kendisini Güney Manchester 'Na-popüler Kültür' Bakanı olarak tanımlıyor. Az tanınmış 'psych-folk-prog-jazz-electronic-trash-kraut-fuzz-tropicalia ve funk'a olan bağımlılığı ve bunları ustalıkla biraraya getirdiği prodüksiyonları ve setleri sayesinde müzik camiasında büyük saygı gören Votel, aynı zamanda Finders Keepers adlı plak şirketinin de sahibi. Türk müziğine olan düşkünlüğü onu, şirketinden Selda Bağcan, Ersen ve Dadaşlar ve Mustafa Özkent'in plaklarını bastırmaya kadar sürüklemiş. Zaten Selda Bağcan'ı en yakın üç 'kozmik sırdaşı'ndan biri olarak görüyor. Aynı zamanda prodüktör, remiksçi, besteci ve grafik tasarımcı olan Votel, Death In Vegas, Lamb ve Badly Drawn Boy gibi isimlerle sık sık çalışıyor. 2010 yılında da Badly Drawn Boy ve Gruff Rhys'in albümlerinin prodüksiyonlarına katkıda bulunan Votel, psychedelic Türk müziğinden örnekleri eksik etmediği setlerinde, tempoyu hiç düşürmüyor ve izleyicisini dansa doyuruyor. Gecenin açılışını ise Türk radyoculuğunun en önemli isimlerinden, 20 senedir devam eden Aşırı Doz programının yapımcısı Mete Avunduk yapacak."}
{"url": "https://futuristika.org/aneural/", "text": "ispanya'dan kelime anlamının hakkını veren deneysel metalkafalar. ispanya'dan kelime anlamının hakkını veren deneysel metalkafalar."}
{"url": "https://futuristika.org/angela-merkel-barbie/", "text": "Daha önce Almanya Başbakanı Angela Merkel'in dekoltesini ve Barbie bebeklerin karanlık geçmişlerini incelemiştik. Şimdi de bu iki markanın birleştirildiği haberini vermekten mutluluk duyuyoruz. Oyuncak firması Mattel'in Şubat 2009'da Uluslararası Nurnberg Oyuncak Fuarı'nda tanıttığı Angela Merkel Barbie bebekleri, başbakanın imzası olan siyah takım elbise, alçak topuklu ayakkabı ve küt kesilmiş sarı saçların biraz uyarlanmış halinden oluşuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/angelus/", "text": "Polonyalı şair, ressam, film/tiyatro yönetmeni ve yazar Lech Majewski'nin filmi Angelus, yarı kurgu yarı gerçek bir hikayeye dayanan, hayal ile gerçeği ayıran çizginin inceldiği bir yapım. Gerçek olay şu ki; 1920-1960 yılları arasında, bugün topraklarının bir kısmı Çek Cumhuriyeti'nde, bir kısmı Almanya'da kalan Silezya'da Janow diye adlandırılan bir okült komün yaşamıştır. Tam 40 yıl süren bu komünü popüler kılan ise, üyelerinin yaptığı resimler olmuştur. Teofil Ociepka ya da Erwin Sowka gibi, komünün belirli üyeleri, yaptıkları resimlerle uluslararası bilinirliğe ulaşmıştır. Film de tam buradan yola çıkıyor ve gayet net biçimde taraf olup, şiirsel, metafiziksel anlayışın, hayalgücünün savunmasını yapıyor. 1950'lerin başlangıcında geçen filmin kahramanları, gizem, evrenin bilinmezliği ve yüceliğinin peşinde koşarken, materyalist ve totaliter yönetime karşı insaniyetin tarafında yer alıyor. Böylece, savaşı takip eden güz mevsiminde, Otton Klimczok isimli aktivistin gelişiyle birlikte Janowska Grubu Pawe Wrobel, Leopold Wrobel, Ewald Gawlik, Eugeniusz Bak, Pawe Stolorz, Erwin Sowka, Gerhard Urbanek, Antoni Jaromin, Boles aw Skulik'ten olışan komün üyeleri tarafından kurulmuş oldu. Gawlik dışında hepsi eğitimsiz ressamlardı, amatördü. Grup, eserleri ile ünlenirken, ruhani huzurun peşinde yıllarca varlığını 1970'li yıllarına başlarına kadar sürdürmüş. Sonrasında ise, çeşitli politik ve duygusal farklılıklar ile önemli bir üyenin intiharı sonrasında ayrılmışlar. Grubun ilginç yanı, bize göre, günlük hayatta madenci kasabasında yaşayan bu insanların br yandan metafiziksel arayışın peşinde bu derece yoğunlaşarak hayatlarını devam ettirmeleridir. Bir yandna paradoks gibi gözüken bu durum aslında cesaretli, anısı bugün hala süren önemli bir direnişe işaret etmekteydi, modernleştirilen, tek tipleştirilen ve materyalistleştirilen insanlığa karşı, renkli fantastik resimlerle birlikte, çok kültürlü, farklılıklara rağmen birlikte yaşayabilen bir toplum biçimi. Özgür ama diğerine zarar vermeyen, bu dünyanın farkında ama hayalgücünü savunuyor. Film de bu komün topluluğa odaklanıyor ve gerçeklerden yola çıkıp kurgusal bir hikaye ile, yine aynı savunmayı yapıyor. Okültizm, simya ve Silezya inançlarının peşinde olan grup, Stalin dönemine, dünyanın gidişatının yanlışlığının da farkında olup kendilerine metafiziksel bir yaşam alanı yaratıyor. Tabi çok geçmeden, yaptıkları, Stalinizm'in yoğun etkisini yaşayan Polonya Halk Cumhuriyeti yöneticilerinin dikkatini çekiyor. Filmdeki hikaye de, hem sistemin hem de komün üyelerinin paradokslarından oluşturuluyor. 2000 yılında Lech J. Majewski tarafından yapılmış olan Angelus, kimi zaman ağır anlatımıyla hızlı olay örgüsü/hızlı sekanslara alışık izleyiciyi zorlayacak olsa da, görüntüleri ve hikaye anlatımıyla birlikte, izlenmesi elzem bir çalışma. Jean-François Millet'nin (1814-1875) Angelus isimli tablosunda da resmedildiği gibi, Tanrının İsa'nın bedeninde ete kemiğe bürünmesini müjdeleyen bir sabah duasıdır Angelus ve Milelt de, tablosunda sabah vakti bu duayı söyleyen çiftçileri gösterir."}
{"url": "https://futuristika.org/anil-eraslan-ch-charlie-hebdo-icin-harsh-noise/", "text": "Önce Charlie Hebdo, ardından Boko Haram'ın Baga katliamı ile baktığımız her yerde devasa bir gürültü. Bu bir melanet saldırısı. Modernliğin şiddetine, bedenlerimizin parçalanmasına, bizi sarmalayan, aramızdaki boşluğu kendince dolduran havanın yoğunlaşıp, keskin bir acıya dönmesine, bu saldırılara daha büyük bir gürültüye cevap vermek için, Anıl Eraslan'ın Charlie Hebdo için Harsh Noise isimli çalışmasına yer veriyoruz. Fütüristika, daha önce de söylemiştik, putperec'dir. Perec'in nesneler, boşluklar, sınırlar ve izan ve insan üzerine metinlerinden birini çeviren ve çalışmasını gönderen Anıl Eraslan, yazısıyla korkusuzluğun mekanını genişleten Mutlu Yetkin ve herkesi bir araya getirip artwork çalışmasını gerçekleştiren Erman Akçay yoktan var ettiler. tam olarak olması gereken yerde değildir asla, mutlaka birkaç metre ya da birkaç yüz metre önde ya da arkadadır. Karşıdaki de aynı hava, aynı topraktır ama yollar farklıdır. Trafik panoları değişir, fırınlar başkadır, yapılan ekmeğin şekli artık başkadır, yerdeki sigara paketleri bambaşkadır. Sınırlar çizgilerdir. Bu sınırlar için milyonlarca insan ölmüştür. Yeni çağın terörünü, terörün yeni çağını tek bir sıfatla tanımlamak gerekse, bu büyük ihtimalle pornografik olurdu. Bu yeni dehşet yordamının gün ışığıyla zilleti buluşturması, Ebu Nidal, Çakal ya da McVeigh gibi figürlerin mistisizmini yırtan dolaysızlığı, Babil Piyangosundan hallice open sourceluğu 70'ler ve 80'lerde hayal bile edilemez, 90'larda hayata geçirilemezdi. Anıl Eraslan'ın 18:07 sayan Charlie Hebdo katliamına adanmış kaydının yüzeyinde dikkati çeken, çekincesiz harsh noise etiketi ve alter-ansiklopedist Perec'in sınırlar üzerine meditasyonu. İçindekilerse, noise'un asla elejiye duramayacağının kanıtı... Eraslan'ın el attığı alan, yaylılar aşkına uzak olduğu kadar Hubbard/Mimaroğlu'nun ritüel-ağıtsallığıyla da aynı hizada değil. CH'nin malzemesi, laborant önlüğünü çıkarmış bir musique concrete'in, ama aynı zamanda William Bennett'in, MK9'un, Slogun'ın; Power Electronics'in sessel stoğu... Katmanlama mantığı, isabetlice iç bulandırıcı: girdaplar, burgular, kekemelikler, yuvarlak formlar, derinin altında patlayıp şişen tümörleri kataloglarcasına çizgisel fakat tekinsizce diyalog girişimi hissiyle bezeli. CH'nin kademeliliği, palet zenginliği ve espası kullanımı, Eraslan'ın şizoid dili taklit edebilen kompozisyon zekasının işareti. Bu yüzden, ya Bill Burroughs'a ya da Lautreamont'a yakışan bir habercilik bu: 21'inci yüzyılın ilk yarısı, görüyor kendi canavar şairlerini."}
{"url": "https://futuristika.org/anil-saldiran-ugultulu-sokaklar/", "text": "Sanatçının gravür ve kağıt üzerine renkli kalemlerle gerçekleştirdiği eserleri ilk kez Galeri Nev'in genç sanatçıların keşfine çıktığı NevNesil sergisi kapsamında izlenmişti. Anıl Saldıran, aradan geçen iki yılda çalışmalarına, üzerinde çokça araştırma yaptığı 'tempera' ile ahşap üzerine gümüş, bakır ya da altın ile gerçekleştirdiği 'çizim' tekniklerini ekledi. Çeşitli karışımlarla oluşturduğu astar ile metal çizim malzemeleri arasındaki etkileşim ve hatta oksitlenme de yaratım sürecine dahil oldu. Böylece gelişen Uğultulu Sokaklar dizisine çoğunlukla kendi fotoğrafladığı anonim kişiler ya da yerde bulduğu düşürülmüş / atılmış fotoğraflar modellik etti. Bunun dışında Anıl Saldıran, malzemelerinden bazılarını da sokaktan edindi: yanmış, yıkılmış binalardan çıkan ahşaplar ya da çizimlerinde kullandığı bakır tel gibi... Öte yandan söz konusu modeller ile malzemeler birleştiğinde ortaya çıkan gerçeklik sokaktakinden oldukça farklı idi. Uğultulu Sokaklar'ın çoğunlukla uykuda bedenleri, adeta bir rüya alemine aitlerdi. İzleyicilerin de aynı tekinsiz rüyayı paylaşmaya davet edildikleri sergi, 14 Şubat'a dek devam edecek. Anıl Saldıran (1982, Höxter), Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Güzel Sanatlar Bölümü'nden mezun oldu. New York'ta Parsons ve School of Visual Arts'da grafik dersleri aldı. Türkiye'de bir tekstil firmasında tasarımcı olarak çalıştı. Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Plastik Sanatlar Bölümü'nde yüksek lisans eğitimini ve Psikanaliz ve Sanat üzerine tezini tamamladı. Bu süreçte Ergin İnan ile çalıştı. Eserleri İstanbul'da Füsunİnan'da ve çeşitli karma sergilerde izlendi. 2013'te NevNesil: Kafa Kağıdı sergisinde yer aldı. Ardından İngiltere'de ArtFunkl Residency 'e katıldı."}
{"url": "https://futuristika.org/ankaradan-dunyaya-yayilan-punk-ses-joe-strummer/", "text": "Mahallenin abileri vardır. Biraz haylazdır, bakkal önünde bira içip etrafı gözlerler. Ama her biri pırlantadır aslında. Bir şekilde mahalleye sıkışmışlardır. Hem biraz çekinirsin, hem de gerektiğinde orada olduklarını bilmek garip bir güven duygusu verir. Yıllar sonra farkedersin ki, o hep çekingenlik duyduğun abiler o kadar da sert değillermiş. Naif yanları varmış. Hatta o kadar uzun boylu da değillermiş. Oysa bazıları aklında hala upuzundur, güneşin altında parlayan yüzleriyle örnek adamlardır. Mahalleden, çeşitli nedenlerle, erken ayrılmak zorunda kaldıklarından olsa, hep iyi hatırlanırlar. Ya birileri gelip almıştır onları ya da haberlerini almışsındır. Punk rosk'ın önde gelen gruplarından The Clash'in solisti Joe Strummer da algınızda değişmeden kalanlardan. Gençken de güzel adam, yaşı ilerlediğinde de güzel. Hep güzel şarkılar yapan, anlamını yitirmeyen sözler söyleyen bir adam. Strummer bir yana, tüm punk/reggae/ska alemi bir yana. Hani, politikacılara atılan mekanik sloganlardaki gibi değil de, üç büyükler dışındaki ufak bütçeli takımların ya da alt liglerdeki kulüplerin futbolcularına, başkanlarına açılan samimi taraftar pankartlarında yazdığı gibi: İçimizden biri. Elvis Presley kusura bakmasın ama, rock'n'roll'un gerçek kralı Ankara'da doğdu. Yabancı bir diplomat olan babasının görevi nedeniyle bulundukları Türkiye'de 1952 yılında doğan Strummer'ın çocukluğu ülke ülke gezmekle geçti. Ülkeler değiştikçe, Strummer'ın hayal gücü genişledi. Sonunda İngiltere'ye dönüp okula başladıklarında, düzenli bir yaşam programlanmış gibiydi kendisine. Ancak kardeşinin intihar etmesi, Strummer'ı derinden yaraladı. Daha sonra sanat okuluna girse de, önce Galler'e, sonra Londra'ya taşındı ve okul arkadaşlarıyla birlikte, yavaş yavaş ortaya çıkan punk grupların konserlerini takip etmeye başladı. Bu dönemde mezarcılık gibi ilginç işler de yapan Strummeri ilk grubu The 101'ers ile verdiği konserler sayesinde Londra pub'larında ismini duyurdu. 1976 yılınde The 101'ers alt grubu olarak sahneye çıkan ve o geceye kadar ismini kimsenin duymadığı bir başka grup, Joe Strummer'ı çok etkiledi. Grubun adı Sex Pistols'dı ve punk hareketi başlamıştı. Joe Strummer, Mick Jones, Paul Simonon ve Nicky Topper Headon ile tanışıp The Clash'i kurdu. İronik biçimde, ilk konserlerini Sex Pistols alt grubu olarak verdiler. Böylece Avrupa'da 1976'dan başlayıp, 1980'lerin ortasına kadar süren punk patlaması hız kazandı. The Clash ile Sex Pistols arasında rekabet varmış gibi görünse de, iki grup hem müzik hem de düşünce yapısı olarak çok farklıydı. Sex Pistols müzikal açıdan punk'ın olmazsa olmazı üç akorla şarkılar yaparken, The Clash, reggea'den blues'a, cazdan gospel'e kadar geniş bir yelpazede, daha geniş kitlelere hitap edebilecek dünya müzikleriyle öne çıkıyordu. Sex Pistols'ın çoğunlukla arka planında sosyal devletin eksikliği nedeniyle acı çeken alt sınıf çocuklarının öfkesini taşıyan şarkı sözlerinin yanında The Clash, belirli bir politik eleştirisi olan hatta Sandinista! İsimli albümleriyle Nikaragua'daki sol hareketlere selam çakan albümleri daha sıkı duruyordu. Joe Strummer konserlerinde İtalyan Kızıl Tugaylar'ın adını taşıyan tişörtler giyiyordu. Her fırsatta, ingiltere'deki muhafazakar hükümeti ve toplumdaki adaletsiz gelir dağılımını eleştiriyordu. Grup ayrıca, konser biletlerinin ve albümlerinin gereğinden pahalıya satılmasına da karşı çıkıyordu. Bu yanıyla müzik endüstrisiyle mücadele de vermişlerdi. Sonunda The Clash grup üyelerinin kişisel anlaşmazlıkları ve sorunları nedeniyle 1986'da dağıldı. Joe Strummer ise, üretimini çeşitli alanlarda sürdürdü. Jim Jarmusch ve Aki Kaurismaki'nin filmlerinde kısa rollerde göründü, film müzikleri hazırladı. Britanya'nın efsane grubu The Pogues ile çalıştı. Kendi grubu The Mescaleros'u kurdu ve başta Global A Go-Go olmak üzere birbirinden değerli albümler yaptı. 2002 yılında kalp krizinden öldüğünde, küresel ısınmaya karşı ağaçlandırma mücadelesi yapıyordu. Hakkında sayısız belgeseller yapıldı, kitaplar yazıldı. Her ne kadar, konserleri ya da şarkılarıyla bilinse de, Strummer radyo ve televizyonun, genelde iletişimin gücüne inanırdı. Özellikle, radyo programlarını sevdiği bilinirdi. Röportajlarında hep söyleyecek sözü olan bir adamdı. The Clash sonrasında ortadan kaybolup çok gezmişti. Değişik kültürleri tanımaya çalıyordu. Gerçek anlamıyla aklı ve kulağı, ana akımlar dışında kalan ve pek bilinmeyen her sese açıktı. Özellikle The Mescaleros ile birlikte, sağlam, sapasağlam ve eklektik bir punk/rock'n'roll yaptı. Yakın dönemde keşfedilen kayıtlar gösteriyor ki, Strummer'ın büyük bir keyifle gerçekleştirdiği radyo programı, onun müzik zevkinin ve kültürünün renkliliğini gösteriyor. BBC World Service'de London Calling ismiyle yaptığı yarım saat süren programlarda, seçtiği albümlerden şarkıları sıralamıyor sadece, ruhunu açıyor. Strummer, radyo programına sevgisini şöyle anlatıyordu: 1960 ların ortasında Afrika'nın sıcak bir geceyarısında, genç bir oğlan, babasının kısa dalga radyosunu, yurdundan birkaç ses duyma umuduyla karıştırırken, Britanya'dan BBC'ye denk geldiğinde hem şaşırmış, hem mutlu olmuştu. Babasının peşinde, Ankara'da doğup, çocukluğunu babasından uzak yaşayan ve Afrika'da, Malawi'de çalışan babasını ziyaret ederken, ülkesinin radyosunu duyup mutlu olan o oğlan, Joe Strummer, bir şekilde vefa borcunu bu programla ödemek istemişti, arzusu o radyoda yer alan bir ses olmaktı. Joe Strummer, Rus işadamı Roman Abramovich'in satın almasından önceki zamanlarda, bir zamanlar en büyük rakibi Milwall olan, Londra'nın o dönemde hiç de popüler olmayan Chelsea'nin iflah olmaz bir taraftarıydı. Sonraki yıllarda, futbol sevgisini, göçmen sorunlarıyla birleştirip, kaçak yollarla İngiltere'ye giren bir Makedonu anlatan şarkı yazdı. O yıllarda Joe Strummer kendi isteğiyle medyadan, hayattan, kendisini tanıyanlardan uzaklaşmış, yıllarını Paris Metrosunda dolanarak, kaçak konserler vererek geçirmişti. Bir münzevi, bir başka metropol münzevisini anlatayım derken, şarkının adını Ukrayna'nın çelik işçileriyle ünlü şehrinin futbol takımı Shaktar Donetsk koymuştu."}
{"url": "https://futuristika.org/ankaradan-gurcistana-black-metal-ihracati/", "text": "Evet, Ankara'da tanıştım. Türkiye'ye göç etmemin nedeni Gürcistan'daki son derece kötü siyasal ve ekonomik durumla ilgiliydi. Ülke krize girdi, ben de yaşamak için Türkiye'ye taşındım. 1990'larda radyo kanallarını gezerken black metal'e denk gelmiştim. Rus radyo istasyonlarında Immortal, Bal-Sagoth, Emperor çalıyordu. Müzikten etkilendim, sonrasında Gürcistan'a yayımlanma tarihinden bir yıl sonra gelen Metal Hammer ve Kerrang dergilerine ulaştım. Aslında bir bar değil, yer altı tayfasının takıldığı bir ortamdı. Tiflis'te düzenlenen ilk ve tek yer altı konseriydi. 300 civarında metalci, punk ve rocker vardı. Basında çok kötü haberler çıktı. Hepimize satanist dediler. Onlara göre Black Metal müzik değildi, toplum bu türden kötülük tohumlarına tepki göstermeliydi. Pergamo iki yıl yaşadı. Gürcistan'da Ortodoksluk çok güçlü ve metalcilik topluma hiç uymuyor. Şu anki grubum Im Nebel bu şartlarda nasıl devam ediyor, inanın ben de bilmiyorum. İnsanlar sokakta uzun saçlı, dövmeli birini gördüklerinde cehennemden çıkagelen eşcinseller olduklarını düşünüyor ve kutsal taboretkalarıyla kafa göz dalıyorlar. Bir elektronik müzik festivali, yerel halkın müzisyen ve organizatörlerin eşcinsele benzedikleri şikayeti ve festivalin satanist propaganda olduğu itirazıyla iptal edildi."}
{"url": "https://futuristika.org/anmomenttophane-i-amire/", "text": "zamana dair belleğini görünür ve içinde dolaşılabilir kılıyor. EAA'nın 2010 yılında aldığı 18 ayrı ödül ve Ağa Han Mimarlık Ödülü içerisinden EAA'nın ödül kurumuyla ilişkisi, EAA'daki ofis yaşamı, proje sürecinde üreyen/üretilen dökümanlar, eskiz defterleri, kişisel notlar ve video kayıtları ile zenginleşen sergi, tamamlanmış bütünsel bir anlatıdan ziyade fragmanlarda oluşan yapısıyla izleyiciyi içine çekiyor ve serginin parçası haline getiriyor. MSGSÜ'nün 7 Mart Pazartesi gecesi Tophane-i Amire'de düzenlediği Osman Hamdi Bey Sanat Ödülü töreninin ardından açılan An/Moment sergisi 8-25 Mart tarihleri arasında izlenebilecek. Kağıthane Ofisleri ve Raif Dinçkök Yalova Kültür Merkezi projeleriyle alınan European Property Awards ve Cityscape Dubai Awards 2010'da Minicity Maket Parkı ve Maksimum Evler Projeleriyle En İyi Rekreasyon Yapısı ve En İyi Konut Yapısı ödülleri', 2010'da İpekyol Tekstil Fabrikası ile Emre Arolat'a sunulan Aga Khan Mimarlık Ödülü gibi değerli uluslararası ödüllerle desteklendi. mimarlık kuruluşunun katıldığı yarışmayı kazanarak üstlendiği ve Avrupa'nın en kapsamlı projelerinden olan Zorlu Center'ın yanısıra, Tekfen Kağıthane Ofispark, Mecidiyeköy'de konut ve alışveriş merkezi, Göktürk'de konut yerleşimleri, Ulus Savoy Konutları, Ataşehir'de alışveriş ve kültür merkezi, Etiler'de çok katlı otel, Maslak'ta ofis yapısı, Eyüp Belediyesi Nikah Dairesi, Maçka Oteli, Kağıthane Kızlarağası Bölgesi Kentsel Planlama Projesi, İzmir'de İşGyo Konut ve Ticaret Merkezi, İzmir Zorlu Konak Residence, Bergama Kültür Merkezi, Bodrum Büyük Kulüp, Bodrum Vicem Konut Yerleşimi, Bodrum Öztek Konut Yerleşimi, Yalova'da Raif Dinçkök Kültür Merkezi, İzmit'te endüstriyel miras alanı kentsel dönüşümü, Seyrantepe'de karma kullanımlı yapı kompleksi, Antakya'da otel, Mecidiyeköy'de konut ve ticaret merkezi gibi önemli projeler bulunuyor. EDİT: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin Emre Arolat'a verdiği Osman Hamdi Bey Sanat Ödülüne paralel olarak Tophane-i Amire'de düzenlenen An/Moment sergisi, yoğun ilgi nedeniyle 31 Mart Perşembe gününe kadar uzatıldı. EAA'nın şimdiki zamanından bir kesit niteliği taşıyan sergi, ofisin halen uğraşmakta olduğu yakın zamana dair üretimlerine yer veriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/anna-kavan-buz/", "text": "A nna Kavan'ın romanı 1967 yılında yayımlandığında, ikinci dalga feminizmin eli kulağındaydı. Bu kitabı feminizm öncülü diye nitelemiyorum, fakat okurken, dönemin ruh haline ayna tuttuğunu da not etmek iyi olur. Soğuk Savaş yıllarıdır ve kutuplara ayrılmış dünyanın, arzu nesnesi haline gelmiş kadınlarının dertleri vardır. Yeryüzünün genel havası, kendi kutuplarına çekilmiş insanın, ikiye ayrılmış insanın intihara eğilimlerini işaret eder. Yeryüzünü kararlı biçimde, ağır ağır ele geçiren buzun yansısında anal-sadist bir hikaye kendine yer bulacaktır. Ölüm kolektif bir şekilde, insanın, doğanın ve nesnelerin kendi yıkımlarını hızlandırmasına yardımcı bir halde hükümranlığını genişletir. Her şey soluklaşır. Karakterler, karakterlerin etraflarına baktıklarında gördükleri, düşünceleri, hatıraları, arzuları saydamlaşır, hızla buz beyazına döner. Buz, yazarın hayatındaki travmalarından yola çıkmış diye nitelenip ufaltılacak bir roman değil. Yazarın eroin bağımlılığı ve derin depresyonunun etkisiyle kullandığı dil, anlatım ve okurdan talep eden deneyleri yerinde kullanımıyla zamansız bir kitap. Öncesinde yazdığı başka romanlarındaki gerçeküstü stilini sürdürmesi bir yana, son romanı olduğu düşünüldüğünde, uzun bir ara verdiği yazma edimine dönüşünde, yeryüzünün kıyametinde ötede, insanın kişisel kıyametine yöneldiğini, genelde tanımlandığı bilimkurgu'dan çok, Britanya'nın simgeci yazınına eklenebileceği söylenebilir. İyi kitaplar, büyük yazarlar, en başta kendileriyle olmak üzere, insanın olma çabasını, bu oluş mücadelesindeki yaşadıklarını anlatmazlar mı? Günümüzde roman, hikaye, çizgi romanlar, filmler ve müzikte kıyamet sonrası temasının özellikle ABD kaynaklı yapıtlarda aslında mevcut sistemin kutsanması eğilimini göz ardı etmeden, bu kitabın tüm bunlardan yıllar önce özgün bir kıyamet hikayesi sunduğunu da belirtmek gerekir. Anna Kavan'ın isim değiştirmesi ve Franz Kafka sevgisi, Kafka'nın kızkardeşi gibi nitelemeler yaygındır. Kitabevlerinde, kütüphanelerinde Kafka ile yan yana dizilebildiği için iyi hissettiği bu detaylara karşı çıkmamakla birlikte, Kavan'ın aslında adanın değerli yazarı Thomas De Quincey'in ardılı olduğunu düşündüğümü de eklemeliyim. Anna Kavan isim değişikliğine 1930'lu yılların sonunda bir intihar girişimi sonrasında kapatıldığı sanatoryumda karar vermiştir. Bu seçim sadece isim değişikliği değil, persona değişimidir ve öncesinde Helen Ferguson adıyla yazdığı kitaplardaki gerçekçilikten kendini sıyırmıştır. Tıpkı bir başka acı çeken İngiliz Sylvia Plath'ın Lazarus'u gibi kendi etinden, artık çürüdüğünü hissettiği ve kendisine yaşam alanı vermeyen kabuğundan sıyrılmış, ölü derisini arkasında bırakıp, kendi ölüsü üzerinden dirilmiş, yeniden ayaklanmıştır. 1942 yılında ikinci evliliğinden oğlunun ölümü üzerine tekrar intiharı denemiştir. Taşındığı New York'da adını kanun önünde de değiştirmiş Anna Kavan, Yeni Zelanda'ya geçip iki yıl orada yaşar. Sonunda Londra'ya yerleşip askeri bir tesiste psikoloji departmanında araştırmacı olarak iş bulur. Aynı zamanda kullandığı eroini de tedarik eden Dr. Karl Theodor Bluth ile uzun yıllara dayanan dostluğunda, isimlerinden türettikleri Kathbar isimli bir sirk atını anlattığını düşündüğüm gerçeküstü-alegorik bir metin yayımlar. 1964 yılında Bluth ölünce Kavan üçüncü kez intiharı dener. Çareyi çok sevdiği bazukasını anlatan metni yazmakta bulur. Buz'un çevirmeni Selahattin Özpalabıyıklar'ın kitabın yirmi yıl önce ilk yayımlanma hikayesini anlattığı ve Onat Kutlar'a selam gönderip, Enis Batur'u nasıl kandırdığının detaylarını aktardığı enfes giriş yazısı, kendisini yersiz yere fazla ciddiye aldığını düşündüğümüz çağdaş Türkçe yazın ortamında keyif vermesinin yanında, yol gösterici oluyor. Anna Kavan bugün ilginç biçimde, İngilizce yazın ortamının canlılığına rağmen pek bahsedilmeyen, adı anılmayan, unutulmuş bir yazar görünümünde. Buna rağmen Buz'un ilk yayımlanmasının ardından yıllar sonra tekrar baskısını yapan Everest Yayınları ve çevirmeni Selahattin Özpalabıyıklar'ı Hasan Celal Güzel coşkusuyla, Güzel'in geliştirdiği teknik olan el enseyle karışık kucaklıyor ve öpüyorum. Bu kitabın bu dönemde yayımlanması, Türkçe yazında önemli bir gelişmedir. Şimdi ağlayacağım."}
{"url": "https://futuristika.org/anne-carson-sesin-cinsiyeti/", "text": "arındırması ve böylece de sesini kontrol etmesi, cinsiyet stereotiplerinin temel varsayımıdır. içinde bulur. Eurykleia başını kaldırır ve bir ololyga söylemek üzere ağzını açar. anne carson bu denemesinde, antik uygarlıklardan günümüze, kontrol altında tutulmaya çalışıldığını ortaya koyuyor. ilk yirmi dört tanesi satış dışı tutulmuştur. baubo heykeli, priene, i. ö. 4. yy. 189 kr 230, oya krem, 230 gr. 340 be 120, neo bristol beyaz, 120 gr."}
{"url": "https://futuristika.org/anne-sefkati/", "text": "F. öğle yemeğini, yolu bu mahalleye düştükçe uğradığı esnaf lokantasında yedi. Tavuk sote, pirinç pilavı, yoğurt ve ardından tel kadayıf. Beyefendilere has tavırları ve her uğrayışında bıraktığı dolgun bahşişler sayesinde saygısını kazandığı yüzü et benleri ile dolu o bahşişin çay konusundaki ısrarını reddetti. Bir ekonomi dergisinde yemekten hemen sonra içilen sıcak içeceklerin mideyi genişletip, bedende göbek yaptığını, gündelik kültürü zamansızca içilen sıcak içeceklerle yorulmuş Ortadoğuluların bu yüzden göbekli olduklarını okumuştu. Başka sefere! deyip kalitesi derisinin parlaklığından belli çantasını omzuna taktı. Çıkış kapısına yakın bir kısımdaki kasaya ödemeyi yaptı. Esnafsı hararetin kızıllaştırdığı elmacıkları yüzüne o köylü çirkinliğini katan patron lokantasının en önemli kısmı olan noktada görevine tapınan bir muhafız gibiydi. F. üstü kalsın dedikten sonra, eğilerek saygılarını arz eden lokantacının titrek tebessümü ile dışarı çıktı. Öğle ezanının üzerinden hemen hemen bir saat geçmişti. Yine bu mahalleye yolu düştükçe uğradığı camiye doğru koyuldu. Ağır ağır yürüyordu; boş vakit bulma ihtimalleri kaldırımlarda külçe altın bulma ihtimallerine eşit o meşgul adamların boş vaktin içine sığan her şeyden zevk alan rahatlığı ile yürüyordu. Ve özenerek yürüyordu. Etrafında göz ucu ile süzdükleri kendisinin ihtişamlı haline özenen insanların kendilerini güçlü gösteren, umarsız, bıçkın, serkeş ve hür gösteren sahte tavırlarına özendi. Bu hallerle yolları arşınlayanların ara sıra boğazlarına çöken yumruları, yüreklerini tırmalayan pençeleri olmazdı herhalde. Belki de! Bir buçuk seneden beri düzenli olarak namaz kılıyordu F. Avrupa'ya yaptığı bir iş gezisi esnasında uçakta bulduğu bir kitapta okuduklarından etkilenmiş, o kitabın etkisi ile başka kitaplara yönelmiş, aramış, araştırmış ve sonunda yaşamdan sonraki hayatı için bir şeyler yapması gerektiğine karar vermişti. Bir şeyler öğrenmenin tek yolunu kitapları kurcalamak olduğuna inanan o garibanlardandı F. Tanrıya karşı sadece namaz kılarak kulluk görevlerini yerine getirmediğinin farkındaydı ama şimdilik gücü sadece namaza yetiyordu. Bazen karşısına çıkan o her yanları kirden kapkara meczuplara yemek ısmarlıyor, bazense ofisindeki çaycının veya her fırsatta gevezeliğe başlayan pembe önlüklü temizlikçi kadının yoksulluklarından bahsettiği o çok çocuklu dul kadıncağızlara para gönderiyordu ama, daha yapması gereken çok şey olduğunu hissediyordu. F. Daha fazla kitap okumalıydı. Caminin kapısına vardığında o serin sonbahar rüzgarlarından birinin keskin esişini teninde hissedince irkildi. Allah'tan abdestliydi. İhale toplantısının sonunda otelden çıkarken beş yıldızlı tuvaletin sıcak sulu lavabosunda almıştı abdestini. O güzelim sabunun tanımsız ama büyüleyici kokusu hala ellerindeydi. Güzel bir gündü bugün. Toplantı iyi geçmişti. Toplantı esnasında ikram edilen meyveli çaylar çok lezzetliydi, oturduğu koltuk yumuşacıktı ve etrafındaki insanlar bilindik İstanbullu okumuşların aksine toplantının tümünde maskelerini takmamışlardı. En azından yükselen benzin fiyatlarını eleştirirken ceplerinden çıkan paranın acısını mimiklerine yansıtabilmişlerdi. Toplantı sonunda dosyalarını düzenleyip çantasına yerleştirirken, lavaboya girerken yüzüne, kollarına, ayaklarına değecek soğuk suyu düşünerek kaygılanmıştı ama hayır; kaygısı boşa çıktı, lavabodaki su sıcacıktı. Soğuk, serinlik, adı her neyse o his onun için kainatın en kötü hissiydi. O kadar ki bir oğlu olsa adını güneş, bir kızı olsa adını bahar koyardı. Eli ekmek tutana kadar yetiştirme yurdunda, üniversite yurtlarında, bekar evlerinde ve hatta yalnızlığın üzerine dev adımları ile geldiği uzak şehirlerde sarılıp yattığı kötü arkadaş tüyleri diken diken eden o soğuktu. Camide, minberin etrafında bağdaş kurarak oturmuş kuran okuyan birkaç ihtiyardan başka kimse yoktu. Çinili duvardaki eski bir çiviye asılmış tespihlere vuran güneş ışığı ucuz, mat, plastik boncuk tanelerini zümrütlere, yakutlara çevirmişti. Gül suyu kokusu girişte buruna çarpan ayak kokusunu bastırmıştı. Daha da güzeli cami zeminden ısıtmalıydı, ayaklarına değen yumuşaklığın bedenine naklettiği ısı çok hoşuna gitti. Huşu ile namazını kıldı. Alnı sıcak ve yumuşak zemine değerken içindeki ağır boşluklar ağzından secdegaha aktı. Ferahladı. Bu ferahın müsebbibi namaz mıydı, sıcaklık mı, anlamadı. Namazın sonunda dua niyetine nas suresini okudu. İnsanlardan korkuyordu çünkü; korkulmalıydı insanlardan. İnsanların nerede ne yapacağı ve kimin kime karşı yüreğinde ne beslediği belli olmazdı. Yüzüne bakılınca güzel şeylerin hatırlandığı insanlar o kötü kağıtlara basılan ve şimdi sahafların tane ile değil kilo ile sattığı ansiklopedilerde kalmıştı. Şimdi yeryüzü göbekli, maskeli, kravatlı, makyajlı insan yığınlarının boşluğu sıkıp suyunu çıkardıkları oda parfümüne bulanmış bir mezbahaydı. Namazı bitince çıktı, çantasından çıkardığı meşin eldivenlerini ellerini geçirirken ihtiyarlara selam verdi, kuran okumayı sonlandırmış çekik gözlü bir ihtiyar gülümseyerek selamını aldı. Caminin önünde uzayıp giden cadde boyunca yürümeye başladı. Mütebessim öğrenci kızların tezgahtarlık yaptığı o yol üstü kahvecilerinden yeşil, şirin karton fincanlarda satılan Türk kahvesinden aldı, acıydı. Kahve yüksek tansiyon sürecini hızlandırıyordu, ara sıra başına binen ağrı, zonklamalar, halsizliği ve ölçümleri kalbinin durumunun pek hayırlı olmadığını söylüyordu ama olsun. Şu koskoca yaşamda bir tane zevki vardı. Gün gelir ondan da vazgeçerdi, üniversite yıllarında da sigaradan vazgeçemeyeceğini düşünürdü. Üç yıl önce onu da bırakmıştı işte! Biraz kilo almış, abur cubura meyli başlamıştı ama olsun. Yokuşları, merdivenleri çıkarken tıkanmıyor, kalbinin kaburgalarını döven coşkun titreklikleri uykularını bölmüyordu. Varmayı planladığı yerin sokağına doğru saptığında kahvesi bitmişti. Kağıt fincanı buruşturup üzerinde belediye amblemi olan minik, metal bir çöp kutusuna attı. Caddeden kopup, sokağın içine ilerledikçe her şeyin kalitesi düşüyordu. Az önce omzuna çarptığı kişiler işsiz sanatçılar ve kollarını birbirine kenetlemiş üniversite öğrencileriydi. Cadde insanlarının saldırgan bakışları yoktu, çoğu kavga etmeyi bilmezdi, bakışları davetkar bir meraktan mamuldü. Sokak insanları iyi insanlardı belli ama... Martı kanatları tepesini gölgelerken güzel kıyafetlerine, asil duruşuna ve pahalı çantasına gözlerini diken eğitimsiz, çirkin ve saldırgan insanları aşmaya çalışıyordu. Burkucu yalnızlığına bir de korku eklenmişti. Neredeydi o dünyevi yoksulluğun bakışlarındaki manayı zenginleştirdiği varoş insanları? Yürüdü. Bakışları aştı, şimdiye kadar aştığı engellerin hepsinden daha az bir emek ve sıkıntıyla... Yüzeyindeki çürümüşlükler siyah beyaz türk filmlerindeki kasveti akla getiren demir kapıya, kirli sokağa girenleri kontrol eden polis noktasına ulaştığında polislerin bakışları donuklaştı. -Buyurun efendim! -İçeri gireceğim. Polisler onun gibi kibar ve varlıklı olduğu her halinden belli olan bir beyefendinin bu mezbelede ne aradığına şaşırdılar. Onun gibi birisinin bedenini tatmin etmek için böylesi çöplüklere ihtiyacı yoktu ki. Ne kadınlar vardı kim bilir etrafında! Her geçen saniye süzüşleri sakilleşti. Yüzlerindeki anlamsızlık öfkeye dönüştü ama kime ne. Alanın ve satanın memnun olduğu bir diyarda ancak tezgahları koruyabilirdi onlar. Düşünceleri görevlerinden daha önemli değildi polislerin, kapıyı açmak zorundaydılar. -Teşekkür ederim. F. diğer günlere nazaran seyrek olan sokakta ilerlemeye başladı. Haftasonu olsaydı ohoooo! Şehir dışından gelmiş ameleler, kısa saçlı askerler, taşralı tüccarlar... Ceplerini ve çantasını kolluyordu çünkü yankesicilerin ustalıklarını göstermekten çekinmeyecekleri bir ortamdı burası. Fahişelerinde çürümeye yüz tutmuş biçimsiz bedenlerini! Etrafındakiler kış uykusundan yeni uyanmış ayılar gibi yalanırken o etrafına pek bakmamaya çalıştı. Gözlerine üzerine çamur sıçramış paçalar, giyinile giyinile paçavraya dönüşmüş ayakkabılar, sigara izmaritleri ve gobit suyu veya döner yağına batmış gazete parçaları çarparken adımlarının temposunu değiştirmedi. Pencereleri mavi demirli sarı eve yanaştıkça içindeki heyecan arttı. Ne zaman hasretini çektiği şeylere kavuşmanın heyecanına kapılsa boğazı ile göğsü arasındaki etlerde bir karıncalanma olurdu; hafiflerdi. Mavi demirlere tutunarak dışarıdakilere göğüslerini gösteren kadınları izleyen yığını güçlükle aştı. Duyduklarına şaşırmadı, alışkındı ama yine de iğrendi. İnsan böyleydi işte. Az sonra bu çirkin tınıları duymayacağı bir dünyada olacaktı. Kapıdan içeri girdiğinde iç çamaşırlarıyla oturan kadınlar etrafını sardılar. Böylesi paralı ve bakımlı bir keklik asırdan asıra düşerdi bu çöplüğe, etini yemek kime nasip olurdu acep? F. etrafını saran kadınlarla ilgilenmedi, en genç ve en bakımlısıyla bile. Bedenlerine dar gelen rengarenk iç çamaşırlarıyla absürd bir tiyatronun acemi oyuncularına benziyorlardı. Başını salonun her köşesinde gezdirdi, aradığı ortalıkta yoktu. Salonun derinliğinde bir koltuğa kurulmuş gazete okuyan tüccarın yanına gitti. -Selamlar. Tüccar ceplerinden altın dökülen bir şehzadeyi görmüşçesine sevinçle ayağa kalktı. -Ooo abicim, hoş geldiniz. Nerelerdesiniz aylardır. F. gülümsedi. Tebessümünde her şeyi ile belirgin bir çekingenlik vardı. -Eh uğrayamadım, işler güçler, vakitsizlik. -Allah hepimize bol kazanç versin. Tabi ki F'nin bu pis herifle muhabbet etmeye niyeti yoktu. Sabırsızlanıyordu. -O nerede? -Şimdi gelir güzel abim, bekle. Bir çay ikram edeyim sana. -Teşekkür ederim. -Olur mu yahu! -Hayır gerçekten, teşekkür ederim. Müşterisi mi var? Tüccar daha sorusuna cevap vermeden O başı balık, gövdesi öküz gövdesine benzeyen bir adamın koluna girmiş vaziyette aşağı iniyordu. Adam elini onun kat kat, çirkin beline atmıştı, anlamsız anlamsız, sırf laf olsun diye gülüyorlardı. O, F'yi görünce önce duraksadı. Gülümsedi, kaybettiği bir şeyi bulmuş gibiydi. F. Onu görünce tüccarın yüzüne baktı. Gözleri umut doluydu. O hızlandırdığı adımları ile merdivenlerden indi, çirkin müşterisinin kel alnını öptü ve adamı alelacele yola koydu. Adam kapıdan çıkar çıkmaz F'nin yanına geldi. -Nerdesin aylardır hayırsız. -Boş ver, yukarı çıkalım. F'nin cümlesinin ardından tüccar kadına göz kırptı. Kadın F.'nin koluna girdi yukarı çıktılar. Odada ağır bir ter ve insan gazı kokusu vardı. F. küçük sehpanın üzerindeki minik bakır tabakta içi er suyu ile dolu kırmızı renkli bir prezervatifi gördü. Rahatsız oldu. O F'nin buruşan yüzünü görünce hemen ayaklandı. -Amaan bu naleti nasıl unutmuşum. Kusura kalma. F. hiçbir şey söylemedi, acıyla tebessüm etti. Kadın tabağın içindekini çöpe attı. Ellerini etrafı sapsarı kesilmiş kara taştan bir lavaboda yıkadı. -İşlerin nasıl? -Çok iyi, bugün yeni bir ihale aldık. Sen nasılsın? -Kötüyüm, ülser olmuşum, neydem çekiyoz işte. Doktor olacak kör olası ilaç verdi ama ilaç netsin. Yaş oldu elli bir be yiğidim. -Geçmiş olsun. -Her zamanki gibi mi? -Evet. F. çantasını yatağın üzerine koydu, minik siyah bir poşet çıkardı, poşetin içinden de mor renkli bir yazma. Ona uzattı, kadın tecrübeyle yazmayı başına bağladı. Ardından F. serçe parmağı büyüklüğünde bir göz kalemi çıkardı çantasından. Yazmayı başına bağlamış kadının sol gözünün altına ve dudağının sağ kenarına koyu ve büyük birer et beni çizdi. -Tamamdır şimdi. Kadın alışık olmadığı bir ağırlıkla gidip yatağın sağ ucuna oturdu. F. Yatağa uzandı, başını kadının dizlerine denk getirdi. Kadın da mutluydu. Tatmadığı, tatmaya fırsat bulamadığı bir sevecenlikle bütünleşiyordu şimdi. -Başlayabilirsin. Kadın tombul parmaklı elleriyle F'nin kafasını okşamaya başladı. Gerçekten sevecenlikle dokunuyordu, her şey F'nin istediği gibiydi. -Yavrum, gınalı guzum, gurban olduğum, gadasını aldığıım. Kadının kalın sesi kulaklarına dolmaya başlayınca F. gözlerini kapadı. Yüzünü sadece yetiştirme yurdundaki dosyasında gördüğü annesini hayal etti. Şimdi F. için her şey inanılmayacak kadar güzeldi. Şimdi F. gınalı guzuydu, gadası alınıyordu, resmen uçuyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/annem-fanzin-yapmis-gordun-mu/", "text": "Gamze Özer, Timothee Huguet ve Kristina Kramer'in ortak projesi olan Even My Mum Can Make A Book, bağımsız yayınları bir araya getirmek, görüş ve düşünceleri basılı ya da el yapımı malzemeler aracılığıyla yaymaları için kişileri cesaretlendirmek için düşünülmüş bir proje. 7 Eylül'e kadar uzatılan son katılım tarihiyle günümüz ifade biçimlerini benimsemiş herkese açık çağrıda bulunan projede işleriniz paylaşmak için kolları sıvazlayın, kesin, yapıştırın! Even My Mum Can Make A Booka daha önceden yapmış olduğunuz ya da yeni üreteceğiniz baskılarınızla katılabilirsiniz. İçerik ve boyut konusunda tamamen özgürsünüz. Hatta yeni baskınız için annenizle birlikte bile çalışabilirsiniz! Proje çatısı altında biriken tüm yayınlar, sürekli genişleyen Türkiye'de ve yurtdışında farklı mekanları dolaşacak bir arşiv olarak toplanacak. İlk sergi ise 15 Eylül'de Manzara Perspektives'de gerçekleşecek. !!! Son katılım tarihi: 7 Eylül 2010!!!"}
{"url": "https://futuristika.org/annika-eriksson-apartmanda/", "text": "90'ların en belirgin sanatsal üretim eğilimlerin biri olan -gerçek durumlar ve sosyal etkileşimler üzerine kurulu performatif yaklaşım biçiminin öncülerinden Annika Eriksson, yaz sonunu ucu açık bir araştırma amacıyla Selda Asal'ın insiyatifindeki Apartman Projesi'nde misafir olarak geçiriyor. Gelecek sezon Berlin'de, Adnan Yıldız'ın küratörlüğünde aynı anda birçok mekanda açılacak correct me if i'm criticalın kapsamında ve IASPIS desteğiyle gerçekleşen işbirliğinin ilk sunumu, 21 Ağustos 2010 Cumartesi akşamı Apartman Proje'sinin AsmalıMescit'teki mekanında gerçekleşecek. Berlin'de yaşayan, Malmö doğumlu İsveçli sanatçı, gündelik hayattan ve toplumsal aksiyonlardan besleniyor; video, film, performans ve fotoğraf kullanıyor. Son zamanlarda, daadgalerie'de Wir sind wieder da adlı bir solo sergi gerçekleştirdi; Squatting/Erinnern, Vergessen, Besetzen, Hey We're Closed! ve correct me if i'm critical (Berlin, 2010) gibi bazı sergi projelerine katkıda bulundu. Eriksson, 2007 de İstanbul'da Platform Garanti'de gerçekleşen Lapdogs of the Bourgeoisie sergisine katılmıştı. Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar bölümünden mezun olduktan sonra, Almanya'da Weimar Bauhaus Üniversitesi'de Kamusal Alanda Sanat Master'ını 2009 yılında tamamladı. Eğitimi boyunca Almanya'nın çeşitli şehirlerinde projeler yapan Demirci, şu anda Berlin'de yaşamakta ve çalışmakta. Egemen Demirci'nin, Apartman Projesi'nde gerçekleştireceği yerleştirme, yer değiştirmenin zaman ve mekan boyutları arasındaki dönüşümü üzerine kurulu. Kıta Avrupa'sında yoğun olarak kullanılan ulaşım ağlarının rotalarını bilgisayar destekli olarak yeniden üreten Demirci hareketin hareket edeni nasıl bağımsızlaştırdığını da inceliyor. Berlin'de yaşayan yazar ve küratör. İzleyici ve eleştiri odaklı projesi, correct me if i'm critical yakında Berlin'de farklı mekanlarda açılacak. 2011 Ocak ayından itibaren Künstlerhaus Stuttgart'ın yaratıcı direktörlüğünü üstlenecek."}
{"url": "https://futuristika.org/anthony-burgess-james-joyce-icin-yazdi-yasam-evi/", "text": "Llewela'nın ölümünden sonra Liana isimli bir kadından dört yaşında çocuğu olduğunu öğrenir. Liana ile evlenerek Malaya'ya geri döner. 1993 yılında öldüğünde, 60'tan fazla kitap, 150'den fazla beste, sayısız dergi ve gazetede yayımlanmış makale bırakır. Bir yıllık ömrü kaldığı söylendikten 36 yıl sonra, 76 yaşında hayata veda etmiştir. Edebiyatı ve müziği delirmiş gibi seven Burgess, James Joyce'a özel bir sevgi beslerdi, Aylin Ayasun çevirisiyle, Joyce'a güzelleme yaptığı kitabı ReJoyce'dan alıntıya yer veriyoruz. Bu kitaba 13 Ocak 1964'te, James Joyce'un yirmi üçüncü ölüm yıl dönümünde başlıyorum. Zor bir işe başlamayı, bir tür neşeli ayine dönüştürmemi sağlayacak başka bir yazar daha düşünemiyorum. Ne var ki, tarihleri törene dönüştürmek Joyce'un doğasında var ve bu hayranlarına da geçiyor. 1 Şubat, Aziz Brigid Günü. 2 Şubat da Joyce'un doğduğu gündür. Ulysses ile Finnegans Wake'in ilk baskı kopyaları ise onun için iki büyük doğum günü hediyesi olmuştur. Bu tarihler aynı zamanda Candlemas Günü ve Kunduzlar Günü'ne de denk geliyor. Kunduzları anarak resmiyeti hafifletmek de Joyce'a yaraşırdı zaten. Noel alışverişçilerinin fazla rağbet göstermediği Azize Lucia'nın bayramı da 13 Aralık'ta kutlanır. Azize Lucia, görme yetisinin koruyucusu kabul edilir; bu sebeple de neredeyse tüm hayatı boyunca gözlerindeki rahatsızlıkla cebelleşen Joyce için özel bir anlam taşıyordu; bu nedenle azizeye atfen Joyce, kızına Lucia ismini verdi. Kutlamanın teması karanlığın içinde yükselen ışık olduğu için aydınlığın zaferiyle neşelenmek yerinde olur. Boxing Günü'nde, ilk Hristiyan şehidin ölümünün yıldönümünde bile neşeli olmalıyız. Joyce, otobiyografik romanlarını neden Stephen mahlasıyla yazmış, hatırlayalım. Çünkü kendisi de bir edebiyat şehidi sayılır: aydınlığa tanıklık, kendini sürgün etmiş; kendini yoksulluğa, türlü zorluklara mahkum etmiş, hakarete uğramış ve hatta dini çevrelerce Tanrı'nın sözünün muhtemel bir yayıcısı olarak aziz mertebesine bile yükseltilmiştir. Gerçi onun şahadetinin içki ve ironiyle yoğrulmuş esprili bir yanı vardı. Hayatın üzerine yağdırdığı taşlardan bir labirent yaratmıştı ve böylece Stephen karakterine Dedalus soyadını vermişti. Bu labirentte asla bir canavar yaşayamaz; bu labirent olsa olsa, koridorları şarkı ve kahkahayla çınlayan bir yaşam evidir. Ben absürd biriyim. On dil biliyorum, ölümüme az kaldı o yüzden iki tane daha öğrenmeye koyuldum. Biraz daha fazla içmeye ve daha uzun saatler yazmaya başladım. Öbür tarafı görüyorum ve bana hiç çekici gelmiyor. Her şey nefes alırken anlamlı, cennet ve cehennem bir yazar için büyük bir hiçlik. Müzik, edebiyat ve içki... Annem, babam ve karım... Hep beraber çocuklarımızı büyüttük. Ben onları terk etmek zorunda kaldım. Hayat sonsuz bir birlikteliğe izin vermiyor maalesef, şimdi hiçlikteyim."}
{"url": "https://futuristika.org/antonin-artaud-intihar-uzerine/", "text": "Bu Tanrı, beni, istediği gibi kullandı, saçma biçimde; beni canlı kıldı, yadsımaların yokluğunda, benim atak yadsımalarımın yokluğunda, düşünülen yaşamın, duyulan yaşamın en küçük kıpırtılarını bile yok etti bende. Yürüyen bir robot durumuna indirgedi beni; ama öyle bir robot ki, bilinçsizliğinin kırıldığını duyumsuyordu. Ve işte ben, yaşamakta olduğumu göstermek istedim, şeylerin çınlayan gerçekliğiyle birleştirmek kendimi, yazgımı parçalamak istedim. Yaşamı hissetmiyordum; değer yargılarıyla ilgili her kavramın dolaşımı, bende, kurumuş bir ırmaktı. Yaşam, bir nesne, bir biçim değildi bende; bir dizi mantık yürütmeydi yalnızca. Ama boşuna işleyen, bir yere ulaştırmayan mantık yürütmelerdi bunlar ve bende, irademin kesinleştiremediği taslaklar biçiminde kalıyorlardı. Buradan intihar durumuna geçmem için de benliğimin bana geri dönmesini beklemeliyim, varlığımın tüm eklemlerini özgürce oynatabilmeliyim. Tanrı beni, umutsuzluğun içine bıraktı, sanki ışıkları bana ulaşan çıkmazlar burcunun ortasına bıraktı. Ben artık ne ölebiliyorum, ne yaşayabiliyorum, ne de ölümü ya da yaşamı istememezlik edebiliyorum. İnsanların tümü de benim gibi."}
{"url": "https://futuristika.org/antonin-artaud-timarhanelerin-bas-hekimlerine-mektup/", "text": "Çok az kişiye nasip olacak bir görev için sizi eşit bulmamamız şaşırtmıyor. Fakat sizi, darkafalı ya da değil, sadece belirli insanlara verilen bu yetkiyi, araştırmalarını aklın tahakkümünü müebbet hapisle cezalandırmayı tüm coşkunluğumuzla protesto ediyoruz. Hem de ne hapis! Hepimiz biliyoruz ki hayır, çoğunluk tarafından bilinmiyor- tımarhaneler, akıl hastaneleri olmaktan uzak, yatanların bedava ve kullanışlı işgücü sağladığı ve vahşetin tek kural olduğu, sizlerin de buna izin verdiğiniz korku dolu hapishaneler. Bilim ve adalet kisvesi altındaki bri tımarhane, kışlalarla, hapishaneyle ya da köle kolonisiyle karşılaştırılabilir ancak. Keyfe keder mahpusluğa dair bir şüpheyi de dile getirmiyoruz burada. Böylece sizleri telaşlı inkar derdinden korumuş oluruz. Fakat kesinlikle belirtiyoruz ki, resmi tanımla deli diye tanımlanmış olan hastalarınızdan birçoğu keyfe keder içeride tutulmaktadır. Hezeyanın serbest gelişmesine her türlü müdaheleyi protesto ediyoruz. Hezeyan da insana ait diğer tüm fikir ve davranışlar kadar makul ve meşrudur. Anti-sosyal eylemlerin baskı altına alınması prensip olarak kabul edilemez olduğu gibi saçmadır da ayrıca. Çünkü nütün bireysel eylemler anti-sosyaldır. Hepsinden öte, deliler toplumsal diktatörlüğün bireysel kurbanlarıdır. Özellikle insana ait olan bireysellik adına, duyarlılıktan hüküm giymiş tüm bu kişilerin özgürlüğünü talep ediyoruz. Hiçbir kanunun düşünen ve eyleme geçen insanlar kadar güçlü olmadığını sizlere bir kez daha hatırlatırız. Bir kısım delinin tezahürlerinin muhteşem biçimde coşkulu mizacına değinmeden kendilerini takdir etmiş olamayız. Basitçe belirtmek isteriz ki, onların gerçeklik konsepti de, davranışlarının doğurduğu sonuçlar da tamamen yasaldır. Yarın sabah turunuzu atarken şunu asla unutmayın: Dillerini bilmeden konuşmayı denediğiniz tüm o insanlara karşı tek avantajınız, kabul edin ki, elinizdeki güçtür."}
{"url": "https://futuristika.org/antonin-artauddan-alti-alinti/", "text": "İnsan umutsuzluğunun nedenlerini ortadan kaldırmakta başarısız olduğumuz sürece, insanın kendisini umutsuzluktan arındırmasına ilişkin çabalarının nedenlerini de yok etme hakkımız bulunmuyor. istemediği belirli gerçekleri söyleyip duran kişiydi. Ben de ömrümün dokuz yılını bir tımarhanede geçirdim. Asla intihar takıntısı içinde değildim. Ancak, şunu biliyorum ki, psikiyatrist ile her sabah ziyaretinde gerçekleştirdiğiniz konuşma, onun boğazını kesemeyeceğimi fark etmem, bende kendimi asma isteği uyandırdı. Siz yaşamın dışındasınız. Yaşamın üzerindesiniz. Sıradan insanın bilemediği acılarınız var. Normal seviyeyi aşmaktasınız. Bu nedenle insanlar sizi affetmiyor. Siz onların kafalarındaki huzuru zehirliyorsunuz. Dengelerini alt üst ediyorsunuz. Kaynağı, bilinen herhangi bir duruma karşı uyumsuz olan ve kelimelerin yetersiz kaldığı, bastırılamayan acılarınız var. Tekrarladığınız, değiştirdiğiniz, iyileştirilemez, hayal edilemez ve ne bedene ne de ruha ait; sadece her ikisinin de parçası olan acılar. Ben sizin bu azabınızı paylaşıyorum ve size soruyorum: Kim bizi iyileştirmeye cesaret edebilir? Henüz kendimizi öldürmeyeceğiz. O zaman bizi rahat bırakın! Siz, umutsuz olanlar, kendinizi yok edin. Ve sizler, bedenlerinde ve ruhlarında işkence görenler, umutlarınızı terk edin. Sizler için bu dünyada teselli yok. Dünya sizin çürüyen etinizden ayrı yaşıyor. Ben sahneyi terk ettim. Çünkü fark ettim ki izleyici ile yapabileceğim tek şey, cebimden bombaları çıkarıp onlara atmaktı."}
{"url": "https://futuristika.org/antonin-dvorak-ve-blues/", "text": "Çek besteci Antonin Dvorak, Amerikan şairi Longfellow'un The Song of Hiawatha / Hiawatha'nın şarkısını Çekçe okuyunca kafasındaki Amerika imajını daha da netleştirdi. Tarihin garip hamleleri sonucunda Dvorak 1893 yılında kendini bir şekilde, bir mektubunda belirttiği gibi yeni ve bağımsız sanatı kısaca ulusal bir müzik anlayışının krallığını yaratmayı vaat ettiği Amerika'da buldu. İlk yaptığı iş Buffalo Bill'in şovunu izlemek olmuştu. Ona göre Amerikan Yerli müziği son derece yaratıcı ve açıktı ama Dvorak asıl, zenci melodileri dediği şarkılardan, pre-blues diyebileceğimiz bestelerden çok etkilenmiş, bu şarkıları Amerikan müziğinin temeli ve benzersiz örnekleri olarak görmüş ve Amerikan gazetelerine bu yönde açıklamalar yapmıştı. Kelli felli, kodaman eleştirmenler ayaklandı tabii. Köle müziğinin Amerikan ruhunu yansıtmadığını söylediler öfkeyle. Hatta Dvorak'ın ölümünün ardından bile bu öfkeli yorumlara devam ettiler gazete sayfalarından. Aynı yıllarda hızını alamayan Amerikan basını başta Dvorak olmak üzere, Çaykovski ve diğer Slav bestecilerin eserleri için düzenli olarak barbar yorumunu yapmaya devam etti. Yine de herkes böyle önyargılı değildi kuşkusuz. Dvorak'ın Amerikan ulusal müziğinin zenci melodilerine üzerine kurulması gerektiği şeklindeki sözlerini coşkuyla karşılayanlar da oldu. Bir noktada, Avrupa'daki tarihi bir şehirden kalkıp gelmiş klasik müzikçi ile Amerika'da yeni kurulmuş bir ülkedeki köle kökenli işçinin ağıdı blues ortak noktada buluştu."}
{"url": "https://futuristika.org/antonin-panenka-o-penaltiya-dair-bugunlerde-guzellige-ayiracak-zaman-yok/", "text": "Her türlü sporu kendi başıma öğrendim: yüzme, paten, bisiklet... Büyük çocuklarla düzenli olarak futbol oynadım. Sanırım spor için Tanrı vergisi bir yeteneğim vardı ve bir tür yaratıcılık belki, spora dair fikirler. Sanırım ben de bunun bir kısmıyla doğmuşum. Ve küçük bir çocukken her zaman çocuklar gibi maçlar yaptım, o sokaktan bu sokağa, bir mahalle diğerine karşı, ve çoğu zaman kazanmasına yardım ettiğim daha zayıf bir takımda yer aldım. Parkta bir araya geldiğimizde en zayıf çocuğu seçerdim ve onunla oynardım, belki sadece ikimiz beş kişiye karşı. Sonra herkes onlarla oynamamı istemeye başladı. Örneğin, bir keresinde şu sokak maçlarının birinde arkadaşımın oynadığı takımın 0:2 yenik olduğunu hatırlıyorum, ve ben katıldıktan sonra, tam tersi sonuç ortaya çıktı, ve biz 13:2 kazandık. Sanırım diğerlerinden daha çılgın, daha inatçı ve belki de daha becerikli olduğum içindi. Tabii yazları futbol, kışları da hokey vardı. Gençken futbola Bohemians Prag'da başladım ve Dukla Prag'da hokey oynadım. Aslında, ana sporları olarak hokey oynayan adamların olduğu gençlik liglerine kadar gittik. Hiç ekipmanımız olmadığını hatırlıyorum. Yedek kulübesinde hokey sopası ödünç alırdık, ve ben düz pantolonla oynardım, bacak koruyucuları filan yoktu. Biri atış yaptığında kendimi tahtalar yapıştırırdım böylece kimse diski bacağıma vurmazdı. Şimdi geriye dönüp baktığımda, çok büyük bir öğrenme deneyimi olduğunu düşünüyorum ve tabiri caizse sporcu kişiliğim orada oluşmuştu. Bir futbolcu olarak kendim için savaşmak zorundaydım, topu kapmak, sahada zikzak çizmek, hamleleri bitirmek, çünkü sadece kendime güvenmek zorundaydım. Her gün sahada beş, altı, yedi saat geçirdim. Sanırım bugünlerde eksik olan bu. Genç oyuncular sahada haftada sadece dört veya beş saat harcıyorlar. Bu yüzden tekrarlarla edinilen yetenekten ve arzudan yoksunluk çekiliyor. Benim sahada harcadığım o saatler yok artık. Kadroya girip oynamaya başladığınızda oldukça gençtiniz. Her zaman sevdiğim şey topla oyun, antrenmanlar, maçlar oldu. Hiçbir zaman sevmediğim şey ise kuvvet antrenmanı ve atletizmdi. Bu benim için boğucuydu. Asla kavgacı bir tip olmadım. Güç oyuncusu da değildim. Disk bende değildi ve asla çok fazla koşmadım, sadece oyun tarzım ve takım arkadaşlarımla çalışmak için fiziğim vardı, futbola fiziksel bir yaklaşımdan daha fazlasıydı. Top becerisi benim uzmanlık alanımdı ve kendime sahada nasıl ilerleyeceğimi bildiğim şeyleri mükemmelleştirmem gerektiğini söyledim. Bohemians'ta bir gençlik ligi koçu vardı ve gözlerimi ilginç bir şeyle açtı. Bir maç oynuyorduk ve ben bir pası beceremedim zor bir pas bile değildi ve devre arasında bana küfür etti. Bunun doğru olmadığını hissettim ve gidip ona sordum: 'Diğer çocuklar daha fazla pas verdim, ben de bir tanesini batırdım, sen de bana bağırdın. Bu haksızlık değil mi?' Ve bana şöyle cevap verdi: Evet, haklısın, ama tekniğinin çok iyi olduğunu ve vuruş tekniğinle diğerlerini o kadar aştığını fark etmelisin ki, kendini berbat etmene izin vermemelisin. Onlar hata yapabilir, çünkü daha iyisini bilmiyorlar. O zaman, ondan sonra tüm kariyerim boyunca bu tavsiyeyle yaşamaya çalıştım. Kış antrenmanlarında her zaman fiziksel güç ve fitness testleri yaptılar ve genellikle Dobias ve Panenka'nın sondan ikinci sırada olduğu ortaya çıktı. Ancak sezon bittiğinde ve teknik direktör sahada en iyi oyuncuların kim olduğunu değerlendirirken, o listenin 180 derece dönmesi ilginçti. Fiziksel olarak, kendi seviyeme göre, birinci lig futbolu oynamaya oldukça iyi hazırlandığımı düşünüyorum. Diğerleri kadar iyi hazırlanmadım, ama diğer yandan çok gol attım ve çok asist yaptım, bu yüzden herkes memnundu. Olabilir ama futbol bugün tamamen farklı bir şey. O kadar güçlü bir ticari meta ki, genç oyuncular için profesyonel futbol gerçekten başka türlü çok çalışmayı gerektiriyor, fiziksel ve özellikle zihinsel olarak. Biz futbol oynadık çünkü seviyorduk ve avantajı da bununla geçinebilmemizdi, bundan bazı faydalar elde edebilmemizdi ve en önemlisi, işe gitmek zorunda değildik. Tabii ki bugünün en iyi oyuncularının o zamanlar hayal bile edemediğimiz şartları var. Ancak olaya farklı bir açıdan baktığımda, örneğin Belgrad'daki Avrupa Şampiyonası'nı nasıl kazandığımızı düşününce, herhangi bir oyuncuya bunun için yüz milyon kron teklif ederseniz, onun yerine unvanı alır. Elbette herkesin paraya ihtiyacı vardır, ama para kesinlikle her şey değildir. Biraz daha fazlası olmalı ve tavrın biraz daha farklı olmalı. Elbette, benim için büyük bir onur. İspanya'dan bazı genç gazeteciler beni aradılar çünkü yeni tarz bir futbol dergisi yapmak istiyorlardı ve bunun için ismimi seçtiler. Gerçekten şaşırdım çünkü kendi kendime dedim ki, oynamayalı çok uzun zaman oldu ve dahası, bu insanlar İspanya'dan, dünyanın belki de en iyi oyuncularına sahipler ve Çek Cumhuriyeti'nden birini mi seçiyorlar? Onlara bu konuyu sordum ve bana Belgrad'daki penaltı vuruşumun ve tüm kariyerimin, ki kesinlikle her şeyi biliyorlardı, o kadar ilham verici olduğunu söylediler ki, yenilikçi projeleri için tek seçenek benim adımdı. Bu beni gerçekten mutlu etti, ve kabul ettim, ama hepsi bu kadar değil. Aslında Hollanda'da Panenka adında başka bir futbol dergisi ve Madrid'de Panenka adında bir restoran ve hatta Rotterdam'da benim adımı taşıyan bir spor barı var. Sanırım Hollanda ve İspanya'da benden hoşlanıyorlar. Bu da bizi 1976 'da Belgrad'da oynanan UEFA Avrupa Futbol Şampiyonası'ndaki meşhur penaltıya getiriyor. Hayatımda hiç bir penaltının bu kadar etkili olabileceğini düşünmemiştim. Ne dersen de, o olay futbol tarihinin bir parçası oldu. Tabii ki, penaltı atıcı, sert bir darbe öngören ve kendini direğe doğru atan kalecinin gözünü korkutmak için hızlı bir koşu başlatmak zorundadır. Ancak beklenen vuruş yerine, topu hafifçe alttan kestikten sonra arkanıza yaslanır ve kaleye doğru üzüldüğünü izlemekten zevk alırsınız. Ama ilk bakışta göründüğü kadar kolay değildi. Temel olarak, iki yıl boyunca her gün özenle çalıştım. Golcü olarak, kaleciyi şutun bir tarafa gittiğine ikna etmeniz gerekir. Başka bir deyişle, onu aldatmak için her şeyi kullanmak zorundayım: davranışım, gözlerim, hareketlerim, koşmaya başlamam. Kendimi bu duruma adamak zorundayım. Ve son anda, ki bu sadece bacağınızı son anda biraz çekip topu hafifçe merkeze gönderdiğinizde, kolay olan kısımdır. O zamanlar artık geçerli olmayan benim lehime kurallar vardı. Kalecinin kale çizgisinde bir yerde durması gerekiyordu, ileri çıkmasına ve yan tarafa hareket etmesine izin verilmiyordu. Orada öylece durmak zorundaydı ve topun havalandığı ana kadar hareket edemezdi. Ve bu genellikle çok geç olurdu çünkü penaltı çizgisinden topu attığımda kalecinin artık topu yakalama şansı yoktu. İlki Dukla'ya karşı Bohemya'da oynarkendi3 ve Avrupa Şampiyonası'na üç hafta kalmıştı. Ivo Viktor o zaman onların kalecisiydi ve benim bunu deneyeceğimi ve nasıl vuracağımı biliyordu, ancak yine de golü engelleyemedi. Almanların maçtan sonra bir bara gittikleri doğru; sanırım çok hayal kırıklığına uğradılar, ama her şey aşağı yukarı her zamanki gibi gitti. Daha da kötüsü, ertesi gün bütün gazeteler onunla dalga geçtiğimi söylüyordu ve bence bu haksızlıktı çünkü doğru değildi. Sonrasında onu televizyonda çeşitli programlarda gördüm, her zaman harika biriydi, komik bir adamdı, bir palyaço gibi şakalar yapardı, ta ki konu Panenka'ya gelene dek. O zaman çileden çıkardı. 35 yıl boyunca benimle konuşmadı ve onca yıldan sonra bir kez karşılaştık ve her şey yolunda gitti. Ama bence sorun olmadı çünkü o kadar yaşlıydı ki her şeyi çoktan unutmuştu. Kariyerimde gerçekten çok değer verdiğim bir şey daha var ve o da Avrupa'dan ve dünyanın dört bir yanından gelmiş geçmiş en iyi oyuncularla all star takımlarında oynama şansım oldu. Teknik direktör soyunma odasında kadroyu açıklıyor: Yashin'in kaleci olacağını, savunmanın Brezilya'dan Carlos Alberto olacağını, Beckenbauer, Arjantin'den Tarantini olacağını, orta saha oyuncusunun Panenka olacağını, Bobby Charlton'un ortada ve solda Eusebio olacağını söylediğinde, ne diyebilirim ki, başınız dönüyor. Keegan ve Johan Cruyff önde oynayacak deniyor. Soyunma odasında onlarla oturuyorsun. Dünya futbolunun böyle süper yıldızlarının sana eşitleri gibi davranmaları beni çok etkiledi. Ben, Tony Panenka, belki sadece ve ancak Vinohrady'den Prag'daki Vrsovice'e kadar ünlü olan kişi, dünyaca ünlü Bobby Charlton'ın yanında soyunma odasında sessizce oturmuş olacakları merak ediyorum. Ve tüm bu oyuncuların ortak noktası, bir şey var, hepsi inanılmaz derecede mütevazı. Herhangi biriyle konuşmaya istekliler, centilmen ve cana yakınlar. Benim için inanılmaz anlardı. Artık çok fazla futbol izlemiyorum. Adanmışlık ve mücadeleci bir ruh görüyorum, ama oyunun güzelliğinden pek bir şey göremiyorum. Belki de sporun bu kadar hızlı gelişmesinden kaynaklanıyordur, bu nedenle, mevcut duruma açık ve etkili olandan başka bir yaklaşım için zaman yoktur. Bugünlerde güzelliğe ayıracak zaman yok. Çek Cumhuriyeti, hala üç uzatma penaltılarının üçünü de kazanıp %100 istatistikle giden tek takım. - İlk penaltı atışı 1891 yılında yapıldı. O tarihten 85 yıl sonra o zamana dek ismi pek bilinmeyen oyuncu topun başına geçti ve adını vereceği tuhaf vuruşu yaptı. - Kaleciler, daha etkili olan hareketsiz durmanın aksine, penaltılar için gereğinden fazla biçimde bir köşeye atlıyorlar. Penaltı oyunu algısı iki stratejiden üçe kaydı ve atıcılar için teorik başarı şansı yükseldi. 1997 -2000 yılları arasında Fransa ve İtalya'da 459 penaltı üzerine yapılan bir çalışma (Chiappori ve diğerleri, 2002), ortaya vurmanın, sağ köşeyi hedefleyen yüzde 70,1 'lik başarıya ve solda yüzde 76,7' lik başarıya karşılık, ortalama yüzde 81 'lik en yüksek başarı oranına sahip olduğunu gösterdi. Ancak genel olarak sağ veya sol kuralı etkili olmayı da sürdürüyor. İki İsrailli akademisyenin yaptığı ayrı bir çalışma, hedefin merkezinde kalmanın bir kalecinin kurtarış yapma şansını artırabileceğini öne sürüyor. 286 penaltı ile yapılan ile yapılan bir çalışmada, ortada kalan kalecilerin, yanlara vurulan şutlar için planjon yapan kalecilere kıyasla ortayı hedefleyen çok daha yüksek vuruş oranını kurtardığını gözlemlemişler. Ancak yine de mevzuyu basitleştirmek gerekirse, çok sayıda çalışma kalecilerde bir eylem önyargısı olduğunu öne sürüyor: Yerinde kalmak ve başarısız olmaktansa hareket etmeyi ve kurtarmayı tercih ediyorlar, hatta yerinde kalmanın bile daha iyi bir strateji olabileceğini bildikleri halde. - Panenka, öncesinde ölü top becerisiyle bir süredir kulübünün penaltı atıcısıydı, ancak 1974 'ten önce başarı oranı etkileyici değildi. O yıl Çekoslovak liginde oynanan Plzen maçında bir penaltı kaçırdı. Hakem, Plzen'nin bir oyuncusunun ceza sahasına girdiğini fark etmişti, atışı tekrar ettirdi, ancak Panenka bunu da kaçırdı. Oyunun ilerleyen bölümlerinde üçüncü penaltıdan gol attı, ancak daha önceki ıskalarından dolayı o kadar sinirlendi ki penaltı atışı antrenmanına ağırlık vermeye karar verdi."}
{"url": "https://futuristika.org/antonio-lobo-antunes-ensest-ve-diktatorler/", "text": "Portekiz Yazarlar Birliği Kurmaca Büyük Ödülü'nü kazanmış Lanetlilerin Oyunu1 romandan öte, Antunes'in Komünist korkusundan feleğini şaşırmış ailenin suratına tükürmesi. Ölmek üzere olan patriği Diogo'nun mirasına el koymaya çalışan ve tehlikeli bir komünist işgal olacağına inandıkları şeyden önce ülkeden kaçmaya çalışan burjuva bir ailenin üyeleri 1970 'lerin ortalarında geçen Portekiz portresinin alaya alınması. Hikaye, Diogo'nun onu bunu çarptığı yatırımlarla dolu kariyerinden sonra kalan parayı elde etmeyi planlayan Diogo'nun açgözlü damadı Rodrigo'ya odaklanıyor gözükse de, birçok anlatıcı sırayı alıyor, Antunes'te sıklıkla görüldüğü üzere bir dehşet korosu oluşturuyor. Diogo'nun üç çocuğu Leonor, Rodrigo'nun yıllarca kendisiyle evli kalan küskün karısı, Francisco ve Ana'nın isimsiz annesiyle evli olan kendi halinde bir adam Goncalo ve kızı kuzen olarak anılan zihinsel engelli bir kadın da para için didişiyorlar. Hikaye hemen her karakterin perspektifinden anlatılıyor ve Antunes'in anlatıcıları göz kamaştıran detayların saldırdığı karmaşada sağ kalmaya, çöküşten kaçmaya kurtulmaya ve umursamamaya çalışıyor. Bir doktor ve bir noter, Rodrigo'nun ensest ilişkileriyle öfke uyandıran ailenin yozlaşmış halinden dehşete düşmüş iki yabancıdır. Kitaptaki 10 anlatıcıdan Ana'nın insanı yoran kocası Nunu'nun sesi, kitabın üçte birlik ana gövdesini oluşturduğundan öyle ilerleyecek sanılırken, diğer sesler arka arkaya sahne almaya başlıyor. Şenlikteki beş gün boyunca ilerleyen hikaye, anlatıcıları hatıraları, hayalleri, kabusları ve gerçekliği arasında kapkara bir ironiye bulanmış bir şekilde fantazmagorik itiraflara dönüşüyor. Portekiz'deki diktatörlüğün ve ailenin diktatörünün ölümündeki açık sembolizm, bu mükemmel Portekiz irfanı ailenin suçları ve çöküşünün hikayesi ülkenin siyasi bağlamını ona hiç değinmeden yansıtmayı başarıyor. Ne zaman biri benim kitabımı okuduğunu söylese bu hatalı söylem beni hayal kırıklığına uğratıyor. Sorun şu ki kitaplarım okumaktan anladığımız şekilde okunmamalı: bana göre yazdığım romanlara yaklaşmanın tek yolu, onlara yakalanmak, bir hastalığa yakalanmak gibi. Şiir, imge ya da başka bir şey olarak ele alınırsa anlaşılır. Kişi kendi becerisinden, hepimizin sahip olduğu, hayatı, bizimkileri ve diğerlerini açmak için sahip olduğu anahtardan vazgeçmeli ve sadece metnin sağladığı aracı kullanmalıdır. Aksi takdirde, sözcüklerin yalnızca samimi duyguların işaretleri gibi kalır ve karakterler, durumlar ve olay örgüsü, metnin ruhunun derin arka planına bir yol açmak için kullandığım yüzeysel bahaneler olacağından, asla anlaşılmaz bir hale gelecektir. Yola çıktığımız macera, anlatıcının ve okurun birlikte üstleneceği, bilinçaltının karanlığına, insan doğasının köklerine doğru ilerleyecek. Bunun farkına varmayanlar kitapların sadece bir kısmının ve daha az önemli unsurlarının farkında olacak: ülke, kadın erkek ilişkisi, kimlik meselesi ve bunun arayışı, Afrika ve sömürgecinin vahşiliği vesaire vesaire..., siyasi, sosyal veya antropolojik açıdan belki de çok önemli olan, ancak çalışmamla doğrudan hiçbir ilgisi olmayan temalar. Amacım romanın sanatını dönüştürmek, olay örgüsü en önemsiz detay bana göre, kullandığım bir araç sadece, önemli olan bu sanatı dönüştürmek ve bunu yapmanın binlerce yolu var, ancak herkes kendi yolunu bulmak zorunda."}
{"url": "https://futuristika.org/antonio-lobo-antunes-oluler-hala-pesimi-birakmiyor/", "text": "Açık konuşayım. Benim için coğrafya yok! Ben sadece bir yazarım, Portekizli bir yazar değilim. Babamın ailesi Alman'dı ve annemin ailesi Brezilya'nın kuzeyinden geliyordu... ve onun babası bir Yahudi'ydi. Lobo Yahudi ismidir. Yabancı edebiyat kavramına şiddetle itiraz ediyorum... ve ulusal kimlikten bahsetmişken: diktatörlükler böyle diye diye başlar! Edebiyatta periferi ve merkez yoktur; sadece yazarlar vardır. Sorun coğrafi değil, daha çok sayısaldır. 19. yüzyılda Rusya, Almanya, Fransa, İngiltere ve ABD'de en az otuz edebiyat dehası vardı. Bugün dünyada bu çapta beş yazar varsa şanslıyız, o zaman bugün iyi edebiyatı nerede bulabiliriz? Çoğunlukla üçüncü dünya ülkelerinde, çünkü sıkıntılar, izolasyon, mücadele bize iyi çalışma koşulları sağlar. Sözde medeni bir ülkede, sözde demokrasilerde iyi bir yazar olmak daha zordur. Bu kitabın Lizbon'u, diğerlerinde olduğu gibi, isimler gerçek yerlere karşılık gelse bile, tamamen bir kurgudan ibarettir. Kitaplarımdaki Portekiz de hayal ürünüdür. Vatanseverliği anlamıyorum, milliyetçiliğe güvenmiyorum; unutmayın, Salazar ile büyüdüm ben. Yazmayı bir meslek olarak algılayamayan doktor aileden geliyorum. Ben ergenlik çağındayken ve yazarlık fikrini sunduğumda, Salazar yönetimindeki Portekiz'in maço kültürü için berbat bir kabus olduğumu düşündüler. On dört yaşındayken babam bana Celine'in Kredili Ölüm kitabının bir baskısını verdi. Bu kitap beni yazının gücü ve olasılıkları hakkında ikna etti. Dilimde Portekizce yazmak için etrafımda duymam gerekiyor. Bir dil, farklı alış verişlere ve sosyal sınıflara ait birçok kelime ve argonun katmanlaşmasıdır. Aynı zamanda çağdaş kelimelerle ve yabancı etkilerle arkaik kullanımdan geriye kalanların karşılaştırılmasıdır. Diller bir kültürle hareket eder ve büyür. Dilim, duyduğum ve okuduğum her şeyin toplamı artı daha fazlasıdır. Yıllar içinde metafor üretme cazibesine direnmeyi öğrendim: kitabın kendisi bütünüyle bir metafor olmalıdır. Ayrıca dilsel renkli havai fişeklerle okuyucularımın gözünü kamaştırmaya çalışmaktan da vazgeçtim. Nabokov'u ele alalım, kesinlikle büyük bir yazar, ama onun zekası ona bir engel haline geliyor. Her fırsatta zekasını sergiliyor, hem de çok iyi bir zeka. Ama bence bir kitap, yazarının zekasını sergilemek yerine kendi başına zeki olmalıdır. Büyük caz müzisyenleri hakkında beni büyüleyen şey, bir müzikal cümleyi sonsuza dek kendilerinin olacak şekilde çok az bükerek uygun hale getirebilmeleridir. Müzikalliğin kelimelerin kendisinden ortaya çıkmasını sağlamak için noktalama işaretlerinden büyük ölçüde vazgeçtim. Savaş tam bir dehşettir. Hala o savaştan kalma travma sonrası stres sendromu tedavisi gören 30.000 insan var. Savaş hakkında hiçbir şey yazamazsın. Askerlerin savaşın nedenlerini tartıştığı savaş filmleri izledim. Saçmalık. Savaştayken bunun adil bir savaş olup olmadığını kendinize sormazsınız, sadece hayatta kalmakla, eve dönmekle ilgilenirsiniz. Ölüler hala peşimi bırakmıyor. Ama şunu söylemeliyim ki, savaşta yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymuyorum. Buna öldürmek de dahil. Angola'ya vardığımda, yeni bir dünya keşfettiğimi hissettim, farklı takımyıldızları olan bir gökyüzü. Mekan delici güzellikte tam bir duyusal patlamaydı. Bitkilere, hayvanlara, insan bedenlerine ilk kez tüm güzellikleri ve gizemleriyle bakan bir çocuk gibi hissettim. Afrika'nın en bariz etkisi, zaman sorununu çözmeme yardımcı olmasıydı. Afrikalılar geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek arasında net bir ayrım yapmazlar. Onlar için sadece biraz önce ne olduğunu ve biraz sonra ne olacağını içeren esnek bir şimdiki zaman vardır. Bu zaman anlayışını benimsedim, çünkü yaşanmış deneyimi ve yazılı kelimeyi bir araya getirmek istedim. Hepimizin sevgi ve anlayışa karşı bastırılamaz bir ihtiyacı var. Benim durumumda, ailemden gelecek herhangi bir şefkati kaçırdım onlar basitçe şefkatten yoksun insanlardı ama çocukken sağlıklı dozlarda sevgi alanların bile bu tedavi edilemez ihtiyacı, bu mutlak gerekliliği hissetmeye devam ettiklerini fark ediyorum. Kanseri bir ölüm cezası olarak kabul ettim. Birdenbire, hepimizin önümde sonsuzluğa sahip olarak yaşadığı illüzyondan mahrum kaldım. Öleceğimi sandım. Bir devlet hastanesindeydim ve bir sürü insanın öldüğünü ya da ölmeye hazırlandığını gördüm. Çok cesurlardı, haysiyet doluydular. Oradaydım ve utanç duydum. Benden kesinlikle daha iyi olan onlar öldü ve ben iyileştim, kanserin beni daha iyi bir insan yaptığını hissediyorum. Bugün artık ölümü düşünmüyorum. Aksine, her dakikanın tadını çıkarmaya çalışıyorum, küçük şeyler, güneşli bir gün, sizinle bu konuşmayı yapmak... kanser deneyimim beni değiştirdi. Hayatımda ilk kez, hayatta olmanın bir onur olduğunu hissediyorum. Hayal gücü mayalanmış bellektir. Anılarımızı bu şekilde düzenliyoruz. Babam nöropatolojistti ve kardeşlerimden biri de beyin cerrahıydı. Beyin hasarı nedeniyle anılarını kaybeden insanlarla yıllarını geçirdiler. O insanların artık hayal güçleri yoktu. Demek istediğim, yazarlar olarak hiçbir şey icat etmiyoruz, sadece hatırlıyoruz. Dünyanın Sonundaki Yer'e otuz yıldan fazla bir süre önce, çok genç bir adam olarak başladım. İlk versiyonda, hiç savaş yoktu. Birçok yönden, savaş hakkında doğrudan konuşmak imkansızdır. Benim için kişisel bir meseleydi. Afrika'ya vardığımda gökyüzüne baktım ve Bu yıldızları tanımıyorum. Burada ne işim var? dedim. İstediğim tek şey eve canlı dönmekti. Takvimler tuttuğumuzu ve hayatta olduğumuz her günü sildiğimizi hatırlıyorum! Vietnam Savaşı'nda, Cezayir Savaşı'nda olan insanlarla konuştum ve onları çok iyi anladım. Bunları karına ya da oğluna söyleyemezsin çünkü anlamazlar. Bu çok garip bir deneyim. Devrimden sonra, Portekiz'de bir tür ağza alınmayacak suçluluk vardı. Diğer birçok ülkede olduğu gibi, çok zalim ve şiddet yanlısı olan askeri polis üyeleri, kısa bir süre hapiste kaldılar ve sonra geri çekildiler, istihbarat servisleri için çalıştılar. Savaştan sonra Almanya'da ve Romanya'da da böyleydi. Devrimden iki ya da üç yıl sonra herkes unutmak, kırk yıldan fazla süren diktatörlüğün hiç yaşanmadığına, savaşların yaşanmadığına inanmak istiyordu. Ama benim için onlar hala vardı, çünkü kuzenlerimden biri öldürülmüştü, kardeşim hapse atılmıştı ve ben Angola'daydım. Benim asıl karşı çıktığım şey, bizi kendi soyut sloganları adına anavatan, onur, cesaret ve benzeri savaşa göndermeleriydi. Politikacılar da bizi umursamadı. Savaşın arkasında ekonomik çıkarların olduğu, insanların çatışmanın her iki tarafına da silah satarak zenginleştiği açıktı. Gördüğüm buydu askerler genellikle çok fakirken ve fakir ailelerden gelirken bazı insanlar zengin oldu. Ama insanlar neler olduğunu bilmiyordu. Bush Irak'ta savaşı başlattığında, örneğin, büyük kızım oradaydı çünkü uluslararası bir tıp derneğine üyeydi. Ama çok az şey gördü çünkü Amerikan ordusu tüm bu organizasyonları sınıra taşıdı."}
{"url": "https://futuristika.org/aquirax-uno-ve-saykodelik-illustrasyonlari/", "text": "Akira Uno olarak da bilinir. Japon illüstratör ve ressamdır. 1934 doğumludur. Çalışmaları fantastik öğeler, saykodelik haller, grotesk canlılar, erotizm ve renklerin sesini yükseltip öne çıkması üzerine kurulu. Özellikle 1960'lar ve 70'li yıllar Japonya Yeraltı Sanatı'nda çalışmaları öne çıktı. Bahsi geçen dönemde tiyatro, moda, movie ve animasyonlarda çeşitli sanatçılarla birlikte sıklıkla yer aldı. Akira Uno, Japon avangardında ismi Tadanori Yokoo, Keiichi Tanaami ya da Tsunao Harada ile birlikte anılıyor. Ayrıca manga sanatçıları olan Sanpei Shirato, Seiichi Hayashi ve Katsuhiro Otomo ile birlikte, sayılan isimlerin hepsi 1960'lı yıllarda Tokyo'da faaliyet göstermiş bir yeraltı tiyatro hareketi olan angura!'dan çıkma. Angura! çalışmaları -ve tabii ki Aquirax Uno'nun da- dönemin karışık toplumsal ruh haline uygun olarak, çokça kaotik, renklerın parlak kullanımı üzerine kuruluydu. İllüstrasyon ile başlayan Akira Uno, Japonya'da illüstrasyonun güzel sanatlar dalı olarak öne çıkmasıyla ismini duyurdu. çalışmalarında gerçeküstü hava, düşsel göndermeler göze çarpıyordu. Satyr benzeri yaratıklar, kanatlı ya da boynuzlu canlılar, genital organların sık kullanımı gibi öğelerle, fantastik tasarımlara imza atan Uno'nun çalışmaları yer yer absürt, mizah etkileri de taşıyan bir konumdaydı. Çalışmalarında yer alan kadınlar genelde soluk bakışlı, karanlık, gölgelere karılmış ya da etraflarında ilginç canlılarla tasvir edilir. Çalışmalarını Aquirax ] diye imzalayan sanatçı, sinemaya da el atmıştır. 1964 ile 1966 yılları arasında yaptığı animasyon kısa filmlerinden oluşan bir DVD 2002 yılında yayımlanmış. Mannequin kullanmıyorum. Resim metafiziksel ise, kendimi ellerimin çizimine bırakıyorum. Dilerseniz buna otomotizm ] de diyebilirsiniz. Gerçekçi bir resim yapmak istediğimde ise, fotoğraflara yöneliyorum. Ancak onları, fotoğrafçının telif haklarını bozmayacak şekilde kullanıyorum. Çizerken bu türden düşüncelerim olmaz. Ancak sanırım o resimler biraz garip bir zamanda yer alan kadınları betimliyor ya da bizim günlük hayatımızdan oldukça uzak bir konumları var. Yaratıksal bir egoizmle kedi olmak isteyen bir köpeğin çizgileriyle olabilir. Genel olarak konuşmak gerekirse, kadını en iyi bir kedi betimler. Ancak köpeğe benzeyen, fil gibi olan ve tilkiyi andıran kadınlar da mevcuttur. Fransız şair Paul Geraldy'nin Toi Et Moi/Sen ve Beni için görsel bir çalışma yapmak istedim. Ancak şiirin o soyut-abstract dünyasını fiziken betimlemek imkansız. Şiirin treorik bir dili olduğu fikrinden hareketle, bu movie de imgelerin metaforu olacağından, bir erkekle bir kadının görsel zamanda betimlemeyi denedim. Günlük hayatı da bir parça fanteziyi de içeren Sen ve Bende kadınla erkeğin etinin parçaları gerçek ile yapaylık arasında dört nala gidiyorlar. Tatil günlerimde bile kendimi çalışırken buluyorum. Gerçi benim için çalışmak dediğimiz iş değil daha çok bir hobi. Sonra hafta içleri gidip movie izliyorum. Sanırım günlerim belirli bir yapıda değil."}
{"url": "https://futuristika.org/arabesk-ve-avangart/", "text": "Allah'ın unuttuğu bir yerde büyüdüm ben. Babam küçüklüğünde trombolin çalarmış. Ama ben büyürken çaldığını hiç görmedim. Babamla ilgili ilginç olan nokta, Amerika'da klasik müzik eğitimi almış son insanlardan olması. Her yönüyle klasik müziğe hakimdi. Böylece ben evde AC/DC ve Foreigner dinlerken o Stravinsky çalıyordu. Böyle garip bir durum oluşmuştu. 84-85 yıllarında Slayer'ın gelip beni bu rock&roll sığlığından kurtarmasıyla kendime geldim. Yük trenlerine atlamak neredeyse bir ritüel ya da küçük klanımıza girmiş olmanın resmi ispatıydı. Çevremize yabancıydık ancak oturup kendimizi aptallaştırana kadar içen tiplerden de değildik. Neredeyse İNFİLAK edecektik. Tren sesi duyulduğunda her ne iş yapıyorsak onu bırakıp raylarda trenle yarışıp içine atlamaya çalışırdık. Bazen ancak son saniyede bunu başarabilirdik. Bazen de saatlerce beklerdik, saatlerce... Tren sanki bize göre bir ayar tutturmuştu. Aslında düzensizdi. Sanki öngörülemeyen bir çağrı gibiydi, uymak zorundaydınız. Aslında belirli bir nedeni yoktu, sadece o trene atlayıp NEREYE olursa gitmek, sonrasında bir şekilde eve dönüş yolunu bulmak isterdik. Bu da bizim ayinimizdi. İnancımız bunaydı. Şimdi düşününce, müzikal olarak uç işler yapan bir avuç insan olarak, aslında o dönem yaptıklarımıza benzer bir durumdayız. Bizim bu noktada etosumuz/inancımızın ne olduğundan emin değilim: Müzik mi trenler mi? Sanırım trenler, asıl nokta onlar. Albüm tasarımının temeli Pythagoras/Pisagor'un evreni kavrayışında yatıyor. Bu dediğim, çene çaldığımız akademik bir geyik değil. İçine girilebilecek en temel gerçekleri. Mitolojik elementler, en temel Pisagor prensiplerini anlayışımla ilgili olan sembolizme hizmet ediyor. Amerikan toplumu çöküntünün eşiğinde. Müzik aracılığıyla bizi İslam'dan ayıracak bir sürecin içinde yer almaktan nefret edebilirim. Zaten gidilebilecek en uç noktaya gitmiş, ayrılabilecek kadar ayrılmış durumdayız, şimdi ise atomik tozla kendimi muhteviyatımızı doldurmaya çalışıyoruz. Secret Chiefs 3 öncesinde ideolojik bir amaç yoktu. Punklardan nefret ediyorduk. Devrim bazlı müzikal anlayış güldürüyordu bizi. Ciddi ciddi dekontruksiyonist deliliğin reklamını yapıyorduk. Sonra bir miktar olgunlaştık. İlk demolarımız ve ilk albümümüzle birlikte kötü niyetli anarşizmin o sıkıntılı çukurundan sıyrıldık. Borges'in Babil Kütüphanesi'ndeki geometrik sıralamadan ilham alan beste yapabilmek gerçekten muhteşem olurdu. Böylesi bir durum bizim Secret Chiefs 3 kosmozuna da tamamen uyarlanabilirdi. Bunun bir hayal olduğunun farkındayım tabi. Bizim için, Saçmalık bu. Gerçek Türk müziği dinlemek istersem bu göt lalelerini dinlemek zorunda değilim! diyenler var. Bana yakın insanlardan bile çıkıyor bunlar. Oysa ben, yabancı değilim. İranlı bir kadınla beş yıl evli kaldım ve ailesiyle hala yakınız. Biz tıpkı Borges'in aynalarında gibiyiz. Farklı yüzlerimiz var. Yanlış düşünceler beni alıkoymaz. Bu karışıklıkta tutarlı olarak böyle düşünenleri iyileştirmeyi deneyeceğim."}
{"url": "https://futuristika.org/arada-kalmislarin-siginaginda-dehset/", "text": "Çağdaş Amerikan edebiyatında, ilk romanı Arkansas ile dikkat çeken John Brandon, ülkenin güneyindeki insanların bakışa açılarına odaklanıp, sıradan dehşeti öne çıkarmıştı. Siren Yayınları'ndan Merve Sevtap Ilgın çevirisiyle çıkan Sığınak'ta ise, gelecekte bir çıkış noktası olmadığını bilen bir adamın hikayesinden yola çıkıp, toplumun sinsiliğin ve kötülüğünü merkeze alıyor. Günlük hayatta, detayların yarattığı acılarla, kötülük o kadar sıradan bir hale bürünüyor ki, bir noktada, algımızın iyilik ve kötülük anlayışı arasındaki çizgi inceliyor, şeffaflaşıyor. Toby ayağa kalkıp avuçlarını birbirine sürttü ve üzerlerine bulaşan tozu toprağı temizledi. Sonra yaklaşıp çocuğun omzuna dokundu. Kitapta Toby'nin dışında yine onun gibi okul çağında olan kız çocuğu Shelby de var. Her iki çocuğun, başlarını belaya sokmaları romanın girişi sonrası okuyucuyu şaşırtmıyor. Zaten sayfalar ilerledikçe karanlık yönlere sapacağına dair havasının ve Toby'nin sorunlu bir çocuk görüntüsüyle etrafına zarar verme eğilimindeki normallik, kötülüğün yakın olduğunu gösteriyor. Ana karakterlerden, yaşayacağı yeri haritaya dart oku atarak belirleyen coğrafya öğretmeni bay Hibma da hikayeye katıldıktan sonra, Florida gibi, akla güneş, kumsallar ve sürekli neşeyle eğlenen insanlar olduğu düşünülen bir bölgede, bağnazlık, bencillik ve nefretle yaşanan gayet karanlık köşelerde yolculuğa çıkıyoruz. Öyle bir dünya ki bu, kitabın karakterlerleri, boğucu bir arada kalmışlık ve çıkmazlarla çevrilmiş bir halde, her an kirlenirken, insana dair değerlerin de ne kadar hızla çürüyebileceği gösteriliyor. Toplum ve çevre, bu üç karaktere belirli roller vermiş. Buna göre, çocuklardan biri, kısa yaşamında yönlendirildiği gibi suça meylederken, diğeri, yaşayacağı acıyla birlikte destansı bir kahramanlık görevini üstlenecek. Öğretmen, kendisinden beklendiği gibi, normların ve normalin dahilinde tekdüze biçimde kendi sahnesini oynayacak. Oysa romanın güzelliği de tam bu noktada ortaya çıkıyor. Kitabın kahramanları klasik birer kitap karakteri değil de, açmazları ve bilinmezlikleriyle, hasarlı kişiliklere sahipler. Kendi hasarları onları daha da öngörülemez kılarken, her biri kendi sıkıştıkları o dar alanlara isyan ediyorlar. Sonucunun dehşet verici olacağını içten içe biliyorlar sanki. Buna rağmen arada kalmayı kabullenmek istemiyorlar. Bu noktada toplumsal ahlak dediğimiz kurallar dizisinin muğlak bir hal aldığını, kodlarımızdaki iyi ile kötü kavramlarının yer değiştirmeye başladığını hissetmemiz, kitabın güzelliğini ve başarısını gösteriyor. Brandon, kitap hakkında soruları cevaplarken, her ne kadar dengesiz bir karakter gibi gözükse de, yazarken Toby'nin tarafını tuttuğun belirtiyor. Ayrıca, kitapla iyi gidecek bir müzik listesi vermeyi de ihmal etmeyen Brandon'ın seçtiği şarkılardan bir tanesi The Cure'dan Love Song, diğeri ise The Misfits'den Teenagers from Mars. Sadece çocukların ve mahkumların fantezileri olduğu düşünülen bu dünyada, ne çocuk ne de özgür hisseden karakterlerin, kendilerine sonu aydınlık gözüken bir yol çizilmemiş olduğunu bildikleri halde, dehşetin ve şiddetin çok yakınlarında olacağını bildikleri halde, yine de sığınaklarından çıkmaya karar veren kayıp ruhların hikayesi."}
{"url": "https://futuristika.org/aramizdaki-uzakligin-kilometre-cinsinden-degeri/", "text": "Türkiye haritasının önünde durmuş aramızdan geçen şehirlere bakıyordum. Beş dakika kadar ağlama duvarım olursan sızlanıp gideceğim. Acımı dindirmeyecek ama klişe. Klişe çünkü bu işler böyledir. Ben de ortalama- hatta ortalamanın altında bir insan olarak kalıpların dışına çıkamıyorum. Acı çekerken omuzlarım çökük geziyorum, moralim bozuk oluyor ve arabesk müzik dinliyorum. Geçen akşam Bir Kulunu Çok Sevdim çalıyordu. Hayatımda duyduğum en anlamlı şeylerden birisi olduğunu düşündüm. Yetkili bir ağızdan Mahabharata'yı dinlediğim zamanki gibi aydınlandım. Oturup üstüne bir şiir yazasım geldi. Çünkü bu işler böyledir. Şiirlerin ve şarkıların çoğu sevgiliye ya da eski sevgiliye yazılmıştır. Kereste fabrikası çalışanlarıyla ilgili bir şiir okudun mu mesela? Ben hiç okumadım. Yoktur demiyorum ama varsa da bilmiyorum. Belki de birisi kereste fabrikasında çalışan sevgilisine şiir yazmıştır ama biz o kişinin bir kereste fabrikası çalışanı olduğunu bilmediğimiz için-neyse, saçmalıyorum. Aramızdan geçen şehirler diyordum. Peki ya kalbin bana ne kadar uzak? gibisinden cümleler dolanıyor kafamda. Uzaklara bakıp derin düşüncelere dalan film karakterleri gibi hissediyorum kendimi. İçip içip sevdiğinin kapısına dayanan sarhoşlar gibi. En çok da akrostiş şiir yazan liseliler gibi. İdare et. Acı çekiyorum burada, olsun o kadar. Otobüsümün kalkmasına daha vardı. Terminalde beklerken O'nu aradım. Epey konuştuk. Terminalde turluyordum. Bir ara mendil satan çocuklar takıldı peşime. Elimle savuşturdum onları. O kadar uzun süre konuştuk ki içlerinden birisi gelip bu kadar uzun süredir kiminle konuştuğumu bilme ihtiyacı hissetti. Kulağım O'ndaydı, lafını bölmek istemiyordum. Ama sınırları aşmadığı takdirde insanların meraklarına da saygılıyım. Sağ elimin işaret parmağıyla göğsümün sol yanına bir daire çizip ortasına iki kere dokundum. Kelimelere başvurmadan O'nu anlatabilmenin başka bir yolu gelmedi aklıma. Mendil satan çocuk kocaman gülümseyip uzaklaştı. Hala uzaktan beni takip ediyorlardı ama. Zaten telefonu kapatınca da yanımda bitiverdiler. İçlerinden birisi Abi, Allah sevdiğine kavuştursun diyerek etkisiz hale getirdi beni. Yapacak bir şey yoktu. Birer tane mendil aldım hepsinden. Diğerleri gitti ama o güzel dileği dileyen çocuk kaldı. Asker olup olmadığımı sordu bana. Olmadığımı söyledim. Yalan söylediğimi bildiğini belli edecek şekilde gülümsedi. Nereye, kimi görmeye gittiğimi sordu. En sevdiğim renk dahil bir sürü soru sordu bana. Cebimdeki çekirdeğin yarısını onunla bölüştüm. Çitleye çitleye sohbet ettik. Tüm sorularına içtenlikle yanıt verdim. Bize zararı dokunmayacağını bildiğimiz için ciddi bir yakınlığımızın olmadığı kişilere böylesine özel şeyleri anlatıyoruz galiba. Soruları ve çekirdeğimiz bittiğinde spor ayakkabı giymemiş olsaydım ayakkabılarımı boyamak isteyebileceğini söyledi. Tezgahı oradaki yazıhanelerden birisindeymiş. Çok boya sürerdim dedi. Teşekkür ettim. Sürmüş kadar oldun dedim. Başını okşadım. İnsan birisinin güvenini kırdı mı bunun geri dönüşü olmuyor. Geri kalan her şey ilkokul bilgisi kıvamına bürünüyor sonra. Biliniyor ama o bilgi kimsenin işine yaramıyor. Yani ben iyi şeyler yapmıştım. Yapmaya da niyetim vardı. Ama o imaj bir kere zedelendi mi tekrar inşa etmesi neredeyse imkansız hale geliyor. Güzel olan her şeye verilecek bir yanıt, söylenecek bir söz yok. Fakat kötü olan her şeye verilecek bir tepki var. Yanlışlar doğrulara acımıyor. Güzel olanı yıkmakla kötü olanı yaratmak arasında kalp kırıcı bir orantısızlık var. İnsanın içinden gelip aklından geçen ve ağzından çıkan şeyler itici olabiliyor bazen. İçten gelen şeyin böyle bir özelliği var işte. Boktan tiksinilmesi de birazcık bundandır sanırım. Henüz tecrübe etmediğim bir ton şey var. Hayatım boyunca çok az arkadaşım oldu. Çok az insanla asgari düzeyde iletişim kurdum. Çoğu yerde çoğu zaman yapılması gerekenleri çoğunlukla bilemiyorum. Yolda ilerlerken rehberlik edecek birisi ya da bir şey lazım bana. Her gün yanından yamacından geçtiğim pek çok şeye yabancıyım. Bu gidişle yeterli tecrübeyi edindiğim vakit iş işten geçmiş olacak. Sanki başka bir yerden dekupe edilmişim buralara. Kestiremiyor, fikir yürütemiyor, anlamlandıramıyorum. Yerlere çöp atmayınca, çiçeklere su verince, hayvanları sevince, annemle pazara gidince sevdiğim kızı da öpebileceğimi zannediyordum. Ama öyle olmadı. Nasıl öyle olmaz, aklım almıyor bunu! Arkadaşlar arada sırada Seni sikip çoğaltmamız lazım diyorlar. Bazen hak veriyorum onlara. Ben birisini seviyorsam bunun nedenleri çok basittir. Ayakkabılarını bağlamak için eğildiğinde ortaya çıkan poz, pantolonunun bacaklarını saran kısmı, sergilediği bir mimik, yazdığı bir şey, kahkahası, söylediğim bir şeye verdiği tepki... Bir fotoğrafı vardı mesela. Yeşillik bir kadrajda yalnız, kollarını havaya kaldırıp iki yana açmış, birisine sarılacakmış gibi gülümseyerek objektife bakıyor. Boşluğu kucaklıyor. İşte o boşluğu ben doldurmalıydım. Kollarının arasındaki hacim ben olmalıydım. Reddedildim. Elini sıkmakla yetindim. Barış Bıçakçı okumak gibi bir şeydi O'nu sevmek. Hiç vazgeçmeyebilirdim. di'li geçmiş zamanın ifadenin içeriğine hüzün katmak gibi bir özelliği var. Şart eki öyle değil mesela."}
{"url": "https://futuristika.org/arap-bahari-occupywallstreet-ve-a-b-d-de-ortadogulu-olmak/", "text": "Bir süre önce bir üniversitede A. B. D.'de Ortadoğu kimliği üzerine bir konferans vermeye davetliydim. Orada söylediklerimin özetini Türkçe yazdım. Arap baharını, #OWS'yi harmanlayıp, olayların Ortadoğulu algısı üzerindeki olası etkilerini tartışıyor. Bugünlerde A. B. D.'de Ortadoğulu olmak, sadece 'terörizm' veya 'batı karşıtlığı' ile suçlanmak anlamına gelmekten ve şiddet, hoşgörüsüzlük, dar görüşlülük ile ilişkilendirilmekten yavaşça uzaklaşıyor. Dünyada olup biten olaylar ve bu olayların yarattığı algı değişikliği, A. B. D.'deki Ortadoğulu kimliğini çok katmanlı ve daha karmaşık bir hale sokuyor. Arap Baharı'nın Ortadoğu'yu şekillendirmesi ve #OccupyWallSteet 'nin A. B. D.'de seçimler öncesi yarattığı hava, A. B. D.'de Ortadoğulu olanlara karşı yeni görüşlerin pekişmesine yol açıyor. En büyük temenni, bu çifte bağın özellikle tutucu tabanda kendilerine yer bulması ve Ortadoğulu algısını muhafazakarların etnosentrist anlayışından bir an önce uzaklaştırması. Gerek kişisel, gerekse toplumsal kimliklerimizin, algılarımızın ve hafızalarımızın hikayeler ile yaratıldığını ve sürdürüldüğünü varsayarsak, A. B. D.'deki Ortadoğulu kimliğinin geçen yıla kadar neden bu kadar marjinal bir halde olduğunu anlamak güç olmaz. A. B. D.'deki Ortadoğulu algısı, 11 Eylül saldırılarına kadar bölgedeki diktatörlüklerin şiddet aşkı, yönetenlerin hoşgörüsüzlüğü ve küçük çapta yapılan terör saldırıları ile şekilleniyordu. 11 Eylül saldırıları, çoğunluk A. B. D.'linin bu algılarını yeni bir boyuta taşımalarına sebep oldu. Afganistan/Irak işgallerinde orduların yaşadıkları kayıplar ve saldırı yöntemleri ise sadece ve sadece A. B. D.'lilerine yargılarına katkıda bulundu. Ortadoğu insanının karmaşıklığı, şiir sevgisi, kültürün zenginliği bu konulara özel ilgisi olanlar dışında çoğunluk A. B. D.'li için tamamen bilinmez olmaya devam ettiler. Fakat neredeyse 1 yıl önce başlayan Arap Baharı ve uluslararası basındaki yankısı A. B. D.'lilerin bu algılarını değiştirebilir. 1 yıl kadar kısa bir süre, algı değişimini bilimsel olarak gözlemlemek ve güvenilir olarak yayınlamak için yeterli bir zaman olmasa da, bu konuda isabetli olacağına umut ettiğimiz tahminler yapabiliriz. Çünkü, diktatörlükerin, şiddet eylemlerinin, 11 Eylül'ün ve intihar saldırılarının yaptığı gibi, Arap baharı da bir Ortadoğulu hikayesi yazıyor. Arap baharına kadar yazılan hikaye bir fark hikayesiydi. Çoğu A. B. D.'lilnin gözünde 'onlar' sadece farklıydılar: şiddeti seviyorlardı, diktatörlere boyun eğiyorlardı, özgürlükleri umursamıyorlardı, kişisel haklar yerine toplumsal baskıyı ön plana çıkarıyorlardı, ve en kötüsü, gelişmiş medeniyetler 'onların' umurlarında değildi. Bu kabul edilemezdi çünkü 'onlar' tüm Amerikan değerlerine ters düşüyorlardı, normal değillerdi ve bu yüzden soğuk savaş sonrası birden bire A. B. D. dış siyasetinin favori düşmanları haline geliverdiler. Ortalama bir A. B. D.'linin düşünceleri, George W. Bush'un söylemlerinde kendini çok güzel bir biçimde göstermişti. Çoğunluğu Ortadoğu'daki devletlerden oluşan şer ekseni, A. B. D. dış siyasetine yeni bir çevreleme politikası için hedef göstermişti. Fakat yeni düşmanına karşı çevrelemeden daha öteye giden teröre karşı savaşı bir Haçlı seferi ilan etmesi, mesela, ne bir dil sürçmesiydi, ne de A. B. D. halkını bir ikna veya manipülasyon çabasıydı. A. B. D.'li muhafazakar beyaz Hristiyanlar'ın samimi düşüncesi bu yöndeydi ve gereğinden fazla saf bir insan olarak George W. Bush uluslararası basındaki olası sonuçlarını düşünemeden bu sözü söyleyivermişti. Bu öcü hikayesi o kadar ikna ediciydi ki, A. B. D.'de eğitimli insanlar dahi fakir, zar zor çalışan 2. el Sovyet teknolojisi kullanan Irak'ın mucizevi bir şekilde füze yapabileceğini ve o füzenin bütün Ortadoğu'yu, Avrupa'yı, Atlantik Okyanusu'nu aşarak, kimse müdahale edemeden, A. B. D.'yi vurabileceğine inanıyorlardı. A. B. D.'li için Ortadoğu'lu imgesi, kıyıda köşede rahatsız bir biçimde oturan, bir apartmanın bodrum katında ve mutlaka karanlıkta yaşayan bakımsız bir tipti: Dostoyevski'nin yeraltı adamı gibi sürekli komplo kuran cani bir dahiydi. Fakat Arap baharı bu öcü hikayesinin yanlışlığını aslında yanlışlığından öte, bu hikayenin ne kadar ırkçı olduğunu ortaya koydu. Çöken küresel ekonomiyle yükselen yoksulluk sınırını arka planına alan ve sosyal medyanın sponsorluğunda başlayan Arap baharı, Ortadoğulu için yeni bir hikaye yazdı. Ortadoğulu insanlar barışçı gösteri yapabiliyorlardı, sanıldığı kadar şiddet aşığı değillerdi, diktatörlükler tarafından itilip kakılmayı sevmiyorlardı, özgürlüklerine düşgündüler ve uluslararası desteğe açıklardı. Arap baharı ile devrimci ve özgürlükçü bir hikayenin temellerini attı Ortadoğu. Henüz temelleri atılan ve nasıl yazılacağını merakla beklediğimiz bu yeni hikaye, Ortadoğulu hikayesini, A. B. D.'li hikayesine beklenmedik bir şekilde bağladı. Ortadoğuluları öteki olarak gören ve onları baskıyı seven, özgürlükten uzak garip yaratıklar olarak algılayan A. B. D.'liler için, Arap baharı kendi ırkçılıkları ile yüzleşmek için önemli bir fırsat oldu. Çünkü, tarihin hiciv yeteneğine bir kere daha hayran olarak, göz önünde tutmamız lazım ki, Ortadoğululara karşı kendilerini üstün gören muhafazakar A. B. D.'liler, aynı zamanda A. B. D.'nin despotluktan kaçıp özgür devlet kuran hikayesine çok sıkı derecede bağlı olan insanlar. Ve bu iki hikaye arasındaki benzerlikleri görmemek gerçekten özel bir yetenek veya nefret gerekiyor. Bu özel nefrete sahip olanlar mutlaka ve mutlaka başkalarını farklı ve aşağı görmek için her türlü bahaneyi zaten kullanacaklar. Fakat, kendileri, onlara daha fazla satır ayırmamıza değmecek kadar azınlıktalar. Dünyanın dört bir yanında #İşgal ayaklanmaları başlatan #OWS'nin bu denklemde ise ayrı bir yeri var. Arap baharı ne kadar A. B. D.'ye uzanıp, A. B. D.'nin kuruluş hikayesi ile bir bağ kuruyorsa, #OWS'de Ortadoğu'ya uzanıp, Arap baharı ile daha sıkı fıkı bir bağ kuruyor. Tabii ki arada çok belli farklar var: Wall Street'te gösteri yapanlar mermilerden kaçmıyorlar, diktatör devirme derdinde değiller, çok değişik isteklerle ve ellerinde tüfek yerine Starbucks kahveleri, Apple bilgisayarları ile bir araya geliyorlar ve sosyal medyanın kısıtlanmadığı, internetin yasaklanmadığı ve konuşma özgürlüğünün göreceli olarak daha iyi olduğu bir yerde bu gösteriyi yapıyorlar. Fakat, Tahrir Meydanı gazilerinin, Wall Street meydanında eylem yapanlara tweet attıkları ve taktik verdikleri de bilinen bir gerçek. Bununla beraber #OWS hareketi, kendi diktatörleri olarak bankacıları hedef gösteriyorlar. Böylelikle, Arap baharı ve #OWS, A. B. D. halkı ve Ortadoğulu kimliği arasında bir çifte bağ oluşturuyor. Arap baharı, A. B. D. hikayesine uzanırken, #OWS, yüzünü Arap baharına dönüyor ve %99 ile Ortadoğulular arasında bir ortak başkaldırı hikayesi yazıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/arbouterum-zihin-uyanik-beden-uykuda-kulak-seste/", "text": "Thrill Jockey Records'dan album haberi aldık. Arbouretum'un ilk albümünden bu yana yarattıkları ses ve vokal kendine özgü biçemiyle öne çıktı. Sözler, zamanın sözlüşleştirilme trendinin aksine, sözcükleşsizletirilme çabamızın aksine, önemli bir yerdeydi. Heumann'ın sözcükleri kafanızda hikayeler yaratıyor. Song of the Rose / Gülün şarkısı, 24 Mart tarihinde arz-I endam eyledi. İlk şarkı Call upon the fire hipnotik ezgiyle başlıyor ve diğer şarkıların sözlerinde de simgesel bir karanlık hissiyat mevzu bahis."}
{"url": "https://futuristika.org/ardindan-javier-marias/", "text": "70 yaşındaydı. Bir İspanyol edebiyatı devi. Zatürrenin aldığı Madridli romancı Javier Marias denilince akla gelen görüntü budur. El Pais gazetesi için yazar, çevirmen, editör ve köşe yazarıydı. Prensip sahibi bir adamdı. 2012'de İspanya'nın ulusal edebiyat ödülünü reddetti, çünkü Devlet kütüphanelere ayrılan fonu kesmişti ve bunun uygunsuz olacağını düşündüm dedi. Aynı zarafet, güncel eğilimlerden ve piyasanın istediği şeyden uzak, zamansız bir klasisizm barındıran düzyazısında da bulunabilir, diyor Le Monde. Gerçekten, üzerinde en çok düşündüğü üslubu gözükse de, insan düşüncesinin karmaşık ağlarını, sonsuz dolambaçlarını takip etti, en karanlık gölgeleri ve öngörülemez bir ağırlığı, uzun cümleler ve upuzun cümleler kurup anlattı. 1950'lerde Franco rejiminde öğretmenlikten men edildi Julian Marias. Yale Üniversitesi'nde öğretmenlik yapacağı Amerika Birleşik Devletleri'ne ailesiyle birlikte sürgüne gitmeye zorlandı. Anglo Sakson yazını Javier üzerinde kalıcı bir etki bıraktı. İngiliz edebiyatına düşkünlüğüyle birçok yazarı İspanyolcaya çevirdi. Metinleri genelde tarih, zaman, savaş ana başlığında belirli karakterlerin kaderleri, aşk, evlilik, sır hikayelerine dayandı. Belki derdini tek sözcükle özetlemek için zorlasalar, insanın düşkün olduğu o temaya yaslandı: ihanet. Hiç görüp yaşamadıklarımız, hiç bilmediklerimiz kadar yaşadıklarımızın içinde saklı anlamları da sunan bir edebiyat Javier Marias'ınki. 'O nihayetsiz olanlarla olmayanlar', olmuş ve olabilecek olanlarla dolu bir edebiyat, diyor Seda Ersavcı, kendi yas yazısında. Hayat ve sonsuz olasılıktaki yaşam anlatı kanallarına sığdırılabilir mi? Marias'a göre mucizevi olan da tam bu çabaydı. İnsanın hiç durmadan sayısız formda, efsanelerle, destanlarla, şiir, yıllıklar, masallar, mitler, türküler ve ilahilerle, biyografi, roman veya ağıtlarla tam da ne anlatılamayacağını, anlatılması imkansız gözükeni yüzyıllar boyunca anlatmaya çalışmamızdaki olağanüstü çabaya dikkat çekti. Edebiyatta cevap arayanlara, cevap vermeye çene yazarların arasında karanlığı deşmekten başka çaba olmadığını bilenlerdendi. Ölülerimiz, öldürdükleri, artık ortak bir dilde buluşmanın sonsuza dek önlendiği o kalabalığı, yaşayanlarla ortak dilde buluşturmaya çabalayan bir avuç yazardan biriydi denebilir. Bu imkansızlığın ağırlığını değil, metnin dilinde katmanlı bir aşkınlığı çalıştı. Belirtmek gerekir, Real'in algısını düzeltenlerdendi. Hafızası olanların bildiği gibi, solcular ve cumhuriyetçiler, yani İç Savaş'ın kaybedenleri, 'Real' sıfatının kuşkusuz çelişkisine rağmen Madrid'i Atletico'ya tercih ediyorlardı. Real Madrid kuşatılmış ve bombalanmış şehrin ismini taşıyordu, Atletico Aviacion ise Francocu pilotların, tam da zalimce başkenti bombalamaya kendini adayanların takımıydı. Oyuncularımız arasında az 'kızıl' olmadı, Del Bosque, kaleci Miguel Angel, Breitner, ve sadece ellili ve altmışlı yılların Avrupa zaferleri, diktatörlük rejiminin tüm fırsatçılığıyla takıma yanaşmasına neden oldu, takımın rejime değil. Futbol da hafıza ve ihanet dolgunluğuyla bir anlatı aracıdır ona göre. Bilek hafızası olan biriydi, Olympia Carrera de Luxe daktilosuna ve el yazısından vazgeçmedi. E posta çağına rağmen haftalık köşe yazısını El Pais'e faksla göndermeye devam etti. Fakstan yakın zamanda vazgeçmiş, bunun yerine yazdığı sütunun fotoğrafını çekip WhatsApp üzerinden göndermiş."}
{"url": "https://futuristika.org/are-you-going-with-me/", "text": "Refik Halid'in totaliter rejimler üzerine yazdıklarından bahsetmeyi planlıyordum; lakin sanal bir kitap alışveriş sitesindeki bannera takılınca gözüm ta Rabak'a ve Koruma Tarım'a dalıp gittim. Dalar mısınız benimle? Spiker frikikleri, baldır bacak görselleri arayıp duran kitlenin yanı sıra Türkiye'nin mikro tarihine meraklı bir kitle de var çok şükür! 1990 lı yıllarda Macit, beni otomobillendir reklamı dilden dile dolaşırdı. Doğrudur, İmar Bankası herkesin yuvasını yaptı! Erhan Yazıcıoğlu, Sacit Onan, Levent Dönmez gibi kalburüstü sesler bile bu trajik reklamı kurtarmaya yetmemiştir. Son günlerde ise televizyonlarda gördüğüm kimi reklamlar, sektörde o günlere bir özlemin olduğunu imliyor sanki. Örnekler: Vestellenmek ve Gassaraylıların unutamadığı Faryd Aly Camilo Mondragon'u anıştıran ; yani Mondiye göz kırpan Mondile. Tabii, emriniz olur! Geçmişe hasret duyan bu reklamcılık anlayışının girdabına, 90 lı yılların başında Mensucat Santral'ın başında olan ve Rabak ile Koruma Tarım'ı büyüme iştahıyla T. İş Bankası'ndan alıp bi' güzel batıran Halil Bezmen de bulunuyor. Halil Bey bir kitap yazmış. Kitabının adı şu: Mustafa Kemal'e Aşklanmak. Bir daha yazayım: Mustafa Kemal'e Aşklanmak. Aşklanmak?! Are you disco? Are you Cola? Bu ne ya! Are You Going With Me? Pek methini duymamışlara, Pat Metheny Duyduku tavsiye ediyorum. Canlarımsınız benim! Beni sizler yok ettiniz! Önce otomobillendir, çoook sonra Vestelle, Mondile, aşklan... Aynı şeyi düşündük, biliyorum, bunu hissediyorum: Haydi yaylan! Karaköy'deki katlı otoparkın çevresinde, İMKB'nin kapanış rakamlarının fotokopiyle çoğaltılmış nüshalarını satan adamlar vardı. Tam da bu noktada, TV'lerdeki yarışmalara katılan yeniyetmelerin bir savunma mekanizmasına değinmeden duramayacağım. Tarihi bir soru çıktı mı karşılarına ve de olmayana ergi yöntemiyle cevabı bulamadıklarında şöyle diyorlar ağızlarını yaya yaya: Ama ben daha o zamanlarda çocuktum, doğmamıştım vs. 1990 da doğuysa hazret, 1940 lı yılları bilmesi gerekmiyor! 1800 ler mi? Güldürmeyin adamı, hormonlu gıdalarla beslene beslene kalçaları üç çocuk doğurmuş kadınlar gibi genişlemiş güzel kızımızın ne işi olacak o yıllarla! Şimdi kaldığımız yerden devam edeyim: Bond çantalarının içinde Şişe Cam, İş Bankası hisse senetlerini de gördü bu miyop gözler evelallah! Annemin erkek kardeşinin elinde de Rabak'ı ve Korumu Tarım'ı görmüştüm. Tuvalet kağıdı bile yapamadı o kaatları. Battı. O hisselere yatırım yapan herkes gibi. Mensucat Santral topluluğu 1993 yılında tarihe karıştığında İstanbul'da ve Edirne'de iki büyük tekstil fabrikası, Edirne'de bir giyim tesisi, bir pazarlama grubu vardı. Yok oldu gitti. 1980'lerde ekonomi çok oynaktı. Zaniye Oyun Havasını düşünün. Bir Alex olamadığım gibi, bir Asaf Savaş Akat da değilim elbette. Mecazlarla gidiyorum, önüm arkam flu, affediniz bu günahkar kulu. Mensucat Santral'ın başında bulunan Halil Bezmen, asli işe odaklanma prensibini Rabak ve Koruma Tarım'ı alarak çiğnedi. Unlu mamullerin üretiminde, pazarlamasında uzmanlaşan bir firmanın prezervatif işine girmesi rantabl olabilir mi? Bir vakitler Arçelik de cep telefonu işine girmişti hafızam beni yanıltmıyorsa. Satın alınan bu şirketlerin finansman yükü, tesislerin işletilmesindeki hatalar gelir-gider dengesini alabora etti haliyle. Bunların geri dönüşü SSK prim borçları, vergi borçları ve bankalara olan kredi ödemelerindeki sıkıntı olarak yansıdı. Çöküş tarihi 1993 tür. Brezilya fönlü genç kızımız ne bilecek bunları! Hem o zamanlarda daha üç yaşındaydı figlio mio poveretto! Aykırılığı omuzlarına indirdiği saç kümesinde, sol kulağına taktığı çelik halkada arayıp duran renkli yarışmacı ise ekran edebi denen şeyden bihaber Youtube'da kaç kez tıklanacağının hesabını yapıyor... Adamsın kardo!"}
{"url": "https://futuristika.org/arilar-meseli-ve-bir-makro/", "text": "Ekrem Düzen çevirisiyle okuyabileceğiniz Bernard Mandaville'in 1705 tarihli eseri Arılar Meseli veya Şahsi kusurlar, içtimai faydalar siyasi hicvi, insanların bencilliğini son aşamada kamu yararına uygun olduğunu iddia etmişti. İnsanlık, onun dediği noktaya gelmiş gözüküyor. Arıların sosyal örgütlenmesinden çıkarmamız gereken dersler yok mudur? Üç cinse ayrılan standart popülasyonlarında ana erkilliğin yanı sıra müthiş bir yardımlaşma olduğu malum. İşçi arıların larvadan çıkışlarından sonra ilk günlerde çevrelerini temizlemesi devrim evinde başlar!-, petekteki diğer larvalara bakması kitlene sahip çık!-, o sırada toplananları getiren arılardan nektarları teslim alması harekete omuz ver!- ve nihayet petekten çıkıp kendi toplamaya başlaması. Henüz larvadayken hangi tür olacakları beslenmelerine göre belli olan arılar, bir petekte birden fazla kraliçe arının olması durumunda ayrılırken, kendilerine göre geliştirdikleri çok dilli kültürlerinde, dünyanın farklı bölgelerindeki arılarla anlaşamadıkları da görülmüştür. 1705 tarihli kitabın girişinde ise, bir manzume dikkat çeker. Homurdanan Kovan veya Düzenbazın Dürüstlüğü başlıklı metin, internette de yer alıyor. Görsel ise, daha önce de Futuristika'da makro çekimleri ve metinleriyle yer alan 'ya ait. 2011 sonbaharında Beykoz'da bir bahçe demirinin üzerinde görüntülenen arıdan hareketle, Arılar Meseli'nin manzumesini okuyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/arirang/", "text": "Günlerdir düşündüğüm tek bir şey vardı. Sanat, sanatın sanatçıdaki yeri ve sanatçının sanat ile olan o anlamsız bağdaşıklığı. Bunlara cevap bulmam elbette imkansız. Üretmek, üretmek ve üretmek gerekir bunun için. Elbette ben de sanatsal üretimin içindeyim fakat aklım uzun süredir anlamsız ve dünyevi şeylerle dolu olduğundan, bunları düşünemeyecek kadar bitaptım. Neyse ki düşüncelerimle benzer anlarda yakaladığım bir film, derdime bir anlamda derman oldu. En azından benimle aynı soruları soran başka insanların da olduğunu gördüm. Bu cümlenin freudyen bir safsatayla değerlendirilmesini istemiyorum kesinlikle. Zira konum, yalnızlık falan değil. Arirang! dilinin ucuna getirip de hatırlayamayanlar, İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar filminden hatırlayacaklardır bu ismi. Bu pek müstesna filmin en önemli sahnelerinden biri olan, beline taş bağlı bir oğlanın bir tepeye, bir putu götürdüğü sahnede çalınan şarkının adıdır Arirang. Yönetmen bu şarkıyı o sahneye mahsus koymuştur çünkü Arirang'ın Türkçedeki karşılığı benlik tepeleridir. Benlik tepeleri! Ne müthiş bir tamlama. Konum burada, bu film değil. Aslında yalnızca bu film değil. Ve aslında Arirang da esas anlatmak istediğimin çok dışında olan bir mefhum. Konum, ismi Arirang olan 2011 yapımı Kim Ki-Duk filmi. 2008 yılında çektiği Dream isimli filmdeki bir set kazası sebebiyle psikolojik bir sorun yaşayan, akabinde depresyonla devam eden hayatını bir dağ evinde, toplumdan ve insanlardan kendini soyutlayarak yaşamaya kadar sürdüren bir yönetmenin hikayesidir Arirang. Arirang bir film midir yoksa bir biyografi mi? Bir eser midir yoksa bir hatıra mı? Her iki mefhum da birbiri için elbette kullanılabilir fakat Kim Ki-Duk, filminde bu mefhumların her birini, hatta bu mefhumlara film ve biyografi kelimelerini de, şiiri de romanı da dahil edebiliriz, hem birlikte ele almış, hem de, temelde hiçbir şey yapmamış. Çünkü bu iş bir prodüksiyon işi değil. Filmini bir romancı, bir ressam gibi yapmış. Kendisini çekmiş yalnızca. Kendi çevresini. Eve kapandıktan bir süre sonra satın aldığı Mark II kamera ile ev içindeki gündelik hallerini, durumlarını, duygu durumlarını ve yalnızlığını kayda almış Kim Ki-Duk. Kendisiyle olan konuşmaları, gölgesiyle olan konuşmaları, hatta bu konuşmaları montajlar ve bir film haline getirirken olan hallerini, yani tümünü, tüm olan her şeyi kayda almış. Akıllara Exit Through The Gift Shop'u getirebilir bu belki, fakat durum, Therry Guetta'nınkinden bir hayli farklı ve gerçek anlamıyla sanatsal. Post-modern sanat, kavramsal sanatın öncülü sayılabilecek bir anti-disiplindir. Sanatın sanatı, ya da kavramın sanatı, ya da oyun sanatı denebilecek birçok katmanlılık ihtiva eden derinlemesine bir düşün aracıdır. Post-modern örneklerde, mevcut sanatsal disiplinlerin katılığından yakınılır ya da bu anlanlar müstehzi bir tavırla ele alınarak ortaya çıkarılan humour'dan bir sanat eseri meydana getirilmiş olur. Sanatçı, post-modern bir eser meydana getirirken, mevcut sanatsal disiplinlerin her birinden daha büyük bir kaygı güder esasında: sanatsallığın ele alınış biçimlerinin sorgulanışı. Bu durum post-modern sanat için hem bir tezat hem de bir varoluş ereği halini alabilir. Çünkü çok katmanlılık kavramının kendisi de bu katmanlardan biri haline dönüşmesi işten bile değildir. Bunlar arasında bir denge kurmak ise elbette eserin post-modern tavrına aykırı duracaktır. Durmuştur da. Türkiye'de Orhan Pamuk ile, batıda Georges Perec ile örneklendirilebilecek bir aykırılıktır bu. Elbette bu bir tenkit değil, aslında sorunsalın açımlanmasıdır demek durumundayım. Tezatları ya da dengeleriyle beraber, her bir post-modern tavrı ele aldığımız zaman ortaya, diğer tüm sanat dallarıyla ve sanat eserleriyle beraber bir ortaklık çıkar. Bu ortaklık, eserin, eseri meydana getiren kişi tarafından, çeşitli etkilenimlerle, belli sorunların kişileşmesinden ya da durumlaşmasından meydana gelmesinde gizlidir. Yani, yine kabaca söylemek gerekirse, sanatçı, eseri bir şeyden yola çıkarak ortaya koyar. Bu şey, genellikle sanatçının bütünü değildir. Sanatçının belli parçalarından ya da sanatçının çok dışında bulunan bir parçanın sanatçıya olan tesirinden meydana çıkar. Tüm eserlerini bir araya getirsek dahi sanatçının kendisi edecek bir isim söylemek bir hayli güç hatta imkansızdır diyebiliriz. Kim Ki-Duk'un Arirang'ı, işte bu devrede karşımıza çıkmaktadır. Eser, sahibi tarafından meydana çıkarılırken, eser sahibi olan kişi ise sanat eserinin ta kendisi halini almıştır. Böylelikle, sanatçı bir sanat eseri halini almıştır ve kendini yapmıştır. Bu durum, sanatçı ve eser arasındaki çizgiyi ortadan kaldırır. Bu durumda oto-portreden söz açmanın gereği olduğunu düşünüyorum. Bir oto-portreyi ele aldığımızda düşünmemiz gereken, yalnızca bu oto-portrenin bir sanat eseri olduğu gerçeği olmamalıdır. Sanatçının bir oto-portre meydana getirirken kendini bir esere dönüştürmekten ziyade kendinden yola çıkarak bir eser meydana getirmesinden söz etmeliyiz. Aynı şekilde bir biyografik romanın da, sanatçının ta kendisi olduğunu söylemek yanlış olacaktır. Eser biyografik unsurlar taşıyan bir eserdir. Eserdeki karakterlerden biri sanatçının kendisi olsa dahi, sanatçının tamamı değildir. Örnekler çoğaltılabilir fakat aradaki farkı anlamak için bunların yeterli olduğunu düşünüyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/arlene-gottfried-sehrin-mucizeleri/", "text": "Arlene Gottfried, Brooklyn doğumlu, reklam ajanslarında ve sonrasında The New York Times, Fortune, Life gibi kallavi yayınlarda çalışmış bir fotoğrafçı. Kendisinin yeni kitabı Sometimes Overwhelming, sanatçının kendi mahallesi olan New York'ta görüntülediği 1970 ve 1980'li yıllardan sokak görüntülerini sunuyor. İnsanların, zamanımızdaki tüm teknoloji ve refah olanaklarına rağmen, o zamanlar sokaklarda daha renkli bir hayat yaşandığını belgeliyor. Geçit törenleri, plajlar, gece kulüpleri ve insanın gardının düştüğü anlardaki hallerini gösteriyor. Kitabın kapağında plajda kaslarını gösteren homo-meskulen kişinin yanında, öyle bir güneş altında takım elbiseli başka bir adam duruyor. Kravatı, çantası, sakalı, payotları ve ciddi duruşuyla standart bir Yahudi görüntüsü veriyor. Bu iki adamın görüntüsü o kadar garip ki, sokaklarda her an karşılaşabilecek bir ikiliymiş gibi, sakin biçimde poz veriyorlar. Hiçbir teknolojik müdahale olmadan, sokakları olduğu gibi görüntülerken, gerçeküstü bir dünya beliriyor önümüzde. Böylece bir fotoğrafta, hayatın mucizeleri görünüyor. Dışlanmak, çoğunluk içinde azınlık olmak, şehrin farklı renkleri ve diğer görüntüler akıyor. Şehir, dinlemek isteyene en güzel hikayelerini anlatıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/armagan-ekici-merak-cemiyetinin-inatci-uyeleri-icin/", "text": "Armağan Ekici: Böyle ifade edince, vaziyet gerçekten de 40 yaş civarında, çocukken Odysseia'yı okuyup sevmiş edebiyatsever göçmen bankacılar yardımlaşma ve dayanışma derneği tarafından dernek kıraathanesinde tezgahlanmış hain bir komplo gibi görünüyor. Fakat, aslında, Joyce'un Roma'da birkaç ay sürmüş olan banka macerasını fazla büyütmemek, Joyce'u pek bankacıdan saymamak lazım. Ellmann'ın biyografisinde 1906-1907 bölümüne bakarsanız, Joyce'un bankacılık kariyerinin daha çok karamizahın alanına giren anektodlarını görebilirsiniz. Bu nedenle biz de, dernek olarak, Joyce'un bankacılığını çok yetersiz bulduk ve Joyce'u derneğimizden ihraç ettik. Kendisini kıraathaneden çıkmaya ikna etmek biraz güç oldu. Velhasıl, Joyce'un da hayatının bir noktasında bankacılığa bulaşmış olması hoş bir rastlantı. Ben, asıl, göçmenlik durumunun; Joyce'un uzaktan İrlanda'yı yazmasıyla, benim uzaktan Türkçe bir metin oluşturmam arasındaki paralelliğin beni kitaba yaklaştıran önemli faktörlerden biri olduğunu düşünüyorum. Evden uzun bir ayrılış ve geri dönme temaları hem Joyce'un kendi hayatında, hem de romanda birkaç katmana yayılmış olarak büyük önem taşıyor. Neden tekrar bir çeviri sorusuna gelirsek, benim açımdan en önemlisi şu: Kitabı bir de kendi zihnimin filtresinden geçirmek, kitaptan benim ne anladığımı sunmak; kitaptan aldığım büyük keyfi, anadili Türkçe olan okurlarla paylaşmak istedim. Ulysses'in zor, okunaksız, soğuk bir kitap olduğu yönündeki ününü biraz yıpratmayı başarırsam, bu çeviri en önemli hedeflerinden birine ulaşmış olacak. F!: Modern zamanlar okuru, okumak eylemi dışında ek bir çaba isteyen metinlere karşı daha mesafeli durma eğiliminde sanki. Metinler içinde çeşitli oyunlar, göndermeler, bozmalar ve yapmalar olan çalışmaların bu okuyucusuna ulaşma koşusuna geriden başladığı gibi bir görünüm var. Bu açıdan da bakıldığında, Ulysses ya da ardılı, çevrilemez denilen Finnegans Wake gibi romanların çağdaş edebiyattaki yeri hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben kendi adıma Finnegans Wake'i okumamıştım, ona bakmıştım. AE: Ulysses artık 90 yaşında, çağdaş edebiyat eseri olmaktan klasik olmaya doğru yöneliyor. Bugün, artık, gerek akademisyenlerden gördüğü ilgiyle, gerek kendisinden sonraki edebiyata yaptığı etkiyle, gerek popüler düzeyde Dublin'in en önemli turistik atraksiyonlarından birine dönüşmesiyle, 20. yüzyıl'ın temel kitaplarından biri olma ününü perçinlediğini düşünüyorum. Joyce'un, Dublinliler, Portre ve Ulysses'i yayımladığında, Dublin'in orta sınıftan ve fakir insanlarının hayatlarını tüm açıklığıyla anlatması önemli bir yenilikti. Bugün belki bunlara alıştık ama, o yıllarda Joyce'a çok sayıda böyle edebiyat olmaz, edebiyatın konusu bunlar olamaz itirazı gelmişti. Eğer günümüzde edebiyat, hayatın tüm gerçeğini anlatabilme iddiasında bir ilerleme kaydettiyse, bunda, Joyce'un olağanüstü işler başaran büyük kahramanların hikayelerini ya da soyluların dertlerini değil, gündelik hayatı konu etmiş olmasının; hayatın tamamını, karakterlerin zihinlerinin içinden konuşarak, tüm hakikatiyle anlatmayı başarmış olmasının etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. Joyce'un biçemine ve tekniğine bakarsak; giriş-gelişme-sonuç zincirlerine, belli bir hikayeyi anlatmaya yaslanmadan, kendini tek bir üslupla sınırlamadan, sayısız gündelik hayat ayrıntısını birbirleriye bağlantılandırması; dilin her halinin parodisini yapması; hiçbir sabit pozisyona kendini bağlamadan, dünyaya bıyıkaltından gülen bir ironiyle bakarak, en sıradan, gündelik ve tekil olanı tasvir etmesi; böylece önce çekirdek aile ve evliliğin, sonra Dublin'in, sonra İrlanda ve İbrani halklarının, bir sonraki düzeyde de da tüm insanlık halinin bir resmini çekmiş olması önemli. Bu tekniklerin Joyce'tan sonraki edebiyat üzerinde büyük etkisi oldu. Ulysses'den doğrudan Yaşam Kullanma Kılavuzu'na ulaşan pek çok etki hattı var mesela. Büyük ölçüde Ulysses'in etkisiyle yazılmış, Ulysses'in birçok teknik yöntemini birebir kullanmış Tutunamayanlar'ın Türkçe üzerindeki etkisini de unutmamak gerek; Ulysses'in, en azından Tutunamayanlar yoluyla, Türk okuruna kendini aslında hem de çok iyi anlatmış olduğunu söyleyebiliriz. Finnegans Wake ise bir rüya dilinde yazılmış olduğu, neredeyse her kelimesinde birkaç dilde çapraz kelime oyunları içerdiği için, ancak yüklü ve çetrefil bulmacalarla uğraşmayı seven, inatçı ve azimli bir azınlığın uğraş alanı içinde kalacak bence. Ben de Burgess'in yardımcı kitabı gibi birkaç kitabın eşliğinde yavaş yavaş çözmeye çalışıyorum. Modern zamanlar okuruna dönersem: bugün, bir metin için ek çaba göstermeyi olanaklı kılan hayat tarzı mevzi kaybediyor. Şanslı bir azınlığın dışında kalan hepimiz, ekonomik çarkımızı döndürmek için giderek artan bir baskıya karşı mücadele ederken, kendimize kalan zamanımızda anlık, çabucak tüketilen, ama hemen arkasından yenisi geldiği için bizden sürekli dikkat talep eden; ticari değeri yüksek, renkli, ama içi kof kültürel ürünlerin bombardımanına maruz kalıyoruz. Böylece, yalnızca Ulysses gibi kitapları okumanın değil, klasik müziğin, dünyayı, etrafını, tarihi merak etmenin, şiirin, hatta güzel konuşmanın, yazmanın, kaligrafinin de modası geçiyor. Öte yandan, öyle insanlar var ki, engelleseniz de bu demode işlere merak salıyorlar, peşini bırakmıyorlar. Gerekirse akıntıya karşı yüzerek, gerekirse kendi olanaklarını kendileri yaratarak ilgi alanlarını takip etmeye, emek vermeye devam ediyorlar, edecekler. Kaldı ki, modern zamanlar, bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, ortak ilgi alanları olan insanların çabucak birbirlerini bulabilmeleriyle, merak cemiyetinin bu inatçı üyelerine de büyük hizmetlerde bulunuyor. Bu genel gidişat içinde bence bizlere düşen şu: kalan sağlar bizimdir diyerek diğer meraklılarla ilişki içinde devam edeceğiz; elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce, önümüze konulanın ötesini kurcalamanın, emek vermenin değerini göstermeye çalışacağız. AE: Evet, Ulysses'in yaratmış olduğu tefsir bolluğu sanıyorum yalnızca kutsal kitaplarla karşılaştırılabilir. Çeviri esnasında kendime koyduğum belli başlı yorum kitaplarını gözden kaçırmama hedefi bile Ulysses üzerine yazılmış yaklaşık 20 kitabı okumamı gerektirdi. Filmlerden, audiobook'lardan da yararlandım. Çeviriye 2008'in Bloomsday'inde törenle başladım, editörlük ve redaksiyon çalışmalarıyla birlikte dört yıldan biraz daha uzun sürdü. Zorluklara gelince; büyük ölçüde Joyce'un kendi gençliğine dayanan Stephen karakterinin zihnine girdiğiniz anda işler çatallaşıyor; en zor, uzun, tarihi/felsefi/edebi gönderme dolu cümleler onda. İngilizcenin tarih boyunca gelişiminin parodisini yapan Oxen of the Sun bölümü özellikle zordu; zaten ancak bu bölüm bitince çevirinin biteceğine ikna oldum. Bu bölümün başındaki ve sonundaki kaotik parçaları çözmek için James Joyce Quarterly'de yayımlanmış makalelerden yararlandım. Sirens bölümünde dili müzik gibi kullanma amaçlı epey oyun var, onlar da zordu. Gündelik deyimler, klişe deyişler doğru olsun diye çok uğraştım, bunlar için R. W. Dent'in Colloquial Language In Ulysses'i gibi pek çok yardımcı malzemeden yararlandım. Kitap içinde yapısal önem taşıyan bazı kelime oyunlarına da Türkçe çözümler bulmaya çalıştım. Editör Gülden Hatipoğlu ile metni didik didik ederken tartışmaları e-mail üzerinden yürüttük, bu sayede epey bir yazılı açıklama ortaya çıktı. Mehmet Nemutlu, Ayşe Orhun Gültekin ve Alpagut Gültekin'in redaksiyon amaçlı okumalarında yakaladıkları noktalara verdiğim cevaplar da üzerine eklendi. Bu malzemeyi toparlayıp belli başlı çeviri tercihlerinin arka planını açıklayan bir çeviri notları hazırlamaya niyet ettim, ne zaman nasıl toparlanır göreceğiz... Şimdilik, belli başlı çeviri tercihlerini Kırtıpil'in ikinci sayısında, Ulysses'in çeviri sorunlarını konu eden kısa bir yazıda özetlemeye çalıştım. AE: Anladığım kadarıyla Ulysses'i epey çalışmış Oğuz Atay. Yıldız Ecevit'in Oğuz Atay biyografisinde, Sevin Seydi'nin Atay'ı Ulysses ile tanıştırması anlatılıyor, bunun Tutunamayanlar üzerinde büyük etkisi olmuş. Ayrıca, Oğuz Atay Tutunamayanlar'ı yazarken Sevin Seydi de bir yandan Tutunamayanlar'ı İngilizceye çevirmiş. Bu İngilizce metni de çok merak ediyorum, günün birinde günışığına çıkacağını umuyorum. Oğuz Atay Tutunamayanlar'ı yazarken Sevin Seydi de bir yandan Tutunamayanlar'ı İngilizceye çevirmiş. Bu İngilizce metni de çok merak ediyorum, günün birinde günışığına çıkacağını umuyorum. Atay ve Joyce'un en önemli ortaklıkları, ortak hafızamızın ayrıntılarına gülerek bakarken, bu malzemeden devasa bir metnin harcını karmak. Oğuz Atay sağlığında çok az takdir görmüş, ne denli önemli bir iş yaptığını çok az kişi farketmiş. Ancak ölümünden sonra, onunla aynı eğitimi görmüş, aynı sokaklarda yürümüş, aynı resmi ve siyasi retoriklere maruz kalmış okurlar eserinin mizahını ve derinliğini takdir ettiler ve haklı olarak çok sevdiler. Öte yandan, Oğuz Atay Türkiye'de okul hayatından geçmemiş okurlara hitap etmeyebiliyor geçenlerde Şavkar Altınel'in söylediklerini ben buna bağlıyorum örneğin. Joyce'un hayatı da trajik, o da ölümünden sonra çok daha büyük takdir gördü. Ama en azından sağlığında modernist edebiyat çevresi tarafından büyük yazar olduğu anlaşılmış, epey destek de görmüştü. Joyce'un eseri de aynı Atay gibi yerel ayrıntı dolu. Ancak İrlanda tarihini, politikasını, yerel şivelerini içeriden bilen insanların ilk okuyuşta, yardım almadan anlayabildiği pek çok şaka var eserinde. Edebiyatta yarattığı etki öylesine büyük ki, dünyanın her yerinden insanlar oturup bu yerel ayrıntıları da öğrenmeye çalışıyorlar; roman tekniğinde yaptığı yeniliğin önemi, sırf İrlanda'yı değil tüm insanlık halini kitaba dökmüş olması, İrlanda'yı hiç bilmeyenleri, hatta belki Joyce olmasa İrlanda'yı merak bile etmeyecek okurları İrlanda'ya çekiyor. AE: Perek Emlak müthişmiş, ben de yolum düştüğü zaman gidip fotoğraf çektireyim. Bir ayrıntıyı düzelteyim, o kılavuz yazılmamış maalesef, hikaye şöyle: Ferhan Şensoy, bir kitabının tanıtımında Enis Batur'la dalga geçiyor, Georges Perec'in Yaşam Kullanma Kılavuzu için Enis Batur'un yazdığı Perec Kullanma Kılavuzu'nun tam anlaşılması için El Kitabı yazmak gibi gereksiz bir işle uğraşmak yerine, yepyeni bir kitap yazmayı tercih ettiğini söylüyor. Kim için yazıyorlar bu adamlar bu kitapları, diye düşünüyor insan diye de sormuş. Ama işte, meğer dünya sandığımızdan karmaşık bir yermiş, bu retorik sorunun bir cevabı varmış ve bu adamlar bu kitapları benim gibi insanlar için yazıyorlarmış! Perec Kullanma Kılavuzu'nun benim için evveliyatı da var. Bizim kuşağımıza Oulipo'yu işaret eden Enis Batur oldu. 1987-1988 yıllarında Gergedan dergisi ve Modern Dünya Edebiyatı Antolojisi içinde sunduğu Raymond Roussel, Georges Perec ve Raymond Queneau metinleri bizlere ilk işaretleri verdi. Gergedan'da çıkan, Raymond Roussel'in Bazı Kitaplarımı Nasıl Yazdım başlıklı metni, Oulipo tekniklerinin en önemli öncülerinden biri. Yine Perec'in Kitap Yerleştirme Sanatı ve Yolları Üzerine Kısa Notlar'ını Gergedan'da okumuştum ve o sıralarda en çok sevdiğim metinlerden biri olmuştu; bende Georges Perec diye her yazdığı okunması gereken bir yazar var! hissini yaratan metin odur. Enis Batur'un 1988 tarihli Bu Kalem Bukalemun kitabındaki biçimsel oyunlar da zamanında beni ve arkadaş çevremi çok eğlendirmişti. Bu nedenle, 1993'te Oulipo'nun en önemi yapıtı, Georges Perec'in Yaşam Kullanma Kılavuzu İsmail Yerguz tarafından Türkçeye çevrildiğinde, artık Perec, Enis Batur ve hurufi oyunlar konusunda zaten epey doluydum. Perec Kullanma Kılavuzu, bu kitabın ilk baskısının yanında hediye olarak verildi. Bendeki kopya, kitap çıkar çıkmaz alınmış olsa gerek. Perec Kullanma Kılavuzu, hem Perec'in ve Oulipo'nun yöntemleri hakkında ipuçları veriyor, hem de bazı yöntemlere örnekler sunuyor. Bu kitap, bildiğim kadarıyla, Türkçenin Oulipo ile doğrudan bağlantılı ikinci kitabı. Bu metni Enis Batur'un yapıtı içinde renkli, ilginç bir parantez olarak görebiliriz, yanılmıyorsam bir oturuşta yazdığı bir kitapçık, ama benim gibi meraklılar için, verdiği bulmaca çözme hazzıyla, Perec'in Yaşam Kullanma Kılavuzu'nu yazarken başvurduğu olağanüstü ilginç yöntemleri işaret etmesiyle etkisi çok büyük oldu. F!: Bazı yazarlar hakkında görüşlerinizi merak ediyorum. Öncelikle Feyyaz Kayacan. Nedense Kayacan ironisiyle James Joyce'un iğnelemeleri arasında bir parallelik hissettim. Belki kendi okumamdan kaynaklanıyordur. Size sormak istediğim ikinci yazar ise Ali Teoman. Türkçe edebiyatta bir oyunu en başından kurgulayıp, kimse farketmeden yıllarca sürdüren yazar hakkında düşündüklerinizi öğrenmek isteriz. AE: Feyyaz Kayacan'ı çok iyi tanımıyorum, yalnızca birkaç öyküsünü okudum. Okuduğum kadarıyla çarpıcı, kendine has bir dünyası var, hiç beklenmedik unsurları bir araya getirerek, bakış açılarını altüst ederek bir dünya kuruyor. Aliterasyonları, ses oyunlarını kullanmasında da Joyce'vari bir yön var. Ben de şimdi bu soruyu görünce artık tüm öykülerini okumanın zamanı geldi! diye düşündüm. Ali Teoman'ın ise tüm yazdıklarını okumaya çalışıyorum. Bizim kuşağın en önemli ve ilginç metinlerinin bazılarının Ali Teoman'ın kaleminden çıktığını düşünüyorum. Dile müthiş hakim, kelimelere her türlü cambazlığı yaptırabilen, edebiyat ve dil tutkusu her kelimesine yansıyan, dünyanın tüm karmaşasıyla, çözülmezliğiyle, kötülüğüyle, insanın anlam arayışının boşluğuyla ve bu boşluğun içinde bile umudunu kaybetmemesiyle yüzleşen bir yazardı. Müzikseverliğini de kendime çok yakın hissediyorum. Öte yandan, yazılarındaki karanlık tarafın, yeri geldiğinde okurla yazar arasındaki en minimal düzeydeki özdeşleşme kontratını bile yırtıp atan, okuru yazara lanet ettirecek düzeyde asabını bozabilen, zehirli bir yönü de var. Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı hem çok güçlü bir metin, hem de bu kitabın arkasındaki oyunun yıllarca sahiden de kitabın ismiyle müsemma bir şekilde gizli tutulması çok ilginç bir hikaye. Bence Ali Teoman'ın asıl başyapıtı Konstantiniyye Üçlemesi, kim bu Ali Teoman? diye soranlara hemen Uykuda Çocuk Ölümleri'nden başlayın derim. Ali Teoman şimdi edebiyat dedim diye kızmış olabilir öbür dünyada, çünkü edebiyatın edep kökünden gelmesini sevmezmiş, edepsizliği pekala edebiyatın konusu içinde gördüğünden, yazı kökünden gelen yazın'ı tercih edermiş. AE: Şeytan ve Mimaroğlu üzerinde gideceksek, tabii ki Mimaroğlu'nun öğrencisi Alper Maral'ın elektroakustisch! albümüyle, daha da spesifik olarak bu albümdeki Ambrose Bierce göndermeli The Devil's Dictionary ile gönül eğlendirmeliyiz. Bir nebze daha meleksi müziklere dönersek, Bach saplantısı, kendi halime bırakıldığım zaman Bach ve çağdaşlarını dinleme hali hala sürüyor. Bugünlerde Gustav Leonhardt'ın Bach kayıtları çok dönüyor evde. Bir de eşimle birlikte geç rönesans-erken barok döneme, özellikle bu dönemin günümüzün popüler müzik formlarına ve caza çok yaklaşan şarkılarına çok takıldık, özellikle L'Arpeggiata topluluğunun albümlerini çok dinliyoruz. Lavtacı Rolf Lislevand'ın aynı dönemin emprovizasyon geleneğini seslendirdiği Diminuito adlı albümü sevdik. Bir de 50'lerin sonu, 60'ların başı caz albümlerine son yıllarda yine ailecek çok sardırdık. Perec Kullanma Kılavuzu'nun benim için evveliyatı da var. Bizim kuşağımıza Oulipo'yu işaret eden Enis Batur oldu. 1987-1988 yıllarında Gergedan dergisi ve Modern Dünya Edebiyatı Antolojisi içinde sunduğu Raymond Roussel, Georges Perec ve Raymond Queneau metinleri bizlere ilk işaretleri verdi. AE: Epey çocuk denecek yaşta, henüz bilinçli bir kitap okumak iyidir fikrinin bile oluşmadığı bir sırada, annemin kitap dolabını karıştırırken elime Varlık Yayınları'ndan Kafka'nın Ceza Sömürgesi geçmiş, ben de bir kesinlikle o yaş grubuna tavsiye edilmeyecek bu öyküyü bir şekilde okumuş ve çok şaşırmıştım. Bir kitabın böyle çarpabileceğini, kitap denen nesneleri insanı böyle fena yapabileceğini hiç bilmiyordum tabii. Yıllar sonra, hala da yazının bu gücünü, kelimeleri, kafamızda kurduğumuz bu incelikli yapıları çok sevdiğim ve bu yapıları seven diğer meraklılarla paylaşmak istediğim için yazıyorum. Evin salonunda ufak bir çalışma masam var, bilgisayar ile yazıyorum. Klavyede epey hızlı yazabiliyorum, çok da fazla düzeltme yapıyorum, bu yüzden elle yazma yeteneğini kaybettim maalesef. Bir yazı konusunu kafamda kurduktan önce elle kısa kısa, telegrafik notlar alıp iskeleti kuruyorum, sonra bir-iki oturuşta kesintisiz birkaç saat çalışarak yazının kaba halini ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Sonrası da düzeltmeler, revizyonlarla geçiyor. Yazı disiplinine inanmak/inanmamak tartışılabilir tabii. Ulysses beni bir yazı disiplinine mahkum etti, dört yıl boyunca her gün çalışmam lazım hissiyle yaşadım. Velhasıl uzun soluklu işler için, mesleğiniz bu değilse, tuhaf bir disiplin, aklı başında herkesin keyif yaptığı saatleri çalışmaya vakfetmek gerekiyor. F!: İnternet ve okuma oranları, e-kitaplar vs derken yaygaralar koptu, ancak Türkçe kitaplarda okuma ve basılma oranlarının arttığını görüyoruz. Sürekli diğer kitaplara link veren Borges'i de anarak, sizin sadece internette yer alan yayınlara bakışınızı merak ediyorum. AE: Eskiden birşeyler yazan birinin yazdıkların paylaşabilmesi için bir şekilde tüm basım sürecini katetmesi, ya bir yayıncıyı ikna etmesi, ya da bir kamikaze operasyonuyla kendi cebinden bastırıp okura ulaşacağını umması gerekiyordu. İnternet tüm bu engelleri kaldırdı, artık söyleyecek sözü olan hemen ertesi gün bunu tüm dünyaya açabiliyor. İşin bu tarafını, söyleyecek sözü olanın önündeki engellerin kalkmış olmasını çok olumlu buluyorum ve bloglar dünyasında pek çok iyi edebiyat örneği olduğunu düşünüyorum. İnternet yayıncılığının, ortak ilgi alanları olan insanları biraraya getirmekte de olağanüstü faydaları var. Öte yandan internetin kendi ritmi, internet yayıncılığının daha kısa metinlere yoğunlaşmasına yol açıyor. Ayrıca işin doğasında bir uçuculuk var, sitelerin çoğu birkaç yıl içinde yok oluyor. Uzun soluklu, yıllarca okunacak edebiyat yapıtları için hala kitap formunun taraftarıyım. E-kitap'a özellikle şüpheyle bakıyorum, belki gelişmeler beni utandırır ama, bugün aldığınız bir e-kitabın kalıcı olacağına, 50 yıl sonra torununuzun okuyabileceğine, 2070'de birilerinin bir gün dedemin Kindle'ının tozunu alırken bir baktım Kafka diye bir yazar... diye bir hikayesi olacağına ikna olmuş değilim, ama benim Varlık Yayınları hala okunabilir olacak! 1950'de basılmış Penguin Classics kitapları hala sağlam, üstelik retro tasarımları, dokunma duyusuna da hitap eden ofset öncesi matbaa harfleri ile daha da güzeller, eski kitapçılardan çok ucuza da bulabiliyorsunuz. AE: Şu anda somut bir plan yok. 2000'lerin başında çeşitli dergiler için yazdığım makaleleri gözden geçirip toparlayıp biraraya getirmek gerektiğini hissediyorum. 2008-2012 arasında Ulysses ile uğraşırken yazıya ara vermiş oldum, Ulysses'i kendi yazı maceramda bir tür inziva, çekilmesi gereken bir çile olarak gördüm. Şimdi neler olacağını göreceğiz. AE: Olabilir, geleceğin neler getireceğini bilmek zor. Belki birkaç yazarla ortak bir kitap da olabilir. Enis Batur üzerine yazmanın en zor yönü, Enis Batur'un kendi yapıtı üzerine zaten yazmamış olduğu birşeyleri bulup yazmak! Bu meseleyi Orhan Koçak da anmıştı diye hatırlıyorum. Kısa süre önce, Enis Batur'un 2000'den sonraki kitaplarına genel bir bakış amacıyla yazdığım bir metni tamamlayıp teslim ettikten sonra, Rakım Sıfır elime geçti ve yazdığım yazıdaki bazı unsurları kelimesi kelimesine Rakım Sıfır'da gördüm mesela. Enis Batur gibi girift, dallı budaklı ve kendi yazısı üzerine düşünen bir yazar üzerine yazmak, bazen Heisenberg belirsizlik ilkesini ihlal etmeye kalkışmaya benziyor. Konumunu saptadığınız anda hızını elden kaçırıyorsunuz. AE: Oulipo'culardan Jacques Roubaud'un Matematik adlı otobiyografik romanını kısa süre önce çok büyük beğeniyle İngilizcesinden okudum. Bu kitap, Büyük Londra Yangını başlıklıbir nehir roman projesinin parçası, diğerlerini de okumak istiyorum. İmparator Julianus'un bir biyografisini bir iki gün önce bitirdim, şu anda elimde John Freely'nin yeni kitabı ve Yourcenar'ın Hadrianus'un Anıları var. Yıllara yayılacağını bildiğim bir-iki paralel okuma da arka planda sürüyor, Richard Taruskin'in 3800 sayfalık Batı Müziği Tarihi yavaş yavaş ilerliyor mesela, yukarıda andığım Burgess gibi Joyce bağlantılı bir iki okuma da var. Ahmet Cemal'in Vergilius'un Ölümü çevirisi ve Ali Teoman'ın yeni öykü kitabı sıraya girmişlerdi, şimdi Feyyaz Kayacan da sıraya girmiş oldu. Başucu dergileri ise Lapham's Quarterly ve London Review of Books. F:! Yaşattığınız tüm edebi güzel anlar için teşekkür ederiz. AE: Bu nokta atışlı sorular için ben çok teşekkür ederim!"}
{"url": "https://futuristika.org/art-tatum-dunyada-47-yil/", "text": "Bütün caz tarihi boyunca, Art Tatum ile karşılaştırılabilecek bir virtüöz piyanist hiçbir zaman olmadı. Kusursuz tekniği ve swing'deki yürüyüşü ile olağanüstü özgün buluşunun kombinasyonu rakipsizdir; giderek artan etkisi ise cazın her türünden birçok piyaniste stilistik yenilikler yapma konusunda ilham vermiştir. Çalışmalarının çoğunun temelinde Fats Waller'ın klavyedeki yürüyüş tarzından esinlenen güçlü bir sol el vardı. Tatum buna, Earl Hines'ın en sevdiği armoni türlerini de ekledi; ancak Hines'ın deşici trompet tarzı sağ-el oktavları yerine, arkadaşı Teddy Wilson'ınkilerle karşılaştırılabilir, çevik, anlık melodik kalıplar benimsedi. Ailenin dört çocuğundan ikincisi olan Art Tatum'un 1909'da doğduğu Toledo-Ohio, caz tarihinde figüranlıktan öteye gidememiş şehirlerden biriydi. Detroit ve Cleveland'ın tam ortasında, Erie Gölü'nün güneybatı ucunda, bölgenin gruplarını, özellikle de Detroit'ten gelenleri izlemek için bir toplanma noktasıydı. Toledo, saksafoncu Milton Senior'ınki gibi birkaç grup barındırıyordu ama bunun nedeni trenle, karayoluyla ve su taşımacılığıyla birbirine iyi bağlanmış yollar arasında uygun bir mola yeri olması nedeniyle her türlü caz ortamının yetiştiği bir atmosfere sahip olmasından fazlası değildi. Tamirci olarak çalışan babası ve annesi Mildred, yerel Presbiteryen kilisesinin kurucu üyeleriydi. Her ikisinin de müzisyen olduğu öne sürülmüş olsa da, Tatum'un biyografisini yazan James Lester bile bunun gerçekliğine dair hiçbir kanıta ulaşamamış ve Tatum'un müzik aşkının kilise aracılığıyla başladığına kanaat getirmiştir. Bunun yanında Tatum sporla da aşk yaşıyor, ancak bir gözündeki ağır ve diğerindeki kademeli görüş azlığı hem müzikal hem de sportif heveslerini engelliyordu. Zaten katarakt ile doğmuş olan Tatum, görme duyusuna daha da fazla zarar veren bir kızamık atağından da etkilendi. Çocukluğu boyunca geçirdiği çok sayıda ameliyatın sağladığı sınırlı iyileşmeler, bir soyguncu tarafından gözlerinde açılan yaralarla ergenliğinin sonlarında elinden bütünüyle alındı. Görme problemlerine rağmen, Tatum hayatının erken dönemlerinde hevesli ve başarılı bir piyanist oldu ve kısa süren kemancılık kariyerini çabucak terk etti. Bazı dersler de almıştı ancak öğrendiklerinin çoğu, çevresinde duyduğu müziğin tam spektrumunu dinlemekten, klasiklerden müzikal tiyatroya, marşlardan ve gürültülerden piyano cazının erken dönemlerine kadar uzanan yelpazedeki kayıt ve radyo yayınlarından geliyordu. Çağdaşlarının çoğu gibi Tatum da, çalmayı bir otomatik piyanonun kendi kendine basılan tuşlarının yürüyüşlerini taklit ederek öğrendi. Kısa süre içinde şehirde bir yerlerde, arkadaşlarının evlerinde ve YMCA'de çalmaya başlamıştı. Bir düzine ya da daha fazla küçük kulüp ve performansını sunabileceği pek çok sosyal cemaat bulmakta güçlük çekmeyen Tatum için, müzisyen olarak geçimini sağlamaya başladığında iş boldu. Neredeyse kariyerinin en başından başlayarak, olağanüstü bir yetenek ortaya koymuştur. Ergenlik çağının sonlarındayken onun çalışını duyan misafir müzisyenler yeteneklerine hayran kaldılar. Rex Stewart'ın anılarından, Fletcher Henderson ve grubunun 1920'lerin ortalarında genç adamı dinlemeye gittiği biliniyor, ki anlatılana göre Tatum çalmayı bitirdikten sonra Henderson gibi tanınmış bir profesyonel bile tanık olmaya hazır olmadığı bir şeyle karşılaşmıştı. Tatum'un piyanodaki performansı, rekabet edilemeyecek kadar parlak ve orijinaldi. Yine de kendini, New York'a gitmesi ve tanınmış piyano ustalarına karşı elini göstermesi yolunda çağdaşlarının çoğundan gelen cesaretlendirmeleri kabul etmeye hazır hissetmiyordu. Duke Ellington'ın dokunaklı iltifatı bile bunu sağlamada başarılı olmadı. Bununla birlikte, 20'li yaşlarına girdiğinde, Toledo'dan gelen bu olağanüstü yetenekli piyanistin, bir başka genç piyanist Teddy Wilson tarafından kendisinin Milton Senior's Band'deki yerini alması için önerildiğine dair söylenti caz ortamlarında dolaşmaya başladı. Bu söylenti Tatum'ı yerel bir radyo istasyonu olan WSPD'de günlük bir yayında çalmaya, Blue Network aracılığıyla isminin halk arasında yaygınlaşmasına götürdü. Radyo Tatum için ideal bir ortamdı. Bununla birlikte, radyoyu sanatını icra etmenin yanında espri yapmak ve şarkı söylemek için de çok boyutlu bir eğlendirici olarak kullanmasıyla ünlü Fats Waller'ın tersine, Tatum, kariyerinin geri kalanında bir gruba bağlı kalmış olmaktan ziyade yalnız bir solist olarak, yani her zaman en iyi olduğunu düşündüğü alanda, solo becerilerini giderek daha da geliştirmeye fırsat buldu. Bu uzmanlığı sayesinde, solo piyano çalmanın sınırlarını Fats Waller ve James P. Johnson gibi grup liderliği yapan çağdaşlarından daha yetkin biçimde zorlamıştır. Yapmayı başardığı şey, çaldığı parçaların çoğunun her ölçüsüne akor geçişi olarak bilinen karmaşık ek armoniler getirmekti. Bunları, klasik gelenekten ödünç alınan süs ve zenginliklerle birleştirdi ve melodinin bozulmadan kaldığı bir bravura tarzına dönüştürdü. Yine de, Tatum bir solist olarak değil, şarkıcı Adelaide Hall'un eşlikçisi olarak yola çıktı ve 1932'de onunla ilk kayıtlarını yapacağı New York'a gitti. Hall, dört elle düet yapan iki piyaniste eşlik etti ve bu da ona bir orkestra derinliği kazandırdı. Diğerlerinden biri, seçkin bir piyanist olan Joe Turner'dı. Turner daha sonraları hayranlıkla, Tatum'un onu George Gershwin'in Liza şarkısının piyano aranjmanını çalmaya nasıl ikna ettiğini ve Tatum'un neredeyse anlık olarak ve inanılmaz müzikal hafızasını sergileyerek notaları kusursuz bir şekilde akıttığını hatırlayacaktı. Yine de ilişkilerinin olumsuz bir tarafı da vardı. Fats'in fiziksel çöküşünün tohumlarının high living yaşam tarzı tarafından ekilmekte olması gibi, Tatum da diyabetin erken uyarı semptomlarını gösterdi, ancak onları görmezden geldi, hatta içmeye ve tüm gece ayakta kalmaya devam etti... bu da sonunda etkisini gösterdi. Waller gibi Tatum'un da karmaşık bir özel hayatı vardı. Oğlu Orlando, 1932'de Toledo'lu bir kız arkadaşından dünyaya geldi, ancak baba ve oğul uzak kaldılar. 1930'ların ortalarında Tatum, daha sonra 1938'de ona kısa Londra turnesinde eşlik edecek Ruby Arnold ile evlendi. Tatum, New York'a ve 52. Cadde'nin küçük kulüplerine geri döndü ve orada zamanın ünlü gruplarının çoğu için solo piyanistlik yaptı. Ayrıca 1933 ve 1940 yılları arasında 50'den fazla solo piyano plağı kaydetti ve Massenet'in Eiegie'si gibi hafif klasiklerin caz yorumlarıyla birlikte Tiger Rag gibi parçalardaki ustalığını ortaya koydu. 1937 ve 1941'de az sayıda grup kaydı yaptı, ancak genellikle 1943'te Nat King Cole'un tarzına benzer bir trio'da çalma fikrine kapıldı: piyano, gitar ve bas. İki telli çalgı, temel ritim ve akorların temelini oluşturdu ve Tatum'a çevrelerinde doğaçlama yapması için serbest bir dayanak verdi. 1944-1946 yılları arasında uzun süre 52. Cadde'deki Downbeat Club'da çalan trio, Coleman Hawkins ve Billie Holiday ile birlikte sokağın en büyük cazibe merkezlerinden biriydi. Truck Parham ve gitarist Al Casey, Tatum'un akor ustalığını ve etkileyici derecede hızlı temposunu çok zor buldu; ancak, gitarda Tiny Grimes veya Everett Barksdale ve bas gitarda Slam Stewart ile trio, izleyen 10 yıl boyunca aralıklı ve düzenli olarak var olma imkanı buldu. 1940'ların ortalarında modern caz ortamının kızışmasıyla birlikte Tatum rutininde ince bir değişiklik yaptı. 1944'te New York'un 52. Caddesi'ndeki gece kulüplerinde veya diğer büyük şehirlerdeki muadillerinde çalmak yerine Metropolitan Opera Binası'nda konser verdi. Daha sonra 1946-47 yıllarında kendisini ABD'deki birçok büyük salona götüren bir dizi solo resital verdi. Swing veya daha eski caz tarzlarının diğer birçok aktörünün zor iş bulduğu bir dönemde, Tatum'un konser sahnesine taşınması onun virtüöz tekniğini izleyen yeni bir izleyici kitlesi yarattı. Daha sonra Norman Granz'in ilk Jazz at the Philarmonic turnesinde ve girişimci Norman Gene'in West Coast konserlerinde çaldı. Ülkenin dört bir yanındaki konser salonlarında boy göstermesine rağmen Tatum, 1940'ların sonlarında dinleyici anketlerinde hiçbir zaman yüksek bir yer bulmadı. Büyük popülaritesi daha erken dönemde kalmıştı ve swing repertuarına büyük ölçüde sadık kalıyordu. Bud Powell gibi beboppçıları küçümsüyor olsa da, özellikle Powell'ın, mümkün olduğunu Tatum'a kanıtlamak için bütün parçayı sadece sol eliyle çok hızlı bir şekilde çaldığını gördükten sonra yeni cazcıların teknik hünerlerine saygı duydu. Bütün cesaretine rağmen Powell, Tatum'a hayranlık duyuyordu ve kendi hızlı akışları ve reflektif baladlarında Tatum'un tarzının çoğunu benimsedi. Tatum, özellikle 1955'in sonlarından itibaren artan miktarda zaman geçirdiği ve ikinci karısı Geraldine Williamson ile yaşadığı Los Angeles'ta gelecek vaat eden piyanistleri duyabileceği ve onlarla rekabet edebileceği gece kulüplerine gitmekten vazgeçmedi. Yine de, bir sanatçı olarak kendi zirvesine ulaşmıştı ve tarzı 1950'lere geçerken de ciddi olarak değişmedi. Neyse ki Norman Granz, Tatum'un olgun tarzını kayıt altına alıp korumaya karar verdi. 1953'ün sonlarından başlayarak, Pablo markası altında 120'den fazla solo ve onun doğal tarzını nadiren engelleyen gayrı resmi gruplarla da benzer şekilde kapsamlı bir Tatum dizisi kaydetti. Dizi, Tatum'un hem solo hem de triosuyla birlikte daha fazla konser verme planı olduğu için 1956'da sona erdi. Ne yazık ki, muhteşem bir Hollywood Bowl konserinin ardından bu iyi gidiş, tersine döndü. Çok az uyku ve çok fazla alkole dayanan yaşam tarzı, vücuduna onarılamaz bir şekilde zarar vermişti; kronik böbrek hastalığı yüzünden kan zehirlenmesine yakalandı. 47. yaş gününü izleyen ay içinde öldü. Bu kadar yetenekli biri için trajik derecede erken bir ölüm. Kısa hayatında solo caz piyano sanatını önemli ölçüde ilerletmişti. Mirası Oscar Peterson tarafından ana akım caz tarzına ve Bud Powell tarafından modern caza taşındı. Bazı eleştirmenler Tatum'un tarzının aşırı dekoratif ve kuvvetten yoksun olduğunu düşünüyorlardı. Daha sonra Oscar Peterson'a da yöneltilen eleştiriler... Ama müzisyenlerin kendilerinin hiç şüphesi yoktu: Norman Granz muazzam kayıt serisini The Genius of Art Tatum olarak adlandırdığında, haklıydı."}
{"url": "https://futuristika.org/artaud-ve-genet-uzerine-patti-smith/", "text": "Artaud'yu, gerçeküstü hayalperesti ilk kez The Passion of Joan Arc isimli filminde gördüm. Kendisini -yazın, oyunculuk, yönetmenlik, çizerlik gibi birçok formatta ifade edebiliyor olmasından çok etkilenmiştim. İlaç bağımlılığına rağmen, müthiş bir iş etiğine sahipti. 40'lar ve 50'lerde yazan Genet'yi ise bir teenager'ken okumuştum. Dilinin güzel ve sarhoş edici olduğunu söyleyebilirim ancak mesajını her zaman kavrayabildiğimi söyleyemem. ICA'daki Artaud ve Genet sezonuna Artaud'nun biyografisini yazan Edmund White çağırmıştı beni. Bu davetten büyük onur duymuştum. Yazmak benim için, hissettiklerimi aktarmada en önemli biçim oldu ve Genet ise en önemli ilham kaynağım ve rehberimdi. ICA'da, aralarında The Coral Sea'den Robert Mapplethorpe öldüğünde yazdığım düzyazı şiirin de olduğu birkaç şarkı söyleyip okuma yapacağım. Genet bana Robert'ı hatırlatıyor. Robert iki erkeği öpüşürken fotoğrafladığında ortaya çıkan çok güzel bir resimdi. Onları çok saygın biçimde resmetmek istemişti, tıpkı Genet'nin yaptığı gibi. İşte bu üç sanatçı, Artaud, Genet ve Mapplethorpe, insanın şartlarının çok kompleks yanlarını aldılar homoseksüellik, hırsızlık ya da delilik- ve bu kavramları çalışmalarında yücelttiler. Başkalarının utanç diye nitelediklerine güzellik dediler. Ortadaki bağ işte bu. Her üçü de diğerleri için alan yaratmaya çalıştı bana kalırsa bu sanatçının görevidir. 1974 yılında bir müzisyen olarak başladım. Cinsiyet kısıtlamalarından uzak durmaya çalıştım. Robert ya da Genet'nin yaptığı ise farklıydı. Ancak hala manzarayı genişletme çabasının bir parçası. - Patti Smith"}
{"url": "https://futuristika.org/arthur-brown-ve-jimi-hendrix/", "text": "Bu fotoğrafın 27 Ağustos 1967'de Londra'da Saville Theatre'da çekildiğine eminim. O dönem Jimi ile Track Records'dan tanışıyorduk ama yakın arkadaş olmamız daha sonrasına denk gelir. Fotoğrafın çekildiği gece plak şirketi toplu performans gecesi gibi bir şey düzenlemişti. Tüm Jimi Hendrix Experience tayfası oradaydı. Ayrıca Tomorrow, Georgie Fame, Eric Burdon & The Animals, Denny Laine Electric String Band ve Dantalion's Chariot da oradaydı. Çok güzel bir akşamdı ve fırlamalıklar, goygoylar gırla gitmişti. Fotoğraf da hepsinden önce çekildi. Jimi ile tanıştığımız an kafalarımız uyuştu. Fotoğraftan da anlaşılıyor bence. Aramızda sihirsel bir şey vardı. Her ikimiz de sahne performansına düşkün ve çığır açacak tiplerdik. Çoğu müzisyen altmışlarda bir araya gelip çaldı ve dinleyici de bu durumu sevdiı. Örneğin Frank Zappa ve John lee Hooker ile müthiş jam yaptığımızı hatırlıyorum. O zamanlar öyleydi. Bir de bakmışsın sahnede kahramanlarınla takılıyorsun! Jimi ile arkadaşlığımız ilerledikçe, hem Britanya'da hem de ABD'de çeşitli festivallerde ve kulüplerde birlikte söyledik. Birbirimizi anlayışımız arttı hatta birlikte grup çalışmalarına da başladık ama ne yazık ki gerçekleşmedi. 68 yazında her ikimiz de listelerde üstlerdeydik. O Experience ile, ben de The Crazy World of Arthur Brown ile. Amerika'da sayısız konser anlaşması yaptık. Birlikte sahnedeyken, enerjisi bizi alıp güzel yerlere götürürdü, çok etkileyiciydi. Hepimiz ondaki rock potansiyelini biliyorduk ama aynı zamanda müziğin serbest formunda da çok yetkindi. Bu özelliği onunla sahnede yer alan birçok müzisyeni açmıştır. Jimi hiç bencil olmayan ve asla sizi yönetmeye çalışmayan bir müzisyendi. Müziğimizdeki enerji o kadar yüksekti ki bizi kimsenin itelemesine gerek kalamdan alıp gidiyorduk. Sanırım karizmasının da etkisi vardı. Erkekler onun müzikal yeteneklerine hayrandı, ama kadınlar sadece onu sevdi. Öyle bir nokta vardı ki o anda her ne isterse yapabilirdi."}
{"url": "https://futuristika.org/artik-tum-sozler-politik/", "text": "Ajitasyon/propaganda ajitprop-, Bolşevik Rus Devrimi sırasında ortaya çıkan ve işçi sınıfının, ezilen kitlelerin örgütlenip siyasi iktidarı ele geçirmek üzere yönlendirilmesini amaçlayan çalışmaların kavramsal bütününe verilen isim olarak bilinir. Ajitprop, gücünü sloganlardan ve görselllikten alır. Sade ve net olmalıdır ki, istenen mesaj yığınlara net ve etkin olarak ulaştırılabilsin. Propaganda ile ajitasyon arasındaki yöntem farkına göre, propaganda, pek çok fikrin birkaç kişiye açıklanmasıdır. Öte yandan ajitasyon ise birkaç fikrin pek çok kişiye açıklanmasıdır. Yıllar içinde, savaş dönemi Sovyetler posterlerinden yeraltına çekilmiş devrimci örgütlere kadar, kullanım biçimleri yaygınlaşmış ve yayılmıştır. Yıllardır konserleriyle dikkat çeken DDR /Doğu Almanya, memleketin alternatif müzik sahnesinin nadide odak noktası Peyote Müzik etiketiyle ilk albümünün ismi de manidar biçimde agitprop. Tesadüfi değil kuşkusuz. Yıllardır verdikleri sayısız konserlerinde şarkılarını takipçi kitleleriyle oluşturdukları söylenebilir. Albümü çıkarmak için de yaklaşık üç yıldır çabaladıkları biliniyor. 2002 yılında Cihan Cinemre ve Can Batukan tarafından İstanbul'da kurulan grubun resmi albümü öncesinde de bereketli bir tarihi var aslında. Kuruldukları yıl Post-technik, 2004 yılında Hırvat Slusaj Najglasnije! plak şirketi tarafından çoğaltılan ikinci demolarını çıkaran grup, 2006 yılında Replikas elemanları Barkın Engin ve Selçuk Artut'un prodüktörüğünde üçüncü demoları Yeniden Üretimi yayımladı. Çeşitli toplama albümlerde yer aldılar. İstanbul'dan yola çıkıp ismini artık tarihe karışmış Demokratik Alman Cumhuriyeti'nden alan DDR müziğinde ilk dikkat çeken nokta, olabildiğince günün standart rock şarkı formatına yüz vermeyip, 70'lerin motorik diye tabir edilen döngüsel ritmlerini kullanan ve vokal partisyonlarını standart algıyı bozacak şekilde geri planda tutan yapıda şarkılara yer vermeleri. Bu tavrın en büyük nedeni, şarkılarında yoğun bir ötekileştirme, şiddet ve yabancılaşma ile sarılmış insanın sıkıntısını dile getirmeleri gibi gözüküyor. DDR aslında zor bir yolda ilerliyor. Bir yandan mikro milliyetçiliğin giderek güçlendiği, tahammülsüzlüğün arttığı bir ülkede belirli şarkılarıyla hem sözel hem de ürettikleri ses yapısıyla politik tavır alıyor. Bunu yaparken de, başarısı kanıtlanmış müzikal yapıya yüz vermeden, Meinhof isimli şarkıda Kızıl Ordu Fraksiyonu militanlarından Ulrike Meinhof'un Düşüncede her şey ortak sözünü dinleyiciyi provake edici biçimde tekrarlıyor. Tanklar ve Yığınlarda artık hesaplaştığımızı zannettiğimiz bir dönemi hatırlatıp Kenan Evren'in darbeyi açıkladığı radyo konuşmasından bir kesiti kullanıyor. 20 Yarda Keten Bezi Eşittir Bir Cekette işçi sınıfının ürettiği metaya yabancılaşmasına dair marksist alıntılar üzerinden nefis bir post-punk ruh haline bürünüyor. Grup Sputnikte soğuk Savaş'ı başlatan yapay uydu ile yolculuğa çıkarırken, 14 şarkının her birinde, krautrock'tan başlayıp, yetmişlerin saykodelik güzide gruplarına oradan Wire ya da Joy Divison gibi, post-punk'ın en estetik kült gruplarından aşağı kalır yanı olmayan bir müzik sunuyorlar. DDR özellikle göz önünde bulundurmuş olmasa da, 1982'de Berlin'de kurulmuş İtalyan bir grup olan ve bir nevi Sovyet-punk'ı denebilecek CCCP Fedeli alla linea ile zaman zaman hem ses, hem de söz anlamında benzerlikler taşıyor. Modern insanın baş edemediği sorunlarının yanında, umursamazlığın ve özellikle de sanatta kolay tüketimin başarıl sayıldığı böylesi zamanlarda, DDR'ın politik ve müzikal tavrı önem taşıyor. Grubu, başta Peyote olmak üzere, çeşitli mekanlarda verdikleri konserlerden birinde yakalamanızı öneriririz. Çünkü onlar sahneye çıkınca da başta müzik, her şey ortak ve her söz politik."}
{"url": "https://futuristika.org/aseksuel-giyim/", "text": "Bir alışveriş merkezinde, mağazada satılan eşyalar için düzenlenen kategoriler, ihtiyaç duyulanlara göre yapıldığı kadar cinsiyet ayrımına göre de yapılıyor. Kasmeneo, bu bölümlerin işlevini reddeden ve giysilerini hem kadın hem de erkek bölümünden satın alan, ortaya çıkan değişik, alışılmadık tarzını Flickr'da sergileyen ve siz erkekleri izlediği yolda görmek isteyen birisi. Değişik olan kötü demek değildir sözünü hatırlatıp hemen tepki göstermeyin, Kasmeneo'nun tarzını dikkatle inceleyin derim ben. Belki de bu tarz bir giyimi tercih eden erkek görüntüsünden çok, kadın ve erkekler için tasarımı ayrı ayrı yapılmış giysilerin birbirine uyarlandığını görmek rahatsız edici. Aklımıza yerleşmiş olan iki ayrı cinsin giyim kurallarının dışında bir görüntü bizi rahatsız ediyor. Erkek giysileri içinde bir kadın toplumda normal karşılanırken, hatta seksi, çekici bulunurken tersi olduğunda yine başta erkekler olmak üzere gözler açılıyor, ağızda ekşi bir tat yakalanıyor. Erkekliğin egemen olduğu toplumumuzda, erkek olmaya, erkekliğin unsurlarına özenen kadınlar doğal karşılanıyor. Aynı şeyi bir erkek yaptığında ise durum her açıdan vahimleşiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/asfalt-yolsuzluktur-patika-yasam/", "text": "Şirketlerin talan projelerine, iktidarların rant savaşlarına karşı düzenlenen Kent Mitingi için on binlerce kişi Kadıköy'de buluştu. Mahalle forumlarından yöre derneklerine, kent hareketlerinden siyasi partilere kadar birçok katılımcının olduğu Kent Mitingi'nde Patika Ekoloji Kolektifi de yer aldı. Yeni kurulan kolektif, Asfalt Yolsuzluktur Patika Yaşam yazılı pankartıyla, Söğütlüçeşme'den Kadıköy'e yürüdü. Patika Ekoloji Kolektifi, miting güzergahı boyunca ve miting alanında, aynı isimle çıkardıkları PATİKA dergisinin ilk sayısının dağıtımı gerçekleştirdi. Polis, coşkulu bir yürüyüşün ardından arama noktalarında üzerini aratmak istemeyen gruba gaz bombalarıyla saldırarak mitingi dağıtmaya çalışsa da başarılı olamadı. Polisin saldırısı sırasında gazdan etkilenen Elif Çermik fenalaşarak yoğun bakıma kaldırıldı. Polisin tüm bu saldırısına rağmen devam eden miting, mücadeleye devam vurgusuyla sonlandırıldı. Bu haber Meydan Gazetesi'nin 15. sayısında yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/asik-terzi-1905ten-istanbula-kalan/", "text": "Kartların arkasındaki el yazılarından çözebildiğimiz kadarıyla, 1905 tarihli kartlar Fransa'nın iç kesimlerinde yer alan -o zaman- küçük bir köy olan Massay'a, Matmazel Estelle Gaillault adına gönderilmiş. Tahminlerimize göre o yıllarda kapütülasyonlar gereği Osmanlı'dan bağımsız çalışan Fransız postanesinden atılmış olabilir. Akıl, boşlukları hayalgücüyle ve yaşananların çoğunlukla olumlu yansımasıyla doldurmaya çalışıyor. Gönderenin, aşkını anlatmak için kullandığı kartpostal dizisinin başlangıcı ne yazık ki elde yok. Biçimli yaratılmışsınız, kalçanız, göğüsleriniz... Tapılası güzelliktesiniz! Ayrıca, sizi öpme arzumun önüne geçemiyorum, kıymetlim, neyse, cüret edip... Eğer isterseniz!"}
{"url": "https://futuristika.org/asiri-gercekcilikten-kaba-gercekcilige-neo-pornografi/", "text": "Bir tarihçi olarak başlangıçtan şimdiye sinemanın serüvenine eğildiğinizde, sinemayı var eden dinamiğin insanın evrensel benliğinin dışına taşmış bir aşırı gerçekçilik olduğunu görürsünüz. Şahsımca bu kavram sinemanın klasik dönemini incelerken nitelikleri tahlil bakımından en önemli merkez kavramdır ve sinema tarihi konulu yazılarımda diğer nitelik kavramlarına oranla da ayrı bir yerdedir. Aşırı gerçekçilik muhayyilede bir bütünlük haline gelebilmiş birbirinden bağımsız gerçek olguların çeşitli şekillerde ve ortamlarda olabildiğince yaşamla özdeş yansıtılabilme çabasıdır. Tanımı itibariyle sanat temelli bir kavram olarak görülse de politika bilimi ve tarih felsefesi bünyesindeki birçok meselenin tartışma süreçlerinde de kendinden bahsettirir. İlk bakışta bazı genç arkadaşlar tarafından gerçeküstücülük ile karıştırılsa da aralarında belirleyici, derin bir fark vardır. Sürrealizm gerçekliğin üzerine çıkma kaygısını taşırken, aşırı gerçekçiliğin kaygısı gerçeğin sınırlarını daha da belirginleştirmektir. Sürrealizm yüzeysel aklın sınırlarını pek umursamadan simgesel bir dille kimi zaman absürdizme doğru seğirtirken, aşırı gerçekçilik simgelerini bile meselesinin anlatım usulüne aykırı düşmeyecek özdeş öğelerden seçer. Sinemanın grafik olanaklarla vardığı zirve bilinçlerde artık daha gerçeğinin görünmesi dürtüsünü uyandırdı. Bu aynı zamanda kaba gerçekçiliğin, sinemanın gerçekleştirebilme imkanının bilincin doğal sınırlarına erişmesinin bir sonucu olarak açığa çıktığının bir göstergesidir. İnsan açısından bakarsak; sinemanın gerçekleştirme konusundaki yapısal zaaflarının insan benliğinde uyandırdığı tamamlanmamışlık bilincin ihtiyacının kaba gerçeklik arenasındaki arayışlarını körükledi. Burada modernizmin başlıca rolleri öncelikle insana istediğini görmesi konusunda cüretini sunabileceği bir özgürlük alanı sunması ve bu alanı da teknolojik birikiminin nimetleriyle tatmine açması oldu. Görme tutkusunu tatmin edebilecek teknolojik altyapıya sahip olan insanlığın internet gibi bir yenidünyanın olanaklarıyla harekete geçmesi şu anda içinde olduğumuz sürecin start çizgisiydi. Bu süreç şu anda kendisini ne kadar internet dünyasında var kılsa da, aslında insan kaba gerçekçi isteklerini açığa çıkarmak isteyen ilk tahrikleri medyanın camdan tepsilerinden edinmişti. Medya ve türevleri ticari ve kariyeratif kaygılarla insanlığa filmlerin ötesindeki bir dünyanın argümanlarını cüretle sundu. Haber programlarının Ruanda Soykırımı ve Körfez Savaşı ve benzeri tarihi olayları canlı sunumuyla başlayan süreç daha mikro kanallara inerek katliamları, cinnetleri, intiharları, kazaları öylesine edebi bir büyüyle sundu ki insanlık artık beyaz perde de gördüğünün, görebilme imkanı olanların karşısında gayet yavan kaldığını gördü. Filmlerin tatmin edemediği evrensel tamamlanmamışlık boşluklarında, her şeyiyle gerçek haber kırıntıları, internet birikiminin var olan ihtiyacı karşılamasıyla bilgisayar odaklı ve ideolojik tutumu pornografi olan bir yeraltı medyası kültürü oluşturdu. Pornografi etimolojik olarak fahişe hikayeleri demek olsa da, günümüzdeki kullanım imkanına göre oynanabilenden ziyade her şeyiyle gerçek olarak manalandırabiliriz. Yani popüler anlamıyla canlı cinsel ilişki görüntülerinin çok ötesinde anlamlar ifa ediyor. Aslında biz bir trafik kazası, Cidde'de cuma namazı çıkışında kafası kesilen insanlar, Irak'ta Amerikan uçaklarının bombaladığı bir köyün yıkılışı veya bir otopsinin gerçekleştirilmesini görüntülerini izlerken de bir porno film izliyoruz. Ve bu porno kültür şu an için beyaz perde odaklı bir ticari sektör olmasa da, internet üzerinden youtube, ogrish v. b. sitelere muazzam gelirler bahşediyor. Joel Schumacher'in efsane filmi 8mm'de kendine ticari alan bulmuş bir örneğini görme imkanımız olmuştu ama bu imkanın ne kadar yayılacağını ve tarihçilerin, sinemacıların, iletişimcilerin makalelerine ne şekilde konu olacağını gelecek gösterecek. Lakin derin bir araştırma yapmadan da şunu söyleyebiliriz ki, medya tarafından tahrik edilmiş bu evrensel kaba gerçekçi açlıkla yeni link prototiplerine şahit olacağız ve realty kanalların nitelikleri belki de kademe kademe alışılmadık gerçeklik görüntülerini kapsamaya başlayacak. Kim bilir, iş beyaz perdeye taşacak kadar ciddileşirse sinemada figüranlar, dublörler dönemi kapanıp, fedailer dönemi başlayacak!"}
{"url": "https://futuristika.org/ask-ve-kahve-onemli-seylerdir-bis-ve-kapanis/", "text": "Önce orijinal Richard Brautigan: Aşk ve kahve önemli şeylerdir, bis. iyi bir şey olduğundan bahsediyordu; içorganları düzenliyormuş. dün sabah bir kızı görmeye gittim. ondan çok hoşlanıyorum. hiç umursamıyor. onu terk ettim, keşke etmeseymişim. kapıyı açtırdı. beni gördü ve buna sevinmedi. tüm onlar nereye gitti diye safça soruyorum kendime, başka birinden bir telgraf okuyormuşum gibi çıktı sesim. merdivenlerden yukarıya onu takip ettim. çok saçmaydı. intibak sağlayamamıştı. size sonra bir ara onun kıçından bahsederim. gelmiş mi diye baktı. ben gelirken görmedim diye hatırlıyorum. yediğini çıkarmaya çalıştım. hiç bir şey anlaşılmıyordu. mezar gibi güvende bir bardak kahve, bar adamlarıydık hepimiz ve bar şeyleri konuştuk. bir senedir hiç görüşmemiştik. bir ara çok yakındık. şu anda ne düşündüğünü merak ettim. kaydını tutmalı insan. ben nasılsa yapıyorum. kapıyı açtı. önünde uzun bir elbise tutuyordu. dedi, beni gördüğüne artık inanmış bir şekilde. garipti. belki çok geç bi' saat olduğundan. bana bakıp hafifçe profilinin çevresinde döndü. neden benimle bi' bardak kahve içmek istemiyo'sun? dedim. çok geç oldu, dedi. yarın erken kalkmam gerekiyo'. boş beyaz bir fincanla kaşığın yanında değildi."}
{"url": "https://futuristika.org/ask-ve-sanat-uzerine-yalan-yanlis-saptamalar/", "text": "A şk tek yönlü bir süreç, ontolojik bir edim; belki de nihayetlendirilemeyen bir bireysellik durumu. Yüzlerce yıllık yazın tarihinin, tıpkı imparatorluk ya da felsefe tarihi gibi aşktan ya da bu bireysellik durumundan olanca etkilenmesini başka türlü açıklamak zor. Bu etkilenim, yazın sanatında iki yönlüdür. Müzik ve şiir, heykel ve resim, resim ve edebiyat ya da fotoğraf ve sinema birer ikilik oluşturabiliyorsa bu, temelde sanatın aşkla olan ikiliğiyle ilintilidir. Yeminler ederek, antlar içerek, sözler vererek sürer. Sevgi verdiklerimizde değil, alabilme yeteneğimizde gizlidir. Bu dizelerde Abelard'ın sarhoşlukla dile getirdiği şey yalnızca Heloise'e duyduğu aşk değil, aşkın sonuçları ya da yaptırdıklarıdır. Aşk ya da ilham- aşığa -ya da sanatçıya- öyle büyük bir yaratı gücü verecektir ki, döngüsel bir eylemlilik olarak aşkı ele almak neredeyse olanaksız olacaktır. Aşk sürekli ve doğrusal bir süreç içinde kendi kendini sürdürmekle yükümlüdür ve yaratılarında kendi imzasını görmek ister. Barthes, Bir Aşk Söyleminden Parçalar isimli kitabında Abelard ve Heloise çiftinden söz etmez. Bunun sebebi, kurmaca bir çift olmayışlarında yatmaktadır bana göre. Abelard ve Heloise çiftinin mektuplaşmaları yazın sanatının mihenk taşlarını oluşturan önemli kaynaklar olarak sayılacaksa da nihayetinde gerçektir ve kurmaca hiçbir zaman gerçeğin gölgesinde ilerleyemez. Mektup bir yazın türü olarak varlığını buradaki üstünlüğüne borçludur. Fakat kurmaca, oluş itibariyle gerçeklerden yalnızca beslenmelidir; gerçeği yansıtması bizi binlerce yıl öncesinin Mimesis kavramına sürükler. Aşk, Barthes'ın dışarıda tutmaya çalışmasına karşın gerçekle olan ilişkisini sürdüren bir edimdir. Sanatçının üretkenliğini kamçılayan ise bu aşktır. Bu aşk, Werther'den Dorian Gray'e, Sonja'dan Juliete'e dek birçok karakterin varoluş kaynağı olagelmiş ve olmaya devam etmektedir. Sözünü ettiğim karakterlerin hemen hepsi aşkın oluş şekillerine göndermeler yaparak ilerlemiştir. Werther, aşkın kaybedişle olan bağına göndermelerde bulunur. Dorian Gray, aşkın estetizmini tartışır ve varoluş sebebinin bir çeşit hedonizm, mutlak güzellik zorunluluğu olduğundan dem vurur. Sonja aşkın edilgenliğini yaşayan bir karakterdir ki burada aşk, ezilenler için bir yüceliktir, iki yönlü bir kutsanmışlıktır. Ve elbette Juliet için aşk. Romeo'ya duyulandır; yani yalnızca var olan ve sonuna dek gidilebilecek bir ateşli yol. Sonuçta aşk, olan ve olmakta olanın var edicisidir sanatçı için. İlham ve aşk mefhumları arasındaki ilişkiyi bu düzlemde değerlendirmek şiiri de besleyen bir davranış olacaktır. Sanatçının, -bu Shopenhauer ya da Bataille da olsa- aşka olan mecburiyeti, onun hala bir insan olduğunun en açık kanıtıdır. Sanatçının halktan oluşu aşkıyla; halktan kopuşu ise bu aşkı aktarma biçimiyle anlaşılabilir. Bu ikiliği yazarken düşündüm. Düşündüm çünkü fotoğrafın yerinelliğiyle ilgili tartışmalara kendimi alet etmek istemedim. Zira fotoğrafın, resme olan fotoğrafçının ressama- olan hayranlığı ya da daha uygun bir dille konumlandırılış biçimleri bu yazının konusu değil. Abelard, Heloise'in amcası tarafından hadım ettirilmiştir. Bundan sonraki yaşamı boyunca Abelard bir manastıra kendini kapatmış ve Heloise'le mektuplaşmaya devam etmesine karşın 'erkeklik' vasıflarından olmuş ve bu kaybını iyi bir din adamı olarak yaşayarak değerlendirmiştir. İşte ilahi aşk, cinsel aşk'ın bittiği yerde, bu şekilde başlamaktadır ki zaten çoğu dinsel öğretide cinsel arzulayışın bir diğer deyişle 'nefsin' bastırılmasının temelinde bu yatar. Aristoteles'in sanatın, bir çeşit taklit olduğunu savunmak ereğiyle ürettiği bir kavram olan Mimesis, sanatın yalnızca var olanı yansıtan bir araç olduğunu imlemektedir. Böylece Aristoteles, sanatın tehlikesinden söz eder: sanat dizginlememiz gereken duygularımızı açığa çıkarmaktadır demiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/askin-halleri/", "text": "İstanbul Modern Sinema'nın, Goethe-Institut Istanbul işbirliğiyle altı yıldır düzenlediği Almanya'dan Yepyeni Filmler seçkisi, son dönem Alman sinemasının öne çıkan yapımlarıyla buluşturmaya devam ediyor. Son bir yıl içinde uluslararası festivallerde ses getiren ve ödüller kazanan aşk temalı filmlerde seyirciler gerek insan ilişkileri çerçevesinde gerekse sanata veya paraya duyulan aşk bağlamında, sevginin ve tutkunun farklı biçimlerini görme olanağını bulacaklar. 16-26 Ekim tarihlerinde gösterilecek seçkide yer alan filmler arasında; Dominik Graf'ın Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı ödülü için yarışan, 87. Akademi Ödülleri'nde Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde Almanya'nın adayı olarak seçilen Aşık Kız Kardeşleri ; Benjamin Heisenberg'in yönettiği, ilk gösterimi bu yıl Berlinale'de gerçekleşen ve hem Almanya'nın geçmişine hem de bireylerin kendi kişisel tarihleriyle ilişkisine bakan eğlenceli komedi Süperegolar ve geçen yıl hem Montreal Film Festivali'nde hem de Alman Film Ödülleri'nde başrolündeki Jördis Triebel'e En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandıran Batı, Alina Bronsky'nin, Ingeborg Bachman Ödülü'ne aday gösterilen ve ülkemizde de yayımlanan aynı adlı romanından uyarlanan, Bettina Blümner'in yönettiği Cam Kırıkları Parkı bulunuyor. Deneyimli yönetmen Dominik Graf'ın imzasını taşıyan film bu yıl Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı ödülü için yarışmıştı. Önümüzdeki yıl sahiplerini bulacak 87. Akademi Ödülleri'nde de Yabancı Dilde En İyi Film kategorisi için Almanya'nın adayı olarak seçilen film, 18. yüzyıl sonunda geçiyor. Ünlü şair ve yazar Friedrich Schiller'in, Charlotte ve Caroline von Lengefeld kız kardeşlerle yaşadığı gerçek aşk hikayesinden yola çıkan film, bu üçlü ilişki aracılığıyla, Aydınlanma Çağı'nın idealleri ve günümüz dünyası arasında paraleller kuruyor. Her ne kadar bir dönem filmi olsa da modern bir yaklaşıma sahip Aşık Kız Kardeşler, özellikle Graf'ın yönetmenlik başarısıyla övgü toplamıştı. Not: Filmin Almanya'da ticari gösterime giren 140 dakika uzunluğundaki kopyası gösterilecektir. Geçtiğimiz yıl Münih Film Festivali'nden tam beş ödülle dönen Az Pişmiş Aşk, Karlovy Vary'den Rotterdam'a kadar pek çok önemli festivalin de programına seçilmiş bir yapım. Aynı termal otelde çalışırken tanışan genç bir kadın ve genç bir erkeğin aşklarının tutkuyla dolu ilk safhasını perdeye taşıyan filmde, yönetmen Jakob Lass belgesele yakın bir gerçekçilikten yana tercih kullanıyor. Mizah duygusunu da asla elden bırakmayan bir anlatımla Lass, son yılların en özgün aşk filmlerinden birisine imza atıyor. Genç oyuncularının performansları ve dinamizmiyle övgü toplayan Az Pişmiş Aşk, bu yıl En İyi Film dalında Alman Film Ödülü'ne aday gösterilmişti. Kadınlar ve Emek üçlemesinin ilk filmi Esnek Bir Kadın ile dört yıl önce Almanya'dan Yepyeni Filmler programı çerçevesinde İstanbul'a konuk olan Tatjana Turanskyj, bu sefer üçlemenin ikinci filmi Zirvedeki Kız ile karşımızda. İlk gösterimi bu yıl Berlin Film Festivali'nin Forum bölümünde gerçekleşen Zirvedeki Kız, seks işçiliğini merkez noktasına alıyor. Oyunculukta dilediği başarıya ulaşamayan Helena, hayatını eskortluk yaparak kazanmaktadır. Tıpkı zamanında kendisiyle ilgilenemeyen annesi gibi, o da kızına yeterince vakit ayıramamaktadır. Gününün büyük kısmı müşterilerinin fantezilerini gerçekleştirmek için kostümlere bürünmekle veya olumlu sonuç vermeyen deneme çekimlerine katılmakla geçer. Zirvedeki Kızı çekerken Godard'ın Vivre sa viesi, Chantal Akerman'ın Jeanne Dielmanı ve Lizzie Borden'in Working Girlsünden etkilendiğini söyleyen Turanskyj, yer yer klasik bir anlatıdan uzaklaşarak, feminizm ve beden politikalarına değinen, kışkırtıcı bir makale filme imza atmış. Not: Bu film içeriği nedeniyle 18 yaşından küçük izleyiciler için uygun değildir. Avrupa'nın yaşayan en önemli psikiyatrlarından birisi ve bir kitap hırsızı bir araya gelirse ne olur? Benjamin Heisenberg'in yeni filmi Süperegolar bu sorunun cevabını arıyor. İlerleyen yaşı nedeniyle artık terapi yapmayan ve sadece makale yazan psikiyatr Curt Ledig, bir konferansa katılma hazırlığı içerisindedir. Yolu hayatını antika kitaplar çalarak kazanan Nick ile beklenmedik şekilde kesiştiğinde, kendini bir anda küçük suçluların arasında bulur. Bir yandan kendi geçmişini ve III. Reich ile ilişkisini hatırlamaya çalışan Ledig, diğer yandan da alışılmadık yöntemlerle Nick'in çocukluk travmalarını çözmeye kalkışır. İlk gösterimi bu yıl Berlinale'nin Panorama bölümünde gerçekleşen Süperegolar, hem Almanya'nın geçmişine hem de bireylerin kendi kişisel tarihleriyle ilişkisine bakan, eğlenceli bir komedi. İlk gösterimi geçen yıl Münih Film Festivali'nde gerçekleşen Karanlık Dünya, Frauke Finsterwalder'in ilk uzun metrajlı kurmaca filmi. Geride bıraktığımız bir yıl boyunca pek çok önemli festivali dolaşan ve ödüller kazanan film, Alman sinemasının tanıdık yüzlerinin canlandırdığı geniş karakterler galerisiyle ülkenin dününe ve bugününe bakıyor. Finsterwalder, kendine has bakış açısıyla Almanya'nın dramatik olduğu kadar komik bir portresini çıkartıyor ve Almanların hem kendi ülkeleriyle hem de ulusal kimlikleriyle sevgi/nefret ilişkisini ele alıyor. Filmin senaryosunda, Finsterwalder'in eşi olan ve kitapları ülkemizde de yayımlanmış ünlü İsviçreli yazar Christian Kracht'ın da imzası var. Johannes Naber'in, ilk gösterimi bu yıl Berlin Film Festivali'nde Perspektive Deutsches Kino bölümünde gerçekleşen filmi Yamyamların Zamanı, kapitalizm üzerine acımasız bir kara komedi. Frank ile Kai, hayatları yıllardır seyahatlerde ve lüks otel odalarında geçen iki başarılı yatırım danışmanıdır. Müşterilerini Asya, Afrika veya Orta Doğu'daki çeşitli fakir ülkelerin gelişen ekonomiler olduğuna inandırmakta, böylece onları alıcısı olmayan yatırımlara yönlendirerek oyalamaktadırlar. Başka bir deyişle Frank ve Kai, eylemlerini kapitalist sistemin kurallarına uydurmuş iki dolandırıcıdır. Ne gittikleri ülkelerle, ne aileleriyle, ne de müşterileriyle duygusal bir ilişkileri vardır. Hayatta sadece parayı ve başarıyı seven bu iki erkeğin tek hedefiyse bünyesinde çalıştıkları şirkete ortak olmaktır. Bir gün şirket yanlarına üçüncü bir eleman gönderir. Genç ve idealist bir kadın olan Bianca, Frank ve Kai'ın otel odalarında kurduğu krallık için bir tehdide dönüşür. Şirkete ortak olması beklenen üstlerinin intiharı ve bulundukları ülkede çıkan iç savaşsa daha da büyük bir paniğe yol açar. Politik doğruculuğa yüz vermeyen bu grotesk komedi, kapitalizmin düşüşüyle ilgili çarpıcı tespitlerde bulunuyor. Alina Bronsky'nin, Ingeborg Bachman Ödülü'ne aday gösterilen aynı adlı romanından uyarlanan, Bettina Blümner'in yönettiği film, annesini öldüren üvey babasından intikam alma hayalleri kuran 17 yaşındaki Sascha'nın öyküsünü anlatıyor. Bu kaybın travmasını atlatmaya çalışırken bir yandan da ilk aşkı tadan Sascha'nın büyüme hikayesini izlerken, toplumun kıyısındaki karakterlerin de bir portresine tanıklık ediyoruz. Blümner'in filmi geçtiğimiz yıl Max Ophüls Festivali'nde gösterilmiş ve başroldeki genç oyuncusu Jasna Fritzi Bauer'in performansıyla övgü toplamıştı. Bu yıl Berlin Film Festivali'nde Forum bölümünde gösterilen Asta Rahatsız özgün bir komedi. Yeni sergi projesi için finansal destek bulmakta zorlanan küratör Asta, Max Linz'in yönettiği filmin başkarakteri. Bir yandan sanat dünyasının iş ilişkilerine ve jargonuna uyum sağlamaya, diğer yandansa teoriye ve idealizme tutunmaya çalışan Asta gerçekten de rahatsız. Para için inanmadığı bir sistemin parçası mı olacak, yoksa bu sistemin dışında kalarak mı üretmeye çalışacak? Bu ikilem sadece filmin kendisine mekan olarak seçtiği Berlin'deki değil, dünyanın dört bir yanındaki tüm sanatçılar için geçerli kuşkusuz. Sanat ve sanatçıya destek verme fonlarının kapitalizmle ilişkisi üzerine bu hınzır film, Oberhausen Manifestosu'nun ve Alexander Kluge'nin ilk dönem filmlerinin etkisini taşıyor. Kabuktaki Çatlaklar ile hatırlıyor olabileceğiniz Christian Schwochow, Julia Franck'ın romanından uyarlanan bu dramada bir anne ve oğlunun hikayesini anlatıyor. 70'li yılların sonunda başlayan filmin başkarakteri Nelly, yaşadığı acıları arkasında bırakarak Doğu Almanya'dan Batı'ya göç etmeye karar veriyor ve sahte bir evlilik ayarlıyor. Böylece oğluyla Batı Berlin'e gelmeyi başarıyor ama ne yazık ki bu yeni dünyaya uyum sağlaması kolay olmuyor. Peşinden gelen geçmişi Nelly'yi siyasi bir entrikanın ve paranoyanın içine sürüklüyor. İlk gösterimi geçen yıl Montreal Film Festivali'nde gerçekleşen Batı, hem bu festivalde hem de Alman Film Ödülleri'nde başrolündeki Jördis Triebel'e En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandırmıştı."}
{"url": "https://futuristika.org/asli-serinin-siz-ve-sen-halleri/", "text": "Anne ve Makine Mühendisi. İkinci kitabı Dans Etmesek De Olur dan, Şaire on beş tane sizli, on beş tane de senli soru sorduk. Ölmekten çok korkuyorum. İlginç aslında 30'u görmem derdim, ama şimdi çok korkuyorum. Mezar taşım olacak yani... Birileri gelip su dökecek, çiçek bırakacak, çocukları sevindirmek için şeker, topkek filan bırakacak. Mezarıma... Bilmiyorum. Denebilir, tam değil ama denebilir evet. İşler güçler izler gibiyim. Diziler için zamansızım, sinemayı da elden geldikçe. Bazı arkadaşlarımın beğenisine yaslanıyorum. Çok seviyorum Adana'yı. Adliyesi, senfonisi, iklimi, küfürü, anaryası, Allahına kadar işte. 13. Sen_ Bir İskoç müziği eşliğinde trende yolculuk ediyorsunuz. Ve yanınızda Kafka oturuyor. Arka koltukta da Darwin. Öyle işte. Ne sormak istediğimi bende çözemedim. Soru işareti. Evrim, makine, makina, atom fiziği ve anne olmak hakkında görüşleriniz. Lütfen. Tren de trenmiş ha diyesim geldi. Kafka'ya Milena'nın hesabını sorardım, sanırım, hiç yakıştıramadım sana derdim, evet derdim. Darwin'e, sonrası? Ya sonrası? Nuray Önoğlu'na selam çakarak insan hayvanı der, göz kırpardım. Anne olmak, aslında şöyle, doğruymuş yani. Anne olunca anlarsın. Ben anladım. Lisede Grup Yorum ve Kızılırmak dinlerdim. Şimdi Orhan Gencebay, Manyak Ramazan... Ama sözsüz müzikleri daha çok seviyorum sanki. Takıntılıyım bir de. Aynı şarkıyı bin defa dinleyebilirim. Sarışın aslı İzlanda da doğmaktan daha garip geldi. 2008, çocuk doğurdum. Baya baya son bir çılgınlık bu. Allah'la aramızdaki mesafeyi de azaltan bir çılgınlık. Adını sen koydun, öyle kalsın. Yukarıda bir şey. Ama şahdamarımdan filan yakın olmayan bir şey. Keşke örnek verseydin de direk sevmiyorum onları deseydim. Bu biraz yuvarlak. Artık sözcüklerin başlarına gerçek anlamda mı gibi şeyler ekliyoruz. Sabah 8, akşam 6 çalışmaktan çok yoruldum. Özlem belli oldu sanırım. Şimdi birileri beni okuyor diye düşünüp mutlu olmuyorum, ama birileri tanımadığım birileri okuduğunu söylediğinde mutlu oluyorum tabii... Okurla ilgilenmiyorum ayaklarından çok sıkıldığımı da belirteyim hemen. Bütün evlilikler bir gün bitecek Hakan Arslanbenzer'in bu dizesiyle selam ederim onlara. Ritüel değil de fareyi elimde manyak ediyorum, sürekli tık tık tık.... Kızım... Bak kızım yine sardın gibi, kızım. Boru, konteyner hesabı ve bu cevaplar."}
{"url": "https://futuristika.org/aster/", "text": "ABD Teksas eyaleti bir süredir, Bush'u, kızılderili katleden kovboyları ya da ırkçı altyapsını unutturacak şekilde, önemli müzikal hareketlere ev sahipliği yapıyor. Tıpkı Montreal Kanada gibi, zamanın ötesinde anlayışla güzide çalışmalar duyuluyor. Artık bir pop grup olarak nitelendirilebilecek ve zamanında İstanbul'da konser verdiklerinde sadece yüz kişiyi toplamış, kendisine düzgün bir ses sistemi bile çok görülmüş Explosions in the Sky ya da mahallede bilinen adıyla EITS başı çekti. Bundan cesaret alan petrol işçilerinin çocukları daha güzel tınılar ile dünyayı güzelleştirmeye çalışıyor. Bush'u bile unutayazdık bu sayede! Teksas'tan çıkma Aster, isim Nasa'nın yeryüzünün içinde olanları, değişimini ve çalışma sistemini anlamayı, gözlemlemeyi amaçlayan devasa bir makineden alıyor. İsimlerine uygun olarak, Aster'i oluşturan ikili uzayda başıboş dolanan insan artığı metaller gibi, arkada yuvarlanan bir davul altyapısıyla zengin bir piyano ve gösterişli bir klavye ses örgüsü yaratıyor. Albümleri Some Things Seldom Heard Of bir nevi uzayda hayat var mı sorusunun cevabı. Hayat olacaksa şık olsun be astronotcan! Yoksa hiç olmasın daha iyi."}
{"url": "https://futuristika.org/ataerkil-soylem-ve-girisimciligin-ruhu/", "text": "Kadınların toplumun her alanına yapabilecekleri katkılar, toplumdaki gelişime açık tüm sahalara ekonomik, entelektüel ve kültürel ekleyebilecekleri, tahmin edebileceğimizden çok daha fazla. Girişimcilik, ilk bakışta sadece ekonomik bir anlamı varmış gibi gözükse de, yetki ve güç ima ettiği için, mali sermaye hariç toplumsal, insani, entelektüel ve kültürel sermayelerin gelişmesinde de önemli yeri olan bir kavram. Bir sanatçının sergi açabilmesinden, şarkı söyleyebilen birinin albüm çıkarmasına, siyasi ya da toplumsal düşüncelerini ifade etmek isteyen birinin kendine dair bir alan ve ses bulabilmesine veya yaratmasına kadar, insiyatif almak, girişimcilik kelimesinin şemsiyesi altında kendilerine yer bulabiliyorlar. Fakat, masumiyetine ikna olmadan önce, girişimcilik ikinci bir bakışı hak ediyor. Ataerkil toplumlarda erkek egemen bakışın ve söylemin toplumun her alanına yayılması, güçlendirici olması gereken girişimciliği de etkiliyor. Ataerkil söylemin, yani toplumun her alanına erkek bakışının egemen olmasını isteyen ideolojinin, kırıntılarına daha yakından bakmak için, girişimcilik kelimesi ile beraber, etkonomik teşebbüsleri sarmalayan söylemlerin incelenmesi, egemen söylemlerin tanımlanması ve karşı söylemler geliştirilmesi gerekiyor. Girişimcilik, köken ve anlam olarak erkek egemen söylemin doğrudan bir ürünü olarak yorumlanabilir. En azından Anadolu'da var olan ve aslında Roma İmparatorluğu'na da sirayet eden Kibele tanrıçasının kadınsal gücü ile ilişkilendirilen yaratıcı kelimesindeki ilahi inceliğinden nasibini alamayan bir kelime, girişimcilik. Herşeyden önce, İngilizcesi olan entrepreneurshipden isabetli olarak çevrilmiş olsa da, kelime özellikle A. B. D.'de de var olan cinsel ayrımcılığı beraberinde taşıyor. İngilizce kelimenin kökü entre, to enter yani girmek fiiline dayandığı için, dilimize öyle çevriliyor. Kökü girmek ve girişmek oluyor. Fiil olarak, özellikle eril cinsel davranışına olan iması bakımından, cinsel-nötür bir anlamı yok. Cinsel ayrımcılığı ile beraber, kelime, A. B. D.'nin sosyal güvencelerden yoksun ve eşitliği umursamayan kapitalizmindeki agresifliğin bire bir yansıması. A. B. D.'nin en büyük pazarlama efsanelerinden biri olan ve son bir iki yıldır çöküşüne sahne olduğumuz Amerikan Rüyasının ve fırsat eşitliği masalının, filimlerde klişeleşmiş ne yapmak istersen özgürsün, adamım, kendine bir alan yarat cümlelerine dayanıyor. İnsanın, kendi anlayışının toplumdan bağımsız gelişmeyeceği, bireyin toplumsal bir varlık olarak anlam ve kimlik kazandığı, özellikle sosyal bilimlerde, bugün büyük bir çoğunlukla kabul edilse de, Amerikan kültürünün birey odaklı paradoksal varlığı, eşitlik maskesi altındaki ataerkil, sınıfsal ve ırksal baskı mekanizmaları, entrepreneurship kelimesinin to enter kökünde beyaz, zengin ve umursamaz bir fallik şeklinde itina ile özetleniyor. Bu kelime, güzel Türkçe'mize girişimcilik olarak çevrildiği zaman, A. B. D.'de kazandığı anlamları bir kenara bıraktığını düşünmek, büyük bir saflık olur. Toplumuzda var olan din ve gelenek tabanlı ataerkil önyargılar ile yoğurulduktan sonra, girişimci sahne erkeklerin birbirleri ile savaştığı bir kolezyuma dönüşüyor. Savaş, ataerkilliğin kapitalizme kazandırdığı agresif ruh için çok doğru bir metafor. Bu anlama, dilimizde girişimcilik kelimesinin içerisine saklanan ve erkeklerin sık sık sokak kavgaları, dövdükleri diğer erkekler için kullandıkları girişmek eşlik ediyor ve güçlendiriyor. Söylem, yani bir konu hakkında nasıl konuşulduğu, sadece anlamsal bir öneme sahip değil. Kullanılan dil, sadece düşüncelerin tüm saflığı ve hayatlardan mutlak bağımsızlığı içerisinde aktarılan veya kullanılan başka bir dünya değil. Aksine, davranışlarla iç içe var olan ve etkileyen, kişisel ve toplumsal hafızaları şekillendiren, insanlara güç veren veya güçsüzleştiren, hisleri belirleyen yegane yapı. Bir konu hakkında nasıl konuşulduğu, hangi kelimelerin kullanıldığı, o konuda ne düşünüldüğünü de gösterdiği gibi, toplumda dolaşan hangi söylemlerden etkilenildiğini de açığa çıkarıyor. Kitle iletişiminde dergi, televizyon ve sinema gibi dolaşımda olan kadın imgesi, mesela, güzellik kavramını belli bir şekilde tanımlıyor. Dolaşımda olan bu tür söylemlere alternatif söylemlerin önüne geçtikleri için egemen söylem deniyor. Egemen söylemden olumlu etkilenenler, belli bir kalıbın içine kendilerini oturtmak için davranışlarını ona göre değiştiriyorlar, mutluluklarını veya mutsuzluklarını dayatılan fantazilere göre belirliyorlar. Fakat güzellik kavramı üzerine düşünerek karşıt söylem üretebilenler, güzelliği farklı şekillerde tanımlayabilenler, egemen söylemin gölgesinde tıkalı kalmak zorunda olmuyor ve davranışlarını, mutluluklarını veya mutsuzluklarını başka türlü tanımlayabiliyorlar. Benzer bir şekilde, girişimcilik kelimesi kullanıldığı zaman, farkında olunsa da olunmasa da, agresif, erkek egemen, sınıfsal ve ırkçı bir yük kullananın sırtına biniyor. Kişisel yorum ve tecrübe ile bahsi geçen anlam her ne kadar silkelenmeye çalışılsa da, çoğunlukla çabalar boşa gidiyor. Ataerkil söylemin özellikle baskın olduğu hukuk firmalarında, mesela, erkek gibi giyinen, patronların gözüne girebilmek için konuşmasını ve davranışlarını erkeksi yapan kadınlara rastlamak zor değil. Kadının güçlenmesi adı altında tek yükselme şansı olarak erkeğe benzemeye çalışması, ataerkil söylemin girişimciliğe ne kadar sirayet ettiğinin ve bu egemen söylemin içselleştirilmesinin ne kadar yaygın olduğunun bir göstergesi olması ile beraber, güçlü kadın, girişimcilik, veya çalışan kadın hakkında karşıt söylemler yani bu konular hakkında alternatif diyaloglar, tanımlar veya konuşmalar geliştirilmediğini de gösteriyor. Ekonominin ve para ile ilgili neredeyse tüm konuşmaların ve söylemlerin tarihsel olarak erkek bakışının kontrolü altında olduğu bir gerçek. Fakat, ne yazık ki, bu konuda alternatif söylemler üretilmediği ve kitle iletişimle yayılmadığı sürece, baskın ve egemen söylemin değişmesi çok da gerçekçi bir beklenti değil. Karşıt söylem üretmenin en etkin ve kısa yollarından biri kelimeyi değiştirmek. Bir kelimenin, anlamının ve kullanılışının gücü konusunda ikna olmaya açık olanlar, Ermeni meselesi, Ermeni katliamı ve Ermeni soykırımı tabirlerini isterlerse her hangi bir ülkü ocağının karşısında yüksek sesle karşılaştırabilirler. Değişen kelimenin anlamı, hissiyatı ve davranışı nasıl etkilediğini birebir göreceklerdir. Bu durumda iddia şudur: girişimcilik kelimesi, kadının güçlenmesi ve toplumda kendine bir yer edinmesinin karşısında ciddi bir engel oluşturmaktadır. Girişimcilik kelimesinin kendi taşıdığı anlam bunda önemli bir etken olsa da, asıl sebep, girşimcilik kelimesinin ataerkil söylemin bir semptomu olduğudur. Egemen ataerlik söylemin, kadının toplumdaki yeri üzerindeki etkisini azaltmak için, ataerkil söylemin kelime haznesinden kurtulunması gerekmektedir. Girişimcilik kelimesinin taşıdığı mana yüküne sahip olmayan, vurdumduymaz ataerkil bir agresifliği ima etmeyen ama güçlenmeyi, insiyatifi ve sorumluluğu hissettiren bir kelime, yaratılacak karşıt söylemin önemli bir parçası olabilir. Fakat bu noktada gelebilecek önemli bir soru şudur: toplumdaki ataerkil reflekslerin kelime değişikliği ile kaybolması gerçekçi bir beklenti midir? Girişimcilik yerine hangi kelimeyi koyarsak koyalım, egemen ataerkil söylemle yorumlanmayacak ve yine bir yapısal şiddetin parçası haline gelmeyecek midir? Öyle olması yüksek bir olasılıktır. O yüzden, daha ılımlı bir yaklaşımla, girişimcilik kelimesinin anlamı toplumsal alanlarda tartışılabilinir, yanlı manası sergilenebilir ve kadına güç verebilecek bir şekilde yeniden inşa edilmeye çalışılabilinir. Bu yeniden inşa süreci, pek tabii, kitle iletişim yolu ile gerçekleştirilmesi gereken toplumsal bir farkındalık arttırıcı kampanyaya ve başarısına bağlıdır. Türkiye'de kadının ekonomik olarak güçlenmesini hedef alan hareketlerin ilk yapması gereken, girişimciliğin ne olduğunu tartışmaları ve, şayet gerek görürlerse, yeniden tanımlamalarıdır. Kadınların bu konuda eğitilmesi ve farkındalıklarının arttırılması ne kadar önemli ise, erkeklerin eğitilmesi iki katı daha önemlidir. Kadına uygulanan yapısal şiddete yaptığı katkının farkında olmayan bir erkek, sistemdeki çarpıklıklardan faydalanabilir ve erkeğin içselleştirdiği ataerkil söylemle yaşamına idame eden sistemin mutlu bir parçası olarak hayatını sürdürebilir. Erkekler ataerkil söylemin kendilerine sağladığı sayısız ahlaksız konforlardan vaz geçmedikleri sürece, kadınların işleri bir o kadar zor olacaktır. Bu eğitim sürecinin, öğrenilen çoğu davranış kalıbının kaynağı olması yüzünden, aileden başlaması lazımdır. Kızların sürekli ev işlerinde çalıştırılması, anneye yardım kisvesi altında masum ve neredeyse dini bir ödev anlama bürünse de, aslında ataerkil kapitalizmin temellerinin atılması ile sorumludur. Heteroseksüel ilişkilerin kapitalist sisteme yaptığı katkıdan dolayı neredeyse her açıdan normal fetişine tabi tutulması gibi, küçük kıza verilen sorumluluklar karşısında küçük erkeklerin ve babaların sorumluluklardan bağımsız aile reisi olmaları, toplumun ekonomik yapısında kadınların yetki mekanizmalarından yoksunluğu olarak kendisini göstermektedir. O yüzden farkındalık arttırmanın cinsiyet seçmek gibi bir lüksü olmadığı gibi, erkeğe ve aile dinamiklerine yoğunlaşan toplumsal kitle iletişim kampanyaları yapmaları yararlarına olur."}
{"url": "https://futuristika.org/atmosfer-yaratma-ustasi-clifford-d-simak/", "text": "merikalı bilimkurgu yazarı Clifford D. Simak 1904 yılında Wisconsin'in kırsalında dünyaya geldi. Bugün bilimkurgu okurlarının çoğu Simak'ı tanımayabilir. Oysa Isaac Asimov'dan Robert Heinlein'e önemli yazarlar Simak'ı ustaları olarak görmüştür. Türkiye'de en çok okunanlardan Philip K. Dick'i etkilediği bilinen Heinlein, Simak için Onun hikayelerini sevmeyenlerin bilimkurgu okumayı sevdiği söylenemez der. Simak'ın hikayelerinde teknik terimlerle dolu bir dil, teknoloji hayranlığı veya uzay gemilerine rastlamazsınız. Yazarın bilime de öykülerinde çokça yer verdiği söylenemez. 'City' adlı en çok okunan kitabının önsözünde de açıklandığı gibi Simak, çağdaşı Ray Bradbury gibi atmosfer yaratmada ve ima etmede ustadır. 1952'de yayımlanan City'de, Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucularının Vahşi Batı'ya yerleşme hikayelerine benzeyen bir ailenin yüzyıllar boyu geçirdiği değişimler ve hayat tarzları anlatılır. Webster ailesi şehirlerin boşaltıldığı, her ailenin kırsal bir yerde doğayla beraber ve onu tanıyarak yaşadığı, hükümetin insanların hayatlarından neredeyse tamamen dışlandığı, komşuların baca dumanlarının ancak görülebildiği geniş arazilerde yaşar. Bu çağda Mars keşfedilmiş ve insanlar Marslılarla iletişim kurmuş, robotlar insanlara hizmet eder hale gelmiş ve köpekler evrimleşerek konuşma yeteneği kazanmıştır. Her hikaye aileden bir erkeğin yaşamından bir kesiti verirken toplumsal ve teknolojik değişimler de kuşaktan kuşağa farklılıklar gösterir. Tamamen kendi başına buyruk yaşamaya alışmış insanlarda, açık alana çıkma korkusu olarak tanımlanan 'agorafobi' başlamıştır. Evinin etrafındaki kendine ait topraklardan uzaklaşmak insanlar için imkansızlaşmış, fiziksel olarak hasta eden bir duruma dönüşmüştür. Kitapta yazarın anlatmak istediği en önemli felsefi kavramlardan birisi bugünkü karşılığına empati diyebileceğimiz; karşıt görüşteki iki insanın birbirlerini tamamen anlamaları, kendi bakış açılarını, bilgilerini, duygularını ve düşüncelerini karşıdakine tüm boyutlarıyla geçirebilmeleri ve böylece aralarındaki ve/veya insanlığın sorunlarını çözmeyi sağlayacak zihinsel yeteneğin geliştirilmesidir. Dünyada yaşayan mutantların dünyalılara sunduğu bu yetenek Juwain felsefesi olarak adlandırılır. İnsanların evrimleşme serüveninde bir diğer önemli nokta da cinayetin ortadan kalkmış olmasıdır. Dünyada yaşayan insanların yüzyıllar boyunca elde ettiği en önemli iki başarı bu iki gelişmedir. City'de bahsi geçen diğer bir evrimleşmiş tür de Jüpiter'de yaşayan Loper'lardır. İnsanlar oradaki hayat olasılıklarını araştırmak için bu gezegene gönderilir ve geri dönmez, çünkü Loper olarak yaşamayı daha tatmin edici bulur. Toplam sekiz öyküden oluşan City kitabı Simak'ın en popüler yapıtı olur ve 1953'te yazar 'Uluslararası Bilimkurgu Fantezi Ödülü'nü kazanır. John W. Campbell'in Astounding Stories dergisine katkıda bulunarak başladığı kariyerinde üç Hugo ve bir Nebula ödülü kazanır. Clifford D. Simak ardında birçok roman, öykü ve deneme bırakarak 1988'de ölür. - Simak ve eserleriyle ilgili ayrıntılı kaynakçaya Internet Speculative Fiction Database'den ulaşılabilir. - Youtube'da Simak'ın da parçası olduğu Bilimkurgunun Altın Çağı kabul edilen dönemin sanatçılarının çizimlerinin yer aldığı bu video da ilgi çekici. Beş bölümün birincisi burada. İlginç bir not; Simak bu 'Altın Çağ'a inanmadığını Tangent Magazine'deki söyleşisinde dile getirmiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/aubrey-beardsley-borcunu-odemene-izin-vermeyen-tanri-meselesi/", "text": "Beardsley'in erotik illüstrasyonlarının dışında fazla imge yüklü eserleri din-hayat-şeytan üçlemesini gözler önüne serer. Bir insanın doğumundan ölümüne dek kendi iç hesaplaşmalarını anlatır bu eser. Karalar içinde bir kadının elinde bebek var. Kadın bize doğru bakıyor. İnsana kendi kurallarını hatırlatır bir şekilde hem de. Bebek sanki gaza ve haza gelmiştir. Kadının arkasındakiler önemli imgelerdir. Yılan, Şeytan, gözlüklü biri. Yılan bilindiği üzere şeytanı temsil eder. Ölümsüzlüğü ve sinsiliği daima kendi adının içinde saklar. Sağ taraftaki Şeytan her zamanki gibi kadın gibidir. Çift cinsiyetli olduğunu söylemek yeterlidir. Sol memesinin altında toynak bulunur. Toynak ile büyük bir ihtimalle Pan'a bir gönderme vardır. Pan'nın olduğu her yerde panikte vardır. İçten içe de olsa eserde bir panik havası var. Yılanın üstündeki desenler resmin en önemli ayrıntılarından biridir. Yılanı simgeleyen ölümsüzlük ve sinsilik demiştik ve bu desenler bunu kanıtlıyor. Küçük küçük noktalardan daireler resmin sol tarafında da var. Tek gözü kapalı olan bir adamın şapkası. Bu sinsiliktir. Sinsi bir şekilde solundaki kadının götüne bakar. Erkeklerin içindeki cinsel güç sinsiliğinden gelir bir nevi. Sinsiliğin göstergesi şeytanın memesinin altında da vardır. Yılanın öteki deseni olan siyah büyük noktacıklar ise yine resmin sol tarafında bebeğin altında yer alır ama bu sefer beyaz bir şekilde. Burada insanın asla ölümsüz olamayacağı vurgulanıyor. Yılanda siyah, insanda beyaz. Bebek bunun farkında değil çünkü bu noktalar onun altında. Ölümüne kadarda bunu fark edemeyecek. Buda yılanın ölümsüzlüğünü gösterir. Noktaların birazı da sol ortada bir kadının şapkasında yer alır. Yani bu ölümsüzlik düşüncesi bir kadından çıkmıştır. Bebekleri zehirleyen kadınlar... Yılan deseninden siyah noktalara uyan tek yer ortadaki kadının kolundaki taç gibi bir şeydir. Yılandan geldiğini ve bebeği zehirlemenin kendinden geldiğini bize bakarak, vurgulayarak söylüyor. Panik havasında herkes birbirine bakar. Şeytan gözlüklüye bakarken onu aşağılıyormuş gibi bakar. Gözlük bilgeliğin imgesi durumunda olduğundan şeytan cehaleti tutar. Gözlükleri sevmez ama oları kontrol etmesibi bilir. Çünkü kadının hemen altında şeytanın toynağı vardır. Dikkat etmezse efsaneler gözlüklüyü öldürebilir. Sol yukarıda bir kuş var. Bu kuş Beardsley'in eserlerinde sürekli görünür. Bu onu temsil eder. Onun grotesk tavrını ve hayatının bakışını yansıtır. Onunda altında başka bir kuş vardır ama kafası değişiktir. Başka bir yere bakar. Bu kuş insanında anlaşılmaya ve kimseye söylenemeyen tarafıdır. Kanatlarının altında şapkalı bir kadın umarsızca takılır. Hayallerin kırıldığı zamanlarda çıkan o şapkalı ve sinsi kadın! Bu kadınında altında yüzünün çoğunluğu gizlenmiş başak biri daha vardır. Bu kuşkusuz ki biliçaltıdır. İnsanın kendisine dahi hissettiremediği bilinçaltı. Karalar içindeki kadının yanında ise maskeli bir adam ve kel bir kadın belirir. Bu büyük bir ihtimalle Berdsley'in kendi cinsel karmaşasıdır. Çünkü Wilde tarafından homoseksüel gruplara dahil edilmişti. Kendi içindeki belirsizliği bulamayan kişi, iç karmaşası altında şeytana kurban gider. En azından Beardsley'in bunu kendi içinde bulduğu açık ve nettir. Bizim kafamızda soru işareti olacaksa bu onu mutlu eder. Doğanın içindeki insan kendi inancını nasıl yaratır? Resimde bir melek vardır ama bu melek aslında melek değildir. Kendini melek gibi gösterir istemeden ya da isteyerek. Kanatlarını kendi yapmıştır sanki. Erkek olduğu açıktır ama vücudu pürüzsüz ve ışıl ışıldır. Burada iki cinsiyetinde aslında temelde aynı olduğunu söylüyor. Kadın-erkek aslında aynı cinsiyetten geliyor doğada. Şeytan her zamanki gibi çift cinsiyetlidir. Beardsley imgesinde de olabilir bu durum. şeytan-erkek-kadın üçlü olarak birleşen ve aynı olan olgulardır belki ona göre. Mumlar şeytanın eli gibidir. Onun ellerinde aydınlanan bir dünya. Burada doğada yangın çıkma ihtimali göze çarpmıyor. Bu resminde önemli ayrıntılarındandır. Ateş. İnsanı insan yapan ve başlatan element. Ateşle medeniyetler kuruldu. Et pişti ve vücut gelişti. Bunun için insan kendi eliyle şeytanı yarattı. Sonradan havaya geçip kanat takmak istedi ama kendini öyle bir hale soktu ki;asla yenemeyeceğini anladı. Sağ altta yine bir kuşumsu bir şey var. Önceki resimdekinden biraz büyümüş bir halde ama. İnsanın olgunlaşması da diyebiliriz buna. Olgunlaştıkça içimizdeki azalan yüzler.. Sağ boş taraf kesinlikle Tanrıdır. İnsan ilk korktuğu şeyi yarattı yani şeytanı. Sonra Tanrı bilinemezcilik konumuna geldi. Önce korkulan sonra o korkuyu alt etmek isteyen bilinemezcilik. Nietszche'nin Tanrı insan paradigması gibi. Tanrı önce borçlandırır sonra borcunu öder ve senin ödemene izin vermez. Bunun için hep borçludur insanoğlu ona!"}
{"url": "https://futuristika.org/august-dickmann/", "text": "Avrupa çalkalanıyor. 1929 yılında tüm dünyayı derinden sarsan ekonomik buhran, etkisini şehir şehir, ülke ülke hissettirmeye başlamıştı. 1. Dünya savaşının yaraları sarılamadan ekonomik göstergeler yerle bir olmuştu. Ekonominin yanısıra sosyal yaşam ve toplum psikolojisi de zorlu bir tünelden geçmekteydi. Almanya sınırları içerisinde ise durum daha farklı yöne doğru gidiyordu. Nazi Partisi geniş kitlelere yayılıyor ve üye sayısını gün geçtikçe artırıyordu. 1925 yılında 27.000 olan üye sayısı 1929 yılına gelindiğinde 108.000 çıkmıştı. Tehlike çanları Almanya semalarında derinden hissediliyordu. Kahramanımız August Dickmann Almanya'da yaşayan Yehova Şahidi genç bir almandı. Ahiret inancı kuvvetli, başkalarının inançlarına saygı gösteren, ölümü kötüye uygulanan bir ceza olarak benimsiyordu. Yehova Şahitleri, inanışları gereği askerlik yapmazlar, savaşa katılmazlar ve siyaseti gereksiz bulmaktaydılar. Her kişinin kendi inancından sorumlu olduğuna inanırlardı. The Sachsenhausen Concentration Camp, Alman Polis Şefi Reichsführer-SS Heinrich Himmler'in 1936 yılında göreve getirilmesinden sonra Emsland concentration camp mahkumları tarafından inşa edilen ilk cezaevi olarak kayıtlara geçiyordu. 1936 ila 1945 yılları arasında 200.000'den fazla kişi bu kampta tutuklu tutulmuş, kimi mahkumların yaşamı bu kampta son bulmuştu. İlk önceleri Nazi rejimine karşı aleyhte gösteride bulunan veya Nazi rejimini benimsemeyerek, Nazi oluşumunu inkar edenlerin tutulduğu bu kampta Dinslaken kökenli August Dickmann'da yer almaktaydı. Daha sonraları Nazi yetkililerinin üstün ari alman ırkına mensup olmadığını düşündükleri ve biyolojik olarak sağlıksız insanlarında bu kampa katılmasıyla da kamp mevcudu giderek artıyordu. İkinci dünya savaşı boyunca bu kamplarda açlık, hastalık, ağır iş gücü ve sistematik katliamlar sebebiyle 10 bine yakın insan yaşamını yitirdi. Ayrıca 1945 yılına kadar Almanya'da 400.000 kişi, çocuk sahibi olabilecek yaş grubundaki yaklaşık yüzde biri zorunlu olarak kısırlaştırıldılar. 5 Eylül 1939 Salı Sachsenhausen toplama kampı: Kamp komutanı Baranowski, üzerindeki mor üçgenden de anlaşılacağı gibi Yehova Şahidi olan August Dickmann'a karşı çok büyük öfke duyuyordu. Tek sebebi Alman asker üniformasını giymek istememesi ve bu savaşta insanların öldürülmesine tamamen karşı olmasından kaynaklanıyordu. Ayrıca August Dickmann insan öldürmeyeceğini, Adolf Hitler'i Alman halkının lideri olarak tanımadığını kamp komutanına dile getiriyordu. Mensubu olduğu dine grubunun çalışmalarına katılmasından dolayı bir yıl kadar hapis yatan Dickmann, hapisten çıkarıldığında doğruca Sachsenhausen toplama kampı getirilmişti. Erkek kardeşi Fritz aynı suçtan dolayı 1933 yılından bu yana Esterwegen toplama kampında yaşamına devam etmekteydi. Diğer erkek kardeşi Heinrich Dickmann geçen bahar mart ayında aynı suçtan tutuklanarak sachsenhausen kampına getirilmiş on bine yakın tutuklunun içinde dört yüz Yehova Şahidi yer almaktaydı. Kamp komutanı Baranowski bu 400 Yehova Şahidine karşı okadar kin duyuyordu ki tamamın cezalandırılmasını, yeri geldiği zamanda topyekün yok edilmesini içten içe dillendiriyordu. Baranowski bu 400 kişilik grubu ari ırktan olmamakla suçluyordu çünkü normal alman erkeği böyle taleplerde bulunmamalıydı. Baranowski SS Mareşal Heinrich Himmler'e bir talepte bulunarak August dickmann'ın idam edilmesi için izin talep ediyordu. Hem de kardeşi Heinrich'in gözleri önünde. Bu olayın hem de tüm Yehova şahitlerine ibret olmasını istiyordu. Himmler bu talebi karşılıksız bırakmıyor ve Dickmann'ın tüm mahkumların ve kardeşinin gözleri önünde vurulması iznini Baranowski'ye ulaştırıyordu. Sachsenhausen toplama kampı gerçekleşecek ilk açık infaz olacaktı. August Dickmann vicdani sebeplerle savaşmayı reddeden ilk alman. 5 Eylül günü idam komandosu Rudolf Höss, infaz edilen Dickmann'ın can çekişen sol şakağına son kurşun sıkıyor ve bu olay insanlık tarihine kara leke olarak işleniyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/av-mevsimi-polisiye-bir-film-degildir/", "text": "Bir kere Av Mevsimi polisiye bir film değil. Sadece kahramanları polis olan bir film. Turgul, bu polislerin ekseninde, onların meslek hayatları dışındaki yaşadıklarını da odaklanmamızı istiyor, bunu yaparken kesik bir el bizi bu kahramanların hayatına girmemiz noktasında yardımcı oluyor, kapı açıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/avangard-yolun-bilinmez-menzili/", "text": "RAFET: Yazılı şiirin müzik eşliğinde ya da farklı biçimlerde icrası 'okuma' başlığı altında değerlendirilir. Fakat bizdeki durum daha özgündür, Duygusal Provokasyon da anlatıcı an'ın psiko-patalojisini, iç uzayından devşirdiği sözcüklerle ifşa eder. Yani canlı-sesli otomatik şiir yazar, öykü anlatır. Bu karanlık yollarda, dehlizlerde ilerlerken en büyük kılavuzu yanında, onla beraber, an'dan yola çıkarak emprovize müzik üreten arkadaşlarıdır. Burada anlatıcı müziği, müzik anlatıcıyı karşılıklı besler, birlikte ilerleyerek sarmallaşan, kaotikleşen bir gürültü formu yaratırlar. Bizler disipliner ya da disiplinler arası sanat kategorilerine inanmıyoruz; ses-söz-müzik-video-şiir-beden aynı anda, eylemde kolektif bir birlik halinde var olabilir, olmaktadır da. Bunun için sanat tarihi uzmanlarına gerek yok, şaman ayinlerini, Dionizosçu şenliklerini, Gerçeküstücü zincirlerden boşalma deneyimlerini hatırlamak yeterlidir. SEDAT: Burada daha çok her şeyin her şeye yeniden dönüşmesi ya da hiçbir şey bile olabilir oluşundan söz ediliyor. Kolektif doğaçlamaya dayanan bir şey yaparken düşünce mediumları aşarak orada yaratılan o süreci aslında var etme çabası içinde oluyorsunuz. kendisinde kendinin kendileri de hep aynı değil mi? Biz çıkıyoruz çalıyoruz, söylüyoruz, birlikteyiz bir şekilde... İstemli olarak çiğ ve saldırgan olmak zordur ki hiç prova bile yapmamakla birlikte çalacağımız o güne kadar kendi deneyimlerimizi hafızalarımızda yer edindirip daha sonra D. P. ile kollektif bir şekilde düşünme, hareket etme biçimi aslında disiplinler ötesi bir çaba hakim durmaya çalıştığımız noktada. BORA: İçten dışa ussal bir sıçma hali ve sınırsız bir özgürlük alanı. Ne, nasıl, ne zaman, neden, nerede gibi soruların cevapları duygusal provokasyon kayb'oluşlarında aranmamalı. CAN: Dıştan içe bütün kas ve sinir sisteminin onayladığı bir mevzu bu. RAFET: Minibüs değnekçileri dışında verdiğiniz örnekler ile Duygusal Provokasyon arasında güçlü duygusal ve ruhsal bağlar olduğunu düşünüyorum. Avangard denilen çabanın güncel bir eridir Duygusal Provokasyon. Kendi tezine ters, oximoron gibi görünse de avangard gelenek işidir, bayrak yarışıdır. İster Hegelci dikey 'içine katarak aşma', istersek Deleuzecu yatay 'eklemleme' yaklaşımlarını kullanalım, avangard geçmişin hayaletlerini içinde taşır, onlara bu güne dair bir nefes, soluk vererek kendi olur. Duygusal Provokasyon bu yolun bilinmez menzilinde ilerlemekte ya da dönmektedir. RAFET : Eğer performans yapıyorsanız izleyici içine girsin, dahil olsun, iletişsin, yani bir gerçekliğin ortağı olsun istersiniz. Yani dinleyici-izleyicinin katharsisçi konumdan çıkmasını. Ama gerçeklik terörü dediğimiz şey algının almakta zorlanacağı kadar yoğunlaştırılmış gösteridir. Konser ya da bir sahne şovu izleme beklentisi ile gelen bir kitlenin sıradan algısını kırmak ise zordur. Bu manada insanların kendilerini 'özne' olmaları için yapılan davetlerden, tahriklerden genelde kaçarlar ya da görmemezlikten gelirler. Sonuçta Duygusal Provokasyon 2009 Ocak ayında başlamış yeni bir projedir, zaman içinde ilerledikçe daha genişleyen, herkesçe yazılabilecek bir şiire doğru evrilmeye çabasına devam edecektir. Her şeye rağmen Duygusal Provokasyon izleyicisinin kaygılı tepkisizliği veya hipnotik hali, 21 yüzyılda da Gerçeküstücü 'şok' öğesinin ne denli işlevsel olduğuna dair ciddi bir göstergedir. SEDAT: Peyote'de tuvaletin önünde elinde telefon arkadaşına bağırarak zemin katta deneysel bir saçmalık var diye söz ediyordu bizden.. RAFET: Yolunu bulmaktansa yolunu kaybediyor, yan yollara, gizli geçitlere sapıyor; labirentlere giriyor, perili köşklere dalıyor. Herhangi bir metne, provaya, ön hazırlığa dayanmayan otomatik anlatı anarşik bir düzensizlik ve buna bağlı ruhsal bir bütünlük taşır. Konuşma, slogan, şiir, inilti, haykırış, nöbet hali iç içedir. Sürenin uzunluğu ve atmosferin yoğunluğundan akıl sık sık, içuzayın kapısı tıklatıp kendi bilinçli sözcüklerini-anlatılarını da sokmaya çalışır. Bu şizofrenik düet hali,, sevgili Christoph Höffler'in ekibe elektronik katkısı, anlatıcı ses sample'ları ile çok daha kaotik bir çizgiye gelmiştir. Ekipte müzik üreten dostların yaratıcı katkısı olmasa, sanırım yaptığım deney bu deneyim seviyesine sıçrayamazdı."}
{"url": "https://futuristika.org/axaxes-pistanbul/", "text": "Yazar, aslında kendini yazıyor. Ve okura kendini her şeyden önce axaxes olarak tanıtıyor. Kullandığı müstearın, aksak ritmin bir çeşit metaforu olduğunu hissedebilen, bununla birlikte 'x'leri kendisiyle tartışabilecek kadar da Türkçeye sahip çıkan okurlar edinmeyi hedefliyor. Sıra dışı kapak tasarımından iç sayfalarda okuru interaktif deneyimlere yönelten önermelere, seçilmiş müziklerle desteklenen bazı sahnelerden, yazılmış olmayı hem de okurken- anlama lüksüne varıncaya kadar daha birçok yeniliği beraberinde getiren Pistanbul, 2012'nin son kitaplarından olması nedeni ile 2013'te adından çokça söz ettirecek gibi... Bütün bunların dışında ya da içinde- kitabı bitirince anlaşılan ve bütün hikayeyi yeniden düşünmenizi sağlayan bir şey daha var ki, belki de bu durum onu türünün tek örneği yapıyor. Kitabı okurla buluşturma işini P Kitap Yayıncılık üstlenmiş. Kitapla ilgili düştükleri şu yukarıdaki not belki biraz iddialı gibi ama ardından verdikleri alıntı insanı düşündürmüyor da değil."}
{"url": "https://futuristika.org/ayfer-karabiyik-fosforlu-devriye/", "text": "Hush Gallery, Ayfer Karabıyık'ın Fosforlu Devriye' isimli sergisine 14 Aralık 2013-25 Ocak 2014 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sanatçı Karabıyık'ın, son dönem çalışmalarının temeline militarizm-şiddet-politikayı alarak, şiddetle karşılaşma biçimlerine odaklandığı sergisi, her gün 10.00-19.00 saatleri arasında Yeldeğirmeni'nde konumlanan Hush'da gezilebilir. Militarizmin kendini hayalet düşmanlarla meşru kılışı gibi, politika da darbeleri/savaşları bahane ederek meşru varlığını sürdürüyor diyen sanatçı; bu vahşi ve ölümcül suç aletlerini ironik bir yaklaşımla ele alarak hasarlı politik sistemin dayattığı dilin, hafıza silici etkisine ve şiddet dilinin normalleşerek, gündelikteki kullanımına vurgu yapıyor. Güç ve iktidarı elinde bulunduranlar için iktidarlarının sürekliliğini sağlayan en önemli araçlardan olan silahlar, Ayfer Karabıyık'ın işlerinde isim değişiklikleri ve gündelik hayatta hep karşımıza çıkan farklı materyallerin kullanımıyla iktidarın silahını iktidara çeviriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/ayin-karanlik-yuzunden-ve-saunadan-cikan-nazi-imparatorlugu/", "text": "II. Dünya Savaşı sonrasında sağ kalan Naziler Ay'ın karanlık yüzüne kaçmıştır. Dünya'da kalan halklar kendi dertleriyle uğraşıp, Naziler olmadan nasıl da mutlu mesut yaşadıklarını düşünürken, 2018 yılında Meteorblitzkrieg namlı uzay aracının öncülüğünde Naziler, yeryüzüne dönmeye karar verirler. Fin/Alman/Avustralya ortak yapımı movie, steampunk öğelerini kullanarak, yarı bilim kurgu yarı kara mizah bir anlatımla, fashionable zaman toplumlarına göre saçmalık derecesinde bir gelecek tasviriyle distopik bir çalışma. Yönetmen Timo Vuorensola ve yapımcı Tero Kaukomaa, filmi yapacak parayı bulmakta sıkıntı yaşayınca, çareyi fanlardan para toplamakta buldu. Hatta, bilinen para toplama yerine, para yardımı yapan hayranları filmin karına ortak ettiler. 10.000 movie hayranı dışında 200 kadar on-line yatırımcı sayesinde, kolektif biçimde 515.000 sterlin topladılar. Filmin bazı detaylarında da, örnek olarak Almanca telsiz konuşmaları, web sitesi üzerinden fanlarla birlikte çalıştılar. 2005 yılında yaptıkları ve ücretsiz indirilebilen Star Wreck ile başlayan bu yeni nesil kolektif üretim şekliyle, sinema yaparken gerçek bir komünite de yarattılar. Filmin bir diğer yönü ise, Yeni Slovenya Sanatı/Neue Slowenische Kunst ve Laibach'ın filmde etkin yer alması. Müziklerinde ve konseptinde ağırlığını koyan Laibach, Wagneryan tarzını filme de yansıtmış oldu. Yönetmene söylemedik ancak bu filme, pek yakışırdı. Iron Sky şu an dünyada çeşitli ülkelerde gösterime girdi. Filmin görüleceği ülkeler ve tarihler şu haritadan takip edilebilir. Resmi sitede ayrıca movie için talep formu da yer alıyor. Timo Vuorensola: Aslında saunada arkadaşlarımla konuştuğum ve oldukça bilinen bir komplo teorisiydi. Bu konuyla ilgili bir movie çekmeye karar verdim. Finlandiya'da işler saunada yürür. Yazarlarımızdan Jarmo Puskala, gördüğü rüyada bisiklet kullanırken kulağının dibinde kızgın bir Hitler görüntüsünden bahsetti. Ay'dan gelen Naziler gelmiş aklına. Fan yardım ve ödenenler benim için gerçekten sürpriz oldu. İşe yarasın diye umut ediyordum ancak biraz şüpheliydim. Ama filme yönelik büyük ilgiyi görünce Iron Sky ile bu kadar kendilerini bu kadar yakın hisseden insanlar tanıdığım için çok mutlu oldum. Evet, hemen hemen dünya genelindeki sinema salonlarında gösterime girecek. Filmin 2010 yılında gösterime girmesinin düşünüldüğüne dair bazı söylentiler olsa da biz aslında böyle bir tarihten hiç bahsetmedik. Çekimlere de 2010 yılı Kasım ayında başladık. Olması gerektiği kadar iyi. Belki daha iyi olabilirdi fakat web üzerinde hep olduğu gibi bazı şeyler işler, bazı şeyler işlemez, bir sürü şey denemek zorundasındır. Çizgi roman kendisi itibari ile çok güzel bir olay. Movie öncesindeki üç çizgi romanı da belirli bir zamanda topluca yayınlayacağız. Laibach başından beri müzik için bir numaralı seçimimdi. Iron Sky'a aktif olarak çalışmaya başladığımda, değişik ülkelerin milli marşlarının Laibachsal versiyonu olan Volk albümlerini henüz çıkarmışlardı. O çalışma bana çok büyük ilham kaynağı oldu ve filmin müziği için onlarla çalışmaya başlamak istedim. Laibach'ın yaklaşımı da oldukça titizdi. Wagner'in dünyasına derinlemesine daldılar ve movie için devasa bir soundtrack hazırlayıp tüm sürecin oldukça içinde yer aldılar. Evet, kendisi Iron Sky Dünyasını düşünmeye ilk başladığım andan itibaren aklıma ilk gelen ve iyi bilinen, perdeye kesinlikle kendine özgü farklılık getirebilecek kült bir figür. Kier, karakteri ortaya çıkarmakta çok yardımcı, mükemmel öneriler getiren harika bir aktör. Çok profesyonel, yardımsever ve arkadaş canlısı. Çalışmak için preferrred bir aktör. Trendy zamanlar hakkında, kısmen öğrendiğimizi ve kısmen asla yeteri kadar öğrenemeyeceğimizi düşünmeye eğilimliyim. Bu yüzden, Sovyet ve Nazi korku rejimi uzun süre önce yok olmasına rağmen olayı, gerçeği bize hatırlatması bakımından içinde sosyo-politik mesajlar olan filmler yapmak önemlidir. Benzer düşünce modellerini hala fashionable iç ve dış politikalarda görüyoruz. F: Filmi umarız İstanbul'da görürüz. Salute! Salute! Şu sıralar Türkiye'den distribütörlerle görüşüyoruz. Umarız movie orada da gösterime girecek."}
{"url": "https://futuristika.org/aykiri-oykuler-tahsin-yucel/", "text": "-Fethi Naci, Roman ve Yaşam, 1992- ok çeşitli alanlarda ürünler vererek yazınımıza katkıda bulundu. Yazın araştırmalarına 1969'da yayınladığı L'Imaginaire de Bernanos ile başladı. Bunu 1973 yılında yayınlanan Figures et Messages dans la Comedie Humaine izledi. Ardından 1979'da Anlatı Yerlemleri'ni, 1982'de Dil Devrimi ve Sonuçları ve Yapısalcılık'ı, 2007'de Eleştiri Kuramları'nı yayınladı. Tahsin Yücel'in deneme ve eleştirileri de büyük yankılar uyandırdı. 1976'da Yazın ve Yaşam, 1982'de Yazının Sınırları, 1993'deTartışmalar, 1995'te Yazın, Gene Yazın, 1997'de Alıntılar, 1998'deSöylemlerin İçinden (1999 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü), 2000'deSalaklık Üstüne Deneme, 2003'te Yüz ve Söz, 2006'da Göstergeler'le, deneme ve eleştirilerini okurla buluşturan Yücel, roman ve öyküleriyle de edebiyatımızda kendine kalıcı bir yer edindi. Yücel, ilk romanı Mutfak Çıkmazı 'nı 1960 yılında yayınladı. Bunu 1975'te Vatandaş, 1992'de Peygamberin Son Beş Günü, 1995'te Bıyık Söylencesi, 2002'de Yalan (2003 Yunus Nadi Roman Ödülü ve 2003 Ömer Asım Aksoy Roman Ödülü), Kumru ile Kumru (2005) ve Gökdelen (2006, Balkanika Ödülü, 2007) izledi."}
{"url": "https://futuristika.org/ayni-hikaye/", "text": "Hayalinde nasıl canlanıyorsa öyle bir oda, öyle eşyalar ya da eşyasız, öyle bomboş. -Başka? -Ümit verebilirim. -Ümit edebilirim mi dedin? -Hayır. Ümit verebilirim. Peki. diyor soran adam. Bir aşağı bir yukarı yürüyor, oturduğu yerde huzursuzca kıpırdanıyor, put gibi, tek kılı bile kımıldamadan öylece dikiliyor. Sen nasıl hayal edersen. Ama ısrarcı. Nasıl göründükleri sana kalmış ama hissettikleri ve söyleyecekleri benim işim. -Bilemiyorum. -Bu kadar olamaz. Haydi. Hayallerinden bahset biraz daha. -Başka bir şey kalmadı. Kendimle ilgili her şeyi anlattım size. Bir kez daha peki diyor soran adam. Elindeki not defterinin sayfalarını bir yelpaze gibi çevirdikten sonra defteri omzunun üzerinden arkaya doğru fırlatıyor ya da defteri özenle masanın üzerine bırakıyor ya da ortada defter falan yok. Fark etmez. Anlatılan her şeyi beynine kaydetti. -Pekii... Bir bakalım. Soran Adam yüzünü, cevaplayanın yüzüne iyice yaklaştırıyor. Burunları birbirine değecek neredeyse. Gözünü kırpmadan Rıza'yı inceliyor. İnceleme uzadıkça ikisinin de yüzü asılıyor. Rıza hayatıyla ilgili, yaptıkları, yapamadıkları, korkuları, sırları, artık 38 yıllık hayatına sığdırdığı ne varsa her şeyi anlatmaktan yorgun zaten. İçi kof bir kavun kadar bile ümit vaat etmiyor. SA ise baktıkça bakıyor Rıza'nın yüzüne. Bakıp da aradığını bulamayınca sinirleniyor. -Haydi ama bana biraz malzeme ver. Nasıl yazayım hikayeni böyle? -Daha ne anlatayım bilmiyorum ki. -Anlat. Ne varsa, aklına ne geliyorsa. İçinden geçirsen de olur. Ben yüzünden okurum. Utanma. Anlat. Nasılsa hiçbirini hatırlamayacaksın. -Ah. O zaman neden? Anlatmanın bana bir faydası yoksa... -Var. Bu senin hikayen. Hep senin hikayendi, bunu değiştiremezsin. -Ama ben hikayemi yaşadım bitti. O artık benim hikayem olmaktan çıktı. SA bir an duruyor. Yüzünde hınzır denilebilecek bir ifade var şimdi. -Reenkarnasyona inanır mısın Rıza? İşte bu noktada salıyor Rıza aklının iplerini. -Başlarım reenkarnasyonunuza da, hikayenize de. Sabır sabır, saygı saygı da burama geldi. Sabahtan beri sorgu sual. Anlattık diyoruz her şeyi. Bitti gitti. İstemiyorum yeniden yaşamak falan. SA hala sakinliğini koruyor. Hınzır ifade yüzüne biraz daha yayılıyor. Düpedüz eğleniyor bile denebilir. -Şaka yapmıştım zaten. Reenkarnasyon falan gibi şeyleri siz insanlar icat ediyorsunuz. Tabiatı gereği biraz yüz bulunca astarı koparan Rıza sorgudan şakalaşmaya geçildiğini görünce eksik kalmamak için gerginlikten gevşekliğe yatay geçiş yapıyor. -Eh yani. Ben de inanmam zaten öyle zırvalara. Bir hayat bir kere yaşanır hocam. -Yok, öyle de değil, yeniden doğmak diye bir şey var gerçekten de ama biz ona reenkarnasyon demiyoruz. Aslında bir isim vermedik. Öyle oluyor. Elimizde belirli sayıda hikaye ve 6 milyar insan var. Hepsine yeni yeni senaryo mu yazacağız her defasında? Rıza, Bak bunu doğru dedin diye hak verdi kader yazmakla sorumlu meleğe. İyice kaptırmıştı kendini muhabbete. Gören kim görecek?- kahvede arkadaşlarıyla geyik çeviriyor sanırdı. Oysa şu saatlerde kahvedeki her zamanki masasında anısına okey çevirmekteydi biraderleri. Okey deyip geçmeyin, gözyaşlarıyla ıslanmış bir istekanın ne kadar iç acıtıcı olduğunu görmeden bilemezsiniz. -Yalnız kafama takıldı. Nedir yani olay? Yeniden mi yaşayacağız aynı hayatı? -Tam olarak öyle değil. Yeni bir bedende tekrar doğacaksın. Yine benzer şeyler yaşanacak. Aslına bakarsan temelde ilk senaryoya bağlı kalınacak. Ama geçmiş hayatına dair hiçbir şeyi hatırlamayacaksın. Yeniden yaşasan da yeni gibi gelecek her şey. -O zaman neden aynı hikayeyi yaşıyorum? -Dedim ya. Dünyadaki insan sayısı benim hikaye uydurma kapasitemi geçti. 6 milyar insana 6 milyar hikayeyi nereden bulayım? Benim de uydurabileceklerimin bir sınırı var. -Yahu güzel diyorsun da aynı hikayeyi niye aynı adama veriyorsun? Akıl vermek gibi olmasın ama melek abi, diyelim ki 100 hikayen olsun, al onları karıştır karıştır dağıt. Kombinasyon yap yani. Değişik değişik kombinle. SA bir ölü için fazlasıyla canlı bulduğu bu adamdan hoşlanmıştı. -Sen bana akıl mı veriyorsun? Hahaha Rıza bozuldu biraz ama kader meleğine de küsmek olmaz diye bir şey demedi. SA gözlerini Rıza'nın gözlerine dikti yeniden. Ve tane tane anlatmaya başladı. -Dünyanın çarkını döndüren tek bir hikaye vardır. Benden bunu sana anlatmamı bekleme. Ama bu hikayedeki insanların hepsinin de birer değişmez hikayesi olduğunu bil. Asıl hikayeyi oluşturan küçük hikayelerdir bunlar. Ve nasıl ki dünyanın esas hikayesi dünya yaratıldığı gün yazıldıysa bu küçük hikayeler de o gün yazılmıştır işte. Bu yüzden değişemez. İlk insandan bu yana. Milyonlarca yıldır. İnsanlar doğar, ölür. Değişmez. Senin de bir hikayen var. Yaşarsın, ölürsün, unutursun ve yeniden başlarsın. Sen yeni sanırsın ama sadece yeniden başlarsın. -Hep aynı hikaye diyorsun yani. -Evet. Rıza pek inanmamıştı aslında kader meleğinin dediklerine ama koskoca meleğe de hadi lan ordan! çekemezdi ya. Tövbe tövbe. Şimdi bebek olarak yeniden dönecekti dünyaya he mi? Hadı oldu diyelim de... Bunu sormazsa çatlayacaktı bak. Dayanamadı. -Cahilliğime ver ama bunu sormazsam ruhum rahata kavuşmayacak. Allah'ın işini sorgulamak gibi olmasın haaşa ama ben hikayemi hatırlarım gibime geliyor be melek kardeş. 2 saattir anlattırıyorsun zaten, kafam kamera gibi vızıl vızıl kaydetti ne yaşadıysam. -Film şeridi masalını diyorsun. SA kocaman gülümsedi. Ah bu insanlara bayılıyordu. Ne hayal gücü! Eliyle yaklaşması için Rıza'ya bir hareket yaptı ve iyice yaklaşan Rıza'nın tam burnunun altına, burunla dudak arasındaki kısma dokundu. Rıza birden heyecanlanarak bağırdı. -Anaa biliyorum ben bunu. Doğruymuş demek. Buradaki hafif çökük yer böyle olurmuş. Doğduğunda bir melek gelip bebeğin burasına dokunurmuş bebek de bütün bildiklerini... SA gülmekten kırılıyordu. Rıza çocuksu bir tavırla iyi de ben daha bebek olmadım ki dedi. -Siz insanlara imreniyorum. Ne hayal gücü. Ne hikayeler. Benim yerime sizden biri olsa inanın dünyanız çok daha renkli bir yer olurdu. Cümlesini zar zor bitirip kahkahayla gülmeyi sürdürdü. Rıza enikonu alınmıştı. Melek'in bir aptal demediği kalmıştı kendisine. O hikayeyi de nereden hatırlamıştı? Karısının işiydi hep bunlar. Nerede abuk sabuk, öte dünyalı, ruhlu perili hikaye var hepsi karısı Hatice'deydi. SA beni takip et diyerek yürümeye başladı. Odadan çıkıp uzun koridorlardan geçtiler. Yan yana sıralanmış kapılardan birinin önünde durdular. SA açıklamaya koyuldu. -İşte kalacağın yer burası. Beni bundan sonra hiç görmeyeceksin. Zamanın gelince, dünyanın bir yerinde yeni doğmuş bir bebek olarak hayatına başlayacaksın. Ve anlattığım gibi yeniden yaşayacaksın. Hiçbir şey hatırlamadan, yeni gibi, o çok eski, aynı hikayeyi. Şimdi hoşça kal. SA birkaç adım uzaklaşmışken geri döndü. Üzerinde sıkılgan bir hal vardı. -Aslında seni odana yerleştirdikten sonra evrak işlerini halletmek için gitmem gerekiyor ama... Burası gerçekten çok sıkıcı Rıza kardeş. Bildiğin gibi değil. Diyorum ki; anlatmadığın başka hikayen olmadığına emin misin?"}
{"url": "https://futuristika.org/ayni-rand-corporation/", "text": "Henüz yirmi yedi yaşındayken Bir Günün Hikayesi filmini çeken ve bu filmde; emek, işçi, adalet, patron sömürüsü, düzen/sizlik gibi şu an duymaya tahammül dahi edemediği temalarla filmini kuran Sinan Çetin, değişmeyen embesildir vecizesine münasip bir şekilde değişimin şahikasını gerçekleştirip sapına kadar liberal fikri yapısıyla günümüz sinemasının otörlerinden olduğunu ifade etmektedir. Çiçek Abbas'ı çeken S. Çetin, Prenses gibi bir nefret filmiyle otörlüğünü ilan etmiştir. 1982 tarihli Çiçek Abbas'ın gönlümüzdeki yeri ise apayrıdır. Senaryosunu Yavuz Turgul'un yazdığı ve İlyas Salman ile Şener Şen'in karşılıklı döktürdüğü bu tertemiz filmi, 1986 tarihli Prenses kirletmeye çalıştıysa da başarılı olamamıştır. Prenses'te, 1976 yılında epey gürültü koparan Otobüs filminin yönetmeni Tunç Okan'ın oynadığı Tarık karakteri, filmin bir sahnesinde spermlerini, Serpil Çakmaklı'nın canlandırdığı Nevres'e boşaltırken paralel kurguda teksir makinesinden fışkıran solcu bildirileri görmekteydik! Bu yaratıcı sahne için zamanın sinema eleştirmenleri kafi miktarda yazmışlardır. Yazmama hakkımı kullanıyorum. Karikatürize tip lerle, bol klişelerle doldurulmuş bu film, keşke derli toplu bir sol eleştirisi yapmayı becerebilmiş olsaydı. Ayn Rand'dan ilham alan değişiminin etkisi oldukça kaba bir üslupla bu filmde ortaya çıkmıştır. Elbette iyi bir şeydir değişim, dönüşüm. Döneklik ile değişim arasında kıldan ince, kılıçtan keskince bir ayrım vardır. İETT'nin açılımına benzer bir kısaltma da benden: DEDO. Döneklik Etme Dürüst Ol! DEDO yolcularından biri de Ardıç kuşu olarak bilinen, Ferhan Şensoy abisini hayal kırıklığına uğratma şampiyonu Engin Ardıç'tır. Bir dönem fikri planda aynı safta yer aldığın insanların düşüncelerini eleştirmek başka bir şeydir, nefretle, kinle o düşünceye ve o düşünceye hala bağlı olanlara küfretmek başka... Engin sana söylüyorum, Sinan sen anla! S. Çetin, kapının önünü süpür, meydanlar seni ilgilendirmez, ekolünün yılmaz savaşçısı olarak, gişede iki seksen yatan Bay E'nin en çok sevdiği film olduğunu söylemekte ve hayat çekilmeye değer ile Doğuş Çay diyerek bir yandan otör reklam oyunculuğu yapmaktadır. S. Çetin, hayata kazan-kazan penceresinden bakar. Kazanacaksa, kazandırır. Yaşasın liberal felsefe! Yaşasın Ayn Rand! Hatta aynı Rand! 2 Şubat 1905'te Petersburg'da doğan Alissa Zinovievna Rosenbaum'a hayranlığı boşuna değildir yönetmenimizin. 21 yaşında ABD'ye geldi Alissa. Özgürlükler ülkesine bir geldi, pir geldi! Sovyetler Birliği'ne geri dönmedi. Senarist olmak istiyordu. Adını Ayn Rand olarak değiştirdi. Bu adı nereden aldığı üzerine rivayet muhteliftir. Adını Finli bir yazardan aldığı söylenir durur. Liberal aydınların taptığı, bencilliğin amentüsünü yazan Rand'a göre, bırakınız yapsınlar anlayışına dayanan kapitalizm, yetenekleri geliştirmek için en ideal bir sistemdi/r. Bencillik bir erdem, özgecilik ise çok kötü bir alışkanlık, çok kötü bir davranış biçimiydi, Rand'a göre. 1931'de ABD uyruğuna geçen Rand, 720 sayfalık The Fountainhead kitabıyla değişime gönül verenlerin liberal önderi oldu. Avrupa Yakası'nın hemen hemen her bölümünde fonda Ayn Rand'ın kitaplarının kapaklarını gözümüze sokmaya çalışmıştı Plato'nun kaptanı Bay S. Fark etmemiş olamazsınız. Soğuk Savaş yıllarında ABD'de bir av mevsimi başlamıştı. Veda'sıyla, bir kez daha gündeme oturan sanatçımızın arkadaşı Elia Kazan da, dostluk kazansın, dememiş, komünist muhbirliği yapmıştır vaktinde. Robert Taylor kızla evleniyor. Robert Taylor karısının köyüne şehirlerarası telefon ediyor. Rusya'da bu şehirlerarası telefon işini nasıl yarattılar, bilmiyorum doğrusu. Filmin sonlarına doğru kız kocasıyla gitmek istemiyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkesinde kalması gerektiğini söylüyor. Aileme, köyüme karşı sorumluluklarım var. Ülkemdeki insanların hayatını daha da iyileştirmeye çalışmalıyım, diyor. 'Daha da iyi' ne demek? Anlaşılan Rusya'daki hayat iyi ki, kız o hayatı daha da iyileştirecek. Propaganda bu. Rand: Pek gülen yok. Gülse bile başka nedenlerle güler; komünizmden hoşlandığı için değil. Rand: Rusların da arkadaşları, kaynanaları vardır tabii. Ama gece gündüz korku içinde yaşarlar. Kapı zilinin çalınıp gizli polisin geleceğinden korkmak, hep o korku içinde yaşamak ne demektir, bilemezsiniz. Ne yasalar vardır ne de insan hakları. Rand: Hayır. Tuhaftır pasaport verdiler. Burada akrabalarım vardı, ben de gelince bir daha dönmedim. Şu tesadüfe bakınız! California merkezli bir think-thank kuruluşunun ismi: Rand Corporation! Kaderin garip bir cilvesi değil mi? Soğuk Savaş döneminde SSCB'nin defterini dürme stratejileriyle bilinen bu kuruluş, görevini layıkıyla yerine getirmiş midir? Bir zamanların ideolojik öcüsü tarih sahnesinden çekildi, Hollywood'un eli de böğründe kaldı. M. Abramowitz, G. Fuller, R. Holbrooke, P. Wolfowitz gibi isimler Rand Corporation'da istihdam edilmişse pirelenmek hakkımızı kullanabiliriz. -Öncelikle modernistleri destekle, çalışmalarını yayımla, dağıt ve sübvanse et! İslam gençliğine sekülerizm ve modernizmi bir karşı kültür seçeneği olarak sun. Sufizmin yayılmasını teşvik edip popülerleşmesini sağla! Şu anda İslam ülkelerinde yayın yapan Radio Sawa ve El Hurre televizyonu ABD tarafından fonlanıyor. Rand Corporation'ın raporuna göre; bu iki kanalın ABD'ye maliyeti yıllık 700 milyon dolar! Radio Sawa pop müzik ve haber kanalı. Şu an Ortadoğu'nun en popüler radyo istasyonlarından biri. El Hurre televizyonu ise uydu üzerinden yayın yapıyormuş. El Hurre, özgürlük demek. Daha önceleri, demir perdeye yayın yapan radyonun adı Radio Liberationdı. Al şu atom bombanı kıçına sok! Kafam bozuk Amerika, bir de sen üstüme varma,"}
{"url": "https://futuristika.org/ayranci-molla-camisinin-hoca-derinci-temel-camisine-yaklasmakta-oldugunu-fark-edip-kimseyi-buna-inandiramayan-cayci-sultanin-camilerin-surpriz-bicimde-birbirine-carpmasindan-sonra-hakliliginin-o/", "text": "Ayrancı Molla Camisi'nin Hoca Derinci Temel Camisi'ne yaklaşmakta olduğunu önce Rızakar Han'ın yirmi dört yaşında olup kırk dört yaşında gösteren çaycısı Sultan fark etti. Sultan on sekiz yaşlarında on sekiz gösteriyordu; ancak yirmi bir yaşında otuz yaşında bir adamın görüntüsüne sahipti ve elli dokuz yaşındaki annesi Konya Söğütaltı köyünde kırk gösteriyor, altmış dört yaşındaki babası Kınalı Cezaevi'nde kırk iki gösteriyordu. Sultan kendi kendine fısıldadı. Bardak yıkarken parkın üzerinde kalan set üstünün baktığı sahili ocağın çıkma penceresinden her zaman aynı açıyla izlemeyi severdi. Çarşamba akşamı son bardaklar, tezgaha serilmiş kirli kavuniçi muşambanın üzerine sularını bırakıp yırtılmış saçağın altındaki tahta tavlayı çürütürken Sultan iki caminin uzaktaki siluetlerinin artık pencerenin iki kenarına denk gelmediğini görmüş ama fark etmemişti. Sultan bardakların taşan suyunu el havlusuyla alıp çöp yerine kullandığı bakır kazana boşalttığında sanki az önce suyun üzerinde gezinen akşam güneşi de kazana boşalmış gibi metalik tabanda karanlık parıltılar tümden silininceye dek oynaştı. Korkunç bel ağrısı dik durmayı güçleştiriyor, ama kimi şeyleri görmemeyi olanaksızlaştırıyor. Sultan eskiden yemci, şimdi ikinci el çekyat satan spotçu Ramazan Abi'ye durumu açtı. Kısaca: Camiler pencerenin iki kenarına denk gelirdi ama artık gelmiyor. Ya iş hanı sahilden sahiden uzaklaştı, ki buna olanak olmadığı ortada; ya sahil kıyıdan ilerledi, ki görülmüş şey değil; ya da camiler birbirine yaklaşıyor, ki Sultan'a göre mantıklı tek açıklama budur. Ramazan altmış bir yaşındadır ve en az yetmişinde gösterir. On sekiz gösteren yirmi bir yaşında bir kıza aşıktır. Arada kırk ya da elli iki yaş fark vardır. Noktalı virgülü doğru kullanmayı öğrenmiş birinin Türkçe grameri sökmüş kabul edilebileceğini savunur. Üç sene önce dokuz yaşında bir kızı vardı. Kızın anasından emdiği sütü burnundan getirdi. Sonunda noktalı virgülle ilgili yaptığı geniş zamandaki açıklamalar o kadar karmaşık bir hale geldi ki zavallı kızcağız şimdiki zamanda konuşamaz olup kekelemeye başladı. Kızla ilgilenen psikolog olayı öğrenince babayı sosyal hizmetlere di'li geçmiş zamanda şikayet etti. Devlet çocuğa ek-fiilin geniş zamanında el koydu. Ramazan anlamış gibi yapmayarak Sultan'ı dinlemiş göründü. Merdiven korkuluğunun gevşemiş çerçevesine eliyle sertçe vurarak cami lafını kesiverdi. Sultan biraz korkarak sustu. Sonuçta çaycıdır, ne kadar arkadaş gibi davransalar da haddini bilmeli, yoksa bildirirler. Böyle gündelik bir konuşmada bile had meselesi ortaya gelir, korku ortaya gelir, insanlık durumu, keder ortaya gelir. Sultan bir şey demedi. Tırnağım batıyor. Çok derin kesmişim. Sultan adamın tek eliyle ucunu sıyırdığı gömleğin altındaki terli beline acıyan tırnağıyla dokundu. Derinin altında misket gibi bir yumru, dokunulmaktan kaçar gibi bir aşağı bir yukarı oynadı. Çay tepsisini diğer eline alıp süveterini yukarı kaldırdı ve Ramazan Usta'nın merdiveni tutmayan elini kendi beline yeleği üzerinden bastırdı. Ramazan keçeye dokunmayı sevmezdi. gündelik bir konuşmada bile had meselesi ortaya gelir, korku ortaya gelir, Sorar gibi. Merkezde. Elbet bel fıtığı. Yedi kat günde elli kere. Bel mi dayanır? Yazar bir şey anlatmaya çalışıyor ve bunu analojilerle yapıyor. Sayı mistisizmi bilmek lazım. Yüksek dereceli soyutlamalar yapabilmek lazım. Mimari. Yüzeybilim. Metinlerarasılık. Ben ortaokuldan sonra okuyamadım. Soda şişelerini, iş hanlarında nedense sonu gelmez biçimde tüketilen sodanın kasalarını belden değil de dizden kaldırmak gibi pratik salıklar vererek. Derin bir nefes almıştı, eğilince daha az değil ama daha derin bir yanılsama ve bıraktığı izlenim daha az muğlak ama uzun zamandır tozunu almadığım bir yer görmüş oldum. Annem ve onun annesi arasında bir yer. Birbirinin annesi üç kadın kucak kucağa bana bakıyorlar; aralarına toz bile girmez. Benden ve buradan uzakta, bakışların dolu damlaları gibi çarptığı camın arkasındaki karanlıktan geçen kamyonların farları. Sultan ortaokuldan sonra okuyamadığı için çalışma bakanlığından gelen adamın defterine adı soyadı kısa bir isim tamlaması gibi küçük harfle kaydedildi. Herkes kaybedebilir. Ramazan Usta Sultan'ın elini yeniden tutup yine kendi beline götürdü. Bu kez daha sert bastırdı. Sultan içinden dünyanın dünyaya çarpma olasılığı nedir diye sordu. Üç dereceli yüksek soyutlamalar üç dereceli yüksek soyutlamalar. Yaşamın mahremiyetinin ihlal edilmesi. İki kelimenin boşlukta birbirlerinin mahremiyetlerini ihlal etmelerine tanıklık. Kelime tehlikede. Kelimelerin ittifakının infilakı. Ortaokulda nesrim çok iyiydi. Bana yazar olacaksın diyen bir edebiyat öğretmeni vardı ama çaycı oldum. Boşlukta bir kelimenin kendi kelimesine çarpma olasılığı nedir diye düşündü. Duvarda hac ve umre yazıyor. Uzayda çarpışan iki deve. Bizim üzerinde yaşadığımız deve ve öteki deve. Hiçliğin içinden çarpışmaya deve sesi çıkararak çağırdığımız iki deve, bir çarpışmanın anılarına sahip olmaksızın. Her şey eskiyebilir. Bir çarpışmanın anılarına sahip olmaksızın. Metni geometrik biçimde kurmuş, üç hayalde bir vücut ağrısı ve bir diyalog ve temizlikle ilgili bir şey, aritmetik vicdanı harekete geçiren herhangi bir şey. Bunlardan hiç anlamıyorum. Nesrimin en iyi olduğu zamanda ortaokuldan ayrıldım. İnsanların yakından ya da uzaktan tanıdığı doktorlar ölümün varlığını mezarlıklardan daha çok kanıtlıyor. Herkesin tanıdık bir doktoru vardır. Her türlü tanışlık bir doktora bağlanır. Yalnızlık bir doktor tanıdığının olmamasıdır. Bu türden yalnız insanlar parklarda birbirini tanır. Sultan bir sır söyler gibi sesini alçalttı ve Ramazan'ın kulağına eğilip ağladı. Kimseyi tanımıyorum ama birilerini tanıyan birilerini tanıyorum ve birilerini tanıyan birilerinin tanıdığıyım. Beşinci hafta Sultan handan çıkıp sahile indi. Ona kimse inanmadığından, artık aralarında dört karış mesafe kalmış camilerin çevresinde kanıt arandı. Sonunda çaresiz üç karışlık aralığa güç bela girdi. İki duvar arasında sıkışıp nefessiz kaldı. Duvarlar kapandı, öldü ve on iki çayla bir soda gecikti. Ramazan Usta Nuri'yi çay ocağına gönderdi. Bardaklar da yıkanmamış. Nerede bu çocuk? Başına bir iş gelmiş olmasın? Bunu metinde kim söylüyor? Tümüyle, saf metodolojik bir bakışla, araştırma nesnesiyle mesafesini koruyamayıp bu yakınlaşmayı canıyla ödemiş olmasın sakın vah vah. Sultan öne doğru eğimli dururdu. Bir gün, asansör bozulmadan önce müşteriyle denk gelmiş bunlar, kadın saçımı kokluyor diye çığlığı basmıştı, bunu görseniz var ya, bak şimdi, anlatamıyor da derdini ben yamuğum abla diyemiyor ah gülmekten öleceğim şimdi ben anlatamıyorum Ramazan sen anlatsana ben de anlatamıyorum çocuk yamuk çok komik ah karnıma ağrılar girdi. Ne dediğini bir noktadan sonra anlayamıyorum. Sultan tepside dizili on iki çay bardağının yüzeyinden yansıyan parçalanmış suretine bakıp mecburen kadının saçını kokladı. Kızartma yağı. Rahmetli annesi de böyle kokardı, hep ocak buharının insanın terine karıştırdığı içine işleyen şeyler. Haddinden fazla hüzünlü bir çocuktun daha bir aylıkken, terine çayın buharı sirayet etmeden önce. Kadının saçları yanmış ağaç kokuyordu. Islak kadife kokusu vardı. Tepsi halkası bu açıyla tutulduğunda kemiğe baskı yapar, ette izini bırakır. Külodun içinde kapalı kalmış et kokusu. Uzayda çarpışan bir düzine deve beyaz plastik labutlar gibi yere gürültüsüz yıkıldı. Ne karmaşa. Ne bel fıtığı kalır ne eğilmek. Dümdüz adam. Çok hafif bir gariban kamburu kendini belli eder. Benimle aylarca alay edecekler kadının saçını nasıl kokladın diye. Ömür billah asansöre binmeye tövbe. Nasıl koklamıştın bir anlatsana. Anlatayım. O gün bel ağrılarım nedeniyle aldığım kas gevşeticiler yüzünden aklım karışıktı ve olaylar birbirine giriyordu. Benim kişisel Sultanlığımda görevleri yanlış dağıtıyordum. Yok hayır kadını anlat hani asansörde evet ben de oraya geliyorum hayır lafı dolandırıyorsun kadın ne dedi güzel mi dedi sen ne dedin ah öleceğim."}
{"url": "https://futuristika.org/aysegul-kirmizi-betul-cankara-hic-ve-haz/", "text": "Armaggan Art & Design Gallery solo sergi dizisi ressam Betül Cankara ve Ayşegül Kırmızı ile devam ediyor. Genç sanatçı ve tasarımcıları desteklemek amacıyla kurulan ARMAGGAN Art & Design Gallery Nisan ayında başlattığı solo sergi serisinin ikincisine 03 Temmuz 13 Eylül 2014 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Türkiye'nin tek sanat ve tasarım galerisi olarak, Tarihi Yarımada'da özel konseptler üzerine yoğunlaşan sergileri ile merak uyandıran ARMAGGAN Art & Design Gallery ressam Betül Cankara'nın Hiç ve Ayşegül Kırmızı'nın Haz isimli solo sergilerine aynı anda yer veriyor. Galeri Koordinatörü ve serginin küratörü Şanel Şan sergi için: Seyahatleri kilometrelerle değil biriken öfkeler, sevgiler, hatıralar, yasanmışlıklar, edinilmiş bilgiler ile ölçülebilecek Ayşegül Kırmızı ve Betül Cankara'nın resimlerinde gerçek, hayal ve kurgu ağlarına sarılacaksınız. Bu iki sanatçı kadının eserlerini incelerken zaman zaman tarihçi, sosyolog, eğitimci, psikolog ya da yazar olmanız gerekebilir. Zira her iki sanatçının 'tek' bir ilhamı, tek bir odağı ya da tek bir çıkış noktası yok diyor. Sergide yer alan eserlerinde dünya tarihi boyunca farklı şekillerde hep iletişimde olan insan ve hayvanın ilişki ağlarından etkilenerek yola çıkan Ayşegül Kırmızı Haz ismini verdiği sergisinde hayvan ve dişi figürlü resimlerini izleyiciye sunuyor. Hiç ismini verdiği sergisinde, renk ve boyayı katmanlı kullanımıyla yaşanmışlıklara göndermeler yapan Betül Cankara soyutlanmış duygular arasında beliren figürleri ile Kendimiz olmayı bildiğimiz an, içimizdeki alemi bulduğumuz andır. Kendi ses ve titreşimlerimizi, anı durdurup dinleyebilmek 'kendimize' bir an olsun dokunabilmektir mesajını iletiyor. Betül Cankara ve Ayşegül Kırmızı'nın solo sergileri, ARMAGGAN Art & Design Gallery'de yaratılan iki ayrı salonda, özel bir mimari çalışmayla sergilenecek. Sergi, 03 Temmuz 13 Eylül tarihleri arasında ziyaret edilebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/aziz-genet/", "text": "rankofonlara mesafeli yaklaşabilirsiniz, toplum düşmanı Jean Genet'ye asla. İlginçtir, lanetli şairleri ve karaşın yazarlarıyla bilinen Fransız edebiyatında Lautreamont, Rimbaud, Baudelaire, Sade, Celine gibilerinden ayrı bir konumdadır Genet. Otobiyografik kitabı Hırsızın Günlüğü de dahil olmak üzere, kitaplarında toplumsal olana, orta sınıfa doğrudan nefret yerine, doğduğu günden başlayan çarpıklığına hak verir Genet. Kenara itilmişliğini, yersizliğini, hapis cezasını Aziz bir edayla kabullenir. Jean Genet 1986 yılında 76 yaşında hayata veda ettiğinde oy kullanma hakkı olmayan bir Fransız vatandaşıydı. Hayat kadını olan annesi Genet'yi çok küçük yaşta, bir yaşını doldurduğunda sokağa bırakmıştır. Genet uzun yıllar sonra annesini bulmak için çabaladığında, sadece adını öğrenebilmiştir. Babasının kim olduğu zaten belli değildir. Daha doğar doğmaz toplumsal düzenden, otorite ve orta sınıf hiyerarşisinden dışlanmış Genet'nin hırsızlığı ve eşcinselliği ötekileştirilmiş kimliğini oluşturur. Koruyucu ailelerde büyüyen Genet, sürekli hırsızlık yapmasının neticesinde bir nevi çocuk hapishanesi olan Mettray Penal Colony'ye kimsesizler yurduna kapatılır ve 18 yaşına kadar burada kalır. Gülün Mucizesi'nde burada geçirdiği günleri çarpıtarak anlatır. Hırsızın Günlüğü'nde askerden ve Fransa'dan kaçtıktan sokaklarda nasıl yaşadığını, yaşamını sürdürmek için nasıl çaldığını yazar. Paris'te yaşadığı dönemde arkadaşlık kurduğu Jean Cocteau, Pablo Picasso ve Jean Paul Sartre, Genet'nin kitaplarının yayımlanması ve hapis cezasından kurtulması için yardımcı oldular. Sonraları Filistin konusundak ayrı görüşleri nedeniyle Sarte ile ters düşer Genet. Genet, toplum tarafından aşağılanmayı, bir kenara atılmayı kabullenir. Diğer yazarlardan bir farkı da buradan geliyor. Kendisini dışlayan toplumun düzenine alttan alta hayran olur; hırsızlığı, yalancılığı, sokakları, suçları tümüyle kabullenir. Kendini özdeşleştirir. Sevgilisi komiser Bernard nezdinde polisi erkeksi bir imge olarak görür, rozetinde erkekliğini sunduğunu düşünür. 1967'den 1986'da ölünceye dek kadar ortadoğu'da Filistinliler için, Kuzey Afrika'da sömürge altındakiler için ve ABD'de Kara Panterler'le omuz omuza siyahların mücadelesi için destek oldu. Kara Panterler'le aylarca birlikte sokaklarda mücadele ederken, Filistin Göçmen Kampları'nda altı ay yaşadı ve Yaser Arafat ile Umman yakınlarında görüştü. Genet ayrıca Kızıl Ordu Fraksiyonu'na da yardım etti."}
{"url": "https://futuristika.org/b-yuzu-epic45-ve-caspian-konserleri/", "text": "Her salı gecesi 12'de Açık Radyo'da yayınlanan B Yüzü, konserlerine Mayıs ayında da hızını kesmeden büyük gruplarla devam ediyor! Geçtiğimiz ay Yunanistan'dan Nechayevschina ve Afformance, Almanya'dan Kokomo ve ülkemizden Nekizm ile konserlerine devam eden ve olumlu tepkiler alan B Yüzü, bu ay iki dev grubu ülkemizde kounk ediyor: 7 Mayıs'ta Peyote'de, İngiltere'den Post Rock ve Shoegaze soundlarıyla çok başarılı işler yapan Epic45 ve 25 Mayıs'ta ise Mood Pro'nun da organizasyonunda yer aldığı Punctum Performans'ta Amerika'dan post rock'ın önemli temsilcilerinden Caspian sizlerle olacak. Tarzlarının bu önemli isimleri, Mayıs ayında B Yüzü ile İstanbul'da! Shoegaze öğeleriyle bolca bezenmiş, İngiliz post rock grubu Epic45, B Yüzü'nün katkıları ile Istanbul'da! Kayıt sürecinde Ben Holten ve Rob Glover'dan oluşan grup performanslar sırasında bu sayıyı 4'e veya 5'e çıkarıyor. Dinleyenleri deneysel ve bol elementli yapısıyla kendine çeken Epic45, 5 kişilik bir kadro ile 7 Mayıs gecesi Peyote'de sahne alacak! Epic45 konseri öncesi ise I Create Soundscapes canlı performansıyla bizlerle olacak! Ayrıca konserden bir gün once Kadıköy 6:45 Gram'da dinleyicilerle kaynaşmak için bir DJ Set ile sizlerle olacaklar."}
{"url": "https://futuristika.org/b-yuzu-kaset-2/", "text": "Açık Radyo'da her salı gecesi yayınlanan B Yüzü programı olarak düzenlenen B Yüzü Kaset konserleri serisinin ikincisi 18 Mart Perşembe günü, DDR ve On Your Horizon gruplarıyla Dogzstar'da gerçekleşecek. Her salı gecesi 12'de Açık Radyo'da yayınlanan B Yüzü, Kaset konserler serisinin ikincisinde bu sefer post akımlara ağırlık veriyor. Albüm kayıtlarını bitirmiş ve çok yakında bu yeni kayıtları dinleme imkanı bulacağımız Post-Punk grubu DDR ile ilk demo albümünü kısa bir süre önce çıkaran ve kayda değer bir ilgi gören ve aynı zamanda ilk defa İstanbul'da sahne alacak olan Eskişehirli Post-Rock /Ambient grubu On Your Horizon. 18 Mart tarihinde Taksim'de Dogzstar'da gerçekleşleşecek olan gecede ayrıca B Yüzü programcıları, seçtikleri parçaları dj setlerinde çalarak geceye katkıda bulunacak. Gecenin VJ'i ise bir önceki aktivitelerimizde olduğu gibi Emir Alp."}
{"url": "https://futuristika.org/b-yuzu-sunar-3u-1-arada-yunan-alman-turk/", "text": "Açık Radyo'da her salı gecesi yayınlanan B Yüzü programı, Nisan ayında Peyote'de 2 konser düzenliyor. Konserlerde yer alan gruplardan ikisi Yunanistan'dan, biri Almanya'dan B Yüzü'nün katkılarıyla şehrimize geliyor. 14 Nisan gecesi Yunan gruplar Nechayevschina ve Afformance'ın Peyote'de vereceği konseri, 16 Nisan'da Alman grup Kokomo ve bizden Nekizm konseri takip edecek. Kaçırılmaz, kaçırılamaz! Nechayveschina: Daha kurulmalarından bir yıl geçmiş olmasına rağmen Nechayevschina dörtlüsü çok olumlu eleştiriler almaya başladı bile! Krautrock'a göndermelerle, drone tarzı ses dalgalarının Doğu'nun baharatıyla harmanlanmasıyla kendi sound'larını oluşturdular ve böylece insanların ilgilerini çekmeye başladılar. Yunanistan'da birçok türden grupla beraber çalmanın yanında, 70'lerin efsane krautrock gruplarından FAUST'un ön grubu olarak da sahne aldılar. 2010 Ocak'ta ilk EP'sini çıkaran Nechayveschina'nın, EP'sinin satışları daha ön satış aşamasındayken tükendi! EP'de yer alan Yeniçeri isimli parçaları ise İstanbul'da çalmak konusunda ne kadar istekli olduklarnın bir göstergesi! Afformance: 2004'te Atina'da kuruldu. Müzikleri yoğun, gürültülü ve taviz vermeyen modern enstrümantal post rock olarak tarif edilebilir. Afformance, ne Explosions in the Sky ne Mogwai ne de Isis'e benziyor ne de benzemeye çalışıyor. Ağır gitar tonları, şok edici ritmler ve çekici bir atmosfer... Afformance'ın çaldığı şeylerin içeriği böyle diyebiliriz. Yunanistan'da yerel bir dinleyici kitlesi oluşturmayı başaran Afformance, 2010 Ocak başında çıktığı turdan sonra 2010 Nisan'ında çıkacağı turda bu sefer İstanbul'a konuk oluyor! Kokomo: Almanya'dan bir enstürmental rock grubudur. Kokomo güzel melodileri olan, post rock tabanlı ve indie müzik esintili dans ritimleriyle de betimlediği dev müzik duvarını, olabildiğince çok yerde çalarak insanlara sunmak istiyor. Kokomo tekerleği yeniden icat etmediğinin farkında olmakla beraber, kendi yarattıkları şeylerin bazen farklı olduğunu düşünerek eğlenmeye çalışıyor. 2009'un sonunda İngiltere turnesine çıkan Kokomo, bunun dışında birçok ülkede çaldı. God is an Astronaut, This Will Destroy You, Junius, Caspian, Khuda ve Errors ise beraber çaldıkları gruplardan birkaçı. Nisan'da başlayacakları Avrupa turnesinin son durağı olarak 16 Nisan'da, B Yüzü'nün katkılarıyla Peyote'de olacaklar. Kokomo'dan evvel deneysel tınılarıyla Nekizm bizleri ısındıracak. Nekizm: 2006'daki kuruluşundan bu yana kadrosunda kimi devinimlere uğrayan Nekizm, şu anda Alican Aramacı, Alican İpek, Cem Kayıran ve Yankı Bıçakçı'dan oluşmaktadır. Yoğun ve yüksek tansiyonlu riff'leri, deneysel tınılarla kimi zaman iniş ve çıkışlarla birleştiren Nekizm, son zamanlarda yaptığı müziğe daha farklı açılardan bakarak eski olarak nitelendirebileceğimiz kimi şarkılarında da yeniliklere gitti. Nekizm kelime olarak hiçbir şey ifade etmediği gibi, yüzlerce anlama da gelebilmektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/baba-ogul-kutsal-ruh/", "text": "Nijer'in Tenere bölgesi her zaman çorak ama bir zamanlar yer yer ormanlarla kaplıydı. Zamanla çölleşen bölgede ağaçaların gölgesi tek tek yiterken geriye sadece tek bir ağaç kaldı; bir akasya ağacı. Her yönden en az 400 kilometrelik bir mesafede başka bir ağaca rastlanmayan bölgede, uzun yıllar yeryüzünün en yalnız ağacı olarak yaşayan bu akasya ağacı, yerliler arasında kutsal kabul edilir, çölü geçmeden önce mutlaka ziyaret edilirdi. 1930'larda Batı'nın ilgisini çektiğinde kökleri yerin 36 metre altına kadar inen akasyanın, hastalıklı görünümüyle çelişen yeşil yaprakları ve sarı çiçekleri vardır hala. 1959'da koskoca çölde kendisini bulan densiz bir şoförün aracını çarpmasıyla yaralanır ama yaşamaya devam eder. Derken 1973'de Libyalı bir kamyon şoförü sarhoş sarhoş çarpar akasyaya ve onu öldürür. Başkent Niamey'deki Ulusal Müze'ye taşınan akasyanın yerine, önce metalden bir ağaç, sonra da küçük bir jeneratörle geceleri aydınlatan yine metalden bir heykel yerleştirilir, anısını onurlandırmaya. Berlin Duvar'ının yıkılmasından sonra -artık barışık ve birleşik- Alman devleti kamuya ait -yeni- orman arazilerini kapsayan bir araştırma başlatır. Ormanlar havadan fotoğraflanır, fotoğraflar orman ürünleri fakültesi öğrencilerine incelemek üzere verilir. Öğrenciler, ülkenin kuzeybatısına düşen Brandenburg eyaletinde yemyeşil ormanların içinde yaprakları sarıya dönüşmüş bir bölüm ağacı hemen fark ederler. Çamla kaplı ormanda sadece o bölümde farklı bir türden ağaçların olması ilginçtir. Üstelik rengi farklı olan bu ağaçlar -sadece yukarıdan bakıldığında fark edilecek şekilde- Nazilerin ne yazık ki sembolü haline gelmiş swastika çizmektedirler. Yetkililer uyarılır. Ağaçların bu şekilde dikilmesine sebep hala bilinmemekte. Ya 1937'de BBC yayınlarını takip ettiği için toplama kampına yollanmış bir Musevi işadamının başına gelenlerden korkan halkın yaptığı sanılıyor ya da Nazi destekçisi bir çiftçinin. Swastika ağaçların 90'larda ortaya çıkmasıyla gelecek tepkilerden korkan eyalet yöneticileri, hortlayan Nazi destekçilerinin mabedi olmasını da önlemek için ağaçların bir kısmını kestirir. Birkaç yıl sonra tekrarlanan bir diğer kesim işlemiyle swastika şekli artık tamamen belirsizleşmiştir. Kendisine ve çevresindeki 2.4 metre yarıçapındaki toprağa sahip olan bu meşe ağacı, Amerika'nın Georgia eyaleti Athens şehrinde, Finley ve Dearing sokakları köşesinde, 17. yüzyılda doğar. Erkeklerinin ya asker ya da siyasetçi çıktığı Jackson ailesinin topraklarına dahil olan meşe ağacına, 1820 ile 1830 arası bir tarihte Albay William Jackson ağaca tapusunu veridiğini ilan eder. Albayın bu kararı, çocukluk günlerinin en güzellerini çevresinde geçirdiği bu ağacı korumak amacıyla verdiği sanılıyor. Kanunen zaten kabul görmeyecek bir durum olduğu için olay hakkında çok da ciddi bir araştırma yapılmamış. Tapu belki hiç hazırlanmadı, belki de kayboldu, belki de unutuldu bir yerlerde ama hikaye dilden dile dolandı ve günümüze kadar geldi, ilgi çekti."}
{"url": "https://futuristika.org/baba-yod-13-esi-ve-bir-asit-rock-hikayesi/", "text": "Father Yod / Yod Baba, 13 adet ruhani eşi olan sıradışı bir kişilikti. Tabii, kendi kızına 24 yıl tecavüz edip ondan 7 çocuk yapan, karısı kendinden 50 yaş küçük olup 14 yaşında kızlara tacizde bulunan modern dünyada, artık pek sıradışı sayılmaz herhalde. İşin ilginç yanı, Yod Baba suçu örflere de atmıyordu, modern zamanların aksine. Herneyse, Baba Yod'u baba yapan ise, ruhani bir lider olmasının yanısıra, eşleriyle beraber sürdürdüğü, zamanının ve hatta mevcut zamanların da, önemli psychodelic rock gruplarından bir olan Ya Ho Wa 13'ün de kurucusu, gitaristi ve herşeyi olmasıdır. 1970'li yılların başında, bu okült grup/tarikat/komün, müşterileri arasında John Lennon, Julie Christie, Frank Zappa ve benzeri figürler olan, onların karnını doyuran Source isminde ünlü bir restoranı da işletmekteydi. 13 ruhani eşi olan Yod Baba, altında Rolls-Royce ile, grubu Ya Ho Wa 13'e liderlik edip, bugün hala koleksiyonerlerin peşinde olduğu psychedelic rock albümleri kaydediyordu. Albümler çalındığı gibi kaydediliyordu, tahmin edersiniz ki, miks ya da edit işlemleri, kutsiyeti bozacaktı. Charles Manson'un ünlü cinayetleri sonrası hippiler bir anlamda zorla göç ettirilmişlerdi. Tarihe herhangi bir şekilde cadı avı olarak geçmeyen bu dönemde, Yod Baba'nın mekanı olan Hollywood tepesi eteklerine binlerce hippi gelmiş ve organik-vejeteryan yemekleriyle ünlü Source isimli bu restorantta Marlon Brando gibi Hollywood ünlülerine yemek verilmişti. Bir aktör olmak için Hollywood'a gelen ama yolun sonunda, Hindu inanışından etkilenmiş bir kömün/tarikat lideri ve rock star olan Yod Baba'nın asıl adı James Edward Baker'dı. Ya Ho Wha olarak da bilinen Yod Baba'nın öğretileri, üyeler arasında gizli olsa da, bugün çocukları vasıtasıyla hala inancı ve Tanrı'nın Kutsal ve Kadim Adı anlamına gelen ismi yayılmaya çalışıyor. - Yeryüzündeki ruhani babanızın öğretisine itaat edin ve ona göre yaşayın. - Ruhanı babanızı kendinizden bile çok sevin. - Vücudunuzu herhangi bir kısmına zarar vermeyin. - Her titreşimin, dışarıdan müdahale olmadan döngüsünü tamamlamasına izin verin. - İhtiyacınız olmayan şeye sahip olmayın ve tüm sahip olduklarınızı paylaşın. - Erkek ve karısı birdir, hiçbir şey onları ayıramaz. - Yaratıcı gücünüzü şehvetle harcamayın. Bunun yerine fiziksel, duygusal ve akli titreşimlerinizi ruhani aşkla uyum içinde birleştirin. - Her sabah, yeryüzündeki ruhani babanızın size öğrettiği metodu kullanarak, yükselen yaşam enerjisiyle titreşimlerinize katılın. - Her eyleminizi enerjiyle, zekayla, inançla ve aşkla yapın. - Bu emirlerde yetkin olduğunuzda, yeryüzündeki Ruhani Baba'nızı terk edip, İlahi Baba'nızın işlerini yapmaya başlayın. Bizim ilgimizi çeken nokta, Yod Baba'nın ruhani eşleri ya da okült komünü değil de, 9 adet psychodelic albüm çıkarmış olması. Grubu Ya Ho Wa 13'ün vokalisti de olan Yod Baba, grubun albümlerini yukarıda belirtilen restoranda tanesi 1 dolardan satmış. Komün, 1974 yılının sonlarında herşeyini satıp Hawai'ye yerleşti. Yod Baba burada 13 kadını resmi eşleri ilan etti. Birkaç ay sonra, 25 Ağustos 1975'de Yod Baba, yamaç paraşütü yaptıktan dokuz saat sonra bedenini terketti. Doktorlar paraşüt nedeniyle herhangi bir yaralanma olmadığını söylerken, otopside de sıradışı bir şey yoktu. Yod Baba sadece gitmişti. Bedeni üç gün sonra yakıldı."}
{"url": "https://futuristika.org/baha-tevfik-der-ki-acab/", "text": "Baha Tevfik, herkesin kendine göre bir yerinden tuttuğu büyüğümdü. Saygım sonsuzdur. 30 yaşında vefat etmeseydi, kuşkusuz modern zamanlarda çok coplanacak, ithal biber gazına uygun hareketlere yeltenecek ve fikirler öne sürecekti. Kendisini Osmanlı Sosyalist Fırkası'nın altındaki çayhanede ziyaret ettiğimde, yıllar sonra 13den fazla partiye genişleyeceğini bilemediği kitlelerin Taksim'de 2009 yılında karanfil koyabilmek için 6 saat kolluk kuvvetleriyle çatışacağını o dönemden çıtlatmıştı. Felsefe-i Ferd isimli kitabını her Futuristika okuyucusuna tavsiye etmek gibi bir münasebetsizlik yapmak isterim. Haksızlığa, minnete tahammülü olmayan Baha Tevfik, II. Meşrutiyet'in hareketli ve hararetli ortamında herhangi bir partiye girmemiş olmakla beraber, iktidarda bulunan İttihat ve Terakki'nin İzmir'de yapmış olduğu haksızlıklara karşı çıkmayı da ihmal etmemiştir. Hatta çıkardığı veya yazı verdiği gazetelerin birbiri ardına kapatılmasının sebepleri arasında iktidarın haksızlıklarına pervasızca karşı gelmiş olması da vardır, denilebilir. Münir Süleyman Çapanoğlu'nun, Baha Tevfik'in çıkarmayı düşündüğü mizah gazetesinin çıkışını anlattığı şu olay; onun mizacı, hırsı ve kurnazlığı hakkında fikir veren çok çarpıcı bir örnektir: Baha Tevfik çıkarmayı düşündüğü mizah gazetesi için günlerce lügat sayfalarını karıştırır, orijinal bir isim arar, arkadaşlarıyla istişare eder. Bir gün şair ve heccav Deli Rıfkı, Baha Tevfik'e gelir ve aradığı ismi bulduğunu söyler. Bu isim Eşektir. Baha Tevfik ismi beğenir, ancak bir taraftan da başvuru sırasında Matbuat Müdürlüğü'nün, adab-ı umumiyeye mugayir diyerek bu ismi reddedeceğini de düşünmüyor değildir. Demek ki, sistem size adab-ı umumiyeye mugayir yaftasıyla engellemeler yapabilir, sisteme yaranmak için profesyonel türkçe online gazete okuyucusu haline gelebilirsiniz ve birileri şu çağda toplantı ve gösteri hakkınızı ya da genel olarak hakkınızı kulanmanızı engelleyenler için A. C. A. B demiş olabilirler, oysa Tevfik amca, çok daha önceleri, o çayhanede, sistemin sistemcileri için bunların alayı şeddeli eşektir demişti zaten."}
{"url": "https://futuristika.org/bahadir-boysal-taksim-tenakuz/", "text": "Karikatürist kimliği ile tanıdığımız Bahadır Boysal, bu sergisinde bambaşka bir yönüyle karşımıza çıkıyor. Mizahi bakışını ve ironik yaklaşımını resimlerinde de sürdüren sanatçı, yıllardır dergilere yaptığı çizgi-roman ve karikatür çalışmalarında ve bu sergisinde, hala yaşadığı, Taksim-Cihangir'e odaklanıyor. Bunu da daha çok gece yaşamak üzerinden yapıyor. İstanbul'un, özellikle Taksim'in geçmişinin lanetlerle dolu olduğuna inanan sanatçı, bunun aynı zamanda tılsımlı bir durum olduğunun da altını çiziyor. 1976 yılında Adana'da doğan Bahadır Boysal, 1994-2000 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünden mezun olup aynı Üniversitede yüksek lisansını da tamamladı. 19 yılı aşkın süredir, Leman ve L-Manyak mizah dergilerinde çizmektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/bahcedeki-gidonlari-kromajli-pirpir-da-neyin-nesi/", "text": "Bir delikanlı vardı. Adı Karamanlis'ti. Ya da onun gibi bir şeydi: Karawo? Karabaş? Karafol? Neyse, lafı uzatmayalım, adı Karabişi'ydi. Her halükarda öyle pek sıradan olmayan, bir şeyler çağrıştıran, kolay kolay unutulmayacak bir adı vardı. Paris ekolünden bir Ermeni eseri miydi, bir Bulgar güreşçi mi, Makedon usulü çoban salata mı, her ne idiyse, bir Balkanlı, bir Yoğurtyiyici, bir Slavofil ya da bir Türk, oralardan biriydi. Ama o sıralar, on dört aydır, Vincennes'de bir levazım alayında er olarak askerliğini yapıyordu. Üstelik ahbapları arasında bizim kafadarlardan biri, hem de Henri Pollak'ın ta kendisi vardı. Henri Pollak Cezayir'de ve denizaşırı sömürgelerde görev yapmaktan muaf, evet böyle işlerden muaf bir çavuştu ve ikili bir hayat sürdürürdü: Gündüzleri gün ışığında çavuşsal işleriyle uğraşır, insanları angaryaya doyurur ve hela kapılarına içinden ok geçen kalpler, askerliğe ısındırıcı sloganlar çiziktirirdi. Ama saat on sekiz otuzu çalar çalmaz pata pata giden bir pırpıra atladığı gibi, kuş olur memleketi Montparnasse'a uçar, soluğu orda alırdı. Oraya, sevdiceğinin, kaldığı odasının, biz kafadarlarının ve sevgili kitaplarının yanına vardığında şen şakrak bir gence dönüşür, kırmızı çizgili yeşil bir kazak, buruş buruş bir pantolon, şeytana pabucunu ters giydirecek bir pabuçla sade ama düzgün bir kılığa bürünüp biz kafadarlarla buluşmak için oturup yiyip içmekten, filmlerden, felsefeden, falan filandan konuşup sohbet ettiğimiz kafelere gelirdi. Sonra sabah olunca, Pollak Henri asker kıyafetlerini, haki gömleğini, haki pantolonunu, haki beresini, haki kravatını, haki ceketini, bej yağmurluğunu ve kahverengi ayakkabılarını giyer, pata pata giden pırpırına biner, içi kan ağlayarak sevgili kitaplarını, kaldığı odasını, biz kafadarları ve sevdiceğini ve hatta memleketi Montparnasse'ı ardında bırakıp gerisingeri yola düşer; dört yüz yetmiş bir gündür yaptığı ve daha da üç yüz yetmiş dokuz gün yapacağı o allahın belası askerlik hizmeti zırvalığının hepsi birbirine benzeyen günlerinden birini daha yaşamak üzere Yeni Vincennes Kışlası'na duhul ederdi. Pollak Henri dudaklarını ısırıp üstüne bir çekidüzen verir, göğüs önde, çene yukarıda, üç renkli büyük bayrağın önünden, nöbetçi kulübesinin önünden, selam verdiği yüzbaşının önünden, selam verdiği teğmenin önünden, ağız dalaşı yaptıkları günden beri yolun öbür tarafına geçerek selam vermediği vekaleten-astsubay-üstçavuşun-vazifelerini-üstlenmiş-astsubay-çavuşun önünden, kendisine selam veren mangasındaki adamların, yiğit Karaşov'un, yiğit Falempain'in, Van Ostrack'ın, sıcak bir teklifsizlikle Buzkıran lakabı takılmış küçük Laverriere'in önünden geçerdi. Mangasındaki adamlar onu çeşitli kuş sesleri çıkararak selamlardı, çünkü bayağı sevilen adamdı Pollak Henri. Böylece askeri mesainin zorlu günü başlardı; tekmiller, içtimalar, yine içtimalar, yağı donuk ezik fasulye, ılık bira, bardak bardak kötü şarap, angaryalar, boş boş geçen zamanlar, biçem alıştırmaları, talimler, postalların ustaca darbeleriyle kelleşmiş çimenlerin üstüne yuvarlanan paslı konserve kutuları, sigaralar, izmaritler. Ve güneş tanrısı Apollon bir türlü gökyüzünün zirvesine varmak bilmezdi. Saatler sanki balçıkla doldurulmuş bir kum saatinden akıyormuş gibi geçerdi. Onca beklenen saat on sekiz otuz gelip çatınca da, bizim kafadar Henri Pollak, tabi ki nöbete, yangın gözcülüğüne, izinsize ya da cezaya kalmamışsa, Karabinoviç'in, Falempain'in, pis ırkçı Van Ostrack'ın, küçük Laverriere'in gevşek ellerini sıkar, haki ceketinin sol cebine komutanlık tarafından gerektiği gibi mühürlenmiş evci çıkış kağıdını tıkıştırır, pata pata giden pırpırına atlar, nöbetçi komutana, nöbetçi subaya, nöbetçi astsubaya, nöbetçi çavuşa, nöbetçi onbaşıya ve Henri Pollak epeyi tutulan biri olduğu için çeşitli hayvan sesleri çıkararak ona tezahürat yapan nöbetçi askerlere nizami selamlar verir ve aslanların suya indiği saatte, Minerva'nın kuşu gibi kanatlanıp uçarak, keskin gözlü atmacanın hızıyla sevdiceğinin, kaldığı odasının, biz kafadarlarının ve sevgili kitaplarının kendisini beklediği yere, dünyaya gözlerini açtığı Montparnasse'ına ulaşır, bir parmak şıklatma süresi içinde utanç verici bulduğu kıyafetinden sıyrılıverip üzerine bedenini ferah tutan bol bir kaşmir triko, bacaklarını kalıp gibi kavrayan bir cin, ayaklarına sıkı sıkıya oturan eski usul cilalanmış mokasenler geçirerek sivil olduğunu bas bas bağıran bir kılığa bürünür ve biz kafadarlarıyla buluşmaya, o zamanlar hepimiz biraz çatlak olduğumuz için Lukkaş, Elifor, Heygel ve bu ayarda başka ağır toplar üzerine sohbeti, fikirlerimiz kadar ileri saatlere dek sürdürdüğümüz hemen karşıdaki kafeye gelirdi."}
{"url": "https://futuristika.org/bahcelerde-saklamaya-calistigimiz-gunahlarimiz/", "text": "Günah, insanın eyleminin ne olduğunun farkında olmasının ardından çıkan bir kavram. İnsan yaptığının günah olduğunu öğrenince, bilince, o eylemin yanlışlığı etiketlenmiş oluyor. Günahın ardından insanı ivedilikle işgal eden ilk duygu ise, normal şartlarda, utanma oluyor. Utanan insan, refleks olarak ayıbını kapamayı düşünüyor. Mezopotamya merkezli, semavi dinlerin hikayesini kısaca özetlemek gerekirse, dini kitaplara göre Adem'in kaburga kemiğinden Havva vücut bulmuştur. Adem ile Havva başta gözleri görmediğinden, birbirlerinin çıplaklığının farkında değillerdi. Çıplaklık duygusunun günah ya da ayıp olacağına dair bir bilgileri de olmadığından, bu konuda bir sıkıntıları olmadığını düşünmek durumundayız. Eski Ahit'te Genesis/Yaratılış 2.15'te şöyle der: Rab Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Adem'i oraya koydu. Ona, Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin. diye buyurdu. Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün. Hikayenin devamında Tanrı, Adem'in yalnız kalmaması gerektiğini düşünüp ona Adem'in kaburga kemiğinden yarattığı yardımcısı Havva'yı getirdi. İkisi de çıplaktı ancak henüz utanç nedir bilmiyorlardı. Yılan Havva'ya bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yediklerinde ölmeyeceklerini söyledi. Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız. Sonrasında ikisinin de gözleri açıldı; çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine örtü yaptılar. Tanrı Adem'e Neredesin? diye seslendiğinde Adem Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim... der. Adem'in gözleri açılmıştır; çıplaklığından utanmış ve ayıbını kapamıştır. İlk işi de Tanrı'dan kaçmak olmuştur! Böylece, ölümsüzlüğü ellerinden alınan Adem ve Havva cennetten kovulurlar. Tanrı onların yerine Aden Bahçesi'ndeki Yaşam Ağacı'nın yolunu denetlemek üzere keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirir. Adem ile Havva yasak meyveyi yediklerinde, Aslında şeytan haklıymış, bizim de bilmeye hakkımız var... mı demişlerdir yoksa Çıplaklığımızı utanma duygumuz yüzünden bıraktık, bilmesek her şey ne iyiydi diye hayıflanmışlar mıdır bilemiyoruz. Burada ilginç olan nokta, Tanrı'nın açısından, Adem'le Havva'nın çıplaklığının meyveyi yiyene kadar önemli olmamasıdır. Kuşkusuz, çıplaklığın utanılması gerektiğini Adem'den önce Tanrı biliyordu, ancak bunu Adem'in bilmemesi, Tanrı'nın tam da istediği şeydi. Peki, Adem ve Havva, neden incir yaprağıyla örtünmüşlerdi? Dini anlamlarını bir yana bırakırsak, en geniş yapraklara sahip olduğu için. Demek ki, utanma duyguları üst düzeydeydi. - yüzyılda ise, Türkiye'de bilinenlerin ve bilinmeyenlerin, bu iki kavramın getirdiği, en azından getirmesi gerektiği utanma duygusunun garip tezahürlerinin ortaya çıktığını görebiliyoruz. Devlet, toplumun belirli bilgilere sahip olması gerektiğini, fazlasını bilmesine gerek olmadığını düşünüyor. Buna göre hareket ediyor. Asker, devletin her şeyi bilmesi gerekmediğini düşünürken, hakim medya da diğerlerinden daha fazla bilgi alabilmek uğruna, kendisine izin verilen seviyede ve tonda bilgi verme yolunu tercih ediyor. Oysa mitlerde her şey ne kadar basitti; Tanrı Adem'e kızınca, Bunu yapmamı senin bana verdiğin kadın söyledi. demişti, Tanrı Havva'ya baktığında ise, o da Bunu yapmamı bana yılan söyledi. diye suçu yılanın üzerine atmıştı. Bugün Türkiye toplumunda, bunu yapan bizden değildir anlayışı hakim gibi görünüyorsa da, birilerinin bir şeyler yaptığı ve ayıplarını örtmek için incir yaprakları yeterli olmayacağından, tıpkı Aden Bahçesi gibi Ankara bahçelerini kullandığı kesindir. Ancak buradaki sıkıntı, ülkede kimin, kim adına, kendi vatandaşına karşı silahlı örgüt kurma ya da toplanıp silahla kendilerine göre yanlış giden noktaları düzeltme hakkını verdiklerini anlamamıza yarayacak, bizim gözlerimizi açacak bir şeytanımızın olmayışıdır. Son zamanlarda Ankara'da bahçelerde saklanmış silahlar bulunurken ve siyasi tavrı olmaması gereken yargı mensupları, askeri erkan ile Cumhurbaşkanlığı köşkünde kendi söylemleriyle dünyada ve bölgemizdeki önemli gelişmelerden hareketle ülkemizde yasama, yürütme ve yargıyı ilgilendiren birçok konu samimi bir atmosferde ele alırken, biz Ademler ve Havvalar Türkiye'deki tek Tanrımızın devlet olduğunu belki de hala göremiyoruz. Devletin, bizi sadece istediği kadar bilgilendirmesine yarayan gazeteleri, televizyonları, bürokratları, emniyet güçleri, öğretmenleri, bakkalları ve taksi şoförleri, ülkede gözlerin açılmasını isteyenleri iyi ile kötüyü bilmek denen günahtan korumaya çalışırken, incir yaprağının yerinin bu kez bacak aramızda değil, alnımızın tam ortasında yer aldığını, belki de hala fark edemiyoruz. Eğer görebiliyor ve fark edebiliyor olsaydık, Türk toplumu bugün toplumun her bir hücresinde yaşanan iyi ile kötü davranış arasındakini algılayamamaya, sorgulayamamaya son verip, yaşanmakta olan toplumsal cinnet haline, cinsel istismara, ayrımcılığa, yükselen ırkçılığa, hoşgörüsüzlüğe, baskılara en azından kıpırdayıp Yeter! diyebilirdi."}
{"url": "https://futuristika.org/bakissiz-bir-gece-kara/", "text": "Chris King ve Poetry Scores taifesinin hazırladığı ve oyuncuların, teknik ekibin hiç para almadan gönüllü oynadığı Blind Cat Black isimli filmin Türkiye gösterimi 12 Temmuz Pazartesi akşamı saat dokuzda İstanbul Kadıköy Kargart'ta ve Çanakkale Yalı Han'da eş zamanlı olarak gerçekleşti. Ece Ayhan'ı İngilizce'ye çevirmiş olan Murat Nemet-Nejat'ın aynı gün yayımlanan röportajı da, Ece Ayhan'ın ve Türkçe şiirin ABD yolculuğu hakkında detaylar verdi. İstanbul'daki gösterim ile eş zamanlı olarak Çanakkale Yalı Han'da Çanakkale İçinde ve Sivil Bir Girişim Kara organizasyonuyla Blind Cat Black, şiirseverlerle buluştu. Gecenin içeriği, Ece Ayhan'ın poetikasının evrenselliğinin ispatı gibi konuları, aşağıdaki yazılar ve röportajlarda dile getirdiğimiz gibiydi ancak bir başka özelliği de tamamen D. I. Y. etiğine uygun olarak, kolektif bir çalışmayla ortaya çıkması oldu. Futuristika ekibi, Zafer Yalçınpınar'ın sonsuz desteği, Chris King ve Murat Nemet-Nejat'ın hızlı bilgilendirmelerine ek olarak, Çanakkale gösterimi için organizasyonu gerçekleştiren aynı zamanda bir Futuristika! yazarı olan Onur Özer ve Bir Sivil Girişim Kara ekibi, Karga'dan Tayfun Polat'ın KargART'ı tahsis etmesi, Sürrealist Eylem Türkiye'nin gönül desteği ve çok sıcak bir yaz akşamı yaşanmasına rağmen filmi sonuna kadar izleyen tüm katılımcılar kocaman alkışları hakediyor. Gösterimden iki gün önce, filmin yapımcıları arasında yer alan ve bir kısım görsel işleri de kotaran ressam ve fotoğraf sanatçısı Nancy Exarhu ve oğlu Max, Selanik'ten iki günlüğüne İstanbul'a kaçtılar. Nancy'nin Türkçe yazan şairlere ilgisi ve Türkçe'ye hayranlığının temeli annesinden geliyor. Annesi, 1954 mübadelesi döneminde İstanbul'dan Selanik'e göçmüş bir Rum kadını. Dolayısıyla hem İstanbul'u hem de Türk dilini yakından biliyor ve takip ediyorlar. Ayrıca gösterimden birkaç gün önce Kadıköy'de çeşitli mekanlara bırakılmış Yort Savul! başlıklı tek sayfa fanzin ve filmin Kadıköy gösterimine katılanlara Ece Ayhan'ın kitaplarına girmeyen İnsanların Kötüleri adlı şiiri bir bildirge olarak dağıtılmıştır. Gösterimin başlangıcında Futuristika! ekibinden İpek ile Pınar ve Zafer Yalçınpınar, film ve proje hakkında kısa bir bilgilendirme konuşması yaparken, gecenin sürpriz konuğu Ahmet Soysal da izleyicilere Ece Ayhan hakkındaki görüşlerini kısaca belirtme fırsatı buldu. - Röportaj: Murat Nemet-Nejat Anlatılmaz bir kılıç kuşanan 12 Temmuz - Tarihin derinliklerindeki iskorpit: Ece Ayhan 5 Temmuz - Blind Cat Black / Bakışsız Bir Kedi Kara Filmi Çanakkale Gösterimi 29 Haziran - Ece Ayhan dizeleriyle bir zombi filmi! Blind Cat Black / Bakışsız Bir Kedi Kara Türkiye Gösterimi 14 Haziran - Solgun ve öksüren nalsız atlarıyla... 10 Mayıs - Ece Ayhan'dan ABD'ye bakışsız bir zombi kara 12 Nisan"}
{"url": "https://futuristika.org/balkan-naci-islimyeli-alan-istanbul-karatahta-asilsiz-golge/", "text": "Balkan Naci İslimyeli son yapıtlarından oluşan iki yeni sergiyle Galeri ALAN İstanbul salonlarında yer alıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/balkan-naci-islimyeli-bir-sey-soyle/", "text": "EKAV / Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı yeni yılın ilk sergisine çağdaş sanatın önemli temsilcilerinden Balkan Naci İslimyeli'nin son yapıtlarından oluşan Bir Şey Söyle ile 13 Ocak 28 Şubat 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sanatçı bu projesinde tuval, video, fotoğraf, giysi heykel ve metnin birlikte oluşturduğu ortak bir dil kullanıyor. Balkan Naci İslimyeli sergi süresince galeri mekanında yapacağı iki söyleşide bu kavramla ilgili diğer sergilerini de izleyicilere tanıtıp tartışacak."}
{"url": "https://futuristika.org/ballard-daliyi-anlatiyor/", "text": "J. G. Ballard, 2007 yılındaki bir Dali sergisi için, tanıtım yazısı yazmış, kısaltarak aktarıyoruz. Salvador Dali, son büyük kültürel eşkiyalardan ve bizim zavallı sefil gezegenimizi ziyaret etmiş olan muhtemelen son dahiydi. Etrafınıza şöyle bir bakarsanız, dahi bir ressam ya da bizim iznimizi almadan tepeye çıkmş olan bir romancı, şair, düşünür ya da besteci göremeyeceksiniz. Dali bana göre 20. yy'ın en büyük ressamıydı, Picasso'dan çok daha önemliydi. Dal'nin çalışmalarındaki röntgenciliği, babarlığı, bilimsel dehayı ve kendinden nefret etmeyi alıp geçen yüzyılı yeniden kurabiliriz. Bana göre Dali'nin başyapıtı, 20. yy'ın en önemli resmi The Persistence of Memory/Belleğin hafızası'dır. Bir kartpostaldan çok da büyük olmayan resimde yumuşak saatler, bir embriyo ve erimiş kumlardan bir sahil görüntüsünde Freud, Kafka ve Einstein çağını barındıran bir resim. Bu resmin ve Dali'nin çalışmalarının böylesi popüler olmasını nasıl açıklayabiliriz? Aniden, sürrealizm heryerde! Belki tüm ışıklar yanıyor olabilir ancak yeni bir Karanlık Çağ bize gölgesini yansıtıyor ve bizler de, yeraltına doğru en iyi rehberler olarak, sürrealistlere çeviriyoruz yüzümüzü."}
{"url": "https://futuristika.org/ballard/", "text": "James Graham Ballard, 19 Nisan'da, 79. yaşına hazırlandığı günlerde öte dünyaya geçti. Bilimkurgudan ötesine geçen yapıtlarıyla çok şey borçlu hissettiğimiz, belki de makineleşen dünyada düşüncelerimizi doğrulayan son insanlardan olan bu büyük yazarı unutmamak için, önümüzdeki birkaç gün boyunca, kendisini çeşitli yazı, görsel ve videolarla anacağız. JG Ballard'ın, günlük hayatta kimsenin farkında olmasa da modern zamanların sefilliğini en doğru yansıtan yazarlardan olduğunu hatırlayacağız. Evet doğru, ama bunu bana hatırlatmayın. Ben yaşlı bir adamım! Hangi işi yaparsanız yapın, pratik yapmanız şarttır. Mona Lisa, da Vinci'nin ilk çalışması değildi. Bir yazar olmamı kısa hikayeler yazmaya borçluyum. Böylece zayıflıklarımı ve güçlü yanlarımı gördüm. Ancak bugünlerde kısa hikaye, özellikle de bilimkurgu hikayeleri biraz gözden ırak gibi. Her iyi kısa hikayede biraz belirsizlik vardır, sanki hep Evet, ama... der gibidir. Bu durum romanlarda daha az görülür. Bu belirsizlik de tam olarak hayata aittir. Bana daha çok kısa hikaye yazın diyorlar, ben de onlara iyi de kime bastıracağım diyorum. Ben elli yıl önce yazmaya başladığımda her şey farklıydı, neredeyse tüm gazete ve dergiler kısa hikayeler yayınlıyordu. O günlerde çoğu yazar, yazmadan önce birer bilimkurgu hayranıydı. Benim olayım ise daha farklı gelişmişti. 26 yaşımda ilk hikayemi yayınlatmadan önce pek bilimkurgu okumazdım. Bilimkurguyla tanışmam Kraliyet Havayolu ile Kanada'ya uçmamla oldu, ancak o zaman bilimkurguyu hissettim. Kanada'da bir yerdeydik, kar yağıyordu ve okuyacak hiçbir şey, tek bir sayfa bile yoktu. Ben de bilimkurgu dergiler okumaya başladım ve oldukça şaşırdım. Ben etrafımızdaki değişimlerle ilgiliydim, tüketim toplumu, ilk televizyonlar, nükleer savaş korkusu, devasa otoyollar ve havaalanları. Geçmiş ilgimi çekmiyordu. İşte o zaman, neden bilimkurgu olmasın ki, dedim. İlk kez, 1956'da radyoda Sputnik 1'den gelen bip bip bip seslerini duyunca uyandım. Yeni bir dünyadan gelen sesler. Hoşçakal geçmiş! Merhaba gelecek! Bilimkurguda beni etkileyen yazar pek yoktu, onlardan pek şey öğrenmedim. Beni en çok etkileyen yazarlardan biri Franz Kafka idi. 20. yy'ın en etkileyici yazarıydı. James Joyce'dan kat kat iyiydi. Edgar Allan Poe ve Dino Buzzati de ben etkiledi. O dönemin bilimkurgu yazarlarından Ray Bradbury'yi severdim ama asla onun gibi yazmadım. O çok romantikti, bana göre fazla naifti. Philip K Dick'ten fazla hoşlanmadım, bana göre fazla amerikandı. O dönem ingiliz yazarlar, Amerikan dergilerinde yer bulabilmek için yapmacık davranırdı. Bu da tam olarak benim istemediğim birşeydi. Beni gerçekten neyin etkilediğini sorarsanız, yazalardan çok ressamlardı. Max Ernst, Salvador Dali, Giorgio di Chirico, Rene Magritte. Sürrealistler. Ben onların tuvalde yarattıklarını kelimelerle yapmaya çalıştım. Çocukken, yeryüzünde yaşanabilecek en gerçeküstü ortamda bulundum: Savaş. Bir sokağa girdiğinizde, sokağın yarısı harabe, bir evin tepesine çıkmış bir araba mesela. Savaş tamamen gerçeküstü sürprizlerle doludur. Crash, High Rise ya da Concrete Island'ı bilimkurgu romanları olarak görmüyorum, bu çalışmalar modern kurguya hükmeden gerçekçiliğin bir parçası değil. Aslında sadece tek bir gerçekçi roman yazdım, o da Empire of the Sun/Güneş İmparatorluğu. Bence kitaplarım Sade'den gelen ve Genet ya da Celine tarafından taşınan bir başka mirasa dayanıyor. Edebiyatın kötü çocukları yani. İlk kez, 1956'da radyoda Sputnik 1'den gelen bip bip bip seslerini duyunca uyandım. Yeni bir dünyadan gelen sesler. Hoşçakal geçmiş! Merhaba gelecek! Onun gibi bir şey. Tıpkı çok saygı duyduğum William Burroughs gibi.. O bu işi daha önce yapmaya başlamıştı. Kafka'ya kadar giden paranoid fantazileriyle... Kafka da bilimkurgu yazarı olmayan ama bilimkurgu yazan biriydi. Siperpunk yazarlarına sonsuz saygı duyuyorum, William Gibson, Bruce Sterling ve nicelerine. Ancak ben o çağ için geç kalmıştım, bir bilgisayarım yoktu, aslında hala da yok. Bütün çalışmaların ortak noktası, aslında orta sınıfın başarısızlığı. Aynen öyle, yeni kitabım günümüzdeki tüketim anlayışının bir noktada faşizme dönmesi üzerine. Şu devasa alışveriş merkezlerine bir bakın. Bize alışverişten başka yapacak bir şey kalmıyor, bir de spor. İnanıyorum ki gün gelecek ve bizler birer boş zaman diktatörlüğünün içinde olacağız. Sanırım Why I Want To Fuck Ronald Reagan/Ronald Reagan'ı neden s. kmek istiyorum olabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/ballarddan-siberpunka/", "text": "Cevap Hayır. Hiçbiriniz için bir gelecek yok."}
{"url": "https://futuristika.org/bana-bir-ask-sarkisi-yazar-misiniz/", "text": "Belle & Sebastian'ın yeni albümünü alanlar, grubun websitesine girebilmek için gerekli koda ulaşmış olacaklar. Bu kodu yazıp siteye girenlerden ise 300 kelimeyi geçmeyen ve konusu aşk olan bir deneme yazmaları isteniyor. Konu aşk olsa da, aşkı hangi şekilde ele alacağına, yazıyı yazan karar veriyor. Grup daha sonra en güzel denemenin hangisi olduğuna karar verecek ve Belle & Sebastian'dan Stuart Murdoch yazarın evine gidip birlikte şarkıyı daha da kişiselleştirecek ve esere son halini verecek. Tamamlanan şarkı ise gelecek yıl single olarak yayımlanacak. Grubun yeni albümüyle ilgili bir başka sürprizi de, ilk video'larını alıştığımız uzunlukta değil de, yaklaşık yarım saat süren ve daha çok bir orta metrajlı filmi andıran formatta sunmaları oldu."}
{"url": "https://futuristika.org/bandista-de-te-fabula-narratur/", "text": "Bandista bir aralık, bu darlık bu basmakalıp, bu ayık kafayla esrik taklitleri, bu aramızda yaşayan katilleri teşhir etmek gerek dedi evde uyuklarken. Uyanmak gerek dedi önce kendi kendine, evde bir gitar çaldı manuş, klarnet aktı meyanlı, kaydırmalı, akordeon zaten doldurmuştu köşe bucak, vurmalılar hazırdı marşa, başladı ev'in hikayesi, varyetesi söküp söküp yapmanın. Bandista evi şenlik kıyamet bir eylem bandosu şimdi ses vermekte ska, balkan, vertov, reggae, eşitlik, özgürlük, cango, votka, adalet, kökler sularından... Bandista evinde geceler gündüz gündüzler denktir geceye, bu evde güneş batsa da dinlenir ev hece heceye. Bu evin odaları geniş uzun dar hayal; bu evde mebzul miktar kapılar kilitsiz gıcırdar. Bu evde koridorlar, sokaklar ve meydanlar, sahneler salonlar dansla sesle hınçla çığlıklar... Bu ev bir dağ başında bir gettoda ya da down-town'da, bu ev dev bir karavan bu evi bulur arayan. Bu evin sakinleri kara kızıl mor renkleri, yeşil sarı turunç ve nar, bu ev binbir bedenle var. Bu ev döker alınteri, bu ev rahim yangın yeri; söndürür kandilleri nice esrik sever evi. Bu evde geçmiş hüzünle değil hüsnü kabulle, bu evde gelecek yokla değil beklenir telaşla. Bu ev tenha bu ev dar-maduman kanma yalan, gözyaşları ağıtlar destanlar epik tasalar, bu evde yasalar değil ses verir yoldaş maison'lar! Copyleft, bandista, 2009 | armağandır. çoğaltınız! dağıtınız! kara fırtınalar sarsıyor göğü, kara bulutlar kör eder gözleri, ölüm ve acı beklese de bizleri, onları yenmek için yürümeliyiz ve en değerli varlığımız özgürlük, cesaret ve inançla savunmalıyız, haydi barikata haydi barikata, ekmek, adalet ve özgürlük için, kalplerimizde, kardeşlerimizle, tüm dünyada büyüyor direniş, haydi barikata haydi barikata, ekmek, adalet ve özgürlük için! müzik: ilk düzenlenişi 1879'a dayanan, ancak 1905 Mayısında Polonya'da işçi kortejlerinin yarı resmi marşına dönüşüp akabinde uluslararası yaygınlık kazanan, Polonya'nın kadim hürriyet ezgilerine dayanan Warszawianka marşı, 36 İspanyasında A Las Barricadas adıyla CNT'nin alamet-i farikasına dönüştü. Temelde Valeriano Orobon Fernanez'in İspanyolca sözlerinin Türkçe söylenişine dayanan söz bloğu, aynı zamanda bu marşın Türkçe'deki ilk bütünlüklü ve aslına sadık dile getirilişidir. Türkiye devrimci hareketinde esinlenlemeler ve belli bölümlerin bağlamdışı sözlerle bazı anarşistler tarafından söylenmesi dışında- daha önce kayıt altına alınmamış ve marş bütünlüğünde söylenmemiştir; ayrıca Avrupa devrimci hareketi tarafından da unutulmuş ve Bandista repertuarının beynelmilel dinleyici tarafından en çok talep alan marşlarından biri haline gelmiştir. ne seattle ne cenova ne latin amerika'da, ne hindistan'da bir arayışta, özgürlük içinde özgürlük kafanda özgürlük, özgürlük sen nerdeysen orada, ne sokakta ne meydanda ne kampüste ne yolda, ne mahpusta ne torna tezgahında, özgürlük içinde özgürlük kafanda özgürlük, özgürlük sen nerdeysen orada, hem seattle hem cenova hem latin amerika'da, hem hindistan'da bir arayışta, özgürlük elinde özgürlük seninle özgürlük, özgürlük sen ordaysan orada, hem sokakta hem meydanda hem kampüste hem yolda, hem mapusta hem torna tezgahında, özgürlük elinde özgürlük seninle özgürlük, özgürlük sen ordaysan orada! müzik: İkinci Dünya Savaşı Yunan Direnişinin anonim ezgilerinden olan San Atsalino Teixos'un Django Reinhardt tarzında ve Manuş müziğe bir saygı olarak icrası. Bandista'nın bir varyete olarak icra ettiği iki benzer, ancak anlamda taban tabana zıt söz bloğu üzerine kurulu bu şarkı, müzikal formu itibariyle de eğlenceli bir marş olarak ilk kez Türkçe'de söylenmektedir. söz: Nazım Hikmet-Güneşin Sofrasında Söylenen Türkü'den (1949) detay. müzik: Kökleri 19. yy'a dayanan bir halk ezgisi üzerine 36 İspanyasında yazılan sözlerden müteşekkil bu şarkı bugün artık unutulmaya yüz tutmuştur; İspanyolca sözler bazı kaynaklarda Lorca'ya mal edilir. El Paso del Ebro veya Viva la Quince Brigada adlarıyla da bilinen Ay Carmela şarkısı, marş formu içinde olmasa bile faşizme karşı savaşan İspanyol anarşistleri ve sosyalistleri üzerinde şevk ve umut verici bir etkiye sahipti. Bandista bu şarkıyı Türkçe söylemek isterken, üzerimizde önemli bir etkisi olan başka bir şarkı ve söz bloğu, yani Timur Selçuk ve Güneşin Sofrasında Söylenen Türkü'yü anımsadı ve bir yapı söküp takma faaliyeti sonrasında iki şarkıyı birbiri içine ördü. her şey herkesleşiyordu, herkes her şeyleşiyordu, tarih durmadan yazılıyordu, birden olanlar oldu, bir kırmızı koltukta yatarken, ekranda dziga vertov dönerken, psinoza mavladı birden, şaşkınlık hasıl oldu, bir çapa bir votka bir ılık meltem, kıbrıs'ta dört ceset bir baker'ken, havariler mitler yazarken, uyku bastırıyordu, meneviş'ten glorya'ya sokak'ta bir votka, kadıköy evinde jacques brel çalmakta, temmuz oldu yaz bitti hoca kalk haydi, tayfa marquiz yolunda, gördüğüne inanma, gördüğüne inanma, gördüğüne inanma, sen! Hocamız, ev arkadaşımız, bize müziği anlamayı öğreten insana dair bir kolaj. albenisi albeni, albenisi sanki bir, şa lala lala lala la, düşkün bir düşe benzer, heveskar eğlenceler, burjuvazi büyüler, temaşa verir huşu, sanki bir tavuskuşu, ga gaga gaga gaga ga, gagasında pembe toz, uyku inkar ve hipnoz, dolce vita ah ne hoş, uyan artık ey uyan, uyan alem-i reayan, pa papa papa papa pa, patlayan bir volkan ol, şol zulümden çıkar yol, mevcudiyet kavgası! Bandista'nın son dönemine ait bu Balkan ezgisi, kabare formuna yakın ve bunu mümkün kılan söz bloğunun tekrarı ve nihayetinde Enternasyonel marşına yapılan bir göndermeyi içermektedir. Hint mitolojisinde dünyanın aldatmacası anlamına gelen maya kavramı, burjuvazinin ayartıcı çekiciliği, hafızasızlık, duygular dünyasına hitap eden sanatsal üretimler ve gösteri toplumuna dair bir beyanı kapsayacak şekilde kullanılmıştır, yine bu mitologya maya'nın büyüsünden kurtuluşu bir uykudan uyunmakla özdeşleştirmektedir, buradan da Enternasyonel'in 'uyanmak' göndermeli giriş bölümünün kendimizce tekrarını sunmamızın imkanı doğmuştur. hayat denilen kavgaya girdik, emin adımlarla yürüyoruz, biz bu karanlık yolun sonunda, doğacak güneşi görüyoruz, dağları aşıyor, bak yakınlaşıyor, kızıl yıldız, zafer kuşu, bu bir rüya değil, bu bir hülya değil, yıldızıdır kurtuluşun, kara deryalarda bir fenersin, senin ışığınla yürüyoruz, biz bu karanlık yolun sonunda, doğacak güneşi görüyoruz, fabrikalarda biz, tarlalarda biziz, biziz hayatı yaratan, dil farkı bilmeyiz, din farkı bilmeyiz, sanki doğduk bir anadan, anamız amele sınıfıdır, yurdumuz bütün cihandır bizim, hazırlandık o büyük kavgaya, başta bayrağımız sosyalizm, bayrağını yükselt, daha daha yükselt, yükselt bayrağı yukarı, bugüne vuralım, yarını kuralım, kaldıralım sınırları, bugüne vuralım, yarını kuralım, kaldıralım sınıfları! müzik: 1920 yılında Kızıl Ordu'nun Beyazlara karşı verdiği mücadeleye dair bir övgü olarak Samuel Pokrass tarafından düzenlenen Belaia armiia, chiornyj baron marşı, 1927 yılında Temmuz Ayaklanması günlerinde Die Arbeiter von Wien adıyla Avusturya sosyalistleri arasında yaygınlaştı ve ilerleyen yıllarda özellikle faşizme karşı mücadelenin simgelerinden birine dönüştü. Avusturya İşçi Marşı'nın Türkçe'ye ne zaman ve kim tarafından aktarıldığı bilinmemektedir. Bandista aim olarak andığı bu marşı köklere bir saygı ve mücadelenin ve kendimizi ifade tarzımızın yıllar geçmesine rağmen nasıl da esasta aynı kaldığını vurgulamak için en bilindik haliyle icra etmekte, yeni muhalefet kuşağı ile geçmiş arasında bir bağ kurmayı amaçlamaktadır. djelem, djelem, lungone dromensa, maladilem baxtale romensa, ay, romale, ay, chavale, nice nice yıllar boyunca, nice yüzler gördüm ömrüm boyunca, bir bardağa şarap dolunca, bir bahçede ah o ateş yanınca, bak o çocuklar, bak raksa başlar, kara deri ve uzun elleri, o çocuklar kuytusunda şehirlerin, ötesinde gündüzün ve gecelerin, menzil bizim ah o cennet bahçeleri, bak o çocuklar, bak raksa başlar! 1971'de ilk Dünya Roman Kongresi'nde ulusal marş olarak kabul edilen bu şarkı, yüzlerce Roman grubu ve topluluğu tarafından temelde Jarko Jovonovic sözleriyle yorumlanmış, çeşitlenmiş ve sınırlar aşmıştır. İlk kez Türkçe sözlere sahip olan şarkı bizim için 'yolcu'luğa ve topraksızlığa dair bir övgüdür, marşımızdır. bir sokağın ortasında yatıyor, yoldaşları kenti altüst ediyor, carlo kalkıyor hesap soruyor, güneş güneş yine doğuyor, sabah oluyor sabah oluyor, şimdi bayrak üstünde salınyor, bize miti değil fikri yetiyor, mahir kalkıyor hesap soruyor, güneş güneş yine doğuyor, sabah oluyor sabah oluyor, bir kimsesiz mezarında yatıyor, katilleri şimdi resim yapıyor, veysel kalkıyor hesap soruyor, güneş güneş yine doğuyor, sabah oluyor sabah oluyor, bir kaldırım ortasında yatıyor, yarasından yalanınız sızıyor, hrant kalkıyor hesap soruyor, güneş güneş yine doğuyor, sabah oluyor sabah oluyor, hürriyet ve adalet aranıyor, onlar kanun, biz tarihi yazıyor, halklar kalkıyor hesap soruyor, güneş güneş yine doğuyor, sabah oluyor sabah oluyor! müzik: İkinci Dünya Savaşı Kızıl Ordu ezgisi+Ines, Boikot."}
{"url": "https://futuristika.org/banksy-usulu-esnaflik/", "text": "New York 7. cadde sakinleri bir süredir, 87 numaralı binanın alt katında yeni bir evcil hayvan dükkanı ve fastfood mekanı açılmasını, merakla bekliyorlardı. Ekim ayı başında açılan The Village Pet Store and Charcoal Grill adlı dükkan, alışık olduklarımızdan farklı bir gösteriye sahne oluyor. Bu dükkanda hiçbir şey satılık değil, sergilenen herşey klasik bir evcil hayvan dükkanına, fastfood zincirine göndermeler içeriyor. Yeni fikirler peşinde, graffitilerinden, canlı hayvan boyamalarından sıkılmış Amerikalılar'a yeni bir heyecan hissettirmeye meyilli Banksy'nin, 31 Ekim gecesi saat 12'ye kadar sergileyeceği eserlerinden birkaç örnek vermek gerekirse; kanserli Tweety, fanus içinde yüzen kızarmış parmak balıklar, inci kolyeli robot tavşanlar, çita kürklü bir palto, ketçap içen kızarmış tavuk köfteleri sayılabilir. Daha önce bir tuhafiyeci olan dükkanı açılıştan 4 hafta önce kimselere duyurmadan gerilla hareketine alet etmeye başlayan Banksy, şehre geldiğini Manhattan'ın aşağı mahallelerinde beliren devasa sıçan resimleriyle ilan etmiş. Sokak sanatından uzaklaştığı söylentilerini, Sanatsa ve sokaktan geçerken görülebiliyorsa, sanırım buna hala sokak sanatı denilebilir. diyerek cevaplayan Banksy'nin başı birkaç gün sonra bitecek sergiden şikayetçi çevre sakinleriyle de dertte."}
{"url": "https://futuristika.org/banu-tansug-istanbul-pentimento/", "text": "Galatea Sanat Galerisinde 12 Ekim 6 Kasım 2010 tarihleri arasında Banu Tansuğ'un İstanbul Pentimento sergisi gerçekleşiyor. Pentimento, resim sanatıyla ilgili bir terim. Ressamın resim yaparken boyayla üstünü örterek yok ettiği bir bölüm ya da ayrıntının yıllar sonra yeniden belirmesi. Zaman içinde üstteki boya saydamlaştıkça, kapatılanların ortaya çıkması. İstanbul da yıllar boyu aynı biçimde üstü örtülerek yenilenmiş, kat kat değişik kültürleri barındırmış, katmanlarının zenginliğiyle bizi şaşırtan bir şehir. Kazıdıkça birbirinden farklı ve renkli katmanlarını keşfettiğimiz, sürprizlerle dolu bir pentimento. İstanbul Pentimento sergisinde ressama soluk veren şehir, tuvallerin dokusuna işlemiş. Tansuğ'un olgunlukla kullandığı tekniklerin açtığı manevra alanında, Bizans prensesleri sarayın harem kadınlarına, kiliseler camilere, düş gerçeğe dönüşüyor. Mitolojik, kutsal veya sıradan kadınlar... üzerlerindeki katmanların ardında gizemliler. Koleksiyonun adı İstanbul Pentimento; tuvalde bugün gördüklerimizin altında neler var, henüz fikrimiz bile yok. Ne de olsa İstanbul sonsuz bir pentimento. Robert Kolej ve Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Y. O. Grafik Sanatlar Bölümü mezunu. Floransa'da staj yaptı, New York School of Visual Arts'da eğitim gördü. Halen çalışmalarını Asmalımescit'teki atölyesinde sürdürmektedir. Istanbul Pentimento 12. kişisel resim sergisi."}
{"url": "https://futuristika.org/barbarlari-beklerken-nazim-unal-yilmaz/", "text": "Son 250 yıldır, sanatçılar, sanat alanında uzman olan kişiler ve sanat severler resmin nihai kavramı ve işlevini ilan etmek için savaşıyorlar. Bu bağlamda, ölüm birçok kez beyan edildikten sonra birçok kez yeniden diriltildi. Ancak yakın bir zamanda, modern sanat ve modernizmle birlikte mutlak gerçeklik ve bilgiye inancın da sonu geldiğinde resim fikrine ait heterojen kavramlar ve şekilleri birleştirebilmeyi düşünmek mümkün oldu. Çoğulcu bir dünyada, kalıcı bir eş zamanlılık ve sürekli bir görünürlük her şeyin aynı anda var olmasını sağlarken herhangi bir şeyin kabul edilebilir olması düşüncesini daha da belirginleşti. Bu durumda, sanatçıyı sınırlayan ölçütlerden kurtarmak ve onun istediğini yapabilmesi, ihtiyacı olanı kullanabilmesi ve istediğini söylemesi için kamusal ve özeli, içsel ve dışsalı, soyut ve somutu biraraya getirmek mümkün hale geldi. İfadenin özgürlüğü de güncel resimdeki stil ve kavramın çoğulculuğunu var etti. Nazım Ünal Yılmaz'ın işleri bu durumu örnekliyor; Yılmaz'ın resimleri özel ve kamusal alan arasındaki hassas dengeyi gösterirken kişisel hikaye ile toplumsal tarihi birleştiriyor. Şiirsel ile siyasinin biraradalığı, dışavurumcu figüratif resmin dilini yenileyişi, bu işleri oldukça özgün ve güçlü kılıyor. Sanatçı, işlerinde kimlik, ulusçuluk, bireysel özgürlük gibi konularla ilgilenmekle birlikte didaktik, polemik ya da pedagojik bir yaklaşım sergilemiyor; izleyiciyi pasif bir alıcı rolünden kurtararak, resimlerini aktif bir şekilde deşifre etmeye davet ediyor. Çoğu zaman, Yeni Alfabe (2011) ve Peyzaj'da (2011) olduğu gibi, anonim ve yüzsüz insan figürlerini başka insanlarla etkileşimde, garip ve gizemli şekillerde hareket ederken, tanınmamış dış mekanlar ve açık alanlarda kurgulanmış bir halde görüyoruz. Bazı figürler hayatta kalmak için uğraşırken diğerleri liderliği amaç ediniyor, imgede baskın birer rol oynuyorlar. Genel görünüm ve kompozisyon, hikaye anlatma amacını takip etmiyor. Resimler daha çok kişisel, sosyal, ve kültürel kodlardan oluşan, izleyiciyi kendi sonuçlarını oluşturmaya davet eden bozuk bir yap-boza benziyor. Nazım Ünal Yılmaz'ın işleri sanatçının bilinç ve bilinçsizlik, doğallık ve düşünülmüşlük, oran ve duygu arasında gidip gelmelerinin sonucu; izleyici gerçeklik hakkında sahip olduğu fikirlerin ötesine geçerek hayatın bilinmeyen unsurlarını keşfetmeye davet ediliyor. Sirk (2012) ve Bıyık (2012) gibi işler daha da parçalanmış gözüküyor; insan varlığının kalıntıları birer el, mekansal ipuçları, serpiştirilmiş yapılar ve işaretler aracılığıyla alışılmış ikonolojik bir deşifreyi imkansız kılıyor. Bu nedenle de izleyici sadece kalbini kullanarak sanatçının resimsel evrenine giriş hakkı kazanıyor. Yılmaz için resim özgür bir varoluş alanı ve aynı zamanda bir direnç hareketi. Sanatçının işleri korkusuz bir içe bakış ve tahlil etmeyle birlikte sosyo-politik bir bilincin sonucu; bu bilinç, resimlerin açık bir kişiselliği ve ince bir siyasi bağlamının olmasına yol açıyor. Ulus Doğuyor (2010), Heykeller (2011) ve Dara (2012) gibi işlerde, bayraklar, ulusal işaretler ve anıtlar doğrudan resimlerin yerel ve zamansal bağlamlarına atıfta bulunuyor. Fakat bu objektif kodlarla tek tek yüklenmiş unsurların arasındaki tezat işaretlerin birbiriyle olan tuhaf ilişkisi, evrensel okumaların kaybolmasına ve soyutlaşmış, gizemli görsel bir sentaksa sahip birer unsura dönüşüyorlar. Aynı zamanda mesaj vermeyi reddeden sanatçının erken işlerinde, anlatım üzerine kurulu, dramatik bir yaklaşım gözlenirken, insanlardaki duygu ve mantık oranlarını birleştiren yeni resimlerinde anlatımcı şiirsel bir dil hakim. Anlatmaya çalışmadan, dikte etmeden iletişim kuran bu dil, parçalanmış sözdizimi dolayısıyla açık ve içgüdüsel. 2010 dan önceki işleri çok daha çizgisel, bağlayıcı, uyumlu, hikayelerini rahatça ileten bir formda iken hikayelerini daha kolay anlatıyor. Europa (2009), Asker (2008) ya da Çocuk Odası (2007) gibi resimleri anlaması çok daha kolayken figürler, işaretler, objeler ve mekansal unsurlar arasındaki şekilsel ilişkileri mantık ve gerçekçilik üzerine kurulu olduklarından anlamak çok daha kolay. Öte yandan, yakın zamanda gerçekleştirdiği işlerden Kovboy (2012) ya da Mahkeme (2012) kolaja benziyor ve çözümlenmiş halleriyle daha da gizemliler."}
{"url": "https://futuristika.org/baristik-mi-t-e-a-r/", "text": "Geleneksel Ortadoğu ve Türk müziğindeki makamların yanı sıra Caz, Ambient, Rock, Shoegaze, Avant-garde, Gainsbarre seslerinden oldukça etkilenen, trompeti üzerinde çalıştığı üslubu ve bu üslubuyla çıktığı arayışlarıyla performanslarını sürdüren Barış Demirel ya da nam-ı diğer Barıştık Mı iki yıl sonra yeni bir albümle belirdi. Trompet odaklı, geneli enstrümantal ağırlıklı bir albüm olan T. E. A. R. anlamını Barış'a albümde ve sahnede destek veren müzisyen arkadaşlarının isimlerinin baş harflerinden alıyor. Sigur Ros'un Bium Bium Bambalo adlı parçasına yaptıkları ve grubun da oldukça beğenisini kazanan düzenleme de bu albümde yer alıyor. Caz'dan Rock müziğine yurtiçindeki önemli festival sahnelerinde projesiyle yer almış Barış Demirel Barıştık Mı'dan T. E. A. R.'a kulak verin."}
{"url": "https://futuristika.org/barselona-gunlukleri-1/", "text": "Bütün hayatını öğrendim. Yok canım röportaja gittiğim aşçının değil. Uçakta iki sıra arkamda oturan adamın. Oğlu İspanya'ya önce okumaya gitmiş. Sonra güzel bir İspanyol hatunuyla tanışıp kendisine aşık olmuş. Bu yüzden de efendim Barcelona'ya taşınmış. Hızla arkamı dönüp Bütün bunlardan bana ne! diye bağırma isteğimi bastırıyorum. Ne de olsa ailem bana bir iki görgü kuralı öğretti. Onun yerine kulaklıklarımı takarak Bir Alışverişkoliğin İtirafları filmini izlemek daha akıllıca oluyor. Ekran küçük, ses kalitesi sıfırın altında, oturduğum yer kesin boyun ağrısı verecek açıda. Barcelona'da dördüncü saatim. Yorgunluğuma diyecek yok. Diş ağrısı, mide ağrısı, bir de ünlü Mercato'nun kalabalığı bir araya geldi mi, turistin ilk günü sendromuna yakalanmam kaçınılmaz oluyor. O yüzden La Rambla üzerindeki küçük sokakları bir iki saat sonraya erteleyerek otele geri dönüyoruz. İki Custo Barcelona, bir Camper, bir Zara, iki Desigual ve Cuma alışveriş günüdür kararından sonra Placa Catalunya'daki Zurich Cafe'nin önündeyiz. Yarın sabah 10:00, kahvaltı burada. Gecikenler gelmeyenlere bildirsin. Barcelona'ya vardım. Son üç yıldır hadi, bu yaz, bahar bitmeden, Eylül'de dedikten sonra. Sonunda! Bu yüzden ilk izlenimler paketini tam da turist gibi ortalıkta gezmekteyken açabilirim. Havalimanı bomboş. Pasaport kontrolünde sırada beklemeden, o korkunç Bu bir Türk! bakışlarına tabii tutulmadan ve tuvaletin yerini fazla aramadan ilk aşamayı atlatıyoruz. Sarı-siyah taksiler tam çıkışın önünde. Alandan, La Rambla'nın bitimindeki otelimize varış süremiz 15 dakika, ücret 26 Euro. İngilizce konuşamayan taksi şöförümüz 4 Euro'luk bahşişi görünce Graciasları dörtle çarpıyor. La Rambla'da turistler, özellikle Fransızlar, fink atmakta. Meydan çiçekçiler, kostümlü aktörler ve kafesteki kuşlarla denize kadar uzuyor. Herkesin elinde bir harita, Boqueria'dan alınmış meyveler, bir de tabii kaçınılmaz jambonlu sandviçler. Davullar eşliğinde akrobasi yapan oğlanlar, gitar ezgisiyle kendinden geçen Hintliler ve dünyanın en hüzünlü müziğini çalan adam arasında favorimiz oğlanlar. Bizi tam yemek yerken yakaladıklarından keselerine koyduğumuz birkaç Euro yüzünden. Dar sokaklar, rüküş İspanyollar, bikiniyle sokakta gezen turistler, akşamki maça hazırlanan fanatikler... İki saatlik Barcelona turu sonunda aklımdan çıkamayan pazarın içindeki dükkanlar. Kirazın kilosu 3 Euro, muhteşem üzümler 2.55. Peynir, zeytin, şarküteri reyonlarında inanılmaz bir keşmekeş. Yarım saat sonra otele döndüğümde tek istediğim kiraz kolilerinin içinde yatabilmek. Barcelona hakkındaki ikinci izlenimler: Kızlar, erkekler, köpekler, garsonlar, satıcılar, sanatçılar... Bu şehirdeki herkes çok rüküş. Taksim meydanı olarak adlandırdığımız Placa Catalunya'da köşe bir masaya kurulduk, önümüzden geçen herkesin kılık kıyafetine takıldık. Bütün beğendiklerimizin Fransız çıkma olasılığı, hiç Türk görmemiş olmamızla tamı tamına denk geldi. Sıradan pizza ve pesto soslu ravioli eşliğinde etrafı dikizlerken gördüğümüz ilk şık İspanyol kızı, Adidas'tan bir t-shirt giymişti. Moda kimsenin umrunda değil. Yeter ki akşamki maçı alalım. İş çıkışı ceketler formalarla, etekler boyalarla yer değiştirdi. Tutkulu Barcelona halkı gerçek yüzünü gösterdi. Kısa elbisemin altında titreyen bacaklarımla, itiraf ediyorum, olaya tam Fransız kaldım. Bir de tam maç saati yorgunluk bastırdı, ortalığa çaktırmadan otele yollandım. Benim bildiğim maç TV'de izlenir. İlk yarının sonunu 1 gol, Restaurant Syrah'da Cuma gecesine yaptırdığım rezervasyon, bir iki Facebook mesajıyla geçirdim. O ana kadar durumun ciddiyetini hala anlayabilmiş değildim. İkinci yarının sonunda gözümde şimşekler çakmaya, kanım kaynamaya başladı. Barcelona maçı 2-0 alıp, şampiyon oldu. On birde elimde bayraklar meydanın yolunu tutmuştum çoktan. Polislerin, silahların, birbirinin üzerine atlayan sarhoşların olmadığı kalabalık Barcelona sokaklarında eğleniyor. Havai fişekler patlıyor, kornalar çalıyor. Bu kolektif coşku bütün hüznümü stadyuma gömüyor. İkinci gün. Turist olmak zor zanaat. Hele ilk defa geldiğin şehirde. Bu yüzden, Barcelona'ya gelmek isteyip de ben orada neler yaparım diye merak edenlere ufak bir rehber hazırladım. Söylemesi benden, yapması senden. Barcelona'ya bir şampiyonluk maçı sırasında gelmeli; sokaklarda deliler gibi koşuşturanlara eşlik edip, Katalanlar, İspanyol değildir! naralarına kulak vermelisin. Ondan sonra Galatasaray, Beşiktaş, Fener falan zaten yalan. Binalar muhteşem. Üstelik sadece Gaudi'nin yaptıkları değil. Caddeler ve balkonlar boyunca uzanan kepenkler ve çiçekler arasındaki binaları görmek için yürürken arada bir havalara bak derim. Deli olduğunu düşünenler olursa, boşver. Bu kadar güzel bir şehirdeyken bunu kim takar. Burada şık olmak demode. Bunu da nerden giyerim ki artık? diye düşündüğün bütün taytlarını Barcelona'ya getirebilirsin. Sıfırın altında moda anlayışı, eteklerin, blüzlerin, ceketlerin altına giyilen taytlarla pek güzel örtülüyor. On sekiz sezon öncesinin ayakkabılarını bile giysen ne fark eder. Rüküş ol, rahatsız olma. Espadriller yeniden moda. İnanılmaz ama şehrin hiçbir yerinde pankart, afiş, tabela, reklam yok. Kırmızı hattın otobüsüne binip de Av. Pau Casal'a geldiğinde tek göreceğin, soldaki binanın üzerindeki Coca Cola logosu, bir de Barca Stadyumu yakınlarındaki şampiyonluk posterleri. Bu şehir sanki yürümek için yaratılmış. Yolların yarısı kaldırım, yarısının yarısı bisikletliler için ayrıldıktan sonra, geriye kalan tek şeritte arabalar ve motorlar seyrediyor. Onlarca kırmızı ışık, tonlarca otobüse rağmen hiç trafik yok. Her köşe başında bir kahve var. Kimisi kişilikli, diğerleri sıradan. Benim özellikle tavsiye edeceğim Farggi Barcelona'nın Starbucks'ı gibi. Peynirli sandviçleri yeme de yanında yat, pancake'leri tarifi alıp çantana at. Sana bikini aliyim mi? diye soran olursa, plaj nerde diye yanıtlama. Bikini bildiğin kaşarlı tost. Karnın açsa yanına da çek bir Sangria. Tamam hep güzel şeyler söyledim, bir iki de fena kısım ekliyim: Sokaklar pis, yemekler yağlı, insanlar biraz iri, kızlar pasaklı. Ama yine de Barcelona ölmeden önce yapmak istediklerin listesine ön sıralarda yer almalı. Bavulu toplama işlemini uçağın kalkmasına üç saat kala yapmamın bir nedeni var. Sıkıntı. Neyi, neyle, ne zaman giyeceğimi düşünmek, hem mavi pantalonun, hem de kırmızı elbisenin altına yakışacak o tek ayakkabıyı bulmak o kadar büyük bir külfet ki, sonunda sadece en sevdiğim eşyaları çantaya tıkıştırmakta buluyorum çareyi. Nasılsa tatilde olacağım, alem ne der, bana ne. Otele varana kadar bundan sonraki dört günü ne giyerek geçireceğimin hiçbir önemi yok. Kabus fermuarı açmamla birlikte başlıyor. Birbirine uymayan on parça eşya, daha hiç tanışmamışken yakın dost olmayı bekliyor. Etek süper rahat, yaz güneşini bacaklarıma geçirecek kısalıkta. Ama üzerine yeşil t-shirt'ü giymeye çalışınca rüküşlükte Barselona halkını bile solluyorum. Çanta konusuna zaten hiç girmeyelim. Gece gündüz aynı kırmızı muşamba. Sabah çayı öncesinde elimde sekiz ayrı renkte eşyayla aynaya bakmaktayım. On beş dakika sonra, İstanbul'da asla giymeyeceğim beyaz t-shirt'le bordo şortu birbirine yamayıp sokağa çıkmayı başardığımda bile yine hep aynı soru aklımda: Akşam bara gidecek olsam, ya da yarın plaja, podyumda kaç numaralı kılıkla salınmam gerekecek? Bu yüzden pek çoğunuzun yapacağı gibi, günün yarısını sanatsal aktivitelerle geçirdikten sonra, yeni bir şehirde bulunmamı bahane ediyorum. Replay, Diesel, Camper, H&M, Zara, Mango'dan sonra daha önce adını bile duymadığım o Katalan kadının vitrinine yapışıyorum. Sitamurt'dan alacağım hiçbir kılık, yakın zamanda Nişantaşı üniforması olamaz. Sarı elbise, gri etek, bir de boş bir kabin lütfen! Barcelona'da ikinci gün. Üç saatlik otobüs turu, dört saat yürüme yolu, kırk dakika otel dinlenmesi, on dakika mail kontrolü, Facebook kontrolü, kaşlar çıkmış mı çıkmamış mı kontrolü, bu ayakkabı o elbiseye uydu mu kontrolünden sonra akşam yemeği için taksideyiz. İstikamet Commerç. Arc de Triomph aşağısındaki Tünel'e benzeyen sokak. Öncelikle itiraf ediyorum benim mahallem burasıymış; sabahtan beri kuzey, güney, doğu, batı, ekseni arasında koşuşturup durdum ama ruhum bedenine Comerç'te ulaştı. Barlar, gece kulüpleri, Ego isimli restoran ve iki gündür aradığım stil sahibi insanlar burada. Yemek mekanımız Comerç 24. Carlos Abellan sahibi. El Bulli'nin tanrısı Adrian Ferran'ın öğrencisi. Yerimiz barın etrafındaki sarı sandalyeler. Görevimiz 62 Euro tutan 7 aşamalı menü. Süre sınırsız, şaraplar paralı. Hocası gibi moleküler gastronomiye merak sarmış olan Carlos'un mutfağından çıkan her tabak midemle aklım arasında gidip gelen bir orgazm alanı."}
{"url": "https://futuristika.org/barselona-gunlukleri-2/", "text": "Barcelona'nın İstiklal Caddesi sayılan La Rambla'nın en turistik kahvelerinden sekizincisine oturmuştuk. Saat 14:23. Resimli menünün, ikinci sayfasına denk gelen, tapas çeşitleriyle dolu tepsisinin siparişini vermiştik. Saat 14:28. Etrafta gelen geçene pervasızca göz atıp, kılık kıyafet karşılaştırması yapmaya başlamıştık. Saat 14:32. Garson yanımıza gelip sigara içilebileceğini bildirmişti. Saat 14:33. Saat 14:35. Sırt çantası takılı, ayakkabıları giyili iki çıplak adam önümüzden keyifle salındı. Çıplak derken sakın kıllarını gördüm de konuştum sanmayın. Külodu, t-shirt'ü, pantalonu olmayan nüdist türünden bahsediyorum. Üstelik yüzlerce insanın garip bakışlarına da aldırmadılar. Hayret, utanma, merak karışımı bir duyguyla ilk patatesi ağzıma atmışım. Saat 15:02. Aslında ne rahat hayat. Maaşın yarısını tasarımcılara, kalanını aksesuarcılara, kıyıda köşede birikeni de çantacılara harcamadan, kendi kabuğunda mutlu özgür yaşam. Belki biraz krem masrafı olur, bir de parfüm tarafından. Bu elbise beni şişman mı gösterdi, kırmızı saç mavi ceketime gitti mi, kuzenin düğününe ne giyicem endişelerinden daha iyi. Tabii fotoğraf makinelerinden, hakkınızda çıkan deli dedikodularından, -20 derecede Alaska'ya tura çıkmaktan, bir de alışverişin dayanılmaz cazibesinden sıyrılabilirseniz. Ben ilk üç seçeneği elimin tersiyle itsem de dördüncü aşamada takılıp kalıyorum. İçki bile içilmeyen bir öğle yemeği için 54 Euro ödedikten sonra nişanda giyeceğim ayakkabının peşine düşüyorum. İstikamet Vialis, günün rengi koyu mavi. Cüzdanda para kalmayana kadar soymaya niyetim var. Tatillerin en sevdiğim yanı asla planlandığı gibi gitmiyor olması. Sabah sekizde kalkma olayını gece içtiğim üç mojito yerle bir ettikten; otobüsle şehir turunu, düğünde giyilecek elbisenin arayışı bozduktan; sabah kahvaltısı yerine Pinoxto'da tapas yeme kararı aldıktan sonra Barcelona'ya gelmiş olmaktan duyduğum sevinç ikiyle çarpıldı. Saatlerin, mekanların ve insanların mutluluğumla olan ilişkisi, üçüncü gün itibariyle kesildi. Artık şuursuzca sokaklarda dolanabilirim. Uçağa atladığımız anda, ikinci gece için Restaurant Syrah'da Katalan mutfağının derinliklerine dalmaya karar vermiştik. Ama bir kez daha deneyim, araştırmayı yenerek bize bu gece yanlış yerde olduğumuza ikna etti. Yola bakan masada 30 sayfalık bir şarap menüsüyle yalnız kaldığımızda, vakit geçirmeden tabanları yağladık. İlk sağ, ardından yeniden sağa dönerek günlerdir uzaktan baktığımız denizin kokusuna ulaştık. Sekiz kişilik bir kız grubu var. Yan masadan bir adam musallat oldu. Sarı boyalı kızlardan biri adama güldü. Adam gül aldı. Bütün kızlara verdi. Kızlar güldü. Adam kızı kokladı. Kız güldü. Kız sokaktan geçenlere laf attı. Garson geldi. Garson adamı uyardı. Adam kıza gül verdi. Adamın masasındakiler kalktı. Adam kızı bekledi. Diğer adam ona eşlik etti. Güvenlik geldi. Restoran müdürü geldi. Garson geldi. Kız dışardan geçmekte olan turistlere yüz verdi. Adam gitti. Kız oturdu. Diğer kızlar güldü. Kız şapka aldı. Anlaşılan o ki biz suflemizi yiyip otel yoluna koyulmuşken Barcelona sahil hayatı yeni yeni hareket kazanmakta. İzleyici konumundan bu geceye katılmış olmaktan duyduğum memnuniyet tarif edilemez. Turist olmanın en hoşuma giden yanı, asla yapmam dediğim herşeyin gelip beni bulması. Pembe elbiseyle kırmızı çantayı takmam ritüelleri çok geride kaldı. Onu da taktım, buna da baktım. Hatta bu sabah daha önce Berlin, Paris, Roma, New York'ta da düşmüş olduğum aynı hatayı tekrar ederek şu herşeyin olduğu Boyner mağazası türevlerinden birine daldım. İsmi El Corte Ingles, işlevi para bayılıp da korkunç kıyafetler almak isteyenlerin açlığını dindirmek. İki saat o reyondan diğerine manasızca dolaştıktan ve beğendiğim tek çantanın 200 Euro olması karşısında dehşete düştükten sonra, 11:30 da daha önce de yazılarımda bahsetmiş olduğım Bar Pinoxto'daydım. Lafı uzatmak istemiyorum. Cennet. Önce Bay Pinoxto bize et mi balık mı seçeneklerini sundu, sonra birbirinden yakışıklı iki oğlu nohut, fasulye, sirkeli midye ve ıstakoz tabaklarını önümüze sürdü. Eşsiz, fantastik, dahiane. İdama gidecek olsam son yemeğim bu olmalı. Beyaz şaraplarımızı da kısa, tombul bardaklarda içtikten, bir shot da espressoyu çaktıktan sonra bahşişi dahil 60 Euro'yu kendilerine verdik, öpücüklerimizi aldık. 13:00 da yeniden Gotic Mahallesi'nde turlarımıza başladık. Tahmin edeceksiniz ki yine ayakkabı peşinde dolanmaktayız. Bir iki dükkana girdik. Avrupa'nın nimeti 10 liralık pabuçlardan edindik, ama sonunda yine en pahalı dükkanı bulmayı becerdik. Mekanın adı Casas, markanın şanı Pura Lopez. Ayakkabıların bir kısmını ne yazık ki numarası kalmadığı, kalanını da paramız çıkışmadığı için alamadıktan sonra, otele dönüp web sitesine bakmakla yetindik. Pura Lopez kadınların bacaklarını güzelleştirmek için tasarım yapıyor. Sonbahar koleksiyonu kısa sürede sonra görücüye çıkıyor. 37 numara, mavi boya, biraz da topuk lütfen! Tarihi turları bitirdim. Defterime yazdığım restoranların onda birini denedim. Yakışıklı İspanyol erkeğiyle tanışmadım. Gece kulübü, bar, hatta modayı yakinen takip eden bir lounge bulamadım. Reklamcıların takıldığı mekanlara gitmedim. Uzaktan bile olsa Messi'nin yüzünü görmedim. Tek yaptığım turist konumundan şehri tanımak, en pahalı öğle yemeklerini, tatsız tuzsuz kahveleri, bloddy marry'e benzemeyen kokteylleri yudumlamak. Olsun yine de memnunum. O muhteşem binaları, Pulitzer Oteli'ni, bir de dibine kadar tutkuyla yaşayan Barcelona'yı keşfettim. Bugün her şehrin demirbaşı, hediyelik eşya dükkanlarından birine girdim. Gaudi, Miro, Picasso imitasyonu kültablalarını, tabakları, vazoları, küllükleri hızla geçip; kalem, anahtarlık, defter klasiklerine ilerledim. Arada Çin'den gelen mumları ve Hindistan çakması tütsüleri de sepete atmadan edemedim. Hediye alma telaşı. Bir tatilin en büyük sendromu. Kırk beş dakika sonra, en yakınımda bulunan sekiz kişi için Bak ordayken de seni düşündüm yalanını haklı çıkaracak paketleri hazırlattım. Yetmiş küsür euro'yu cüzdanımdan azat edip kasiyere verdim. Fişimi aldım, kartımı yazdım, dükkandan dışarı çıkmak üzereyken o son vitrinle karşı karşıya kaldım. Eğer 100 Euro hakkımı doldurmamış olsaydım http://www. silvinario. com tasarımı yüzüklerden birini mutlaka kapardım. Ama cüzdanda son yirmi, bankada para eksi. Kırmızı, mavi, yeşil. Hepsine bindim. Barcelona'yı kulağımda kulaklık, turist otobüsünün tepesinde dolandım. Almanlar, Hollandalılar, Amerikalılarla tanıştım. Pişman değilim. Bundan sonraki gelişimde kimlerle, hangi mahallelerde, kaç numaralı barda takılmam gerektiğini biliyorum. Gönülden Barcelonalı olarak engin bilgilerimi Barcelona severlerle paylaşmak isterim. Şehrin en güzel ayakkabıcısı Vitalis. Burada konuşulması gereken dil, eğer İspanyolca bilmiyorsanız, Fransızca. Her gün aynı yerde öğle yemeği isterseniz, olağan şüpheli Bar Pinoxto. Pazar sabahı sekiz buçukta La Plaza de Cataluna'da kahvaltıcı arıyorsanız, açık olan tek yer Nuria. Alışveriş delilerinin dolaşması gereken Av Diagonal, daha az alışverişçilerin takılması lazım olan Pg. de Gracia. Süper bir tapas yemek istiyorsanız gitmeniz gereken mekan Tapaç 24. Güzel kızlar ve oğlanların olayı Platja Barceloneta. Uzak durulması gereken La Ramba üzerindeki bilimum kahveler. Kimselerde bulunmayan elbiseler arayanlara Jean Pierre Bua. Miro, Picasso, Dali bahane, asıl yaşanması gereken adam Gaudi. Muhteşem mojito için çalınacak kapı Hotel Pulitzer lobisi."}
{"url": "https://futuristika.org/basak-buyukcelen-ikilem-turkiye-promiyeri/", "text": "Son derece dindar ve geleneksel bir ortamda büyüyüp kendisi gibi dindar bir hanımla evli olan Gafur, bir gün sokakta karısını bir sokak kadını kılığında görür. Daha şaşkınlığını üzerinden atamadan, kadının karısına ikizi kadar benzeyen bir hayat kadını olduğunu fark eden Gafur, bunu Tanrısal bir işaret olarak görür ve onu bu günah dolu hayatından çekip çıkarması gerektiğini düşünerek kadının peşine düşer. Gafur ile olan karşılaşmasını ve onun ardı arkası kesilmeyen 'doğru yola getirme' ziyaretlerini geçmişiyle hesaplaşma şansı olarak gören, kendisi de aşırı dindar ve baskıcı bir aileden gelen sokak kadını, modern ve gerçek yaşamı Gafur'a tanıtıp kabullendirebilme umuduyla onunla bir anlaşma yapar. Bu anlaşma ile farklı dünyalardan gelen bu iki insan, benliklerini sarsacak bir deneyime yelken açarlar. Finans ve bütçe konularında uzmanlaşmış bir işletmeci, tutkulu bir yazar, yönetmen ve yapımcı olan Başak Büyükçelen, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'ni bitirdikten vebir süre özel sektörde çalıştıktan sonra Kanada'da Vancouver Film School'dan onur derecesi ile mezun oldu. Başak, İZ TV'de de yayınlanan ve kısa bir belgesel olan ilk filmi Kandıra'da Son Sepetçiyi, yönetmen, yazar ve fotoğrafçı Profesör Dr. Özer Kanburoğlu ile birlikte çekti. Başak Büyükçelen, Vancouver Film School'da okurken yapımcılığını, yazarlığını ve yönetmenliğini yaptığı İkilemi ilk kez Vancouver izleyicisinin karşısına çıkardı ve gerek Kanadalı gerekse Türk izleyicilerden son derece olumlu tepkiler aldı. Okulunu bitirdikten sonra Türkiye'ye dönen Başak Büyükçelen, şu sıralar yeni projeler üzerinde çalışıyor. İkilem'in konusu Türkiye'de geçmekle birlikte çekimleri Vancouver'da yapıldı. Kuzey Amerika'daki evleri, geleneksel Türk evlerine benzetebilmek için yalnızca sponsorlardan değil, Vancouver'da yasayan Türk ailelerden de büyük destek alındı. Pek çok kişisel eşya, çekim aşamasında set ekibine ödünç verildi. Çekimde çalışan tüm ekip elemanları, Vancouver Film School mezunu ya da öğrencisi idi. Oyuncular ve yönetmen dışında sette hiç kimse Türkçe bilmiyordu ve ekip, çekimleri İngilizce'ye çevrilmiş senaryo üzerinden izliyordu. Yapım öncesi aşama 3 ay sürdü ancak çekimler 3 hafta içerisinde tamamlandı. Filmin kurgusu ise 6 ay sürdü. Çekim süresince ekibe sağlanan yiyecek ve içecekler, sadece sponsorların katkılarıyla değil, aynı zamanda düzenlenen bağış gecelerinden de sağlandı. Bu filmde tüm ekip gönüllü olarak çalıştı, hiç kimseye ödeme yapılmadı. Pek çok filmin aksine, İkilem'in oldukça uzun süren bir prova dönemi oldu. Yönetmen filme tiyatro oyunu muamelesi yaparak çekim yapılacak mekanlarda 2 aya yakın süreyle haftada 3 gün oyunculara prova yaptırdı. - Çekim ekibi toplam 15 kişiydi. Ancak son dakika aksaklıkları nedeniyle ekipte her hafta değişiklik oluyordu. - Üç haftalık çekimde 3 farklı kamera operatörü çalıştı. Bu durum ekibe yeni katılan her çalışanın senaryoya ve çekim açılarına uyum sağlamakta güçlük çekmesine ve devamlılık sorunlarına yol açtı. Ve çekim açılarına adapte olmakta güçlük çekmesine ve devamlılık sorunlarına yol açtı. - Çekim için 6 farklı mekan kullanıldı. Bunlardan iç mekan olan 4'ü, 2 ev, 1 kafe ve 1 bardan oluşuyordu. - Filmin çekimlerinin en fazla 9 günde tamamlanması gerekiyordu. Okulun sağladığı ekipmanın başka günler diğer öğrencilere verilecek olması yüzünden çekim planında aksama ve gecikmeye yer yoktu."}
{"url": "https://futuristika.org/basili-yayina-gecmek-dogru-bir-manevra-mi/", "text": "- Kağıt, basım ve dağıtım maliyetleri - Reklamverenlerin ilgisini çekmede zorluklar - Başarı/risk oranında online yayının daha az baskı altında olması - Online yayıncılıkta daha fazla görsel araç kullanma şansı ve iletişimin daha üst seviyede olması - Online yayıncılıkta, basılı medyanın tersine, okunma ölçümünün, ilgi gösterilen içeriğin daha güvenirlir olarak hesaplanması. Basılı dergilerin göre, x kişinin x sayfayı x dakikada okuması yerine, doğrudan ölçüm imkanları online yayınlarda daha geniş. Belki de, mesela 2020 yılında, dünyada en çok ilgi gören dergi/gazeteler listelendiğinde, bugün uzun bir geçmişi olan birçok dergi ya da gazete dışında, şu an adı bile olmayan yayıncılık örnekleri kaplayacak."}
{"url": "https://futuristika.org/basinin-ahlakini-almak/", "text": "Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Avrupalıların yüzde 27'sinin evlilik dışı dünyaya geldiğini belirterek 'Batılı kadın 'Keşke Türk kadınlarının yerinde olsaydık' diye düşünüyor' dedi. AKP'li kadınlarla dayanışma çayında konuşan Gönül, 'Türk hanımları evinin süsüdür, erkeğinin şerefidir' dedi. Dönemin Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, dizi filmlerdeki erotik sahnelerin kendisini irite ettiğini ve bunların cinselliği erken yaşlara çeken sebeplerden biri olduğunu belirterek, Ben çok rahatsızım demişti. Umarız rahatsızlığını giderebilmiştir. Yine AKP'li Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı gazetelere çok eşlilikle ilgili önemli demeçlerde bulunmuştu: Güneydoğu'da ikinci eş yaygın. Bu bizim kültürümüzde vardır. Bu bölgelerden evlilik ve hısımlıkları artırarak, devletin de teşvikiyle sorunların aza ineceğine ve çözüleceğine inanıyorum Kürt sorununu çözmek için ikinci eş olacak kadını Kürt kadınlarını ''almak'' dertlere deva olacakmış. Bu formülü hangi matematikle geliştirmiş bilemiyoruz ama tarihe geçeceği kesin. Özellikle sabah kuşağındaki bazı isimler var ki adeta ülkemizin namus timsali. İzdivaç programı sunan Esra Erol'u bilirsiniz, eğer bilmiyorsanız da çok şanslısınız. Programa katılan ve kendisine hayırlı bir kısmet arayan kadına başka bir kadın talip olunca arayan kadını alenen sapık ilan etmişti. Şebnem Kısmaparmak'ın programında başka bir kadın nişanlısı tarafından aldatıldığını söyleyip dert yandığında Şebnem Hanım ''hayatım o bir erkek onun da belli ihtiyaçları'' var diyerek teselli etmişti. Yani evlenmeden olmaz fikrini benimsemeden olmaz. Müge Anlı denen zatı anmadan olmaz; eşini aldatanların, polis taşlayanları, vatan millet düşmanlarının, evden kaçanların, vergi kaçakçılarının, Türk halkının namusunun yegane koruyucusu. Başlı başına bir macera konusu. Fakat ne hikmetse bu sunucuların, bakanlarımızın ve sosyologlarımızın gözden kaçırdırdığı bazı isimler var. Herhangi biri bu zatların ellerine düştüğünde haklarında saatlerce sürebilecek programlar yapılıp, sadece yaptığı sözde ahlaksızlıkla kalmayıp, doğruluğu araştırılmadan üçüncü dördüncü kişilerle yapılan röportajlarla bütün hayatı gözler önüne serilip yapılabilecek en kötü eleştirilerle dünyası kararabilirken, bu isimlerle kendi bağlı oldukları gazetelerde, magazin programlarında gözümüze soka soka yaptıkları halde gıkları çıkmıyor. Ali Ağaoğlu; evli. Bir gün gazelerde eşiyle poz verip, diğer gün sevgilisiyle röportajları çıkıyor. Sevgilisi olacak kadınların da bir standardı var ''20-25 yaşındaki kızlarla çıkarım'' diyor. Kendisi evli olmayı bir emniyet sübabı olarak görüyormuş, boşanırsa diğer kadınlar parçalarmış. Bu korkuyla nasıl baş ediyor, çok üzücü gerçekten. Kendisi Türkiye'nin en zenginlerinden biri olduğundan gazetelerde televizyonlarda her daim muhteşem yapıtlarının reklamları yer alıyor. Yaptığı inşaatlarla hayatımızı zindan etmeye devam ediyor. Erman Toroğlu bir konuşmasında ''Evliyim ama tek eşli değilim. Eşim de bunu biliyor ama zaten aramız limoni...'' demiş. Düzeltmenin bir yolunu bulacaktır elbet. Yılmaz Vural: İki eşim var. Biri Almanya'da diğeri İstanbul'da. Çok iyi kadınlar. Onlara kıyamadım, ikisinden de vazgeçemedim. İki karımı da çok seviyorum. Birbirlerini hiç kıskanmazlar. İyi geçinirler. Birlikte gayet güzel yaşıyoruz. Sağ olsun çok yufka yürekliymiş Yılmaz Bey. İbrahim Tatlıses: Hayatına giren kadınlar topuklarından vuruluyor ne hikmetse. Bir zamanlar beraber olduğu Asena da bunlardan biriydi, daha sonra İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurarak kurtulmak istedi. Bu örnekler en gözümüzün önünde olanlar, danışıklı dövüşle medyadan uzak olanları saymıyoruz. Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Avrupalıların yüzde 27'sinin evlilik dışı dünyaya geldiğini belirterek 'Batılı kadın 'Keşke Türk kadınlarının yerinde olsaydık' diye düşünüyor' dedi. AKP'li kadınlarla dayanışma çayında konuşan Gönül, 'Türk hanımları evinin süsüdür, erkeğinin şerefidir' dedi. Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürü Hasan Albayrak devlet yurtlarına giriş saatleriyle ilgili esneklik talebine, O yaşta kız çocuğunun başı boş sokakta dolaşmasını doğru bulmuyorum. Çarşı pazar da açık değil, bara da gitmesin. Hem kız çocuğunun barda ne işi var sözleriyle karşı çıktı. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç yaşam tarzına müdahale konusundaki endişelerin yapay olduğuna işaret ederek içki yasağı konusundaki soruya ise, Hayat içkiden ibaret değil. Hayat seksten ibaret değil. Bir kısım çağdaş düşünceye sahip olduğunu söyleyenler sadece içki ve seksle olaylara bakıyorlar. Evet onlar da bir insan için çok büyük ihtiyaçlar. Çağdaşlığı içki kadehlerinde aramak ve orada bulmak isteyenlere ithaf olunur dedi. Standart öğretiler bize ahlak kurallarını toplumun belirlediğini söylüyor, ve bunun adına da ''toplumsal ahlak'' deniyor. Toplumsal ahlak kurallarının gerekliliği konusunda resmi bütün eğitim kurumlarımız hem fikir. ''Güzel Ahlak'' dini olarak kabul edilen İslam'ın bir parçası sayılan ''hadis''ler de ahlak kurallarının öncülerinden en kutsalı sayılabilir. Oysa görünen o ki aslında ahlakımızı politikacılar ve medya el ele verip çıkarları doğrultusunda yönlendirebiliyor. Bu yüzden ahlak deterministtir. Bu yüzden bazıları imparator, ağa, bakan, devlet adamı sıfatıyla anılır, bazılarıysa fahişe. Bütün bu örneklere rağmen bozulan ahlaki ve manevi çöküşümüzü komünizm ve aşırı özgürlükçü ideolojiye bağlayan, bizi bu yolla düzeltmeye çalışan basın ve politikacılarımıza sevgilerle."}
{"url": "https://futuristika.org/baskin-milliyetci-anlatiya-direnmek/", "text": "Diaspora topluluklarında müzik önemli bir rol oynar. Üyelerini birleştirir, hatırlama anları yaratır ve Valentina Monsurro'nun savunduğu gibi, aynı zamanda siyasi kontrol için bir araç görevi görür. Etnomüzikolog Monsurro, Eritre diasporasındaki en önemli etkinlik olan İtalya'daki Bologna Festivali'nin durumunu, milliyetçi propaganda ve etnik kimlik arasında bir yerde olduğunu anlatıyor. Eritre'de, her grubun kendi dili, dini ve müzik gelenekleri olan dokuz tanınmış etnik grup yaşıyor. Etiyopya'dan bağımsızlığının kazanıldığından bu yana hükümet, Eritre toplumunun bölgesel ve ulusal sınırlarda birleşik olduğu imajını destekliyor. Bununla birlikte, İtalya'daki Bologna Festivali'nin tarihi Eritreli etnik gruplar arasındaki dengesiz güç ilişkilerine ışık tutuyor ve müziğin onları nasıl yansıttığını ve aracılık ettiğini gösteriyor. Festival, kurtuluş mücadelesi için bağış toplamak amacıyla 1970'lerde başlatıldı ve o zamandan beri diasporanın en önemli etkinliği haline geldi. Aşağıdaki videoda Berhe Gile Meshesh 1990 yılında festivalde sahne alıyor. Eritre diktatörlüğe dönüştüğünde, festivalin rolü savaşın yıktığı ülkeye ahlaki ve mali destek sağlamaktan, Eritre'nin kültür elçileri gibi davranan ve izleyicilere vatansever mesajlar iletilen müzisyenlerle birlikte rejim için bir propaganda aracı olarak hareket etmeye dönüştü. Yabancı müzik dinlemeyin, yabancı yemek yemeyin, yabancı elbise giymeyin Eritre'de artık Tigrinya olan baskın bir kültür var Herhangi bir müzik dükkanına giderseniz, Eritre müziği ararsanız, yüz tane CD Tigrinya müziği varken, rafta Saho müziğini pek zor bulacaksınız. Ali'nin şarkılarının abartılı bir siyasi yorumu olmasa da, Eritreliler arasında daha çok konuşulan diğer diller yerine Saho'da şarkı söylemesi, baskın milliyetçi anlatılara karşı bir direniş eylemi olarak görülebilir. Melodileri gelenek ve moderniteyi birleştirirken, sözleri Saho topluluğunun kültürel mirasını korumanın ve tanıtmanın önemi hakkında farkındalık yaratıyor. Örneğin, aşağıdaki şarkı, Saho ebeveynlerine, gelecek nesiller için korumak için çocuklara dillerini öğretmelerini söylüyor. Ya milliyetçi görüşleri teşvik ederek ya da egemen ideolojinin aksine kültürel kimliğin bir göstergesi olarak çalışarak, diasporada müzik yapmak eylemi Eritre siyasetinden etkileniyor. Bununla birlikte, Bologna'daki muhalif gruplar tarafından düzenlenen ve son on yıllarda giderek daha tartışmalı hale gelen Eritre diaspora festivaline belediyenin verdiği desteği çekmesine yol açtı. Bu olay diasporada eleştiri ve kırgınlığın arttığını gösteriyor. Ayrıca, sansürle mücadeleye katkıda bulunarak ve muhalif Eritrelilerin görüşlerini ifade etme özgürlüğünü yeniden kazanarak müziğin memleketlerindeki siyaset üzerinde nasıl bir etki yaratabileceği konusunda soru işaretleri yaratıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/baslangic/", "text": "İşte nefes almak bile aklımdan çıkacak o an, hepsine baskın geldikçe sana olan isteğim. Ben de sise savuracağım onu, kızarıklığını alıp götürecek yanaklarımın. Etrafa dağılmaya başladığında her şey, izlemekten kendimi alamayacağım, derken- varmış olacağım kalabalığın içine ve yanıbaşından tek bir harekette bulunmadan geçip gideceğim."}
{"url": "https://futuristika.org/basrinin-onlenebilir-dususu/", "text": "5 mi? Dalga mı geçiyorsun benimle? Alın şunu hemen. Çok iyi diye geçirdi içinden. 20'ye de ikna ederim ben bunu. Suratındaki memnuniyetsiz ifadeyi hiç bozmamıştı. Biri çıksa 50 dese, hatta 100, 150... aynı somurtan ifadeyle bakardı. En fazla sinsi sinsi ellerini ovuştururdu. Öyle yapınca Homer Simpson'ın patronu Mr. Burns'e dublörü olacak kadar çok benziyordu. Bunun yanında Hulusi Kentmen bıyıklarına ve Erol Taş'ın çakmak çakmak gözlerine sahipti. Güven Holding'in patronu Hilmi Bey, gözünüzde bir Picasso figürüne benzememiştir umarım. Hilmi Bey, karşısında bir duvar boyunca sıralanmış insanlara sormaya devam etti. Bir kadın 12 dedi. Yaşlı bir adam 7! diye bağırdı. Hilmi Bey'i bir gölge gibi takip eden sekreteri cevapları büyük bir titizlikle not ediyordu. Şirketin bir başka çalışanı, elinde küçük bir kamerayla adayları kayda alıyordu. Cevaplar belirli bir aralıkta tıkanıp kalmıştı. Sabahtan beri süren bu seçme eziyeti seçeni de seçilmeyi bekleyeni de sıkmıştı. Dışarıda bekleyen 20 kadar kişi daha vardı ama Hilmi Bey çoktan pes etmeye ve çıtı pıtı sarışın kızın verdiği teklife gönül indirmeye hazırdı. 25 metre. Hiç de fena sayılmazdı aslında. Derken sıra ona geldi. Uzun boyluydu. Hastalıklı sanılacak kadar zayıftı. Kemal Sunal'ın şapşal gülüşüne ve şaşılacak şey ama Ayhan Işık'ın bıyığına sahipti. Umarım gözünüzde uyduruk bir karikatür canlanmamıştır. O günün öncesindeki haftada olanları unutmak için Basri'nin esaslı bir şoka ihtiyacı vardı. Ölüme atlayıp da hayatta kalmaktan daha esaslı bir şok da düşünemiyordu. Gazetede Güven Holding'in ilanına rastlayınca tereddüt etmeden arayıp randevu aldı. İşi alacağına emindi. Gerekirse Boğaz Köprüsü'nden atlardı. İstediği tek şey kafasını dağıtmaktı. Çok acı çekiyordu. Ruhunu ızdıraptan kurtarmak için fiziksel acıya ihtiyacı vardı. Nerede okuduysa, ruhumun etleri dökülüyor diye bir cümle dönüp duruyordu beyninde. Sakalları birden uzayacakmış gibi geliyordu. Saçlarının birden ağaracağına ihtimal vermiyordu da sinekkaydı yüzünün aniden karışık, pis bir sakalla kaplanmamasına çok şaşıyordu. Uzun, dağınık ve kirli sakalları olmalı, ama birden olmalı, ruh acısı çekenler öyle görünür çünkü. Acı çekiyordu çünkü anlarsınız işte, bir kıza aşıktı. Kız ona değildi. Basri geceleri kızın evine gidip penceresini izliyordu. Kız başkasıyla evleniyordu. Düğün davetiyesini Basri'nin evinin kapısının altından atıyordu. Bunu bir de telefondan mesaj atıp söylüyordu. Basri'nin gönlü davetiyeyi yerden almaya razı gelmiyordu. Davetiyenin üzerinde Sayın Yıldız Ailesi yazıyordu. Basri'nin ayakları gidip gelip davetiyeye dolanıyordu. Basri'nin aklı dönüp dolaşıp davetiyeye takılıyordu. Uyuyamıyor, yemek yiyemiyor, düşünemiyordu. 24 yaşında, 1,90 boyunda, 64 kilo. Arkaya yatmak bilmeyen diken diken saçlar, ince bir bıyık. İşsiz, çok aşık, çok umutsuz. Ruhunun etleri dökülüyor. Canı çok sıkılıyor. Ölüme atlayıp sağ kalırsa, biraz rahatlayacak. Hilmi Bey, Basri'yi işaret edip Şu çocuğu odama gönderin dedi ve gitti. Seçmeler tamamlanmıştı. El kameralı adam çekimi durdurdu ve şirket adına yarın gazetelere geçeceği haber metnini düşünmeye başladı. Boğaz Köprüsü'nün pavyon estetiğindeki arabesk ışıkları kafasında yanıp sönmeye başlamıştı bile. Sonra seçilen çocuğu düşündü. O aptal gülüşüyle açılmış ağzı, o ağzın üzerindeki çizgi bıyığı. Ha 50 metre, ha 64. Basri için fark etmeyeceğine emindi. Büyük ihtimal onu fark eden, umursayan kimse de yoktu. Bunların hepsi varsayım. Belki bunların tamamını bile düşünemeden kalp krizinden giderdi. Tabii 5 gün önce kalp krizi geçirip ölmeseydi... Oğlunun o kıza aşık olduğunu biliyordu. O kızın düğün davetiyesi kapının önünde yatıyordu. Basri, kapının önünde bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Aysel Hanım'ın sinirleri, yerde öylece yatıp oğlunu üzen zarfa çok bozuluyordu. Eğilip almak, yırtıp çöpe atmak istiyordu ama oğlu izin vermiyordu. Ana oğul koridorda volta ata ata düğün saatinin gelmesini bekliyorlardı. Kızımız Yeşim ile oğlumuz Orhan'ın düğünleri bu akşam 20.00'de Sayanora Düğün Salonu'nda yapılacaktı. Annesi düğün saati geçip gidince oğlunun da biraz sakinleşeceğini, eh zamanla da alışıp unutacağını düşünüyordu. Ama Basri saat 19.30 olduğunda iki dirhem bir çekirdek haliyle odasından çıktı. Oğlunun düğüne gitmek için hazırlandığını görünce Aysel Hanım'ın kalbi bir sıkıştı, başı bir döner gibi oldu, bayılayazdı ama ölmedi. Basri, eve girer girmez yerde yatan zarf etrafında attığı voltaya yeniden başladı. Bir yandan da mırıldanıyordu. Aysel Hanım, önce oğlu konuşuyor diye sevindi ama duyduklarını bu kez hayra yoramadı. Yeter! dedi ve zarfı almak için eğildi. Zarfa uzattığı elini oğlu yakaladı. Çıktı annesi, ne yapsın? Sedire oturdu. Evine baktı. Tek katlı, bahçeli bir ev. Bu eve gelin gelmişti. Basri bu evde doğup büyümüştü. Basri'nin babası Yalçın Bey, bu evde doğmuş, bu evde ölmüştü. Yıldız ailesinin toprağı, vatanı bu evdi. Bahçesindeki sedirde oturup oğlunu bekledi. Bekledi. 10 dakika sonra geldi Basri. Yüzü bir garip. Bakışları alevli. Sözü bitmeden büyük bir gürültüyle aydınlandı yüzleri. Basri ve annesi bahçeden sokağa kendilerini atarken, Yıldız ailesinin vatanı çatır çatır yanıyordu. Basri, ne yaptın Basri? diye çığlıklar attı Aysel Hanım ama fazla duyulmadı sesi. Sessizce yere yığıldı. İşte şimdi, Basri'nin annesi kalp krizinden öldü. Güven Holding'in can kurtarmada büyük bir devrim olarak lanse ettiği son teknolojiyle tasarlanmış brandasının sloganı buydu. Basri, foreversurviver'ın reklam yüzü olmuştu ve yarın sabah tüm kameraların hazır bulunacağı bir gösteriyle kendini Boğaz Köprüsü'nden aşağı atacaktı. Boğaz Köprüsü? 50 demişti Basri. Aradaki yükseklik farkı için ne düşüneceğini bilmiyordu. Sağlıklı düşünemiyordu. Evini ateşe vermiş ve annesinin kalp krizinden ölmesine sebep olmuştu. Ve tüm bunlar sevdiği kızın düğününden döndüğü akşam yaşanmıştı. Sonra başka şeyler de vardı. Kötü şeyler. Geriye düşünecek ne kalmıştı ki? Geriye düşünecek, uyuyacak, yiyecek hiçbir şey kalmamıştı artık. Düşünebilse Ölmek mi istiyorsun Basri? diye sorardı kendine. Düşünebilse saniye düşünmeden Evet derdi. Köprünün üzerindeydi işte. Etrafında kendisine çevrilmiş yüzlerce göz. Bir televizyon kanalı canlı yayına geçmişti. Bir mikrofon uzattılar Basri'nin burnuna doğru. Basri, cevap olarak Kemal Sunal'ın filmlerindeki gülüşünü taklit etti sadece. Canı çok sıkılıyordu. Ölüme atlayıp sağ kalırsa biraz rahatlayacaktı. Yeşim'le en son düğünden 2 gün önce konuşmuştu. Zaten düşüşü de o zaman başlamıştı. Zar zor ikna etmişti kızı görüşmeye. Tek bir soru soracağım. Cevap verdikten sonra bir saniye fazla yanımda durmak zorunda değilsin demişti. Yeşim de Telefonda sor o zaman diye üstelemişti. Olmaz demişti Basri. Seni görmem lazım. Telefonda olmaz. Bir çay bahçesinde buluştular. Basri geleli çok olmuştu. Yeşim buluşma için sözleştikleri saatten 40 dakika sonra geldi. Oturmadı. Basri'nin güneş altına oturup, ona gölgede kalan sandalyeyi ayırdığını fark etmedi. Sor haydi, vaktim yok. dedi. Oturdu Yeşim. Basri susuyor, kızın gözlerine bakıyordu. 50 neymiş ki? dedi. Boğaz Köprüsü'nden aşağı düşüyordu. Aşağıda bir geminin güvertesi üzerine gerilmiş onu bekleyen foreversurviver'ın silik, soluk kırmızısı inatçı bir leke gibi büyüyordu. 50, 60, 100 metre... Ne fark eder ki? Bir haftadır düşüyordu Basri. Belki şimdi dibe vururdu. Belki şimdi kurtulurdu düşmekten. Belki ölüme atladığı bu anın sonunda sağ kalırsa, canının acısı ruhunun ızdırabını bastırır, o da biraz rahatlardı. Gazeteler, atlayıştan bir gün önce çok trajik bir ölümü duyurdular 3. sayfalarında. Başlık şöyleydi: 3 günlük dünya Yeni evli çift, evlerinde yanarak can vermişti. Dün sabaha karşı 5 sularında henüz 3 günlük evli Yeşim ve Orhan Güzel çiftinin evlerinde çıkan yangın, ikisinin de feci şekilde yanarak hayatını kaybetmesine sebep olmuştu. Yangının nasıl çıktığı tespit edilememişti."}
{"url": "https://futuristika.org/batman-oldu-gotham-kaldi-yadigar/", "text": "Yaklaşık 16 yıl önce çizgi roman dünyasının devi Superman çizgi romanlar fazla satmıyor diye Doomsday'de öldürüldüğünde hayranları ayağa kalkmış, yer yerinden oynamış hatta bazı fanatikler süperadam için mezar taşı bile yaptırmıştı. Superman hikayesinin bitirilişi radikal bir karardı, zira süper kahramanlar ne olursa olsun ölmezdi, ölmemeliydi. Ne var ki değişen zaman içinde onlar da işlevlerini tamamlayarak yavaş yavaş bu dünyadan ayrılmaya başladı. Geçen yıl Kaptan Amerika bir keskin nişancının kurşunuyla çizgi roman dünyasına veda etti, şimdi de sıra Batman'de. Gotham şehrinin şövalyesi, Bruce Wayne'in geceleri dönüştüğü yarasa adam artık aramızda değil. Onun koruduğu Gotham da bundan böyle Kara Şövalye'si olmadan diğer kahramanlarıyla ayakta kalmaya çalışacak. Dünyanın varolmayan ama en bilinen şehirlerinden biri olan Gotham'ın kendi tarihçesine sahip olması ise gayet ilginç. Kendi yaşadığı şehrin tarihini araştırmayan, bilmeyen milyonlarca insan varken bir çizi roman kentinin tarihçesinin olması kimilerine ilginç gelmeyebilir. Ancak yaptığı işe inanıp en ufak ayrıntıları düşünmenin başarının anahtarı olduğunu bilenler için bu şehrin tarihine bir göz atmakta yarar var. Ayrıca bize çocukken süper güçler olmadan da kahraman olunabileceğini gösteren adama saygı için onun şehrinin hikayesini anlatmak istiyorum. Batman'in ilk ikametgahının New York olduğu biliniyor, ancak daha sonra yazar Bill Finger şövalyenin başka kimseyle bağdaştırılamayacak bir şehirde yaşaması gerektiğine karar vererek bu yeni kente uygun isim arayışına girer, olduk olmadık her yeri şehrin ismi için kurcalarken telefon rehberinde Gotham Mücevherat ismini görür ve efsanevi şehrin adı da böylelikle belli olur: Gotham. Zaman içinde Gotham'ın tarihçesi yazılırken New York'unkine benzerlikler gösterir. Norveçli tüccarların bulduğu ve ilk binaları inşa ettiği Gotham'ı daha sonra İngilizler ele geçirir. New York'tan tek farkı kurucularının Hollandalı olmasıdır. Kendine özgü bir tarihçesi olan Gotham, Ra'sal Ghul'un şehre Clench adlı virüsü yayıp daha sonra Batman'in yardımıyla bu virüsten temizlenmesiyle farklı bir boyut kazandı. Şehrin 7.6 şiddetinde bir deprem yaşayarak bir dönem ABD'den ayrılması da yaratıcılarına büyük özgürlük sağladı. Devletin şehri artık bir parçası saymaması kanun kaçakları için bulunmas fırsattı. Ne var ki o şehrin koruyucuları; Batman, eski Robin şimdilerde şehrin diğer kahramanı Nightwing olan Dick Grayson, Bean Batman'in belini kırdığında Bruce Wayne'in kimliği açığa çıkmasın diye onun yerine bir dönem Batman'lik görevini üstlenen Jean-Paul Valley halk için görevdeydiler. Şehir semalarında en son görülen Batwoman'ın dışında Batman'in diğer süper kahraman arkadaşları da zaman zaman Gotham'a uğrardı. İşin bir başka ilginç yanı ise Gotham'ın ilk olarak Batman'de değil de Jack Kirby'nin Bay Scarlet adlı 13 Aralık 1940 tarihli hikayesinde ortaya çıkmasıdır. Akan zaman içinde Gotham şehri de değişim geçirdi. Batman'in ilk dizi filminde, daha Batmobil, Joker, Penguen gibi hikayenin en önemli karakterleri ve araçları ortaya çıkmamışken Gotham klasik bir Amerikan şehriydi. Suçluları yakalayan Batman ve Robin alınlarına bir yarasa mührü basıp kulübelerden polisi arar, sonrasında da arabalarıyla mağaralarına dönerlerdi. Batman dizileri yenilendikçe Gotham şehrinde mimari değişimler de göze çarpar oldu. Fakat hiçbiri Tim Burton'ın Gotham'ı kadar gotik değildi. Usta yönetmen kendi hayal dünyasının Gotham'ını aktarmıştı filme. Soğuk, mesafeli ve karanlık Gotham tıpkı kahramanı Batman'in iç dünyası gibiydi. Uzun binaların ve köprülerin olduğu, sokaklarında süper kötülerin gezdiği, yolsuzluğun ve mafyanın cirit attığı şehir ne kadar temizlenirse temizlensin bir türlü renklenmiyordu. Gotham'ın bu karanlık atmosferi sadece Batman'den kaynaklanmıyordu tabii ki. Batman dışında, onunla pek bağlantısı olmayan karakterler de yaşadı Gotham'da, ancak şehri o zamanlar da kendine has bir gizem perdesiyle çevriliydi. Kahramanı kim olursa olsun Gotham kendi varlığını hissettiriyor, adeta rol çalıyordu. Belki de şehrin kahramanından ayrı ama ona benzeyen bir karakterinin olması Batman'in daha da sevilmesini sağlıyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/battle-raper/", "text": "Battle Raper, Japonlar tarafından geliştirilmiş üç boyutlu bir dövüş oyunu. Oyunun amacı dövüşçü kadın karakterlerin elbiselerini zorla çıkarıp çeşitli şekillerde sarkıntılık ve bazen de tecavüz etmek. Oyunun en özel hareketi ise sadece ana erkek karakterin uygulayabildiği -zorla yaptırılan- oral seks. Diğer pek çok Hentai oyunlarında olduğu gibi kamera bu özel hareketin icrasına odaklandığında ekranda görüntü bozulmuş oluyormuş, ne düşüncelilik! Oyunun bir diğer özelliği de konsol başındaki oyuncunun, oyunun diğer karakterleriyle oyun sırasında özgürce seks yapabilmesi imiş. İlk imajda oral sekse zorlanan kadın dövüşçüyü ağlarken görüyoruz, ikinci de ise tecavüze uğrayan kadın dövüşçü baygın düşmüşken. Bu oyunu tanıtan/eleştiren yazıda belirtildiği üzre, gelen uluslararası tepkilerden kaçınmak isteyen yapımcılar oyunun ikinci sürümü Battle Raper 2'de tecavüzü kaldırmışlar, arigato mr. roboto! Pek çok tartışma platformunda en şiddet dolu oyunların müptelası gamerların bile sınırlarını zorlayan Battle Raper'dan bahsetmemin sebebi; ne Japonların ağızlara ciklet olmuş sapkınlıkları, ne bilgisayar oyunlarının çığrından çıkmışlığı, ne de tecavüzün diğer suçlardan ayrı bir şekilde değerlendirilmesi gerekliliği gibi konulara değinmek."}
{"url": "https://futuristika.org/bay-borges/", "text": "Gayet borgesian bir durum. Borges'in kendisi de buna memnun olurdu sanırım. Yaşamında hiç Borges kitabı okumamış bir kadın, Borges hakkında bir kitap yazıyor. 35 yıldan fazla bir süre, Borges'in evinde ona hizmet sunan hizmetçisi El senor Borges/Bay Borges isimli bir kitabın sahibi. Borges'in onda taktığı isimle Fanny, tüm bu süreçte Borges'in düşlerine, korkularına, annesiyle olan takıntılı- ilişkisine, kötü biten evliliğine ve Nobel ödülü alamayınca yaşadığı hayal kırıklıklarına şahit olmuş. Fanny, Borges ailesinin yanında çalışmaya başladığında, 1950'li yılların ortalarıydı. Önce annesi Leonor Acevedo ile, sonra Borges görme yetisini kaybetmeye başlayınca yazarla ilgilenmeye başladı. Borges, yaşamının son yıllarında doğru ikinci evliliğini Maria Kodama ile yaptıktan sonra, Kodama Fanny'i önce arka plana, sonra da sokağa attı. Bu anılardan, Borges'in hayatından detaylar öğreniyoruz. Okurken, bunları bilmemem gerekli hissi uyanıyor bazen. Borges'in gerçekten varolduğundan sonsuz şüphe duyan her takıntılı okur gibi, Borges'i gerçek hayata yaklaştıran, bir nevi gerçek kılan bu ayrıntılar, Borges okuma serüveninde, bu düşsel yolculukta, aşılması gereken bir engel aslında. Fanny'nin anılarında, Borges'in annesi oldukça otoriter bir kadın olarak beliriyor. 1967 yılında Borges 68 yaşındayken, oğlunun Elsa Astete ile evlenmesini istedi. Oğlunun hastalığının ilerlemesinden endişe duyuyordu. Borges, annesinin isteğine karşı durup Astete ile Dora Otel'deki gerdek gecesine gitmedi. Annesi, Borges'in çekici bulduğu kadınları bildiğinden, Maria Kodama'nın herşeyi nihayete erdirecek kadın olduğunu anlamıştı. Zaten Borges de öyle yaptı. Kodama için vasiyetini değiştirip, hastalığı ilerlemiş olmasına rağmen Kodama ile İsviçre'ye gitti, zaten burada öldü ve gömüldü. Yine Fanny'den alınan bilgilere göre, Borges hep Nobel ödülünü kazanmak istemiş ancak bu ödülün ona verilmediği her yıl, üzüntüsü artmış. Ancak, 1979 yılında Miguel de Cervantes Edebiyat Ödülü'nü aldığında çok mutlu olmuş. Yakın akrabaları, kızkardeşi Norah ile arası oldukça iyi olan Borges, yeğenlerine çok samimi davranırmış ve borges'in evinde hiç televizyon, teyp ya da radyo olmamış. Sadece kitaplar. Borges'in her günün sonunda annesinin kapısında dikilip, o gün neler yaptığının raporunu verdiği biliniyor. Borges körlüğün de tetiklediği sonsuz hayalgücüne, Fanny'nin yardımını da eklemekteydi. Merak ettiği insanları hizmetçisine sorar ve Fanny de onları Borges'e tasvir ederdi. Borges'in Fanny'e en kızdığı an, Arjantin ulusal futbol takımının teknik direktörü Cesar Luis Menotti'nin Borges'i ziyaretinde ona haber vermediği için yaşanmıştı. O yıl, 1978'de, Arjantin dünya kupasını kazanmıştı."}
{"url": "https://futuristika.org/bazen-virginia-olmayi-seviyorum-woolfun-dalgalarina-en-bastan/", "text": "Zamanın akıntısına kapılmış dalgaların üzerinde uçan bir kuştur hafiflik. Bir kanadı geçmiş diğer kanadı gelecek zamandadır. Varlığın tüm şüphesini taşır. Hiçbir zamandan gelmeyip hiçbir zamana uçmazken, her ikisinde de benim yaşamım kadarlık bir parça yeryüzünde yaşar. Hafiftir ve kendi varlığının ağırlığından daha da az olan şeyin, ne var ne de yok olanın kendi kendine dönük yaşayan payıdır o. Bir de farkına varamadığım ama benim yaşamıma ait bir başka şeyin hafif varlığıdır. Bir ırmağın zamanında yaşıyor olmanın ıslanmış tüm varlığıyla ben, başka bir benin zamanına ait bir kayanın aşınmasını izlerim bu yeryüzü duygusuyla. Bu duygu yaşamın tüm yüzüne ve yeryüzüne olan hayranlıktır. Yaşamım, her canlınınki gibi varlığımın yeryüzüne karşı duyduğu hayranlıktır, bana verdiklerine karşı olduğum şeydir hayranlığım. İfadedir, sezgidir bu. Ve daima bir başka farkın biçiminde olasıdır bu hayranlığım. Onda renk olur, ses olur, ışık olurum. Hayatımın tüm varlığı içinde, yaşamım olan şeyin bir başkasının yaşamına doğru ışık vermesinin ve eğer parlıyorsa, bunun benim yaşadığımın kesin varlığı olduğunun farkıdır bu. Hafifliğin bu zamansız süzülüşü içinde, bu hafifliği daha da hafifletecek ve zamansız kalan bir son-anın, kendi kendine süren tüm anlaşılmazlığının anlamıdır bu. ... yaratıcı bir şey mümkünse ve hafif Woolf'a ait bu cümlenin varlığa veya yokluğa fazladan ve ayrıcalıklı bir pay verdiğini düşünmemeli, bir anahtar olarak da değerlendirilip herhangi bir kapıyı açacağını da beklememeli. Uzak yıldızlardan gelen bir mesaj da olmayabilir. Bize edebi incelikler konusunda yeni şeyler çağrıştırırken bu ifade, yazıya dair merkezin çekim gücüne karşı düşünce-dışı sızmalara olanak sağlıyor. Neden söylenmiştir? Kuşku ve canlılık dolu bu ifade neden bu kadar önemlidir?; Edebiyat budur: Edebiyat, hayranlıktır... Yine de kimim ben? Neden daima şaşkınım kim-olmak karşısında! Bu ben miyim? Ben, yaşam mıyım, zaman mı? Tüm sözcükler bir Ahla mı başlayıp sonlanır: Ah, yaşam'ım! derken. Bize edebi incelikler konusunda yeni şeyler çağrıştırırken bu ifade, yazıya dair merkezin çekim gücüne karşı düşünce-dışı sızmalara olanak sağlıyor. Neden söylenmiştir? Kuşku ve canlılık dolu bu ifade neden bu kadar önemlidir? ; Edebiyat budur: Edebiyat, hayranlıktır... Yine de kimim ben? Neden daima şaşkınım kim-olmak karşısında! Bu ben miyim? Ben, yaşam mıyım, zaman mı? Tüm sözcükler bir Ahla mı başlayıp sonlanır: Ah, yaşam'ım! derken. Edebiyat başladığında, bu başlangıcın öncesine konumlanır Virginia Woolf. Sırtını, biçim yönünden başka türden parıltılı ilk cümlelere dayar. Hem başlar hem de başlamaz. Başladığında, yazmak başlar, düşünmek başlar. Çoğu zaman bu başlangıcın gücü onu öyle şaşırtmıştır ki, yazmaya her başladığında, kendisinin yaşam dediği tüm varoluşun başlangıcına, her şeyin öncesindeki bilinmeze bir parça soluk veren zaman denen buluta, o saf bütüne dokunur. Zaman, burada günü ve güneşi olan tüm varlıklara kendi vaktini veren şeydir. Işıktan daha önce ışık olmuş bu yokluk, ama bu yokluktan bile daha önce var olmuş tüm öncesizliğin bu sessiz uykusu gözünü açtığında kendimizi Dışarıda buluruz. İşte burada ışığı, duyguyu, gücü yakalayarak hafifleriz. Var olmanın duygusundan ayrılıp gerçek dünyanın kendi şarkısına karışırız böylece. Başlangıcı ise kendi aşırılığına kadar götürmek istediğimizde de daima Maurice Blanchot'ya bakmalı: Şiir durdurulamayacak bir söze bağlı gibidir, çünkü bu söz konuşmaz, vardır. Şiir bu söz değildir, başlangıçtır ve sözün kendisi hiçbir zaman başlamaz, ancak hep yeniden söyler ve hep yeniden başlar. Daha başlamadan bile kendimizi bu olanaksızı içerden patlatacak bir durumda buluruz. Yazmaya başlarız ve yazmak henüz başlamadı. Woolf için, yazmak, böylesine-dışarıya başlangıç, açılma ve konuşmadır; başlangıcını takip etmeden ve sonuna yaklaşmadan, konuşmaksızın sözü, yazmaksızın işareti, görmeksizin imajı bir başka düşünce biçiminde zamandan ayırıp şimdinin ışığına getirir; ve sonra, sözcükler, düşüncenin kuytularında yoğun yoğun akarak, mendiline atılmış bu sımsıkı katı düğümü çözecek. Woolf, sözden, yazıdan ve imajdan ayrı olarak dördüncü bir kuvveti ararken, kendisi, yaşamı, kitabı ve bunlarla herhangi bir şey arasındaki en canlı ilişkinin, belki de sadece zamanın kendi dilinde konuşmakla olabileceğini düşünür. Woolf için, yazmak, ilkin kendini bu kayaya bağlamaktır, ikincisi iyi edebiyat okumaktır. Ve, edebiyat elimizin altında bulunan, ona istediğimiz zaman sahip olabileceğimiz bir şey değildir. Neden sadece bir duyarlılık? Kendisini ona hatırlatan beklenmedik misafirlerin karşısında Virginia olmak ya da edebiyata sızmış bir ışık taneciği olmak mı mesele? Neden bu iki ayrım, ya da bu ayrımı koyarken biz, hangisinden yola çıkıp düşünmeye başlamalıyız? Yazarken hiç kimseye dönüşebilmenin sakıncası içinde, ağırlıksız bu var olmayla, tepki vermeyen bu titreşime kadar küçülmek, sonra yetmeyen bir silinme içinde, yapıtın sürüklediği şeye doğru, sürüklenmenin sonsuz sürüklenişi içinde, yine gerçekleşmeyenin parıltısı içinde olmak için mi her şey? Yazmak mı? Virginia olmak mı? Woolf, neden edebiyatın en güzel cümlesi olabilecek bu küçük farkı edebiyatın dışında tutar gibidir. Ben bir duyarlılığım derken peki, bunu söyleyen Virginia kimdir? Kendisi olmak mı? Virginia olmak mı? Bütün bunlar bir yana, Virginia olmak daha günceldir; zamana karşı daha zayıf, hassas bir mükemmelliğin tüm nitelikleriyle dolmuş ve tamamen kendisine terk edilmiş olarak durur. İyisi mi, her ikisinin birbiri üzerine uzandığı, birbirlerinin kollarında çözülerek daha da çoğaldığı, tüm atomlarına kadar his olmak içinde geçinip gitmektir. Hissetmek onun için bir tarafının mutsuz diğer tarafının mutlu olduğu anlarda iç-diyaloglarda kaybolmaktır. Ah! çekmenin zamanlarıdır bunlar. Böylesi soruları anlamsızlıkları içinde yanıtlarına kavuşturamayız, ancak yazabilirsek, işte o zaman, bu yazma içinde, her şeyin titrediğini ve oldukça kırılgan varlıklar olan kitaplara doğru toplandığını görürüz. Ve öykülerin varlığına dair bu kuşkumuzla ve olay denen şeylerin varlıkları bizi ister istemez romanlara doğru sürüklerken, Woolf, burada bizi bir kez daha şaşırtır: basitlik neden basit değildir, veya yalınlık neden pek de yalın değildir gibisinden bir tuhaflık mıdır bu? Böylesi soruları anlamsızlıkları içinde yanıtlarına kavuşturamayız, ancak yazabilirsek, işte o zaman, bu yazma içinde, her şeyin titrediğini ve oldukça kırılgan varlıklar olan kitaplara doğru toplandığını görürüz. Ve bu kırılganlıklarıyla kitapların öykü ve olay taneciklerinden etkilenmelerine de şaşırmıyoruz. Düşüncenin en uzağında kendine dönük açıklık ve yalınlığın kitapları olan romanlar, sıradan bir olayın kendi hareketinde sürüklenip yaşamı titretmesidir. Daima yaşamın serseri ufkuna kaçan böyle bir olayın da neden bu kadar çok açıklanamaz olduğunu ise bilemiyoruz. Kuşkusuz bu bir gizem de değildir. Ve yaşama kıyasla daha canlı bir şeyin neden romana yöneldiğini, neden sadece romanda yaşayabildiğini de anlayamıyoruz. Bunun oldukça farkında olan Lawrence da kitapların havadaki titreşimler olduklarını ve yalnız romanda her şeyin tam bir etkinliğe geçirildiğini söyler. Ona göre, romanda kişiler, yaşamaktan başka bir şey yapmazlar; ve roman, yaşamın parlak kitabıdır. Her şey ve herkes orada tam olur: tam bir kadın, tam bir erkek, vs. Woolf, Lawrence'la oldukça ilgilidir, ancak onun kadar kişisel ve ruhsal olanla ilgilenmez. Lawrence için canlı olan önemliyken, Woolf için saf veya kristal olmak önemlidir. Woolf'un kahramanları her romandan sonra daha da silinirken Lawrence'ınkiler daha da görünürler. Yine de her iki yazar, birbirine, birbirini kıskanacak kadar yakınlık duyar. Woolf'da hız ve tutku vardır, Lawrence'da yavaşlık ve aşk. Birinde ışık olan şey diğerinde herhangi bir çiçektir. Ve her ikisinde de güneş tüm gökyüzünü kaplarken, her ikisinde de hiçbir malzeme göz ardı edilmez, kuşların ötüşünün yaprakların yeşilini gölgelemediği sayfalarda tüm duygular da daima taze bir gençliğin kokusunu yayar. Ve şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Woolf'un ve Lawrence'ın kitaplarında yaşayan kişiler birbirlerini tanıyabilseydi eğer, birbirlerine duyacakları sevgi ve hayranlığı anlatabilmek için yeni bir roman dili daha yaratmak gerekebilirdi. Belki de burada temel olan şey bu tehlikedir. Yaşama kalkışmak için yazmak zorunluluğu ve yazmaya girişmek için yaşamı yükseltmek gereği, en belirsiz ama bir o kadar da apaçık bir tehlikeyi içerir. Bu tehlike temeldir, çünkü hiçbir ölümle yatışmaz; temeldir çünkü tüm yaşamlardan geçer. Ölüm bile tehlike karşısında kendisini ertelemeye, bir sonraki seferin, bir sonraki gelecek ölümün muhtemel gelişinin arkasına saklanır. Woolf, onu kitabına ulaştıracak ışığın peşindeyken önüne çıkan tehlikeleri tünel kazma süreci diye adlandırır. Buradan çıkışının olmadığını bile bile; ki çıkışsızsa bile bu yeraltı çalışması, onu bir başka yapıta doğru, onu ışığa kestirmeden götüreceğine inandığı yeni taslaklara götürür. İnce çalışmanın çocukluğu içinde, yazmaktan keyif almanın tüm sabırsızlığı içinde, bitirmek istediğine biraz daha yakınlaşır. Yine de aklındaki şey mi olacaktır bu? Hayır, bunu böyle düşünemeyiz; çünkü Woolf, kitabın gücüne inansa da, taslak olanın, henüz bitmemiş olanın ve belki de bitimine kaçmayan çizgilerden oluşan eskizleri tercih eder. Yapıt olmasındansa yazdıklarının yapıttan bir taslak olarak kalmasını ister. Bir yazar olabilme arzusuna sızan piyasa güçlerine çok da aldırış etmeden, hafifçe ve sakinlikle ister bunu. Yine güncesine bakarsak: İnsan bitmiş kotarılmış bir eserde bir taslağın kalitesini koruyabilir mi? Amaçladığım bu. Hem ilginç hem de söylemeye çalıştığı şeyi bir çırpıda önümüze koyar bu sözler. Dokunulmamış ve yeni olana yönelik tutkusuyla Woolf, bir sözcüğün bir başkasını izlediğini bilmeden, zamanın gökyüzünden bir yağmur tanesi gibi, henüz düşmemiş o parlak anın arayışında, her tür düşünceyi kovalarcasına ve her tür düşünceden kaçarcasına, taslak olabilecek yapıtın sıradağ okyanuslarından yüzerek, her bir yaprağının yüzeyindeki kanyonlardan yükselerek, her sözcükteki çiçeğin ortasından dünyanın merkezine atlayarak ve oluş içindeki bunca diğer şeyin yine de düşüncenin dağınık parçaları halinde kalmalarını ister. Çok sevdiği bazı yazarlardan söz ettiği bir denemesinde, onların başyapıtlarında basitliğin tuhaf havası vardır kesinlikle, diyordu. Basitliğe karşı duyulan bu heyecanın izlerini birçok yazısında görebiliriz. Woolf'a hayranlığıyla bilinen Deleuze de, Çocukların Söyledikleri adlı yazısında, Coğrafyayı yazıyla ve düşünceyle kesiştirirken, yeryüzüne ait bir bilinçaltından söz eder: Piramidin en dibindeki kıpırtısız merkez odasıyla birlikte firavunun mezarı, yerini daha dinamik modellere bırakır: Kıtaların ayrılmasından halkların göçmesine kadar, bilinçaltının onun dolayımıyla evreni haritalandırdığı her şey. Kızılderili modeli Mısır modelinin yerini alır: Dünyanın bütün belleği malzemenin içinde kalırken, estetik biçimin, artık bir çıkışın ya da bir varışın anılmasındansa, belleksiz yolların yaratılmasıyla karıştığı, Kızılderililerin bizzat kayalıkların derinliğinden geçişi. Böylesi bir yaşam-oluş hem tarihten hem de coğrafyadan geçer. Dünyanın bedenine ait zamanla benim bedenime ait zamanın birbirini kestiği, hiç durmadan birbirine dolanıp uzaklaştığı bir bilinçaltı okyanusu vardır. Tarih nasıl ki karaya aitse coğrafya da sulara aittir ve suların hareketlerini izler. Dünyanın düşüncesi de onun okyanusudur: bu ise daima dünyanın düşünme halidir. İfade, onu ifade etmek hiç değil! Woolf, en baştan beri yazdıklarının tuhaflığının farkındadır. Kitaplarım için 'roman' kelimesinin yerini alacak yeni bir isim bulmak istiyorum. Virginia Woolf'un yeni...'si. Ama nesi? Mersiyesi. Yazarken Woolf; işte bu parıltılı sıradanlıkta, öylesine yazmanın hiç beklenmedik belli bir anında, her şeyin ses çıkardığını, her şeyin estiğini, her nesnede ve her şeyde bir ruh olduğunu fark eder. Bunları yazmanın onu bir romana götürmediğinin, yaptığının hayattan etrafa saçılmış sonsuz küçük hikayeden geçtiğini de biliyordu. Kitaplarında, kanatlanan kelimeciklerin peşinde, yeryüzünün gökyüzüne doğru yükseldiği, her şeyin ışıl ışıl olduğu bir ruh halindedir. Gün geçtikçe de daha da yükselen bu arayışın her durağında, karakterlerini yaratmak için herkesi ortadan kaldırır. Birini bir diğeriyle konuştururken, her şey uçurumlardan süzülür. Her şey ve her kişi, hangi nedenlerle Woolf için bu kitaplarda olduklarını bilmeden, oraya nereden geldiklerini bilmeden ve bu bilinmezin en kayıp anlarında, en belirgin saydamlıklarda bulur kendilerini. Kişilerimi zamana ve rüzgara karşı yerleştirebileceğim bir konum... der Woolf. Arayışın, biçim arayışının deli-saçması çizgilerinde, sürekli kurulup yıkılan yapıtın kendisinden yükselirken onlar, yine de herkes orada saf kendiliklerden ibarettir. Bütün olarak da bu kitap ortamlardan oluşur. Olay ve zamanın bile bu neşeli sessizliğe kıyasla daha az fark edildiği, olabilecek bir şeyin, kendisi için yeterli zamanı bulamadığı ve en küçük bir anın bile daha zamanı değil'in çekincesine kapıldığı ortamlardır bunlar. Ve Woolf, bu diyarların tek hakimi gibidir: Beynim delicesine çalışkan. Sanki zamanın geçişinin bilincindeymişçesine saldırmak istiyorum kitaplarıma. Burada, ortam, Deleuze'ün muhteşem tanımına karşılık gelir: ... ortam ilk anlamıyla, iki beden arasındaki aralığa ya da daha çok, bu aralığı işgal eden şeyi, bir bedenin eylemini uzaktan diğer bedene aktaran sıvıyı ifade eder... daha sonra, bir bedenin etrafını saran ve bedenin karşı tepkisi ne olursa olsun, ona etki eden ambiyansı ya da kapsayanı belirtir. Akış ve ışıktan fırtınaların, ve dahası bunların aynı hareket içinde toplanıp beni görünür kılmanın, ufuklarımın tüm kişilerine dokunabilmemin ortamlarıdır bunlar. Zaman ın tüm anlarını içeren bu gölde ışıktan bir balıktır, konuşan bir dalgadır Woolf. Su akıyor belkemiğimden aşağı dere gibi. Duyumun parlak okları saplanıyor her yanıma. Sıcacık etle kaplıyım. Kuru yerlerim ıslanıyor, soğuk bedenim ısınıyor, ıslandım, parıltılar içindeyim. Su iniyor aşağılara, sarıyor beni yılan balığı gibi. Şimdi sıcak havlular kavrıyor beni, sırtımı ovalarken onların katılığında kanım mırıl, mırıl. Ağır, yüklü duygular oluşuyor beynimin yukarlarında, aşağılarda günün sağanağı-orman ve Elvedon, Susan ve güvercin. Beynimin duvarlarından akarak, hep birlikte koşuşarak, gün dökülüyor dopdolu, pırıl pırıl. Şimdi pijamalarıma sarınıyorum usulca, uzanıyorum bir dalgayla gözlerime serilmiş ince su örtüsü gibi sığ ışıkta yüzen bu ince çarşafların altına. Ardından uzakları duyuyorum, ta öteleri, belirsiz ve uzak ezgilerin başlayışını, tekerlekler, köpekler, bağıran adamlar, kilise çanları, ezginin başlayışı. Kendini korumaya son vererek, bilince boyun eğmeden, kendini söyleyen bir dilin serüvenidir Woolf'un tarzı. İlk yazdıklarından son yazdıklarına kadar her şey birbirinde açılan, birbirinde söylenmeye devam eden saf ifadelerden oluşan dalgalardan ibarettir. Nietzsche de benzer bir serüvendeyken, çıkışı ve dışarıyı ifadeye yeniden kattığında artık onda dil, gücün, çoğalmanın, yükselişin ve hepsini-ifade-etmenin dili olur. Burada, artık konuşmak dille değil ifade-etmekle olur; böylece ifade, varlığı yetersiz bulup onu dinamitlemiş keskin gözlerin, eşsiz duyumların, kökensiz tutkuların aradığı yeni şeydir. Bundan sonra aradığımız, artık olanı değil, oluşmakta olan şeyi ifade edecek dillerle konuşmaktır öyleyse. Ve zaman eğer varsa, bu konuşmanın diğer tarafı da odur. Benim kendime karşı savruluşum sana karşı, Ah Ölüm."}
{"url": "https://futuristika.org/beatles-almanya-aci-vatan/", "text": "Ikinci dünya savaşında çoğunlukla İngiliz uçakları tarafından dümdüz edilen Hamburg, Beatles'ın geldiği yıllarda yaralarını yeni yeni sarabilmiştir. Grup üyeleri, Bruno Koshmider adlı Alman işletmeci ile anlaşmıştır ve onun belirlediği kulüplerde çalacaklardır. Fakat bir problem vardır, o yıllarda George henüz 17 yaşındadır. Alman polisinin kendisine sorun çıkaracağını bilen George, ancak yaşı konusunda yalan söyleyerek Almanya'da kalabilir! George'un Almanya'da kalabilmesine sevinen grup üyeleri, çalışmalarına hız verir. Popüleritesi gittikçe artan grubu, dünya tanımasa da Hamburg'lu kızlar çok iyi tanımaktadırlar. Günler, aylar geçer. Liverpool'da bulamadıkları mutluluğu ve parayı Hamburg'da bulduğunu düşünen grup üyelerine şehrin büyük kulüplerinden Top Ten'den teklif gelir. Fakat Top Ten'de çalmak Koshmider ile yapılan anlaşmanın dışına çıkmak olacaktır. Daha da popüler olmanın kötü bir fikir olmayacağını düşünerek Top Ten'de çalmaya başlarlar. Tabii bunu duyan Koshmider, George'un yaşını polise ihbar eder. Alman polisi ise George'un bir an önce Almanya'yı terk etmesi gerektiğini söyler! İngiltere'ye gitmeden önceki gece, kendisinin gitarda çaldığı notaları John'a öğretmeyi de ihmal etmez ki grup yoluna devam edebilsin. Cebindeki son parasıyla Hollanda üzerinden İngiltere'ye gider George. Beatles artık George'suzdur ve bu grubun moralini bozar. Grup üyeleri Hamburg yıllarında bir sinemanın bodrumunda izbe bir odada yaşamaktadır. Fakat Top Ten'den gelen teklif, daha iyi bir konaklama imkanı da sunmaktadır. Sinemanın bodrumundan Top Ten'in üst katına taşınacakları bir gece Paul ile Pete kaldıkları ışıksız odayı aydınlatmak isterler. Bunun nasıl yapılacağı konusunda akıllarına ilginç bir fikir gelir: duvardaki kilimi ateşe vermek! Daha fazla, daha fazla ışık derlerken, Koshmider'e olan nefretin de etkisiyle ateşi söndürmeden odadan çıkarlar. Odadaki kilim nemin de etkisiyle söner, büyük bir yangın çıkmaz. Bu hikayenin yukarıdaki Lewisohn'un anlattığından farklı ve ilginç bir versiyonu da mevcut. Pete geçenlerde verdiği bir röportajda duvara asılı olanın kilim değil, prezervatif olduğunu belirtti. Yani Paul ile Pete duvara preservatif asıp, onları ateşe vermişler meğerse! Beatles gibi dünyaca ünlü bir grubu düşününce, ikisi de birbirinden ilginç geliyor bu ihtimallerin. Ama ister prezervatif, ister kilim olsun, bu ateşe verme olayının gruba büyük sorunlar çıkaracağı malumdur. Sonrasında, odanın halini gören Koshmider, grubu polise ihbar eder. Paul ile Pete karakolluk olup bir kaç geceyi içeride geçirirler. İngiliz konsolosluğuna telefon etme istekleri reddedilir ve eşyalarını toplamak için çok kısa bir süre verilir. Polis, grubun iki üyesine havaalanına kadar eşlik eder, uçaklarına bindirir ve İngiltere'ye gönderir. Almanca bilmemenin de etkisiyle, ne olduğunu anlayamadan Londra'ya inerler. John, Hamburg'da Paul, George ve Pete'siz yapamaz ve o da Liverpool'a döner. Geride bir tek basçı Stuart Sutcliffe kalmıştır. O da Astrid Kirschherr adlı Alman bir fotoğrafçıya aşık olup Almanya'da kalmaya karar verir. Gruptan ayrılmasına sebep olan kadın, Beatles'ın ilk popüler olduğu yıllarda onlara saç modelini de öneren kadındır. Beatles Almanya'da çok şey yaşamış ve oradan dünyayı kasıp kavuracak saç modeliyle dönmüştür İngiltere'ye. Bunları bilemiyoruz ama şurası kesin, daha ünlü olmadan Beatles grubu üyeleri yaramazlıklarından Almanya'da istenmeyen adam ilan edilip şutlanmışlar meğerse. Kimbilir, belki de Beatles'ı zirveye taşıyan temiz yüzlerinin arkasındaki haşarılıklarıdır. Mark Lewisohn, The Complete Beatles Chronicle, 1992."}
{"url": "https://futuristika.org/beatles-ve-poe-kim-bu-walrus/", "text": "John Lennon'un asit tribi ile taş taş üstünde bırakmadığı anlarda yazdığı, bir şarkıdan ötesi, bir vecd hali olan I am the Walrus, bir arıza ruhun, tüm edebiyat, müzik ve isyan evrenini bir şarkıya nasıl sığdırdiğı konulu dersidir; her sivilin, Khalkedon yurttaşının çakmadan geçmesi gereklidir. John Lennon kafasındaki birbirinden bağımsız üç şarkıyı birleştirmiş, duyduğu polis sireniyle, evinin bahçesinde tüm İngiliz hali ile otururken ve bir öğretmenin okulda Beatles liriklerini öğrencileriyle incelettiğini duyduğunda yarattığı uydurma dizelerin birleşiminden Walrus'u bestelemiştir. Şarkıda, kaydedildiği 1967 yılına göre büyük yenilik sayılabilecek şekilde yaylılar, gayet ön planda kullanılarak belki de bilmeden, hala çağdaş sayılabilecek bir şarkı ortaya çıkmıştır. Walrus ise, Lennon beyin Lewis Carroll hayranlığının verdiği gazla, Walrus and the Carpenter şiirinden alıntıyla kendini bulmuş, şarkı sözleri boyunca, sayıklama gibi sözler, tekrarlar giderken arada Edgar Allan Poe'nun da adı geçer Man, you should have seen them kicking Edgar Allan Poe ve John Lennon'un James Joyce hastasıyım ben, Finnegans Wake'den iki bölüm okudum ve de ne yazdığını anladım. itirafı arasında en zorlu James Joyce metinlerinden Finnegans Wake'den Goo goo g'joob diye giden kısım da eklenir şarkıya. Şarkıda Edgar Allan Poe'nun adı geçmesi aslında gayet normal çünkü John Lennon ve saz arkadaşlarının bir yıl önce çıkardığı, Beatles'ın hastası olduğu kişiler toplaması gibi bir albüm olan Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band'in kapağında da bay Poe, en arka sırada yer alarak pis pis kesmektedir dünyayı."}
{"url": "https://futuristika.org/beckett-oyunlari-beyazperdede/", "text": "2001'de geniş kapsamlı bir proje dahilinde Beckett on Film adı altında on dokuz farklı yönetmenin gözünden Beckett'in orijinal metinleri göz önünde bulundurularak çekilen on dokuz farklı oyunun film uyarlamaları Aralık ayında Mekan Artı'da gösteriliyor. 4 Aralık'ta başlayacak olan gösterimler yedi farklı gün boyunca devam edecek. Beckett'in baş yapıtı sayılan Godot'u Beklerken, 25 Aralık 2011 saat 20.30'da gösteriliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/behic-asci/", "text": "Bizler devrimcileriz. Karşılaştığımız her sorunu sınıflar mücadelesi temelinde ele alırız. Biliriz ki dünyayı ilerleten güç sınıflar mücadelesidir. Sınıflar mücadelesi tarihin ilerletici motor gücüdür. Tarihi sınıflar mücadelesi yazar. Bilim böyle der. Bilimsel yöntem böyle der. Biz de bugünü, yarını ve dünü bilimle değerlendiririz. Her ne kadar gericilik sosyalizmi, devrimciliği taş devrine ait bir düşünce gibi göstermeye çalışsa da bu doğru değildir. Emperyalizmin ekonomik krizi değerlendirilirken Marks tekrar hatırlanmaktadır. Elbette hatırlanacaktır, çünkü Marks bilimin temellerini doğru yerine oturtmuştur ve bize bir yöntem ve metot hediye etmiştir. Böyle baktığımızda Lenin dönemiyle birlikte kapitalizmin emperyalizme evirildiğini görmekteyiz. Günümüz emperyalizm çağıdır. Ve henüz emperyalizmin değiştiğine ilişkin hiçbir belirti yoktur. Dolayısıyla emperyalizm üzerine söylenen her şey halen geçerlidir. Elbette halkların emperyalizme karşı direnişi de geçerli ve gerçektir. Halklar emperyalizmin sömürüsüne, baskısına, terörüne, katliamlarına, işkencelerine direnmektedir. Günümüz dünyasında artık iki sınıf vardır, emperyalistler ve halklar. İşçi sınıfı proletarya ideolojisi ile mücadele eden halklar vardır. Halkların direnişi çeşitli biçimler alabilmektedir. Halklar hemen her araçla mücadele etmektedir. Burada belirleyici olan direnişe önderlik eden güçlerdir. Direnişe önderlik eden güçlerin niteliği halkların direnişinin nereye gideceğini de gösterir. Önderliğin geri bir noktada oluşu o halkın direnişinin amacına ulaşamaması sonucunu doğurur ama halkın tepkisini yok etmez. Çünkü sömürü sorunu devam etmekte ve artmaktadır. İşte böyle bir dünyada emperyalizm halkların direnişlerini sadece topla tüfekle silahla bastırmaya çalışmamakta, bilinçleri bulandırarak kafa karışıklığı yaratmaya çalışmaktadır. Bunun için de olguları farklı kavramlarla anlatmaya çalışmaktadır. SİVİL İTAATSİZLİK kavramı da bunlardan biridir. Bu kavramla halkların emperyalizme tepkisinin, öfkesinin, kininin, verdiği mücadelenin üstü örtülmektedir. Sivil itaatsizlik kavramı ile halklar emperyalizm çelişkisinin üzeri örtülmekte, sonuçları ortaya çıkartan nedenler gizlenmektedir. Örneğin Mısır'da, halkların egemenlere karşı tepkileri yanlış önderliklerle düzen sınırları içinde eritilirken aslında hiçbir sorun çözülmemiş olmaktadır. Ve burada patlayan halkın öfkesi sivil itaatsizlik ya da çeşitli renklerde devrimler olarak açıklanmaktadır. Oysa her şey nettir. Devrimin rengi kırmızıdır. Devrim başka renklerde olmaz. Sivil itaatsizlik de yoktur, halkların sömürüye, baskıya, işkencelere, yoksulluğa, hiçbir sorununun çözülmemiş olmasına tepkileri vardır. Elbette bu tepkilerin kendiliğinden olması sonuç vermeyecektir. İktidarda olanlar halkın bu tepkilerini bir biçimiyle söndürüp sömürü ve zulmü sürdürecektir. Aynı şeyler ülkemiz için de geçerlidir. Ülkemizde dizginsiz bir sömürü ve zulüm vardır. Emperyalist ve tekeller ve yerli işbirlikçilerinin karları her geçen gün artarken halk giderek yoksullaşmaktadır. En basit, küçük sorun bile çözülemez olmuştur. Bu da halkta tepki yaratmaktadır. Sorun burada bu tepkiyi doğru bir şekilde örgütleyebilmektedir. Halkın sorunlarını sadece halk çözer. Başkası mümkün değildir. İşçilerin, köylülerin, memurların, işsizlerin, gençlerin, öğrencilerin, kadınların ve çocukların sorunlarının tümü çözümsüz değildir. Hepsinin adaletli bir çözümü vardır. Ancak bu sorunlar çözülmemektedir. Çözümü mümkün sorunlardan insanlar biner biner ölmektedir. Önlenmesi mümkün açlıktan insanlar biner biner ölmektedir. Bilim böyle der. Bilimde tüm bu sorunların çözümü vardır. Ülkemiz için de durum böyledir. Ülkemizin hiçbir sorunu çözümsüz değildir. Dolayısıyla da halkın sorunlarının çözümü ancak kendi mücadelesi ile mümkün olabilecektir. Sorunların çözümünü hedefleyen, sonuç alıcı, ısrarlı, kararlı bir mücadele yolu izlemek ve kesinlikle öncelikle örgütlenmek gerekir. Halkın tek gücü örgütlü olmaktır. Örgütlü halk bir güçtür ve sorunlarını çözer. Dolayısıyla da devrimciler halka yalan söylemeden, bedelleri olduğunu belirterek örgütlü mücadeleye çağırır."}
{"url": "https://futuristika.org/bejin-cayirindaki-hatalar/", "text": "Ayzenştayn'ın Bejin Çayırı'na dair yazdığı bu itirafnamesinde veya mea culpa'sında dikkatimizi çeken, tabir yerindeyse varlığını kurtarmak için canhıraş halde özeleştiri vermesi değil, okudukça sanki tersine ayar vermiş gibi gelmesi. Geleceğe dönük mesaj vermek istemiş gibi yazması. O büyük hayalkırıklığının/öfkesinin sinsice/akıllıca kendisine yöneltilen saldırıyı emip tarihe not düşmesi. Lakin, kendisine ne yazık ki Errare humanum est, hatasız kul olmaz diyen çıkmamış. _F! Bu soruyu kendime defalarca sordum ve tekrar tekrar kendi değerlendirmemi tekrar tekrar yaptıktan sonra onu görmeye ve anlamaya başladım. Hata, kökleri kökleşmiş entelektüel ve bireyci bir yanılsamaya, küçük şeylerle başlayan ve daha sonra büyük hatalara ve trajik sonuçlara yol açan bir yanılsamaya dayanıyor. Bu, Lenin'in sürekli kötülediği, Stalin'in yorulmaksızın ortaya koyduğu bir yanılsama kolektif ile tek bir demir birliğin dışında, kolektifin kıvrımının dışında 'kendi başına' olup gerçekten devrimci bir iş başarılabileceği yanılsaması. Hatamın kaynağı buydu ve hem şimdiki hem de önceki çalışmalarımın temel eksikliklerini açıklamak için bu büyük çabamda fark etmem gereken ilk şey buydu. Bu entelektüel yanılsama, hataların ve soruları doğru sunma ve cevaplama yolundan kişotik biçimde uzaklaşmanın ana nedeniydi. Bu bireysel ayrışma tasvir edilen olayların politik olarak çarpıtılmasına ve konunun yanlış bir siyasi yorumuna neden oldu. Uzun zaman önce yerini disiplinli Bolşevik bilincine bırakması gereken olgunlaşmamış devrimci duygular, olumlu niyet ve amaçlara rağmen öznel olarak yanılan, nesnel olarak zararlı hale gelen hatanın kaynağı. Bu benim gerçekçilik anlayışımda başıma gelenleri açıklıyor. Aklıma gelmişken, genelleme kavramına çok önem veriyorum. Fakat Marksist gerçekçilik doktrini ile genelleme bize anlamayı mı öğretiyor? Hayır, çünkü benim işimde genelleme bireyi yok eder. Kesin ve tikel yoluyla türetilmek yerine genelleme denemeleri müstakil soyutlamaya ayrılır. Potemkin'de durum böyle değildi. Gücü, tam olarak o epizot aracılığıyla 1905 Devrimi'nin, Ekim Sosyalist Devrimi için kostümlü provanın genelleştirilmiş bir sunumunu vermeyi başardığım gerçeğinde yatıyordu. Bu epizot, devrimci mücadele tarihinin bu evresinde tipik olan her şeyi somutlaştırdı. Ve epizodun kendisi başlı başına tipikti ve yorumu bir bütün olarak mücadelenin karakteristiğini kanıtladı. Bu, Potemkin'in 1905'te büyük bir destanda bir epizot olarak tasarlanması ve daha sonra bir panorama için tasarlanan tüm duygu ve ses kompleksini emen bağımsız bir film haline gelmesi sayesinde büyük ölçüde kolaylaştırıldı. Bejin Çayırı'nda böyle bir şey olmadı. Bu epizodun temelini oluşturan dramatik bir vaka hiçbir şekilde karakteristik değildi. Bir kulak babası oğlunu, bir Yurtsever'i öldürür; bu olası bir olaydır, ancak tipik bir olay değildir. Aksine istisnai, benzersiz ve karakteristiktir. Bununla birlikte, senaryonun merkezine yerleştirildiğinde bağımsız, kendi kendine yeten genelleştirilmiş bir anlam kazanır. Bu anomali, kırsaldaki İç Savaşın gerçek tasvirini çarpıtarak, bir babanın oğlunu infaz ettiği ürkütücü imajlarla gizler. Bu imajlar muzaffer kolektif çiftlik sisteminin nihai konsolidasyonu için son savaşlarla bağlantılı olarak izleyicilerimizin ilgisini çekmesi gereken konulardan ziyade, İbrahim'in İshak'ı kurban etmesi konusuna karşılık gelir. Bu bağlamda, senaryonun ilk versiyonu, bu bölümü temel ve merkezi olarak gördüğü için tamamen tatmin edici değildi. Senaryonun ikinci versiyonunda baba ve oğul arasındaki dramayı 'kendi içinde bir şey' haline getirmek yerine, köydeki sınıf mücadelesinin genel seyrinde bir bölüm olarak vermeye çalıştık. Bu tam olarak ve tutarlı bir şekilde yapılmadı. Senaryonun orijinal konseptinden veya yönetmenin yorumundan tam bir kopuş olmamıştı. Durumdaki sosyal olarak yanlış vurgu kaçınılmaz olarak yanlış bir psikolojik yoruma yol açmıştır. Oğlunu öldüren babanın psikolojik sorunu ilgi odağı haline geldi. Ve bu genelleştirilmiş sorun, ana görevini kulakların kolektif çiftliklere karşı mücadelesinin tasvirini arka plana attı. Durum, gerçekçi bir gerçeklik araştırmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan psikolojik soyutlama ile çözüldü. İlk versiyon babayı tüm insan unsurlarından mahrum bırakıyordu; baba-canavar hareketsiz ve ikna edici değildi. İkinci versiyon diğer uç noktaya gider: Oğul katilinin 'insan dramını' tasvir ederken, Sosyalizme karşı mücadeledeki kuduz öfkesi kendi oğlunun öldürülmesiyle durmayan kulak'ın sınıf nefretini gözden kaçırır. Gerçeklikten soyutlanan bu psikolojik anlayış politik gevşekliğe yol açtı; düşmana karşı nefret ortadan kalktı, psikolojik nüanslar genel olarak bir babanın oğlunu öldürmesi konusuna indirgendi. Özelin gerçekliğinden ayrılan genelleme hataları, özneyi sunma yöntemlerinde de göze çarpan bir şekilde ortaya çıktı. İlk hata, fikrin, somut taşıyıcısından, onu filmde somutlaştıran karakterden ayrılmasıydı. Ve bu, insan unsurunun küçümsenmesine ve resimdeki insan imgesinin yaratıcısı olan aktöre karşı ihmalkar bir tutumla sonuçlandı. Bu nedenle, insanlara gösterilen ilgi, ideolojik rollerinin önemi ile değil, onlara kişilik olarak duyulan ilgi ile belirlendi. Kulak'ın canavar görüntüsü her yönüyle ön plana çıkarken siyaset bölümünün başkanı bulanık, solgun ve retoriktir. Ve aynı zamanda filmin kahramanı Yurtsever köyü gerçek sosyal önemi ile orantılı olarak geliştirildi. Bu, köydeki sınıf savaşının Yurtsever'lerin tek başına ve filmdeki Yurtsever'lerin eseri olduğu izlenimini doğurdu. Aynısı filmin montajında da oldu. Dikkat tamamen insana, karakterine, eylemine odaklanmadığından, aksesuar ve yardımcı araçların rolü aşırıya kaçtı. Dolayısıyla ayarların hipertrofisi: kulübe yerine yuva, kamera görüntülerinde çarpık kısalma ve deforme aydınlatma efektleri vardı. Dekorasyonlar, manzara efektleri, ışıklandırma aktör yerine sahne. Aynısı karakterler için de geçerliydi; imaj aktörün yerini aldı. Artık yaşayan bir yüz değil, bir maske oldu, genelleştirilmiş 'tipleştirmenin' aşırılıkları canlı yüzden ayrılmıştı, donmuş bir jeste benzeyen statik bir görüntü belirdi. Özellikle filmin ilk versiyonunda ciddi eleştirilere maruz kalan bu unsurlar tamamen başlangıçta bahsedilen varsayımların sonucuydu. Tüm bunları tüm keskinliğimle yazıyorum, çünkü iki yıllık çalışmam boyunca sinematografik endüstrinin liderliği adına sürekli eleştirilerin yardımıyla eksikliklerin üstesinden gelme yönünde ilerliyordum. İlk sahnelerden son sahneye kadar filmin tüm parçalarını görenler, gerçekçiliğe doğru kesin bir ilerleme olduğunu ve 'geceleri' gerçekleşen sahnelerin yazarın ilk versiyon üzerinde çalışmaya başladığı yanlış pozisyonları terk ettiğine tanıklık ettiklerini göstermişti. Özelden ve gerçeklikten ayrılan abartılı genelleme kaçınılmaz olarak tüm film sistemini mümkün olan tek yöne mitolojik olarak stilize edilmiş figürlere ve çağrışımlara doğru taşıdı. Trajik çatışmanın kanlı, çok taraflılığı 'siyah ve beyaz'da ikili tonlu bir melodrama indirgendi. Sınıf çatışmasının gerçekliği, iyi ve kötü arasında genelleştirilmiş bir kozmik mücadeleye dönüştürüldü. Yazarın bilinçli olarak bir efsane aradığını varsaymak yanlış olur. Ancak gerçekçi sunum yöntemine tutarlı bir şekilde bağlı kalmamanın ve bu yönteme pratikte hakim olamamanın estetik sınırlarının ötesinde bir mesele haline geldiğini ve kompozisyona yanlış bir siyasi önem verdiğini bir kez daha görüyoruz. Ancak, hatalar kime atfedilmelidir? Ve politik hatanın hatalı bir yaratıcı yöntemin sonucu olduğu söylenebilir mi? Tabii ki hayır. Yaratıcı yöntemdeki hatalar felsefi bir hatanın yuvasıdır. Felsefi hatalar yöntemde hatalara, yöntemdeki hatalar nesnel siyasi hata ve gevşekliğe yol açar. Bu, ben de dahil olmak üzere, ülkemizdeki her az çok zeki sanatçı tarafından mantıken açıklanabilir gözükse de, sadece tam olarak anlamamı değil, aynı zamanda hissetmemi sağlamakla kalmadı, felaket yaratan Bejin Çayırı'nın basında ve Sovyet sinematografi endüstrisi çalışanlarının toplantılarında maruz kaldığı sert eleştirileri zorunlu kıldı. Ardışık tüm sahnelerin keskince incelenmesi bana bu konuya yanlış yaklaşımımı tamamen ifşa etti. Yoldaşlarımın eleştirileri bunu görmeme yardımcı oldu. Buna ne sebep oldu? Kırsaldaki sınıf mücadelesinin asıl nedenlerinin ve asıl koşullarının açıklanmaması. Filmdeki durumlar bu neden ve koşullardan kaynaklanmamıştı. Aksine, filmdeki durum kendi çekimlerini dikte ettirmişti. Tüm bunların birlikteliği bile yazarın çabaladığı olumlu devrimci etkiyi üretemedi. Aksine, bu tür hataların objektif olarak ters etki yaratması ve böylece izleyicilerimizin sempatisini kaybetmesi muhtemeldi. Buna ek olarak, yöntemdeki hatalar bu etkileri yoğunlaştırdı ve materyalin çoğunun gerçekçi olmayan bir şekilde sunulmasına yol açtı. Tüm materyali görmeden bile, bu sonucu senaryodan ve hikayeden ayrı çekimlerden çıkarabilirsiniz. Çalışmanın yönlendirilmesinde rol alan herkes tarafından politik bir dikkatsizlik sergilendi. İş durdurulmalıydı. Ek çekimler ve yeniden çekimler kaydedilemedi. Şimdiye kadar sadece çeşitli parçaların değil, bir bütün olarak anlayışın hatasını açıkça görüyorum. Bu yanlış anlayış senaryoda yer aldı, ancak yönetmenin yorumu buna karşı isyan etmedi ve ikinci versiyonda bile ilk hataları tekrarlamaya devam etti. Bunu açık ve net bir şekilde açıklayacağım. Hayattan biraz uzaklaşmıştım. Bu yıllarda gençlerle yoğun bir şekilde çalıştım, tüm enerjimi Sinematografi enstitülerinde öğretmenliğe adadım. Ancak bu çalışma, kitlelerle, gerçeklikle geniş ve yaratıcı bir temas olmadan, okul duvarlarıyla sınırlıydı. Sovyet sinematografisinin 15. yıldönümü beni çok sarstı. 1935'te hevesle işe daldım. Ama içe kapanma ve tecrit geleneği çoktan içime işlemişti. Kendi yakın grubumda öznel olarak çalıştım. Sosyalist gerçekliğimizle tek bir etten kemikten olmayan, bu gerçekliğin soyut görüntülerinden dokunan bir resim üzerinde çalıştım. Sonuçlar ortada. Ve şimdi ciddi eleştirilerin gelişmesi, gerçekten Bolşevik eleştiriler, yani yoldaşça ve yardım ve düzeltmeyi amaçlayan eleştiriler, bir yıkım değil. Moskova film stüdyosundaki kolektifimizin işçilerinin sözleri beni en kötüsünden kurtardı Bejin Çayırı ile yaptığım hataların bir sonucu olarak öfkelenmekten. Kolektif her şeyden önce hatalarımı, yöntem hatalarımı ve sosyal ve politik davranışlarımın hatalarını görmeme yardımcı oldu. Tüm bunlar, çok fazla güç, sevgi ve çaba harcadığım iki yıllık çalışmanın başarısızlığının doğal üzüntüsünü bile gölgeliyor. Neden emin ve kararlıyım? Hatalarımı anlıyorum. Şubat 1937'de Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi genel kurulunun kararı ile bağlantılı olarak ülke genelinde devam eden eleştiri, öz eleştiri, kontrolün ve öz kontrolün önemini anlıyorum. Bakış açımdaki hataları tamamen düzeltmek, içimde yeni bir benliğin kökünü kazımak, Yoldaş Stalin'in yukarıdaki genel kurulda bahsettiği Bolşevizmin tam gelişkinliğine duyulan ihtiyacı derinden hissediyorum. Ciddi bir şekilde kendi bakış açım üzerinde çalışmalı ve yeni konulara derin bir Marksist yaklaşım aramalıyım. Özellikle, gerçeklik ve yeni insan üzerine çalışmalıyım. Dikkatlice seçilmiş ve sağlam bir senaryo ve konuyla kendimi yönlendirmeliyim. Yeni çalışmanın konusu sadece tek bir tür olabilir: ruhen kahraman, içerik olarak militan ve tarzında popüler. 1917 veya 1937 hakkında maddi olup olmadığına bakılmaksızın, sosyalizmin muzaffer yürüyüşüne hizmet edecektir. Böyle bir filmin yaratılışını hazırlarken, bakış açımda ve yaratıcı yöntemimde bireyciliğin son anarşik özelliklerinden nasıl kurtulacağımı görüyorum. Parti, sinematografik sektörün liderliği ve sinematografik işçilerin kolektifi yeni, gerçekçi ve gerekli filmler oluşturmama yardımcı olacak."}
{"url": "https://futuristika.org/bela-tarr-insanin-haysiyetini-savunuyorum/", "text": "Lemis Yayın, Elif Karakaya çevirisiyle Jacques Ranciere'in Bela Tarr: Ertesi Zaman isimli kitabını yayımladı. Öylesi bir dönemden geçiyoruz ki, hayatlarımızı, bizi iki seçilmesi imkansız seçenek arasında bırakan boğuntuya dair, söz ve eylem biçimi öneren bu kitap denk geldi. Hayatımıza kast edenlere karşı da izlenebilir filmlerden bahsediliyor düşüncesindeyiz. Notebook online dergisi Bela Tarr ile konuşmuş, saçma sorularıyla yer yer sinirlendirmiş hatta. Oldukça gereksiz gördüğümüz son kısmı hariç yer verelim istedik. Tarr, kitlesel hezayanı, linci, yokoluşumuzu anlattığını vurguluyor. Emekli miyim bilmiyorum aslında, film okulum ile oldukça meşgulum. Hırvatistan'da açmayı düşündüğünüz diğer okul ne oldu. Hayır hayır hayır kalsın. Dünyanın her köşesinden 35 öğrencim var zaten, 35 farklı sebep, 35 farklı hayalgücü var, üzerimde onların sorumluluğu var. Evet o yüzden bana emeklilik nasıl diye soramazsın. Sinematografınız Fred Kelemen de eğitim veriyor mu orada. Bazen çalışmalara onu da davet ediyorum, ama başka bir sürü kişiyi de çağırıyorum her yandan. Apichatpong Weerasethakul, Carlos Reygadas, Guy Maddin, Pedro Costa, Gus van Sant, Ed Lachman ve birçok başka kişi. Komünist yönetim politik görüşleriniz nedeniyle filmlerinize kaynak ayırmamıştı. Ah evet, ama benim her zaman sorunlarım oldu. Alışığım. Ama biliyorsunuz ki komünist bir düzende büyüdüm, o zamanlar siyasette sansür de vardı, piyasada sansür vardı, şimdi ise siyasette yine sansür var, bir nevi deja vu hissi yaşıyorum. Büyük bir kafa karışıklığı olduğunu görüyorum. İnsanlar, piyasanın güçlü beklentileri yüzünden kendilerini bulamıyorlar. Tabii kişisel ihtirasları farklı olabilir. Şu an gördüğüm, genç sinemacıların yeterince cesur olmadıkları. Cesur olmalılar, herhangi bir beklentiyi umursamamalılar, çünkü beklentiler söner gider, filmler ise kalır. Filmi henüz izlemedim. Sürekli bir şeylerle meşguldum, Ben Macaristan'dayken o yoktu vs. Bana özel bir gösterim yapacak, Temmuz'da izleyeceğim. Çalışmalarınızdan bahsederken sürekli çoğul eki kullanıyorsunuz. Bela Tarr ismi, sadece benden oluşmuyor. En başta, Agnes Hranitzky, Laszlo Krasznahorkai, Mihaly Vig ve ben varım. Bu dörtlü otuz yıldır birlikte çalışıyorlar, ne yaptıysak birlikte yaptık. Bu nedenle çoğul cevap vermek istiyorum. Filmlerin sadece benim olduğunu asla söylemedim, doğru değil çünkü. Son kararlar hep benden çıkıyor. Ama onların sahiden geniş önsezileri var ve bir şekilde, hayat, meseleler ya da herhangi bir şey hakkında konuşurken, aynı görüşte oluyorlar. Tabii, Mihaly müzisyen, Laszlo yazar. Farklı dillerimiz olsa da, bir şekilde hayat hakkında benzer düşünüyoruz, bir film için değil. Hayır, aptalca olur. Alanınız varken, olasılıklarınız da çoktur, neyi dışarıda bırakacağınıza karar vermelisiniz. Hayır hayır hayır... Her şeyi çekmeden önce kararlaştırmış oluyorum. Çekim başladığında, tüm filmi ilk kareden sonuncusuna dek zaten biliyorum. Kariyerinizin başında sosyal konularla ilgili politik belgeseller yaptınız. Adım adım oldu. İzlerseniz, sorunları daha iyi anlamak için, ağır ağır daha derine indiğimi görürsünüz. Sosyal hassasiyetim var diyelim. Filmler politik manalar kazanabilir, ama tamamen politikler denemez. Politik meseleler biraz gündeliğe dairdir ve benim pek işim yok bunlarla. Toplumsal hassasiyetim olduğunu söyledim, ben insanın haysiyetini savunuyorum. Amacım bu, diğer herhangi bir şey umurumda değil. Birilerinin çıkarına mı dokunuyorum filan umursamıyorum, politik mi değil mi, ilgilenmiyorum. Ben sadece ne düşünüyorsam onu anlatıyorum. Yaşama bakışınızda Laszlo Krasznahorkai ile aynı olduğunuzu, bu nedenle romanlarını uyarladığınızı söylediniz. Onun romanlarını uyarlamadım. Kitaplarını keşfettim, sonrasında onun bakış açısını anladım ve birbirimizi bulduk. Laszlo ile çalışmak çok kolaydı. Saçmalık. Benimle ilgisi yok. Alaycı değilim, hele mistik, hiç değilim. Esin kaynaklarınızdan biri, Tarkovski'nin Andrei Rublev'iydi. Andrei Rublev'i severim hepsi bu. Tarkovski dindar biriydi, ben değilim. Ben basit ateistim. Tanrıya inanmıyorum, tamam mı? Bu kadar basit. Torino Atı'nın dünyanın sonu hakkında bir film olmasını istediğiniz söylemiştiniz. Yaşamın sonu. Evet. Çünkü kıyamet ve benzer konularda konuşuyorduk, fark ettim ki hiçbiri doğru değil. Yaşam sadece ağır ağır, yavaşça ortadan kayboluyor. Hepsi bu. Ama soykırım hakkında bir film yaptınız. Hayır, hiç yok hem de. Filmi yaptığımızda, bir nevi peri masalı olsun istedik. Sonunda ise, insanların nasıl her şeyi yok etmek üzere yürüdüğünü ve popülizmin nasıl büyüdüğünü görebiliyoruz. Şimdi, filmin nasıl gerçek olduğunu görüyoruz ve bu beni hiç mi hiç mutlu etmiyor. Ama o ünlü balina sekansındaki mistik titreyiş, bazı dinsel anlamlara da gelebilirler. Hayır, o sikik film üç ana karakter hakkında tamam mı? Her birinin kendine göre sonsuzlukla bir ilişkisi var. Valuska kozmos ile bağlantı halinde, Eszter temiz seslerle ve balina ise uzaklardan, okyanustan geliyor. Her biri sonsuzlukla bağlantıda. Bizler ise günlük hayatların diğer yanını, sonra diğer dertlerini ve sonrasında da insanların bokluklarını görüyoruz ve balinayı değil de o insanları ve karakterleri nasıl yiyorlar nasıl öldürüyorlar, görüyoruz. Andras Kovacs sizin hakkınızda uzun bir monograf yazdı. Evet ama en iyi kitabı kim yazdı biliyorsunuz, Jacques Ranciere. Kitabı sonuna dek okumadım bile. Okurken çekim sürelerini hesaplamak için yaptığı o grafikleri görünce sinire kestim zaten, siktir git dedim. Bıraktım. Benim hakkımda yazıyor mu filan umurumda değil, bana sorarsanız garip bir bok. Katılmıyorum. Asıl sorun, ben film yapımına ve film diline zaman ve uzayı farklı biçimde entegre ediyorum, ek olarak düzlemsel film dramaturjisini de takip etmiyorum. Yaptığım şey budur. Sizin kişisel poetikanızda, modernist bir sinemacı diye niteleniyorsunuz. Tabi tabi. Boşversene sen. Hala yaşıyorum ben. Bu etiketlere gelemem, acıtıyor beni, sadece normal bir hayat peşindeyim. Size hakaret etmek istemedim. Sadece çalışmalarınızın bir döneminin sinemanın o dönemine ilgisini sormak istedim. New York'ta yaptıkları son retrospektifin ismi Son Modernist idi. Canımı acıttı. Son diye bir kelimeyi nasıl kullanabilirler? Bilmiyorum. İnsan Antonioni ya da Godard ile bir arada anılmaktan hoşlanır. Ben sadece sinemacıyım. Basit bir yönetmen. Nietzche bile mi? Torino Atı'nin girişinde yaşadığı sinir krizine gönderme yapmıştınız. Hayır. Filozof olmak istediğimde, liseyi bitirmek üzereydim, kopkoyu bir solcuydum. Genç radikallerdik, komünistlerin yalancı olduğunu söyledik. Felsefeyi filan unutmalıydık. Çok uzun zaman önceydi. Kendimi herhangi bir şekilde sanatçı diye tanımlamam. Ben basit bir sinemacıyım. Damnation'ı yaparken bütçe sorunları yaşadınız, neticede kendiniz hallettiniz. Oldukça uzun bir politik mevzu o, komünizmin son nefesiydi. Bizi gebertmek istediler, yeni nesil sinemacılardık. Sistemin dışında bir film yapıyordum. Film stüdyosunun kamerası vardı. Biraz da parası, birkaç metre film stoklamışlardı, bu kadarı yetti. Film gayet ucuza geldi, düşük bütçeli işti. Paramız yoktu, çekim yaptık sadece. Bunu söylediğimi hatırlamıyorum. Bakın bir film sadece bir filmdir. Sizden tek istediğim sinemaya gitmeniz. Karanlıkta oturmanız, izlemeniz ve giderken: Nasılsınız? Daha iyi misiniz? Daha güçlü hissediyor musunuz? Bir şey aldınız mı? Yoksa sinemaya giren kişiyle aynı mısınız? diye sormanız, bu kadar. Ama örneğin Torino Atı'ndaki o kasvetli, kabus, kıyamet atmosferi. Ama bu bazı izleyicilerin filmi kıyamete dair diye nitelemesine engel değil. Tabii ki, herkes öyle hissedecek diye bir şart yok. Bela Tarr'ın 2011 yılında Torino Atı ile yönetmenlik kariyerine nokta koymasından kısa bir süre sonra bu metni kaleme alan Ranciere, yönetmenin filmlerine ve sinema anlayışına derinlikli bir yorum getiriyor. Ranciere'in müstesna gözlem ve yorumlama gücünün edebi bir anlatımla buluştuğu bu metin, okuru hem Bela Tarr filmlerindeki pek çok ayrıntıya hem de yönetmenin filmografisine yeni bir gözle bakmaya davet ediyor."}
{"url": "https://futuristika.org/bela-tarr-ontolojik-dertlerimiz-var/", "text": "Sadece şehirde bir aşağı bir yukarı dolanıp duran ve bu sırada bir balina gören adam hakkında bir film yapmak istedim. Bildiğiniz gibi, çalışırken teorik konulardan konuşmayız. Tek gördüğümüz pratik sorunlardır. Yazar için de aynısı geçerlidir. Genellikle hayat hakkında konuşuruz. Yaşamın sokaklarda nasıl aktığından. Asla teorilerden bahsetmeyiz. Kaostan ya da varoluşsal mevzulardan bahis açmayız. odaya giren biri hakkında konuşuruz sadece, bir şey ister, onun hakkında konuşuruz veya orada yanında oturmuş ve aynı şeyleri istemeyen diğer elemandan konuşuruz. Bu kadar. Nasıl olur biliyorsunuz, başladığımızda hala varolduğuna inandığım çok büyük sosyal sorumluluk hissi vardı. O zaman şöyle düşündüm: Tamam sosyal sorunlarımız var bu politik sistemde, belki de bunlarla uğraşmalıyız. Sonrasında ikinci bir film yaptık ve üçüncüsünü yaptığımızda sadece sosyal sorunlar olmadığını daha iyi anlamıştık. Ontolojik dertlerimiz vardı ve şu anda tüm bu bok yığının kozmostan geldiğini düşünüyorum. İşte sebep. Adım adım, film film nasıl açıyoruz. metafiziksel mevzulardan konuşmak oldukça zor. Hayır. Konu yaşamı dinlemek sadece. Etrafımızda neler olup bittiğini düşünüyoruz. İnsanın kalitesini düşünüyorum ve bok dediğimde ona yaklaştığımı zannediyorum. Her şey bizden büyük, insan sadece evrenin bir parçası. İnsanın sorumluluğu çok fazla, devasa. Belki de en önemli faktör. Bildiğiniz gibi Tanrı'ya inanmıyorum. Sorunum bu. Tanrı'yı düşündüğümde, her şeyden sorumludur deniyor, tamam, ama emin değilim işte. Herhangi bir ayini dinlerseniz, iki it her an kapışacakmış gibi geliyor. Ben ise her zaman şu an neler oluyor onu düşünmeye çalışıyorum. Sürekliliği seviyorum, çünkü kendine has bir gerginliğiniz olur. Herkes kısa çekimlerden çok daha fazla odaklanmıştır. Birşeyleri inşa etmeyi seviyorum, sahneleri doğurmayı, birini nasıl döndürürüz mesela, tüm o çekimlere yerleştirilmiş hareketleri düşünün. Bir oyun gibi, yaşam hakkında nasıl birşeyler anlatabiliriz, nasıl bahsedebiliriz. Film yapmak aslında tam olarak psikolojik bir süreçtir. Hikaye ikinci plandadır. Asıl mevzu insanlara nasıl dokunacağınızdır. Gerçek hayata ne kadar yakınlaşabileceksiniz? Hayat hakkında nasıl bir şeyler anlayabileceksiniz, çünkü bir sürü şey olmakta şu anda, bilmediklerimiz var, şu anda masanın altında neler oluyor mesela, çok ilginç, önemli ve ciddi şeyler oluyor."}
{"url": "https://futuristika.org/belgesel-fotograf-toplulugundan-direnisin-kitabi-cikti/", "text": "2012 yılında Taksim Yayalaştırma Projesi onaylandığından bu yana Taksim Meydanı'nda yaşanan değişimleri kaydeden fotoğrafçılar, özellikle geçtiğimiz Mayıs ayında başlayan direnişin her karesini, her anını unutulmayacak görüntülerle hafızalarımıza kazıdılar. Ellerinde biriken binlerce fotoğraftan bir seçki yaptılar ve Fotoğraf Notları adıyla devam ettirmek istedikleri çalışmanın ilk ürününü, Taksim Direnişi fotoğraflarından oluşan Gezi Direnişi başlığıyla kitaplaştırdılar. Kitabı hazırlayan Belgesel Fotoğraf Topluluğu'ndan Bahar Gökten ve Yücel Tunca ile Meydan Gazetesi, yaşanan bu süreci konuşmuş. Bahar Gökten: Ben fotoğrafçılık okudum, şimdi de fotoğraf çekiyorum. Gezi sürecinde de fotoğrafçı ile direnişçi arasında gidip gelmeler yaşayan, o süreci fotoğrafla anlatmaya çalışan biri diyelim kısaca. Yücel Tunca: Ben eskiden gazeteciydim, 10 yıldır Galata Fotoğrafhanesi'ndeyim. Fotoğraf Vakfı'ndayım ve fotoğraf dersleri veriyorum. Son 7 yıldır, bu çalışmanın pratik kısımlarını Gezi Parkı'nda yapıyordum. Dolayısıyla 2011 sonlarında bu parkın ortadan kaldırılma planlarını yavaş yavaş duymaya başladığımızda, bir şehir refleksinin ötesinde başka bir dikkatle de dinlemeye başladım. Çünkü burası aynı zamanda benim yaşam alanımdı. Bu konuya biraz daha eğildim, Fotoğrafçı İnisiyatifi'nin kurulması da böylece ortaya çıktı. 2012'de projeler belli olmaya başladıkça, burayı elden giden bir şey değil de, savunulması gereken bir şey olarak gördük. O zamanlar Taksim Platformuydu, sonrasında Taksim Dayanışması olarak bizlerinde çalışmalara fotoğraflarımızla destek olabileceğimizi söyledik. Daha sistematik çekimler yapmaya başladık. Belgesel fotoğraf grubumuz da bu konuya özellikle eğildi. Ardından yapılmaya başlanan Taksim nöbetlerine de katıldık. Bununla da yetinmeyip, 20-25 kadar fotoğrafçı kendi fotoğraflarını basıp yine bir Taksim nöbetinde, bir cumartesi günü, çıktık sokağa. Meydanda yürüyüş yaparak, insanların biraz daha bu konudan haberdar olması için gayret göstermeye çalıştık. Çünkü hala o tarihlerde, birçok kişi Gezi Parkı'nın nasıl bir tehdit altında olduğunu bilmiyordu. Böylece yavaş yavaş kendi çevremizde de daha fazla sayıda fotoğrafçı bu yaptıklarımızdan haberdar oldu. Mayıs sonrasında başlayan saldırılarda da, daha önce oluşmuş olan ortak akıl, bundan sonra da beraber hareket edelim demeye başladı. Haziran ayının sonunda da Taksim'den Elini Çek internet sayfası oluşturup, çektiğimiz fotoğrafları orada paylaşmaya başladık. Ağustos ayının sonlarına doğru da bu kitabı hazırlamaya karar verdik. Kasım ayına yetiştirmeyi planlıyorduk ama olmadı. Şimdiye kalmış oldu. Yücel: Kitaptaki fotoğrafların seçiminde belli bir editör olmasın dedik. Herkesin gelip fotoğraflarla ilgili görüşlerini söyleyebileceği bir ortamda fotoğrafları seçtik. Binlerce fotoğraftan, daralta daralta, fotoğraf sayısını 350'ye kadar indirdik. Daha az fotoğrafla Gezi Parkı'nın istediğimiz bütünsellikte anlatılamayacağına ikna olunca, elemeyi durdurduk. Elimizde bir liste oluşturmuş ve birçok başlık belirlemiştik, seçtiğimiz fotoğrafların bu başlıklarda olmasına gayret ettik. Hem temsiliyetler anlamında, yani kadın temsiliyeti, lgbt temsiliyeti, anarşist temsiliyeti, siyasi yapılar, örgütler, hem de revirinden kütüphanesine, bostanından seyyar satıcısına varıncaya dek, tüm o parçalı yapıyı eksiksiz verebilmeyi amaçladık. Dolayısıyla seçkiyi de bu gözle yaptık. Hep geri dönüşler yaparak, eksik olan kısımları doldurmaya gayret ettik. Ama asıl eksenimiz kronolojik bir sıralamaydı. Gezi öncesi günlük hayat, yavaş yavaş başlayan protestolar, inşaat çalışmalarının başlaması, ondan sonra da en son Ağustos ayında başlayan forumlara, yeryüzü sofralarına varıncaya değin bizim tanık olabildiğimiz hemen her türlü eylemliliğin kitaba yansıyabilmesini sağlamaya gayret ettik. Yücel: Aslında kolektif olarak henüz böyle bir karar almış değiliz ama bireysel olarak ben hala Taksim'i çekmeye devam ediyorum. Biliyorsunuz, yakın zamanda belediyenin yayınladığı bir plan var Taksim Meydanı için. Bu plana baktığımızda, birkaç ağaç dışında meydan şimdikinden çok farklı konumda değil. Ve tepkilerin yeniden yükselmesi çok olası. Ağustos'tan sonra biraz daha stabil durumdayız ama seçim öncesi tekrar başladıkları bu durumda taraf olmayı sürdüreceğiz elbette. Mesela, Gezi'nin yıl dönümünde açık hava sergisi düşünüyorduk ama bu planın açıklanmasıyla eylemlilikleri daha önceden başlatacağız gibi görünüyor. Yücel: İki şey mozaikledik; birincisi, cinsiyetçi küfürler, diğeri de iki ya da üç fotoğrafta da fiili eylem halinde olan protestocular, doktor ve sağlıkçıların yüzlerinin net görünmesini engelledik. Fotoğrafın yapısını bozuyorduk. Kişinin yüzünü mozaiklediğimiz fotoğrafta, fotoğrafın da anlamını yitirdiğini gördük, ama biz bunun böyle olması gerektiğini düşündüğümüzden yapacak başka bir şeyimiz yoktu. Bahar: Gezi'de de sıkça bir araya geldiğimizde konuştuğumuz bir şeydi bu. Fotoğrafladığımız kişilerin hayatlarında olumsuzluğa dönüşebilecek birçok şey yaşanabilirdi; yüzlerin görünmeyeceği bir biçimde fotoğraf çekmeye çalışarak bu sorun aşılabilirdi. Bunun farkında olmayan arkadaşların çektiği fotoğraflarda, kameranın bazen polis kamerası konumuna geçtiği uyarısında bulunarak, o arkadaşların da hassas davranmaları konusu çokça konuşuldu. İster istemez bizim fotoğraflarımız bazen delil olarak sorun teşkil edebiliyor. Bahar: Mayıs'ta çalışmalarına başlayan Fotoğraf İnisiyatifi öncesinde de konuştuğumuz bir konu vardı; fotoğrafçıların fotoğraf çekip ortak bir çalışma yürütemediği, o nedenle çektikleri fotoğrafları kendi dosyalarında eşe dosta göstererek ya da kendi kişisel sitelerinde tuttukları. Ama Gezi süreciyle beraber, bunun da aşılmaya başlandığını söyleyebiliriz. Yani bu kitap çalışmasının ve web sitesinin onun için ayrıca bir önemi var, birbirini tamamlayan çalışmalar bunlar. Çünkü hepimiz her yerde olamayacağımızı ve farklı bakış açılarına da sahip olduğumuz için bir araya geldiğimizde çok daha güçlü bir şey yapabileceğimizi, tabii ki biliyorduk. Bu sürecin buna vesile olması çok önemli, çok kıymetli. Yücel: Kitabı dağıtıma vermeyi ve birçok noktada okuyucuyla buluşturmayı istiyorduk ancak, dağıtım firmaları kitabı almak istemediler. Gerekçe olarak da Gezi ile ilgili kitapların satmadığını söylediler. Kitabımız şimdilik, elden dağıtım yaptığımız bazı kitapçılarda ve burada, Galata Fotoğrafhanesi'nde bulunuyor. Bu söyleşi Meydan Gazetesi'nin 16. sayısında yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/belit-sag/", "text": "Akbank Sanat'ın sansürlediği Post-Peace sergisinde yeralması için hazırladığım Ayhan ve ben (2016) videosunun geçirdiği süreci anlatan bir açıklama yapmak ve yayınlamak uzun süredir aklımdaydı. Serginin sansürlenmesiyle öncelikle serginin katılımcıları olarak toplu halde yaptığımız açıklamanın yayınlanmasını bekledim. Grup açıklamamız yayınlandı, sıra benimkine geldi. Bu açıklama, Post-Peace sergisinin küratörü Katia Krupennikova'nın (http://bit. ly/21CBqUy), serginin katılımcılarının (http://bit. ly/1Ygs1zS), Devletsiz Anonim Göçmenler Hareketi'nin (http://bit. ly/24B03Tp) ve 2015 Akbank Sanat Uluslararası Küratör Yarışması'nın bu yılki jürisinin (http://bit. ly/23tKRVu) yayınladığı açıklamalara bir eklemedir. Aynı zamanda, kendi tecrübemi aktarma amacıyla yazılmıştır. Sergiye davet edilen tek Türkiye'li sanatçı olduğum ve sergi için Turkiye'yle ilgili bir video yapma önerisi getirdiğim, ve aynı zamanda bu video önerimin serginin açılmasından aylar öncesinde başlayan bir sansür sürecine maruz kalması dolayısıyla, videonun ve bu sansür sürecinin paylaşılmasının serginin yaşadığı sansür sürecine de bir nebze açıklık getireceğini düşünüyorum. Katia Krupennikova'nın küratörlüğünü yaptığı Post-Peace sergisine Amsterdam'da yapılması planlandığı aşamada küratör tarafından davet edildim. Katia Krupennikova daha sonra bu sergi konseptiyle 2015 Akbank Sanat Uluslararası Küratör Yarışması'na başvurdu ve bu ödüle layık görüldü. Sergi de Amsterdam'dan İstanbul'a taşındı. Katia Krupennikova Kasım 2015'te Akbank Sanat'la yaptığı konuşmalardan birinde onlara ilk kez benim işimden bahsetti. Katia'ya böyle bir işin yapımına aracı olamayacaklarını ve işi gösteremeyeceklerini söylediler. Sebep olarak da Türkiye'deki politik durumu gösterdiler. Katia Akbank Sanat'ın direktörü Derya Bigalı'dan bir cevap almak istediğini söyledi. Böyle bir cevap hiç gelmedi. Katia'yla Amsterdam'a geri döndüğünde buluştuk, ve birlikte Katia'nin Akbank Sanat'ta iletişimde olduğu Zeynep Arınç'a Akbank Sanat'ın direktöründen resmi bir red cevabı istediğimizi yazdık. Bu epostaya da yine Zeynep Arınç kendisi, resmi olmayan bir şekilde bu işin Akbank Sanat tarafından kabul edilemeyeceğini yineleyen bir cevap yolladı. Reddedilen/sansürlenen ilk video önerim Ayhan Çarkın üzerineydi. Ayhan Çarkın, JITEM'in ve derin devletin bir parçası olarak 1990lı yıllarda binin üzerinde Kürt vatandaşı öldürdüğünü 2011 yılında itiraf etmişti. Bu itirafları televizyon aracılığıyla yapmıştı. Bu videolara youtube üzerinden erişim mümkün. Benim yapmayı planladığım video Ayhan Çarkın'ın kişisel dönüşümüyle ilgiliydi, tarihsel gerçeğin nasıl inşa edildiği ve kötülük kavramı üzerine bir video olacaktı. Bu video önerim serginin küratörü tarafından seçilmesine, uluslararası juri tarafından 2015 Akbank Sanat Uluslararası Küratör Yarışması'na layık görülen sergide bulunmasına rağmen, Akbank Sanat tarafından henüz fikir aşamasındayken sansürlendi. Böylesi bir sansür ilk kez başıma geldi. Sergiden tümüyle ayrılmak yerine küratörle birlikte başka bir iş önermenin daha iyi olacağını düşündük. Bu yeni iş önerisi sansürlenen ilk öneri ve sansür sürecinden bahsedecekti, aynı zamanda da Türkiye'deki savaşın imajları üzerine ilerleyecekti. Akbank Sanat bu yeni videonun tam metnini görmek istedi. Buna Katia cevap vermedi, ben de Katia'ya Akbank Sanat'ın o ana kadarki tavrı dolayısıyla bu isteği kabul etmeyeceğimi söyledim. Bunun üzerine 2015 Akbank Sanat Uluslararası Küratör Yarışması'nın kurucusu küratör Başak Şenova'ya akıl danıştık. Başak Şenova önce bize hak verdi, fakat Akbank Sanat'la konuştuktan sonra ilk öneriyi reddetmelerinin anlaşılır olduğunu söyledi. Açıkçası bütün bu tepkiler sonucunda kendimi yalnızlaştırılmış hissettim. Türkiye gerçekten de akıl almaz zor durumlardan geçiyor, ve bir sanatçı olarak bir kurumu nasıl zor durumda bırakıyor olabilirdim bunu sorgulamaya başladım. Aralık ayında bu video üzerine yeniden çalışmaya başladığımda bu süreci olduğu gibi kabul etmenin beni rahatsız ettiğini farkettim. Bunun üzerine süreci yazılı halde basına vermeye, kamulaştırmaya karar verdim. Katia'yla buluştum, jüriye bu durumu anlatan bir eposta yazmaya başladık. Biz bu metni bitirmeden, Ocak ortasında Katia Akbank Sanat'la anlaştığını ve metni görmeden işin yapılmasını kabul ettiklerini söyledi. Bunun üzerine işi yapmaya koyuldum. Bu arada Siyah Bant'la iletişime geçtim, hem bu süreçte yalnızlık hissine karşı çok destek aldım hem de birlikte bu süreci nasıl takip edebileceğimize dair fikir alışverişinde bulunduk. Yaptığım video tüm bu süreçlerin sonucunda oluştu, izlenmesinin bu açıklamayı tamamladığını düşündüğüm için linkini burada paylaşıyorum. Video son halini 23 Şubat'ta aldı, Katia sergideki bütün işleri teknik kontrol için 23 Şubat'ta Akbank Sanat çalışanlarına gösterdi, sergi 25 Şubat'ta iptal edildi, açılışın yapılması planlanan tarih ise 1 Mart'tı. Sergiye dair Akbank Sanat'ın websitesinde ve sosyal medya hesaplarında herhangi bir duyurunun olmaması, ya da Akbank Sanat'ın duvarında serginin posterinin dahi bulunmaması, bu sansürü yapmaya uzun süredir hazırlıklı olduklarını düşündürüyor. Akbank Sanat serginin bileşenleriyle iptal kararı öncesinde bu karara dair herhangi bir iletişim kurmadı. Barış Sonrası sergisinin iptalinin benim işimle ilgili olup olmadığını bilmiyorum, bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim ama yine de bu durum başıma gelenleri değiştirmez. Açılış öncesinde Siyah Bant'ın desteğiyle bir basın bildirisi hazırlamıştık. Dolayısıyla, sergi iptal olmasaydı bile kurumla yaşadığım tecrübeyi anlatmayı planlıyordum. Akbank Sanat 90larda Kenan Evren'in resim sergisine imza atmış, geçmişi sansür vakalarıyla dolu bir kurum. Kenan Evren'e bir 'sanatçı' ünvanıyla işlerini sergileme imkanı veren bu kurum, Evren'in ülkenin hala daha korkunç sonuçlarıyla uğraştığı 1980 darbesindeki rolünü es geçmiş ve bu sergiye ve bu sergide aldıkları rolün Türkiye için ne demek olduğuna dair herhangi bir sorumluluk almamıştır. Akbank Sanat herhangi bir serginin gerektirdiği etik ve kavramsal donanıma sahip olmayan, böyle bir niyeti de olmayan bir kurumdur. Son 4 yıldır verdikleri Akbank Sanat Uluslararası Küratör Yarışması ödülü uluslararası sanat alanlarında önemsenen bir ödül, ve elde etmek istedikleri ama bence haketmedikleri prestije hizmet ediyor. Şu yaşadığımız 'hassas' zamanlarda tam da bu hassasiyet sebebiyle bu tür kurumların banka ya da diğer şirket bağlantıları yoluyla kültürel içerik üretimine bu şekilde karışmaları, serginin içeriğini sansürlediklerini kabul etmeyerek sorumluluktan kaçmalarını, bu devlet yanlısı tutumlarını yeniden yeniden ifşanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu kurumlar sanatta sansürü ülkenin içinde olduğu bu durumu kullanarak olağanlaştırıyorlar, aynen Akbank Sanat'ın direktörünün iptal üzerine yayınladığı yazıdaki gibi. Akbank Sanat gibi kurumların bu şekilde devam edebilmeleri, kendilerinde bu gücü bulabilmeleri yaptıkları her haksızlığın hasır altı edilmesinden ve ihtiyaç duydukları desteği yeniden yeniden bulabilmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu kurumların bu tavırlarına izin verildikçe kültür ve sanat alanı kuraklaşıyor, mücadele alanlarından uzaklaşıyor, ve aynı zamanda şu zor koşullarda ve dar alanlarda yine de cesurca hareket eden, kendilerine ve digerlerine alan açmaya çalışan kişi ve kurumların da hareket alanlarının kısıtlanmasına sebep oluyor. Kültür ve sanat emekçileri olarak bu duruma susmayı kabul etmeyerek karşı koyabileceğimizi düşünüyorum. Türkiye'de uzun süredir devam eden baskıların uzağında kalan, topluma dokunmayan, toplumun kendisine dokunmasına izin vermeyen, sansüre sansür demeyen, Kürt coğrafyasında devam eden katliamı görmeyen herhangi bir sanatın ve sanat emekçisinin bu baskı organlarının bir parçası olduğunu düşünüyorum. Benim kendi sesimi duyurma kanallarımın olmasının, bu kanallara erişimi olmayan, kendi hayatını tehlikeye atmamak için konuşmamayı tercih etmek zorunda kalan insanları rencide etmesini istemem. İşte tam da bu yüzden, bizim susmamamız gerekiyor. Baskılara direnmenin birçok yolu olduğu gibi 'susmama'nın da birden çok yolu olduğunu düşünüyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/bella-e-simone/", "text": "uyandığımda yanıma uzanmış bana bakıyorlardı, biri gülümsüyor diğerinin yanağı ıslak. ayakları ayağıma dokunuyor, hızlı hızlı nefes alıyorlar. tam yatağıma düşmüş denizkızları, biri elini uzatıyor diğeri kalçasını gösterecek şekilde üstünü sıyırıyor, parmağı neredeyse boynuma değecek, nefes nefese kalıyorum, bekliyorum. bir yanda birbirlerine sarılmış onları izlerken enseme dokunan eliyle aniden ayağa fırlıyorum, buz gibi soğuk suyu kafamdan aşağı akıtarak ve bir süre aynaya bakıp neler olduğunu anlamaya çalışarak bekliyorum. uykuyla uyanıklık arası o yerde eğer bu uykuysa uyanmamak, eğer uyanıksam kapanan gözkapaklarıma inat hiç uyumamak gerektiğini düşündüğümü hatırlıyorum şimdi. cesaretimi toplayıp odaya dönünce birini yatağa oturmuş, diğerini perdeyi aralamış dışarıyı seyrederken buluyorum, ayaktaki sırtının tüm güzelliğini gösteriyor bize, oturan ise dudaklarında garip bir anlamlı gülümsemeyle benim baktığım yere bakıyor. tabii ki yanına oturuyorum, saçını düzeltiyor ve bir elini bacağıma koyarak bir şeyler fısıldıyor kulağıma, ne dediğini hiç anlamasam da kokusu bana karışıyor. sonra diğeri de pencereden uzaklaşıp bize doğru dönüyor ve ayağını diğer bacağıma dayıyor, boğulacak gibi oluyorum, hiç hava yok odada artık, görüntü netliğini kaybediyor tam herşey karanlığa gömülecekken onun sesini duyuyorum. - kalk artık tembel. - bella e simone! - ne? - yok birşey, hani dün gece yeter artık demiştim ya.. unut gitsin. hiç yetmez."}
{"url": "https://futuristika.org/ben-aslinda-gordugun-o-cool-kadin-degildim/", "text": "Daha doğduğumuz gün hayalkırıklığıyız bazılarına. Cinsiyetimiz doğumhane kapısında heyecanla bekleyenlere ilan edildiğinde asılan suratlar, tanıştığımız ilk şiddettir. Doğar doğmaz öğreniriz; bizim memleketin resmi cinsiyeti erkektir. Bu topraklarda kız çocuğu olmak zordur. Türkülerdeki bir yarim var 13-14 yaşında nameleri buralarda her gün gerçek olur. Küçük kadınlar kardeşe anne olur, babası yaşındaki adama gelin olur, öfkeye bedel, töreye berdel olur. Erkek nasıl ki her geçen gün anlar büyüdüğünü, bizim de aklımız tam tersine ermez. Millet oramıza-buramıza bakıp laf atmaya başladığında anlarız artık çocuk olmadığımızı. Sonra ömrümüz bu ülkenin kadınına da erkeğine de yaranamamakla geçer. Karşı komşunun kızı vardır, adı Zeynep filandır, daha 14 yaşındadır, niyeyse pek hamarattır; ne börekler açar, jilet gibi ütü yapar. O'nun yarısı kadar olamayız, yıllardır anamıza söylenmekten bıkıp kafayı bize takan babannenin diline dolanırız. Bizim kafamız daha ondalık sayılara basmazken bilmemkimin kızı seviye tespit sınavında en birinci olur; annemiz komşu gününde bizim kız da çok bir şey Aysel Teyzesi havası atamaz, kadıncağız mahçup olur. Daha baba evinde aileye, evden eksik olmayan akrabaya, mahallede konu komşuya, hatta O'na ne oluyorsa bakkala-çakkala bile yaranmayı bir türü beceremez, hayata 5-0 yenik başlarız. Büyüdükçe sağdan soldan etiketler yapışıtırılır üstümüze, kendimizi korumaya çalışmaktan savaşamayız. Mesela özenir, makyaj yaparız, hemen boya küpü derler, yapmazsın Erkek Fatma olursun. Yıllarca çalışırsın profesör olursun zeki olduğun kabul görür ama elbet bir kusurun bulunur, bir bakarsın çirkin kadın olursun. Miss bilmemne seçilsen, güzel ama aptal olursun. Bir şirkete genel müdür olursun, kim bilir kimlerle yatmıştır derler, kevaşe olursun. 30'una kadar evlenmediysen, kesin kız kurusu olursun. Jennifer Lopez'inki, Beyonce'ninki dolgun kalçadır, seninki koca popodur; onlar alımlı, seksiyken sen patates olursun. Gömleklerin komşununki gibi beyaz ötesi değildir, taa karşı balkonlardan buyrulur beceriksiz kadın olursun. Aldatılırsın, aldatanın ahlaksızlığı sorgulanmaz da sen kocasını boş bıraktığı için gözünü dışarıya diktiren ilgisiz kadın olursun. Ya kendi inancınla ya da aile zoruyla başını kapatırsın türbanlı, göze batarsan sıkmabaş, biraz sesin çıkarsa siyasi simge olursun; eğer canın ister de ayağına spor ayakkabı giyersen üstü kaval altı şişhane olursun. Hayranlık duyulacak bir şey yaptığında taşaklı hatunsundur; erkek sıfatıyla onurlandırıldığına tepki verirsen anında çirkin feminist olursun. Aşık olduğun adamın kaşına gözüne değil; kalbine, beynine vurulursun paragöz damgası yer oturursun. Derdini anlatmak için konuşmak istersin, vırvırcı olursun. Mini etek giyersen tacize razı olursun, tecavüze uğrarsan aranan kadın olursun, gün gelir su yolunda kırılan testi, çok gezersen motor, çok eğlenirsen kaşar olursun. Kendini bu ülkenin kızlarına adarsın, Türkan Saylan olursun; kanser illetiyle acı çekerken yıllarca türbanla uğraştı, sonra türban takmak zorunda kaldı, takdir-i ilahi derler vicdansızların cümlesine özne olursun. Dayak yersin, kolun kırılır yeninin içinde kalır. Sevgilin kıskançlık krizi geçirir, bıçaklar böğründe kalır. Çarşıya, pazara çıkarsın laf atılır, çamuru senin üstüne kalır. Abinin kurşunuyla töreye kurban da gidersin; babanın zoruyla kocaya da. Münasip görülmeyen saatlerde kız başına dolaşırsan yolda tacize uğrarsın, evde tecavüze. Kadın işte. Şiddetin her biçimi her an ensesinde. İlla el kaldırmak da gerekmiyor aslında, her gün başka türlü canlarını yaktığınız kadınlarınız var. Mesela böreğin dağılmış kenarını kendine, iyi tarafını tabağınıza koyan; eline sağlık demediğiniz anneniz, başarılı erkeğinin arkasında sessiz sedasız duran eşiniz, kahveyi bir türlü istediğiniz gibi yapmayı beceremeyen evde kalmış kızınız, sizden daha çok kazanmasının acısını başka yerlerden çıkardığınız kız arkadaşlarınız, kendi hayallerinizi gerçekleştiremediğiniz için başarılarını küçümsediğiniz sevgiliniz, önüne duvar olup adına kararlar aldığınız kız kardeşiniz, küçükken bebeğini camdan attığınız kuzeniniz, 20 dakikada iyi kızdan adi karı ya dönüşüveren iş arkadaşınız, arabayı park etmeyi bir türlü beceremeyen salak komşunuz, üzerinize ne vazifeyse namusuna bekçi, ahlakına polis olduğunuz kızlar... Size bir türlü yaranamayan kadınlar. Dünya Kadınlar Günümüzü kutlayan Bozbaykuşlar'a selam olsun."}
{"url": "https://futuristika.org/ben-beni-benim-benin/", "text": "Konuşulan dile göre Porto Novo, Hogbonou ya da Adjatche isimleriyle anılan başkenti ile Batı Afrika'da uzun ve ince bir ülke Benin. Eski adıyla Dahomey. Hatırlarsanız, 2002 de Kosta Rika-Türkiye maçını yöneten ve sevgili futbol federasyonumuzu Fifa'bi, adamların ulusal ligi bile yok, nasıl yönetir bu maçı? diye paniklendiren hakem Coffi Codjia'nın ülkesi. Dahomey mitolojisinin en önemli çifti; güneş tanrısı Lisa ve ikiz eş'i, ayrılmaz - - parçası Mawu ay tanrıçası. İki sevgilinin bir'leşmesi evrenin oluşması, her ay ve güneş tutulması sevişmeleri. Gu; demirci tanrı, metal tanrısı, Mawu-Lisa'nın evreni şekillendirmek için kullandığı, demirden bir kılıç şeklinde ilahi araç aynı zamanda. Ne yazık ki demirciliği öğrettiği insanlar silah yapıp savaşınca yüzyıl yüz yıl yüzyıllarca, adı Savaş Tanrısı olarak da kalmıştır. Legba; değişimi, kaderi simgeleyen bilinmeyenin oyunbaz tanrısı. tanrılarla insanların iletişimini sağlar ama sağı solu pek belli olmaz. Bölgelelere göre farklılık gösteriyor Batı Afrika kozmogonisi ve kısa bir yazıyla özetlenebilecek gibi değil pek tabii ki. İşte bu yüzden ama sadece bu yüzden, her ne kadar ruhlar eş'leşse de, lisa na blo ve kpe mawu ton ve tam tersi."}
{"url": "https://futuristika.org/ben-cop-kutularimizi-geri-istiyorum/", "text": "Sanırım ya ilk okulun son sınıflarındaydım, ya da orta okulun ilk yılıydı. Öyle ya da böyle 90'ların ortası civarı olduğunu hayal meyal hatırlıyorum. Ankara'nın Kızılay ve Tunalı semptlerindeki bütün çöp kutuları kalktı bir günde. Başka şehirlerde ve başka semptlerde de yaşanmıştır bu garip olay diye düşünüyorum. O sıralar sebebini şöyle duyurmuşlardı: Terör saldırılarını engellemek için. 9-10 yaşındaki bir çocuğun aklına makul gelen bu açıklama, bugünün çöp kutusu eksikliği için ne kadar geçerli, tartışılır. Fakat o zamanların revaşta olan çöp kutusuna bomba saldırılarına karşı hamle olarak çöp kutularını sokaktan kaldırmak, aslında bizim sorun çözümü konusunda ne kadar basiretsiz, anlayışsız ve ileriye yönelik düşünemediğimizin bir kanıtı olmakla beraber, bu konudaki yeteneksizliğimizin güzel bir metaforunu da teşkil ediyor diye düşünüyorum. Gelişi güzel bakan bir göze böyle bir davranış gayet mantıklı gözükebilir. Ne var ki canım, çöp kutularına bomba koymak isteyenlere imkan verilmiyor işte, değil mi? Peki, çöp kutusuna konan bombayı çözdük, diyelim ki çözmedik. Kenara, köşeye bırakılan ve son bir kaç yıl içinde bile kaç insanın canına mal olan sahipsiz torba ve çanta problemine nasıl çözüm bulacağız? İntahar bombacılarını engellemek için sokağa çıkma yasağı mı ilan edilsin? Bu örnek, önleyicilik kelimesinden ne anladığımızı ve insan hayatı gibi konularda bile en ucuz çözüme nasıl kaçtığımızın en güzel, ve bir o kadar da trajik, örneklerinden biridir. Önlemek, önleyici olmak, anlamaktan ayrı kullanılamaz. Özellikle terör, etnik ve toplumsal uzlaşmazlık gibi konularda. Bir terör saldırısını önlemenin en garanti yolu, terörist olarak sınıflandırdığımız insanların ne istediğini anlamaya çalışmaktan geçer. Peki nedir anlamak, anlamak için ne yapılması lazım? Aslında bu sorunun cevabı hem çok kolay, hem bir o kadar da zor. Empati dediğimiz davranış, sorunlarımızın çok ama çok büyük bir kısmına çözüm getirir. Semavi olsun olmasın neredeyse bütün dinlerin, ateist olsun olmasın çoğu düşünürün vardığı ahlak prensibi sen sana ne sanırsan, ayruğa da onu san sözü, anlamanın özünü temsil eder. Anlamak tarihi bir iştir. Anlamaya çalıştığınız insanın ve grubun tarihini öğrenmek çok önemlidir. Tarihlerinde dönüm noktaları, belirgin anlar, önemli insanlar ve günler, o topluluğa dair ansiklopedilerin ciltleri kadar bilgi verir. Bir toplum kimliğini, tarihi anlatıları ile inşa eder. Tarihi anlatıları ile bazı sınırlar çizilir, içeride ve dışarıda kimin olduğunu, bunların nasıl sınıflandırılıcağını belirtir. Tarihi anlatılar, ait oldukları toplumları dünyanın merkezine koyar ve geri kalan tüm toplulukları, olayları ve yaşananları o merkeze göre konumlar, belli bir çerçeveye oturtur. İşte başka toplulukları anlamaya çalışmak, onların merkezinden önce kendine, sonra da dünyanın geri kalanına bakma çabasdır. Tabii ki, o toplumun dışından gelen biri hiç bir zaman bu anlamayı tam olarak gerçekleştiremez, özümseyemez. Ama samimi bir çaba çoğunlukla kafidir. Samimi bir çaba, şiddet, çözümsüzlük ve sürekli sorun halinin dışında iletişim kanallarının açık olduğunu gösterir. Martin ve Varney'e göre şiddetsizliğin en verimli olmasını sağlayacak önkoşul, iletişim kanallarının açık olmasıdır. ] İletişim kanallarının açık olması içinse, bazı diğer önkoşullar gerekir: dinlemeye açık olmak, değişmeyi içtenlikle göze almak, yargılamadan uzak durmak, önyargıların farkında olmak gibi. Bunun aksi etnosentrizm denilen bakış açısına yol açar: Başka kültürleri, toplulukları ve insanları sadece kendi kültürünün ve bakış açısının standartlarına göre yargılamak ve sonuçlara varmak. Bir devlet kendi merkezini bir kenara koyup dünyaya başka gözle bakmadıkça, ne başka insanları anlamakta başarılı olabilir, ne de başına gelecek musibetleri önlemekte en ufak bir yol alabilir. Eğer öyle olsaydı, en azından, bugün terör diye sınıflandırılan şey bitmiş olurdu. Böyle bir anlayış gerçekleştirilmeden girişilen her türlü önleme çabası, ister istemez, yüzeysel kalır ve amacına ulaşamaz. Kesik atardamara yara bandı yapıştırmaya benzetilebilinecek bu tür yöntemlerin samimi amacı önlemek olsa bile başarıya ulaşamaz. En fazla halkın gözünde birşeyler yapıyor gözükmek konusunda, belki, bir aşama kaydedilir. Buna ek olarak, böyle bir bakış açısını resmi siyaset olarak benimseyemeyen bir devlet, ırkçı, ayrımcı ve yobaz gibi eleştirilere maruz kalır. Geçtiğimiz 1 Mayıs tarihinin ve Taksim Meydanı'nın iç içe olan tarihi bunun en güzel örneğidir aslında. Geçmişte devletimiz meydana çok sayıda polis çıkarmalarına, çeşitli ve çetrefilli güvenlik önlemleri almalarına karşın ortaya çıkan şiddeti önleyebildiler mi? Devlet anarşük paranoyasından kurtulup, 1 Mayıs'ı resmi bayram ilan ettikten sonra, şiddet yanlıları sömürecek bir duygu bulamadıkları ve insanlar bir şeye karşı çıkmaları gerektiğini hissetmedikleri için şiddet olayları en aza indi. Böylece 1 Mayıs tarihinde yaşanan şiddet başarı ile önlenmiş oldu. İnsanın başkasının merkezinden ve tarihi açısından kendisine ve dünyanın geri kalanına bakabilme yetisi ve bunun bizim devletimizde var olan eksikliği, aslında bugun yaşadığımız sorunlara bakıldığında çok açıkça gözüküyor. Kürtler, Ermeniler ve Kıbrıs Rumları ile olan ilişkilerimizde uyguladığımız çifte standart siyasetini görmemek zor olsa gerek. Devletimiz ya ideolojik olarak empatiyi reddeden bir konumdadır ya da bahsi geçen yetiden tamamen yoksundur, fakat iki seçenek de çok iç açıcı değildir. Sayın Obama'nın yaptığı açıklama, tek yanlı ve tarihi tek bir perspektiften okuyan bir açıklama. İsterdik ki acılar paylaşılabilsin. O yıllarda Anadolu topraklarından çıkarak Yemen'de, Sarıkamış'ta Galiçya'da, Çanakkale'de, Balkanların değişik köşelerinde yok olan bir neslin de hatıraları anılabilsin. Bu açıklama kendi içinde çelişmekle beraber, etnosentrik tarih ve bakış açısına çok güzel bir örnek teşkil eder. Daha başkalarının acılarını paylaşmaktan yoksun olmakla kalmayıp, bu duyarsızlığı sürekli devlet siyaseti haline getirmiş bir kurumu temsil eden kişinin başka bir açıklama yapması belki çok gerçek dışı bir beklenti olabilirdi. Fakat, Ermeni'lerin yaşanan olayları andıkları ve onlar için özel olan bir günde bunu tamamen atlayıp konuyu Türkiye'ye çevirmek, Ermeni'leri dinlemeden Türk bakış açısının dinlenmesi gerektiğini ileri sürmek, yani kendi sözleri ile tek yanlı ve tarihi tek bir perspektiften okuyan bir açıklama yapıp, sonra karşıdakini aynı şeyle suçlamak, kültürler arası anlayışsızlığın en güzel örneklerinden biri değilse nedir, bilemiyorum. İletişimin çok büyük bir kısmı dinlemekten geçer ve dinlemek hiç bir şekilde başka toplumların, başka kimliklerinin sesini bastırmak ve susturmak olarak görülemez. Kimliğin sesi, yani o kimliği inşa eden tarihi yorumun duyulup, kabul edilmese bile anlaşılması, onu bir dinleyenin olduğunun bilinmesi çok şeyi değiştirir. Mesela Türk tezi olarak adlandırılan tarihi perspektif, son bir kaç yıla kadar dünyanın büyük bir oranla kabul ettiği yorumdu. Fakat çoğumuzun bildiği gibi Avrupa ve Güney Amerika'nın büyük bir kısmı son bir kaç yıldır Ermeni yorumunu doğru olarak kabul etmeye başladılar. Buna karşı toplumda oluşan tepkileri şöyle bir düşünürsek Fransız mallarını boykota kadar giden davranışlarımızı görmüş oluyoruz. Demek ki neymiş: birisi bizim tarihi yorumumuzu görmezden geldiği zaman sinirleniyormuşuz, içimize sindirmekte zorlanıyormuşuz ve bunun bir haksızlık olduğunu düşünüyormuşuz. Belki Ermenilerin yıllar boyu ne hissetmiş olabileceğinin az bir kısmını yaşamış oluyoruz bu örnekle. Şayet, biz kendi yorumumuzun duyulmasını, bu yaşananlarda bizim de bir sesimizin olmasını istiyorsak, en önce yapmamız gereken şey, Ermeniler'i dinleyip kendi nazarımızda onların da sesini kabul etmemizdir. Ancak ondan sonra belki bizim yorumumuzu onlardan dinlemelerini isteyebilecek yüzümüz olur. Eğer biz Ermeniler'e her zaman yaptığımız gibi kulaklarımızı tıkarsak, sadece ve sadece onların sesini bastırmak için açıklamalar yaparsak ve başkalarından da bunu beklersek, Avrupa ve Güney Amerika bizim sesimizi bastırdığı zaman itiraz edecek yüzümüz olmaz. Ermeniler'i biz dinlersek ve bizimle dertleşirlerse o zaman hem ASALA, hem de Avrupa ve Güney Amerika'da bastırılan sesimiz konusunda bizim de tarihi perspektifimizi ciddiye almalarını önerebilecek gücümüz olur. Aynı dinamikler gerek yapılan bütün açılımlar, gerek Kürt sorunu, gerekse Kıbrıs'ta yaşadığımız sorunun temelinde de vardır. Gerek millet olarak, gerekse devlet olarak kendimizi başkalarının yerine koymayı öğrendiğimiz zaman sorunlarımız çözülecek demek belki saflık olur. Ama sorunlarımızda büyük aşamalar kaydetmiyeceğimize inanırsak, bir o kadar yanılmış oluruz. Ben Ankara'daki çöp kutularını geri istiyorum. Hatta bence eskiden az vardı. Her 25 metreye bir çöp kutusu konulması lazım ki insanlar çöpü yere atıcak bahane bulamasınlar. Adımbaşı çöp kutusu olursa sokaklarımıza, caddelerimize de biraz çeki düzen gelir sanki. Bununla beraber, çöp kutularını geri istemekteki asıl dilek, çöp kutularına bomba koyan insanların bunu yapıcak sebeplerinin ortadan kaldırılmasıdır. Bu ne PKK'nın taleplerini tamamen kabul etmekten geçer, ne de onları öldürmeye çalışmaktan. Dinlemekten geçer, iletişim yollarını açmaktan geçer. Eğer iletişim yollarını açmak şiddeti öneleyen en verimli davranışsa, şiddeti körükleyecek en garanti davranış da iletişim yollarını tıkamaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/ben-odaya-girince/", "text": "Dışarda dünyanın neresinde olduğumu unutturan bir yağmur var. Ne desem kar etmez, bu gece dinmez midemin sancısı sandım. Tuvaletlerde uzun sakallı Ahmet seansları, Allah'ın ayetlerini sigara bilip bir bir çekmek. O düzene, boğazındakini her an kusacakmış gibi söyleyen sesi iyice açtım; sakin göllerin kuğusuymuş, hasiktir ordan! Aslında ben yatmıştım. Uyuyor da sayılırdım haa, ama ne olduysa oldu, aklıma lise yurdumun koridoru geldi. Lise yurdunun koridoru, dünyanın en manalı ayetidir. dedim sonra, iyice uykum kaçtı. Sigara bulmam lazım, üstelik içmek için değil, Bekir bilir. Aslında öykümüzde Bekir'lere yer yok ama anlayın işte bir şeyler başka bir şeyler artık. Uzuuuuun bir koridor düşleyin, nüfus müdürlüğü boyasında, iki yanda da sayısız kapılar, soğuk, tek banyo koridorun sonunda elli kişiye bir kabin düşer, soğuk demiş miydim? Bir o kadar tanımadığın, günbegün değişen. Yürüyen bir genç de kurdunuz mu içine, dünyayı insan kılığında görse düzecek kadar hırslanmış, ötekilenmiş, berilenmemiş? Kendi türküsünü söylemesi yasak. Ama ben hep böylesiniz hayal etmiştim; otobüs durağında, bijuteride, kahvehanelerde, ayakkabı tamircilerinde, okul bahçesi simitçilerinde, mahalle bakkalı ibneliğinde, kodaman ensesinde, asker nöbetlerinde, taşralı yevmiyesinde, memur yavşaklığında, hacı ağa evlerinde, emekleyen hür teşebbüsün güzel memurelerinde, cemiyet hayatının bacaklarında, yatılı okul çocuklarının soğuk tuvaletlerinde, kimsesiz köfteci soğanında, telaşlı kasaba kürtajında, teknisyen diş çekmelerinde, uçak tamirlerinde, genelev tatlıcısında, genç vaizin apış arasında, azgın teke gönlünde, sürgün çınar gövdesinde, atı ölen arabacı biçareliğinde; hepsinde işte, hepsini saymamı istemeyeceksiniz ya, hepsinde işte hepsinde, ben hepsinde bir insan hüznü yakalamıştım. Her zalime, doğası gereği öküz olan bir çocuk sevgisi duyardım."}
{"url": "https://futuristika.org/beni-tekrar-oldur-ennio-morricone-ve-gelecegin-muzigi/", "text": "Sinematek Français'nin etkili yönetmeni Henri Langlois, bir zamanlar filmi geleceğin müziği olarak tanımlamıştır. Peki müziğin kendisi nerede kaldı? Sadece hareketli resimler dizisi olarak var olmayı hayal eden bir dünyada müzik nasıl bir geleceğe sahip olabilir? 1914 'te doğan Langlois, 20. yüzyılda kalmaya o kadar kararlıydı ki 21. yüzyılı asla göremeyecekti. Bu nedenle, gelecek hakkındaki fikri de kendi zamanına ait olacaktır. Ondan kısa bir süre sonra, 1928' de doğan Ennio Morricone, Langlois'dan mevzuları çok farklı görebildi. Müzik ve film arasındaki herhangi bir ilişkinin onları radikal ve tehlikeli şekillerde değiştirmesi gerektiğini fark eden birkaç ciddi besteciden biriydi. Sonuç olarak, Morricone filmler için müzik yazmadı aşk ve şiddet, seks ve ölümün en parlak tüketici öğelerine dönüştürüldüğü film çağında müzik yazdı. 60 'lı ve 70' li yıllardan bir Morricone film müziği duyduğunuzda, bir düzine İtalyan korku ve suç filmi çektiğinde, birinin öleceğini bilirsiniz. Diabolik'in E tipinin burnu Mario Bava'nın Danger: Diabolik filminin başlangıcında ilk kez kadraja girdiğinde kaşındırıcı bir elektro gitarla çalınan güç akorunu ele alalım, bu son derece popüler İtalyan çizgi romanının 1968 tarihli film uyarlaması. On milyon dolar nakit çalmak için polis tuzağını ve mermi yağmurunu göze alacağına dair bir işaret. O zamanlar için bile çok para demekti. Morricone'un Tehlike için film müziğinin o tek parça akışı: Diabolik saf saykodelik rock'tır fuzz geçişleri, wah wah pedalları ve zaman zaman hızlı arabaların ve makineli tüfeklerin sesiyle zahmetsizce birleşen 12 telli çınlamalar. Ham da olsa serbest biçimli akıp giden bu müzikal yaklaşım filmin karaşınlığına ihtişamlı pop karışımıyla gayet uyuyor. Birden fazla klavye doğrayıp bıçaklıyor sözsüz nakaratlar koroda yükseliyor sessize alınmış trompetler yükseliyor. Bunların arkasında Morricone'un 1960 'lar boyunca Gruppo Di Improvvisazione Nuova Consonanza üyesi olarak yürüttüğü bazı deneyleri duyabilirsiniz. Grubun 1970 tarihli The Feedback albümünde temsil edildiği gibi, serbest ses, perküsyon ve elektronikten oluşan ince katmanları Morricone'un film müziklerinde sıklıkla yankılar buluyor. Ertesi yıl iki önemli örnek ortaya çıktı. Lucio Fulci'nin 1971 yapımı halüsinojenik giallo'su A Lizard In A Woman's Skin için akortsuz piyano ve çığlık telleri, gergin elektro gitarlar, sürekli geri besleme ve elektronik tonlarla dalgalanmalar ve bulanık seslerle yaptığı beste. Bu arada, Morricone, Dario Argento'nun Four Flies On Grey Velvet adlı bir kayıt stüdyosunun etrafındaki kesik ve sap üzerinde psikotik bir egzersiz için, film müziğinin merkezine bir rock grubu yerleştiriyor üyelerinin klostrofobik açılış sekansında bir araya geldiklerini görüyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/benim-godardim/", "text": "İlk olarak, ölümüne üzüldüm. Bir ebeveynin ölümü gibi geliyor. 91 yaşında olmasına rağmen her hareketini bilmek ve sevmek için can attığım biriydi. Hala öğrenilecek bir şeyler olan biri. Yazmaya çalışacağım şey bu: ondan öğrendiğimi hissettiklerim. Aklıma gelen ilk şey, entelektüel biçimde büyüleyici bir sanat yapmanın mümkün olması. Godard, elbette, film yapımcılarının en cazibelisi, en entelektüel olanı, çalışmaya, analiz etmeye ve kaynaklarına atıfta bulunmaya en yatkın olanıydı. Yani, ilginç sanatın bir özelliği olarak cazibe sözcüğünü kullanmamdan irkiliyor musunuz? Peki ya karizmatik? Bu iki sözcük gerçekte ne anlatırlar? Cazibe, 18. yüzyılın başlarına ait : dilbilgisinin değiştirilmesi. Dilbilgisinin kendisi bu anlamda kullanılmasa da, Latince grammatica sözcük, Orta Çağ'da genellikle öğrenmeyle ilişkili okült pratikler de dahil olmak üzere 'araştırma, öğrenme' anlamına gelir. Yani, cazibe ve entelektüellik aslında aynı şeydir ve büyülüdürler. Amerika'da, sanatçı modeli daha çok kitabi öğrenime yüz vermeyen kibirli vahşi bir tiptir böyle büyüdüm ben de, sanatçı kovboy olmalıdır Düşünmekten gurur duyan büyük bir sanatçıyı görmek özgürleştiriciydi. Karizma zarafettir. İlahi olması dışında hiçbir açıklaması olmayan bir nitelik. Charis, güzellik tanrıçası Afrodit'e atfedilen isimlerden biriydi. 17. yüzyılda karizmatik, şifa ve öğretme yeteneğine sahip olmak anlamına geliyordu. Şimdiden sıkıldın mı, ey okur? Jean-Luc'u suçlayacaksın bunun için. Bu da başka bir ders: Sıkıcı olmak sorun değil. Can sıkmaktan korkmayın. Tarantino gibi filmciler korkar can sıkmaktan, asla Godard kadar ilgi çekici olamamasının bir nedeni de bu, ilk yapım şirketinin adını Godard'ın filminden almış olsa da. Sanatçıların sıkıcı tarafları bazen en karakteristik ve vazgeçilmezler yanlarıdır. (Yitik Zamanın İzinde'nin yedi kitabından biri, 500 dayanılmaz derecede sıkıcı, saplantılı kıskançlık hakkında sayfadan oluşuyor, ancak Proust, Proust'tur ve başka türlü olamaz. Moby-Dick, balina bilimi hakkında acı verici bir şekilde değersiz varsayımlar üzerine sonsuz paragraflar harcıyor. Andy Warhol.) Ama konudan uzaklaşmak bu. Godard sadece denerse ne olacağını görmek için bir filmde bir şey yapmak istiyor. Tam özgürlüğünü kullanırken sıkıcı olabilir, ama biri olmadan diğeri olmaz işte, ve ben de başka hiçbir şeye benzemediği o şekilde istiyorum. İsrail Filistin'in tam zıddı mı? Birbirlerine çok benziyorlar! Filmin konusu tam olarak bu değil gerçi. Cehennem ile cennet ve özellikle de araf olarak bilinen aralarındaki büyük boşluk hakkında. Filmin üç bölümü var: başlangıçta cehennemden on dakika, sonda cennetten on dakika ve aralarda karmaşık, duygusal, güzel, korkutucu ve zeki araftan 59 dakika. Godard'ın Dante'ye kafasını sallayarak, Ortadoğu'daki durumu veya aynı anda karşıt tutumlar sergileme olasılığını incelemeye çalışmak için yarattığı yapı bu. Saraybosna yıkıntılarına kurulmuş. Katliamlar üzerine katliamlar, kafa karışıklığını kırmak ve soruşturmayı araştırmak, gerçeğe yaklaşmak. Evet, o filmde pek acıma yok Godard neredeyse gittiği her yerde ince zekasını ve dalgasını sürdürse de ya da en azından zıtları kucaklamayı sürdürse de. Aslında, Notre Musique'in açılıştaki cehennem bölümü, ticari western ve savaş filmlerinde işlenen şiddetle karışık belgesel savaş görüntülerinden oluşan amansız montajıyla benim için, hızlı, zarif hareketinde ve sürekli ufalanmasıyla neredeyse yatıştırıcı, sanki tomurcuklanan çiçeklerin zaman aralıklı fotoğraflarıymış gibi ilginç bir etkiye sahipti: baştan çıkarıcı, hatta canlandırıcı, bir tür rüya gibi, stoyacı bir şekilde. Bir film izleyicisinin bakış açısından, insanların birbirlerine karşı hareketli, lirik, sürekli ve sınırsız kısırlığını düşünmek iyi hissettirdi. Ve Godard, bu düşünceleri bir izleyicide görüntülerin nötr bir şekilde yan yana gelmesi yoluyla kışkırttı. Tarif ettiğim bu tepkilerin hiçbirini belirtmedi veya önermedi sadece imajları gösterdi. İnsanların ne olduğunu, nasıl inşa edildiklerini ve nasıl davrandıklarını değerlendirmenizi sağladı. Film, belirli ikiliklerin karşılıklı bağımlılığı hakkında: ölüm/yaşam, karanlık/ışık, negatif/pozitif, belgesel/kurgu, suçlu/kurban, çekim/ters çekim. Bunlar filmde düşündüğü şeyler ve iki arada bir derede gerçeğin ayrı yüzleri olarak beliriyorlar. Böylesi ifşayı tetikleyecek çok fazla film bulamazsınız. Ama belki de Godard'dan aldığım en önemli şey, sanatçının yaşamında ve bilincinde neyin çalışmalarında kullanılmaya uygun olduğuna dair anlayışımın genişlemesiydi. Bu, diğer sinemacılar tarafından eşi benzeri olmayan, ancak tarih boyunca en büyük sanatçılarla paylaştığı başka bir yönü örneğin Cervantes, Sterne, Melville, Woolf. Hepsi çalışmalarında kişisel ve entelektüel düşünceleri ve kendilerinden önceki araçlara uygun olmadığı düşünülen dürtüleri ortaya koydular Godard o işte, filmlerin kralı. Filmlerinde olanlarla ilgili tutarlı olan tek şey, olguların onun yaşamından ve düşüncelerinden kaynaklandığı. Bu, kişinin kendi zamanında bir sanatçıdan öğrenmesi gereken harika bir şey: özne hayatı düşünmek ve yansıtmak; ve sahip olduğunuz tek erişim kendi varlığınız ve algılarınız, bu nedenle, hakikatı istiyorsanız hiçbir şeyi dışlamayın. En azından bana öyle hissettirdi. Dile elveda."}
{"url": "https://futuristika.org/berber-ozal/", "text": "Bir zamanlar, büyüdüğüm mahallede bir berber yaşardı. Soyadı, Türkiye Cumhuriyeti'nin sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal gibi, Özal'dı. Ancak, bizim Özal'ın bazı huyları, kamusal Özal'dan farklıydı. Örneğin, dükkanına gelen müşterilerden biri serzenişte bulunmuştu. Özal abi, kıl batması oldu bende. Canım yanıyor. Özal usturasını havluya silerken, Gel keseyim boynunu demişti. Sakalını diyecektim! diye çıkışmıştı Özal, çakmağında ısıttığı jileti uzatırken adamın boynuna. Adam dükkandan toz olmuştu. Berber Özal, ispirto şişesine cin atmayı severdi. Yaz sıcağında dükkanın önünde hasır taburesinde otururken güneşe doğru gömleğinin düğmelerini açardı. Saf alkolden kızarmış göğsüne güneş banyosu yaptırırdı. Berber Özal'ın duvarında, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, gazeteden kesilip çerçevelenmiş bir portresi vardı. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in de ayrık dişleriyle gülümsediği bir portresi, perdeyle ayrılmış mutfakta, tezgah altında tozlanmıştı. Demirel ile Gül arasındaki benzerlik çıkık yanak kemikleriydi. Tek benzerlikleri de bu değildi. Her ikisinin de toplumsal gıdıları vardı. Boyunlarının altı, tüm ülkeyi kucaklar gibi genişleyebiliyordu. Boyunları kahkaha atarken, çok önemli ve ciddi ülke meselelerini ağırbaşlı gazetecilerin dikkatli bakışlarının gölgesinde tartışırken, gıdıları eşsiz bir uyumla genişliyordu. Üçü arasındaki bir benzerlik ise tombul yanaklardı. Berber Özal da tombuldu ve burnunun hemen altındaki tüylerin ne uzamasına ne de tamamen traşlı olmasına müsaade etmezdi. Özal'ın duvarında, Turgut Özal'ın Türk Bayrağı önündeki portresi de bulunmaktaydı bir zaman. Birkaç yıl önceki bir bahar temizliğinde camı kırılınca atmıştı. Özal gibisi gelmedi diyordu kendi kendine Berber Özal. Büyük adamdı Özal. Berber Özal'ın aklına bir gün Turgut Özal'ın mezarını ziyaret etmek geldi. Özal'ın mezarında cesedinden geriye ne kaldığını merak ediyordu. Topkapı otobüsüne atladığı gibi 'Anıt Mezar'a gitti. Fatiha okuyup çimlere uzandı. Karanlık çökünce mezarı kazdı. Mezarda kimseler yoktu. Bomboştu. Sayın Cumhurbaşkanı nereye gitmiş olabilir? diye düşündü Özal. Sonra aklına başka bir fikir geldi. Özal'ın mezarına uzanayım da, Özal gibi yatmak nasıl oluyormuş bir bakayım. dedi. Böylece Berber Özal, Turgut Özal'ın mezarına yattı. Berber Özal orada öylece yatarken, gece de olsa, dua okumayı akıl etmiş ziyaretçilerden biri mezarı açık gördü. Hasbinallah, olmaz öyle şey dedi ve mezara toprak attı, attı ve attı. Mezar Berber Özal'ın üzerine kapanmıştı. Şimdi Kelime Oyunu izleyecekken burada böylece yatıyorum diye düşündü Berber Özal ve uyuyakaldı. Ertesi sabah, büyük bir tesadüf eseri, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı'na bağlı Yüksek İstişareler Kurulu Alt Komisyonu'nun Devletin Müteveffa Cumhurbaşkanları'nın Gerçekte Nasıl Vefat Ettiğini Araştırma Müsteşarlığı'na bağlı çalışan Adli Bilimler ve İncelemeler Kurumu Yöneticileri, Turgut Özal'ın saçından bir tel almak, yetmezse de naaşını incelemek üzere yeni artırılan bütçeleri sayesinde en yeni cihazlarla donatılmış, girişinde döner kapı olan ve her iki tarafında çember mermerler içinde bir tutam çimen bulunan binalarına götürmek üzere mezara gelmişlerdi. Yetkililer siyah gözlüklerini çıkarmadan Turgut Özal'ın mezarını kazdılar ve tabutu sırtlayıp yeni mi yeni binalarında, soğuk hava ihtiyacı alenen karşılanmış, bir odaya götürüp masaya yatırdılar. Tabutu açtıklarında içinden horul horul uyumakta olan Berber Özal ve keskin bir ispirto kokusu çıktı karşılarına. İyi korunmuş. Kısmi bir ilaçlama yapılmış. Su tabakası çürümeyi engelliyor. Ender görülen bir olaydır dedi bir yetkili. Değil 19, 119 yıl sonra da açılsaydı bozulmamış olabilirdi. Su nasıl girmiş bilmiyoruz, Allah'ın işi. 700 yüzyıl sonra bile böyle şeyler görmem mümkün dedi bir diğeri. Onlar aralarında Turgut Özal'ın saç telini alıp eceliyle mi öldü yoksa ölmeden biraz önce eline tutuşturulan kolada zehir mi vardı anlamaya çalışırlarken, Berber Özal uğultunun etkisiyle uyanıp bir sıçrayışla karşılarına dikildi. Zaten ölmemiş! dedi ertesi gün manşetler. Komadaymış, zehirlenmemiş, kendine geldi diye canlı yayın yaptı televizyon kanalları. İlk Milli Maçta 'Şeref Tribünü'ne bekliyoruz. dedi Futbol Federasyonu Yetkilileri. #BizimTontonUyandi trend topic kaldı günlerce twitter'da. HaberTurk. com. tr'de okuyucu yorumlarında BİRDE ŞÖYle Bakalım Şimdiki Cumhurbaşkanı Geçerli Mİ? :))) yorumu öne çıktı. Nasılsınız Sayın Özal? diye sordu odadaki devlet yetkilileri Berber Özal'a. Biraz cin fena olmazdı dedi Berber Özal. Şaşıran devlet yetkilileri, içine cin damlatılmış vişne suyu getirdiler. Bardağı kafaya diken Berber Özal, Hadi Rusa gidelim çakmaya! dedi. Berber Özal ortalığı ayağa kaldırıyordu. Getirin bir Nataşa atayım kendimi ataşa! Çaresiz kalan devlet yetkilileri, bir dizi gerekli telefon görüşmesi sonrasında, soğuk odanın paralelindeki bir başka odada Berber Özal ile Türkmenistan'dan gelen Eva'yı başbaşa bırakmışlardı. Eva bizim hükümet gibi kadın dediğimiz türden birisiydi. Yetkililer, Özal odadan çıktığında, Eva ile daha iki ay önce büyük bir şans eseri Sultanahmet'te -tabiri caizse- oynaştığını duyunca, gerçek Özal'a ne olduğunu merak etmeye başladılar. Berber Özal Ben gidiyorum ne haliniz varsa görün! diye mahalleye döndü. Soranlara eeeh, diye omuz silkti. Ekşi Sözlük'te Cumhurbaşkanını Kaybeden Ülke başlığı altında entry rekorları kırılıyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/berlinin-ilk-gunleri-birlesme-yillarinin-soundu/", "text": "Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından Berlin bir an için gezegenin, şimdiki zamanın, başkenti haline gelmişti. Her telden sanatçı, ev işgalcileri, bir gecede açılıp bir gecede kapanan kulüpler, barlar, sanat galerileri, yeni dönemin müziğini eşzamanlı yaratan DJ'ler, kalabalık bir rave kitlesi eski şehrin merkezine el koymuş ve onu hayata geri döndürmüştü. Kısa bir dönemdi, çok uzun sürmedi ama Berlin'in, etkisi bugün bile süren imajı aslında o günlerin mirası. Ulrich Gutmair eskinin yıkıldığı ama yeninin de tam hakim olamadığı o geçiş günlerinde oradaydı. 1990 97 yılları arasında yaşanan, modern toplumun kurallarının, hatta devlet otoritesinin askıya alındığı o tuhaf zamanları sözü bizzat dönemin aktörlerine bırakarak aktarıyor. Ulrich Gutmair 1968'de Svabya'ya bağlı Dillingen an der Donau'da doğdu. Duvarın çöküşünden birkaç hafta öncesinde Berlin'e taşındı. Berlin Özgür Üniversitesi'nde tarih ve gazetecilik okudu. Çok sayıda dergide yazıları yayımlanan Gutmair, 2007'den bu yana Berlin merkezli günlük gazete TAZ'ın kültür sayfasında editörlük yapıyor. 2019'dan bu yana farklı dönemlerde Tarabya Kültür Akademisi'nin konuk yazarı olarak İstanbul'da bulundu. Halen Berlin'de yaşayan Gutmair, şu sıralar Almanya'daki punk kültürüyle ilgili bir kitap üzerinde çalışıyor. Ölçüm istasyonları havada çok yüksek oranda kükürt ve karbondioksit tespit eder, bu değerler üç saat boyunca aynı kalırsa, üstüne bir de rüzgar hızının on iki saat süresince saniyede 1,5 kilometrenin altında seyrettiği ve şehrin üzerinde bir alçak basınç sisteminin hüküm sürdüğü görülürse en üst seviyeden hava kirliliği alarmı verilirdi. Böyle zamanlarda Batı Berlin sakinlerinden kapalı mekanları sadece kısa sürelerle havalandırmaları, uzun yürüyüşlerden kaçınmaları ve açık alanlarda spor yapmamaları istenirdi. Bu önlemler Demokratik Almanya Cumhuriyeti'nin başkentinde yaşayanların sağlığı için de faydalıydı muhtemelen. Ama Doğu Berlin'de sağlık açısından kabul edilebilir hava kirliliği sınırları Batı'dakinden çok daha yüksek belirlenmişti, bu yüzden de DAC1 resmi makamları için hava kirliliği esasen gerçekte rastlanmayan teorik bir konuydu! 1 Şubat 1987'de birinci dereceden hava kirliliği alarmı ilan edildiğinde, Batı Berlin polisi saat daha öğleyi bulmadan 2000'in üzerinde trafiğe çıkma yasağı ihlali bildirirken şehrin doğusunda hava resmi olarak tertemizdi. Kesin değerler Doğu Almanya'da kilit altında tutulurdu. kapkara bir kurumu kazımak zorunda kalırdınız. Berlin havasının kiri öncelikle insanların burun mukozaları ve evlerin dış cephe sıvalarında birikirdi. Bu kir, geceleri göğü turuncuya boyuyordu. Çini sobanızda Lausitz'te üretilen Rekord marka kömür briketleri yakıyorsanız, aynı kirlilik sarı bir kül olarak evlerin içinde de ortaya çıkıyordu. Hala ayakta olduğu dönemde Berlin Duvarı'nı Doğu'dan görmek genellikle mümkün olmazdı. Bariyerlerin, otomatik olarak ateşlenen silah sistemlerinin, devriyelerin ve belirli bölgeler giriş izni düzenleyen yönetmeliklerin rejimi, Doğu Almanya'nın başkentinde yaşayan sıradan vatandaşların antifaşist koruma duvarına yaklaşmalarını imkansız kılıyordu. Duvar'ın doğu kısmında boylu boyunca uzanan şeritteki boşaltılmış apartmanlar ve güvenlik nedeniyle boş bırakılmış alanlar geceleri parlak bir ışıkla aydınlatılırdı. Diğer taraftaysa insanlar Duvar'ı rengarenk boyayarak dünyanın en büyük grafiti eserine dönüştürmüş ve gri Doğu'nun onun arkasında gözden kaybolmasını sağlamışlardı. Kaldırımlarda çöp görülmez, evlerin cepheleri reklam tabelalarıyla kaplı değildir. Sadece bir çamaşırhane hizmetlerini sunar müşterilerine. Bombalanıp yıkılmış evlerin molozu Mitte'den çoktan kaldırılmış. Yerlerinde küçük parklar ya da geçici konmuş barakalar var. Fotoğraflardaki insanlar sanki olmamaları gereken bir yerdedirler ama yine de sakindirler. Buraya ait değillermiş gibi bir halleri vardır ama sanki bu sokaklardan başka bir yer de yoktur. Mitte dingin ve sessizdir, Uyuyan Güzel'in şatosuna benzer. 1989'a kadar da böyle kalacak. Sonra insanların artan huzursuzluğu karşısında Politbüro'nun uyku büyüsü bozulacak. Hans Martin Sewcz, Berlin-Mitte'nin sokaklarını fotoğrafladığında Doğu Berlin romantikler için bir cennetti. Bugün sokak fotoğrafları, burada bir zamanlar olanları, burada yaşamış insanları ve o münzeviliği yitirmenin ne anlama geldiğini düşünmeye davet ediyor insanları. Oranienburger Caddesi'nden Tacheles'in5 -bir Trabant'ın, artık yok olmuş bir hayat tarzının lakonik anıtı olarak kafa üstü kuma çakılı durduğu- iç avlusuna girdiğimiz o akşam da Berlin'in kış seması turuncuydu. Binanın arka cephesinde pek göze batmayan, gece on bir-on ikiye doğru açılan gri çelik bir kapı vardı. Yalnız değildim, kimse bir başına gitmez dans etmeye, belki iki belki de üç kişiydik. Kapıdaki korumaya Selam! dedik ve kasada oturan kadına hafif tedirgin bir göz kırptık. Hemen kapının arkasında, sağ tarafta oturuyordu. Üstünde kalın bir ceket vardı. Önünde küçük, metal bir para kasası duruyordu. Sanki Berlin'in en heyecan verici mekanının girişini yönetmiyor da küçük bir şirketin getir götür harcamaları için kullanılan kasasının bekçiliğini yapıyordu. Basamaklardan indik ve merdivenin sonundaki koridora girdik. Tavan alçak, duvarlar sıvasız ve nemli. Onlarca yılın sakinliğinin ve birbaşınalığının; sigara dumanının ve geçmiş partilerde yere dökülmüş biraların kokusu var bodrumda. İlk gelişimizde bu noktada kafamız karışmıştı: Ne tarafa gitmeliydik? Mutlak bir karanlığa açılan dehlize doğru, dümdüz mü? Ya da köşeden sapıp sağa mı? Bu ne yapacağını bilememe durumu bir sürprizle son buldu. Önümüzde karanlığa açılan bir dehliz yoktu, asansör boşluğuna yaslanmış bir aynaydı o. Bir hokkabaz gibi kandırıp, aslında olmayan bir yolun var olduğuna inandırmıştı bizi. Sonra müzik sesi duyuldu. Sağa saptık. Artık içerideydik. Bir off-beat6bumluyordu mekanda. Bas davul dakikada 120 vuruş yapıyordu, istifini hiç bozmadan, yeknesak ama talepkar. Hep zamanından önce vuran senkoplu bir zil insanlara vücutlarını nasıl hareket ettirmeleri gerektiğini dikte ediyordu. Kulağa her biri eksiksiz, doygun ve seksi gelen tek tek tınılar, beatler7 arasındaki boşluklara yerleşip kendi hacimlerini oluşturuyorlardı. Kulaklar yavaş yavaş alıştılar buna. House music'ti bu, muhtemelen Chicago ya da New York'ta basılmış plaklar dinliyorduk. Bu müzik o güne kadar dinlediğimiz her şeyden daha iyi, daha basit ve daha baştan çıkarıcıydı. İnsanlar içeri giriyor, biraz ortalarda takılıyor, birbirleriyle selamlaşıyor, konuşuyor, gülüyor, bira içiyor ve sonra bir ara dans etmeye başlıyorlardı. Oturmaya gelmiyorlardı buraya. Oturmak sadece barda mümkündü. Barın tezgahı ve tabureleri çelik yayların üzerine yerleştirilmişti. Bar taburelerine oturabilmek için adeta tırmanmak gerekirdi. Nihayet bunu becerdiğinizde, sanki bir ağacın dalında oturuyormuşsunuz gibi havada sallanırdı bacaklarınız. Taburelerin üzerinde uzun zaman geçirmek hem rahatsız hem de anlamsızdı. Kulüp; nemli bir mahzen, biraz ışık, insanlar, müzik ve hepsinden önemlisi hareketten ibaretti. Ortalarındaki daha küçük bir alan tarafından birbirinden ayrılan iki salon görünüyordu. Bir sürü iç duvar yıkılıp kaldırılmıştı anlaşılan. Bir lazer ışığı kulübü soldan sağa tarıyordu. Sanki gelecekten uzanan ve bombardıman altındaki Berlinlilerin geceleri Kızıl Ordu'yu bekleyerek sığınıklarda geçirdiği 1945 yılında donup kalmış bir tarihin kalıntılarını işaret eden bir parmak gibiydi. Bir köşede duran moloz yığını, mekanın muhtemelen daha önce nasıl göründüğünü hatırlatıyordu insanlara. Daha arkalarda, karanlıkta, zemindeki içi su dolu koca bir deliğin üzerinde küçük bir köprü uzanıyordu. İnsanlar, ismini bilmediğimiz bir DJ'in çaldığı yeni bir müzikle dans ediyorlardı. Başlangıç döneminde henüz DJ kültü oluşmamıştı, dans ettiğimiz mekanlarınki hariç hiçbir ismi hafızamızda tutmamız gerekmiyordu. Müziğin bizi cezbedip getirdiği bu mekanlarda kokular, yüzler, jestler ve konuşmalar vardı; kendilerine has bir tarzda hareket eden, giyinen, sigara ve içki içen ve beraber bir gece geçirmek için burada, bu mahzende buluşan insanlar olurdu. Kulübün ismi Standige Vertretung'du8. İsmini Batı Almanya'nın daimi diplomatik temsilciliğinden almıştı. Federal Almanya daimi temsilciliği 1974'ten beri hemen Tacheles'in bir köşe ilerisinde, Hannoversche Caddesi'ndeydi ve artık kullanılmıyordu. Üzerinde temsilciliğin resmi unvanı olan Federal Almanya Cumhuriyeti Demokratik Almanya Daimi Temsilciliği yazılı tabela 2 Ekim 1990'da binanın girişinden sökülmüştü. Bundan sonra Standige Vertretung bir devleti temsil eden bir kurumun adı olmaktan çıkarak insanların bizzat yaşamaları gereken şeylerin gerçekleştiği bir mekanı tanımlamaya başlamıştı. Till Vanish sokaklarda bulduğu birkaç eski televizyonu sürüye sürüye bu mahzene indirmişti; bir video kamerayla ekranda görünenleri kaydediyor ve kaydettiğini tekrar kaydetmek üzere ekranda oynatıyordu ve bu şekilde ortaya çıkan feedback'leri bu televizyonlarda gösteriyordu. Sürekli hale getirilmiş bir kısa devreydi bu ve resimlerden ziyade ışık efektleri üretiyordu. Till Vanish'in çok uzaklardan göze batan siberpunk kesimli hidrojenperoksidle sarartılmış saçları vardı. Pazar günleri bazen burada, bu mahzende saç keserdi. Weimar'dan gelmişti Tacheles'e ve hemen yandaki apartmanda oturuyordu. Halbuki bu müzik dansçının kendisini onun kollarına, yavaşça, sanki uykuya dalarmışçasına bırakmasını başka hiçbir müziğin yapmadığı kadar kolaylaştırır. House müziği, ritmlerin döngüsü loop'lar9; basit bir beat üzerine yerleştirilmiş sürekli olarak tekrarlanan yalın bassline'lar10 üzerine kuruludur. Birkaç sound ve bir klavyeyle çalman, genellikle piyanoyu taklit eden az sayıda akor. Eğer bu altyapı üstüne vokal de gelirse söylenenler genellikle müzik ya da dansa dair basit komutlarla sınırlıdır. Müzikteki o tekdüze tekrar, zamanda ilerleyen sarmallara dönüşür ve dans sırasında dolayımsız bir var olma duygusu, insanı avcunun içine alan güçlü bir mevcudiyet ve eşzamanlılık hissi uyandırır. Loop, dansçıları harekete geçirir; meşhur bir house parçasının Can you feel it?11 sorusunda ismini bulan ama aynı zamanda sanki ağızdan çıkması yasakmış gibi dile getirilmeyen öforik nüve, loop'tan kaynaklanır. İşte bu yüzden, gerçekten de bir zaman gelir dans ederek şimdi'de kaybolabilirsiniz. Müziğin doygun sesleri, şıklığı ve beafltri taşır sizi, yabancı bedenlerin hareketleri ve bunlardan fışkıran enerji aklınızı başınızdan alır. Gülümseyen yüzler, bakışmalar, yoğunlaşan ilgi ve temas. Bir saat danstan sonra mahzenin alçak tavanında yoğunlaşan ve tavanda birikmiş kirle karışan ter üzerimize yağmaya başladı. Housebeat üzerinde kayıtlı kadın sesi emrediyordu: Come on! Bunu hatırlamakla kalmıyorum, her an yeniden canlandırabilirim, çünkü Standige Vertretung'daki gecelerin az sayıdaki maddi kanıtından biri olan Scram'in bu plağı, DJ'in Come Onun empire mix'ini çaldığı bir geceden sonra satın aldığımdan beri plak rafımın demirbaşlarından. O gece büyük bir terbiyesizlik yapıp DJ'in omzunun üstünden pikabın üzerindeki plağa bakmıştım. İnsan bazen coşkuyla sınırlarını aşıyor. Ama bunun olduğu gecenin Standige Vertretung'un ilk kışında olmaması gerekir. Come On, New York'ta house plakları hazırlayan Strictly Rhythm adlı firma tarafından ancak 1992'de basılmıştı. Anılarımı ilişiklendirebileceğim, elle tutulur gözle görülür sadece üç malzeme var elimde. Scram'in plağı bunlardan biri, diğer ikisi ise iki Entrance Card. İncecik bir kartona daktilo yazısıyla basılmış ve gösterenlere para ödemeden kulübe girme hakkı veren giriş kartları. Ama öyle anlaşılıyor ki bu kartların bana verdiği hakkı kullanmamışım. Zannediyorum girişteki kasadan sorumlu olan kimse, bu bedava giriş kartlarını sabah kulüpten çıkarken elime sıkıştırmıştı. Ama belki de bambaşka birisi vermiştir. 1989 yılının Ekim ayında, Freie Universitat'te12 okumak için Batı Berlin'e taşındım. Çok iyi bir zamanlamaydı, üç hafta sonra Duvar yıkıldı. Bundan sonraki yıllarda gündüzleri Batı Berlin'in göbeğinde, Freie Universitat geçirdim. Geceleri ise Mitte'deki, alkollü içki satma izni ve vergi levhası olmayan barlarda, işgal edilmiş evlerde ve kulüplerde sürttüm. Hatırlama süreci bir fotoğraf makinesi gibi çalışmaz. Hafızanın sağladığı resimler fludur; kokularla, seslerle ve simalarla karışır, diğer taraftan belki de tamamen başka yerlerde ve başka konularda yapılmış sohbetler de bu simaların birer parçası olur. Farklı yıllarda yaşanmış farklı gecelerden kısacık anlar bir araya gelir ve bir hatıra oluştururlar; kısa sekanslardan oluşan bir kaos, adeta bir stroboskop ışığı tarafından parçalanmış, aslında birbirine ait olan ama ne kadar gayret edilirse edilsin bir hikaye oluşturacak şekilde bir araya getirilemeyen anlar. Ama en azından Standige Vertretung'daki ilk gecelerimden birinin ne zaman ve nasıl sona erdiğini anlatabiliyorum. Bir sabah, henüz güneş doğmadan dik merdiveni tırmanıp nemli mahzenden Berlin'in kış günlerine has turuncu ışığına çıkmıştık. Bir cumaydı, 18 Ocak 1991. O günü hafızamda çok net canlandırabiliyorum çünkü o sabah, Tacheles'in arkasındaki büyük boş arsanın13 diğer tarafında bulunan ve sonradan uzun süre WMF'nin14 yer alacağı binanın yangın önleme duvarında bir şeyler değişmişti. - Demokratik Almanya Cumhuriyeti ; Almancada DDR. -çn - Kuruluş Yılları. Küçük Alman devletlerinin 19. yüzyılda birleşip Alman İmparatorluğu'nu kurmasıyla başlayan ve 1914'e kadar devam eden, büyük bir ekonomik gelişmenin yaşandığı dönem ve bu döneme has sanatsal, özellikle de mimari üslup, -çn - Mitte Almancada orta ya da merkez anlamına gelir, aynı zamanda Berlin'de bir semtin adıdır, -çn - İki Almanya'nın birleşmesiyle üretimleri sona eren, halk arasında Trabi olarak anılan ünlü Doğu Almanya yapımı otomobiller, -yhn - Kunsthaus Tacheles. Eski bir büyük mağazanın yıkılmaktan kurtarılan bölümünde hayata geçirilen alternatif sanat etkinlikleri merkezi, -çn - Ritimde zayıf vuruşların vurgulanması, -yhn - Ritmik müzikal altyapı, -yhn - Daimi Temsilcilik, -çn - Döngü. Elektronik müzikte devamlı tekrarlanan motif, -yhn - Bir parçanın altında çalan bas figürü, -yhn - Hissedebiliyor musun? -çn - Berlin Özgür Üniversitesi. Batı Berlin'in en büyük üniversitesi, -çn. - Brache denilen bu arsalar vaktiyle binaların olduğu ama bombalanmalar neticesinde üzerindeki binalar yıkılmış, halihazırda boş duran büyük alanlardır, -çn - 1991-2010 yıllarında Berlin'in gece hayatına damgasını vuran ve techno kültürüne yön vermiş gece kulüplerinden. İsmini Württembergische Metallvvarenfabrik Aktiengesellschaft'tan alan kulüp, fabrikanın boş binalarını kullanıyordu, -yhn - Savaş. -çn"}
{"url": "https://futuristika.org/besir-fuad-ve-ilk-intihar-salginimiz/", "text": "1852 doğumlu Beşir Fuad, öğrenimine Fatih Rüştiyesi'nde başlar. Ailesinin Suriye'ye göçmesiyle birlikte öğrenimini Cizvit okulunda sürdürür. 1867-1870 yılları arasında İstanbul'da Askeri İdadi'de okur. Mekteb-i Harbiye'yi bitirince de Abdülaziz'in yaverliğini yapar. Sırp muharebelerinde, Rus Harbi'nde, Girit isyanlarında gönüllü olarak görev alır. Erken yaşta evlenir Beşir Fuad. Annesi akıl hastası olduğu için genetik olabilir endişesiyle delirerek ölmekten korkar hep. Bir ara İstanbul'a gelen bir Fransız tiyatrosundaki bir artiste aşık olmuştur. Beşir Fuad ona Kuzguncuk'ta bir ev tutar ve onunla yaşamaya başlar. Bir süre sonra bir kızları olur, adını Feride koyarlar. Bu kızın hikayesi de başlı başına bir öyküdür: Onun izini Beşir Fuad biyografisini yazan Orhan Okay, Beşir Fuad'ın torunu Fuat Tokdemir'in yazdığı bir mektuptan aktarır. 1918'de İstanbul işgalinde İstanbul'a gelen Fransız subaylardan bir binbaşının karısı Ben Beşir Fuad'ın kızıyım diyerek akrabalarını aramaya başlar. O sıralarda Beşir Fuad'ın karısı Şaziye haberi getiren oğlu Selim'e Onu ararsan, sana analık hakkımı helal etmem der. Beşir Fuad'ın Fransız kızı Feride böylece, İstanbul'u terk eden Fransız subayları ile birlikte tarihe karışıp gider. Her intihar bir yardım çağrısıdır fakat bu durum Beşir Fuad'ın intiharı için geçerli değildir. Onunki bilinçli bir tercihtir. İntihar edeceğini iki yıl önce Ahmet Mithat Efendi'ye bir mektupla bildirmesi bu konudaki kararlığını gösterir. İntiharımı fenne tatbik edeceğim; şiryanlardan birinin geçtiği mahalde cildin altına klorit kokain şırınga edip buranın hissini iptal ettikten sonra orasını yarıp şiryanı keserek seyelan-ı dem tevlidiyle terk-i hayat edeceğim. Kan akmakta iken her zaman şiryanı sıkıca tutarak vesair tedbire müracaat ederek muhafaza-i hayat mümkün olduğu halde azmimden nükul etmeyeceğim! Dönemin Tarık gazetesi; Muharririn-i osmaniyeden Beşir Fuad Bey evvelki gece Babıali civarında, Nallı Mescit Mahallesi'nde vaki hanesinde facialı bir surette intihar etmiştir,'' diye duyurur haberi. Arzu ettim ki, bir insanın öldüğünü ve ölürken neler duyup hissettiğini bildirmek suretiyle insanlığa bir faydam dokunsun, diye yazıyordu günlüğünde. İntihar ettiğinde 35 yaşındaydı. Selahattin Hilav, Beşir Fuad'ın intiharında A. Mithat'ın ve yoldaşlarının sandığı gibi düşüncelerini doğurduğu kaçınılmaz sonuç bir tür sürüklenme değil, tam tersine bilimsel bilgilere dayanan bir dünya görüşünden kaynaklanan bir seçme özgürlüğü, yani, yaşamı ya da ölümü seçme özgürlüğü söz konusudur. Nitekim Beşir Fuad'ın bilimsel bir deney yapar gibi intihar etmesi, intiharına iki yıl önce karar verip belli bir tarih saptaması cesedini Mektebi-i Tıbbiyye'de öğrencilere teşhir dersinde yararlı olsun diye bağışlaması, intiharından söz ederken Bu fikri, yaz gelirse Kağıthane'ye gideceğim gibi telakki ettim demesi, tartıştığı şairlerin intiharı konusunda çıkaracakları söylentilerle alay etmesi, saydam bir bilincin ve gelişmiş bir bireyin öz yaşamı konusunda karar veren özgürlüğünün sonucudur diyerek Beşir Fuad'ın intiharını bir 'seçme özgürlüğü' olarak değerlendirir. Beşir Fuad'ın hemen ardından da İstanbul'da ilk intihar salgınımız başlar. Tıpkı Beşir Fuad gibi intihar edenler olur. Devlet erkanın intiharı suç sayması ve II. Abdülhamid'in basın yasakları gecikmez. Kısacası o dönemde Batı'nın vaktiyle yaşadığı serüvenini yaşıyorduk. Bu salgının en dikkat çekici olayı ise 1891'de şair ve bürokrat Rami Sadullah Paşa'nın intihardır. Sadullah Paşa, bir sürgün olarak gönderildiğini düşündüğü Viyana'daki elçiliğinin sekizinci yılında ağzına hava gazı hortumunu sokarak intihar eder. Kendisi gibi muhalif arkadaşlarının tutuklanmasından dolayı umutsuzluğa kapılıp intihar ettiği söylenir. Bazılarına göre ise Sadullah Paşa, elçilikte çalışan Anna Schumann adlı 24 yaşındaki hizmetçi ile yaşadığı yasak aşkın ve bu aşktan doğan çocuğun eşinin ve II. Abdülhamid'in kulağına gitmesinden korktuğu için 14 Ocak 1891'de öğle vakitlerinde elçilik odasında intihar eder. II. Abdülhamid, olayın incelenmesi için İstanbul'dan bir heyet gönderir. Heyet, Anna Schuman dahil, herkesi tek tek sorguya çektikten sonra Paşa'nın intihar ettiğine hükmeder. Eşi Necibe Hanım ise Sadullah Paşa'nın öldüğüne bir türlü inanmaz. Paşa'nın beğendiği pembe elbiselerini giyip Sadullah Paşa Yalısı'nın penceresinden denizi seyrederek eşinin gelmesini bekler yıllarca. Daha ilginci ise Sadullah Paşa, kendisi gibi yasak aşk yaşayan büyük oğlu Asaf Bey'i zorla evlendirmiş ve bu evlikten dolayı mutsuz olan Asaf Bey'in de intihar etmiş olmasıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/betty-bolton/", "text": "1920 ile 1940 arası yıllarda önemli bir oyuncu olan Betty Bolton, Londra'da sahnelerden inmediği gibi pek çok kayda kontralto sesini bahşetmişti. Bunlardan en popüler olanı, Ten Cents a Dance adlı, aşağıda -sadece- görüntülediğiniz kayıt. Devamını şuradan seyredebilirsiniz. Dönemin eğlencesi vodvillerin vazgeçilmez bir oyuncusu olan Bolton, sinema, radyo ve televizyonda da rahat tavırlarıyla pek çok çalışmaya katılmıştı. 1936'da başarılı kariyerine son vererek sahneleri bıraktı. Yuvarlak yüzü, anlamlı ifadesi, simsiyah saçları, kulağının arkasına taranmış saçından yüzüne doğru kıvrılan bir parça perçemi ile zihinlere kazınan görünüşüyle Bolton çok yönlü bir sanatçı idi. 1916'da henüz 10 yaşında iken sahneye çıkan Betty Bolton'un annesi West End sahnesinin işletiyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında Odds and Ends, Mind Your Backs gibi oyunlarla tanınmaya başlayan Bolton, bazen erkek bazen de kız çocuğu rollerini üstleniyordu. Çocuk yıldız olarak son oynadığı rol ise 1919'da Finfinella müzikali idi. Genç kızlığında müzikallerin, vodvillerin yanı sıra melodramatik oyunlarda da başarılı olan Bolton'un canlandırdığı karakterler geniş bir yelpazedeydi. Radyo tiyatrolarında dinlenen, filmlerde seyredilen Bolton, ilk televizyon yayını denendiğinde de tüm zerafeti, içtenliği, profesyonelliği ile oradaydı. 1930'lu yılların sonunda kızının doğumu ile sahnelere veda eden Bolton, 1920'li yılların Londra gece hayatına tanık son kişilerdendi. 2 Nisan 2005'te vefat ettiğinde 99 yaşındaydı. 13 Haziran 1998'de Betty Bolton aradan yıllar geçtikten sonra bu yayını tekrar izlediğinde kendisini tanır fakat çekimin tarihini hatırlayamaz."}
{"url": "https://futuristika.org/beyninizi-kullanin-kisisel-gelisin/", "text": "Hiç kişisel gelişim kitabı satın aldınız mı? Ben aldım. 60 saniyede bütün problemleri halletmeyi vaat ediyordu kitap, ben o zamanlar kaç yaşındaydım net hatırlamıyorum ama 6 yaşından itibaren hayatımız boyunca çözemediğimiz her şeyi 60 saniyede halletme olasılığını düşününce market rafında müşterilerle nasıl flört ettiğini anlayabiliyorum. Beni de oldukça geliştirmiş demek. Benim kalbimi kazanması hedeflenen kiloyu vaat etmesiyle olmuştu. Bir tatil seyahati sırasında bikiniye hazır mısın reklamları her yerde bangır bangır kafamı yiyip acaba bikiniye gerçekten hazır mıyım diye düşünürken, mola yerinde bikiniye ayırdığım düşünme hacminin binde birini bile sarf etmeden yani hiç düşünmeden almıştım kitabı. O zamanlar bu kadar yaygın değildi bu furya, ya da benim gözüme çarpmamış olabilir. Yalnızca Kişisel Gelişim Uzmanları Bize Gül Bahçesi Vaat edebilir. Uykumuzu düzenler, para kazandırır, kariyer sahibi eder, patronumuz için vazgeçilmez eleman yapar, zam alamasanız da iyi bir unvan sahibi eder, evlendirir, çocuk sahibi eder, çocuğumuz çok zeki ama hiperaktif olur, sevgililerimiz bize delicesine aşık olur, kaynanamızla iyi geçindirir, kaliteli zaman geçirmeyi öğretir, az parayla çok yemek yemeyi, çok yiyerek zayıflamayı sağlar. Kitap satış sitelerinde kişisel gelişim yazıp arattığımda gördüm ki bu kitapların el atmadığı konu yok neredeyse. Durum bu kadar önemli olunca, konu hakkında uzmanlarımız da bir hayli çalışkan ve yaratıcı. Okuduğum bütün makalelerin çoğunda en özverili olan taraf kadın'a düşüyor. Üstelik bu hiç de anormal değil. En çok stresle biz baş etmeliyiz, böylesi evliliğimizin, çocuklarımızın ve işimizin menfaatine. Bu satırları lütfen dikkatle okuyunuz. Çünkü iş dünyasında başarıyı yakalayabilmek için karşımızdaki en büyük duvar bazen kendimiz olabiliyoruz. Erkek veya kadın, hangi cins olursa olsun fedakarlık yapması gerektiğini, aynı ortamda çalışabilmek için kendinden ödün vermesi gerektiğini bilmeli. Bu demek değildir ki, öz kimliğinizden ödün vereceksiniz. Hayır, anlatmak istediğim; sadece durumu idare etme şeklidir. Yani bir kadın olarak ben gerektiğinde erkekleşiyorum. Fakat bunu kadınlık öz kimliğimi kaybetmeden yapıyorum. Bir kadın olarak bir erkeğe anlaması gereken dil erkekçeyse bunu kendime uydurarak karşımdakine gerekenleri söylüyorum. Başarılı da oluyorum. Kahramanımız erkeklere de gerektiğinde kadınlaşmalarını tavsiye ediyor. Empatinin böylesi. Hayatın güzelliklerine kendinizi kapatmayın, MAKYAJ YAPIN. ... Dışarıdaki insanlara da kendilerinin de iş kurallarını bilen, uygulayabilen, gözü kara, saldırmaya hazır kurtlar olduklarını göstermeye çalışırlar. Bütün bu durumlar onları yaptıkları işle uğraşmaktan da daha fazla yorar. Böyle durumlarda onlara en güzel ve etkili desteği erkek rakipleri vermektedir. Erkeklerden gelen bu olumlu desteğe karşın hemcinsleri onları beğenmez, en acımasız eleştirileri yapar ve imza attıkları başarılara bile şüphe ile bakarak onların enerjilerinin tükenmesine sebep olabilirler. Hemcinsleri Ben yapamadım, o da yapamasın mantığıyla hareket eder. En ufak bir tökezleme anında hemen ortaya çıkıp hemcinsini yerden yere vurmaya hazırdırlar. Böyle durumlarda en büyük tehlike kadınların kendilerine olan güvenlerini kaybetmeleridir. Her şey bu çağın başının altından çıkıyor. Balkanlardan yurdumuza gelen soğuk hava dalgası gibi beraberinde problem üstüne problem getiriyor. Nedenleri önemli değil, bunu kabul edin yeter. Bu kadar modern olmasaydı aslında bütün bunlara ihtiyacımız kalmayacaktı. Kişisel gelişim yazımlarının ilk cümlesi de ''modern çağda'' şeklinde başlamazdı. Stres de bir modern çağ getirisi. Ve onunla ancak NLP uzmanları başa çıkabilir. Ve isterseniz siz de cüzi olmayan ücretler karşılığında birer yaşam koçu olabilirsiniz, hayal gücünüz müsaitse kendinize daha güzel ünvanlar bulabilirsiniz. Modern çağın beraberinde getirdiği sıkıntılardan biri de özellikle büyük şehirlerde yaşayan genç kadınların kendilerini mutsuz etme potansiyelleridir. Gün geçtikçe çevrenizde bakımlı, aktif, çalışkan, başarılı, azimli, kararlı, iş gücü yerinde, kendi parasını kazanan, ailesinden ayrı yaşayan, bir çok imkana sahip olan ancak mutlu olamayan genç kadınların sayısının artığını fark edebilirsiniz. Bu artışın çok sayıda farklı nedeni olabilir. Kişisel sebepler bir tarafa konulursa genel olarak eğitim seviyesinin artması ve eğitim alan popülasyonun genişlemesi, bununla birlikte çalışan genç kadınların sayısındaki artış, kendi parasını kazanan genç kadınların ailelerinden destek alma ihtiyacı duymamaya başlaması, ayrışma eğilimi ve özgür yaşama isteği gibi sebepler genç kadınların büyük bir denizde tek başlarına kulaç atmalarını sağlıyor. Bu yoğunluğun içerisinde bir şeyler hep eksik kalıyor. Genellikle de bu eksik mutlu bir yuva kurma hayalinde kendini buluyor. Bu genç kadınlar vefalı insanların ve kendilerini koruyup kollayacak bir erkeğin yokluğundan muzdarip oluyor. Çoğunun diline yansımasa da bu durum içten içe birçok genç kadını kıskacı altına alıyor. İşte hayatınız boyunca sahip olmamız gereken her şey tek bir cümlede sıralanmış. Bütün bunlara sahipseniz mutsuz olmaya hakkınız var, ama bunlar yoksa mutsuz olabilirsiniz. Makalelerin tamamına bakacak olursak, aralarında altına çizdiğimiz söylemleri herhangi bir polemiğe tartışmaya mahal vermemek için, diğer sözde iyi niyetli uzlaştırıcı cümlelerin arkalarına ustaca sakladıklarnı fark edebiliriz. Cevap Basit: Elbette kişisel gelişim kitaplarıyla. Sinan Akyüz kız tavlamak isteyenlere, kişisel gelişim kitabı okumasını öneriyor! Kadınların koştuğu şeylerin peşinden koşmak istiyorsanız, kişisel gelişim kitapları okuyun. 'Tavlama taktikleri'ni bir kenara bırakın, 'tavlanma taktikleri'ne bakın.... Kesinlikle hayır. Şayet ilişkilerinizde doğru yolu bulmak istiyorsanız, bu tarz popüler kitaplardan uzak durun. Unutmayın ki, kelin merhemi olsa başına sürer. Yani kadın hazır başarıya konmak istiyor, kendileri başarısız olsa da olur. Erkekler başarılı olsun yeter! Başarı dediğin nedir ki? Kadınların ihtiyacı yok, eşleri sevgilileri başarılı olsun yeter. Kadınlar böyle de mutlu olabilir! Sinan Akyüz ''Brain is the new sexy'' cümlesini onca başarılı yapıtlar vermesine! karşın nasıl bu kadar yanlış anlamış olabilir inanılır gibi değil doğrusu. Sanırım arada kaçırıp okumadığı birkaç eksik kişisel gelişim kitabı var. Ayrıca önceki makalalerle karşılaştıracak olursak işten güçten elimizi ayağımızı çekmeli, başarılı bir erkeği elde etmeliyiz. Yani bütün o taktikleri bir kenara atmalıyız. Elimizdekileri nasıl değerlendireceğimizle ilgili taktiklerin sonu hiç gelmeyecek. Kitap yazan, şarkı söyleyen, kilo veren, oyuncu olan vs. herkes hepimize bir gün bu konuda taktik verecek. Ayrıca yaşanan sıradan, olağan, sakinliğimizi koruyarak veya zamanla düzeltebileceğimiz herhangi bir problemde bile bize kendimizi eksik hissettirmemizi sağlayacak, nlp eğitimleriyle kendimizi geliştirmemizi tavsiye edebilecek bir kişisel uzmanı mutlaka bizi bekliyor olacaktır. Tüm bu alıntılardan anlaşılan şu ki; zaaflarımızı, mutsuzluklarımızı, başarısızlıklarımızı sömürmenin yeni adı olan ''kişisel gelişim sektörü'' en çok kendini geliştiriyor. Zira çoğumuzun hala en az beş kilo fazlası var."}
{"url": "https://futuristika.org/biat-ve-demokrasi-iste-meydan-iste-can/", "text": "Toplumumuzda demokrasi anlayışının neden zar zor yayıldığına dair bir sürü şey söylenebilir. Toplumun temeline henüz yayılamamış bir ekonomik kalkınmadan, çözemediğimiz bir kimlik hissine; ötekilere, değişikliğe dair var olan hoşgörüsüzlükten, benimsenmemiş ahlaki bir temele ve yerine oturmamış toplumsal hayallere kadar, bir sürü neden sayılabilir. Fakat, Eleştirel Söylem Analizi yönteminin kurulmasına ve ilerlemesine yaptığı geniş çaplı katkıları ile tanınan Norman Fairclough'a göre toplumsal değişimin en önemli göstergesi o toplumda yaygın olarak kullanılan söylemlerdir. Toplumun dolaşımda tuttuğu, dolaşıma kattığı ve ondan çıkardığı söylemlere bakarak toplumun kendini, başkalarını nasıl gördüğüne ve üyeleri arasındaki ilişkileri neye göre ayarladığına göz atabiliriz. Konunun bize sunduğu zenginlik içerisinde tamamen kaybolmadan önce dolaşım, söylem ve ilişkinin ne demek olduğuna ve bu konuda nasıl özel yerler tuttuğuna dair bir iki satır söz söylemek faydalı olur diye düşünüyorum. Her ne kadar günlük hayatımızın seyri içerisinde bu üç kelimeyi rahatça kullanıyor olsak da, insan ilişkilerinin akademik incelenmesinde bahsi geçen kelimeler daha özel anlamlar kazanıyorlar. Söylem kelimesini kısaca özetlemek hayli zor, çünkü aslında dünyada var olan herşey bir söylem. Yine Fairclough'un çizdiği yoldan gidecek olursak, söylemin kişiler arası birbirleri ile olan konuşmalarından ziyade toplumsal bir fenomen olarak görüyoruz. İnsan iletişimine davranışsal olarak bakan ve benzer bir şekilde iletişimin kişisel değil, toplumsal bir olay olduğunu söyleyen Watzlawick'e göre hiç kimse ilişki kuramamazlık yapamaz. Herkes, her an, her davranışı, küçük mimiği, sessizliği hareketleri veya hareketsizliği ile aslında etrafı ile bir iletişim, bir diyalog içerisinde. Fairclough, söylem kelimesini toplumsal bir kavram olarak tanımlayarak aslında benzer bir rotadan seyrediyor. Fakat bunu söylem olarak tanımlayarak bahsi geçen düşüncenin iki anlamda daha da gelişmesini sağlıyor. Bunlardan birincisi, her söylemin aslında bir hareket ve etki olduğu. Bu literatüre en büyük katkıyı J. L. Austin How To Do Things With Words (1962) ve onun öğrencisi John R. Searle Speech Acts (1969) kitaplarında yapıyorlar. Bu iki devi buraya sığdırmayı düşünmek bile büyük bir haksızlık olur. Lakin, kısaca şunu söyleyebiliriz diye düşünüyorum: Söylediğimiz şeyler aslında bir edim, bir hareket, fiziksel etkiler gibi etkileri var. Sözlerimizle, mimiklerimizle davranışlarımızla yani söylemlerimizle soru sorabiliriz, iftira atabiliriz, kendimizi savunabiliriz, suçlama yapabiliriz, kanıt sunabiliriz, tartışmalara girebiliriz, protesto edebiliriz, boyun eğebiliriz. Bunlar o hareketleri en az fiziksel olarak yapmak kadar, hatta bazen daha da etkili olur. Her ne kadar sevgili Ziya Paşamız çok güzel bir şekilde ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz demiş olsa da, bunu en iyimser olarak yarı doğru bulabiliriz. Lafın boş veya ucuz olduğuna dair bir düşünce, maalesef boş vaatlerin bolluğundan kaynaklansa gerek. Fakat boş vaatlerin veya yalanların bolluğu, o lafın boş veya ucuz olduğunun bir göstergesi değildir. Aksine, yalan söyleyen bir insanın kendisini ve etrafını nasıl gördüğüne dair bir altın madenidir. Bu şekilde, söylem, kişiler arası konuşmalardan veya bir siyasetçinin söyleminden biraz daha kapsamlı bir anlam kazanmış oluyor. Bu tanımı ile söylem, bir toplumdaki bireylerin toplumun geri kalanına nasıl iliştiğinden, ilişkilerine nasıl yürüdüğünden ve görüldüğünden, söylem sahiplerinin aslında yapmak istedikleri şeyleri açığa çıkarmaktaya kadar, onu analiz etmek isteyenlere geniş bir pencere açıyor. Peki, söylem dahilinde üst üste bahsettiğimiz ilişkinin, bizim bildiğimiz, hergün onlarca defa kendi içimizde, işimiz, arkadaşlarımız ve ailemiz arasında yaşadığımız ilişkilerden bir farkı var mı? Biraz. İletişim felsefesinin de büyük oranda katkısı ile, insanı ve toplumu inceleyen çoğu disiplin, bir insanın aklı olduğuna dair inançlarını bir kenara bıraktı. Aslında, insanın aklını incelemeyi bıraktı desek daha isabetli ifade etmiş oluruz. Bunun sebebi, yukarıda bahsi geçmiş olan Watzlawick'in çok açık bir şekilde ifade ettiği gibi insanın kendi aklı dışında bir perspektifi olmadığıdır. Ne yaparsak yapalım, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, kendi aklımızın dışına çıkıp, başka bir yerden bakamıyoruz dünyaya. Bütün gördüklerimiz, yaşadıklarımız, duyduklarımız yani bütün tecrübemiz bizim aklımızın süzgecinden geçiyor biz anlamadan önce. Algıladığımız herşeyde, o yüzden, belli bir cinsiyet, sınıf, meslek, geçmiş, toplum ve kültür perdesi var. Bunu kabullenmenin bir kaç tane sonucu var. Birincisi, bir olaya objektif yaklaşmak diye birşeyin imkansızlığı ortaya çıkıyor. İkincisi, başkasının aklına girmek gibi bir düşüncenin aslında ne kadar saçma olduğunu görüyoruz. Başkasının aklına giremediğimiz için, başka insanları anlamak akıllarını okumaya çalışmakla olmuyor. Onun yerine o insanın sözleri ve davranışları ile kurduğu ilişkilere bakıyoruz. Söylediği şeylerde kendisini ve başkasını nasıl gördüğüne dair ipuçları arıyoruz. Böylece ilişki dediğimiz şey, söylemin altında var olan bir ray gibi, insanların ve takiben toplumların kendilerini ve etrafındakilerini nasıl gördüğüne dair bize çok şey söylüyor. Dolaşım ise, belli bir ilişkiler kümesinde hangi söylemlerin ne sıklıkla, hangi anlarda ve ne şekilde tekrar edildiğine bakıyor. Dolaşımı incelemek bize o toplumun hangi anlamlara ne kadar ve ne şekilde değer verdiğini gösteriyor. Buna mükemmel bir örnek günümüz Avusturalyalı filozof Peter Singer'ın George W. Bush'un söylemlerini incelemesinde çıkıyor. The Presindent of Good and Evil (2004) isimli kitabın girişinde, Bush'un söylemlerini analiz eden Singer, şöyle bir şeyle karşılaşıyor. Bush, başkan olduktan, 16 Haziran 2003'e kadar geçen süre içerisindeki bütün konuşmaların %30'unda, ki bu 319 gibi bir rakama denk geliyormuş, kötülükten bahsetmiş. Fakat kötülükten bahsettiği zamanların 914 tanesinde, kötülükten bir isim olarak bahsetmiş ve sadece 182 tanesinde bir sıfat olarak bahsetmiş. Yani, Bush, insanların yaptığı kötülüklerden, kötü insanlardan veya olaylardan bahsetmek yerine, kötülükten bir kavram, olgu, insanların davranışları dışında var olabilen bir şey olarak bahsetmeyi tercih etmiş. Peter Singer'ın yaptığı ustaca çıkarım, insanların ve toplumların anlaşılmasında bahsettiğimiz üç kavramın önemini bizim için gözler önüne seriyor. Bush'un kötülük kelimesinin hangi anlamını ne sayıda kullandığı, bize onun dünyanı, kendisini ve etrafındakileri nasıl gördüğüne dair çok şey söylüyor. Bu kavramların bu şekilde açıklanması ve akılda tutulması, sadece bu yazı için değil, günlük hayatımızda karşılaştığımız tüm insanlar, söylemler, deyimler ve kalıplaşmış sözleri anlamak için de çok yararlı bir altlık olacaktır. Gelgelelim bu yazıda ele alacağımız kelimeye. Bu noktada Duman'a hakkını vermem lazım diye düşünüyorum. Meydan kelimesi ile ilgili fikir, misafirliğe giderken dinlediğim Seni Kendime Sakladım şarkısında işte meydan işte can sözleri ile aklıma geldi. Türkçe'de meydan kelimesine verdiğimiz anlam ve kullanım şeklimiz, demokrasi anlayışımıza dair çok şey sölüyor. Meydan kelimesini demokrasiye bağlamamız için, meydanın Türkçe'de nasıl kullanıldığını biraz daha yakından inceleyelim. Bu kullanımlardaki agresifliği, güç ve egemenlik hissini meydanı bırakmak sözünü söylerken ve düşünürken hissettiğimiz burukluk ile anlayabiliriz. Meydanı bırakmak, yani kaybetmek, yani mücadeleye devam edememek, yani o karşılığa cevap verememek. Benzer bir şekilde, meydanı boş bulmak sözündeki fırsatçılık, belki çirkeflik ve onursuzluk biraz da, hiç bir karşı koyulma fırsatı bulmadan, zorlanmadan, kimse ile çarpışmadan söz ettiğimiz egemenliğe ve güce sahip olmayı anlatıyor. Yani meydanı boş bulanın eline aldığı güç, bir anlamda, gerçek olarak görülmüyor. Meydanda geçecek o çarpışma, o zorluklara göğüs germe ve egemenliğe erişebilmek için rakiplerle yüzleşip galip gelme bizim için o kadar önemli ki, meydan dayağı yemekten tutun, meydan savaşı kazananlara verilen özel bir madalyamız bile var. TDK'nın internetteki sözlüğü, meydan savaşını Bir savaşta, kesin sonuç almak için düşmana karşı bütün güçlerle yüklenilen ölüm kalım savaşı olarak tanımlıyor. Bu tanım bize meydan kelimesinin özel vurgusunu anlatıyor olmalı. Çünkü ölüm kalım olmayan savaş var mı, çok emin değilim. Buna rağmen, meydan kelimesinin, savaş kelimesine kattığı özel anlam bütün güçler, kesin sonuç ve ölüm kalım. Her ne kadar meydan kelimesinin özel durumu burada açıkça görülse de, meydan savaşının bu tanımı beni çok da ikna etmedi savaş tarihine gönderme yapan daha teknik bir tanımı olduğunu düşündüm. İngilizcesi olan pitched battle sözünü aradığım zaman istediğim anlamı bulduğumu düşündüm. Meydan savaşının ingilizcesini açıklayan kaynaklara göre meydan savaşı bir nevi düello. Tarafların savaşılacak yere ve zamana önceden karar verdiği ve o meydana savaşacaklarını bilerek ve kararlaştırarak geldikleri bir savaş türü. Şayet bu anlamı Türkçe kullanışı için de doğru ise, meydan kelimesinin özel anlamına daha da bir önem katıyor. İş yiğitliğe bağlanıyor. Çünkü kapışmaya karar verilip de o meydana çıkmayan yiğit veya onurlu olarak görülme şansını hayli azaltıyor. Meydan savaşının kaybedilmesinde dahi meydana çıkmış olmanın onuru var halbuki. Meydan savaşının bu özel durumu bizim toplumumuz ve kültürümüz için o kadar önemli ki, bu tür bir savaşı kazananlara Mareşal rütbesini vermiş olan bir silahlı kuvvet yapımız mevcut. Aslında burada illa demokrasi dememiz gerekmez, zaten demokrasinin de kalıplaşmış bir tanımını ve uygulamasını bulmak hayli zor. Her kültür, her toplum demokrasi kelimesinin altında yatan anlamı kendi şartlarına göre uyguluyor. Sovyetlerdeki demokrasi anlayışında parti üyeleri arasında seçim yapılıyordu. A. B. D.'de genel seçimler de sadece iki parti arasında olmasına karşılık neredeyse her iki yılda bir hem meclis hem senato için yerel seçimler yapılıyor. Almanya'da seçmenler parti isimleri ile beraber siyasetçilerin isimlerini de belirtiyorlar. Hatta çoğu demokrasinin belkemiğini oluşturan anayasa, İngiltere'de yok. Bu uygulama örnekleri ülkeden ülkeye çoğalıyor. Fakat demokrasi ile kastedilen temel prensipler kurumlar arası güç dağılımı, denetim ve denge; kişiler arası saygı ve güven gibi seçmene önem verilen ülkelerde olabildiği kadar ön planda tutulmaya çalışılıyor. Demokrasi denen anlamlar bütününün herhalde en önemli ayaklarından biri ise itiraz hakkı. Gerek halkın gücü elinde bulunduranların kararlarına itiraz edebilmeleri, gerekse siyasetçilerin birbirlerinin kararlarına rahatça karşı gelebilmeleri, demokratik olduğunu iddia edebilen toplumlarda olmazsa olmaz. Çünkü itiraz hakkının imtiyaza dönüşmesi, bir toplumu demokrasiden otokrasiye çeviriyor. Demokratik bir sistem, bu hayati hakkın dile getirilmesini kurumlaştırıyor ve biz halk olarak itirazlarımızı veya rızamızı seçim yolu ile belirtebiliyoruz. Fakat söylenecek her söz, her fikir ve alınacak her taraf bir sonraki seçime kadar bekleyemez. Demokratik bir sistemin parçası olabilmişse şayet, halk alınan kararlar karşısında fikrini açıkça ifade edebilmeli ve bunun karşılığında bir yaptırımla karşılaşmamalıdır. Bunun en bilinen yolu ise protestolardır. Toplumda ve basında yankı uyandırarak siyasilerin dikkatlerini belli konulara çekmek isteyen ve belli konularda siyasilere takip edildiklerini hatırlatmayı amaçlayan protestolar en temel demokratik haklardan biridir; seçme ve seçilme kadar hayatidir. Protestolar nerede yapılır? Meydanlarda. Demokratik geleneğin bizden biraz daha kapsamlı uygulanabildiği Avrupa'nın çoğu başkentinde trafiğe kapalı en az üç-dört meydan var. Bununla beraber, demokratik olmayan toplumlarda meydanların nasıl kullanıldığı da meydanın önemini anlamak açısından gayet önemli. Kremlin veya Tiananmen meydanlarının devletin baskıcı gücünü göstermesi için bir araca dönüştüğü yadsınamaz bir gerçek. Bizim ülkemizin başkentinde ise meydan diye adlandırılan Tandoğan tamamen trafiğe açıkken, Sakarya Meydanı ise sağı solu lokanta, işletme dolu dar bir alan. İstanbul'da Taksim meydanı da trafik ile çevrelenmiş durumda ve alan olarak en iyimser ölçü ile orta boy diyebiliriz. Şöyle böyle meydan havasında olan Beyazıt ve Konak meydanları ise o şehirler dışında çok bilinen, göz önünde tutulan ve gösterilen yapıldığı yerler olarak tanınmıyorlar. Yani anlayacağınız, her ne kadar seçilmiş olsalar da, belediyelerimizin ve siyasilerimizin meydanlara çok sıcak bakmadığı gayet açık. Bir başka deyişle, protestoculara meydan vermiyorlar. Çünkü meydana çıkmak, bizde demokratik bir hak değil, otoriteye bir başkaldırı, karşı koyma olarak algılanıyor. Bunun sebebi ise, büyük bir oranda, meydan kelimesine yüklenmiş olan anlam. Şimdi polislerin meydana çıkan veya çıkmaya çalışan öğrencilere neden meydan dayağı atmaktan çekinmediğinin bir sebebini de görmüş oluyoruz. Meydansız bir demokrasi neye benzer? Bir nevi meydan sürekli boş değil mi? Şimdi burada aslında yaman bir çelişki ve tutarsızlık var. Bir taraftan meydan istemeyen bir siyasi gelenek hakimken, bir taraftan da söylemlerinde meydanın boş bulunmasından elde edilen egemenliği gerçek kabul etmeyen bir toplum var. Buna karşılık, kimse meydanların daraltılmasına itiraz ediyormuş gibi durmuyor. İtiraz etmeye çalışanların ne hale düştüğü belli. Buradan anlaşılıyor ki, toplumumuzdaki demokrasi anlayışı kendisini biat etmeye, itiraz refleksi ise kendisini şartlanmaya bırakıyor. İtiraz hakkının ortadan kalkması ile o sistemin demokrasi olmaktan çıktığını belirtmiştik. Fakat tekrar soralım: itirazsız ve meydansız demokrasi olur mu? Olursa nasıl olur ve o toplumun geleceği nereye gider? Bunların hepsini zaman bize teker teker gösterecek. Toplumumuzda demokrasinin daha çok yayılması için meydan kelimesinin anlamını değiştirmek ve toplumda yaymak hayli gerçek dışı ve çok zaman kaybettirebilecek bir proje. Zaten tek sorun meydan kelimesine yüklenen anlam değil. Fakat, meydan kelimesinin anlamından yaptığımız çıkarım ile bu anlamın toplumda nasıl uygulandığına bakarak karşımızdaki zorlukları daha iyi tanıma fırsatı buluyoruz. Gücü elinde bulunduranların itirazı tehdit, başkaldırı ve itaatsizlik olarak algılaması, itiraz edenlerin ise meydanı bırakmaya meğilli olmaları. Şayet demokratik hakların daha sık, daha çaplı ve daha cesurca yaşandığı bir toplumun parçası olmak istiyorsak, itirazla yaşamaya alışmamız, itirazları dinlememiz ve onları kendimizi geliştirmek için bir fırsat olarak görmeye başlamamız lazım. Bu arada doğru düzgün, trafiğe kapalı ve büyükçe bir kaç meydan yapsak da fena olmaz."}
{"url": "https://futuristika.org/bicycle-film-festivali-istanbulda/", "text": "- ROOFEEO"}
{"url": "https://futuristika.org/bilge-karasu-donenen-bir/", "text": "Yalnızlık vardı erkeklerin içinde. Dumanın ardından Kadınlar yalnız değil. Kadınlar yalnız olamaz. İçtiğinde bile, dedim. Duman parçalandı. Yalnızlık vardı erkeklerin içinde. Kadın, dumanların arasından sıyrılıyor, süzülüyordu. Işıklar karadı sonra. Kadın, dumanları, akışıklıklarıyla yırtan kuşlara dikmişti gözlerini. Kuşlar ortada dönüyordu. Sonra bir kadının kolları karanlığın içinden geçti, onlara katıldı, kuşlar bu kollara uydu. Kuşlar yalnız değildi. Kadının kollarında yaşıyorlardı hep birlikte. Yalnız olan erkeklerdi. Kadın yanlarındaydı, yalnız olamazdı. Yarın ayrılacak olan o değil benim. Kabına sığmayan kıvranışlar içindeler kurtulmak istemiş gibi kutulmanın boş olduğunu akıllarına bile getirmeden. Erkekler kuşlardan daha kuş, ayaklarının yerden kesileceği anı bekliyorlardı. Kadınlarsa yayılıyor yerde dağılıyorlar dönmeler içinde. Topunun topukları sağır ediciydi. Erkekler başlarını gene önlerine eğdiler. İkimizin de üzerinde ayrılık asılı ispanyollar dönedursun neden onlara bakmaktan içmekten gözümüzü örtünün ak üstüne ak nakışlarına dikmekten daha iyi bir şey yapamıyoruz. İspanyollar yay büklümleri içinde toprağa bütün ağırlıklarıyla bastılar. Erkekler kadını unutmuştu bir ara. Birden hatırladılar. Ağır ağır içiyordu. Herhangi bir gece onun için içer de bakar da. Bakıyordu, ortaya gelen Barlini'ye. Baktık. On parmağında sekiz çubuk, çubukları dengede tutuyor, tabaklara isteğince can veriyordu. Tabaklar, çubuklar, makaralar, sepetler, şapkalar, havaya uçtu, döndü, fırıldadı, kondu; eline, alnına, burnuna, kıçına. Herkes ona bakıyordu. O, tabaklarına dikmişti gözünü. Onlara karşı; yalnızlığın örten dalgası içinde. Işık çevresinde dalgalanırken bile. Çocukluğunda anasından dayak yemiştir, dedim. Okula gitmemiştir bu işleri kavramağa çalıştığı günlerde. Anasını ağlatmıştır belki. Dövünmüştür arkasından kadın, oğlum serseri oldu diye. Duman çekilmiyordu sözlerimin üstünden. Sustum o zaman. Üçümüz de içiyoruz boş lakırdılara gülmekten kaçınmak olsa gerek. Güldü karşımda, ağzının yalnız bir köşesiyle. Konuşmamak en iyisi. Yalnızlığı oyalamak yakışık kalmaz ama yarını düşünmeli yüz adım ötede bir yerde ayrılacağız yarın yarın da değil bugün onsekiz saat sonra yatıp uyumak bu on sekiz saati böler de uzatır da. İşte bundan fazlasını hiçbir zaman göremeyeceğim üçü de zenci kırması böyle bebopu anlarım bir gövde bundan fazlasını yapamaz uçuyor bunlar kadın bodur erkekler sırım gibi konmadan uçuyorlar uçtular. Kadın doygun bir küskünlük içindeydi. Adamlar gene üzünç çalıyorlardı çalgılarında. Ortada dönenler vardı. Biz yalnızız bu kedi de kucağıma çıktı sapsarı tüyleri dökülüyor bahar geldi mırıltısından boğulacak bu yabancı yerde bile yalnız değil kucağımda. Trenler artık uzaktan değil yakından ötüyordu. Çanın sesi duvarın arkasında. Paralar alındı paralar verildi. Otomobil karanlıktı. Aaçık pencerelerinden baharla birlikte ölümü görüyorum bu ölüm aylarında bu yıl da öleceğiz yarını o düşünmüyor sarhoş belki ben de çok içtim önce evde içtik sonra orada yarını ben düşünüyorum. Öleceğimizi bilmeliydik. Bileti üç saat önce aldım. Durmadan ölümler içinde ufalanır dururdum, öyle kaldım. Her ölümden sonra daha yoksul, her ölümü daha doğumunda hazırlayarak, sürükleme içinde, sürüklendiğimi bile bile, ölümü en kısa gönenç içinde bile beklemek. Dost, ölümdedir. Bileti birkaç saat önce aldım. Ama dünden beri, aldığımı söylüyordum. Ölüm gerek bana. Varsınlar evlensinler. Ölümü ararım ben. Ayrılık öncesi aksar her zaman. Boş boş bakılır dolu gözlerin içine. Sırıtılır, el sıkışılır, sigara içilir. Üst üste. Aynı şeyi yapar dururuz, aynı hareketi, aynıyı yenilemektir elimizden gelen. İki saat önce yabancılar karıştı aramıza, tren kalkıncaya değin ayrılmadılar. Onlar ayrılmadı, onlar kaldı ben gittim. Yabancıların yanında büsbütün yabancılaştık. Sırıtıldı, el sıkışıldı, sigara içildi. Tiksindim. Ayrılmadık, ayrıldılar. Hepsi sevinç içindeydi. Kimse kimseyi kıskanmıyordu. Ben kıskandım. Bahar havasında vagonların penceresi açılır. İçeriye ölüm esiyor. Yenisi, yenilecek olanı. Baharın mavisinde ölmeliyim."}
{"url": "https://futuristika.org/bilinmeyen-bir-cisim-yaklasiyor/", "text": "Sanatçı Konuşması: Sergi kapsamında Şevket ARIK, Us Atölyesi'nin Felsefe Çalışmaları Programı dahilinde Doğadan Rol Çalan İnsan Konulu söyleşisi ile insan ve doğa ilişkisini anlatacaktır. Kontrolün kimde olduğunun belirsiz olduğu bir durumun ironisi yaşanmaktadır. Güç ve iktidar yeni şeklini alırken, durum karşısında bilinmeyen bir cisim yaklaşıyor belirsizliği ile hayret dolu bir tepkinin ortasındayız. Kendi yaşam alanındaki belirsizlikleri ve karambolü kanıksar hale gelen toplum, mevcut durumunu görmemek adına, sürekli olarak başka bir tarafa bakma arzusundadır. Kendi gerçeklerini görmezden gelmek için bir kaçış noktasına duyulan ihtiyaç, popülist bir komplo teorisi hayranlığıyla karşıladığımız bir duruma dönüşmektedir. Aslında evrenin başka bir yerinden çıkıp gelmesini beklediğimiz bu gizemli yabancılık, beklenmedik bir yerden yani kendi içinden ortaya çıkmaktadır. Yeni dünya düzenini oluşturan aktörler bize gökyüzünü işaret edip, masadaki oyunu maniple etmektedirler. Ayrıca toplumsal alanda ortaya çıkan belirsizlik hali, bütün değer yargılarının durumunu değiştirmeye çalışan yeni bir sistem yaratmıştır. Dün bir nevi emin olduğumuz değerler şimdi her an müdahaleye uğrayacakmış gibi tehdit altına girmiştir. Bu durum toplum içerisinde oluşan yeni kimliklerin belirsiz durumundan beslenmektedir. Varolan belirsizlik hali, artık hayatın içinde bilinmeyen bir cismin ya da kişinin yaklaşıyor olması durumuna dönüşmüştür. Artık bu yanılsama yanı başımızdadır, her an Bilinmeyen Bir Cisim Yaklaşıyor olabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/bin-ladinin-sembolik-olumu/", "text": "Bin Ladin'in aslında çoğu insanın artık pek de düşünmediği, unutulan, kenara köşeye itilen bir insandı. A. B. D.'nin savaşları artık şekilden şekilde girmekten bir hal olmuş, ne Bin Ladin kalmış, ne Saddam, ne kitle imha silahları, ne demokrasi. Fakat Bin Ladin'in ölümü, bu işle çok yakından ilgilenen bir sürü insan için unuttuklarını sandıkları bir konuyu ve hiç hissetmeyeceklerini sandıkları bazı hisleri gündemlerinin birinci sırasına taşıdı. Tabii, burada sözü geçen insanlar, 11 Eylül'de yakınlarını kaybetmiş olanlar, Bin Ladin'in ölümü bir sürü farklı yönden incelenecek elbet. Her yönden analizler yapılacak. Obama'nın aylardır azalan etkisine ve karizmasına, Amerikan Kongesi'nde güç kaybetmesine ve 1 yıl sonra olacak seçimlere nasıl bir etkisi olduğu tartışılacak. Bin Ladin'in ölümü sonrasında intikam saldırıları hesaplanacak, önlenmeye çalışılacak. Bin Ladin'den sonra başa kim geçecek? Zawahiri'ye kimse karşı çıkacak mı? Onlar nerede? Bin Ladin'in öldürülmesi, Ortadoğu'da gelişen devrimler için nasıl bir anlam taşıyor? Libya direnişinin lideri kendisini El Kaide ile ilişkilendirmişti, mesela, direniş bundan nasıl etkilenecek? A. B. D. Pakistan ilişkileri nasıl etkilenecek? Pakistan'ın içerisinde Bin Ladin'i destekleyenler, Pakistan devletine karşı neler yapacak? Obama got Osama gibi başka nasıl seçim sloganları geliştirilecek? 11 Eylül'ün onuncu yıl anma törenlerinde, Bin Ladin'in ölümü nasıl bir yer tutacak? Ve saire, ve saire, ve saire... Fakat bu soruların cevapları ne bu olayda en çok travmayı yaşayan insanları ilgilendiriyor, ne heyecan verici, ne de 11 Eylül'de yakınlarını kaybedenler için önemli. Çünkü Bin Ladin'in öldürülmesi, gerçkek sonuçlarından çok sembolik bir önem taşıyor. El Kaide yok olmadı zaten bu ne kadar mümkün, tartışılır. Teröre karşı savaş zaten daha bitmeye yakın bile değil. Irak ve Afganistan'da El Kaide'nin üstlendiği intahar saldırılarının daha çok yerel liderler tarafından düzenlendiği ve bu tür küçük işler için Bin Ladin'e gerek olmadığı çok yüksek bir ihtimal. El Kaide lider kadrosunun şayet Bin Ladin ölürse diye senaryolar ve olası cevaplar üretmemiş olacağını ve resmi istihbarat teşkilatlarının bunlara karşı cevaplarının olmadığını düşünmek zira saflık olur. Yani, Weber'in söyleyebileceği gibi, karizmatik liderin ortadan kalkması sonucunda organizasyonun dağılması, bu kadar yerleşik, zengin ve ne yaptığını bilen bir yapı için çok da doğru olmasa gerek. Yani, kısaca soracak olursak: ne değişti? Evet, önemli bir lider öldü. Ama bunun organizasyon bakımından çok sarsıcı, kökten etkileyici bir olay olduğunu söylemek abartı olur. 11 Eylül saldırılarına karşı ülkemizde kendini beğenmiş bir vurdumduymazlık var. Hem dünyadaki en yüksek A. B. D. karşıtlığının ülkemizde olmasından, hem terör denilen illetle zaten çok uzun yıllardan beri mücadele ediyor olmamızdan ve bugüne kadar masum on binlerce insanın boş yere öldüğünden, yaşananların amaan, 11 Eylül ne ki, sadece 3000 küsür insan diye kenara geçiştirildiğine çok defa şahit oldum maalesef. İhtiyarlara Yer Yok filminde Javier Bardem'in canlandırdığı Anton Chigurh karakteri konusunda, Javier Bardem kaderin önlenemezliğinin bir hatırlatıcısı sadece diyordu bir röportajda, kader olacak ve onunla yüzleşilmesi gerektiğini hatırlatan bir karakter olarak yorumluyordu kendi oynadığı karakteri. Başka bir yorum da durdurulamayan, anlamsız şiddet olabilir. Sonunda kötü olanın kazandığı ender filmlerden. Rastgele insanları durdurup öldürmek veya hayatlarını bir yazı turaya bağlamak ne kadar günlük hayatımız içerisinde anlam verebildiğimiz ve aklımıza yatan birşeyse, 11 Eylül'de yakınlarını kaybedenler, ölümler için benzer duygular hissediyorlardı yakın zamana kadar gibime geliyor. Anton Chigurh'un uyguladığı şiddet, Bin Ladin'in uyguladığı şiddetten, en azından yakınlarını kaybedenlerin gözünde, daha anlamsız değil. Bu sonucu çıkarmama sebep olansa, internette ve gazetelerde 11 Eylül'de dul kalanların söyledikleri, yazdıkları. Bin Ladin'in öldürüldüğünün haberi, bana uzun süredir beklediğim anlamlı bir sonuç hissini verdi. Kocamın ve 3,000 diğer masumun anlamsızca ve kalpsizce öldürülmesinin üzerinden 10 yıl geçtikten sonra, nihai adalet yerini buldu çabuk olmasa bile kesinlikle tatlı. 11 Eylül'de yakınlarını kaybedenlerin kurduğu bir derneğin web sitesinde (www.911families. org) yapılan basın açıklamasında, 11 Eylül'de itfayeci oğlunu kaybeden ve aynı zamanda derneğin başkanı olan Lee Ielpi duygulara boğulmuş durumdayım. Bir fasıl son buldu. diyor. Bahsi bu konuşmalar dışında da sıkça geçen bu bir faslın kapanışı ve rahatlama hissi, uluslararası güvenlik stratejisi gibi yönlere çok birşey anlatıyormuş gibi durmuyor. Fakat bu olaydan en çok etkilenenlerin en çok söylediği şeyler bunlar. O yüzden, Bin Ladin'in ölümü gerçek olmasından daha çok sembolik bir olay. Çünkü bu durumdan etkilenen çoğu insan, yaşanılan saldırıya bir anlam vermekte zorlanmıştı sanki. Bin Ladin ölmeden hissedemedikleri rahatlama, bana İhtiyarlara Yer Yok bittikten sonra bir kaç gün boyunca hissettiğim rahatsızlığı hatırlattı. Durup duruken masum insanları öldürmüş ve sonunda elini kolunu sallayarak gitmiş olan bir film bana yarım kaldı gibi gelmişti. Kötü adam daha ölmemişti halbuki. Bin Ladin'in de 10 yıla yakın bir sürede yakalanmamış ve öldürülememiş olması ve ilk olarak onu yakalamak adına açılan savaşlarda on binlerce masum insanın ölmesi, 11 Eylülde yakınlarını kaybedenlerin içinde yarım birşey bırakmıştı sanki. Bin Ladin ölünce, kötü adam öldü. Hayat, küçüklüğümüzden beri ezberlediğimiz klişerle tutarlılık gösterdi: adalet yerini buldu, güçlü devlet suçluları cezalandırdı ve çoğu insan rahatladı, derin bir nefes aldı. 10 yıldır süren film, nihayet bitti."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-adamin-basi/", "text": "Head of a Man Vincent Van Gogh'un bir zamanlar 20 milyon dolar değer biçilen bir tablosu idi. 1886'da yapıldığı tahmin ediliyor, 70 yıldır da Sidney'de Victoria Ulusal Galeri'de baş köşede sergileniyordu. Hatırlayanlar bilir, 2006 yazında İskoçya'ya sergilenmek üzere gönderildiğinde Van Gogh'a ait olmadığı fikri ortaya atılmıştı. Amsterdam'da, şehrin gereksiz kalabalığını taşıyan merkeze uzak arka sokaklardan bir tanesinde bulunan Van Gogh Müzesi'ne gönderilen tablonun, uzmanlarca yapılan incelemeler sonunda, kullanılan teknikteki farklılıklardan dolayı Van Gogh tarafından yapılmadığı ortaya çıkmıştı. Sahte değil; başka elden çıkma, sadece Van Gogh'un değil. Van Gogh'un eserlerini taklit eden bir başka ressamın elinden çıktığı düşünülen tablo Van Gogh olmasa da kimi uzmanlara göre hala değerli bir tablo neticede. Çünkü Van Gogh'a ait olduğu düşünülsün diye yapılmış bir resim değil, en azından buna kanıt gösterilebilecek bir durum yok. Sadece Van Gogh olduğu zannedilen bir eserin ona ait olmadığı tespit edilmiş durumda; tablo hala güzel bir tablo, portre hala akılda kalacak şekilde etkileyici, Van Gogh'a ait olsa da olmasa da. Değişen sadece dolar üzerinden ederi kimi zihniyetlere. Ben bu resmi daha önce nerede gördüm? sorusu aklıma düşmüştü. Yoğunluktan ve kim bilir belki de zihnimde beliren sorunun kemirdiği damarlarımdaki ince sızının keyfinden tablonun peşine düşmeyi ertelemek zorunda kaldım bir süre. Budala olabilirim fakat pişman değilim. Bu tablonun değeri, nazarımda, ilginç bir farkındalık'la perçinlenmekte ayrıca. Bir süredir zihnimin bir köşesinde beni rahatsız etmekte olan bir başka görüntüyle; bu resimdeki adama benzeyen, bu resimdeki adama oldukça benzeyen bir görüntüyle aklımı kurcalamakta. İdi. Nereden hatırladığımı, kimdi diye sorgularken kendi kendimi günlerdir, ki suçlu çocukluktan kalma bulut oyunu, kısa bir araştırmayla ulaşabildiğim bir iki kaynakta benimle benzer bir hezeyana sahip sadece birkaç kişiye ulaşabildim. Bir gece Moskova'daki Tretyakov Galerisi'nden gelen hediye bir kitapta rastladığım ve hakkında çok az şey bildiğim ressam Nikolai Dmitrievich Kuznetsov'a ait bir portre idi herşeyi başlatan. Önce Dostoyevski'nin The Idiot/Budala'sına ulaştım. Ah, evet, kapağı kazınmış olmalı zihnime. Bu o adam. Benzersiz Prens Mışkin. Bir budala ve hala benziyor birisine. Kapaktaki resim, Nikolai Dmitrievich Kuznetsov tarafından 1882'de yapılmış, yine bir ressam olan Ivan Pochintonov'un (1850-1923) portresi. Tretyakov Galerisi'nde sergilenen eserin kahramanın, her ne kadar farklılık gösterse de ilk bakıldığı anda Van Gogh olduğu sanılan tablodaki adama olan benzerliği yadsınamaz, bence. Avusturalya'nın The Age gazetesi okuyucularından Bill Rawlinson da aynı hezeyana kapılmış birisi olarak Victoria Ulusal Galeri'nin dikkatini çektiğinde ciddiye alınmış. Yapılan incelemede benzerliğin ilginç olduğu fakat iki adamın burun yapısı ve göz renklerindeki farklılıklardan aynı kişi olmadığı söylenmiş. Büyük bir ihtimalle de öyle. Her iki dedemin de -toprakları bol, mekanları cennet olsun- sakala karşı bir duruşları vardı; asla bırakmazlardı. Yakışmayacağından değil de sakalsız olmaya alışık olduklarından sanırım. Bu yüzdendir ki her dedeyi sakallı sanmam, bazen de hiç yakıştıramam. İ. Y. Aslında araştırılması gereken, tablonun Kuznetsov'un eserinden esinlenerek yapılmış olabileceğinden yola çıkarak gerçek ressamın bulunup bulunamayacağı. Ama tabii Van Gogh'a ait olmadığı ispatlandıktan sonra kim tarafından yapılmış pek önemsenmiyor, doğal olarak, ayrıntılara düşkünlük heyecan-hezeyan arası gelgitlerde devam ediyor."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-anarko-gecmis-hayali-steampunk/", "text": "alternatif bir dünya hayali. başka dünyaların olabileceği, olmazsa yaratılabileceği inancının manifestosu. hiç yaşanmamış tarihin bozulup yeniden yazılması biraz da. esasında siberpunk/cyberpunk'a karşı çıkış olarak william gibson ve bruce sterling'in alternatif manifestosu, the difference engine ile dile getirildi ilk kez, steampunk sözcüğü. 19. yy Viktorya döneminin tarihinin yeniden yazılmasıydı, alternatif bir kaos ortamı, hiç yaşanmamış bir geçmişin hatırlanmasıydı. romanda ingiltere, 19. yy'da devasa bilgisayarların yönettiği bir imparatorluk haline gelirken, abd minik devletçiklere bölünüyor ve manhattan'da komünist bir komün kuruluyordu. olanların sorumlusu ise analytical engine adlı mekanik hesap makinesini icat eden charles babbage kişisidir. tarih, sırıtarak yeniden yazılır. bilgisayarın atası, yapay zekanın bildiğimiz tarihten yüz yıl önce ilk defa ortaya çıkışıdır. edebi anlamda öncülleri ise jules verne, h. g. wells, edgar allan poe, mary shelley sayılıyor. steampunk'ın ardındaki zeka ise, siberuzay, matrix, siberpunk gibi terimleri ilk defa kullanan, bizlere kısa devre etkisi yapan, william gibson vardır. william gibson hala kişisel weblogunda dünyanın gidişatına gülmekte ve dalgasını geçmektedir. steampunk'ın karanlık çağlarda, taş çağında ya da bronz çağında geçen alt türleri de var. steampunk'ın özellikle gothic akım ile bağı vardır. buhar gücüyle coşan şövalyeler, tek çakmak tabanca kullanan cüceler vs vs."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-bitmediniz-ki-herkes-sanatci-olsun-pop-art/", "text": "Pop Art ve Andy Warhol ikilisi bir marka değeri olarak hepimizin hayatında yer edinmiştir. ABD ve İngiltere pop art arasında ciddi bir fark vardır. İngiltere'de pop art anlayışı, halkın kültür ürünlerinin tüketim nesnesi olarak görülmeye başlanmasına bir tepki olarak doğmuştur. Alt kültür ürünlerine daha fazla ilgi gösteren insanların bu bakış açısından vazgeçesine yönelik bir oluşumdur. Klasik sanatlara ilgi azalmıştır. İngiltere bu gidişi beğenmemiş ve değiştirmeye çalışmıştır. ABD ve İngiltere arasında ki bu fark günümüz sanatının da temel zıtlığını oluşturur. Kültür ürünleri tüketime kolay ve hızlı bir yapım aşamasından geçebilir. Ortaya çıkan, kültür ürünü genellikle böyle bir durumda yüksek sanat için çalışmamış olur. İngiltere'de Soyut dışavurumculuğa tepki olarak çıkan sanatçılar 1960'larda Pop art'ı akım haline getirmişlerdir. Tüm bunlar Pop art geçmişinin bilgileridir. Genellikle akılda kalmaz ve sanatçıların isimleri de çabuk unutulur. Dünya sanat akımlarını göz önüne aldığımız zaman, sayısız sanatçı ve sanatçı ismi vardır. Bir süre sonra hepsi birbirine karışabilir. Duchamp, sanat akışının duruşunu değiştiren bir duruştur. Karizmatik bir sanatçıdır ve düşünce insanıdır. Hazır nesne kavramını ortaya koyarak, sanatı üst tabakanın bir metası olmaktan kurtarmıştır. Savaşçı bir oyun karakteri olma özelliği taşır Marcel Duchamp. En popüler işi hazır nesne kullanımına yeni bir boyut kazandırmış olan, Pisuar çeşme çalışmasıdır. Pisuar nedir? Gündelik hayatta insanların kendi devinimlerini yenilemek için kullandıkları bir gündelik nesnedir. Duchamp'ın dehası buradadır. Herkesin her gün düzenli olarak kullandığı, bir pisuarı alıp, sanat nesnesi haline getirmiş ve imzasını atmıştır. İmza sonrasında nesne bir değer kazanmıştır. Meta olarak artık, o tuvaletin bir parçası değil, bir sanat eseri olarak anlamlıdır. Hazır nesne kullanımın en çarpıcı noktası ise, savaş sonrası dönemlerde ve genellikle sanatçıların problemi olan maddi çıkarlara da bir tepkidir. Duchamp'ın yenilikçi girişimi paran yoksa sanat yapamazsın, bu hakkın elinden alınmıştır, mantığını tamamen yok etmiştir. Marcel Duchamp'ın 20. yüzyıl başında hazıryapım nesneleri bağlamları nedeniyle sanat eseri olarak sunmuş olması, pop sanatçılarının popüler kültür imgelerini benzer bir motivasyonla sunmalarında etkili olmuştur. Pop art ve kolaj mantığı dönemine göre yenilikçidir ve güzel olanı daha güzel gösterip daha kolay satılmasını sağlamak amacı ile çıkmıştır. ABD ortamında böyle hayat bulmuştur. Andy Warhol, bir girişimci gibi çalıştığı için belki de önemli bir isim yarattı. Andy Warhol kendi açısından şöyle açıklamıştır; Avrupa'da olsam daha farklı bir sanat yapardım. ABD benim evim gibidir, burada sanat yapmaktan mutluyum. Neden ABD sanatçısı olarak tanımlamıştır kendini, Warhol düşünmek gerekir. ABD tarihi bu dönem içerisinde sanat yapmak için her türlü özgür ortamı yaratmıştır ancak politik işleri desteklememiştir. Bu sebeplerde sanatçı kendini Avrupa'da olduğundan daha rahat hissederek üretim yapmış olabilir. Bu yüksek bir ihtimal. Marilyn Monroe çalışmaları en önemli seridir. Pop art ve Andy Warhol için bir nesne olarak kullanılmıştır Monroe. Herkes sanatçı olabilir mi? Bu tartışmaya açık bir konudur. Yine de mümkündür. Her insanın içinde bir sanatçı ruhu vardır. Bu da tartışmaya açık başka bir konudur. Asıl tartışılması gereken sanat kolay tüketilir bir nesne olarak var olacaktır. Alternatif olarak ortaya ne koyulabilir bunun üzerine de düşünmek gerekir. Elitist sanat ve alt kültür sanatı arasında bir orta gidiş alanı yaratmak doğru olabilir mi? Mümkün kılınabilinir mi? Böyle bir sanat anlayışı, sayın okuyucu. Bu önemli konular kimlerin değerlendirmelerinden geçmelidir, öncelikli tartışılması gereken bu olabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-donemin-sessiz-tanigi-cafe-royal/", "text": "Washington metrosunda soğuk bir Ocak günü Bach'tan eserler çalan kemancının hikayesini mutlaka okumuşsunuzdur. Şayet okumadıysanız kısaca; metroda 45 dakika boyunca keman çalan adamın önünde altı kişi kısaca durur, 20 kişi para verip durmadan yürür. Çalınan sürede kemancı 32 dolar toplar ve oradan ayrıldığında kimse onu alkışlamaz. Olay ertesi gün Washington Post gazetesinde çıkar zira bu bir deneydir aynı zamandır. O kemanı çalan ünlü keman virtüözlerinden Joshua Bell'dir ve üç buçuk milyon dolar değerindeki kemanıyla eserleri yorumlamıştır. Bell'in bir hafta önce verdiği konserin biletleri ise ortalama 100 dolara satılmıştır. Hayatın içinde koşuştururken kaçırdığımız güzellikleri anlatan hoş bir örnektir bu ve daha niceleri vardır. Hayatın içinde koştururken bazen önemli anları, tarihe tanıklık eden noktaları da yanımızda olsa dahi göremiyoruz. Geçen hafta kapanan Cafe Royal da bu hayatın içinde fark edemediğimiz önemli olaylardan biri. Bir kafenin kapatılmasının nesi önemli denebilir ancak şayet o kafe 143 yıllıksa, tarihin önemli kişiliklerinin uğrak mekanıysa bir önem atfeder. Londra'daki Cafe Royal Fransız şarap tüccarı Daniel Nicholas Thevenon tarafından açıldı. Thevenon Fransa'da iflas ettikten sonra İngiltere'ye eşi Celestine ile gelmiş ve adını Daniel Nichols olarak değiştirmiştir. Nichols'un oğlu, onun da adı Daniel Nichols zamanın da ise kafe dünyanın en iyi şarap mahzenine sahip olarak ün yapmıştı. Ne var ki Cafe Royal'in esas ünü buranın müdavimi olan müşterilerden gelmektedir ya gelmekteydi. Mesela eski İngiltere Başbakanı Winston Churchill seçim sonuçlarını bu kafede sinirli bir şekilde beklemiştir diye bir rivayet vardır. Churchill dışında kafenin diğer bir ünlü müdavimi Oscar Wilde'dı. Wilde burada hayatını karartacak olan tanışıklığı yaşamıştı. Ancak bu hikayeden önce şunu belirtmekte fayda var, Cafe Royal'in bir diğer önemli özelliği içerideki boks ringiydi. Bir kafenin içindeki boks ringi ilk başta garip kaçabilir ama zamanında burada birçok ünlü sima dövüşmüştü. Modern boksun kurallarını belirlemiş olan dokuzuncu Queensberry Markisi John Sholto Douglas da kafenin müdavimiydi ve zamanında amatör boksun patronuydu. Marki'nin düzenlediği kurallar altında dövüşenlerden biride Oscar Wilde'dı. Ancak Wilde burada Douglas'ın nevrotik oğlu Lord Alfred Douglas ile tanıştı. Yıllar içinde Wilde'ın sevgilisi ve onun hayatını mahvedecek kişi olacak olan Bosie dediği Alfred ile ilişkisi baba Douglas tarafından asla onaylanmadı. Zaten o dönem eşcinsellik bir suç sayılıyor ve bu tür ilişkilere giren erkekler, çünkü kanun sadece erkeklerin eşcinsel ilişkiye girebileceğini öngörüyordu, iki yıl ağır hapis cezası alıyordu. Bosie ile Wilde'ın ilişkisi ilerlerken Marki Wilde'ın Cafe Royal'e girmesini engellemeye çalışıyordu. Şayet Wilde eşcinsel iddialardan kafeye alınmazsa Marki istediğini elde edeceğini düşünüyordu. Yani kafenin o dönemki önemi bu kadar büyüktü. Bu girişim karşısında Wilde yanında George Bernard Shaw, Frank Harris gibi ünlülerin de olduğu bir grupla buna karşı çıktı. Fakat sonunda Wilde eşcinsellikten hüküm giyince bütün çabalar boşa gitti. Wilde da hapisten çıkınca bir daha bu kafeye uğramadı. Şimdi tarihin önemli olaylarına tanıklık etmiş bu kafe kapılarını tamamen kapadı. Üstelik ekonomik kriz yüzünden de değil. Kafe tüm ekonomik krize karşı kapanmadan önceki son ayında 15 bin müşteriye hizmet etmiş. Ancak yeni yapılacak bir proje kapsamında kafenin bulunduğu binanın yıkılması gerekiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-dusle-yurumenin-kitabi/", "text": "Sadece 9 cümleden oluşan çocuk kitabı Where the Wild Things Are, yayımlandığı 1963 yılından bu yana, tartışmalara konu oldu. Çocuklar kitabı kucaklarken, bazı ebeveynler ve kurumlar ısrarla kitabı yasakladı. Dave Eggers ise, bir anlamda yolumuzu çizen, çağdaş yayıncılık ve edebiyat dünyasının en heyecan verici karakterlerinden biri. Birbirinden güzel dergiler çıkarıyor, edebiyat oyunlarına dalıyor, internet dünyasında tıkılıp kalmaktansa, hem dijitali hem de matbuyu, üretken ve ilgi çekici kullanıyor. Eggers, kült kitabı romanlaştırmakla kalmayıp, Spike Jonze ile birlikte filmin senaryosunu da yazmıştı. Filmi çok, kitabı ondan daha çok sevdik. 1970 doğumlu Amerikalı yazar Dave Eggers; McSweeney's yayınevinin ve web sitesinin kurucusu olmasının yanı sıra The Believer, McSweeney's Quarterly Concern ve The Wholpin dergilerini çıkarıyor, aynı zamanda senelik Okumanız Gerekmeyenler antolojilerinin de arkasındaki isim. Çağdaş edebiyatın en çok öne çıkan ve üretken yazarlarından biri olan Eggers, kendi hayat hikayesinden yola çıkarak yazdığı Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser ile Pulitzer'e aday olmuş, Türkiye'de Ne Nedir adıyla yayımlanan kitabıyla Fransa'da 2009 yılı Prix Medicis Etranger ödülüne layık görülmüştür. Daha önce hiç böylesi bir övgü almamıştım. Üzerinde orijinal Maurice Sendak çizimi var mı yok mu ilgilenmemişti. Görmüştü, sevmişti ve yemişti. - M. Sendak Çeviriye başlamadan önce bir solukta romanın tamamını okudum ve sıcağı sıcağına, hem filmin hem de Eggers'ın romanının ilham kaynağı olan Maurice Sendak'ın Where the Wild Things Are'ına başladım. Bambaşka bir çocuk kitabıydı; bir avuç cümleyle koskocaman bir dünya vaat ediyordu adeta! Ardından Spike Jonze ile Dave Eggers'ın ortaya çıkardığı, aynı ismi taşıyan filmi izledim. Vahşi şeyleri ve yaşadıkları adayı görmek birçok şeyin kafamda daha iyi bir yere oturmasını sağladı diyebilirim, ama filmin Max'in dünyasını yansıtmada biraz zayıf kaldığını düşünmeden edemedim. Dave Eggers'ın Max'ini okurken dünyayı gerçekten onun gözünden görebiliyor ve yetişkinlerin bazen ne kadar can sıkıcı olabildiklerini ve insanın vizyonunu nasıl daralttıklarını hatırlıyorsunuz! Metin rahat ilerlediği için bana pek bir sorun çıkarmadan tamamlandı ama sonrasında epey hassas bir çalışma yürüttük Siren'le birlikte. Hem sürüden ayrılmaya hazır çocuklara hem de ne zamandır sesini çıkarmayı unutmuş yetişkinlere hitap edeceğimiz için kelime seçimlerine ve cümle yapılarına özellikle dikkat ettik. Her şeyden önce, başına ne gelirse gelsin Max'in hiç bırakmadığı mizah duygusunu korumak için fazlaca özen gösterdik. Hem Maurice Sendak'ın hem Spike Jonze'nin hem de Dave Eggers'ın çocukluğundan izler taşıyan bu Max'in hikayesini herkesin keyifle ve içinde duyduğu kıpırtılara engel olamadan okuyacağına inanıyorum. Umarım siz de Kral Max'i ve Vahşi Şeyler'i bizim kadar seversiniz!"}
{"url": "https://futuristika.org/bir-film-bir-an-bir-fikir/", "text": "Bu trafiğin içinde belki onu oluşturan ama kesinlikle buna neden olmadığına emin olan bir ölüm yalnızlığı ve dışarıdaki canlı dünyanın seslerine zaman zaman kulak misafiri olan, zaman zaman da bir taksiye binerken kapıyı kapatmadan hemen önceki kendi'yi/ben'i duyan bir insan, bizim bunu görmemizi sağlayabilir. İşte Roy Andersson'un peşinde olduğu şaşkınlık duyusunu ya da -gerçekçi davranacak olursak- bizimle olan yarışını anlamlı kılan fark/ediş bu olsa gerek. Her şey mükemmel ve bir şey farklı. Bakış açısı. Burada sadece bizimle yarışmıyor yönetmen, ayrıca onun gibi/ondan farklı bakamayan her yönetmene de bir laf çarpıyor sanki. Onlara sesleniyor ya da aşağılıyor onları, açı farklı ve anlamam zor; bir yönüyle biz insancıkları müfteri bir imgeleme yönlendiriyor. Trafiğin içinden çıkan ya da trafiğe neden olan ama her koşulda ilgi çekici ve enteresan bir grup insan, yani artık zombileşmiş ve makineleşmeye yüz tutmuş bir grup insan, sıkıca kavradıkları, ucuna taş bağlı halatlarla birbirlerinin sırtına vura vura ilerletiyor oluşan yığını. Zaman zaman acıyla duraksayıp doyasıya çığlık ve acı sesleri yayıyorlar etrafa fakat yine de bir başka ihtimalin varsıllığı artık çoktan kabul edilmişçesine yan yana ve zararsızca yürümüyor, yürüyemiyorlar. Bunun bir önemi yok. Biz orada ucu kapitalizmden insanlık tarihine, varılabilecek tüm tümlere ulaşmaya çabalamış oluyoruz çoktan. Bunların ne kadarı Roy Andersson'un bizi yarıştırmak için kullandığı o yalancı imgelemlerdir acaba? Bunu ondan başkası -ve hatta zaman zaman o bile- bilmez, bilemeyecektir. Olsun. Onu anlamak için, onunla yarışabilirim. Öyleyse İkinci Kattan Şarkıları izle ve işte yalnızca birkaç dakikasından yola çıkarak yazdığım şu uzun cümleleri sen de yazar ve bana okursun."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-filmi-kinle-yapmak-costa-gavras-ile-soylesi/", "text": "Benim. Vassilikos'un kitabını, daha fransızcası yayınlanmadan önce, kardeşim bana yollamıştı. Okur okumaz sinemaya uyarlamaya karar verdim. Vassilikos'a Roma'da rastladım. Hemen yemen yeşil ışık yaktı. Ben de uzun zamandan beri tanıdığım dostum Jorge Semprun'le birlikte senaryoyu hazırlamaya başladım. biliyorsunuz Semprun de ben de, Parislilerin deyimiyle Montand-Signoret takımının adamlarıyız. Gerçekten, yunanlı bir ana-baba'dan, Atina'da doğdum. 1933 yılında. Babanı uzun zaman Sovyetler Birliği'nde yaşadı. 18 yaşında Yunanistanı terk ederek Paris'e geldim. Sorbon Üniversitesi'nde edebiyat öğrenimine başladım. Ama kısa zamanda orayı terkederek IDHEC'e yazıldım. Aktif bir karakterim var benim. Edebiyat öğrenimini ise çok çok durgun, çok zihinsel buluyordum. Yunanlı olmasaydım gene de Z yi çevirir miydim? Sanırım bu soruya Evet diye cevap vermek gerekiyor. Günkü konu her bakımdan çok ilgilendiriyor beni. Bununla birlikte, Yunanlı olmasaydım, bu konuya şimdiki tutku, şimdiki... kin le eğilemezdim belki. Hayır. Tanımıyordum. Atina'dan ayrıldıktan sonra, çeşitli nedenlerle, Yunanistanla bütün ilişkilerimi kestim. Vassilikos'tan söz açmamı istiyorsunuz. Eh, bildiğim kadarını söyliyeyim: O da benim gibi 1933 yılında, Selanik'te doğdu. Selanik, Lambrakis'in de sehridir. Yazar, elbette bu şehrin toplumsal yapısını çok iyi tanıyor. Üniversite öğreniminden sonra A. B. D.'den bir burs alarak oraya gitti. Dönüşünde, önce eleştirmen, sonra da yazar oldu. Üç kitabı çevrildi Fransızcaya: Üçleme , Z ve Jason'un Tragedyası . Lambrakis öldürüldüğü zaman, Vassilikos olayı yakından izledi. Kitaplarını basan yayınevinin sahibi ona, bütün bir dava dosyasını verdi: Tam 7000 sayfa. Larousse gibi bir şey. 170 tanık dinlenmişti. Konusunu toparlayabilmek için bazı ayıklamalar yaptı elbette. Ama, diyebilirim ki kitapta söylenen her şey gerçek olaylara dayanmaktadır. Bunu, Paris Politik Etüdler Enstitüsü nde, o yılların yunan gazetelerinini inceleyerek kendi kendime de kanıtladım. Yunanistan'da askeri darbe yapılmadan önce (21 nisan 1967'den önce) Z yayınlanmıştı. Vassilikos, darbe sırasında Avusturya'da idi. Darbe haberini sınırda duydu ve yurt dışında kalmaya karar verdi. Zaten dönseydi hemen tutuklanırdı, çünkü romanı, ilk toplatılan kitaplar arasındaydı. Vassilikos şimdi Paris'te yaşıyor. Öykünün ana çizgisine bütünüyle bağlı kaldık. Sadece, Joge Semprun'la birlikte bazı bölümleri çıkardık, çünkü bunlar yapmak istediğimizin çerçevesi dışında kalıyorlardı. Bizim amacımız, politik bir cinayetin mekanizma sını vermekti: Hazırlanışını, uzantılarını, polisin olayı örtbas etmek için çizdiği zigzag'ları... bir hesapladık, baktık ki, Vassilikos'un eserine aynen bağlı kalırsak filim iki saat değil altı saat sürecek. Tabii imkansızdı bu. Kitaptaki bazı verileri de bir araya toplamak zorunda kaldık. Örneğin Lamrakis'in dul kalan eşi, gazeteci'nin buluşması, romanda, bizim anlattığımız gibi yer almamıştı. Kitap, onların buluşmalarını çeşitli bölümlere dağıtılmış küçük değinmeler biçiminde veriyordu. Biz, hepsini bir tek sahneye toplayarak yoğunlaştırdık. Öte yandan Z , adeta anahtarlara ihtiyaç gösteren bir eserdir. Örneğin ben, ancak üçüncü okuyuştan sonra bütün uzantılarını kavrıyabildim. Oysa biz filmin çok daha açık olmasını istiyorduk. Evet. Çünkü bir yandan, size demin anlattığım gibi, genel anlamda bir politik cinayetin mekanizmasını vermek istiyorduk. Öbür yandan da, gerçek Lambrakis olayını anlatmak istesen hile anlatamazdım, çünkü Selanik'te filim yapmam imkansızdı. Filmi çevirdiğimiz yer yani Cezayir şehri de, elbette Selanik değildi ve orada bir Selanik şehri kurmaya kalkmak bence bir soytarılık olurdu. Ayrıca böyle bir seçime beni götüren bir başka neden daha var: Yunanistan'da bir gün rejim değişince, Lambrakis Olayı'nı kendi ülkemde, daha belgeci bir anlayışla ve profesyonel olmayan oyuncularla çevirmek istiyorum. Hayır, memnunum ben filmimden. Ama bir yönetmenin yaptığı işten hiç bir zaman tam olarak tatmin olmadığı da bir gerçektir. Her daha iyisini yapmayı düşünür. Ancak yukarıdaki sözleri, her türlü artistik kaygının dışında, benim için ilginç olanın, olayı coğrafi, kültürel ve tarihsel bağlam içinde vermek olduğunu belirtmek için söyledim. Herkesten önce Ben Barka'yı tabii. Sonra Kongo'da Lumumba'yı, Portekiz'de Delgado'yu, Amerikada Luther King'i, Malcolm X'i, Kennedv'vi, Çekoslovakyada Masaryk'i, Mussollini İtalyası'nda Andreotti'yi, hatta Zola'yı. Zola olayı benim özel olarak ilgilendiğim bir konu. Onun öldürüldüğü ispat edilmiş değil. Ama ölüm koşulları incelendiğinde, Dreyfus olayı dolayısıyla ortadan kaldırılmış olduğu insanın aklına geliveriyor. Kim ne derse desin ben öldürüldüğüne inanıyorum. Evet. Semprun'le birlikte yazdık senaryoyu. Tanıtma yazılarında Senaryo'nun yanında sadece onun adı geçiyor. Çünkü gene tanıtma yazılarında, Bu filimde, çağdaş olaylarla benzerlikler rastlantı değildir, isteyerek yapılmıştır sözünün altına imza atmakla yetinmeye karar vermiştik. Filminizin, halkın anlıyacağı bir anlatım düzeyinde yapılmış olmasını özellikle beğendim. Sadece solcu aydınların çözebilecekleri bağımlı filimlerden değil. Gerçekten öyle filimlerden nefret ederim. Görüyorum ki bir çok sinemacı, kendi göbeklerine bakıp hayran oluyorlar, kendi küçük arkadaş takımları için filim yapıyorlar. Bu tavra karşıyım. Bu, bir çeşit sekter'liktir. Kaliteyi düşürmeksizin, söylemek istediğiniz şeyi açıklık ve sadelikle, herkesin anlıyacağı bir biçimde söyliyebiliirsiniz. Bu, örgü teriminden ne anlaşıldığına ve örgü'ye hangi amaçla başvurulduğuna bağlı. İşin başında Semprun'le benim elimizde çok kaba bir örgü'ye başvurma olanağı vardı: Önce cinayeti anlatmak, sonra da tıpkı polis romanlarında olduğu gibi katillerin kim olduğunu araştırarak eğlenmek. Böylece seyirciyi bir gerilimle sıkıştırıp ona şöyle sorular sordurabilirdik: Katil şu mu, yoksa öbürü mü? Ama biz, böyle davranmak istemedik. Elbette Z de, seyircinin ilgisini sürekli olarak ayakta tutacak ögeler var. Eğer bunlara diyorlarsa örgü , ne yapalım desinler. Bu ayrıntı, gerçekten olmuştur. Kitabı okuduğumda, bazı şeylerin biraz abartılmış olduğunu düşünmüştüm. Ama sonradan o yılların gazetelerini okuduğumda, kitapta hiç bir olayın şişirilmemiş olduğunu farkettim. Buna rağmen biz, bir çok şeyleri ayıkladık. Örneğin kuş meraklısı adamın özelliklerini ve karakterini kısaca verdik. Oysa bu kişi romanda önemli bir yer tutuyordu. Montand-Lambrakis kişiliğinin bir bayraktar gibi görünmesini istemiyorduk. Kişiliğini yerine oturtmakta epeyce güçlük çektik. Çünkü ortaya çıkar çıkmaz öldürülüyor Lambrakis. Montand'ın, böyle filmin ilk çeyreğinde ortadan kalkıverecek bir rolü kabul etmesi gözüpekçe bir davranıştı. Biz de, işte sözünü ettiğiniz o flash görüntülerle, Lambrakis'in, özel yaşantısında bir politikacı olmadığını, özel bir yaşantısı bulunduğunu, örneğin metreslerinin falan olduğunu belirtmek istedik. Kısası, öbürleri gibi bir insandır Lambrakis de. seyircinin onu bir ermiş ya da bir Tanrı gibi görmesini istemedik. Bazıları, bu görüntülerin müthiş bir buluş oldugunu söylediler. Ama buluşun bana değil Semprun'e alt olduğunu sanıyorlardı. Çünkü Savaş Bitti nin de senaryosunu Semprun yazmıştı ve o filimde böyle görüntüler vardı. Onlara, benim, Compartiment Tueurs filmini Resnais'nin filminden çok önce çevirdiğimi, ve o filmimde böyle flash görüntüler kullandığımı anlattım. Hatta Compartiment Tueurs da içiçe böyle görüntüler vardı. Bu yöntem, karmaşık bir gerçekliği anlatmakta bana çok elverişli geliyor. Uzun yıllar Clement'a, Deny'ye, Clair'e, Verneuil'e, Ophüls'e ve Jean Becker'e yönetmen yardımcılığı yaptım. Clement ve Demy'nin oyuncu kullanışını beğenirim. Clair ise bana kurgu'yu öğretti. Çok önemlidir bu kurgu konusu. İlk filmim olan Compartiment Tueur ün ayrıntılı bir çekim senaryosu vardı. İkinci filimim olan Onüçüncü Adam ın da ayrıntılıydı senaryosu. Ama hep, kendi kendime, bu senaryoya bütünüyle bağlı kalınıyacağımı da söylüyordum. Gerçekten de öyle oldu. Z de ise, çekim senaryom çok özetti. Her sabah yeniden kararlaştırıyordum çekeceklerimi. Zaten bu teknik konular üzerinde fazla durmaya gelmez. Evet, çok. Yeniden orada çalışmaya da hazırım. Cezayir şehrinin insanları çok anlayışlı. Aramızda çok dostça ilişkiler doğdu. Genel olarak Lambrakis kişiliğini pek sevmedisiniz anlaşılıyor. Olduğu gibi gösterdim onu. Gerçekte olduğu gibi. Tutarsızlıklarının kurbanı oldu. Genel anlamda, esaslı politik düşüncelere sahip oldukları icin pek gururlanan solcu aydınlardan hoşlanmıyorum. Biraz gülünç buluyorum onları. Zaten böyle aydınlara çok rastlanan ülkelerde bu adamları genellikle sağcılar yönetir. Denner'in temsil ettiği radikalizm e hak veriyorsunuz Öyleyse. Evet. O haklı. Aydınlık bir görüşe sahip tek kişi O. Temelde Sovyetlere de, temsil ettikleri barış içinde birlikte yaşamaya da karşı değilim. Ama Sovyetlerin uzlaşmayı pek ileri götürdüklerine inanıyorum. Ayrıca olay da gerçekten olmuştur. Lambrakis'in öldürüldüğü gece Bolşoy, Selanik'te temsil veriyordu. Şu küçük Yargıç'ın kişiliği de oldukça ilginç. Hızlı bir anti-komünist, ama dürüst. Kişisel olarak, sekterliğin her türlüsünden nefret ederim. Politik düşüncelerinin bir insanı bütünüyle belirlemediğine inanırım. Yanlış düşüncelere sahip olduğu halde bir kişinin insancıl anlamda iyi bir varlık olması mümkündür. Tersi de doğrudur tabii. Çok. Ama kesin bir şey yok. Z epeyce sarstı beni. Politik bir filim mi? Hayır. Bence Z , politik bir filim değil. bu kelimeyi sevmiyorum. Daha çok toplumsal bir irdeleme diyelim."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-fotograflik-ask/", "text": "Onu ilk kez evimizin bahçesinde gördüm. Sıcak bir ağustos ayıydı. Uzundur görmediği amcasını ziyaret etmek için Erzurum'a gelmişlerdi. Yanında annesi ve babası vardı. Bahçede ikindi çayı içiyorduk. Geleceklerini geç öğrendiğimizden annemle akşamdan başlamıştık pasta, börek yapmaya. Uykusuzluğuma değmişti doğrusu! O, yani Başar elinde kamerayla bizi çekip duruyordu. Sürekli şakalar yapıyor, bizi güldürüyordu. Öyle ahım şahım bir yakışıklılığı yoktu ama insanı kendisine çeken bir yanı vardı. O kamerasıyla etrafımızda dönüp dururken, hep böyle güler mi, diye düşünüyordum. Böreği sevdiğini öğrendim. Patatesli... Allah'ın işi işte... Patatesli börek yapmıştım. Tadına baktı. Çok beğendiğini söyledi. Eline sağlık, demesini bekledim. Demedi. Bahçeli evimizin güzelliğini anlatıyordu. Şükretmeliymişiz. İstanbul'un her tarafı beton binalarla çevriliymiş. Doğayı özlemiş. Patatesli böreğini küçük bir tabağa koyup, yanına büyük bir çay aldı. Bahçenin köşesinde, ceviz ağacının altında, babamın yıllar önce yaptığı sedire oturdu. Biraz önceki halinden eser yok gibiydi. Derin bir sessizliğe gömüldü. Bahçeyi, yoldan geçen insanları, komşumuzun ineklerini seyrediyordu. Bir ara göz göze geldik. Cesaretimi toplayıp, gözlerimi kaçırmadım. Masum bir tebessümle karşılık verdi cesaretime. Kardeşlerim, annem, Başar'ın annesi, babası ile büyük bir curcuna içinde ikindi çayımızı içtik. Sofrayı topladım, mutfağa gittim bulaşıkları yıkamak için. Hala teşekkür etmemişti börek için. Bunu düşünürken mutfaktan içeri girdi. Allah'ın sevdiği kulu olduğumu düşündüm. Eğer varsa, bir bardak daha çay alabilir miymiş? Hemen ısıtıp verebileceğimi söyledim. Yanımda bekledi. Çok güzeldi, dedi Eline sağlık. Elinde hala kamera vardı ve beni çekiyordu. Isıttığım çaydan bir bardak verirken, Başar'ın gelmeden önce, evimizin günlük yaşantısını düşündüm. Babam her akşam kardeşlerime, anneme bağırır çağırırdı. O televizyonun başına çökerdi, biz de mecburiyetten yataklarımıza girerdik erken saatte. Ne bir dizi ne de bir film seyredebiliyorduk. Başar'ın şimdi burada bulunması, güldüren konuşmaları, hareketleri beni çok mutlu ediyordu ve bu durumun ne zamana kadar devam edeceğini merak ediyordum. Yanlış anlaşılmaya meyilli bu soruya kamerayı yüzüme iyice yaklaştırarak, yine şaka yollu cevap verdi. Keşke, dedim içimden. Keşke o kadar uzun kalsanız. Çekim yapmayı bıraktıktan sonra, sedirde otururken takındığı ciddi tavırla cevap verdi. Başar'a biraz daha patatesli börek verdim. Onunla yalnız, baş başa konuşmak istiyordum. Bunu sağlamak için sakladığım mazeretlerimi aradım. Bir şeyler soracağım İstanbul'la ilgili, dedim. Tabi, sor, dedi. Dudaklarını bükerek bana baktı. Şaşkındı. Belki de benden böyle bir soru beklemiyordu. Biraz düşünerek anlatmaya başladı. Arada bir tekliyordu, insan içinde yaşadığı güzelliklerinden ziyade kötülüklerinin daha çok farkında olduğu için cümlelerin bir kısmı 'kötüye' kayıyordu. Ben ters bakınca da lafını hemen toparlayıp güzel şeylerini anlatmaya devam ediyordu. Yarım saat kadar anlattı İstanbul'u. O anlatırken, ben de anlattıklarını yaşamaya çalışıyordum. İstanbul'un güzel yerlerinde dolaşıyor, şarkılar söylüyor, doyasıya eğleniyordum. Tabi, bunları tek başıma yapmıyordum, yanımda Başar da vardı. Mutluluğum bir kat daha artıyordu. Annem bahçeyi toparlamam için çağırdığında kısa süren mutluluk düşümden uyandım. Başar kamerasının alarak bahçeden çıktı, evin çevresini çekti bir süre. Daha sonra babasıyla birlikte yakın bir köye, akrabalarının yanına gitti. Babam eve erken geldi akşam. Gelirken küçük kardeşlerime çikolata almış. Annemle birbirimize bakıp, güldük. Oturup haberleri seyretti. Karnı doymuş, uysal bir kedi gibi divanın kenarında oturuyor, Başar'la babasının gelmesini bekliyordu. Sadece o değildi bekleyen. Ben de Başar'ın bir an önce gelmesini istiyordum. O televizyonda macera filmi seyredip çayını yudumlarken, belki ikindiden kalan böreklerden de yerdi, ben de onu seyrederdim. Geç geldiler. Babası, babamla bahçeye çıktı. Sedirde oturup sohbet edeceklermiş, bayağı olmuş görüşmeyeli. Başar'ın ne yapacağını merak diyordum. İnşallah uyumaya niyetlenmez, diye dua ediyordum. Bir şeyler uydurup, beni hayata döndüren sohbetinin eşliğinde gecenin içinde olmak istiyordum. Fakat o da çay alıp, babasının yanına oturdu. Ben de bir mazeret uydurup bahçeye, ikindi çayı içtiğimiz yere oturdum. Onların konuşmalarını dinliyordum. Politikadan bahsediyorlardı. Başar arada bir lafa girip, benim de pek anlamadığım ama derin şeylerden bahsettiğinden emin olduğum konulara değiniyordu. Babası, Başar'ın konuşmasından sonra oğlunun üniversitede sosyoloji okuduğunu söyleyip duruyordu. Oysa Başar'da kibir yoktu. Konuşurken onu seyrettim. Sarı dalgalı saçları vardı. Çerçevesiz gözlükleri, gözleri kadar küçüktü. Geniş alnının üzerine siyah bir ben vardı. Güldükçe yüzü genişliyor, bambaşka bir hale bürünüyordu. Bir ara yıldızlara çevirdim gözlerimi. Kirlenmiş bir hayatın üzerinde beyaz, temiz noktalar gibi duruyorlardı. Sonra yine Başar'a baktım. Yıldızların gökyüzüne ait olduğu gibi, ben de Başar'a ait olsaydım. Ah keşke, hakkımda neler düşündüğünü öğrenebilseydim. Bunun için yarına kadar vaktim vardı. Baş başa kalacağımız bir an için dua ettim. Annem çağırdı. Mutfağın köşesinden, yatakları açmam gerektiğini söyledi kısık bir sesle. Başar'ın annesi uyukluyordu televizyonun karşısında. Annesinin nasıl bir kaynana olacağını düşündüm yatakları açarken. Ben kardeşlerimle küçük odada kaldım. Başar'ın ailesine büyük odayı verdik. Başar'sa salonda yatabileceğini söyledi. Bir ihtiyacı olup olmadığını sordum. Gülümseyerek, hayır, dedi. Yatakta dönüp duruyordum, uyku tutmadı haliyle. Yarın gideceklerdi ve ben Başar'da bir iz bırakmak istiyordum. Gecenin 3'üne kadar bunu düşündüm. Bir hediye mi verseydim, benim için çok önemli olan. O zaman anlardı durumu. Ya da bir mektup yazıp kamera çantasının içine mi koysaydım. Evet, bu olabilirdi. Altına da telefon numara mı yazardım. Mektupta karar kılınca uyuyabildim ancak. Sabah zor uyandım. Annem birkaç kere yanıma gelmek zorunda kaldı, yataktan çıkmam için. Banyoya giderken Başar'ın uykudaki halini gördüm. Sağ kolunun üzerine başını koymuş uyuyordu. Gözlüksüz bir tuhaf görünüyordu. Gözlük ona başka bir hava veriyordu. Annemle mutfağa girip, kahvaltıyı hazırlamaya başladık. Dolabın ücra köşesine saklamıştım Başar için. Kardeşlerim yemediyse... Evet, yerinde duruyordu. Alıp ısıttım. Kardeşlerimi kaldırdım. Bakkala gönderdim ekmek için. Söylenerek kalktılar. Ben ıslık çalıyordum, çok tutulan bir dizinin hareketli melodisini. Annem kızdı. Hiçbir şey söylemedim. Güldüm sadece. Bu şeytan çağırma muhabbeti üzerine birkaç kez konuşup, kalplerimizi kırmıştık. Anne ve babasını kaldırırken aklıma bir fikir geldi. Annesinin nüfus cüzdanını alabilir miydim? Böylece gidemezlerdi. Sonra vazgeçtim bundan. Buradayken nasıl öğrenecekti cüzdanının kaybolduğunu? Söyleyemezdim ya... Kendime kızdım. Bahçeye hazırladım sofrayı. Rüzgar ağaçların dallarını okşuyordu. Hafif bir esinti vuruyordu sofraya. Başar yine kamerasını almış, bir yandan yiyor, diğer yandan çekim yapıyordu. Yine, nereden bulduğuna şaşırdığım espriler yapıyordu. Kahvaltı hiç bitmesin istedim. Bir ara yüzüne baktım uzunca. Evet, hep gülüyordu. Buna karar verdim. Bakışıma tebessümle karşılık verdi. Ortada duran patatesli böreği onun önüne ittim. Seversin ye, dedim. Annem tuhaf tuhaf yüzüme baktı. Kendi annemin değil de Başar'ın annesinin bakışlarını merak ediyordum. O ise güzel demlenmiş çayını yudumlamakla, sucuklu yumurtayı yemekle meşguldü. Kahvaltıdan sonra, beyler keyif çayı için sedire geçti. Anneler ise kahvaltı yerinde oturmuş dedikodu yapıyorlardı. Ellerinde çay... Ben de bulaşıkları yıkamak için mutfağa gittim. Bulaşıkları bitirdikten sonra koşturarak odama geçtim. Lise yıllarından kalma temiz, çizgisiz bir dosya kağıdı çıkardım. Zarf aradım ama bulamadım. Ne yazacağımı düşündüm bir süre. Sonra hiç karalama yapmadan yazmaya başladım. Hayatın birbirine bağlı adacıklardan oluştuğunu düşünürüm. Yani zaman gibi insanlar da bir şekilde birbirine dokunuyor. Belki farkında olarak, belki de farkında olmayarak başkalarının limanlarına sığınıyoruz, ziyaret ediyoruz. İşte buradasın. Benim limanımda... Senin için sıradan bir ziyaret gibi görünüyor. Ardından limanına gitmek için demir alacaksın. Şimdi düşünüyorum da, yaparken bize sıradan gibi görünen bazı işler, belki başkaları için çok önemlidir. Mesela buraya tatil için geldin ve bugün İstanbul'a döneceksin, oradaki hayatını bıraktığın yerden devam edeceksin. Oysa burada uğradığın adacıkta hiçbir şey bıraktığın gibi olmayacak. Benden bir şey alıp götüreceksin kendi limanına. Bunun farkına varman için yazıyorum bu mektubu. Aldığın şeyin emanet değil de ikimize ait büyük bir kalbin temennisiyle mektubuma son veriyorum. Mektubu bitirdikten sonra bir kez okudum. Çok beğenmedim ama duygularımı ifade etmiştim. Yeterliydi bu. Zarf yoktu. Ne yapabilirdim? Kameranın çantasına koyabilirdim. Bu fikri sevdim. Herkes dışarıdayken, mektubumu çantanın içindeki küçük cebe koydum. Sonra dışarı çıktım. Beyler hala sedirde oturuyor, kadınlar ise dedikodu yapıyordu. İkindiye doğru hazırlıklara başladılar. Babamla annem çay için ısrar etseler de kabul etmedi Başar'ın babası. Otobüse binmeden önce uğralamaları gereken birkaç yer varmış. Vedalaştık. Başar her şey için teşekkür etti. Özellikle patatesli börek için. Tekrar gelmesini söyledim. Söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki... Cümlelerimin yarım kalmasından korktum. Zaten mektubu okuyunca her şeyi anlayacaktı. Kameranın çantasını baktım. Elinde göremedim. Büyük valize koymuştur, diye düşündüm. Onlar gidince odama kapandım. Ağlıyordum. Annem akşam yemeği için mutfağa defalarca çağırdı. Hasta olduğumu, başımın çok ağrıdığını söyledim. Cevap vermedim. Hiç bir şey düşünmeden uyumak istiyordum. Ama ne mümkün... Başar'ın mektubu okuyup okumadığını merak ediyordum. Okuduysa acaba ne yapacaktı. Belki de otobüse binmeden beni arardı. Telefonuma baktım. Yok. Belki de hiç cevap vermezdi mektubuma. Aramazdı da. Yaptığı sıradan ziyaret gibi hayatına olduğu gibi devam ederdi. Kız arkadaşının yanına giderdi. Ne düşüneceğimi bilemiyordum. Aşk bu herhalde... Bir insanı severken ne yapacağını bilememe duygusu... Bunları düşünürken başım gerçekten ağrımaya başladı. İlaç alıp uyudum. Akşama doğru uyandım. Babam gelmiş, evin içinde kükreyip duruyordu. Kardeşim ağlayarak yanıma geldi. Babamın yanına gidip hasta olduğumu söyledim. Neyimin olduğunu sormadı. Yemeğimizi her zaman ki gibi sessizlik içinde yedik. Babam haberleri seyrediyordu. Dün akşamı düşündüm. Sofrada Başar ne güzel espriler yapıyor, hepimizi güldürüyordu. Şimdi ise... Acaba mektubu okumuş muydu? Belki de aramıştır. Sofradan kalkıp koşarak odama gittim. Telefona baktım. Arayan yoktu. Demek ki daha okumamış. Sofraya döndüğümde babamın suratı beş karıştı. Telefonuma bakıp duruyordum. Bu saatte sonra arayamaz, diye düşündüm. Artık otobüstedir. Babama bir isteği olup olmadığını sordum. Hayır, deyince odama geçtim. Küçük kardeşim geldi, ben yataktayken. Çantaya bakmadan önce o birkaç saniye içinde dua ettim. İnşallah o çanta değildir, diye. Nafile. Başar'ın kamerasının çantasıydı bu. Yatağın içine gömülüp hüngür hüngür ağlamaya başladım. Kardeşim odadan çıkarken, elinden çantayı kaptım. Baktım. Evet, mektup içindeydi. Aldım, günlüğümün içine koydum. Sabaha kadar uyuyamadım. O kadar çok şey düşünüyordum ki, zihnim farklı filmlerden çeşitli sahneler alınmış gibi anlamsızdı. Bazen öfkeden macera filmlerindeki gibi küfürler ediyor, bazen de dramlardaki gibi İstanbul'da, yıldızların altında, Başar'la oturmuş birbirimize şiirler okuyorduk. Her şey anlamsızdı. Hayat, eski kalıplaşmış sıradanlığına sürüklüyordu beni ve ben bundan nefret ediyordum. Bir yolunu bulup Başar'a ulaşmalıydım, derdimi, bu dert miydi onu da bilmiyorum, içimden geçenleri olduğu gibi anlatmalıydım. Hem telefonda konuşmak daha kolay olurdu, mektup gibi. Kahvaltıdan sonra annem komşuya gitti. Kardeşlerimi de bahçeye çıkardım. Telefonu Başar'ın açmasını çok istiyordum ama bu isteğim gerçekleşmedi. Annesiydi. İyiymiş, yolculukları da iyi geçmiş. Eşi de iyiymiş. Annesi memleketten bugünlerde birilerinin gelip gelmeyeceğini sordu. Bilmiyordum. Kalsın, o zaman. Çok da acil değil zaten, dedi. Evdekilere selam söyleyecekmişim. Kapattı. Zaten Başar da uyuyormuş. Telefonun yanına çöktüm. Ağlıyordum yine. Başar'a nasıl ulaşacağımı bilmiyor, oturup ağlıyordum. Dışarı çıktım. İçimdeki dünyanın atmosferiyle örtüşen kasvetli bir hava vardı. Başar'ın oturup gökyüzünü seyrettiği sedire geçip oturdum. Cep telefonunun numarasını bir şekilde bulmalıydım. Ama nasıl? Ortak bir tanıdığımızı düşündüm. Bulamadım. Annem, komşunun bahçesinden sesleniyordu. Demlik düştü elimden. Her yer su oldu. Annem şaşkın bir şekilde kuru bez aradı tezgahın üzerinde. Bulunca, çömelerek yeri kurulamaya çalıştı. Hiçbir şey söylemeden odama gittim. Kapıyı da kilitledim. Annem arkamdan geldi, kapıyı zorladı, biraz bağırdı ama açmadım. Ne çok ağlıyordum. Dayanacak gücüm yoktu. Her şey üst üste geliyordu. Bir fırsatını bulup İstanbul'a gitmeliydim. Belki de kaçmalıydım. Odanın içinde sakin olmalıyım, diye söylenerek mahkumlar gibi volta atıyordum. Buldum. Başar'lara yakın oturan teyzemin yanına gidebilirdim. İki senedir bir yere gittiğim yoktu. Odanın penceresini açtım. Kasvetli havayı soludum. Kapıyı açıp, bana ters bir bakış attı. Biraz önceki gülümsemesinden eser yoktu. Otur evinde, dedi. Birkaç haftaya kalmadan nişan yapacağız. Nereye gidiyorsun? Kapıyı kapattı. Duygularımı yitirmiş gibiydim. Hiçbir şey hissetmiyordum. Ağlamıyordum. Yatağın kenarına oturdum, tülü araladım. Başar acaba ne yapıyordur, diye düşünüyordum. Onu düşünürken çoğu zaman gökyüzüne baktığımı hatırladım. Kaçsam, ne olurdu, ne değişirdi hayatımda? Annem bana yardımcı olmazdı. Her zaman babamın kararlarını desteklemiştir. Yalnızdım. Kardeşlerimi yanıma çağırdım. Üçümüz hep birlikte uyuduk. Yalnız kalmak istemiyordum. Küçük kardeşime masal anlatırken uyumuşum. Ertesi gün kaynanam geldi. Kapıyı açtığımda, dudaklarını önde büzüştürerek bana baktı. Baştan aşağı süzdü. Sonra sarıldı. Akşama kadar oturdu. Nişandan, düğünden, çeyizden bahsettiler annemle. Bahçedeydiler, sedirde. Ellerinde çay... Hayatımla ilgili konuşuyorlardı ama bana sormuyorlardı, ne istediğimi. Başka bir gemi limanıma yanaşmaya çalışıyordu, oysa limanımda yalnız kalmak istiyordum. Deniz kıyısında oturup geçip giden gemileri seyretmek istiyordum sadece. Eğer yalnız olmayacaksam yanımda Başar olmalıydı. Bir koca gün hazırlık yaptık annemle. Hüseyin ve ailesi gelecek diye. Benim dışımda herkes ne kadar mutluydu. Akşam yemeğinden sonra Hüseyin'le bizi bahçede baş başa bıraktılar. Hüseyin konuşmaya başlamadan önce uzunca baktı bana. Ben de ona. Gri bir takım elbisesi vardı üzerinde. Bordo kravat. Seyrelmiş siyah dalgalı saçları, ışığın altında çok kötü görünen, sigaradan nasibini almış sarı dişleri; sakin, çekingen tavırları... Hüseyin'le aynı mahallede büyüdük. Hep sakindi, hep çekingendi. Ama Başar'a hiç benzemiyordu. Onun gibi espriler yapmıyor, gülmüyor, karşısındaki insana yaşama sevinci vermiyordu. Yanındayken sıkılıyordum, gökyüzüne bakarak Başar'ı düşünürken, bu sıkılmanın bir ömür boyu sürdüğünü hayal ettim. Çığlık atmak istedim. Bayılma numarası yapmak istedim. Başar'ın yanında olmak istedim. Soğuk suyun altındaymış gibi titreyerek konuşuyordu Hüseyin. Babamın söylediklerini tekrarladı. En sonuna beni sevdiğini söyleyerek noktaladı cümlelerini. Bir şey söylemeyince, Sen ne düşünüyorsun? dedi. Üzgün, yüzüme baktı. Ne söyleyeceğini bilemiyordu. Yan yana dakikalarca hiç konuşmadan oturduk. Büyülü bir anı yaşıyordum. Yanımda Başar'ı hayal ettim. Onun sessizliğiyle mutlu oldum. Birlikte yıldızlara bakıyormuşuz gibi düşündüm. Başar bana, yine şiirler okudu. Gülüyor, güldürüyordu. Hep, hep şaşırıyordum esprilerine. Bir süre sonra kalkıp içeri geçtik Hüseyin'le. İki aileyi düğün davetiyesini tartışırken bulduk. Kendi çocuğum olursa onun hayatına bu kadar müdahale etmeyeceğime söz verdim. O gece yine kardeşlerimle uyudum. Geceleri yalnız kalmaktan korkuyordum hala. Nişanıma kısa bir süre kala, umutsuz, kasvetli bir akşam, mutfakta annemle yemek yaparken içimden geçenleri söylemeye karar verdim. Evet, gücüm yoktu tüm bu gelişenleri bertaraf etmeye ama böyle hiçbir şey yapmadan da duramazdım. Pilavı karıştırmaktan vazgeçtim. Ocağın altını söndürdüm. Annem işin ciddiyetini anlamış olacak ki bıçağı, marulu bıraktı. Birkaç saniye birbirimize öyle baktık. Biraz konuşalım, dedi. Babamın gelmesine daha 2 saat var. Çayla geçiştiririz bu akşamı. Cevap vermedi. Birlikte bahçeye çıkıp, sedire oturduk. Söyleyeceklerimi düşündüm. Annem bunları büyük bir ihtimalle babama da söyleyecekti. Dikkat etmeliydim kelimelerime. Ne yani, üniversiteye gidiyor diye sevemez miydim? Sevmenin eğitimle ne ilgisi vardı. Bunları anneme söyleyemezdim. Bir anlamı yoktu çünkü. Ona söylediklerim babama ulaşmayacaktı. Babama söylesem yine annem gibi cevaplar verecekti. Belki bir tokat atardı. Belki de daha fazlası... Kabullenmeli miydim çaresizliğimi. Hüseyin'e söylesem belki de vazgeçerdi. Ben de zaman kazanırdım. Evet, bunu yapmalıydım. Hüseyin'i aradım. Gülerek telefonu açtı. İlk defa onu arıyormuşum. Ne kadar mutlu olmuş. Müşterisi varmış koltukta ama benden önemli değilmiş. Ben başkasını seviyorum, dedim. Bu haldeyken seninle evlenemem. Sessiz sakin, çekingen bildiğim Hüseyin telefonda esip gürlemeye, küfürler etmeye başladı. Kimmiş bu namussuz, ona hemen adresini vermeliymişim. Sakin olmasını söyledim ama dinlemedi. Telefonu kapatırken eve geleceğini söyledi. Babamın geliş saati yaklaşıyordu. Artık korkuyordum. Bahçeye çıktım, belki Hüseyin'i babamdan önce görürdüm. Bekledim. Hüseyin, babamla birlikte çok geçmeden köşede göründüler. Ellerim titriyordu. İkisi de sakin görünüyordu. Hüseyin eve gelmekten vazgeçmiş olsa gerek babamın elini öpüp döndü. Dönerken bana baktı bir an. Söylediklerimi anlatmış mıydı babama? Babam yürüyüşünü hızlandırmış, koşar adım geliyordu. İçeri geçtim. Kapıyı kapattım. Çok ses çıktı. Annem ne olduğunu sordu. Babam anahtarıyla kapıyı açmaktansa kapıyı tekmeledi. Anladım. Annem korkuyla kapıyı açtı. Babam üzerime yürüdü hemen. Sol yanağımda içime işleyen derin bir acı duydum. Yerden kalkınca odama fırladım hemen. Kardeşlerimin ağlayan seslerini duyuyordum. Babam küçük kardeşime de bir tokat attı. Bu sefer de susması için bir tokat daha... Kapıyı tekmeliyordu babam. Annem O'nu sakinleştirmeye çalışıyordu. Babam, annemi dinlemiyor, kapıyı tekmelemeye devam ediyor, küfürler ediyordu. Namustan bahsediyordu. Ben yanlış bir şey yapmamıştım ki. Yatağımın içinde kıvrıldım. Başar'a yazdığım mektubu yastığın altından çıkardım. Pencereyi açıp derin derin nefes aldım. Ağlamayacaktım. Kendime söz vermiştim. Babamın sesi gelmiyordu. Annem kapıyı tıklattı. Açtım. Sarıldı. Neler olduğunu sordu. Hüseyin'le konuştuğumu söyledim. Yatağa oturtturdu beni. Avuçlarını yüzümde gezdirdi. Hiçbir şey bizim istediğimiz gibi olmaz bu köy yerinde, dedi. Sen burada doğduysan, kaderin o gün çizilmiştir. Ağlıyordu. Babamla nasıl zorla evlendirildiğini anlattı, ilk gençliğinden kalma eprimiş bir sesle. Annem ilk defa anlatıyordu evliliğini. Takip eden günlerde babamdan, annemden ve Hüseyin'den özür diledim. Hatalı olduğumdan değil, kaderime razı olduğumdan. Hüseyin'e İstanbul'a gitmek istediğimi söyledim. O da bir akrabasının yakında evleneceğini, hep birlikte gidebileceğimizi, hem de akrabalarına yeni gelinlerini göstermek istediğini söyledi. Nişanımızdan birkaç gün sonra Hüseyin, onun ailesi ve annemle birlikte yola çıktık. Babamı evde yalnız, kardeşlerimi ise buradaki teyzemlere bıraktık. Otobüste annemle birlikte oturduk. Hiç konuşmadı. Uyudu. Uyumadığında daldı, uzaklara bakıp. Ben hiç uyumadım. Sürekli geride bıraktığım yolu, ağaçları, insanları, hayvanları, düşleri seyrettim. Her şeyin geçmişte kalmasını diledim. Mümkün müydü? Geçmişteki bir aşk, insanı gelecekte bir gölge gibi takip ederdi. Aşk, acısı geçmeyen, sürekli kanayan bir yara gibiydi. Hüseyin'in akrabalarını ziyaret ettik. Beni tanıştırırken gururlanıyordu. Kahvede arkadaşlarıyla okey oynarken nasıl böbürlendiğini, yolda birlikte yürürken değişen tavırlarını düşündüm. İstanbul'u gezdik. O da birkaç kez geldiği için adamakıllı bilmediğini söyledi. Zaten bu koca şehirde yaşanmazmış. Komşuluk falan kalmamış. Bizim oralar gibisi yokmuş. En güzeli bahçeli bir evde oturmakmış. O bunları anlatırken, Başar'ı yanımda hayal ettim. Bana gezdiğimiz yerlerin geçmişiyle ilgili bilgi veriyordu. Tarihin içine espriler katarak anlatıyordu. Önce gülüyor sonra ciddi bir tavır takınarak dinliyordum. Bilgisine şaşırıyor, onu daha çok seviyordum. Hayattaki en kötü şey, huzursuz bir gecenin ardından, sabah, düşlerinin gerçekleşemeyeceğini bilerek uyanmaktır. İstanbul'a geldiğimizin 3. günün sabahında bu hisle uyandım. Annemle aynı odada kalıyorduk. Yanına gidip uyandırdım. Gözlerindeki çapakları silmeye çalışıyordu. Yanına uzandım. Sarıldı. Anne, dedim, teyzemlere gidelim mi? Yüzünü buruşturdu. Hemen yanlış anlıyorsun. Teyzemi göreceğim. Söylenerek, tamam, dedi. O gün teyzemlere gittik. Hüseyin ve ailesi bizimle gelmedi. Yolda çok heyecanlıydım. Bir an önce teyzemlere varmak, oradan da Başar'ın evlerine gitmek istiyordum. İçimden, beni coşturacak şarkılar söylüyordum. Bu mutluluğumu annem görmesin diye otobüsten dışarı bakıyordum. Onunla mutluluğumu paylaşmayı ne çok isterdim. Teyzem sıcak karşıladı. Annemi çok özlemiş. Kaç yıldır görüşmüyorlardı. Dakikalarca sarılı kaldılar eşikte. Pastalar, börekler hazırlamış. Sofrayı kurup, hemen balkona çıktık. Balkon, karşıdaki sitenin ağaçlığına bakıyordu. Buna da şükrediyordu teyzem, birçok İstanbullunun şikayet ettiği gibi betonlaşmadan, komşu ilişkilerinin yozlaşmasından bahsetti. Bütün İstanbulluların başka bir şehirden gelenlere hep bunu anlattıklarını düşündüm. Sonra, teyzem İstanbul'u boş verip, memleketi sordu. Annem uzun uzun anlattı. Laf benim düğünüme gelince teyzemin yüzü genişledi mutluluktan. Benim adıma seviniyormuş. Hayırlısıymış. Ben onu seviyor muymuşum? Annemle göz göze geldik. Başımı öne eğdim. Ne utanıyorsun? dedi şurada kadın kadına konuşuyoruz. Utanmıyordum. Bu başka bir şeydi. Bunu teyzeme söyleyemezdim. Annem konuyu değiştirdi. Düğün hazırlıklarından bahsetti. İkindiye doğru, annem, Başar'ların evine gidelim, dedi teyzeme. Gelmişken uğramak lazım. Onlar her geldiğinde uğruyorlar. Bana, sen gelme, dedi. Çok ısrar ettim. Teyzem mutfaktayken her şeyin geçmişte kaldığını, sadece ziyaret etmek istediğimi, hem yanımızda getirdiğimiz kameranın çantasını veririz, dedim. Annem tabii ki inanmadı buna. Ben de inanmadım söylediğime. Annem yüzüme baktı. Birkaç dakika süren bu bakış, derimi yüzüp içime geçen bir bakıştı. Başar'ların evleri yürüme 10 dakika uzaklığındaydı. Bu 10 dakika hastane odasında geçen 10 dakika gibi uzundu. Annem yolda hiç bir şey söylemedi. Ne zaman konuşacağını merak ederken, apartmanın önüne geldik ve başladı: Bak güzel kızım, işleri zorlaştırma. Önünde uzun bir hayat var. Bunu hem kendine, hem de bize zehir etme. Cevap vermedim. Başımı salladım sadece. Kapıyı Başar'ın annesi açtı. Şaşırmış ve sevinmişti bizi gördüğüne. İçeri buyur etti. Eve alıcı gözlerle bakıyordum. Başar'ı aradı gözlerim. Evde yoktu. Üzüldüm. Terliyordum. Yaşadığın anın tadını çıkar, diyordum kendime. Belki de buraya bir daha hiç gelemeyeceğim. Annesi çay koymak için mutfağa yönelirken, izin vermedim. Ben yapmak istedim. Başar'ın yaşadığı evi görmek istiyordum. Geniş bir antre vardı. Burası iki küçük odaya açılıyordu. Sokağa bakan tarafta at koşturulacak kadar büyük bir salon, evin iki tarafında da balkon vardı. Salona geçince Başar'ın, zamanının karanlık tarafını burada geçirdiğini anladım. Salonun sağ tarafında, boydan boya bir kitaplık vardı. Kitaplar yan yana dizilmişti. En alt rafta ise yer olmadığı için istif edilmiş gibiydi kitaplar. Duvarda nereden kazandığını bilmediğim madalyaları vardı. Bir masa, onun üzerinde bilgisayar, kitap ve defterler vardı. Kamerası, yattığını düşündüğüm çekyatın başucundaki sehpanın üzerinde duruyordu. Çantayı masaya koydum. Şeytan çekmeceleri kurcalasana, diyordu. Kapıya yanaştım. İçerdekiler ne yapıyordu, diye baktım aradan. Annem köydeki komşuları anlatıyordu. Sohbet derinleşiyordu. Acele etmeliydim. Başar keşke gelseydi- gelebilirdi ya da babası. Çekmeceyi açtım. Yine kitap ve defterler vardı. Defterlerin en altında bir ajanda... Aldım. Evet, günlüğüydü. Sayfaları hızlıca çevirdim okumadan. Yazısı güzeldi. Dolmakalemle, el yazısı şeklindeydi. Yerine koydum ajandayı. Elimi çekmecenin içine doğru uzattım. Küçük bir kutu vardı. Aldım. İçinde küçük notlar ve vesikalık fotoğrafları vardı. Bir tanesini çıkarıp baktım. Her zamanki gibi gülümsüyordu. Gülümsemenin bir insana yakıştığını O'nu tanıyana kadar bilmiyordum. Duvardaki resimlerine baktım. Hep aynı gülümseyen yüz... Su kaynıyordu. Fotoğrafını sutyenimin içine koydum. Mektubu da oradan çıkardım. Günlüğünün arasına koyabilirdim. Mektubun bir anlamı var mıydı? Evet, hayatımda bir şey değişmez belki ama duygularımı öğrenmiş olur. Hayır, bunu yapamazdım. Sevgimin anlamı yoktu artık. Mektubu yerine koydum. Çekmeceyi, masayı düzeltip mutfağa gittim. Çayı demleyince, annemlerin yanına geçtim. Sohbetlerine hiç ara vermeden devam ettiler. Başar'ın annesi arada bir bana, evlenmeden önce her kıza söylenmesi gereken şeylerden bahsetti. Çay içtik. Annem, belki de Başar gelmeden kalkalım düşüncesiyle, çayını bitirir bitirmez ayaklandı. Şimdi, yıllar sonra bu satırları yazarken Başar içeride ağlıyor. Oğlum... Yatalı daha iki saat bile olmadı. Çocukları anlamak çok zor... Hüseyin'e çok ısrar ettim, isminin Başar olması için. İki kuşak öncesinden dedemin adı, dedim. O zaman inanmıştı. Ama artık inanmasının bir anlamı yok. Geçen sene boşandık. Evlenirken attığımız imzalar zaman ilerledikçe bizi hareket edemeyecek şekilde bağladı. Ellerimizi, ayaklarımızı... Aramıza hep bir mesafe koydun. dedi evden son kez çıkarken. Hayallerin ötesinde onu içimde taşıyorum. Bir fotoğraflık aşkım olsa da... İçeride küçük Başar ağlıyor. Onu uyutmalıyım."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-fotografta-tum-surrealistler/", "text": "Öyle ilginç bir fotoğraf ki, yolları ilerleyen yıllarda ayrılacak olan, dünyaya dair umutları zirvede Sürrealist hareketin ateşleyicileri bu fotoğrafta. Picasso, Paul Eluard, Andre Breton, Paul Eluard'ın karısı Gala, Robert Desnos, Max Ernst ve tanımlamakta zorlanılan iki kişi daha bu eğlenceli karede. Bir fotoğraf karesinde, tüm dünyayı sanatsal anlamda değiştiren bir akım görüntüleniyor. Şöförü ve arkasındaki kadını tanımlayamıyorum, tahminime göre şöför ya Tristan Tzara ya da Marcel Duschamps, arkadaki kadın da yüksek ihtimalle Titanik kazasından aldığı yüklü tazminat ile Paris'te yaşamaya başlayan ve sonra Marcel Duschamps'ın da karısı olacak Peggy Guggenheim Simone Breton olmalı. Gala'nın sırtına binmiş olan ise daha sonra Nazilerin öldüreceği, direnişe de katılıp Nazilere esir düşen şair Robert Desnos ve en arkada henüz Paris'i Nadja'nın gözünden anlatmamış olan Andre Breton var. Bisiklete binen ise, Pablo Picasso Max Morise tabii ki."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-fotografta-yasiyor-gibiyim-ve-kimse-donup-bakmiyor-bana/", "text": "Çocukken evde bir şey kırılıp bozulduğuna vakit kaybetmeden gidip bir yenisini alırdı annem. Kırılan bir vazonun yokluğunu başka bir vazo ile doldururdu her zaman. Bu davranışın bir ihtiyaçtan çok yokluğa karşı geliştirilmiş bir davranış olduğuna o kadar inandım ki babam öldükten sonra ertesi gün gidip başka bir adamla evleneceğini düşündüm. Düşündüğüm şey hiçbir zaman gerçeklemedi, bir daha hiç evlenmedi annem. Akşamları odasına çekilip sessizce yasını tutmakla yetindi yalnızca. Olmadığım yerlerdeki yokluğumu düşünmeye o yıllar başladım sanırım. Ben yokken evde geçen zamanı düşünürdüm sık sık. Zaman daha mı yavaş geçer yokluğumda? Ben yokken de kokmaya devam eder mi saksıdaki çiçekler? Neye benzer her gün oturduğum koltuktaki yokluğum? Görünmezlik iksiri bulunmadığı sürece kendi yokluğumu tecrübe etmem mümkün değil. Herkes gibi ben de başkalarının yokluğunu tecrübe etmekle yetiniyorum. Sen gittiğinden beri de senin yokluğunu tecrübe ediyorum artık. Yokluğunla yaşıyorum bütün gün. Şimdi senin olduğun yerde en anlamı şey nedir bilmiyorum ama buradaki en anlamlı şey yokluğun. Günler geçerken birinin yokluğunu doldurmanın mümkün olmadığını anlıyorsun zamanla. İnsan bir eşya değil, bir vazoyu sever gibi sevemiyorsun kimseyi, anlıyorsun. Yokluğun, hem bu kadar anlamlı hem de bu kadar acı vermesini ise hiçbir zaman anlamıyorsun ama. Bir acıdan kurtulmanın en iyi yolun, onu tüketmek olduğuna inandım her zaman. Eğer acı çekiyorsam daha fazlasını çekmeye çalışırım ki bir an önce bitsin de kurtulayım. İşime gücüme bakayım. Yokluğunda bildiğim bütün hüzünlü şarkıları dinliyorum, bol bol sigara içip seninle ilgili anılarımı düşünüyorum. Daha önce birlikte gittiğimiz yerlere gidiyorum ama acım tükenmiyor yine de. Seni unutmaya çabaladığım anlaşılmasın, sadece ağlamaktan yoruldum biraz."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-garip-ofsayt/", "text": "Yine de Muzaffer Reşat'ın aniden ortadan kaybolması sonucu formayı bir kez olsun sahada gösterebilmişti. Muzaffer ne yazık ki sevincini karısı İpek'le paylaşmak için eve koştuğunda, İpek'in Bankacılık bölümünü kazandım, Ankara'ya okumaya gidiyorum, beni arama, evi babam vermişti onu da götürüyorum, en kısa zamanda boşa beni. yazan notunu bulmuştu. Ev yerine, o notu bulmuştu daha doğrusu. Maç resmini yerine bıraktı. Işıyan aya baktı ama penceresi olmadığından göremedi. Odasındaki yeşil çimenlikli manzara resmine baktı. Üstelik belli bir mesafeden hala yakışıklı sayılırdı. Oooo, kavat Muzaffer, sen n'eettin? dedi. Muzaffer için hazırlıksız saldırıların ardı da geldi. Samimiyet derecesine göre takım arkadaşları ona N'aber bufalo? Oo ayı uykusundan uyanmış, n'aber karı Muzaffer? gibi seslenişlerde bulundular. Sinirden yüzü kıpkırmızı olan Muzaffer, gözleri çakmak çakmak parlayan titrek sesiyle İyidir, işte hep aynı, hadi ben kaçtım. deyip çıktı. Kaleci Reşat siyah camlı arabayla önünde durdu. Bu kez kullanan oydu. Camı açtı. Muzaffer'e seslendi. Muzaffer heyecanla arabaya bindi. Belki de karamsarlığa kapılmak için erken davranmıştı. Öpüştüler koklaştılar. Sahaya yaklaşan araba sahada durdu. İki arkadaş ağır ağır indiler arabadan. Birbirlerine gülümseyerek baktılar. Bakakalınca İpek'in bankacı vücuduna golleri yer de yer Muzaffer. Son golü yiyince. Boşamıycam ulan seni! diyerek elini beline atar ki, o da ne! Silah nereye gitti lan? O sırada bam İpek vurur onu. Meğer İpek arka koltuktan ellemiş Muzaffer'in namusunu! Daha önceden de ona karılık ettiği için bilirmiş namusunun nerede olduğunu. Yo susamadım. der ve henüz belirmekte olan serabı atlar. Muzaffer ilerler, ilerler, ilerler, ilerler. Yorulmadan, sıkılmadan, acıkmadan. Ne güzeldir yok olmak. Büyük bir kapıya çıkar yolu. Kapının önünde iki adam. Ne forma ne başka bir şey üzerlerinde, anadan üryan. Neredeyim ben? der. Bir yandan da etraftan sesler çalınır kulağına, büyük tezahürat sesleri. Muzaffer'de çılgın bir sevinç. Çok iyi. Evet ben öldüm, hem de yeşil sahaları kanımla boyadım, ben öldüm ki, futbol hep yaşasın."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-gunlugune-de-olsa-aslan-olmak/", "text": "üretimi şarkılardan bahsederken, müziği salt melodi, beste açısından değil, söz odaklı incelemek yerinde olur. Rage Against the Machine zamanlarından itibaren, Zapatalardan Amerikan İşçi Hareketi'ne kadar çeşitli sol/muhalif/anti-küresel hareketlere müziğiyle, sözüyle ve eylemlerde yer almasıyla destek vermiş olan Zack, şimdi eski The Mars Volta davulcusu 'la birlikte oluşturdukları ikili grubu One Day as a Lion ile aynı isimle çıkardıkları EP'de de aynen bu tavrını sürdürüyor. Bin yıl koyun gibi yaşamaktansa, bir günlüğüne aslan olmak yeğdir! Theodore'nın davul stili hem Zack'in kızgınlığına mükemmel bir ayna görevi görürken, müzik de RATM'dan farklı olarak daha melodik vokal stili ile hip/hop, elektronik ve drum'n'bass arasında gidiyor. Çıkış şarkıları Wild international ile Irak'a sözde demokrasi ihraç eden Bush'a göndermeleriyle ve uyuyamayan, yemek yiyemeyen bir halk ordusunun varlığıyla iktidar uyku uyuyamasın diye dileyen Zack, küreselleşmenin tanrısının Roma'dan bile daha genç ölmekte olduğunu ve modern zamanın tanrısının artık bir tümör olduğunu söylüyor."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-gunun-sonunda-arzu/", "text": "Çocuk cıvıltılarıyla yükselen çıkmaz sokak, ihtiyarın ölümünden sonra, zamanla yine akıllardaki niteliğine bürünüyor; komşu evlerden sızan ışığın insancıl çağrısı perdeleri aralıyordu. İmbiklerini ateşe oturtan yaşlı kadınlar erdemlerinden söz ediyorlar, bir zamanlar diye söylenerek can sıkıcı bir gürültüyle, bir ağızdan bu sokağın nasıl bir yer olduğunu ballandırdıkları sohbetleri, yaprakları kokulu bir ağaç türüne kadar varıyordu. Gençliğinde gömülenlerin isimlerini anıyor, yaşlarından utanıyorlardı. İhtiyar delikanlılar kendilerine has bir adam ismiyle seslenildiğinde, tavla zarlarının sesi eşliğinde dünyaya ayak uydurarak hükümetin aç karınlarına nasıl deva olabileceğini geç saatlere kadar, şamata içinde çözmeye uğraşırlarken, çocuksu çıkışmalarla birbirlerine darılıyor, hallerine vakit ayırmaları için birbirlerine acıyorlardı. Ne kadar hızlı koşarsan, o kadar iri görünürsün. A. ile manzarasını sakınmayan bir çay bahçesinde buluştuk. Kendine bürünmüş dümdüz bir hali vardı. Rengi yanındaydı. Elbisesinin sarıları lekesizdi. İhtiyarın ölümünden Tanrı'yı suçladığımı söyledim. Yaşamın coşkusunu ölümle yatıştırıyordu. Geçmişi bir dostluk havası içinde anarken, bakışmalardan sakınan gözlerimiz uçuşup konan kuşları takip ediyordu. Gönlünü kattığı bir işin olmamasından yakınıyor; artık ilkelerinden uzaklaştığını, dünyaya ne söylense üzerine alınmadığını söylüyordu. Resimlerimi görmesinin bir sakıncası yoktu. İhtiyar hayattayken de resim yapıyordum ama çoğunu onun önerisiyle atmıştım. Sadece bir keresinde Bir anlık uyum deneyim sayılmaz. demişti. Ben senin kadarken buralarını kemirirdim, dedi. Akşam üzeri ünlü, yabancı bir sosyoloğun konuşmasını dinlemeye gittik. Çok kalabalıktı, ancak amfinin merdivenlerinde oturarak yer bulabildik. Sosyolog kürsüye çıkana kadar çıkıp gitmeyi düşündürecek denli uğultu vardı. Erken bir tutum için hazırdı dinleyiciler. Konuşmacı önceden hazırladığı metni Fransızca okuyor ve sanırım önceden kararlaştırdıkları yerde durup nefeslenirken, tercuman önünde Türkçeye çevirdiği metni okuyordu. Konuşmayı hangisinin sesinden dinleyeceğime karar vermekte zorlanıyordum. Bir süre sonra alıştım. Kendi iç sesimden dinledim. Herkesin elinde kağıt kalem; notlar alıyorlardı. Ben bir konuşmacının yerinde olsaydım; Notlarınızı çıkışta görevlendirdiğimiz arkadaşlar sizden toplayacaklar çünkü burada size neler anlattığımı çok merak ediyorum. derdim. Bu söyleşiye gelmek isteyen ve sonuna kadar kalmak isteyen oydu, yine de söyleşi hakkında hiç konuşmadı. Eve dönüşte, çiçekçi bir falcı, sanki biz istemişiz gibi, falımıza bakmayacağını ancak hanım ablaya bir çiçeği çok görmemem gerektiğini söyledi. Biz birbirimize görünmüşüz. Hal buymuş. Otobüs durağında bizden başka iki adam ve bir kadın vardı. Adamlar kadının yanında kokusu hakkında konuşuyorlardı. Sonra kalçasına kadar aşklarından söz ettiler. Kadının içinde yol açmaya çalışıyorlardı. Kalabalığın ağzına... Bu yolun bir bakkalı vardır elbet. dedim ve eve kadar yürüdük. Yokken de yok diyordun ama! Hayır, bir rüya gördüm. Bütün domatesleri öldürüyorlardı. Sen kırmızıydın. Seni de domates sandılar, seni de öldürdüler. Fırından döndüğümde çay demlenmiş, kahvaltı masası çoktan hazırlanmıştı. Televizyonu açtım. Bu adam daha iki ay önce böyle söylemiyordu. Devletle evlendi, devlet oldu. Ne yersen o olursun!"}
{"url": "https://futuristika.org/bir-ingiliz-hastaligi-intihar/", "text": "İngiltere 1680'den sonra giderek bir intihar tartışması içinde buldu kendini. İngiltere'nin önde gelen insanları intihar eder ancak içlerinde en çok Thomas Creech'in intiharı yankı uyandırır. 1700 yılında Oxford'un ünlü editörü Thomas Creech, kendisi gibi intihar eden Lucretus'un çevirisini bitirdikten sonra kendini asar. Creech'in kısa süre önce Biathanatos'u okuduğu ve öldüğünde bir elinde kitap diğer elinde bir ip bulunduğu yolundaki söylentiler alır başını gider. Olayı felsefi intihar olarak yorumlayanlar olsa da Thomas Creech'in intihar nedeni aşktı. Sevdiği kadının ailesi evlenmelerine karşı çıkması onu umutsuzluğa iter ve ünlü editör yaşamına son verir. İngiltere'de intihar olayları, intihara ilişkin yayınlanan kitapların arasında 1733 yılında 'The English Malady or a Treatise of Nervous Diseases of all Kinds' isimli ilginç bir kitap yayımlanır. George Cheyne yazdığı kitapta; İngilizlerde ateizm ve felsefi düşüncelerin gelişmiş olması, İngiltere'nin iklim ve coğrafi koşulları, İngilizlerin melonkolik mizacı onların diğer uluslara göre daha çok intihar etmelerine neden olduğunu söyler. George Cheyne kitap için, intiharların son dönemdeki artışından kaygı duyan dostları tarafından bu kitabı yazmaya itildiğini söyleyer. İntiharın İngilizlere özgü bir hastalık olduğu düşüncesi zamanla yaygınlaşır. Mademe de Stael de George Cheyne gibi düşünür ve 1796 tarihli 'Tutkuların Bireylerin ve Ulusların Mutluğu üzerinde' isimli kitabında İngilizlerin intihara en eğimli ulus olduklarını söyledikten sonra Almanlar metafizik bir coşkunlukla kendini öldürürler, onların üstün yetenekleri vardır. Fransızların intiharı ne romantik ne de felsefidr; bunlar melankoliyle ilgilisi olmayan gözü kara intiharlardır. Akdenizlilere gelince, onlar pek intihar etmezler. Böyle güzel bir doğanın tadını çıkarırlar diye yazar. Mentesquieu ise; İngilziler ile Romalıların intiharını kıyaslayarak; Tarihte nedensiz olarak kendini öldüren bir Romalı'yı asla göremeyiz ama İngilizler, onları buna yönetletn hiçbir neden düşünülebilmeksizin kendinilerini öldürüyorlar, hatta mutluluğun bağrında yaşarken bile kendilerini öldürüyorlar. Bu eylem, Romalılarda eğitimin sonucuydu İngilizlerde ise bir hastalığın sonucudur der. George Cheyne'nin yazdığı kitabın ilginç yönlerinden birisi intihar ve iklim arasındaki ilişkiydi. Bugün bile yağmurlu, kapalı havaların insanları intihara sürüklediğine dair bir fikrin dolaşımda olması kitabın etkilerinden biri olsa gerek. 'Suicide' teriminin ilk kez bir İngiliz tarafından kullanılmış olması İngilizler ve intihar ilişkine dair başka bir ayrıntıdır. 'Suicide', ilk defa Sir Thomas Browne tarafından yazılan ve 1642 yılında yayımlanan 'Religio Medici' isimli kitapta Cato'nun intiharını tanımlamak için kullanır. Hikayeye göre Cato, Utica'da Thapsus bozgunundan sonra kendi kılıcıyla yaşamına son vermek ister ancak ilk darbede başırılı olmaz. Yarasını dikmek isteyen doktoru eliyle iter ve yarasını kendi elleriyle daha da açar. Seneca'nın Jüpiter, yeryüzünde Cato'nun intiharından daha güzel bir şey göremezdi dediği Cato, Dante'nin 'İlahi Komedya'sında da yer bulur. Dante, onu Araf adasının kumsalına nöbetçi olarak yerleştirir. İngiltere neredeyse yüzyıl boyunca intiharı tartıştı. 1786 yılında Londra'da intiharla ilgili bir halk tartışması bile yapıldı. Avrupada intihar edenlere yönelik uygulanan cezaları en son kaldıran ülkenin neden İngiltere olduğu bu açıdan daha anlaşılır sanırım. Tartışmalar 1680'lerden itibaren başlasa da belki de her şey 1601'de Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu diyen Hamlet'le başladı. Ne de olsa onu da bir İngiliz yazmıştı."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-kere/", "text": "Siyaset en katl pek hoş bir bilmece! Tamam, tamam da... Nedir bu gıllıgışlı pek yavan tatara titiri bel altı gıdıklamaca fettanlığı, fetbazlığı, tavşana kaç, tazıya tut sömürgeciliği... Kimin enstrümanı, kimin cebinde müneccimliği... Cimcime hanımlara, beylere recm havadisleri... This is a perde pi love'ı! Yerseniz, kalkacaktır gönlünüzdeki the perde! Sokerde ile coşulacak; Aslı Zen söz yazdı, ürkek erkek gerdan kırdı bir kere! Nedir gayeniz? Gaye nerde? Marvin Gaye çok ötede, eyvallah! Niye iç içe geçmiş zihin, gönül, kalp, bacak ilişkileriniz? Omuz-baş-omuz formasyonu finansal parametrelerden düşüşe geçti bacaklara, omuzlara! Herhangi bir barda hovarda değil miydi elleriniz pek nemli? Peki, ho ho ho Hoover safiyetimiz? Hakiki tenler, hakiki akik bedenler köpük köpük kanlı tükürüklerle boğulamaz, boğulmamalı! Öğrendim. Öğreniniz. Müptela edildiğim ve istifa etmekten ha babam caydığım bu hayat çok reel, çok sürrezalet! Bir nevi True Lies! Gerçek insani zaaflar, gerçek dedikodular, gerçek gammazlamalar, gerçek ayak oyunları, gerçek görmezden gelmeler, gerçek saldırganlıklar, gerçek yaftalamalar, gerçek riya, gerçek çekememezlikler, gerçek faşizm ve çok gerçek yalanlar! Hayata baraj kurmayın! Baraj hiç nizami olmadı, olmayacak! Kimin gerçeğinde büyüyecek çocuklar? Canım çok sıkkın! Türlü türlü trüklerin çılgınları! Hah ha! Dudaklarının arasındaki cıgarayla ilkyardım yapan çılgın Türkler, sümüğünü masa altına yapıştıran, balgamından adam yapan çılgınlar, kariyer çılgınlığının faşing aboneleri, yurtdışı biletleri hep cebinde üyeleri, maaile tecavüz organizatörleri, merhametsiz plastik vicdanlılar! Argonun da boğazını kestiniz, iliğini kemiğini emdiniz! Ne ettiniz? Nedir bu küçük dünyanızdaki çıbanlı egolarınız, nedir? Sıtkımı sıyırmayın! Kendinize Daniel Gelin! Bencileyin ademi obanıza getirtmeyin! Gidin adam gibi, hesapsız kitapsız, Haydar ağabeyiniz saçlarını tararken, kalbinizin mihmandarlığında sevişin! Gövdeniz konuşsun, ruhunuz dinlesin! Öp, öp inlesin, kalpleriniz yeniden yeşersin! Boşalın. Kendinizi boşa alın. Ölmezsiniz, Haydar Haydar türküsüne güvenin! Ney üfleyin. Hayatı kirletmeyin! Oyuncak ayılarınızı çıkarın; onlara sarılın! Kıllı ve cipli ayılar out, tez ayrılın!"}
{"url": "https://futuristika.org/bir-manipulasyon-silahi-porno/", "text": "Bir porno kasetle siyasi parti başkanlığınızı, Top 10 listesindeki yerinizi, reyting zirvesindeki koltuğunuzu, hatta dünya üzerindeki varlığınızı bile yitirebilirsiniz. Bu yüzden, politikacıların sıklıkla başvurduğu, propaganda yöntemi olarak porno kaset şantajı çok iyi işliyor. Kimisi bizzat organize ederek rakibine bir porno kaset kazandırıyor, kimiyse ifşa olmuş sevişme görüntülerin varlığını rakibine arada bir hatırlatarak fark atmaya çalışıyor. Bunun örneğini, yakın zamanda, Ufuk Uras sayesinde hatırladık. Bir tweetinde Porno kasetli CHP grup başkan vekili, Akif Hamza Cebi, 'Seyid Rıza'nın bir itibarı yok ki, itibarı iade edilsin,' demiş; sevsinler seni. yazarak, bizlere aydın sıfatının altında, aslında aydınlanmamış bir zihin barındırdığını gösterdi. Türk milleti başarıyı çok sever ve destekler; ancak kişiler başarılı olduktan sonra elbette. Nerede yetiştiğin, bulunduğun noktaya nasıl geldiğin... Bunlar önemli değil. Şarkıcı, oyuncu, sporcu, simitçi, kahveci, gazozcu ol ama dünya çapında başarılı ol, bu böyledir. Birçok yabancı menşeli porno yapımda rol almasına rağmen umurumuzda olmayan Sibel Kekilli de bu örneklerden biri. Ne zaman ki oynadığı Duvara Karşı filmiyle Altın Ayı ödülünü aldı, biz o zaman kendisini önemsemeye başladık. Keza filmin yönetmeni Fatih Akın için de aynı şey geçerli. Bir anda büyük Türk Yönetmen diye sahiplendik. Belki de, içimizde, Fatih Akın başarısını yakalayabilecek yetenekliler vardır ama artık onları da iyi bir başarı elde ettikten sonra bağrımıza basarız. Kısmet. Porno oyuncuları, çeşitli ayrımcılık ve türlü şiddete maruz kalsalar da, aralarından yalnızca bedeni ve sevişme kayıtlarıyla değil, başka işler yaparak da hayatını devam ettirebileceğini kanıtlayan örnekler söz konusudur. Kendisinden 9 to 5: Days in Porn belgeseli sayesinde haberdar oldum. Mitchell porno film kariyeri boyunca yüzlerce filmde oynamış ve hatta filmlerden bazılarını kendisi yönetmiş. Bir gün, bir hayranı tarafından, öldürülesiye darp edilip, tecavüze uğrar. Bu olay sonrası, porno film oyunculuğunu bırakır. Intitute for Advanced Study of Human Sexuality'de doktorayapıp, yalnızca porno endüstrisi çalışanlarına hizmet veren bir klinik olan Adult Industry Medical Associates P. C. yi kurmuş. Google'ın verdiği bilgiye dayanarak, Sharon Mitchell'ın gerçek isminin Fatima Maria olduğunu görüyoruz. Şimdi kim bilir, adına bakarsak, şu anki başarısıyla Sharon Mitchelli sahiplenebilir ve bunu bir tövbe gibi algılayıp doğru yolu buldu diyebiliriz. Uzun yıllardır uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele ediyordum. Eroin bağımlısıydım ama bunun porno ile hiç alakası yoktu. Ancak porno bunu kolaylaştırmıştı, çünkü her şeyi bırakmadan önce, sadece 10 yılım kalmış gibi hissediyordum. Mutsuzdum. İşe gidebilirdim, paramı kazanıp kendimi sokaklara atıp dans edebilirdim. Bunlar beni çok zorluyordu çünkü aklımın bir tarafı Hayranların var, eğlence sektöründesin, bu harika bir şey, artık tanınan birisin diyordu ve aklımın diğer yanı ise Evet ama neredeyse 20 yıldır kameraya bacaklarını açarak tanınan birisin diyordu. Bir gün çıldırmış bir hayran tarafından saldırıya uğradım. Beni evime kadar takip etti ve evimde vahşice tecavüz etti. Beni dövdü ve gırtlağımı ezdi. Burnumu beş yerinden kırdı. Dişimi kırdı, beni ısırdı. Isırarak vücudumdan et kopartıyordu ve beni öldürmeye çalışıyordu. Evin içinde bulduğum sert bir cisimle kafasına vurup, onu bayıltarak, kavgadan sağ çıkmayı başardım. Bu olaydan sonra tek düşünebildiğim: Eğer uyuşturucuya ve pornoya devam edersem bunu tekrardan ve tekrardan yaşayacağım. Bunların benim için doğru şeyler olmadığını hissediyordum. Ve asla uzun vadeli bir hedefim olmamıştı. Düşündüm: Neyi başarmam gerçekten uzun zaman alır? Doktor olmak! Ve ben de bunu yaptım. Oyunculuğa 1975 yılında başladım, yetişkin eğlence sektöründe. Artık gerçekten bu sektör için bir şeyler yapmak istemiyordum. Gerçekten geri dönmek istemiyordum. Hayata küsme noktasına gelmek üzereydim. Çürüyen bir fahişeye dönüştüğümü hissediyordum. Ayrıca fark ettim ki arkadaşlarım, birlikte çalıştığım tanıdığım insanlar, birlikte büyüdüğüm insanlar ya ölüyorlardı ya da ben bir şeyler yapmazsam, öleceklerdi. Ve bu sorunun üzerinde durdum. Bu endüstrinin içindeki insan tipleri, burada olmaya mecbur bırakılan insanlar. Bu yüzünden fazlasıyla zorlu olduğunu biliyordum. Bir çoğu uyumsuz ve dünyadaki hayata ayak uyduramayan insanlar. Rose, porno sektöründen ayrılmaya karar verdikten sonra Virginia eyaletinin Roanoke kentinde, ilk yardım eğitimi vermeye başlamış. Birtakım yetkililer kendisinden rahatsızlık duysa da o bu işi yapmaya devam ediyor. Sprinkle, güvenli seks endişeleri giderilmeyince endüstriden ayrılıp, ardından doktora derecesi almaya hak kazanan ilk porno yıldızı oldu. O da Sharon Mitchell gibi 'İnsan Cinselliği Enstitüsü'nden doktora derecesi aldı. Eva Roob, Almanya'nın Nürnberg takımında, futbol oyunculuğu bırakıp porno oyuncusu olur. Maria Takagi, gençlik yıllarında, pop şarkıcısı olarak adını duyurmaya başlar. Sonradan, Max A adlı Japon porno firmasıyla yaklaşık 2.6 milyon dolarlık bir anlaşma imzalar. Bu anlaşma, önceleri, sadece 30 film içindir ama Takagi bundan sonra da porno sektöründeki kariyerini sürdürmeye karar verir. Maria Ozawa, izlediği bir porno filmin ardından porno yıldızı olmaya karar verir ve hedeflediği kariyer planı doğru işler. Hillary Scott, liseden mezun olunca bir bankada altı ay çalışır. Ama işi çok sıkıcı ve yorucu bulur. Tüm baskıları kulak ardı edip porno oyunculuğunu seçer. Eva Henger, mankenlikten oyunculuğa -porno oyunculuğuna- geçenlerden. Peng Dan, bale eğitimi alan ve 3. sınıf olarak kategorize edilen erotik filmlerle ünlenen Çinli porno yıldızı, seksapelin, ülkeye hizmet etmenin önünde engel olmadığını' belirterek siyasete girme kararı aldığını söyledi. Laurie Wallace, Almanca ve politika bölümlerinde çift ana daldan mezun olup ardından hukuk eğitimi alır. Washington, DC'deki bir think tank kuruluşunda staja başlayan Wallace, meslek değiştirmeye karar verir ve porno sektörüne geçer. Listeye eklenebilecek, ülkemiz sınırları içerisinde, bu işi profesyonel olarak yapıyorum diyen bir oyuncumuz yok. Bizim oyuncularımızın birçoğu erotik filmlerde oynadılar. Daha sonra -yine birçoğu- bunu inkar etti veya bundan pişman olduklarını binlerce kez dile getirdi. Hatta, bu filmlerin komedi olduğunu söyleyen de oldu, Şahin K. gibi. Haksız da sayılmaz, kendisine gülen de çok. Öte yandan, arama motorlarında çıkan birçok Türk porno videoları ise zaten gizli çekilmiş görüntüler. Eğer ülkemizde bu işi yapan bir oyuncu olsaydı da, sonrasında yönelebileceği tek şey din olurdu. Çünkü başka türlü, ülke sınırları içerisinde barınması pek mümkün olmayabilirdi. Bu noktada devreye sansür giriyor. internet sansüründen önce de, müstehcenlik maskesiyle Türk porno yapımları engellenerek veya sadece erkekler arasında takas edilip satılarak, gizli bir sömürüye daha imza atılıyor. Porno filmlerde kadına uygulanan şiddet, sömürü ve kadınların bundan hoşlanıyormuş gibi bir algı yaratıldığı göz ardı edilemez. Bu gizin amacı elbette kadın bedeni, iffeti, namusu veya kadının toplumdaki konumu değil. Amaç erkeği korumak. Çünkü kadınların porno izleyip, cinsel özgürlüğü veya filmlerde izlediği cinsel şiddet için kazara ayaklanması büyük tehlike yaratabilir. Bütün bu hiyerarşiyi de yine erkek organize ediyor. Pornoyu yasaklayan, sansürleyen ve görmezden gelen devletin, bu yasağı uygulayanların veya bu yasağa karşı üç maymunu oynayanların, gerektiğinde pornonun varlığını kabul etmesi ve koz olarak kullanması; artık sıradanlaşan ikiyüzlülüktendir. Human Sexuality-İnsan cinselliği dersi hakkında kısa bilgiler. İnsanda cinsellik, insan biyolojisi ile yakından ilişkili olmakla beraber, toplumsal/kültürel süreçlerle iç içe geçmiş bir alanı ifade etmektedir. Bu bakımdan İnsan Cinselliği dersi, cinselliğin anatomi ve fizyolojisi, cinsel uyarılma ve tepki, cinsiyet rolleri, çekicilik, aşk, yakın ilişkiler, cinsel iletişim, cinsel yönelim, hamilelik, doğum kontrolü, doğum öncesi gelişim, yaşam boyu cinsel davranış, cinsel işlev bozuklukları ve cinsel tedaviler, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, cinsel davranışta atipik örüntüler, cinsel şiddet ve ticari cinsellik gibi insan cinselliğine ilişkin ana konuları içermektedir. Dersin ana amacı öğrencilere insan cinselliğine ilişkin güncel bilgiler sağlayarak, öğrencilerin kendileri ve çevreleri için cinsel açıdan sorumlu ve sağlıklı kararlar vermelerine yardımcı olmaktır. Cinsel eğitime neden ihtiyaç duyulduğunu açıklayabilecektir. Doğru anatomik bilgilere sahip olmanın önemini açıklayabilecektir. Hormonların dişi ve eril üreme sistemi üstündeki etkilerini öğrenecektir. Hormonlar ve cinsel arzu arasındaki ilişkiyi tanımlayabilecektir. Cinsel yolla bulaşan hastalıkların nedenlerini ve nasıl yayıldıklarını öğrenecektir. Cinsel kimlik ve cinsel rol kavramlarını tanımlayabilecektir. Cinsel yönelime dair kültürel tutumları karşılaştırabilecektir. Çocukluk ve ergenlik döneminde cinsel gelişimi öğrenecektir. İnsan cinselliği alanında yapılan çalışma sonuçlarını özetleyebilecektir. Kadın ve erkekte görülebilecek farklı cinsel sorunları tanımlayabilecektir. Cinsel hastalıkların kökenine dair farklı teorik yaklaşımları karşılaştırabilecektir. Bu dersin amacı insan cinselliğini anatomik yapılar, cinsel gelişim, cinsel kimlik ve yönelim, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, güvenli seks, cinsel hastalıklar ve parafilileri kapsayacak şekilde tanıtmaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-parca-et-ve-kurtcuk-christine-glover-ile-soylesi/", "text": "David Keenan'ın England's Hidden Reverse isimli kitabı Coil, Nurse With Wound ve Current 93 gibi örnekleriyle İngiltere'nin yer altı alemini, daha çok post-punk/endüstriyel kişilerini, mekanlarını anlatıyor. Bunlardan biri de Produktion Kuaför'dü. Produktion aslında Londra'nın Kensington bölgesinde Paul Hurst ve Ross Canon tarafından işletilen bir kuafördür. John Balance ve David Tibet de dahil olmak üzere birçok endüstriyel müzisyenin kuaförüydüler. Bir süreliğine, Produktion Hair İngiltere'de Come Organisation ürünlerinin satın alınabileceği tek mağazaydı. Prodüksiyon aynı zamanda grubun işitsel ve görsel çalışmaları için kullanılan isimdi. Daha sonra Paul Hurst Avustralya'ya taşındı ve Prouduktion orada devam etti. Christine Glover: Paul ve ben 1976 'da tanıştık. Sydney'de küçük bir punk hareketi vardı ve Tazmanya'dan Sydney'e taşındığında Ross Cannon'la tanıştık. Ayrılmaz olduk. 1978' de Londra'ya gittik. Ross ve Paul kuaför olarak çalıştı ve Kensington Markets'te en üst katta bir çatı katı açıldığında Produktion Hair'i açtık. 'Supercuts' ifadesini biz icat ettik. Pazar günleri Camden Town'daki Electric Ballroom'un sahnesine Produktion Hair'i çıkardık. Super 8 filmler, animasyonlar yaptık, Prodition gibi fanzinler yazdık, kolajlar yaptık, fotoğraf çektik. CG: Ross, Diana Rogerson ile Kensington Pazarı'nda Fetish Or Die adlı filmin açılışında tanıştı ve Londra'ya döndüğümüzde tanıştık. Fetish ya da Die için mücevher ve kıyafet yapıyordum ve Produktion'da Ross ve Paul ile çalışıyordum. Paul ve ben Crystal ile Archway'de yaşadık. Sonra Japonya üzerinden Avustralya'ya döndük. Japonya'daki Amerikalı performans sanatçısı John Duncan ile kayıt yaptık ve birlikte kaldık. CG: Kensington Markets'teki yerinize kimin gireceğini asla bilemezdiniz. Üretim bir enerji merkeziydi. Dekor endüstriyel, ön kapı dört inç çivi çivili sacla kaplıydı, arka odada döşeme olarak bir traktör lastiği lastiği vardı. Eski berber sandalyeleri ve 50 'lerin Knightsbridge salonundan atılmış aksesuarlar. EQUiNoX evENT, United Dairies, Whitehouse ve Club Moral müziği, dergi ve fanzinler gibi kasetler sattık. Whitehouse kayıtları, film, fotoğraf ve kolaj sanat eserleri ile yuvarlak metal bir film kutusu seti oluşturduk. Doğru, Produktion'da bütün gün endüstriyel müzik çaldık. Favorimiz 24 saatlik Throbbing Gristle kutu seti ve Sylvie ve Babs Hi Fi Companion'dı. CG: William Bennett Whitehouse'du. Brixton'daki gecekondumuza geldi. Vejetaryen yemeğini yemeyi reddetti. Performansları gerçekten yoğun, patlayıcı ve kışkırtıcıydı; Whitehouse'dan veya izleyicilerden ne beklemeniz gerektiğini asla bilmiyordunuz. Konserlerini tanıtarak ve DJ'lik yaparak destekledik. West End'de bir kulüpteki Whitehouse performansını hatırlıyoruz. Bennett'in arkasında Un Chien Andalou filmi vardı. Whitehouse'un menajeri George, İspanyol Anarşist Kulübü'nde bir gösteri düzenledi. Bence Phillip Best bu iki gösteride de Whitehouse'la oynuyordu. Ayrıca bir gösteri için Paris'e gittik. CG: Paul ve David, 1979 'da Güney Londra'da tanışmamızdan önce bir süredir birbirlerine yazıyorlardı. Ortak ilgi alanlarımız vardı, Aleister Crowley, Austin O Spare, HP Lovecraft ve endüstriyel müzik. David gergindi, tutkuluydu ve onu bir arkadaş olarak görüyorduk. CG: Ross Cannon en yakın arkadaşımızdı. Ramones'un Biz Mutlu Bir Aileyiz şarkısı temamızdı. Ross yaratıcı, spontane, komik, gerçekçi ve birlikte olunabilecek en iyi insandı. Ross, Antenna'da çalışırken Scarlet ile tanıştı ve Produktion Kuaför'üm modeli ve Ross'un karısı oldu. CG: Paul ve ben Ekinoks Olayı'nın planlamasını yapmadık. Diğer olayları hatırlayamıyorum! Çalışma vizelerimiz bitince İngiltere'den ayrıldık ve Avustralya'dan tekrar başvuru yapmamız gerekti. Produktion Hair'i açtık ve Sidney'deyken Whitehouse and Nurse With Wound'un kayıtlarını dağıttık. 1983 yılının sonlarında İngiltere'ye döndük, Avrupa'da tur yaparak ve İngiltere'ye geri dönerken ek vizelerimizi iki yıl daha uzattık."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-pazar-cinnetinin-anatomisi/", "text": "Birden bire gözlerini açtı ve doğruldu yatağından. Bir müddet tavanı seyretti olduğu yerde. Gövdesinin altında kalan sol kolunun uyuşukluğu gitsin diye sağ eliyle cimcik atıyordu kendisine. Bir yandan da gözleriyle terliklerini arıyordu, gözünün önündeki terliklerini. Bir otel odası yalnızlığını andıran rutubet kokusu ya da güzele vurduğuna inanılan sabah güneşi değildi onu uykusundan aniden uyandıran. Aceleci tavırlarla, sanki bir yerlere yetişecekmiş gibi pantolonunu giydi, yüzünü yıkadı. Biraz kolonya iyi gelecekti ki yüzündeki bütün noktalara yetişecek kadar doldurdu avucuna. Sinirli, biraz da telaşlı adımlarla volta atıyordu iki adımlık odasında. Yatmadan önce izlediği açık kalan televizyonu büyük bir öfkeyle kapadı. Pazar yerinde annesini kaybeden çocuklar kadar çaresizdi. Kimsesizdi. Cümleleri vardı dilinin ucunda. Kendi kendine söylemek, dünyaya haykırmak istediği cümleleri. Yıllardır, zarar görmesin diye bir çivi dahi çakmadığı odasının duvarlarına eline ne alırsa fırlatmaya başladı. Bir şeylere kızıyordu, belliydi. Uykusunda her ne gördüyse moralini aşırı derecede bozmuştu. Son günlerde iyiden iyiye kaybettiği yaşama hevesi onu ister istemez korkutuyordu. Küçücük odada bir halk isyan başlatmıştı adeta. Pencereye yaklaşmaya çekiniyordu. Komşunun getirdiği reçel kavanozlarını da kırdıktan sonra duvarlardaki aynada biraz sakinleşti. Dişleri titriyor, ağlamak istiyordu. Ağlayamıyordu. Beşinci kattaki odasında sinir krizi geçirirken boğazından gelen, birbirine kenetlenmiş dişlerinin arasından fırlayan hırıltılar, tüm uyku sersemliğiyle yaz sıcağında sokaktan geçen insanlar tarafından duyulacak kadar şiddetliydi neredeyse. Belki biraz sakinleşirim umuduyla tekrar yıkadı yüzünü ve odaya geldi. Televizyonu eline aldığı gibi aşağıda ne olduğuna dahi bakmadan fırlattı camdan. Sabah dükkanını açan esnafın, komşuların ne diyeceği umurunda değildi. Hiçbir şey düşünemiyordu. Gözlerinden yaşlar geliyordu lakin ağladığını hissetmiyordu. Onu sakinleştirecek bir arkadaşının olmaması üzüntü vericiydi."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-resmin-yalnizlasmis-hircinligi/", "text": "Yıllar önceydi. Ilık bir nisan akşamı işten çıkmış, trende, evime doğru seyahat ederken bir yolcunun elinde fark etmiştim Notos Öykü dergisini. Gözlüklü, uzaktan bakıldığında öğretmen hissini uyandıran orta yaşlı bir adam derginin sayfalarını heyecanla çeviriyordu. Kapağı, dizaynı dikkatimi çekmişti derginin. Ertesi gün işe giderken bayiden aldım dergiyi. İşe başlamadan jelatininden çıkarıp merakla okumaya başladım. Üniversite yıllarından sonra öyküyle yeniden buluşuyordum. Misafirliğe mi gelmişti, yoksa kalıcı mıydı? Bunu bilemiyordum. Birkaç öykü okuduktan sonra müdürün uyarısıyla işime döndüm. İşime döndüm ama aklım dergideydi. Derginin, bu resmin öyküsünü yazar mısınız, başlıklı bir bölümü vardı. Düşünüyordum, yıllar sonra elime kalemi alıp öykü yazabilir miyim, diye. Zamanında saygın ama şimdi sahaflarda eski sayıları bulunabilecek bir dergide öyküm yayımlanmıştı. Yeniden o çocuksu heyecanı duyabilir miydim? Müşterilerin işini halletmeye çalışırken- bu arada ben bankacıyım. İşim akşama kadar para saymak- parayı kaç kere baştan saymaya başladığımı hatırlamıyorum. Bu resmin öyküsünü yazabilir miydim gerçekten? Çalışırken, tüm gün bunu düşündüm. Düşünmek için -ihtiyacım olmadığı halde- lavaboya gittim birkaç kez. Öğlen yemeğini yalnız yedim. Notlar alıp duruyordum ama bir sonuca ulaştıramıyordum o notları. Resim bir öyküye dönüşmüyordu. Akşam evde, yemekten sonra aklıma bir fikir geldi. Hafta sonu tatilini babamların yazlığında geçirebilirdik. Yazlık yakındı zaten. Eşime ve çocuğuma söyledim durumu. Eşim yanağıma küçük bir öpücük kondurdu. Oğlum boynuma atladı bu haberi duyunca. Oysa ben içimdeki cümleler dünyasından sadece o resme ait bir öykü oluşturmak için gitmek istiyordum yazlığa. Bunu söylemedim. Perşembe gecesini uykusuz geçirdim. Yazlıkta yazmayı düşündüğüm birkaç öykü taslağı oluşturdum. Karalama yaptıkça kendime güvenim artıyordu. Üniversite yıllarında bıraktığım cümleler özlenmiş bir dost sıcaklığında yaklaşıyordu. Beyaz bir kağıtta öykü niyetine yazılmış cümleleri görmek oldukça keyifliydi. Cuma akşamı yola çıktık. Eşim, iş dünyasının koşuşturmasından birkaç günde olsa uzak kalacağı için mutluydu. Radyoda çalan tüm şarkılara eşlik ediyordu. Onun mutluyken, gülerken ne kadar güzel olduğunu hatırladım. Saçlarına dokundum. Okşadım. Yorucu ama keyifli bir yolculuktan sonra yazlığa vardık. Eşim çantaları yerleştirdi hemen. Yarına yerleşme işinin kalmasını istemiyordu. Oğlum kanepenin üzerinde uyuya kaldı. Ben de babamın, eski ahşap masasının başına geçtim hemen. Sigaramı, kahvemi aldım. Pencereyi açtım. Serin bir rüzgar yaladı yüzümü. Dergiyi, evde tuttuğum notları çıkardım. Resme ve notlarıma uzunca baktım. Bir resmin yalnızlığı öykü cümlelerine nasıl dönüşebilir? Bunu düşündüm. Karalamalarımı okudum. Eşim geldi yanıma, uykulu yorgun güzel gözleriyle. Sahilde yürümek istiyormuş. Elini sımsıkı tuttum. 70lerden kalan bir sevda şarkısını söyledik birlikte. Aklım öyküdeydi. Aklımı yarına bıraktım. Ertesi gün uzun, güzel bir kahvaltı yaptık birlikte. Çayımdan son yudumu alırken öykünün finali ile ilgili bir fikir aklıma düştü. Hemen peçeteye not aldım bunu. Eşim neler olduğunu sordu. Hiç, dedim. Bir şeyler yazmak istiyorum sadece. Beni ihmal etme, dedi. Güldüm. Seni nasıl ihmal edebilirim, dedim. Yanağına kahvaltı gibi uzun ve güzel bir öpücük bıraktım. Oğlum denize girmek istediğini söyledi. Akşama doğru gideriz, dedim. Şimdi salıncakta harika kitap okunur, diye kandırmaya çalıştım ama nafile. Gidip laptopun karşısına oturdu. Şu bitmek bilmeyen savaş oyunlarından oynamaya başladı. Masanın başına geçtim. Tüm karalamalardan sonra ilk cümleyi yazdım. Hoşuma gitti. Bunun verdiği keyifle bir sigara yaktım. Derinden üfledim ilk dumanını. Ardından diğer cümleler geldi. Resmi, içinde bulunduğu yalnızlıktan kurtarıyor gibiydim. Eşim bulaşıklarını yıkadıktan sonra yanıma geldi, yazdıklarımı okudu. İlgilenmedi. Dışarı çıkmak istediğini söyledi. Yalnızlığın en güzel yerindeydim. Çık, dedim. Yalnız çıkmak istemediğini altını çizerek söyledi. Oğlum da bundan cesaret alarak oyununu bırakıp yanımıza geldi. Kendimi öyküye vermeye çalışıyordum. Eşim elbisesini değiştirip dışarı çıktı, yüzünde kavgalı günlerimizden kalan sinirli bir ifadeyle... Oğlum nedense annesiyle birlikte gitmek istemedi. Yeniden geçti bilgisayarın başına. Düşmanlarını öldürmeye devam etti. Akşama doğru öykünün ilk yazımını tamamlamıştım. Dinlenmek istedim. Hava güzeldi. Bir yaz esintisi duydum evin içinde. Yazarken fark etmemişim bunu. Eşim hala yoktu. Oğlum uyuyordu. Gidip uyandırdım. Elinden tutup balkona çıkardım. Uykulu gözlerinde eski bir dünya vardı. Saçlarını okşadım. Karşımızdaki Adalara bakıp, onların hikayelerini anlattım uzun uzun. Aramızı düzeltmeye çalışıyordum. Saçları rüzgarla dans ediyordu. Büyüyünce çok yakışıklı olacağını düşündüm. Alnından öptüm. Doğru, dedim. Elinden tuttum. Denize gittik. O gün oğlumla yelkenliye bakıp konuşurken, eşim hastanedeymiş. Oğlumla denizde yüzerken ise güzel yüzlüm sonsuzluğa uçan kuşun kanatlarında bir yolcuymuş. Trafik kazası... Kendimi bir resmin yalnızlaşmış hırçınlığında mahkum gibi hissediyordum. Hayat bulmuş ama kimsenin fark etmediği bir öykü gibiydim. Ölüydüm. En sevdiğim adacığa gidecek yelkenlim yoktu artık."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-rituel-kirmizi-hali-ugultusu/", "text": "Isaac Newton, 20'li yaşlarının hemen başında, neredeyse gözlerinden olacağı bir deney üzerinde çalışmaktadır. Güneşi çıplak gözle izleyerek renklerin peşinde koşmaya başlayan bu genç, karanlık odasından bir süreliğine çıkmayarak devam etmiştir yolculuğuna. Diğer temel renkler gibi kırmızı da, Newton'un 'çok önemli deney' diyerek isimlendirdiği küçük bir delikten odaya giren güneş ışıkları sonunda anlaşılır olmuştur. Karanlık odasına açtığı ve bu küçük delikten giren güneşle süren arkadaşlığını kıskanmalıyız Newton'un. Halının bilinen hikayesi; Newton'un doğmasından yaklaşık 6500 yıl öncesinde başlar. Hayatta kalmayı başaran en eski halı, Altay dağlarının Pazyryk vadisindeki bir Sycthian prensinin mezarında keşfedilir ve Leningrad'daki Hermitage Müzesi'nde sergilenmektedir. Ortaçağ ve Rönesans Avrupa'sı için kırmızı çok önemli bir renkti. Kırmızı kumaştan dikilmiş giysileri sadece krallar, sonra saray mensupları, yüksek din adamları, zamanla da zengin aristokratlar kullanmışlardır. Burjuvanın, halkın, köylülerin kırmızı giyinmeye hakları yoktu. Bu yasalarla düzenlenmişti. Hakları da olsa kırmızı kumaşı satın alacak maddi güçleri yoktu. Çünkü yarım metre kırmızı kumaş bir kilo külçe altınla eşdeğerdi. der Şebnem Soygüder, Renklerden kırmızı, kırmızının diliyle duygusal okuryazarlık adlı makalesinde renklerden kırmızıyı anlatırken. Kırmızı halının da bir öyküsü var elbette; Ortaçağ'da savaşı kaybeden kral, kazanan kralın önüne kırmızı pelerinini serip teslim olur. Kaybedenin kabullenişi, kırmızı halının içini dolduran ilk taslak kabul edilmeli ve kazanan ile kaybeden arasında ki bu sembolik betimleme hafife alınmamalıdır. Kaybedenin, çok değerli olan kırmızı pelerinini kazananın ayaklarının altına sermesi, uzun bir süre sonra ve ilk kez, Kraliçe Victoria'nın ayakları altına -bir uğurlama töreni sırasında- serilen kırmızı halıya dönüşür. Ve böylece dünyadaki tüm karşılama ve uğurlama törenlerinde kullanılmaya başlanır. Ancak hiçbir halı masalı, -buna askeri ve siyaset alanlarında serilen kırmızı halı da dahildir- sinemanın yarattığı kadar görkemli değildir. Görkemini, sanattan alan ve kendine geniş bir dokunulmazlık alanı yaratan güçlü bir duruştur bu. İktidarı temsil eden kırmızı, Saka-İskit prensinin mezarında bulunan en eski halı olan Pazyryk'la kurduğu ortaklığına sinemayı da dahil eder. Sinema, sanatın yedinci ve son çocuğudur. En küçük çocuk olmanın verdiği şımarıklıktan gelen cesaretiyle, tarihin yarattığı ikonları kendine özgü üslubuyla iktidarına yerleştirir. Sinema, halı ve kırmızı üçlemesini bu yazıda buluşturan, önce 'Veda' filminin galası, ardından Oscar töreni, devamında Yeşilçam Ödülleri ve son olarak İstanbul Film Festivali'nin açılışı oldu. Peş peşe gelen bu törenler, sinemanın yarattığı bu güçlü ritüele mükellef bir ev sahipliği yaptılar. Töreler ve törenler kendine yeni bir ritüel oluşturmanın keyfini çıkarırken, modern dünyanın en önemli tapınakları arasında yerini alacaktır kırmızı halı. İnsanoğlunun tarım toplumuna geçip düzenli bir karın doyurmayı garanti altına almasıyla, kırmızı halıda yürümesi arasında geçen diyalektik mesafe, kırmızı halının etrafına çekilen koruma zinciriyle anlaşılır ancak. Kırmızı halı yürüyüşü, verilen partiler, moda, yeme-içme ve paparazzi haberlerinin bolluğuyla birleşerek tüm ihtişamını sürdürür. Bir tür sembolizm gösterisine dönüşen kırmızı halı masalı, aynı zamanda pek çok kaynaktan da besler kendini. Kırmızı halının etrafına çekilen ve kırmızı renkli kadifeyle kaplanan zincir, halıda yürüyenlerden imza almak, fotoğraf çektirmek için yarışanlarla, televizyonlarında büyük bir merakla izleyenlere büyülü bir görsellik sunar. Bu durumdan karşılıklı kutsal bir zevk alan kırmızı halı yürüyenleri ile kırmızı halı ardındakiler arasındaki bu ruhani bağ, tanrıları/tanrıyı bile kıskandıracak kadar episodik öğeler içerir. Kırmızı halının dokunulmazlığı altında güvenliği garantiye alınan bu uzun yürüyüşe her yıl yüzlerce seçilmiş insan katılır. İnsanın insanı ödüllendirmesinin en ilginç yüzlerinden biridir bu durum. Günümüz ikonlarının, kocaman gülücükleriyle mutluluklar saçtığı bu vazgeçilmez yürüyüş, özelde sinemanın genelde sanatın kendi iktidarını kurma sürecini taçlandırır böylece. M. Ö. 5. yüzyıla ait olduğu anlaşılan Pazyryk ile Isaac Newton kırmızı halıda birbirlerini tanımadan buluşur. Sessizce."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-rock-tanricasinin-hikayesi/", "text": "1938 yılının 16 Ekim gününde Almanya'da dünyaya gelen Nico, gerçek adıyla Christa Paffgen, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yıkıntıya uğramış Berlin'de büyüdü. Babasını toplama kamplarında kaybetmişti. Belki de hayatı boyunca onu takip eden yıkım duygusu Nico'ya büyüdüğü şehirde yerleşti. 13 yaşında okulu bırakıp iç çamaşırı satan bir dükkanda işe girdikten sonra, Berlin ve Paris'de modellik yapmaya başlayan Nico, çok genç yaşta moda dünyasında ismini duyurdu. Bu dönemde portre fotoğraflarını çeken Herbert Tobias'ın eski erkek arkadaşı olan Nikos Papatakis, Paris'te beatniklerin takıldığı kulübün yöneticisiydi. Nikos Papatakis, Jean Genet'nin yönetmenliğini yaptığı tek film Un Chant d'Amour/Bir Aşk Şarkısı'ında Genet ile künyede yer alan iki isimden biriydi. Herbert Tobias, Christa Paffgen'e eski erkek arkadaşının anısına Nico ismini taktı ve başarısız aşkın adı, yaşamı boyunca hep yenilecek Nico'da takıldı kaldı. 1959'da Federico Fellini'nin La Dolce Vita'sında küçük bir rol kapan Nico ismini iyice duyururken, ne tesadüf ki, filmde başrolde olan Anouk Aimee, Nikos Papatakis ile evlenecektir. 1960 yılında New York'a taşınan Nico, Marilyn Monroe ile aynı sınıfta ders aldığı aktris eğitimlerine katılır. 1962 yılında Fransa'ya dönüp Strip-Tease isimli filmde rol kaptıktan sonra Serge Gainsbourg ile birlikte, aynı isimli şarkının kayıtlarında da yer alır. Bu şarkının yayımlanması ise yıllar sonra, ancak 2001'de gerçekleşecektir. 1962 yılında, oğlu Christian Aaron Ari Paffgen doğar. Babası, hep reddetse de, Alain Delon olarak bilinir. Herkes Alain Delon'un yanında gezen donuk ama gizemli ifade taşıyan bu genç kadını merak eder. Nico'nun femme fatale olma yolu açılmıştır. 1964 yılında Rolling Stones gitaristi Brian Jones ile tanışıp, prodüktörlüğünü Led Zeppelin gitaristi Jimmy Page'in yaptığı I'm Not Sayin' isimli şarlısı ilk single çalışması olur. Arada Bob Dylan ile bir yaz Paris'te yaşadığı aşkın ardından Bob Dylan'ın kendisi için yazdığı şarkı I'll Keep It with Mine'ı ilk solo albümü Chelsea Girls'de kullanır Nico. Söylentiye göre, Nico'yu Andy Warhol ile tanıştıran da Bob Dylan'dır. Lou Reed ve John Cale liderliğindeki The Velvet Underground, Andy Warhol'un akıl hocalığında, avangard bir grup ile, sanat projesi arasında konumlandırılmıştı. Warhol, grubu biraz zorla da olsa, Nico'nun şarkı söylemesi konusunda ikna eder. Alman bir kadın, uzun boylu, sarışın, derin bir ses tonuyla sahnede dikiliyor... Nico, gruba bir tarz vermişti. Andy Warhol üretimi kapağındaki muz ile ünlenen The Velvet Underground albümünde üç şarkı söyler Nico, hepsi unutulmaz şarkılardır: Femme Fatale, All Tomorrow's Parties ve I'll Be Your Mirror. Albüm ve grup büyük başarı kazanır. Ancak egoları yüksek John Cale ve Lou Reed bir yandan Nico'yu elde etmek için birbirlerini yerken, öte yandan bu soğuk sarışınla dalga geçmektedir. Andy Warhol ise, manzarayı keyifle izler. Ona göre hepsi sanattır çünkü. John cale, Nico'nın konserler öncesinde bitmek bilmeyen hazırlığından şikayet eder. Lou Reed ise kısmi duyma sorunu yaşayan Nico'nun şarkıları takip edemediğini söyler. Nico, belki de ilk multimedia yıldız olmuştur. Dönemin arzu edilen kadın yüzüdür. Ancak The Velvet Underground elemanları sonunda istediklerini elde edip Nico'yu gruptan uzaklaştırırlar. The Velvet Underground sonrasında müzikal kariyerine tek başına devam eden Nico, 60'lı yıllardan itibaren, 70'li yıllarda ve 80'ler, n ilk yarısında, çoğunda John Cale ve Lou Reed'in de yardımı olan solo albümler yayımladı. İzlanda, Mısır ve Kaliforniya'da, emprovize ve uzun sahneler içeren filmlerde yer aldı. Jim Morrison ile çölde peyote içti, Leonard Cohen'in sevgilisi oldu ve Cohen bu aşk için Take this Longing isimli şarkıyı yazdı. Punk'lar, özellikle solo albümleri sonrasında onu tanrıçaları ilan etti. Onun kendi yalnızlıklarının şarkılarını söylediğini düşündüler. Oysa Nico, kendisine ve kaybettiklerine ağıtlar yakıyordu. Bugün bile, bu albümler müzikal açıdan değerinden hiçbir şey kaybetmemiştir. John Cale'in etkisiyle, Nico'nun birer ilahi gibi söylediği şarkılara eşlik eden harmonium isimli tuşlu çalgı, albümlere hem klasik bir hava veriyor, hem de Nico'nun hipnotize edici sesini ön plana çıkarıyordu. Nico'nun yaşamını zorlaştıran en önemli faktör, eroin bağımlısı olmasıydı. Eroinden kurtulduğunda ise, alkolik oldu. Pişmanlıklar, yanlış kararlar, ayrılıklar ve yalanların etkisiyle geçen yaşamında, babalığı kabul etmeyen Alain Delon'un ailesinin yanlarına alıp büyüttüğü oğlu Ari'nin yeri büyüktü. Ancak Ari 17 yaşındayken, kendisini evlat edinen ailesinden kaçıp Nico'ya sığındığında, oğlunu uyuşturucuyla tanıştıran da Nico oldu. Tüm bu çarpıklıklarla hızla hüzne ve acıya boğulan yaşamında, sonunda Ibıza'ya yerleşti. Uyuşturucu ve alkolden uzaklaşmıştı. Artık temizdi. Her sabah bisiklete binip, gelecek planları yapıyordu. Ancak trajedi Nico'yu sevmişti. 1988 yılının bir yaz sabahında, bisiklete binerken düşüp kafasını çarptı. Onu baygın bulan taksici hastaneye götürmekte tereddüt etti. Hastaneye kaldırıldığında ise, Nico bir daha kendine gelemedi ve aynı akşam, beyin sarsıntısı nedeniyle yaşamını kaybetti. Berlin'de, annesinin yanına gömüldü ve cenazesinde bulunan birkaç arkadaşı, küçük bir kasetçalarda Desertshore albümünden, annesi için yazdığı bir şarkıyla uğurladılar onu. Bugün hala hakkında belgeseller yapılan Nico için, belki de rock müziğin ilk arzu nesnesi denebilir. Çoğu ünlü olan sayısız sevgilisi, modellik, oyunculuk ve müzisyenliği birlikte başarıyla yapmasına rağmen üzerinde taşıdığı güvensizlik hissiyle, karmaşık bir insandı. Bazen neyi doğru neyi yalan söylediği anlaşılamadı. Kimi zaman Ernest Hemingway ile Paris'te arkadaş olduğunu söylerken, toplama kamplarında kaybettiği babasının aslında bir Türk olduğunu da ekliyordu. Andy Warhol'un dünyaya duyurduğu bir imaj harikası gibi görünen yaşamının arka planında ise, sürekli kaybetmesinin getirdiği ağır yükü taşıdı Nico. Her şeye rağmen, bu müthiş müzisyenin sevenleri, Nico'nun doğumgününü kutlamaya devam ediyor, son şarkısındaki gibi, nihayet buluştuk diyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-sehri-hissetmek/", "text": "Her şehrin, sonsuz bir potansiyele sahip olmasına rağmen kısır bir döngüde tekrarlanan kendi ritmi vardır ve bu ritim, en çok, içinde barındırdığı sakinlerden oluşarak yine en çok onları etkiler. Cıvıl cıvıl kuş sesleri, vurdumduymaz çocuk çığlıkları, balkonlardaki rüzgar güllerinin huzur dolu çınlamaları gibi şehrin bize duygusal seslenişini bir kenara bırakırsak, güzergahlarında bir ileri bir geri giden otobüsler, düzene davet eden trafik ışıkları, sağa sola dönüşe geçen taşıtların sinyalleri gibi sesler, her şehrin salt okunur sesleridir ve belki de şehrin kalp atışına eşittir. 11 adet enstrümandan oluşan orkestrasıyla Sensing City projesinden izlediğiniz bu bölümde, konser salonunun önünden geçen taşıtların bilmeden yaptıkları müziği dinliyorsunuz. Yoldan geçen arabaların tetiklediği notalarla oluşan müzikle şehir, farklı bir açıdan konser salonundaki sakinlerine sesleniyor."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-sonraki-adim/", "text": "Fotoğraflar, 2003'te başlayan ve halen devam eden, çikolata renkli manken Tyra Banks'ın sunduğu America's Next Top Model adlı televizyon şovu için yapılan bir çekimden. Mankenlik/modellik kariyerine sükseli bir başlangıç yapmak isteyen genç kızların favorisi olan bu program için yapılan bu çekimlerde konu; öldürülmüş kadınlar. Tyra Banks'ın, kızların performansını pek de beğenmediği, Ay hepsinin gözleri ölü gözü gibi, ne o öyle boş boş bakıyorlar? dediği söyleniyor."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-star-wars-ask-hikayesi-red-jonny/", "text": "Evlilik, onu eğlence haline getirmeyi, paylaşmayı başaran çiftler ile güzel bir kurum. Tersi durumda üçüncü sayfaya haber oluyorsunuz. 2006 yılının Eylül ayında evlenen iki genç insan, ortak tutkuları Star Wars'u yaşamlarının merkezine koyunca, büyük bir internet fenomeni haline geldiler. Balayında kendilerine birer adet Stoormtrooper kaskı alan çift, o tarihten sonra çeşitli mekanlarda fotoğraflarını çekmeye başladılar. IKEA'da, piknik yaparken, Niagara şelalerinde, doktor muayenehanesinde, kitapçılarda, kısaca hayatın her yerinde kafalarında Stormtroopers kasklarıyla göründüler. Red and Jonny Flickr gruplarında günlük olarak yeniledikleri çekimlerini takip edebilirsiniz. Stormtrooper'ların Star Wars evrenindeki boyları standart olarak 1.83 metre idi, boydan biraz kaybediyorlar ama ne gam."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-tom-waits-mitolojisi-var-mi/", "text": "Ben daha çok hafızanın olayları bozucu etkisiyle ilgileniyorum. Bir şeyleri söküp, eksik parçalar bırakarak yeniden birleştiren bir aparat gibi. Bir şeyi hatırladığınızda, bu her zaman bozuk bir izlenim oluyor, bir an artık gitmiş olduğunda hafıza da şimdiki anın kendisinde çok farklılaşmış oluyor. 70'lerde Los Angeles'ta bir plak şirketi The Best of Marcel Marceau adında bir plak çıkardı. Kırk dakikalık bir sessizlik, ardından alkış başlıyor ve gerçekten iyi sattı. Konuklarım için onu çalmayı severim. Yine de insanların bunun hakkında konuşması beni gerçekten rahatsız ediyor. Yani, Winston Churchill bir kadın vestiyerinde doğmuş ve 1/16 oranında İrokua kanı taşıyormuş. Moda ve tarih arasındaki bağlantıdan her zaman keyif aldın. Bize bundan bahset. 1947'de Fransız bir moda tasarımcısı tarafından üretilen iki parçalı mayoyu ele alalım. Üzerinde minimal iki parçadan başka bir şey olmayan ilk kadının görüntüsü, ABD tarafından Marshall Adaları'ndaki Bikini Adası'nda patlatılan atom bombası kadar patlayıcı bir şeydi; dolayısıyla bikiniye bu isim verilmiş. Ok. Şu an aklıma gelenleri sayıyorum: Kerouac, Dylan, Bukowski, Rod Serling, Don Van Vliet, Cantinflas, James Brown, Harry Belafonte, Ma Rainey, Big Mama Thornton, Howlin' Wolf, Leadbelly, Lord Buckley, Mabel Mercer, Lee Marvin, Thelonious Monk, John Ford, Fellini, Weegee, Jagger, Richards, Willie Dixon, John McCormick, Johnny Cash, Hank Williams, Frank Sinatra, Louis Armstrong, Robert Johnson, Hoagy Carmichael, Enrico Caruso. Ben ve eşim Route 66'da; bir fincan kahve; ucuz bir gitar; Motel 6'da bir rehinci teybi ve kapının yanına park edilmiş iyi çalışan bir araba. Çoğunlukla gerçeklik ve hayalgücü üzerinde duruyorum. Gerçekliğimin, bir ampulün duy'a ihtiyacı olduğu gibi hayalgücüne ihtiyacı var. Hayalgücümün ise kör bir adamın bastona ihtiyacı olduğu gibi gerçekliğe ihtiyacı var. Bilgiyle karıştırılan enformasyonun ağırlığı altına gömülüyoruz; nicelik bollukla, zenginlik mutlulukla karıştırılıyor. Leona Helmsley'nin köpeği geçen yıl 12 milyon dolar kazanırken Ohio'da bir çiftçi olan Dean McLaine 30.000 dolar kazandı. Her birimizin beyninde büyüyen deliliğin devasa bir göstergesi. Para ve silah taşıyan maymunlarız. De Niro'nun Raging Bull'da ringde olduğu sahneler. Heaven Can Wait'te Warren Beatty'nin Bir fincan kahve içmek ister misiniz? diye sorduğu anda Julie Christie'nin yüzü. East of Eden'da James Dean'in felç geçirmiş babasının yatağının başında otururken hemşireye dışarı çıkmasını söylemesi. Touch of Evil'da Marlene Dietrich'in O nazik bir adamdı demesi. Scout'un, To Kill a Mockingbird'de Hey, Bay Cunningham demesi. Nic Cage'in Matchstick Men'de eczanede kafayı ve Vampire's Kiss'te hamamböceği yediği anlar. Chinatown'un son sahnesi. Rob Steiger'ın The Pawnbroker'da Porto Rikoluya altın hakkında anlattıkları. Brando'nun The Godfather'da o korkutucu portakal dişlerle ölüşü. Emperor of the North'ta Lee Marvin yük vagonunun altında giderken Borgnine'ın onun kıçında sektirdiği çelikler. Yine Touch of Evil'da oteldeki Dennis Weaver'ın küçük bir ağaca tutunarak Ben gece adamıyım demesi. Ox-Bow Incident'taki idam. Blade Runner'da Rutger Hauer'in ölürken yaptığı konuşma. Zorba'da Anthony Quinn'in sahildeki dansı. Nicholson'ın The Witches of Eastwick'te, kadınların vodoo bebeğine iğne batırmasıyla kilisede tüylerle kaplanması. Mel Gibson'ın Blue Heeler'ının Road Warrior'da okla vurulması. The Exorcist'taki Rachel'ın Bu suçsuz günahsız yavruya yardım eder misin, Peder? diye sorması. Treasure Island'da, meyhanedeki kör adam. Frankenstein'daki, Canavar'ın kız çocuğunu nehirde boğmasından sonraki sahne. İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Japon yük gemisi torpido yemiş ve gövdesinde büyük bir delikle Tokyo Limanı'nın dibini boylamış. Yaralı geminin yüzeye çıkarılması sorununu çözmek için bir mühendis ekibi bir araya getirilmiş. Bulmacayı çözmekle görevli mühendislerden biri, çocukken bir Donald Duck çizgi filmi izlediğini, orada da okyanusun dibinde bir tekne ve teknenin gövdesinde delik olduğunu söylemiş. Diğerleri şüpheyle gülmüşler, ancak uzmanlardan biri denemeye istekliymiş. Tabii, yirmi milyon pinpon topunu Tokyo'dan başka nerede bulabilirsin ki? Derken bunun mükemmel bir çözüm olduğu ortaya çıkmış. Toplar gövdeye monte edilmiş ve gemi yüzeye çıkmış. Bazen çözümler tamamen farklı bir bakış açısından bulunur; ayrıca, imkansız gibi görünen şeyler karşısında kendine inanmalı insan. Robbie Robertson etiketli, son derece gizemli bir güzelliği olan bir tane. Cırcır Böcekleri. Gerçekten, cırcır böcekleri söylüyor... Bunu ilk duyduğumda... Viyana Çocuk ya da bir Mormon Tapınağı Korosu'nu dinlediğime yemin edebilirdim. Dört bölümlük bir armoni gelir, salınan bir koro panoraması. Ardından bir ses duyulur ve der ki, Dinlediğiniz şey cırcır böceklerinin sesi. Yavaşlatılmış olmaları dışında hiçbir şey değiştirilmemiştir. Kulaktan silinmez bir deneyim. Bunu Charlie Musselwhite'a dinletmiştim ve bana cebimden bir leprikon çıkarmışım gibi bakmıştı. Jim Jarmusch bir keresinde bana şöyle demişti: Hızlı, ucuz ve iyi... Bunlardan iki tanesini seç. Bir şey hızlı ve ucuzsa iyi olmaz, ucuz ve iyiyse hızlı olmaz, hızlı ve iyiyse ucuz olmaz. Hızlı, ucuz ve iyi... ilham almak için iki tanesini seçin. 1. Otoparkta... gerçek bir güzellik: arabaların bıraktığı yağ lekeleri. 2. Brezilya'da... hurda tahtadan yapılmış tahtlara benzeyen ayakkabı boyama standları. 3. Reno-Nevada'da... rehinci dükkanı penceresindeki takma dişler. 4. Hapishanede... harika bir akustik. 5. Tulsa-Oklahoma'daki havaalanında... olabilecek iyi yemekler. 6. Fatima, Portekiz'de... çoğu hediyelik eşya dükkanı. 8. Bir Morrissey konserinde... bir Chicano kitlesi. 9. Washington DC'de... en büyük yoksulluk. 10. Çin Mahallesi'ndeki boş bir çöplükte... Bakteri kelimesinden oluşan şarkısını söyleyen güzel bir operacı sesine sahip evsiz bir adam. 11. İskoçya'da... Teksas aksanıyla konuşan Çinli bir adam. 12. Arizona'da... kuru bir nehir yatağında olabilecek en iyi gece uykusu. 13. St. Louis'te... kırmızı pantolon giyen bir sürü insan. 14. New York City'de... güzellik abidesi atlar. 15. Baltimore-Maryland'de... 1890'da bir hakim, cinayetle suçlanan, suçlu bulunan ve diğer yarısından oluşan bir jüri tarafından mahkum edilen ve sonra serbest bırakılan bir adamın duruşmasına başkanlık etmiş. Hakim duruşmanın sonunda ona Suçlu olduğunuz su götürmez beyefendi, ancak masum bir adamı hapse atamam demiş. Anladınız mı, katil siyam ikiziymiş. 16. Bir midyede, vücuduyla orantılandığında... gördüğüm en büyük penis. Tom, etimolojiye ilgin var. 2000 Dolarlık bir soru: Bedlam kelimesinin kökenini söyle. Beytüllahim kelimesinin zamanla bozulmasından geliyor. Londra'nın dışındaki Beytüllahim'deki Aziz Meryem Hastanesi'nden. Hastane 14. yüzyılın sonlarında akıl hastalarını kabul etmeye başladı. 16. yüzyılda tamamen tımarhaneye çevrildi. Bedlam kelimesi de her türlü tımarhane ve dolayısıyla da her tür gürültülü karmaşa sahnesi için kullanılmaya başlandı. Duyduğum şeyleri yanlış duymamı sağlayan işitsel bir stigmatizmim var... ses illüzyonları duyuyorum. Sanırım ADD diyorlar. Beynimde bir çırpma teli var; söylenenleri alıp kuşdiline dönüştürüyor ve bana öyle aksettiriyor. Vodviller. Bir sürü farklı kültür ve tuhaf melezliklerin bir karışımı. Delta blues gitaristleri ve Hawaii sanatçılarının bir araya gelmesi slide gitarın Afrika kökenli Amerikalı saydığımız bir dil olarak benimsenmesiyle sonuçlandı. Ama bu biraz çapraz-bir-etkileşimdi, çoğu kültür gibi. Tüm kültürler gibi. George Burns özellikle sevdiğim bir vodvil sanatçısıydı. Kuru ve soğukkanlı, meraklı ve komik... kendisi ne derse desin. Dans da edebiliyordu. Ülkeyi yönetmeyi becerebilecek yegane insanların taksi şoförlüğü ve saç kesmekle meşgul olması çok kötü derdi. 1. Havaalanlarındaki asimetrik dönen bagaj bantlarının sürtünmelerinden gelen yüksek perdeli o ses; devasa bir şarap bardağının kenarında dolaşan devasa ıslak bir parmak gibi. 2. Sokak köşesi evanjelistleri. 3. Manhattan'da kazık çakıcılar. 4. Karımın şarkı söyleme sesi. 5. Atların, trenlerin gelişi. 6. Okul çıkışında çocuklar. 7. Aç kargalar. 8. Orkestranın hazırlanması. 9. Eski kovboy filmlerinde salon piyanoları. 10. Hız treni. 11. Ön farların pompalı tüfekle patlatılması. 12. Buzların erimesi. 13. Matbaa baskı makineleri. 14. Transistörlü radyoda maç dinlemek. 15. Apartman penceresinden gelen piyano dersi sesi. 16. Eski yazar kasalar; ca ching! 17. Benzin-canavarı arabalar. 18. Step dansçıları. 19. Arjantin'deki futbol kalabalığı. 20. Beatbox. 21. Sis düdükleri. 22. Yoğun bir restoranın mutfağı. 23. Eski filmlerdeki haber merkezi odaları. 24. Fillerin geçişi. 25. Pastırmanın kızarması. 26. Bando takımı. 27. Klarnet dersleri. 28. Victrola pikap. 29. Boks çanı. 30. Çin düşünce yürütme tarzı. 31. Pinball makineleri. 32. Çocuk orkestraları. 33. Troleybüs zili. 34. Havai fişekler. 35. Zippo çakmağı. 36. Buharlı org. 37. Çelik bass davullar. 38. Traktörler. 39. Stroh kemanlar. 40. Susturuculu trompet. 41. Tütün müzayedecileri. 42. Müzikal testere. 43. Teremin. 44. Kumrular. 45. Martılar. 46. Baykuşlar. 47. Bülbüller. 48. Güvercinler... Dünya her zaman müzik yapmayı sürdürür. 1. Bir arabanın arka koltuğunda gözünün üzerinde sinek dolaşan ölü bir adam. 2. Herhangi bir uçuştaki türbülans. 3. Siren-çakar kombinasyonu. 4. Geceleri belalı mahallelerde silah sesleri. 5. Havanın karardığı, yağmurun başladığı o anda araba motorunun çalışacakmış gibi yapıp çalışmaması. 6. Kapanan hapishane kapısı. 7. Pasifik Kıyısı Otoyolu'nda keskin bir virajdan geçerken şoförün kalp krizi geçirip ölmesi ve o sırada arka koltukta olmak. 8. Postacı olmak ve kuduz olmuş, dişlerini gösteren bir Doberman'la karşı karşıya kalmak, yanında kemik falan olmaması ve onun senin kıçını ısırmak istemesi. 9. Bir filmde saatli bombayı durdurmak için yeşil kablo mu mavi kablo mu durumunda kalmak. 10. McCain'in kazanması. 11. Makineli tüfekli Almanlar. 12. Memurlar, ofisteki memurlar, memur olmak. 13. Deredeki buzun içine düşmek, akıntıyla sürüklenmek ve tam yüzeye çıkacakken üzerinde buzdan bir çatı olduğunu fark etmek. The Imaginarium of Dr. Parnassus'ta Şeytan'ı canlandırmıştım; herhangi bir şeytan değil, Şeytan. Neden benim düşünüldüğümü bilmiyorum. Kilisede büyümüş biriyim sonuçta. Gilliam ve ben The Fisher King zamanında tanıştık. Onun insanlar arasında devasa bir aurası vardı ve ben onun filmlerine hayrandım. Munchausen'i yüz kez izlemişimdir. Brazil gerçek bir sanatsal zirve. Brothers Grimm geçen sene en sevdiğim film oldu. Sahnelerimin çoğunda Christopher Plummer ile birlikteydim, Dr. Parnassus'u o canlandırıyordu. Plummer yeryüzünün en büyük aktörlerden biri! Onu izlemeyi ve ondan öğrenmeyi huy edindim. Gerçek bir yıldız ve bir centilmen. Gilliam ise bir impresaryodur, bir kaptan, bir sihirbaz, bir diktatör, bir dahi ve dünyanın sonu geldiğinde kayıkta yanınızda olmasını isteyeceğiniz türden bir adamdır."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-ulusun-nazi-utanci/", "text": "Garip nedenlerle futboldan soğumuş durumdayım. Tarikat ve futbol ilişkisi üzerinden, kasaba politikacılığının en güzel örneklerini futbolda görmekten sıkıldığımdan mı yoksa çubuklunun durgunluğundan mıdır bilemem. Eğer entelektüel futbol yazanlarının ve yazarlarının belirttiği gibi futbol ve hayat feci halde birbirine benziyorsa, bu durumu metanetle karşılamak gerekirdi. Ama olmuyor işte. Tribün insanının aklında, ruhunda ve kalbinde öyle bir yerdeki bu oyun, futbola dair olmayan mevzular işe karışınca sosyal çıkarım falan yapmadan reddediyor bünye. 14 Mayıs 1938 yılında, Berlin Olimpiyat stadında, İngiliz Ulusal Takımı, bakın tekrar ediyorum herhangi bir kulüp değil, İngilizler'in ulusal takımı, Almanya ile oynayacakları tarihi maç öncesi hep birlikte nazi selamı veriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-uzaylinin-sizofrenik-sancilari/", "text": " Ben bir şey yapmadım diyorum sana! Ne bilim, belki de karıncalar kaçırmıştır. Hayır, ahırı süt basmış, kıyamadım atlara. Ben geldiğimde ölmüşlerdi. Ben sadece üzerlerine gazete örttüm. Çok değil; üç dört günah kadar önce beraberdik. Ben en çok dünyayı özlüyorum. Sen de üstü açık sorular sormaya. Ölümsüzlük iksirini içeceğim. Uzun vadeli bir planım yok. Ölümsüzlük iksirini aşırı dozda içip intihar edeceğim zaten. Hayır, etmiyor. Göremiyorum hiçbir şey. Ben yalnız kalmamak istiyorum, dışarı çıkın lütfen. Hayır. Ben basit geyik avcısıyım. Evet, beni almak için geldiler. Unutmadan söyleyeyim, çay bardağında sigara söndürme bir daha. En az senin ki kadar. Hadi şimdi git. Biraz sevap işle ve gel. Bir daha sakın arabesk dinleme. Ben bir şey yapmadım diyorum sana!"}
{"url": "https://futuristika.org/bir-yadigar-ejder-kitabi/", "text": "Avam Kahvesi'nde 1991'de kaybettiğimiz Adnan Koyun'u, bilinen adıyla Yadigar Ejder'i, yakın zamanda hakkında Nirengi Kitap'tan yayımlanan Bir Yadigar Ejder Kitabı vesilesiyle anıyor ve yazar Erhan Tuncer'le sohbet ediyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-yil-sonra-gezinin-gecmisi-ve-olasi-gelecegi/", "text": "S on on yıl içerisinde dünyanın dört bir yanında yaşadığımız ayaklanmalarda genç nüfusun sahip olduğu yere dair Henry Giroux şunu yazıyor: gençlik, önceki nesillere sunulduğu gibi ayrıcalıklı bir yerin umudunu işgal etmiyor. Onlar, artık, gelişmeye inancın sarsılması ile beraber apokaliptik söylemlerin ortaya çıkışı ile geleceğin belirsiz, umutsuz, ve emniyetsiz olduğu neoliberal bir zaman anlayışında yaşıyorlar. Grioux'un sözlerini anlamanın bir yolu, yazısının geri kalanında belirttiği gibi, bir türlü toparlanamayan ekonomik verilere bakmak ve eskiden olduğu gibi üniversite eğitiminin güvenli bir gelecek anlamına gelmediğini görmek. Diğer bir yandan, eylemlerin geneline baktığımız zaman, kimlik sınırlarının daha çok sınıfsal çizgilerde çekildiğini görüyoruz. Yani, neoliberal sistemden kişisel olarak yararlananlar, onu idame ettirmek isteyen azınlık, ve bu ekonomik elit/yönetici sınıfının elinde bulundurduğu icra güçlerine polis, medya gibi karşı; sistemin gittikçe daha da acımasızca sömüren doğası, ve bu sistemin yan ürünleri olan ırkçılık, sınıfsalcılık, cinsiyetçilik, heteroseksizm gibi toplumsal eşitsizlikler altında ezilen ve bu ezilenlerin yanında saf tutanlar karşı karşıya gözüküyor. Bu açıdan Gezi'de de durum farklı değildi. Fakat, Gezi konusunda altı çizilmesi gereken belki de en önemli noktalardan biri, yaşananların 'başarı-başarısızlık' ikileminde siyah/beyaz bir değerlendirilmesinin aslında gayet isabetsiz olduğu ve yazıda açıklamaya çalışacağım gibi, Gezi odaklı bir toplumsal hareketin gerçekte daha başlamadığı. Bu yüzden yaşananların sonuçlarını başarı/başarısızlık ikileminde değil, ne oldu ve ne olabilir ekseninde değerlendirmek daha yaratıcı sonuçlara ulaşabilir. Geçmiş odaklı ne oldu? sorusuna verilecek cevabın iskeletinde üç temel alt-başlık var: siyasi olanak, öfke, ve kitlesel dayanışma. Gelecek odaklı neyin olabileceği ise, geçmişten alınan derslerin yakın gelecekte nasıl kullanılabileceğine bağlı. Gezi ve sonrasında mücadeleci siyaset yaşadık. Geçen yıl şahit olduğumuz direnişte, daha önce birbirleri ile alakası olmayan, ve bazı durumlarda önceden anlaşamayan kesimler bir araya geldi ve bazı kanaat liderlerinin önderliğinde otorite sahiplerine karşı beraberlik ve direniş gösterdiler. Gezi eylemlerinin anlık ve kendiliğinden ortaya çıkışının sonuçlarından biri, toplumsal hareketlerde görünen organizasyona, basında görünen ve toplumun belli bir kesimini mobilize edebilen lider e, ve toplumsal ağlara sahip olmamasıydı. Bu sebeple Gezi'de yaşananlar bir toplumsal hareket değildi fakat, Gezi ruhu diye adlandırılan o mücadeleci, ayık, sorgulayan, ve sorgusunu sokağa döken güruhun varlığı, yakın gelecekte başlatılabilecek olan bir toplumsal hareketin çekirdeğini oluşturabilir. Organize bir toplumsal hareket olmamasına rağmen Gezi'nin olabilmesi ve kısa bir süre içerisinde kendi içinde belli karakteristikler göstermesi, yani Gezi'nin belli bir kültürel yapısının oluşması her açıdan olağanüstüdür. Bu yapı, her ne kadar Gezi'ye gelenlerin ve katılanların kimlikleri ile şekillenmiş olsa da, Türkiye'nin siyasi bağlamına olan tepkisi ve bir yıl önce var olan şu anda da devam eden siyasi olanaklara karşıt gelişmiş olması Gezi'ye şekil veren önemli etkenlerdendir. Bu siyasi ortam, aslında, son on yıl içinde gördüğümüz küresel ayaklanmaların arka planında olan dünyanın dört bir yanında genç nüfusun isyan ettiği siyasi durumun yerele yansımasıdır. Diğer bir deyişle, Türkiye'de yaşananları AKP'nin ve muhalefetin sunduğu siyasi olanaktan bağımsız düşünemeyiz. Gezi parkında AVM'ye karşı başlayan direniş o ana ait bir olanaktı. Fakat o küçük parkta başlayan bir kaç kişilik direnişin neredeyse 3 ay sürmesi ve Türkiye'nin çoğuna yayılması, şayet siyasi durum elverişli olmasaydı mümkün olamazdı. Türkiye'nin geneline yayılan çapulcu direnişinin arkasında iki tane ana siyasi olanak vardı. Bunlardan birincisi, AKP'nin yapısında barındırmaya çalıştığı hem tutucu hem de neoliberal ideolojinin doğasında olan çelişkinin getirdiği çatlak ve Erdoğan'ın bu çatlağı söylemine filtresiz yansıtmış ve yansıtmaya devam ediyor olması. İkincisi ise, adı ana muhalefet olan fakat cismen aktif siyasette pek göremediğimiz partinin toplumun geneline hitap edememesi ve insanlara herhangi bir alternatif sunamaması. 2013 yazında Türkiye'yi saran direnişin ortaya çıkmasının sebeplerinden biri, bu iki durumun kesiştiği noktadaki koşulların belli bir ivme kazanması ve halkı dönüşü olmayan bir yokuştan aşağı itmesiydi. AKP'nin barındırdığı fikri ve ekonomik yapıların çatışmasının temeli şuna dayanmakadır: AKP bir taraftan insancıl Anadolu tasavvuf geleneğinin ürettiği metinleri kendi tutucu siyasi İslam ve milli görüş ideolojisine gülen bir yüz çizmek ve halkın gözünde pazarlanabilir yapmak için retorik olarak kullanırken ki bunun teolojik çelişkisi bariz diye düşünüyorum diğer taraftan, ekonomik sistemi ile beraber siyasi istikrarını, Türk devlet geleneğinin 'harcanabilir' ve 'öteki' olarak işaret ettiği azınlıkların, ayrıcalıklı olanların çıkarı ve rahatı için, tüketilmesi ve öldürülmesi üzerine kurmaktadır en son Soma'da yaşadığımız gibi. Siyasi istikrar ve neoliberal ekonomi tanrıları için kesilen her kurbandan sonra çevrilen laflar, tasavvufi kelime haznesinin har vurulup harman savrulması her ne kadar toplumun bir kesiminin ilgisini ve sempatisini hala üzerine çekebiliyor olsa da, çemberin giderek daraldığı kaçınılmaz bir gerçek. Zaman geçtikçe ve farklı kesimler bu şovun perde arkasında yaşananlara, bütçesine ve bilançosuna şahit oldukça, gayet hevesli bir şekilde AKP'nin gemisinden inmektedirler. Gezi direnişinin ulaştığı boyutun bir kısmını açıklayan siyasi durumun elverişli olmasının bir kısmı AKP'nin bu çelişkisine dayanmaktadır. Fakat AKP'nin bu çelişkisinin arkasında yatan, AKP'nin bir araya getirmeye çalıştığı iki kola hitap eden, ve dünyada olan diğer eylemlerde de karşımıza çıkan iki küresel gerçek var. Birincisi, ne kadar ılımlı olarak pazarlanmaya çalışılırsa çalışılsın, siyasi İslam'ın çöktüğü, ikincisi de küresel neoliberal sistemin sürdürülemez olduğu. Siyasi İslam'ın çöküşü Arap Baharında başladı. Arap Baharı'nın arkasında şüphesiz bir sürü sebep vardı, ve siyasi İslam'ın sorunları sadece bunlardan biriydi. Fakat, Arap Baharı'nın gösterdiği şeylerden biri, sadece İslam'ın değil, siyasete egemen olan herhangi bir dini anlayışın veya ideolojinin öyle ya da böyle otokratik bir sistem ürettiği, mutlak hakimiyetin getirdiği baskının, ekonomik yokluk ile beraber mutlak bir yoksulluk yarattığı ve sonuç olarak dayanılmaz olduğu. Neoliberal düzene karşı tepkiler ise #OWS ile popülerlik kazanan ve özellikle Güney Amerika'da ve balkanlarda büyük yankı bulan eylemler. Mesela Brezilya'da düzenlenecek olan dünya kupası bunun en önemli örneklerinden biri. Dünya kupası, olimpiyatlar gibi, milyar dolarlık hesapların döndüğü, insan ticaretinin, seks köleliğinin tavan yaptığı, sadece belli bir sınıfın ilgilendiği bir eğlence uğruna yerel ihtiyaçların hiç sayıldığı, devletin uluslararası prestiji uğruna yerel endişeleri görmezden geldiği, alt sınıfların kenarlara itildiği bir organizasyon. Brezilya'da, ve Yunanistan, Bulgaristan gibi başka yerlerde gördüğümüz, insani tamponları olmayan neoliberal düzenlerin de mutlak yoksulluğa yakın durumlar ürettiği ve nihayetinde idamesinin imkansız olduğu. Türkiye'de ise, AKP'nin sunduğu, bu iki koşulun birleşimini görüyoruz. Hem siyasal İslam ve milli görüş ile beraber geleneksel Türk devleti anlayışlarının ideolojik olarak baskın ve hiç olmadığı kadar yaşamın her alanında mutlak olması; hem de, bu mutlak baskının üzerine inşa edilen sistemin, Brezilya'da gördüğümüz gibi, devletin harcanabilir olarak gördüğü ve gösterdiği sınıf ve kimliklere mensup olan insanların cesetleri üzerinde duran bir ölüm kapitalizmi olması yani bir kesimin hayatı için, genelde egemen ideolojinin hali hazırda öteki olarak belirlediği diğer kesimlerin ölümünün şart olduğu bir sistemin idame ettirilmeye çalışılması. Diğer taraftan, ana muhalefet partisi CHP'nin kendi içinde yaşadığı kimlik karmaşası yüzünden kriz anlarında bile toparlanamayıp kararlı bir tepki verememesi, halkın büyük bir kesimini alternatif bakımından boşlukta bırakıyor. CHP, bir taraftan parti içindeki ve tabanındaki geçmişe tutunmaktan geleceğe kör olan ırkçıların ve sudo-ırkçı olan ulusalcıların, diğer taraftan #occupychp gibi bir hareketin çekişmesi arasında felç olmuş durumda. CHP'yi içinde bulunduğu felçten kurtaracak, kararlı, insanları kendine çeken bir lider de henüz ortalıklarda gözükmüyor. Durum böyle olunca, CHP, viral olan bir iki meclis konuşmasının ve Şafak Pavey'in arada bir yarattığı sorgulanabilir hevesi dışında hiç bir varlık gösteremiyor. Kılıçdaroğlu'nun verdiği tepkiler, hem AKP'nin ana akım medya üzerindeki tekeli yüzünden sansüre takılıyor ve ana akım medyada yankılanmıyor; hem de tepkilerin dar görüşlü olması sosyal medyada da CHP'ye pek taraftar kazandırmıyor. Gezi'de karşımıza çıkan ise, CHP'nin bu zafiyetinin karşısında küfrederek ve istemeyerek her seçimde CHP'ye oy veren yaşlı bir taban yerine, durumun sunduğu angstı ve CHP'nin dayatmaya çalıştığı alternatifsizlik otoritesini geri çeviren, hatta konuşmaya açan bir güruh. Gezi protestolarında öne çıkan orta üst, orta, ve orta alt sınıf genç Türk demografisinin kağıt üzerinde CHP'nin yeni nesil seçmeni olması gerekirken, aslında, AKP'ye olduğu kadar CHP'ye de mesafe koyması, Gezi eylemlerinin oluşumunda AKP'nin doğasında olan çatlak kadar önemli bir yer tutuyor. Şayet AKP'nin yukarıda bahsedilen çelişkili doğası ile beraber CHP'nin uygulayamadığı muhalefetten kaynaklanan bir cevap boşluğu olmasa idi, Gezi parkında başlayan protestoların, ülke çapına yayılan bir direniş hareketi olması mümkün olamazdı. 2013 Mayıs sonunda Gezi'nin ortaya çıkmasına yardımcı olan siyasi olanak, o yüzden, bu iki unsurun bir araya gelmesinden oluşan elverişli siyasi ortamdı. Bu siyasi ortam içerisinde Gezi ile ortaya çıkan direniş, olabileceği her şeyi zaten oldu. Gezi'nin bir sonraki adımı, anlık bir kıvılcımdan ortaya çıkan üç aylık bir direnişin ötesinde, siyasi gündemi takip eden, organize, medya ve halkın gözünde otoriteye cevap verebilen, tabanını kendi fikir çizgisinde tutabilen, istek ve taleplerinde net ve idealizmi pragmatik olarak mümkün de kılabilen bir hareket. Diğer bir deyişle, Gezi'de başlayan direnişin mücadeleci siyasettin çıkıp, ivmeli bir toplumsal harekete dönüşmesi için bu hareketi taşıyacak yerel toplumsal ağların kurulması ve kültürde yankılanan bir şekilde söylemlerin geliştirilmesi şart ki Gezi'de geliştirilen siyasi/toplumsal mizah, bunun da bir çekirdeği. Gezi'de üretilen mizahın yanında, belki de arkasında, duran bir unsur ise öfke. Siyasi olanağın bolca sunduğu tutarsızlıklara ve insanları köşeye sıkıştıran çıkmazlara karşı üretilen mizah, her ne kadar çoğunluk için belki başka türlü yıkıcı olabilecek duyguların dışa vurumu olarak kendini gösterse de, dayatılan siyasi şiddet karşısında öfkelenmemek, herhalde, insanlık dışı olurdu. Siyasilerin ve egemen siyaseti savunanların sıklıkla dile getirdiği barışçıl başlayan ama daha sonra çirkinleşen eylemleri bu şekilde yargılamak, tabii ki, toplumsal olarak prestij, güç, ve ayrıcalık sahibi olanların koltuklarından gayet kolay olsa gerek. Fakat, gerek polisin kullanılış şekli, gerekse siyasi ve medyada öne çıkan anti-protest retoriğini incelediğimiz zaman karşımıza yine eski ve köklü bir devlet geleneği çıkıyor: sonuçları sebep olarak tanımlamak. Buna daha önce PKK/TSK ayrımında şahit olduk. Yani, 80'lerin ortasından beri gördüğümüz ve benim gibi 90larda büyüyenleri travmatik bir şekilde etkileyen şiddetin birinin meşru, diğerinin ise gayrimeşru ilan edilmesinin kökünde yatan, aslında, bu çarpık olan atıftı. devletin terörizm olarak tanımladığı şiddeti sebep olarak çerçeveledi. Terör sebep olunca, teröre karşı kullanılan şiddet her daim haklı çıkarıldı. Böyle bir çerçeve, gerek devletin ideolojik hükümranlığı, gerekse PKK'yı ortaya çıkaran sebepleri örtbas etmek için yani, PKK'nın bir sebep değil, devlet şiddetinin bir sonucu olarak ortaya çıktığını saklamak için gayet kullanışlıydı. İdeolojik aygıtlar, eğitim ve basın başta olmak üzere, şiddetin kaynağını kötü teröristler olarak sunduktan, PKK'nın varlığını uluslararası komploların bir sonucu olarak gösterdikten, ve devlet şiddetinin meşru kaynağını antiemparyalist retoriğe ve halkın kutsalı olan kurtuluş savaşına bağladıktan sonra, bu propagandaya maruz kalan ve başka kaynağı olmayanların yaşanan şiddeti farklı bir şekilde görebilmesine imkan yoktu. Weber'in dediği ve neredeyse her devlette gördüğümüz gibi, Türk devleti de kendi kültürel sembolizmalarını ve mitoslarını kullanarak şiddet üzerinde böyle bir tekel kurmuş oldu. Yani, devletin uyguladığı şiddet her koşul altında meşru, yargılanamaz, haklı, orantılı, ve gerekli; devlete karşı uygulanan her hangi bir şiddet ise her koşul altında gayrimeşru, yargılanabilir ve cezalandırılabilir, haksız, gereksiz, orantısız, ve gereksiz olarak temellendirildi. Aynı dinamikleri Gezi'ye karşı da gördük. devlet retoriği kendini tekrar etti: Kahraman Türk polisinin destansı çabaları sonucu dize gelen uluslararası İsrail-BCC-CNN lobilerinin gaza getirdiği terörist güruhların meydanlarda alt edilmesi tabii ki, tekrar kurtuluş savaşına bağlanan retorik, ve halkın kutsallarının siyasi ve bireysel çıkarlar için rahatça kullanılması ilk göz ardı edilen gerçek oldu. devletin ve basının sunduğu çerçevede Gezi'de yaşananlar sebep, hatta uluslararası komplonun ortaya çıkardığı bir sebep olarak takdim edildi. polisin müdahalesi ise sonuç. Bu çerçevede örtbas edilenler şunlar oldu: Gezi'yi ortaya çıkaran ve yukarıda yazdığım siyasi dinamiklerle beraber, yapısal sorunlar: işsizlik, siyasi çıkar ilişkilerine dayalı toplumsal kutuplaşma, egemen yapının ve bu yapının yanında duran insanların baskısı sonucu günlük hayatta dışlanan diğer insanlar, kadınlara ve azınlıklara karşı yargı kararları ile devlet elinin doğrudan desteklediği şiddet. Tüm bunlar göz önüne alındığı zaman, Gezi'de karşımıza çıkan öfkenin nereden geldiğini anlamak zor olmuyor. Öfke, yani, Gezi'nin ani ve kendiliğinden gelişmesine yardımcı olan itici gücün bir kısmı, insanları evde oturmaktan ziyade, sokağa döken, barikat kurmalarına yardımcı olan, tuğladan kütüphane yaptıran, egemen olan siyasi İslamın gayet aşina olduğu davalardan biri olan intifadayı anımsatan bir şekilde insanların kamu alanını devletin gaspından korumak için mermilere karşı taşla karşılık verdiren, sık bakalım dedirten, orantısız zekanın sivriliğini bileyen hislerin tümü. Diğer bir deyişle, siyasi şiddettin doğurduğu toplumsal öfke, Gezi'yi toplumsal adalet yönünde iteleyen his. Tabii, insanların maruz kaldığı siyasi şiddetin çapı, ona karşı olan direnişin çapını da belirliyor ki Gezi'yi bu kadar özel kılan unsurlardan biri, siyasi şiddetin daha önce görülmemiş derecede çaplı oluşu, ve buna tepki olarak, toplumun farklı kesitlerinden grupların spontane bir şekilde dayanışma göstermiş olması. Siyasi retorik şunu iddia etmektedir: kadın cinayetleri, Trans cinayetleri, Alevi cinayetleri, LGBTQ bireylere karşı daimi olan şiddet, farklı din, etnisite, veya mezhep sahiplerinin maruz kaldığı ayrımcılık, kader veya kaza olarak tanımlanan işçi cinayetlerinin sorumluluğu tüm topluma aittir neredeyse seksen milyon insanın yaşadığı bir ülkede bu tür şeylerin olması normaldir bunlar siyasi yapıya atfedilemez. Bu retoriğin amacı, devletin sorumluluğunu ve, tabii ki, borcunu azaltmaktır. Şiddet, ve hatta suç, ne kadar büyük bir kitleye atfedilirse, o kadar sulanır, o kadar seyrelir. Bu yolla devlet, herkesin sorumlu olduğu böylece kimsenin suçlu olmadığı ahlaki bir konumda korunaklı olarak barınabilir. Fakat, hiç bir şiddet anı bireysel değildir, her şiddet anı siyasidir. Bir kadının sokak ortasında kurşunlandığı, bir trans bireyin sokakta linç edildiği, eşcinsel bir bireyin korkudan eğilimini açıklayamadığı, Alevi birinin Cemevi önünde vurulduğu, oruç tutmayanın kitlece dövüldüğü, devleti rahatsız eden konuları araştıran akademisyenlerin medyada hedef gösterildiği, işçilerin madenlerde, tersanelerde, veya başka çalışma yerlerinde öldüğü her an, o anki şiddetin var olmasına imkan veren toplumsal yapının arkasında duran siyasi ve ideolojik bir çerçeveden bağımsız değildir. Bu yüzden cezasız kalan veya adi cezalarla yüreklendirilen şiddetin yönü prestijli ve ayrıcalıklı olandan, ayrıcalığı ve sesi olmayana doğrudur. Öteki yönde gerçekleşen şiddet, baskı aygıtları olan polis ya da mahkemeler tarafından hızlı bir şekilde cezalandırılır. Neticede, her fiziksel şiddet anının arkasında, o anı var eden siyasi ve kültürel bir şiddet yapısı vardır. Bu sebepledir ki, her şiddet anında devletin ve o devletin koltuğunda oturanların sorumlulukları vardır. Aynı sebepten dolayı, Gezi sırasında BDP bayrağı tutan birinin, Atatürk bayrağı tutan birinin elini tutup TOMA'ya karşı durduğu; solcuların namaz kılan Müslümanları koruduğu; kelimenin tam anlamı ile kanlı bıçaklı olan üç büyük taraftar gruplarının görülmemiş bir dayanışma kurduğu gibi sahnelere şahit olduk. Çünkü karşı gelinen devlet şiddeti çok geniş bir yelpazeyi etkiliyordu. Devlet şiddetine karşı olan tepki ve dayanışma da benzer bir çokluktan çıktı. devlet söyleminin böylesine bir ittifak karşısındaki tepkisi, gayet ondan beklenir bir şekilde, tüm ittifakı aynı sepete koyarak karşısına almak ve öcü ilan ederek kendisini kurtarıcı gibi göstermekti. Böyle bir söylem öcüye karşı kullanılan tüm şiddeti meşru kılmakla beraber, devletin söylem repertuarındaki en önemli reflekslerinden biri olan savaş söylemini de ortaya koymasına fırsat verdi. Siz/biz: Biz iyiyiz, siz kötüsünüz. Bir meşruyuz/devletiz. Siz gayrimeşrusunuz/teröristsiniz. Bunun gibi ikili karşıtlıkların sürdürülmesi, devletin şiddet ve toplumsal algı üzerindeki tekelinin temelini oluşturuyor. Gezi ruhu denilen çekirdeğin yeşermesi için bu ikili karşıtlığın bir parçası olmaktansa temelini tehdit etmesi gerekiyor. Potansiyel olarak karşımızda duran bir toplumsal hareket, kendisini ikili karşıtlıkların pençesinden sıyırarak toplumsal eşitsizliklere hitap edebilen ve olabildiği kadar fazla grup arasında ittifakı kendi bünyesi altında kurdurabilen bir yapıya sahip olmak zorunda. Diğer bir değişle, karşıdakini alt edilmesi gereken bir düşman olarak değil, ikna edilmesi gereken bir dost olarak görmek zorunda. Hatta ikna etmeye çalıştığını karşısında değil, yanında görmek zorunda. Bugüne kadar uluslararası yankı uyandıran ve somut sonuçlara ulaşan toplumsal hareketlerin temelinde aynı görüş yatmaktadır Gandi veya Martin Luther King'in başını çektiği hareketler gibi. Bunu yapmanın birinci yolu, toplumsal hareketin barındırdığı söylemleri kendisinin fark etmesinden geçiyor. Brezilyalı eğitmen ve düşünür Paulo Freire'nin tanınan kitabı Ezilenlerin Pedagojisi'nde yazdığı gibi, bir hareketin ilk zamanlarında, ezilenler, özgürlük için çabalamak yerine, kendileri ezenler ya da alt ezenler olmaya çalışırlar. Düşüncelerinin yapısı, onları şekillendiren varoluşsal durumun betonlaşmış çelişkileri ile şekillenmiştir. Yani, Freire'nin demek istediği, ezilenler, en azından hareketlerinin ilk aşamalarında, özgürlük yerine güç istemektedirler hatta onları ezenlerin gücünü. Fakat, Freire'nin de dediği gibi, ezilenlerin insani amacı kendilerini ve onları ezenleri de özgürleştirmektir. Bu yüzden, ezilenler, kendilerini ezenlerin kullandıkları kalıpları kullanarak bir özgürleşmeye ulaşamazlar. Aynı araçlarla ulaştıkları sonuçlar ancak onların da sistemin içine asimile olmalarını sağlayan, geçici, ve kısa vadelidir. Buna dikkat çekmek istememin sebebi şu: toplumsal hareketler genel olarak kültürel birikimlerden yararlanırlar. Yani, zaten bilinen, aşina olunan kalıplar kullanılır. Türkiye'de toplumsal sorunlar tartışılırken en çok kullanılan kalıplar, savaş zamanına ait düşman algılarını idame ettiren, siyah/beyaz olan ve farklılıkları kendi çıkarları için feda etmeye hazır, kendini savunmak adına düşman olarak gördüğüne ve homojenliğe karşı çıkanlara şiddet uygulamaktan çekinmeyen, geçmişin tanrılarını ve kalıplarını yıkmak adına yeni tanrılar ve kalıplar yaratan söylem kalıplarıdır. Ancak toplumsal hareketlerin sınırlarında, kenar ve köşelerinde olup da ana akım söylemlere kurban düşmeyenler alternatif yaratabilirler. Gezi sırasında bunun örneğini Kaos GL gibi LGBTQ gruplarda gördük. LGBTQ gruplar, direnişe katılanların kullandıkları söylemlere dikkat çekmek istediler ve buna dair gerek sosyal medyadan, gerekse direnişte poster ve pankartlarla dile getirdiler. Edilen küfürler, şiddet çağrıları, gibi söylemlerin aslında ne kadar zararlı olabileceğini daha doğrusu, ister onu söyleyenin bir direnişçi, isterse polis olsun, bu tür söylemlerin ataerkil ve erkek-egemen kökünden çıkan şiddetten doğrudan zarar gören LGBTQ ve feminist gruplar, alternatif söylemler yaratmakta en önemli yere sahiplerdi. Sonuç olarak, yaşananlara bir yıl sonra baktığımızda ve yaşanabilecekleri göz önüne aldığımız zaman, Gezi'yi kapsamlı bir toplumsal hareket yolunda önemli bir adım olarak görebiliriz. Gezi'nin ortaya çıkmasında elverişli olan siyasi ortam ve buna katalizör olan AVM, her ne kadar geçiciymiş gibi gözükse de; 1) Türkiye siyaseti ve ekonomisi küresel siyasetin ve ekonominin bir parçasıdır. Küresel trend bu şekilde gittiği sürece Türkiye'nin bundan kopması olanaksızdır; 2) AKP'nin ve CHP'nin kurduğu dinamik Gezi parkı gibi bir sürü katalizör olay yaratmaya müsaittir; 3) Büyük ihtimalle yakında değişmeyecek olan devlet geleneği gereği siyasi şiddet çemberini genişleterek kendisini göstermeye devam edecektir. Toplumsal hareketin yapması gereken, kurduğu toplumsal ağ ve kültürel semboller ile kimlikler arası ittifaklar kurarak bu çatlaklardan otoriteye karşı toplumda yankı yapan cevaplar vermeye başlaması ve devlet şiddetinin altında yatan düşman algısını ve ikili karşıtlıkları zekice zorlamasıdır. Milan Kundera, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı'nda, insanın iktidara karşı savaşı, hafızanın unutmaya karşı savaşıdır diye yazar. Bu süreç boyunca hatırlanması gereken şeylerden biri, sürecin uzun soluklu olduğu ve üç ay içinde, üç yıl içinde, belki de otuz yıl içinde bitmeyeceğidir. Fakat direnenlerin ve bu hareketi başlatacakların şimdi atacağı ilk adımlar, sürecin uzun vadede hangi yöne doğru gideceğinde belirleyici olacaktır. H. A. Giroux, 'Protesting Youth in an Age of Neoliberal Savagery'. E-International Relations. 20 Mayıs 2014. Alıntı linki. Bu çelişkinin daha kapsamlı bir analizini daha önce Birikim'de yazmıştım. Buradan ulaşabilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-zamanlar-anadoluda-zaten/", "text": "Bir Zamanlar Anadolu'da, Nuri Bilge Ceylan imzalı bir film. Filmin senaryosu Ebru Ceylan ve Ercan Kesal'a ait. Büyük olasılıkla Doktor Ercan Kesal'ın yaşadığı bir hikaye film olmuş. Filmin başrollerindeki Yılmaz Erdoğan, Ahmet Mümtaz Taylan, Taner Birsel, Muhammed Uzuner gibi profesyonel oyuncular mükemmel ve duyumsayarak oynamışlar. Film işte... Cannes ödüllü film, yabancı basın için şaheser ve başyapıt olarak değerlendirilmişti. Dümdüz ve sıradan insanlar ve yaşananlar. Kimseye göre değil, ama seyredenlere ne ifade etmişse bu film, görülmeden konuşulmayacak kadar sıradan olayların, muhteşem seyirliği gibi geldi bana. İstanbul'un bir semtine benzetilen büyük dedikleri, küçük kasabalar. Bu kasabalar, buralı olanlar ve kasabaya dışarıdan gelen insanların birbiriyle kesişen sıradan hikayeleri. Yağmurlu bir akşamüstü... Görünümü sıradan bir tamirhanede kurulu çilingir sofrasında rakı, çay bardağında içilir. Önce anlaşılmaz gibi görünür. Basit ve sıradan bir akşam gibidir. Gök gürültülü yağmurlu bir akşamüstüdür gözüken... Uzun uzun seyredersiniz. Çorbacı dükkanı gibidir, lokanta. Kasabada tek yemek yenecek yer. Aslında lokantanın aşçısı olan sahibi ile hastanedeki çaycı kasabada olup biten her şeyi bilirler. Olanlara tanıktırlar ama suskundurlar. Nedendir bilinmez, kasabalılar konuşmazlar olup bitenler üzerine. Tayini çıkıp buralara gelen doktor için kalacak yer yoktur ama bulunuverir. Sonra fotoğraflar ve sonra doktorun hayatında geri gidişler. Artık size ne anlatıyorsa bunlar, onlar işte. Zanlı, insan öldürmüş, domuz bağıyla bağlamış ve sonra toprağa gömmüştür. Öldürdüğünü itiraf ettiği anlaşılıyor. Kötü işte ve arabanın arkasında kötü kötü bakıyor... Sırada ölüyü bulmak ve otopsi yapmak vardır. Jandarma, taksi, devlet ölüyü arıyor. Görev ne de olsa. Zanlı keşfe giden ve adliye işlerini gören şoförün taksisinde arkada ve ortada oturuyor. Komiser, rütbesi gereği önde şoförün yanında oturur. O da devletin en önemli kişisidir. Asayiş, ondan sorulur. Şakalarda ondan soruluyor, ciddiyet de. O ne zaman isterse arabadaki herkes şaka yapabilir ve gülebilir, o ne zaman isterse ciddi olunur. O gülerse gülünür. Laubalilik, asla yapılamaz. Artık zanlı yer gösterecek, toprak kazıcılar toprağı kazacak ki onları işi sadece budur, sıradan ve yapılması gereken yer gösterme için gecenin yarısında dolaşılmaktadır. Jandarma cipinin farları ortalığı aydınlatır ve katil bir türlü doğru yeri göstermez. Her durulan yer de Komiser'den küfür yer. En son kızdırır ve Savcının gözü önünde tekme tokat sopayı yer. Çünkü bunlar, bundan anlar. Kimse bilmez. Komiser bilir, onun için yalan söyleyen katil dövülür. Böyle yapılmazsa, bunlar doğruyu söylemez, komiser bilir bütün bunları. Bu işlerden ne doktor ne de Savcı anlar. Arabanın arkasında oturan zanlı gecenin bir yarısında, kör karanlıkta ölüyü gömdüğü yeri göstermek için herkesi dolaştırmaktadır. Çeşmenin olduğu yerde, yukarıdaki ağacın altında... Orası değildi köye girmeden önceki sapakta bulunan tek ağacın altında... Tam hatırlamıyor işte... Komiser'e göre bilir de bilmezden gelir ve söylemez... Dolaşır dururlar. Doktor rolünün geleceği anı, Savcı ölünün bulunacağı zamanı, komiser ve polis zanlının göstereceği ölünün gömülü olduğu doğru yeri göstermesini beklemektedirler. Zanlıyı söyletmek mi gerekiyor, döversin konuşur ve doğruyu ancak o zaman söyler. Tanıdığı geçmiş katilerin davranışlarıyla yaşadığı deneyimlere dayandırarak mevtanın yerini söyletmeye çalışan komiser bilir. Savcı için sorun, ölünün bulunmasıyla sona erer ve gerisi tutanak yazmaktan ibarettir. Hangi hayatın seyrinde bir aşk ve aşka ihanetin karşılığı verilen bir yaşam yer almıştır? Bir trajedi ise eğer unutulmak istenen umar mısınız? Sıradan bir işlem gibidir olup bitenler ve kim bilir kaçıncı otopsidir sürekli otopsi yapan hastabakıcı için... Katilin hayatının gerisinde ise bir çocuk ve bir kadın vardır. Çocuk aslında asıl babasını ama kasabada çocuğun babası bilinen katili taşlar."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-zamanlar-istanbulda-fotograf-sanati-portre-fotografciligi/", "text": "1820 senesinde kimyasal fotoğrafçılığın keşfedilmesi modern fotoğraf sanatının önemli dönüm noktalarından birini teşkil etmektedir. Rastlantısal veya bilimsel çalışmaların ürünü olarak ortaya konan bu birikim, insanlık tarihinin belgeleme ve dokümantasyon arayışına yeni ivme kazandırmakla birlikte duygusal boşluğa dokunan bir yanını da ortaya koymaktaydı. Fotoğraf makineleri kişisel kullanım aracı olmadan önce insanlar fotoğraf stüdyolarına gider ve fotoğraflarını çektirirlerdi. Bir zamanlar insanların her anlarını ölümsüzleştirme gibi imkanlarının olmaması bir yana sadece özel günler için, ya da resmi bir işlem için portre fotoğrafları çektirirlerdi. Stüdyoda çekilen bu fotoğraflar bir konsept içerisinde, fotoğrafçının sahip olduğu arka fon önünde çekilirdi. Cebi kabarık insanların günümüzde olduğu gibi daha fazla imkanı olurdu. Kişinin görünüşünü, kişiliğini ve ruh halini anlatan bu fotoğraflar, yüzlerin kameraya dönük olduğu şekilde çekilirdi. Üzerinden asırlar geçtikten sonra dahi yaşamaya devam eden kimi fotoğraflar, bir hatıra olarak, zamanın hışmına uğramadan yaşamaya devam ediyor. Fotoğraf makinesinin lüks olduğu hatta sahip olmanın bir ayrıcalık olduğu zamanlarda, stüdyoya giderek fotoğraf çektiren çocuğun mutluluğunu düşünün. Yaygın olan fotoğraflar arasında evlilik, mezuniyet veya tüm aileyi bir arada gösterenlere daha çok rastlamaktayız. Müzayedelerde alıp-satılan bu fotoğraflar kim bilir hangi hatıraları bünyesinde barındırıyor. Hangi hatıraların anlamı taşıyor ki, o günü ölümsüzleştiriyorlar. 1800'lü yılların ortalarında revaçta olan dagerreyotipi (gümüş nitratla ışığa duyarlı hale getirilen bakır levhaların, kamera obscura içinde 10 ila 20 dakika pozlanarak, cıva buharına tabi tutulup geliştirilmesi ile fotoğrafik görüntü elde etme yönetimi) daha uygun fiyatlarla fotoğraf çekimine imkan sağlıyordu. Fotoğrafa talebin artması ile birlikte şehirlerdeki fotoğraf stüdyoları sayısı artmaya başladı. İstanbul'da fotoğraf stüdyolarının en yoğun olduğu yer ise Pera idi. Ayrıca zaman içerisinde Anadolu coğrafyasındaki fotoğraf stüdyoları sayısı da artmaya başladı. Bir zamanlar İstanbul'da meşhur stüdyolara sahip fotoğrafçılar arasında Abdullah Freres, Vassilaki Kargopoulo, Sebah&Joailler, Phebus yer almaktaydı. Binlerce kişiyi fotoğraflayan bu fotoğrafçılar, sayısız hatırayı ölümsüzleştirmişlerdir."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-zombi-dramasi/", "text": "Birbiriyle bağlantılı 6 hikayeden oluşan The Neighbor Zombie'de, AIDS'in tedavisi için kullanılan BH aşısı piyasaya çıktıktan bir süre sonra kullananları, BH aşısı kullananlar da kullanmayanları birer zombiye çevirmiştir. Böylece Kore'de silah sesleri ve yükselen çığlıklar eşliğinde kıyamet başlar. Açlıktan kendi ayağını yiyen bir geek ; sevgilisi değişim geçirse de bütün risklere karşı onu terketmeyen sevgilisinin sevgilisi bir genç kız; iyileştikten sonra toplumda yer edinmeye çalışan fakat bir türlü kabul görmeyen zavallı bir ex-zombi gibi dramatik öğeler içeren filmimizin başlangıç noktası da tam olarak burasıdır. 3- Mother, I Love You Anasını zombi illetine kaptırmış bir kızın, yaşatma mücadelesi. 5- After That, I'm So Sorry Ex-zombilerin, tekrar toplumun bir parçası haline gelebilecekler mi acaba? Gözyaşlarınızı bu bölüme saklayın. Son yıllarda çekilmiş en etkileyici zombi filmi olduğunu da ekleyip sizleri fragmanla başbaşa bırakalım (4 aynı yazar tarafından yazıldı bu yazı, evet)."}
{"url": "https://futuristika.org/bir-zulu-savascisinin-sozleri/", "text": "22 Ocak 1879'da Isandlwana'da 1.500-2.000 kişilik İngiliz birliğinin 20.000 Zulu'ya karşı yapabileceği, verdikleri 1.329 ölüye karşı 2-3.000 Zulu savaşçısını öldürmek olmuştur Rorke's drift ve Isandlwana savaşı. Tarihi Anglo-Zulu meydan savaşına sahne olan Rorke's Drift, Dundee'den yaklaşık 42km uzaklıktadır. 22 Ocak 1879'da 139 İngiliz askeri 4.000 kişilik Zulu ordusunu burada kıstırmıştır. İngiliz askerleri savaş sonrasında başarılarından ötürü tek bir meydan savaşı için oldukça fazla olan 11 Victoria Cross nişanına layık görülmüştür. Aynı bölgede, Isandlwana savaş meydanında ise 25.000 Zulu savaşçısı İngiliz ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Dundee ve Ladysmith civarı İngilizler ve Boerler arasındaki savaşların yapıldığı yerler olarak tarihe geçmiştir. ... Çarpışma o kadar vahşi idi ki Buffalo nehriden sadece bir avuç beyaz adam bizden kaçabildi. Kimseye acımadık ve biz de bize acınmasını istemedik. Kamptaki tüm beyaz adamları öldürdük, atlarını ve hayvanlarını da. Ölü bedenleri şişmesin diye öldürdükten sonra hepsinin karınlarını yardık. Bedenlerini parçalara ayırdıktan sonra, beyaz adamların tüfeklerini ve çadırlarını aldık, vagonlarını geride bıraktık. Bizimkilerden öldürülenler arasında liderimiz Mkhosana (Buyela'ların Inkosi'si ve uMcijo'ların Induna'sı vardı. Akrabaları ölüleri ve yararlılarını almaya gelene kadar yüzünü bir kalkanla örttük. Ölü beyaz adamları düştükleri yere bıraktık ve bir süre sonra gömüldüler."}
{"url": "https://futuristika.org/birakin-kanimiza-girsinler/", "text": "Lat den ratte komma in Let The Right One In, 1980'li yılların başlarında, kar altında, sürekli yarı karanlık günler geçiren İsveç'in başkenti Stockholm'ün işçi sınıfı varoşlarından Blackeberg'de, 12 yaşında, annesi babası ayrılmış, devamlı okuyan, kan ve cinayet haberlerine meraklı, teoride ileride arızalı bir yetişkin profiline oldukça yakın Oskar yaşamaktadır. Bir gece, odasından yine bembeyaz ve yarı karanlık çevreyi izlerken, yan daireye bir baba kızın taşındığını görür. Babanın ilk yaptığı iş pencereleri kartonlarla kapatmaktır. Zaten karanlığı yaşayan odalar, daha da karanlığa gömülür. Bazen, düşmenin sınırı yoktur. Filmde, bir gün güçlenip, onu rahatsız eden sınıf arkadaşlarından başlayarak herkesi öldürmeyi planlayan, bebek yüzlü Oskar'ın hayatına odaklanırken, bölge sakinlerine saldırılar olmaya başlar. Filmi diğer modern vampir hikayelerinden ayıran en önemli nokta, hikaye anlatım şekli aslında. 1980'lerin başında Sovyet tehditiyle bunalmış, sosyal devlet eksiklikleriyle sıkıntılar yaşayan, depresif eğilimler taşıyan bir halk, hikayenin bilerek yavaş anlatımı, doğa görüntülerinin alabildiğine beyaz, şehir görüntülerinin ise alabildiğine karanlık verilmesi. Sarımsak ve haç gibi artık karikatürize olmuş vampir folkloru temalarından uzak durulurken, gün ışığı, kediler, evlere davetsiz girememe gibi ayrıntıların filmdeki yeri ve izleyenlerin bildiği belirli önemli sahneler ile yaşanan duygu değişimleri. Tüm bunlara garip bir aşk ve dostluk hikayesi katıp, pedofiliden başlayıp, masum bir çocukluk aşkından yoa çıkıp eşcinsel mesajlara yönelen hikayede, aynı anda hem izleyici rahatlatan, hem de kahramanların geleceğine dair kaygıya yönlendiren çok yerinde kotarılmış bir son. Bir filmden beklentilerinize göre değişebilir, ancak Lat den ratte komma in Let The Right One In, sadece 2008'in değil, son yılların en güzel filmlerinden birisi. Filmi izlerken, Kafka'nın Metomorfoz/Dönüşüm'üyle bağlantı kurulabilir. Orada böceğe dönüşen Gregor Samsa'daki değişim, acı ve merhamet duygusunun yanında, kendi dönüşümünü yaşayan, artık başka biri, diğeri olan kızkardeş, burada, 12 yaşındaki vampir Eli'nin yan dairesinde kendi dönüşümünü yaşayan 12 yaşındaki artık çocuk olmayacak bebek yüzlü çocuk Oskar'da gözlenebiliyor. İnsan, şartlara ve çevresine göre, ruh ve kişilik evrimi geçirebiliyor, gelecekte yaşayacaklarını bilerek, kendi kaderine yöneliyor. Sonuçta ortaya, Werner Herzog'un 1979 çevrimi Nosferatu'sundan bu yana, yapılan en güzel vampir romansı ortaya çıkıyor, şimdi onlar, bırakın kanımıza girsinler. Film, John Ajvide Lindqvist'in aynı isimli, 2004 yılında yayınlanan romanından uyarlama. Lindqvist aynı zamanda filmin senaryosunu da yazmış. İsmini Morrisey şarkısı Let The Right One Slip In'den alan kitap, Danca, Almanca, Rusça ve İngilizce'ye çevrilmiş. İsveç'te en çok satanlar listesine girerken, diğer ülkelerde de hatırı sayılır bir ilgi görmüş. Daha önce, sihirbazlık ve stand up yapan John Ajvide Lindqvist, artık büyüdüğü yer olan Blackebergde geçen bu kitapla birlikte bir korku yazarı. Kendisi Ain't It Cool ve Ordfont'a anlatmış. Bize de aktarmak düşer. John Ajvide Lindqvist: Kitap, ilk bakışta bir vampir hikayesi. Ancak aslında aşk ve intikam hikayesi. Bir vampir etiğinden yola çıkıyor: Evine girmem için beni davet etmelisin. Başka türlü olmaz. Tıpkı Morrisey şarkısı Let The Right One Slip In gibi... Bırakın olsun yahu. Bir oldurun yani! İsveç'te neredeyse hiç dehşetli olay yokmuş. Neden ama? Karanlık sokakları kilitli kapılar, ıssız köşeler fikri oldukça evrensel aslında. 12 yıl stand up yaptım. Mutluydum. Evliydim ve çocuğum vardı. Ancak ne zaman yazmaya başladım. Zangır zangır titredim. Bir zamanlar ellerimde olan sihri hatırladım. Nasıl bu kadar uzun zaman görmezden geldim bilmiyorum. Sonuçta, işte ilk İsveç vampir hikayesi. Gerisinin de önemi yok aslında. Benim kim olduğumu bilmiyorsunuz, kitabı böyle de okuyabilirsiniz. Aileye hoş geldiniz. Kitabı yazmam altı yedi yıl aldı. Sayısız yayınevi reddetti. Sonuçta Ordfont Tamam! dedi. Büyüdüğüm yer olan Blackeberg hakkında stand up gösterilerimde kurgusal hikayeler anlatıyordum zaten. Sonra kitabı yazmaya oturduğumda, oranın bir vampirin yaşaması için güzel bir yer olduğunu düşündüm. İçinde biraz romantizm de olan bir hikaye için uygun bir mekan. Sonrasında sadece bir soruya odaklandım: Eğer bir çocuk, 12 yaşında sıkışıp kaldıysa ve yaşamak için insanları öldürüp kanlarını içmek zorundaysa, bu çocuğun yaşamı nasıl olurdu? Varlığı nasıl konumlanırdı? Tüm romantik klişeleri bir yana bırakırsak. Asıl bu çocuğunki müthiş bir dehşet. Sefillik ve yalnızlık. İşte Eli böyle ortaya çıktı. Kitabın sonsözünde de belirttiğim gibi, aslında bu yaşananların hepsi gerçekti. Sadece oluş şekilleri farklıydı. Onun dışında tamamen yaşandı. Benzer şeylerin başka yerlerde de yaşandığını düşünüyorum. Oskar'ın hayatı az çok benimkiydi. Ben de tıpkı onun gibi kaçış yolları aradım. Kitap hakkında bir söylenti var. Buna göre, o yıllara yani 1980'li yılların başına bakarsanız, kitabın geçtiği çevre olan Blackeberg'de aynı isimli insanları görebilirsiniz diye. Bu kesinlikle doğru. Sadece soyadlarını değiştirdim. O karakterler vardı zaten. Kitapla filmi karşılaştırınca, filmin ekonomik olması gerçeğinin yanında, kitap daha detaylı ve zengin kuşkusuz. Karakterler, Morgan, Lacke, Oskar'ın yaşadığı yer, okul hala aynı. Oraya buraya binalar yaptılar ama merkezi değişmedi bölgenin. Filmin geneli Blackeberg'de değil kuzeyde çekildi ancak genel olarak aynı dönemde yapılan bir bölge olduğundan, sonuçtan memnunum. Eli'nin Victoria'ya saldırdığı gibi bazı sahneler ise Blackeberg'de çekildi. Hakan'ın geçmişi ve neler yaşadığı ile ilgili kısımlar kitabın ilk versiyonunda vardı. Daha sonra çıkarıldı. Filmin sonunda Oskar çok fazla yeni Hakan'mış gibi gösterildi. Film genel olarak çok iyi ama bu benim SON'um değil. Eli aslında Oskar'ı kullanıyor mu, yoksa samimi mi bu da belli değil. Bu iyi bir durum. Kitabın sonunda bunu açık bırakmak daha çok hoşuma gitti. Bu okuyucuya bağlı bir son."}
{"url": "https://futuristika.org/birakip-gidenler/", "text": "Adnan Benk: Ben seni tuval başında görmedim. Hep sofra başında gördüm. Fakat çok içkiliyken bile, sofrada bardağını çok ölçülü kaldırdığına dikkat etmişimdir. Kadehi başına diktiğini hiç görmedim. Ömer Uluç: Sen beni herhalde sabah dörtte hiç görmedin. Cevat Çapan: Ben de eleştirinin bu kadar inceldiğini görmedim. Ece Ayhan: Bu yaşadığımız aritmetikli tarihte, bu uslu coğrafyada ya da. Peki sen bir kedi olsan ne kedisi olurdun Ömer? Dikkat et ben bir sokak kedisiyim ha! Ömer Uluç: Ben olsa olsa sarhoş bir kedi olabilirim. Beni bu dünyada en çok meyhane ya da bar garsonları tanır. Krawczyk daha fazla soru sormaz; yazarın kitaplarına konu olan ikiyüzlü/phonylerden birisi olmak istemez. El sıkışırlar. Krawczyk, yazarı görebilen nadir insanlardan birisi olmanın ayrıcalığıyla yaşamına devam eder, hayatında yaptığı en güzel tatil bu küçük kasabada geçirdiği saatlerdir."}
{"url": "https://futuristika.org/bircok-gerceklik-veya-hicbiri/", "text": "Bak, sana soruyorum, dedi dudaklarını ovuşturarak, sonra böyle erken bir saatte Park Koruma Devriyesinin hala orada olmadığından emin olduktan sonra, yavaşça başını battaniyeden kaldırıp Tompkins Square Park'taki çitin yanındaki diğer bankta uyuyan komşusuna döndü eğer oturursan ve bana o büyük Old Crow şişesinden sadece bir yudum verirsen, sana orada ne olduğunu söyleyeceğim. Ama yapmasan bile, yine de söyleyeceğim, çünkü bunu yaparken, söylemem gereken şeyin, şu anda sana belirttiğim gibi, önemli olan bir yudum viskiden çok daha değerli olduğunu anlayacaksın. Eğer cevabın rahatsız ettiğim ve yalnız bırakılmayı tercih ettiğin ise, burada montunun altında sadece bir yığın saçmalık duymak için toplanmadığı eski bir filozoftan inkar etmiyorum -, çünkü soyuldun veya Nasıra'dan kovuldun veya Hanımefendileri için kemoterapiyi göze alamıyorsun. Lanet olası sağlık sigortası olmayan eşin, o zaman her şeyden önce şunu sorarım: Neden KAÇMADIN, efendim?! Çünkü o zaman, yere düşmek üzere olan ve kırılmış vaziyette duran o Old Crow şişesine sarılıp yatıyor olmazdın. Viskinin son damlası dışarı akıyor. Bu da o değerli şişe için çok yazık bir durum. Bu yüzden böyle bir trajedi yaşanmadan önce şunu sorardım: Kör müydün, değil miydin?! Buradaki herkesin nasıl KOŞTUĞUNU görmedin mi? Ve NEDEN herkes burada koşuyor? Sağlıkları için mi? Hayır, sana söylüyorum, burada kimse sağlığı için koşmuyor; sağlık sigortası sisteminden kaçıyorlar, bayım buradaki insanları kovalayan şey bu. Sağlık sigortası, onları takip eder, işkence eder, uçuruma sürükler, ne olursa olsun. Sadece diyorum ki, o sefil şişenden bir yudum bile vermemek için bahane arıyorsan, ne olursa olsun, devam edeceğim. Ya kaçmaya başlarsın ya da burada kalırsın bu sana kalmış ben söyleyeceğimi söylerim ve sonra ya bana küçük bir yudum verirsin ya da vermezsin, bu senin kararın, beyim. Her halükarda, yerinde olsaydım, o viskinin bir kısmını paylaştıktan sonra koşmaya başlardım ve viskiyi kalbimin katıksız iyiliğinden paylaşırdım, dostum, oysa tarih öncesi insanlar, iki çakmaktaşı ve bir mamut arasında kaldı şey, bu şekilde yakalanmaya başlamadı, ama çok genel anlamda, en basit soruyla başladı, ne olduğu sorusu, kesinlikle nedensel bir sistemi gösteren, izin veren ve onu yaratan bir gerçekliktir asla geçemeyeceğimiz bir sınır. Hepsi bu kadar. Tarih öncesi zamanlardan günümüze kadar yaşanmış deneyimlerimize başvurduk ve bu bir zamanlar akla sığıyordu, çünkü deneyimin kanıtladığının ötesinde bir şeye ihtiyacımız yoktu dediğim gibi, başlangıç noktamız buydu. Orta Avrupa şov dünyasından bir klasikten alıntı yapacak olursak, adam Haziran böceğine basıp düşüyor, kafasını çarpıyor, kafatasını yarılıyor, beyni dışarı akıyor. Sebep ve sonuç: Var, işlev görüyor, tarih öncesi zamanlardan beri bizimle, ama sonra tarihi zamanlar geldi ve ne yazık ki, işlerin yeterince iyi olmadığını hissetmeye başladığımız o çağa adım attık mantıksal, duyusal gerçeklik, nedense yetersiz sayıldı, çünkü içimizde sözde Büyük Bir Eksiklik belirdi, B. B. E. olarak kısaltılıyor, belirdi çünkü A. O. Ş. diye kısaltılan Açıklaması Olmayan Şeyler, gidip o Maddelerin Büyük Nedensel Sistemi'ne entegre edilemedi ve burada, senin de bildiğin gibi, kısaltmadan bahsetmiyorum. Şöyle ki, ıstırap, ıstırap ve ıstırap çektik ve bu durumda ıstırap çektik, ta ki bir gece aniden gökyüzüne ta yukarılara en yüksele bakana kadar ve yanıp sönen yıldızların her yöne döndüğünü gördük ve SANKİ yukarıdaki yıldızlı gökyüzünde bir şey görmüş gibiydik ve hemen sonuca vardık, şey, orada Tanrılar var. Sonra bu Birçok Tanrının Tek Tanrı, yani Tanrı'nın kendisi olduğu sonucuna vardık ve anlamadığımız her şeyi, sahip olmadığımız her şeyi ona bağladık ve Tek Tanrı orada boş boş oturdu, ayaklarını salladı, büyük kalın sakalını bir eliyle kaşıdı, diğer eliyle kucağındaki küçük çocukları okşadı, ancak bu arada hayatlarımızı yöneten tek temel yasa değişmeden kaldı: Farkedilen ve tekrar tekrar kendini savunan gerçekliğimiz yaşamamız gereken tek şeydi ve bu yüzden bağlı kaldığımız şey buydu; başka hiçbir şey temel deneyim olarak gösterilemezdi, sadece bu gerçeklik. Bir şeyi bırakırsam, o şey düşer. Panem et circenses. Her koyun kendi bacağından asılır. Ama sonra tarih sonrası zamanlar geldi ve onlarla birlikte, ruhtan hiçbir şey anlamayan kibirli ruh kaşifleri de geldi, çünkü onu çözmek istiyorlardı ruhun sorunu! Bilimsel olarak! Diyelim ki: Ruhu bilimsel olarak çözmeyi başaramadılar. Kimse bunun bir hata olduğunu kabul etmeye cesaret edemiyor: Üzgünüm, ama bugün, Sigmund Freud, Henri Bergson, Jacques Derrida ve arkadaşları hakkında derin bir sessizlik içindeyiz. Aynı zamanda, gurur ve hayal kırıklığının sıkıntısında, insan nükleer fizikte sözde sağduyu ve gerçekliğin sınırını aşan yeni deneyimlerle karşılaştı; bize milenyumlarca deneyim yoluyla verilen nedensellik ve sözde normallik yasaları artık uygulanmıyordu. Dahası, tamamen yeni yasaların olasılığı, olağanüstü yetenekli günahkarlar tarafından önerildi özellikle de tamı tamına Hugh Everett III gerçekliğimizi yeniden yazan eşi benzeri görülmemiş alçak yasalar, demek istediğim, biz eski gerçeklikte yaşamaya devam ederken, eskisini de yenisini de attılar. Kuantum biliminin havarileri çünkü onlar olmasa da başka kimler?- öyle olabilir, ama yine de, kendilerini işaret ederken, bunun sadece bu şekilde doğru olduğunu söylediler, çünkü Bütün'de bu sadece doğru değil, ayrıca başka hiçbir şeyin bir anlamı yokmuş. İşe bak!!! Tompkins Square Parkı'ndaki bankta Charlie Parker'ın kalplerimizde saklanan anılarını dinlerken karşı çıktık. Aya çıktık; çok yakında Mars'ta olacağız!!! Bunu kaçırmak ister misin? Peki ya birçok dünyanın olduğu yoruma ne demeli?! Ve her yerde her şey aynı anda!!! Eninde sonunda, sadece şunu söyleyebiliriz: Çok fazla siktiri boktan gerçekliğimiz var. Ama aslında hiçbirinin bir değeri yok. Şimdi, izin verirsen, dedi, battaniyeyi üzerine örterken, sesini alçaltıp, özetleyeceğim, diye fısıldadı. Ve şimdi, bana Old Crow'dan bir yudum verir misin yoksa hepsini kendin mi içersin, bunu vicdanına bırakıyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/bisiklet-gunu-2009/", "text": "Dr. Albert Hofman'ın 66 yıl önce bisikletiyle çıktığı bu özel yolculuğu 1985 yılından beri kutlayan bir kısım sempatizan, bu yıl da etkinliğin dünyanın tüm ülkelerine yayılmasına çabalıyorlar. Pek çok ülkede -gerisindeki hikaye pek bilinmeden de olsa- Bisiklet Günü olarak kutlanan 19 Nisan, 2009'da bir pazar gününe denk geliyor. Sabah 8'den gece 11'e kadar bisikletlerle turlamanın, gidilecek tüm güzargahlarda bisiklet kullanmanın yanı sıra eşe, dosta, düşmana bisikletli kartlar yollamak da öneriliyor. Facebook'un güzide gruplarından Pyschedelia tarafından serbest sularda düzenlenen etkinliğe katılımını ilan etmek isteyenler için facebook event sayfası burada. Hofman'ın bisikletli macerası ise daha ayrıntılı bir şekilde şurada."}
{"url": "https://futuristika.org/bitiyatronun-timsahlari/", "text": "Laçin Ceylan ve Nihat İleri'nin kurduğu Bitiyatro'nun 'Timsahlar', 'Kırmızı Siyah ve Cahil' ve 'Düğün ' adlı oyunları Şubat ayında da seyircisi ile buluşmaya devam ediyor. Bitiyatro ilk oyunu Etna Bedendeki Kuyu dan sonra bir kez daha Alman tiyatro oyuncusu, yönetmeni ve yazar Christine Sohn' un yazıp yönettiği Timsahlar ile seyircisinin karşısına çıkıyor. Timsahlar bir adayı bekleyen iki nöbetçinin ilk istilacıları ile karşılaşmalarını konu alıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/bitmeyen-cile-auschwitzden-yeni-fotograflar/", "text": "Yirminci yüzyıl, insanlığın en hızlı teknolojik gelişimini kazandığı ve aynı hızda da birbirini kırdığı asır olarak tarihteki yerini aldı. Dünyada irili ufaklı uluslar birbirini boğazladı durdu, boğazlamaya devam ediyor. Özgürlük, bağımsızlık, etnisite ve ulus devlet tartışmalarının dışında bakmaya çalışırsak; kimilerinin sosyal bir direniş olarak tanımladığı Yahudi soykırımının sayısız filme, kitaba konu olmuş güney Polonya kampı Auschwitz'de çok nadir kullanılmış fotoğraflar çıktı ortaya. İşte, üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala birşeyler anlatmaya çalışan Auschwitz'den kalma yeni bulunan fotoğraflar, 2007 yılında ABD Soykırım Müzesi'ne ulaştı. Fotoğraflar söz konusu çalışma kampında 1944 Mayıs ayından 1945 Ocak ayına kadar olan dönemde kumandan yardımcılığı yapan Karl Hoecker'e aittir. Fotoğraflar arasında, insanlar üzerindeki deneyleriyle de ünlü olan doctor Josef Mengele de bulunmaktadır. Fotoğraflarda görülen Hoecker savaş sonrasında bankadaki işine geri dönmüş. SS'lere doğrudan hizmeti olmadığından dokuz ay hapisle cezalandırılmış. 1963'teki ünlü Frankfurt yargılamalarında dört ayrı olayda bin kişinin öldürülmesinde yer almaktan suçlu bulunup yedi yıl hapse mahkum olmuş. 1970 yılında cezasını tamamlayıp bankadaki işine dönen Hoecker, 2000 yılında 89 yaşındayken ölmüş. Fotoğraflarda, hayatın bir çalışma kampında nasıl ikiye bölündüğü görebilir. Arka tarafta gaz odaları ve yakılanlar bulunurken, diğer yanda yaşam, iktidarın elinde tüm neşesiyle sürüp gitmiş. Batı'nın müslüman kırımını görmezden gelmesi, demokrat görünme iddiasındaki müslüman partilerin sözcülerinin Yahudi soykırımını görmezden gelmesi gibi anlamsız ve art niyetli bakış açılarından uzağız. Biz yine de tarihe bakalım, ne asker postalı, ne çoğunluk diktası, ne din faşizmi ne de proleter diktatörlük. Tek komutan Alex de Souza! Fotoğraflar için kaynak olarak ABD Soykırım Müzesi kullanılmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/bizansta-trompetler-ve-kornalar-ufle-gitsin-israfil/", "text": "Werner Bachmann, Bizans çalgı aleti skalasını listelediği hacimli yapıtı Musikgeschichte in Bildern'i tamamladığını on yıllar önce açıkladı. Yapıtta üç yüzden fazla görsel ve çalgı aletlerinin detaylı bilgileri yer alıyordu. Buna göre, Doğu Roma'da bakır silindirlere nefes fırlatmak önemli bir eylemdi. Yani, Roma ordusunda trompetlerini üfleyen askerler, salpinxin'lerini üfleyenler, askerlere alarm verip savaşa ayaklandırmayı amaçlıyordu ya da savaşanlara artık yeter diyorlardı, kamplarınıza dönün, savaş sırasında, gözünüz damlayan kan, ter ve kir ile neredeyse kapalı iken, seslerin anlamını ayırt edebilmeniz için, çok tiz ve çok pes farklı sesler yükseliyordu, farklı nefesler, farklı üflemeler, değişik tükürmeler, sizi oradan alıp buraya getiriyordu. Yaklaşık yirmi beş metre genişliğinde bu ana caddenin Dikilitaş'tan başlayıp Augusteon Meydanı'na çıktığını, Hagia Sophia'dan ilerleyip Hipodrom'a, oradan Forum'a çıktığını ve şehri tümüyle dolaştığını hayal edelim. Mese: Main Street, neden olmasın."}
{"url": "https://futuristika.org/bize-bunu-yapma-silver-mt-zion/", "text": "Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra & Tra-La-La-La Band, 2008 yılı Mart ayında 4 şarkıdan oluşan ama yaklaşık bir saat süren bir albüm çıkarıyor: 13 Blues For Thirteen Moons. Futuristika, az bilinen grupların leaked/internete sızmış albümlerini dinleme eylemi olarak bu çalışmayı da gözden kaçırmadı. Efrick Menuck ve çetesinin grubu Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra & Tra-La-La Band, 2005 yılında çıkardıkları Horses in the Sky isimli albümden itibaren yüzden fazla konser verdiler. Konserlerinde grup elemanları bir çember oluşturup şarkılarını söylediler. Geçen zamanda Vic Chesnutt ile kendi albümünde çaldılar, Montreal Pop festivalinde ve müteakip seferler Patti Smith ile sahneye çıktılar. Patti Smith oğullarını savaşta kaybeden anneler için şiir okudu, A silver mt zion ispanyol anarşistlere selam yolladıkları şarkılarını çaldı. - 1.000.000 Died To Make This Sound -İndir - 13 Blues For Thirteen Moons - Black Waters Blowed/Engine Broke Blues - BlindBlindBlind Yine Cansellation records'dan çıkacak albümde, aynı plak şirketinden Hangedup davulcusu Eric Craven da grupta yer alıyor. Tarihte ilk defa, bir A silver mt zion albümünün şarkı sözleri albüm bookletinde yer alıyor. Minimal bir açılışla başlayan albüm, alıştığımız A silver mt zion şarkıları gibi ilerlerken, bazı anlarda Efrim'in vokali hiç olmadığı kadar öfkeli perdeye çıkıyor. Bu anlarda davulun da etkisiyle punk sınırlara yaklaşan grup, bazı anlarda da gayet umutlu bir havada tınlıyor. Açılış şarkısı 1.000.000 Died To Make This Sound yavaş başlayıp punk vokallerle devam eden ve kemanların koroya katıldığı, yüksek perdeden bir çalışma. albüme ismini veren 13 blues for thirteen moons, blues riff'i üzerine kurulurken Black waters blowed noise sınırlarında geziniyor. Blindblindblind ise, son yıllarda konserlerde çalınan ve a silver mt zion takipçilerinin yakından tanıdığı bir şarkı. Grup, Horses in the sky ile alışıldık şarkı formatına yakınlaşmıştı. Şimdi bu albümle hem soundları daha değişik hem de ilk zamanlardaki kaotik ses örgüsüne geri dönmüş oluyorlar. Mart ayı başında Avrupa'da, dünyanın geri kalanında Mart sonunda çıkacak albüm, şimdiden 2008 yılının en iyi çalışmalarından biri."}
{"url": "https://futuristika.org/bize-kalan-tozdur-topraktir-ya-da-olu-bir-adamin-mektuplari/", "text": "Gösterim: Pisma myortvogo cheloveka, Konstantin Lopushansky, 1986, 87 dk. Evet böyle olmuştur. Tarkovsky'nin Stalker'ında çalışmış Konstantin Lopushansky, Ştrugatski Biraderler'in senaryo desteği ile bu saraşın yapıtta, dönemin Amerikan bilimkurgusunun paranoya yaratıcı/artırıcı ajit propagandasına hiç yüz vermeden, hala aşılmaz bir noktada, kıyamet sonrası akıl yürütmelerin en dersiz ve toplu yapıtını izleyeceklere emanet etmiştir. Filmin saraşınlığında, çalışır çalışmaz bir ampulün yetersiz ışığında düşe kalka ilerleyen kıyamet sonrası mültecilerinin nefessizliğini yansıtmaya yüz dönen filtrenin payı vardır, yok mudur. Bir nükleer savaş sonrasındayız, bir yanlışlıklar komedyasında. Felaket ciddiyetten patlamamıştır, bir şaka gibi, bir teknik elemanın, bir bekçinin, bir kontrolcünün diyelim, kahve içerken dalgınlığından, kazara nükleer savaş çıkmıştır. Savaş sonrasında kalanların, sağ kalmak için direnen her canlının yapacağı, yapması gerektiği gibi, yeraltına çekildiği dönemden başlayıp, kıyametin gerçekçi tasvirine rağmen, koşullar düşünüldüğünde, yapılacak en umut dolu filmden bize kalan, bir başka etiğin, yaşarken, bir şekilde sağ kalmışken, kendi kendimizin müzesinin öznesi olmanın karanlığında, bir umudun belirmesidir. Felaketin tüm saçmalığına rağmen bize kalan tozdur, topraktır, havanın sarardığı patikada birbirimize tutunarak ağır aksak yürümektir. Bahsedilen, revizyonist bir umut ilkesi değil, eline yüzüne bulanmış tozla dahi yapabileceklerinin sınırı olmadığını ispatıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/bizim-eve-mesih-geldi/", "text": "yapmak istiyordu. dışarıdan ses geldi: biz bir avuç futbol yorumcusuyuz, ta eskiden beri susuzuz. susunuz, gerçekten. ne rüyadan ne gerçekten medet yok, bak yine kapı çaldı, dayanamadım açtım. kapıcıydı. bir süre bakıştık durduk. hava çok sıcak, dedim. susmaya devam etti. sonra derin bir nefes alıp geliyor! diye bağırdı. o anda birden fazla şey oldu; yoldan geçen gürültülü kamyonun etkisiyle tüm bina sallandı, dışarıdan atılan bir taşla salon camı içeri doğru patladı, arka odadan sesi duyup gelen temizlikçi kadının ayağı takıldı ve dizinin üstüne çöktü ve kapıcı gülümsedi ve konuştu. hiç bu kadar uzun cümle kurduğunu duymamıştım, aslında kendisiyle genelde en fazla üç kelime içeren cümlelerle anlaşırdık, gayet iyi anlaşırdık, güzel günlerdi."}
{"url": "https://futuristika.org/bizim-mangalimiz-varsa-korelinin-de-kalbi-var/", "text": "Yaz sıcakları malum, gönül her hafta sonu şehir dışına kaçıp mangal gibi yürekli dostlarla beraber mangal yapmaktan yana idi. Eylül'ün gelmesiyle serinleyen havalarda artık, yaz boyunca namevcut salondan mutfağa gidecek hal, bünyede neşe bulmakta. Sular sellere karşı bir cesaret yazın önümüzdeki son günlerinde şehir dışına kaçabilenler için bugünkü menümüzde Kore usulü Kalbi var. Kalbi ya da -daha kibarca- Galbi, Kore mutfağından namı dünyaya yayılmış bir çeşit et yemeği. Nefis bir sosa bulanan yaprak inceliğindeki et parçalarının kalın bir kemiğe sarılarak mangalda pişirilmesinden mütena Kalbi, Türk mangal gelenek ve göreneklerine oldukça uygun, denemekte fayda var. Kontrfileler derin bir kap içerisinde, üzerlerine gezdirilen esmer şeker ile birlikte 10-15 dakika bekletilir, dinlendirilir. Bir başka derin kapta soya sosu, şarap, susam yağı, sarımsak ve karabiber bir güzel karıştırılır. Üzerine ince ince kıyılmış yeşil soğan eklenir. Kivinin suyu, parmak uçlarıyla ete yumuşak yumuşak masaj yapılarak eşit bir şekilde yedirilir. Diğer malzemelerle önceden hazırlanmış sos, üzerlerini kapatacak şekilde etlerin üzerine dökülür ve buzdolabında en az 2 saat dinlendirilir. Bu kadar bekledikten sonra, hazır olan Kalbi etleri yağda da, teflon tavada da kızartılsa yeridir, yenilebilir. Hatta tencere yemeği gibi bile pişirilebilir, tadından değer kaybetmez. Ama yine de en güzeli tarife sadık kalarak, kemiklere sarılmış, mangala serpiştirilen kontrfileleri sofraya çıkarmak tabi ki. Koreliler Kalbi yaparken mangalda yanına mantar, soğan, sarımsak gibi ekstra lezzetleri de ekliyorlar ve eti servis ederken tabakları pilav ve lahana turşusu ile süslüyorlar. Ayrıca, Kore mutfağı şu sıralar pek moda!"}
{"url": "https://futuristika.org/blaise-cendrars-sinemanin-degil-modern-yasamin-etkisi/", "text": "Sorduğunuz sorular, geçmişte bu tür konuşmalarda olduğu gibi onları birkaç kelimeyle cevaplayamayacağım kadar ilgimi çekiyor. Önce bana sinemanın yeni bir duygu getirdiğine inanıp inanmadığımı soruyorsunuz, bana kalırsa, buna en ufak bir şüphe yok! Sinema fantastik bir icat. Ama eğer bana bir yansıması varsa, özellikle ilk filmlerden etkilendiğim söylenebilir. Belki aptalca ama harikaydılar. Gerçekten yeni bir şeyin gerçek keşif anıydı: Savaştan birkaç yıl önce gördüğüm Aya Yolculuk adlı bir filmi asla unutmayacağım; Theatre du Chatelet'deki balelerin ortasında aya çıkmak için gemiye tırmanan bir grup insan hayal edin. Ay'da ne buldular? ... Bale topluluğu. Gerçekten harikaydı! Bugün, Avrupa'da, insanlar mevcut tüm teknik araçları kullanarak keşifler yaptıklarını, sinemayı dönüştürdüklerini düşünüyorlar: ama gerçek hiç de öyle değil. Her şeyden önce, film senaryoları mevcut teknik mükemmellikleri dikkate almalıdır: aksi takdirde, bir kokteylin gerektirdiği hassas ölçümleri kullanarak ancak haşlama et pişirmişsiniz gibi olur. Fransız film yapımcıları, zeka ve duygularını katıp Amerikan prosedürlerini ödünç aldılar, ancak Amerika'da prosedürlerin bilinçli olarak geliştirilmediği doğrudur. Çünkü, Sinema ile ilgili konularda, her şey Amerika'dan geliyor ve filmlerin sunduğu en iyi şey ise en beklemediğiniz anda kendini gösterir. Bir film alfabesi olduğunu ve şu anda sadece ilk harflerini bildiğimizi söyleyebiliriz. Bunlardan biri, örneğin, yakın çekimdir. Griffith bunu keşfetti ve bu gerçekten bir devrimdi; bu arada, o zamanlar çalıştığı film şirketindeki işini kaybetti. Bir teoriyi test etmek için yakın çekim yaptığını varsaymamalıyız. Hiç de değil; son röportajlarda Griffith sadece maddi hayatından, sadece ticari çabalarından bahsediyor. Yaptığı şeyi haklı çıkarma zahmetine girmiyor ama yine de sinematografik alfabenin harflerinden birini keşfetti işte. Çok daha fazlası var ve şansımız yaver giderse bazen onları tahmin etmemiz olası. Şimdi, hatırladığım kadarıyla, eski bir filmde bir kalabalık vardı ve o kalabalığın içinde şapkasını kolunun altına sıkıştırmış bir çocuk vardı. Ve birdenbire, herhangi bir şapka gibi olan şapka -hareket etmeden- kendi yoğun hayatını yaşamaya başladı; tıpkı bir leopar gibi sıçramak üzere olduğunu hissettim! Bilmiyorum. Işık, elektrik boşalması ya da başka bir şeyle mi ilgiliydi? Bu tür gizemli etkilerin filmin duyularımızdan ve hatta bilgimizden kaçan izlenimlere duyarlı olabileceğini gösterdiği zamanlar vardır. Dramatik bir sahnede, Hintli bir kız denerken yakalandı. Film yapılırken, Hintli kızın gözlerini acıyla kapattığı o görüntülerin ortasında, bir görüntü, tek bir görüntü, kızı gözleri açıkken kızı gösterdi. Ama çekim hızında, gözün sadece bir görüntü süresince açık kalması fiziken ve bilimsel olarak imkansızdı. Etnik kökeni ve yorumladığı sahnenin duygusu nedeniyle, istenmeyen bir şekilde böyle bir ruhsal salınım yaratma olasılığı başka bir kişiden daha yüksek olan Hintli kızdan kaynaklanan bir tür psişik elektrik boşalması meydana gelmiş gibi görünüyordu. Genellikle bu tür açıklamalar konusunda şüpheciyimdir, ancak filmler bize sürekli olarak öyle bir şaşkınlık nedeni sağlar ki, sıradan denecek düşüncelerden sıyrılmamı sağlayan bir alan açılır önümde. Sadece film bin kişiyi tek bir insan gibi yaşatabilir; ya da bir insanın bir parçası gibi, oysa gerçekte, bu derin birlik, toplam bir varlık gibi görünmez. Aynı sahne MontBlanc'ta veya bir stüdyoda çekilebildiğinde, dağda çekilen sahnenin daha fazlasına sahip olduğu açıktır; burada yine, ışıklı elektrik boşalmaları veya diğerleri filme ruhunu vermek için etki eder. Cendrars, beyaz köpeğinin tabağında kalanları bitirmesine izin vermek için bir an için durdu. Evet, ama diğerlerinden daha çok Amerikan film komedilerinin ritmini tercih ederim, tersi kesinlikle aptalca olur. L'Herbier'in ritmi bana özellikle sinematografik olmaktan ziyade müzikal gibi görünüyor. Film yapmak morfin çekmeye benzer bir tutkudur. Tadına baktıktan sonra vazgeçemezsiniz: Birkaç hafta içinde Güney Amerika'ya gidiyorum, orada bir tür epik çekeceğim: Brezilya tarihi. Nehirler, orman, hepsi inanılmaz karakterler. Brezilya'nın tüm tarihi o ormanın içinde. Köpeğinin yeterli yiyeceği kalıp kalmadığını görmek için bir kez daha durdu; şüphesiz konuşmamız yeterince önemli değildi. Sonra kaldığımız yerden devam ettik. Ama, filmlere olan tutkunuz göz önüne alındığında, kitaplarınız üzerindeki etkilerini fark edemiyor musunuz? Gold'un ve Dünyanın Sonu'nun her sayfasında açıkça görülüyor."}
{"url": "https://futuristika.org/blind-cat-black-bakissiz-bir-kedi-kara-filmi-canakkale-gosterimi/", "text": "Amerikalı şair ve yönetmen Chris King ile şiir çetesi Poetry Scores'un, Ece Ayhan şiirlerinin çevirisi üzerinden yaptıkları müziklerle hazırladıkları zombi filmi, Bir Sivil Girişim Kara, Çanakkale İçinde ve Futuristika! Enteresan Mevzular Dergisi ortak çalışmasıyla Çanakkale'de! 12 Temmuz 2010 gecesi KargART'ta İstanbul seyircisi ile buluşacak olan Blind Cat Black, eşzamanlı olarak aynı gece, Bir Sivil Girişim Kara ve Çanakkale İçinde girişimiyle, her yıl düzenlenen Ece Ayhan'ı anma etkinlikleri programı dahilinde Çanakkale'de, Yalı Hanı İstasyon Sanat Merkezi'nde de gösterime girecek. Ece Ayhan'ın şiir kitabının isminin ABD'de bir zombi filminde yer alması, onu okuma cesaretini gösterip, ruhlarının kara taraflarına göz atanların rahatlıkla anlayabileceği gibi, şaşırtıcı değil tam tersi; Ece Ayhan'ın ayağa kalkanlar söylemine uygun bir durumdur. Bizler, sizler, zombiler, az da olsa ayağa kalkanlar, Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor / Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır. diyen Ece Ayhan gibi, Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır. diye mırıldanarak, Ece Ayhan şiirinden feyz alan bu filmi görmeden Çanakkale'den geçmeyin!"}
{"url": "https://futuristika.org/blind-cat-black-bakissiz-bir-kedi-kara-kadikoyde-beliriyor/", "text": "Filmleri izlemenin yanında dinlemenin mümkün olduğu günlere selamıyla, Murat Nemet-Nejat'ın İngilizceye çevirdiği Ece Ayhan şiirleri, 2006 yılında Chris King ve St Louis şiir-musiki camiası tarafından musikiye yamanmış, 2008 yılında ise, şehrin kenarlarındaki hırpanilerin azap verdiği bir transcinsel çocuğun izleğinde ev ve el yapımı bir matör zombi filmine dönüşmüştü. Filmin ham halini 2010 yılında Karga Art'da göstermiştik. Tamamlanmış denebilecek versiyonu, Kadıköy'e dönüyor. Herhangi bir seyir duygusu, kuşkusuz, vaat etmiyoruz. Faytonlu zambakların ve dökülen kovaların esrikliğinde, solgun ve öksüren, nalsız atlarıyla bir yaşamsızlığı sessizce onaylamayı düşünüyoruz. 19 Mart akşamı, Avam Kahvesi Kadıköy'de."}
{"url": "https://futuristika.org/bob-dylan-ve-beatlesin-kayip-sarkisi/", "text": "Bob Dylan ve the Beatles'ın birlikte yazıp hiç yayınlamadıkları bir şarkıları var mıydı? Bu muamma, Mark Shipper'ın kitabı Paperback Writerda da geçiyordu. Futuristika olarak, ilgili kısmı türkçe aktarmayı seçtik, gerisine tarih ve Şansal Büyüka karar versin. 1966 yılının ilk ayları the Beatles için mutluluk dolu günlerdi. Albümleri Meet the Beatles başarılıydı ve tüm dünyada listelerde ilk sıralardaydı. Grup Avustralya turnesini de bitirip normal hayatlarına devam edecekti. Turun sonlarında grupla sorunlar yaşayan Ringo İsviçreye bilardo oynamaya gitti. George Harrison ise Hindistan'a, daha sonra Beatles tarihinde önemli bir yer tutacak olan guru Maharishi Mahesh Yogi ile tanışmaya gitti. Lennon ve McCartney ise Londra'da kaldılar. Şarkı yazıp gece klüplerini gezdiler, tesadüfi bir iki mini konser verdiler. Bob Dylan'ın haber gönderip de, otel odasında Beatles'ın ona eşlik etmesini istemesi de bu arada oldu. John Lennon da hep bunun gerçekleşmesini umut ediyordu. Bir saat sonra, Paul Mc Martney ile birlikte soluğu Bon Dylan'ın odasında aldılar. Otele vardıklarında oldukça şaşırdılar. Dylan, sahnedeki devasa görüntüsünün tersine, fazla ufak tefek ve kırılgan biçimde, karşılarında duruyordu. Dylan onları içeri davet etti, Sizin büyük bir hayranınızım dedi. John Lennon mutluluktan ölüyordu, Mc Cartney de memnun gözüküyordu, ancak hafiften kıllanıyordu. Lennon utanmıştı. Pleased pleased me, aklı başında her insanın tahmin edebileceği gibi, Bob Dylan şarkılarının yanında gayet banal, sıradan duruyordu. Odada tedirgin edici bir sessizlik oldu. Lennon erken dönem çalışmalarına yönelik iltifatı kabul edemiyordu ve Mc Cartney de konunun tamamen dışında kalmıştı. Lennon aslında sıvı bir şeyler içmek istiyordu. Ancak Dylan'dan içecek istemenin saçma olacağını düşünüp Evet dedi, Coint içelim. Dylan gayet tok ve net bir sarma hazırlayıp yaktı, uzun bir nefes alıp Mc Cartney'e uzattı. O dönemde sadece Bob Dylan ya da John Lennon'ın içebileceği kalitedeydi. Dakikalar ilerledikçe, aradaki buzlar eridi. Ortak noktalarını fark ettiler, rock'n'roll, müzik aletleri ve tabii ki şöhret. Dylan Seviyor muyum emin değilim dedi. Gayet kafayı bulmuş Mc Cartney Neyi? diye sordu. Beatlerin dumanlı gece kulüplerinin canı cehenneme dedi Lennon. George Harrison bu dediğini duymasın diye takıldı Mc Cartney. Dylan devam etti. İşte burada otel odalarında öyle oturuyorum. Bu kelimeleri kaydediyorum. Kelimeler! Cümleler! Kelimeler ve cümleler! Cümleler ve kelimeler! Ve bir sabah uyanıp bir telefon alacağım. Telefondaki adam bir milyoner olduğumu söyleyecek. Beni bitirecek. Omuzlarını silkiyor. Ancak üçü birden bu sefer cidden çakmış gibi görünüyorlardı. Dylan, Lennon'ın ona inanmadığını görebiliyordu. Bu nedenle üçünün beraber bir şarkı yazmasını önerdi. Böylece onlara bu işin nasılş yapılacağını gösterecekti. Bizim seninle yazmamız mı? Lennon şok olmuştu. Hatta korkkmuştu. Biz bu şekilde yazamayız. Biz sadece küçük aşk şarkıları yazarız. Küçük rock'n'roll aşk şarkılar. Biz Dylan yazamayız. Sadece Dylan, Dylan şarkısı yazabilir. Dylan ise gülümsedi ve Herkes zaten böyle düşünüyor, hadi gelin dedi. Dylan, sehpanın ucunda duran bir daktilonun başına çöktü ve John ile Paul de her iki yanına geçip oturdu. Tamam, şimdi söyleyi bakalım, aklınıza gelen ilk şey nedir? diye sordu Dylan. Bilmiyorum. Herhangi bir şey düşünemiyorum dedi Lennon. Lennon sessizdi. Zor duyulur biçimde Kelimeler ve cümleler mi? dedi. Dylan'da bekleyecek sabır kalmamıştı. Evet aynen öyle dedi ve bunu şarkını ilk dizesi olarak yazdı. Lennon Bunu kullanacak mısın? diye sordu. McCartney sigarasına baktı ve Sigara külü dedi. Dylan'a meydan okuyordu. Dylan memnundu. İşte bu. Çaktın mevzuyu. Şimdi elimizde olanlar, 'Kelimeler ve cümleler, sigara külüdür ben tüm gece ayakta tutan!' Eh, gayet iyi. Hemen daktiloda söylediklerini yazıp John'dan yeni bir dize düşünmesini istedi. John, Böyle hızlı yazmayı nereden öğrendin? diye sordu. Dylan'ı şarkılarını bu şekilde yazdığını kabullenemiyordu. Dylan, John'u görmezden gelerek Annen ne kadar hızlı yazabiliyor? dedi, McCartney ekledi, Bu hızla on beş dakikada işi bitiriyor. Paul ve Dylan kendilerinden geçmiş olarak gülüyorlardı. Gayet iyi Paul, dedi Dylan, Fikrin var. Ancak senin dizendeki sorun, dizenin bir anlamı olması. 'Çok hızlı yazar, işi bitirir bir on beş dakikada' neredeyse anlamlı olabilir. Şimdi buradan gerçekten çıktığımızı farz edelim. Bir coint daha yakıp devam etti. Annen ne kadar hızlı yazabiliyor? değil mi? Hmm, bi' bakalım. Düşünmeye başladı. Annen ne kadar hızlı yazabiliyor? Yazabiliyor, kazabiliyor, yazabiliyor, kazabiliyor, alabiliyor, çekiyor? Çekiyor! İşte budur. Şunu dene. -Annen ne kadar hızlı yazabiliyor, baban harbiden mi bayrağı göndere yarım çekiyor?- Dizeleri tekrarladı. Tatmin olmuştu. Oldu bu dedi, işe yarar. Bu tam da, McCartney'in tahmin ettiği, Dylan'ı eleştirdiği ve Dylan'dan etkilendiği şeydi. Şarkıları yazmak için oldukça komik bir tarz! Lennon da bunun farkındaydı ancak McCartney haklı çıkmasın diye, olayın üstüne gitmiyordu. Dylan ise, kendini iyice kaptırmıştı. Evet, şimdi başka bir tane dedi Dylan. Zatürre dedi McCartney sol kanattan ileri çıkarak. Sevdim bunu! diye bağırdı Dylan, oturduğu yerde zıplayıp şarkıya yeni bir dize eklerken. McCartney'in şarkıya giren dizeleri Lennon'u zorluyordu, kendisini dışlatamazdı. Dev altıpatlar kulağımda patlar dedi Lennon aniden. Dylan tamamladı sözlerini İzlersiniz artık akşam haberlerinde... Lennon ve McCartney masanın altından birbirlerine baktılar. Dylan ile şarkı yazabiliyorlardı. Muhteşem bir his. Lennon bir başka dize yazmaya başladı ancak Dylan onu durdurdu. Ben de hatırlamıyorum bile! diye haykırdı John. I'm sick & tired of your applesauce tears!"}
{"url": "https://futuristika.org/bob-marley/", "text": "Bob Marley aslında futbolu en ilkel haliyle seviyordu. Topa vur gitsin. Turnede ya da kayıt için stüdyoya kapandığı dönemde hemen her gün top oynar ve televizyonda futbol maçları izlermiş. Brezilya'dan Santos FC taraftarı ve Santos'ta 15 yaşında oynamaya başlayan Pele hayranıymış. Marley'nin bir başka favori oyuncusu da, Arjantinli Ossie Ardiles'di. Bob Marley'nin en yakın arkadaşlarından biri de Allan eSkilly Cole idi. 1960llar sonu, 70ler başında Jamaika'nın en önemli futbolcuları arasında yer alan Skilly, futbolu bırakmadan önce, Rastafari yaşam stili nedeniyle oynadığı takımdan kovulmuştu. Bob Marley'nin uzun ve ünlü turnelerindeki en önemli şartlardan biri, herhangi bir futbol sahasına ulaşılabilir mesafede olmaktı. Çünkü Bob Marley, sık sık sahaya çıkıp, arkadaşlarıyla top tepiyordu. Anlaşılan o ki, Bob Marley'nin futbolu da, dünyaya bakışı gibi renkli, keyif ve anlam yüklüydü. Modern futbola karşı renkli oyuna sahip çıkmıştı. Bob Marley, İngiltere'de 1977 yılında Battersea Park'ta futbol oynarken, ayak başparmağında bir yara oluşur. Yara enfeksiyon kapınca doktorlar kangren olmış parmapının kesilmesini ister ancak Bob Marley hem sahnedeki performansının düşeceğini hem de Rasta anlayışına ters olacağını söyleyip ameliyatı kabul etmez. Böylece, futbolu çok seven Bob Marley, yine top oynarken açılan yarası nedeniyle, bu dünyadaki yaşamını sonlandırdı. Marley, Les Paul Gibson gitarı, marihuanası, bir İncil ve bir futbol topuyla gömüldü. Ölürken, oğlu Ziggy Marley'e son sözleri Para hayatı satın alamaz oldu. Bugün, Bob Marley'nin anısına hala parklarda top koşturan neşeli çocukları da görünce, modern futbolun amortismanlar, hisse senetleri ve futbolcu değerleriyle ölçülen dünyasında, Bob Marley'nin sözleri, taşlanacağını bile bile deplasman kovalayanların gülümsemesine neden oluyor: Para ne hayatı ne de futbolu satın alamaz. İn-şal-lah!"}
{"url": "https://futuristika.org/bogazda-bir-kugu/", "text": "- yüzyılın en büyük divalarından Leyla Gencer, bugün; 10 Mayıs Cumartesi günü sabaha karşı 4 sularında, Milano'daki evinde solunum ve kalp yetmezliğinden vefat etti. Mekanı cennet olsun, ruhu huzur bulsun. 10 Ekim 1928'de İstanbul'da doğan Leh asıllı Türk-Levanten Leyla Gencer Çubuklu'da büyür. İtalyan Lisesi'nden sonra İstanbul Belediye Konservatuarı'nda şan eğitimine başlar. İtalyan soprano Giannina Arangi-Lombardi ve Apollo Granforte ile çalışmalarına devam eden sanatçı, sahneye ilk adımı 1950 yılında Ankara Devlet Operası sahnesinde Mascagni'nin Cavalleria Rusticana eserindeki Santuzza rolüyle atar. Uluslararası sahnelere, yıllarca yankılanacak ismini ilk kez 1954 yılında Napoli'de fısıldar. Santa Carla Tiyatrosu'nda Madame Butterfly operasıyla dikkatleri üzerine çeker. 1957 yılında Milano'da La Scala Operası'nda ilk kez sahneye çıktığında, başarısının getirdiği alkışlar ve kahkahalar eşliğinde doruğa çıkar. Sahnelenen opera, Poulenc'in Les Dialogues de Carmelites'dır. Ülkesinden çok yurt dışında tanınan ve belki de takdir edilen sanatçı La Diva Turca, La Gencer, La Regina ünvanlarıyla hafızalara kaydedilir. Opera arenasında yerini, repertuarında 34 besteciden 70'in üzerinde operasıyla koruyan bel canto soprano, 1980 yılında sahneleri bırakır fakat bu sanata gönül vermişlerin, sadık dinleyicilerinin kalbinden ve zihninden asla çıkmadı. Ülkesinde, kariyerine başladığı zamanlardan çok çok sonra aldığı Devlet Sanatçısı ünvanının yanı sıra pek çok yerli ve yabancı ödüllere sahip olan sanatçımızın son yıllarda aldığı ödüller, Mütevelliler Kurulu Başkanı da olduğu İstanbul Kültür Sanat Vakfı'dan Yaşam Boyu Ödülü ve İtalya'da Caruso Ödülü idi. Milano'da yaşıyan sanatçı son yıllarında La Scala Operası'nın kurduğu akademide sanat yönetmeni olarak çalışıyor, birikimini ve bilgilerini yeni nesil sanatçılara aktarıyordu. Ayrıca, 1995 yılından beri düzenlenen Leyla Gencer Uluslararası Şan Yarışmasıyla opera dünyasına yeni yetenekler kazandırmaya devam ediyordu. Yine sanatçının vasiyeti üzerine, İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın yeni yapılmakta olan merkezinde bir Leyla Gencer Müzesi oluşturulacak."}
{"url": "https://futuristika.org/bora-tamusta-azraa-eel-menkibeleri-yerel-dus-mumkun-mu/", "text": "Edebiyatın da böyle yapması lazım. Baktığınızda en realist metinler bile kendilerine yeni bir dünya kuruyorlar aslında. Yani gerçek olanı düşselleştiriyorlar en basit algılayışta. Bir de gerçek olanı düşsel olanla birleştirenler var. Ya da tam düşsel olanı kurgulayanlar. Bunlar da daha çok fantastik edebiyat sınıfına girenler. Piri Reis'in Deccal'la randevusunu düşselleştiriliyor, iki kere ölen iki kere dirilen Osmanlı padişahı düşselleştiriliyor, Dehşet Muttalip'in İbn-i Hortlak'la düellosu düşselleştiriliyor... Dahası da var. Cadıcı Nikola ile İmam Ahlat Efendiyi Erdel'de vampir avında görüyoruz. Zülkarneyn seddi, ye'cüc me'cüc ve ebabil kuşları bu romanda. Osmanlı-İslam bakışında farklı dünyaların olabileceğini kabul etmek, bu dünyanın da farklı olabileceğini kabul etmektir. Bu kitapta böylesi bir distopya var. Batı edebiyatının, fantazyasının türleri, Vampirler, Kurtadamlar, İblisler, yerel bir anlatıyla birleştirilmiş. Azraa-Eel Menkıbeleri'nde aşinalığın gücünden faydalanmak istenilmiş. Okuyucunun bilişsel hafızasını çalıştırılmış, o hafıza kullanılmak istenilmiş. Batılı fantastik eserlerde yer alan milyon farklı karakter, bize yabancı bir olay örgüsünden ziyade zihnimizin kendini bulacağı bir anlatı şeklinde yaratılmış. Tarih ve gerçek, hayal ve kurgu da en önemli araçlar olmuş bu noktada. İşte bu noktada kitapta kurgu ile gerçekliğin birbirine geçişi de hayli enteresan. Kitaptaki her şey kurgu da olsa tarihsel boyutu da var. Bu anlaşılır bir durum. Çünkü fantastik edebiyat, Doğulu ya da Batılı olsun fark etmez, temelde iki yoldan üretilebilir. İlkinde fantastiğin yaşanan dünyada, bilinen gerçekliğin içine bilinmeyenin girmesiyle meydana gelmesi vardır. İkincisinde mevcut insan, mekan, zaman modelli evrenden farklı evrenlerin tanımlanması söz konusudur. Bu kitapta ikincisi tercih edilmiş. Bilinenden yola çıkarak, bilinmeyene uzanmılmış. Tarihi art alanında gerçeklikle kurguyu birleştiren özel bir tür ortay açıkmış. Romanın olay örgüsü, Osmanlı tarihinin çeşitli dönemlerinde örülmüş durumda. Gerçek hadiselerin de sosu olan, ama bütününde tamamen hayal ürünü olan bir roman olarak düşünün."}
{"url": "https://futuristika.org/borges-2/", "text": "Jorge Luis Borges, hediyeleri sevmezdi. Sürekli hasta bir çocuk. Henüz çocukken dahi, düzgün göremiyor, okuyamıyordu. Kaplanları seviyordu. hayvanat bahçesinde bir tane vardı. Kafesinin önünde dikilip, sessizce, hiç bıkmadan izliyordu. Kitapları seviyordu. Okula on bir yaşında başlamıştı. Kocaman gözlüğü, kravatı ve yeni gömleğiyle. Annesinin özenle seçtikleri. Okul gazetesinde yayımlanan ilk öyküsü Ormanın Kralı, kara bir panteri öldüren bir kaplanı anlatıyordu. kaplan daha sonra, bir insan tarafından öldürülüyordu. 1914 yılında baba Borges, ailesini Avrupa'ya götürmeye karar verir. Zayıflayan, körlüğe giden gözlerini ameliyat ile kurtarabilmek, çocukları İngiltere'de bir okula verip, karısıyla evliliğini kurtarmak üzere kıtayı dolaşabilmek için. Borges ailesi aşağıdaki kadroyla gemiye biner. Avrupa'da savaş nedeniyle okul planı suya düştü. Borges, latincede ilerledi. Schopenhauer'ı kendi dilinden okuyabilmek için kendi kendine almanca öğrendi. Baba Borges'in evliliğini kurtarma planı da suya düştü. Bunu yerine, fahişelerle temaslarını artırdı. Borges, gelecekte yazacağı biyografisinde, bu dönemde babası aracılığıyla bir kadınla ilk temasındaki yapamamayı anlatacaktır. Aile daha sonra Buenos Aires'e dönecektir. Borges, Concepcion Guerrero isimli bir kıza aşık olur. Gerisi başka bir hikayedir."}
{"url": "https://futuristika.org/borges-dersleri/", "text": "Yaşamımın temel gerçeği, kelimelerin varlığı ve o kelimelerden şiir yaratma olasılığıdır. J. L. Borges. Jorge Luis Borges, 1967-68 yıllarında, Harvard Ünversitesinde altı ders verdi. Bu dersler analog olarak kaydedildi. Uzun yıllar saklanan kayıtlar, 20. yy'ın sonlarında ortaya çıktı. Borges'in şiirde bilmeceler, metaforlar, hikaye anlatma sanatı ve kendi yazı anlayışını aktardığı bu derslerde, bol miktarda Borgesyan örnekler mevcuttu. Antik ingilizce ve Farsça'dan yola çıkıp, Don Kişot ve Edgar Allan Poe'dan bahsettiği zengin bir konu genişliği vardı. Borges'in en önemli hediyesi, düşlere ve yeni fikirlere açık bir dünya isteğine yardımcı olması, bunun mümkün olduğunu inandırıcı bir ses tonuyla anlatmasıydı. Şimdi, yukarıda Borges'in anlattığı kısa ama önemli masalı, onun sesinden dinlerken, Borges'i dinleiğini hayal eden biri olduğumuza mı yoksa Borges'in kendisini dinlediğimizi hayal ettiğine mi inanmalıyız, bunu ancak aynalar açıklayabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/borges-ve-rulfo/", "text": "Rulfo: Usta, Ben Rulfo. Burada olmanız ne iyi. Sizi ne kadar sevdiğimizi biliyorsunuz. Borges: Rulfo, nihayet. Tüm ülkeyi bilmiyorum ama bir şeyler var duyduğum. Fakat bana Borges demeyin, usta da demeyin, Jorge Luis deyin. R: Ne güzel. Ben de Juan. R: Ben? Ölüyorum işte, ölüp gidiyorum. B: Bir düşün Don Juan, ölümsüz olsaydık, bu ne büyük talihsizlik olurdu. R: Ah evet. Öyle gidip de yürüyen ölüye dönüşmek yaşarken yaptığıma benzeyecektir. B: Sana bir sırrımı söyleyeceğim. Büyükbabama, general olan, Borges demezlermiş, gerçek adı aslında bir sırmış. Tahmin edilen isim Pedro Paramo. Bu durumda Comala kasabası hakkında yazdığının bir tekrarı olabilirim ben."}
{"url": "https://futuristika.org/borges/", "text": "Borges, aralarında Nabokov'un çalışma arkadaşlarının da olduğu seçkin bir akademik topluluk önünde konuşmaya çağrılır. Borges'i tanıtan kişi, onun edebi başarılarından uzun uzun bahsettikten sonra, Nabokov konferansına katılımının ne kadar onur verici olduğunu söyler. Uzun bir tanıtımın ardından Borges gelir kürsüye. İspanyolca konuşur. Borges'in konuşması ilerledikçe, konuşmasının ne Nabokov ne de konferansla ilgili olmadığı anlaşılır. Borges, hayal gücünün merkezi olarak edebiyatta oyunların önemi üzerine bir monolog gerçekleştirirken, konferansı düzenleyen seçkinler rahatsızlıkla kıpırdanmaya başlar. Hayal gücü, kurallarınızı kendiniz belirlediğiniz bir kağıt oyunu gibidir... der Borges. Eğer kuralları göz ardı ederseniz tamamen özgürsünüzdür. Bu şekilde on beş dakika konuşan Borges, konuşmasını bitirir. Cılız birkaç alkışın ardından, rahatsız edici bir sessizlik olur. Sonra ön sıralardan biri Ya Nabokov? diye seslenir. Haa, demek eski bilindik bir hikaye? der Borges. Ardından birkaç soruyu cevaplayan Borges, Nabokov ile ilgili tek kelime etmeden konferansı bitirir."}
{"url": "https://futuristika.org/borgese-kitap-okumak/", "text": "altmışlı yıllarda buenos aires'te kitapçı tezgahında çalışan alberto manguel, tarihin ve kaderin şans getiren bir el hareketiyle kendini, kafasını pencereye vurduktan sonra körleşen, düşlerin ve başka dünyaların yazarı jorge louis borges'e kitap okurken buldu. alberto manguel, şanslıydı mı yoksa talihsiz mi bilemedi çünkü borges, kadınlara düşkün bu kör yazar, kendisine kitap okuyanlarla evlenirdi, neyse ki, sayın manguel'in sonu bu değil, ama borges etkisiyle yazılmış müthiş kitapların yazarı olmak şeklinde ortaya çıktı. gölgelerle kaplı borges'in kütüphanesini, 'bu evren, bir kütüphane'dir' diyen jorge louis borges'nin kitaplarını ve evini henüz onaltı yaşındayken gören, borges'in evine adımını atınca, yazara yalakalık yapmak amacıyla 'neden size layık bir eve geçmiyorsunuz?' sorusu üstüne, borges'den 'biz arjantinliyiz! peru'lu muyum ki zevk peşinde koşayım!' şeklinde bir fırça yiyenin hikayesini duyunca oturup düşsel mekanlar kitabı'nı toparlayan alberto manguel'in anıları, silueti istanbul'da olsun, onunla birlikte sara facio'nun günyüzü görmemiş borges fotoğraflarıyla süslenmiş olarak, dünyada ilk defa, tam anlayamayanlar için tekrar söyleyelim, dünyada ilk defa türkçe'de. cem akaş çevirisiyle."}
{"url": "https://futuristika.org/borgesin-evi-derrida-ve-braun/", "text": "Mösyö Jacques, Borges'in evini ziyaret ettiğinde kelimelerin ve kadınların anlamı konusunda zaten karışık olan kafası iyice karmaşaya gömülmüştü. Üstad Borges'in uzun bacaklı kadınlardan hoşlandığını bilmeyen yoktu; Amerikalı olanları ise ayrıca etkileyici buluyordu. Ziyaretçi ise gittikçe artan bir iç sıkıntısıyla ölümü düşünüyordu. Sanki bu aralar dünyanın tüm ölümlerini hissediyor gibi, nefes almakta zorlanıyordu. Yaşlı, kör şair de devamlı elini yüzünde gezdiriyor, teriyle ıslatıp Mösyö'nün pantolonuna sürüyordu. 'Eva Braun masumdur.' Jacques tam duyamamıştı, tam biraz eğilmişti ki Borges'in gürültülü kahkahası ile ağzından fırlayan dolgun bir tutam balgam elmacık kemiğine yapıştı. Bir an bayılacak gibi oldu. Oysa daha bu sabah Buenos Aires'e indiğinde, yanına yaklaşıp kulağına Borges'in ahlak çöküntüsü yaşadığını ileri süren genç bir adamı sağ dirseğiyle itip uzaklaştırmıştı. Şimdi anlıyordu ki ziyareti büyük hataydı. Borges, bu kör mahlukat, tüm anlamsızlığıyla yanında oturuyordu. Jacques evden çıkmak, saçını kestirip uçağa binmek ve Avrupa'ya dönmek istiyordu. Artık kendini tanımıyor, odada bekleyen kalabalık, kahve getiren insanlar, kapıda dikilip onları bekleyenler gibi, kendi yüzüne, beyaz saçlarına dışarıdan bakıyordu. Solgun görünüyordu. Sonra aniden, Borges'in gizemli bir el hareketiyle, Borges'in evindekilerin hepsi birden ritmik olarak bağırmaya başladılar: E-va b-raun ma-sum-dur! Ruh hastası koro, nefes almak için es verdiğinde ise, Borges tiz bir sesle haykırıyordu: 'Marx'tan nefret eden adam benim, ne de olsa Eva Braun masum ve sarışındır Führer!' Jacques Derrida panik içinde hızla ayağa kalktığında, atlarıyla salona dalan iki Arjantin çobanını gördü, bıçaklarını Borges ve Derrida'ya çevirmişlerdi, anlamsız şivelerini, hızlı akan kelimelerini yakalayamadı tabii."}
{"url": "https://futuristika.org/borgesin-kadinlari/", "text": "Borges ailesi'nin Avrupa yıllarında bir durağı da 1919 yılında Mallorca'yken, babası da tek romanı üzerinde çalıştığı dönemde, Jorge Luis Borges de ilk şiirlerini yazmaya başladı. Sonradan Borges'nin annesinin Bioy Casares'e iki deliyle uğraşıyorum diye dert yandığı rivayet edilir. Borges'in babası 47 yaşındayken romanını yayımlatır. Roman ilgi çekmez. İlerleyen yıllarda Borges'in babasının sağlığı kötüye gidince, oğlundan romanı yeniden yazmasını ister. O daha yeteneklidir, bunu yapabilir? Oysa Borges'in en uzun yazdığı metin 14 sayfa süren Kongre isimli öyküdür. Onu da yazması yıllar almıştır. Norah Borges, aynı zamanda ünlü bir ressamdır ve Borges'nin kızkardeşidir. Tıpkı annesi gibi, Borges'i Georgie diye çağıran Norah, aslında Borges'ten önce yazmaya başlamıştır. Norah'ın çizimleri 1920'li ve 30'lu yıllarda çeşitli sürrealist dergilerde yayımlanmıştır. Dadaist yazar Guillermo de Torre ile evlenen Noah'nın çocukları Luis ve Miguel de Torre ise, Borges ailesinin yaşayan tek varisleridir. Borges'in annesi baskın bir kişiliktir. Sürekli atalarını anlatır Borges'e. Nasıl savaştıklarını, nasıl kahraman olduklarını... Asla bir asker olmayacak Borges, kendinden utandığını anlatır. Tüm o zafer öykülerinin sadece aktaranı olacaktır. Kimi zaman düşlerinde atalarıyla yanayan savaştığını görmesinin nedeni de budur. Borges'in ilk bağlandığı kadın ise büyükannesi Fanny'dir. Dedesi üç yıllık bir evlilik sonrasında, bir düelloda kafasından vurulunca dul bıraktığı Fanny, 93 yaşında ölene dek Borges'in yanındaydı. Tam bir ingiliz olan büyükannesi Borges'i de benzer bir etkiyle yetiştirdi. 1930'lu yıllara gelindiğinde, Borges kurgu üzerine daha çok düşünür olmuştu. Metinlerle oynuyor, kendi dünyasını zenginleştiriyordu. Anca hala düşsel metinlerini yazmaya başlamamıştı. Bu dönemde yazılarının yayımlandığı Sur dergisinin önemi büyüktü. Sur dergisi ise Victoria Ocampo adında, Arjantin'in en önemli ailelerinden birine mensup bir kadın tarafından çıkarılıyordu. Borges'e göre, diktatör bir kadındı. Borges kadını bir şekilde idare etmeye çalıştı çünkü Sur dergisi, ismini duyurmasının en önemli yoluydu o dönemde. Dergi için inceleme ve denemeler yazmayı sürdürdü. 1936 Nisan ayında yayımlanan, ilk düzyazı kitabı Alçaklığın Evrensel Tarihi 1937 yılına dek sadece 36 adet satıldı. Aynı dönemde Bioy Casares ile arkadaş olan Borges'in ilk kütüphanecilik görevi, Buenos Aires'in işçi mahalllelerinden birindeydi ve kitaplarla, kütüphanedeki iş arkadaşları da dahil olmak üzere, kimsenin ilgilendiği yoktu. Borges, yevmiye ile çalıştığı bu dönemde yaşadığı parasızlığı, Bazen tramvaya on durak yürürken gözlerimde yaşlar birikirdi diye anlattı daha sonra. 1938 yılında babasını kaybeden Borges, aynı yılbaşında ünlü kazasını gerçekleştirir. Kafaderimin sıyrıldığnı hissettim... Bir ay boyunca bilinci tam yerine gelmez, ardından ilk Borgesian öykü sayılan Pierre Menard, Author of Don Quixote yazılır. Takip eden yıllarda, Borges en ilgi çeken kurgularını Sur dergisinde yayımlar, Tlön, Uqbar, Orbis Tertius ve Babil Kütüphanesi. Sürekli okur artık, Kafka çevirir. Babasının ölümü, rezil bir işte çalışması, her gün tramvayda o uzak mahalleye gidip gelirken Dante okuması, durmadan Dante okuması. Bir yandan patlayan savaş ve Nazilerle Peron düşmanlığı. Tüm bu karmaşa içinde bir kadına aşık olur ve kadın Borges'i geri çevirir. Borges için, en iyi, kendisiyle evlenmeyecek ya da yatmayacak kadınlarla anlaşabilmiştir, derler. Borges'in ilginçtir kadınlarla ilişkisi çok fazlaydı, sadece onlarla sevgili olmuyordu. Birçok kadının Borges ile hatıraları olduğu gereği bir yana, yine birçok kadın Borges'in aşk hayatı hakkında bilgi sahibi değildi. Borges için, en iyi, kendisiyle evlenmeyecek ya da yatmayacak kadınlarla anlaşabilmiştir, derler. Borges 19 yaşındayken babası ona sormuştu: Hiç bir kadınla beraber oldun mu? Hiç mektebe gittin mi? Babası Borges'in hiç yapmadığını görünce, kendisine bir genelev adresi verip, orada kendisini bekleyen bir kadın olacağını söyler. Erkekliğe geçişin sıradığı ritüelleriyle baş etmen için küçük bir yardım der. Borges söylenen yere gittiğinde, kadını aslında babasıyla paylaştığı gerçeğini fark edince, ilk denemesi olumsuz sonuçlanır. Borges için doktora görünmesi gerektiği söylendiğinde, bu genç adam, kadın bedeninden alacağı zevk ve keyfi, edebiyattan alıyor denir. Borges sonunda evlenmeyi kabul ettiğinde annesi ona bir kız onaylar. Elsa ismindeki kızın ne edebiyatla ne de Borges'in düşünce tarzıyla ilgisi yoktur. Arkadaşları şiddetle karşı çıkar ancak annesinin onayıyla Borges evlenir. 1967 yılında evlenen Borges'in evliliği tam bir faciadır. Evlendikleri gün birlikte uyumak istemez. 68 yaşındaki Borges, alıştığı yatağında tek başına uyumak ister. Balayı için otele gidilecekken karısına Borges değil, Borges'in annesi eşlik eder. 1970 yılında karısından ayrılmak ister ancak Arjantin'de o dönem boşanmak yasaktır. Yakın arkadaşlarından yazar ve düşünür di Giovanni devreye girer. Borges evden çıkarken karısı akşama ne yemek yapayım diye sorar, Borges en sevdiği Arjantin yemeğini ister. Borges o gün evden bir daha geri dönmemek üzere çıkar ve arkadaşının organizasyonuyla havaalanına gider. Borges, ayrıca yıllarca kendisine bakmış olan hizmetlisi Fanny ile de iyi anlaşır. Fanny yıllar sonra yazdığı kitapta Borges'i ilahi bir konumda resmeder. Fanny'nin evden uzaklaşması ise, Maria Kodama'nın Borges'in yardımcısı olmasıyla gerçekleşir. 35 yıl Borges'e hizmet eden Fanny, beş kuruşsuz ve evsiz kalır. İzlanda'da Maria ile sevgili olan Borges ile Maria'nın ilişkisi yine Futuristika'da başka bir röportajda okuyabilirsiniz. 1975 yılında Borges'in annesi 99 yaşında vefat eder. Yanına ileride Borges'in de gömüleceği düşünülerek, aile kabristanlığına, atalarının yanına gömülür. Annesinin ölümünün ardından Borges, Maria Kodama ile dünya yolculuğuna çıkar. Maria Kodama'nın etkisiyle, vasiyetini değiştirir Borges ve kızkardeşi, Fanny ve akrabalarını çıkarıp tüm varlığını Maria'ya verir. 1986 yılında artık öleceğini hisseden Borges, kitaplarla ilk tanıştığı yer olan Avrupa'ya dönmek ister. Bir şiirinde söylediği gibi, Cenevre'ye ölmek üzere giden Borges Nisan 1986'da Maria Kodama ile evlenir ve haziran 1986'da yaşama veda eder. Kızkardeşinin, atalarının yanına gömülmesi ısrarına rağmen bugün İsviçre'de, Krallar Mezarlığı'nda gömülüdür."}
{"url": "https://futuristika.org/borgesin-kendi-kutuphanesinde-kaybolusu/", "text": "S ahafları seviyoruz. Ama şu gerçeği de dile getirelim. İstanbul sahafları nihayetinde esnaf kişiler. Çoğu sahaf, ne aradığını bilmeyen, aradığının gerçek değerini bilmeyen ortalama okuru kafakola alır, kitabı, yazmayı ya da efemerayı değerinden fazlasına okutur. Dünyada da böyledir. Nadir kitaplar, az bulunan baskılar piyasasının çalışma şekli temelde silah ticareti ya da uyuşturucu kaçakçılığından farklı değildir. Kültürel varlıkların kaçakçılığı, el değiştirme pazarının hacminin dünyada altı milyar Amerikan dolar olduğu düşünülüyor. Bu rakamın içinde nadir kitaplar da bulunuyor. Silah ve uyuşturucu kaçakçılığından sonra ikinci sırada yer alıyor. Buenos Aires Tutkusu, Jorge Luis Borges'in 1923 yılında yayımladığı ilk şiir kitabı. Kitabın masraflarını babası karşılamıştı. Borges 23 yaşına yeni girmişti. Anlattığına göre, kitap beş günde dizilmiş ve basılmıştı. Avrupa'ya gitmek üzere hazırlanan ailenin geç kalmaması için aceleye gelmişti. Yazım yanlışları da vardı ve kapağın kesimini kız kardeşi yapmış, üç yüz adedi numaralandırılmıştı. Sayfa numaraları ya da içindekiler yoktu. Baskıların çoğunu sağa sola vermişti. Buenos Aires Sahaflar Derneği Başkanı Alberto Casares'in anlattığına göre, 1999 yılında, Buenos Aires Tutkusu'nun bu ilk baskısı bir sabah eline geçmişti. Kitabın hayatta kalan adedi yüz elliydi ve tahminlere göre sadece on beş tanesi dolaşımdaydı. Kitabın Borges'in el yazısıyla ithafını ve harf düzeltmesini tanıyan Casares, kitabın aslında Ulusal Kütüphane'de yer alan kopya olduğunu anlamıştı. Kitabı tanımıştı. Kütüphane'den çalınmış. Sana bunu kim verdi? dedi getiren kişiye. Guillermo Billinghurst adında, zaman zaman Borges'in pek gerçek gözükmeyen ilk baskı kitaplarıyla ortalıkta gezen bir ciltçiden söz açıldı. Kütüphane'yi uyaracağını söyledi Casares, aldığı cevap Keyfine bak, oldu. Gerçekten, Casares Kütüphane yetkililerini uyardığında, yetkililer ona bu işten bahsetmemesini, gördüğü baskıyı kimseye anlatmamasını istedi, yalvardı. Henüz teslim edilen başka kitapların parası ödenmemişti, böyle bir skandal duyulursa halleri nice olurdu? Doğrucu Davut Casares yılmadı ve daha üstlerine başvurdu, Ulusal Kütüphane Direktörü. Direktör, daha soğukkanlıydı. Öyle bir kitap hırsızlığı yaşanmadı, dedi, kitap sanki kütüphanedeymiş gibi konuştu. Casares polise gidilmesini istedi ancak Kütüphane iç soruşturmayla hallederiz cevabını verdi. Borges'in ilk baskı kitabı böylece kütüphanede mi yoksa o sabah sahafa getiren kişide mi diye anlaşılamadan, Borges'in sonsuz cehennemi olan Kütüphane'nin bürokrasisi ve gizliliği içinde kayboldu. Şu şüpheli ciltçi, Kütüphane'nin iç soruşturmasında kitabın gerçekten de kaybolduğu belli olduktan sonra ciğer kanseri nedeniyle öldü. İç soruşturmada kitabın kaybolduğunun kesinleştiğini Casares'e Kültür Bakanlığı söyledi ve ekledi: Bu konudan bahsedersen federal mahkemeye taşınabilir. Öyle oldu. Hakim, devletteki yolsuzluklarla ve uyuşturucu ticaretiyle mücadele veren önemli biriydi. Ancak kayıp bir kitabın, ilk baskının ne önemi olduğunu, üzerinde Borges'in el yazısı bile olsa neden bu kadar yaygara koptuğunu anlayamadı. Zaten birçok başka baskısı varken, Ulusal Kütüphane'de başka bir kopyası olduğu halde, sıradan baskıları herhangi bir kitapçıda bulunabilecek bir kitap için neden mahkemeye gelinmişti? Yazışmalar ve duruşmalar ve soruşturmalar dört yıl sürdü ve Casares hiçbir sonuç alamadı. Borges'in kitabı kaybolmayı sürdürüyordu. Hem de bir zamanlar Direktörü olduğu Ulusal Kütüphane'de. Aradan yıllar geçtikten sonra, Casares'in ve kendisine o sabah ilk kez kitabı gösteren kişinin başka Borges baskılarıyla Londra'da düzenleyecekleri açık artırma kataloğunda, ortadan kaybolan o baskının tahminen 22.000 sterline satılmak üzere hazırlandığı görülür. Ortalığı ayağa kaldıran Casares'in düzenlediği açık artırmada kitabın o baskısının ne işi vardır? Katalogda yanlış yazılmış, der Casares, o kitap Ulusal Kütüphane'den alınan değildi, başka koleksiyondan gelmişti. Ama Borges'in el yazısıyla girişteki ithafı ve düzelttiği dize aynıdır, zaten kimse bu cevabı inandırıcı bulmaz. Casares'e o sabah kitabı getiren kişi, Kütüphane'ye gidip kitabı direktöre göstermek ister. Böylece Kütüphane'den çalınan baskı olmadığı ispatlanacaktır. Anlaşırlar. Ama tam ofise girdiği sırada, direktörün haberdar ettiği polisleri bulur karşısında. Gözaltına alınır. Casares yanlışlığı açıklar, kendisine çalınan kopyayı gösteren o kişi, Pastore'nin açık artırmaya çıkardığı baskı farklıdır, şiirdeki düzeltme başka dizededir, kitap elle dikilmiştir, farklı kopyadır. Ama Direktör kendisini yalancılıkla suçlar ve kitabın Kütüphane'den çalınan baskı olduğunu söyler. Hakim, Direktör'ün isteğine göre kitabın Kütüphane'ye iadesine karar verir, resmi soruşturma sonuçlanır, Borges Kütüphane'ye döner, kimse ceza almaz. Soruşturma kapanır. Casares, o sabah kendisine kopyayı getiren kişinin, arkadaşı Pastore'nin İspanya ve İtalya'da kütüphanelerden maket bıçaklarıyla kesilip çıkarılan çok değerli haritaları, Napoli'den kütüphanelerden çalınan kutularca kitabı ABD ve Avustralyalı zenginlere internet üzerinden sattığını öğrenir. Düzeltilen şiir başkaydı, der, Borges kitabı aceleyle dizmişti, her bir kopyada gözüne çarpan farklı yerleri düzeltmişti. Kimse inanmadığından, Borges'in ilk baskısı kaybolur."}
{"url": "https://futuristika.org/borgesin-mezar-tasi-yazilari/", "text": "Romanya doğumlu sinema yapımcısı Ana Simon, Borges'in mezarına yazılanları toparlamak gibi bir görev edinmiş kendine. Cenevre'de yaşayan Simon, yirmi yıl önce kocasının mezarını ziyaret ederken, hemen yanı başındaki mezarın Jorge Luis Borges'e ait olduğunu ve tıpkı bir aziz ya da bir türbe gibi, anısına bırakılan notlar olduğunu farkeder. Eğer Futuristika olarak, bir gün mezarını ziyaret etme şansımız olsaydı, büyük usta Jorge Luis Borges'e, sevdiği kısa hikayeleri gibi seslenmek isterdik. Sadece tek kelimeyle: Teşekkürler. Ey okuyucu, orada hiç Borges-sever var mı bilmiyoruz, ancak, eğer varsa, onların ne diyeceğini de duymak isterdik."}
{"url": "https://futuristika.org/borgesten-brad-pitte/", "text": "Benjamin Button'ın garip hikayesi'nde, Brad Pitt, yaşlı bir adam olarak doğan ve büyüdükçe küçülen, yaşı ilerledikçe gençleşen bir adamın, mucizevi, aşk ve acı dolu hikayesi anlatılır. Filmin sonunda, F. Scott Fitzgerald'ın 1921 tarihli bir hikayesinden yola çıkıldığı söylenmektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/boris-vian-bir-alinti-ve-birkac-fotograf/", "text": " Valla... dedi Chick, ona Jean-Sol Partre'ı sevip sevmediğini sordum, - Böylece deney de suya düştü, dedi Colin. - - Harika bir şey bu, diye niteledi Colin. - - Peki nasıl bitti bu hikaye? dedi Colin. - Valla... dedi Chick. Yatma saati gelmişti..."}
{"url": "https://futuristika.org/boyle-okul-vardi-da-biz-mi-okumadik/", "text": "Her zaman demişimdir lise okuyacaksan gidip Amerika'da okuyacaksın, ama gel gör ki bizim lise hayatı, bir kasabanın endüstri meslek lisesinde plançetelerde elektrik tesisatı döşerken geçti. Ne bir atraksiyon ne bir hayalet, ne kızlı erkekli arkadaş ortamları, ne de bol alkollü partiler. Sigarayı bile tuvaletlerde gizli gizli içer, yakalandığımızda da anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan gelirdi. Böyle şeyler yoktu bizde. Ama elin oğlunda öyle mi... Değil tabii ki, hatta bu hafta vizyona giren Jon Wright'ın yönettiği İşkence Okulu/Tormented bunun bir göstergesi. Okulda ortam süper, her çeşit genç var; popülerleri, ezikleri, metalcileri, bunlar yetmezmiş gibi bir de hayaletleri var. Zaten meselenin tamamı hayalet yüzünden çıkıyor. Calvin Dean'in oynadığı Darren Mullet, tam bir cemiyet düşmanı. Bir kızcağıza aşık olmuş, ardından da hem ezikliği hem de gürbüzlüğü yüzünden intihar etmiş. Arkadaşları bununla alay edince geri geliyor ve artık kim ne yapmışsa veriyor cezalarını, ama tabii bunları da korkunç bir şekilde yapacağım diye komik durumlara düşüyor. Zaten hayaletten çok karaktersiz bir zombiye benzediği yetmiyormuş gibi havuz gözlüğü takıp suya girmesi de beni benden aldı. Yaz aylarının en sıkıcı tarafı da budur işte, artık kimsenin izlemeye bile değer bulmadığı filmler bitpazarına nur yağmışcasına görücüye çıkar ve birkaç kişilik küçük salonlarda kendilerine izleyici beklerler. Sinemaseverler gelir de, bu filme korku sineması meraklılarının geleceğini pek sanmıyorum. Ama komedi filmi izlememek isteyenler için eğlenceli olabilir. Yani Calvin Dean dışında Alex Pettyfer, April Pearson ve Dimitri Leonidas potansiyel kurban rollerini canlandırdığı İşkence Okulu bir yaz eğlencesinden çok, bir yaz işkencesi gibi duruyor. Ama sevmediği halde meslek lisesinin yollarını aşındırmış biri için okul eğlenceli bir yermiş gibi duruyor. En azından ne olduğu belli olmayan bir hayalet var ve ortalığa neşe saçıyor. Bir de bizim hocalarımız gibi hocaları yok onların. Meslek liselerindeki otoriter öğretmenler burada biraz saf olduklarından çocukların maskarası olmuş."}
{"url": "https://futuristika.org/bram-stoker-ve-winston-churchill-umutlar-is-ve-idealler/", "text": "Winston Churchill ile Röportaj Bram Stoker'ın kurgu dışı makalelerinden biri. Bu yazı, Stoker'ın 1907'de yaptığı bir dizi röportajın ikincisiydi. İlk kez ABD'de New York'ta The World'ün 5 Ekim 1907 tarihli sayısında yayımlandı. Ertesi gün Evansville Courier'in 6 Ekim 1907 tarihli sayısında yeniden basıldı. İlk olarak İngiltere'de The Daily Chronicle'ın 15 Ocak 1908 tarihli sayısında Mr. Winston Churchill: Talks of his Hopes, His Work, and his Ideals to Bram Stoker başlığıyla yayımlandı. Bahsettiği, birkaç yıl önce yazdığım ve kendisinin genç hayal gücüne hitap eden bir vampir romanıydı. Kendisi de yaratıcı bir yazardı. Okuduğumu hatırladığım ilk şey, Man Overboard adlı güçlü bir kısa hikayeydi! boğulmakta olan bir adamın son düşüncelerini takip eden acımasız, çarpıcı bir hikaye. Bence hayır; roman değil. Umudum yazmak, kamusal hayatın bana fırsat vereceği kadar yazmak. Ama kurgu olacağını sanmıyorum. 25 sterlin. Beşinci Tümen Alt Komisyonu tarafından, söz konusu tümenin Özel Görevlisi adına, kaçan savaş esiri CHURCHİLL'i canlı ya da ölü olarak bu ofise getirene 25 sterlinlik ÖDÜL VERİLECEKTİR. Köleliğin kötü zamanlarında kaçak köleler için kullanılan yukarıdaki kaba saba aranıyor metni, Winston Spencer Churchill'in Aralık 1899'da Pretoria'daki Model Okulu'ndaki hapishaneden kaçışını izleyen bildirimdir. Bay Churchill'i Piccadilly'nin dışında, Bolton Caddesi'ndeki güzel evinde çalışırken buldum. Koloniler Müsteşarı çalışan bir bekar; genellikle evlerde oturma odası için tahsis edilen birinci katın tamamı burada bir çalışma odası olarak kullanılıyor, iki oda tek oda yapılmış. Bolton Caddesi'nin bu bölümündeki evler büyük değil ve her santim alanı genellikle akıllı mimarlar tarafından pratik kullanım için düzenlenmiş. Odanın renk tonu koyu yeşilve aynı koyu renkli ahşap, ağır maun paneller büyük bir kitaplık tarafından biraz kasvetli de olsa aydınlanmış. Yeşil sandalyeler ve kanepelerden oluşan kadife sert halı da yeşil. Çalışma masası dikkat çekici. Maun ağacından bacakları ve ince biçimde oyulmuş eğimli kenarları olan son derece büyük ve geniş bir Chippendale parçası; sanki özel olarak belgeleri harmanlama işi için yapılmış gibi görünüyor. Birleştirilmiş çift odanın başka bir yerinde, lale ağacından yapılmış İmparatorluk mobilyalarının güzel parçaları dizilmiş raflar, Churchill ailesinin Katolik zevkini gösteren, çoğunlukla nadir baskılar olmak üzere çeşitli kitaplarla dolu, bu baskıların çoğunda Lord Randolph Churchill'in özel kitap plakası var. Burada tarih, felsefe, siyaset ve kamusal yaşamla ilgili daha ağır eserlere ek olarak, Edgar Allan Poe, Carlyle, Richardson, Jane Austen, Dean Milman, George Grote, Bronte'ler vs. de görülüyor. Elbette burada mektup ve kağıt birikimleri yok; Mavi kitaplar ve bir devlet adamının ofisini dolduran belgelerin dosyaları. Bütün bunlar Sömürge Ofisi ve Avam Kamarası'ndaki odalarında. Bir Bakan olarak çoğunlukla evden çalışabilse de -halihazırda öyle yapıyor- yapılacak iş seçilip sadece gerekli olan belgeler ve yetkiler beraberinde getirilebiliyor. Dış odadaki şöminenin üzerinde, panelde ressam Romney'e ait, Kaptan Peletan'ın üniformalı bir subay biçminde güzel bir portresi var. Pencereler çift çerçeveli, böylece kıyamet gibi hava ve yakındaki Piccadilly'nin trafik kükremesi etkili bir şekilde dışarıda tutulabiliyor. İç odanın duvarında, ona bakan kişi ile yüzleşecek şekilde ayarlanmış, Rt. Hon. Lord Randolph Churchill'in gerçekçi bir portresi var. Henry Irving'in menajeri olmak için Londra'ya geldiğimde, Lord Randolph ile İrlanda'da başlayan arkadaşlığımız devam etti. İlişkilerimiz her zaman dostaneydi. Irving'in büyük bir hayranı olduğundan sık sık Lyceum Tiyatrosu'na gelir ve ara sıra eski Beefsteak Room'da akşam yemeği için kalırdı. Bir akşam tiyatroda -sanırım Faust'un uzun soluklu gösterimiydi- perde arasında arasında koridorda yürüdüğüm sırada arkamdan onun sesini duydum: Ah, Bram Stoker, oğlumu seninle tanıştırmak istiyorum. Döndüm ve tanıtım yapıldı. Genç Winston, o zamanlar on üç yaşlarındaydı, kızıl saçlı ve çok kırmızı yanaklı, güçlü yapılı bir çocuktu. Parlak görünümlü bir çocuk, sağlam ve son derece sağlıklı görünüyor. El sıkıştığımızda babası şefkatle elini çocuğun omzuna koydu ve sevgi dolu bir şekilde okşayarak şöyle dedi: Henüz büyük değil ama tam bir fırlama. Ve oğlunun tam bir fırlama olduğu ortaya çıktı. Oğul, babanın beklentilerinin de ötesine geçti. Şu anda, yaşayan İngiliz devlet adamlarının önde geleni, hatip olarak büyük yetenekleriyle bağlantılı gösterişli, hırçın yöntemleri, kamusal sorunları ele almadaki berrak gücü ve onu tüm rakiplerinin üzerinde ayıran olağanüstü görüş genişliğiyle dikkat çekiyor. Bununla tam olarak ne demek istediğini tanımlamayacak mısın? diye sordum. Gülümsedi. Tanımları pek umursadığını sanmıyorum; kararını kendi yolunda, kendini tatmin etmenin bir yolu olarak veren biri. Bu ülkedeki siyaset ve bence tüm dünyada da, sosyal ve ekonomik ayrışma hatları boyunca bölünüyor. Geçmişin hareketleri hiç bu kadar etkili olmamıştı. Reformasyon, doğrudan ve dolaylı olarak, vicdan özgürlüğünü güvence altına aldı. 17. yüzyılın İngiliz isyanı ve ayaklanması Parlamenter hükümeti kurdu. Fransız Devrimi, çok önemli ölçüde siyasi eşitliğe ulus fikrine sınıf önyargısıyla ayrılmamış yurttaşlara ulaştı; ama tüm anormalliklerin, sosyal ve ekonomik adaletsizliğin en büyüğü hala ortada. Bütün siyaset buna odaklanıyor. Geleceğe dair bu tahmini bitirdiğinde bu kez yüzünde gülümseme yoktu. Bunun yerine, yoğunlaşmış ağır bir bakışı vardı derin, ciddi bir amaç, içindeki insandan bir şeyler gösteriyordu. Çocukluğunun maskesinin ardında oldukça farklı genel görünümünden şüphelenilmeyecek tutkulu bir ciddiyeti ortaya çıkaran bir şey. Alnının pürüzsüz derisinde sadece ara sıra görülen yeni başlayan kırışıklıklar derinleşiyor, keskin ağzın ince çizgileri sertleşiyor gibi; yeni ve ciddi bir görünüm elde eden gözler. Winston Churchill 34. yaşında, heybesinde dört seferin geçmişi ve bir Ballantyne veya Kingston donatmak için yeterli macera anıları var. Yıllarca Parlamento'da hep kendini paralayan ve cesur üyelerden biri olarak yer aldı. Siyasi muhaliflerin yirmi yıllık saltanatından sonra kargaşaya giren yeni Parlamento'da ilk resmi günün hararetini yaşadı. Avam Kamarası'nda, sömürge meselelerinde partisinin ve kabinesinin resmi sözcüsü oldu ve her şeye rağmen kendini değerli tutmayı başardı. Ama görünüşte hala bir çocuk. Onu, çalışma odasında mutlu ve keyifli, şömineye yaslanmış halde gözümüzün önüne getirelim. Orta boylu, olduğundan daha ince görünüyor, çünkü derli toplu bir fiziği var. Çocukluğunun kızıl saçları alev renginin kısmen kaybetmiş ve şimdi kırmızıdan ziyade kızılımsı kahverengi görünüyor. Gözleri açık mavi, içlerinde bir kuşun gözlerinin o özgür canlılığından bir şeyler içeren büyük gözbebekleri var. Ağız bir hatibin ağzı: net biçimli, ifade edilebilir ve küçük değil. Alnı hem geniş hem de yüksek, burnun üzerinde oldukça derin bir dikey çizgi var; çene güçlü ve iyi biçimlendirilmiş. Elleri biraz dikkat çekici; hem yaşamına hem de genel karakterini yansıtıyor. Belirgin şekilde güçlü eller. Avuçları dürüstlük göstermek olarak kabul ettikleri genişlikte büyük; parmaklar hem uzun hem oldukça kalın, fakat sivriliyorlar; başparmak üst eklemde hafifçe geriye doğru bükülü. Böyle bir eli olan adam hayatta çok ilerler. Ondan parti değişikliği konusunda beni aydınlatmasını istediğimde tekrar gülümsedi, ama bu sefer farklı bir şekilde, biraz anlaşılmaz bir gülümsemeyle, Çocukluğun neşeli yüzüyle bakan yaşlı bir bilgelik. Bence, değişime yol açan her şeyden ve değişim için yapılacaklardan zevk alacak. Sözleri, söylendikleri tonla ve görünüş, ifade ve tavırla hep birlikte aktarılan aydınlatıcı bir şeyle birlikte, kişinin aklını tatmin edecek şekilde tınlıyor. F! Notu: An Interview with Winston Churchill ilk olarak Haziran 2002 'de A Glance of America: and other Lectures, Interviews and Essays adlı kitapta yayımlandı."}
{"url": "https://futuristika.org/bruce-haack/", "text": "Bruce Haack, 1931 yılında, Kanada'da bir madenci kampında doğdu. Düzgün bir yolun bile ulaşmadığı madene haftada bir gün bir tren uğruyor, toplanan malzemeyi alıp gidiyordu. Tamamen yalıtılmış bir ortamda büyüyen Haack, maden yakınlarındaki tepelerde, doğanın içinde, madenin dehlizlerinde büyüdü. Önce ailesinin piyanosunda dört yaşındayken melodiler çıkarmaya başlayan Haack, madenden çıkıp da psikoloji okumaya Alberta Üniversite'sine girdiğinde, radyo programları yapıp gruplarda piyano, bas ya da davul çalan, yetenekli bir müzisyen olmuştu. Aslında bir müzisyenden öte, matematikçi gibiydi. Bir melodi duyduğunda, hemen aynısını çalabiliyordu. Tüm dünyadan, özellikle de doğudan müziklerin oluşturduğu geniş bir arşivi ve müzik aşkı vardı. Haack'ın, müzik tarihinin en tuhaf karakterlerinden biri olarak ortaya çıkmasının temelinde Kızılderililer olabilir. Haack'ı, toplanıp peyote etkisiyle dans ettikleri ritüellerine çağıran Kızılderililer, bu ilginç deneyimleriyle, müzisyenin ileride oluşturacağı elektronik ses örgülerinin temelinde derin bir etki bıraktı. Geleneksel müzik eğitimi almak için başvurduğu okullardan reddedildi yanıtını alsa da, 1960'lı yılların başlangıcına kadar, çeşitli tiyatro performanslarına, reklam müziklerine, TV programlarına ve pop müzik gruplarına yaptığı bestelerle, yeteneğini kanıtlayıp ismini duyurdu. Dans hocası Esther Nelson'la tanışmasının ardından, Haack'in müzikal anlayışı tamamen deneysel ve uç noktaya taşındı. Nelson'un da tıpkı Haack gibi yalıtılmış bir çocukluktan gelmesi, ikili arasında bir duygu birliği yaratmıştı. Birlikte, çocuklar için müzik yapmak amacıyla Dimension 5 isimli plak şirketini kurdular. Haack aynı dönemde kendi synthesizer ve vocoder'larını yapmaya başladı. Ev yapımı müzik aletleriyle çocuklar için saykodelik ve futurist şarkılar üretmeye başlayan ikilinin arka arkaya çıkardığı albümlerde, çocuklar için müzik eşliğinde yönergeler yer alıyordu. Sesi duyup hayal kurun, şimdi dans etmeye başlayın ya da Tekrar tekrar dinleyin gibi başlıklarda, belirli bir müzik türüne dahil edilemeyen elektronik sesler eşliğinde robotlar, hayal gücü, erken dönem elektronik şarkılar ve bilinç akışı kaydedilen gerçeküstü seslerden serbest fikirler çıkmıştı. Çocuklar için yaptığı bu çalışmalar dışında, yakın bir arkadaşının etkisiyle dönemin baskın asit ve saykodelik rock müziğine yakınlaşan Haack, yine evde yaptığı ve basitçe M diye adlandırdığı elektronik müzik enstrümanını ya da yine ev yapımı vokoder'ını yoğun kullandığı rock albümü Electric Luciferı 1970 yılında çıkardı. 1970'ler ve 80'lerin sonuna kadar çocuklar için müzik üretmeye devam eden hatta bir albümünde bir adım daha atıp 13 yaşında bir çocuğa vokalleri yaptıran Haack, ilk dönem hip-hop albümü denebilecek Party Machine sonrasında, 1988 yılında kalp krizi geçirip hayatını kaybetti. Bruce Haack, 2000'li yılların ortasına kadar unutulmuş bir besteci olarak kaldı. Electric Lucifer dışında, kurumsal bir plak şirketiyle albüm yayımlamamış olmasının etkisi dışında, unutulmasına önemli bir sebep de, müziklerini çocuklara yönelik yapmış olması ve bu açıdan tüketici dinleyicilerin hiçbir zaman dikkatini çekmemiş olmasıydı. 2004 yılında Teknonun Kralı isimli bir belgeselle yeniden hatırlanan ve aralarında Beck, Stereolab, Eels, Mouse on Mars gibi oldukça nitelikli isimlerin saygı gösterdiği besteci, bugün kimilerine göre sadece kitch bir bilim kurgu yazarı kadar önemliyken, kimilerine göre, Daft Punk'dan Kraftwerk'e kadar geniş bir kitleyi etkilemiş ve popüler elektronik müzik anlayışının temellerini daha 60'lı yıllarda atmış, değeri bilinmemiş bir dahi olarak kabul görüyor. Bestecinin yeniden hatırlanmasına vesile olan çalışma, yakın dönemde yayımlanan çift albümlük Farad: The Electric Voice isimli toplama albümü oldu. Aralarında Nelson'la yaptığı şarkılar, Electric Lucifer'dan alınan National Anthem to the Moon ya da yoğun vocoder kullanılan ve bir robotun söylediği zamansız bir aşk şarkısını andıran The King'in bulunduğu albüm, elektronik müzikte erken dönemde yaratıcı ve uçlarda çalışmalar yapmış bu besteci için hedefini tutturmuş bir saygı duruşu."}
{"url": "https://futuristika.org/bu-bacaklarin-bir-anlami-olmali/", "text": "ambulansda böyle inledi ve ce'yi düşündü. işte adamı ishal eden bay aşk. o derviş yenisi, sivilceli kara oğlan,"}
{"url": "https://futuristika.org/bu-kasaba-1968den-beri-zombi-istilasina-ugruyor/", "text": "Festivalin teması dünyanın sonu olarak kararlaştırılırken festivalin afişi de temaya uygun olarak tasarlanmış. Afişte post-apokaliptik bir Sitges'de, karanlık bir gökyüzü altında kasabanın ikonik sembollerinden Sant Bartolomeu'i Santa Tecla Kilisesi'ni yıkık dökük bir halde görüyoruz. Barcelona'ya 34 km uzaklıktaki küçük bir sahil kasabası olan Sitges, her sene ekim ayında fantastik sinemanın mabedi kabul edilen Sitges Fantastik Film Festivali'ne ev sahipliği yapıyor. 1968'den beri düzenlenen festival; korku, bilimkurgu filmlerin, fantastik sinemanın takipçileri tarafından her sene merakla bekleniyor. Geleneksel olarak düzenlenen Zombi Yürüyüşü de festivalin heyecanla beklenen etkinlikleri arasında. Şimdiye dek Terry Gilliam, David Lynch, Wim Wenders, Quentin Tarantino, Park Chan-Wook, Guillermo del Toro, Dario Argento, Takashi Miike, Peter Greenaway, Cameron Diaz, Anthony Hopkins, Jodie Foster, Guy Maddin gibi pek çok ünlü ismin katıldığı festival bu sene 4-14 Ekim 2012 tarihleri arasında 45. kez düzenlendi. Puruli Kültür Sanat olarak festival için özel olarak derlediğimiz Türkiye kısalarını sunmak üzere Sitges'deydim. Aralık 2012, dünyanın kaderinin değiştiği tarih mi olacak? Çok konuşulan, çok tartışılan ve pek çok Hollywood filmine konu olan Maya takviminin sonu bu sene Sitges Fantastik Film Festivali'nin de ilham kaynağı olmuş. Festivalin teması dünyanın sonu olarak kararlaştırılırken festivalin afişi de temaya uygun olarak tasarlanmış. Afişte post-apokaliptik bir Sitges'de, karanlık bir gökyüzü altında kasabanın ikonik sembollerinden Sant Bartolomeu i Santa Tecla Kilisesi'ni yıkık dökük bir halde görüyoruz. Bu afişin aklıma getirdiği ilk soru şu oluyor: Aynı afişi Türkiye'de bir cami ile yapmaya kalksan ne olur? Sorunun cevabı pek iç açıcı değil! Sitges Film Festivali, fantastik film festivallerinin en eskisi, en ünlüsü, en büyüğü. Özellikle korkuseverler adeta ibadetlerini yerine getirircesine her sene burada toplanıyorlar. Zira gerek fantastik sinemanın son dönemdeki en iyi örneklerinin gösterimleri, gerekse Katalan ve İspanyol sinemasının beklenen galaları burada gerçekleşiyor. Uzakdoğu Sinemasının da özel bir önemi var; festivalin Casa Asia yarışmasında en iyi Asya filmi ödüllendiriliyor. Festivalin yarışmalar kısmı oldukça zengin, ana yarışmada ise en iyi fantastik film Maria Ödülü'nü kucaklıyor. Burada bir parantez açıp ödülün isminin neden Maria olduğuna değinelim: Maria; Fritz Lang'ın bir sinema klasiği olan Metropolis filminde isyanı başlatan robotun adı. Sitges'e hayran olma nedenleri, madde 1 kısmına kaydediyoruz! Sitges seyircisi coşkulu, katılımcı, festivalin hakkını veren bir seyirci. Sabah seanslarının bile tıklım tıklım dolması hayranlık uyandırıcı. Gösterimler sırasında yapılan tezahürat ve alkışlar yüzünden zaman zaman kendinizi bir futbol maçında hissedebilirsiniz. Filmlerde kötüler kazandığında yuhalanıyor, iyiler kazandığında alkış ve ıslıklar kopuyor! Festival gösterimleri 4 farklı mekanda gerçekleşiyor. Ana gösterim yeri Sitges'in en büyük oteli olan Hotel Melia'nın 1384 kişilik sinema salonu. Konukların çoğu bu otelde kalırken açılış-kapanış törenleri, basın toplantıları burada yapılıyor. Hotel Melia için festivalin beyni, kalbi, her şeyi diyebiliriz. Diğer gösterimler birbirine yakın mesafelerde bulunan El Retiro ve Cinema Prado sinemalarında, kısa film gösterimleri ise yıl boyunca çeşitli kültürel etkinliklere ev sahipliği yapan L'Escorxador binasında gerçekleşiyor. Ayrıca kasabanın en ünlü plajı olan Sant Sebastia Plajı boyunca açılan standlar boyunca DVD, film afişi, t-shirt, hediyelik eşya satışı yapılıyor. Festivalden mahrum kalmayı göze alırsanız kendinizi bu plajda Akdeniz'in pırıl pırıl sularına bırakmanız da mümkün, fakat festivalin programı dopdolu olunca bunun eksikliği pek de hissedilmiyor. Sitges Film Festivali'ni diğer festivallerden farklı kılan şey festivalin atmosferi. Burada Hotel Melia'nın barında Dario Argento'ya ya da Jennifer Lynch'e rastlamanız, daha da güzeli onlarla tanışıp sohbet etmeniz olası. Bu sene festivali ziyaret eden isimler arasında Neil Jordan, Pen-Ek Ratanaruang, Elijah Wood, Eli Roth gibi pek çok ünlü ismin olduğu düşünülürse onlarla sohbet etme şansı bulmak bir sinefil için gerçekten paha biçilmez. Bu sene toplam 256 filmin gösterildiği festivalde gösterimi iple çekilen pek çok önemli Avrupa galası vardı: Bu senenin en merak edilen bilimkurgularından Looper, müzisyenlikten yönetmenliğe geçiş yapan Rob Zombie'nin cadı hikayesi Lords of Salem, başrollerinde Colin Farrell ve Christopher Walken'ın oynadığı, Martin McDonagh'ın yönettiği Seven Psycopaths ve 15 farklı ülkeden 26 yönetmen tarafından yönetilen ve 26 farklı ölüm şeklini anlatan bir ölüm antolojisi olan The ABCs of Death. Sitges'te Sinister'ı seyrettim, bana bir don borçlusun! Looper'ın yönetmeni Rian Johnson'ın, Sinister'ın senaristi C. Robert Cargill'e attığı Sitges'te Sinister'ı izledim, bana bir don borçlusun tweetine bakılırsa Sinister filmi korkutma amacını gerçekleştirmiş gibi görünüyor! Film, romanı için malzeme ararken, bulduğu bir video kaydında işlenen cinayeti araştırmaya başlayan bir yazarın hikayesini anlatıyor. Festivalin merakla beklenen diğer filmleri arasında David Cronenberg'in Cosmopolis'i, Venedik'te Altın Aslan kazanan Kim Ki-Duk'un Pieta'sı, Martyrs adlı etkileyici gerilim filmiyle tanıdığımız Pascal Laugier'in The Tall Man'i, kült yönetmen Don Coscarelli'nin korku-komedisi John Dies at the End, The Blair Witch Project'in yaratıcılarından Eduardo Sanchez'in yeni filmi Lovely Molly ve Şilili yönetmen Nicolas Lopez'in bir grup gencin gece klübünde yakalandığı deprem sonrası yaşadığı kabusu anlattığı filmi Aftershock vardı. David Lynch'in kızı Jennifer Lynch'in yazıp yönettiği Chained ve David Cronenberg'in oğlu Brandon Cronenberg'in yazıp yönettiği Antiviral de beklenen filmler arasındaydı. Anlaşılan çocuklar babalarının izinde yol almak için kararlılar. Gelelim festival için özel olarak derlediğimiz Türkiye Kısaları'nın gösterimine... Özellikle son 5 senedir Cannes, Berlin, Sundance gibi festivallerden ödüllerle dönen Türkiye sineması, son dönem ülke sinemaları içinde en umut verici olanlardan biri. Ancak bilimkurgu, korku, gerilim gibi türlerle ilgilenen ya da filmlerinde fantastik öğelere yer veren yönetmenler sayıca daha azlar ve teşvike ihtiyaçları var. Puruli olarak bu filmlerin seyirciyle buluşmasını sağlayacak bir fırsat yaratmak istedik ve böylece bu seçkiyi oluşturduk. Seçkide 5 film yer aldı: Alageyik Efsanesi (Alican Meydan, 2010), Elmanın Laneti (H. Doğan Ercan, 2010), Gelecekten Anılar (Hüseyin Mert Erverdi, 2010), Microcassette Recorder (Dünay Kılıç, 2010) ve Perspective (Mehmet Can Koçak, 2011). 5 Ekim Cuma günü L'Escorxador binasında gerçekleşen gösterim öncesi Türkiye'deki sinemanın gidişatına ve seçkideki filmlere değinen kısa bir sunum yaptım. Büyük ilgiyle izlenen gösterim sonrası festivalin yardımcı direktörü Mike Hostench, seneye seçkiyi daha da kapsamlı yapmak gerektiğini söyledi. Fantastik sinema ile ilgilenen ve Sitges'i ziyaret etmek isteyen kısacılar şimdiden filmlerini çekip bavullarını hazırlansınlar! Festivalin takip eden günlerinde İspanyol ve Katalan kısalarını izledikten sonra, onlarla Türkiye'de çekilen filmler arasında bir karşılaştırma yapmak kaçınılmaz oldu. Vardığım sonuç ise şuydu: prodüksiyon olarak İspanya'da üretilen kısa filmlere denecek bir şey yok, fakat senaryo anlamında bir çıkmaz var, hikayeler hep bildik temalar etrafında dönüp durmuşlar. Türkiye'de çekilen filmlerin bu anlamda fark yarattığı ve daha umut verici olduğu söylenebilir. Köprü Üstü Aşıkları'nın yönetmeni Leos Carax 13 yıl sonra kamera arkasına geçmekle doğru bir adım atmış! Carax'ın filmi Holy Motors, Sitges'de En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerini alırken Jennifer Lynch'in yönettiği ve Vincent D'Onofrio'nun bir seri katili oynadığı Chained, Juri Özel Ödülü ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini topladı. En İyi Kadın Oyuncu festivalin en çok konuşulan filmlerinden Sightseers'daki rolüyle Alice Lowe'nin olurken aynı film En İyi Senaryo ödülünü de aldı. En İyi Görüntü Yönetmeni ödülü ise Headshot'taki muhteşem görüntü yönetmenliği ile Chankit Chamnivikaipong'un oldu. Diğer ödüllere bu adresten ulaşmak mümkün. Son söz olarak izleme fırsatınız olursa kaçırmamanız gereken birkaç film önerisi: biri İspanyol iç savaşı sırasında, diğeri ise günümüzde geçen iki paralel öyküyle ilerleyen ve yönetmeni Juan Carlos Medina'yı takip edilmesi gereken yönetmenler arasına sokan gerilim filmi Insensibles, Lynchvari bir zihin oyunuyla kafaları karıştıracak, kavun yerken aklınıza korku filmlerinde parçalanan bedenleri getirecek sürreal gerilim Berberian Sound Studio ve yapacağına inandığı zaman yolculuğu için gazeteye ilan vererek kendisine yol arkadaşı arayan bir adam ile bu eksantrik adamı takip etmeye karar veren üç dergi çalışanının kesişen hikayelerini anlatan düşük bütçeli Amerikan bağımsızı Safety Not Guarenteed."}
{"url": "https://futuristika.org/bu-yana-da-salla-rachel-brice/", "text": "Rachel Brice, Tribal Fusion denen göbek dansı kategorisinin en iddialı isimlerinden birisi, hatta son yıllarda, nefis gösterilerine ilgiyi oldukça arttırmasıyla, bu stilin gelişmesinde öncü kabul ediliyor. Tribal Fusion, 80'li yılların sonuna doğru Amerika'da Doğu kültürüne artan ilginin, bedende göbek kısmına odaklanmasıyla başlıyor. Klasik göbek dansı ile popping (şu, Asena'nın da bir zamanlar yaptığı vücudun elektroşoka girmişcesine titremesi gibi hareketler içeren, 70'lerde ortaya çıkmış bir funk dans stili), breakdance, hip hop, flamenko, Mısır, Bali gibi ülkelere özgü dans teknikleri, klasik, modern gibi daha pek çok çeşitte dansın bir karışımı olan Tribal Fusion stili gösterilerde, müzikler de aynı şekilde çeşitlilik gösteriyor; Hindistan ve yine tabi Mısır gibi ülkelerin yöresel müzikleri ve pop ya da geleneksel Orta Doğu ezgileri ile elektronik, hip hop, hatta rock gibi modern tınılar kullanılıyor. Kostümler ise yine tüm bu çeşitliliğin bir karışımı fakat en belirgin farklılık, tipik bir dansöz kıyafetinde olmadığı üzere, sağdan soldan sarkan kumaş parçalarının altına çoğunlukla bol paça taytların, pantolonların giyiliyor olması. Ki kanımca bu, zaten sergileyenler tarafından halihazırda bir sanat olarak kabul edilen göbek dansına, benim gibi baldır bacak ortalıkta salınan, memeleriyle püskül çeviren dansözlere aşina seyirciler tarafından duyulan saygıyı ilk bakışta katlıyor. Rachel Brice, 1988'de Northern California Renaissance Faire'de, bir 16 kişilik Orta Doğu Dans ve Müzik grubu olan meşhur Hahbi'Ru'nun gösterisini izler; sahnede kıvrılan bedenlere, müziğin ritmine aşık olur, hemen ders almaya başlar. 1999'da dansını meslek edinmek amacıyla San Francisco Üniversitesi'nde Dans Etnolojisi bölümüne başlar, dans etmeye devam eder. 2003'te Miles Copeland'ın Belly Dance Superstars grubuyla sahne alır. Aynı yıl, bir cevher keşfettiğine inanan Copeland'ın da yardımıyla, hem başkalarına dans ve yoga dersleri verebileceği, hem de kendi dans gurbuyla gösteriler yapabileceği The Indigo Belly Dance Company'yi kurar. 2007'de Le Serpent Rouge adlı sahne şovuyla ilk kez turneye çıkar, hala da devam etmekte turnelerine. Amerika ve Avrupa'da, turne dönemleri dışında sık sık festivallere de katılan Brice'ın, yoga ve ustası olduğu bu göbek dansı stili üzerine pek çok eğitici videosu bulunmakta. Kendisi ayrıca Pixar animasyon şirketinin de resmi yoga ve dans hocası."}
{"url": "https://futuristika.org/bugra-erol-gri/", "text": "Buğra Erol, 1-18 Şubat 2012 arasında Teşvikiye Galeri/Miz'de izleyici ile buluşuyor. Çevre aktivisti kimliği ile tanınan Erol'un sergide yer alan çalışmaları, çağdaş sanatın ve sanatçının dünya sorularına olan duyarlılıklarının birer kanıtı olarak değerlendirilebilir. Yağlıboyadan dijital baskıya, fotoğraftan enstalasyona, sorunsalını dönüştürmede pek çok teknik deneyen Buğra Erol'un sergisi, 18 Şubat'a kadar ziyaret edilebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/bugun-alejandro/", "text": "Ahretliğimiz Fütüristika'nın bahsine bir iki kelamla katılmak istiyoruz. EK 1: Öyle görülüyor ki figüratif dünya, yaşlandıkça daha fazla sanat fetişisti olan Bay Jodorowsky tarafından plastikliği ölçüsünde muteberdir ve ama bugün sormak istiyoruz: Neden onun sürrealist çalışması bugün biçim konusundaki bir aşırı stilizasyona ya da dil konusundaki hantal derecede devasa bir eğretileme havuzuna bağımlı kalmak zorunda olsun? Birine ya da diğerine... O kendisinin anlatıda açtığı deliklerden bakmamızı istiyor ama bir tür psikoz halinde bu delikleri kapatmaktan da kendini alıkoyamıyor. Hatta bu tavır bugün Jodorowsky filmlerinin motoru haline geldi. Bunu izleyenlere sesleniyoruz: Bu kendinde-film evrenine psikanalitik terminolojinin aşırı erotik dayatmacı tutumunu boca etmek yerine onun filmlerinden belki de başkasının imgesel rejimine teslim olmayı öğrenmek gerekir ve Bay Jodorowsky'ye yönetmen diyerek ona hakaret etmeye devam etmek yerine belki de onun büyük içindeki labirente teslimiyet sanatı artık hissedilmelidir. EK 2: Bay Jodorowsky, belki El Topo'daki bütün o kertenkele-siklerin kopan kuyruklarını yeniden yapma yetenekleri gibi filmlerin ve kendini sanatı yücelterek yüceltmek isteyenlerin sizi tamamlamasına artık izin vermemelisiniz. EK 4: Bay Jodorowsky'nin, filmleri hakkında konuşurken iyileştirmeden, terapötik etkilerden giderek daha fazla söz etmesinin bir kühnü var. Bir gün kanser konusunda ciddi ilerlemeler yapılmasını sağlayabilecek yönetmenlerin hayalini kuran Bay Godard'ın da; çünkü bugün kurtarmak gereklidir. Evet, künhü olmalı. Lakin düzeltmiyoruz. Çünkü doğru değiliz."}
{"url": "https://futuristika.org/bugune-kadar-hep-dostluk-kazandi/", "text": "Necdet, o gün yalnızca çalan kapının zilini duymasaydı, kimbilir daha ne kadar balkondan atlamak için gerekli cesareti bulamayacaktı. Pijamalarını yalnızca biraz daha yukarı çekerek, daha sonra oranlıca daha aşağıya çekerek, kendince bir komşu adabına mazhar olduktan sonra kapıyı açtı. Kimse yoktu. Bu sefer alt katlarından yine aynı zili duydu. Gelen her kimse ona değildi. Buralarda popüler değildi ve üst katlara taşındıkça arkadaşları azalmaya başlamıştı. Evlenme programlarından birini açtı. Sunucu özellikle kırmızı giydiği günlerde, sahnenin ortası arena gibi oluyor. Bir rüyadan gelen ses gibi, bir tencere, Merhabalar. dedi. Ne yazık ki kapının eşiğinde duran, yazıları silindiğinden Adidas gibi okunan, Kamil Koç asker uğurlama törenlerinde görebileceğimiz türden bez, kalın dokuma askılı, muhafazakar spor çanta ve onu omzuna asmış, diğer elinde de az önce konuşan tencereyi tutan Nasreddin Hoca'ydı. Necdet, önce rahatsız bir iki kıpırdandı. İnzivadaki bu yıllarında tek kapıyı çalanın Nasreddin Hoca oluşuna mı veya aslında onun bile kapıyı çalmamış olmasına mı daha çok içerledi bilemiyordu. Asıl tedirginliği, Nasreddin Hoca'yı, çocukluğundan beri... Nasıl dese... Sıkıcı, fırsatçı aksi ve... Mevlüt şekeri gibi bulmasındandı. Tabi Hoca'ya duyduğu bu sevgisizliği, bir taşra kasabasında onu Yazar yapabilecek toplumun anlayabileceği bir muhalefet olarak kullandığı doğruydu. Ama bu hedefi hak ediyordu. Hiçbir fıkrasına, nerede olursa ve ne kadar içmiş olursa, ne kadar acil olursa olsun gülmediğinde, bir gün açık unuttuğu kapıdan elinde tenceresiyle çıkıp gelebileceğini düşünemiyor insan. Bunlar Necdet'i iyiden iyiye huzursuz etmeye başlamıştı. Şimdi balkonda olsa kesin atlardı. Göz ucuyla mesafeyi ölçtü. Oraya varamadan yakalanırdı. Aşağıdan nasıl görünürdü kimbilir? Aşağı sarkan bir Necdet ve sakalından hayata yapıştığı Nasreddin. Bir esnaf geçsin diledi sokaktan. Patates, soğan. Nevresimlikler. Kalaycı. Simitçi. Biri. Kardeşçe sesler. Bu sesle biraz kızaran Nasreddin Hoca aceleyle Necdet'e tencereyi uzattı. Geldiğinden beri yaptığı en aklı selim hareket buydu. Necdet, bir an sönen otamata basmadan içeri kaçmayı düşündü. Ya da Nasreddin Hoca'yı bacaya geri mi soksa diye düşündü; eklemlerini yokladı, hayır, bu kadar çalışmaları imkansızdı. Şimdi çıldırmak yerine, tüm bunları diğer herkesin hallettiği gibi halletmeye karar verdi. Nasreddin Hoca olabilirdi, ama ondan sıkıldığını belki de bilmiyordu. Sen öyle san, gözlerini deşecek az sonra diye daha önce hiç işitmediği bir yerinden bir ses işittiyse de diğer insanların hallettiği gibi halledecekti. Beklemediği bir soru karşısında afallamaya bile fırsat bulamayan Necdet, eline alelacele tutuşturulan tencereyi de ne yapacağın bilmeden kulpundan tuttu. Belliydi. Nasreddin Hoca her şeyi biliyordu. Çünkü kulp sıcaktı. Sadece tencere soğuk, diğer her şey sıcak. Nasreddin Hoca'nın sakalının bir tarafı yorgunca kendini aşağı bırakmıştı. Necdet bunu gördüğünde, tencere o kadar sıcak gelmemeye başladı. Bir güç bile gelmişti Necdet'e. Dik dik konuştu. Ama Nasreddin Hoca kapıya ayağını koymuştu bir kere. Necdet'inse sabrı yorulmuştu. Necdet bunları çabuk çabuk söyleyip Nasreddin'in cevabını alıp kendini balkondan atacaktı ki, Nasreddin Hoca cevap vermedi. Sadece sakalının diğer tarafı da biraz düşünce, bir hışımda onu dudaklarından çekti. Ve onun o uzaklara bakan bomboş, tiksinti dolu gözlerine hiçbir kapı o an kapatılamazdı. Son sözleri söylerken, sesinde hiçbir ton, hiçbir istek, hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Hatta sanırım söylemedi bile. Uzun uzun son kez baktı. Baktıkça uzağa gidiyordu. Gözlerini uzaklardan alıp tencereleri, pek acele etmeden Adidas çantasına koydu. Eğildiği yerden başka bir yükseğe hiç bakmadı. Ayağa kalktığında otomat söndüğünden, gözlerini saklaya saklaya cüssesinden beklenmeyecek bir çeviklikte gitti Nasreddin Hoca. K aranlıkta beyaz sakalı elinde bir gölge gibi, gövdesinden ayrılmış başını taşıyan yeniklerin hüznüyle sürüklendiğinde, kapıyı kapatan Necdet'in aklına hiç kimse gelmiyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/bulent-somay-fantastik-ve-mimetik/", "text": "Mimetik tarz doğrudan doğruya gündelik hayatın bedensel ya da sözlü temsillerine, tanıdık olanın başka terimlerle tekrarlanmasına dayanır. Bu tarzda anlatıcı ve izleyicinin aynı dünyayı paylaştığı varsayılır, yani ortak bir paradigmaları ve sözdizimleri vardır. Mimetik, sanatçının bugün ve buradasında zaten açıklanmış olanlarla başa çıkmanın sanatsal olarak yüceltilmiş biçimidir. Fantastik ise tanıdık olmayanla, tekinsizle, yani Lacan'ın göz ucuyla görülen Gerçekiyle başa çıkma girişimidir. Mimetik bir yeniden-temsildir, zaten simgeselleştirilmiş olanın temsilidir. Fantastik ise Gerçeki, simgesel düzenden dışlanmış olanı temsil etmeye çalışır, ancak bunu yaparken daima simgesel düzenden, dışsal ya da nesnel gerçeklik dediğimiz şeyden öğeler ödünç almak zorundadır. Bu temsil yalnızca bir girişim olduğu ve her zaman da zaten simgeselleştirilmiş olana geri dönmek zorunda kaldığı için, Gerçek ile Simgesel arasındaki Alana, Lacan'ın İmgesel dediği bölgeye yerleşir. Fantastik ve Mimetik tarzların ikisi de hem yadırgatıcı hem de evcilleştirici olabilirler. Bu iki yöntemin arasındaki farkı sanatçının niyeti, yani bugün ve buradayı sorunsallaştırmak ve eleştiriye açmak mı, yoksa kendinden menkul olarak mutlaklaştırmak mı istediği belirler. Davetiyeler etkinlik günü etkinlik saatinden 1 saat öncesinde Akbank Sanat gişesinden temin edilebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/bulgakov-sovyetlerin-icindeki-seytanlara-zulfikarla-nasil-saldirdi/", "text": "1916'da Kiev Üniversitesi Tıp Bölümü'nden mezun olan Bulgakov, 1919'da yazmaya başlar. İlk öyküsünü trenlerin gazyağı ile aydınlatılan lambalarının altında yazan Bulgakov, öykülerini ilk kez, doktorluk yaptığı kasabanın gazetesinde yayımlatır. 1921'de Moskova'ya geldiğinde beş parasızdır. Yazmaya devam eder. Kitaplarında mükemmel eleştirdiği SSCB'ye karşı aşağıdaki mektupları yazar; ilki 1929'da doğrudan Stalin'e, ikincisi ise 1930 Mart'ında SSCB hükümetine hitap eder. Bulgakov'a göre on yıllık edebi yaşamında çalışmalarına Sovyet basınında 301 kez atıf yapılır. Bunların üç adedinde övgü varken, 298 adedinde ise düşmanca bir tutum ya da alenen hakaret vardır. Bulgakov'un ağzına geleni söylediği- mektupları ve mektuplar sonrasında yaşananlara bakıldığında, iktidara karşı söz söyleme cesareti olan yazarın, yandaşlık duygusundan sıyrılmış özgür bireyin devlete ve iktidarın yanında durmayı normalleştirmiş yazarlara karşı yükselttiği sesi zamanımıza geliyor. Bu yıl SSCB dahilinde edebiyat ile ilgilenmeye başlamamın onuncu yılı olacak. Bu on yılın son dört yılını dört oyun yazarak dramaya adadım. Oyunlardan üçü Moskova'da devlet tiyatrolarında sahnelendi. Dördüncüsü Kaçış sahnelenmek üzere Moskova Sanat Tiyatrosu'na kabul edildi ve tiyatro Zoya'nın Evi oyuna çalışırken, oyun yasaklandı. Şu anda ise, diğer iki oyunumun da yasaklandığını ve bir oyunumun son sezonunda 200. gösterimi sonrasında otoritelerin talimatıyla sahneden çekildiğini öğrenmiş bulunuyorum. Böylece, aralarında 300 kez gösterimi yapılan Türbinlerin Günü de dahil olmak üzere şu anda tiyatro mevsiminde tüm oyunlarım yasaklanmış durumda. Daha önce de, Paçalara Notlar isimli novellam yasaklanmıştı. Satirik hikayeler toplaması Diaboloid'in yeniden basımı engellenmişti, kısa metinlerin toplaması ise basılmamıştı. Çikov'un Hamleleri'ne sahne izni verilmemişti. Beyaz Muhafızlar isimli romanın Rusya isimli dergideki basımı ise, derginin yasaklanmasıyla kesintiye uğradı. Tüm çalışmalarım, haksız ve korkunç eleştiriler aldı; sadece süreli yayınlarda değil, Büyük Sovyet Ansiklopedisi ve Edebiyat Ansiklopedisi gibi yayınlarda da ismim lekelendi. Kendini korumaktan aciz olduğumdan, yurt dışına çıkışım için izin istedim. En azından kısa bir süre için. Bu istek de reddedildi. Türbinlerin Günleri ve Zoya'nın Evi isimli çalışmalarım çalındı ve yurt dışına çıkarıldı. Riga'da yayıncılardan biri Beyaz Muhafızlar isimli romanıma başka bir son yazdı ve kitabım saçma bir son ile yayımlanmış oldu. Yurtdışında olmadığımdan telifini da yağmalamaya başladılar. Daha sonra eşim Lyubov Evgeniya Bulgakov benim mali durumumu düzenlemek için, geride benim rehine olarak bırakılmam şartıyla, tek başına yurt dışına çıkabilmek için tekrar başvuru yaptı. Birçok defa gönderdiğim taslakların tarafıma iadesini talep ettim ama ya reddedildim ya da hiç cevap alamadım. Kaçış isimli oyunumu, SSCB dışında çalınmasının da önüne geçmek için yurt dışında sahnelemek üzere izin istedim. Onuncu yılım sona ererken, gücüm tükenmiş durumda, daha fazla dayanacak halim yok, aşağılandım ve gayet iyi biliyorum ki SSCB'de artık bir şey yayınlatma ya da sahneye koyma şansım yok, sinir krizine sürükleniyorum, bu nedenle size başvurmaya ve SSCB Hükümeti'ni ikna etmenizi istemeye karar verdim: İsteğimde benimle birlikte olan EŞİM L. E. BULGAKOV İLE BİRLİKTE SSCB SINIRLARINDAN ÇIKARILIP SÜRGÜN EDİLMEYİ TALEP EDİYORUM. Bulgakov, editörlerden, özellikle de kendisine çok çektiren gazete editörlerinden nefret ediyordu. Yukarıdaki mektubun benzerini, başyapıtı Üstat ile Margarita'nın 13. bölümünde dile getiriyordu ve editörlerin eleştiri kisvesiyle hayatı cehenneme çevirmesine göndermeler yapıyordu. 'Komünist bir oyun'yazmak ve buna ek olarak da şahsım ve edebi çalışmalarımda dile getirilmiş önceki görüşlerimden feragat ettiğimi ve pişmanlığımı anlatan bir mektup yazarak bundan sonra komünizm ideolojisine kendini adamış sadık bir takip yazar olacağımın garantisini vermek. Amaç: Kendimi zulümden, düşkünlükten ve en sonunda da kaçınılmaz ölümden korumak. Bu tavsiyeyi dinlemedim. Oldukça pespaye ve aynı zamanda baif bir politik hile gibi gözükecek sahte bir mektup sonrasında, SSCB Hükümeti'nin önünde rahat bir konumda bulamazdım kendimi. Komünist bir oyun yazmayı denemedim bile, böyle bir oyunun benden çıkmayacağını gayet iyi biliyorum. Bir yazar olarak acılarımı son verecek heybetli arzu beni SSCB Hükümeti'ne dürüst bir mektup yazmaya zorluyor. Gazeteden kestiklerimden oluşan albümü incelediğimde on yıllık yazın çalışmamda hakkımda 301 eleştiri yazısı yayımlandığını gördüm. Aralarında övgüye değer 3 adet varken, düşmanca ve saldırgan olanlar 298 adetti. Bu 298 youm benim yazın yaşamımın yansımalarıdır. Türbinlerin Son Günleri isimli oyunumun kahramanı Alexei Turbin kalın harflerle OROSPU ÇOCUĞU diye nitelenmişti ve oyunun yazarı da uzun zamanla lanetlenmiş biri olarak sunulmuştu. Ben, DÜZİNELERCE MİSAFİRİN KUSMUĞUNU topayan bir edebi LEŞÇİ diye tanımlanmıştım. ... Mişka Bulgakov, ciğerim, ayrıca açıklamamı mazur görün ama kokuşmuş bir çöplükte cebelleşen yazar... Bu ne kardeşim böyle? Soruyorum, sende olanla yüzleş... Ben hassas biriyim, kafasına tavayla vururum. Türbinler diye nitelediğimiz kitleler için, bir köpek için bile oldukça yüzsüz, bu kadar işe yaramaz. Diyor ki, OROSPU ÇOCUĞU İŞTE TÜRBİN ŞEKLİNDE ORTAYA ÇIKIYOR. NE İZLEYİCİSİ NE DE BAŞARISI OLMASINA İZİN VERMEYİN. (Sanat Yaşamı, 44. sayı 1927). Bir dostun kızıl saçlı eşinin KÖPEĞİNİN DÜĞÜNÜNDELİ ATMOSFERİ sevdiğim söylendi. (A. Lunacharsky, 'Izvestiya', 8/X-1926). Oyunum Türbinlerin son günü KOKUŞMUŞ. (Agit Prop Mayıs 1927 nüshasındaki yazman notlarında). Hemen belirtmek isterim ki bu alıntıları bahsi geçen eleştirileri şikayet etmek ya da ihtilaf yaratmak amacıyla yapmıyorum. Amacım çok daha ciddi. Elimdeki belgelerle kanıtlayabilirim ki SSCB'nin bütün basını, repertuarı kontrol eden ensitütüleriyle birlikte benim yazınsal işlerimi kapsayan yıllar boyunca ittifak halinde ve SIRADIŞI BİR NEFRETLE Mikhail Bulgakov'un eserlerinin SSCB topraklarında barınamayacağını ispatlamıştır. Ben de buradan SSCB basınının BÜTÜNÜYLE HAKLI OLDUĞUNU açıklamak isterim. Hangi şekilde gelirse gelsin, hangi siyasi rejimin gölgesinde var olursa olsun, yazar olarak asli görevim bütün sansürlere karşı direnmektir. Bu mektubun ön metni benim Kızıl Ada isimli kitapçığımı da aktarıyor. SSCB'nin her bir eleştirmeni, istisnasız, bahsi geçen oyunu değersiz, sıkıcı, bayağı hatta devrime karşı hiciv olduğunu belirten ifadelerle karşılamıştır. İttifak tamamlanmıştır. Fakat aniden ve bütünüyle sürpriz biçimde alt üst olmuştur. Repertuar Bülteninin 12. sayısında (1928) P. Novitsky imzalı çıkan, Kızıl Ada'yı anlatan eleştiride yapıt ilginç ve esprili bulunmuş, Büyük Engizitör'ün kötücül gölgesini yükselten, sanatsal yaratımı bastırıp SLAV DALKAVUKLUK VE ABESLİĞİNİN DRAMATİK DAMGALARInı beslediğini, aktör ve yazarın kişiliklerini silip süpürdüğü ve buna göre Kızıl Ada HÜKÜMET KÖLELERİ, YALAKALARI ve TAM ZAMANLI HAYRANLARI ortaya koyan en kötü, kasvetli iktidarı aktardığı belirtilmiştir. Eleştiride denmiştir ki: Böylesi karanlık bir iktidar mevcutsa, OYUNUN ÖFKELİ VE KASITLI ZEKASININ BURJUVAZİ TARAFINDAN ÖVÜLMESİ YERİNDEDİR. Bu noktada, doğrunun hangisi olduğunu sormak doğaldır. İşin doğrusu Novitsky'nin eleştirisinde yer alıyor. Oyunumun ne kadar zeki olduğunun kararını ben vermeyeceğim. Fakat en kötü iblisin gölgesinin yükseldiğini de hissediyorum. Bu gölge Repertuar Komitesi Başkanlığı'nın gölgesidir. Hükümet kölelerini yaratan, çizme yalayıcılarını ve terörize edilmiş 'hizmetkarlar' yapan kişi de kendisidir. Kendisi, yaratıcı düşünceyi öldüren kişidir. Sovyet tiyatrolarını öldürmektedir ve öldürecektir. Bu düşüncelerimi bir köşeye çekilip fısıldıyor değilim. Düşüncelerimi kitabıma ve kitabımı da sahneye aktardım. Sovyet Basını, Repertuar Komitesi Başkanlığı'nı koruyup yapıtın devrim karşıtı olduğunu söylüyor. Bomboş bir gevezelik bu. Oyunda devrim karşıtı herhangi bir unsur olmadığını gösteren sayısız neden var. Yer darlığı nedeniyle sadece birini buraya alabilirim: Oyunun heybetine dair ortak fikir, devrime karşı olmasının İMKANSIZ olması. Fakat Alman Basını Kızıl Ada'nın Basın Özgürlüğü'ne dair SSCB'deki ilk deneme olduğunu yazdığında (Genç Bekçi, Sayı 1, 1929), gerçeği belirtiyordu. Bu konuda kendileriyle hem fikirim. Hangi şekilde gelirse gelsin, hangi siyasi rejimin gölgesinde var olursa olsun, yazar olarak asli görevim bütün sansürlere karşı direnmektir. Yayın özgürlüğünü talep etmek de görevimdir. Yayın özgürlüğünün sadık bir destekçisiyim ve sanırım yazarlar arasında biri çıkıp da böylesi bir özgürlüğe ihtiyaç duymadığını belirtirse, suya ihtiyacı olmadığını kamuoyuna açıklayan bir balıktan farkı kalmayacaktır. Yayın özgürlüğünün sadık bir destekçisiyim ve sanırım yazarlar arasında biri çıkıp da böylesi bir özgürlüğe ihtiyaç duymadığını belirtirse, suya ihtiyacı olmadığını kamuoyuna açıklayan bir balıktan farkı kalmayacaktır. Yaratıcılığımın özelliklerinden biridir bahsettiğim ve sadece bu bile yapıtlarımın SSCB'de var olamayacağını ispatlamaya yeterlidir. Fakat bu özelliğim satirik anlatılarımda gözlenebilecek diğer özelliklerimle de bağlantılıdır. Anlatılarımda karanlık ve mistik renkler, yaşamımızdaki sayısız anormallikler tarif edilmiştir. Dilimin yerleştiği zehirdir, hemen ardımdaki ülkede devam eden devrimci sürece dair derin bir şüpheciliktir. En çok ilgi gören ve çokça evrilen, halkımın korkunç yıllarını aktaran en önemli anlatılarıyla yanyanadır. Özellikleri Devrimden çok daha önce, hocam M. E. Saltykov-Schedrin'in derin acılarında ortaya çıkmıştır. SSCB Basını'nın bunu göz önüne almak gibi bir detayı ciddiye almadığını belirtmeme gerek yok. Kendileri M. Bulgakov'un satirine dair yetersiz bilgi vermekle, İFTİRA ile meşgullerdi. Burada istiyor fiili gereksiz yere şimdiki zamanda kullanılmıştır. Doğrusu M. Bulgakov satirci OLMUŞTUR şeklinde belirtilmeliydi. Tam da o sırada, başka bir satir mevcut değildi ve SSCB'de böylesi bir satir düşünülemezdi bile. Son olarak, engellenmiş oyunum Türbinlerin Son Günleri, Kaçış ve romanım Beyaz Askerler'deki nitelikler: Ülkenin en iyi tabakası olarak Rusya entelijansiyasının ısrarlı bir tarifidir. Kısmen tarihsel kaderin tartışmasız biçimde harekete geçip İç Savaş sırasında Beyaz Askerler'in kampına sürüklenen entelektüel ve asil bir ailenin Savaş ve Barış'taki satırlarda anlatılmasıdır. Böylesi bir tarif entelensiya neslidnen gelen bir yazar için bütünüyle doğaldır. Fakat böylesi tarifler aynı zamanda SSCB'deki yazarlarını kahramanların yanı sıra tarafsız biçimde kızıl ve beyaz askerler arasında durmak için büyük çabasına rağmen, Beyaz Asker'ib bir düşman olarak yaftalayıp, herkesin anlayacağı biçimde kendisini SSCB'de bitmiş bir adam olarak gösterir. Edebi çerçevem tamamdır. Aynı zamanda politik çerçevem de. Söylediklerim hangi derinlikte suç aranabilir bilemiyorum. Fakat bir isteğim bulunmaktadır: Söylediklerimin ötesinde bir şey aramayınız. Tamamen eksiksiz bir bilinçle yazılmıştır. Bu yıkım Sovyet Basını tarafından büyük bir mutlulukla karşılanmış, BAŞARDIK diye nitelenmiştir. Fakat Glavreportkom komitesinin utancındaki yaşam göstermiştir ki R. Pikel'in liberalizminin temeli yoktur. 18 Mart tarihinde, 1930 yılında Glavreportkom'dan bana ulaşan kağıtta kısa ve net bilgilendirildim ki, eski oyunum değil, iki yüzlü-Molyer'in Esiri isimli oyunum temsil için onaylanmamıştı. Kısaca belirteceğim. Resmi kağıttaki iki satırın altındaki o kitap mezarlığına benim çalışmam gömüldü, hayalim. Tiyatro uzmanlarında sayısız eleştiride muhteşem bir oyun diye nitelenen oyunum gömüldü. Sovyet hükümetinden politik bir aktivist olmadığımın, mektuplar yazan bir adam olduğumun ve tüm yapıtlarımı Sovyet topraklarında verdiğimin dikkate alınmasını talep ediyorum. Bahsi geçen özelliklerimin Sovyet Basını hakkında aşağıdaki iki madde de dikkate alınmasını talep ediyorum. Her ikisi de çalışmalarımın tutkulu düşmanlarından geliyor ve bu nedenle çok değerliler. 1925 yılında BURADA YOLDAŞLARIYLA YANYANA DURMAYAN BİR YAZAR YATIYOR (L. Averbakh, Izvestiya, 20/IX-1925). Yazamama acziyetinin benim için diri diri gömülmek anlamına geldiğinin bilinmesini talep ederim. Sovyet Hükümetinin insanlığına başvuruyorum ve şunu talep ediyorum: Ülkesine yararı olmayan yazar bırakılsın gitsin. Bütün yazdıklarıma rağmen ikna edebilmiş değilim ve SSCB'de hayat boyu sürecek bir sessizliğe mahkum edildim. Sovyet Hükümeti'nden uzmanlık alanıma uygun bir iş verilmesini ve tiyatroda Çalışanlar Yöneticisi olarak kalıcı bir işe yerleştirilmemi talep ediyorum. İŞE YERLEŞTİRİLMEM İÇİN KOŞULSUZ ve açık bir istekte bulundum. Çünkü SSCB için yararlı olabileceğim tek alandaki tüm çabalarım geçersiz kaldı ve sıra dışı bir uzman olarak sonu bütünüyle fiyasko oldu. Adım o kadar tiksindirici hale getirildi ki, tarafımdan tiyatroda çalışma talebim bile Moskova tiyatrolarındaki sayısız aktör ve yönetmenin sahneye dair olağanüstü bilgimden haberdar olmasına rağmen KORKU yarattı. SSCB'ye tüm samimiyetimle, herhangi bir zarar düşüncem olmadan kendimi Şekspir'den modern oyunlara kadar herhangib ir tiyatroda bir aktör ve uzman olarak öneriyorum. Ustalar K. S. Stanislavskyi ve V. I. Nemirovich-Danchenko tarafından yönetilen Sanat Tiyatrosu'nda teknik yönetmen olarak atanmamı talep ediyorum. Yönetmen olarak atanamayacaksam, dublör sanatçısı olarak atanmayı, o da olmayacaksa sahnede herhangi bir işi talep ediyorum. Bunların hiçbiri mümkün değilse Sovyet Hükümeti'nden bana uygun herhangi bir düzenleme yapmasını, herhangi bir şey yapmasını talep ediyorum. Çünkü SSCB'de ve yurt dışında bir üne sahip olan ben TAM DA ŞU ANDA yokluk çekiyorum, sokaktayım ve ölümle pençeleşiyorum. Bulgakov'un mektubu Sovyet Hükümeti tarafından anlayışla karşılanır. 3 Nisan tarihinde İşçi Gençlik İçin Tiyatro Kurumu'nun Edebiyat Bölümü Başkanı Bulgakov'a tiyatrolarına Direktör olarak katılmasını ister. Bulgakov ne böylesi bir telefon konuşması ne de böyle bir soru beklemediğinden, duraksar. Kesinlikle haklısınız. Ben de sizinle aynı düşüncedeyim. Nerede çalışmak istersiniz? Sanat Tiyatrosu'nu ister misiniz?Kesinlikle isterim. Ancak kendileriyle görüştüm ve reddedildim."}
{"url": "https://futuristika.org/bunalim/", "text": "İnsan bunalımını atlattıktan sonra ya da atlatma döneminde yani yaşadıklarından etkilenmeyecek derecede rahatken, dönüp düşünüyor. Yaşadıklarına uzaktan bakıyor ve kendisine acıyor. Yaşadıklarına nasıl katlandığına şaşırıyor. Öyle şaşırıyor ve öyle acıyor ki kendisine, pişmanlık da ayrı bir acı oluyor. Bunalım; hayatımızda bir boşluk, boş alan buldu mu gelip yerleşiyor. Bir bahane buluyor, bir malzeme. Ta ki beden isyan edene kadar, iyi ki beden var. Sonra bunalım çatlıyor, zihinde çatlıyor. Zaten çatlaması için bir şeyler yapıyor insan, bir takım girişimler yapıyor zihin ve beden. Ve sonunda çatlatıyor bunalımı. Araftır bu, aradaki durum. Özellikle bedendeki etkiler sürüyordur hala, belki de asıl şimdi beden rahatsızdır. Gevşemeye geçmektedir çünkü. Bunalım anının koruyucu gerilimi kalmamıştır. Zihinde çatlıyor bunalım ama daha parçalanmadı. Hala zihin hasta-sağlıklı ikileminde... İki tarafa da kayabilir. Bunalıma dönmek insanı ölesiye kaygılandırıyor. Bu yüzden de zihin tetikte... Tamamen unutmak da istemiyor bir yandan, yaşanılanları. Unutursa işe yaramayacak çekilen azap, ders çıkarılamayacak. Boşa yaşanmış olacak. Fazla hatırlanırsa, bu sefer dönmek korkusu basıyor insanı. Tekrar o acı istenmiyor bir daha. Tek başına yaşıyor insan bunalımı. En çok bunalımının nesnesine yansıtıyor, olanağı varsa... Sonuçta tek başına yaşıyor özne, bunalımını. Nesne habersizdir, haberli de olsa, o yabancıdır. O da şaşkın ama duyarsızdır çoğu kez. O ne yapsın, nesne görevini yapmaktan başka, bilmeden. Hedef nesneye, ideale, idole ulaşmak için tüm bu olağanüstü çaba... Bu yırtan, parçalayan, hırçınlaşan, öz çıkarcı, sabırsız, deli çaba... Hep o tapılası, o ölünesi, o aşkının aşkını 'fetiş nesne' için... Onu ele geçirmek, kendine hapsetmek, onunla bütünleşmek için. Bunalımın çözümü, bitişi olacak belki bu birleşme.. Ama çoğu kez mümkün olmuyor, zaten mümkün olsa da sağlıkla sürecek bir şey olmaz. Aşkınlık içkinliğe dönüşmedikçe yani insan gerçeği gerçek haliyle göremedikçe, belki insan bu aşkınlığı 'praksis'e döküp dışa vurmadıkça bunalım tam olarak aşılamıyor. Belki de insanın gerçeğinden kaçışı bunalım. Başka bir gerçek yaşama isteği. Bu istek ne kadar güçlü olursa bunalım o kadar sarsıcı oluyor."}
{"url": "https://futuristika.org/bunu-gor-bunu-duy-bunu-konus-emre-gunduz/", "text": "Gözetleme toplumu üzerine yazılmış eserlerin en bilinenlerinden biri olan 1984'ün yazarı George Orwell 1940'larda Basın, halka sadece bazı düşüncelerin ulaşmasını isteyen zenginlerin elindedir dediğinde, döneminin medyasını ve bu medyaya bakış açısını özetlemişti. 1984'te Orwell'ın bize anlattığı medya yapısı sadece bir kurgu ya da o güne özel bir durum değildir. Bu yapı, aslında bugüne kadar gelmiştir ve bugün de varlığını güçlenerek sürdürmektedir. Şu günlerde medyaya baktığımızda, asıl işlevinin evirildiğini ve medyanın vicdanını rahatlatmak isteyen küresel kapitalistlerin oyun alanına döndüğünü rahatça görebiliriz. Öyle ki, medya sahibiyeti artık bir itibar konusu olup, şirketlerce karar verdirici, fikir dönüştürücü ve değer yaratıcı bir organa dönüşmüştür. Her gün maruz kalınan medya sebebiyle bireylerin tek tipleşmesi ve doğru düşünmesi sağlanır. Son günlerde Fatih Altaylı'nın açığa çıkan telefon görüşmeleri de, seçim anketlerinin manipüle edilmesinde medyanın etkisini çok net bir şekilde göstermişti. Nitekim bu yeni bir durum değildir, Vietnam Savaşı sırasında ateşli bir savaş savunucusu olan ABD medyasının, maddi zararları söz konusu olduğunda savaş karşıtı haberler yapması da, TC'de yapılan PKK haberleri gibi, örnek olarak gösterilebilir. Görüldüğü gibi medya, genelde iktidarlar ve sermaye sahipleri tarafından düşünce aşılamak için kullanılır. Son zamanlarda Acun Medya'nın bir haber kanalı olarak kurulan TV8'i satın alıp, Amerikanvari programlarıyla, rekabeti ve bireyciliği aşılaması da bunun güzel bir örneğidir. Medya her zaman güç sahipleri tarafından kontrol altında tutulmak istenir. Tayyip Erdoğan'ın M. Fatih Saraç'ı arayıp haberleri kaldırmayı ima eden sözleri sarf etmesi de, zaten Fatih Saraç gibi kalemi satılık birinin oraya getirilmesi de boşuna değildir. İktidarlar ve sermaye sahipleri şunu çok iyi biliyorlar, son iki yüz yıldır başarının anahtarı medyada yatmaktadır. Haber kaynakları genel anlamda haber ajansları olup, bugün en bilinenleri AA, DHA, CHA, ve İHA 'dır. Bu gruplar genelde kendilerine yakın kurumlarla işbirliği içerisindedir ve ortak bir ağızdan yayın yaparlar. Bu ajanslardan AA, TC'nin resmi yayın organı gibi görev yapmakta olup, birçok yayın kuruluşu tarafından referans alınmaktadır. Bu grubun TV'deki karşılığı ise TRT'dir diyebiliriz. Yine son zamanlarda açığa çıkan telefon görüşmelerinde, HT kanalının gelişmeleri yayınlamadan önce, hükümetle ters düşmemek için hükümetin ağzı olan TRT'nin yayınladığı gelişmelerle eş değer yayın yapması, medyanın ne kadar asalak bir kurum olduğunu gösterir bize. Aynı duruma ilişkin ABD medyasından da güzel bir örnek verilebilir. ABD'nin en bilindik haber ajanslarından olan AP 'in her gün yerel medya kuruluşlarına ertesi gün New York Times Gazetesi'nde manşet olacak haberi göndermesi boşuna değildir. Bu sayede denetlemesi kolay, tek tip bir medya oluşturmak amaçlanır. Ve yine yereldeki meselelerin daha az gündem olması da ayrı bir meseledir. Şu günlerde medya alanında faaliyet gösteren birçok şirket, bu alana sonradan giriş yapmıştır. Geçmişten gelen bir medya geleneği olmayan bu kurumlar, kendi pisliklerini gizlemek için, kendi medyalarını kullanırlar. Örneğin Doğuş Yayın Grubu ağırlıklı olarak otomotiv, bankacılık gibi alanlarda faaliyet gösterir. Medya alanında sahip olduğu mecralarda ise onları kötüleyen bir haber görmemiz pek mümkün değildir. Şirketleri aklama görevini de üstlenen medya örneğini, aynı şirket üzerinden verebiliriz. Doğuş grubu sahip olduğu Garanti Bankası aracılığıyla, HES projelerine kredi sağlarken; kendi medyasında doğanın tekrarı yok diyerek başlattığı Yeşil Ekran'da ironik bir şekilde çevreci yayınlar yapmaktadır. Eğer diğer medya gruplarına da dikkatlice bakarsak bunun değişmediğini görürüz. Bu durum diğer coğrafyalarda da pek değişmez. Örneğin Amerika'nın elektrik dağıtımını tekelinde tutan General Electrics şirketi, yıllardır NBC kanalını bünyesinde barındırmaktadır. Şirket nükleer, silah sanayii vb. alanlarda faaliyet göstermektedir. Aynı zamanda Doğuş grubunun CNBC-e kanalı, bir NBC-Doğuş ortak kanalıdır ve aynı şekilde bu kanal da Amerikan kültürüne özendirici yayınlar yapılmaktadır. Kitle medyası da diyebileceğimiz ana akım medyanın güçlü maddi kaynakları dolayısıyla gündem belirleme gibi bir özelliği vardır. Toplum, dünyayı büyük ölçüde medyadan görmek zorunda bırakılmıştır. Ama medyanın gösterdikleri dünyada olan bitenlerden öte, asıl olarak taraflı editörlerin süzgecinden geçen ve yayınlanmasında sakınca bulunmayan yorumlardır. Buna yorum demek doğrudur, çünkü onca süzgeçten geçtikten sonra bir haberin tarafsız kalmasının imkanı yoktur. Özetle; medya sürekli bizi, yani halkı, katılımcı değil aksine yalnızca izleyici olarak ister. Çünkü onlara göre halk, yönlendirilmesi gereken bir kalabalıktan ibarettir. Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 16. sayısında yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/buraya-bakarlar-2/", "text": "HUB Sanat Mekan'ın 3. sergisi buraya bakarlar, CerModern'in sanatçı ikamet programına katılan Hüseyin Arıcı ve Ali Şentürk'ün yanı sıra Alper Aydın'ın katılımı ile gerçekleşiyor. Üç genç sanatçının projelendirdiği bu slogan cümlesi, farklı açılardan ele alınmış, ortak bir noktada birleşmiştir. Bu nokta ise ait oldukları disiplinin onlara sunduğu tek bir malzemeyle sınırlı kalmayıp, farklı disiplinlerin malzemelerini de kullanarak kavramlarına anlatım zenginliği getirmeleridir. Bu iradeyle işlerine koyulan sanatçıların yaşadıkları deneyimleri anlatan ''buraya bakarlar'', aslında bir reklam şirketinin kendi billboardlarına alıcısını çekmek ve ürününü satmak için kullandığı slogandan ibarettir. Bu projede sanatçıların derdi ne sanat piyasasını yermek ne de başka bir pazarın alıcısına karşı kullandığı üslubu yermektir. Sanatçılar, 'buraya bakarlar' ibaresini ait olduğu yerdeki soğuk anlamından koparıp, kendi pazarının çerçevesi içine koyarak bir ironi yaratırlar. Bu sloganı işleriyle harmanlamadan önce aralarında geçen diyalogları kısaca derleyerek, kavramlarını ve proje metinlerini oluştururlar. Soru cevap şeklinde geçen bu konuşmalar, üretilen islerle birlikte Cermodern HUB Sanat Mekan'da izleyici ile paylaşılıyor. Hüseyin Arıcı, Ali Şentürk ve Alper Aydın'ın üretimlerine tanık olacağımız sergi, 26 Kasım -16 Aralık tarihleri arasında CerModern, HUB Sanat Mekan'da ziyarete açıktır."}
{"url": "https://futuristika.org/burcu-percin-gizli-sakli/", "text": "Galeri Nev 2012-2013 sezonuna Burcu Perçin ile başlıyor. Burcu Perçin 2010 tarihli Kayıp Mekan sergisinin üzerinden geçen iki yılın ardından, Ankaralı izleyicilerin karşısına, anıtsal boyutlu tualleri, kolajları ve ilk kez gerçekleştirdiği üç edisyonluk bir özgün baskı dizisi ile çıkıyor. Perçin'in herbirine fırça ve yağlıboya ile müdahale ettiği edisyonlar, bu müdaheleler sayesinde, baskının doğasına içkin olan tekrardan sıyrılarak tekilleşiyor. Böylece bu üç eser, sanatçının iki ana arteri olan fotoğraf ve boya arasındaki sonsuz olasılık içinden seçilmiş üç örneğe dönüşüyor. Perçin'in mekanları, adeta, terk edilmiş olmaktan çıkıyor; daha önceki işlerine hakim olan boşluk ve onun peşisıra gelen melankoli bir bakıma azalıyor. Grafitiler duvarların yüzeyinde ikinci bir yaşamın göstergeleri olarak da okunabiliyor. Karşılaştığımızda şaşırdığımız eski de olsa kullanılmakta olan bir araba, o mekanda birilerinin varlığına dair içimize kuşku düşürüyor. Geçmişte özel bir mekanı çevreleyen eski duvarlar, şimdi üzerlerinde edepsiz bir duvar yazısını, arkalarında karanlık bir buluşmayı, içlerinde yersiz yurtsuz bir evsizi ağırlayabiliyor.... Kısacası, daha erken tarihli işlerdeki, zamana yenik düşmüş işlevsiz/hareketsiz mekanların, bu defa yeni işlevleri, yeni hareketleri, ikinci yaşamları vurgulanıyor. Burcu Perçin (1979, Ankara), 2002 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümünü bitirdi. İlk kişisel sergisini 2005 yılında İstanbul'da açtı. Eserleri, 2007 yılında Viyana'da düzenlenen Istanbul Now sergisinde izlendi. 2009'da Sotheby's Müzayede Evi tarafından Londra'da düzenlenen ilk Turkish Salein en genç sanatçısı oldu. 2010 yılında Amerikan Hastanesi'nin avangard sergi mekanı Operation Room Perçin'i ağırladı. 2011 yılında eserleri pek çok özel koleksiyonun ve Dışişleri Bakanlığı Çağdaş Sanat Koleksiyonunun yanısıra, İstanbul Modern Sanatlar Müzesi koleksiyonuna katıldı."}
{"url": "https://futuristika.org/burroughsun-kayip-kitabi/", "text": "ABD Seattle merkezli çizgi roman yayıncılığıyla uğraşan Fantagraphics Books, eylül ayı başında evladiyelik/evliyalık bir karar açıkladı, yeryüzündeki beatnikleri sokaklara döktü. Yayınevi, William S. Burroughs'un, Malcolm McNeill isimli sanatçıyla 1970'lerde gerçekleştirdiği ve dönemin yayıncılarının dalga geçip önemsememesi nedeniyle karanlıkta kalan Ah Pook Is Here isimli çizgi-ROMAN'ın haklarını aldıklarını ve çalışmanın nihayet basılabileceğini açıkladı. Grafik-roman olarak nitelenebilecek kitap, aslında Cyclops isimli dergide, başka bir isimle The Unspeakable Mr. Hart- tefrika halinde görülmüştü. Geçmiş zaman, dergilerde kalan yazılar unutulup gidiyor işte. Burroughs ve Mcneill tam yedi yıl üzerinde çalıştığı 120 sayfa ürettikten sonra, dönemin hiçbir yayınevinin bu romanı yayımlayacak cesareti göstermemesi nedeniyle projeyi askıya almış. Okült konulara fazlasıyla ilgi duyan Burroughs'un Antik Maya kitaplarından feyz alıp ölümsüzlük peşinde koşan Amerikalı gazete sahibi ve milyarder John Stanley Hart'ın hikayesini anlattığı romanında, karakterin yapmaya çalıştığı Medya Kontrol Makinesi, korku ve ölüm imgelerini kullanıyor. Mevzu gelişirken uyandırılan Maya Ölüm Tanrısı Ah Pook'un mücadelesi biraz, hatta çokça, hristiyan-muhafazakar ahlak anlayışına karşı oluyor. Bill bir röportajında şöyle demişti: Kimse kelimelerin gerçekte ne olduğu sorusunu sormuyor... ve de insanın sinir sistemiyle tam bağlantısını... Yaşamının çoğunda kendini adadığı bir sorunsaldı bu. Kelimelerin gerçekten neler yapabileceklerini göstermek için kelimeleri kullanmak. Ah Pook is Here'de ise, görselleri içselleştirdi. Bir çizgi romandan çok deney gibiydi ve her deney gibi, süreçte zorluklar vardı. Birçok sorun çıkması işin doğasında vardı. Bir kitap formunu oluşturacak durum yoktu, ayrıca bir kuruş para da yoktu. Sanat okulundan yeni çıkmıştım ve kitap yapımı nasıl bir şey hiç fikrim yoktu. Ayrıca bir yazarla ortak çalışma yapmışlığım da yoktu. Eğitim almış olmama rağmen, Bill Burroughs ile çalışmak durumuna hazırlanmış biri değildim kesinlikle. Zaten bu metin haricinde onu okumamıştım ve hakkında pek az şey biliyordum. Ben 23, o 56 yaşındaydı. ben heteroseksüel o eşcinseldi. Tabi ki o William Burroughs'du. Ayrıca materyalin kendisi de vardı: Ölüm ve ölümsüzlüğün değerlendirmesi. Müthiş bir öğrenme tecrübesi oldu benim için. Görselleri uygun kullanabilmek için yazdıklarını, onun hakkında yazılanlarını ve kendisini gerçekten anlamam gerekti. En büyük engel paraydı. Projeyi freelance illüstrasyon işleriyle ki fazla getirmez- finanse edip dururken, ne kadar çaba gösterilse de, bir oluyor bir olmuyor durumu giderek dayanılmaz oldu. Sonunda, yedi yıl sonra proje iptal edildiğinde, tüm malzemeyi bir dosyaya tıktım ve en iyisi gözümün görmemesi dedim. Çalışma 30 yıl orada kaldı. Çalışmaya başlarken Burroughs'dan 11 sayfa metin vardı ki sonradan çoğu iptal edildi. Yıllar içinde, 120 sayfalık bir çalışmanın içine yedirdiğim 50 sayfalık metne döndü. Bazı sayfalar bir çizgi roman gibi diyalog ve anlatımlıyken, bazılarında sadece metin, bazılarında ise sadece görsel vardı. Bill ile çalışmanın en iyi yanı, işin artwork tarafında empoze etmeye çalıştığı şeyler olmamasıydı. Bazen önerileri oluyordu ancak çoğunlukla bana bırakıyordu. Her zaman açıktı. Geçmişten pişmanlık duymak, bugüne hakarettir. Şu anda gelişen olaylar, daha önceden yaşanların tesadüfi sonucudur. Olanları değiştiremeyiz."}
{"url": "https://futuristika.org/buzdan-otel/", "text": "Geçen hafta televizyonda, Kayseri'de sıkıntıdan çay içmek için yapılan Eskimo evini izledik millet olarak. Giriş kapısı orjinal iglolar gibi yuvarlak değil, Selçuklu mimarisine uygun altıgen kesimli olsa da şirin bir çalışmaydı. İsveç'teki ünlü buzdan otelin yapımı için ise, her kış mevsiminde dünyanın çeşitli bölgelerinden sanatçılar, mimarlar ve tasarımcılar otelin yapım çalışmaları için Kasım ayının ortalarında toplanıyor. Otelin sahibi olan şirketin oluşturduğu bir tasarımcı grubu da kimlerin çalışacağına karar veriyor. Buzdan otel bu sene özellikle Stockholm Teknoloji Enstitüsü öğrencilerinin ortak çalışmasıyla şekillenmiş. Yılın bu karlı aylarında ağırlaşan hava şartları ve yoğunlaşan kar, dev çelik şablonlara doldurulup donduruluyor. Daha sonra çelik şablonlar çıkarıldığında ortaya çıkan kar ve buzdan bir yapının ana hatları, desteksiz durabilen koridorlar oluyor. Aslında turizm bahane, asıl konu, bu otelin bir sanat çalışması olması. Otelde buzdan yatağınızda uyku tulumuyla bir gece geçirdikten sonra sabah sizi yatakta kahvaltı, sıcak giysiler ve sauna karşılıyor. Tek malzemesi su olan ve her yıl yeniden inşa edilmesi gereken buz oteli için kullanılan dev buz blokları kapalı sezonda büyük buzdolaplarında saklanıyor ve yapım zamanında çıkarılıp sanatçılara teslim ediliyor. Yapım mantığında değişimin sürekliliği fikri öne çıkıyor. Her yıl farklı yapılan koridorlar, değişik tasarımlar arasında buzdan yansıyan ışığın neden olduğu yansımalar, sanrılar, görüler içinde, fikri devam ettiren sorumlulara göre önemli olan, değişimin sonsuza kadar sürmesi. Otelin yapım aşamaları buradan takip edilebilir. Andersen masalları arasında Karlar Kraliçesi vardı. Ailesinin yanından kaçırdığı küçük kız Kay'ı iki kez öperek ısıtan Karlar Kraliçesi, Kay'ın gözünde kocaman bir yanılsamaydı. Onu ısıtıyor, yeryüzünün sıcak olduğunu hissettiriyordu. Bu tasarım harikası mekan da, benzer bir duygu uyandırıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/cafe-lehmitz-insanlari-yagmur-kopekleri/", "text": "Banka kredisi olmayan insanlar, Tom Waits yağmur köpeklerini tanımlarken sayıklamalarının arasında bunu söylemiş ve eklemişti: Yağmurda köpekler yollarını kaybederler, eve dönemezler. İşte yolunu kaybedip bir taksi camından yağmur altında temizlenen şehri gözlerken akla düşen şarkıyı barındıran kült Tom Waits albümü Rain Dogs'un kapağı, Anders Petersen'in ilk fotoğraf kitabı Cafe Lehmitz'den alıntıdır. Fotoğrafın kahramanları Lily isimli kadın ve Rose isimli erkek, Hamburg'un kenar mahallelerinden birindeki bu barın müdavimleri arasında yer alan denizciler, taksi şöförleri, fahişeler, ve tamirciler arasındaki iki müdavimdir. Şarkıyı fotoğraf açıklar, fotoğrafa şarkı eşlik eder, görüntüler gider gelir, yüzleri bir şekilde gülen kenar mahalle insanları, yüzleri hiç gülmeyen ciddi ve büyük insanlara karşı, yağmur köpekleri, artık eve dönemeyecekler."}
{"url": "https://futuristika.org/cagimizin-yeni-9-katli-cehennemi/", "text": "Her katında başka bir şeytani yaratık, başka bir iblis. Adnan hocası, Evren'i, Nursi'si.... Kendini post modern bir peygamber gibi gören, muhtemelen diğer bütün sahtekar epileptik peygamberler gibi Tanrının oğlu, elçisi, ya da 7. göbekten akrabası zanneden şarlatanlar ve peşine takılmış askerleri. Şahadet adreslerini karıştırmış, dünyadan kendini soyutlayıp bütün dünyalarını efendilerinin ağzından çıkacak sözleri kendi art niyetleri ve çarpık bilinçleriyle yorumlamaya hazır karbon bazlı vücutlarıyla pis amaçları ortak humanoidler. Ve tabi -9. katın şu anda Pennsylvania'da bulunan mal sahibi. Ve tabi bir de ben ve sen. Evrenin ve gezegenin sırlarını bir bir çözen bilime inanan, iyi niyetli, yaptığı hareketlerde diğerleri zarar görüyor mu diye iki kez düşünen, fakat emeğini satarak hayatta kalma mücadelesi veren bilinçli İNSAN... Kendi aklını sadece doğru olduğunu bildiğin kaynağı görerek, seçerek, okuyarak, öğrenerek, uygulayarak ve de öğreterek kullanan güzel kardeşim. Yanlış gittiğini düşündüğün şeyleri değiştirmek için ne yapabilirsin bu mevcut sistemde? Cevabı biliyorsun, bildiğin doğruları bilinç düzeyi sana yetişmek için kıvrananlarla paylaşmak zorundasın. Artık oturma. Yaz, isyan et, örgütlen. Sosyal paylaşım çağındayız, artık şu PC'ni sadece para kazanmak ya da eğlenmek için değil, sistemi değiştirmek için kullan. Ama o da ne? Buna benzer bir çaba, tonla emek, kağıt formata dökülmeden tam da deşifre etmek istediği güruh tarafından, devlet denilen kontrol mekanizmasının polisi marifetiyle yok ediliyor. Bir daha söyleyelim... YOK EDİLİYOR. Yok edilenin sadece bir bilgisayar dosyası olduğunu mu düşünüyorsun? Yok edilen sensin, senin özgürlüğün. İçinde ki genetik Köroğlu her gün ölüyor. Ruhu -9 katlık yolculuğunda her geçen saniye senden uzaklaşıp, bir Gülene yaklaşıyor. Her geçen gün ipin ucundaki İslami bir rol biçilmiş kuklaya dönüşüyorsun."}
{"url": "https://futuristika.org/cagrilmayan-cemaat-2/", "text": "Ölüler Üniversitesi'nin ikinci cildi farklı alanlardaki yarı-akademik tartışma metinlerinden oluşuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/cakal-ve-road-runner/", "text": "1 949 yılında başlayıp, günümüze kadar devam eden bu çizgi film 'kaybetmenin olağanlığını' bize gösterir. Benim için ayrı yeri olan Çakal'ın; eğlencesine, biraz incelemek istiyorum. Öncelikle çakalın şizofren olma ihtimali yüksektir. Çünkü Çakal diye bir hayvan vardır ama Road Runner diye bir hayvan yoktur. Bu tabi ki çok göze sokulacak kadar görülen bir şeydir ama Road Runner'ın cinsiyetinin olmayışı ve bir kuş olarak adlandırılması ilginçtir. Bu kuş türü uçamaz. Sadece hızlı koşar. Yakalanamayan ve resimlerden geçebilen bir kuştur aynı zamanda. Çakal'ın zekası yüksektir. Her bölümde yaptığı tuzaklar insanları hayrete düşürmeye yeter. İşin en ironik tarafı mekanizması kusursuz da çalışsa 'doğa' ona ihanet eder. Çakal kaybetmeye mahkum biri değildir ama o sadece deneyen ve isteyen biridir. Sanırım onun durumunu Samuel Beckett mükemmel özetlemiştir:Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil. Her defasında daha iyi yenilen Çakal bize 'uçurumdan düşmenin' standartlığını gösterdi. Çakal, Roan Runner'ı yakalasa onu yer miydi? Sanırım yerdi ve bir saat sonra boşluğa düşerdi. Bu sefer içindeki boşluğa. Çakal'ın geçmişinde kesinlikle kırmızı kamyon ve kırmızı trenlerle ilgili bir şey olduğu açıktır. Her defasında bu iki araç ona çarpar ve işlerini mahveder. Ansızın gelen kırmızı kamyon onu ezer geçer fakat kırmızı tren onun yaptığı hareketler sonucunda ortaya çıkar. Ve bu iki araç iki kişiyi simgeler. Kırmızı araba baba, kırmızı tren anne. Baba ansızın ortaya çıkarak onu hayallerinden alı koyar anne ise Çakal'ın yere çizdiği demir yollarından onu ezer. Demir yollarını Çakal çizdiği için aslında annenin pek bir suçu yoktur. İstemeden eziyordu Çakal'ı. Çakal, bizim kaybedip, yılmayan tarafımızdır. Toplumda kaybedip sürekli didinen insanlarımızın aynasıdır. Çakal'ın yaptıkları gerçek olur fakat kendi gerçekleştiremez onları. Bir resim çizer, Road Runner o resme girer o giremez ve üstüne üstlük oradan kırmızı bir kamyon gelir onu ezer. Çocukluğunda resim yaptığı kesindir. Kırmızı arabanın onu ezmesi, babası tarafından engellendiğini gösterir. A slında Road Runner, Çakal'ın hayalleridir. Çakal onun kadar özgür olmak ister. Cinsiyetinden sıyrılarak hemde. Bir kuş olmak ister ama uçmakta gözü yoktur. Road Runner'ı yeme isteği ulaşamadığı hayalleri yok etme istediğidir de aynı zamanda. Çakal, hiçbirini gerçekleştiremediği gibi hep yüzündeki masumluğu korur. Bunlar bizim kaybeden insanımızın özellikleridir. Road Runner'ın eti onu doyurmaz zaten. O sadece elde etmek istiyor onu ve hayatından çıkmasını istiyor. Hayalleri ona fazla geliyor da olabilir tamamen hayal dünyasında da yaşamak isteyebilir. Bunu ondan başkası anlayamaz. Bir bakıma Çakal bütün insanlığı da temsil etmektedir. Çünkü çakalın ACME denen bir yerden sürekli bir şeyler aldığını görüyoruz. Acme çakalın dinidir. Belki de bütün planlarını bozan bu mallardır. Eksik mallar. Acme'nin malları Çakal'ın kaybetmesine göre dizayn edilmiştir sanki. Din, onu hayallerinden uzaklaştırıyor AMA o hayale ulaşmanın başka da bir yolunu bilmiyor Çakal. Çakal, Road Runner'dan daha hızlı koşuyor bazı zamanlarda ama bu tip durumlarda genelde Road Runner bir 'çakallık' yapıyor ve Çakal kendi kendini saf dışı bırakıyor. Road Runner'ın ise çok hızlı koşmasıyla ünlenmesi bunun en acı tarafıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/camille-claudel-olene-dek-heykel-yapmak/", "text": " Önce öğrencisi olan Camille'e, sormadan her şeyi danışır olmuş Rodin. Sonrasında, Camille'e yazdığı mektuplar Rodin müzesinden uçuvermiş. Camille La Valse isimli eserinin bir kopyasını besteci Claude DeBussy'ye hediye etmiş. Besteci ölene dek şöminesinin rafında duran heykel, kimilerine göre aralarındaki romantik ilişkiyi yansıtır. DeBussy, Camille'den küçüktü. Özellikle bestecinin, heykeltraşa daha... hatta çok daha düşkün olduğu söylenir. Rodin'in değil sadece, dönemin Paris'inin genç kızlara düşkünlüğü biliniyor. Rodin'in şair Pierre Louys'in kız arkadaşını aparttığı olayda çıkan yaygara büyüktü. Pierre Louys'in Gece Yayınları'ndan çıkan kitapları bugün bulunmazlar arasındadır. Kadın ve Kukla ile Kral Pausole'ün Serüvenleri, antik değere doğru yol almaktadır. 18-24 yaşları arasında Rodin'in sevgilisiyken, ondan ayrıldıktan yedi yıl sonra ilk belirtiler çıkmaya başlamıştı. Rodin bazı heykellerini mi gizliyordu Camille'den? Evine girilip taslaklarının çalındığı fikrine kapılmıştı. Eserlerinin çoğunu kendi eliyle yok etti. Camille, ilk paranoya belirtileri gösterdikten sonra, onu hep desteklemiş kardeşinin evlenip uzaklaşması, sonrasında da yine kendisine sürekli destek olan babasının ölümü sonrasında, 1913 yılında annesi ve kardeşinin başvurusuyla akıl hastanesine yatırıldı. Kimi kaynaklar hastaneye yattığında aslında 45 yaşında olduğunu ve resimlerinin de değiştirildiğini söyler. Hastanede geçirdiği uzun yıllarda annesi ve kızkardeşi kendisini hiç ziyaret etmedi. Doktorların, artık iyileşti, ailesinin yanında olması daha doğru açıklamalarına karşılık, kendisini hastaneden çıkarmadılar."}
{"url": "https://futuristika.org/camille-claudel-toplumun-delirttigi/", "text": "Camille Claudel isminin başına ''heykeltraş'' unvanını sığdırabilmek için hayatının tamamını mücadeleyle geçirdi, ödül beklemeden. Hiçbir zaman yaşadığı dönemdeki toplumun öngördüğü ideal kadın olmasa da ona en çok erkek kardeşi şair Paul Claudel inandı. O zamanlar kadınların eğitime kabul edilmediği Academie Colarossi'e kabul edildi, çünkü yeteneği cinsiyetini rededenlere kafa tutacak kadar iyiydi. Aynı tarihlerde oldukça ünlü ve popüler bir meslektaşından özel ders almaya başladı, ve ona aşık oldu. Eserleri onunkilerle kıyaslandı, onu taklit ettiği söylendi, küçümsendi, alay edildi, ilham aldığı konuşuldu. Ama Camille ilham denilen şeye inanmıyordu. Adının ve eserlerinin bir başkasıyla anılmaması için mücadele etti. Bütün bu ithamların getirdiği bir cinnet anında birçok heykelini parçaladı. Heykellerinden The Waltzs'ı kabul etmesi için başvurduğu kültür bakanlığı tarafından çok beğenilmesine karşın figürlerin çıplaklığı, kadın ve erkeğin yakın duruşu fazlaca cinsel çağrışımlar içerdiğinden toplum için kötü örnek teşkil edeceği belirtilerek rededildi. Çünkü kadın yalnızca evi, çocukları ve eşiyle ilgilenmesi gereken bir varlıktı. Fakat Camille'e bir gün mutsuzluğu sorduklarında ''bir sürü çocuğu olan bir anne olmak şeklinde cevap vermişti. Aşık olduğu adamı hayatı boyunca yanında tutabilecek bir koz olsa bile hamile olduğunu ona kürtaj olduktan sonra söyledi. ''Bir bebeğimiz olacağını söyleseydin seninle evlenirdim'' dedi adam, oysa o her zaman Camille olmak, Camille olarak kabul edilmeyi seçti. Camille'in asi duruşu, uyumsuzluğu, tek başına bir kadın ve sanatçı olarak yaşamını sürdürmeye çalışması resmi ölüm tarihi olan 19 Ekim 1943'ten 30 yıl önce Ville-Evrard adındaki akıl hastanesine kapatılmasına sebep oldu. Akıl hastanesinde kaldığı sürece heykel yapmasına izin verilmedi, 30 yıl boyunca yeniden heykel yapabilmenin hayaliyle yaşadı. Öldüğünde kimse sahip çıkmadı, 30 yılını geçirdiği hastanenin bahçesine gömüldü, ve hastane el değiştirdiğinde bir mezarı bile kalmadı. Çocukken geceleri ailesinden gizlice her şeyi göze alarak kaçıp heykel yapmak için topladığı toprakla bütünleşti."}
{"url": "https://futuristika.org/can-alkor-canto-cxviii/", "text": "Canto CXVIII 215 gr Freelife Merida kağıda 118 adet basıldı, her nüsha numaralandırılıp yazarı tarafından kapak deseni de çizilerek imzalandı. 11 nüsha yazara, 8 nüsha yayınevine ayrıldı, 99 nüsha okurlara sunuldu."}
{"url": "https://futuristika.org/can-can-heads-finlandiyadan-neseli-kaos/", "text": "Finlandiya'dan #can can heads, yirmi yıllık geçmişiyle avangard kavramının hakkını veren, Ramones ile caz arasında gezinen aksak ve kaotik bir müzik icra eden grup. 1993 yılından sonra yeni albüm çıkardılar. Böyle kırık kafaları sevdiğimizden, kısa bir muhabbet eyledik. Yanılıyorsam düzeltin, 1993 yılında bu zamana sadece iki albüm çıkardınız. Evet, bildiğimiz anlamda iki albüm ve bir sürü ufak başka kayıtlar. Herhalde saatlerce süren yayımlanmamış kayıtlarımız da var. Üçlü olarak başladık, daha sonra bir vokalist ve saksofoncu'yu da aramız katarak genişledik. Hiçbir zaman bir planımız ya da amacımız olmadı. Sadece çalıyoruz ve neler olacağına bakıyoruz. Finlandiya'da bizim grubun gitaristinin sanat okuluna gittiği Kankaanpaa isimli bir kasabadan geliyor. Kan Kaan = Can Can + paa, Fince kafa anlamına geliyor. Biraz aptalca ama yine de biz seviyoruz. Akıl dışını tam anlayamadım ama kulağa iyi geldi. JG Ballard referansı için ayrıca teşekkürler çünkü kendisi bizim için türünün ilk örneğidir. Başlangıç noktasında iyi mi olacak kötü mü olacak diye asla kafaya takmadan müzik yapmak vardı. Müziğe başladığımızda Fin müzik sahnesi bizi anlamadı, henüz anlamış da değiller. Tam anlamıyla emprovize müzisyenler değiliz ama biz de bazen kaosa dalalım diyoruz. Belki bizim müzik yapış tarzımız anlık kompoziyona yakın olabilir, fakat böylesi bir stil için gereken çok daha sofistike yeteneklere sahip değiliz gibi. Matematik konusunda ise, matematikte berbatız. Müziğiniz belirli bir kitleye hitap ettiği için dinleyiciden talep ediyor ve bu yüzden çok kişinin ilgisini çekmeyeceği kesin, ki bize göre bu tam bir punk tavırdır. Nadir konserler, ana akım medyadan uzak durmak gibi bu tavra sahip benzer insanlar da burada var. Bu aralar neler dinliyor ve okuyorsun diye bitirelim, İstanbul'dan selamlar. Teşekkürler. Bu aralar: The Numbers Band, Talmud Beach, Glenn Branca, Califone, Moondog, BÖC, Slang, Disorder, Savage Republic and Sandy Bull dinliyorum. Mads Mikkelsen'den The Hunt'ı tekrar izledim ve hatırladığım gibi mükemmeldi. Uzun süredir okuduğum tek şey, Little Richard'ın hayat hikayesi."}
{"url": "https://futuristika.org/canakkalede-ece-ayhan-kultur-evi-arsivi-calismalari/", "text": "Çanakkale'de bir grup okur, 2008 yılından bu yana sürdürülen sivil girişimi yeniden örgütleyerek, Ece Ayhan Kültür Evi ile Ece Ayhan Arşivi'ni kurmak ve her yıl Ece Ayhan Buluşmaları düzenlemek amacıyla çalışma başlattı. Çanakkale'deki tarihi Yalı Hanı'nda süren toplantılarda, Ece Ayhan konusunda araştırma yapmak isteyen akademisyenler, edebiyatçılar, öğrenciler ya da okurların yanı sıra, Ece Ayhan'ı henüz okumamış, tanımayanlar için de Ece Ayhan Arşivi için çalışmalar yapılıyor. Elinde, arşivinde ya da bir tanıdığında Ece Ayhan ile ilgili bilgi ve belge olan okurların katkısıyla, tüm bilgilerin bir merkezde toplanmasını, böylelikle herkese açık büyük bir arşivin yaratılması isteniyor. Türkiye'nin aykırı, muhalif, mülksüz, sipsivil şairi/etikçisi Ece Ayhan'ın ana ve mezar kenti Çanakkale'de, bir grup okur, 2008 yılından bu yana sürdürülen Sivil Girişimi yeniden örgütleyerek, 'Ece Ayhan Kültür Evi' ile 'Ece Ayhan Arşivi'ni kurmak ve her yıl 'Ece Ayhan Sempozyumları' düzenlemek amacıyla çalışmaya başladı. Tüm çalışmaların, küflü/paslı nostaljik bir yaklaşım yerine, şiir, edebiyat, tarih, resim, müzik, felsefe, ahlak gibi alanlarda 'iktidar ve otorite karşıtlığı' ruhu ve gönüllülük ilkesinde gerçekleşmesini isteyen Sivil Girişim, Türkiye'nin ve dünyanın dört bir yanındaki Ece Ayhan okurlarını, önce sanal ortamda bilahare Çanakkale'de bir araya getirmek için hazırlıklarını sürdürüyor. Yalı Hanı'nda süren toplantılarda, Ece Ayhan konusunda araştırma yapmak isteyen akademisyenler, edebiyatçılar, öğrenciler ya da okurların yanı sıra, Ece Ayhan'ı henüz okumamış/tanımayanlar için de çeşitli etkinlikler tasarlanıyor. Bu duyuru ile, Ece Ayhan Sivil Girişimine katkıda bulunmak isteyen herkesi, bizimle temasa geçmeyi çağırıyoruz. Öneri, görüş, dilek ve eleştirilerinizi bize ulaştırabilirsiniz. Elinde, arşivinde ya da bir tanıdığında Ece Ayhan'la ilgili bilgi ve belge olan okurların katkısıyla, tüm bilgilerin bir merkezde toplanmasını, böylelikle herkese açık büyük bir arşivin yaratılmasını istiyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/canli-performanslarla-9-hitchcock-filmi/", "text": "İstanbul Modern Sinema, British Council işbirliğiyle beyazperdede gerilimin efendisi olarak kabul edilen Alfred Hitchcock'un ilk dönem yaptığı dokuz sessiz filmi Türkiye'de ilk kez gösterime sunuyor. DCP formatında gösterilecek filmlere, İngiltere'den John Sweeney, Türkiye'den ise Replikas, Hakan Ali Toker ve Erdem Helvacıoğlu gibi müzisyenler canlı performanslarıyla eşlik edecek. 7 Kasım Perşembe günü İngiliz sinema yazarı ve gazeteci Ian Haydn Smith, Alfred Hitchcock'un 50 yıllık sinema kariyerini değerlendireceği bir söyleşi gerçekleştirecek. Sinema Sponsoru D-Smart'ın katkılarıyla 7- 17 Kasım 2013 tarihleri arasında gerçekleşecek Hitchcock 9 başlıklı program, sessiz filmler sinemanın en saf halidir diyen Hitchcock'un sonraki filmografisine ışık tutan, günümüz film gramerini oluşturan bir okul niteliğindeki sinemasının ipuçlarını taşıyor. Yönetmenin 1920'lerdeki sessiz sinema döneminden hayatta kalmayı başarabilmiş bu filmler, British Film Institute tarafından geçtiğimiz yıl temizlendi ve onarıldı. Alfred Hitchcock'un son derece kendine has stilinin evrimini sergileyen bu dokuz film arasında yönetmenin 25 yaşında yaptığı kara komedi tarzındaki ilk filmi aldatma, kara mizah ve cinayet gibi birçok takıntısını yansıtan, güvensizliklere ve sadakatin sınırlarına dair 1925 yapımı bir melodram Zevk Bahçesi, 1929 yapımı sessiz filmlere geçiş döneminde İngiltere'de çekilen en iyi filmler arasında sayılan gerilim-polisiye Şantaj, Hitchcock'un gözde teması toplum tarafından suçlu bulunan ve dışlanan lekeli insanı konu alan ve çarpıcı anlatım yeteneğini gözler önüne seren 1928 yapımı Hafif Meşrep, yönetmenin suçluluğa duyduğu ilginin ve aile yaşamına dair gitgellerinin erken tarihli örneklerinden 1927 yapımı Yokuş Aşağı, kadınlar konusundaki tutukluğunu yansıtan, uzun plan kullanımları ve parti sahnelerinin özenli koreografisiyle dikkat çeken 1928 yapımı Çiftçinin Karısı yer alıyor. Programda ayrıca romantik komedi ve melodram öğeleri içeren Şampanya, Hitchcock'un tek özgün senaryosu olan Ring, Hitchcock tarafından ilk gerçek Hitchcock filmi olarak nitelendirilen daha dışavurumcu gerilim örneği Kiracı: Sisli Bir Londra Hikayesi ve yönetmenin ilk döneminin en iyi ve en yetkin eserlerinden biri olarak görülen, bir aşk üçgenini anlatan son sessiz filmi 1929 yapımı Aşk Üçgeni de gösterilecek. Sesli filmlere geçiş döneminde İngiltere'de çekilen en iyi filmler arasında sayılan, 1929 tarihli sessiz Hitchcock filmi Şantaj'ın, müzik ve bazı diyalog sahneleri içeren bir versiyonu da bulunuyor. Alice White, gönlünü Scotland Yard dedektifi Frank Webber'a kaptırmıştır. Fakat görüştükleri bir akşam dedektifi atlatır ve gizlice başka bir adamla buluşma ayarlar. Gecenin ilerleyen saatlerinde de stüdyosunu görmek üzere adamın evine gitmeyi kabuleder. Oysa adamın aklında başka şeyler vardır. Bir tiyatro oyunundan hareketle çekilen film, polisin arananlar listesindeki bir suçluyu kovaladığı açılış sekansıyla ve Londra metrosunda geçen sahneleriyle, aslından başarıyla ayrışan bir uyarlama. Romantik komedi ve melodram öğeleri içeren film, varlıklı bir adam ile şımarık kızını konu alıyor. Genç kadın, şampanyacılık işindeki babasının serveti sayesinde lüksbir yaşam sürmektedir. Adam, kızının ayakları yere bassın diye iflas etmiş numarası yapar ve genç kadını aklını başına almak ve kendi geçimini sağlamak zorunda bırakır. Hitchcock'un zengin yaşamları konu alan filmlerin sönüklüğüne uzun süre kafayı takmış olması, havaya kaldırılmış şampanya kadehinden çekilmiş açılış sahnesi gibi birtakım deneysel dokunuşlara yol açmış. Yokuş Aşağı, Hitchcock'un suçluluğa duyduğu ilginin ve aile yaşamına dair gitgellerinin erken tarihli örneklerinden. Okul kaptanı Roddy yıldızbir ragbi oyuncusudur. En yakın arkadaşı Tim ile birlikte, Mabel isimli garsonla görüşmeye başlarlar. Bir öfke anında Mabel okul müdürüne Roddy'den hamile olduğunu söyler. Töhmet altında kalan ve haksız yere okuldan atılan Roddy, kendi babası da dahil herkesin gözünde rezil duruma düşer. Dayanılmaz suçlamalar karşısında, kendi kararıyla yöreden uzaklaşır ve para karşılığı zengin ve yalnız kadınlarla arkadaşlık eder. Sözlü anlatımda ara başlıklarla yetinen Hitchcock, hikayenin, filmin görsel dili yoluyla anlatılabilmesine çalışmaktadır. Hafif Meşrep, Hitchcock'un gözde teması olan, toplum tarafından suçlu bulunan ve dışlanan lekeli insanı konu alıyor. Larita ayyaş kocası tarafından sadakatsizlikle suçlanmaktadır. Gönül ilişkisinden ötürü artık iffetsiz bir kadın olarak görülmektedir. Yeni bir hayat kurmak üzere kasabadan ayrılır ve Fransız Rivierası'na doğru yola koyulur. Bir süre sonra John Whittaker isimli, kendisinden yaşça küçük ve zengin bir adamla tanışıp evlenir. Adama geçmişinden bahsetmemesine rağmen kayınvalidesi Larita'yı kesinlikle onaylamamaktadır ve kadının ahlakından şüphe eder. Bakış açısı tekniğinden ve geriye dönüşlü anlatımdan yaratıcı bir şekilde yararlanan film, Hitchcock'un çarpıcı anlatım yeteneğini gözler önüne seriyor. Taşrada geçen bu komedide, kızlarını evlendirmiş orta yaşlı dul bir adam yeniden evlenmeye karar verir ve uygun bir eş bulabilmek üzere, sadık kahyasına bir liste hazırlama görevi verir. Ancak adayların hiçbiri bu mertebeye layık bulunmaz; zira çiftçinin ilginç standartlarını karşılayamamaktadırlar. Zamanla adam uygun bir eş seçmenin problemli bir süreç olduğunu anlar. Dul adamın beceriksiz arayışı, Hitchcock'un kadınlar konusundaki tutukluğunu yansıtıyor. Uzun plan kullanımları ve parti sahnelerinin özenli koreografisi ise yönetmenin dehasını gözler önüne seriyor. Bir seri katil, sislerle kaplı Londra kentini kasıp kavurmaktadır. Bayan Bunting'in evine yeni bir kiracı yerleşir. Londra'da cereyan eden korkunç olayların ardından kadın, kentte dehşet saçan seri katilin yeni kiracısı olabileceğinden şüphelenmeye başlar. Hitchcock tarafından ilk gerçek Hitchcock filmi olarak nitelendirilen, usta işi bu sessiz gerilimde, gizemli kiracıyı matinelerin gözbebeği Ivor Novello canlandırıyor ve alışılmadık karanlık portresiyle seyircilerin algısını zorluyor. Film, yetişkin hayatlarında farklı yollar seçmiş iki çocukluk arkadaşının hikayesini anlatıyor. Aralarındaki farklılıklara rağmen, Man Adalı balıkçı Pete ile avukat Philip ömürleri boyunca dostluk etmişlerdir. Pete, bir püritan metodist'in kızı olan Kate'e aşıktır; fakat Kate'in babası onu kızına layık bulmamaktadır. Pete, para kazanmak üzere adadan ayrılır ve Philip'ten Kate'e göz kulak olmasını ister. Yokluğunda Kate ile Philip birbirlerine aşık olurlar. Bir aşk üçgenini anlatan ve Hitchcock'un son sessiz filmi olan romantik Aşk Üçgeni, yönetmenin ilk döneminin en iyi ve en yetkin eserlerinden biri olarak görülüyor. Yönetmen koltuğuna oturduğu bu ilk filmde Hitchcock aldatma, kara mizah ve cinayet gibi birçok takıntısını gözler önüne seriyor. Zevk Bahçesi adlı tiyatroda çalışan koro kızı Patsy Brand, Levett adında bir askerle evlenir. Günün birinde, yana yakıla dansçılık işi aramakta olan Jill Cheyne ile tanışır. Jill, Patsy sayesinde tiyatroda işe girer ve Levett'ın arkadaşı Hugh ile nişanlanır. Hugh ve Levett görev gereği tropiklerdekikolonileregitmek durumunda kalırlar. Patsy, Londra'daki yaşamına devam edecek, Jill ise erkek arkadaşını kolayca unutacaktır. Hitchcock'un bu ilk sessiz filmi, güvensizliklere ve sadakatin sınırlarına dair bir melodram."}
{"url": "https://futuristika.org/captain-cavern-ilkel-kacak/", "text": "Fransa'nın underground grafik aleminin ele avuca sığmaz bir kişiliği ve sesi olan sanatçı Captain Cavern, 30 yıldan uzun zamandır pop, kübist ve saykodelik desenleriyle bakışlarımızı büyülüyor. Onun dünyasında küçük, yeşil adamlar halüsinasyonlar görüyor. Çizer, illüstratör ve ressam olan Captain'in bizi renkli, yüksek evrenlere taşımak için çizgi roman kahramanlarının tokmaklarıya kafamıza vurmasına gerek yok; onun mürekkepli kalemleri, kurşun kalemleri, keçeli kalemleri ve fırçaları var. Serbest figürasyon akımına yakın duran Captain Cavern, tıpkı gemisine bağlı bir viking gibi, fırçasıyla grafik fanzinleri çevrelerinin bakir topraklarını sürüyor. 30 yıl boyunca, sınırlı sayıda çoğaltılan işlerden gazete bayilerinde satılanlara kadar, kağıda baskının tüm badirelerinden geçmiş sayılır. O Do It Yourself ruhunun kağıda uyarlamasının bir nevi hafızası. Captain; Paris'in gece kulüplerinde, barlarında ve tıpkı onun kalem darbesi gibi leke bırakan punk rock sound'una vakfedilmiş diğer işgal mekanlarında gerçekleşen konserlerde sık sık karşılaşırsınız onunla. Captain grafik sergilerinde, elinde bir kadehle ve hem eğlenceli hem de eleştirel olabilen zihniyle tartışırken de görülebilir. Zira Captain'in hoşuna gitmeyen bir sürü şey vardır! Çevresini saran tüm sanatçılara ve rock'çulara yağcılık yapacak bir tip değildir o, bir karakteri vardır. Ama her şeyden öte, o bir tutku insanıdır. Desen ve rock onun yaşam kaynaklarıdır. Desenin ve rock'un olmadığı bir gün yoktur onun hayatında. 82'den 84'e kadar Der Pim Pam Poum isimli bir grupta saksafon çalıyordum. 1983'te Blank adlı grafik dergisine katıldım ve bu sayede daha sonraları Ripoulin Kardeşler ve Placid ile Muzo olarak tanınacak tiplerle tanıştım. İlk çizimler Der Pim Pam Poum imzasıyla yayınlanıyordu ama sonra topluluk dağıldığından benim de başka bir şey bulmam gerekti. Önceleri D. Sonic takma adını kullandım ve ilk kişisel grafik fanzinim olan Vertebres Comics'i bu isimle yayınladım. Ama aynı dönemde Dominic Sonic de kendinden söz ettirmeye başlamıştı ve ben de Captain Cavern adını seçtim. Adı geçen çizgi romana özellikle bayılıyor değildim ama bu ismin hoşuma giden, tarih öncesi rock'a dair, ağır, şapşal bir tarafı vardı ve bu bilhassa ahmak görünüşünün ardında, Yunan mitolojisinde ölülerin ruhlarını toplayan cehennemler gemisinin kaptanını çağırştırıyordu bu isim bana. Bu ismi ilk kez 1985 Mayıs'ında, Ripoulin Kardeşler'in Opera mahallesinde gerçekleştirdiği 4x3 bir korsan afişleme sırasında kullandım. Annem. Hayali moda desinatörü olmaktı ama hayat kendisini farklı bir mecraya savurmuştu. Dolayısıyla küçüklükten itibaren benimle birlikte resim yaparak tutkusunu bana aktardı. Sonrasında daha okumayı öğrenmeden çizgi romanları büyük bir açlıkla yalayıp yutmaya koyuldum. Olay örgüsünü ancak görsellere bakarak takip ediyordum ve tek çocuk olarak çizim, hayatımda gerçekten belirleyici oldu. Sadece bir kalem ve bir kağıtla önümde hayal dünyasının tüm imkanlarını açarak beni çevremi kuşatan sıkıntıdan kurtardı. Benim açımdan çizimin temel önemine rağmen kendimi her şeyden önce bir kaçak olarak kabul ediyorum. Çizim de bana kaçış imkanı sunan ilk şeydi. Kuşkusuz ki bu canavarı ailemin sanat alanında yaşadığı hüsran besledi. Çizimi toplumdan kaçmanın bir yolu olarak benimsediğimden, ergenlik çağlarımda bir sanat okuluna gitmenin beni yönlendiren ilkel gücü tehlikeye atabileceğini düşünüyordum. Ve ben de kendimi boşluğa saldım. 1977'de Philippe Man uvre'le tanışmak için Metal Hurlant dergisine gittim. Her iki girişimimde de baştan savıldığım için iki yıl boyunca çizmeyi bıraktım. 1980'de kendimi toparladım ve her gün çizim yapmaya zorladım. Belirttiğim gibi 83'te grafik fanzinleri çıkartan insanlarla tanıştım. 1984'te Xavier Veilhan sayesinde ilk çizimlerimi Zoulou'da yayınladım. Sonra Blank'ın kurucusu olan Jisse beni pentür yapmaya yönlendirdi. Serbest Figürasyon hareketinin fıkır fıkır kaynadığı zamanlardı. Pentür bendeki cevheri açığa çıkarttı. Başlarda Nina Childress'den çok etkilenmiştim. Onun eseri olan televizyon yıldızlarının sinir bozucu portreleri, en eğlenceli konuların kapısını aralıyordu. Fanzinlerin sevdiğim tarafı, iki zımbayla tutturuluveren, gayet ucuz, salaş fotokopiler olmalarıydı. Bu şıpın işi halleri hoşuma gidiyordu, daha o zamanlarda kişisel üretim kasetlerde son derece gelişmiş olan ve sonrasında da grafik fanzinlerinde yaygınlaşacak olan elişi sanat objesi tarzı değil. İşin şıklık tarafı beni dehşete düşürüyor. Biz 80'li yıllarda grafik çevrelerinin atmosferini anlatabilir misin? Zira sen Bazooka, Ripoulin Kardeşler, Speedy Graphito ile haşır neşir oldun. Halen punk ve Do It Yourself patlamasının etkisi altındaydık. Bir takas ruhu vardı ve işbirlikleri yaygındı. Gerçek bir rekabet pek hissetmedim. Serbest figürasyon akımı sanatı daha da matraklaştırıyordu. Sanat pazarı, bir müddet için de olsa, bir özgürleşmenin mümkün olduğu yanılsamasını yansıtıyordu. Bilan Provisoire'ın ilginç tarafı, disiplinlerarası ve kuşaklararası bir dergi olarak Dada, Panique hareketi, benim kuşağım ve gençler arasında bir bağ kurması. Gerçek anlamda bir konsepti, teması, belirli bir yönelimi olmamasını da takdir ediyorum ama sanki bu değişecek gibi. Ben de Vertige adında, yedi sayı süren bir dergi çıkarttım (Editörün notu: 2005 Ekiminde, Paris'teki Art Factory'de bir sergisi gerçekleşti). Başlangıçta her katılımcıya ödeme yapılıyordu ama sonunda editör ortadan kaybolunca kimseye para verilemedi. Journal de la Haute-Marne'ın rotatiflerinde, tabloit formatında basılmak rüya gibi bir şeydi. En umulmadık bayilerde tesadüfen Vertige'le karşılaşmak mümkün olduğu gibi pekçok bayide aranıp bulunmadığı da oluyordu. Denize salınmış, kısa ömürlü bir mesaj şişesiydi o ama yine de Paris Turf'ün ya da Femme actuelle'in yanında onunla karşılaşmak eğlenceli sayılırdı. Ancak NMPP sistemi hiçbir zaman maceraperest yapılara pek uygun olmadı. Üstelik basının yaşadığı bozgun, süreç içinde giderek daha ağırlaştı. Buna karşılık dijital baskıda yaşanan ilerlemeler, internet ve birkaç cesur kitapçı üzerinden yayılan daha esnek bir üretimi destekledi. Çocukluğum, toplumsal yabancılaşmayla kıyasıya bir mücadeleden ibaretti ve bu durumun yol açtığı eksiklikler ve zorluklara rağmen gücümü de buradan alıyorum. Söylediğim gibi, daha okumayı öğrenmeden çizgi romanları yalayıp yutuyordum. Genellikle küçük formatlıydı bunlar ve ayrıca Mickey dergileri, Tenten dergileri. Okuduğumu hatırladığım ilk kitap Oz Büyücüsü'ydü. O kadar hoşuma gitmişti ki bitirir bitirmez tekrar okumuştum. Hayatımı değiştiren iki görsel şok yaşadım: 1974'te Kraftwerk'in Autobahn albümünün kapağı ve 1975'ten itibaren de Bazooka grubu. O noktadan sonra işin esasına dalmak gerektiğini hissettim. Küçük bir düzeltme: Ben Picsou Magazine'in eki olan ve baş editörlüğünü Charlie Schlingo'nun yaptığı Coin-Coin'da çalıştım. . Başlıca ilham kaynaklarımdan biri de Villemot, Savignac, Jean Carlu gibi sanatçıların 50'li yıllarda ürettikleri reklamlar oldu. Bu görsellerdeki yaşam sevinci, basitlik, savaş sonrası dönemin coşkusu hoşuma gidiyordu. Giscard'lı yılların hıncıyla karışık bu neşe ve onları kuşatan belli bir siyahlık pentürlerimin renkleri oldu. Televizyon yayınlarında keşfettiğim Le facteur Cheval ve Picassiette, basit bir hayalden yola çıkarak dünyaya meydan okunabileceğinin kanıtlarıydı. Art Brut'te muzaffer olmuş aykırı tiplerin örneklerini buldum. Ancak bazı Art Brut severlerin ve özellikle de hiçbir kitabının sonunu getiremediğim Jean Dubuffet'in diktatörlük yanlısı ve sekter yönlerini keşfedince kuşkuya kapıldım. İster çağdaş ister eski olsun, kurumsal sanatla savaş halinde olmadığımı da belirtmek isterim. Marka, sadece sanatçının ultra şifreli niyetinin sezilebildiği bir salonun boşluğu kadar dehşete düşürmüyor beni. 17 yaşımdan önce müzik dinlemezdim. Bir akşam televizyonda Dossiers de l'ecran programını izlerken Blackboard Jungle filminin jenerik müziği olan, Bill Haley'in Rock Around the Clock şarkısına denk geldim. Beni tetikleyen bu oldu. Çok geçmeden Gene Vincent'ı, Velvet Underground'u ve Alman rock'unu keşfettim ve hayran oldum. Ve sonra da devamı geldi."}
{"url": "https://futuristika.org/carpma-efektiyle-birlikte/", "text": "Hayatının son birkaç aylık dönemi filme çekilecek olsa adı Ağlak Zamanlar olurdu. Kapanış jeneriğinde Kahpe Diller çalardı Türü ajitasyon aromantik olurdu. Vizyona gecikmeli girer, pek seyirci çekmezdi. Aynı salonu başka bir filme paylaşırdı. Gişede batardı. Kötü eleştiriler alırdı. Festival başvurularında ön elemeyi bile geçemezdi. Ulusal değil, yerel televizyonlara bile satılmazdı. Yapımcı böyle bir şeyin çekilmesine ön ayak olduğu için lanet okurdu. Geceleri uykusu kaçardı. Atilla Dorsay iyi niyetli bir çalışma olduğunu söyleyip sevabına iki yıldız verirdi. Murat Erşahin içinde muhakkak yoksunluk ve tabii ki yoksulluk ifadelerinin geçtiği bir yazı yazardı. Oturmuş bekliyor. Fena halde sıkılmış. Çok yalnız hissediyor kendisini. Öyle ki Hiç arkadaşı yoktu, yalnızlıktan öldü yazılı notlar hazırlayıp yazıhanedeki klasörlerin, kütüphanedeki kitapların, kantindeki gazetelerin sayfaları arasına koyuyor onları. Ölümü halinde özlük haklarının kime bırakılacağına dair bir dilekçe hazırlıyor. Uydurma bir isimle uydurma bir telefon numarası ve adres belirtiyor. Ölümü halinde ilgililer bu uydurma kişiye ulaşacaklar. Öylesine depresif hissediyor ki yazmadan edemiyor. Birilerine bir şeyler anlatası var ama dinleyen yok. O da yazıyor. Öylesine depresif ki o ruh halinin ondan bir yazar çıkartacağını düşünüyor. Yazarlara yakışır bir ruh hali, diye söyleniyor kendi kendine. Sigaraya bile başlıyor! Uzaklara bakıp derin bir nefes alıyor. Köh köh öksürüyor sonra. Acı bir tadı var, zehir zıkkım bir şey. Fakat bırakmaya niyeti yok. Havalı buluyor o duruşu: Sağ elinin işaret ile orta parmağı arasında bir dal sigara. Ağırlığını sol ayağına vermiş. Uzaklara bakıyor. Uzaklara bakıp derin bir nefes alıyor sigaradan. Sikeyim böyle hayatı, diyor. Liseli ergen havalarında. Belki de o ruh halinden hiç çıkamamış. Köh köh öksürüyor sonra. Boğazı ve genizi zımparalanıyor sanki. Bir şeylerle uğraşırken çeşitli hikayeler kurguladığından yaptığı işe veremiyor kendisini. Fırsat bulduğunda notlar alıyor, boş vakitlerinde onları hikayeleştirmeye çalışıyor. Önce gözüne hoş geliyorlar ama üzerinden biraz zaman geçince bir olmamışlık hissi oturuyor içine. Oturuşunu falan düzeltiyor, sandalyenin ucuna kayıyor. Yatıyorsa yan dönüyor. Anksiyetesi tutuyor zaman zaman. Alnı boncuk boncuk oluyor. Şakaklarından akan terler gözlerine giriyor. Gözlüğünü çıkartıp tişörtünün kollarıyla gözlerini siliyor. Engel olamadığı bir titreme sarıyor bedenini. Nefes alışverişleri sıklaşıyor. Ayağa kalkıp yürümeye başlıyor. Rahat nefes alabileceği bir köşe arıyor. Ölmek istiyor bir ara. Şu köşeye geçeyim, öleyim orada, diye düşünüyor. Silahla patlatayım beynimi, diyor. Kökten çözüm. Yapmıyor ama. Çünkü intihar cesurca olduğunu düşündüğü bir şeyleri anımsatıyor ona. Bir kıza içini dökmek gibi mesela. Ve reddedilmenin genç kızlarcası: Ben seni arkadaş olarak seviyorum. O kadar salakça ve komik buluyor ki bunu anksiyeteden, melankoliden falan eser kalmıyor ortada. Bunun cesaretle bir ilgisi yok. Aptalca bir şey. Oldukça berbat öyküler yazmak bile bundan daha iyi. Yerine dönüp yazdıklarını kontrol ediyor. Cidden kötü şeyler. Hevesi kırılsa da yazmaktan vazgeçmeye niyeti yok. Benden yazar falan olmaz, diye düşünüyor. Okur değilim bir kere. Demlenmeye bırakıyor bunları bir köşeye. İkinci okuyuşunda hala hoşuna gidiyorsa iyiler demektir. Gitmiyorsa köşede beklemeye devam edecekler. Akşam yemeğinde hiç arkadaşı olmadığına dair dalga geçiyor arkadaşları onunla. Yan masadan arkadaşı olmayan birisi muhabbete dahil olarak, aslında çok değerli birisi olduğunu söylüyor ona. Bunu duyunca kendisini çok değerli hissediyor. İşte böyle şeyler koltuk değneği oluyor ona. Sandalye oluyor, bir lokma ekmek, iki yudum su oluyor. Elinden tutuyor. Yola devam etmesi konusunda kulağına küpe oluyor. Haiku yazdığı için şiir de yazabileceğini düşünüyor Gece rüyasında hoşlandığı kızı görüyor. Aynı odada karşılıklı kanepelerde uzanmışlar. Gece yarısı. Kızın uykusu var ama bizimkisi sohbet etmek istiyor diye uyumuyor. Sohbet ediyorlar. Sonunda kız dayanamayıp uyuyacağını söylüyor. Bizimkisi uyuduğu zaman onu öpeceğini belirtiyor. Kız gülümseyip uykuya dalıyor. Biraz sonra bizimkisi kızın yanına diz çöküp yanağından usulca öpüyor onu. Yüzünü inceliyor. Dudakları balkondan aşağı sarkan çocuklar gibi durdukları yerden ileriye doğru uzanmış. Dur, derken donmuş kalmışlar sanki. Öpesi var ama o görüntüyü bozmamak için yerinden bile kıpırdamıyor. Ertesi gün rüyayı anlatmak için arıyor hoşlandığı kızı. Ulaşamıyor. Mesajına da yanıt gelmiyor. Günler sonra tekrar aramaya karar veriyor. Tek istediği gördüğü rüyayı anlatmak. Koğuşun ortasında elinde telefonla beklerken müzikçaları elinde bulunduran arkadaşına işaret ediyor. Arkadaş şarkıyı değiştiriyor. Hareketli bir müzik. Bizimkisi yüzünü buruşturup geçmesine dair bir el hareketi yapıyor. Tekno müzik. Geç. Yabancı müzik. Geç. Arkadaş taşınabilir diski değiştiriyor. Müzik başlıyor. Ağlayan bir kemana orkestra eşlik ediyor. Bizimkisi memnun. Kalsın, diyor. Numarayı tuşlayıp telefonu kulağına götürüyor. Elli iki kere aramasına rağmen neden yanıt alamadığını sorguluyor. Verilen yanıta karşı olan memnuniyetsizliğini yumruğunu ve dişlerini sıkarak gösteriyor. Bağırmaya başlıyor sonra. Karşı tarafı dinlemiyor bile. Sadece bağırıyor. Sonunda küfür ederek telefonu bir köşeye fırlatıyor. Artık incinmiş birisi o. Kalbi kırık. Eskisinden daha da yalnız. Bu ruh haliyle iyi bir öykü yazabileceğini düşünüyor. Zaten epeydir tek satır bile yazmamış. Etkileyici bir öykü yazabileceğini düşünüyor o an. Yarım sayfa kadar yazmışken koğuştan birkaç kişinin ellerinde şişelerle bir yere gittiklerini görüyor. Takılıyor onların peşlerine. Kuytu bir köşeye gidip içmeye başlıyorlar. Bizimkisi de otlanıyor. Yarım bardak votka-enerji içeceği karışımı veriyorlar buna. Sarhoş olup zihninin her zamankinden daha farklı çalışmasını bekliyor. Böylece daha değişik, orijinal, ilgi çekici ve okunası şeyler yazabilecek. Başlangıç için ufak bir yudum alıyor. Bununla birlikte görüş açısının genişlediğini hissediyor. Olacak bir şeyler. Bir şeyler değişecek. Oradan, o içki ve sohbet ortamından en az üç öykü taslağıyla birlikte kalkacak. İnanıyor buna. Yudumlarını hızlandırıyor. Baştaki o acı tat gittikçe tatlı bir hal alıyor. İkinci bardağın yarısındayken burnu kanamaya başladığı için kalkıp gidiyor. Sendeleyerek yürüyor çeşmeye doğru. Birinci musluğu nişanlıyor ama dördüncüde buluyor kendisini. Elini yüzünü yıkayıp burnunu temizledikten sonra yatağına gidiyor. Deliksiz uyuyor sabaha kadar. Birkaç gün sonra halüsinatif bir şeyler görebilmek umuduyla ot kullanmaya başlıyor aynı ekiple birlikte. Bir zamanlar bir yerlerde kafayı çekip kendisini yazmaya veren yazarlarla ilgili bir şeyler okumuş. Adamların bir bildiği vardır herhalde, diyerek onlar gibi olmayı düşlüyor. Çekiyor kafayı. Gördüklerinden yola çıkarak fantastik bir öykü yazma niyetinde. Kullandığı şeyin etkisiyle biraz sonra ışık huzmelerinin üzerinde buluyor kendisini. Saydam şeritlerin üzerinde koştururken sağdan sola atlayıp duruyor. Gerisini hatırlamıyor. Sonrası puslu, ağır çekim, uykuyla uyanıklık arasında bir yerlerde. Güzelleşmeye başlayınca bir de hap vermişler buna. Yoldan çıkmış böylece. Zor zaptedebilmişler onu. Güç bela yatağına götürmüşler. Ama yattığı yerden kayıp düşüyormuş. Üzerinde kovboy barındırmak istemeyen bir boğa gibi atıyormuş yatak bizimkisini. Çarşafa sarılıp beton zemine kıvrılmış sonunda. Sikmeyin beni, diye inliyormuş. Kimsenin bir şey yaptığı yokmuş oysa. Keyif verici maddelere bir süreliğine ara veriyor. Yazmaya da öyle. Bir zamanlar bir yerlerde okuduğu bir yazı geliyor aklına. Bir konuda ustalaşmak için ona on bin saat ayırmak gerekiyormuş. Hemen oturup on bin saatin kaç güne denk geldiğini hesaplamaya çalışıyor. Matematiği yetmediği için bir sonuca ulaşamıyor. Öldü mü kaldı mı hiç merak eden yok bu çocuğu. Aradığı kişilere ulaşamıyor. Geri dönense hiç olmuyor. Mesajlarına yanıt gelmiyor. Komutanlardan, nöbetçi amirlerden, meraklı silah arkadaşlarından gıdım gıdım kaçırarak gece lambasının solgun ışığında yazdığı mektuplar haftalar sonra aynen geri iade ediliyor. Bunun üzerine Ölsem Haberi Olmayacaklar başlıklı bir liste yapıyor. Yirmi dört kişi var listede. Aile fertleri dahil tüm tanıdığı insanlar o kadar. Hüzünleniyor yine. Uzaklara bakıyor. Sigarası olsa bir nefes alıp küfür ederdi. İki kat havalı, beş kat efkarlı olurdu o zaman. Sigarasızken pek yavan kaçıyor böyle hareketler. Bunu duyunca kendisini çok değerli hissediyor. İşte böyle şeyler koltuk değneği oluyor ona. Sandalye oluyor, bir lokma ekmek, iki yudum su oluyor Bazı karalamalardan sonra senaryo yazmaya karar veriyor. El atmadığı tek yazın türü bu. Bir sayfanın bir dakikaya denk gelmesinin getirdiği gazla sayfalarca yazıyor. Başladığını bitirebileceğine dair güzel hisler var içinde. Uzun zamandır o kadar iyi hissetmemiş kendisini. Gülümsediğini fark ediyor yazarken. Kahkaha attığı bile oluyor. Yarısından çoğunu bitiriyor senaryonun. Finale gelmesine az kalmış. Dolabında, kirli çamaşır torbasının altında saklıyor yazdıklarını. Göz önünde ama dikkat edilmeyecek bir yer. Kısa bir süre sonra arama yapılıyor ve senaryoyu ele geçiriyorlar. Askeri müsveddelerin arka sayfalarına yazıldığı için tehlike teşkil ediyorlar. Bizimkisi ceza alma ihtimaliyle karşı karşıya. Sayfanın bir tarafı senaryoya ait bölümlerden oluşuyor, diğer tarafında askeri emirler, kanunlar, kurallar, uyarılar var. Komutan bunların yasak olduğunu söylüyor. Müsvedde de olsa evrak bulundurmanın yasak olduğunu söylüyor ve tomar tomar boş kağıt varken neden bunları kullandığını, ajan olup olmadığını soruyor ona. Oysa biriken müsveddelerin ziyan olmasını istememiş. Bu sebeple kullanmış o kağıtları. Kahramanımıza neden sürekli gömlek giydiğini soruyorlar. Çünkü cebi var, diyor. Ama onu kullandığı yok, cebi daima bomboş. Omzunda tüfeğiyle kurak bir arazide ilerliyor. Genel plana geçince kendisinden başka dört kişi daha olduğunu görüyoruz. Koğuşa giriyor. İçeridekilerin çoğu telefonla konuşuyor. Bizimkisi telefonunu sakladığı yerden alıp bakıyor. Gelen mesaj ya da arama yok. Işıklar sönünce yatağa girip yastığına sarılıyor. Gece yarısı uyanıyor. Yatarken sarıldığı yastık yerlerde. Kalkıp onu yerden alarak tozunu silkeliyor. Dolabından boş bir dosya kağıdı çıkartıp gece lambasının ışığında, yatağının üzerinde yazmaya başlıyor. Yanına birisi yaklaşıp telefonunu istiyor. Sevgilisiyle konuşacağını söylüyor. O da kırk yılda bir işe yarasın diye veriyor telefonunu. Çocuk telefonu tuşlayıp kulağına götürüyor. Alo, anne, n'abıyon? Bizimkisinin ağzıyla kulakları arasındaki mesafe azalmış. Ağlıyor mu yoksa gülüyor mu, belli değil. Tuvalet kabininde ciyaklamaya benzer sesler çıkartarak ağlıyor. Kule nöbeti. Öğlen güneşinin altında, ilerideki okula doğru dönmüş çaprazda bekliyor. Ders saatinde iki öğrenci okulun arkasındaki tenha köşelerden birinde cilveleşiyorlar. Güzel vakit geçirdikleri her hallerinden belli. Yakın temas halindeler. Başlarda sakinler ama sonra ne oluyorsa erkek olan seri hamlelerle kızı duvara dayıyor. Yüzü kızın yüzünde, elleri eteğin altında titrek bir merakla geziniyor. Elinde temiz çamaşırları ve havlusuyla banyoya doğru ilerliyor. Merdivenlerden yukarı çıkıyor. Askerlerden birisi ona hayattan ümidini kesmiş gibi bir hali olduğunu söylüyor. Mutfağın orada oturuyor. Yemekhaneci ona canından bezmiş gibi bir hali olduğunu söylüyor. Kurşunlar yağmur gibi yağıyor. Tam teçhizatlı ve kompozit başlıklı askerlerden birisi ağır çekimde yere düşüyor. Çarpma efektiyle birlikte toprak zemin kana bulanıyor. Komutan ciddi bir ifadeyle anlatıyor. Araziye çıkıyoruz. On gün kadar burada olmayacağız. Askerler şaşkın. Batmakta olan güneşin yumurta sarısına boyadığı yolda beş asker ilerliyor. Parlaklığın kaynağına doğru yürüyorlar. Arka cepheden görüyoruz onları. Silüetten ibaret bedensiz birer varlık gibiler. Yürümeye devam ettikçe yok olup gidecekmiş gibiler. Kucağında gömlekleriyle çöp kovasının başında duruyor. Arkadaşı ona ne yaptığını soruyor. Radikal bir kararın eşiğindeyim şu an. Sen ne yapıyorsun? Çay demleyeceğim, içecek misin? Hayır, diyor ve kucağındakileri çöpe atıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/casablancanin-umberto-eco-gorusleri-cercevesinde-analizi/", "text": "1942 yapımı olan ve yönetmenliğini Martin Curtiz'in yaptığı Casablanca filmi okura yönelik olma özelliği ile okuyucusunun/izleyicisinin rolünü ön plana çıkarmaya çalışan bir senaryoya sahiptir. - Filmin senaryosuz başlamış ve süreci günlük alınan kararlarla oluşturulmuştur. - Bir aşk hikayesi çerçevesinde şekillenen üç önemli karakterin arasında geçen ilişkilerin vaat ve gizem içermesi, hem dönemin uluslararası politikasına gönderme olarak yorumlanabilmekte hem de filmin görsel yanını da etkilemektedir. Dönemin uluslararası politikası açısından aşk hikayesinde ki vaat etme durumunu, Avrupa'da Naziler'den kaçan özellikle Yahudiler açısından Amerika'nın yeni bir vaat edilmiş toprak olma durumu olarak yorumlayabiliriz. Filmin 'Sanırım, bu çok güzel bir arkadaşlığın başlangıcı olacak', sözleri ile son bulması hem Avrupa ile Amerika arasındaki ilişkileri hem de başlıca iki karakter arasındaki suç ortaklığını temsil etmektedir. Aşkın taşıdığı gizemi film boyunca sahnelere hakim olan sisli ve puslu görüntülerle yaşamaktayız. Aynı zamanda filmin bir Kuzey Afrika ülkesi olan Fas'ta geçmesi Avrupalı bakışı ile de gizemi arttırmaktadır. - Filmin ismini aldığı Fas'ın Casablanca şehrinin İspanyolca anlamının da 'Beyaz Ev' ya da 'Beyaz Saray' olması da vaat edilmiş toprak olarak Amerika ile bağlantı kurmamıza olanak vermektedir. - Arzu ve bilinmezlik öğelerinin hakim olduğu bir aşk hikayesi çerçevesinde şekillenen filmin bir açık yaptı olmasındaki en temel bölüm başlıca iki karakterin geçmişte birlikte olup olmadıklarına yönelik soruda karşımıza çıkmaktadır. Bu sorunun cevabının belli olmaması Eco'nun 'Ayna' kavramı ile kuramsallaştırdığı görüşlerine denk düşmektedir. Yani, bu sahne için yapacağımız yorumlar bizim dünyaya bakış açımızı ve değer skalamızı ortaya çıkaran yorumlar olacaktır. - Filmin cevabını tam vermediği sahneleri ile sahip olduğu ve Eco'nun 'Yankı Fazlası' kavramı ile açıklayabileceğimiz tekrar tekrar izlenebilme ve her tekrarda farklı yorum yapmamızı sağlayan özellikleri filmi tüketme anımız ile onu yorumla anımızın farklılığı göstermektedir. - Filmdeki bütün karakterlerin hem iyi hem kötü yanlarının olması Eco'nun açık yapıtta olması gerektiğini belirttiği 'Entropi' yi bize sunmaktadır. - Filmin çeşitli sahnelerinde ön plana çıkarılan estetik göstergelerde filmin anlamını bulabilmek açısından önemlidir. Örneğin başlıca kadın karakterin sürekli beyaz giymesi, Naziler'in siyah giymesi, kadın karakterin göründüğü sahnelerde filmde ışığın yoğun olarak kullanılması gibi."}
{"url": "https://futuristika.org/cavitin-olumu/", "text": "-özellikle kalçalarına- -özellikle fare suratlı olanlarına- -babannesi çerkez, annesi kürttü ama olsun- -Özellikle kimsesiz kaldığı zamanlarda- -hurileri dizi kızlarına benzeyen- -Özellikle Cavit Cavitti- -Özellikle tırrım trak tırrım trak tak tak- -altı tane bir lira -Özellikle içi halk dolu olanlarından- -özellikle en kadınlı köşesine- -Özellikle ölümü düşündükleri vakit- -Özellikle de sosyal sigortalara-"}
{"url": "https://futuristika.org/cek-film-afisleri/", "text": "Çekoslovakya zamanında, hatta kesin bir tarih vermek gerekirse, 1950-90 yılları arasında, Hollywood filmlerine ev yapımı afişler yapılıyordu. Ülkede, 1950'lerde süren totaliter rejimin etkisi 60'larda hafifler gibi olduysa da, 1968 Prag Baharı sonrasında, Kızıl Ordu'nun ağustos ayında ülkeye yerleşmesiyle, halk üzerindeki baskı arttı. 1980'lerde Gorbaçov'un Perestroyka rejimiyle azalan baskı ortamı, Berlin Duvarı'nın çöküşü ve Çekoslavakya'daki totaliter yönetimin çökmesiyle sona erdi. Tüm bu klişe tarihin sinemalara etkisi ise, yayınlanacak yabancı, Çek ya da Slovak filmlerin kararının verilmesinin bazı devlet görevlilerine ait olmasıydı. 1960'ların özgürlük ruhunun da etkisiyle, İtalyan ve Fransız yeni dalga/new wave filmler ülkede gösterilebilir oldu. Bu dalgadan etkilenen Çek yönetmenler de oldu. 1970'lerde ise, 1968 sonrası Kızıl Ordu varlığının etkisiyle yabancı filmler neredeyse görünmez oldu ve ağırlıklı olarak yerel sinemaya odaklanıldığı görüldü. Her şeye rağmen Çekoslovak sinema izleyicisinin önde gelen Avrupalı yönetmenleri, ABD'de gişe yapan filmleri ya da komünist yönetimin pek beğendiği Amerikan filmleri olan bazı komplo teorisi yapımları izleyebildikleri gözlendi. Filmler ithal edilirken, yüksek maliyetleri nedeniyle afişler getirilemiyordu. Filmin izleyiciye tanıtılmasında afişlerin önemi büyük olduğundan, Çekoslovakya'da sinema posterlerini hazırlama işi ülkenin ressamlarına/tasarımcılarına düştü. Ülkede sinema poster tasarımı öncesine dayanıyor olsa da, komünist iktidarla birlikte bağımsız tasarımcılara yaşama şansı verilmedi ve devlet kontrolünde Propagacni tvorba/Promotional Design/Tanıtım tasarımı ofisi kuruldu. Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali'nde diğer ülkelerdeki sinema posterlerinin görülmesi ve özellikle Polonya posterlerindeki değişik yaklaşımın etkisiyle Çekler'de de komunist propaganda çizgisinin dışında tasarımlar başladı. Dönemin önemli film afişi tasarımcıları arasında Jiri Balcar, Bedrich Dlouhy (8 ½), Milan Grygar, Karel Vaca, Zdenek Ziegler, Karel Teissig, Josef Vyletal, Olga Vyletalova-Polackova ve Karel Machalek bulunuyordu. Ancak 1968 sonrasında Kremlin merkezli hükümetle tüm kazanımlar kaybedildi. 60'lar ve 70'lerde her şeye rağmen, önemli tasarımcılar çıktı ve film afişlerine imza attı: Karel Teissig, Zdenek Ziegler, Karel Vaca, Milan Grygar, Josef Vyletal, Karel Machalek ya da gerçeküstücü olarak nitelenebilecek Zdenek Vlach ve Kaja Saudek."}
{"url": "https://futuristika.org/cek-ordan-bir-heath-robinson/", "text": "William Heath Robinson, 1872 doğumlu bir İngiliz beyefendisi; eksantrik makina çizimleri ve yeryüzüne düşenlere nadiren nasip olan zarif bir espri anlayışıyla bezediği karikatürleriyle, çizimleriyle tanıdığımız bir dahi idi. Babası ve iki erkek kardeşi de illüstratör olan Robinson, 1895'te Royal Academy'den ayrılırken hayatına aslında manzara ressamı olarak devam etmek istiyordu. Bu alanda para kazanamayacağını anlayınca kardeşleri gibi kitap resimlemeye girişti, 1903'te evlenene kadar başarıyla devam etti. Edgar Allan Poe'nun şiirlerini de resmeden sanatçıya, kardeşlerinde eksik olan ince mizah duygusu, hayatın şans kapılarını açmıştı diyebiliriz. Kızı doğduğunda çalışmakta olduğu yayıncı iflas etti ve Robinson ailesini geçindirebilmek için The Sketch, The Tatler gibi dergilere çizimler hazırlamaya başladı. Bir yıl gibi kısa bir süre içinde, oldukça büyük bir hayran kitlesi tarafından takip alındı; özellikle çizdiği basit amaçlar için hizmet eden garip aletler, komplike mekanizmalar okuyucuların ilgisini çekmişti. Birinci Dünya Savaşı bitene kadar bir yandan dergilere karikatürler çizerek, diğer yandan kitaplar resmederek geçindi. Savaş sonrası ise birden gelişen reklamcılık sektöründe ilginç fikirleriyle çizimler yapmaya devam etti. Kendi zevki için suluboya resimler yapmaya da devam eden Robinson'u, kendisinden önce ve sonra gelen diğer illüstratörlerden ayıran en önemli özelliği, bitmez tükenmez bir üretkenliğe sahip olmasıydı. İnsan doğasını temel alan espri anlayışı, bir sanatçı olarak ciddiyeti, efendiliği, çizimlerinden izleyiciye ulaşan mesajlarının çoğunlukla iyi niyetli olması, sanırım bugün bile Robinson çizgilerine denk gelenleri gülümsetmesinde etkili. Üstelik çizimlerine koyduğu isimler ne de eğlenceli! 1944'te vefat eden sanatçı, ülkesinde hala The Gadget King olarak niteleniyor. Muhteşem çizimleriyle kağıtta hayat bulan karmaşık düzeneklere benzeyen makinalar ise hala İşte bir Heath Robinson daha! diye anlamlandırılıyor. Sanatçının anısına, İkinci Dünya Savaşı sırasında geliştirilen ve kullanılan, Max Newman'ın tasarladığı şifre çözücü makinaya da adı verilmiştir. Meşhur Bletchley Park'ın şifre çözücülerinden saygı duruşu. Pink Floyd'un 1971'deki efsanevi Live at Pompeii konser kaydı, Nick Mason tarafından deneysel müziğin Heath Robinsonu olarak adlandırılmıştır. Aşağıda sıralananların yanı sıra W. H. Robinson'un resimlediği bir diğer önemli kitap da Mein Ranttır. Hitler'in Mein Kampf'ını inceden hicveden bu kitap, R. F. Patterson tarafından, Hitler'in aksine oldukça kafiyeli olarak yazılmış, Robinson'un illüstrasyonlarıyla süslenerek 1940'ta basılmıştır. Robinson'un illüstrasyonlarıyla yayınlanan Edgar Allan Poe şiirleri ve Shakespeare'in A Mid-Summer Night's Dream'ini pdf olarak sırasıyla buradan ve şuradan indirebilirsiniz. Resimlediği kitaplardan örnekler: Hans Christian Andersen's Danish Fairy Tales and Legends (1897); The Arabian Nights, (1899); Tales From Shakespeare (1902), Twelfth Night (1908), Andersen's Fairy Tales (1913), A Midsummer Night's Dream (1914), Charles Kingsley's The Water Babies (1915), Walter de la Mare's Peacock Pie (1916). Kendi yazdığı ve resimlediği çocuk kitapları: The Adventures of Uncle Lubin (1902), Bill the Minder (1912). Karikatürlerini ve illüstrasyonlarını topladığı kitaplar: Some Frightful War Pictures (1915), Hunlikely! (1916), Flypapers (1919) ve kendi favorilerinden oluşan Absurdities (1934)."}
{"url": "https://futuristika.org/cekim-bizi-hayatta-tutan-sey-yercekimi/", "text": "Görmeyeri Sanat Topluluğu'nun yeni yapımı Çekim adlı oyun 25 Kasım Cuma günü saat:20.30'da İkincikat Tiyatro sahnesinde seyirci ile buluştu. Uğur Küçükdağ'ın yazıp yönettiği oyun, Sinematografik kurgu ve metin özellikleri taşıyor. İnşa edilmemiş, tasarlanmamış, başlanmamış, belki de yeni taşınan bir ev gibidir. Bir muşamba vardır. Evet, evet o muşamba ses çıkaran, çarşafların altına saklanan bir muşambadır. Eğer bulunamazsa yerine geçebilecek bir örtü bilmiyorum. Eğer bulunamazsa sahnelemek için eksik bir şeyler var demektir. O zaman anlatmak için bir sebep yoktur."}
{"url": "https://futuristika.org/celigin-insanin-ve-tanrilarin-bulusmasi-kus-yuvasi/", "text": "8 Ağustos tarihinde 2008 Olimpiyat oyunlarının açılışının gerçekleşeceği Beijing Ulusal Olimpiyat Stadı ya da takma adıyla Bird's Nest/Kuş Yuvası, sadece insan emeği, tasarım yaratıcılığı ve çeliğin muhteşem birleşimi değil, aynı zamanda bir ülkenin dünyanın geri kalanına kendini sonsuz bir ispat çabası gibi görünüyor. Açılışa 80 dünya liderinin katılması bekleniyor. Bazı rakamlar verirsek, Kuş Yuvası'nın 8 Ağustos Cuma günü gerçekleşecek açılışta ev sahipliği yapacak olmasının önemini ve 2008 Olimpiyatları'nın iki ikonundan biri olmasının nedenini daha net görebiliriz. - -Kuş Yuvası'nın inşaatına 24 Aralık 2003 tarihinde başlandı, 18 Nisan 2008 tarihinde stad ilk kez kullanıma açıldı. -Açılış ve kapanış seremonileri, atletizm ve futbol finallerinin gerçekleşeceği stad, 258.000 metrekare ve 91.000 kişi kapasiteli. -3.5 milyon RMB'ye (500.7 milyon ABD$) harcandı. -42.000 ton çelik kullanıldı. -Çevredeki 2.043 konuttan 4.707 kişinin yeniden iskan edilmesi gerekti. -2004 yılında inşaat, tahmin edilenden fazla masraflı olduğundan durduruldu. Tasarımda normalde olması gereken 9.000 koltuk, 12.000 ton çelikden vazgeçildi. -Olimpiyat oyunlarının ardından, Kuş Yuvası Beijing Guoan futbol takımının olacak. Tabii, Olimpiyat oyunlarının dünya tarafından takip edilmesi, protestoculara da yarıyor. Güvenliği geçen 4 protestocu, Kuş Yuvası'nın etrafına dev bir Tibet'e Özgürlük pankartı açtı. Kuş Yuvası'nın mimarı Jacques Herzog, mimar ortağı Pierre de Meuron ile önce taraftarı da oldukları FC Basel'in stadını tasarladılar. Kendisi yaptığı eser için Bir mimar olarak yapıyı gördüğünüzde, kaliteli yanlarından çok hatalarını fark ediyorsunuz. diyor. Buna rağmen, Kuş Yuvası'nın, üstün çelik kullanımı ve tasarımıyla en sıra dışı statlardan biri olduğu gerçek. Mimar Herzog, bazılarının Çin için böylesine güzel bir yapı inşa etmiş olmalarını eleştirse de, yapının ülkeyi değiştireceğini belirtiyor. Aslında pek haksız sayılmaz. Nasıl ki Ortaçağ'da şehirler katedralleriyle, kaleleriyle, dini yapılarıyla ölçülüyordu, modern zamanlarda da şehirlerin simgeleri statlar olabilir. Herzog en çok, Çinlilerin açık ve kamusal alanı kullanma düşkünlüğüne şaşırmış. Bu nedenle Kuş Yuvası'nın da oyunlardan sonra böyle bir kullanımı olmasını diliyor. Kuş Yuvası için, Eyfel Kulesi'ni rol modeli seçmiş olması ise, ileride Beijing'in simgesinin bu yapı olabileceğini düşündüğünü gösteriyor. Herzog'a göre mimar sadece yapıyı tasarlar ve yapar. Ancak aslında, yapıyı kullanan insanlar mimar olurlar ve orayı nasıl kullanacaklarına karar verirler. Aslında, Çin'i bir diktatörlük olarak niteleyip böyle bir yapının onlara fazla olduğunu söyleyenlere de şaşırmak gerekir. Yani ayağımızdaki ayakkabıdan, bilgisayarlara kadar neredeyse her şeyin Çin malı olduğu ve tüm dünyanın Çin ile büyük ekonomik ilişkilerde bulunduğu bir dönemde, Çin'i siyasal olarak yargılamak, en hafif deyimle ikiyüzlülük. Sonuçta, ucuz işçilik, yerlerinden edilen insanlar, dev çelik profillerin kullanılması, tasarımın gücü ve muhteşem bir yapı olarak karşımızda. Her şey bir yana Çin Seddi yapılırken, Özgürlük Anıtı taşınırken ya da Ayasofya inşa edilirken kenarda durup izler gibi, çağımızın en önemli yapılarından birinin yapımına şahit olmanın keyfini çıkarmalıyız. Olimpiyatlar başlasın!"}
{"url": "https://futuristika.org/celine-ve-beatnikler/", "text": "Willam S. Burroughs ve Allen Ginsberg, diğer bazı beatniklerle birlikte Louis-Ferdinand Celine hayranıydı ve kendisinden oldukça etkilenmişlerdi. Beatniklerin tam tayfa şeklinde yaptıkları Paris ziyareti, Man Ray'ın sürekli yediği kurabiyeler, Marcel Duchamp'ın Burroughs'a, tanışmaları sonrasında Gregory Corso'nun ayakkabısını yediğini söylemesi gibi nedenlerle verimsiz geçiyordu. Corso da karşılık olsun diye Duchamp'ın kravatını yemiş ve midesini bozmuştu. Paris seyahati böyle geçerken, La Nouvelle Revue Française editörü Michel Mohrt beatniklerle röportaja gelmişti. Ancak öncesinde, Allen Ginsberg'in otel odasının kapısının altından arkadaşlarının yüzlerce dolarlık kokaninin olduğu zarf atmaları sonucunda, beatniklerin sürekli banyoya gidip çekmeleri neticesinde, röportaj felaketti. Yine de, Mohrt hepsini ayıltan bir şey söylemişti: Louis-Ferdinand Celine'i tanıyordu, bir görüşme ayarlayabilirdi. Celine özellikle Burroughs'yu etkilemişti. Ginsberg ve Kerouac'a Gecenin Sonuna Yolculuk'u okuması için veren de kendisiydi. Hepsi üzerinde özellikle de kendi üzerinde çok etkili olduğunu söylüyordu. Diğerleri yazınsal olarak etkilenirken, kendisi daha çok düşünce olarak etkilenmişti. Celine'in geleneksel biri olduğunu düşünüyordu, tıpkı kendisi gibi. Celine için Fransız edebiyat dergilerinde bir orta çağ insanı yorumları da yapılmıştı daha önce. Mohrt görüşmeyi ayarlamıştı. Tek yapılacak olan Celine'e telefon açıp zamanı belirlemekti. Allen Ginsberg çevirdi telefonu. Sesinizi duymak ne güzel, dedi Ginsberg. Celine'in sesi genç tınlıyordu, biraz çekingen gibiydi hatta. Celine duraksayarak Salı günü saat dörtten sonra herhangi anda... dedi. Böylece, 8 Temmuz 1958 tarihinde, Allen Ginsberg, William S. Burroughs, Paris merkezden trene binip güneydoğu Paris'e gittiler. Celine orada, eşi Lucette Almansor ile yaşıyordu. Seine nehrinin St Cloud'a doğru kıvrıldığı alanda bir villaydı. Paris'i yukarıdan gören bir manzarası vardı. Ginsberg ve Burroughs ön kapıya gelip kapıyı çaldılar. Kocaman köpekler gelip havladı kendilerine. Sonrasında Celine geldi ve karşıladı. Celine uzun boylu, 67 yaşında, kamburu çıkmış, ipince, gözleri parıldayan bir adamdı. Yaz olmasına rağmen kaşkol takıyordu. Kendisi, ilerlemiş yaşına rağmen aile hekimliği yapıyordu. Karısı bale dersleri veriyordu. Ancak fazla hastası yoktu. Yazarlık kariyerinde bir geri dönüş dönemindeydi. Yeniden basılan kitapları ve üzerinde çalıştığı taslak romanı vardı. Dergilerde sürekli röportajları çıkıyor, edebi anlamda sıkça görüşlerine başvuruluyordu. İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda yaşadığı sıkıntılarla Danimarka'ya kaçmak zorunda kaldığı günler geride kalmış gibiydi. Aslında tam olarak öyle değildi. Celine'in edebi anlamda önü hep kesilmişti. Kitapları öne çıkarılmıyor hatta yasaklanıyordu. Savaş sırasında, Nazi işgalinde işbirliği ve anti-semitizm ile suçlanmıştı. işin ilginci, Celine'in kitapları, Hitler'i ağır eleştirdiği için Nazi Almanya'sında da yasaklanmıştı. Naziler hakkında görüşlerinin Fransızlar hakkında görüşlerinden farkı yoktu. 1961 yılında bir röportajında şöyle demişti: Yahudilere karşı hiçbir şey yazmadım. tek söylediğim, -Yahudiler bizi savaşa itiyor- oldu. Onların savaşı Hitler'leydi ve bu da bizi ilgilendirmezdi. Mevzuya karışmamalıydık. Yahudilerin ikibin yıldır süren bir ağlama savaşı var ve şimdi Hitler onlara ağlayacak daha fazla konu veriyor... Celine, komünistlerden nefret ettiği kadar, liberallerden de nefret ediyordu. Onu insanlık iğrendiriyordu. Gerçek bir nihilistti. Olmaya ve öyle kalmaya devam edeceğim, Fransa'nın en zengin olmasa da en sevilmeyen kişisi olmayı sürdüreceğim. Tüm insanlığın toptan aşağılanması bana büyük keyif veriyor, demişti. Paris'te direnişçiler dairesini basıp yakıp yıkmıştı. Yazdıklarını da yok etmişti. Komşuları bile kendisinden çekiniyordu. Dolayısıyla cebinde kalan parayla Danimarka'ya geçti. Orada, iki yılı Fransız hükümetinin işbirliği suçlaması nedeniyle hapishanede olmak üzere altı yıl geçirip ülkesine döndü. İşbirliği suçlamaları düştü. Celine ve Burroughs kaldıkları hapishanelerden bahsettiler. Celine, bir ülkeyi ancak hapishanelerini görürseniz gerçekten tanırsınız dedi. Danimarkalıların nasıl tırsak olduklarını anlattı Celine. Burroughs'un uyuşturucu alışkanlığından konuştular. Celine, kitaplarında da kullandığı bir detayı anlattı: Batmakta olan bir gemide paniğe düşmüş yolculara morfin enjekte edip nasıl rahatlattığını."}
{"url": "https://futuristika.org/cengiz-algan/", "text": "Sivil itaatsizliğin fikir babası ABD'li yazar Thoreau'dur. Meksika savaşı sırasında konulan bir vergiyi ödemeyi reddeder ve hapse atılır. Hapiste ziyaretine gelen bir arkadaşı ona orada ne işi olduğunu sorar: Neden buradasın?. Ve sonraki yıllarda efsane olacak cevabını verir Thoreau: Sen neden burada değilsin?. Buradan esinlenerek yazdığı Sivil İtaatsizlik makalesi kendisinden sonra gelen çok sayıda ünlü 'pasif direnişçiyi' etkilemiştir. Bunlar arasında Gandhi, Tolstoy, Martin Luther King, Rosa Parks ve Marks'ın damadı Lafargue gibi simalar vardır. Çok kabaca söylersek yasalara veya idarenin politikalarına uymamayı, karşı koymayı öneren şiddet içermeyen, vicdani bir aktivizm biçimidir. Gandhi'nin İngiliz sömürgeciliğine karşı geliştirdiği açlık grevi vb içeren direniş ve Martin Luther King'in ABD'de başlattığı Sivil Haklar Hareketi en bilinen sivil itaatsizlik eylemleri arasında sayılabilir. Sivil itaatsizlik yasaların uygulanma biçimine bir itirazdır ama aynı zamanda hukuk devletine doğru bir eğilimi sergiler. Bu bakımdan sivil itaatsizlik adına yayılan eylemler kamuya açık, aleni, vicdani ve aynı zamanda siyasi bir eylem biçimidir. Türkiye'de de pek çok örneğini gördük. Son olarak yakın zamanda Kürt siyasi hareketi, adını da sivil itaatsizlik şeklinde duyurarak çeşitli eylemler gerçekleştirdi. Öncesinde çok sayıda açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerine tanık olduk. Bunlar protestonun ötesine geçen, hukuki sonuçlarına katlanmayı göze alan, barışçıl eylemlerdi. Greenpeace örgütüyle özdeşleşen kendini zincirleme eylemlerini de bunlara dahil edebiliriz. Bence Türkiye'de sivil itaatsizliğe en çok yaklaşanlar vicdani retçiler oldu ve olmaya da devam ediyor. Askere gitmenin zorunlu olduğu, üstelik toplum tarafından da bunun sıkı biçimde benimsendiği, deyim yerindeyse 'askere gitmeyene kız bile verilmediği' bir ülkede, tüm sonuçlarını bilerek ve göze alarak vicdani reddini açıklamak tam da sivil itaatsizliğin özüne uygun bir eylem biçimidir. Sayıları giderek artan vicdani retçiler Türkiye siyasetine sivil itaatsizliğin ne olduğunu öğretebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/cengiz-erdem-olumsuzluk-teorisi-ve-gilles-deleuze/", "text": "Cengiz Erdem'in yazdığı Ölümsüzlük Teorisi ve Gilles Deleuze metni daha önce Gonzo Corpus'un 5. sayısı olan Varoluşun O Karanlık Dehlizi: Ölüm içinde yer almıştı. Metnin gözden geçirilip, eklemelerle zenginleştirilmiş bu versiyonu Kült Gonzo Corpus Kitapları'nın ilk parçası olarak okura sunuluyor. Yüzyıl adındaki bu sıradışı kitabında Badiou yirminci yüzyılın sadece bir kıyımlar ve felaketler yüzyılı olarak anılagelmesine karşı çıkarak, söz konusu yüzyılın aynı zamanda bir yaratılar ve yeni yaklaşımlar yüzyılı olarak da okunması, okunabilmesi gerektiğinin altını çizerek, Brecht, Breton, Beckett, Pessoa, Mallarme gibi pek çok büyük sanatçı, yazar ve düşünürün, Gerçek tutkusu diye nitelendirdiği bir tutkuya sahip olduğunu öne sürer. Jacques Lacan'ın Hayali-Sembolik-Gerçek üçlemindeki Gerçek kavramını, yani bilinçdışını kasteden Badiou'ya göre Gerçek tutkusu, Lacan'ın da altını çizdiği üzere, bir nevi ulaşılmazın peşinde koşma eğiliminin hem sebebi, hem de sonucudur. Ulaşılmaz olanın insana çekici gelmesi ve arzunun kaynağını elde edilemeyene yönelik bir isteğin oluşturması ise Deleuze için geride bırakılması gereken bir arzulama biçimidir. Zira Deleuze'e göre arzulamak, ulaşılmaz bir arzu nesnesinin peşinde koşmaktan ziyade, doğrudan nesneler üreten etkin bir eylemdir. Bu hesaba göre bilinçdışının ulaşılmaz bir şey olmayıp, bilakis üretken arzuyu üreten bir boşluk olduğunu bilmiyorum söylemeye gerek var mı, ama gene de söylüyorum işte, belki vardır diye."}
{"url": "https://futuristika.org/cenotaph-kusulmus-genital-bolge-iltihaplanmasina-dair/", "text": ": Cenotaph, icra ettiği müzik türü gereği Türkiye'de pek fazla bilinmeyen ancak dünyanın çeşitli ülkelerinde tanınan, konserler veren Ankaralı bir grind core grubu, ilk dinlediğimde -Puked genital purulency albümünden- çok etkilenmiştim, hatta hala açar ara sıra dinlerim... Seneler sonra baktığımda Cenotaph çizgisinden taviz vermeden, müzikalite ve şarkı sözlerinde bana göre üst seviyelere ulaşmış, dünyanın pek çok yerinde konserlere katılan, parçalarına debut albümlerde rastlanılan, dünya ölçeğinde hatırı sayılır bir hayran kitlesi olan bir grup olma özelliğini hala devam ettiriyor, bunu neye bağlıyorsunuz. : Senin de söylediğin gibi çizgisinden taviz vermeme durumuna bağlıyorum, kendi stilimizi her albümde kendimizi tekrar etmeden geliştirmeye çalışıyoruz, bir albüm yapıp arkasından müzik türü değiştiren gruplardan olmadık, 1994'te grubu kurduğumuzda brutal ve extrem müzik sınırlarını zorlama mottosuyla kurmuştuk, her yeni albümde bunu geliştirmek için çalışıyoruz. Genelde yazdığımız sözler ve albüm kapakları ile CD içi görsel konsept birbirine paralel, albüm için seçtiğim konsept ne ise kafamda ona uygun sözler belirliyorum, ve çeşitli araştırmalar ardından sözler için gerekli malzeme, fikir ve düşünceler kafamda oluşunca sözlere aktarıyorum. İlham aldığım şeyler çok çeşitli, bir korku filmi olabilir, bir film sahnesi olabilir, okuduğum bir haber veya kitap olabilir veya kafamda yarattığım bir kurgu veya senaryo liriklere dönüşebilir, belirli bir kalıp yok. Evet o parça daha önce yazdığımız parçalara pek benzemiyor haklısın, albümün kapanış parçası yani outro'su olsun diye böyle bir parça yazdık, düşük tempolu yavaş bir parça, dinlerken transa sokması, ruh hali ve atmosferinden dolayı albüme koyduk, bir sonraki albümlerde bu tür denemeler parça içlerinde yada intro-outro tarzı şeylerde olabilir, parçaları oluştururken ki ruh halimizle alakalı tamamen. Müzikte herhangi bir handikaba yol açacağını düşünmüyorum, çünkü albümde 25 dakika full beyin kazımasından sonra bir kaç dakika yavaş ve atmosferli bir outro'nun bünyelere iyi geleceğini düşündük. Yurt dışında bağlı olduğumuz müzik şirketleri Sevared Records ve Coyote Records'un tabi ki yayınladığımız albümlerin dağıtımında ve daha çok dinleyiciye ulaşmamızda katkıları çok fazla, Rusya'daki şirketimiz 2008 ve 2010'da iki kez tüm Rusya'yı kapsayan yirminin üzerinde şehirde konser vermemizi ve turlamamızı sağladı Rusya'da, Avrupa'daki konser ve festival teklifleri ya direk bizimle kontağa geçmeleri sayesinde yada bizim onlarla kontağa geçmemizle oluyor, genelde yurt dışında çaldığımız konserlerdeki tepkiler harika. Albümlerimizi almış dinlemiş ve müzik için oraya gelmiş kitlelerden oluşuyor genelde gelen seyirciler, bu açıdan gayet güzel. Kaburga Zine, Sayı 3'de yayımlandı, burada kısaldı ve düzenlendi."}
{"url": "https://futuristika.org/cep-telefonu-romanlar/", "text": "Japonya'da 2000 yılıyla başlayan yeni trend cep telefonu ile roman yazmak ve bunları diğer insanlarla paylaşmak. Cümleler kısa mesaj formatında yazıldığı için karakter ve manzara anlatımları biraz kısıtlı kalıyor. Ancak bu ne yazarlar ne de okuyucular için bir sorun oluşturuyor. Zaten genelde bu tarzın okuyucuları genel olarak daha önce kitap okumamış gençler. Yazarlar da önceden kitap yazmadıklarından pek sorun yok gibi görünüyor. Bu yazar kuşağının yıldızlarından Rin ilk romanı Eğer Seni üniversiteye başladığı ilk altı ay içinde yazmış. Rin her gün yazdığı bölümleri popüler bir internet sitesine gönderiyormuş. Sadık okuyucusu olan yakın arkadaşlarına ise dosya şeklinde mesaj atıyormuş. Bu şekilde ünü git gide artmış. Yeni fenomenin çıkışı da böyle başlamış. Cep telefonlarında hikayeler yazan gençler daha sonra bu yazdıklarını popüler bir internet sitesine yollamaya başlamış. Okuyucular meraklarını cezbeden hikayelerin devamları için sabırsız bir şekilde beklemeye başlamışlar. Sonunda da cep telefonu romanları furyası bütün ülkeyi sarmış. Cep telefonu romanlarının ilk zamanlarında dosya ve mesaj trafiği faturalara da yansımış. 1000 dolar civarında gelen faturaların sonunda cep telefonu operatörleri dosya transferlerini bedava yapmış. Bu işe en çok sevinenler fatura sahipleri ve bu tür romanların editörleri. Bu sayede yazarları artık daha geniş kesimlere ulaşabiliyor. Şimdilerde ilk zamanlar telefonlardan ve bilgisayarlardan okunan romanlar ciltlenip normal kitap haline getiriliyor. Bu sayede yazarlar eserlerini kaç kişinin aldığını da öğrenebiliyor. Rin'in 142 sayfalık romanı şu ana kadar 400 bin kopya satmış. Bu Japonya ortalamasında çok iyi bir satış rakamı. Zaten geçen senenin en çok satan on kitabından beşi cep telefonu romanlarına ait. Kimi yazarlar ise hikayelerini kitaplaştırmadan da para kazanıyor. Sitelerine bedava bağlantı olan yazarlar gibi aylık bir veya iki dolar isteyenler de mevcut. Yazarlara esas geliri sitelerine koydukları reklamlar kazandırıyor. Merak edilen bir soru ise bu romanların bilgisayarda yazılıp yazılamayacağı. Çoğu yazarın görüşü daha uzun satırlara sahip olduğu için bilgisayarlarda yazılacak cümlelerin anlaşılacağı yolunda."}
{"url": "https://futuristika.org/cesar-vallejo/", "text": "Cesar Vallejo, avangard modernist şiirin sıradışı isimlerinden sayılır. 27 ocak 1931 tarihinde bir Madrid gazetesinde yayımlanan röportaj, şairin bilinen, günümüze ulaşan tek konuşmasıdır. İçeriği çok güçlü olmasa da, şairin tek röportajı olması nedeniyle önemli olan metni buraya alıyoruz. Röportajın yayımlandığı gazete, Cumhuriyetçi İspanya'da önemli bir yayındı. 1939 yılında yayın hayatı sona erdi. 1892-1938 yılları arasında yaşayan Cesar Vallejo, ülkesinde sokak gösterilerine katıldığı için 1920'de tutuklanıp hapse girdikten sonra 1923 yılında Paris'e gelmiştir. SSCB'yi üç kez ziyaret etmesi dışında tüm yaşamını Avrupa'da geçirmiş, arada İspanya'da yaşamış ve tekrar döndüğü Paris'te ölmüştür. İspanya'da cumhuriyetçilere etkin biçimde destek olan Vallejo, devrimci-mistik şiirler yazdı. Kara taş, ak taşın üzerinde, İnsanları çocuklara bölen öfke gibi şiirleriyle bilinen Vallejo, 1938 yılında açlık grevine girip yaşamını nihayete erdirmiştir. Öldüğünde yanında sevdiği bir kadın olduğu söylenir. Peru asıllı Vallejo, röportaj sırasında Paris'den Madrid'e geçmiştir. Bilmem. Kitabımı yayımladım. Burada savaş sona eriyordu. Bilemiyorum. Modernist şiir diyebilirsiniz. İspanyol modernizmine eklenmiş şiirler denebilir geleneksel bir bakış açısıyla. Gerçi, gerekli Amerikanizmlerle de kaplanmıştı. Sevgili Andean Rita, tam da şu an ne yapıyordur, Sevgili Vallejo, her şairde oldukça önemli olan bir şey hissettim. Ne şairlerde ne de düzyazı yazarlarında bile anlamı olmayan o duyarlı değişim: Tatsız içki. Duyarlılık beni takıntılılık noktasına kadar ilgilendiriyor. Şu sıralar bugünlerde en çok neye arzu duyduğumu soracaksanız, şu olabilir: her bir rastlantısal kelimeyi buharlaştırmak, saf anlatımı serbest bırakmak, ki bugün, her zamankinden çok, isimler ve fiillerde aranmalıyız... Hele de dilden vazgeçemeyeceğimizi düşünürsek! Trilce'nin bir anlamı yok. Tüm çabama rağmen, değecek bir isim bulamadım. Bu nedenle bir tane uydurdum: Trilce. Güzel ama değil mi? Geriye dönmedim... Trilce. 1923 yılında, Trilce yayımlanmadan bir yıl önce. Bir tanesine bile değil. Lima bir başka alemde. Tabii ki bir merak vardı ancak orada oldukça karanlıktaydık diyebilirim. Kara habercilerden sonra kesintisiz bir akıştı. İspanyol klasiklerinde oldukça piştim. Ancak dürüstçe, inanıyorum ki şair, dilin tarihinde kendi anlatımını n adım adım peşinde sezgisel bir kavrayışa sahiptir. Pek az. Söylemeye gerek yok, yazarları takip etmeyi denemedim. Nihayetinde Şilili Vicente Huidobro ve İspanyol Juan Larrea ile tanıştım. Mampar isimli bir oyun. Yeni bir şiir kitabı."}
{"url": "https://futuristika.org/cesur-yeni-dunya/", "text": "Y azının icadından beri dünya daha kolay dönüşebilecek, yakın-uzak geleceği tasarlanabilecek bir seyirle dönmeye devam ediyor. Tarih boyunca insan, doğa başta olmak üzere dünyaya dair bir etkileşim içinde. Bunu takiben keşifler dünyanın daha büyük bir yer olabileceğini göstermiş, icatlar dünya nimetlerinin şekillendirilebileceğini kanıtlamış, bilim sistematik ve sınanabilir bir yolla paradigmalar sunmuştur. Bugün var olan birçok sosyal ve teknolojik yapı dün imkansız, kimi ırklarca şeytan, yer yer korkunç sayılabilecek ütopyalardı. Aldous Huxley Cesur Yeni Dünya'yı insanoğlunun uzakta bir yerde ulaşacağı geleceği, bugünün gerçeküstü sayılabilecek dününe paralel bir temel ile kurguluyor. Romanın yazıldığı dönemin siyasi, sosyal ve ekonomik koşulları kurgunun temelini oluşturuyor. Roman Büyük Ekonomik Buhrandan sonra kurulan Cesur Yeni Dünya'nın insanlarının nasıl üretildiğini anlatarak başlıyor. Cesur yeni dünya' nın kendi bütünlüğü içerisinde yaptığı gelecek tasvirlerinin temel motivasyonu kırılmaz ve değişmez bir istikrar. Bu istikrarda Henry Ford'un uygarlığımıza kazandırdığı seri üretim kavramından alınan ilhamla ilerliyor. Sadece ürünlerin değil, insanlığın da seri üretimi. Taşınabilir bantlarda şişelenmiş insan embriyolarının işlenerek doğuşu, yani şişeden alınışı ve enbaşından ölümüne dek yaşamları planlanmış. Bu insanlar fabrikaya dönüşmüş bir toplum yaşantısının içerisinde bir dişli olarak yer alıyorlar. Ancak bu insanlar dişli olarak süren hayatlarından oldukça mutlu olmaya şartlandırılmış durumdalar. İnsanlığın temel dert kaynaklarının hepsi yok olmuş durumda. Çıkabilecek ufak tefek sorunlar ise yasal uyuşturucularla önleniyor. Sefalet yok, açlık yok, ölüm korkulacak bir şey değil, kimse hastalanmaz, sex sıradanlanmış ve herkes tarafından yapılıyor. Bu yeni dünyanın en büyük sloganlarından biri herkes herkese aittir herkes herkesle birlikte olur, sevgili olmak, evlilik, aşk gibi kavramlar yok. Herkes mutlu, şayet her hangi bir problem varsa da 'soma' bunu çözer. Kimse mutsuzluğun ne olduğuna dair bir deneyimlemeye sahip değil bu nedenle mutluluk da alt metni dönüşmüş bir kavram. Her bireyi kendi içinde eşsiz olarak değerlendirebilmemizi sağlayan öznellik, bireyin somut ve soyut mahremiyeti söz konusu değil. İç dünyası teknik bir biçimde inşa edilmiş ve emsalleri yoluyla ifşa edilmiş, meşrulaştırılmış. Tüm süreçleri, misyonu ve sınırları belirgin bireylerin sosyal çevreleri de sadeleştirilmiş. Bu dünyanın insanları kendi yanlızklıklarını algılayamayacak kadar yalın bir zihniyetin hapishanesindeler. Bugün küreselleşme, modernleşme söylemleri ile dönüşen, yoğunlaşan, kalabalıklaşan dünyamızın paralel bir tekdüzeliğe doğru yol aldığını söylemek bu distopya yazılmış olduğu için çok da zor gelmiyor. Birçok insan standart bir idealin farklı basamaklarında bir sonraki basamağa erişebilmek için yapması gerekeni yapıyor. Kapitalizmin bize öğrettiği sıralama bunun olabileceğini söylüyor. Birçok devlet liberalizmin kapitalist versiyonları ile bu savı doğruluyor. Ben basamakların çoğunluk için sadece genişletilip, basamaklar arası kat edilecek yolun uzatıldığını düşünüyorum. Bizim dünyamızda insanları motive ederken uyuşturucu yerine kullanılansa bir dizi söylem ve bir basamak fark atabilmek şerefine nail olmuş birkaç aile dostu çocuğu ve komşunun yurtdışında bir bankada çalışan, bize göre büyük kendi çevresince orta standartlarda yaşayan kızı ya da oğlu. Medyanında desteğiyle, kitle imalat fabrikalarımız, doğumdan itibaren bireyleri kendi çevreleri, biraz yetenekleri, psikolojik danışman ve rehber öğretmenlerinin tahmin ve takviyeleri ile basamakların birinde bir ömürlük gezintiye bırakıyor. Tıpkı cesur yeni dünyada insan'a dair çeşitlilik adı altında değerlendirebileceğimiz birçok kavramın tektipleştirildiği gibi. Thomas Hobbes, j. j. Rousseau ve J. Locke gibi devlet'i yapay bir varlık sayan düşünürlere göre başlangıçta insan toplulukları doğal durum adı verilen bir şekilde yaşıyorlardı."}
{"url": "https://futuristika.org/cevdet-erek-sahil-sahnesi-sesi/", "text": "Çok Sesli sergisi sanatçılarından Cevdet Erek, müzenin 10. yılı için düzenlenen ilk sergi olan Komşularda aynı konum ve biçimde gösterilen Akla Kara ve sonradan eklenen SSS üzerine sohbet etmek için İstanbul Modern'de ziyaretçilerle buluşuyor. Sanatçı etkinlikte, aynı yıl içinde düzenlenen iki serginin kendi çalışması özelindeki etkileşimi üzerine konuşacak ve Akla Kara düzenlemesini tartışmaya açacak. Bu etkinlikle, SSS kitabının geçtiğimiz günlerde yapılan Arapça baskısı üzerinden başka icracıların performansları ve grup performansının notasyon olasılıkları üzerine de tartışılacak ve gönüllüler ile bir performans denemesi gerçekleştirilecek. Çok Sesli sergisi sanatçılarından Cevdet Erek, müzenin 10. yılı için düzenlenen ilk sergi olan Komşularda aynı konum ve biçimde gösterilen Akla Kara ve sonradan eklenen SSS üzerine sohbet etmek için İstanbul Modern'de ziyaretçilerle buluşuyor. Sanatçı etkinlikte, aynı yıl içinde düzenlenen iki serginin kendi çalışması özelindeki etkileşimi üzerine konuşacak ve Akla Kara düzenlemesini tartışmaya açacak. Bu etkinlikle, SSS kitabının geçtiğimiz günlerde yapılan Arapça baskısı üzerinden başka icracıların performansları ve grup performansının notasyon olasılıkları üzerine de tartışılacak ve gönüllüler ile bir performans denemesi gerçekleştirilecek."}
{"url": "https://futuristika.org/ceviri-ve-donusturme/", "text": "Çeviri ve Dönüştürme: Üç Perdede Gündelik Hayat Üzerine Düşünceler'in temelindeki ikilem; bilinç eşiğinde, tekrarlayan, hipnotize edici ve eve dair günlük davranışları, performanslarla yüceltmenin yanında; izleyici ve katılımcıların, kuşaklar boyu ortak hayal ve arzulara tanıklık eden, idealleştirilen bir simge olagelen evin, neden git gide daha sinsi ve yaygın bir kaygının mekanı haline geldiğini sorgulamalarını istiyoruz. Bu alanın kendine özgü vasıflarını fark ederek onu, sanat aracılığıyla, nasıl güçlendirebileceğimizi inceleyen üç perdelik bir bütünün ilk kısmı. Bu çalışma aracılığıyla keşfettiğimiz üzere, gündelik olan, cennetsi bir saadet fikrinden ziyade, türün sağlık durumunun etkili bir göstergesi, dış kabuğunun barometresi."}
{"url": "https://futuristika.org/cevirmen/", "text": "Yayınevini bir gün önceden aradığımda Nevzat Bey paranız hazır demişti, o yüzden sabah evden çıkarken bizimkilere yerli yersiz vaatlerde bulundum. Vaat dediklerimde ne ki? Anneme Gözlüğünü tamir ettireceğim, hanıma Kıyma getiririm, toruna Oyuncak alacağım mutlaka... Nevzat Bey ne anlasın halimden, o bunları vaatten bile saymıyordur belki de, koskoca yayınevi müdürü... Ama işte, malum biz sonuçta garipçe insanlarız, hayallerimiz de, hayalleri olanlarımıza vaatlerimizde dünyalarımız kadar önemsiz ve küçük. Hem parayı alabilsem botumun yarıklarını da diktirebilecektim. Hava yağmurlu olmasa, o romatizmalarımın başlangıç noktası lanet yarıklar bu kadar bela açmazlardı başıma. Önümüzde kış malum, üste başa bakıma yavaş yavaş başlamak gerek. Hatırlıyorum bizim Yaşar'ın -Allah rahmet eylesin- Ankara'da, Rüzgarlı Sokak'ta bir yayınevi vardı. İçeri girdiğimizde etraf mürekkep kuyusu gibi kokardı. Üstüne üstlük damağı kurutan kağıt hamuruyla hemhal havası, azıcık ışık, sere serpe koliler, her noktada bir avuç toz... Bir babası vardı gözleri şaşı ki okuma yok yazma yok! Evladımın işletmesi diye baş köşeye kurulur, içi geçtikçe horul horul horlardı garipceğiz. İçeride yığın yığın kitap hepsi saman kağıdından, kapakları aynı renk, her biri birbirine benzer... Bir çay ne haddine! Çoğu zaman Yaşar'ın elinde avucundakini ya kat sahibi, ya matbaacı alırdı da güzelim öğle yemeğini ekmek peynirle geçirirdi ki o da veresiye. Bizim hanım olsa atlardı hemen O zamanlar tadı vardı her şeyin... diye ama o kadar basit değil. Şimdi ne kadar karmaşık, ne kadar birbirine girmişse her şey, o zamanda göksüz bir çöl gibi sadeydi yaşam. Öyle sadeydi ki bazen birbirimize besleyecek kin bulamazdık. Birine gönül düşürsek gönlünü edeceğimiz iki kelam gelmezdi dilimize. Şimdiki gençler aşık olmayı bile öğrendiler ki bu yüzden aşk romanları artık yazılmaz, yazılsa da satılmaz oldu. Nevzat Bey beni biraz uzun süre bekletince işin ciddiyetine kanaat getirdim, herhalde paramı vereceklerdi. Koskoca müdür ödemememi yapmayacak olsa neden bekletsin beni o kadar süre. Sekreter kıza telefonla bildirip beni yanına çağırınca heyecanla ayağa dikildim. Bir acemi er edasındaydım ki kızcağız yadırgadı heyecanımı, tatlı dudaklarıyla tebessüm etti. Şimdiki kızlar gerçekten güzel. Haaa hakkını yemeyeyim bizim zamanımızın güzellerinin simaları daha güzeldi ama sadece sima ile biter mi iş? Şimdikilerin simaları güzel olduğu gibi, yürüyüşleri de bir ayrı asil, konuşmaları bir ayrı işveli, gülüşleri bir ayrı tatlı. Bunlar yaşamak, yaşamı tatmak için soluk alıp veriyorlar. Bizimkiler sadık bir koca, sağlıklı iki çocuk, iki göz oda, bir tabak çorba için yaşarlardı. Amacını güzelleştirince insan, yüzü bir ayrı parıldıyor demek ki. Allah razı olsun Nevzat Bey odasına ne zaman girsem beni saygıyla karşılar. Sandalyeye oturunca halimi hatırımı sormadan lafa başlamaz. Çoğunlukla güleçtir yüzü. Modern yönetici işte, yüzü yumuşak işi sert! Bizim amirlerimiz barutu üzerinde gülle gibilerdi ki selam versen bir küfür, selam alsan yüz zehir. Geçinip gitmekteyiz işte hocam, iş güç, hır gür. Sebebi ziyaretim malum evladım. Oturup muhabbetini tatmak isterim ama şu benim ödemeyi bir zahmet yapsan da öğlen servisini kaçırmadan evime varsam. Aceleniz ne hocam, birer çay içelim öyle müsaade veririz. Taa çocukluğumdan beri kötü huyumdur. Başkasının evinde, yurdunda, odasında, bir garip huzursuzluk çöker üzerime. Karşımdaki ablam, kardeşim olsa zerre fark etmez. Sanki çıplakmışım gibi utanır, yetim çocuklar gibi ezilir büzülürüm. Diyemedim de işte Nevzat Bey'e Neyime benim çay kahve...! Zaten öğleden sonra ayaz başlayacak. Hem nedense şimdiki gençlerin muhabbetleri pek açmaz beni. Böyle o kendine güvenleriyle kabarıp, hızlı hızlı, daha anlamını bilmediğim kelimelerle konuştuklarında sanki iki el boğazıma yapışır, göğsüm daralır, Firavun'un karşısındaki Musa Peygamber gibi olurum. O delicesine sevdiğim çay bile acır, tuzlanır. Pencere macunu gibi gırtlağıma yapışır. Ne yaptın evladım? Ben kırk bir doğumluyum. O kadar genç gösteriyorsam teveccühün. Akıbeti belli değil mi oğlum paranın? Vereceğim demiştiniz. Yanlış anladınız evladım, yani ben paramın üzerine yatacağınızı düşünmüyorum tabi. Yatmayız efendim yatmayız, merak etmeyin siz. Hayatımda kendi başıma kendi dilimden belalı bir düşman daha görmedim. Ne gereği vardı şimdi içimdeki şüpheyi böyle açıklamanın? O kadar yıl bıraktım gerimde, yine de şu patavatsızlığımdan arınamadım. Ne yapıp bir çuval inciri ziyan ettim bilmem ama Nevzat Bey hışımla telefonunu kaldırıp sekreter kızı çağırdı. Benim çevirilerimi yayından çekmelerini istedi. Moralim öylesine bozuldu ki asaleti elden bırakmama adına bir laf söyleyemedim. Yani asalet dediysem ben öyle ağa paşa çocuğu değilim. Niğdeli bir garip marangozdu Saman Pazarı'nda gariban babam. Ama iyi kötü okumuş adamız, kötü bir laf çıkmasın, mütenezzil sanmasınlar şahsımı diye sustum. Sinirli müdürle konuşan sekreter kızın bakışları nokta nokta oldu yağdı üstüme. Nedense o an canım sıcacık bir bardak boza ile şöyle bir avuç sarı leblebi istedi. Beş dakika boyunca Nevzat Bey'in odasında bir şeycikler yapmadan oturduk. Ara sıra çerçevesiz gözlüklerinin altından sert sert bakıyordu Hadi kalk git! ama ne bileyim. Ben kararını değiştirir diye bekledim. Sonra sabredemedim. Hocam, yayınevimiz prensipleri gereğince muhataplarından sadece mesleki değil sosyal liyakat da bekler. Merak etmeyin hepsi arşivimizden çıkartılarak tarafınıza kargo yoluyla iade edilecektir. Ne diyeceğim bilemedim. Yine asaleti elden bırakmadım ağır ağır kalktım, hayırlı günler diledim ve çıktım. Cebimde iki lira vardı; biri dolmuş için, diğerinin akıbeti ne olacak nereden bileyim? Dolmuş, adından ziyade bomboştu. Yollar çamur, mırıl, pislik... Kim mecbur değilse çıkıp gezer bu havada? Bizim zamanımızda çamurdan her nokta derin bir bataklık halini alırdı. Şimdi çamur az ama nedir o ızgaralardan taşan sular öyle! Minik birer derecik hepsi... Ama bizim gençliğimizde at pisliği birer virgül gibi yapışırdı kaldırım kenarlarına. Hele geceyse ve görmediysen, bileğine kadar pislik... Neydi o öyle sarı sarı? Hatırlarım annem ne beddua ederdi dilinin kötü tarafıyla arabacılara... Ne küfürler ana avrat, ne küfürler hoyrat mı hoyrat! Şimdiki kadınların ağızlarına bu kelimeleri yakıştıramazsınız."}
{"url": "https://futuristika.org/ceza-somurgesi/", "text": "Öykü Fransızca konuşulan bir sömürgede geçmektedir. Eski bir asker olan mahkum, büyüğüne saygısızlık ve hakaret suçuyla idama mahkum edilmiştir. Sömürgenin eski komutanın tasarladığı ve yaptığı, suçluyu vücuduna suçunu kazıdıktan ve 12 saat boyunca acı çektirdikten sonra öldüren bir makine düzeneği öykünün temel konusunu oluşturmaktadır. Sömürgeye, bu cezalandırma sistemi hakkında görüş bildirmesi için, sömürgenin yeni komutanı tarafından bir uzman davet edilir. Makinenin ve bu sistemin eskiden beri uygulayıcısı ve hayranı olan subay, uzmana makineyi tanıttıktan sonra bir uzman olduğu için bu cezalandırma sistemini uygun bulduğunu söylemesini ister. Ancak öykünün başından beri, bu sistemi uygun bulmayan uzman bunu yapamayacağını söyler. Bunun üzerine subay, mahkumun serbest bırakılması kararını verir çünkü kendisiyle özdeşleştirdiği makine ve cezalandırma sisteminin yeni komutan tarafından, uzmanın olumsuz görüşü üzerine hemen kaldırılacağını anlamıştır. Subay, kendisini bu makine de öldürme kararı alır. Subayın içerisine girmesi ile makine bozulur ve subayı hemen öldürür. Kafka'nın yapıtlarında iktidarın ya da süper egonun dilini bilmeyen bu nedenle iletişim kuramayan karakterlere hep rastlarız Ruhbilimsel yöntem açısından öykünün çözümlemesine baktığımızda özellikle bastırılan bazı duyguların savunma mekanizma oluşturması ve sembol kullanımı ön plana çıkmaktadır. Ölüm makinesinde, mahkumun bağırıp dilini ısırmasını engellemek için makinenin bir parçası olan yatağın baş ucunda keçeden yapılmış bir tıkaç bulunmaktadır. Öyküde, subayın 'bağırıp dilini ısırmasını engellemek için yapılmıştır bu' tanımı çok ilginçtir, bu gerçekten düzenek mahkumun dilini ısırmasını engellemek için mi yoksa mahkumun makinenin verdiği acı dışında bir acı çekmesini engellemek için midir? Ayrıca mahkuma ilk iki saatten sonra istediği kadar su da verilmektedir. Ve bu subay tarafından bir düzeneğin, suçluya su verecek kadar insancıl olduğuna yönelik bir ifadesi ile belirtilmektedir. Mahkumun dilini ısırmasını engellemek ya da istediği kadar su içmesini sağlamak, subayın, kişileri bu şekilde öldürmeden duyduğu psikolojik rahatsızlığını bastırmasına yardım eden bir savunma mekanizması geliştirdiği şeklinde yorumlanabilir. Öykü de uzmanın, sıcak havada üniforma giyen subaya, rahatsız olup olmadığına yönelik sorusu subay tarafından, üniformanın vatanını, vatan toprağını hatırlattığı şeklinde cevaplanır. Buradan, subay tarafından üniformanın vatanın bir sembolü olarak görüldüğü ve bu sembol bağlamında üniformaya verdiği önemin içeriği anlaşılmaktadır. Söylem analizi açısından öykünün çözümlemesine baktığımızda, özellikle subayın, mahkumun ve askerin kişisel özellikleri ve makineye, makine tarafından temsil edilen sisteme olan hayranlığı önem taşımaktadır. Öykünün başlangıcında mahkum, saçı başı dağılmış, ağzı açık bir aptal olarak tasvir edilmektedir. Mahkum, nöbet başında uyuduğu ve bu nedenle kendisini kırbaçlayan amirine, hakaret ettiği için idama mahkum edilmiş eski bir askerdir. Fransızca bilmemesi sömürgeci devletin vatandaşı olmadığını göstermektedir. Yani mahkum, öyküdeki iktidarın dilini bilmemektedir. Kafka'nın yapıtlarında iktidarın ya da süper egonun dilini bilmeyen bu nedenle iletişim kuramayan karakterlere hep rastlarız. Dava romanında Josef K. mahkemenin, Yargı öyküsünde oğul Georg babasının dilini anlamamaktadır. Öyküdeki, mahkum, serbest bırakılsa bile kaçmayacak, idam saatinde çağırılırsa hemen dönecek bir kişilik olarak yani 'uysal bir köpek' olarak tanımlanmaktadır. Mahkumun kişiliği, Frankfurt Okulu'nun araştırdığı otoriteryan kişilik tipine çok uymaktadır. Otoriteryan kişiler gibi, mahkum sistemi, otoriteyi o kadar içselleştirmiştir ki kaçabileceğini, sistemin dışına çıkabileceğini hayal bile edemeyecek bir kişi olarak sunulmaktadır. Zaten öykünün sonunda, askerin ve serbest bırakılan eski bir asker olan- mahkumun sistemin dışında yani onlar için kararları veren birilerinin olmadığı bir durumu tasavvur edemedikleri belli olmaktadır. Şöyle ki mahkum ve ölen subayın verdiği emirlerle kendini var edebilen asker, lider olarak uzmanın/yolcunun peşine takılırlar. İzleyecekleri biri olmadan yaşama imkanları yoktur sanki! ... mahkum, serbest bırakılsa bile kaçmayacak, idam saatinde çağırılırsa hemen dönecek bir kişilik... Öykünün baş karakteri olan subay, eski komutanına, onun kurduğu sisteme ve bu sistemin bir yansıması olan idam makinesine sıkı sıkıya bağlıdır. Subayın 'eşsiz bir alet' dediği makine duyduğu hayranlık öyküde sık sık dile getirilmektedir. Subay eski komutanına karşı da büyük bir hayranlık beslemektedir. Eski komutanın sömürgede kurduğu teşkilatlanmanın/sistemin sağlamlığına o kadar çok inanmaktadır ki, yeni bir komutanın bu sistemi değiştiremeyeceğine en azından uzun süre değiştiremeyeceğine inanmaktadır. Subayın görevi ölüm makinesini çalıştırmak, herhangi bir sorun çıktığı zaman makineyi tamir etmektir. Aynı zamanda idamı izlemek üzere gelen yolcuya makinenin nasıl çalıştığı konusunda detaylı bilgiler vermektedir. Bu sırada yeni komutanla birlikte sistemde oluşmaya başlayan değişiklikleri de anlatmaktadır. Subayın makineye olan düşkünlüğü o kadar fazladır ki yolcunun bu konu dışında soru sormasına ya da yolcunun dikkatini çekecek herhangi bir şeye tahammül edememektedir. 'Suçtan şüphe edilmez' ilkesine bağlı olduğunu belirten subayın gözünde mahkuma bir açıklama yapmaya gerek yoktur. Mahkuma itiraz hakkı verilmesi ve cezasının ne olduğunun- ne de olsa bunu vücuduna yazılınca öğreneceği için- açıklanması gereksizdir. Makineye hayran olan subay, her hangi bir idamda altıncı saatten sonra mahkumun yüzüne gelen aydınlığı görünce kendisini makinenin suçu vücuda yazan parçası olan tırmığın altına atmak istediğinden bahsetmektedir. Eski günlere özlem duymaktadır. 'İdam merasimlerine' herkesin katıldığı günlere hayranlık ve özlem duymaktadır. Çok kalabalık olan idam merasimlerin de, komutanın emri ile daha iyi görmeleri için çocukların öne aldığı günlere. Mahkumları tırmığın altına yatırdığı ve bu görev kendisine verildiği için gururlandığı günlere. Onun için bu makine ve bu sistem olmadan yaşamanın anlamı yoktur ve o kadar özdeşleşmiştir ki makineyle birlikte yok olurlar. Öyküde bu şekilde tasvir edilen subay Eric Hoffer'un betimlediği kitle insanı çok benzemektedir. Subay da kitle içerisinde yer alan kişi gibi görevine bağlı, hatta o görevi hayatının anlamı kabul etmektedir. Hoffer'un yorumladığı kitle insanı da, liderine bağlı, şimdiyi yaşamayan bir kişilik, geçmişte gördüğü güzel günlerin duyguları ile yaşayan, geleceği de o günlerin tekrarı olabilir diye seven birisidir. Kitle içerisinde varolduğuna inanan ancak kitlenin onun bireyselliğini yok ettiğinin farkında olmayan bir kişiliktir. Tıpkı öyküdeki subayın eski sistemle varlığını değerli görmesi ve eski sistemin kalkacağını anladığı anda kendini yok etmesi gibi. Makine subay tarafından 'sanatsal' bir yapı olarak tanımlanmaktadır. Aynı zamanda subay tarafından makinenin tırmığı insan vücuduna benzetmektedir. Makinenin tırmık bölümünü insan vücudu ile karşılaştırarak tasvir etmektedir. Subayın gözünde makine o kadar değerlidir ki, makinenin çalışması ile ilgili bilgileri komutanın vermesi gerekliliğine, eski komutanın böyle yaptığını ancak yeni komutanın bu görevini ihmal ettiğine, inanmaktadır. Çünkü aslında makine sistemdir ve onu sistemin en büyük görevlisi takdim etmelidir! Subayın makineye verdiği değer onu insan ile özdeş tutması modern zamanın ürünü olarak yorumlanan meta fetişizmin bir yansımasıdır. Frankfurt Okulu temsilcilerinden Horkheimer ve Adorno'nun Aydınlanmanın Diyalektiği eserlerinde ya da Eric Fromm bir çok eserinde vurguladığı gibi, tıpkı subay gibi, modern zaman insanları putperestlere benzemektedirler çünkü kendi elleri ile ürettiklerine tapmaktadırlar. Subayın makine olan düşkünlüğü günümüz insanının tüketim ürünlerine olan düşkünlüğünün kurgulanmış bir gösterimi olarak yorumlanabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/chabrol/", "text": "Claude Chabrol Paris'te seksen yaşında öldü. Orta sınıf bir ailede büyümüştü, sinemaya gönül düşürmeden önce hukuk okusa da, sonrasında Fransız yeni dalgasının öncülerinden François Truffaut, Jean-Luc Godard ve Eric Rohmer'le tanışınca, bu ilginç dörtlü, 1950'ler sonunda sinemada gerçekleşen değişimin öncüsü oldular. Chabrol, aklı başında her insan evladı gibi Alfred Hitchcock hayranıydı. 1958 yılında çektiği ilk filmin parasını, Chabrol'un zengin karısı karşılamıştı: Le Beau Serge. Filmlerinde burjuvaziye ve ahlak anlayışına saldırdı. Bunları yaparken filmlerinde yer alan gerilim atmosferini Hitchcock etkisiyle yarattı. Chabrol filmlerinde genelde bir kurban ile peşine düşmüş katil gözükürken, izleyici katile kızmak ya da nefret etmek bir yana, sempatiyle yaklaşır. Katil, çünkü bir anlamda toplumun onu ittiği noktadır. Gerçekleşen suçlar, toplumun ikiyüzlülüğünün sonucudur. Herkesin bir nedeni vardır. L'Oeil du malin, Le Boucher, Que la bete meure ve La Ceremonie örnek olabilir. Öte yandan, Madame Bovary uyarlamasında da orta yaş krizi yaşayan kadın tedirginliğini benzer bir atmosferde yansıtmıştır. En son, 2009'da başrolünde Gerard Depardieu olan Bellamy ile sinema filmi çekmiş oldu. Arada sık sık televizyon film ve dizisi de yapardı. 1930 doğumlu yönetmen, 12 Eylül'de hayatını kaybetti. Provakatif, lümpen toplumcu anlayışı lanetleyen filmleri ve ruhu ise yadigar."}
{"url": "https://futuristika.org/chantal-hakkinda-her-sey-filmmorda-chantal-akerman-toplu-gosterimi/", "text": "Kadınların deneyimlerini, ürettiklerini ve hayallerini sinemayla, yine sinemada paylaşan Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali bu yl 14. yaşını kutluyor ve Kadın Dayanışması Yaşatır temasıyla yola çıkıyor. Bu yılın festival programında 30 dilden 70'i aşkın filmin seyircilerle buluşması planlanıyor. Festivalin toplu gösterim bölümünde bu yıl öne çıkan programlardan biri ise Chantal Akerman Toplu Gösterimi: Chantal Hakkında Her Şey. 5 Ekim 2015 günü hayata veda eden feminist sinemanın ustalarından Belçikalı yönetmen Chantal Akerman festivalde özel bir bölümle anılıyor. İstanbul Modern işbirliği ile yapılan Chantal Akerman toplu gösterimi Chantal Hakkında Her Şey, yönetmenin Türkiye'de bugüne kadar yapılmış en geniş retrospektif olam özelliğini taşıyor. Chantal Akerman, henüz 18 yaşındayken yaptığı ilk filmi Patlat Şehri / Saute Ma Ville ile kadınlara dayatılan kimlik ve mekanların uçuculuğunu, Jeanne Dielman ile bir kadının rutin içi mesaisinde cinayetle yemek pişirmenin aynı dehşete sahip olabileceğini, kişisel olanın politik olduğunu gösterdi. Programda, bir anne kızın birlikte var olma mücadelesini anlattığı Yarın Taşınıyoruz / Tomorrow We Move, annesiyle olan ilişkisini anlattığı No Home Movie, son kurmaca filmi Budala Almayer / Almayer's Folly, Proust'tan uyarladığı Tutsak / La Captive'in de içinde bulunduğu 15 Chantal Akermanfilmi izleyiciyle buluşacak. 12-20 Mart'ta İstanbul'da Pera Müzesi, İtalyan Kültür Merkezi, Aynalı Geçit ve İstanbul Modern'de sinemaseverlerle buluşacak olan festival, İstanbul'un ardından 26-27 Mart tarihlerinde Hatay'da olacak. 2-3 Nisan'da Adana'ya, 9-10 Nisan'da Bodrum'a, 16-17 Nisan'da Mardin'e, 23-24 Nisan'da İzmir'e gidecek festivalin yolculuğu 29-30 Nisan'da Van'da sona erecek. 14. Filmmor Kadın Filmleri Festivali, 12 Mart'tan itibaren 7 şehre, dayanışmayla yaşamak ve yaşatmak dileğiyle geliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/charles-bukowski-loujon-press-ile-hurufata-dair-soylesi/", "text": "Topu atmış bu taşra marketinde oturuyorum, nihayet Henry Miller'ın Order and Chaos Chez Hans Reichel'ı çıkacak bekliyorum, bir yıllık emek var, tüm parçalar tek tek birleştiriliyor, sihirse sihir, metelik olmadığından kalakalmışız, dualar, titremeler, 8x12 Chandler & Value tipo baskı makinesi sallanıyor, alet elli ya da altmış yaşında, tam son sayfaya geldiğimde parçalara ayrılıyor; bir an öyle kalıyorum, diğer kalıp alınıyor, şimdiden Kind Route&Design'ın New York'da gerçekleşen 13. töreninde Tipografi Ödülü almış Loujon Press'in üçüncü kitap mucizesini gerçekleştiren Jon ve Louise Webb'in bir hamleye daha yetecek kadar paraları var mı diye merak ediyorum, burada, terk edilmiş, kıyıda köşede kalmış bu mekana taktıkları isimle çöldeki basımevinin önünde ufalanmış kerpicin ardında öyle oturuyorum neredeyse iflas etmiş durumdalar. Jon: bu işte oldukça cahildim, fakat dürüst bir dolandırıcı olmayı öğrendim. yani tüm bunlar bana yüksek fiyatlarla devil iş adamlarıyla candan bir ilişki geliştirdim. Küçücük siparişimin sadece örnek olduğunu söyleyerek kafakola alıyorum kendilerini, aslında büyük bir sipariş daha yoldaymış gibi, asıl işimi iyi bir anlaşmayla hallediyorum işadamı jargonu fiyatta indirime almayı getiriyor. Başka türlü söylersek, kamyon dolusu ürün içinmiş gibi fiyat alana kadar istemeye devam ediyorum. Kirli bir yaklaşım biliyorum, fakat mevzunun kirliliğini kafamdan atmak için kolalanmış yakalı gömlekle geleneksel boyunbağı takıyorum. Jon: Eğer maliyetin üzerinde ne varsa diye tanımladığımız kazanç varsa olursa, şu ana dek maliyetlerin üzerindedir diye hesapladığımız saatlik kazancımız hiçbir zaman sekiz doları geçmedi. Jon: Hayır, zorlanarak çalışmıyoruz. Tıpkı yazdığımdaki gibi. Sevginin aktarılışı bu, o kadar, sevilen birinin ölmesi gibi, yazma fikri de öldü. Yazıya dair sevgiyi yayıncılığa aktardım. Ötekinde de devam edebilirdim ama giderek savrulurdum. Ne de olsa hepimizin bir şekilde çalışıyor olması ekonomik intihar mantıken kendini abartır gibi sanatçı diye tanımlamadan sıyrılmadan kurulamaz. Bence sanatçıyız, fakat iyi yaptığımız her şey tesadüftür, daha yolumuz uzun. Jon: kitaplarımızı satın alan herkes melektir. fakat mevzuya dönmek gerekirse, meleklerin peşinden gitmen gerekli ancak bizim zamanımız olmadı. bir melek için büyük tanıtım yapacağız, iyi bir melek için. kötü meleklerden birçok teklif geldi, iplerle bağlanmış olanlardan. Louisiana'da Kuzeyli üreticiler geliyor diye arazisi aniden değerlenen 4.000 dönüm toprağı olan zengin bir dul. Kocasının ölümünün ardından, metresi olduğunu öğrenmesiyle yazdığı True Story Journal isimli dergi şeklindeki kitabını Loujon Press bünyesinde basmamız için bize 40 dönüm toprakla çiftlik teklif etti. Yazdığı kitap kadının adama bitmek bilmez fırça kaydığı bir metindi, kadın adamı mezarında ters döndürmenin peşindeydi. kalbimiz kırıldı, fakat kendisini geri çevirmek zorunda kaldık. Jon: O türden insanlara kitap satmak gibi bir derdimiz yok. Yaptığımız kitaplardan haberdar olması gerekenler en nihayetinde koleksiyonerler olacak. fakat birçok kişi kitaplarımızı satın alacak, hiçbiri de bir çeşit melek olduklarının farkında olmayacaklar. oysa biz onları seviyoruz, devam etmemizi sağlıyorlar. Jon: Arkalarında kitap yayımlamakla ilgili kuralların, özellikle de tasarımın çıkmaza girmesi var. bizim tüm yaptığımız bu çıkmazdan kurtulmak ya da sıyrılmak için bir yol bulmak amacıyla formatları birbirine karıştırmak oldu. eğer sıyrılımazsak bu işten uzaklaşır gideriz. tıpkı yazmaktan uzaklaşmak ve başka bir konuya dalmak gibi. belki yeraltı filmleri yapmakla ilgilenebiliriz. fakat tasarıma geri dönersek, McLuhan medium is the message/araç mesajdır sözüne inanıyorum, şu ana dek şansımıza özel bir formatla, kendi paketlemimize imkan veren yazarları yayımladık. şu ana dek yaptıklarımız kitaplarda ne yazarları ne de kendimizi incitmedik. Jon: Gözümüzle. kitapların yazıtiplerine, örneklerine ne kadar eğilirseniz, beğenme eğiliminiz de o derece artar, haftalar süren çalışmadan sonra belirli bir yazı tipinde karar verirsiniz. uzak bir ülkeye mesaj çeker ve o özel hurufatın yirmi ya da otuz yıldır dökülmediğini belirten cevap alırsınız, sonra tekrar baştan başlarsınız. bu durum sıklıkla, bize göre, hurufat konusunun çıkmaza girdiğini, nihayete erdiğini gösteriyor. bu durumda iyi bir ley bulmak için zamanda geriye gitmeye başlarsınız. kitap tasarımında bunu yapamazsınız, eski ustaları kopyalayarak yeni bir kitap tasarımı ortaya çıkaramazsınız. fakat yazıtipini kopyalamak uygundur. yaratım için kullanabileceğini nadir araçlardan. Jon: Gypsy'nin de üzerinde hiç durmadan sürekli kafa yorduğu fikir şu ki bir kitabın güzelliğini ve kendine özgü tasarımını ortaya çıkarıp görüldüğü an kitaba aşık olup koleksiyonerin en değerli nesnesi haline getirmek. Fakat ilk sayfasıyla son sayfası okur kitabı eline aldığı an aniden düşecek, adeta parçalara ayrıacak ve bir daha asla tekrar bir araya getirilemeyecek. buk: anlıyorum. satın alan, bir daha aynısı gerçekleşecek mi diye ikinci bir kopya daha alacak. Jon: Yok, Asıl sebep bu değildi. Ama iyi bir fikir vermiş oldun. Sağol. buk: Sebep ne olursa olsun yazara alavere dalavere gibi. onun çalışması da sizin ki de sonsuza dek cehenneme gidecek. Jon: Demek ki bunu önsemeyecek bir yazar bulmalıyım. senin gibi mesela. Jon: Miller kitabına dair tanıtım yapılmış olsa da, Parchment kağıdına basılı, 19-25 inç boyutundaki kitap şimdiden koleksiyonerlerde. fakat biz bu kitaı bize posta kartı atan herkese masraflar bizden olmak üzere postalayacağız. adresimiz 1009 East Elm, Tucson, Arizona 85719, Loujon Press. Jon: bilmem. fakat cehennemden sonra en iyi yer. belki de bu yüzden buradayız."}
{"url": "https://futuristika.org/charles-bukowski-sakinlesmek/", "text": "Jay Dougherty, Charles Bukowski'yle gerçekleştirdiği ve daha önce yayımlanmayan röportajını, birkaç gün önce bir şiir forumunda ortaya çıkardı. Dönemin kişilerine odaklanan kısımları dışarıda bıraktık, kısalttık. Sabah dokuzdan beşe çalışmak insanlığa yamanan en büyük acımasızlıklardan biridir. Yaşamınızı sizi aslında ilgilendirmeyen bir eyleme veriyorsunuz. Bu durum beni öyle tiksindiriyor ki, alternatif olsun diye içmeye, açlığa ve deli kadınlara sürükleniyorum. Benim gibi biri için ideal olan tabii ki bu durumu yazmaya, yaratıcılığa dönüştürmek. Bunu yapamayacağımı ancak elli yaşıma geldiğimde, dokuz-beş sarmalında yaşamak zorunda kalmadığımda anladım. Şansıma, o zamanlar ABD posta idaresi için çalışıyordum ve çoğu gece on bir buçuk saat sürüyordu ve çoğu izin günü de iptal ediliyordu. Delirmek üzereydim, bedenim tümüyle sinirsel anlamda çökmüştü ve nereme dokunsanız çığlık atıyordum, kollarımı kaldırıp boynumu çevirmeye zorlanıyordum. Elli yaşında bıraktım işi ve yazmak daha iyi bir şekle girdi. Yazmak sizi canlı tutar çünkü beyninizdeki canavarları kağıda aktarıp sakinleştirir. Korkuları listelemek canlandırır gözükür ve yazarken sıklıkla neşe ya da ironi şeklinde belirir. Daktilo sürekli, yürekteki hüzne sakinleştirici şarkılar söyler. Harikulade. Şiirde genel olarak kendimi kendim dışında herhangi bir şeyin merkezinde görmüyorum. Tek yolculuk ederim. Berraklığa, gerçekliğe doğru bir yöneliş var, oysa akademisyenler oldukları yerde durup neticede hayata ve gerçeğe karşı konumlanan gizli ve ağırbaşlı oyunlarını, snob ve değişmez oyunlarını oynamayı sürdürüyor. Norton antolojisinde yer aldığımı bilmiyordum. Öyleyse tamamdır, bunun kimseyi öldüreceğini sanmam. Antolojiler üzerine bir uzman değilim. Sanırım çoğu bir kişinin seçimi oluyor. Tahminime göre o kişiler de üniversitelerle ilişkili, bu yüzden tutucu, dikkatli ve işlerini kaybetme endişeleri olan insanlar. Bu insanların seçtikleri bir rahibe ya da otobüs şöförünü pek şaşkınlığa sürüklemez. Genellikle onları uyutur. En kötü şiir geçmişin en iyilerini ya da kötülerini kopyalayan şiir. Şairlerin çoğu çok fazla korunaklı çevrelerden geliyor. Bir şair, şiir yazmadan evvel yaşamalı. Bazen o yaşam neredeyse öldürmeye yaklaştırabilir. Şairlerin tehlikeli ortamlara dalması gerektiğini söylemiyorum. Fakat öylesi ortamlardan kaçınmaları gerektiğini de söylemiyorum. Eleştirmenler haklı olabilir. Düzyazım ve şiirim arasında ne fark olduğundan emin değilim. Belki biçem benziyordur. Duygu aynı değildir ama. Demek istediğim, şiir ve düzyazının duygusu farklıdır. Sadece kendimi iyi hissederken düzyazıyla uğraşabilirim, şiir ise kendimi kötü hissettiğimde yazdığımdır. Şiiri, her ne kadar ironik bir tavrı da olsa, çoğunlukla iyi hissetmediğimde yazıyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/charlie-chaplin-footlights-fragman/", "text": "Charles Chaplin'in 1952'de çektiği Limelight/ Sahne Işıkları filminin kurgulandığı, elli dokuz yaşındayken yazdığı tek romanı Footlights, dün yayımlandı. Artık yaşlanan, izleyiciyi güldürmekte başarısız olan Calvero isimli bir palyaçoyu anlatan novella, palyaçonun intihar etmek üzere olan bir dansçıyı kurtarmasını ve tekrar dans etmesine yardımcı olmasını anlatıyor. Chaplin'in, sahne korkusu yüzünden kendini alkole vuran babasının ölümünden, üzerine gelen toplumun histerik arsızlığından yazmaya sığındığı dönemin ürünüdür. Kısa bir bölümüne yer veriyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/childrens-angels-hamlet-uc-oyunun-sansurle-imtihani/", "text": "Lilian Hellman; ilk oynanış: 20 Kasım 1934, Maxine Elliot Theater, New York. Lillian Hellman'ın ilk oyunu olan The Children's Hour, 1809'da İskoçya'da meydana gelen, kız çocukları için bir okul işleten iki bekar, orta yaşlı kadının öğrencilerinden biri tarafından lezbiyen olmakla suçlanması ve çocuğun büyükannesinin de onlara karşı suçlamada bulunmasına dayanan gerçek bir olaya gönderme yapıyor. Gerçek hayatta iki kadın, iftira davası açarak ve suçlamaların hayatlarında yarattığı zararı geri almaya çalışarak on yıldan fazla zaman harcadı, ancak bu arada okullarını ve tüm paralarını kaybettiler. Hellman'ın yaşanan bu hikayenin farkına varması, 1932'de yazar Dashiell Hammett'ın ona William Roughead'in 1931'de yayınlanan ve vakanın bir açıklamasını içeren Bad Companion adlı kitabının bir kopyasını vermesiyle gerçekleşti ve Hellman, gerçek bir olaya dayanan bu hikaye üzerinde çalışmanın, oyun yazma sürecinde avantajlı olabileceğini düşündü. Bu, onun ilk oyunuydu. The Children's Hour, 1930'larda kötü niyetli bir öğrenci lezbiyen oldukları yalanını yaydığında hayatları mahvolan iki özel okul öğretmeninin hikayesini anlatıyor. Derinlemesine bir psikolojik çalışma olan oyun, müstehcen sahneler veya müstehcen bir dil içermediği gibi, herhangi bir cinsel politik gündeme de sahip değildir. Bunun yerine oyunun ana teması, belirli bir cemaatin zulmünün, şüphesinin ve merhametsizliğinin yıkıcı etkilerine odaklanmaktadır. Hikaye özünde, öncelikle yalanların, çocuklarının lezbiyenler tarafından eğitilmesinden korkan ebeveynler arasında yarattığı histerinin sonuçlarıyla ilgilidir. The Children's Hour'ın ilk oynanışından yaklaşık elli yıl sonra verdiği röportajlarda Hellman şöyle diyordu: Elbette oyunun lezbiyenlikle hiçbir ilgisi yok; bu sadece yan meselelerden biri... İzleyen insanların da oyunu bir lezbiyen oyunu olarak gördüklerini sanmıyorum. Oyunum lezbiyenlik değil, bir yalan hakkında. Ne kadar büyük olursa o kadar etkili olan o yalanlardan biri... Bununla birlikte, oyunun oynanmasını engellemeye çalışanlar lezbiyenliği oyundaki ana tema olarak görüyor ve yazarı metinde lezbiyenlikle ilgili ahlaki bir yargıda bulunmamakla suçluyorlardı. Oyun 1934 yılında New York'ta premiyer yaptı ve 64 hafta boyunca büyük bir gişe başarısıyla devam etti; bu da yapımcı Herman Shumlin'in yapımı diğer şehirlere ve yeni izleyicilere götürmesine neden oldu. Oyunun sansürle hikayesi de tam burada başladı. Boston resmi makamları, oyunun İzleme ve Koruma Derneği tarafından sıkı bir şekilde takibi yapılan yerel topluluk standartlarına uymadığını ve Boston'da sergilenemeyeceği yönünde görüş bildirdiler. Shumlin Boston şehrini dava etti ve 250 bin dolarlık tazminat davasında Belediye Başkanı Mansfield baş sanıktı. 1936'da George E. Sweeney'in başkanlığında yapılan duruşmada Mansfield, oyunu okumadığını veya bir temsilini izlemediğini, yasağın oyunun lezbiyenlik hakkında olduğu söylentilerine dayandığını itiraf etti. Yargıç Sweeney Mansfield'ın tarafındaydı ve Belediye Başkanı'nın sakıncalıdır kararını verirken oyunun uygun olmayan bir konuya değinmesi söylentilerine dayanarak hareket ettiğini, temel motivasyonunun toplum standartlarını korumak olduğuna hüküm verdi. Oyunu savunmak için Shumlin, prodüksiyonun New York'ta aldığı olumlu yorumlarını ve kültürel önemini teslim eden entelektüel figürler Herbert Bayard Swope, George S. Kaufman, Gilbert Seldes, Dorothy Parker ve Carl Van Doren'in yeminli ifadelerini getirdi. Yargıç, Shumlin'in tazminat davası için hiçbir dayanağı olmadığına karar verdi çünkü Mansfield'ın uygun olmadığı kararını vermiş olmasına rağmen oyunu tamamen yasaklamadığına dikkat çekti: İzleme ve Koruma Derneği ve toplumun genel görüşü belediye başkanının arkasında olmasına rağmen tiyatro sahipleri oyunun kendi salonlarında oynanmasına izin vermekte halen özgürdü. Shumlin, kitap ve oyun yasaklama konusunda pek çok zafer kazanmış olan yerleşik siyasi yapıyla savaşmak yerine, yapımı geri çekti. Oyun ayrıca, icrasına izin vermemek için 1907'de hayata geçirilen belediye sansür yönetmeliğinin kendilerine verdiği yetkiyi kullanan Chicago resmi makamları tarafından da reddedildi. Daha sonra yüzlerce filmi yasaklamak için de kullanılacak olan yasa, bütün etkinliklerin bir sansür kurulu tarafından gözden geçirilmesini ve Chicago Polis Departmanı'ndan da izin alınmasını gerektiriyordu. Hassas bulunan, yasadışı sahneleri tasvir eden veya kamu ahlakını bozma eğilimini haiz içerik barındıran oyunlara izin verilmiyordu. New York'ta 691 kez oynanan The Children's Hour'un, 1934-35 sezonunda Pulitzer Ödülü için güçlü bir aday olduğu düşünülüyordu ancak Pulitzer Komitesi bu yöndeki görüşlerin tartışılmasını engelleyerek ödülü Zoe Akins tarafından yazılan The Old Maid'e verdi. Komite jüri üyelerinden biri olan William Lyon Phelps, The Children's Hour'u izlemeyi bile reddetmişti. En İyi Drama ödülünün açıklanmasının ardından, oyunun destekçileri, komite üyelerini oyunun konusunu görmezden gelmek ve sansürle suçladı. Pulitzer Komitesi, oyunun bir mahkeme duruşmasına dayanmasının, dolayısıyla orijinal bir drama olmamasının kararlarında etkili olduğunu savunsa da, oyunun destekçileri komitenin seçiminin yine de geçersiz olduğunu, Akins'in The Old Maid'inin de Edith Wharton'ın bir romanına dayandığını belirterek kararı protesto etmeyi sürdürdüler. Karara öfkelenen New York Drama Eleştirmenleri Birliği üyeleri, 1935'te kayda değer dramalara kendi ödüllerini vermeye başlama kararı aldılar. Sinema Yapımcıları ve Dağıtıcıları Derneği Başkanı Will Hays de, derneğinin stüdyo ve tiyatro sahibi üyelerinin uyacaklarına söz verdikleri kriterlere uymadığı için oyunu yapımcılar için yasaklılar listesine koydu. Bu kriter, Yapım Kodu İdaresi PCA'nın evlilik kurumunun ve evin kutsallığının korunmasını zorunlu tutan ve cinsel sapkınlık veya bunun herhangi bir çağrışımının yasak olduğunu belirttiği maddeye dayanıyordu. Hellman, oyununa dayanan ilk film olan This Three'nin (1936) senaryosunu yazdı ve film için yazdığı versiyon, stüdyo sahibi Samuel Goldwyn tarafından talep edilen heteroseksüel bir aşk üçgenini ele alan bir komplo lehine, lezbiyenlik meselesinin ortadan kaldırılması şartını karşılıyordu. Hellman, en başından beri oyununun lezbiyen aşkıyla değil, insanların yaşamlarındaki yalanların yıkıcı gücüyle ilgili olduğunu savunması nedeniyle bu şartı kabul etmişti. Kapsamlı değişikliğe rağmen PCA, tanıtımlarda filmin Hellman'ın oyununa dayandığının belirtilmesini ve oyunun adının kullanılmasını yasakladı. William Shakespeare; ilk oynanış: Temmuz 1602, Globe Theatre, Londra. William Shakespeare'in ve en çok oynanan, uyarlanan, tartışılan oyunlarından olan Hamlet, monarşiye veya dine hakaret, küfür ve müstehcenlik gibi pek çok nedenle, hem icrasında hem de metninde sansüre uğrayagelmiştir. Öncelikle, Hamlet'in, arkadaşları Rosencrantz ve Guildenstern'e Danimarka'nın bir hapishane olduğunu söylediği ikinci perdenin ikinci sahnesi Shakespeare'in ek açıklamalarını içeren oyunun 1605 quartosunun el yazması kopyalarından çıkarılmıştır. Kral James, o yıllarda İngiltere'yi Danimarka doğumlu eşi Kraliçe Anne ile birlikte yönetiyordu. Edebiyat tarihçisi Janet Clare'e göre bu çıkarılan satırlar hiç şüphe yok ki Kraliçe'ye hakaret dolu ithamlara davetiye çıkarabilecekti. Fransa'da da, X. Charles'ın saltanatı sırasında, sansürcüler monarşiyi veya din adamlarını sahnede performe eden oyunlara izin vermiyorlar; bu tür gösterilerin, karakterler görevlerini düğün töreni yürüten bir rahip gibi övgüye değer şekillerde yerine getirseler bile onları haysiyetsiz göstereceğini savunuyorlardı. 1827 'de, bir grup Londralı aktör Paris'teki Odeon Tiyatrosu'nda Shakespeare'in bir dizi oyununu oynadığında, sansürcüler Ophelia'nın kardeşi Laertes'e uyarılarını oyundan kaldırmak için diyalogda değişiklikler yapılmasını talep ettiler çünkü din adamlarına yönelik bu tür eleştiriler sahnede izin verilemeyecek kadar çok-anlamlıydı. Farklı sosyal sınıflar arasında var olan gerilimleri ve bazılarına tanınan ayrıcalıkları ele alan sahneler de yasaklanmıştı; bu nedenle oyunda mezar kazıcılar arasında geçen, müntehirlerin cenazelerinin de sınıfsal farklılıklara göre değiştiğine vurgu yapılan tartışma da sansüre uğradı. Adı kitap sansürleme tarihinin terimlerinden birine dönüşen Dr. Thomas Bowdler, Shakespeare'in yazılı eserlerini büyük ölçüde sansürleyen ilk kişiydi. 1807'de Bowdler, oyunun Family Shakespeare isimli bir edisyonunu yayınladı; kız kardeşi Harriet de Bowdler'a Shakespeare'in dehasına gölge düşüren küfür ve müstehcenliğin yanı sıra ahlaksızlıkları da ortadan kaldırma konusunda yardımcı olmuştu. Bowdler, hiçbir şeyin küfür veya müstehcenlik için bir bahane olamayacağını ve bunlar yok edilebilirse şairin yüksek dehasının şüphesiz daha açık bir parlaklıkla parlayacağını yazıyordu. Shakespeare'in parlaklığını arttırmak amacıyla Harriet ve Thomas Bowdler, ailelerin okuyamayacağı kadar edepsiz olduğuna inandıkları Hamlet'ten büyük miktarda diyalog çıkardılar ve hatta bazı yerlerde kendi kelimelerini veya repliklerini orijinaliyle değiştirdiler. Bowdler versiyonunun okuyucuları Shakespeare'in Gertrude konusundaki ensest atıflarına ya da Claudius ve Hamlet'in Ophelia ve genel olarak kadınların metaneti konusunda alay etmelerine dair sayısız diyalogdan bihaberdi. 1909'da ise oyun New Hudson Shakespeare serisinin bir parçası olarak yayımlanmıştı, ancak Ophelia'nın çıldırdıktan sonra söylediği Aziz Valentine şarkısının ilk dört satırı hariç, kalan satırların lise ve üniversite öğrencileri tarafından okunamayacak kadar müstehcen olduğu kararıyla; ve bu dört satırı izleyen daha fazla metnin var olduğu hususunda hiçbir ipucu vermeden. Tony Kushner; ilk oynanış: Mayıs 1991, Eureka Theatre, San Francisco. İki bölümlü Gay Fantasia on American Themes'in ilk bölümü olan ve ABD toplumunun ahlaki çöküşünü incelemek için dört eşcinsel erkeğin hayatına odaklanan Angels in America: Millenium Approaches, oyuncuların birçok farklı rolü canlandırdığı ve tarihsel olayların da karakterlerin yaşamlarındaki olaylarla örtüştüğü, Salt Lake City'den Washington D. C.'ye, Kutup Dairesi'nden Avrupa'ya uzanan mekanlarda geçen son derece karmaşık bir oyundur. Ölü karakterlerin cirit attığı ve komik ve trajik olayların zaman zaman birbirinden ayırt edilemediği oyun üç perdeden oluşur: 1. Perde: Kötü Haberler (Ekim-Kasım 1985); 2. Perde: In Vitro (Aralık 1985-Ocak 1986) ve 3. Perde: Farkında Değilken, Forward Dawning (Ocak 1986). Oyun, Ronald Reagan'ın ABD Başkanı olduğu 1985'in muhafazakar siyasi ikliminde geçer ve AIDS krizi, uyuşturucu bağımlılığı, Amerikan siyaseti ile ırksal, cinsel ve dini bağnazlık gibi toplumsal sorunlara hiciv yüklü bir bakışla yaklaşır. 1992-1993 Sezonu'nda Pulitzer ve Tony ödüllerinin sahibi olan Angels in America: Millennium Approaches, aynı zamanda New York Drama Eleştirmenleri Birliği'nden Kategori Dışı En İyi Oyun ve San Francisco'daki Körfez Bölgesi Tiyatro Eleştirmenleri'nden En İyi Orijinal Senaryo ve En İyi Yönetmen ödüllerini de almıştı. Bu ve diğer bölgesel kimi teveccühler, çeşitli kesimlerin oyunun lise, üniversite kulüpleri ile tiyatro grupları tarafından sahnelenmesini durdurma girişimlerini önlemek için yeterli değildi. Girişimlerin çoğu oyunun sessiz bir şekilde iptal edilmesiyle sonuçlanmış olsa da, en az birinin şiddete dönüştüğü biliniyor. 1996 yılında Kuzey Carolina'daki Mecklenburg İlçesi Komisyonu, üyelerinin oyunun homoseksüellikle ilgilendiği ve aile değerlerini baltaladığı yönündeki endişelerini dile getirmesinin ardından Charlotte Repertuar Tiyatrosu'nun Angels in America'yı sahnelemesini engellemeye çalıştı. Bahanelerden öne çıkan, bir hemşirenin çıplak bir adamı muayene ettiği kısa bir sahnenin eyaletin uygunsuz teşhir yasasını ihlal ettiğiydi. Tiyatronun yönetmeni, prodüksiyonu kurtarmak için oyunun sahnelenmesine izin veren ve komisyon yetkililerinin içerikte kesinti yapmasını yasaklayan bir mahkeme kararı aldı. Yapım gerçekleşti, ancak Komisyon Nisan 1997'de her yıl Sanat ve Bilim Konseyi'ne ayırdığı 11 milyon dolarlık fondan 2,5 milyon dolar keserek misilleme yaptı. Ayrıca konseyin sanatsal liyakate dayalı proje finansman kararları alma yetkilerini de elinden aldı ve kendisine sadece geleneksel Amerikan aile değerlerini destekleyen projelere fon sağlama yetkisi verdi. Komisyon kararda, bu değerleri ve ailenin toplumsal rolünü baltalamak ve saptırmak isteyen davranışları, yaşam tarzlarını veya değerleri teşvik eden, savunan veya destekleyen hiçbir projeye destek sağlamayacağının da altını çizdi. Şubat 1999'da, Romanya'nın Bükreş kentindeki Ortodoks Hıristiyan protestocular posterleri yırtarak ve Nottara Tiyatrosu sahipleri ve personeline ölüm tehditleri göndererek Angels in America'nın sahnelenmesini geçici süreyle engellediler. Tiyatro oyunu sahnelemeyi ikinci kez denediğinde ise, Bükreşli yetkililer gösteriyi engelleme girişimlerini bastırmak amacıyla tiyatronun içinde ve dışında sivil ve üniformalı polis memurları konuşlandırmıştı. Oyuna karşı çıkan ve uzun zamandır Romanya'daki eşcinsel insan hakları reformunun önde gelen muhalifleri arasında yer alan Genç Ortodokslar Birliği, şiddet içeren hareketlerinin ülkenin iyiliği için olduğunu iddia etti ve Doğruyla yanlışı ayırt edemeyen bu tür şeytani oyunları sahnelemek utanç verici ve sağduyusuz bir durumdur açıklamasını yaptı. Teksas-Kilgore'daki Kilgore Koleji öğrencileri, Ekim 1999'da Angels in America isimli bir oyun oynamaya çalıştıklarında ise kendilerini bir ahlak, sansür ve akademik özgürlük savaşının ortasında buldular. Gregg County sakinleri ve yerel politikacılar eşcinsel karakterlerle ilgili bir yapımın sergilenmesini protesto etti ve kaba bir oyun olarak adlandırdıkları şeye karşı bir hareket başlattılar. İlçedeki, çoğu Baptist Kilisesi mensubu olan vaizler oyunu kürsülerinden kınadılar ve vatandaşlar da yapımı durdurmak için dilekçeler verdi. Hatta Kilgorelu bir avukat, Glenn D. Phillips, 263 biletten 150'sini satın alarak açılış gecesi izleyicilerini sınırlamaya çalıştı. Buna rağmen üniversite korkusuzca karşı koydu ve gişe personeli, avukatın planını sezerek koltukları yeniden sattı. Kasaba halkı arasında erkek aktörlerin tamamen çıplak olacağı ve sahnede seks yapacaklarına dair dedikodular dolaştıktan sonra okulun mütevelli heyeti rektör William M. Holda'ya başvurdu ve ondan oyunu durdurmasını istedi; Holda ise oralı olmadı. Yönetmen Raymond Caldwell, saldırgan olarak nitelendirilen bazı ifadeleri ve bazı daha grafik cinsel sahneleri oyundan çıkardı. Oyun yazarı Tony Kushner tartışmayı duyduğunda Holda'ya ile oyunun yönetmeni, oyuncuları ve ekibine bir teşvik mektubu yazarak onları ilkeli bir duruş sergiledikleri için tebrik etti; ancak oyunun Bükreş'te karşılaştığı şiddeti de hatırlattı. Açılış gecesinde, Heritage Baptist Kilisesi'nden protestocular oyunun sahnelendiği Van Cliburn Oditoryumu'nun dışındaki sokakta toplandılar ve protestoculardan biri Amerikan bayrağını sallayıp kaldırımda yukarı aşağı yürüyerek tiyatrocuları taciz etti. Protestoculardan bazıları iki erkeğin seks yaptığı grafik bir çizim içeren ve üzerinde Tanrı İbnelerden Nefret Eder yazılı pankartlar taşıyordu. Heritage Baptist Kilisesi başkanının oğlu Rocky Otwell, The Chronicle of Higher Education gazetesine verdiği demeçte, Bu oyun Doğu Teksas'a yapılmış bir hakaret ve meydan okumadır. Burası Bible Belt ise biz de buna izin vermeyeceğiz. Üniversite yetkilileri, şehir ve ilçe siyasilerinin bunu yapmanın koleje verilecek 65 bin dolarlık fonun kaybı anlamına geleceği yönündeki uyarılarına rağmen oyunu sergilemeye devam etti. Devamında, eğitim ve dini faaliyetleri finanse eden yerel bir kuruluş olan McMillan Vakfı da üniversiteye vaat edilen 600 bin dolarlık taahhüdünü yeniden değerlendireceğini bildirdi. Vakıf sonunda fonu çekmemesine rağmen, Gregg İlçesi komisyon üyeleri tehditlerini yerine getirdi ve 28 Ekim 1999'da, oyunun ilk sahnelenmesinden iki hafta sonra 50.000 dolarlık fon hibesini iptal etme yolunda oy kullandı. Bir yandan da protestolar ücretsiz reklam işlevi görüyor ve oyunu tiyatronun sahnelediği en başarılı yapım haline getiriyordu. Her akşam kapalı gişe oynayan yapımın başarısı, ilçe fonlarının kaybını hafifletmişti. Bu konudaki tek örnek de bu olay değildir: 1997'de Duval County Okul Kurulu, oyunun Douglas Anderson Sanat Bölümü'nde okutulduğunu öğrendikten sonra oyunu tüm kamu sınıflarına yasaklamıştı. Öfkeli ebeveynler şikayette bulunmuş ve öğretmenler, veliler ve kütüphanecilerden oluşan bir komite oyunun ilçenin lise öğrencileri için uygun olmadığı sonucuna varmıştı. Kurul'un yasaklama tavsiyesi kabul gördü. Oyun ilçedeki okunması gerekenler listelerinden kaldırıldı."}
{"url": "https://futuristika.org/chris-king/", "text": "Futuristika'da Chris King'in Poetry Scores tayfası olarak Ece Ayhan şiirlerinin çevirisi üzerinden yaptıkları müzik ve hazırladıkları zombi filminden bahsetmiştik. Bugün Futuristika! bünyesinde yayınlamaktan en çok mutluluk duyacağımız yazılardan biriyle ve Ece Ayhan'ın dizeleriyle şarkı söyleyen zombilerin görüldüğü filmin alıntılarıyla maceraya devam ediyoruz. Chris King, filmi yapmasına neden olan ruh halini anlattı. Filmin myspace sayfasında idoller/kahramanlar kısmında Orhan Veli ve David Bowie yanyana bulunuyor, bu durum bile, sevdiğimiz zihinlere güzel bir örnektir. Zafer Yalçınpınar sayesinde haberdar olduğumuz ve internet sayesinde dostluğumuzu ilerlettiğimiz bu süreç sayesinde görüyoruz ki, Ece Ayhan, vefatının ardından bile sivil yaşamla üzerine yüksek sesle bildiğini okumaya devam ediyor. Ne mutlu ki, bu sesi dünyanın diğer tarafında bile duyanlar var. Biz zaten neden varız? Sevgili Zafer'in Yeni Sinsiyet diye dikkat çektiği kitlesel sömürü kurnazlığına elden geldiğimizce Kahrolsun Yeni Sinsiyet! demek için. Futuristika'nın ünlemi budur, Haramiler ki kırkın üstünde sayıları onlar bizim her daim karşı çıkacaklarımızdır. Ece Ayhan'ın zombileri ise, dostlarımız. İnsanlara karşı zombileri destekliyoruz, insan olduklarını sanıp sinsiyet toplumunun araçları olanlara karşı, zombileştirilenlerin ayağa kalkmasını savunuyoruz. Röportajın hemen ardından, Ece Ayhan'ın dizelerinden yaratılan şarkıyı söyleyerek ayağa kalkan zombileri savunuyoruz. Chris King: Öncelikle, izninizle aktarmak isterim; bu filmi çekerken ilk filmini yapmakta olan tümüyle amatör bir filmci olduğumu belirtmem gerekli. Aslında, özellikle Aaron AuBuchon, Chad Ivins ve Kevin Belford gibi tecrübeli sinemacılardan oldukça yardım aldım. Ama yine de benim hayal gücüm, benim projemdi ve yardım edenlerden hiçkimsenin filmim için çalışmalarını, yaptıkları en iyi iş olarak değerlendireceğini düşünmüyorum. Bahsettiğiniz muazzam filmlerden ilham alışımızın kavranması ve nitelenmesi için tüm bunları söylüyorum. Olan şu ki, ben ilk dönem sessiz filmleri diğer tüm türlerden daha çok seviyorum. Bu yüzden eski sessizlerde gördüğümüz gibi konuşmaların olmadığı, sadece müziğin olduğu güncel bir film yapmak istedim. Aslında, sessiz de değiller bu eskiler; sadece konuşma, konuşkanlık yok. Hatta, canlı müzik eşliğinde gösteriliyorlardı. Bizim filmimiz de fon müziği şiir olacak şekilde çekildi ve düzenlendi. Diğerleriyle beraber ben de, Bakışsız Bir Kedi Karanın İngilizce çevirisinden harf be harf bu müziğin yazılmasında ve yapımında yer aldım. Bu arada, buradan; yaşadığım yer olan St. Louis, Missouri'den bir video profesörü, Aaron AuBuchon, bana film için yardım etmeye karar verdiğinde, beni evine davet edip Robert White'ın The Cabinet of Dr. Caligariyi seyrettirmişti. Alman ekspresyonist sessiz filmlerinden bir klasik. Bu filmin bizim için muhteşem bir sinematik örnek olacağı konusunda fikir birliğine varmıştık. Gerçi, sonuçta, benim amatörlüğüm ve film festivali için son teslim tarihi telaşım filmin kalitesini o kadar düşürdü ki, bu iki filmi aynı anda belirtmeyi düşünecek çok az kişi vardır. Hah! Seviyorum sizi! Filmden sadece birkaç küçük bölüm gördünüz, ama gerçekten filmi tanımlayıcı -neredeyse kazara oluşan- bir çıkarım yapabilecek kadar anlamışsınız. Bakışsız Bir Kedi Kara filmi, fon müziği şiir olacak şekilde yapıldı. Biraz açıklayayım... Murat Nemet-Nejat'ın Bakışsız Bir Kedi Kara çevirisinde kullandığı tekniği, sürrealist bir teknik olarak addediyorum. Bu nedenle, filmin, şiirin fon müziğinin biraz sürrealist bir estetiğe sahip olarak yapılmasını istedim. Ama yapılmasını hiç istemediğim bir şey; bugüne kadar seyretmiş olduğum sürrealist filmlerin bir taklidini yapmak olurdu. Ayrıca, sadece deneysel bir şey yerine, karmaşık bir öykü içinde birbirleriyle etkileşimde olan karakterlerin olduğu, hikaye anlatan bir film yapmak istiyordum. Tüm bunlar üzerinde çalıştığımız zamanlarda bir nokta geldi ki, Aaron AuBuchon Zombie Squad'a ya da St. Louis'de her yerde zombiler olduğuna tesadüfi bir gönderme yaptı. Gerçekten öyle, ve benim hiçbir fikrim yoktu. Altı yıl önce St. Louis'e geri taşındığımdan beri, küçük bir çocuğu olan bir gazete muhabiriyim. Bu sebeple hayatım iş ve ev arasında gidip gelmekle geçiyor. Şehrimizde gelişmekte olan bu tarz -gayet ciddi hayatta kalma görüşleri ve kan bağışları gibi harikulade toplumsal etkinlikleri ile zombi kılığında ortalıkta koşuşturma keyfini harmanlayabilen Zombie Squad gibi- altkültürlerle ilgili pek bilgim yok. Çalışırken elindekileri kullanman gerektiğine inanıyorum, ve burada, St. Louis'de zombilerin kesintisiz bir berekette olan doğal bir kaynak oldukları ortaya çıkmıştı. Tabi bende hemen, sayıca büyük topluluklar halinde, hem filmi de kalabalıklaştırmaya, hem de bir çeşit çok yönlü sürrealist efekt olarak, bu zombileri oyuncu yapma fikri oluştu. Benim için gerekli olan bu mesaja olanak tanıdıktan sonra, zombiler ayrıca, şehrin ürkütücü yeraltındaki, ölümün kol gezdiği sokaklardaki yaşamı da sembolize etmeye yaradılar. Bakışsız Bir Kedi Kara, sürrealist ve imgesel bir şiir olarak, sınırsız sayıda yorumla kişiye göre değişebilir. Ama filmimde ben, çevirmenin şiiri, reşit olma yaşı gelen genç bir oğlan yosmanın -ya da transcinsel bir sokak çocuğunun- hikayesi olarak okumasını izledim. Böylece, zombiler, kız ve erkek çocukları hırpalamakla tehdit eden tehlikeli üçkağıtçıları simgeliyorlar. Hem de çok. New York'ta yaşarken en iyi arkadaşım Defne Halman'dı. Babası, Türk şiirinin İngilizce'ye çevrilmesinde en önemli figür olan Talat. S. Halman. Bu yolculuğa Murat'la, onun bana Bakışsız Bir Kedi Kara çevrisini vermesiyle, çıktım aslında. Fakat Halman'lar vasıtasıyla, daha fazla Türk şair tanıdım. Garip akımı şairlerinin kısa şiirlerine müzik düzenledim, Defne Halman'la beraber Orhan Veli'nin tüm şiirlerini İngilizce'ye çevirdik. Murat Bakışsız Bir Kedi Karayı bana verdiğinde, kitap yepyeniydi, bir kitap eleştirisinin satacağı tek zamandı aslında. New York'tan mükemmel bir dergi olan The Nation için eleştiriyi hazırlayacak kadar şanslıydım. Yazım Türkçe'ye de çevrildi ve basıldı; inanılmaz ama kızı bizi tanıştırdığında Profesör Halman beni zaten bu eleştiri yazımdan tanıyordu. O yazıda, Bakışsız Bir Kedi Karanın bugüne kadar okuduğum en kederli kitap olduğunu düşündüğümü söylüyordum. Hala aynı fikirdeyim. Şiir bana, hayal kırıklığı, hüsran, yabancılaşma, iletişimde başarısızlık, imkansız aşk ve sekse karşı pek çok imge, renk ve ruh hali verdi. Bir aile kurmaya başlayıp yerleşmeden önce, hayatım bir rock müzisyeni olarak bazen çok pervasız ve tehlikeli idi, ve Bakışsız Bir Kedi Kara, o yıllara dönüp bakmamda bana yardımcı olan bir prizma. Bana daha önceden sahip olmadığım bir kelime haznesi veriyor. Gerçekten, büyülendim. Nutkum tutuldu. İsmi hakkında bunları bana daha önce söyleyen olmadı. Şimdi, müziğini düzenlediğim şiirin bir parçası olan Bir kraliçedir oğlum kanatlarını açmış... dizesinin, şairin adına kelime oyunu olduğunu anlıyorum. Fakat, Kraliçe şair ve Kral filmciyi benzetmek bizi filme ve filmin konseptine geri getiriyor. Murat'ın şiirin bir erkek çocuk ya da bir transcinsel fahişe hakkında olması fikrini izleyerek, bunu iki başrol oyuncusuyla dramatize etmek istedim; bazen kendisini erkek çocuk olarak tanıtan çetin bir kız çocuğu ve bazen kendisini kız çocuğu olarak tanıtan, bir kız çocuğu sanılabilecek güzellikte bir erkek çocuğu. Bu, güzel erkek çocuğunun makyaj testi başarısız olunca ve kız çocuğu olarak çirkin görüneceği sonucuna varınca, pek iyi sonuç vermedi. Böylece daha sert görünüşlü bir erkek aktörde karar kıldık ve oyuncunun daha kaba görünüşü ve daha keskin enerjisi nedeniyle bu ikilikle farklı yöntemlerle oynamak durumunda kaldık. Aklımdakinden çok farklı bir film olmasına yol açtı, ama yine de sonuçta ortaya çıkandan memnunum."}
{"url": "https://futuristika.org/christophe-jacrot-the-sound-of-rain/", "text": "Fransız sanatçı Christophe Jacrot'nun New York, Paris, Londra gibi büyük şehirlerde çektiği The Sound of Rain adlı fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçının yönetmenlik geçmişinden gelen tecrübeyle, yağmurun ve karın altında fotoğrafladığı büyük şehirleri dondurulmuş birer film karesine dönüştürdüğünü göreceksiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/cicek-kani-anarsist-feminist-bildiri-1971/", "text": "Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, ile gösterilmiştir. Biz anarşizmin, feminizmin mantıksal açıdan tutarlı bir ifadesi olduğuna inanan bağımsız bir kadın kolektifiyiz. Bizler, her kadının kendi ezilmişliğinin yegane meşru sözcüsü olduğuna inanıyoruz. Her kadın, daha önceki siyasi bağlılığı ne olursa olsun, kendi ezilmişliğini fazlasıyla kendi içinden bilir; bu nedenle, kurtuluşunun alacağı biçimi kendisi tanımlayabilmeli ve tanımlamalıdır. Neden birçok kadın 'hareketler'den bıkmış ve yorulmuş bir halde? Bizim cevabımız, hatanın tek tek kadınlarda değil, hareketlerin doğasında yattığıdır. Siyasi hareketler, bildiğimiz üzere, siyasi eylemlerimizi kişisel düşlerimizden ayrı tutar ya düşlerimizin gerçekleşmesinin imkansızlığına inanarak onları terk edene ya da düşlerimize sımsıkı sarıldığımız için hareketi bırakana değin. Samimi anarşistler ve samimi feministler olarak, imkansızı düşlediğimizi ve imkansızın tamamen gerçekliğe dönüşmesinden daha azıyla asla yetinmeyeceğimizi söylemeye cesaret ediyoruz. Kadınların kurtuluşu hareketinde iki ana eylem biçimi olagelmiştir. Birisi, en iyisinden kişisel düzeyde baskı ile uğraşmanın en anlamlı biçimlerinden olan, ancak en kötüsünden bir terapi grubu seviyesinin ötesine asla geçmeyebilecek, küçük, yerel, istençle örgütlenen bilinç-yükseltme gruplarıdır. Diğer ana katılım tarzı ise, eylemlerini belirli siyaset çizgileri doğrultusuna odaklayan, kadınların ezilmesini somut, tek bir konuya odaklanan programlara dönüştürmenin çok sancılı olduğu büyük, bürokratikleşmiş gruplardır. Bu tipteki gruplarda bulunan kadınlar genellikle bir süre için resmi sol siyasete katılmış, ancak diğer sol gruplar içindeki cinsiyetçiliğe tahammül edememişlerdir. Ancak solcu erkeklerin yukarıda bahsedilen tavırlarına tepki göstermelerinin ardından, resmi bir siyasi yönelime sahip birçok kadın varoşlarda yaşayan kardeşlerinin 'terapi grupları' olduğunu düşündükleri geçerliliğini kabul edememişler; erkek-hakimiyetindeki Marksist-Leninist, Troçkist, Maoist retorik alanı içinde kalmaya devam etmiş ve tepki gösterdikleri erkek sol grupların kullandığı siyasi örgütlenme biçimlerini kullanmaya devam etmişlerdir. Siyasi yetkinleşmenin, tek konulu programlar etrafında bir hareket 'inşa etmek' anlamına gelmesi gerektiğini, böylece de 'kitlelerin bilinçliliği bizim seviyimize ulaşana kadar sabırlı olmamız' gerektiğini ima eden kadın hareketinin bir kısmında, eski erkek solun seçkinciliği ve merkezileşmesi bu sayede yerleşmiş, zehrini zaten salmış oluyordu. Ezilen bir insana ezildiğinin söylenmesi gerektiğini varsaymak ne de büyük bir alçakgönüllülük! Onun bilinçliliğinin ancak bir konudan başka bir konuya geçerek, azar azar artarak gelişeceğini varsaymak ne büyük bir alçakgönüllülük! Geçtiğimiz on yıllık, belki de daha uzun bir süre boyunca, soldaki kadınlar sürekli olarak kendi kurtuluşumuz için savaşmaktan kaçınmış, tüm kadınların ezilen bir grup oluşturduğu bariz olgusunu göz ardı etmişlerdir. Sayımız o kadar çok ve o kadar dağınığız ki, bizler hata yaparak kendimizi 'erkeklerimizin', babalarımızın ya da kocalarımızın sınıfsal konumuna göre belirlenen sınıfların üyeleri olarak tanımladık. Böylece, bizleri ezilen kadınlar olmanın ötesinde orta-sınıf mensubu olarak gören solcu kadınlar bizi, bizim için öncelikli olan kendi mücadelemize katılmaktan alıkoymuşlardır. Bunun yerine bizler kendimizi diğer ezilen insanların yanında savaşmaya adadık, yani içinde bulunduğumuz kötü durumuma kendimizi yabancılaştırdık. Birçokları, yalnızca beyaz orta sınıf erkeklerin suçluluk tribinden kaynaklanan bu tavrın artık kadın hareketi içinde var olmadığını söyleyecektir; ancak bugün bile otonom kadın hareketleri içindeki kadınlar, kendimizi örgütleme gereksinimine yoğunlaşmaksızın işçi sınıfı kadınlarını örgütlemenin gerektiğinden bahsediyorlar sanki biz halihazırda o düzeyin ötesindeymişiz gibi. Bu, bizim ezilen bu kızkardeşlerimizi daha az sevdiğimiz anlamına gelmez; aksine tüm kurtuluş mücadelelerinde samimi olabilmemiz için en iyi yolun kendi ezilmişliğimizi kabul etmek ve doğrudan onunla uğraşmak olduğuna inanıyoruz. Bizler Marksist-Leninist analiz ve stratejinin reddedilmesinin politik bir naiflik anlamına geldiğine inanmıyoruz. 'Demokratik merkeziyetçi' bir grubun bile, 'öncü' temsilcimiz olarak nitelendirilmesini reddetmenin siyasi olarak naif olduğuna inanmıyoruz. Hareketler 'inşa etmek'le ilgilenen grupların doğası şöyledir: 1) 'fazlasıyla aşırı' düşleri 'gerçekçi' düşlere dönüştürmek ve 2) en sonunda bizzat tiranlığın bir organı haline gelmek. Teşekkürler, kalsın! Modern radikal tarih boyunca, Marksist-Leninist kuram ve pratiğe tamamen zıt giden Bakunin'den Kropotkin'e, Sophie Perovskaya'ya, Emma Goldman'a, Errico Malatesta'ya, Murray Bookchin'e uzanan ayrı bir radikal gelenek vardır; bu Anarşizm'dir. Radikallerin çoğuna yabancı olan bir gelenektir bu, çünkü çok daha örgütlü olan Devlet ve Marksist-Leninist örgütlenmeler tarafından devamlı surette çarpıtılmış ve yanlış gösterilmiştir. Anarşizm, sorumsuzluk ve kaos ile eş anlamlı değildir. Aslında, solun zamanı geçmiş örgütsel ve politika-yapıcı pratiklerine anlamlı alternatifler sunmaktadır. Temel anarşist örgütlenme biçimi, istençle örgütlenen ve devam ettirilen küçük bir gruptur; bu grup, üyelerinin ezilmesini ve onların kurtuluşlarının alacağı biçimleri tanımlama doğrultusunda çalışmalıdır. Kadınların örgütlenmesi, Yeni Sol'da ve Marksist solda, Devrim için birlikler oluşturulması olarak görülür. Ancak biz, mücadeleye katılan her kadının bir Devrim olduğunu iddia ediyoruz. DEVRİM BİZİZ! Toplumun bize dayatmayı hedeflediği davranışlardaki kısıtlılığı ortadan kaldırmak için, içtepi ile hareket etmeyi öğrenmemiz gerekli. Hareket, çoğumuz için bizden kopartılmış bir şeydi. Artık kendimizi bir hareketin üyeleri olarak değil, işbirliği içindeki bireysel devrimciler olarak düşünmemiz gerekiyor. Birbirini kişisel olarak tanıyan ve güvenen iki, üç, beş ya da on bireysel devrimci, devrimci eylemler yürütebilir ve kendi politikamızı geliştirebiliriz. Lidersiz bir ilgi grubunun üyeleri olarak her üye, eşit düzeyde iktidara sahip olarak iktidarın hiyerarşik işlevini olumsuzlar. KAHROLSUN TÜM PATRONLAR! Böylece, hareketin gideceği yönü bizim adımıza liderlerin belirlediği bir hareketin içinde kaybolup gitmeyeceğiz biz kendi hareketimiziz, kendi hareketimizin yönünü biz belirleriz. Bizler, idare edilmeye, adımıza konuşulmasına ve nihayetinde de yatıştırılmaya izin vermeyi reddediyoruz. Bazılarının öne süreceği üzere, Kadın Hareketi'nin bölünmesinin tüm devrimci etkinliğimizin sona ermesi demek olacağına inanmıyoruz. Hayır! Kadının ruhu 'bir hareket' tarafından yönlendirilip manipüle edilemeyecek kadar büyüktür. Kendi başlarına eyleyen ve kendi eylemlerine kendileri karar veren küçük gruplar, devrimci kadınların mantıksal bir ifadesidir. Bu, doğaldır ki çeşitli projeler ve konferanslar için bir arada çalışacak çeşitli grupların varlığı dışlamaz. Bu amaçlar doğrultusunda ve diğer kadınlarla bağlantımızı koparmamak için, Massachusetts, Cambridge Kadın Merkezi içinde otonom bir kolektif olarak örgütlendik. Kadın Merkezi bir federasyon olarak, yani politika-üreten bir grup olarak değil, ancak çeşitli kadın gruplarının bir araya geldiği bir merkez olarak faaliyet gösterir. Gerektiğini düşündüğümüz zaman buna benzer bildiriler yazmaya da devam edeceğiz. Herkesin sesini ve her türden sesi duymaktan gerçekten de memnun olacağız."}
{"url": "https://futuristika.org/cigdem-mater/", "text": "Sivil itaatsizlik denince Türkiye'den aklıma gelen ilk ve en güçlü örnek Cumartesi Anneleri / Cumartesi İnsanları. On yıllardır, durmaksızın gözaltında kaybedilen yakınlarını arayan bu insanlar Türkiye insan hakları mücadelesi tarihinde müthiş bir köşe taşı olarak duruyorlar bence. Sivil itaatsizliğin bence en güçlü ve yalın örneği olarak, 90'ların en kötü günlerinden İstanbul Galatasaray Meydanı'nda, her cumartesi günü kaybedilen yakınları için bir araya gelen bu insanlar, haftalarca, her cumartesi günü saldırıya uğradılar, dövüldüler, gözaltına alındılar ama durmadılar. Her cumartesi sessizce oturmaya devam ettiler. Saldırılar dayanılmaz hale gelince, oturmaya ara verildi, 2010 yılından beri ise, kaldıkları yerden devam ediyorlar, her hafta bir kaybın akıbetini soruyorlar. Ben Cumartesi Anneleri'ni sadece ortaya çıkardıkları dil ve direniş biçimi açısından değil, 10 yılı aşkın süredir duruşları açısından da sivil itaatsizliğin önemli bir örneği olarak değerlendiriyorum. Sivil itaatsizlik kanaatimce, insanın sahip olduğu en doğal ve gündelik direniş biçimi. Pasif direnişle birlikte, iktidara ve erke sizin oyununuzu oynamayı reddediyorum demenin kıymeti bence hiç bir şeyde yok. Türkiye'de son 10 yılda gelişen benzeri direniş yöntemlerini de çok önemsiyorum ve derdimizi anlatmada yeni alanlar açtıklarını düşünüyorum. Keşke daha çok, daha kalabalık olabilseler, olabilsek."}
{"url": "https://futuristika.org/cindeki-musluman-azinlik/", "text": "Beijing 2008 Olimpiyatları'nın açılışını izlerken, geçit röreni yapan ülkelerin sporcuları arasındaki fark dikkatimizi çekti. Gelişmiş ülkeler, kalabalık gruplar halinde, dişleri temiz, beyaz, gülümseyerek ve şapkalarını sallayarak yürürken, sporcu sayıları az olan, çoğunlukla müslüman ülkeler, az sayıda olma dezavantajını geniş alana yayılarak kapatmaya çalışıyor gibiydi. Gruplarında kadın sayısı azdı, sanki buruk gülümsüyorlardı. Azınlıktalardı ve azınlık hissinin ağırlığı üzerlerine çökmüş gibiydi."}
{"url": "https://futuristika.org/cinnet-hali/", "text": "-niye öldürdün karını oğlum, anlat bakayım? -bilmiyorum hakim bey, neden öldürdüğümü bilmiyorum, sadece onu çok seviyorum, hala da seviyorum, biliyor musunuz, ölüm bile yakışıyor ona, silah ateş aldığında öyle güzel yere düştü ki anlatamam, saçları rüzgarda dağılır gibiydi, yüzünü kapadı saçları, hemen gidip yüzünü açtım, yüzü güzeldir, ölüm sessizliğinde bile yüzü güzeldir karımın, bilmiyorum niye öldürdüğümü, ben sadece onu çok seviyorum, başkasının olabilme ihtimali yüzünden olabilir mi bilmiyorum, bir gün benden vazgeçer miydi, öldürmeden önce bunu ona sormalıydım, benim onu sevdiğim kadar onun beni sevdiğini bilmemek, sevgi ölçer yapmayı düşündüm bir ara, iş güç unuttum sonra, otobüste birisiyle göz göze gelmişti geçenlerde, orta boylu benim yaşlarda bir adam, yo, ellerim titremedi, sinirlenmedim, aslında mutlu oldum biliyor musunuz, o benim eşim, dedim içimden, sahip olduğun en güzel şey, o beni kıskansın, adam, bilmiyorum niye öldürdüğümü hakim bey, belki şey olabilir, geçen gün, trende aklıma geldi, o, hep benim olsun istedim, eğer ölürse, benim eşim olarak ölmüş olacak, yani hep benim, bu normal değil mi sizce, ama ben onu çok seviyorum, hiç vurmadım ona biliyor musunuz, nasıl kıyarım ben ona, bir fiske bile, arkadaşlar bir marifetmiş gibi anlatıyorlar, ben, yok, nasıl yaparım, yapmadım da zaten, sevmek cinayet işlemektir, diyor adam, hayır, ne demek, ben onu öldürmedim ki, sadece bedeni, yani, ben onu seviyorum, niye öldürdüm bilmiyorum, ben mi öldürdüm, kendimi mi, sadece bedeni ölmedi mi yoksa? -niye öldürdün karını oğlum, anlat bakayım?"}
{"url": "https://futuristika.org/ciplak-elle-balik-yakalayalim-mi/", "text": "Hwacheon adı çoğu kişi için bir anlam ifade etmezdi bundan altı yıl öncesine kadar. Sadece tarihçiler ve Kore Savaşı sırasında bu bölgede çarpışan askerler bilirlerdi burayı. Hwacheon kenti Güney Kore'de ve Kuzey'e sınır oluşturan bir yer. Hal böyle olunca 36,000 asker ve 24,000 sivil yaşıyormuş eskiden, olası saldırılara karşı hazır olmak amacıyla. Dağlık bir bölgede olan Hwacheon halkının ekonomisi de haliyle askeriyeye bağlıymış. Ancak iki Kore de sınırda asker sayısını azaltmaya karar verince bölge halkı ekonomiyi canlı tutmak için düşünmeye başlamış ve ellerinde bulunan kaynakları ve doğal güzellikleri bir festival aracı olarak kullanmaya karar vermişler. Altı yıl önce başlayan festival Ocak ayında gerçekleşiyor ve dağların donmuş gölleri ve ırmaklarında balık tutmaya dayanıyor. Dondurucu soğukta dizlerine kadar gelen suya giren turistler şort ve t-shirtleri ile çıplak elle balık yakalamaya çalışıyorlar. Amaç birlikte ya da tek başına üç balık yakalamak. Çoğunlukla aile babaları bu iş için uğraşırken eşleri ve çocukları kenardan onları destekliyor. Tek kural hile yapılmaması, sonuçta eğlenmek öncelikli. Tabi festival sadece çıplak elle balık avlama ile sınırlı değil, kar kızağı, buz futbolu, buz bisikleti, kardan heykeller festivali ve daha fazlası. Elleri soğuktan donan ve bir şey hissetmeyecek hale gelen yarışmacılar ısınmak için Gochujang adı verilen acı kırmızıbiber sosuna minik balıkları batırıp canlıyken yiyorlar. Çoğu insan için bu biraz mide bulandırıcı olsa da yeme cesareti gösterenler aldıkları tattan memnun. Isınmak için tek yol bu değil, çiğ balık tercih etmeyenler Kore votkası soju şişelerini deviriyorlar. Altı yılın sonunda festival o kadar ses getirmiş ki yer yıl kış ayında bir milyon turist bölgeye akın ediyor. Kimi çıplak elle kimi oltayla balıkların peşine düşüyor. Kimi ise sadece festivali merak ettiği için gidiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/ciplakligin-koordinatlari-naked/", "text": "İma C. Özkan, İngiliz yönetmen Mike Leigh'in görüntüler aracılığıyla yazdığı romanlardan en çarpıcısını yazdı. Şöyle düşünüyorum: Bak, şu saman yığınının yanında uzanmış yatıyorum. işgal ettiğim yer öylesine küçücük, evrende bulunmadığım ve umurunda bile olmadığım alanın yanında öylesine ufacık, yok sayılacak kadar küçük ki. Ve yaşayacağım zaman dilimi benim bulunmadığım ve bulunmayacağım sonsuz zamanın yanında öylesine az ki. Oysa bu atomun, bu matematiksel noktanın içinde kan dolaşıyor, bir beyin çalışıyor, birtakım istekleri var, ne kepazelik! ne saçmalık! -Güvenli mi bu postmodern gaz odası? -Hem de çok. -İçerde ne var? -Hiçbir şey, boş. -O halde neyi koruyorsun? -Boşluğu. -Boşluğu mu koruyorsun? Bu hiç de aptalca değil. Evet, biri içeri girip, şu lanet boşluğu her an yürütebilir ve sen boşluğun yok oluduğunu anlamazsın bile değil mi? -Şu an harikadır, şimdi şahanedir. Ama tek sorun, şimdi diye bir şeyin olmayışı. Çünkü o gelecektir, geçmiştir, aslında hepsi aynı kemik torbalarıdır. Az önce gelecek olan şey; şimdi dediğinde çekip gitmiş, geçmiş olmuştur bile dostum. Senin bir geleceğin yok, benim bir geleceğim yok, hiç kimsenin geleceği yok. Her şey dağılıyor, parti bitti görmüyor musun? Aziz John'un Esinlemeler Kitabı'nı hiç duydun mu? Ne deniliyordu Vahiy Bölümü'nde anımsa! 'Sağ eline ve alnına bir işaret koysun diye zorladı herkesi, o işarete; şeytanın işaretine sahip olmadan kimse alamasın, satamasın.' Kehanet bunu mu diyordu? Nostradamus'dan söz etmiyorum dostum, kutsal kitap bu! Bu kadar kesin olan kehanet ne idi? Neydi işaret? İşaret bar-code işte; her yanı sarmış barkod! Üç işaretle bölünmüş barkod ve o üç işaret her zaman 6 rakamı ile gösterilir. 6 ve 6 ve 6 rakamı kimin işareti? Deri altına lazer dövmeler yapılarak askerler üzerinde deneme aşamasında olan bir plana göre nakitsiz bir toplum olacağız. Sağ el ya da alna deri altından bir dövme. Bir de Yedi Mühür; hani yedi borazanın çalınması meselesi.. Hani her şeyin pelinotu gibi acılaşacağı söyleniyordu. Pelinotunun Rusçası nedir biliyor musun?: Çernobil! Demek istediğim dünyanın sonu geldi, artık oyun bitti anlıyor musun Brain! -İnanmıyorum bunlara. Hayat bu şekilde sona eremez. -Hayatın, dünyanın ya da evrenin yok olacağını söylemiyorum; İnsanın sonu geldi. Dinozorların sonu nasıl geldiyse öyle. Hiçbir önemimiz yok, biz lanet bir fikiriz yalnızca. -Sen hiçbir şeye inanmıyorsun! -Elbette inanıyorum Brain. Sence amip, kurbağaya doğru evrimleşeceğini düşünmüş müydü? Ve ilk kurbağa kendini sudan dışarı atıp, bir eş bulmak ya da bir yırtıcıya av olmamak için ses tellerini görevlendirdiğinde, o ilk vıraklamasının dünyadaki bütün insanlara ve edebiyata doğru evrimleşeceğini hayal etmiş midir sence? Ve nasıl ki o kurbağa Shaekspeare'i hiç tasavvur edemediyse, biz de kaderimizi asla tasavvur edemiyoruz. -Ben geleceğimi tahmin edebiliyorum. -Evrim bitti mi sanıyorsun? Hala sürüyor. İnsanoğlu ne tamamen var oldu, ne de tamamen yok olacak. Sadece artık ilave uzuvlar, kanatlar ya da yüzgeçler filizlenmeyecek bedenimizde çünkü, evrimin kendisi de evrimleşiyor. Sen bir varoluşa sahip değilsin. Şimdiye kadar var olmuş ve olacak herkessin ya da her şeysin. Mahşer günü geldiğinde belki mahşerin kendisi evrim sürecinin bir sıçraması olacak. -İnsanoğlu yok olmayacak, hayır bu olmayacak! -Ama yok olmalı. Mahşerin en temel tanımında insanoğlu en azından madde biçimini alıp, doğruca yok olup gidecektir. -Madde biçimi de ne? -Evrim işte, maddenin-ötesi. Saf düşünceden oluşan türlere dönüşecek belki insan. Algı kapasitemizin dışında bir şeye. Evrensel bilince, Tanrı'ya-ki o da aynı mantıkla zamanın ta kendisidir. -Sen Tanrıya inanmıyorsun ki! -Elbette inanıyorum. Sorun şu ki tanrı nefret dolu bir tanrı. Sebebi ise, tanrı eğer iyi olsaydı, şeytanın dünyada ne işi vardı? İyi, kötü tarafından düzülmek için vardır, gel bununla yüzleşelim. İyinin tartışılmaz varlığı, kötünün hava basmasına yarar. Bu yüzden tanrı kötüdür. Kaç geçmişin, kaç geleceğin olursa olsun hepsi acı ya da hastalıkla delik deşik olacak. Brian görüyorsun tanrı seni sevmiyor, küçümsüyor. Yani hiç umut yok. İnsan yalnızca şeytanın kendi kendini yarattığı cihazın bir bileşeni. Özetle şu; yumurtaları kırmadan omlet yapamazsın ve insan kırılmış yumurtadır, üstelik omlet berbat kokuyor. Bu kadar uzun bir diyalogu olduğu gibi aktarmak, sinemanın görsellik edebine aykırı olabilir. Sahiden de biraz edepsizce olduğunu kabul ediyorum. Fakat söz konusu tema odaklı değil; karakter ve diyalog merkezli filmlerin yönetmenine ait en zirve film olunca, bu upuzun alıntı bana kendisini neredeyse dayattı. Mike Leigh'in en çarpıcı filmi Naked bahis konusu. Filmi izlediğim ilk zamanlarda, hakkında yazılmış; belki de yazılabilecek en kapsamlı eleştirilerden birini okuduğum için, yeniden yazma gereği duymamıştım. Ama son günlerde bir-iki başka Leigh filmi izlerken, hiç değilse o değerli makaleye bir ek olması kabilinden yazma gereği duyuyorum. Diyalogların ve şaşırtıcı sahicilikle inşa edilmiş karakterlerin bu biçim öne çıkmalarına rağmen, filmimizin sinematografik bakımdan en ufak hasara uğramamış olması karşısında insan ne demeli! Belki de bu; aynı zamanda iyi de bir tiyatro yönetmeni olan Leigh'in; görüntüler aracılığıyla yazdığı romanlardan en çarpıcısı. Eğer yazılıp çizilenler doğruysa senaryo metinlerini de ekseriyetle kendisi yazan Leigh, diyalogları oluştururken ana duyguyu aktarıp, gerisini bir miktar oyuncuların doğaçlamasına bırakıyormuş. Elbette üst üste kaç çekim yapması gerekiyordu, Tanrı bilir. Ama bu son derece mümkün gözüküyor. Hele de David Thewlis'in İngiliz Dili'nin tüm sokak imkanlarına; aynı zamanda derinlikli mizahla harmanlanmış felsefi düzleme nazır hızlı cümle kurma becerisi ve kelimelerinin şiirselliği göz önüne alındığında, cast'ı aşan bir doğallık seyrettiğimiz sanki. İlginç ekonomi-politik sistemi ile İngiltere tarihinin bir parçası olarak İngiliz Sineması da üzerine daha yeni yeni eğildiğim, ilginç bir sinema estetiği sunuyor. Başta Chaplin gibi bir dehayı çıkaran bu sinemayla, akabinde hemen Ken Loach'u düşünmeden edemiyor insan. Yine ne bileyim Christopher Nolan ve sözgelimi son dönem parlak sinemacılarından İrlanda kökenli Martin McDonagh da tıpkı Leigh gibi çok kayda değer işler çıkarmıştı. Mike Leigh, John Osborne'un o meşhur oyunu olan Look Back In Anger'ı anımsayanlar, oyundaki Jimmy Porter karakterinin, filmimizde Thewlis'in canlandırdığı Johnny'nin belki de öncülü olduğu fikrine katılabilirler. 1950'lerin sonlarına doğru, bu oyunu aynı adla filme aktaran Tony Richardson, Lindsay Anderson ile birlikte Free Cinema olarak bilinen bir tür akım'ın başlatıcısıydı. Leigh de sanki bir bakıma, sonraları Yeni Dalga'ya evrilen yönetmenleri hafiften hatırlatıyorsa da, kendi özgün, tutarlı sinema dilini kurmakta şimdiden onlardan birkaç adım ileride görünüyor bana kalırsa. Hikayemiz, karanlık bir Manchester sokağında, Johnny'nin bir kadına cinsel şiddet uyguladığı sahneyle; son derece kasvetli ve sert başlıyor. Öyle bir uzlaşmasız sahne ki, en baştan itibaren film ile karakter arasına sıkışıp kalıyoruz. Çünkü derhal karanlık dürtülere, tortulanmış arzulara küstahça ayna tutuluyor. Omzunda döküntü bir çanta; adamımız önüne gelen ilk arabayı çalıyor. Yoldayız artık. Tekrarlı müzik, hem yola hem geceye uygun düşüyor; Andrew Dickson elinden çıkma bu müzik. Birbiri ardına kayıp ufalan beyaz yol çizgileri, tedirginlik; yoldayız. Zaten aynı zamanda filmin jeneriği de bu; yola düzülen bir jenerik akışı. Varış: Londra. Bakımsız, dar bir daire; Johnny'nin eski kız arkadaşı oturuyor burada. Ama şimdi evde değil. Onun bir arkadaşı var: Sophie. Onunla sohbete başlıyor Johnny. Film boyunca İngiliz müptelalığına alamet Bir fincan çay alır mıydınız? ların ilki. Siyah, saldırgan kıyafetler içinde Sophie rolünde bizi büyüleyen Katrin Cartlidge 1994'te Before the Rain/Yağmurdan Önce'nin ise Anne'si, iki yıl sonra 1996'da ise Breaking the Waves/Dalgaları Aşmak'nın Dodo'su olarak karşımıza çıkmıştı. Yeniden hikayeye dönecek olursak; olduğu yerde duramayan, ince uzun bedenine sığamayan, üzerinde hiç çıkarmadığı koyu renk paltosu ve diğer giysileri, omzunda içi kitap dolu çantası ile Londra sokaklarını arşınlayan, bazan sadistik bir hoyratlıkla sevişen, bazan bir kutu konserve fasulye için dakikalarca teşekkür eden, binbir türlü insanla karşılaşıp öfke ve umutsuzlukla boyuna onlara zihnindeki şangırtıları döken, dayak yiyen, bazan can kulağıyla dinlenen, aralıksız sigara içen Johnny'nin dervişane gezintisinden ibaret aslında. İyi de neden Naked filmin adı; niye Çıplak? Çünkü felsefi çapı hayli geniş bir zihne sahip ve fakat aynı zamanda da kolayca birini öldürebilirmiş hissi uyandıran; her an bir krizin eşiğinde kıvranan koca bir yılan yutmuş haliyle Johnny'nin tüm o kalın giysilerine rağmen zihni çok çıplak, üpüryan. Yazının başına alıntıladığım konuşma ise, gece yarısı önüne çöküp İncil okuduğu binada çalışan güvenlik memuru Brain ile aralarında geçen diyalogdu. Brian'ı canlandıran Peter Wight, Leigh'in izlediğim tüm filmlerinde irili ufaklı rollerden birinde görünen değişmez adamlardan biri. Johnny'nin karşılaştığı adam ya da kadınların tamamı hayatın bir nevi sillesini yemiş insanlar. Bir biteviye çemberin içinde kalmak zorunda olan; fakat aynı zamanda da kaybetmiş, dışarlanmış, sıradan insanlar. Zaten Leigh filmlerinin hemen hiçbirinde alıştığımız güzellikteki fıstık gibi kadınlar, sportif görünümlü ve iyi giyimli erkekler göremezsiniz. Çünkü o kamerasını, İngiliz işçi sınıfının kaba yürüyüşlü, kaba giyimli, sağlıksız beslenmiş kaba bedenli insanlarına; tramvaylarda, çöp kenarlarında, köhne dairelerde rastladığımız türden, hani o riff-raffe; sıradan insanlara çevirmiş bir yönetmen. Naked'da ilgi çeken bir diğer karakter ise Greg Cruttwell tarafından canlandırılan Jeremy. Bu karakter, bir yandan spor salonlarında gövdesini geliştirmeye çabalayan, beden ululayıcılarından biri olarak; lüks arabası içinde direktifler savuran bir yuppie olarak; pahalı restoranlarda bedensel hazzına en kaba yoldan doyum arayan hedonist olarak Johnny tiplemesine taban taban zıt. Gelgelelim öte yandan şiddete meyilli hali, sadistik cinsel temas girişimleri düşünüldüğünde de Johnny'nin bir karikatürü sanki. Film boyunca sık sık onu çıplak görüyoruz. Çünkü onun mabedi bedeni. Sinir bozucu yapay gülümseyişi ile tüm olanaklarını seferber etse de arzu nesnesi baştan sakatlanmış zavallı bir tatminsiz Jeremy. Biri bedenini canlı bir cenaze gibi gezdiren, zihni çıplak Johnny; diğeri beden tapınmacılığını son haddine vardırmış vücudu çıplak ve zihni kalın örtüler altındaki Jeremy. Her ikisinin de omurgasına yerleşen demir bir yılan. O yılanın dönemsel adı Thatcherizm belki. Çalışanlara yönelik hak kısıtlamaları, para arzı üzerinde sıkı kontrol, sosyallikten mümkün mertebe el çekmiş bir devlet, ölümüne pazar ekonomisi ve elbette Viktoryen değerlerin ihyası, muhafazakarlaşma, durmadan sağa çeken bir direksiyon: İşte karşımızda neo-liberal düzenin sert, soğuk, kaba ve merhametsiz leydisi. Her iki karakter üzerinden şişlenen, delik deşik bir gelecek manzarası, temaşa bu. Yaşasın bireysellik! nidaları altında sınıfsal, psikolojik değersizlik duygusu. Biri beş parasız; hayatı keskin zekasını eleveren mizah ve sarkastik cümleler aracılığıyla kavramayı deniyor, argonun derin sularına pis kokma pahasına dalıp çıkıyor sık sık. Diğeri, aristokrat aksanı, tonla parası ve dahi tatminsizliği ile liberal ekonominin kaymak yalayıcısı. Hiçliğin dolaylarında hiççil bir seyrüsefer. İlk bakışta Johnny bir nihilist portresi çiziyor; bu doğru. Hatta Turgenyev'in malum romanındaki baş karakterinkine çok benzeyen cümleler dökülüyor dudağından. Hemen anımsıyorum mesela, Babalar ve Oğullar'daki şu cümleyi: İnsan her şeyi anlayabilecek kapasitededir; hatta meltemin esişini, güneşteki oluşumları bile. Fakat bir başkasının, neden burnunu başka türlü sildiğini bir türlü anlayamaz. Nitekim Johnny de, hani şu bir çanta dolusu kitapla gezen, gördüğü her kitaba bıkkınlıkla da olsa şöyle bir göz gezdirmeden edemeyen anti-kahraman Johnny, barda tanıştığı kızın evinden sebepsizce kovulunca, Buradan anlaşılıyor ki kaç tane kitap okumuş olursan ol bu dünyada asla ama asla anlayamayacağın bazı şeyler vardır diyecekti neredeyse Bazarov gibi. Yine de bana kalırsa Johnny karakterini nihilist bir tip olarak ele almamak için yönetmenimiz yeteri kadar bilgi de sunuyor bize. Bir defa Johnny idealist. İkinci olarak; eğer Johnny'yi bir nihilist tip olarak görmeye devam edeceksek bile ancak Nietzschevari bir nihilizm olurdu herhalde. Çünkü Nietzsche'ye göre nihilizm, yüksek ideallerin değerlerini yitirmelerinden kaynaklanan olumsuz düşünce biçimi. Bu aşılabilir ve aşılmalıdır da. Korkular, reddedişler, başkaldırmalar, her biri gerçeklik ve değer ideallerimizin çöküşüne delalet eder çünkü. Dolayısıyla Johnny tam da işte bu değer yitimi travması içinde, olumsuzlanan tüm değer ve yargılara sarılarak, belki ancak bu yolla pompalanmaya çalışılan fason değerlerin bulaşıcılığından korunarak her fırsatta gidiyor. Bir başka sokağa, bir başka eve, bir başka bara, bir başka mezbeleliğe, bir başka şehre, bir başka kadına, bir başka adıma, bir başka cümleye, bir başka kitaba, bir başka tiksintiye, bir başka iç dökmeye, bir başta tedirginliğe; ama mutlaka gidiyor. Tüm o şahane ve stilize diyalogları, üstün zekalı ve fakat aynı zamanda kirli bir tecavüzcü paradoksundan serpiyor bize Johnny. Başka türlü olamazdı. Kendisiyle çatışmayan, öfkesiz, sükunetli bir nesil yetişmesi için fazla vahşiydi kapitalizmin bu formu. Yaşasın birey! diyerek fiş cümleleri okuturken; o fiş cümlesi üzerinden en hızlı okumayı sökenlerle-Jeremy- hep kekeleyenleri Johnny-aynı kirli çizgi üzerinde yarıştıran ve ne tuhaftır ki bireyin, şahsiliğin kökünü kurutan bir sosyopolitik sistem bu çünkü. Amansız bir nefret, sunturlu bir öfke ve elbette benliği ortadan yaran keskin bir yabancılaşma zaten bu sistemin yan etkisi değil, bizatihi an-etkisi."}
{"url": "https://futuristika.org/cizgi-roman-i-tarihi-ve-imgelerin-gelisimi/", "text": "Çizgi roman hemen hepimizin bir şekilde aşina olduğu bir kavramdır. Çizgi romanı tanımlayacak olursak, kabaca çizgi ve yazılarla bir hikayenin kağıt üzerinde canlandırılması diyebiliriz. Bu küçük çizgi bantları halinde de olabilir, seri çizgi öyküler halinde de. Amerika'nın öncülüğünü ettiği çizgi roman kavramı 'comics', artık dünyanın her yerinde çok çeşitli amaçlarla yazılıp, çizilip, okunmaktadır. Çizgi romanın sanatsal kökeni, Rönesans halıları, Mısır hiyeroglifleri, hatta mağara duvarlarındaki ilk resimlere kadar uzanır. Konuşma balonlarının ilk kullanımları, grafik olarak sekans kullanma örnekleri ve 18. ve 19. yüzyıldaki yayınlarda kullanılan ilk illüstrasyonlar Avrupa'da gözlenmesine rağmen, 'çizgi roman' oluşumu ilk olarak Amerika'da görülür. Amerika'da çizgi romana takılan 'comics' ismi, bildiğimiz 'komik' kelimesinden gelmektedir, çünkü ilk 30 sene boyunca ilk çizgi romanlarda mizah dışında bir konu işlenmemiştir. 'Comics' terimi halen bütün çizgi romanlar için kullanılsa da, artık yeni bir terim olan 'graphic novel', yani 'grafik roman' terimi de senaryo kısmı daha ağır basan çizgi romanlar için kullanılmaktadır. Amerikan gazetelerinde çizgi roman oluşumunun, daha doğrusu 'pazar eklerinin' ortaya çıkmasında üç önemli sebep vardır: Basım ve dağıtımın makineleşmesi, nüfusun şehir merkezlerinde yoğunlaşması ve yeni grafik ifadelerin halk arasında kabul görmeye başlaması. Tabii ki renkli basım tekniklerinin gelişmesi de önemli bir sebeptir. İlk çizgi roman olarak kabul edilen 'The Yellow Kid' karakterinin starı olduğu Hogan's Alley, 1896'da Journal ve New York World gazetesinde yayınlandığında yeni bir çağın başlangıcını ilan etmiş oldu. Richard Fenton Outcault, bu seriyi çizmeden önce Joseph Pulitzer'e ait olan New York World gazetesinin Pazar ekine komik illüstrasyonlar çizerdi. Genelde resimleri alt tabakadan insanların yaşamlarından enstantaneler hakkındaydı. Halkın ilgisini çeken bu değişik tarz sayesinde, The Yellow Kid büyük bir başarıya imza attı, ve sadece bir sene sonra kendi magazin dergisini çıkardı (1897). Artık her ürünün ambalajı üzerinde bu sarı gömlekli, garip şeyler yapan, devamlı sırıtan çocuğun suratını görmek mümkündü. Sarı Çocuk, bir iki sene içerisinde ülkenin ulusal kahramanı haline gelmişti. Şimdiki çizgi romanlar ile bağdaşmış her şey bu çizgi roman serisi ile denenmişti: Devamlı görünen karakterler, konuşma balonları, devam eden kareler yardımıyla hikaye anlatımı, düzenli yayın, -ilk zamanlar pazarları- renkli yayın. Outcault'un ticari başarısı sayesinde bu yeni sanat formu hayatlarımıza girdi. Outcault'un bu öncü girişiminden ve başarısından kısa bir süre sonra, Amerika'daki diğer büyük gazeteler de Pazar ekleri çıkarmaya ve günlük çizgi roman bantları yayınlamaya başladılar. Hogan's Alley'nin New York World gazetesindeki ilk yayınından sadece yirmi sene sonra, artık çizgi roman endüstrisi bir sendikaya bağlanmış, ve günlük olarak ve/veya ekler halinde Amerika'daki her gazetede yerlerini almıştı. Her yıl 5.000'e yakın yeni çizgi roman fikri sendikalara sunuluyordu. Bu çizgi romanlar her gün yüz binlerce insan tarafından okunuyor, ve bu yüz binlerce insan sadece çizgi roman bandının sonraki sayısını okumak için gazeteyi ertesi gün tekrar alıyorlardı. O dönemlerden yakın geçmişe kadar çoğu sanatçı benzer malzemelerle aynı yöntemi kullanarak çizgi roman bantlarını üretmişlerdir; orijinal boyutunun iki misli büyüklüğünde, ağır gramajlı kağıt üzerine karakalem eskiz, karakalemlerin üzerine de kaligrafi kalemleri ile hint mürekkebi ve fırça ile geçilir, harfler yazılırdı. Yakın geçmişte ve günümüzde ise daha çeşitli teknikler kullanılmaktadır: Grafit kalemler, değişik uçlu rapidolar, magic marker'lar, kimyasal özellikli kağıtlar, bilgisayarlar ve özel çizim programları, vs. Günlük çizgi roman bantları uzun bir süre boyunca sadece siyah beyaz basıldı. Pazar eklerinin ise büyük çoğunluğu siyah beyaz, geri kalanı da çizerin belirttiği renk paletlerine göre boyanırdı. Genel olarak iki tip hikaye akışı vardı: Devamlı ve günlük. Devamlı olan çizgi roman bantları, 'arkası yarın' mantığı ile günler, hatta haftalarca süren hikayeler anlatabiliyordu. Günlük olan hikayeler ise, önceki veya sonraki günle ilişkisi olmayan, kısa hikayeler anlatırdı. Ancak her iki stilin de ortak bir yönü vardı: Tema, ve vurucu metinler. Çizerler buna kabaca yazarın özgün mizahı diyorlardı. - Koca Ayak metodu, karakterlerin ayak, kafa, burun gibi uzuvlarının abartılı olarak büyük çizilmesi anlamına geliyordu. - Beş Parmak yaklaşımı, genelde Brezilya Dizisi tadındaki ve macera hikayeleri anlatan çizgi romanlarda kullanılan gerçekçi karakter çizimlerine konulan addı. - Orta Yol ise iki stilin karışımı idi; büyük kafaya sahip, ama yine de gerçekçi vücutlara sahip karakterler buna bir örnektir. Ancak çoğu çizgi roman bu tarzların hiç birine tam olarak oturmuyordu. Çizgi romanlar 1929'a kadar mizah dışında bir konu işlemediler, ama 1929'da ilk defa macera konulu çizgi romanlar boy göstermeye başladı. Buck Rogers, Dick Tracy, Flash Gordon, Tarzan ve Prince Valiant bunlardan başı çeken iki örneği olarak verilebilir. 30'lu yıllarda ise hala çok iyi bilinen iki çizgi roman yayınlanmaya başlandı: Kızılmaske ve Mandrake the Magician. Aynı zamanda dönemin radyo programlarından esinlenilerek, pembe dizi tadında çizgi hikayeler çizilmeye başlandı. İlk çizgi roman kitapları, gazetede yayınlanan çizgi roman bantlarının derlenmiş halinden başka bir şey değildi. Ya aynı çizgi romanın, ya da bir kaçının bir dergide bir araya getirilmiş haline, on yıllardır 'comics' diyen amerikan halkı tarafından 'comic book', yani komik kitap ismi konuldu. 30'lu yıllarda arada bir özgün işler görünmesine rağmen, asıl devrimi yaratacak olan çizgi roman serisi 30'lu yılların sonunda ortaya çıkacaktı. 1934'te, Jerry Siegel ve Joe Shuster tarafından yaratılan, insanüstü güçlere sahip, mavi kırmızı değişik bir kostümü bulunan bir süper kahraman olan Superman'i yarattılar. İlk taslakları götürdükleri her sendika onları reddetti; hatta United Feature Sendikası onları olgunluktan uzak işler yaptıklarını belirten bir ret mektubu bile gönderir. En sonunda 1937'de, McClure Sendikası'ndan Max Gaines çizimleri bir çizgi roman kitabı yayımcısı olan, DC Comics'in sahibi Harry Donenfield'a gösterir, ve Donenfield, Jerry ve Joe'dan 13 sayfalık bir çizgi roman hikayesi yazmalarını ister. Haziran 1938'de yayınlanan Action Comics no.1 isimli çizgi roman kitabı, bir sene içinde 900.000 adet sattı. McClure Sendikası da Superman'i günlük çizgi roman bantlarına dönüştürerek astronomik boyutlarda para kazandı. 16 Ocak 1939'da başlayan Superman günlük çizgi roman bantları, iki sene içinde 300 gazetede günlük olarak, ve 90 Pazar gazetesinde yayınlanmaya başlamıştı. Superman'in günlük çizgi bant versiyonu 27 sene boyunca devam etti, ve 1966'da satış azlığı nedeniyle kaldırıldı. DC Comics 1943'te Batman ve Robin'i de günlük çizgi bant olarak yayınlamaya başlamıştı, ancak onların ömürleri sadece üç sene sürmüştü. Superman çizgi romanının yayınlanması ile birlikte, çizgi roman tarihindeki süper kahramanlarla dolu Altın Çağ başlamış oldu. Superman'in başarısını gören Bob Kane de, önceden tasarlamış olduğu Bat-man isimli kostümlü kahramanı Detective Comics'in 1939 Mayıs sayısında ortaya çıkarır, ve kısa sürede başarıya ulaşır. Superman'in aksine Batman, süper güçlere sahip olmayan, ve intikam gibi tehlikeli bir motivasyonla suçlularla savaşan karanlık bir kahramandı. Bu başarıların ardından yeni süper kahramanların çizgi romanların ardı ardına piyasaya sürülmeye başlanır. İkinci Dünya Savaşı sonrası gazete, ve dolayısıyla çizgi roman eklerinin satışlarında doruk noktaya ulaşıldı, ancak savaşın getirdiği ek masraflar, hammadde sıkıntısı ve basım masrafları çoğu alanda kısıntıya gidilmesine neden oldu. Doğal olarak ilk kısıntıya gidilen alan Pazar ekleri ve günlük çizgi bantlar oldu. Önce alan olarak, sonra da adet olarak azaltılan çizgi roman bantları, hem üreticiliği, hem de yaratıcılığı baltalıyordu. 1943'te Amerika'da ayda toplam 25.000.000 çizgi roman dergisi satışı ile doruk noktasına ulaşmış altın çağ, savaş sonrası dönemde gitgide azalan talep karşısında bitmeye yüz tutmuştu. Savaş sonrası Amerika'da ana çizgi roman okur kitlesi olan askerlerin azalması, ve savaş sonrası dönemde ortaya çıkan, yönetimi sorgulayan bir kuşağın ortaya çıkması ile birlikte süper kahramanlı hikayelere olan ilgi bitti, ve 1950'lerde altın çağ kapandı. Artık suç ve korku çizgi romanları prim yapıyordu. Rock'n Roll dinleyen ve yönetimi sorgulayan gençliğin ortaya çıkması ve komünizmin nükleer bir tehdit haline gelmesi, halkı ve mutlu Amerika imajı çizmeye çalışan yönetimi tedirgin etti. Rock'n Roll dinleyen ve yönetimi sorgulayan gençliğin ortaya çıkması ve komünizmin nükleer bir tehdit haline gelmesi, halkı ve mutlu Amerika imajı çizmeye çalışan yönetimi tedirgin etti. O dönemde yayınlanan uzmanlar tarafından yazılmış yazılarda, suç ve korku öğeleri taşıyan çizgi romanların gençleri zehirlediği de söylenince, çizgi roman karşıtları ve yeni nesil çocuklarıyla iletişim kuramayan aileler çizgi romanları topa tutmaya başladılar. Çizgi roman karşıtı gösterilerde toplu çizgi roman yakma eylemleri bile yapıldı. Kongrenin de konuyu inceleme altına alması ile korkan çizgi roman yayıncıları, 16 Eylül 1954 tarihinde 'Comics Code Authority', yani çizgi roman nizam otoritesi devreye sokup oto-sansür uygulamaya başladılar. Üzerinde CCA damgası bulunmayan çizgi romanlar gazete bayilerinde satılamıyor ve okuyucusuna ulaşamıyordu. Bunun bir sonucu olarak dönemin korku ve suç çizgi romanlarının ağırlıklı lideri olan ve onları oldukça geliştirip olgunlaştıran EC başta olmak üzere yayınevleri kapanmak zorunda kaldı. Ayrıca bu hareket çizgi roman dünyasına yeni bir soluk getiren, Amerikan değerleri üzerinde duran, ayırımcılıktan aşırı milliyetçiliğe kadar çoğu güncel konuya yer veren korku romanlarının da piyasadan kalkması demek oldu. EC, sadece yeni çıkardığı bir dergi formu olan MAD dergisini elinde tutmayı başarabilmişti; diğer hiç bir yayınları gazete bayilerinde satılmıyordu. Kamuoyu tarafından yaratılan sansür ortamında, çizgi romanda konu kıtlığı baş gösterdi. Tema olarak tekrar geriye dönüş yaşandı: Süper kahramanlar. Ekim 1956'da, Altın Çağ kahramanlarından olan Flash, Showcase dergisinin bir sayısında yeniden doğuyordu. Ancak, bu yeniden doğan süper kahraman Altın Çağ'daki versiyonundan farklıydı, sadece güçleri aynıydı. Julius Schwartz'ın yarattığı bu yeni sürüm Flash'in nispeten insancıl yanları, ve karmaşık problemleri vardı. Flash'in yeniden doğumuyla birlikte, Yeşil Fener ve Atom gibi diğer çoğu Altın Çağ karakterlerinin dirilişi de gerçekleşti, ve Gümüş Çağ başladı. Bu yeni çağ, süper kahraman akımının çizgi romanın kalbinde olduğunu gösteriyordu. Altın Çağ karakterlerinin Rönesans'taki mitoloji karakterlerine benzer şekilde yeniden kullanılmalarına karşılık, o dönemde bilimkurgu çizgi romanlar yayınlayan Marvel Comics'in yeni çıkardığı Fantastic Four çok büyük bir başarı yakaladı. Diğer Altın Çağ kahramanlarının aksine, bu dörtlü ikonik birer mitoloji kahramanı yerine daha çok bir aile gibiydiler ve normal insanlar gibi görünüyorlardı. Fantastik Dörtlü'yü yaratan Jack Kirby ve Stan Lee, bu yeni süper kahraman akımının devamını getirdiler: Hulk. Hiç alışılmadık olan, kahramanlık yönü bulunmayan bu karakter, halkın oldukça fazla ilgisini çekti. Ve Hulk'tan sonra, Superman'den sonra en çok başarıyı yakalamış olan karakteri Amazing Fantasy'nin 15. sayısında sahne aldırdılar: Örümcek Adam. Bunlar ve diğer Marvel kahramanları, çizgi roman dünyasına yepyeni bir soluk getirdiler. DC'nin aksine, Marvel'ın yarattığı her süper kahramanın insani yönleri daha ağır basıyordu, ve her insan gibi gündelik sorunlarla boğuşuyorlardı. DC insanı başka diyarlara götürürken, Marvel daha çok insana kendi sorunlarını ve içinde yaşadığı gerçekliği gösteriyordu. Çizgi roman kahramanlarındaki bu tarz farklılığı, günümüze adapte edilerek evrimleşmesine rağmen, günümüzde hala bu iki yayınevi tarafından devam ettiriliyor. Süper kahramanlardan ve çizgi roman nizam otoritesinden ayrı olarak, yeni bir tür çizgi roman 60'lı yıllarda ortaya çıkmaya başlamıştı. CCA damgasını ciddiye almayan, küçük ölçekli çizgi roman serileri ve çizgi roman kitaplarından oluşan Yeraltı Çizgiromanları ortaya çıktı. Süper kahramansız, alternatif bir akım olan bu çizgi romanlara verilebilecek en iyi örnek, çoğu tabuyu yıkan, çıplak kadın imgesini serbestçe kullanan Barbarella'dır. Bu çizgi romanlarda uyuşturucu etkisiyle yazılmış ve çizilmiş hikayeler, çok ağır toplumsal yorumlar ve dışavurumculuk ana unsurları oluşturur. Ancak bu akımın ömrü çok uzun olmaz. 70'lerin ortasında konan uyuşturucu yasağının ve küçük yayınevlerinden çizgi romanların etrafa dağılmasını sağlayan dağıtım ağının kaldırılmasının etkisiyle, bu yeni akım da yavaş yavaş ortadan kayboldu. Ancak, artık yetişkinlere özgü ve sanat olarak yorumlanabilecek çizgi romanların kapısı açılmıştı. 70li yıllarda artık DC ve Marvel Comics de, çizgi roman nizam otoritesine rağmen toplumsal sorunları ufak ufak irdelemeye başlamışlardı. 1971'de Marvel, Örümcek Adam'ın yayınlanan iki sayısında (97. ve 98. sayılar), çizgi roman nizam otoritesine göre işlenmesi tabu olan bir konuya değinerek uyuşturucunun zararlarına yer verdi. CCA damgasız bu öykü büyük ölçüde ilgi ve takdir topladı, öyle ki nizam otoritesi tavırlarını yumuşatmak zorunda kaldı. Böylelikle korku çizgi romanları yeniden yayınlanmaya başladı, ve korku unsuru taşıyan karakterler görünmeye başladı. Buna örnek olarak DC'nin Swamp Thing'i ve Marvel'ın Ghost Rider'ı gösterilebilir. Bu tarihlerde çıkan önemli bir Marvel çizgi roman uyarlaması da Barbar Conan'dır. 1975'te Marvel tarafından yayınlanmaya başlayan X-Men de önemli çizgi romanlar arasındadır. 1970'lerdeki punk akımına uygun olarak, doğuştan farklı güçlere sahip ve bu farklılıkları yüzden toplumdan dışlanmış bir grup genci anlatan seri, dönemin kendini dışlanmış hisseden genç çizgi roman okuyucusu ile özdeşleşmişti. 1980'lerde yeniden yapılanmaya giren DC, yeni satın aldığı diğer yayın evlerinden doğmuş çoğu karakterini 'öldürerek', bütün hikayelerini tek bir evrende birleştirme, ve böylelikle her hikayesinin aynı dünyada geçmesini sağlayarak daha anlaşılır olma yoluna gitti. Artık DC okuyucuları çizgi romanları çok daha kolaylıkla okuyordu. Bu temizlik operasyonlarının yanı sıra, Daredevil serisinde Frank Miller'ın realist anlatımı tutulunca, Avrupa ve Amerika'da Sert ve Gerçekçi akımına uygun çizgi romanlar üretilmeye başlandı. Bu konuda öncü olan ulus bu sefer yazar Alan Moore önderliğinde Miracleman ve V for Vendetta çizgi romanlarını üretmiş olan İngiltere oldu. Sert ve Gerçekçi akımına verilebilecek en güzel örneklerden bir diğeri de 1986'da başlayan bir Batman hikayesi olan, Kara Şövalye Dönüyor 'dur. Frank Miller'ın Batman karakterini emekli edip, yaşlı olarak resmetmesi ile çizgi roman tarihinde gerçekçi ve karanlık bir akımın başlangıcı ilan edilmiş oldu. 90'lara doğru yine Alan Moore tarafından yazılan Watchmen, bütün çizgi roman tarihini inceleyen ve kusurlarını irdeleyen, aynı zamanda bütün süper kahramanları gerçekçileştiren, çok sofistike bir seriydi. Bu kadar zengin bir çizgi roman eseri olan Watchmen, Hugo Bilimkurgu Ödülü'nü alan tek çizgi roman oldu. Watchmen'den sonra çizgi romanlar bu ödülün kapsamı dışında tutuldu. Artık çizgi romanlara eskisine nazaran ciddi bir gözle bakılmaya başlandı. 90'larda ise, artık bu karanlık ve sert üslup her çizgi roman üreticisi olarak derinlemesine veya yüzeysel olarak uygulanmaya başlandı. Bunun dışında, DC'nin çıkardığı Vertigo Serisi ve bir çok bağımsız yayın evi gibi alternatif ürünler üreten kurumlar ortaya çıkmaya başladı. Vertigo'nun ürettiği en önemli çizgi romanlardan Sandman, Dünya Fantezi Edebiyat Ödülü'nü alan, hatta herhangi bir edebiyat ödülü alan tek çizgi roman olmuştur. Tank Girl, orijinal çizgisi ve punk çizgisi ile protest bir tema yaratmış, siğer çizgi romanların arasından sıyrılmıştır. Bağımsız üreticilerden Image Comics ise, dünyada bir fenomen haline gelmiş Spawn serisini yayınlamış ve başarıya kavuşmuştur. Spawn sayesinde, Dark Horse ve Malibu gibi küçük yayınevlerinin önü açılmış, ve çizgi roman piyasası artık DC ve Marvel Comics'in tekelinden kurtulmuş, alternatiflerle dolu bir hale gelmiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/cizgi-roman-ii-bir-propaganda-araci-olarak-cizgi-roman/", "text": "- Batman: The Movie (1966) - Barbarella (1968) - The Amazing Spider-Man (1977) - The Incredible Hulk (1977) - Captain America (1979) - Flash Gordon (1980) - Conan the Barbarian (1982) - Swamp Thing (1982) - Superman I-II-III-IV (1978-1987) - Supergirl (1984) - Howard the Duck (1986) - Batman (1989) Batman Returns (1990) - Dick Tracy (1990) - Lucky Luke (1991) - The Rocketeer (1991) - The Crow (1994) - The Shadow (1994) - The Mask (1994) - Tank Girl (1995) - Spawn (1995) - The Phantom (1995) - Judge Dredd (1995) - Barb Wire (1996) - Men in Black (1997) / MIB 2 (2002) - Asterix et Obelix contre Cesar (1999) - X-Men (2000) / X-2 (2003) / X-3 (2006) - From Hell (2001) - Road to Perdition (2002) - Daredevil (2003) - Spiderman (2001) / Spiderman 2 (2004) - Hulk (2003) - League of Extraordinary Gentlemen (2003) - Catwoman (2004) - The Punisher (2004) - Hellboy (2004) - American Splendor (2004) - Constantine (2005) - Blade Trinity (2005) - Fantastic Four (2005) - Sin City (2005) - Electra (2005) - V for Vendetta (2005) - Superman Returns (2006) - 300 (2007) - Ghost Rider (2007) - Watchmen (2007) - Spider Man 3 (2007) İlk çizgi romanlar sayılan 'komik' çizgi bantlar, gazete okuyan herkes tarafından okunuyorlardı. Ancak 1930'lardan itibaren macera unsuru işin içine girmeye başlayınca, çizgi roman takipçisi topluluğun yaş ortalaması git gide düştü. 60'lara kadar çok daha genç bir kesime hitap eden, hayal gücünü gıdıklayan çizgi romanlar, zaman geçtikçe daha sofistike bir hal aldılar. Özellikle 80ler döneminde sadece yetişkinlere yönelik çizgi roman serilerinin çıkmaya başlamasıyla hem daha olgun, hem de daha ciddi bir izleyici kitlesi oluştu. 90lardan itibaren oluşan Avrupa, Amerikan ve Japon çizgi roman alternatiflerinin bolluğu sayesinde, her zevke ve her amaca uygun çizgi romanlar piyasada bulunmaktadır. Ana okulu düzeyinden 18+ sınırlaması konulan her seviyede insana göre çizgi romanlar üretilmektedir. Ayrıca sadece İnternet'ten yayınlanan Web Comic, yani web çizgi romanları da artık herkese hitap eden çeşitleriyle, saniyeler içinde ulaşılabilecek durumdadırlar. Günümüzde bir çizgi roman okuyucusunun ortalama yaşı 24 olarak tahmin edilmektedir. Çizgi romanların her zaman için propaganda değerleri olmuştur, çünkü hem algılanmaları çok kolay, hem de okuyucu sayıları oldukça fazlaydı. Özellikle ikinci Dünya Savaşı sırasında, Amerika kendi bünyesindeki çizgi romanları oldukça etkin bir şekilde kullanmıştır. 1940larda popüler olan, ve karakterlerinin zamanla birlikte gerçekten yaşlandığı Gasoline Alley'de Skeezix karakteri askere gider. Savaş bitiminde bütün çizgi roman bantlarında askerlerin geri dönüşü kendi karakterlerinin üzerinden kutlanır. Savaş boyunca morali yüksek tutarlar, ve Superman bile Pazar eklerinde Alman havacılarına karşı savaşır, hatta onları öldürür. Dick Tracy sayesinde savaş ekonomisi için satılan pulların ve savaş hisselerinin milyonlarca dolar değerinde olduğu söylenmekte. Karakterlerine üniforma giydirmeyen az sayıdaki çizer ise, işte böyle barış dolu bir dünya için savaşıyoruz mesajı verip kendi hikayelerini gösteriyorlardı. Daha yakın başka bir örnek için ise 11/9 saldırısına bakmamız yeterli. 11/9 akabinde, bütün süper kahramanların, diğer insanlarla birlikte enkaz arama çalışmalarına katıldıkları sayılar çizildi. İtfaiyeciler ve polisleri kahramanlar olarak betimleyen ve bütün süper kahramanların asıl kahramanların onlar olduğunu vurguladıkları sayılar çıktı. İyi imajı korumak için başta Örümcek Adam olmak üzere çoğu süper kahraman düşmanı kötülerken, ve Amerika Başkanı'nın yanında dururken resmedildiler. Hatta bazı sahnelerde insanların polislere minnetle bakıp, süper kahramanlara Neredeydiniz? sitemini yöneltmeleri, bir anlamda suçu Amerikan hükümetinden alıp hayali kahramanların omuzlarına yıkıyordu. Bu acıklı, vurucu, hatta yas tutmak adına bazı çizerler tarafından sözsüz çizilen sayılar, artık idol haline gelmiş karakterler aracılığıyla kamuoyunda birlik ve düşmana karşı nefret yaratmada yardımcı oldular. Daha küçük ama ilginç bir örnek olarak kadın formunun kullanımına örnek verilebilir. 1940'larda yayınlanmaya başlanan Harika Kadın, ilk çizilen kadın kahraman olma özelliği taşıyordu. Son derece kuvvetli ve kararlı bir kişiliği olmasına rağmen, DC'deki bazı süper kahramanları birleştiren JSA 'nın ilk sayılarında tartışmasız bir şekilde sekreterlik rolü kendisine verildi. Harika Kadın'ı sekreterliğe mahkum sadece dişiliği idi; üstelik bu ayrıcımcılık kendi dengi süper kahramanlar iyilik, doğruluk ve adaletin savunucuları- tarafından yapılmıştı!"}
{"url": "https://futuristika.org/cizgi-roman-iii-avrupa-ve-turkiyede-cizgi-roman/", "text": "Avrupa'daki çizgi roman akımında belli bir dönemden bahsetmek imkansız. Avrupa çizgi romanında süper kahramanlar hiç bir zaman büyük bir yer tutmamıştır. Fransız çizgi romanları daha yaratıcı bir yol çizerken, İtalyan çizgi romanları bazı tarzları ile Amerikan çizgi romanına yakınlık gösterir. Süper kahramanların egemen olduğu Amerikan çizgi romanına karşı, olağan üstü olaylarla karşılaşabilen, ama 'normal', sıradan insanların anlatıldığı Avrupa çizgi romanları vardır. Buna verilebilecek en güzel örnek Tenten'dir. Bunun dışında Asterix, Gaston, Spirou ve Red Kit de Avrupa çizgi romanının önemli serileri arasındadırlar. Bu Fransızca çizgi romanların çoğunun kaynağı olan Belçika, kendisini çizgi roman başkenti olarak ilan etmiştir bile. İtalyan çizgi romanlarına gelecek olursak, Amerikan akımlarından birebir etkilendiği söylenebilir. Amerikan çizgi bantlarına çok benzer hikayeler olan Mister No, Tex, Zagor, Tom Braks serileri gibi türler oldukça boldu. Ancak 1960larda yaratılan 'Diabolik' isimli 128 sayfalık çizgi roman, hem cep kitabı formatının öncüsü, hem de bir kötü adama başrol vererek karanlık çizgi roman devrinin başlangıcı sayılabilir. Ayrıca, erotik çizgi roman da kamuoyu tepkisine rağmen yayılmaya başlamıştı; buna verilebilecek en güzel örneklerden biri çok yerinde pornografik unsurlar taşıyan, ülkemizde ilk sayısından sonra toplatılan Druuna'dır. Önceden çok farklı bir kulvarda gelişmiş olan Japon çizgi romanı 'Manga' ise, son bir kaç senedir özellikle Avrupa ve Amerika'da oldukça yoğun başarılar yakalamıştır. Hatta Avrupa'dan başarılı manga sanatçıları da çıkmaya başlamıştır. Türkiye, çizgi romanla oldukça uzun bir süre tanışamadı, ama Türkiye bir kaç defa çizgi romanlara konu oldu. Sadece arka planda, cami görüntüleri ile çoğu çizgi romanda gözüken İstanbul manzaraları şeklinde, pasif bir rol oynamıştır. Ancak 90'lar döneminde, Amerika'da çıkan bir çizgi roman sayısı Türkiye'nin imajı hakkında yalan yanlış şeylerle dolu idi, ve bu maalesef yüz binlerce okuyucusu olan Justice League of America'nın bir sayısında gerçekleşti. Bizim medyamızda sadece küçük bir haber olan bu olay, Justice League of America'nın Türkiye'ye gelerek, Osmanlı döneminden beri var olan iblislerle savaşmasını konu alıyordu. Türkiye'nin de bir süper kahramanı vardı: Türk bayrağını çarşaf gibi kuşanmış, bir elinde Kanuni Sultan Süleyman'ın sihirli palası, diğer elinde de Merlin'in büyü kitabı olan, bir kadın süper kahraman olan Yeniçeri. Türk insanı modern kıyafetler içerisinde gösterilmesine rağmen, günlük konuşma teması İslam ile ilgili konular olan, ve herkesin aşırı dindar olduğu bir ortam içerisinde resmedilmekteydi. Herkesin iyi Müslüman olmaya çalıştığı bu Türkiye versiyonunda, devamlı dualar ediliyor, Allah kelimesi geçmeyen bir cümleye zor rastlanıyordu. Hatta, sayının sonunda, yeniçeri iblis karşısında secdeye durarak onu iman gücü ile cehenneme geri gönderiyordu. Bu örnek Türkiye'nin yurtdışındaki imajı hakkında bize vahim bilgiler vermektedir. Ancak Türkiye'nin kendini tanıtması konusundaki başarısızlığı üst düzeylerdedir. Türkiye'de çizgi roman konusuna geri dönecek olursak, Türkiye'nin kendi çizgi romanını üretememesinin en önemli sebeplerinden biri, zaten Amerika ve Avrupa'da Türkçeleştirilmeyi bekleyen sınırsız kaynağın bulunması idi. Doğal olarak yerli üretim gibi zahmetli ve pahalı bir sektöre girişmek yerine, hazır olanı Türkçeleştirmek tercih edildi. Amerika'da yayınlanan çizgi bantlar, ilk defa Türk okuru ile Binbirroman dergisi içinde karşılaştı. Çizgi roman formatında ilk olarak yayınlanan işler ise 85 öncesi doğumlu insanların hatırlayacakları Tom Miks, Teksas ve Tom Swing gibi İtalyan çizgi romanlarının Türkçe'ye çevrilmiş halleriydi. Türk insanı için yeni ve değişik olan bu siyah beyaz 'fumetti'ler büyük başarı yakaladılar. Yabancı piyasanın Türkiye piyasasında boy göstermesinin üzerine, 60'lara doğru ilk Türk tarihi maceraları çizilmeye başlandı. Bunlara örnek olarak, Milliyet ve Cumhuriyet Gazeteleri'nde, ve Resimli Mecmua'da yayınlanmaya başlayan Malkoçoğlu, Tarkan ve Abdülcanbaz verilebilir. Bunlar, yayınlandıkları gazete ve dergilere oldukça iyi başarı getirdiler. Kendi çizgi roman kitapları ve bağımsız yayınları için 1970'lere kadar bekleyeceklerdir. 70'li yıllarda Türkiye'de devrim niteliğinde bir dergi yayınlanmaya başladı: Gırgır. Oğuz Aral'ın yönettiği Gırgır, seks ve küfüre yer vermeyen politikasına rağmen, dünyanın en çok tirajına sahip olan bir kaç dergisinden biri haline geldi. Türkiye'de bir çizgi roman üslubu yarattı: Ya kısa ve vurucu hikayeler, ya da mizahi konular çizildi. Gırgır ekolünden yetişen mizahçılar ve çizgi romancılar bugünün mizah ve çizgi roman piyasasını yöneten isimler haline gelmiştir. Gırgır'ın 90'lara doğru Ertuğrul Akbayır tarafından Oğuz Aral'ın elinden alınması ile birlikte bu çok büyük başarıya sahip dergi pratik anlamda bitti. Şimdi devam eden Gırgır, ucuz esprileri ve isimlerini kullanmadan arşivden kullandığı eski çizerlerin işleri ile ayakta durmaya çalışmaktadır. Gırgır'dan sonra mizah ve çizgi roman yayınlayan bazı önemli yayınlar şunlardır: Fanzin olarak Limon, Leman, Hıbır, Penguen, ve Fermuar, aylık dergi olarak da Zeplin, Rh+, Resimli Roman, Rodeo Strip, Darkwood sakinleri, Lombak, Lemanyak, ve son olarak Atom. Şu anda çizgi roman kültürü hakkında başarılı olan Rodeo Strip ve çizgi roman dünyasından genel haberler taşıyan Gerekli Şeyler dergisi dışında, 'çizgi roman kültürü' dergisi kalmamıştır. Ancak mizah ağırlıklı, Gırgır ekol'ünden yetişme çizerlerle yeni çizerlerin buluştuğu Lombak, Penguen, Fermuar, Kemik, Leman ve Lemanyak dergileri yayın hayatlarına başarı ile devam etmektedirler. Karikatüristler dışında Türkiye'nin yetiştirdiği önemli ve popüler çizgi romancılar olarak Necdet Şen, Turhan Selçuk, Suat Gönülay, Galip Tekin, Ergün Gündüz, Kenan Yarar, Ersin Karabulut sıralanabilir. Ayrıca 90'larda kurulmuş olan Çapa çizgi roman grubunun girişimleri her ne kadar başarıya ulaşmamış olsalar da Türkiye'deki çizgi roman geleceği açısından çok önemlidir. Önemli çizerler yetiştiren Çapa'dan çıkma olan Yıldıray Çınar'ın çizer olarak yer aldığı Nothing Face, ve tamamen Yıldıray Çınar tarafından çizilmiş olan, yüzde yüz yerli ilk Amerikan standartlarına uygun dört sayılık Karabasan serisi Türk çizgi romanı için çok büyük önem taşımaktadırlar."}
{"url": "https://futuristika.org/cockney-rejects-dogru-hayat-yanlis-oi/", "text": "1980 'de Margaret Thatcher başbakan oldu, The Empire Strikes Back Birleşik Krallık'ta en çok izlenen filmdi ve Pink Floyd'un Another Brick in The Wall yıla 1 numaradan başladı; ama aynı yılın Mayıs ayında The Cockney Rejects, West Ham'ın tribün marşı I'm Forever Blowing Bubbles'ı kaydedip listelerde 35 numaraya ulaştı. Bu da demek oluyordu ki 22 Mayıs'ta The Cockney Rejects Top of the Tops'ta, West Ham formalarını giymiş, havada güzel baloncuklarla çevrili bir şekilde ortaya çıktı. Finalde Pat Jennings, Liam Brady ve Frank Stapleton gibi yetenekleriyle övünen bir takım olan Arsenal ile karşılaşacaklardı. Cockney Rejects, The Guardian'dan Alexis Petridis'in bir makalesinde yazdığı gibi tartışmasız 'Oi! janrının ilk örneği. Hey! seslenişini her seviyede daha sert müzik, gitar güdümlü, tribün şarkıları çalan punk esinli işçi sınıfı gruplarının üçüncü neslini tanımlamak için Cockney Rejects tayfasının icat ettiğini iddia ediyor. Görünüşte Punk denebilir, ancak' Oi!' fanlarının gözünde 1970 'lerin sonlarındaki İngiliz sokaklarının gerçek sesidir. I'm Forever Blowing Bubbles'ın B yüzü, o zamanlardaki futbol kültürünün daha az lezzetli bir yönünü gösteriyor.' West Side Boys ', aslında geleneksel bir tribün marşı değildi. Bu dizeler tek başına The Cockney Rejects'in karanlık tarafını göstermektedir. Taraftarların belirli ama önemli bir unsurunun Cumartesi öğleden sonraları hakkında ne hissettiklerini ve futbolun kendisinin genellikle ikincil bir konu olduğunu gösterir. 1980 FA Kupası finali tek bir golle kazanıldı ve Trevor Brooking gol attı. Bu onların üçüncü FA Kupası başarısı oldu ve West Ham tarihinde nispeten başarılı döneminde geldi; 1980/81 sezonunda Birinci Lig'e terfi ettiler ve aynı zamanda Lig Kupası'nda o günlerin haşmetli Liverpool'una karşı kaybettiler. Top of the Pops dizisinde rol alan Cockney Rejects, futbol kültürü ve müziğinin büyük bir geçiş noktasıydı. Performans tarzları, West Ham ve diğer kulüplerin bir bölümünün o dönemde nerede olduğunu örnekler. 1980 'deki' siktir git 'tavrı ve sahnesi hakkında biraz fikir edinmek isterseniz, ziyaret etmeniz gereken ilk şey The Cockney Rejects'in performansıdır. West Ham'a gösterilen tutku etkileyici. Neredeyse komik bir performansta saldırganlık gösteriyorlar. Top of the Pops'un' backing track'i nedeniyle, diğer birçok grubun şov tarihi boyunca yaptığı gibi, onlar da açıkça bununla alay ettiler; belki de en çok Liam ve Noel Gallagher'ın grup içindeki rollerini değiştirerek şovun makyajıyla açıkça alay ettikleri 'Roll With It' ile Oasis bunu geçebilir. I'm forever blowing bubbles, Pretty bubbles in the air, They fly so high, Nearly reach the sky, Then like my dreams, They fade and die. Fortune's always hiding, I've looked everywhere, I'm forever blowing bubbles, Pretty bubbles in the air. Jeff Turner: Bence işler çok daha kontrollü ve herkes biraz sakinleşti. Eskiden ses sistemleri çok iyi değildi ve o zamanlar insanlar daha uçuyordu. Şimdi ülke çapında çalmak gerçekten eğlenceli ve tamamen farklı bir çağ. Evet öyle. Hiçbir hareketin parçası olmak istemedik. Sadece 1980 'de' Oi Oi Oi 'adında komedi olsun diye bir şarkı yazdık Leeds'te çaldığımızda biri grubun eleştirisini yapmış ve şarkı geçişlerinde duyabildiği anlamlı üç kelimenin bu olduğunu söylemişti. Bizi katletmişti herif, ben de gülmek için böyle bir şarkı yazayım dedim. Birçok yönden yanlış anlaşıldı, çünkü orta sınıf sanat öğrencilerine dikilen ilk punk dalgasının bir parçası olan birçok işçi sınıfı çocuğu vardı. Onlara karşı özel bir garezim yok ama mevzu yanlış tanıtıldı. Bazıları çağrışımlara kapıldılar ve aptalca şeyler yaptılar, durum oldukça yanlış anlaşıldı. Bir şeylerin ortaya çıkması güzel olurdu ama yetmişlerde prog rock vardı ve buramıza gelmişti ve insanlar geçmişten kopamıyor bir türlü punk olmak zorundaydı. Bugünlerde bunun olabileceğinden emin değilim çünkü insanlar artık bilgisayarları ve iphone'larıyla çok rahatlar. Şimdi de her şey zaten olmuş bitmiş gibi geliyor. Seksenlerde rap hip hop ile işler biraz karıştı ama şimdi bilemiyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/cocuk-sinema-atolyesi/", "text": "Paradoks Film Akademisi 24 Ekim 2010'da 9-15 yaş arası çocuklar için yeni bir sinema atölyesi açıyor. Çocuk Sinema Atölyesi, çocukların bir film yapmanın temel aşamalarını eğlenceli bir şekilde öğreneceği ve senaryosunu kendilerinin yazdığı bir kısa filmi hep birlikte çekecekleri iki aylık bir çalışmadır."}
{"url": "https://futuristika.org/cok-alametler-belirdi/", "text": "- Şiir: Turgut Uyar - Görseller: İstanbul Bağdat Olsaydı 2007"}
{"url": "https://futuristika.org/cok-cagdas-macka-modern/", "text": "Ardan Özmenoğlu 7 Nisan-2 Mayıs 2011 tarihleri arasında VERY CONTEMPORARY! // ÇOK ÇAĞDAŞ! isimli kişisel sergisiyle Maçka Modern' de sanatseverleri ile buluşuyor. eserin karşısında tutsak bırakan eserler üretmiştir. Ardan Özmenoğlu kendisiyle özdeşleşen neon ve kavramsal eserleriyle, hayranlarının karşısına yeni çalışmaları ile çıkacaktır. New York, Viyena ve Belçika'da atölyelerde çalışan ve San Francisco Sanat Enstitütüsü'nde konferans veren sanatçı, yurtiçi ve yurtdışında bir çok kişisel ve grup sergilerine katılmıştır. Janus Pannonius Müzesin de düzenlenen Türk Çağdaş eserleri sergilerine katılmış olup eseri sergi kataloğu kapağıdır. Özmenoğlu alışılmış kalıpların dışında özgün, orijinal fikir ve tekniği ile göz dolduran ender çağdaş sanatçılarımızdan biridir."}
{"url": "https://futuristika.org/cok-haklisiniz/", "text": "Bu nereden ileri gelir? İnsan türünün kötülüğünden. Böyle olmasaydı, bizler baştan sona dürüst olsaydık, o zaman her tartışmada sadece gerçeği günışığına çıkarmaya çalışırdık, bunun ilk dile getirdiğimiz düşüncemize mi, yoksa karşımızdakinin görüşüne mi denk düştüğüne aldırmazdık: Bu hiç fark etmezdi ya da en azından tamamıyla ikincil sayılırdı. Oysa şimdi asıl sorundur. Düşünme yetisi bağlamında özellikle duyarlı olan kibirlilik, ilk öne sürdüğümüz düşüncenin yanlış, muhalifimizin görüşünün ise doğru çıkmasını istemez. Doğuştan kibirliliğe çoğunlukla gevezelik ve doğuştan hilekarlık eşlik eder. Bu kişiler düşünmeden konuşur ve eğer savlarının yanlış olduğunu, haksız olduklarını fark ederlerse, durum bunun tam tersiymiş gibi görünsün isterler. Arthur Schopenhauer / Eristik Diyalektik Haklı Çıkma Sanatı. Gezi Parkı Direnişi boyunca söylenen Haklıyken haksız duruma düşmek istemiyoruz dayatması tam olarak Schopenhauer'ın aktardığı kibre ve kötülüğe denk geliyor. Ülkenin geneline yayılan keyfi yasaklara artık yeter derken, aynı zamanda devletin yıllardır süregelen ve empoze ettiği azınlıkları yok sayma politikasının da bilinçaltından günyüzüne çıkışının bir başka ayağı oldu. Bir haklıyken haksız olma durumu varsa o da tam bu noktadadır. Çünkü eril ve Sünni Türk hegemonyası bastıramadığı bilinçaltını Kürt, Alevi Ermeni, LGBT birey gördüğünde tutamıyor. Aynı amaca karşı birleştiğinizi savunup, alanda yan yana durup, her türlü ayrımcılığa karşıyız, Alevi Kürt- Ermeni- LGBT kardeşlerim deyip özellikle sosyalist, komünist ve anarşist gruplardan bayraklarını indirmesini istemek,''Flamalar indirilsin ve yalnızca Türk bayrağı kalsın'' diye çağrı yapmak, fakat bunu alanda konuşmaya cesaret edemeyip twit yazmak komik olduğu kadar acınası bir tutumdu. Orda bir anda patlayan öfke uzun zamandır haksız sayıldığımız ve hükümetin bu haksızlığa karşı geldiğimiz için yarattığı şiddetti. Yıllardır zulüm gören, memleketleri haritadan silinen, göç etmeye zorlanmış, devletin en alt tabaka olarak gördüğü, her fırsatta cinsel-etnik kimliğinden dolayı katledilmeye devam edilen bir halkın öfkesini haklıyken haksız duruma düşmeyelim argümanıyla yok sayamazsınız. Örgütlü-partizan olanların o ana dek hiç bir direnişte bulunmayıp, kendini apolitik olarak nitelendiren kesimin bir adım önde olduğu gerçeğini kabul edilemedi. Yazılan 140 karakterlik, içinde sen gelme ulan ayı cümlesi geçen twitlerde, örgütsüzlüğün sonuçlarını anlatan bir twit yoktu. Fakat örgütlerin alanda örgütsüzlere nasıl bir zararı dokunduğuna dair bir açıklama gelmedi. Öte yandan bu bir sivil direniş diyenler tribün gruplarına özellikle çarşı grubuna sevgilerini yazmaktan geri durmadı, oysa çarşı da kendi içinde örgütlü bir grup olup direniş sonrası tutuklanmaya varan müdahalelere maruz kaldı. Pasif direnişle örgütlü direniş arasındaki algoritmayı idrak etmek, dahası kabul etmek zor değildi. Pasif direniş de örgütlü olarak yapılabilir ve uzun süre devam ettirilebilir. Burada problem devletin izin verdiği kadar örgütlü olmaktı. Devletin izin vermediği örgütlülüğü kabul edemeyenlerin bir bölümünün şimdilerde siyasi bir parti oluşturmaya kalkması tarihe çizilmemiş bir karikatür ve eğlenceli bir hikaye olarak geçeceği kesin. Alanlarda flamasız eylem yapacakları günü iple çekiyoruz. Ünlü olma kompleksini alanda devam ettirme isteği, her gün analiz yapıp blog yazmak, bazılarına adeta bir fırsat kapısı oldu. Tebrikler. Ünsüzken ünlü duruma düştünüz!"}
{"url": "https://futuristika.org/cok-jeans-bir-mevzu/", "text": "Hakikaten çok jean's bir mevzu! Görünmez bir elin doku duğu Ortadoğu'da, kanlı mı olacak, kansız mı olacak repliği her daim avaz avaz! Bu çetrefil siyasi harita üzerine, eski büyükelçilerden tutun da adını ilk kez duyduğunuz pek çok stratejik araştırma kurumunun yetkilileri ile gazetelerin dış haberler editörleri komple servis komplo teorileriyle müvazi gündemden arta kalan vakitlerde kafaları karıştırmaktalar... Tuzlama sever misiniz? Mühim not: Toplumun geneli düşünülerek, Brahms'ı Sever misiniz? tercih edilmemiştir. Neyse, asli konumuza U turn yapalım, yeni nesil gençlük içün! Ortadoğu'daki bu çok bilinmeyenli denklem için farklı şeyler söyleyebilecek bir Aytunç Altındal'ı dinlemek de artık mümkün değil; çünkü 18 Kasım 2013'te vefat etti. Çok hızlı ilerleyen kanser hastalığında bir bit yeniği olduğunu düşünenlerin sayısının az olmadığını not düşmem gerek. Çetrefil mi çetrefil işler ve filler tepişirken ülkemiz huşu içinde pek mütevekkil. Akfili hatırlayanınız var mı? Denim adı verilen blucin kumaşı, indigofera tinctoria adlı bitkiden elde edilen indigo boyalı iplikle dokunmadığından, yıkama/aşındırma işlemleriyle rengi açılamıyordu. İşte bu Akfil firması, söz konusu kumaşların rengini açıyordu, 1960 yılında KOT adını tescil ettiren Muhteşem Kot için. Muhteşem Kot tarafından 1950 li yıllarda üretilen kot pantolonlar artık yok, onlarca original ve taklit blucin markası arasında. Muhteşem Bey'in oğlu Aytaç Kot, Topkapı'daki fabrikalarını 1992 yılında kapatsa da kot pantolon sözü belleklerde öyle bir yer etmiştir ki değme generic name olarak anılan markaları yaya bırakmıştır. Kot pantolon, sağlamlığı ve ütüyü devre dışı bırakan yapısıyla, zamanında çok tutulmuştur. Kot pantolonun markası ne olursa olsun, aslında Kot bir markaydı! Amerikalı işçilerin, çiftçilerin dayanıklı oluşundan ötürü tercih ettiği ve günümüzde bambaşka göstergelerle bezenen, uçuk kaçık rakamlarla prestij sembolüne dönüşen denim kumaşından üretilen blucinlerin, denizaşırı ülkelerde de boy göstermesiyle övünen bir Türk markasının reklamında bu ürünü 'Jean'lere veya blucinlere olarak kullanması yerinde olurdu. Kullanmamışlardı. Kot pantolon ifadesine yüz verilmemesinin sebebi, Mavi markasına halel getireceği, ucuz ürün algısına yol açabileceği düşüncesi olabilir. Jeans=İş giysisi, blucin, kot pantolon. Önerim; blucindir. Dikkat edelim: Jeans'lere bak yazamamışlardır zamanında. Argoda cins olarak anılmak tatsız bir durum elbette. Cinlere bak deseler, bu kez de üç harfliler devreye girecek... Sakal-bıyık dengesi işi bozuyor; fakat Kıvanç Bey'in, genç kızların çantalarına olan ilgisi hormonal dengeleri yerine oturtuyor. Evet, çantalar güzel! Reklam metinlerinde başıbozukluk öyle böyle değil! Toplumun geneli nasıl konuşuyorsa, reklamlarda da o dil kullanılmalıymış! O yüzden taaaela dedirtti geçmişte Turkcell, Şahan Gökbakar'a... İşte tam da bu yüzden, futbol programlarının ve de reklamların vazgeçilmez ismi eski futbol hakemimiz, yeşilli kırmızlı kordonlu big size kol saatlerinin bilek mankeni Erman Toroğlu bir vakitler OTOMOSYON deyip duruyordu! Bilimsellikten uzak, dayanağı olmayan, dangıl dungul, yeni yetme ağızları bütün bu martavallar! Bu toplum adam gibi roman, hikaye, şiir, deneme okumuyor. Varsa yoksa Elif Şafak, Orhan Pamuk, Ayşe Kulin... Haldun Taner, Muzaffer Buyrukçu, Sait Faik, Vüs'at O. Bener, Refik Halid, Mehmet Rauf, Ziya Osman Saba, Asaf Halet Çelebi okumamış ki! Daha doğrusu okuyamıyor ki! Nobranın ne demek olduğunu Turkcell'in reklamından öğrendi ekşi gençliği! Not düşmeli: 30-40 yıl öncesinin kitaplarını okuyamayan bir toplumu mumla arasak bulamayız! Osmanlıca hamlesi de ideolojik rövanştan öteye gidemeyecek maalesef. Düşük belli blucin giyen reklamcılar Egemen Berköz'ü, Ferit Edgü'yü, Bilgin Adalı'yı, Ege Ernart'ı, Erol Çankaya'yı, Vural Sözer'i, Haydar Ergülen'i, Güven Turan'ı, Süreyya Berfe'yi, Nazar Büyüm'ü, Onat Kutlar'ı okumuş olsalardı utanırlardı. Hani barlarda marlarda çılgınca dans ettikten sonra, bir sıcaklık yerleşir de al al olur ya yanaklarınız... Hah, onun gibi işte! Utanınca da kızarır insanların yanakları. İşte öyle bir utanç!"}
{"url": "https://futuristika.org/cok-kulturluluk/", "text": "Ulus devletler çoğunlukla, kendi sınırları olarak algıladıkları bölge içerisinde diğer etnisitelere göre sayısal olarak fazla olan bir etnik grup ya da topluluğun adını alarak kurulmuşlardır. Çoğunluk gruba göre azınlık kalmış gruplardan sık etnik aidiyetlerini bırakıp üst-kimlik olarak sınırları içerisinde yaşadıkları ulus-devletin vurguladığı etnik grubun kimliğini benimsemeleri istenmiştir. Bu süreçte azınlıkta kalan grupların farklılıklarını yok sayarak azınlık olarak görmemek, dolayısıyla ilerde karşılaşılabilecek hak taleplerinin en başından önünü tıkamak, yönetici elitlerin sık başvurduğu yöntemlerden biri olmuştur. Diğer bir deyişle, azı çok olana benzetmeye çalışmayı, ulus-devlete adını veren etnisitenin hakimiyetinde farklı olma iddiasındaki grupları kendi içinde eritmeyi hedef alan yasal olarak da meşru kabul edilen asimilasyon politikaları günümüzde de hala elitlerin alt-kimlik söylemleri ya da post-modernist talepler karşısında kullandıkları en güçlü silahlardan birisidir. Azınlık gruplarının dolaylı ya da dolaysız rızasıyla gerçekleştirilen asimilasyon politikalarının yanı sıra toplum içindeki zehirli otları keserek, azınlık grup ya da gruplarını baskıcı ve illegal yollarla yok etmeyi amaçlayan soykırım uygulamaları da ulusu homojenleştirme projelerinin güçlü bir kolu olmuştur. Her ne kadar zihinlerde kurgulanan mükemmel sosyal mühendislik projeleri asimilasyon ve soykırım araçlarıyla gerçekleştirilmeye çalışıldıysa da, bu araçlar ulus-devlet kabuğundaki çatlakları istenilen ölçüde kapatamamış; aksine tepkisel olarak merkeze karşı çevrede -etnik köken, dil ya da cinsel farklılık temelinde- meydan okumalar başlamıştır. Bu durum da özellikle Amerika ve Batı Avrupa'daki demokrasileri azınlıklara uyguladıkları politikaları gözden geçirmeye zorlamıştır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası şiddetle esen insan hakları, demokrasi ve hoşgörü rüzgarları çok-kültürlülük gibi yeni bir kavramın doğmasına katkıda bulunmuş, Batı Avrupa tarzı yönetimler için de asimilasyon ve soykırım gibi tükaka olarak görülen uygulamaların yerine kulağa hoş gelen, optimist beklentilerle süslenmiş güçlü bir alternatif yaratmıştır. Çok-kültürlülük en basit manasıyla belirli sınırlar içerisinde tek tip bir kültürü farklı kültürler üstüne enjekte etmemeyi; aksine birden fazla kültürün bir arada var oluşunu idealleştirip bunu hoş görü, eşitlik ve karşılıklı anlayış üçgeniyle desteklemeyi ifade eder. Bu kavram, 60ların sonlarında Kanada'da yaşayan İngilizce konuşan gruplar ile Fransızca konuşan gruplar arasında doğmakta olan gerginliğin sıcak bir noktaya gelmesini engellemek amacıyla yönetici elitler tarafından çift-kültürlülük olarak sıkça kullanılmaya başlanmış; Belçika, Hollanda, İsviçre gibi bünyelerinde ikiden fazla dili konuşan gruplara sahip ülkeler için ise çok-kültürlülük kavramı eşitsizlik, asimilasyon ve çatışmanın panzehiri olarak idealleştirilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı demokrasilerinde çok-kültürlülükün lehine hem teoride hem pratikte ciddi adımlar atılırken, kendini bu trende kapatan, aksine daha otoriter yöntemlerle eşitsizliği yasalarla meşrulaştıran uygulamalar da olmuştur. İngiliz göçmenlerinin çoğunluğunu oluşturduğu Güney Afrika Cumhuriyeti'nin yönetici elitleri savaştan kısa süre sonra siyah olan yerli halka karşı apartheid rejimi uygulanmaya başlamıştır. Çok-kültürlülük kavramının manasından çok uzakta beyaz ve siyah grupların birbirine karışmasını engelleyen; lakin bunun yanında siyah komünlere beyazların ki gibi hak tanımayan, daha çok siyahların beyazlara göre ikinci sınıf vatandaş olarak algılandığı ve deklare edildiği bu uygulama uzun yıllar boyunca hem insan hakları hem demokrasi hem de liberal hoşgörü tanımlarına derin yaralar atmıştır. Günümüzde ise çok-kültürlülük tanımı sıkça kullanılır ve ihtiyacı daha çok hissedilir olmuştur. Kuruluş aşamasında şimdiki durumuna göre etnik açıdan daha homojen toplumlara sahip olan kimi ulus-devletler iş göçü, insanların serbest dolaşımı ya da birkaç jenerasyon öncesi eski kolonilerden gelen yerel halkların göçü gibi sebeplerle toplumun etnik yapısı açısından oldukça kozmopolit bir yapıya dönüşmüşlerdir. Almanya ve Fransa'nın içinde bulunduğu durum bu tanıma uygun düşmektedir. Nitekim her ne kadar sosyal yapı mozaiğe benzese de yönetici elitlerin daima inisiyatiflerinin gruplar arası hoşgörüyü ve eşitliği geliştirme çabası içinde olduğunu iddia etmek abes kaçacaktır. Toplum içinde çok-kültürlü bir anlayışa olan ihtiyaç hissedilse de, elitler hakim etnik grubun aleyhine karar alma konusunda çok da fazla taviz vermemektedirler. Çok-kültürlü bir toplum projesi samimi niyet ve emek isteyen bir çalışmanın ürünü olabilir. Temelinin sağlam ve derin kazılması, eşit ölçülerle çizilmesi, anayasal kolonlarla da yıkılmaması sağlanmalıdır. Bünyesinde birden fazla etnik grup bulunduran toplumlar için ise böyle bir projenin varlığının ihtiyacı daha çoktur. Çok-kültürlülük anlayışının yaratılması demokratik bir sürecin de parçası olduğundan özellikle Batı rejimleri ve bu rejimden esinlenen diğer yönetimler için bu tür bir sorumluluğun daha fazla olması gereklidir. Bu konuda Hollanda ya da Belçika'nın, uygulamaya koydukları yasalar ve düzenlemelerle insan hakları, demokrasi ve özgürlükler konusunda bir adım öne geçmeleri şaşırtıcı değildir. Nitekim bu ülkelerdeki çok-kültürlülük ün samimiyetle inşası ve dolayısıyla projenin sürekliliği ve dayanıklılığı konusunda hala şüpheler gitmiş değildir. Her şeyden önce çok-kültürlülük projeleri kapalı ya da dolaylı olarak bir asimilasyon projesi gibi algılanıp bu çıkar için kullanılabilmektedir. Projenin, çok-kültürlü bir toplum olmanın ihtiyacı ile özgürlüklere ve eşitliklere verilen önceliğin mi ürünü olduğu; ya da ülkenin bölünmesine ya da sivil savaşa yol açabilecek tepkisel etnik milliyetçiliklerden ya da buna benzer sosyal hareketlerden kaynaklanan korkunun bir ürünü mü olduğu sorusuna en demokratik toplumlarda bile kesin bir cevap verilememiştir. Hükümetlerin faaliyetleri göz önüne bulundurulursa ilk bakışta bunların pluralist, heterojen bir toplumun varlığının lehine olduğu görülse de, aslında bu uygulamaların çoğu zaman ağlayan bir bebeğin ağzına verilen ve hiçbir zaman karnını doyurmayan sahte bir memeden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Uygulamaların hedef ve nitelikleri toplumdan topluma değişse de genel olarak çok-kültürlülük uygulamaları farklı kültürlerin bir potada kaynaşmasından çok, bu kültürleri farklı alanlar içerisine hapsetmekte-aynı zamanda oldukça tatmin eden haklar da vermekte- buna rağmen bu kültürlerin kendi içinde gettolaşmasına neden olmaktadır. Bu durum da dışarıya karşı zenofobiye ve etnik milliyetçiliğe davetiye çıkarmaktadır. Örneğin Hollanda devletinin sınırları içinde yaşayan Türkler ve Flamanlar diğer kültürlere müdahale etmeden kendi sınırları içinde kendi kültürlerini yaşamakta, doğan çocukları da ya Müslüman Türk ya da Hıristiyan Flaman olarak doğmaktadır. Lakin bir türlü birey ya da insan olmak temelinde yükselen bir evrensel kültür inşası başlatılamamaktadır. Bu durumda projenin samimiyetinin önemi devreye girer: Devletin ya da hakim etnik grubun çıkarlarına göre değil; değişen koşullar ve demokrasinin gerekleri doğrultusunda başlatılan bir projenin önemi. Modernizmin büyük anlatıları post akımların uğraşıyla maskesini düşürdü. Kusursuz başlatılan ulus-devlet modeli de yarık ve çatlaklarını artık kapayamıyor. Günden güne heterojenleşen ve kozmopolitleşen toplumlara karşı asimilasyon ya da soykırım silahlarıyla karşı koymak da imkansız. Ten rengi ya da nüfus cüzdanında yazan uyruktan önce birey ya da insan temelinde yükselen bir evrensel kültürün inşasına her şeyden çok ihtiyaç var. Demokrasi ve insan hakları üzerine gündemler geliştirilip çok-kültürlülük adı altında dolaylı asimilasyonun yapılması bu süreci sahte, temelsiz ve kırılgan kılar. Oysa anayasayla garanti altına alınan kültürler arası eşitlik anlayışı, toplum içi çatışmaları ve etnik milliyetçilikleri ulus-aşırı bir boyuta çıkararak eritir ve yerine daha sıkı ve samimi örülmüş bir toplum mozaiği ortaya çıkarır. Gerçek bir çok-kültürlülük anlayışı farklılıklara olan tahammülü artırarak hoşgörü ve toleransı güçlendirir; çıkan çatışmaların çözümü için sopalar yerine havuçları ortaya çıkarır."}
{"url": "https://futuristika.org/coktukce-guzellesiyoruz/", "text": "Önemli müzik yazarlarından Simon Reynolds, 1994 yılında bir albüm eleştirisinde post rock terimini ortaya attığında, yüksek ihtimalle on yıldan fazla bir zaman sonra yaratacağı etkinin farkında değildi. Kısaca, rock müzik enstrümanlarını rock harici amaçlarla kullanıp akor yapıları yerine ses örgüsü üzerine inşa edilen şarkılar diye nitelendi. Şarkı yapısını bozmak, sözü minimal kullanmak ya da mümkünse hiç kullanmamak, bunun yerine filmlerden, tarihe karışmış işitsel her türlü malzemeden alıntılarla bezeli şarkılarda sakin başlayıp ağır ağır ilerleyen, sonrasında kaotik bir patlama ile doruğa ulaşıp tekrar sakinleşmek, bu türün klasiği haline gelmişti. Özellikle 2000'lerin başından itibaren dünyada artan ilgiyle karşılaşan bu müzik formunun erken dönem önde gelen grupları arasında Mogwai, Explosions in the Sky, Cul de Sac yer alırken, diğerleri arasından sıyrılarak en çok ilgi gören grup hiç kuşkusuz Godspeed You! Black Emperor'dı. Sahneye çift davul seti ile çıkan ve bir gruptan çok, gizemli bir anarşist komün gibi görülen GSY! BE, Efrim Menuck liderliğinde öne çıkarken Montreal çıkışlı post rock gruplarının artmasını sağladı. Hatta, doksanlı yıllarda dikkat çeken Seattle'a benzer biçimde, Efrim'in selamını almış grupların bir araya geldiği Montreal, 2000'lerin ilk on yılında benzer anlayıştaki grupların çekim merkezi oldu. GSY! BE ısrarla yeraltında kaldı. Basına pek yüz vermedi. Duyurulmamış ani konserler verdi. Albüm görselleri ve kitapçıklarında sistemin bir sorunu olduğunu, kendilerinin de sistemle ciddi sorunları olduğunu gösteren işaretler bıraktı. Kulaktan kulağa yayılıp, son derece bağlı bir hayran kitlesi oluşturan GSY! BE, bir gün aniden müziğe ara verdi. GSY'BE ekibinden yaklaşık on beş müzik grubu çıktı ve çoğu yine Montreal merkezli Constellation plak şirketi etrafında toplandı. Fly Pan Am, Hrista ve Set Fire to Flames gibi yoğun elektronik etkili, avangart duruşa sahip bu gruplar arasında ise en etkileyici olan Efrim Manuck'un Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra & Tra-La-La Band oldu. Her albümünde isim değiştiren bu ilginç grup, GSY! BE'den farklı olarak daha sosyal bir tavırdaydı. Sözler şarkılarda önemli bir yer tutuyor. Görsellik ve özel tasarımlı albüm kitapçıkları yine önemliydi. Rock sonrası döneme işaret eden post rock bile aşılmaktaydı. Altıncı albümleri Kollaps Tradixionales'de, isminden Tra-La-La Band'ı atan ve punk, blues, folk, saykodelik orkestral tonlardaki şarkılarıyla dikkat çeken grup, yeni insanı, yeni zamanları retro bir tarzla işaret ediyor. Çöküyoruz, ama çöktükçe güzelleşen bir müziğe ulaşıyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/colin-ward-okullar-olmadan-1973/", "text": "Tarihte bunun bir benzerini bulmak için antik Sparta'ya kadar geri gitmeniz gerekir; aradaki temel fark, antik dünyadaki bildiğimiz yegane eğitimin yönetici sınıflara verilen eğitim olmasıdır. Sparta'da verilen eğitim, piyadelerin savaşa hazırlanmasından; yurttaşlara, devletin günlük işlerini yapan ve sayıca yurttaşları oldukça geride bırakan köle sınıfını hizaya getirme tekniklerini öğretmekten ibaretti. Modern dünyada helotların da eğitilmesi gerekiyor; Sparta savaş halinin günümüzdeki muadiliyse bazen savaşın ürünü, bazen de savaşın peşrevi mahiyetinde olan, uluslar arasındaki sınai ve teknik rekabettir. Britanya'nın dünya sanayi piyasalarında başlangıçta sahip olduğu avantajın zayıflamaya başladığı yıl, eğitimin dini içeriği hakkında kuşaklar boyunca didişip durduktan sonra genel ve zorunlu ilköğretimin uygulanmaya başlandığı yıldır; 1870 Yasası'ndan bu yana her önemli gelişme sırf ticari çekişme deneyimiyle değil, aynı zamanda bizzat savaş deneyimiyle de yakından ilişkili olmuştur. 1902, 1918 ve 1944 tarihli İngiliz Eğitim Yasalarının hepsi savaştan doğmuştur; her yeni uluslararası çatışma, ister piyasalar için isterse askeri teknikler için verilen bir çekişmeden kaynaklanıyor olsun, rakip güçler arasında kendi eğitim sistemlerinin ölçeği ve kapsamı hakkında yeni endişelerin patlak verdiğinin bir işareti olmuştur. İlköğretimin ücretsiz, zorunlu ve genel olması gerektiği anlayışı, Britanya'nın 19. yüzyılda hazırlanan kanunlarından çok daha eskiye uzanır. Martin Luther, Almanya'daki tüm şehirlerin Belediye Meclisi üyelerine Hıristiyan okulları kurup yaygınlaştırma çağrısında bulunuyordu; zorunlu eğitim 1536 da Calvinci Cenova'da başlamıştı ve Calvin'in İskoçyalı müridi John Knox, her mahallede bir kiliseyle birlikte bir de okul kurmuştu. Püriten Massachusetts'de ücretsiz zorunlu eğitim 1647 de uygulamaya geçirilmişti. Lewis Mumford şöyle diyor: Devlet okulları, yaygın inanışın aksine 19. yüzyıl demokrasinin geç kalmış bir ürünü değildir: Mutlakıyetçi-mekanik formülde zorunlu bir rol üstlenmişti... şimdi merkezi otorite, Avrupa'nın büyük bir kısmında belediyelerin özgürlüğünün ortadan kaldırılmasıyla birlikte uzun süredir ihmal edilen bu işi gecikmeli olarak üstlenmektedir. Başka bir deyişle, yerel inisiyatifi tahrip eden devlet kendi çıkarı doğrultusunda hareket ediyordu. Tarihsel olarak bakıldığında zorunlu eğitim, matbaa makinesiyle, protestanlığın ve kapitalizmin yükselişiyle olduğu kadar ulus-devlet fikrinin yayılmasıyla da ilgiliydi. Günümüzde milli hükümet ile milli eğitim arasındaki ittifakı eleştirenler, nihai işlevi toplumsal eşitsizliği sürdürmek ve örgütlü sistemde içindeki belirlenmiş yerini kabullenmesi için gençliğin beynini yıkamak olan, cebri ve hiyerarşik kurumları kullanmanın resmi makamların mizacında olduğunu kabul edip savunacaklardır. Yüz yıl önce, God and State adlı kitabında Michael Bakunin halkı, sınavlarını verip öğretmenlerinin bilgisine ulaşmak ve onların disiplini olmadan hareket etmek konusunda açıkçası ilelebet yetersiz kalan ebedi bir çocuk, bir ilkokul öğrencisi olarak nitelendiriyordu. Günümüzde gerek zengin gerekse yoksul ulusların eğitim bütçeleri giderek devasa boyutlara ulaşırken, dünya genelinde devletin eğitimci rolüne bir eleştiri daha getireceğiz: Toplumsal adalet fikrini tahkir etmesi. İyi niyetli reformcular fırsat eşitliğinin sağlanması amacıyla eğitim sistemini yönlendirmeye büyük çabalar sarf ettiler, ancak bu çabaların tek sonucu giderek daha eşitsiz hale gelen bir yarışmaya başlarken teorik ve aldatıcı bir eşitlik olmuştur. Dünyada eğitimle ilgili sektörlere daha fazla para akıtıldıkça, eğitimsel, mesleki ve toplumsal hiyerarşinin en altında yer alanlar bundan daha az faydalanmaktadır. Yaygın eğitim, yoksulların zenginleri sübvanse etmelerinin bir başka aracı haline gelmiştir. Örneğin, okulların azalan vergilendirme biçiminin neredeyse mükemmel bir uygulaması olduğunu söyleyen Everett Reimer, ABD nüfusunun en yoksul onda birlik kesiminin çocuklarının aldıkları eğitimin yaşamları boyunca kamuya maliyetinin kişi başına 2.500 $, en zengin onda birlik kesimin çocuklarının ise 35.000 $ olduğuna dikkat çekiyor. Bunun üçte birinin özel harcamalar olduğu varsayılırsa, en yoksul onda birlik dilimdekilerle karşılaştırıldığında en zengin onda birlik dilimdekiler eğitime ayrılan kamu kaynaklarından on kat fazla faydalanırlar. Michael Huberman, hasıraltı edilen 1970 tarihli Unesco raporunda, dünyadaki çoğu ülke için aynı sonuca varıyordu. Üniversite boyutunu tamamen göz ardı edersek Britanya'da, orta dereceli okulların son iki yılındaki bir öğrenci için modern bir ortaokul mezununun iki kadar harcama yapıyoruz; üniversite harcamalarını dahil edersek, bir lisans öğrencisi için bir yılda yaptığımız harcama, normal bir öğrencinin tüm okul yaşamındakine denk geliyor. Tepedeki toplumsal grup, üniversitelere yapılan harcamalardan en aşağıdaki gruba göre on yedi kat daha fazla faydalanırken, üniversite kaynaklarına ise sadece beş misli katkıda bulunmaktadır. Dolayısıyla, toplumsal ve ekonomik adaletsizliğin kalıcı hale getirilmesinin, devletin eğitim sistemi içindeki önemli bir görevi olduğu sonucuna varabiliriz. Teknik eğitimin en iyi şekilde iş başında verilebileceğine inanır, çünkü gençlerin seçeneklerinin olması, örgütlenebilmeleri ve eleştirebilmeleri koşuluyla, iş başında eğitim işçi yönetiminin en çabuk yoludur. Üniversite eğitimi, zaten bir şeyler bilen yetişkinler içindir. Eğitime yönelik anarşist yaklaşım, öğrenmeyi aşağılama değil, öğrenen kimseye saygı duyma temeli üzerine oturur. Danilo Dolci, eğitimle bağlantıları hapisteyken anarşist bir yoldaştan okumayı öğrenmek olan Sicilyalı haydutlarla tanıştığını söylemişti. Arturo Barea, çocukluğunun geçtiği Madrit'ten sefalet içinde yaşayan iki anarşist pedogogu hatırlıyordu. Birisi, Kuruşçu Öğretmen, Barrio de las Injurias'da benzin varillerinden yapılmış bir kulübede yaşıyordu. Yırtık pırtık giysiler içindeki talebe güruhu, ayda on kuruş karşılığında alfabeyi öğrenmek için açık havada yere çömelip çevresine toplanıyorlardı. Diğeri, Sakallı Aziz ise topladıkları sigara izmaritleri karşılığında talebelerine Plaza Mayor'da ders veriyordu. Kuruşçu Öğretmen anarşist olduğu için hapse atıldı ve orada öldü. Sakallı Aziz'e çekip gitmesi söylendi ve ortadan kayboldu. Ancak, çok geçmeden yeniden ortaya çıktı ve yırtık pırtık kitaplarını okumayı seven talebelerine gizlice ödünç vermeyi sürdürdü. Örgütlü sisteme karşı yapabileceğimiz en yıkıcı eleştiri, etkilerinin eğitici olmaktan alabildiğine uzak olmasıdır. Britanya'da, çoğu çocuk beş yaşındayken okula gitmeye can atar. On beşinde ise çoğu okuldan kurtulmaya can atar. Bu yazıyı yazdığım gün, en çok satan gazetelerimizden birinin ön sayfasında, on üç yaşındaki bir okul kaçağının resminin yanında şu yoruma yer veriliyor: En kötüsü de, sadece iki yıl daha dişimi sıkmam gerektiğini düşünürken okulu bırakma yaşını on altıya çıkarmaları oldu. Bunu duyduğumda içimden lanet olsun dedim. Örgütlü sistemde değişimi sağlayacak en uygun araç, eleştiriden ya da dışarıdan bir örnekten değil, tabandan yükselen baskıdan gelecektir. Okula istemeden devam ettikleri, okulun otoritesiyle keyfi düzenlemelerine kızdıkları ve deneyimlerine dayanarak eğitimin çoğu kez kaybeden tarafta olacakları bir engelli yarış olduğunu düşündükleri için eğitim süreçlerine fazla değer vermeyen bir öğrenci kesimi daima olacaktır. Okulun onlara öğrettiği şey işte budur; tehditlerden artık yılmayan, tatlı sözlere artık kanmayan, fiziksel şiddetle küskün bir kabullenişe artık razı olmayan bu kaybedenler ordusu, okulun dış görünüşte bile anlamlı ya da etkin bir şekilde işlemesini engelleyecek kadar büyüdüğü zaman eğitim devrimi başlayacak. Lorca, Dali ve Bunuel Residencia'nın öğrencileri arasındaydı; hizmet ettiği toplumda hakiki bir işleve sahip gerçek bir bilim insanları topluluğu. Aklıma gelen yegane benzer örnekler, bir zamanlar ABD'deki Black Mountain Koleji ve kişi başına 50 sent ödeyen binlerce öğrenciyle öğretmenin pop festivaline benzer bir atmosferde özgün araştırmalar sunup tartıştıkları, Oxford, Ruskin Koleji'nde yılda iki günlüğüne düzenlenen Tarih Atölyesi. Bu, meritokraside ayrıcalıklı işlerin bıkkın taliplilerinin okuduğu bir olgunlaşma enstitüsü yöneten rektörlerin ve akademik kurulların dünyasının çok uzağında bir bilim festivalidir. 1960 ların sonlarında bir üniversiteden diğerine sıçrayarak dünya geneline yayılan öğrenci ayaklanmalarında, devrimci kendinden yönetim döneminin öğrencilerin karşı karşıya geldikleri gerçek bir eğitim deneyimi olduğu yorumu ortaya çıktı. Bu altı haftada dört yıldır derslerde olduğundan çok daha fazla şey öğrendi ; Herkes deneyim sayesinde zenginleşti ve böylece topluluğu da zenginleştirdi ; Son on gün, tüm üniversite kariyerimin en tatmin edici zamanıydı ; Bu bahsettiğimiz Hull öğrencileri kuşağı, üniversite yaşamlarının en değerli parçası olabilecek olaylara katılma şansına sahip oldular. Hornsey Sanat Koleji'nden bir okutman, bu benim şimdiye kadar gördüğüm en eğitici şeydi derken, bir diğeri ise bunu yüksek öğretim tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir yaratıcılık patlaması olarak görüyordu. Gerçek eğitimin, yani kendi kendini eğitmenin, pahalı akademik hiyerarşiyi kapı dışarı etmeyi ya da göz ardı etmeyi gerektirmesi ne kadar hoş ama bir o kadar da tahmin edilebilir bir ironi. Öğrenci ayaklanmaları, iktidar yapısının yerini anarşinin, yani özerk gruplarla bireylerden oluşan bir ağın aldığı, kendiliğinden ortaya çıkan ve kendi kendini yönlendiren faaliyetin küçük bir evreniydi. Öğrencilerin deneyimledikleri şey, kendi kararlarınızı almaktan ve kendi yükümlülüklerinizi üstlenmekten kaynaklanan o kurtuluş duygusuydu. Bu, yüksek öğretimin ayrıcalıklı dünyasının çok ötesine, fabrikaya, mahalleye, her yerde insanların günlük yaşamlarına taşımamız gereken bir deneyim. 1 Frank MacKinnon, The Politics of Education, Londra, 1961. 2 Lewis Mumford, The Condition of Man, Londra, 1944. 3 William Godwin, An Enquiry Concerning Political Justice, Londra, 1793; yeni baskısı Toronto, 1946. 4 Michael Bakunin, God and the State, New York (1916) 1970. 6 William Godwin, The Enquirer, Londra, 1797. 7 A School the Children Won't Leave, Picture Post, 4 Kasım 1944. Gerard Holmes, Prestolee Okulu'nun hikayesini anlatılır: The Idiot Teacher, Londra, 1952. 8 The Teacher, 8 Nisan 1972. 9 Paul Goodman, Compulsory Miseducation, New York, 1964; Londra, 1971. 10 Gerald Brenan, The Literature of Spanish People, Cambridge, 1951."}
{"url": "https://futuristika.org/colophon-2009/", "text": "Colophon, bağımsız dergiler dünyasında dergi yayıncıları, uzmanları, reklamcıları, okuyucuları, tasarımcıları, dergi yayıncılığı üzerine ders verenler, öğrenciler ve ilgili yaratıcı alanlarda yer alan yaratıcı kişilerin katıldığı, Lüksemburg'da düzenlenen bir bienal-sempozyumdur. Bu uluslararası etkinlik, 40'dan fazla ülkeden gelen katılımcılarla birlikte, bağımsız dergiciliğin önde gelen kişlerinin de dahil olduğu uluslararası dergi sektöründe tanışma ve birlikte çalışma imkanı sunuyor. İlki 2007 yılında düzenlenen sempozyumun ikincisi 13-15 Mart 2009 tarihleri arasında Lüksemburg'da gerçekleşecek. Sempozyumda sergiler, seminerler, konuşmalar, workshop'lar/çalıştaylar, çeşitli etkinlikler, deneysel dergi sunumları, katılımcıların ortaklaşa oluşturacakları bir dergi yaratım süreci, partiler, dergi standları, fanzinler çalışması ve herşeyden önemlisi, dergi denen mucizeye gönül verenleri bir araya getiren ortam oluşuyor. Futuristika! da, bu kapsamda Colophon 2009'un medya partnerleri arasında olacak. Nacizane desteğimizi sunduğumuz ve dergiler için çok önemli olduğunuz düşündüğümüz bu sempozyum sonunda tüm dünyada yayınlanacak We Love Magazines isimli kitapta da yer alacağız. Kendileri bizimle küçük bir söyleşi de yaptılar: Burada. Colophon, Lüksemburg merkezli bağımsız yayın grubu Tempo'nun kurucusu ve sahibi Mike Koedinger tarafından düzenleniyor. Grup kaliteli dergiler, şirket yayınları ve etkinlikler düzenliyor. Ayrıca bir reklam şirketi ve tasarım atölyesi de var. Colophon'u düzenleyenler arasında İngiltere merkezli yayıncı John Brown'un Tasarım Direktörü Jeremy Leslie ve İstanbul edisyonu da yayınlanan pek sevdiğimiz LeCool'u yaratan Andrew Losowsky de bulunuyor. Colophon bünyesinde yayınlanan We Love Magazines isimli kitap, dergiler tarihinden önemli anları, unutulmayan kapak çalışmalarını, dergi reklamcılığı hakkında püf noktaları, artık yayınlanmayan ama hep özlenen dergileri anlatıyor. Ayrıca, sanırız basılı anlamda en büyük dergi kataloğu olarak binden fazla dergiye de yer veriyor. Kitap, on değişik kapak çalışmasıyla yayımlanıyor. Kağıt denen nesneye tutkun herkes için önemli bir çalışma. Colophound ise, yine Colophon 2007 bünyesinde yayınlanan ve editörlüğünü Andrew Losowsky, tasarımını Luis Mendo ve Suzanne Hertogs'un yaptığı bir dergi. 2009 versiyonu bu sene yapılacak olan dergi, sempozyum katılımcılarının ortak çalışmasıyla oluşturuluyor. We Love Magazines ve Colophound için buraya bakabilirsiniz. Uzun sözün kısası, Futuristika! Mart ayında Lüksemburg'da, sizi de bekleriz! O ye!"}
{"url": "https://futuristika.org/compedium-video-errors-erken-vhs-metafizigi/", "text": "Süre kökenli hata düzgün olmayan bir teyp sürücüsü temelliyse, görüntünün yatayda atlamasına İzleme Hatası'nı işaret eden parazit bantları da eklenebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/connections-istanbul-2010/", "text": "Özlem Kalkan Erenus, Dimitar Velichkov ve Stefan Balog, Romanya'da tanıştıkları 2000 yılından bu yana, uluslararası sanat kampları, sempozyumlar ve karma sergilerde bir arada yer almış; ayrıca birlikte pek çok sanatsal etkinlik düzenlemişlerdir. Bu etkinlikler arasında, 2001 yılında İstanbul'da düzenledikleri Dostluk Hasadı sergisinin yanı sıra, Bursa, Sofya ve Aiud'da açılan Balkan Dostları sergileri sayılabilir. Sanatsal anlatımları birbirinden oldukça farklı olmakla beraber, birlikte katıldıkları sempozyum ve sanat kamplarında ve ortak atölye çalışmalarında, bir arada üretmenin coşkusunu paylaşmak, üç sanatçıyı geçtiğimiz 10 yıl içinde pek çok sanatsal etkinlikte bir araya getirmiştir. Özlem Kalkan Erenus, Dimitar Velichkov ve Stefan Balog, Erenus'un Ataköy'deki atölyesinde Kasım ayında yeniden bir araya gelecek ve dostlukla beslenen sanatsal coşkularını 27 Kasım 2010 Cumartesi günü açacakları atölye sergisi ile İstanbullu sanatseverlerle paylaşacaklar."}
{"url": "https://futuristika.org/cormac-mccarthy-ve-yol-bir-kiyamet-tellali/", "text": "Cormac McCarthy'nin Yol isimli romanı, yazılmış en hüzünlü kitaplardan. Görünürde, belirsiz bir felaket sonrası yok olan eski dünyanın kalıntıları arasında güneye, denize ulaşmaya çalışan baba oğulun öyküsünü anlatıyor. McCarthy, kıyamet sonrası dönemin atmosferini, anlatıda yaşananlar gibi soğumuş, tedirgin, umudunu tüketmiş bir üslupla, kül tadıyla yansıtıyor. Romanın izleği olan ebeveynlerin çocuklarına dair temel korkusunun yanı sıra din, neo-liberalizm gibi meseleleri anlatının içine nasıl gömdüğünden, McCarthy'nin diğer kitapları arasında durduğu farklı yerden bahsetmeye çalışacağım. Amerikan yazının kenarda kişiliklerinden biri McCarthy. Edebiyat çevrelerinden hep uzakta durmuş. Kitapları hiçbir zaman çok satmasa da niteliğiyle hemen tüm çağdaşı yazarlar kendisini sıklıkla referans gösteriyor. Üslubu, olabildiğince az noktalama işareti kullanması, diyaloglarını anlatının gövdesinden ayırmadan yazması alametifarikası. Türkçede belirmiş kitapları O Güzel Atlar, Yol, İhtiyarlara Yer Yok düşünüldüğünde, başyapıtları denebilecek Blood Meridian, Suttree ve Sınır Üçlemesi hala sırasını bekliyor. Nadir söyleşilerinden birinde, McCarthy bu kitabın fikrinin, oğluyla yerleştiği otelin penceresinden dışarı bakarken, izlediği kentin birden alevler içinde kaldığı görüsüyle aklında beliren soruların sonucunda çıktığını söylüyor. Kitabı yazarken nereye doğru ilerlediği hakkında en ufak bir fikri olmadığı, fakat kitabın tam olarak nereden geldiğini gayet iyi bildiğini vurguluyor. Hepimizi etkilemekte olan, buna rağmen çok az sayıda kişinin üzerine eğildiği kriz haller. Yeryüzünün bildiğimiz biçiminin bozulmuş olması, giderek bükülmesi, eğilmesi, artık işlevini yerine getirmediğini apaçık alametleri. Yerel gözükse de evrensel bir mesele olan etik çıkmazlar, iyi ile kötünün anlamlarının birbirine karışması, aralarındaki sınırın saydamlaşması. Son olarak tüm bunların altında o ilkel, kişisel korkularımız, bir çıkar yol arayışımız. Kıyamet sonrası dünyaya dair bir anlatı, evet. Ötesinde, basit bir baba oğul ilişkisinin çetrefilleşen, gelgitli, çokça hüzünlü, çatışmalı, zaman zaman mutlu, gülümseten anların belirdiği yoldaki dönüşümü. Baki kalan yine hesaplaşmalar, geleceğe dair beslenen inatçı umut. Henüz kaybetmediklerimizin, kaybettiklerimizin, ikame edemeyeceklerimizin değerlendirmesi. İnancın kalmadığı bir dünyada umuda hacılığın hikayesi. Baba oğulun izlemeleri gereken bir yol var. Bir çift mermisi kalmış bir tabanca, bir market arabası, ayaklarında lime lime olmuş pabuçları hariç pek bir eşyaları yok. Beslenmek, barınmak için bazen yoldan uzaklaşmalılar. Her adımın bin bir zorlukla atılması bir yana, tarifsiz tehlikelere, bilinmezliğe doğru, yaşamı itmeyi sürdürmek için, parçalanmayı biraz olsun duraklatmak için. Anlamsızlıkları düşünecek halleri de zamanları da yok. Baba yine de her fırsatta bir anlamlandırma çabasına girişiyor. Ayağa kalkıp ilerlemek zorundalar, bu yüzden sıklıkla yola dönüyorlar. Oysa, yolun nereye götürdüğü uzun zaman önce belirsizleşmiş. Manzara insana devam etmeye, yolu takip etmeye, yolun sonunda hacıların amaçladığı gibi güneye, denize, biraz olsun ılıman insanlara ulaşmaya imkan verecek olanak sunmuyor. Kentler yıkılmış, araçlar, bedenler yanmış, evlerin camları bir pastanın üzerindeki krema gibi erimiş, akmış. Kalan tek tük insan, sözcüğün yerinde kullanımıyla birbirini yiyor. Ağaçlar devriliyor. Yeryüzü tutunamıyor. Geceleri kimi zaman, dünyada daha önce duyulmamış, bu yüzden tarifi, tanımı imkansız gürültüler duyuluyor. Soğumakta olan yeryüzü sünüyor, kabuğu çatlıyor. Üzerinde, bildiğimiz dünyadan çoktan gitmiş canlıların kokularını, hissettirdiklerini kısacık uykulardaki rüyalarda bile göstermeden. Ne olduğunu bile anlamamış insanın elinden her şeyi alınmış. Yolda tek tük karşımıza çıkan karakterlerin tamamının kafası karışık. Çünkü bir yol olsa dahi, gidecek bir yer yok. Yön anlamını yitirmiş. Haritalara dahi güvenilmiyor, çünkü toprak altımızda kayıyor. İnsanlar daireler çizerek yürüyorlar. İsimlerini hiç öğrenemediğimiz oğlan ile babası, bu kaybolmuşlukta bir amaca tutunup ilerlemeye çalışıyorlar. Yine, eski dünyanın alışkanlıkları, varlığımızdan gelen o çelişkiler, dilsizlikte ısrar eden yeni düzenin dehşetine rağmen ortaya çıkan benzer sorular baba ile oğlanı zaman zaman, sıklıkla farklı ruh hallerine, düşüncelere sürüklüyor. Zamanın bile çok anlamlı olmadığı, günlerin akıl almaz biçimde kısaldığı bu doğal olmayan yolculukta, baba oğlanın sözcüklerini duymak için büyük çaba gösteriyor. Yalvarıyor, şaka yapıyor, kendisiyle konuşması için ikna etmeye çalışıyor. Yol boyunca tarifi zor anlar yaşanıyor. Bu yüzden yine sözcüklere dönüyorlar, çünkü yeryüzünün nicedir kendisi olmayan bu kalıntısında dahi, gördüklerimizi, hissettiklerimizi anlatmak için en son ana dek sözcükler ya da sözcüklere benzer sesler dışında bir yol yok. Semavi dinlerin hikayesinde tek anlatıcı, iki kahraman var. İyi ile kötü. Anlatıda nihai biçimde çatışmaları zirveye ulaşacak. Bu kaçınılmaz, bir şekilde anlatının kendini sürekli, görünür, inandırıcı kılmasının dayanağı. Bu çatışmadan kıyamet kopacak. Felaketin ne olduğu belirsiz. Hava kirli, havada, karada, suda yaşam belirtisi yok. Yağmur güçlü, rüzgar soğuk. Her şeyin üzerinde bir kül tabakası. Zehir soluyor olabilirler, baba sürekli öksürüp kan tükürüyor. Bir yerde biyolojik korunma kıyafetleri giymiş biri de beliriyor. Okur da, baba oğul sağ kalmaya çalışırken, çaresizce kıyamete neyin yol açtığını anlamaya çalışıyor. Yersizleşmiş, yurtsuzlaşmış karakterler bir yerlerde kamp yapmaya çalışırken, sürekli kendilerine alan açmaya çalışıyorlar. Toprakta bir parça kazıp yerleşmeye, bedenlerinin bir kısmını oraya gömmeye. İnatla dünyaya saplanıp kalmaya çalışıyorlar. Artık dostane bir yanı kalmamış doğanın zihinlerinde kalmış hatırasında anlam bulma çabaları. Gerçeklikle ilişkinin tehlikeli anlar haricinde zayıflaması, ucunda ölüm olmadıkça görünen bir şeyin öneminin artık kalmaması. Düşüncelerin bu yüzden kalın bir ip gibi sarması, hatırlananların dahi gerçekliğinin giderek silik mırıltılara dönüşmesi. Yine de içlerinde bir yerde, saklı kalmış bir virüs gibi, anlatma isteği, yaşadıklarını, silinip giden dünyayı anlatma isteği sönmüyor. Baba ısrarla anlatacak, dinleyecek bir hikaye peşine düşüyor, en zor anda, yarı donmuş halde geceyi atlatmaya çalışırlarken. Çünkü hikaye anlatmak, dili kullanmak hala insana dair elde kalmış son varoluş biçimi. Hikayelerimizi dinleyecek kimse olmasa da oğlan kimi zaman dinlemeyi, anlatmayı reddediyor, kimi zaman uyuyakalmış oluyor. O zaman kendimize anlatırız, bir yerlerde dinlediğini düşündüğümüz Tanrı'ya. Tanrı ise, dünyadan çekilmiştir. O zaman tekrar bir Tanrı yaratırız, en yakınımızda gördüğümüzden. Oğlumuzdan bir Tanrı fikri yaratır, onu yine hissederiz, eski alışkanlıkları sürdürür, yalan söylemeye devam ederiz. Ona nefes verip yarat ve sevgi sözcükleriyle devam etsin diye kandır. Tanrıyı dahi ikame edebiliriz, hikayelerle oğullarımız hariç her şeyin yerine başkasını getirebiliriz. Adam da böyle yapıyor. Sıklıkla oğluna ateşi hatırlatıyor. Oğluna, anlamını kavrayamasa da, ateşi taşıyanlar olduklarına ikna ediyor. Tekrarlamasın istiyor. Bir peygambere inen vahiy gibi, ateşi taşıdığını yüksek sesle tekrarla, böylece buna inan. Kitapta ateş belirleyici bir imge. Yeryüzü alevler içinde, ateş her yerde, hangisinin iyi, hangisini kötü olduğu arasındaki anlamı çoktan yitirmişiz. Baba bu bağlamda Prometheus, ateş hırsızı mıdır? Oğluna karşı öyle görünse de, kendisiyle, yine oğlu yüzünden, sıklıkla doğruyu tartışır. Derin inançsızlığını acıyla kabullenir yer yer. Çünkü oğlu sıklıkla kendisini sorgular. Nasıl iyi insanlar sadece onlardır? Bu nasıl mümkündür? Oğlu kuşkusuz ilahi kanon dışında, kendilerini iyi olarak tanımlarken, nasıl kimi zaman gayet kötülerden farksız davrandıklarını sorgular. Aralarındaki çatışma körüklenir. Uzun suskunluklar belirir, hikayelerin, sözcüklerin yetersizlikleri görünür. Ateşi çalıp oğluna vermiştir, evet. Belki de bu yüzden yolun sonuna doğru mücadele ivmesi bir noktaya dek artar babanın. Oğlu yeni bir dinin ilk temsilcisidir, yamyamlara barbarlara karşı, çökmüş gitmiş, işlevini yitirmiş inançların arasında bir etik pusula. Bu yüzden kir pas içindeki oğlunun saçlarını okşarken, ne denli güzel olduğunu düşünür, Dedi ki: oğlan Tanrının sözü değilse, Tanrı hiç konuşmamış demektir. Baba yekten analojiyle oğlunu tanrı yerine koymuyor, Tanrı'nın anlatısından elde kalmış ne varsa, sözcükler halinde oğlunda belirdiğini, varlığını sürdürdüğünü vurguluyor. İnsan, semavi dinlere göre konuşan değildir ne de de olsa, daha çok dinleyen, kendisine konuşulan, kimi zaman konuşmanın kendisi şeklinde mevcuttur. Babanın karşılarına çıkan herkesi büyük bir tehlike görmesine rağmen, karşılarına çıkan, ismini öğrendiğimiz tek karakterle uzun denebilecek şekilde yaptığı konuşma ilginçtir. Ely, İlyas, isimli bu yaşlı ve neredeyse kör adam, ki adının sahte olduğunu da söyler laf arasında, dünyanın üzerindekilerle silinmesi gerektiğini söyleyen bir felaket tellalıdır. Zaten kıyamet kopmuşken, baba bu böylesi şüpheci bir adama dahi umut aşılamaya çalışır. Oğlunda ilahi bazı şeyler olduğunu iddia edince, yaşlı adamın cevabı kapkara komiktir. Çünkü bu yolda hele de yanında tanrıyla yürüyorsan, yolun sonunun iyi bir yere varmayacağı aşikardır. Çünkü tanrıya yer yoktur artık, ama biz onun peygamberleriyiz, burası kesindir. Baba da bu gerçeği bir yerde isyankar bir halde kabullenir, kıyamet kopmuştur, iyi ile kötü evet, çarpışmıştır, işte şimdi iyiler burada, böyle acı çekerken, o kadar sözü olan Tanrı neden suskundur? Onun yeri tam olarak bu kıyametin neresindedir? Analitik düşünceden mücadele boyunca hiç sapmayan baba, yumruklarını çaresizce gökyüzüne bir soru işareti gibi yöneltir. Distopik imgelemin olanaksızlığının yanında, ütopik bir geleceğe dair az da olsa bir umudu barındıran halde bile değildir baba. Yine de oğluna ateşi taşıdığından bahseder, kendi düşüncelerinde ise gelecek kavramı silinmiş gitmiştir. İyinin, kötünün ötesine geçmiş, orada ortadan kalkmıştır. Cormac McCarthy'ye göre dil bilinçsizdir.2 Bir kalbin atışındaki kasa dayalı refleksif otonomi gibi değil, tam anlamıyla bilinçsizdir. Parazit gibi beynimize yayılmış, işgal etmiştir. Dil, üzerine düşünen birçok insanın ortaya koyduğu üzere, evrimsel bir süreçtir. Bir şekilde beynimizde bir yerlerde ortaya çıkmış, bir görü gibi belirmiştir. Hızla gelişmiş, yayılmıştır. Birçok hayvanda evrimleşen işaret dili ya da farklı sesler, her ne kadar bir nevi öncül-dil gibi düşünülse de, dil bir tek insanda, neden bilinmez, tarihin bir anında kendisini göstermiş, ardından insanın evrimsel hızını katbekat aşıp yayılmış, gelişmiştir. Başka başka bir şeyler haline gelmiştir. Dile gerçekten ihtiyacımız var mı? Dili olmayan birçok canlı mutlu mesut yaşarlarken. İşaretlerimiz dil değildir, hayvanların işaretleri, kuşların sesleri, balinaların çağrısı, bir şeyleri ifade ederler, doğru. Tehlikeyi, açlığı, üremeyi. Oysa sadece işaret ettiklerimiz, isimlendirebildiklerimizle dilden bahsedebiliriz. Yol'da baba böylesi bir çıkmazda, karşısında belirmiş dünyadaki felaketleri isimlendirmekte zorluk çektikçe, oğlanın sözcüklerine, onunla konuşmaya dönmeye çalışıyor. Oğlan ise, başlarda paylaşmakta hevesli olduğu rüyalarını dahi, yolda ilerledikçe anlatmaktan vazgeçiyor. Rüyalar dahi, insanın dilinden uzaklaşıyor, kendilerine kapanıyor, sözcükleri kullanmaktan uzaklaştıkça, insan hızla kültüre dair bilgisini unutuyor, farklı, çirkin, dünyada artık yeri kalmamış bir varlığa dönüyor. Kıyametten sonra dahi elimizde kalan yine hikayeler oluyor, bir de kapitalizm. Anlatıdaki adam bir kaynak avcısı. Kıyamet sonrasında elde kalan ne kaynak varsa, kimi zaman yoktan var edip, kimi zaman nesneleri dönüştürüp, tamir ederek, işlerini görecek alet edevat yaratmakta mahir. Bir tohum tanesinden besin değeri hesaplayıp, oğluna çorba niyetine çay içiriyor. Eksik iskambillerle oyun, terk edilmiş bir nalburdan aldıkları çelik conta ile yola atılan halkalar. Yerdeki kumları eşeliyorlar. Kapitalizmin, yok ettiğini bile telafi eden o gücü beliriyor. Kötü insanlar, ateşi taşımayanlar, insan yiyenler. İyi insanlar ateşi taşıyanlar, ancak onlar da bir yere kadar iyiler. Yeri gelecek bir hırsızı buz gibi soğukta çıplak bırakacak, yeri gelecek tek başına bir ihtiyara bir öğünlük yiyecek vermekle sözde iyiliğini gösterecek. Kaynakların, gıda üretiminin, paylaşmanın yönetiminin ne olduğu, sistemin tam olarak nasıl çöktüğü muamma. Piyasayı yönlendiren bir devlet garantisi artık mevcut değil. Amerikan yazınında yaygın kıyamet sonrası yapıtların aksine, o eski güzel devlet hakimiyeti günlerine özlem üzerinden kurulmuyor anlatı. Nüfusun çok ama çok azaldığı aşikar. Orada burada birtakım komünler, kolektifler var. Kalan az sayıda insan, kimi kanlı amaçlarla, kimi ise dağlara çekilmiş, bir başka tüketim mücadelesi içine girmişler. Yoldaki anlatı sırasında bu kolektifler dahi yok olmuş gitmişler, orada burada kalıntılarına rastlanıyor, arkalarından kalan artık bir işe yaramayan çuvallar, darı taneleri. Simon Schleusener, romanın neo-liberalizmin nasıl sona erdirilemediğini okuduğu yazısında Slavoj Zizek ile Fredric Jameson'ın öne sürdüğü kapitalizmin sonunu düşlemektense, dünyanın sonunu düşlemek daha kolaydır fikri etrafında dolaşıyor. Denilebilir ki, Amerikan edebiyatı yol motifine sıklıkla tutunur. Yirminci yüzyıl başında Jack London Yol isimli romanında bir avareyi anlatır, uçsuz bucaksız ülkede dolaşır, izler. Ondan 50 yıl sonra, Jack Kerouac Yolda isimli anıt romanında bu kez başıbozuk bir Beat anlatısı oluşturmuştur. Yine yoldayızdır, ama bu kez ülkeyi baştan başa dolaşırken arayış daha özgür, daha keyif odaklıdır. Kaybedilen ev duygusundan ziyade, hareketin coşkusu yazılma hızına hakimdir. Yine ondan 50 yıl sonra, bu kez McCarthy motifi değiştirmiş, kahramanı dönüştüren, geliştiren kurgudan sapmış, sadece hayatta kalmaya odaklanmış. Yol artık keşif, özgürlük, umut sunmaz. Kültürel bir dönüşüm, bir gelişim getirmez. Yolda ilerlemek, yer değiştirmek, yaşanacak bir gün daha kazanmaktan başka anlam taşımaz. Yol'da tenis ayakkabıları giymiş, sessizce yürüyen bir göçmenler ordusunun geçişinin dehşeti yaşanır. İçlerinde savaşçılar, hamile kadınlar, kölelerle yürüyen bu ordu, romanın yayımlanmasından 11 yıl sonra başta ABD Başkanı olmak üzere, toplumun belirli kesiminde korku yarattı. Yolculuk bu kez tersinden, ABD'nin Meksika sınırına, kuzeye doğru yola çıkmış Orta ve Güney Amerikalı fakirler ordusunun, mülteci karavanlarının sınıra dayanması, açlıktan kırılan insanların üzerine ateş açılmasıyla yaşandı. Başkanları kendi iyi insanlarını korumak için, bu dışarıdan gelen barbarlara, vahşi göçmen sürülerine karşı duvar dikme kararına onay verilmezse olağanüstü hal ilan edeceğini söyledi. Piyasalara göre küçük bir kıyamet yaşandı. McCarthy'nin kıyameti neo-liberal düzenin çöküşü olarak gördüğünü söyleyemeyiz kuşkusuz. Ancak eyaletlerarası yol, insanın felaket sonrasında tutunacak tek dalı artık. Çünkü vaktiyle eyaletlere aitlerdi. Eyalet denen şeylere. bir şey yok, demek ki bir süre daha idare ederler. Kapitalist devletin hatırası, bir sekansta oğlanın Coca Cola ile tanışmasında tekrarlanır. Ürünün yarattığı rahatlama duygusu, reklamı yapılsa bu kadar etkileyici olabilirdi herhalde. Oğlan da tadının güzelliğini onaylar. Kendisini hayli uzak bir mesafede konumlandırmış anlatıcının baba karakterinin kafasının içinde dolandığı yerlerde neoliberal özlemleri dillendirdiğini böylece görüyoruz. Coğrafyanın, insanların, köylerin, eyaletlerin, yolların, dağların, denizin isimsiz olduğu dünyada, gücünü, geçmişini yitirmemiş bir tüketim imgesi olarak, bu içecek adıyla sanıyla varlığını korumaktadır, yıkımdan kurtulan tek metadır. Bu pasajda belki de yeryüzünde son kez kola içtiklerini düşünürler. Kıyameti, şeylerin sonunun gelmesini hatırlatırlar sanki. Oysa ilerleyen sayfalarda, bir depoda bu kez bol miktarda bulacaklar, şaşırtıcı ama bu kez şaşırmayacaklardır. Dünya yok olsa dahi, tüketime dair nesneler sondan sonra dahi yolculuğuna devam eder. Onların kıyameti yoktur, bu denli şiddetli bir yıkım dahi onları yıkamaz. McCarthy dünyanın sonunu kapitalizmin sonuna işaret ederek anlatmıyor, hiç kuşkusuz. Yolculuğun yıkımın ardından sürdüğünü, kör topal ilerlerken dahi sağda solda yıkıntıların arasında, küllerin altında birçok neoliberal hayalin nesnelerinin kendini gösterdiğini hatırlatıyor. Bir zamanlar neleri düşlediğimizin odak envanterinden kesitler gösteriyor. Fukuyama Sovyet komünizminin yıkımını tarihin sonu diye kavramsallaştırdığında, dünya coşkulu, olumlu bir okuma yaptı, geleceğe dair umutlu, handiyse bir ütopya dillendirdi. McCarthy ise, belki içgüdüsel, belki romanın gerçekliğine uygun düşen bir şekilde, dünyanın sonunu kapitalist demokrasinin işlemez oluşunun yarattığı vahşet ile eşleştirmiş oldu. McCarthy ise has bir Amerikan yazarı. Amerikan kültürünün çöküşünün hüznünü, şiddetini bir üst izlek şeklinde tüm yapıtlarına yaymış. Yol'da bir yerde adamın su birikintilerinde bulduğu şişmiş kitapları evirip çevirirken yaşadığı üzüntü ile karışık öfkede de görülüyor. Binlercesi sıra sıra düzenlenmiş yalanlarına yönelik bir öfke. En küçük bir şeyin değerinin bile gelecek bir dünyayı doğrulayacağını düşünmemişti. Kayıpların acısı o denli derindeyken, telafinin gücü devreye girecek, buna umut denebilirse. Romanın ilk taslağında son paragraf çok çok daha karanlık, bir yitimi doğrudan işaret ederken, atılan birkaç sözcükle, basılmış versiyonda belli belirsiz bir ümide kapı açılmış. Bir yazarlık maharetinden öte, inanılırlığı güçlendirme çabası sanki, telafinin gücü, kaynakların gerekli kullanımı meselesi. McCarthy'nin tüm kitaplarına yayılan izlekleri şiddet, insanın çeşitli etmenlerle manipüle edilen temel etik mücadelesi, çoğunlukla anlamsız, tesadüfi anlar sonrası düşülen derin açmazlar, belalardan sonu kötüye giden kurtulma çabaları denebilir. İlk dört romanı, güney gotiği diye kategorilendirilmiş, bölgeye ait insanların hikayeleriydi. Takip eden beş romanı, vahşi batıda suç hikayelerini barındırıyordu. Sonraki Yol ise bunlardan biraz ayrı bir yerde duruyor. Daha genel bir görünüme, dünyanın kendisine bakıyor. Kitabın başında babanın manzarayı dürbünle izlerken gördüklerini aktarıyor. Dünya, kendisini anlamlı kılan kavramlarla karşımızda çözülüyor. Parçalara ayrılıyor. Geçmişin, şimdinin işlevini yitirmesi bir yana, geleceğin de işlevsizleşmesinin tahribatını, bunu anlamakta nasıl başarısız olacağımızı gösteriyor. Eğer yolda devam etmek isteyen olursa, gerekli olan etik refleksin ancak kayıplarla elde edilebileceğini hissettiriyor. Sığınacak evlerin, tanıdıkların, toplulukların, cemaatlerin, komünlerin, daha büyük örgütlenmelerin cevap olmadığı şartlarda, saçmalığın akıl almaz bir hale geldiği dünyada bir varlık biçimi arayışının portresini çiziyor. Bir şeylerin ne kadar güzel olduğuna, tüm bu güzelliğin bir gün elimizden yitip gideceğine, bir daha geri gelmeyecek değerlerimize, bu kesin kaderin ne denli acı verici, o denli muhteşem olduğuna, hepsinin bir arada, yaşanacak en şiddetli felaketin dahi bunları silemeyeceğine dair, umutsuzlara umutsuz bir metinle umut vaat eden bir roman. - Tüm alıntılar: Yol, Cormac McCarthy, 2011 Kanat Kitap, Çevirmen: Sevin Okyay - The Kekule Problem Where did language come from? Cormac McCarthy, 2017 (http://nautil. us/issue/47/consciousness/the-kekul-problem)"}
{"url": "https://futuristika.org/cory-doctorow-ilerleme-atlikarincasi-ve-iyi-guzel-muhtesem-yarin/", "text": "Cory Doctorow, öncelikle iyi bir bilimkurgu yazarı. İnternetle haşır neşir çoğu kişinin reader'ında başı çeken bloglardan boingboing. net ortak editörü, telif hakları ve paylaşım politikaları ile alakalı yoğun çaba sarfeden bir teknoloji aktivisti. Hakkında yazılması farz olan şeyler ayrı ve geniş kapsamlı bir yazı oluştursa da kabaca kendisinin bir dönem Electronic Frontier Foundation'ın Avrupa direktörlüğünü dört yıl kadar yürütmüş, İngiltere'deki Open University'nin konuk profesörü ve ödüllü bir yazar olduğunu belirtelim. Kasım 2011'de yayınlanan kitabı The Great Big Beautiful Tomorrow, ağustos ayında Versus Kitap tarafından Algan Sezgintüredi çevirisi ile İyi Güzel Muhteşem Yarın ismiyle Türkçe olarak yerini aldı. Kitap üç kısımdan oluşmakta: Kısa hikaye, yazarın 2010 yılında Dünya Bilimkurgu Fuarı'nda yaptığı Yaratıcılık ve Telif Haklarına Karşı konuşmasının kısa metni ve Terry Bisson'un kendisi ile röportajı. Kitap aynı zamanda Cory Doctorow'un kendi sitesinden farklı formatlarda da indirilebiliyor. İyi Güzel Muhteşem Yarın'ın kahramanı Jimmy Yensid ölümsüzlüğe yakın tasarlanmış, ergenliğe giriş sınırında sıkışıp kalmış trans-insan bir çocuktur. Bir gün yaşlanarak ölecektir fakat bunu kendisi dahil kimse bilmez. Hayallerinin kızı ölümlü Lacey ile yaşadığı cinsel deneyimi, onunla beraber olamayacağı gerçeği, wumpuslar, eko-teröristler, kendi gen plazmasından üretilmiş zihin tecavüzü yapan klonları, üyelerine birer alıcı devre bağlayarak duyguları kendi aralarında hissedebilen bir topluluk ve babasının İlerleme Atlıkarıncası'na olan bağlılığı. Kitap isminin de bir şarkısından alındığı İlerleme Atlıkarıncası, 1950 başında Walt Disney tarafından, Disneyland'in yeni arazisi olarak düşünülen ve adına Edison Meydanı denen yerde kurulacak, Amerikan ailelerinin evlerindeki teknolojik ilerlemeyi eğlence programı halinde sergileyecek konsept olarak düşünülen bir projeydi. Edison Meydanı, kentsel yerleşim alanı olarak ticari Main Street ile bitişik olacaktı. Planlanan durum, konukların atnalı şeklindeki yapıda tiyatrodan tiyatroya, sahneden sahneye ilerleyerek pre-electricity, post-electricity, Contemporary Life ve Electronic Age adlı dört bölümü izlemesiydi. Fakat Edison Meydanı projesi hiç gerçekleşmedi. Daha sonra, 1964 yılının başında birçok şirket NewYork Dünya Fuarına hazırlanırken, Walt Disney Company içlerinde Pepsi ve Ford'un da olduğu başka şirketler tarafından kendilerini temsil eden sergiler ve sunumlar yapmak için tutuldu. En sonunda ise General Electric ile fuar için iş üretmek üzere anlaştılar. Böylece İlerleme Atlıkarıncası, ilk olarak 64 yılında New York Dünya Fuarında General Electric'in Progressland Çadırında sunuldu. Çadır dört ana kısma ayrılmıştı. İlerleme Atlıkarıncası ana programdı. Üç ön şov The Skydrome Spectacular, The Medallion City sergisi ve Nuclear Fusion Demonstration çadırın üst kısmında bulunmaktaydı. Ziyaretçiler sabit dairesel bölümü çevreleyen altı tiyatronun dış halkasında oturuyordu. Bir tiyatroya girip, bir diğerinden çıktıklarında diğer dört tiyatroda bulunanlar şovun, dört oyunundaki durmak bilmeyen audio-animatronik aktörleri izleyebiliyorlardı. Bu aktörler ideal bir amerikan ailesini ve onların teknolojik olarak ilerlemelerinin hayatlarına olan olumlu katkısını anlatarak fütürist bir şov sunmaktaydı. Bu olay gerçekten 1964 ve 65 yılları için seyircilerle beraber büyük bir başarıydı. 1965'de fuar sona erdiğinde Walt Disney'in elinde, planladığı yeni Tomorrowland'i için çok cazip ve mükemmel bir şeyi vardı. Fakat 1966 yılının Aralık ayında hayatını kaybedince Temmuz 1967'de adı değiştirilerek oraya nakledilen General Electric'in İlerleme Atlıkarıncası ve yeni Tomorrowland'i göremedi. İlerleme Atlıkarıncası 1970'lerin sonuna kadar burada kaldı, ta ki kapanıp Florida'daki Walt Disney World'e taşınana kadar. İyi Güzel Muhteşem Yarın 'da, Jimmy'nin teknoloji meraklısı babası bu Atlıkarınca'ya o kadar hayrandır ki Jimmy'nin anlatımı ile öyle çikolata severim ben gibi değildir. Daha çok seni seviyorum ve evlenmek ve hayatımın kalanını seninle geçirmek istiyorum tarzındadır. Yaşadığı çağın çok gerisinde, insan eliyle yapılmış ve dönemine göre fazlaca teknolojik sayılan bir nesneye bu denli bağlanan bir adamın kendi çocuğunu tasarlaması, atlıkarınca içinde şov olarak gösterilen o teknolojik çağın aslında onların geçmişi olması Cory Doctorow'un yeteneklerinden biri. Bugün hala tartışılan, artık sadece Amerikan tarzına ait olmayan rüya, gelecek, bir yandan da günümüz iktidar politikaları ile kitabın tanıtımındaki gibi ilerlemenin vardığı son, Doctorow tarzı ile anlatılmış."}
{"url": "https://futuristika.org/cristi-puiu-asikar-olandan-kacmak/", "text": "Romanya'nın hikayelerini değil, ahir zamanda herhangi bir ülkede yaşanan hikayeleri anlatıyorsun. Sakin, kendine güvenen bir sesle, acele etmeden anlatmayı seviyorsun. Mercekten suçluların, masumların, işçilerin, ara insanların, patronların, hastane hastane gezip ölecek bir acil servis arayanların anlatımında ilk bakışta alegorik, sonrasında hiç konuşmasalar da, çok konuşsalar da anlaşamayan insanların başlarından geçenleri izliyoruz. Sigara ve Kahve isimli kısa filmin, su götürmez bir göndermeyle Jim Jarmusch'un Kahve ve Sigara'sına nazire yapıyor. Bunu görmek için engin sinema bilgisi gerekmiyor. Fakat senin versiyonunda, masaya çökmüş iki ya da daha fazla müşterinin kendilerini zamandan, gerçekten, günlük hayattan koparıp, parodileşen bir görünümle keyiflerine keyif katan yıldızlar gözükmüyor. Senin versiyonunda masaya oturan ikiliden genç olan, iş kıyafeti olduğu anlaşılan takım elbisesiyle, karşısında endişeyle bakan babasına bakıyor. İkili ne sigara ne de kahve içiyorlar. Sanat hayatlarından, avangart diye tanımlanabilecek herhangi bir müzikal tavırdan, sıra dışılıktan tamamen uzak, öyle oturuyorlar ve iş konuşuyorlar. Konuşuyorlar ama birbirlerine ne fiziksel ne de ruhen dokunamıyorlar. Dokunmuyorlar. Anlıyoruz ki, bu masada kahve ya da sigara değil, derdi olan insanların haliyle su ve bira içiliyor, hali vakti yerinde denebilecek, ekmek peşindeki oğlan elmalı turta yiyor. Babanın boğazından geçmiyor, görüyoruz. İşini iki yıl önce kaybetmiş, oğlunun yardım etmesi umuduyla, işine yeniden kavuşabilmesi için oğlunun yardım etmesi umuduyla oturuyor. Babanın söylemediği, oğlunda dile geliyor; ve oğulun, babanın açığa çıkmış sırrı olduğunu görüyorum çoğu kez. Oğul, babanın istediği ile imkansızlığı, olasılığı mevcut olan ile ancak neyi sunabileceğini şiddetli şekilde, umursamazlığın, bıkkınlığın, isteksizliğin ve acımasızlığın sakinliğiyle, gerçeğin tüm soğukluğuyla söylüyor. İşin oluru var, fakat sadece kahve ve sigaranın sayesinde gerçekleşebilir. JJ versiyonunda yapaylığın ve sahici olmayan bir alt kültürün çift nesnesiyken, burada değişen siyasetin, tersine devrimin ve günlük liberalliğin geçer kuruna dönüşen kahve sigara, suni tüketimden hakiki yaşam öznesine dönüyor, baba ile oğulu aynı masada karşılıklı birbirinden sert şekilde ayıran, eskiyi ve yeniyi atıl ulaşılmaz noktalara itilmiş gösteren birer alegoriye dönüyor. Konuşamamazlık. Dokunamamazlık. Anlatamazlık. Olmazlık. Diyalog var, fakat diyalog, bu dünyada konuşmak ve birbirini anlamak değil. Biz yeterince üzgün değiliz diye böyle yapıyorsun. Cassavates'e oldukça yakın hissediyorum. Filmleri beni eğitti. Sadece filmleri değil, kendisi de, söylemi de. Cassavates film yaptığınızda kendinize hiçbir şey bilmediğinizi söylemekle başlamalısınız der. Cassavates için film yapmak bir şeyi anlama çabasıdır. Araştırmadır. Ayrıca nefret ettiğim filmlerin de tanımını yapmıştır: Soruları sormak yerine onları cevaplayan filmler. Sinema laboratuardır. Sinema bilimdir. Bilim insanları da tıpkı film yapımcıları gibi çalışırlar. Film yapımcıları sinemayı bir araç gibi kullanırlar, bilim insanının araçları gibi. İnsan varlığına dair sorular sorarlar, insan doğasına ve dünyaya dair. Kamera antropolojik bir araçtır. Eğer değilse, ilgimi çekmiyor demektir. İnsanlar kendi gerçekliklerini inşa ederler. Yaşamları için hikayeler ortaya çıkarırlar. Bana bir hikaye dehşet bir hikaye- anlatmış bir yazarla tanışmıştım. Savaş esiriydi. Gulag'da bulunmuştu sonra Romanya'dan kendi insanları tarafından kovulmuş ve Sibirya'ya geri gönderilmişti. Toplamda hapshanede yirmi yıl geçirmiş. Çılgın bir hikaye. Çok etkilenmiştim ve ona çok güzel olduğunu söyledim. Alınmış gözükmedi. İki ay sonra, bir dükkanda kitabını buldum ve anlattığı hikayeyi kelimesi kelimesine kitabında okudum. Belki de hikayesi böyle olmuştu, ama sanmıyorum. Tabii ki olaylar gerçekten yaşanmıştır. Ama detaylar kaybolmuştur. Kendi tarafından yaratılmış gerçeklikle tekrar yazılmıştır. Yazarın hikayesi neredeyse her film için geçerlidir. Hikayelerin anlatımında neden-sonuç ilişkisi vardır. Size olayarın nasıl geliştiğini anlatırlar ve neden gerçekleştiklerine sebep gösterirler. Kafka'nın Dava'sında, arazinin ortasında bir ağacın sayısız resmini yapan Titorelli adında bir ressam var. Yani ona katılıyorum, filmler yapmanın anlamı nedir? Ama bir şey yapmalısınız, film yapmak da hayatın içinde insanlara bir şeyler öğretmek, polis ya da doktor olmak gibi. Ionesco'nun yaptığı gibi, her şeyi tanrıya bağlayıp her insan eylemini sorguluyorsanız, o zaman her şey kayboluyor. Her şey anlamını yitiriyor, yani Ionesco'ya katılıyorum. Fakat o da aynı zamanda yazmıştı. Romanya'da benim bölgemde Almanya külttür. Komünizmin çöküşü sonrasında bir çok insan Romanya'yı terketti. İnsanlar çoğunlukla İspanya ya da İtalya'ya gittiler. çevremden otuz kişi ise kendileri için vaadedilmiş topraklara dönmüş Almanya'ya gittiler. Her yaz döndüklerinde Almanya üzerine ilahilerini dinlersiniz. Almanya'nın adının geçtiği her şeye gönülden bağlılar. BMW'lerin kapılarının kapanırken çıkardıkları sese göre hangi model olduğunu anladığını iddia eden bir eleman vardı. Yol kenarında çingenelerin bile Anayurdum Almanya diye şarkı söylediğini duyabilirdiniz. Delilikti."}
{"url": "https://futuristika.org/crop-cizgide-mizah-paneli/", "text": "Çizgi Roman Okurları Platformu 23 Nisan 2006'dan beri çizgi romana gönül vermiş okurların sanatlarına sahip çıkma adına geliştirdikleri projelerle büyüyor. Şimdi de bir üniversitede panel düzenliyoruz: Çizgi Roman Okurları Platformu ve Bahçeşehir Ü. Raptiye Mizah Kulübu ortaklığıyla gerçekleşek Çizgi'de Mizah Paneli...!"}
{"url": "https://futuristika.org/crop-dogum-gunu-yarismasi/", "text": "Çizgi Roman Okurları Platformu 23 Nisan 2009'da 3. doğum gününü hediye dağıtarak kutlamak istiyor. Çizgi Roman En Keyifli Böyle Okunur diyen çizgi roman okuru çizgi roman okurken çektirdiği fotoğrafı gönderiyor ve jürimizin seçtiği ilk üç, AKAN AJANS BERRAK HADIMLI Sponsorluğunda Nikopol Üçlemesi, Asterix, Red Kit, Tenten çizgi romanlarından oluşan küçük bir paket kazanacak! Yarışmaya katılan tüm fotoğraflar ÇROPBlog'da naklen yayınlanacaktır! Jüri üyelerimiz tamamen eğlence temelli bir bakışla değerlendirecekelerdir. Fotoğraf sanatı veya farklı sanatların kriterleri yerine içtenlik, keyif ve çizgi roman okuma zevkinin yansıyışı göz önüne alınacaktır. Fotoğraflar croplatform@gmail. com adresine gönderilecektir. Yarışmacı adını, soyadını açık bir şekilde yazacaktır. Yarışmacı dilerse rumuzla katılabilecektir. Kısa bir özgeçmiş eklenmesi şık olacaktır Fotoğraflarınızı Ben Çizgi Roman Okuruyum başlığıyla gönderin lütfen! Not: ÇROP ailesi olarak Akan Ajans Genel Müdürü Berrak Hadımlı'ya ve Jüri üyesi olma konusunda gönüllü olarak ortaya atılan değerli yazar, çizer ve okur arkadaşlarımıza, afişimizi hazırlayan Rıdvan Şoray'a sonsuz teşekkürler ediyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/csontvary-perada/", "text": "Csontvary, bir yüzyıl dönümü sanatçısıdır. Yapıtlarındaki zenginlik ve karmaşa, üslup kategorileriyle açıklanamaz. Gerçekçi gözlem, değişen ışığa vurgu, post-izlenimciliğe özgü süslü, coşkulu renk kullanımı, biçimin büyük ölçek üzerinden işlenmesi ve renklerdeki güçlü kırılma, çoğu zaman aynı tuvalde aynı anda belirir. Sergi; bizleri, döneminin akımları dışında kalan, kendine özgü renkleri, simgesel anlatımı ve göksel sesi dinleyerek adeta resimleriyle şiir yazan Macaristan'ın bu sıradışı sanatçısını keşfetmeye davet ediyor. Mihaly Tivadar Csontvary, 5 Temmuz 1853'te Kisszeben'de doğdu. Beş kardeşi vardı, babaları avcılığa meraklıydı. Spor, avcılık ve patende çok iyi olan Csontvary derslerinde bir o kadar başarısızdı. Babasının onu götürdüğü Eperjes'te üç yıl boyunca satıcılık yaptı, sonra kimya eğitimi aldı ve eczacı oldu. 1863'teki büyük sel felaketi ve ardından çekildiği dinlenmeden sonra kendini İglo'daki eczanenin önünde öküz arabasını reçetelere resmederken buldu. Yaklaşık on yıl süreyle eczacılıktan iyi para kazanan Csontvary, 1894'te, 41 yaşında resim yapma hayalinin peşine düşerek önce Münih'ten Karlsruhe'ye, oradan İtalya'ya ve Dalmaçya kıyılarına uzandı. Önce Düsseldorf Akademisi'ne, sonra Paris'teki Julian Akademisi'ne yazıldı. Akademik eğitimi terkederek Pompei'den başlayan uzun yolculuğu süresince İtalya kıyılarını dolaştı. Ardından Avrupa'yı, Mısır ve Kudüs'ü keşfetti. Yolculukları sırasında 1913'te İstanbul'a da uğradı. 1919 yılında Macaristan'ın gelmiş geçmiş en sıradışı ve yalnız sanatçısı olarak yaşama veda etti."}
{"url": "https://futuristika.org/cukur/", "text": "Düşünebilir olanı deniyorsun. Düşüncen denenebilir olanı bulmak için hazırlıklı değil. İzlerin üzerinden yeniden geçmek gerekiyor. İzlerde çukurlar, odaya örülen ağlar var. Çukura düşmek an meselesi. Geniş bir yuvarlak olmamasına rağmen, yakından bakınca devasa karanlık gözleri büyülüyor. Tereddütle bir adım atıyorsun. El yordamıyla ilerlemekten başka yol yok. Bir an durup çevresini dolaşıyorsun, cesaret toplamak, çukurla aranda katlanılabilir bir mesafe yaratmak için. Dışarısını hiç merak etmiyorsun. Kalabalığa karışmak için çok geç. Onlar da seni istemiyor zaten. İçeri giren soluk, dışarı çıkan soluk. Gözlerin büyüyor. Birtakım sesler duyuyorsun içeriden. Duvarsız bir yer, oda olmasına rağmen. Işık yok. Işığı algılayacak durumda değilsin. Düşünülebilir olanı duyumsamaya adamışsın kendini. Düşüncenin, olmayanı bulma umudunu silip atmasını özlüyorsun. Nesneler hakkında konuştuğunda takındığın soğuk giysi var üzerinde şimdilik. Çukura bakmaya cesaret edebildiğin için küçük bir gurur içinde. Düşünülebilir olan uzaklaştıkça yattığın yerde daha bir mutlusun oysa. Çelişki dışarıdan, dağların soluksuz havasından içeri süzülmeye meyilli."}
{"url": "https://futuristika.org/culture-multure-bu-bir-kultur-olayi-ercan/", "text": "Bir zamandır çeşitli okullarda verdiğim reklamda hikaye anlatıcılığı derslerimde, tek taraflı hikayelerin kreatif üretimin bariyerlerinden biri olduğuna inandığım için sınıfta mini bir anket yapıyorum. Görmediğiniz bir yerle ya da bizzat tanımadığınız bir insan, kitle vb. ile ilgili aklınıza ilk gelen, size ilk anlatılanlardır. Size ilk öğretilenler. Hakim medyanın ya da hakim kültürün size ilk dayattığıdır. Ailenizin, çevrenizin size aktardığıdır; kimi zaman maruz kaldığınız kimi zaman üzerinde düşünme gereği hissetmeden kabullendiğiniz bilgilerdir. Temeli ideolojik, politik, sosyal her ne olursa olsun, bu bilgiler dönüp dolaşıp kültürel önyargılarımız haline dönüşür. Kültürel önyargılar, daha açık zihinli üretimler yapmamızı engeller. Bireyin sosyal ve düşünsel hayatına getirebileceği bariyerler bir yana, yaratıcı endüstrilerde çalışan insanların daha açık zihinli üretimler yapmasını engeller. Yaratıcı bir fikri, sadece kendi bildiğimiz taraftan anlatmaya çalışırsak, sadece kendi gözlerimizden bakarak insanlarla iletişim kurmaya çalışırsak bir tarafı hep eksik kalır, diye devam ediyorum. Sonra onlara daha ilk derste onları tanımak için sorduğum sorulardan derlediğim bilgilerle bir karşı kültür egzersizi yaptırıyorum. Örneğin, Fenerbahçeli bir öğrenciye Galatasaray'ın şampiyonluk kutlamaları için yaratıcı bir fikir buldurmak gibi. CHP gençlik kollarında gönüllü çalıştığını söylemiş bir öğrenciye hayali bir başörtüsü markası için reklam filmi yazdırmak gibi. Kısacası; bir işe yarayıp yaramadığından emin olmamakla birlikte, sınıftakileri önyargıları olan ya da hakkında sabit fikirleri olan karşı kültürleri tanımak zorunda bırakıyorum. En azından farklı bir şeyler denemiş oluyorlar. Gündelik hayatta, insanın kendi kültürel önyargılarını fark etmesi ve bunlarla mücadele etmesi kolay değil elbette. Bizzat kendimden biliyorum. hiç resim sergisine gitmemiş insanlar ve hiç atölye çalışmasına katılmamış çocuklar bulmak ve onlara küçük birer deneyim yaşatmak. Eyüp Camii Sultan avlusuna resimlerimizi koyuyoruz, herkes normal davransın şapşallığı var sanki üstümüzde. Namaz çıkışı tövbe estrağfurullah diyen olur mu diye biraz tedirginiz ama zehir gibi prodüksiyon amirimiz var, akbaba gibi tepemizde dolanan zabıtayı bir kilo baklava ve tatlı diliyle pamuğa çeviriyor. İznimiz filan yok, zaten izin istediğimiz filan yok, zira belediyelerle işimiz yok, direkt semtte yaşayanlarla ilgileniyoruz. Yürüyen Resim Sergisi'ne korktuğum kadar tepki gelmiyor, Eyüp sokaklarında rahat rahat dolaşıyoruz. Görüp kafasını çevirenler yok mu? Elbette var. Mesela, resimleri görünce suratı asılan bir adam, pazara çıktık, niye durduk yere günaha giriyoruz? refleksiyle karısını ve çocuklarını resimlerin önünden kaçırıyor. Eyüp sokaklarında yürüdükten sonra cami avlusunda çocuklar resim yapsın diye hazırlıklara başlıyoruz. Cıvıl cıvıl bir meydan orası. Biz suntaları ve boyaları koyar koymaz çocuklar ateşböcekleri gibi koşuyor etrafımıza. Hepsi muhitin çocukları. Bir tanesi annesinin elinden kurtulup geliyor, annesi arkasından bağırıyor üstün başın kirlensin sorarım sana! Omuzlarını silkerek elini boyaya daldırıyor ufaklık, içimin yağları eriyor. Minik bir afacan sağlam bir tokat yiyor annesinden. Ona izin yok, boya lazım değilmiş ona. İcat çıkarmasınmış. Duvarları boyayacağına gelsin kocaman suntayı boyasın abla, izin ver, benim hatrım için diyorum. Kadında mevzu bahis bir hatrım yok, tanışmıyoruz. Çocuk gözleri dolu bakıyor, bıraksan ondan önce ben ağlarım, iyilik mi yapıyoruz kötülük mü belli değil. E hadi bakalım, tamam diyor. Sanki izni ben almışım, sarılıveriyorum tanımadığım kadına. O anda hatrımız oluyor. Çocuklar ressam Safiye Abla'nın etrafını çeviriyor, tam arkamızda bir cenaze arabası var ve fakat ortada bir mevta yok. Kaşıntı tutuyor beni, alerji olmama 20 saniye var. Hem çocuklar güle oynaya resim yaparken kadrajda cenaze arabasının ne işi var? Ne yapıp edip çektiriyoruz arabayı. Herkese bir tatlı dil, bir kilo baklava, Eyüp'te adet bu galiba. 11-12 yaşlarında bir kız, kardeşinin elinden tutmuş ürkerek geliyor yanımıza. İçim sızlıyor ve tuhaf bir şekilde aynı anda sinirleniyorum. Garibim, kesin buna para vermek gerekir diye düşünüyor. Ona içim sızlıyor, böyle düşünmesine yol açan ne varsa o an ona da sinirleniyorum. Gel ablacım, ne parası? Beraber resim yapıyoruz, kap bir fırça. Çocuklar harikalar yaratıyor, bir hanım yanımıza yaklaşıp teşekkür ediyor, çocuklar için böyle eğlenceli bir şeyi burada yapmanız ne güzel oldu diyor. Başka birisi hangi kanal ?diye soruyor, bir başkası hangi marka? diyor, belki çikolata gofret dağıtılıyordur diye bir taraftan da etrafı kesiyor. Her birine tek tek sağ olun, kültür-mültür işleri işte ablacım, kendi çapımızda uğraşıyoruz diyorum. Bir amca, dört torununu da kapıp yanımıza getiriyor, sonra laflıyoruz biraz, bunların babası boyacı, elleri daha yatkın boyaya diyor. Resimler bitiyor, ortalık biraz kirleniyor haliyle. Ekipçe, ıslak mendil ve peçetelerle avludan sarı, kırmızı, mor, mavi lekeleri temizleyip ayrılıyoruz Eyüp'ten. Eyüplüler beni ters köşeye yatırıyor, galiptir bu yolda mağlup bizzat ben oluyorum. Kültürel önyargılar işte, bazen çok biliyor sanıyor insan kendini. En beklenmedik insanlar en beklenmedik tepkileri veriyor. Kimseyi tanımıyoruz bu hayatta o gün bir kez daha anlıyorum. Kültür-sanat aktiviteleri insan hayatı için elzem midir bilmiyorum. Ama sizi başka biri yapar onu biliyorum. Kitap okumadan, müzik dinlemeden yaşar elbet insan, kimse hayatında operaya gitmedi diye ölmez. Sokağa çıkınız ve bugüne kadar girmediğiniz yollara sapınız. Şarkınızı, kaleminizi, renklerinizi alınız, insanlara karışınız. O görkemli salonlarda sizi alkışlayanlar hep aynı adamlar, biraz yeni yüzler tanıyınız. Dev salonlara, burnu büyük galerilere sığmaz. Madem ki üretiyorsunuz, sakınmayınız, herkesle paylaşınız. Bu yazı vesilesiyle ilk günden beri Culture Multure'dan desteğini esirgemeyen Cihan'a, İsmet'e, Tolga'ya, Eser'e, Çağdaş'a, Suat'a ve isimlerini sayamadığım tüm Jaguar Projects ekibine sonsuz teşekkürlerimle. Tanju Çolak'ın Galatasaray Paris St Germain maçı sırasında Ercan Taner'e söylediği ve taraftarlar arasıda klişeleşen bu bir sevgi olayı Ercan cümlesinden ilhamla."}
{"url": "https://futuristika.org/cumhuriyet-donemi-ilk-madeni-paralari/", "text": "1924 yılında tedavüle çıkarılan ve tasarımını aynı zamanda İstiklal Madalyası'nın da tasarımcısı olan Türk heykeltıraş, ressam, para, pul ve madalya modelcisi Mesrur İzzet Bey'in yaptığı 100 para, 5 kuruş ve 10 kuruş, Cumhuriyet döneminin ilk madeni paraları olarak basıldı. Bu paralardaki değer yükselişi 1925 yılında tedavüle çıkan ve halk arasında manda gözü olarak adlandırılan 25 Kuruş takip etmiştir. Hem ekonomik hem de sosyal anlamda değişen Türkiye Cumhuriyet'nin ilk yıllarında insanların para keselerindeki yerlerini almışlardır. 100 Para, 1340 miladi takvimde 1924 yılına tekabül etmektedir, 1341 miladi takvimde 1925 yılına tekabül etmektedir, ayrıca 1926 ve 1928 yıllarında basılmıştır. Bir yüzünde madeni paranın değeri diğer yüzünde ise eski harflerle Türkiye Cumhuriyeti yazılıdır. Türkiye'nin sahibi hakikisi ve efendisi, hakiki müstahsil olan köylüdür, sözünü kanıtlarmışçasına paranın bir yüzünde sembol olarak başak kullanılmıştır. 1924 ila 1939 yılları arasında tedavülde kalan 100 para, Darphane tarafından toplamda yaklaşık olarak 11.815.000 adet darp edilmiştir. 10 Kuruş, 1340 miladi takvimde 1924 yılına tekabül etmektedir, 1341 miladi takvimde 1925 yılına tekabül etmektedir, ayrıca 1926 ve 1928 yıllarında basılmıştır. Bir yüzünde madeni paranın değeri, diğer yüzünde ise eski harflerle Türkiye Cumhuriyeti yazılıdır. 100 Para'da olduğu gibi paranın bir yüzünde sembol olarak başak kullanılmıştır. Darphane tarafından 10 Kuruş için 1340 yılında 4.836.000 adet; 1341 yılında 14.223.100 adet; 1926 yılında 856.000 adet ve 1928 yılında 31.000 adet olmak üzere toplamda 19.946.000 adet darp edilmiştir. 1924 yılından 1928 yılına kadar çeşitli zamanlarda basılan 5 kuruş, diğer paralarda olduğu gibi bir yüzünde madeni paranın değerine diğer yüzünde ise eski harflerle Türkiye Cumhuriyeti yazısına sahiptir. 5 Kuruş 1924 ila 1939 yılları arasında tedavülde kalmış ve halk tarafından kullanılmıştır. 25 Kuruş, 1341 miladi takvimde 1925 yılına tekabül etmektedir, ayrıca 1926 ve 1928 yıllarında basılmıştır. Halk arasında büyüklüğü sebebiyle Manda gözü diye adlandırılan 25 Kuruş, diğer kuruşların aksine %99,5 Nikel ve %0,5 diğer metallerden oluşan bir alaşımdan üretilmiştir. Rengi bu yüzden diğerlerine göre farklıdır. Darphane tarafından 25 Kuruş, 1341 yılında 4.972.700 adet; 1926 yılında 627.300 adet ve 1928 yılında 5.794.000 adet olmak üzere toplam 11.394.000 adet darp edilmiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/cus/", "text": "İçeridekini konuşturmanın kurallarını yazmaya başlıyorum. Odada bir ses dolaşıyor. Beyoğlu. Bilinçaltına kazılmış düşmanlık sözleri. Daha derin. Sığlık, bilincin yalanı. Sanki paraşütü açılmıyor ve savrularak düşüyor. Anıtın zeminle karşılaştığı yere gülümsemesini gönderiyor. Kesinkes bir amacı olduğunu söylüyor yaşamın, pişkin ve gevrek. Mikrofonu eline alıp konuşmaya başladı. Heyecanlı inek! Aklın süzgeci. Öksürüğünü tut, hıçkırma da. Dilindeki tutulmada ağır ağır uçan bir kuşun çizdiği kavis. Olup bitenleri izledi sadece. Mutlu bir varlık/insan numarası yaparken doğrusu çok hoş görünüyordu. Ikınmak yakışıyor, kaşınmak da. Bana Bak! Giyotinde kesilen başım değil, nöronların her biri. At, yoldaki uçarı tozu havalandırıyor dörtnal. Lavlar yeteneğimi ölçüyor; dehşete kulak kesil sen de. Hey, beynime batan imge kılçığı, kapıyı kapa! Burada,"}
{"url": "https://futuristika.org/cynan-jones-ve-uzun-kuraklik/", "text": "Cynan Jones'un çok iyi bildiği bir şey varsa o da ördeklerin büyük sıkıntı olduğu. Ördekler baş belasıdır. Çiftlikte, köyde yaşayan herkes bunu bilir. Ördekler, özellikle kakalarıyla bir çiftliğe zarar verebilirler. Cynan Jones bunu biliyor. Jones, Uzun Kuraklık adlı romanında ördekler, cinsel hayatları ve dışkıları hakkında çok iyi yazıyor. Ötesinde; karanlık, acımasız ve yıkıcı bu romanda ilk bakışta gereksiz gözüken anlamsızlık anlarını metnin bütününe bağlamayı beceriyor. Uzun Kuraklık, Jones'un ilk kitabı, ilk kez 2006 yılında İngiltere'de yayımlandı ve Türkiye'de 2015'de bir başka iyi kısa romanı Kazı ile birlikte YKY tarafından yayımlandı. Jones, yıllar içinde başka kitaplar yayımladı, BBC Hikaye ödülünü aldı. Son kitabı Stillicide BBC'de okunmak üzere sesli roman olarak tasarlandı, matbu versiyonu daha sonra yayımlandı. Cormac McCarthy ve Ernest Hemingway'den akan damarı takip ediyor denebilir, ki kendisiyle görüştüğümüzde o zamana dek McCarthy okumadığını söylemişti. Aldatıcı derecede basit sözdizimi ile kısa, net cümleler kullanarak saklı gerilimi ve hüznü aktaradan, açık gözüken ama örtük bir tarzı var. Bu kısa roman Galler'deki sorunlar yaşayan bir çiftlikte geçer. Jones, kitabı bir tür hikaye anlatıcısı gibi davranan ve bize yavaş yavaş daha büyük bir resim çizen kısa, neredeyse episodik bölümler kullanarak yapılandırır. Metnin odağı Gareth, çiftliği babasından miras almıştır ve karısı Kate ve iki çocukları Dylan ve Emmy ile birlikte orada yaşıyordur. Kitabın başında birkaç konu ortaya çıkar: kırsalda sert bir kuraklık yaşanmaktadır ve Gareth'in çiftliğindeki hamile bir inek kaybolmuştur. Bu iki talihsizlik, bu aileyi çevreleyen çeşitli fiziksel, finansal, cinsel ve psikolojik yoksunlukları ortaya çıkaracak bir dizi olayı tetikler. Gareth'in dünyası düşükler, cinsel soğukluk, sadakatsizlik, depresyon, para sorunları ve yaklaşan bir aile trajedisiyle boğuşan bir dünyadır. Romanın ana gerilimi Gareth ve karısı Kate arasında. Birbirlerini seviyorlar ama çiftlik meseleleri ve kendi hayatları, vazgeçtikleri söz konusu olduğunda genellikle karşı taraflarda olduklarını öğrenirler, öğreniriz. Dylan ve Emmy çocukları, onları ayıran en önemli şey, Dylan ve Emmy'yi doğurmak için kat etmek zorunda kaldıkları zorlu yol, düşükler ve arada yaşananlar. Uzun Kuraklık'taki büyük ve aynı zamanda karanlık ironi, ne kuraklık yüzünden hasadı kaçırılan mevsim, ne de Gareth'in yavrulamak üzere olan kayıp ineği, bu çiftliğin, bu ailenin başına gelmek üzere olan en kötü trajediler değil aslında. Romanın tam ortasında önce geçmişten gelen ve onları fark etmeden ayıran, sonra kitabın sona ermesinden sonra yaşanacak olan ve bunu henüz onların bilmediği ama okurun öğrendiği- trajedi. Jones başarıyla o yaşanacak trajedinin aslında çiftlik yaşamından, tüm zorluklarıyla doğayla başa çıkmaya aslında bağımlı bir varoluş biçiminden gelen başka bir zorluk olarak görüyor. Daha fazlası değil. Bu yaşanacak olanı daha da yıkıcı hale getiriyor. Fakat uzun kuraklığın sonunda yine de yaklaşan bir umut ışığı var yağmurun gelişi biraz öngörülebilir bir şekilde koklanabiliyor artık. Okura ve Gareth'in ailesine bırakılan tek şey: gökyüzü açılacak ve üzerimize yüklenen her zorluğa karşı bir nefes imkanı verecek, ama aynı zamanda yağmurun gerisinde, gökgürültüsünde ve henüz uzaktaki fırtınada bizi bekleyen daha fazla karanlıktan gizleyen bir ışık. Kuru toprağa bakarken artık haftalardır üstünde iz kalmayacak kadar kuru olduğunu biliyor, toynaklar, ayaklar, lastikler için. En iyi ihtimalle taze inek dışkısı ya da ineğin koca cüssesiyle zorlayarak geçtiği bir çalı çitin ezilmiş kısmını bulabilme şansı var. Böyle koca karınlarla ve onca ağırlıkla hareket etmelerinin zor olacağını zannedersiniz ama bunlar çok inatçı koca hayvanlar ve canları istediğinde her şeyi ezip geçebiliyorlar. Küçük bir taş parçasını tekmeleyerek yerden alıp çözemediği bir sicimi kesmekte kullanıyor. Leatherman çakısını bulamıyor. Leatherman'ı ona, parmağını kaybettiğinden sonraki yaşgününde, kendi başına Emmy almış, birçok işe yaradığına göre parmağın yerini de tutabileceğini söylemiş. Kızının bu huyunu çok seviyor cevaplar bularak trajedileri tatlı tatlı hafifleştirmesini. Sicimi kesmek bayağı uğraştırınca içinden diyor ki, artık yavaş yavaş güçten düşeceğim. Yerinden oynattığı kapı derin bir sızlayışla çökerek yamuluyor. Kapıya öfkelenmeden ileriye, denize doğru bakıyor. O sabah şafağı izlemişti. Topraktan yükselen şafağı. Oynarken kendi kendine konuşan bir çocuk gibi öten tek bir kuş vardı. Sona eren geceyi, sessiz ölü buzağıyla kayıp ineği, babasının anılarını düşünmüştü, uyumasına ya da almak istediği toprak ve karısının vücudu gibi şeyleri düşünmemesine yardımcı olması için okuduğu; dün gece karısının güzelim vücudunu o kadar çok istemiş olmasının korkunç olduğunu düşünmüştü. İstek azalmıyor. Sır olarak saklamak çok tuhaf birbirimizin vücutlarını ne kadar çok istediğimizi. Kol mesafesinde, gözlerin önünde duran parmak eklemleri gibi, kuzeydeki daha çetin dağlar belirmişti o zaman ve üzerlerindeki pus aşağı akarak uzun denizin üstüne yuvarlandıktan sonra bulut olup göğe yükselmişti. Deniz güneşin altında ıslak cam gibiydi. Bu şafakta, kısacık bir an için, soğuk da vardı verilen son bir nefes gibi, ve ardından sıcak gelmişti. Haftalardır olduğu gibi yavaşça, dolu dolu ve kendinden emin. Şimdi, vakit hala erkenken, sıcağı omuzlarında hissederek eğimli tarladan aşağı yürümeye başlıyor. İnek burada değil. Kırlangıçlar kıvrılıp tarlanın bir köşesine, doğal bir su kaynağının çimleri çoğaltıp gürleştirdiği yere dalarak ıslak otlardaki çiyleri alıyor. Tarlayı dümdüz geçip dere kenarındaki kuru toprağa yapışmış, eğri büğrü ve mor renkli, çok eskiden kalma güvem eriğinin altından geçiyor. Dere yatağı kuru. Orada burada derinleşmiş topraktan yükselen sular parlak yeşil otlarla ve kuşların ayak izleriyle beneklenmiş çamurdan lekeler oluşturmuş, ama su akmıyor. Bir ardıç kuşunun yiyeceği salyangozları getirdiği keskin bir kayanın etrafına kabuk kırıkları saçılmış. Taşa çarparak kırılan salyangoz kabuklarının çıkardığı o keskin ve net çıtırtıyı duymak hoşuna gidiyor. Kuşların minik minik maharetleri onu büyülüyor. Dereyi takip edip iki kıyı arasında duran işe yaramaz çitin altından geçiyor. Göletin olduğu bir sonraki tarlada kırlangıçlar su içiyor ve hava henüz o kadar ısınmamışken gruplar halinde vızıldayan minik sinekleri avlıyor. Bugün gidip ördekleri alması gerektiğini unutmuş olduğunu fark ediyor. Belki de, hafiften, esintinin başladığını hissediyor. Bu yıl kırlangıçlar erken gelmiş."}
{"url": "https://futuristika.org/cyperpunk-happening-robotik-hayaller-ve-komet-disuzay-baglantisi/", "text": "İlk kez 2011 sonunda Periferi Kolektif'in Ubik Project sergi/etkinlikleri vasıtasıyla yan yana gelmişti Robotik Hayaller. Uzun sayılabilecek süre içine döndü ve olgunlaştı, 2013 yazına ise ışık hızıyla geri döndü. Bu süreçte Robotik, tinsel projeyi kolektif üretime açtı, onbeş yeni kayıt üretti, Günebakan Prods adlı underground label ile 3- 33 başlıklı kaset projesine yaptı, sırasıyla Ekim ayında evrim geçirmiş bir makinenin cinsel suçları adlı performanslarıyla İstanbul Industrial Fest'te, Kasım ayında Gündelik Sabotajlar başlıklı performanslarıyla Peyote sahnesine çıktı. Ve şimdi de 4 Ocak'ta Demonation Fest kapsamında Komet ile birlikte gerçekleştirecekleri DışUzay Bağlantısı performanslarıyla Babylon sahnesine çıkıyor. Robotik Hayaller'in Komet ile beraber olan macerası ilk değil. Robotik Hayaller, Kasım ayı içinde sanatçı Komet ile doğaçlama merkezli, performatif 3 ev kaydı gerçekleştirdi. Bunlardan ilki Zigguratta Komet nefesini bir enstrumana çevirdi, Nadir Düzey'de bir çeşit mantra aurası yarattı, uzay kentinde de ise acapella havasında neşeli bir atışmayı tetikledi. Şimdi zaten yüksek ve patlayıcı doğaçlama kapasitesine sahip Robotik Hayaller ile bir nevi Dadaist meddah olan Komet'in sahnede birlikte neler yapacağı merak konusu."}
{"url": "https://futuristika.org/dada-bakire-bir-mikroptur-evet/", "text": "Dada, her tür zihinsel üretim için uçsuz bucaksız bir düşünme ve eylem alanı yarattı. Cabaret Voltaire kapandığında artık Dada'nın öldüğü salık verildi ama geçen hemen hemen bir koca asır boyunca Dada'nın hortlağı yeryüzünde dolaşıp, etkisini sürdürmeye devam etti hala da ediyor. DADA Bakire Bir Mikroptur, Türkçe literatür içinde hazırlanmış ilk ve en kapsamlı antoloji olma özelliğini taşıyor. Kitap; DADA Evveli, Cabaret Voltaire, İlk DADA Dergileri, DADA DÖNEMİ, DADA DOLAYLARI PARALEL HAREKETLER & HİZİPLER ve II. DÜNYA SAVAŞI SONRASI DADA & İZLERİ başlıklı altı bölüm içinde; Isidore Ducasse, Alfred Jarry, Erik Satie, Guillaume Apollinaire, Urmuz, Arthur Cravan, Max Jacob gibi Dada evveli yazarların, Hugo Ball, Tristan Tzara, Emmy Hennings, Francis Picabia, Pierre Albert-Birot, Alberto Savinio, Richard Huelsenbeck, Jacques Vache, Philippe Soupault, Hannah Höch, Georges Ribemont-Dessaignes, Andre Breton & Philiphe Soupault, Baroness Elsa von Freytag-Loringhoven, Kurt Schwitters, Julien Torma, Jacques Rigaut, Hans Arp, George Grosz, Paul Eluard, Joan Miro, Marcel Duchamp, Man Ray gibi Dada'ya yön veren Dadacıların ve Walter Gropius, Antonin Artaud, Theo van Doesburg, Salvador Dali, Oswald de Andrade, Robert Desnos, Georges Bataille gibi Dada'ya paralel ve erken Dada sonrası faaliyet göstermiş yazar, şair ve sanatçıların metinleri ile Dada'nın girift izini sürüyor. Halil Duranay'ın derlediği ve Nil Göksel'in sunuş yazısını yazdığı DADA Bakire Bir Mikroptur; şiir, eleştiri, manifesto, otomatik yazı, fragman, kuram, katalog yazısı, davetiye gibi farklı biçimlerde 90'dan fazla Dada metni, ve onlarca imajla birlikte Dada'nın görkemli tarihini okura sunuyor. Dada dediğimiz şey; tüm yüksek meseleleri kapsayan hiçliğin soytarılığını yapmaktır, bir gladyatör jesti, eski enkazlarla oynanan bir oyun, halihazırdaki ahlak ve durumların bir infazıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/dada-bakire-bir-mikroptur/", "text": "Bu kitap; Isidore Ducasse, Alfred Jarry, Wassily Kandinsky, Franz Marc, Erik Satie, Max Jacob, Urmuz gibi DADA'yı etkileyen erken dönem yazarlardan başlayıp; Cabaret Voltaire'den İlk Dada dergilerine, Birinci Dünya Savaşı dolayları ve sonrasından İkinci Dünya Savaşı ertesi izleklerine DADA'nın uzun bir metinsel seyrini dökümlüyor. Hugo Ball, Tristan Tzara, Emmy Hennings, Pierre Albert-Birot, Francis Picabia, Alberto Savinio, Marcel Duchamp, Ribemont-Dessaignes, Hannah Höch, Marsden Hartley, Hans Arp, Barones Else Von Freytag-Loringhoven, Kurt Schwitters, George Grosz, Weiland Herzfelde, Julien Torma, Jacques Rigaut, Arthur Cravan, Andre Breton, Philippe Soupault, Theo van Doesburg, Pierre de Massot, Man Ray gibi Dadacılar'ın metinleri, 20. Yüzyıl'ın ilk çeyreğinde uyanmaya başlayan diğer avangard sanat akımlarının ek metinleriyle birlikte okura sunuluyor. - Derleyen: Halil DURANAY - Sunuş Yazısı: Nil GÖKSEL - Çeviriler: Cemal AKYÜZ, Halil DURANAY, Abidin MAHMUT"}
{"url": "https://futuristika.org/dada-bir-armadillodur-ya-da-burada-haykirmaya-hakkimiz-var/", "text": "Hugo Ball'un kübist kıyafeti, manifestoyu tamamlar Şiiri Gadji Beri, bir Talking Heads şarkısında belirir, ay zimbra. Kült Neşriyat'ın ılık ılık yayılan über kitabı Dada bir armadillodur, dal taşak halde öfkeyle sokaklara fırlamanın yüzüncu yılında genişletilmiş baskıyla ortaya çıktı."}
{"url": "https://futuristika.org/dadanin-kasvetli-gelini-emmy-hennings/", "text": "1885'te Almanya'da doğar Emmy Hennings. Denizci kızıdır. Yoksul geçen çocukluğunu babasının anlattığı deniz hikayeleri şenlendirir. Bir yandan okur, diğer yandan çalışır: Hizmetçilik, garsonluk, çamaşırcılık vs. İşten güçten fırsat bulduğu zamanlarda da tiyatro salonlarına atar kendini. Gerçek adı olan Emma Maria Cordsen'i 1904 yılında Joseph Paul Hennings ile evleninceye kadar taşır, sonradan Emmy Hennings olur. İlk çocuğu ölü doğar. Ertesi yıl kızı Anne Marie dünyaya gelir. Joseph Paul Hennings ile üç yıllık evliliğinin ardından kızını annesine bırakıp gezici bir tiyatro grubuna katılarak Odessa, Moskova ve Budapeşte'de dolaşır durur. 1912'de Münih'teki Stefanie Cafe'de şarkılar söyler. Thomas Mann, Hermann Hesse, Rainer Maria Rilke gibi isimlerin yazı ve şiirlerinin yayımlandığı dönemin önemli dergilerinden biri olan Simplicissimus'un devrimci, avangart adamlarıyla bu günlerde tanışır. Simplicissimus dergisinde çalışmaya başlar, şiir gecelerinde yazdığı şiirleri okur. Dönemin siyasi baskılarına karşı protesto gösterilerine katılır, cezaevine girer çıkar. 1913'te ilk şiir kitabı çıkar. Uyuşturucuya alışır, fahişelik bile yapar. Erich Mühsam'ın sevgilisi olur. Pek çok devrimci gibi o da düşüncelerinden dolayı cezaevine girer çıkar. Yıllar sonra Hitler'in iktidara gelişiyle tutuklanarak Oranienburg Toplama Kampı'na atılıp dövülerek öldürülür. Ölüm haberi, Yahudi Erich Mühsam gözaltında kendini astı diye yansır basına. O günlerinde Hennings'e aşık genç bir adam daha vardır: Şair Jakob van Hoddis. Hennings'i çılgınca sever. Ne var ki Hennings onu daima bir dost olarak görür. Hoddis, zamanla ortaya çıkan şizofrenin de etkisiyle kah Paris'te görünür, kah Münih'te. Kendi isteğiyle Jena Akıl Hastanesi'ne yatar. Dışavurumcu sanatın öncü eserlerinden sayılan 'Dünyanın Sonu' isimli şiirini bu yıllarda yazar. Hoddis'in ilginç bir yönü daha vardır; Kuklacılık. Yaptığı kuklalar herkes tarafından beğenilir, elden ele gezer. Hennings, 1917'de çektirdiği bir fotoğrafta elinde bir kuklayla görünür. Emmy Hennings'in o gün elinde tuttuğu kukla, Hoddis'in yaptığı kuklalardan biri midir kestirmek güç. Hennings, Cabaret Voltaire gecelerinde de sonraki yıllarda da Hugo Ball ile beraber kukla gösterileri düzenledi. Kaderin bir cilvesine bakın ki yıllar sonra da bir kukla karaktere dönüşür. Alman bir sanatçı, yakın zamanda Emmy Hennings kuklalarıyla gösteriler düzenledi sanatseverlere. Jakob van Hoddis'in sonu da Erich Mühsam'dan farksızıdır. Onun da yaşamı Nazi toplama kamplarının birinde son bulur. Kimileri gaz odalarında öldürüldüğünü söyler, kimileri intihar ettiğini. Zürih, hayal kırıklığına uğraşmış şairlerin, sürgüne gönderilmiş devrimcilerin, aydınların sığınma evidir o yıllar. Lenin bile oradadır. Kafasında devrim planlarıyla Zürih'in bar ve kafelerine girer çıkar. Cabaret Voltaire'in yakınında bir evde oturur. Cabaret Voltaire'e uğrayıp Emmy Hennings'i izlemiş midir pek bilinmez ama Zürih'te karşılaştığı Romanyalı bir Dadacı'ya dönüp Ne kadar köktencisiniz veya ben ne kadar köktenciyim bilemiyorum. Kesinlikle yeteri kadar köktenci değilim. Hiç kimse yeterince köktenci olamaz ama bir insan gerçekliğin kendisi kadar köktenci olmak zorundadır. dediği söylenir. Emmy Hennings ve Hugo Ball 1920'de mezhep değiştirip Katolik olduktan sonra evlenirler. İsviçre'de küçük bir köye yerleşirler. O günlerde en yakın dostları Hermann Hesse'dir. Hugo Ball, 1927'de öldükten sonra Hesse ve Hennings'in dostluğu devam eder. 1948'de de Emmy Hennings'in yaşamı İsviçre'de yoksulluk içinde son bulur. Cabaret Voltaire'in tek kadın üyesiydi Emmy Hennings. Bohemlerin yürek yakan güzeli, Dada'nın kasvetli geliniydi. Kimler sevmedi ki onu! Son bir sergüzeşti beklemekteyiz. Gün güneşliymiş umursar mıyız? Birikmiş günlerin çöküşü- geceler vesveseli - Araf'ta dua. Posta? Bıraktık artık okumayı. Sadece bazen sessizce yastığa gülümsüyoruz, Aydık ne de olsa artık her şeye. Yırtıcı Uçuyoruz titreme nöbetinde ileri geri. Ahali aceleyi ve telaşeyi sevsin didişken Bugün yağmur daha kederli, sıkılgan Sürükleniyoruz bir es vermeden geçerken şu hayatta Ve uyuyoruz, yol yordamsız, öbür tarafa..."}
{"url": "https://futuristika.org/dadatart/", "text": "Dadatart'ın mutfağında alternatif bakış açılarıyla hazırlanmış ve sanatta yeni çıkış yolları arayan eserlere derinden saygı ve sevgi duyan Oğuz ve Buğra adında iki kişi çalışıyor. Tasarım, kodlama, sosyal medya ortamlarındaki tanıtımı gibi hertürlü teknik detay ve içeriğin oluşturulması da bu küçük ekip tarafından sağlanıyor. Bu projeyi iki kişi yürüttüğümüzü söyledik. Proje Almanya-Türkiye hattında 4 aylık bir süreç boyunca planlandı. Çünkü birimiz o süreçte Almanya'daydı. Tasarımın ve teknik detayların nasıl olması gerektiği ile Buğra, search engine optimization ve sosyal medya gibi konularla da Oğuz ilgileniyor. İçerik her ikisi tarafından oluşturuluyor. Bunların dışında işin en kafa yoran kısmı logosuydu. Logonun serbest ve basit bir çizgide olması bizim için çok önemliydi ve bu yüzden çeşitli yerlerde kullanılmak üzere şuan sitedekinden farklı birkaç emblem daha tasarlandı. Zamanı geldikçe bunları da göstereceğiz. Konular aslında gündelik hayatta bizim hoşumuza giden, bireysel olarak ilgilendiğimiz konular. Dediğimiz gibi alternatif bakış açısına sahip ve yeni çıkışlar arayan her türlü sanat bizim net sitemizde yer bulabilir. Bu noktada şu da belirtilmelidir ki bunun dışında kalan sanat eserlerine uzaydan gelmiş gibi bakmıyoruz. Internet'in rastgeleliği içinde karşımıza çıkarlarsa onları da yayımlamaktan çekinmeyiz. Zaten sitede de gördüğünüz üzere sürekli başka sitelere refere etme durumu söz konusu ve zaten net dünyasında ilginç şeylere rastlamak biraz da bu yolla oluyor diye düşünüyoruz. Ayrıca bir bellek oluşturma gayretindeyiz ve amacımız ilgi çekici eserlerin tarayıcımızın yer imi klasöründe yitip gitmemesi. Birçok içeriği yurtdışında yayın yapan sitelerden buluyoruz, açıklamalarını Türkçe'ye çeviriyoruz. Bu konuda tek derdimiz anlaşılabilir olabilmek ve sitenin ziyaretçi tarafından kolay takip edilebilmesi. Özel bir çalışmamız yok. Graffiti bireyin kamusal alanda kendi varlığını kanıtlayabildiği bir sanat olarak da algılanabilir. Bu nedenle üzerinde durulması gerektiğini düşünüyoruz. Dijital yayıncılık bir kişinin fikirlerini söylemesini ciddi anlamda kolaylaştırıyor. Maliyeti düşürüyor. Eskinin fanzinleri artık ekrana taşınmış gibi. Fanzinler de pek iyiydi tabii, hala da varlar çok severiz. Fanzinlerin dijitallikle harmanlanmış bir punk kültürü olarak karşımızda durması bize farklı bir tat yaşatıyor. Ayrıca alternatif konuları insanlara Türkçe aktaran bloglar görüyoruz, pek memnun oluyoruz. Bir ara deneysel filmler inceleyen bir weblog bulmuştuk, güzeldi."}
{"url": "https://futuristika.org/dagerreyotipi/", "text": "Kelime düzgün biçimde 'Daguerreotype' şeklinde yazılır ve 'Dagerreyotipi' diye okunur. Mucidinin ismi Daguerre lakin Fransızca kullanımında birleşik ismin yapısı gereği ikinci e üzerinde aksan gerekiyor. Kuşkusuz, önemli olan yöntemin kendisidir ve belki de bu icat, modern bilimin en sıra dışı zaferidir. Karanlık odadan alınan ilk fikirle ortaya çıkmış bu icadın tarihine bakabilmek için bu yazıda yerimiz yok. Fotojeni -Yunanca Güneş ile boyanandan gelir- işleminin en küçük detaylarından bahsetmek bile şu anki amacımızı çokça aşar. Yine de, kısaca diyebiliriz ki, bakır üzerine gümüş levha hazırlanır ve bu levhanın yüzeyi, ışığın hareketine alan tanımak için akla hayale gelecek en pürüzsüz yapıdadır. Levha yoğun biçimde cilalanır ki kireçli sabuntaşı ile kirecin sitetisi ve karbonunu eşit miktarda içerir. Pürüzsüz yüzey sonra iyot içeren tanka yerleştirilerek, muhteviyat soluk sarı renge dönüşene dek iyotlanır. Levha daha sonra karanlık odaya yerleştirilir. Aletin lensleri, resmini alacağı objeye çevrilir. Gerisini, ışığın hareketleri tamamlar. Tüm bu işlemler için gerekli olan zaman, günün hangi saati -hatta hangi mevsim- olduğuna göre çeşitlilik gösterse de plakanın kaldırılacağını muştulayan kesin ana dek geçen genel zaman periyodu on ila otuz dakika arasındadır. Plaka alındığında, başlangıçta belirli bir görüntüyü yakalamış gözükmez -daha çok bazı kısa görüntüler belirir. Fakat görürüz ki, en mucizevi güzellikle görüntüleri oluşturmaktadır. Bütün bir alfabe dahi, herhangi bir olgunun düşüncesini aktarmakta yetersiz kalır. Bu durumda, görüntü kaynağını, tasarımcının kendisini yansıttığında çok muhteşem belirmeyecektir. Belki de, tamamıyla mükemmel bir aynadan yansıyan nesnenin uzaklığını hayal edersek, diğer bütün anlamlarıyla gerçekliğe yaklaşabiliriz. İşin aslı bu nedenle 'Dagerreyotipi' levha, insan eliyle yapılmış herhangi bir resme göre son derece, son derece doğruyu yansıtır. Sıradan bir sanat çalışmasını incelediğimizde, güçlü bir mikroskop eşliğinde, doğaya dair benzerlik izlerinin silindiğini görürüz -fakat fotojenik çizimin en yakın tetkikinde daha mutlak bir doğru, gösterilen nesneyle daha mükemmel bir yönün kimliği ifşa edilir. Gölge çeşitlerinin yanı sıra hem dikey hem de yukarı doğru perspektif geçişleri, görüntünün mükemmeliyetinde gerçeğin ta kendisidir."}
{"url": "https://futuristika.org/dalinin-amansiz-arkadasi/", "text": "60'lı ve 70'li yıllarda, bir Marianne Faithfull kadar olmasa da, kadri bilinen, saygı gösterilen bir groupie'ydi Amanda Lear. Sonra birden ortadan kayboldu. Adı yıllar sonra, içinde birçok orjinal Dali resminin de bulunduğu Fransa'daki evinin yanmasına ve kocası Alain-Philippe Malagnac d'Argens ile 20 yıllık arkadaşı Didier Dieufis'ün ölümüne neden olan yangınla duyuldu. Dali'nin zamanında yakın ilgi gösterdiği bu kadının aslen nereli olduğu pek bilinmiyor. Söylenenlere göre annesi İngiliz, Fransız, Vietnamlı ya da Çinli olabilirmiş. Babasının da İngiliz, Rus, Fransız ya da Endonezyalı olduğu söyleniyor. Lear'in 1939 yılında Hanoi'de, 1941 ya da 1946 yıllarında Hong Kong'da doğduğuna dair söylentiler var. Kendisinin bir kız ya da erkek çocuğu olarak mı doğduğu da belli değil. Söylentilere göre, yirmili yaşlarının sonuna kadar erkek olan Amanda, daha sonra transseksüel oluyor. Rolling Stones'dan Brian Jones ile tanışan Amanda, daha sonra 1965 yılında Dali ile tanışıyor; Dali ona Ne kadar güzel bir kafatasın var diyor. Bir başka söylentiye göre ise, Lear'in kafatasını beğenmesinin iki yıl sonrasında, Kasablanka'da Dr. Bourou'ya parasını ödeyip Lear'in cinsiyet değiştirme operasyonunu yaptıran da Dali'ydi. Bir zamanlar erkek olduğunu reddeden Lear, bu söylentilerin etrafını mit gibi çevrelemesinden yararlandı. Daha sonralar, kendisine bu yapay aurayı yaratan kişinin bazen Dali, bazen David Bowie olduğunu iddia etti. O, imaj danışmanlığı kavramı ortada yokken ortaya çıkmış bir popüler kültür nesnesi, oluşturulmuş, iliştirilmiş biraz garip biraz da absürd bir pop aracıydı. Tanıştığında kim olduğunu bilmediği, Dali'yle arkadaşlığı yirmi yıl sürdü. Sonrasında, Dali'den ayrılıp Londra'ya dönüşüm garip bir durumdu. Bir gün önce büyük Dali ile otururken, ertesi gün Londra'nın arka sokaklarında elemanın tekiyle joint içiyordum demişti. Lear groupie'lik dönemini, Biriyle tek ihtiyacınız beş saat... Hepsi o kadar diye özetlemişti. David Bowie ise, sevgili olarak nitelendirdiği tek kişi oldu. Sonrasında Bryan Ferry ile de takıldı ve Roxy Music'in For Your Pleasure isimli albümüne kapak kızı oldu. 70'li yılların başındaki Londra'da glam rock dönemleri yaşanıyordu, Lear dibine kadar içindeydi, punk alt kültürü oluşuyordu, Lear oradaydı. Lear, Dali ve karısına Avrupa gezileri sırasında eşlik etti, uzun yıllar hayatlarında yer aldı. Daha sonraları bu dönemi, Dali ile ruhani evlilik olarak adlandıracaktı. Dali onun şekillendiricisi, akıl hocası, hayat öğretmeniydi. Dali ve karısı Gala ise, yazının başında Amanda'nın yanarak ölen kocası Alain-Philippe Malagnac d'Argens ile yakınlaşmasını asla onaylamadı. Paris jet sosyetesinin haşarı çocuğu tadındaki bu adamla evlenmesine karşı çıktılar. Bu nedenle Dali ve Amanda'nın yolları ayrıldı. Amanda Lear yıllar sonra, Dali'nin ölümüne yakın bir kez daha ziyaret edecekti Dali'yi. Sanat koleksiyoncusu kocası ise, daha sonra elinde orijinal Dali tablolarıyla birlikte, belki de Dali'nin lanetiyle, 2000 yılındaki yangında ölecekti."}
{"url": "https://futuristika.org/dan-pagis/", "text": "1930 yılında Romanya'da doğan şair Dan Pagis (1930-1986), önce Romanya'da, sonra Ukrayna'da bulunan bir Nazi Çalışma kampı'nda tutulurken, kaçar. 1946 yılında İsrail'e göç eder. Çok erken yaşta faşizmin ağırlığının hissettiğinden olsa, İfade isimli şiirinde tanrıya ironik bir dil kullanarak ifade verir. Öyle ki, merhametinden, bende ölecek bir parça bile bırakmadı. Dan Pagis'in, kara bir öfkesi vardı. Soykırıma duyduğu öfke daha çok insanlıktan tiksinmesine yöneliyordu. Öfkesi sadece modern zaman cinayetlerime değil, dini hikayelerdeki ilk ailede yaşanan cinayete kadar gidiyor, arada bir fark olmadığını vurguluyordu. Henüz çocukken çalışma kampına katılan Pagis, kamptan kaçtıktan sonra yerleştiği İsrail'de Orta Çağ İbranicesi üzerine çalışıp öğretmen olur. Soykırım ve çalışma kamplarından kaçmak üzerine, deneyiminin de etkisiyle çok kez yazmıştır şair. Hayali bir adama Nazilerin kontrolündeki sınırdan trenle kaçmak üzerine gerekli bilgileri verdiği şiirinde, bir şeylerden kaçsa da, yaşananların onu naıl takip edeceğini alaycı bir dille söyler. Pagis için, eğer soykırıma uğramasaydı ve kaçıp Orta Doğu'ya geçmeseydi, asla İbranice öğrenip Yahudi şiirine katılacağı söylenemezdi derler. Bir yandan şiirleri karanlık bulunan Pagis'in kendi ülkesinde de kolay kabul edilmediği görülebilir. Ey hayali adam, haydi git. İşte pasaportun. Adam gibi bir palton var şimdi, Pagis'in kabul edilmeme hikayesi, çocukluğundan başlar. Savaştan çok önce göç etmeyi kafasına koyan babası, 1934 yılında Filistin'e yerleşmek için hazırlık yaparken, aynı anda Pagis'in annesi ölür. Babası Pagis'i Avrupa'da babaannesinin yanına bırakıp Orta Doğu'ya yerleşir. 1939'da ziyaret ettiği Avrupa'dan Pagis'i yanına almayı istemez. Güçlenen Nazi eğilime rağmen Pagis'in babannesi ve dedesi, onu ABD'ye göndermeyi düşünmüştür. Orta Doğu'udan daha güvenli buldukları kasabalarında Pagis'in gideceği yer ise, Nazilerin yahudileri toplayıp bindirdikleri trenler ve Ukrayna'daki çalışma kampları olmuştur. Annesinin ölümünü, Şölen isimli şiirde hatırlar. Öldüğü ay, pencere pervazının yanında duruyordu, şık, düz dalgalı bir genç kadın. Ona bakan benim aslında, neredeyse dört yaşında."}
{"url": "https://futuristika.org/daniel-tanuro-karamsar-olmak-icin-cok-gec-ekososyalizm-veya-cokus/", "text": "Birkaç faktör söz konusuydu. İlk olarak, L'impossible capitalisme vert'te yapılan teşhisin doğruluğunu vurgulamak istedim: bir yandan kapitalist üretim tarzının doğasında var olan birikim dinamikleri ile diğer yandan gezegenin ekolojik sınırları arasında uzlaşmaz bir düşmanlık var. İklim sorunu söz konusu olduğunda bu çelişki çok açık: bir yandan yenilenebilir enerjiler genişlemektedir ve IPCC3 teknik potansiyellerinin insan ihtiyaçlarının yaklaşık yirmi katını karşılayabileceğini tahmin etmektedir; öte yandan, CO2'nin atmosferik dağılımı (şu anda 415 ppm) üç milyon yıl boyunca görülmemiş seviyede ve hükümetler felaketten kaçınmak için alınması gereken önlemleri sürekli olarak ertelemektedir. Nihai enerji tüketiminde, dolayısıyla üretim ve taşımacılıkta tüketiminde radikal bir azalma olmadan iklimi kurtarmak mümkün değildir. Bu kapitalist üretkenlikle bağdaşmıyor. İkinci olarak, bilimsel verileri, özellikle IPCC'nin 1,5 derecelik küresel ısınma hedefi hakkındaki özel raporuna dayanarak güncellemek istedim. Bu güncelleme benim için önemli, çünkü benim endişem özellikle işçi sınıfında, ikna olmamış kişilere gerekli bilginin yayılmasına yardımcı olmaktır. İşte bu yüzden Trop tard pour etre pessimiste, L'impossible capitalisme vert gibi, mevcut felakete ve ekolojik ve sosyal sonuçlarına kısa bir genel bakış ile başlıyor. Üçüncüsü, bazen L'impossible capitalisme vert'e, özellikle iklim problemine odaklandığım için eleştirildim. Trop tard pour etre pessimiste, özellikle canlı organizmaların ve türlerin yok edilmesine dikkat ederek tüm ekolojik krizi kapsayacak şekilde araştırma alanını genişletir. Bu, kapitalist politikalar için ortak güç hatlarını göstermemizi sağlar, örneğin iyi bilinen karbon telafisi dolandırıcılığı ile biyoçeşitlilik telafisi dolandırıcılığı arasındaki çok güçlü akrabalık, ki bu çok daha azdır. Dördüncüsü, L'impossible capitalisme vert, bir yandan sosyal demokratik ve yeşil parti yanılsamalarını karşılaştırmış, diğer yandan da bozulmanın sınırlarına veya tehlikeli eğilimlerine işaret etmiştir. Trop tard pour etre pessimiste daha da ileri gidiyor. Kitap, politik ekoloji fikirlerinin çeşitli akımlarını gözden geçirip ve onları birbirine bağlayan şeyin ne olduğunu vurguluyor: Karl Marx tarafından gösterilen sermaye birikimi mekanizmasının yanlış anlaşılması. 2020 Nisan ayında ortaya çıkan Trop tard pour etre pessimiste'nin önsözü, pandeminin ne ürettiğine dair sıcak bir analiz yürütüyor. Trop tard pour etre pessimiste 2019 sonunda yazıldı, ancak Fransız yayıncı bana pandemi hakkında bir önsöz yazma fırsatı sundu. İtalyan baskısına dahil edilmiştir, ancak Mart ayı başlarında piyasaya sürülen Kastilya baskısına dahil edilmemiştir. Bu çok yazık, çünkü Kovid -19 pandemisi zoonozlardaki artışa yönelik açık bir eğilimin bir parçası ve bu eğilim gerçekten de özellikle nexus ormansızlaşması tarımsal işletme endüstriyel ıslahın neden olduğu ekosistemlere verilen zararlardan ayrılamaz. O zamandan beri, Hükümetlerarası Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Platformu, bu bağlantıyı doğrulayan ve daha fazla zoonotik hastalık olacağı sonucuna varan özel bir rapor yayınladı. Bu rapora göre, pandemi çağına bile girdik. Bu nedenle salgın riski, iklim değişikliğinin dört ana ekolojik riskine, düşen biyoçeşitliliğe, azot döngüsünün bozulmasına ve toprakların tahrip edilmesine ek olarak ortaya çıkmaktadır. Fırsatlar hakkındaki soruyu cevaplamadan önce, bu krizin tarihsel bir olay olduğunu vurgulamalıyız. Dünya ekonomisinin birkaç aydır yavaşlama belirtileri gösterdiği doğrudur, ancak SARS CoV2 kapitalizmdeki endojen çelişkiler için bir tetikleyiciden çok daha fazlasıdır: özerk, egzojen ve çok güçlü bir. Beğen ya da beğenme, hükümetin kurtarma planları virüsün Kafkas çatallarının altından geçmeli. Başka bir deyişle, kapitalizmin ekolojik yıkımı, kapitalizmi vurmak için geri gelen bir bumerang etkisi yaratmıştır. Bu tamamen yeni değil: zaten yerel bumerang etkilerini deneyimledik. Örneğin, 1920 'lerde ve 1930'larda Dust Bowl sırasında Amerika Birleşik Devletleri'nin güney ovalarında yaygın rüzgar erozyonu, tahıl üretimi için uygun olmayan kırılgan toprakların yetiştirilmesi kararından kaynaklanıyordu. Ancak bu fenomen ilk kez küresel düzeyde bu kadar şiddetle kendini göstermiştir. Bir aşının geliştirilmesi muhtemeldir, ancak gelecekteki tüm virüslere karşı aşı bulacağımız kesin değildir... ve iklim değişikliğine karşı bir aşı yoktur. Krizin bu dışsal boyutu toplumsal hareketler için yeni fırsatlar yaratmaktadır. Onları tam olarak kavramak için, klasik sorunun ötesine geçmemiz gerektiğini düşünüyorum, Bedeli kim ödeyecek? Virüsün eylemi, kapitalist üretim ve varoluş tarzının doğuştan yakınlığı nedeniyle ekolojik, sağlık, ekonomik, sosyal, gıda vb. krizlerin değil, küresel bir krizin, sistemik bir krizin ortaya çıktığını vurguluyor. Pandemi yoluyla sermaye, bunun bir şey değil, sosyal bir sömürü ilişkisi olduğunu ve bu ilişkinin Marx'ın dediği gibi tüm servetin tek iki kaynağını tükettiğini toprak ve işçi açıkça ortaya koymaktadır. Bu nedenle yanıt birkaç talebi dile getirmelidir; kendimizi servet dağılımı alanıyla sınırlayamayız, tutarlı bir alternatif sunan genel bir plana ihtiyacımız var. Salgın karşısında, tüm hükümetler, hatta en ağzı sıkı olanlar bile, nüfusun bakımını üstlendiğini iddia eden bir sağlık politikası benimsemek zorunda kaldı. Elbette, bu iddia ikiyüzlüdür: söylem, değer üretimi alanındaki faaliyeti öncelikli olarak sürdüren sınıf temelli bir sağlık politikasını neoliberal, hijyenist, otoriter, ırkçı ve maço tamamlamaya hizmet eder. Ancak pandeminin şoku ile sağlık politikasının gerçekliği arasındaki zıtlık, toplumsal hareketler için bir fırsat penceresi oluşturmaktadır. Tasarruf, eşitsizlik, özelleştirme, ırksallaştırılmış baskıya, iş güvencesizliğine, kadına yönelik şiddete, göçmenlerin geri çekilmesine, ekstraktivizme ve ormansızlaşmaya, et endüstrisine vb. karşı özen gösterme fırsatına sahiptirler. Bu mümkündür, çünkü özen göstermek sadece dilimlere bölünemeyen ve somut bir şeye dönüştürülmesi gereken bir tutumdur. İnsanlara ve ait oldukları doğaya bakmak için üretkenlik karşıtı bir plana ihtiyaç vardır. Bana göre zoonozun sistemik kökeni ve yayılmasının sistemik nedenleri sosyal yaşamın ve toplumun doğa ile ilişkilerinin yeni bir paradigması olarak özen gösterilmesini savunmaktadır. Marksist terimlerle bu gerçekten sosyal üreme alanının merkeziliğini tartışma meselesidir, ancak olabilecek en fazla sayıda insan tarafından anlaşılacak bir şekilde. Bu merkeziyetin finansal kaynaklar gerektirdiğini söylemeye gerek yok, sadece bu da değil: aynı zamanda nitel önlemler ve etik gerektirir. Bu anlamda özen göstermek mücadelelerin yakınlaşmasına yardımcı olabilir. Gramsci'nin hegemonya savaşı olarak adlandırdığı şeyin kitlesel ölçekte bir kaldıracı. Derin ve ısrarcı ideolojik kargaşa göz önüne alındığında, bu yönde daha fazla düşünmenin yararlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü krizin egzojen ve eşi benzeri görülmemiş doğası sadece solda fırsatlar açmaz. Anti kapitalist demagoji, sosyal Darwinizm ve ultraliberal bir özgürlük anlayışını zenginlik sahiplerinin veya kendilerini bu şekilde yansıtanların sömürerek, yok ederek, hükmederek ve ortadan kaldırarak sonsuz bir şekilde biriktirmeleri için sınırsız özgürlük olarak birleştiren neo faşizmin yükselişini önemli ölçüde hızlandırır. Zenginlerin kriz için ödeme yapmasını talep etmek bu tehdidi durdurmak için yeterli değildir. Gerçekten de devasa bir paradoks var: zoonozlardaki artış ile ekolojik kriz arasındaki bağlantı çok geniş bir bilimsel uzlaşmanın konusu olsa da, hükümet sağlık politikaları bu gözlemden çıkarılacak sonuçları göz ardı etmektedir. Kesinlikle, acil sağlık durumu orada. Ancak pandeminin uzun vadeli sonuçlarını çektiğini iddia eden kapitalist düşünce kuruluşlarının da bu noktada sessiz kalması dikkat çekicidir. Nexus et endüstrisini ormansızlaşma transgenik soya yetiştiriciliğini sorgulamak akıllarına gelmez. Yine de, artan pandemi riskinden sorumlu olan bu bağlantı noktası, muhtemelen durumun ekolojik olarak sürdürülemez hale geldiği noktaya ulaştığımız yerdir. Şu anda yaklaşık yüz milyon hektar alan (yüzde 70'i GDO içeren) hayvancılığı beslemek için soya fasulyesi üretimine ayrılmıştır. Mevcut gelişme hızında, 2050 yılında yılda 120 milyar hayvan kesilecek (1960 'tan 50 kat daha fazla!) ve bu miktarda hayvancılık iki gezegen gerektirecektir. Bu gerçeklerin dikkate alınmaması gökten düşmez. Sermayenin kısa vadeli olduğunu açıkça yansıtmaktadır. Ama dahası da var. Fransız gazetesi Les Echos, Xenophon'dan rahatsız edici bir alıntıdan bahsetti: Tarım tüm sanatların anasıdır: iyi yürütüldüğünde, diğer tüm sanatlar gelişir; ancak ihmal edildiğinde, diğer tüm sanatlar azalır5. Kötü yönetilen kapitalist tarım tarihsel olarak İngiliz çevreleri üzerine inşa edildi, başka bir deyişle şiddetle ülkeden sürülen köylü nüfusunun sürülmesi üzerine. Marx bu olayı insanlık ve doğa arasındaki ilişkilerin büyük anahtarı olarak adlandırdı. Bu büyük anahtarın ürünü olan tarımla mücadele etmek, tüm yapının tarihi temellerini baltalamaktır. Yani evet, aşının geliştirilmesi, sistemin meraklılarının kendilerini rahatlatmalarını, pandeminin sadece bir parantez olduğunu var saymalarını sağlayacak. Ama rahatlamaları kısa sürebilir. Daha fazla salgın gelecek. Ve diğer, daha ciddi felaketler sessizce büyümeye devam ediyor. İklim konusunda ABD, Avrupa Birliği ve Çin arasında hızlı bir yakınlaşmaya tanık olduğumuzu düşünüyorum. Biden'ın gündemi, Avrupa Komisyonu'nun Yeşil Anlaşması ve Pekin'in açıklamaları aynı hedef üzerinde birleşiyor: 2050 yılına kadar sıfır net CO2 emisyonu. Çin 2060 için metan da dahil olmak üzere sıfır karbonu bile düşünüyor. Aynı zamanda ve ilk kez, Uluslararası Enerji Ajansı'nın Enerji Görünümü raporu 2050 'de bir karbon tarafsızlığı senaryosu içermektedir. Bu gelişmelere sağlık krizi de yardımcı olmuştur. Birincisi, o olmasaydı Trump yeniden seçilebilirdi. Ancak aynı zamanda, kriz kömür endüstrisine ciddi bir darbe ile sonuçlandığı için yenilenebilir enerji büyümeye devam etti. Bu nedenle, hayati üretimlerin yer değiştirmesi konusundaki tartışmalara paralel olarak, egemen sınıf, çok büyük üretim birimleri etrafında daha az merkezileştirildiği için daha esnek bir elektrik sisteminin avantajlarından etkilenir. Bu tartışma, yenilenebilir enerjinin rekabetçi hale geldiği noktaya ulaşıldığı için hızlanıyor: IEA'ya göre, güneş enerjisi artık tarihin en ucuz enerjisi (Energy Outlook 2020). Ülkeler iklim hedeflerini yükseltmeseler bile, IEA 2030 yılına kadar yeni enerji yatırımlarının yüzde 80'inin güneş enerjisinde olacağını tahmin ediyor. Bu nedenle, COP26 'nın gerçekten hırsların pekişmesine yol açacağına inanıyorum. İklim inkarcısı Donald Trump'ın Beyaz Saray'dan ayrılmasına sevinebiliriz. Ancak iklim inkarı özellikle ABD'de son sözünü söylememiştir. Örneğin, Exxon, Shell veya BP'nin aksine, sadece petrol geliştirmeye odaklanıyor... Her şeyden önce, ABD AB Çin iklim yakınlaşması konusunda herhangi bir yanılsama altında olmamalıyız. Birincisi, üç gücün 2030 'da emisyonları azaltma konusundaki hedefleri 1,5 derecenin altında kalmamıza izin vermeyecek: AB, aciliyet ve farklılaştırılmış sorumluluklara saygı tarafından dikte edilen yüzde 65'in çok altında bir hedef belirleyerek atmosferi belirledi; Çin'de, CO2 emisyonları yılda yüzde 2 artıyor, elektriğin yüzde 70'i kömürle çalışan enerji santralleri tarafından üretiliyor ve hükümet 2030'dan sonra emisyonlardaki radikal azalmayı ertelemek istiyor gibi görünüyor (yılda yaklaşık yüzde 8'den bahsediyorlar); Biden, 2005'e kıyasla ABD'nin net emisyonlarında yüzde 38 ila 54 arasında bir azalmaya doğru ilerliyor. IPCC'ye göre, 1,5 dereceyi geçmeme şansının ikide bir olması için 2030 yılına kadar küresel çapta yüzde 58'lik bir azalma olması gerektiğini hatırlatmak isteriz; gelişmiş ülkeler için bu en az yüzde 65'lik bir azalma anlamına geliyor. İkincisi, sıfır net emisyon kavramı çok esnektir. Uluslararası ulaşım emisyonları için hesap verilebilirlik eksikliğine ek olarak, karbon nötrlüğünü kapitalist üretkenlikle uyumlu hale getirmek için seçilen çözümler, büyük ağaç dikimi yoluyla karbon telafisi, negatif emisyon teknolojileri ve nükleer enerjidir. Yeşil kapitalizmin bu çözümleri hakkında söylenecek çok şey var. Tehlikelerini bildiğimiz nükleer enerjiyi dışarıda bırakıyorum. Ağaçlar dikilebilir, ancak olasılıklar sonsuz değildir ve birkaç on yıl boyunca yeşil bitkiler tarafından depolanan organik karbon, jeolojik katmanlarda depolanan mineral karbondaki büyük düşüşü milyonlarca yıl telafi edemez. Dahası, politik olarak, karbon dengeleme mekanizması tipik olarak neokolonidir, çünkü temel olarak yoksul ülkelerin arazi alanlarının gelişmiş ülkeler için CO2 atık kutuları olarak hizmet vermeye uygun olduğunu ima eder. Negatif emisyon teknolojilerine gelince, esas olarak su geçirmezlik garantisi olmayan CO2'nin jeolojik olarak yakalanmasını ve tutulmasını içerir. Sonunda, madenciler için sosyal zarar görmeden kömürün aşamalı olarak dışarı atılmasını kolaylaştırmak için uygulanabilir. Ancak bunu, onlarca yıl boyunca fosillerin yakılmasına yapısal bir çözüm haline getirmek düpedüz deliliktir. Bu soruyu ne kadar derinlemesine araştırırsak, kapitalist üretkenlik ve doğal sınırlar arasındaki düşmanlığı o kadar fazla buluruz. Bunun bir örneği CO2 mineralizasyonu ile yakalama ayırmadır. Karbon kayalara dönüştüğü için bu teknoloji çok istikrarlı bir yakalama sağlayacaktır. Ancak çıkarma grupları, özellikle De Beers, madencilik atıklarında CO2 mineralize etmek için kendilerini ona atıyorlar, böylece emisyon haklarını satarken imajlarını yeşillendiriyor ve yıkımlarını sürdürüyorlar. Bununla birlikte, 1 Gt CO2 'yi mineralize etmek için 100 Gt madencilik atığı 5 ila 50 km3 veya 30 ila 300 m x 180 km2' lik bir katman gerekecektir. Kapitalizm her şeyi deliliğe hatta makul çözümlere dönüştürür. Üçüncüsü, ABD AB Çin iklim yakınlaşması açıkça emperyalistler arası rekabete bir son vermeyecek ve haydutlar arasında küresel Güney ülkelerine karşı bir tür anlaşma oluşturacaktır. Üç büyüğün piyasalarına ulaşabilmek için bir tür karbon vergisi ödemeye zorlanacaklar. Bu mekanizma aslında, Küresel Güney'in BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nde benimsediği farklılaştırılmış sorumluluklar ilkesinin kaldırılmasında yeni bir adımı içerecektir. Biden bu emperyalist yönleri hakkında çok açık. Ticaret politikasını temiz teknoloji pazarı mücadelesinde büyük ABD sermayesini desteklemek için bir kaldıraç haline getirmek, bu teknolojilerin ihracatını desteklemek için bir fon oluşturmak, küresel Güney ülkelerinin borç rahatlamasını şart koşmak ve Washington tarafından dikte edilen iklim politikalarının benimsenmesine kalkınma yardımı yapmak istiyor. Fecaat, felakete kıyasla açıkça daha az kötü, ancak zaten feci durumundayız ve üç büyük ekonomik bloğun politikaları doğrudan bir felakete yol açıyor. Hükümetler, iklim tehlikesinin önemini nihayet anladıklarına dair insanlara güvence vermeye çalışıyor, ancak örtük senaryoları 1,5 derecelik ısınmanın geçici aşımı dır. Bununla birlikte, ağaç dikimlerinin ve negatif emisyon teknolojilerinin yüzyılın ikinci yarısında dünyayı soğutabileceğini varsayarsak bile, geçici aşımın bilim insanlarının terleme odası gezegeni olarak adlandırdığı şeye doğru kesin bir kaymaya yol açmak için yeterli olacağı yönünde gerçek bir risk vardır. IPCC, Grönland buz tabakasının devrilme noktasını 1,5 ila 2 derecelik küresel ısınmaya ve iki büyük Antarktika buzul kütlesinin parçalanmak üzere olduğuna işaret ediyor. Grönland taşma noktasını geçmek, gezegeni otuz milyon yıl önceki Pliyosen iklimine geri getirecek bir dizi olumlu gerilemeye yol açabilir. O zamanlar okyanus seviyesi bugünkünden yaklaşık 30 metre yüksekti. Kapitalizmin suç üretkenliği bizi uçuruma o kadar yaklaştırdı ki içine düşmemiz çok az zaman alacaktı. Bununla birlikte, Grönland gibi bir devrilme noktası aşılırsa, hareketin negatif emisyon teknolojileriyle tersine çevrilebileceğine inanmak tamamen yanıltıcıdır. Şunu demek istiyorum: Büyük tehlike, iklim hareketinin Joe Biden, Xi Jinping ve Ursula von der Leyen'in ortak, hatta müttefik olduğu izlenimiyle uykuya dalmasıdır; iklim sorununu çözmek veya en azından uzun bir yol kat etmek birlikte mümkün olabilir. Durum bu değil. Bu insanlar, insanların ve doğanın sırtında sermaye biriktirmek için fosil yakıtlara hücum ederken, bu yakıtlardan vazgeçmeden yenilenebilir enerjilere hücum eden üretkenliğin hizmetindeler. Bu nokta dikkatle ele alınmalıdır. İklim dejeneratörleri değirmenine su taşiımaktan kaçınmalı ve daha geniş anlamda, komplo teorilerini kolaylaştıran mantıksızlığın yükselişini teşvik etmekten kaçınmalıyız. IPCC ile ilgili olarak, Çalışma Grubu 1'in iklim değişikliği bilimine ilişkin raporları, uyum ve hafifletme konusunda Çalışma Grubu 2 ve 3'ün raporlarından ayırt edilmelidir. IPCC'nin araştırma yapmadığını, sadece mevcut araştırmaları derlediğini hatırlatmak isterim. WG1, fizik yasalarına dayanan araştırmaları derlemektedir. Bu yasalar bilimsel bir devrimle bozulmadığı sürece mevcut en iyi iklim bilimini sentezidir. Diğer iki WG için, özellikle de azaltma konusundaki WG3 için işler farklıdır. Aslında, sentezlediği iklim istikrarı senaryoları, toplumun evrimine ilişkin hipotezlerin iklim sistemi modellerine sokulmasıyla elde edilmektedir. Hipotezler ağırlıklı olarak ekonomistler tarafından yapılmaktadır. Modelcilerin bu kardeşliğinde neoliberalizm hüküm sürer. Örneğin, IPCC'nin Beşinci Değerlendirme Raporu iklim modellerinin tamamen işleyen pazarları ve rekabetçi pazar davranışını üstlendiğini belirtmektedir. Başka bir deyişle: piyasa dışında kurtuluş yoktur, modeller kar yasalarının dışında kalan kamu planları varsayımını yapmaz. IPCC'ye bu noktada meydan okumak önemlidir. Aslında, kara boyun eğmek sermaye birikimine boyun eğmeyi ifade eder. Sonuç olarak, gereksiz veya zararlı üretimi ortadan kaldırarak sera gazı emisyonlarını azaltmaya yönelik basit çözümler düşünülmemektedir. Araştırmanın bu kör noktası kaygıyı artırır ve büyücünün yeşil kapitalizmin çırak çözümlerinin sona ermesini teşvik eder. Örnek olarak, Trop tard pour etre pessimiste'de, üretim sektörüne göre emisyonlarda mümkün olan maksimum azalmayı sorgulayan ve silah üretimini yasaklayabileceğimizi veya daha az mal taşıyabileceğimizi ve bunları kamyonlarla değil trenlerle taşıyabileceğimizi hayal bile etmeyen araştırmacıların örneğini veriyorum. IPBES piyasa kurallarını çiğnemeyi de öngörmüyor. Aksine, biyolojik çeşitlilik telafisi olarak bilinen mekanizmayı teşvik eder. Bunun içerdiği şey, ekstraktivist/çıkarıcı bir girişimin, eğer başka bir yerde tahrip olmuş ekosistemleri restore etmeyi taahhüt ederse, büyük biyolojik zenginliğe sahip bir alanda faaliyet gösterebileceğidir, ki bu açıkça imkansızdır. Madencilik ve petrol grupları bu sahte mekanizmayı kullanır, çünkü kaynak kıtlığı onları mineral veya hidrokarbon bakımından zengin ulusal parklara ve doğa rezervlerine bakmaya yönlendirir. IPBES'in biyolojik çeşitliliğin savunulmasında yerli halkların ve kırsal toplulukların kilit rolünü vurgulaması çok olumludur. Ancak, aynı zamanda, tüm popülasyonlar ve tüm tarım aynı yıkıcı etkilere sahipmiş gibi, türlerin ortadan kaybolmasını esas olarak nüfus ve tarım ın artmasıyla açıklar. Bu açıkça yerli halkların ve toplulukların övgüsüyle çelişiyor. Ancak IPBES stratejisi esas olarak doğal rezervlerin güçlendirilmesi ve biyolojik çeşitlilik vahaları olarak çoğaltılması fikrine dayanmaktadır. Bu vahalar önemlidir, ancak günümüzdeki asıl sorun orada değildir, çünkü vahalar büyük tarım işletmeleri çölleriyle ayrılırsa biyolojik çeşitlilik kurtarılamaz. Alternatifi agroekolojidir. Ancak sonuç olarak, nüfus sorunu farklı bir ışıkta ortaya çıkmaktadır. Genel olarak nüfusa işaret eden IPBES raporu, daha fazla nüfus = daha az biyolojik çeşitlilik önermektedir. Bununla birlikte, agroekoloji tarımsal işletmelerden çok daha fazla insan emeği gerektirir. Genel olarak, sadece bir üretim modunun destekleyebileceği maksimum insan sayısını değil, aynı zamanda bir üretim modu için gereken minimum sayıyı da sormak gerekir. Trop tard pour etre pessimiste'de, büyük ve küçük ölçekli balıkçılık arasında çok aydınlatıcı bir karşılaştırmadan bahsediyorum. İkincisi iklim, biyoçeşitlilik, insan sağlığı için daha iyidir, topluma daha az maliyetlidir ve insan gıdası için aynı tonajda av için yirmi kat daha fazla insan gücü kullanır. Tarımsal işletme/agroekoloji karşılaştırması da aynı sonucu vermektedir. Biyoçeşitlilik mücadelesi, tarım işletmelerine, et endüstrisine, endüstriyel balıkçılığa ve IPBES'in sorgulamamaya özen gösterdiği diğer kapitalist avlanma mekanizmalarına karşı mücadeleden ayrılmaz. ABD solu tarafından savunulduğu için Yeni Yeşil Anlaşma'nın ekososyalist bir çözümle çeliştiğini söyleyemem. Aksine, bu Yeni Yeşil Anlaşma ekososyalistlerin tamamen paylaştığı iki önemli fikri içerir: felaketi durdurmak için bir plana ihtiyacımız var ve bu plan bizi hem sosyal hem de ekolojik krizlerden kurtarmalıdır. Bu bağlamda, Marksist ekonomist Michael Roberts tarafından parasal yaratım yoluyla Yeni Yeşil Anlaşma'nın finansmanı hakkında formüle edilen bir eleştiriyi paylaştım: Roberts'a göre, devlet para yaratabilir, evet, ancak para biriminin değeri ekonomi ve dolayısıyla ekonomiye sahip olan kapitalistler tarafından belirlenir. Yeşil Yeni Anlaşmayı beğenmezlerse yatırım yapmazlar, para birimi değer kaybeder ve hükümet planını finanse edemez. Bununla birlikte, bugün bulunduğumuz yer orası değil. Trop tard pour etre pessimiste'nin yayınlanmasından bu yana durum değişti. Bernie Sanders, sol tarafın desteğini güvence altına almak için GND fikri üzerinde sörf yapan Joe Biden'ın arkasında toplandı: ancak etiket aynı kalmasına rağmen, şişenin içeriği değişti. Böylece, Sanders'ın GND'si kırılmanın durdurulmasını sağlamıştır; Biden sadece yeni kırılma izinlerinin dağıtımını durdurma ve mevcut izinleri vaka bazında değerlendirme sözü vermiştir. Kongreden geçerse, programı 10 yıl boyunca temiz enerji ve teknolojiye yılda 40 milyar dolar yatırım yapmayı planlıyor, ancak fosil yakıt endüstrisinden kopmayı planlamıyor. Ekibinde petrol şirketleri tarafından finanse edilen birkaç kişi bulunuyor. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en kirli on bölgeden biri olan Louisiana bölgesinde petrol, gaz ve petrokimya endüstrisiyle kapsamlı bağlantıları olan bir Kongre üyesi olan Cedric Richmond vardır. Biden versiyonundaki Yeşil Yeni Anlaşma, Avrupa Komisyonu'ndaki gibi yeşil kapitalizmdir. Çöküş bilimine gelince, küresel olarak bunun aşırı sağ için bir platform olabileceğini söylemeyi aşırı buluyorum. Çöküşçüleri çok eleştiriyorum çünkü onlar bir çöküşün kaçınılmazlığı hakkında kaderci bir mesaj gönderiyorlar. Kolektif mücadele ve mücadelelerin yakınlaşması onların bakış açılarında yoktur. İnsanlığın yarısını yok edecek büyük felakete dayanabilecek tek toplum biçimi olacak küçük dirençli toplulukların yaratılması dışında önerecekleri bir programları yok. Kapitalizmi pek anlamayan çöküşologlar, küresel Güney'in yoksullarının doğaya daha yakın oldukları için çöküşten en az etkileneceklerine inanıyorlar. Bu elbette kapitalist, emperyalist ve ırkçı tahakküm ilişkilerini görmezden gelen bir saçmalıktır. Çöküş bilimi, insanlık için arkaik bir geçmişe doğru gerilemesinden başka bir gelecek görmeyen gerici anlayışlara doğru sürüklenebilir. Çöküşçüler, Nazi bağlılıklarını görmezden geldikleri Jung ve Eliade gibi ideologları övdüklerinde veya erkek ve kadınların arketipleriyle yeniden bağlantı kurmaları için yalvardıklarında kaygan bir yamaçtadırlar. Bununla birlikte, çöküş bilimci hareketi çok çeşitlidir. Yarı sağkalımcı bir bileşen ve mistik bir bileşen vardır. Çöküşün kapitalizmi silip süpüreceğine ve alanı kendi kendini yöneten topluluklara açık bırakacağına inanan özgürlükçü bir bileşen de vardır. Bütün bunlar çok karışık ve iç içe geçmiş. Fosil projelerine karşı önemli mücadelelere yatırım yapan pek çok genç, çöküş bilimci liberal eğilime yakın olduklarını söylüyor. Stratejik tartışmayı yürütürken bu mücadelelerde onlarla birlikte çalışmamız gerekiyor. Birincisi: bırakın onlara karşı çalışmayı, işçiler olmadan üretim tarzını değiştirmeyeceğiz; bu nedenle onları ekososyalist mücadeleye kazanmalıyız. İki: işçi sınıfı, genel olarak, en iyi ihtimalle bu mücadelenin gerisindedir; ana örgütleri yeşil kapitalizm yoluyla büyüme ve toparlanma içindir. Üç: ekososyalist mücadelelerin öncüsü, tüm bu arazilerde ön saflarda yer alan yerli halklar, köylüler, gençler ve kadınlardan oluşuyor. Bu öncü ve arka koruma pozisyonları gökten düşmez. İşçiler, ihtiyaç fazlası değer yaratmak veya gerçekleştirmek için satın alınan, biçimlendirilen ve uygulanan işgücü güçleri aracılığıyla sermayeye entegre edilirler. Durumları şizofreniktir: tarihsel çıkarları sistemi sona erdirmektir, ancak günlük bireysel varlıkları, onları sakatlayan ve doğayı sakatlayan bu sistemin dağıttığı kırıntılara bağlıdır. Çiftçiler ve yerli halklar başka bir durumda: günlük varlıklarının savunulması büyük ölçüde doğal çevrelerinin ekolojik yönetimi ile çakışmaktadır. Gençler bir dereceye kadar şizofreniden kaçarlar ; durumları, üzerinde yaşayacakları gezegenin yıkılmasını protesto etmelerine ve nihayetinde çocuk sahibi olmalarına yol açar. Kadınlara gelince, birincil rollerinin açıklaması feministler arasında bir tartışma konusudur. Okuduklarıma göre, beni en çok ikna eden fikir, öncü konumlarının, ataerkilliğin onları ekolojik yıkım konusunda daha duyarlı ve aklı başında kılan insan vücuduna bakım işi vermesinden kaynaklandığıdır bir bakıma bumerang etkisinin başka bir örneği. - Habitus Kitap: https://www. mephisto. com. tr/yesil-kapitalizm-imkansizdir - Karamsar olmak için çok geç - Milletlerarası iklim değişikliği paneli - Hem hayvanlarda hem de insanlarda görülen hastalıkların genel adı - Les Echos, 25 Kasım 2020) Link - Nantes yakınlarında kurulacak havaalanına karşı direnişle başlayıp ekososyalist bir yaşam alanına dönüşen ZAD'ın direnişi Carnet adasına uzandı. Sadık Çelik'in daha fazla ZAD yazısı için."}
{"url": "https://futuristika.org/dante-gibi-ortasindayiz-cehennemin/", "text": "Dante'nin 14. yy'da yazdığı epik şiir İlahi Komedya'nın ilk bölümü olan Cehennem, bir Cuma günü başlayan yolculuğu anlatır. Dante, yaşı 35, İncil yaşının tam ortasında, yolunu kaybetmiş olarak yeraltına iner. Günahları, iblisleri ve acılarıyla, Hristiyan ahlakının insana dayattığı her türlü ilahi sorumluluğun baskısı omuzlarında, yolculuğa başlar. Yönetmen Harry Lachman ise, Hollywood kariyerine başlamadan önce bir ressam olarak ses getirmiş bir sanatçıydı. Dolayısıyla, 1935 yapımı filminde 10 dakika süren ünlü cehennem sahnesinin, bugün bile feyz alınacak denli muhteşem görüntülere sahip olmasında, filmi bir tablo gibi düşünmesinin payı yüksektir diye düşünebiliriz. Filmde, insanın cehennemi yine açgözlülük ve tatminsizlikle kurulurken, lanetli ruhların Henry Otto tarafından yönetilmiş olan aynı isimli 1921 yapımı filmdekilerin değiştirilmiş versiyonları olduğu da bilinmeli. Zavallı ruhlara, alev alev yamaçlardan aşağı düşen ızdırap dolu çıplak bedenler, intihar edenlerin cesetlerinin oluşturduğu yükseltiler, yer yarılmış da o derinliklere zincirlenmiş oturan insanlar, taşımaya mahkum edildikleri devasa mezar taşları altında ezilmekte olan zayıf insancıklar, kükürt dolu mağaralarla oluşturulan etkileyici bir atmosfer. İblisin sunduğu eziyetle cezalandırılan insanoğlu, yola gelmemişler, yoldan çıkmışlar, meczuplar, hepsidnen önemlisi, tanrının kulu değiller artık, günahkarlar. On dakikalık cehennem sekansı ise Gustave Dore gravürlerinden feyz alarak yapılmış. Nasıl ki Dante'nin epik şiiri bir Hristiyanlık alegorisiyse, Harry Lachman'ın filmi de Dante'nin şiirinin alegorisidir. İşsiz kalan Jim Carter'ın konusu Dante'nin Cehennemi olan bir karnavalda iş bulup, sonrasında yeryüzündeki en büyük cehennemi oluşturmak üzere kendi şovunu hazırlamaya çalışmasını ve bu yolda birbirini aldatan, kandıran, kötülük yapan karakterlerin cehennemini gösteriyor. Filmde ilginç bir unsur da, henüz 16 yaşında olan Rita Hayworth'ın, gemide bir dansçı kızı oynadığı sahne ile perdede ilk kez görünmüş olmasıdır. Filmin cehennemi tasvir eden sahnesini, üç bölüm halinde sunmaktan garip bir haz duyuyor muyuz? Evet."}
{"url": "https://futuristika.org/dark-days-bir-yeralti-antropolojisi/", "text": "Dark Days, Karanlık Günler, bir yeraltı filmi değil, yeraltı'nın bir filmidir: yeraltında, yeraltının koşullarında, yeraltı öznelerince, yeraltı fikrince ve yeraltı işçiliğinde kaydedilmiştir. DD bu nedenle bir belgesele, hatta bir etnografiye de indirgenemez. Zira DD, antropolojinin katılımcı/katılımlı gözlem kavramıyla ister istemez bir dereceye kadar üstünü kararttığı planlı/hesaplı mesafesizliğin ötesine geçmektedir. Çünkü filmin elebaşı olan #marc singer 20li yaşlarının başında memleketi Londra'dan ayrılıp yerleştiği New York'un bir muhitindeki dairesinin penceresinden seyrettiği, haliyle evine girip çıkarken sürekli rastladığı ve zamanla da sohbeti koyulaştırdığı evsizlerin adımlarını izleyerek kendini New York yeraltı metro ağının iki durak arasında uzanan kesif karanlık uzamı yurt edinmiş insanların arasında Karanlık Günler, bir yeraltı filmi değil, yeraltı'nın bir filmidir bulduğunda aklında bir film çekmek yoktu. Bu fikir Marc Singer'in yeraltındaki üçüncü veya dördüncü ayında, yine bir yeraltı sakini olup daha sonra filmde Singer'e asistanlık yapacak olan bir adamdan, Ralph'ten gelmişti. Dolayısıyla nesnenin güvenini kazanma, insanların daha açık ve dolaysız davranmalarını sağlama, aralarına karışma, dillerini öğrenme ve en saklılarına nüfuz edebilme gibi bir veri avcılığı etrafında dönen antropoloji problematiği, Singer için mevcut değildi. Singer'in durumu öyle bir hal almıştı ki, 1994-97 arasındaki üç yıllık yeraltı yaşamından sonra metro firması AMTRAK bölgeyi boşaltma kararı aldığında ve bir başka kuruluş söz konusu evsizlerin bir bölümüne yaşayacakları daireler tesis ettikten sonra Singer'in evsizliği devam etmiş, DD'nin iki yılı geçen kurgu-montaj süreci boyunca başka başka yerlerde, hatta filmde görünen insanların yeni evlerinde misafir hesabına konaklamış, DD Sundance film festivalinde ödüller toplayıp ülkeyi dolaşırken kendisi hala bir çatı bulma kavgasında tıkanıp kalmıştı. Daha önce hiçbir film tecrübesi olmayan Singer kamerayı bir yapım şirketinden destek hesabına geçici surette, filmleri ise Kodak'ın yıpranmış siyah-beyazları depoladığı bir odadan Ralph ile taşıyabilecekleri miktarda yüklenmek suretiyle tedarik etti. Ses, ışık, elektrik, hareketli sahneler için dolly ve gerçi geriye başka pek bir şey kalmasa da minimal bir film seti için gerekli olan diğer her şey yeraltında, yeraltı imkanlarınca kotarıldı. Yapım ekibi de pek tabii yeraltı sakinlerinden oluşmaktaydı. Bu öyle bir ekipti ki, Singer uykusunun ortasında kesinlikle çekmen gereken şeyler oluyor denilerek uyandırılıp olay yerine intikal ettiğinde ışığın, elektriğin, kameranın çoktan kurulmuş, kendisini beklemekte olduğunu görmekteydi. Velhasıl, Dark Days diye bir şey var bu gezegende. Söyledim, ruhumu kurtardım. Filmin youtube linki ve Marc Singer'la yapılan birkaç röportaj ile bir iki film kritiğinin adreslerini de bırakıyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/darwin-tarifleri/", "text": "Tüm hareketliliğiyle ve vazgeçilmez lezzetleriyle yayın hayatına devam etmekte olan FutuGurme'den yılbaşı hediyesi; genç-yaşlı herkesin -bu dönemde hepimizin- ihtiyacı olan bir adet zeka kışkırtıcı tarifler kitabı. Emma Darwin onaylı ve imzalı tarifleri derleyenler Dusha Bateson ve Weslie Janeway. Fotoğraflar Adam Forgash tarafından, editör Signe Berstrom, tarifleri günümüzde canlandıran şef ise Jonathan Forgash. Yılbaşı gecesi sizi yalnız bırakmayacak arkadaşlarınız, dostlarınız için entelektüel bir sofra hazırlamak istiyorsanız gönül rahatlığıyla başvurabileceğiniz bir kaynak olan kitaptaki tarifler Charles Darwin'in karısı Emma'nın mutfak notlarından derlenmiş. Aslında yemek yapmaktan hiç hoşlanmazmış Emma, fakat beslemesi gereken bir koca, 7 çocuk ve 12 hizmetli olduğunu düşününce derin bir iç çekiyoruz. Darwin'in zeka patlamalarına sebep olan Viktorya döneminden bu tariflerde ızgara mantarlar, elma pudingleri ve kompostoları, kızılcık sosları ve İtalyan kreması dikkati çekiyor. Tarifler arasında bir de Darwin'in kaleminden olan var; pirinç pilavı. Emma'nın notlarından hastalıklı bir bünyeye sahip Darwin'in beslenmesinin özenle planlandığı anlaşılıyor. Kitap için uygulanan ve lezzetleri test edilen 55 tarif, Darwin'in 1828-1831 yılları arasında bulunduğu Christ's College Cambridge Üniversitesi arşivlerinden derlenmiş. Mrs. Charles Darwin's Recipe Book adıyla satışa sunulan kitap Glitterati Incorporated tarafından basılmış ve günümüzde 17.99 pound değerinde. Öncelikle una tuz ve karabiber katılır, buzdolabı torbasına konur, içine kuzu etleri eklenir ve parçaların bu karışımla kaplanması sağlanır. Sonra tereyağı kapaklı bir fırın kabında eritilir, kuzu etleri orta ateşte hafifçe kızartılır. İçine su/et suyu eklenir ve yavaş yavaş karıştırılarak tencere dibinde biriken un parçaları sosa yedirilir. Bir taşımlık kaynadıktan sonra şeker eklenir, 1-2 dakika karıştırılır. Kapağı kapatılıp fırına konur, 165 derecede 40 dakika pişirilir. Bıçağın ucuyla etin yumuşaklığını kontrol ediniz, hazır değilse 10-15 dakika daha pişiriniz. Tadıp eğer yeterli olduğunu düşünüyorsanız tuz ya da karabiber ekleyebilirsiniz. Etin yumuşaklığına kanaat getirdikten sonra maydanozları pişen etlerin üzerine serpiştirin. Servisten 20 dakika kadar önce tavada terayağını eritin ve orta ateşte şalgam küplerini sık sık çevirerek kızartın. Tuzunu ve karabiberini ekledikten sonra yahni ile birlikte servis edin."}
{"url": "https://futuristika.org/dava/", "text": "Dava'nın hemen girişinde, birilerinin Josef K.'ya iftira etmiş olasılığını hatırlatır yazar bize, öyle ki Josef K. bir sabah, kötü bir şey yapmadığı halde tutuklanır. Tutuklanmasına rağmen, banka memuru olan Josef K.'nın işine gitmesine ve normal hayatına devam etmesine izin verilir. Tutuklama günü görevli olan ve makamın en alt kademesi olduğunu belirten bir kişi, Josef K.'ya, makamın suçluyu değil, suçlunun makamı seçtiğini vurgular. Değişim romanında, böcek Gregor aradığı besini bulamadığı için hiç bir şey yemediği işlenirken, Dava'da ise bürokrasinin yarattığı sorumsuzluk duygusunun şekillendirdiği makamın en alt kademesi olduğunu belirten bu görevlilerin Josef K.'nın kahvaltısını iştahla yediklerini görürüz. Roman boyunca K.'nın karşısına, görünmez mahkemenin, sadece en alt kademesinde olanlar yani temsilcilerinin temsilcileri çıkar. Bütün mücadelesine rağmen K., görünmeyen mahkemenin dilini çözemez ve onu baştan yenilgiye uğratan iletişimsizliğe sonunda teslim olur. Mimari üslubu kullanarak, ikili ilişkilerde kendini yüceltme isteği içerisinde olan bir otorite çıkmıştır. Josef K. suçunu öğrenebilmek her türlü mücadeleye girer. Nerede olduğu bile söylenmeyen mahkemeyi bulmak için araştırmalar yapar. Avluların etrafına yayılmış yoksul evlerinden birinin içinde, K'nın karşısına duruşma salonu çıkar. Romanda, duruşma salonunda, locadakilerin, aşağıdaki Josef K.'ya tepeden baktıkları vurgulanılır. Yine karşımızda mimari üslubu kullanarak, ikili ilişkilerde kendini yüceltme isteği içerisinde olan bir otorite çıkmıştır. 'Yasa Kapısı' meseli, otoritenin hem mimari aracılığı ile hem de kişilere kabul ettirilen yanlış bilinçle kendisini yüceleştirmesini göstermektedir. Yasa önünde bekçi ayakta dururken, taşradan gelen adam bir iskemleye çöker. Aynı mekanda bile bir alt-üst ilişkisi kurulur. Bu ilişki meselin anlatılış anında da geçerlidir. Çünkü bu meseli anlatan cezaevi rahibi yüksekte dururken, Josef K. aşağıda durmaktadır. Meseldeki yasanın yayıldığı mekan sınırsız gibidir; kapıların kapıları izlediğini öğreniriz kapı bekçisinden. Zaman bu meselde, yasa önünde bekleyen taşralı adamı yaşlandırır, ama kapıda bekleyen bekçide en ufak bir değişiklikten söz edilmez. Kafka'da, taşralı adamı kuşatan bir durumdur zaman. Roman boyunca suçunu öğrenmek için mücadele eden Josef K. sonunda idam edilir. Fakat infaz sırasında, bitişik binanın üst katında birden yanan ışığı ve açılan pencereden kollarını uzatabildiği kadar uzatan bir insanı fark eder. Herhangi bir yararı olmasa da, bir an için Josef K.'nın umudu olur. Sanki bu sahne ile, tüm karamsarlıklara rağmen Kafka bize birey için bir hala ümit ışığı olduğunu belli etmek istemektedir. Marksist çözümleme yöntemi ile romandaki baktığımızda 'Yasa Kapısı Önünde' meseli dikkat çekmektedir. Otorite karşısında pasif kalması için edindiği yanlış bilinçle hayata bakan taşralı adam, bir ömür boyunca herhangi bir aktif rol üstlenememiştir. Eleştirel bakış açısını kaybettiği için gerçeği ancak ölmeden hemen önce anlayabilmiştir. Söylem analizi açısından romana baktığımızda karşımıza, Foucault'un iktidara karşı koymanın, onu meşrulaştırmaya yarayan, zaten iktidarın bir parçası olan hukuk aracılığı ile sağlanamayacağına yönelik görüşleri çıkmaktadır. Josef K. bir hukuk devletinde yaşadığını vurgular ve suçunu kabul etmez ve suçsuzluğunu mahkemeye çıkarak, avukat tutarak ispatlayabileceğini düşünür. Ancak karşısında öyle bir sistem vardır ki, romanın sonunda kendi kendisine sorduğu gibi 'ne yargıcın ne de yüksek mahkemenin nerede olduğunu' bile öğrenemez. Tuttuğu avukat ise, bir dilekçe bile yazamayacak durumdadır. Josef K. hukuki yolları kullanarak kendini kurtaramamıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/davanin-filmini-izlerken-kiyiya-koseye-aldigim-notlar/", "text": "Korkunun yazarıdır Kafka. Anlaşmayı mümkün kılması gereken iletişim biçiminin hiçbir şekilde işe yaramadığı bir dünyanın korkusunu yazmıştır. Öyle bir dünyadır ki, Joseph K.'ya yolunu kaybettirmiştir. Hamlet'in Danimarkalı olması nasıl çok bir şey fark etmiyorsa, Kafka'nın eserlerinin de Kafka'nın çağında yazılmış olmasının pek önemi yoktur. İnsanla birlikte gelen, onunla yaşayan, zamandan bağımsız veya çağına göre biçim değiştiren korkuyu yazmıştır çünkü. Dava'da, Joseph K.'nın kahvaltısını boş yere yememiştir otoritenin, bürokrasinin ya da babanın ve hatta köklerden gelen suçluluk duygusunun-daha çıkarabileceğimiz yüzlerce baskın yapı- satılık elleri. İçinde dönüp durduğumuz labirenti elinde tutan kimse, her sabah mutfaklarımızdan yürütmektedir kahvaltılarımızı."}
{"url": "https://futuristika.org/dave-lebow-cinnet/", "text": "Hala yaşamakta olan Lebow, eserleri kah bir korku filminden kah bilim-kurgu filminden fırlamış gibidir ve tabi ki içlerindeki imge yüklü darbeler çok fazladır. Orta yaşlı bir erkeğin kadın ilişkilerinden dine bakış açısını dahi anlatan bu eser belki herkesin yaşadığı bir iç hesaplaşmadır veya cinnetin bizzat resmidir. 7 melek adamı kanla yıkıyor. Burada 7 baş meleğe gönderme yapıldığı kesindir. Din metaforundan kendi düzlemine geçerken aksaklıklar yaşayan adam, kanı istese de istemese de vücuduna alacaktır. Dinden sıkılmıştır belki. Altın kaselerden akan kanı istiyordur. Zengin olma isteğinin açık bir kanıtıdır ayrıca. Sağ elin olmayışı adamın koyu bir dindar olduğunu gösterir. Sol el daima dini kalbi temsil eder. Sol elini havada tutar ve cinnet halindeki kendisini durdurmak istemez. Meleklerin kadın oluşu adamın saflığıyla alakalıdır. Çocukluğundan beri saf olan düşünceleri ona böyle ihanet ediyor. Kanlı bir banyo sefasıyla hem de! Altında yanan insanlar ya önceden alındığı insanlardır ya da cinnet halindeki kendisinin o insanları yakma isteğidir. Sağ kaburga kısmının parçalanması önemli bir ayrıntıdır. Eski inanışlarda kadın erkeğin kaburgalarından yapılmıştır. Adamın cinneti büyük bir ihtimalle bir kadın yüzündendir. Kendi dininde kaybolmuş bir adamın cinnet hali, yaşamından asla bağımsız değildir. Özellikle meleklerin etrafı karanlıktır. Bu adam bir yerde hata yapmış. Ya dini yanlış anlamış ya da cinnet halinde karanlıklarda kaybolmaya çalışmaktadır.... Bir tiyatro sahnesini andırır bu eser. Yaşamın bir teatral tarafı bir de acı tarafı vardır. Küçük bir kız durgun ifadelerle seyircilere bakar sanki. Şimdi ne olacak diye. İki tabut vardır. Biri kuşkusuz yerdeki adama aittir. Bu adam kızın babasıdır. Öteki tabut ise kızın elindeki bebeğe aittir. Bebeğin anne olma ihtimali yüksektir. Kız annesini kıskanmıştır. Elektra kompleksinin görüldüğü yerde tam olarak burasıdır. Kız babasını zihninde öldürmüştür. Annesini ise kendisiyle özleştirecek şekilde bebeği konumuna sokmuştur. Kız zihnindeki aşık olduğu babasının imgesini resim yapıp duvara bile asmıştır. Önemli olan tabutlardan hangisine koyacaktır onları? Yerdeki tabut kimi alacaktır içine. Kız bunu seyirciye sorar gibi duruyor. Kızın kendi içinde büyümeye başlayan çelişkileri ve takıntılaşmaya yüz tutmuş elektra kompleksi içinden çıkılamaz bir durumu gösteriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/dave2000-sanatci-degil-ninja/", "text": "O zevk bana ait. Çizim yapmaya bütün çocuklar gibi erken yaşta başladım, hoşuma gitti ve devam ettim, şu an neredeyse 42 yaşındayım. İlk yağlı boya resmimi yaptığımda sekiz yaşındaydım. Bir sandalye çizmiştim. Van Gogh'tan intihal yapmaya çalışmıyordum, çünkü henüz onu tanımıyordum! Les Vosges'da büyüdüm ve infografinin (3 boyutlu bilgisayar grafikleri) engin sularında yıkanmaya MSX 8 bit bilgisayarla başladım. Görüntü yaratmak için basit dilde programlar yazıyordum. Eğri koordinatlarından yola çıkarak Hulk çizmeye sardım, çok uzun sürmedi çünkü çok sıkıcıydı. İlk gençlik yıllarında bir Amiga 500 satın aldım ve Deluxe Paint (bitmap 320x200 pixel görüntüler yaratmak için gerçek bir yazılım) ve Demoscne sayesinde tipografi /baskı /basımcılık ve lettrage/lettering/harfleme konusunda çok şey öğrendim. On sekiz yaşında plastik sanatlar fakültesine girdim, resim hep vardı ama alan hakkında pek bir şey bilmiyordum. Vosges ormanlarının kapalı ufkundan sonra çok daha genişlerini keşfediyordum. Fakültede 5 yıl okudum ve Softimage 3D üzerine bir eğitimle tamamladım. Dönemin güçlü bir 3D sentez yazılımıydı. Eğitim aldığım tek yazılım budur, geri kalanını el kitaplarını okuyarak ve kursları takip ederek öğrendim. 28 yaşında güneye, Marsilya'ya taşındım. Burada bir gösteri salonu olan Embobineuse ekibiyle tanıştım. Burası için 200'den fazla afiş yaptım Onların kadrolu afişçisi oldum! Ayrıca hala birlikte çalıştığım Dernier Cri (2015 yılında orada bir resim sergisi açtım) var ve grafik konusunda onlarla aynı kafadayız. Bu işlere paralel olarak şirketlere free-lance grafik işleri yaptım. Kendimi bir sanatçıdan ziyade bir Ninja olarak tanımlarım! Sol elle torture-porn görüntüleri üretiyorum, Dernier Cri'den yayın yapıyorum ve sağ elimle Elf-Total-Fina grubunun kampanyası için bir maskot tasarlıyorum. Les Editions A MORT tarafından yayınlanan Sketch Book Holocaust kitabıyla sanatını tanıma şansını yakalayan biri olarak sıradışı bir desinatör olduğunu düşünmüştüm. Fakat yaptığın işleri inceleyince üçboyutlu grafik animasyona da ağırlık verdiğini farkettim. Bu animasyonlar gerçekten büyüleyici. Çocukların ne üslupla ne de sanatsal tutarlılıkla işi olur, ellerindeki neyse onunla eğlenirler ve benim yaptığım da tamamen bundan ibaret. Bu konuda uzman sayılmam! Hala büyük klasikleri okuyorum Philip K. Dick, Frank Herbert... Yakın zamanda Laurent Genefort'un Point chaud adlı kitabını okudum. Ne sebeple olduğu bilinmemekle birlikte gezegenin her yerinde ortaya çıkan farklı türlerden uzaylılardan bahseden bir hikaye. Çok hoş bir roman. Ücretli bir Ninja olarak HER ŞEYİ alıyorum, yok artık dedirtenleri bile Sorun şu ki artık piyasada alınacak çok fazla bir iş kalmadı. Şirketler grafik işlerini stajyerlere saçma paralar ödeyerek içeride yaptırıyorlar ve bağımsız çalışan grafikerlere ihtiyaç duymamaya başladılar. Fransa'da bir paradoks mevcut, yer altı grafik sanatı çok gelişmiş ve genelde oldukça kaliteli ancak reklam için yapılan grafikler ya da ilan verenlere yönelik grafik çalışmalar inanılmaz derecede zayıfladı. Çok yazık. Japonya'nın tam tersine Fransa'da ana akımın neredeyse grafik kültürü yok, olay şu ki photoshop kullanmayı bilen 16 yaşındaki bir çocuk bile bir reklam kampanyasını A'dan Z'ye yürütebilir ve herkes sütyenli bir hatunun üzerine iliştirilmiş Arial tipografisinden memnun kalır. Fransa'da grafik hayal gücü ve yaratıcılık açısından bir engele takıldı. Reklam verenler veya sanat yönetmenleri nötr şeyler istiyorlar, o kadar nötr şeyler ki işler karaktersizleşiyor. Kesinlikle. Vendetta, Dernier Cri tarafından organize edilen uluslarası bir micro-edition/mikro-yayıncılık fuarı. Onlarca kolektifi Marsilya Friche Belle de Mai'de bir araya getirdi. Grafiğin underground'ına mensup olanların buluşması, karşılaşması için bir ortam oluştu. Başka türlü mümkün olmayacak bir şey, çünkü bu insanların hayatlarının çoğu ya atölyelerinde ya da bir mağarada geçiyor! Festival sergilenen görseller, kitaplar ve sunduğu buluşma ortamı açısından oldukça zengindi. Bana sorarsınız Fransa'nın en büyük reklam şirketinin sanat yönetmeni gelip standları dolaşsa, mesleğinden o kadar utanırdı ki gider bir yeraltı otoparkında kafasını keserdi! Kaizer Satan III'ü bitiriyorum, kitap Dernier Cri'den yayınlanacak. neşeli bir ortaya karışık olacak : resim, desen, infografi, kolaj, 3D vb... Ayrıca bir bölüm de anaglif olacak."}
{"url": "https://futuristika.org/david-arnoff-post-punk-fotograflari/", "text": "Fotoğrafçı David Arnoff'un ağırlıklı olarak punk ya da post-punk karakterleri gösterdiği çalışmaları NME, Melody Maker gibi müzik dergilerinde yayımlanmış. Arnoff şu sıralar bu fotoğrafları bir kitapta toplamış. Yayıncısını arayan bu kitap gün yüzü görür mü bilemeyiz, ancak Arnoff'un yorumlarıyla birlikte birkaçını buraya almak istedik. Konuyu daha yakından kendi websitesinden takip edebilirsiniz. Nick çalışması en kolay karakterlerdendi. İptal edilmiş bir çekimin sonrasında tüm gece uyanık kalmış vaziyette geldi özür dileyerek. Akortu filan olmayan bir gitarla I'm So Lonesome I Could Cry söylemeye çalışıyordu. İşitsel olarak iyi bir an olmasa da fotoğraflardan memnun kaldı. Benim favorilerim The Cramps, Stiv, Thee Hypnotics, The Scientists, Nick Cave, Lydia Lunch ve Exene... the Ramones ve X gibilerle daha fala vakit geçirmiş olmayı da isterdim. İlk çekimlerim punk mevzusunu çokça değiştiren anlara denk gelmişti: Roxy'de Patti Smith ve Starwood'da the Damned."}
{"url": "https://futuristika.org/david-cerny-alti/", "text": "Berlin'deki Çek Kültür Merkezi, Stokholm'daki Modern Sanat Müzesi, Londra'daki Ulusal Tiyatro ve Çek Konsolosluğu binalarında da sergilenen bu eseri David Cerny, 1996 yılında Prag'da Villa Richter'de gerçekleştirilen Respekt 97 sergisi için hazırlamıştı. Sergi için Vltava nehri kıyısındaki sokaklardan birindeki bir binaya yerleştirilen heykel, Moravya doğumlu psikanalizin babası Sigmund Freud'un gerçek boyutlarında bir heykeli idi. Sigmund Freud binanın tepesine yerleştirildiğinde, olan bitenden habersiz Prag sakinleri ve ziyaretçileri polise ihbarda bulunmak için telefonlarına sarıldılar. En son 2007 yılında Amerika'da geziye çıkan eser, Michigan Grand Rapids'de Open Concept Gallery tarafından düzenlenen sergide yer aldı ve Chicago Columbia College çatısına yerleştirildiğinde yine çevredeki yollardan geçmekte olan taşıtların sürücüleri arasında İhtihar eden var! paniğine neden oldu. Sanatçıya ait heykel laminattan yapılma ve halen Prag Eski Şehir'deki yerinde kimsenin umurunda olmadan asılı durmakta. Husova sokağında yürürken havalara da bakabilirsiniz. David Cerny'nin ters dönmüş ölü bir ata binen Bohemia Kralı ve Kutsal Roma İmparatoru Charles heykeli, şehrin en güzel pasajlarından birisi olan Lucerna'da yer alıyor. Komünizmin esip gürlediği dönem de dahil olmak üzere neredeyse 100 yıldır Çeklerin gurur duyduğu Kral Charles'ın sanatçıya esin kaynağı olan orijinal heykeli, Lucerna'dan bir taş atımlık mesafede, Wenceslas meydanında Ulusal Müze'nin hemen önünde. 1999 yılında CZ 99 sergisi için, o dönemde yenilenerek açılmakta olan Jindrisska caddesindeki Ulusal Postane'nin giriş holünde sergilenmek üzere hazırlanan heykelin yapımında strafor ve epoksi reçine kullanılmış. Heykel 470x290cm boyutlarında ve sanatçının kendi koleksiyonuna ait. Ulusal Postane'nin o dönemdeki genel müdürü tarafından neyin fazla olduğu belirtilmeden holde sergilenmekten vazgeçmesi üzerine yeni sergi mekanı olarak orijinal heykele yine çok yakın bir caddede bulunan Lucerna'da karar kılınmış. 2001 yılından beri kuleyi süsleyen Cerny'nin yaratık bebekleri: İlk kez 1994 yılında Chicago Modern Sanat Müzesi'nde düzenlenen Beyond Belief sergisinde seyirci önüne çıkan bebek heykeli, takip eden iki yıl boyunca Amerika'da çeşitli şehirlerde düzenlenen sergileri gezdi. 1997'de Ukranya'da Kyjev sergisinde bulundu. 1999'da cam elyafından hazırlanan bir kopya Londra'daki Çek Konsolosluğu'nun binasının ön cephesine yerleştirildi. 350x260cm boyutlarında bir kopyası New York'taki Clocktower Gallery binasının çatısında bulunan heykellere, Belçika'nın Ostend şehrinin deniz kıyısındaki Beafort Heykel Parkı'nda da rastlanabilir. Ayrıca Prag'da Vltava nehri kıyısında bir vaha olan Kampa Park'ta da bebeklerden örnekler bulunmakta. David Cerny'nin Prag Kampa'daki Franz Kafka Müzesi'nin hemen önünde görülebilen bu eserinde, üzerinde durdukları küçük havuza işeyen iki erkek figürü karşılıklı duruyor. Bronzdan yapılma heykeller 210cm boyunda ve elektrik/elektronik bir donanıma da sahip. Havuzun biraz ilerisinde görülebilen, lamba direğine yakın bir noktada yerde bulunan disk şeklindeki yeşil bir plakada yazan telefon numarasına gönderilen mesajların hareketli penislerin suya yazıyor olması eserin en büyük özelliği. Mesaj gelmediği zamanlarda ise suya Praglı ünlülerden aforzimalar yazılıyor. Telefon numarası şöyle: +420 724 370 770. Smichov semtinin Kinsky meydanı uzun yıllar Prag'ın Sovyet Tank Ekipleri Meydanı olarak da adlandırılıyordu. Bunun nedeni, 1945'te Nazilerin zulmünden özgürlüklerine kavuşturulan Çekoslovakya uğruna canını veren Rus askerleri için 5 metrelik bir kaidenin üzerine yerleştirilen bir Sovyet IS-2 tankından oluşan anıtın bu meydanda bulunması idi. 1000x400x350cm boyutlarındaki Tank No.23 adlı tankın tareti meydandaki bir tramvay durağını ve aradaki yoldan geçenleri nişan alıyordu. Bu tehditkar duruş 1991 yılının Nisan ayında, o dönemde sadece 23 yaşında ve henüz akademide öğrenci olan David Cerny tarafından yumuşatıldı. Geceyi her gün olduğu gibi karşılayan tank, sabahı yakaladığında pembeleşmişti. Sanatçı, o gece arkadaşlarının da yardımıyla pembeye boyadığı tankın gazabına uğrayıp ertesi günlerde sivil itaatsizlik ve vandalizm ile suçlanıp tutuklandı. Tank Mayıs ayının başında askeriye tarafından eski rengine boyansa da parlamento vekillerinin ortak kararıyla Mayıs ayı bitmeden tekrar pembeye boyandı."}
{"url": "https://futuristika.org/david-ivison-neden-anarsist-degilim/", "text": "Neden anarşist değilim? Bir polis komiserinin, din adamının, bir politikacının ya da herhangi bir otoriter kişinin sunabileceği nedenlerle değil, anti-otoriter olduğum için. Yazının başlığının sorduğu soruya hızlı cevap şu: Ben özgürlükten yana olduğum için anarşist değilim, yani sadece anti-otoriter, özgürlükçü olduğum için. Belirli bir anarşist grubuna saldırmak istemiyorum, bunun yerine geleneksel anarşist düşünceyi, Proudhon, Bakunin ve Kropotkin gibi insanların ait olduğu geleneği tartışmak istiyorum. İlk olarak, klasik anarşist konum olarak kabul ettiğim şeyin kısaca taslağını çıkarmak istiyorum. İkinci olarak, bu konumdaki zayıflıklar veya tutarsızlıklar olarak kabul ettiğim şeyleri tartışmak ve bunların anarşist otoriterliğe nasıl yol açabileceğine işaret etmek istiyorum. Ve son olarak anti-otoriter veya özgürlükçü bir konumun klasik anarşizmden ne kadar farklı olduğunu düşündüğümü belirtmek istiyorum. Anarşist konum. Devlet sosyalistlerine karşı anarşistler her zaman politik olmaktan ziyade sosyal bir devrimi vurgulamışlardır. Bakunin'in sözleriyle, proletarya diktatörlüğü, kitleleri özgürleştirmek için önce onları köleleştirmek gerekir diyormuş gibi görülüyor ve Bakunin, Devlet'in kişinin istediği şekilde kullanılabilecek bir araç değil, bir kurum olduğunu ikna edici bir şekilde belirtmişti. Onu içeriden yok etmeye yönelik her türlü girişimi geçersiz kılacak, kendi çalışma yöntemlerine sahip bir kurum. Kropotkin'in dediği gibi, tarihi bir kurumun istediğiniz yöne gitmesini sağlayamazsınız, o kendi yoluna gitmelidir. Özgürlük uğruna iktidarı ele geçirmeyi içtenlikle isteyenler bile ilk hedefi asla aşamazlar. O halde anarşistler, Devlet sosyalizmine yönelik eleştirilerinde birçok bakımdan, Siyasi Partiler adlı kitabı ilk kez 1915'te İngilizce olarak çıkan Robert Michels'in siyaset sosyolojisinin habercisidirler. Buraya kadar tamam. Anarşistler, Devlet aygıtı içinde çalışarak özgür bir toplum yaratma olasılığını reddederken, Devlet aygıtının ve onunla bağlantılı güç ilişkilerinin yok edilmesinin gerekliliğini vurguladılar. Ancak teorinin oldukça belirsizleştiği yer burası. En yaygın fikir, inanmış anarşistlerin, devrimci bir öncü olarak, insanları kendi gerçek çıkarlarını görmeleri için eğitecekleridir. İnsanın rasyonel bir hayvan olduğu ve ışığı gördüğünde Devletin gücünü yok edecek ve çeşitli grupların örgütlenip federasyonlar halinde birleşeceği özgür bir toplumu başlatacak bir genel greve katılacağı söylenir. Doğal eğilimlerine ve gerçek çıkarlarına uygun olarak İnsan doğasının doğuştan gelen anarşizmine bu kadar fazla güvenmek biraz riskli görünüyorsa da daha sonra Kropotkin, insanın doğası gereği işbilikçi ve fedakar olduğunu göstermeye çabalamıştı. Daha gerçekçi anlarında, anarşistler bile argümanlarında bazı kusurlar görüyorlar; bu da şunu söylemekten ibaret: Eğer bir şeyi yeterince güçlü istiyorsanız, tek yapmanız gereken herkesi ikna etmektir ve o şey gerçekleşecektir sanki insanların çıkar çatışmaları hiç yokmuş gibi. Örneğin bazı anarşistler, toplumsal devrimi beklemeden mevcut toplumda anarşist komünler kurmaya çalıştılar. Ancak falansterler adını verdiği şeyi kurmaya çalışan Fourier, barışçıl ikna ve propagandanın zenginlerin kalplerine dokunup, kendilerinin gelip zenginliklerini, fazlalıklarını falansterlerin kapılarında bırakacak kadar dokunacağına inanmanın bir hata olduğunu iddia eden Bakunin tarafından eleştirildi. Yani, Devlet sosyalistleri gibi anarşistlerin de sınıf çatışması kavramı var; en azından politikacılar ve patronlar gibi toplumun bazı kesimleri anarşizmden yana değil; yani onların gerçek çıkarları ayrıcalıklı statükolarını sürdürmekte yatıyor. Ancak toplumsal dayanışma kavramında bir kırılma meydana geldiğinde, toplumsal devrim teorisinin tamamı çöker. Bazı insanların özgürlükle değil, otoriter iktidar yapılarını sürdürmekle ilgilendiğini kabul ederseniz, o zaman HERKESİN gerçek ilgisinin anarşizmde olduğunu ve ihtiyaç duyulan tek şeyin, rasyonel insanların kendi çıkarlarını gerçekleştirmeleri için devrimci bir öncü tarafından eğitilmesi olduğunu iddia edemezsiniz. Aslında burada iki zayıflık var; birincisi olgusal bir hata, ikincisi ise gizli bir otoriterlik veya ahlakçılık. Toplumdaki sınıf ve diğer çatışmaların gerçek gerçeği, tüm insanların aynı çıkarları paylaşmadığı toplumsal gerçek, aklın üstün geleceğine dair kör inançla klasik anarşist geleneğin ütopyacılığına işaret ediyor. Godwin'in yanılgısı. Ve bu gerçek aynı zamanda toplumsal devrimin ütopyacılığına, herkesin uyum içinde yaşadığı bir durumun gerçekleşebileceği fikrine de işaret ediyor. Bırakın özgürlük konusu bir yana, herkesin paylaştığı tek bir gerçek menfaatin olduğu dahi doğru değil. Bir ilginin diğerinden daha gerçek olduğunu belirlemenin hiçbir yolu olmadığı gibi gerçek bir ilgiyi sözde gerçek olmayan bir ilgiden asla ayıramazsınız. eğer bir çıkar varsa bu gerçektir ve bir çıkarın bir şekilde diğerinden daha gerçek olduğunu ancak özel bir savunma ortaya çıkarabilir ama aynı zamanda gerçek bir çıkarla ne kastedildiğine ilişkin bu sorunun dışında, bu kabul edilen kaba bir gerçektir. Anarşistler toplumsal çatışmanın var olduğunu, herkesin aynı şeyi istemediğini söylüyor. O halde özgür bir toplumu başlatan toplumsal devrim kavramı imkansızdır; bu, gerçekte yanlış olan bir arzuyu yerine getiren fantezidir çünkü insanların çatışan çıkarları vardır işçiler bile özgürlükten çok iş koşulları ve ücretlerle daha fazla ilgileniyor gibi görünmektedir, herkesin aynı şeyi istememesi bir hakikattir. Eğer herkesin özgürlük istemediği kabul edilirse, o zaman anarşist konum yalnızca inanmayan ruhlara özgürlük istemeleri gerektiğini söylemekle kalmaz, aynı zamanda özgürlüğü istemeyen insanlara da dayatmayı içerir tabi ki terimlerde bir çelişki eğer onlara bir şey empoze ederseniz, o kişiler özgür olmazlar. Kendi politikanızı, kendileri için en iyi olanı kendilerinden daha iyi bilme kisvesi altında başkalarına empoze etmeye yönelik bu tür bir girişim, açıkça otoriterdir, tipik bir ahlaki hiledir. Ahlakçılığın ayırt edici özelliği, bir şeyin kendi iyiliği için yapılması gerektiği, bunun açıkça zorunlu olduğu, bizim görevimiz ya da gerçek çıkarımız olduğu iddiasıdır kişinin neden görevini yapması gerektiğini, neyin zorunlu olduğunu, neyin zorunlu olduğunu hiçbir zaman açıklamadan kişinin kendi çıkarına gönderme yapmaktır. Bu teknik, insanların farklı ilgi ve isteklere sahip olması sorununun üstesinden gelmek amacıyla kullanılır. Ahlakçı açık sözlü olsaydı, şöyle bir şey derdi: Hapse girmek istemiyorsan, sana söylediklerimi yapmalısın ve o zaman öyle olurdu. Birisinin hapse girmeyi tercih edeceğini tercih edeceğini söyleyen biri olun, sanki anarşist şöyle demiş gibi: Özgürlükle ilgileniyorsanız, size söylediğimi yapmalısınız, ve hitap edilen kişi özgürlükle ilgilenmediğini söyler. Bu nedenle, herhangi bir politikacı gibi anarşist de kamu yararı kavramı olarak adlandırılan şeye, toplumun refahı adına yapılan çağrıya başvurur. Bay Chipp bize esrar içmenin ulusun ahlaki dokusunu bozacağını söylüyor, anarşistler Devlete karşı genel grevde bulunmanın ulusun ahlaki dokusunu iyileştireceğini söylüyor. Ancak herkesin gerçek çıkarına olan, ortak iyi diye bir şey yoktur ve olsaydı bile, neden ortak iyinin gerektirdiğini yapmamız gerektiğine dair hiçbir şey söylenmez. Anarşistlerin daha gerçekçi anlarında itiraf ettiği gibi, tarihe ya da antropolojiye ya da kendi çağdaş toplumumuza bir bakış, her toplumda çeşitli, farklı ve karşıt grupların bulunduğunu ve her zaman var olduğunu gösterir örneğin Vietnam savaşında karşı çıktılar, Esrar ve sansür konusnunda, son dönemdeki sorunlardan sadece birkaçı; her biri kamu yararı adına konuştuğunu iddia ediyor. Aslına bakılırsa, kamu yararına yapılan çağrılar genellikle, esrar konusunda Chipp'te veya Çinhindi'nde Nixon'da olduğu gibi açıkça çeşitlilik ve muhalefetin olduğu bu durumlarda yapılır. Toplumun tamamına hitap etmenin işlevi, hem anlaşmazlık gerçeğini hem de bira fabrikaları veya askeri-endüstriyel kompleks gibi belirli bir grubun özel çıkarlarını ilerletme girişimini gizlemektir. Ancak olgusal hatanın ve ahlaki zayıflığın yanı sıra başka bir sorun daha var. Anarşistler yalnızca diğerlerini özgür olmaya zorlamakla kalmıyor, aynı zamanda Devlet ve ona bağlı güç ilişkileri yok edilene kadar kimsenin özgür olamayacağını da iddia ediyorlar. Tam özgürlükten başka özgürlük yoktur ve bu nedenle özgür toplum ütopyası uzak geleceğe sağlam bir şekilde yerleştirilmiştir. Burada iki noktaya daha değinmek mümkündür. Birincisi, hiç kimse burada ve şimdi özgür olamayacağına göre, gelecek ütopyası, devrimden sonra özgürlüğü teşvik ettiği kabul edildiği sürece, günümüzdeki her türlü otoriter uygulamayı meşrulaştırıyor. Böylece anarşistler otoriter, ahlakçı olabilir, İkinci olarak, anarşistler açıkça otoriter olmasalar bile, kişinin kendi özgürlüğünden ziyade gelecek nesillerin özgürlüğü için çalışmak köleliğin, özgür olmamanın bir işareti gibi görünüyor. Her ne kadar burada kölelik kişinin çağdaşlarından ziyade doğmamış nesillere yönelik olsa da, yine de kendini inkar etme ve kendini hayal kırıklığına uğratmadır, özgür olmayan bir kişiliğin işaretleridir. Bu, ahiret gibi muhteşem bir dünyaya girme ümidiyle günahtan kaçınmaya teşvik eden, nefsi inkar eden Hıristiyanlarla aynı düzendedir. Anarşistlere göre özgürlük şu anda bulunacak bir şey değil, yalnızca gelecekte gerçekten gelecek bir şeydir. Yani şimdi ve burada özgür olamayacakları için gelecekteki ütopya umuduyla kendilerini köleleştiriyorlar. Belki de anarşistleri günümüzde otoriter ve ahlakçı olmaya iten şey, tam özgürlük ve otoriter güç ilişkilerinin olmadığı ütopik bir toplum olasılığı üzerindeki ısrardır; ancak gelecekte özgürlüğün destekçisi, ütopyacılıkta, binyılcılıkta ve anarşizmin sahte dayanışmacı toplumsal teorisinde kesinlikle karşı çıkacak çok şey bulabilir. ÖZGÜRLÜKÇÜ BİR POZİSYON. Özgürlük derken, özgürlükçülük derken özgür irade doktrinini kastetmiyorum. Ben bir deterministim ve tüm eylemlerimizin tamamen gerekli ve yeterli önceki koşullar tarafından belirlendiğine inanıyorum. Eğer doğa tamamen determinist olmasaydı, özgür iradenin alanı hiçbir zaman sınırlandırılamazdı, çünkü bu belirlenmemişti ve hiçbir bilim ya da bilgi mümkün olmayacaktı; bir gün olanlar bir daha gerçekleşmeyebilirdi ve kim bilir, Devletler özgürlüğü teşvik edebilirdi! Kendimizi anarşist ahlakçılıktan kurtarırsak, özgürlüğün gelecekteki bir toplum meselesi ve toplumsal ilişkilerde topyekun bir değişim meselesi olmadığını görebiliriz. Daha ziyade özgürlük, bütün toplumların değil, herhangi bir toplumdaki belirli alt grupların veya yaşam tarzlarının bir özelliğidir ve o zaman bile muhtemelen hiçbir kişi veya grup her zaman tamamen özgür değildir. Özgürlüğün destekçileri her zaman muhalefetle karşılaşacak, otoriterler tarafından her zaman karşı çıkacak ve dünyayı bir şekilde özgürlük için güvenli hale getirebileceğimize dair hiçbir yanılsama olmadan, belirsiz bir gelecek ütopyasında değil, burada ve şimdi özgürlük için savaşmak zorunda kalacaklar. Çünkü güvenlik, özgürlüğün değil, köleliğin bir işaretidir; tıpkı başkalarını özgür olmaya zorlamanın otoriter olması gibi. Özgürlükçü veya özgürlük aşığı, özgürlük ile otorite arasında sürekli bir çatışma olduğunun farkındadır. Ancak özgürlükçülüğün kendisinin hiçbir özel iddiası yoktur, özgürlük yolunun izlenmesi gerektiğine veya izlenmesi gerektiğine dair hiçbir ahlaki düşünceye sahip değildir. Liberteryenler özgürlükten yanadır ancak kendi çıkarlarının, otoritenin yardımıyla konumlarını güvence altına almak gibi güç ilişkilerinin sürdürülmesi veya geliştirilmesinde yattığını görenler, açıkça ve haklı olarak özgürlükçü değerleri reddedeceklerdir. Anarşistlerden farklı olarak özgürlükçü, gerçek çıkarlar, ortak çıkar ya da gelecekteki bir ütopya adına başkalarını kendisini desteklemeye zorlamaya çalışmaz. Özgürlüğü bütün bir topluma dayatmaya çalışmıyor. Aksine, özgürlükçü sonu olmayan bir anarşisttir; onun rolü, Max Nomad'ın dediği gibi, otoriteye karşı sürekli muhalefet rolüdür. özgürlüğün toplumsal bir devrimle veya başka herhangi bir yolla bir kez ve tamamen güvence altına alınabileceği yanılsamasına kapılmadan sürekli protesto. Özgürlüğünü burada ve şimdi sergiliyor ve benzer çıkarlara sahip başkaları da bu mücadelede ona yardımcı olabilir. Özgür faaliyetlere kendisinin veya doğmamış nesillerin çıkarları için değil, onları sevdiği için katılıyor. Özgür olmak, her türden nihailerin reddini içerir; her şeyin varoluşu için bağlı olduğu herhangi bir tek nihainin reddedilmesi, herhangi bir nihai gerçekliğin reddedilmesi. sıradan, gündelik varoluşun lehine, karmaşık tarihsel şeylerin aksine, sonuçta basit olan her şeyin reddedilmesi. Özgürlükçü gerçekçidir, deneycidir ve çoğulcudur; onun için olaylar yeterince iyidir. İnsanı özgür kılan da bu gerçek olabilir; özgürlüğün ayırt edici özelliği ahlakçılardan, yapılması gerekenler hakkındaki yanıltıcı düşüncelerden kurtulmaktır, böylece kişi bağımlı, itaatkar ve köle olmaz, kendini inkar etmez, sırf kendisine ne yapıldığına, otoriterlerin gerçek motivasyonlarının ne olduğuna ve kişinin kendi çıkarlarının ne olduğuna dair gerçekçi bir farkındalığa sahip olduğu için, kendisini manipüle edenlerin çıkarları konusunda kendini hayal kırıklığına uğratan ve kendini kandıran biridir. Eğer ahlakçılığın içini görmek özgürlüğün bir koşuluysa, o zaman hepimizin bu kültürde almış olduğu ahlakçı yetiştirme yoluyla içimize yerleşen yanılsamalara karşı, kendi içimizde özgürlük için mücadele etmemiz gerekecektir. O zaman kendi içimizde sürekli bir zihinsel mücadele olduğu gibi, dışarıdaki otoriterlere karşı da sürekli bir toplumsal mücadele vardır. Biz özgürlüğü nasıl tanımlarsak tanımlayalım, özgürlüğün aşığı, liberter, özgür olduğu sürece ahlakçılığa, ütopyacılığa, milenarianizme, anarşizmin hatalarına sığınmayacaktır. Daha ziyade şu anda özgürlük için savaşacak, hem patronlarına hem de kurtarıcılarına güvenmeyecek, otoriterliğe karşı bitmek bilmeyen bir mücadeleye hazır olacak, kendi çıkarları için özgür faaliyetlerde bulunacak, çünkü o özgürlükle ilgilenen türden bir insan. Kendisinin ya da gelecek nesillerin bunlardan elde edebilecekleri şeyler yüzünden değil; ve herkesin onunla aynı fikirde olması gerektiği yanılsamasına kapılmadan mümkün olduğunca nesnel ve gerçekçi kalmak."}
{"url": "https://futuristika.org/david-lynch-in-fotograf-ve-gravurleri-istanbul-da/", "text": "Güzel şeylerden hoşlanmayan, renkleri fazla gerçekçi bulan, insana özgü ve insandan ayrışan tüm tuhaflıkları, çürümüşlükleri, manevi ve maddi atıkları hayal dünyasına malzeme eden David Lynch, fotoğraf ve gravür alanındaki sıradışı çalışmalarıyla 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'da tüm sanatseverler için eşsiz bir buluşma olanağı sağlıyor. Galeri Artane, Mavi Kadife, Mullholland Çıkmazı, The Elephant Man gibi filmlerin ünlü yönetmeni David Lynch'i ağırlamaya hazırlanıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/de-hali/", "text": "Bekler. Uykulu gözlerinden bir fincan dikkat ödünç almaya niyetlenir gibi olur ancak gözlerinin bunu yapmaya hiç niyeti yoktur. Geçirdiği günün yüzüne bıraktıklarına bakmak için ayna önündedir. Bekler, ayna yüzeyinde yavaşça belirmesini yüzünün. Her zamankinden çok uzun süren bu bekleyiş onu tanıdık sorgulamalara yöneltir. Günü geçirir aklından. Kendisinin de henüz anlamlandıramadığı tuhaf bir sadakatle gözlerini açtığı sabahı; içinde olduğu güne ait olup, her nasılsa tüm diğer sabahları gibi olan sabahı düşünür ve kapı eşiğinin hemen ardında başlayan ezbere kalabalığını sokağın... El arabasıyla kapı kapı dolaşıp sözde memba suyu satan ihtiyarı, kırmızı kapaklı bidonlarını, köşedeki dilenciyi ve onu her görüşünde, düşünmeyi yasakladığı şeyleri kendine... Yalama olmuş duyarlıklarını, çocukları ve gözlerini kaçırışını sokak insanlarının çalıcı bakışlarından."}
{"url": "https://futuristika.org/de-te-fabula-narratur/", "text": "mis'al, bir dağ yamacında akıp giden yaşamın farkında, kendi yolunda yürüyen bir insandan mutlusu var mıdır? diyorsunuz, bir ermiş'ten kelimeler geliyor aklıma; benim için ilginç olan gözlerimi yalnız sana baktıkları zaman görmektir. ya da şairler mısra çalar'sana, biz ev've 7 kapılı geceye hazırlanırken ve sen bakarken şimdi yakından gözlerimin merkezi kahve keleri, ner'gi'zemi kokar hala elinin değdiği şehir, ler ve lar, daha bir seviyorum şimdi sokakların hayat ağrısı gemileri'ni diye inleyen şövalyelerle dolu hepsi. Uzanıyoruz ve film seyrediyoruz, uykuyla uyanıklık arası o yerde, yer de'niz kokusuyla ele'le, ruhumun çözülmüş tanrısal bil! celeri, arada dalıyoruz, düşlerim var benim kabuslarımız, re ve e ve me anlamlı bana, sana? araf'ın sisi hava'sız ın kirliliği idi, hey gidi, gitti! arada bi' şeyler tadıp yiyip içip sigaralar tüttürüyoruz, nasıl bir keyif! ehli? ki bazen neşeli bazen ciddi, kim sorsa odaları yetti. Belki bir başkasının dünyasında kaybolmaya, belki kırk yıllık hatıraları saymaya, kal sak mı? Mesela evrenin sonuna kadar uzanabiliriz oralarda, yine de batı uzak, doğu yakın, kuzeyi bilirim ben, güney ses'in'ten'za, manlar yön verir harflere yine yeni ama son yolculuklar, der zamane keşişleri, azaldıkça çoğalmak camda yansımasını görmek isteyenler için sanırım, örtündükçe soyunuyor dünyalar ve tüm sokakların beyaz kedileri, 3 göğe tapan boyalı kuşları ve afrika itleri ilgili izliyorlar şeyleri. Bir adam bir kadını, bir adamı bir kadın bekler olmuş, kalkıyoruz ve gidiyoruz, dizlerimizde yaralar aydınlığında kısa bir yürüyüş süresinde, gayet net gayret sade'ce, arada gülüşler, sohbetler, mevzular ve sonra, 7. kapıdan içeri adımını attığın an'da, nereden nereye, hafifçe bakıp bir görüntü daha yakalamak, ayışığında ipiltili kadınlar ve ala çalan kuşlar, gün'şeli adamlar ve gri sokak köpekleri, hep soruyorlar, inat için! kaç kişi olmuşuz altında? şemsiyemizi açmadan daha üzerimize yağan yağmurlarda. Hiç tanımadığım bir yoldan hep bildiğim bir yöne hızla giden bir arabanın içinde, dün aklım düştü yine siz'e, gülümsediğimizde yazılanlar dışında ve anlatılanlar içinde, masallar hemen unutulmaz çünkü, yazılamayacaklar anlatılamayacaklar olduğunu bilsek bile, kuleler sırça, gece tüm kovuklar terk edilmiş, melekler ayrı düşmüş gece'ligine, biri ay altında ağlamaklı diğerini üşütüyor, rüzgar vuruyor denizden deniz'den her ikisine de."}
{"url": "https://futuristika.org/degisim-donusum/", "text": "Haşim amca bunaltıcı rüyalardan uyandığı bir sabah yatağında kocaman bir böceğe sarılmış olarak buldu kendini. Bir süre önce rüyasında karşı köyden Hatun adlı kadını görmüştü, kucağındaki böceği onun bedeni sanarak ne olduğu belli olmayan böcekle bir süre sevişti. Kendine geldiğinde Bu ney lan böyle? Allahım sen benim aklımı koru! diyerek uyandı. Artık rüya görmüyordu. Bir süre yatakta kalıp böceği izledi, keskin gözlerle Haşim'e bakıyordu böcek. Göbek hizasında tek kanadını altına almış bir şekilde uzanıyordu. İki kocaman anteni ve sayısız küçük siyah ve kırmızı renkli noktaları vardı. Haşim, böceği çok benimsemişti, böcek de aynı şekilde ondan ayrılmak istemiyordu ve altı ayağıyla Haşim amcanın sırtını kavramıştı. Duvara asılı guguk kuşlu saat 6.45'i gösteriyordu. Yola çıkmam gerek dedi böceğine. Köy toptancısı olan Haşim amca sürekli olarak sınırdan kaçak mallar getirip geçimini sağlıyordu. Sokağa ilk çıktğında onu karşılayan Deli Hamza gözlerini büyüterek Haşime baktı. Sakin gözlerle Hamza'yı izleyen Haşim amca selamını vererek yanından geçti. Hamza'daki bu bakışları anlayamadı. Köy kahvesine girip bir çay söyledi kendine. Metoforik cümlelerin yarattığı muhteşem büst diyerek karşıladı Filozof Osman. Filozof Osman hakkında pek rivayet olan bir adamdır. Bunlardan birisi de; Zamanında pek çok Felsefe seminerlerine katılmış. Prag'da düzenlenen 'Hayat Zaten Bir Felsefe Değil Mi? seminerinde konuşmasını yaparken salonun içindeki sineğe gözü takılmış ve bütün düşüncelerinin alt üst olmasına dayanamayıp hayata küsmüş ve bu ufak köye selam vererek girmiş ve halkın gönlünde yer tutmuş. Off be Osman diyerek iç çekti Haşim amca. Off tabi Haşim deyip masasına oturdu Haşim'in. Böcekle uzun süre bakışan Osman anlamsız anlamsız şirinlikler yapıyordu böceğe. Bir süre daha oturduktan sonra sıkılıp evde televizyon izlemeye karar verdi. Böcek, Haşim amcanın vücüdunda adeta bir parça olmuş ve sevgisini sol alttan üçüncü ve sağdan ikinci bacaklarını oynatarak anlatıyordu. Haşim amca bu beden hareketini anlamış ve onu torunu gibi sevmeye başlamıştı. Haşim amcanın evi kendisini merak edenlerle dolup taşıyordu. Neredeyse bütün gününü etrafa Yavrum yapma dokunma şu böceğe diyerek geçiriyordu. Bir anda ayağa kalkarak Doğa bana bu yolla mesaj vermekte diyerek kükremenin artık bittiği ve ağzın yavaşca kapanarak sağa sola bakmasıyla etrafa bir sessizlik çöktü, insanlar yavaşca kalkmaya başladı kapıda fısıltılar vardı. Bizim Haşim kafayı yemiş bir diğeri Duydun mu kız, ne dedi o öyle? ve birçoğu bir sürü şeyler söylüyorlardı. Köy kahvesi artık bu olayı konuşuyordu. Herşey üzerinde bilgisi olan Filozof Osman ise bu konu hakkında konuşmuyor sadece konuşulanları dinliyerek gülüyordu.. O sarma sigara içiyor ama farkında değil diyerek konuya girdi Filozof Osman. Masadakiler ne konuştuklarını düşünürken sessizce masadan kalktı ve çay ocağının başına geçti. Köy yolunda Hatun'la tekrar karşılaştı Haşim amca, ne yapacağını bilemedi. Böceğin çıkardığı sesler iyice delirtmişti Haşim'i. Yanından geçerken bir türlü durup bir şey söyleyemedi ve Hatun gözden kaybolunca bir ağaç bulup altında biraz oturdu. Böcek sürekli ses çıkartıyordu ve artık beynine hükmedemeyen Haşim yarı baygın bir şekilde uzandı. Rüyasında köy meydanında böceğine kızgın demirler sokarken gördü kendini. Köy büyük bir sessizlikle onları izliyordu. Böcek herkesi delirtecek sesler çıkartıyor, çoçuklar teker teker meydanda kurulu büyük ateşin içine atlıyor ve bir anda böcek olarak çıkıyordu hepsi. Filozof bir köşeden gülerek elleriyle kafasını dövüyor ve bir yandanda Haşim'in üzerine doğru koşuyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/degisim-ve-donusume-onsoz/", "text": "Ofis olarak ki, ben ona dükkan demeyi tercih ediyorum, çünkü baktığımızda yayıncılık da esnaflıktır bir anlamda ve büyük yayınevleri başlarındaki iyi editörlerden çok, iyi esnaflar tarafından yönetilir. Bizim esnaflığımız biraz başarısız olduğundan yakında kepenkleri kaparız gibi geliyor bana, ama batan gemiyi terk eden fare olmamak için işten de ayrılamıyoruz. Ne maaş alıyoruz ne bir şey, boğaz tokluğuna buralarda çalışıyoruz. Geçen ay bastığımız Dante satmadı haliyle, biz de sermayeyi kediye yüklemiş esnaf misali ortalarda dolaşıyoruz. Kitaplar Allah'tan depoya gitti de orada duruyorlar, çünkü satar umuduyla kitapları benim odama istiflemişlerdi ve kapaklarda maliyeti düşürmek için kullanılan kötü selefon kokusundan burnumuzun direği kırıldı neredeyse. Kitabı bir insan alsa bile okuyamaz ki... Dante satmayınca klima alınmadı, ben de baktım olmayacak eskiden kalma alışkanlıkla evdeki vantilatörü tamir edip ofise getirmekte çareyi buldum. Yer yer rüzgarlı oluyor içerisi, kağıtlar filan dağılıyor gerçi ama idare ediyoruz, yapacak bir şey yok çünkü. Dante satmayınca yayıncımız yeni bir kitap arayışına girdi ve sekreterle yediği bir öğle yemeği rehavetini daha üzerinden atamadan odama gelip iki tane kitap attı masama. Doğal olarak bunlara önsöz yazmamı istedi. Sonunda tüm yakarışlarımı anlamış olacak ki kitapları ince olarak seçmişti. Dante'nin satmamasının en önemli nedenlerinden biri de, kimsenin o kadar kalın bir kitabı alıp okumayacağıydı ama dinletemedim ki ben kendimi. Dükkanın içininde bağır bağır bir hal oldum, dilimde tüy bitti ama sonuç itibariyle bu iki kitabın masama bırakılması, neticesinde, artık dediklerimin dinlenmeye başladığını gösteriyor. Yayıncının klimalı odasından çıkıp masama Kafka diye bir yazarın iki kitabını bırakması ilginç geldi bana. Daha önce arka arkaya iki kitap basan bir yayınevi olmadık hiç. Hatta ayda bir bastığımız kitapları bile doğru düzgün satamıyoruz. Böyle bir şey istediği için ben de kitapları alıp okumaya başladım. Kafka denen adam, ki sanırım epey tanınıyor, benim gözümden kaçmış, gerçekten ilginç bir yazar. Değişim ve Dönüşüm adlı iki kitabında da aynı şeyi anlatmış; yalnız biraz farklı kelimelerle, gerçi iki kitap arasındaki tıpa tıp aynı cümleler de yok değil. Örneğin iki kitap da başkarakterin bir böcek olarak uyanmasıyla başlıyor. Olacak şey değil bana göre, ama yine de meslek aşkıyla okuyoruz, ekmek parası ne yapacaksınız. İlk olarak yazarın aynı şeyi neden iki kitapta anlattığını anlamış değilim. Bana kalsa ben tek bir kitap yazar ve diğerinde başka şeyler anlatmaya çalışırdım. Zaten bunu fark ettiğim için yayıncımın yanına gittim. Kapıyı çalıp içeriye girdim ve sekter hanımla birlikte aynı koltukta, sekreter yayıncımızın kucağında olmak suretiyle oturuyorlardı. Beni görence irkildiler, açık görüşlü bir insan olduğum ve insanlar arasındaki samimiyete inandığım için ses çıkarmadım. Ama yayıncımın biraz topluca olan karısı bu durumda benimle aynı görüşleri paylaşmayabilirdi. Aile arasına girilmeyeceğinden dolayı ses çıkarmadım. Birbirine çok benzeyen iki ayrı kitap basmak yerine, bu ikisini bir arada basmayı önerdim, kabul etti. Aslına bakarsanız eliyle dışarı çıkmamı işaret eder gibi bir hareket yaptı, ben kabul ettiğini düşünüyorum bu yüzden. İtirazı olsa tartışır ve uzlaşmaya çalışırdık, sonuç itibariyle medeni insanlarız. Böyle bir durumda ben de oturup tek bir önsöz yazmaya karar verdim. Sanırım birbirine benzer kitaplar için de yapılabilecek en doğru şey buydu. Gregor Samsa'nın bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş bulmasıyla başlıyor hikaye. Buraya bir şey demiyorum, olmaz ama hadi oldu diyelim... Ondan sonra kendini böcek olarak bulan arkadaş durumdan şikayetçi de değil, sanki üç günde bir böcek olarak uyanıyormuş gibi davranıyor. İşe gideyim ben filan diyor... Bana çok inandırıcı gelmiyor bunlar, hatta inandırıcı olmadığı gibi bir insan böyle bir durumda neden iki tane kitap yazar arkadaşım."}
{"url": "https://futuristika.org/deli-gucuk-alacakaranlik-zamanlar/", "text": "Deli Gücük Anadolu masallarında ve söylencelerinde çoklukla yer alan bir kavram. Birçok farklı yörede, türkülerde, atasözlerinde ve deyişlerde ismi geçiyor. Kimi zaman bir mevsimi kimi zaman bir durumu anlatmak için kullanılıyor. Bu mitten esinlenerek yaratılmış Deli Gücük karakteri ise kargalarıyla birlikte dolaşan bir seyyah olarak tanımlanabilir. İnsanlardan uzak yaşamı, az konuşması, delici bakışları, görünümü ve hepsinden önemlisi konuşabilen yedi kargası onu korkutucu kılıyor. Osmanlı taşrasında, uzak dağ köylerinde bilinen ve konuşulan bir mit ve belki ondan bir tür öcü olarak söz edilebilir. Adalet beklenilen ama korkulan da biri: günahı olan korksun dense de hemen herkesi tedirgin ettiği aşikar. İnsanlardan ve yerleşim yerlerinden uzak, doğayla iç içe kuşlarla yatıp kalkması bu tedirgin edici varlığını pekiştiriyor. 2009 yılında yayımlanan Deli Gücük Osmanlı Taşrasından Dehşet ve Korku Hikayeleri'nin ardından Alacakaranlık Zamanlar Deli Gücük mitini kaldığı yerden devam ettiriyor. Yine otuza yakın yazar ve çizerlerin ortak çalışmalarından oluşan bir antoloji biçiminde hazırlanan Alacakarlık Zamanlar'da okuyucuya doyurucu bir cilt dolusu, irkiltici yeni anlatılar sunuyor. Bu kez de çizgi romanlar ve öyküler, macera ve korku türleri arasında gidip geliyor. Bu kitapta da Deli Gücük, zalimler, uğursuzlar, tekinsizler ve tarihi şahsiyetlerin yanında yürüyor; kimi zaman onlarla ekmeğini paylaşıyor, kimi zaman mermisini. Kimi zaman da adaletini... Deri yüzen katiller, keskin nişancılar, Helenistik ormanlarda Yunan askerleri, ecinnilerin büyük anası, loğusaların musallatı, cüzzamlılar, Nasrettin Hoca, Don Kişot, konuşan köpekler... ve daha başka karakterler Deli Gücük'ün eskimiş çarıkları ile yürüdüğü Osmanlı taşrasında, hasım ya da müttefik olarak karşısına çıkıyor. 232 sayfalık çizgi roman kitabında 16 çizgi roman, ilüstrasyonlarla zenginleştirilmiş 3 öykü bulunuyor. Kitapta Aziz Tuna C., Murat Başekim, Özgür Kurtuluş, Emre Kuzuoğlu, Ömer Bahri Gördebak ve Can Dağ yazar olarak katılıyor. Coşkun Kuzgun, Uğur Bülent Sertçelik, Çağrı Coşkun, Murat Gürdal Akkoç, Ozan Küçükusta, Selçuk Ören, Ethem Onur Bilgiç, Murat Başol, Varol Gökdamar, Emre Yüce çizgi roman sayfalarıyla; Mert Yavaşça, Koray Kuranel, Elif Varol Ergen, Zeynep Özatalay, Melike Acar, Yıldıray Çınar, Fatih Okta, M. K. Perker ve Kenan Yarar ilüstrasyonlarıyla yer alıyor. Kitabın sonunda Can T. Yalçınkaya'nın korku çizgi romanları üzerine bir yazısı da bulunuyor. Ray Bradbury'nin değişmez meselesidir Bilginin Kaybı. Gelivermiş bir gelecekte veya mahşeri bir atom savaşının ertesinde, viranların arasında, eski dünyanın yitik bir değerini bulur çocuklar ya da kaşifler; bu bazen orijinal Mona Lisa'nın paçavrası kalmış buruk tebessümü, bazen de bireysel mobil robot öğretmenlerden çok evvel kullanılmış, kitap denilen eski ve antika bir icattır. 2010 yılından baktığımızda Bradbury'nin kehanetlerinin çok da ıskalamadığını söyleyebiliriz ne yazık ki. Bir şeyler unutuluyor; bir şeyler zamanın heyelanına kapılıp altımızdan kayıyor. Yirmi birinci yüzyıla, o eski sağlıklı haliyle sağ çıkması şüpheli şeylerden biri de çizgi roman gerçekten de. Bu aralar her yerde beliren Edebiyat Uyarlamalarına bakacak olursak manzara başka tabii. O zaman ortalık çizgi romandan geçilmiyor bile denebilir. Ama zaten marketlerde satılan o alüminyum tadındaki kırmızımsı mat şeylere de domates deniyor bugünlerde. Bit pazarına nur yağa dursun, bir grup yaratıcı kendi pazarlarında kendi meyvelerini satmak üzere Deli Gücük isminde bir karakter yaratmış ve 2009 baharında bu ürünü özenli bir kitap ile tomurcuklandırmışlardı. Yabancı kökenli kuzenlerine kıyasla çok daha üstün illüstrasyonlara sahip olmanın yanı sıra Deli Gücük: Osmanlı Taşrasından Korku ve Dehşet Hikayeleri adlı bu çizgi-roman / kısa öykü antolojisi okuyucunun dikkatini, konu olarak seçtiği malzeme ve otantik diyalogları ile de çekti. Uzun zamandan beri ilk kez bir macera kahramanı Lanet olsun!, Kahretsin! gibi nidalar sarf etmiyor; bir Orta doğu ülkesinin çöllerinde pahalı savaş makinelerinin ve fiyakalı teçhizatların, hasımlara gözdağı dolu, fetiş boy gösterisine alet olmuyordu. Holivud ve Batı macera geleneği eşkıyaların eline düşmüştü. Deli Gücük'ün öyküleri de bir Orta doğu ülkesinin çölünde geçiyordu aslında. Ama bu kez egzotik bir dekor değildi; fiyakalı kahramanın yumruğuna ilginç bir arka plan sağlamak üzere bulunmuyordu bu ülke. Doğru diyalog, konu malzemesi ve desen birleşince okuyucu Osmanlı Taşrası denilen o uzak ve ürkütücü iklimin tüm kokularını soluyuverdi; dağların reyhanlı rüzgarını, kasabaların nargileli ıhlamurunu, barutun kekremsi güherçilesini, dolgun yosmaların korselerinden tüten taze lavantayı, bir kaya dibinde oluk oluk kanayan eşkıya etinin tütünlü terini; köylerin, ışıksız ahırların talaşlı tozunu burnunun direğinde duydu okuyucu. Osmanlı Taşrası, toprağını ve çakılını kitabın sayfalarından okuyucunun pabucunun içine boca etti neredeyse. Ve okuyucu, iyi bir çizgi romanın yüksek bir Amerikan gökdeleninin tepesinden yumruklaşmaktan ibaret olmadığını da gördü galiba. . . Aradan bir yıl geçti, şimdi başka bir baharda Deli Gücük yine meyve verdi. Bu kez albümün adı Deli Gücük: Alacakaranlık Zamanlar. Mekan yine Osmanlı taşrası, aktörler ise yine zalimler, uğursuzlar, mahluklar ve mazlumlar. Ve Rumeli'den İran sınırına kadar herkesin fısıltısının bir köşesinde gizlenen Deli Gücük. Bir masal kırk ilde nasıl kırk biçime bürünürse, Deli Gücük de o kadar değişken. Bir çizgi roman kahramanı olarak oldukça aykırı. Belirli bir orijini veya sıkıştığı zaman başvurduğu, tanımlı bir güç seti yok. Çapulcularla çatışırken tüfek de kullanabilir, bir ademoğluna ait olamayacak kadar hızlı çiğneyip öğüten bir çene de. . . Bir başka erdemi ise, yaratıcıların kendilerini taklit edip, kolaya kaçarak, basitçe Deli Gücük II yapmaktan kaçınıp, bu kez daha ilerlemeci bir yol seçmeleri. Deli Gücük'ün öykülerinin kimyasındaki hassas formül duruyor hala elbette. İsteyen buna Metafiction Anadolu Westerni, Post-modern Eşkıya Edebiyatı, isteyen Osmanlı Gotiği diyebilir. Ama belli ki yaratıcılar, Deli Gücük'ün mevcut kırk tanımı ile yetinmek istememiş ve Yedi Kargalı Tekinsiz Kahramanlarını yeni öykülere, önceden görmediğimiz karakterlerin yanına taşımış. Gücük'ün kırk birinci öyküsünü anlatıp, kırk birinci suretini göstermek istemiş. Öncelikle, epik diyebileceğimiz bir uzunlukta, çizgi roman ile kısa hikayenin iç içe geçtiği, üç perdelik bir dev macera ile başlıyor bu yeni cilt. Deli Gücük birbirinden tuhaf düşmanlarla, garabetler ve masal haramileri ile savaşırken bir yandan da kendini, zorbalara karşı savunduğu insanların bürünüverdiği başka zorbalıkların ortasında buluyor. Kolay cevaplar yok Deli Gücük için bu kez. Masalsı hayatının ve Anadolu'ya adalet dağıtan hortlak kahraman zanaatının bu evresinde kendini daha çok sorguluyor. Deli Gücük, ete kemiğe bürünmüş anti-tezi ile yüzleşiyor hatta. Deri yüzen katiller, keskin nişancılar, Helenistik ormanlarda Yunan askerleri, ecinnilerin büyük anası, loğusaların musallatı, cüzamlılar, Nasrettin Hoca, Don Kişot, konuşan köpekler ve daha başka karakterler Deli Gücük'ün eskimiş çarıkları ile yürüdüğü Osmanlı taşrasında, hasım ya da müttefik olarak karşısına çıkıyor. Dostların dermanları Gücük'ün işine yarayacak mı, orası meçhul. Zira bu kez cendere daha bir amansız, kahramanımız için. Salt tüketici olmanın zahmetsiz yolu yerine malum nice güçlüğü göze alarak, bir değil ikinci kez kendi özgün öykülerini anlatma 'deliliği'ni gösteren Deli Gücük yaratıcılarının bu yaptığı, küçümsenmemesi ve desteklenmesi gereken bir cesaret eylemi. Öyle ki, aşırı iyimser bir genelleme ile, Yeni Türk Sinemasının öne çıktığı şu günlerde belki de Yeni Türk Çizgi-romanının doğuşunu müjdeleyen bir manifesto olacak Deli Gücük ve onun Osmanlı Taşrasından Korku ve Dehşet Hikayeleri."}
{"url": "https://futuristika.org/deli-gucuk/", "text": "Memleket kokan adalet. Huzursuz seyyah, kargalarla konuşan adam. Deli Gücük Anadolu masallarında ve söylencelerinde çoklukla yer alan bir kavram. Birçok farklı yörede, türkülerde, atasözlerinde ve deyişlerde ismi geçiyor. Kimi zaman bir mevsimi kimi zaman bir durumu anlatmak için kullanılıyor. Bu mitten esinlenerek yaratılmış Deli Gücük karakteri ise kargalarıyla birlikte dolaşan bir seyyah olarak tanımlanabilir. İnsanlardan uzak yaşamı, az konuşması, delici bakışları, görünümü ve hepsinden önemlisi konuşabilen yedi kargası onu korkutucu kılıyor. Osmanlı taşrasında, uzak dağ köylerinde bilinen ve konuşulan bir mit ve belki ondan bir tür öcü olarak söz edilebilir. Adalet beklenilen ama korkulan da biri: günahı olan korksun dense de hemen herkesi tedirgin ettiği aşikar. İnsanlardan ve yerleşim yerlerinden uzak, doğayla iç içe kuşlarla yatıp kalkması bu tedirgin edici varlığını pekiştiriyor. Onu hep yürürken görüyoruz, bir bayırı tırmanıyor veya sarp tepelerden iniyor. Bir köylünün dediği gibi nerde karga kuzgun toplaşmışsa biliriz ki Deli Gücük oradadır. Köye uğramıyor, köyde kalmıyor, yürürken tepesinde dolanan ve ürkütücü sesler çıkaran kargalarıyla birlikte köyden geçip gidiyor. O geçerken köy sessizleşiyor, köylüler siniyor ve geçip gitmesini korkarak izliyorlar. Kimi hikayelerde hemen her şey onun dışında gelişip sonuçlanıyor. Silahlar patlıyor, türlü acımasızlıklar ve ölümler yaşanıyor. İnsanlar hiç görmedikleri ya da bilmedikleri ama mutlaka korktukları Deli Gücük hikayesi anlatıyorlar birbirlerine. Deli Gücük, Osmanlı taşrasında bir mit ve mesel olarak seyahatini sürdürüyor... Sığınılacak ve korkulacak bir adalet meleği gibi durmaksızın yoluna devam ediyor. Türkiye'de çizgi roman yayınlamak uzun zamandır çok külfetli, yerli çizgi roman üretmek ve bunu yayınlamak ise çok ama çok daha fazla külfetli elbette. Elinizdeki albümün yapım serüveninin aralıklarla da olsa yaklaşık iki yıl sürmesinin nedeni kaçınılmaz olarak bu güçlüğe dayanıyor. Buna kolektif uyumun pek gösterilemediği topraklarda yaşıyor olmamızı da ekleyebilirsiniz. Deli Gücük, Osmanlı Taşrasından Dehşet Hikayeleri albümü sadece bu yönüyle bile, özverili bir avuç insanın ortak çalışması olması nedeniyle ileride de hatırlanmayı hak ediyor. Deli Gücük'ün ilk hikayesi, 2007 yılında yapmayı tasarladığımız bir korku çizgi romanları albümü için hazırlandı. Farklı yazar ve çizerler tarafından hazırlanan kısa hikayelerden oluşan bir çalışma hedefliyorduk. Deli Gücük de albümde yer alacak hikayelerden biri olacaktı. İstediğimiz ölçüde bir nitelik tutturamadığımız için o albümden vazgeçtik ama kısmetmiş, o sıralarda çıkmaya başlayan Tam Macera çizgi roman dergisinde Deli Gücük'ü ayrı bir seri olarak kullanmaya karar verdik. Aslına bakılırsa başlangıçta Coşkun Kuzgun'un fumetti çizgilerine uyabileceğini düşündüğümüz Aziz Tuna'nın bir hikayesini seçmiştik, sonra ikili seriyi devam ettirdiler. Dergi kapandı ama albüm konusunda bir fikri takip yaptık. Kuzgun ve Tuna'dan başka yazarlar ve çizer arkadaşlar çalışmaya katıldılar, destek verdiler. İlginç bir not düşebilirim: Pek çok çizer ve yazar birbirleriyle hiç karşılaşmadılar, mektuplaşarak ortaya çıkarttılar hikayelerini. Deli Gücük, Osmanlı Taşrasından Dehşet Hikayeleri albümünün önemli bir ilk olma özelliği var. Bu albümle birlikte Türkiye'de ilk kez farklı yazar ve çizerlerin çalışmalarıyla katkıda bulunduğu aynı kahramanın serüvenlerinden oluşan bir çizgi roman kitabı yayınlanıyor. Deli Gücük, on iki yazar ve çizerin ortak çalışmasından oluşuyor. Çizgi romanın endüstri olduğu ülkelerde, özellikle Amerikan ekolünde karşılaştığımız bu uygulamaya bizde pek başvurulmuş değildir. Çizerlerimiz birkaç başarılı istisna dışında genellikle yalnızdırlar, tek başlarına yazıp çizerler. Bu kez öyle olmadı, bir tiplemeyi farklı yazar ve çizerler farklı estetik kaygılarla yorumladılar. Elbette bu türden farklı yorumlar okuru etkiler, kıyaslamalar yapmasına neden olur, kişisel beğenilerine uygun düşenleri önemser, bir diğerine daha soğuk bakar. Türkiye gibi çizgi roman üretiminin belli bir türe yoğunlaştığı, onun dışında kalan her çalışmanın marjinal sayıldığı ülkelerde bu değerlendirmelerin, özellikle niteliğe ilişkin kıyaslamaların daha soğukkanlı yapılmasından yanayım. Her şeyden önce üretim yapılabilecek bir mecra bulabilmek, devamlılık sağlayabilmek, varolabilmek bana daha önemli geliyor. İnsanlar, ancak ve ancak üreterek kendilerini geliştirebilirler. Çabuk unutuyoruz bunu... Üstelik çok da çıkmıyor ama bu ve benzeri albümlerin iştah açıcı olmasını, herkesi yeni şeyler üretmeye teşvik etmesini dilemeliyiz. Rivayet odur ki kendisi miladi '75'de Bitinya'da bu aleme zuhur etmiştir. Meraklısı o güzide kenti bugün Bursa olarak bilir. Kendisi nikahlıdır ve iki adet harikulade mahdumesi vardır. Bu zat, Anadolu Darülfünunu Minyatürlere Vücut Buldurma ve Nefes Verme Zanaatı İlmini ezber etmiş, miladi '96 senesinde mütehassıs olmuştur. Nicedir, gavurun reklam dediği ifşa-ül mamül erbablığı içinde istoribord, ill'üs-tirasyon, film-ül hat zanaatiyle iştigal etmektedir. Bu hanım kişi, miladi '78 yılında Kostantiniyye'de dünyaya gelmişlerdir. İlk mektebi Bahariye'de, devamını ise Kadıköy Hatunlar Mektebinde tamam eyledi. '96-03 seneleri arasında Şehr-ül Kadim Anadolu Dar'ülfünunu Latif Zanaatlar Mektebinde Tasarum-ül Grafük İhtisası yaptı. Bahis konusu devirde ilk şahsi nakış teşhirini sergüledü. İlk mütehassıs resimli menkıbesi Atom mecmuasında neşredildi. Leman ve L-Manyak mecmualarında resimli öyküler ve karikatür derler keyifli minyatürler nakşetti. '09 senesinde Image Comics namlı gavur basımevince neşredilen Outlaw Territory külliyatında Craftmanship adlı öyküsüyle yer aldı. Acar, halen Şehr-i İstanbul'da yaşamakta, çizgi roman ve sanat meşgalelerine ziyadesiyle devam etmektedir. Miladi '77 Angara'da doğmuştur. Orta Şark Teknik Dar'ülFünunu Muhendisun Mihanikiyet kısmında makinaların muhendisliğini etüt etmiştir, Hacettepe mektebinde Grafik ilmi hat ve tezhib sanatı hususunda yüksek ihtisas yapmıştır. Tedrisat yazılımları ve mult'i-medi'a alanını meslek edindi. Velet kitapları, ders kitapları resmetti. Bir bahriye firmasında muhendis olarak çalışırken aylık neşredilen Tam Macera Mecmuası'nda Meşhur Hafiyeler'i nakşetti. An itibariyle hususi bir şirkedin idari kademesinde meslek erbablığı yapmakta ve Deli Gücük'ü nakşetmeyi sevmektedir. Başekimler'den Murad namlı bu madrabaz, miladi '75'te Angara'da doğmuş. Hacet-ül Tepe mektebinde İngiliz'in dilini, edebiyetini belleyip ardından mütercimlik yapmış. İngilizlerin meşhur padişahı Sultan Artur ile ilgili bir tercümesi, Japon'un Karagöz oyunu Anim'e ile ilgili bir tefsiri var imiş. Namlı gavur katip Çelebi İstefan King'in Zifir Kule menkıbesini mübarek Lisan-ı Osmani'ye çevirmişmiş. Bir ara edebi neşriyatlarda dört-beş mesel neşrettirmeyi becermiş. Sonraları aylık Tam Macera mecmuasında Cinlerin Han'ı ile ilgili muhayyile ürünü birkaç rivayet nakletmiş. Şimdilerde ise muallim olarak kazanırmış ekmeğini. Lakin er ya da geç katipliğe dönmek niyetinde imiş bu kendini bilmez zındık. Rızık kavgasına ekseri meslekle iştigal etti, halen de eder. Tam Macera mecmuası itibarıyle nakşedilmiş roman hikayeleri anlatmaya başladı, delikanlılık hülyalarını tezahür ettirdiğinden olacak, pek bahtiyar. Ege'de ikamet eder, ilüstrasyon yaparak ekmeğini kazanır. Çizgi roman üreterek geçirebileceği bir hayatı hayal ediyor. Beynelmilel Münasebetler ilmini etüt etti, Gazi ve Ankara Dar'ülfünunlarında Muharrirlik yüksek ihtisası ve doktorası yaptı. Resimli roman ve mizaha dair tefsirleriyle nam saldı. Tarih-ül Hars ile ilgili tetkikler yapıyor. An itibariyle İletişim Neşriyatevi'nde mütehassıs neşriyatçı olarak vazife yapıyor. Divanı: Türkiye'de Çizgi Roman (İletişim Yayınları, 1996/2002), Markopaşa, Bir Mizah ve Muhalefet Efsanesi (İletişim Yayınları, 2001), Çizgili Hayat Kılavuzu (der. İletişim Yayınları, 2002), Karaoğlan, Erotik ve Milliyetçi Bir İkon (Oğlak-Maceraperest, 2003), Çizgili Kenar Notları (der, İletişim Yayınları, 2007), Cumhuriyetin Büluğ Çağı (İletişim Yayınları, 2008). Miladi '75 senesinde meşhur gavur yiğidi Herkül'ün memleketi Herakleion nam-ı diğer Ereğli'de doğdu. İlk mektebi Muğla, Kastamonu, Sivas; Orta mektebi Erzurum ve Angara'da okudu. Orta Şark Teknik Mektebi'nde İlm-ül Siyaset belledi. Veledlere hitab edecek tedrisat ve şenlik-şadımanlık mamulleri imal eden şirketlerde vazifelerde bulundu. Bodur metrajlı seyirlik temaşa çekti, sıbyanlara masal risaleleri yazdı. '04'de Tam Macera mecmuasını neşretme teşebbüsüyle nakışlı roman serüvenine atıldı. Şol zat, bir yandan revactaki kültüre dair tefsirler kaleme alıyor, bir yandan da senaryolar, hikayeler, romanlar. Hanidir Kamra'da neşrıyatçılık ve katiplik yapıyor. '77'de Angara'da doğdu. Kadim Kent Anadolu Dar'ülfünun'unda Zarif Zanaatlar Mektebi Nakışlara Nefes Vermek Suretiyle Anim'e Etmek İlmi mezunu. Nicedir veledlere, sıbyanlara hitab eden ill'ü-strasyonlar, oyunlar ve nakşedilmiş temaşalar hazır etti. '04'te yoldaşının Destur, hele bir nakkaşlı roman mecmuası neşredek bre, Tam Macera olur, he mi? lakırdısını zikretmesiyle ömrü tebdil oldu. O gün bu gündür çifte ömür sürmekte. Tan vaktinden, fasıl fasıl akşam çökene değin gene veled mecmualarına nakış roman, kitab desenlemeleri ve çizg-ül filmler hazırlayıp, vakit gece oldu muydu tahayyülleri istikametinde çizgi roman nakşediyor. Ola ki eceli gelince, meftunu olduğu zanaatinin içine gömülmek niyetlisi. '79'da Zonguldak Ereğlisinde doğdu. İzmir 9 Eylül Darülfünununda Maliye etüd etti. Lakin gönlünü nakşa kaptırdı. Mizah Mecmualarında karikatürleri neşredildi. Tam Macera nakış roman dergisinde resmeyledü. Bundan gayrı Angara'da Kamra Neşriyatçılık'ta vazife yapıyor. Nikahlı, mesut, baht oyunlarından mecidiye-mangır peydahlanmasını ümit ediyor. '76'da vücut buldu. İzmir Latif Zanaatlar Anadolu İdadi'si ve Bilkent Grafük-ül Tasarum ilmini etüd etti. Hattatlık, nakkaşlıkla iştigal ediyor. Tefsirler yapıyor. Halihazırda İzmir 9 Eylül Dar'ülfünununda Grafük Bölümünde tetkik vazifelisi makamında. Külliyatını bilumum teşhirlerde zanaat-meftunları ile müşerref ediyor. İki yıl kadar önce korku temalı bir çizgi roman kitabı yapmaya karar vermiştik. Deli Gücük de o kitap için yazılan bir senaryoydu. Kitaba çizgileriyle katkıda bulunmak isteyen Coşkun Kuzgun'un tarzına uygun olduğunu düşünerek kendisine senaryoyu verdik. İlk çalışma bu şekilde ortaya çıktı. Fikir olarak yerel nitelikleri olan Anadolu masallarından beslenen bir tipleme ve hikaye arıyorduk. Sonuçta Deli Gücük ismi bir masaldan alınmadır, ilk hikaye de bir başka masaldan esinlenilmiştir. Görsel olarak Rasputin veya Sakallı Celal türü biri örnek alındı diyebilirim, birlikte dolaştığı yedi karga özgün bir yorum. Biliyorsunuz gerek yedi rakamı ile ilgili gerekse kargalara dair din mitolojisinde, dolayısıyla korku ve fantastik edebiyatında epeyce gönderme vardır. Bunları kullandığımızı söyleyebilirim. Hemen herkesin kolaylıkla görebileceği gibi korku ve fantastik edebiyatın pek çok kaynağından beslendiğini söyleyebilirim. Farklı yazar ve çizerler ayrı ayrı yorumlar yaptıkları için bu kaynaklara hem yaklaşıldı hem de kimi hikayelerde uzaklaşıldığı oldu. Aziz Tuna'nın kimi hikayeleri korkudan çok entrika temelli aksiyon hikayeleridir. Murat ve Özgür'ün senaryoları ise korku türüne daha yakın işler oldular. Bir kitap yapma fikri hep vardı. Çizgi romanla üretici olarak uğraşmak isteyenler Türkiye'de çok yalnızlar. Bir araya gelmek, ortak çalışma yapmak ve bu çalışmaları yayına dönüştürmek konusunda bir çaba göstermek istiyordum. Deli Gücük'te bir birikim oluşturmuştuk. Yeni hikayeler ve isimlerle bu birikimi çoğalttık. Editör olarak yaptığım hikayeleri belirlemek, içeriği, üreticiler arası iletişimi sağlamak oldu. Her şeyden önce bu çokluğun pratik bir nedeni var. Daha hızlı üretiyorsunuz. Emek ve enerji katılımcılar arasında paylaşılmış oluyor, amacınıza daha kolay ulaşıyorsunuz. Temel çıkış noktamız Deli Gücük'ü bir kahramandan çok mit olarak düşünmekti. Kimi hikayeler hem Deli Gücük dışında gelişiyor hem de birbirine uymayan Deli Gücük hikayeleri var. İnsanların kahraman ve öcü yaratmaya ihtiyaç duyduklarını biliyoruz. Zamana ve mekana göre o kahramanı veya öcüyü uyarlabiliyorlar. Üstelik bilirsiniz, mevsimler dahi insanları değiştirir, sahil kenarlarında yaşayanlar daha sakindirler vs. Hikayenin içerdiği vahamete ya da şiddete göre farklı Deli Gücük yüzleriyle karşılaştık. Kaldı ki farklı kişilerin yorumları olduğunu da unutmayalım. Aslına bakarsanız bu biraz da çizgi romana nasıl baktığımız meselesiyle ilgili. Hikayeler de yazarak kitaba edebi tat ve farklı bir derinlik katmak istedik. Üstelik bu denenmiş bir şey de değildi. Bu da teşvik edici oldu, yazarlara ayrı bir motivasyon getirdi. Popüler olmak güzeldir, hemen herkes aklının bir köşesinde bunu isteyebilir ama sadece bunu düşünerek üretemezsiniz. Türkiye'de çizgi romanın durumu ortada. Hayat da çok kısa, insanlar sevdiği ve arzu ettiği düşlerini gerçekleştirmeli bence. Üreticiler hem çok yalnızlar hem de bir amaca yoğunlaşmak her zaman mümkün olmuyor. Kişisel olarak yapabilirsem her yıl benzer nitelikte bir çizgi roman kitabı için editör olarak çalışmak istiyorum. Hemen hepimiz bunu istiyoruz zaten. Bize yeni katılacak arkadaşlar da olacaktır. Çizgi roman kitaplarına mutlaka devam edeceğiz. Bu kitap bizi mutlu etti, devam etmek için bu her şeyden daha önemli bir kıstas. Kamra Yayıncılık, kamu kurumlarının ve özel kuruluşların, görsel ve yazılı içerik ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik çözümler geliştiren bir butik yayıncılık ve tasarım şirketidir. 2006 yılının Ocak ayında kurulan yayın ve tasarımevi, bugüne kadar merkezleri Ankara, İstanbul, Budapeşte, Munih, New York gibi Türkiye ve Dünya'nın çeşitli kentlerinde bulunan 50'ye yakın şirket ve kurumla işbirlikleri ve projeler geliştirmiştir. Bu projeler çerçevesinde basılı yayınlara ve elektronik medyaya yönelik içerik, grafik, illüstrasyon, clipart, karikatür, vinyet, 2 ve 3 boyutlu karakter tasarımları, çizgi roman, animasyonlar vb. görsel malzeme üretmektedir. 2007 yılında kendi bünyesinde Tam Macera adlı aylık çizgi roman dergisi yayınlan Kamra, aynı yıl Setne ve Taş Tanrılar adında yine yerli bir çizgi roman yayınlamış. 2009 yılında da Deli Gücük Osmanlı Taşrasından Dehşet ve Korku Hikayeleri adlı çizgi roman kitabı ile yerli çizgi romana verdiği desteği sürdürmektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/delibas-kalmadi-diye-biliyordum-ben/", "text": "Çocukken pul koleksiyonum vardı benim, öyle çok anlamazdım ama adettendir diye biriktirirdim. Ergen olunca kızlara gösterirsin derlerdi ama şu yaşıma geldim kimseye pul koleksiyonumu göstermedim. Sonra bir ara ayran kutusu koleksiyonu yapmaya başladım, başta sevgilim sonra da ev arkadaşlarım itiraz etti. Malum, üniversite okuyorduk insanlar daha gerçekçi şeyler bekliyordu benden. Bazı koleksiyon meraklarım da olmadı değil ama hiçbir zaman Koleksiyoncu/The Collector filmindeki delibaş gibi insan koleksiyonu yapmak aklıma gelmedi. İyi ki gelmemiş de bu yaşa gelebilmişim. Ama tabii her koleksiyoncu gibi seçmece yapıyor bu işi. Eve giriyor, sonra bakıyor evde alınacak bir kişi var. Diğerlerini başta bubi tuzakları olmakla birlikte artık eline neyi geçirirse onunla hakkın rahmetine kavuşturuyor. Ama bu öldürme kısmı da öyle sıradan değil. Adam koleksiyonuna değer görmediği parçaları başkasının da işine yaramasın diye yavaş ve itinalı bir şekilde imha ediyor. Arkin adında bir tesisatçı borçları yüzünden evi soymak için aileyi ziyaret ediyor, o eve giriyor arkasından da delibaş dalıyor. Yani evde bir aile, bir hırsız, bir de delibaş var. Kimsenin kimseden haberi yok."}
{"url": "https://futuristika.org/delilige-ovgu-cimenli-tumsek-ve-kutsal-sanat/", "text": "Koca Adorno yattığı yerden gelip Bre kafirler... demese bile Sahteciliğin çekiciliğine kapılmış bunlar. der ve çekilirdi geldiği yere. Erasmus, deliliğe yolladığı övgüleri Gözleri av gibi vahşi bir oyundan başkasını göremeyenler de aynı kategori içinde yer alırlar. der ve topu taca atar giderdi. Theodor W. Adorno (1903-1969) ile Desiderius Erasmus(1465-1536), aralarında yaklaşık 500 yıl yaş farkı olmasına rağmen hala gençliklerini yaşayan yaşıtlarmış gibi görülmeli. Yaşadıkları dünyaya eleştirel yaklaşan her iki düşünürün söyledikleri ile toplumsal aforizmalar arasındaki uçuruma, aklını kullanmayı becerebilen hiç kimse düşmeyi istemez. Erasmus'un 1500'lerin hemen başında deliliğe olan övgülerini kaleme alması ile Adorno'nun 1900'lerin ikinci yarısında deliliğe sövmesi arasındaki ironiyi baş tacı yaptığınızda, sahte krallıklar cennetine tebessüm edebilirsiniz ancak. Deliliğe Övgü'den Çimenli Tümsek'e uzanan bu dil festivaline katılabilmek için, sanat sizi kutsasın demeyi isterdim. Ancak ve zaten 'kutsal sanat' bu iki dahinin hınzırca yaklaşımları arasından sınırsız bir arsızlık ve özgüvenle ruhumuza yerleşmeye çalışıyor. Varın siz tarifleyin şimdi dipteki kaba gücü."}
{"url": "https://futuristika.org/delillo-ve-sisedeki-cini/", "text": "Beyaz Gürültü ve Libra'da Amerikan toplumsallığının kılgısal ve güncel açmazlarıyla yüzleşen DeLillo, Beden Sanatçısı'nda bireyin bu anafordaki yalnızlığını gem vurulmaz, bağını koparmış bir düşüş ritmiyle adeta tartımlıyor. Duras'ın, bedensel ve ruhsal anlamda tüm dış etkilere açık olmakla koruduğu bir benlik bütünlüğünü karmaşık, kapalı ve steril bir yaşam alanının içsel ve kesintisiz tükenişiyle katmanlandırıyor sanki. Zamanın akışını cisimleştiren, ete kemiğe büründüren bir sürenin ve/veya süredurumun kesinliğini arayışında, Bergson'un olgusal bir kavrayış bilinciyle mekanın akış dinamiklerine ve benliğin oluş çevrimine bağladığı bir zaman kavramına yaklaşıyor. Zaman, olanaklı varoluş biçimlerinden biri olarak, bütün tanım ölçütlerinden ve belliliğinden sıyrılarak seyrelmiş bir yüzey bilgisine dönüşüyor. Temelde, iki kitap arasındaki yazı egzersizleri gibi görünen bu küçük ama ustalıkla sıkıştırılmış felsefi metafor, DeLillo'nun kendi roman ve anlatı evrenine de şirk koştuğu bir alıştırmanın tüm zenginliğini içeriyor. Amerikan romanının son çeyrek yüzyılda kolektif bellek yitimi, otomatize olmuş gündelik yaşamın hızı ve ataleti, kapalı ve hermetik grup dinamikleri üzerinden kanonlaştırılmış genel yapısının çok ötesinde metinler olarak kabul gördü. Beyaz Gürültü ve Libra, yayımlandıkları tarihten bu yana, Amerikan romanının son çeyrek yüzyılda kolektif bellek yitimi, otomatize olmuş gündelik yaşamın hızı ve ataleti, kapalı ve hermetik grup dinamikleri üzerinden kanonlaştırılmış genel yapısının çok ötesinde metinler olarak kabul gördü. Beden Sanatçısı ise, DeLillo romanının öncelikli bağlantı noktaları üzerine kurulmuş olmakla birlikte, bilhassa zaman, zamanın akışı, mekansal bellek, zamanın akışını maddeleştiren geçiş noktaları gibi felsefi değinileri de içine alıyor. Roman kişilerinden Hartke'nin bedenini testere gibi dileyen zaman, bu yeğin akışın maddesel kavrayış noktalarını dağılan, derişen, susan, konuşan, izleyen bir fiziksel bellilikle ortaya koyuyor. Anın içi dolu bir geçiş katmanı olarak varlığın tüm oluş dinamiklerine sindiği bu ayırıcı farkındalık, anın sezgisel bir hakikat olarak kavranışını mümkün kılan Bergsoncu düşünce dizgesinde ya da zamanı ritmik bir yeğinliğe dönüştüren Messiaen'ın müziğinde olduğu gibi, farklı düşünce ya da sanat disiplinlerine özgü bir düzlemde de okunabilir pekala. Messiaen da zamanın bir kütle gibi içine yığıldığı, tortu gibi çöktüğü armonik kalıpları yaratır, tümceleştirir. Bu an kavrayışının bir gerçeklik bilgisi olarak tezahür ettiği yer, bir başka deyişle DeLillo'nun kişileşmiş zamanı, varlığın kendilik bilincini dönüştüren bir doğal yaşam alanı gibi tanımlanıyor. Etraftaki eşyalar, nesneler, sesler, özellikle de romanın başkişisi Lauren'ın tek kelime etmeyen ama sırlarla dolu eşlikçisi, zamanın sessizce akıp gittiği bu yeni evrenin ritmik düzenleyicisi olarak DeLillo'nun romanındaki kalp atışları olup çıkıyor. Kendisini tümüyle kapalı ve denetlenebilir sınırlara hapsederek varoluşunu kavrama çabasına giriştiği bu süreç, DeLillo'nun romanının felsefi olduğu kadar dramatik odak noktasını da oluşturuyor. Bu demagojik soyutlamanın ötesinde, Rey Robles'ın kişiliği ve bir sinemacı olarak meslek yaşamının geçmişe doğru serimlendiği referans noktaları, babası başta olmak üzere diğer aile fertleriyle ilgili değiniler, eski eşiyle Lauren arasındaki ilişkinin ayırıcılığı ve benzer ayrıntılar üzerinden kurulan dramatik bir yapının varlığından da söz edilebilir. Buradaki temel eksen, bir beden sanatçısı olarak vücudunu bir yaratım ya da deney alanı olarak kullanan Lauren'ın, Rey'in intiharından sonraki süreçte, kendini tecrit ettiği alanla içine hapsolduğu beden arasındaki metaforik ilintiyi hissedilir kılan inzivası. Kendisini tümüyle kapalı ve denetlenebilir sınırlara hapsederek varoluşunu kavrama çabasına giriştiği bu süreç, DeLillo'nun romanının felsefi olduğu kadar dramatik odak noktasını da oluşturuyor. Aralarında özgürce dolaştığı, içlerinden istediğini seçip dönüştürdüğü bir referans ağının orta yerindeki DeLillo, romanını, iradi olduğu kadar bir noktada elinden kaçıp kurtulmuş olduğu izlenimi de veren iki kavramsal bütün, zamana has iki bağımsız kavrayış zemini üzerinde biçimliyor: Ruhunun münzevi ağırlığını taşıyan ve arayış sürecinin bir kişilik bilgisi olarak kendini dayattığı dışsal zaman; kitabın sonlarına doğru betimlenen gösteride bedenlerini gerçeklik duyusunun fiziksel belliliğine açan insanların vücutlarına köklenmiş içsel zaman. Bunu bir vücut saatinin organik ve kısıtlayıcı basitliği içinde olduğu kadar, bilişsel süreçlerin beden hallerini tanımlayan doğal işleyiş yasaları dahilinde de okumayı öneriyor DeLillo. Bu çoklu yapının daha önce kaleme aldığı birçok yapıttan ayrıldığı başlıca nokta, bu felsefi derinliği dramatik bir izleğin belirleyici ve kapsayan bütünlüğü içinde işleme isteği kadar, yarattığı tematik çerçevenin felsefi bir özü dönüştüren, farklılaştıran bir ayrımsalla da tanımlanabilecek nitelikte kotarılması aynı zamanda. Uyuşmuş bir kendilik bilincinde teknolojik bir determinizme has dayatmaların yıkıcı ve uzlaşmaz karşıtını bulan Beyaz Gürültü'nün anarşist dolaysızlığı ya da klişeleşmiş hatta tavsamış bir konuyu eksen almasına karşın toplumsal bir mitin izlerinde tarihin kendi içine kapandığı bir sarmalın çıkışsızlığını özellikli bir vurguyla anlatan Libra'nın yalınlığı dikkate alındığında, Beden Sanatçısı, daha çok, DeLillo'nun kendi yapıtıyla giriştiği hesaplaşmanın merak uyandıran bir ürünü olarak dikkati çekiyor. Son olarak, çeviri üzerine birkaç not: DeLillo'nun yapıtı, tüm dilsel öğelerin kaotik bir bütün içinde, çoğu zaman uyumlu bir toplam oluşturması için bir araya getirilmemiş, yazı yazma eylemini bir tersinlemeyle olumlayan, romanın tanımlanabilir bir mihver ya da genelleme üzerinde ilerler gibi görünürken bile kendi varlık sebeplerini tartışmaya hazır almaşık bir yapıda işlendiği çok-katmanlı bir özellik gösteriyor. Dolayısıyla, belki bunu bildiği için ya da mesleki titizliğinin bir göstergesi olarak, çeviri sürecinin içine dahil olmayı, yapıtını çevirmenle tartışmayı, bazen dışarıdan yardım alarak bazen de yazar sezgilerini kullanarak yapıtının başka bir dilde üzerine kurulduğu fiziksel zeminin ayırıcı özelliklerini ve dayanaklarını bilmeyi, anlamayı talep ediyor. Beden Sanatçısı'na Türkçe'de biçilen karşılık, DeLillo yapıtının temel özelliklerine olduğu kadar romanın münferit ve deneysel niteliklerine de ayak uydurma kaygısının samimi bir ifadesi. DeLillo'nun işbirliği talebinde vücut bulan varoluşsal kaygılara ne derece karşılık verdiği sorusunun yanıtı ise çevirmenin kendisinde saklı. Siyahi Dergisi Sayı 2'de yayımlanan yazı, Süreyyya Evren ve Siiyahi Dergisi izniyle burada tekrarlanmaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/deluze-ve-cagdaslari/", "text": "Akbank Sanat'da Gilles Deleuze üzerine İstanbul'da yapılan kolokyum dizisinin yedincisi bu sene Deleuze'ün dönemindeki düşünürlere odaklanıyor. Gilles Deleuze'ün etki aldığı veya etki verdiği araştırmacılar üzerine düşünülecek ve konu tartışmaya açılacaktır. Deleuze ve Çağdaşları seminerleri Akbank Sanat'ın, İstanbul Fransız Kültür Merkezi işbirliğiyle, uzun zamandan beri gerçekleştirdiği sanatsal ve felsefi yaklaşım dizisinin devamıdır. Ali Akay'ın düzenlediği bu seminer dizisinde Gilles Deleuze'ün düşüncesinin çağdaşı düşünürler ile olan ilişkisini ele alınacaktır. Ali Akay, David Lapoujade, Pierre Montebello, Ahmet Soysal, Bertrand Prevost ile Pierre Zaoui'nin konuşmaları bu seminer dizisinin yönünü belirleyecektir."}
{"url": "https://futuristika.org/demek-ki-yenilige-ihtiyacimiz-varmis/", "text": "Bu yazıda genel olarak internet ve gelişen teknolojinin 31 Mayıs'tan bu yana olan bitenler üzerindeki etkisine dair birkaç cümle kurmaya çalışacağım. Ancak buna geçmeden önce büyük bir kesimin oluşturduğu bir algıya itiraz etmek istiyorum. İnternet bir mesih, kurtuluş silahı ya da yeni bir güç değil. Sadece yeni bir iletişim yolundan ibaret. İnterneti ve teknolojiyi gözünüzde büyütmeyi, ona çok büyük anlamlar yüklemeyi bırakın. Bir süre sonra bu da eskiyecek ve yerine daha farklı iletişim yolları gelecek, çünkü teknolojinin temeli gelişmeye ve değişmeye dayanmakta. Medya konusunda bu kadar büyük sıkıntılar çekmemizin en önemli sebebi o eski yollara böyle önem atfedilmesiydi, şimdi aynı hataya düşmenin hiçbir faydası olmaz. İnternetin sağladığı bireysel editörlük imkanı, birçok kişinin bir araya gelmesiyle toplu bir editörlüğün de kendiliğinden oluşmasına imkan tanıyor. İnsanlar güvenilir hesapları daha çok takip ederek ve yayarak onun güvenilirliğini pekiştirirken, hatalı veya sahte haberler yayanları ifşa ederek yanlış bilgi yayılmasına engel olabiliyorlar. Bu yeni iletişim kanalı sadece kendi editörümüz olmanın yollarını sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda herkesin birer yayıncı olmasına da imkan veriyor. Açacağınız bir sosyal medya hesabı veya bir blogla ve bunları güncelleyebileceğiniz birkaç ekipmanla güncel haberleri ve yorumları paylaşabilmeniz ve bunu tüm dünyaya duyurabilmeniz mümkün. İnternetle gelişen bir diğer özgür yayıncılık yolu da küratörlük. Küratör temel olarak kendisi haber bulup yazmaktansa güvenilir kaynaklardan derlediği haberleri tek bir noktada toplar. Bunu kimi zaman farklı dillere çevirerek veya farklı medium'lara taşıyarak yapar ve bu sayede daha geniş bir kitlenin olan bitenden haberdar olmasını sağlar; kimi zaman da sadece derler ve kendi editörlüğünü yapan bireylerin işini kolaylaştırır. Bunun Gezi'deki en güzel örneklerinden birisini Cory Doctorow hem Tumblr hesabında hem de Boing Boing'de gerçekleştirdi. Ancak her iyi şeyde olduğu gibi bunda da birtakım sorunlar ya da sıkıntılar mevcut. Yine her zaman olduğu gibi bu sıkıntılar genellikle insan kaynaklı ve kolay kolay üstesinden gelinmesi mümkün olmayan sorunlar. Bunların en tehlikelisi ve en çok zarar verenlerden birisi sahte/yanlış haberlerin yayılmasının önüne geçilmesinin engellenememesi ve bu tarz haberlere karşı editörlüğün zayıf kalması. Gezi'de buna dair en büyük sıkıntıyı portakal gazı hikayesinde yaşadık. Bir anda turuncu bir gaz gören veya gazın farklı etkiler gösterdiğini farkeden birileri böyle bir haber ortaya attı ve hala buna inananlar var. Portakal gazının nasıl bir şey olduğunu, nasıl etkilerinin olduğunu bilmeden böyle bir haberi yayan ve binlerce insanı buna inandıran hesaplar ortaya çıktı. Bunun imkansız olduğunu veya o gazın portakal gazı olmadığını anlatmaya çalışan benim gibi insanlara direniş düşmanı diye saldıranlar bile oldu. Bu tarz olayları çok fazla yaşadık ve yaşamaya devam da edeceğiz. Ben bunun temel sebebinin eski medya ve iletişim alışkanlıklarından kurtulamamak olduğunu düşünüyorum. 'Çamur at izi kalsın' mantığının bir kere zihinlere yerleşmiş olması, çamur atacak güce sahip olunduğu an bunu fütursuzca kullanmayı da beraberinde getirdi. İnsanlar sırf karşı durdukları şeye karşı üstünlük elde edebilmek adına, ona benzemeyi göze aldı. Bu hastalıklı algından nasıl kurtulabiliriz bilmiyorum ama buna karşı bir şeyler yapılması gerektiği şart. Bu editörlük konusunda gördüğümüz ve yaşadığımız bir diğer sıkıntı da takipçi sayısının ya da ismin bilinirliğinin bir anda güvenilirlik ispatı olarak kabul edilmeye başlanmasıydı. Bunun da benzer bir şekilde eski alışkanlıklardan kaynaklandığına inanıyorum. Çok okunanın, ismi çok duyulanın güvenilir ya da önemli birisi olduğuna dair çok sorunlu bir algı var. Yeni bir iletişim yöntemine geçiş elbette eski alışkanlıklardan bir anda kurtulmayı da beraberinde getirmiyor. Ancak zannediyorum ki yeni yöntem daha sık kullanıldıkça eski alışkanlıklardan da kurtulmayı bir şekilde başaracağız. Elbette yeni yöntemin de getireceği kötü alışkanlıklar olacaktır. Sonuçta hepimiz insanız, mükemmellik bize göre değil. Yine de bunların yeniliğe engel olmasına ya da yeniyi kötülemek için kullanılmasına karşı durabiliriz. Klasik medya, ekonomi temellidir ve yayınlayacağı her şeyden önce kar-zarar hesabı yapar. Gazetecilik etiğinin uzun yıllardır çok az kişi tarafından ciddiye alınan bir şey olduğunu düşünecek olursak bu daha da açık bir hale gelir. Gerçekler sadece bir kazanç sağlıyorsa önemlidir klasik medya için. Bir de Türkiye gibi devletin medya üzerinde güç gösterisi yapmaktan hiç çekinmediği bir ülke söz konusuysa, bir medya kurumu için yalan söylemek ve gerçeği manipüle etmek hayati bir önem taşır. Elbette birçok kişi bunun farkındaydı ancak bu olaylarla birlikte internet bunu daha geniş bir kesimin görebilmesini sağladı. İnsanlar internetten önlerine düşen fotoğraflara, videolara, canlı yayınlara bakıp ardından klasik medyaya bakarak bir karşılaştırma yapabilme imkanlarının olduğunu fark etti. Fark etti diyorum çünkü bu imkan uzun yıllardır zaten ellerinin altındaydı. Yeninin önemli etkilerinden birisi de devletin tarafsızlığı ve güvenilirliği yalanını, hala safça inanlar için, ciddi bir şekilde sarsması oldu. Benim için bu yeni bir şey değildi elbette. Ancak toplumun ciddi bir kesimi için soğuk duş etkisi yarattı demek mümkün sanırım. İnsanlar, devletin elindeki medya manipülasyonu gücünün de etkisiyle, devletin onlar için en iyisini yaptığına inanıyordu ve Devlet yapıyorsa bir bildiği vardır mantığından öteye gidemiyordu. Elbette bunun bir anda ortalıktan kalktığını ve herkesin özgür düşünen bireylere dönüştüğünü söylemiyorum ama en azından insanların bir kısmının artık farklı yönlerden bakabilmeye başladığını görebiliyoruz. Bu da devletin manipülasyon silahının etkisizleşmesiyle mümkün oldu. Teknolojiye dair aklımızda tutmamız gereken en önemli şeylerden birisi, onun herhangi bir taraf tutmasının imkansız olduğudur. Teknolojiyi kullanan taraf tutar, teknolojinin kendisi değil. Bu yüzden de herhangi bir teknolojiye büyük anlamlar yüklemenin bir anlamı yoktur. Bu yüzden de aynı teknoloji hem insanların iyiliği için hem de onlara zarar vermek için kullanılabilir. Ya da bir teknoloji yapması gerekenleri kullananın keyfine göre yapmaz ya da eksik yapabilir. Dediğim gibi, taraf tutan kullanıcıdır. İktidarın teknolojiyle ilişkisini bu noktadan incelemek daha doğru olacaktır gibi geliyor. Çünkü iktidar kimi zaman teknolojinin bu yönünün gayet farkında olarak davranırken, kimi zaman da tamamen tersi bir portre çizmekte. Elbette bunun temel sebebi de iktidarı oluşturan insanların farklı bilinç seviyelerine sahip olmaları. Örneğin kaybolan MOBESE kayıtları ya da çalışmayan kameralar bunun en güzel örneklerinden birisi. Normalde övüle övüle bitirilemeyen MOBESE teknolojileri, nedense iktidara arar verecek bir şeyler olduğu zaman o övgülerden oldukça uzak bir şekilde çalışıyorlar. Bir teknolojik alet kendi kendisine bir şeyleri kaydetmemek gibi bir karar veremeyeceğine göre buradaki durum açıkca ortada. Ancak nedense iktidar, övdükleri MOBESE sisteminin aslında iktidara oy veren bir yapay zeka tarafından yönetildiği izlenimini uyandırmaya çalışıyor. İktidarın ve onun durmak bilmeyen fanboylarının sosyal ağlar ve özellikle Twitter konusundaki tavırlarıysa tam anlamıyla bu kafa karışıklığını özetliyor. Bir tarafta Twitter'ın eylemcilerin tarafını tuttuğu ve bu yüzden kapatılması, sansürlenmesi ya da Twitter'a osmanlı tokadı atılması gerektiğini düşünenler varken; diğer tarafta Twitter'ın iktidar destekçileri tarafından da ciddi bir şekilde kendi propagandaları için kullanıldığını ya da kendilerine avantaj sağlayacak şekilde manipüle etmeye çalıştıklarını görüyoruz. Elbette bu kafa karışıklığı bilinç farkını ve aslında hiç de uyumlu bir grup olmadıklarını görmemizi sağlıyor. Ancak iktidarın halihazırda kabarık bir internet sansürü geçmişi olduğunu düşünürsek, hangi grubun fikirlerinin ağır bastığını daha iyi anlayabiliriz. Bir de interneti silah olarak kullanan bir kesim daha var, onları da unutmamak lazım. Bahsettiğim kesim internetten topladıkları ve normalde hiçbir geçerliliği bulunmayan, sözümona 'delilleri' kullanarak insanları gözaltına almaya, onlara dava açıp bir korku atmosferi oluşturmaya çalışan polis ve yargı grubu. Bırakalım bilişim hukukunu, normal hukuktan bile bihaber kesimin bu girişimleri pek başarılı olamasa da en azından bir kesimi korkutmayı başarabiliyor. Ancak dürüst olmam gerekirse, Bilmemkaç milyon tweeti okuyacağız dediklerinde korkmak bir yana, uzun uzun gülmüştüm. Tüm bunlara rağmen, yeni teknolojilerin ve internetin getirdiği imkanların iktidar açısından çok da olumlu olduğunu söylemek mümkün değil. İktidarın en önemli iki silahı olan manipülasyon ve yalanı büyük anlamda etkisiz kılan ve devletleri daha şeffaf olmaya zorlamamızı sağlayan aletler var elimizde. İktidar artık manipülasyon yapamıyor, çünkü kendisi bizi izlerken biz de onu izliyoruz artık. Elinde bir cep telefonu olan herhangi birisinin canlı yayına girebilmesi veya video/fotoğraf kaydı alabilmesi; devlet Büyük Birader sizi izliyor! diyerek bizi korkutmaya çalışırken, bizim ona Küçük Birader de sizi izliyor! diyerek karşılık verebilmemize imkan veriyor. Hepimizin birer Küçük Birader olmaya başlamasıysa iktidarın gerçekten korkmasına ve sinirlenmesine neden oluyor. Bu korku ve öfkeyi en net şekilde kaydedildiklerini anladıkları an deliye dönen ve ne yapacağını şaşıran polislerin videolarında görebilirsiniz. O öfkenin ve saldırganlaşmaya başlamalarının nedeni, artık eskisi kadar özgür olamayacaklarını fark etmelerinden başka bir şey değil. Diyebilirsiniz ki, Yaptıklarının video kaydı olmasına rağmen serbest kalan yığınla polis var. Haklısınız ancak iktidar ve iktidarın parçaları için asıl mesele ceza almak ya da almamak değil. Mesele gerçeği artık manipüle etme şanslarının kalmamaya başlaması. Çünkü o polisler serbest kalsa bile artık yüzbinlerce insan o adamın ne yaptığını bilecek ve sokağa çıktığında herkes ona o gözle bakacak. 1990'lardaki gibi özgürce pislik yapamayacaklar yani. Bu psikolojik baskı, kendileri istemese bile, bilinçsizce tavırlarının değişmesine neden olacaktır. Küçük Biraderin tüm güzelliği de burada, Büyük Biraderle devletn bize yapmak istediğini onlara karşı kullanıyoruz. Ve bunun etkilerini sadece ikidarda değil, onun fanboyları ve yandaşları üzerinde de görmeye başlıyoruz. Teknolojinin bize verdiği imkanlarla artık iktidarın oyununu tersine çevirme şansımız var. Devlet bizim her şeyimizi takip edip kendisini tamamen gizlemeye çalışırken; biz iktidarın tüm gözetleme mekanizmalarına karşı durup onu daha da şeffaflaşmaya zorlayabiliyoruz. Bu çok önemli bir avantaj ve bunun süreklileştirilmesi gerekiyor. Devletin farklı yöntemlerle bizi gözetlemeye ve korkutmaya çalışmasını engellemek ve devleti şeffaflığa zorlayarak böyle rahat hareket etmesine bir dur demek mümkün. Gün geçtikçe gelişen teknoloji ve iletişim yolları bize bu imkanı tanıyor. Böyle bir şansımız varken de kullanmaktan kaçınmanın bir anlamı yok. Teknoloji geliştikçe ve bize yeni imkanlar tanıdıkça bizler de değişiyor ve gelişiyoruz. Bu karşılıklı etkileşim; bizim yeni iletişim yolları, yeni direniş imkanları ve farklı bakış açıları bulmamızı sağlıyor. Kısaca teknolojiyi geliştirdikçe yeni şeyler buluyor ve kültürün, yaşam biçimimizin yenilenmesini sağlıyoruz. Burada asla unutulmaması gereken, bunun bir yerde duracağı ya da bir noktada ideali bulduğumuz hayaline kapılmamamız gerektiği. Şimdi bulunduğumuz nokta bu olabilir ancak değişim eninde sonunda gerçekleşecek. Yeni teknolojiler çıkacak, iktidarlar bizi baskı altına almak için farklı yöntemler uygulayacak ve bizler de buna karşı durmak için yine yeni olanlara başvurmak zorunda kalacağız. Mesele aslında Özgür Uçkan'ın da söylediği gibi bir 'çıta yükseltme oyunu'. Bu yüzden kendimizi daima yenilemeli ve çıtayı daha yukarıda tutmanın yollarını bulmalıyız. Eğer kendimizi yenilemek yerine eski yöntemlere ve fikirlere takılıp kalırsak olduğumuz yerde saymaktan ötesine geçemeyiz. Teknoloji kendisini daima güncelliyor. Kültür kendisini daima güncelliyor. Hayat kendisini daima güncelliyor. İktidarlar kendilerini daima güncelliyor. Tüm bunlara karşılık kendimizi güncellemeden yaşamaya devam edebileceğimizi zannetmek ise açıkcası akla mantığa sığmıyor. Gezi'nin önemli olmasının ve bir şeyler başarabilmesinin sebebi kendisini güncelleyebilenlerin ve gününün koşullarına ayak uydurabilenlerin temelde yer almasıydı. Bunu görmek o kadar da zor değil. Eğer öyle olmasaydı, teknolojinin verdiği imkanlar bu kadar büyük önem taşımazdı. Şimdi bu etkinin devam etmesini ve daha da büyümesini istiyorsak kendimizi de güncellememiz ve bu şekilde düşünmemiz gerekiyor. Bu algıyla bakmadan İnsanlar tepki veriyor, şuradan örgütüme/ideolojime ekmek çıkarayım şeklinde yaklaşanların tek yaptığı zarar vermek. Son olarak diyeceğim şu ki; sistem güncelleştirmelerinizi düzenli olarak yapın. Yapmadığınız sürece hem kendinize, hem de çevrenize zarar veriyorsunuz."}
{"url": "https://futuristika.org/demek-yazar-olmak-istiyorsun-olma/", "text": "#giuseppe culicchia'nın Demek Yazar Olmak İstiyorsun adlı kitabı, Nazlı Birgen'in çevirisiyle Aylak Adam Yayınları'nca yayımlandı. Tanıtımına göre, bu, sadece bir kitap yayımlatmanın hayaliyle yaşayanların okuması gereken bir kitap değil. Culicchia, bir yandan yazmanın tüm inceliklerine işaret ederken, diğer yandan bir yazarın doğumunun ve gelişiminin aşamalarını açığa çıkarıyormuş. Editörden basın bürosuyla olan ilişkilere, kapak tasarımından imza günlerinin gerçekleştirilmesine kadar bir yazarı ilgilendiren önemli noktaları tüm metne yayılan bir ironiyle inceliyormuş. Culicchia'nın bakış açısı, eğlenceli olduğu kadar düşündürücü, cesaretlendirici olduğu kadar ilham vericiymiş. Daha önce söylemiştik, tekrar edelim, yazarlığı anlatan kitaplara, atölyelere değil, nitelikli okurluğa yönelten atölyelere, kitapların hikayelerinin anlatılmasına ihtiyaç var. Bu kitabı okumak yerine Virginia Woolf'un bir öyküsünü okuyun daha iyi."}
{"url": "https://futuristika.org/demirbas-sanatorium/", "text": "Sanatorium, 2010 yılının son sergisinde, devlet kültürünü ve hayatımıza olan yansımalarını mercek altına alan sanatçıların yapıtlarını Demirbaş başlığı altında sanatseverlerle buluşturuyor. Sanatorium'un Demirbaş başlıklı bu sergisi, demirbaşlar karşısında duyduğu ilk şaşkınlığın ürpertiye dönüştüğünü fark eden ve bu duyguları mücadele alanına taşımaya karar vermiş olan sanatçıları bir araya getiriyor ve demirbaş listelerinin karşısına kendi listesiyle dikiliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/den-brysomme-mannen-sorun-yaratan-adam/", "text": "Güzel bir eş, iyi bir iş, büyük bir ev, modernleşmenin insanoğluna hediye ettiği; mutluluğun kapılarını açacak 3 önemli anahtar. Nice insanın ölmeden önce elde edilmesi gerektiğine inandığı 3 altın kural da denilebilir. Hatta bunların sayısı ne kadar artarsa, insan mutluluğunun da o kadar çoğalacağına inanılır. 'Mutluluk' konusu yüzyıllar boyu insan zihnini meşgul etmiş, nice filozoflar üzerine nice teoriler üretmişlerdir; lakin mutluluk üzerine yapılan bu beyin fırtınası 20. yy'a kadar 'iş-eş-kariyer-para odaklı mutluluk' gibi bir sistem üzerine oturtulmamıştı. 'Daima ileri, daima şık, daima başarılı eşittir mutluluk' gibi bir formülasyon üreten modernleşme taraftarlarının, özellikle son 50 yılda dünya toplumu üzerinde kurdukları dolaylı hegemonya'ya yok demek absürd kaçar. Refah konusunda dünya sıralamasında oldukça iyi yerlere sahip Baltık ülkelerinin de 'İyi yaşa, mutlu ol' yazılı bayrağı göğsünü gere gere taşıdıkları da su götürmez bir gerçek. Burada da yönetmen Jens Lien, orta yaş ağırlıklı, gelir uçurumunun az olduğu, çoğunlukla mutlu bir nüfusu, objektifine yerleştirmiş; ortada mutsuz olunmayacak bir durum varken 'Sorun Yaratan Adam'ın sorunları üzerine yoğunlaşmış. 40 yaşındaki Andreas nerden ve nasıl geldiğini hatırlamadığı sahte bir cennet-şehir'e gönderilir. Ayağının tozuyla iyi bir iş ve iyi bir eşe layık görülen bu adam, büyük ve güzel bir eve de sahip olunca mutlu insanların hayatına adapte olmaya, böylesi bir yaşama ayak uydurmaya çalışır. Lakin bu çabası yeterli olmayacak yaşa dığı hayatta ve çevresindeki insanlarda samimi, gerçek ya da doğru olmayan şeyler hisseder. Kendisine sürekli gülücükler içinde neredeyse 'Merhaba'dan başka bir şey söylemeyen, öğle yemeğinde birbirleri arasına koydukları tasarım dergisi üzerinden sohbet etmeye çalışan, arkadaşlarının his veya davranışlarına kayıtsız kalan iş arkadaşları, Andreas'ın ilgisini aksi yönde çeken ilk belirtilerdir toplumun hastalığına dair. En kişisel hislerin bile ezberlenmiş senaryolar üzerinden şık takım elbiseler ile oynandığı bu trajikomik hikayede, Andreas kaçacak yer bulamaz. Rastlantı sonucu tanıştığı bir adamı takip ederek; onu geçmişe, eski tatlara, çocuklara, gerçek yaşama ve samimi duygulara geri götürebilecek bir delik keşfeder. Modernleşmenin büyük vaatlerinin gerçekleşmediğini gören Andreas için tek kaçış yolu, bu deliğin ve güzel kokuların kaynağını bulmak olur. Çoğunlukla mutlu insanların yaşadığı bu evrende mutlu olmak istemeyen, sorun yaratan insanların cezası ise oldukça acımasız olacaktır. 'İyi senaryo+İyi yönetmenlik+İyi oyunculuk=Çok iyi bir film' diye başka bir formülasyon yapmak gerekirse 'Sorun Yaratan Adam' bu sıfatı fazlası ile hak ediyor. Norveçli yönetmen Jens Lien'in ikinci uzun metraj çalışması olmasına rağmen ilk yıllarının acemiliğine rastlanmıyor. Modernleşme ve beraberinde toplumda yarattığı yabancılaşma, bencilleşme, kayıtsızlık ve materyal temelli mutluluk arayışına yöneltilen sert eleştiriler, dolaylı ya da ince espriler yoluyla değil; oldukça absürd, çarpıcı ve direk bir anlatım diliyle gerçekleştirilmiş. İlerleme, gelişme ve teknoloji adına 'gelenek' denilen kültürün üzerinden hızla geçilerek gerilerde bırakıldığı modern çağda Andreas'nın buruk hikayesi pek de yabancısı olmadığımız bir durum. Milyonlarca insan arasında kendini yalnız hisseden, içinde bulunduğu yapıya dışardan bakıp kafasını kaşıyan, sahte kent yaşamını terk edip vahşi doğaya dönmek isteyen insanlar yok değil. Fazla düşünmeden ve sorgulamadan yığınlar içerisinde mutlu yaşamak da diğer alternatif. Andreas ilk seçeneği tercih ediyor, lakin ait olduğuna inanılan, yapışık kaldığı bu toplum istese de peşini bırakmıyor, gitmesine izin vermiyor. Ceza olarak ise istemediği o toplumu mumla arattıracak yeni bir diyara gönderiliyor. Ortaya her ne kadar karamsar, umutsuz bir tablo çizse de filmin asıl gücü buradan kaynaklanıyor. Hedefe çok az kala gerçek mutluluktan edilen bir adamın durumu, hayatın gerçekliğine denk geliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/deneysel-dergi-standi/", "text": ", Berlin'de haftanın altı günü açık, bir dergi satış ve okuma mekanı. Sadece dergilere ayrılmış olan mekanda mimariden fotoğrafa, müzikten edebiyata sayısız dergiye ulaşabiliyor ya da anında okuyabiliyorsunuz. Ülkemizde ise dergiler gazete bayilerinin köşesinde ya da dış yüzünde, hemen hemen aynı sıralamayla diziliyorlar. Haftalık, on beş günlük mizah-politik dergiler, bilgisayar dergileri, magazin dergileri, arada Bant/Roll, Futbol dergileri. Biraz şanslıysanız ya da İstanbul'un göbeğindeyseniz, Monocle ya da Wired'ı aradan tek tük bulabilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/depo-uzayda-bir-elektrik-hasil-oldu/", "text": "DEPO, küratörlüğünü Roll, Express ve Bir + Bir dergilerinin yayın ekibinden Derya Bengi'nin yaptığı ve Türkiye'nin 1960'lı yıllarda yaşadığı dönüşümü müzikteki hareketlilik üzerinden anlamaya ve yeniden tanımlamaya odaklanan bir sergi ve söyleşi serisi ile sezonu açıyor. Zengin bir arşiv seçkisiyle yeni üretilmiş işleri bir araya getiren serginin, iki darbe arasında, 27 Mayıs 1960 12 Mart 1971 tarihlerini kapsayan sürecin siyasi, sosyal ve kültürel ortamını canlandırması amaçlanıyor. Sergi süresince DEPO'da Emin Alper, Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Ömer Madra ve Taner Öngür'ün katılacağı bir konuşma dizisi düzenlenecek. 20 Eylül Perşembe günü saat 18.30'da gerçekleşecek ilk konuşmada Mehmet Ö. Alkan '27 Mayıs'tan 12 Mart'a Darbeler parantezinde demokrasinin sesli tarihi' ve Ömer Madra da '60'larda genç olmak' üzerine konuşacaklar. DEPO'daki bu sergi ve söyleşiler, Sweet 60s (Tatlı 60'lar) projesi kapsamında düzenlenmekte ve Avrupa Kültür Programı 2007-2013 ve tranzit. at tarafından desteklenmektedir. tranzit. at, Viyana'nın koordinatörlüğünü üstlendiği proje WHW, Zagreb ve Anadolu Kültür, İstanbul işbirliğiyle gerçekleştirilmektedir. Sweet 60s, Batı dışı coğrafyalarda, 60'ların büyük anlatısına dahil edilmemesi sebebiyle bilinmeyen, azımsanan ve saklı kalan bağlam ve sınırları güncel, sanatsal ve teorik bakış açıları aracılığıyla inceleyen uluslararası bir araştırma projesidir."}
{"url": "https://futuristika.org/derdiyoklar-ikilisi/", "text": "Müziğin benim için tekrar anlam kazandığı anlardan: Derdiyoklar ikilisi. Ali Ekber Aydoğan ve İhsan Göğercin Türkiye'den Almanya'ya göç etmiş iki Alevi kökenli müzisyenin kurduğu grup, tarihteki en güzel kültür farklılığından yapılmış müziğini yaratıyor. Krautrock, türkü, Alevi deyişleri birbirine girmiş, aşmış bir performans ve huşu halinde, ibadet eder gibi yapılan müzik. Almanya'da düğün salonlarında ortaya çıkan performans, Can'in, yetmişlerde modern sanatın sergilendiği yerlerde yaptıkları gösterileri andırıyor. İlk kasetlerini 1979'da çıkarmış Derdiyoklar ikilisinin diskografisi 2000'lere kadar gidiyor, sonrası ayrılık. Sağda solda bulduğum şarkılarında, zamanında Helmut Kohl'ün yabancıları sınırdışı edelim söylemine verdikleri Kardeşçe yaşamak cevaplarını ve ırkçı hareketlere tepkilerini de gördüm, şad oldum. Deneysel müzik yapmak konusunda kelimenin tam anlamıyla batış yaşayan genç Türk gruplara örnek olmaları gerekir. Absürd tavır, kara mizahın bilinçli örneği, sonsuz saygıyla selamlıyoruz. Bir düğünde çalınan, Kalktı göç eyledi Avşar illeri: mükemmel bir performans, bu halk türküsünün dinlediğim en güzel modern versiyonu, ensede, sırtta, ayakla çalınan gitar, davul-vokal, sonlara doğru gerçekleşen über davul solo ve çocukların katıldığı bir ilahi müzik. Yaz gazeteci yaz: Jimi Hendrix'ten hiç aşağı kalmadan, kafanın üstünde yapılan soloyla başlıyor, arkası deyişler ve anlatılmaz bir güzellik."}
{"url": "https://futuristika.org/dergiler-ve-dergilerde-yazanlar-ve-onlari-okuyanlar-bir-sisenin-icin-yasayan-solucanlar/", "text": "Edebiyat dergilerinden ya da genel olarak dergilerden memnun musunuz? Online ya da baskı olsun, kendinize bağlayan, sürekli okuduğunuz bir yayın var mı? Edebiyat dergilerini kast ediyorum. Kitap tanıtım ve reklamlarının dizildiği dergileri değil. Bu kitap reklam dergileri yazarlar hakkında oldukça sığ ve magazinel tanıtım yapmak dışında neye hizmet ediyor diye tartışılması gerekli. Yayımlanmış kitapların, yayınevlerinin çapına göre büyükten küçüğe göre dizildiği bu yayınlarda değil edebiyat eleştirisi, yüzeyden biraz derine inen kitap eleştirisi bulmak da imkansız. Edebiyat dergilerine bakıldığında ise, memleketin genelinde olduğu gibi mahallecilik davranışının hakim olduğu görülebilir. Müslümanlara yakın duran dergiler bir tarafta, diğerleri şurada, kalanları da burada, birbirlerinin alanlarına girmeden, yazdıklarında neredeyse diğerlerinin inançlarına gönderme bile yapmadan mutlu mesut yaşamaktalar. Yayıncılar ve etraflarında toplanıp tanıtım dergilerine yönelenlerdeki genel eğilimin kitap eleştirisi yerine kimi zaman romantik kimi zaman güncele saplanmış yazı yığının olması, içlerinde oldukları şişeden beslenme yetersizliklerini de ortaya koyuyor. Yazanlar hemen birbirlerinin aynı, yazılanlar hemen hemen aynı, dil ile oynayan, metinler üzerine düşünenler ortada gözükmüyor. Online yayınlar ise tümüyle başka bir alemde. Yer aldıkları mecranın içerik üretmek için avantajlarını kullanmayıp, anı yakalama hevesiyle genel geçer söylemlerini matah bir söz eylemişler gibi sunuyorlar. Bu açıdan üzerime editörlüğü kalmış olan Futuristika camiasına da kızgınlığımı belirtmeliyim. Kıçında yarış otomobili motoru olan at arabası gibi ilerlemekteler. Derlemek kökünden dergi, mahzenden ve dönüşerek mağaza'dan magazine olması bir yana, dergilerin bu kadar pasif olması, metinlerin tartışılmasına uygun bir ortamın beslenmemesi, üretilen içeriğin tüketilme hızından kaynaklanıyor olabilir. Bu da ayrı bir saçmalık. Kimse sizi hızlı tüketime zorlamıyor. Bir kenara çekilin ve sakince okuyun. Sakince yazın. 1950'lerde, dergiciliğin belki de memleket tarihinde zirve yaptığı yıllarda, ülkede %40 okur yazarlık oranı varken ve nüfus 20 milyonun biraz üzerindeyken, aynı anda çıkan beş ya da altı önde gelen derginin her biri 1000-8000 arası tiraja sahipti. O zaman internet yoktu ve okuma alışkanlığı şimdiki zaman gibi tüm güne yayılan bir eylem değildi. 2013'de hayatını sürdüren dergiler, çoğu kentli olmak üzere 75 milyona yaklaşan nüfusta, %90'ın üzerinde okur yazarlık oranında, günün neredeyse her anında içeriğe ulaşılabilecek çevrim içi ya da dışı araçlar cirit atarken, dergiler büyük şehirlerde belirli ilçelerdeki kitapçılarda sıkışmış, can çekişen, tirajları yerde sürünürken, adetleri bir yana, içerik anlamında etkisi neredeyse kalmamış bir halde. Oysa karşılaştırılan tarih göz önüne alındığında modern zamanlarda en kötümser orantıyla en azından beş haneli rakamlarda tiraja/tekil okunma sayısına sahip yayınlar olmalıydı."}
{"url": "https://futuristika.org/dervis-hanin-tas-bahcesi/", "text": "Derviş Han'ın Taş Bahçesi, İran'ın Kerman vilayetinde Sirjan'a yaklaşık 45, Şiraz'a 40 kilometre uzaklıkta. Bahçe neredeyse 50 yıldan fazla bir zaman önce Derviş Han Esfandiyarpoor tarafından çok sevdiği bahçesini kaybetmesi üzerine yaratılmış. Derviş Han, 2007 'deki ölümüne kadar tek oğlu ve 7 torunuyla bahçede yaşamış. Derviş Han, sağır ve dilsiz bir bahçıvandı, soyut sanat eserleri hayal gücünün bir işaretiydi. Engelleri nedeniyle yaşamı boyunca iletişim onun için hiçbir zaman kolay olmadı ancak çalışmalarını göstermek ve ziyaretçilere açıklamak konusunda her zaman istekliydi. Kuru ağaç gövdeleri ve dalları, Derviş Han'ın taş bahçesinin temelini oluşturuyordu ve bu ağaçların üzerine farklı şekillerdeki taş veya diğer nesneleri, hatta ölü hayvanları bile bağlıyordu. Bu süslenmiş ağaçların her birinin ayrı bir hikayesi vardı ve düşüncelerini ve hayal gücünü -özellikle- gökyüzüne ve sonra sanat eserlerine doğru başını sallayarak paylaşmaya çalışırdı. Bazı taşların ağırlığı düşünüldüğünde, bu bahçenin oluşturulması için çok çaba harcanmış olmalı. Köy sakinlerinden biri, Derviş Han'ın ölümünden üç ay sonra bu ağaçlardan birinin devrildiğini hatırlıyor. Derviş Han onu dikerken tek başına hareket etmiş olsa da, yeniden dikmek için 3 veya 4 adam gerekmiş. Derviş Han'ın bu bahçeyi yaratmasına neden olan şeyin ne olduğu belli değil. Kayınpederi Mehr Azam'ın teorisine göre, 1961'de topraklarının çoğununun elinden alınması üzerine, halihazırda ölü olan ağaç dallarına itirazına bir ses sağlayan taşlar asmaya devam etmesi konuşamamasının da bir sonucu olan bir protesto biçimiymiş. Derviş Han, Parviz Kimiavi'nin 1976 yapımı The Stone Garden filminde rol alır. Filmde çobanlık yapan Derviş Han bir gün çölde uyuyakalır ve rüya görmeye başlar. Uyandığında başının altına yerleştirilmiş garip bir taş bulur. Taşı alıp evine götürür ve bir ağaca asar. Bu olay ilerleyen günlerde yinelenir ve Derviş Han çadırının etrafında giderek taştan bir bahçe oluşturur. Çok geçmeden bahçenin ünü yayılır ve komşu köylerden insanlar onu görmeye gelir. Öyle ki, Derviş Han'ın eşi bahçeyi görmeleri karşılığında insanlardan ücret istemeye karar verir ve bu durum Derviş Han'ın hayatında bir tahribata yol açar. Kimiavi 2004'te Derviş Han'ı tekrar ziyaret eder ve Yaşlı Adam ve Taş Bahçesi adlı başka bir film çeker. Filmin orijinal versiyonu Berlin Uluslararası Film Festivali'nde gösterilir. Derviş Han'ın gelini, tek tük gelen ziyaretçilerin bahçeden hatıra olarak bir şeyler almasını ve böylece bahçenin haberinin yayılmasını umduğunu dile getirmişti. Video kameralı insanların bölgeyi durmadan çektiği yılları hatırlıyormuş ancak bahçenin bakımında ona yardım etmek için kimseden bir destek gelmediğinden, hakkındaki filmlerin muhtemelen hiçbir hükümet yetkilisi tarafından izlenmediği sonucuna varmış. Derviş Han 8 Nisan 2007'de 90 yaşında vefat etti ve taş bahçesine gömüldü. Cenazesinde Kültürel Miras ve Turizm Örgütü'nün birkaç temsilcisi bulunsa da, ölümünde de tıpkı hayatında çoğunlukla inzivada olduğu gibi, yalnızdı. Bahçesinin ICHTO tarafından çitle çevrileceği ve korunacağı vaat edildi ancak Derviş Han'ın ölümünden sonra bu konuda herhangi bir şey yapıldığı da duyulmadı."}
{"url": "https://futuristika.org/devenin-gureseni-insanin-guleni/", "text": "18. yy'dan bu yana sürekli biçimde toplumsal hayatın ağırlığını oluşturan giderek yayılan gündelik hayat, sınırlarını rekabetçiliğin çizdiği modern kapitalist yaşam biçiminin damgasını vurduğu bir rutinler ya da aynılıklar kalabalığı dayatıyor. Üretim ve tüketim zamanlarının belirlendiği güncel yaşam biçiminde; işbölümleri, uzmanlaşmalar, statüyü haketmek için verilen rekabetçi mücadele ile özel hayatı da barındıran gündelik yaşam biçimi, serbest zamanı hayatın yekpare dolanımıdan koparıp, bireysel bir tecrübeye çevirdi. Tecrübeyi çoğunluğun beğenilerine, tercihlerine ve AVM'ler, restoranlar, mağazaların yığıldığı caddeler, spor karşılaşmalarının gerçekleştiği arenalar gibi sıcak alanlarda kendilerine ayrılan zaman dilimlerinde, kendileri için belirlenmiş tüketim nesnelerine yönelerek şekillendiren gündelik hayat takipçileri, devlet daireleri, politika, bilim ve sanatın yer aldığı yüksek meşguliyet alanından ayrılmıştır. Gelir seviyesine, daha doğrusu harcama seviyesine göre yüksek meşguliyet alanında vakit geçirenlerle zaman zaman ortak anlara sahip olabilen ve eril hamasetin yönlendirdiği bu çoğunluk, kendilerine aktarılan bilgi oranında tüketim alanlarında uygun vakit geçirdikçe mutlu, yüksek meşguliyetin bahşettiği oranda tatminkar yaşamaktadır. Gündelik törenlerin içine itilen kitleler, kamusal alanın dışına kayarken, kendi iktidar odaklarını da yarattı. Devlet ve din tam da bu noktada erkeğin yardımına koştu. Kadın modern toplumda özel hayata sıkıştırılırken, apolitik tavrın getirdiği bir nevi sanal mutluluk kavramlarıyla gündelik hayatın belirli köşelerine çekildi. Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın oldu Feodal genlerinden uzaklaşmayan kentli ailelerin muhtar kayıtlarında evin reisi erkekler yazılırken, kadın arka planda, sözleşmesi olmayan işçiler gibi ailelerin saygınlığını vakurla sürdürdü. Henri Lefebvre gibi Marksist kuramcılar Gündelik Hayatın Eleştirisi'ni yapıp Sürrealist Araştırmalar Bürosu'nda geçirdiği zamanın da etkisiyle devrimci pratikle aşmayı önerirken, İmam Gazali gibi Müslüman filozoflar ise Sufiliğin de etkisiyle nefis köreltmeyi önerdi. Hepsinin gözden kaçırdığı ise, işçi sınıfı olsun dini kurallara uygun yaşayanlar olsun gündelik hayatın askerlerinin çoğunluğunun, refah ve tüketim vaadindeki kapitalizmin sunduklarına teslimiyetiydi. Yine de 20. yy refahçı teslimiyeti, yerleşik gündelik hayat törenlerini bozan anlara, akımlara sahne oldu. Ezoterizm peşinde gidenler, dadacılar, gerçeküstücüler, situationistler, futuristler, hipiler, beatnikler, anaristler, punklar ve dünyanın her yerinde sayısız alt kültür akımları başlangıç ve olgunlaşma dönemlerinde, teker teker birer tüketim nesnesine dönmeden önce Yüksek Meşguliyet Alanlarını rahatsız etti, tarihe geçen çatışmalar ve gündelik hayat yurttaşlarının kalesi orta sınıf düşüncesini sarstı. Orta sınıf mutsuz olup bu sistem karşıtlarını gözönünde istemedikçe, Yüksek Meşguliyet insanları yasaları gerektiği gibi değiştirdi, değiştiriyor. Kamusal tahakküm araçları, dipten gelecek her türlü muhalif harekete, gündelik hayattaki mutluluğu bozacak en ufak reflekse karşı sürekli kendisini geliştiriyor. Gündelik hayata dokunmadan yapılacak eylemin yıkıcılığı da olamayacağından, genel bir mutluluk ortalaması ahir zamana hakim oluyor. Nesnel durum, kendiliğinden yaratıcılığa ve sıkıştığımız gündelik törenlerin dışına çıkmaya imkan vermiyor. Çıkarılan ses uzay boşluğunda konuşmak gibi, aklın alamayacağı bir sessizlikle karşılanıyor. Kendiliğinden hareket alanı kalmayınca, gündelik hayata daha da batıyoruz, tıpkı Aydın'da birbiriyle dövüştürülen develer gibi. Develerin güreşeceği gün kahvaltı saatinde içmeye başlayan halk güreş zamanı geldiğinde o kadar kendinde olmuyor ki, rakibinin ağırlığı altında ayakta kalmayan devesinin bacağının kırılmakta olduğunu fark etmeden, dövüşü aslında bitirecek havlu elinde, yenilgiyi kabul etmeden heyecanla izliyor. Devesini süslemiştir. Alana salmıştır. Bölgesinin Yüksek Meşguliyet İnsanıdır. Gerekirse rakip devenin sahibine bir yumruk atıp ortalığı karıştırır. Önemli olan zafer anında yaşayacağı coşkudur. Hengamede devesi o an için şanslıysa devrilir, bağırarak kaçar, şanssızsa sucuk yapılmak üzere hazırlanır. Kaçanlar ise, yakalandıktan sonra sucuk olurlar. Sahibinin tüm yıl varlığını anlamlandırdığı devesi bir et parçasına döner, manevi değerini, canlıyken ederini kaybeder. Sahibi, gündelik hayattaki konumunu korumak için yeni bir deveye yönelir. Gelecek yılki şenlikler için süslemeye başlar. İdris Küçükömer'in dediği gibi, Her toplumsal bunalımda bir 'baba' arayışı olur ve her baba, nihayetinde ve en sonunda, öldürülmek için vardır. Oysa sorun ne devede ne de sahibinde. Asıl sorun onların trajik yengilerini ve yenilgilerini zevkle izleyen o mutlu izleyici kalabalığında. Gündelik hayatın kalabalığında, kendini kirlenmiş bürokratlardan, politikacılardan, sokaklardan, devlet dairelerinden uzakta, sürekli gülümseyerek ve neşeyle çevresine mutluluk saçtığını düşünen bireyde. Kendi içindeki tahakküm duygusuyla, karanlık kütleyle yüzleşmemiş, bir an bile hıncını seslendirmemiş, öfkesini unutmuş insanda. Onlar hep umutludur ve mutludur. İyimserliği bir çözüm gibi, ulaşılmış bir zirve gibi sunarlar. Kendi iktidar alanlarını tehdit etmedikçe, kendi meşguliyetlerini yükseklerde olduğunun altını çizerler. Mutluluk kimyasal bir bozukluk gibi. Kendini mutlu hissettiğin an uzadıkça, gündeliğin durağanlığına, iktidar ortaklığına, aynılığın yavaşlığına o kadar katılıyorsun. Oysa başta aynı tüketimin sıcak alanlarını paylaştıkların olmak üzere iyimser tahakkümcülerin dışında, çevrende kendi dibine inmiş, kendi karanlığıyla yüzleşmiş, kolektif kötülükten şahsi payını almış, kendi zehrini akıtmış az sayıda insanda ise yüzlerinden okuyamadığın bir iktidarsız aydınlanma geçiyor. Yüzlerinden okunamıyor, çünkü gülümsemiyorlar. E. Ayhan: Ben bugün 1985'de kursaydım şöyle kurardım o dizeyi: Babalar babalıktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler."}
{"url": "https://futuristika.org/devlerin-aski/", "text": "Bu yazı, Devlerin Aşkı filminden detaylar içermektedir. İzlemeyenlere tavsiye edilmez. Filmin başında siyah-beyaz fotoğraflar vardır, oyunculardan, yönetmene kadar. Her şeyin bir anıdan ibaret olduğunu ve elde kalan tek şeyin anılar olacağı hissediliyor. İlk görüntülerde ise Avni Bey'in firması vardır. Süreyya Seden'den bahsederek, onun tehdit olduğunu söylüyor. Hayat da her şeyin bir karşı-durumu vardır ve bunun için çözümleri almaya başlamanın yararlı olduğunu sanılır. Böyle düşünen Avni Bey, Süreyya Seden'i ortadan kaldırma planları yapar. Basit ve aşağılık bir şekilde... Avni Bey burada hayatı simgeliyor. Güçlü olan kazanır felsefesinin uygulayıcısıdır. İlerleyen dakikalarda Tarık Sürayya'yı suda boğulurken kurtarır. Kendi iç güdülerimizin, kendimizi kurtarması gibi. Egomuz bize göre çok zengindir. Onu kurtarmak, boynumuzun borcudur aynı zamanda. Tarık'ın arabası da kaza sırasında patlıyor ama tekrar araba alacak gücü ve parası yoktur. Burada önemli bir ayrıntı gizli. Eğer bundan ID, EGO'yla bir anlaşmaya varmazsa o arabayı tekrar alamaz. Tarık'ın arabası bir nevi çocukluğu ve çocukluk istekleri. Bundandır ki; Süreyya Tarık ile iş yapmak istiyor. Dostluk kurmak istiyor. İlk zamanda Tarık'a para teklif ediyor, egoya yakışır bir biçimde ama Tarık bunu reddedince anlıyor, onun dostu olabileceğini. Süreyya, Tarık'la iş yapmaya başlar. İlk iş gemi satımıdır. Gemi özgürlüğü temsil eder. Tarık burada Bize ne alan yürütsün der satılmak istenilen gemiye. Onarılmadan gemiyi satmak. Süreyya doğrudan katılır bu duruma. Bozuk bir özgürlüğe talep artar, tıpkı bizim yüz yılımızda olduğu gibi.. Maden işinin Tarık tarafından ortaya atılması onun ID olduğunu kanıtlar. Eskiye geri dönüş yaparak, Süreyya'nın babasından kalan madenleri değerlendir. Çocukluğunun anılarını su üstüne çıkarmak gibi bir şeydir bu. Ve bir ayrıntı da madende konuşulunca Süreyya'nın kız arkadaşının çaldığı müziktir. Geçmişe gönderme yaparak, geçmişle yüzleşir Tarık. Türkan'la onun arasında olan müzik ilk burada devreye girer. Süreyya'nın kız arkadaşı Avni Bey gibi hayatı temsil eder. Elit tabakayı. Zaten bu olaydan sonra kız Avni Bey'in yanına gider onun metresi olur. Daha kızın Avni Bey ile münasebeti Türkan'la Tarık'ın aşkını ortaya çıkarır. Tarık yurt dışına çıkar maden işleriyle ilgilenmek için. Geçmişinde kaybolur yani. Döndüğünde Türkan, Süreyya ile sevgili olmuştur. ID geçmişe bir bakış atarsa Ego ile Süperego ona acılar yaşatır. Müzikle geçmişinde oluşan çatlaklar Türkan'ı gördükten sonra açılır. Geçmişe gider. Süreyya habersiz bir şekilde Tarık'ı sevmesini ister. Türkan Yakışıklı çocuk dedikten sonra Süreyya kilit cümleyi söyler: Evet, ama çocuk! ID'i küçümseyen Ego, Süperego'nun ona neler getireceğini bilemez. Tarık kendi içinde geçmişine döner. Türkan'ın yazdığı mektubu okur. Ayrıntı olarak mektup tam haliyle görünmez. Parça parça görünür. ID yavaş yavaş kendi içine gömülecektir. Ego ve Süperego durumun felaket boyutunu anlamadan, takılır. Gezer. Tarık: Kutlarım, on ikiden vurmuşsun manikürcü Türkan. Türkan: Sende durumundan pek şikayetçi değilsin Şoför Tarık. Buradaki diyalog kişilik çökmesidir. Kendiyle konuşuyormuş gibi ikisi de haklılıklarını yüzlerine vuruyor. Tarık kiralandığı ilk defa duyuyor. Halbuki kiralanmadığından emindir. O dostudur, Süreyya'nın yani egonun. Son söz olan fazla bir şeyimiz yok durumun nihilist yönünü ele alır. Başka biriyle dans eden Türkan'ı alması için Süreyya Tarık'a söyler. Ego burada kendini açıkca belli eder. O bir şey yapmaz. ID yapar onun için. Türkan'ı aldıktan sonra üçü bir yerde kalır. Türkan şarkı söyleyecektir. Burada Türkan gerçek yüzünü belli ediyor. Bu şarkı'da Türkan'ın para yüzü sempatikleşmeye çalışıyor. Süperego'nun bize getirdiği paralı olmak kavramı ancak bu kadar iyi ironikleşebilirdi. Sonraki sahne kuşkusuz filmin en iyidir. Süreyya'nın oyunculuğu o kadar iyidir ki resmen Ego'nun kişiliğine bürünür. Süreyya'nın burada iyi mi kötü mü olduğu anlaşılmaz. Tıpkı egonun varlığı gibi. Nefret garip bir duygudur Türkan. Çok kuvvetli bir duygu. derken içinden geleni yapar. Kıskançlığı nefretten üstün görür. Kıskançlık, tek maddedir o an süperegonun ve herşeyin! Sonraki partide Süreyya'nın eski kız arkadaşı Türkan'la Tarık'ı fark eder. Avni Bey bundan faydalanır. Hayat egoya zarar vermek için ID ve Süperego'yu kullanıyor. Süperego kaçırılıp, ID yanına gelince Ego tek başına kalıyor. Ego'nun güçlülüğü burada çok önemlidir. Türkan'ı kaçırıldıktan sonra gören Tarık hiçbir şey olmamış gibi ona sarılır. Sever. Anlaşmaya göre Tarık, Avni Bey'in yanına gider. Ego'nun yine haberi yoktur olanlardan. O olayların perde arkasını görmez. Tarık'la Türkan'ın sahilde buluşması eski sahneleri akla getirir. Geminin satıldığı sahnelere. O gemiyi Süperego ile ID satın almıştır ama o geminin bakımsız olduğunu Tarık bilir. Bunun için Türkan'ı orada reddeder. Süreyya ise tek başına işine devam eder. Gemisini sigortalatmak istemez ve bu Avni Bey'in kulağına gider. Süreyya gemiden bahsederken Ben bunu şimdiye kadar ödemediği sigorta paralarıyla aldım. der. Hayatında hiçbir şeyi sigorta yapmayan Süreyya gittiği yurt dışından kötü haberlerle dönecektir. Önemli bir ayrıntı vardır burada. Tarık ve Süreyya yurt dışından döndükten sonra felaketlerle karşılaşır. Biri maden için gitmiştir diğeri kazaya uğrayan gemi için. Biri geçmişini satmak için diğer felaketleri görmemek için. Türkan tamamen ID'i ister artık. Çünkü paralı bir ID her zaman insanların istediğidir. Süperego daha ne isteyebilir ki? Tarık'la sonra evde buluşurlar. Türkan çok üzgün görünür ama Tarık onu kovar. Merdivenlerden inen Türkan'a seslenen Tarık belki de en büyük hatayı yapmıştır. Çok önemli bir ayrıntı daha vardır burada Türkan gitmeden Tarık'a Tamam haklısın ama sen hiç hata yapmadın mı hayatında der. Tarık o ana kadar hiç hata yapmamıştır. En büyük ve tek hatası Türkan giderken arkasından TÜRKAN diye bağırmasıdır. Süperego onu uyarmıştır hem gitmeden 5 saniye önce. Sonrası güzel günler diye görünür. Ta ki Süreyya yurt dışından dönene kadar... Döndükten sonra Tarık'la olan fotoğraflarını Türkan'a atar. Geçmişine bak ve gör gibi. Süreyya olayların perde arkasını bilmediğinden Türkan'a söylediği sözü hatırlatır. Benim olan benimdir sözünü. Sonraki sahnelerde ID ve Süperego kaçar. Ego peşlerine düşer. Tarık ve Türkan'ın yurt dışına çıkma istekleri ilerde oluşacak felaketlerin habercisidir. Son gün Ego izlerine bulur ve binayı kuşatır. Son sahnede üçü bakışır. Süreyya silah çeker ama Tarık ve Türkan yollarına devam eder. Ve hala işin garip tarafı Süreyya hiçbir olayın perde arkasını bilmiyordur. Süreyya gerçek ve kirlenmemiş bir insandır. Kimse ona anlatmaz gerçeği."}
{"url": "https://futuristika.org/devletin-katliam-alevilerin-isyan-gelenegi-var-mercan-dogan/", "text": "Gezi protestosu, bir Alevi ayaklanmasıdır. şeklindeki açıklamalara neden olan ve öncesinde güvenlik birimleri hazırladı denilerek örtbas edilmeye çalışılan Emniyet Müdürlüğü'nün gezi analizi raporu, aslında devlet tarafından her bireyin nasıl fişlendiğinin bir göstergesi daha oldu. Gezi Analizi raporunda, 28 Mayıs'ta başlayıp Eylül'ün ilk haftasına kadar süren bu sürede gerçekleştirilen Gezi Parkı eylemlerin değerlendirmesinin ortaya konulduğu belirtildi. Raporun diliyle Gezi Parkı olayları çerçevesinde, 80 kentte 5 bin 532 eylem ya da etkinlik gerçekleştirildi. Eylemlere yaklaşık 3 milyon 600 bin kişi katıldı. 5 bin 513 kişi gözaltına alınarak soruşturma kapsamına alındı. Soruşturmalarda 189 kişi tutuklandı. 1 polis öldü, 697 polis yaralandı. 4 bin 329 direnişçi yaralandı, 5 direnişçi katledildi. Analizde tabi ki, Lice'de kalekol yapımına direnirken askerlerin açtığı ateş sonucu katledilen Medeni Yıldırım yok. Gözaltına alınanlar üzerinden hazırlanan raporda; kadın-erkek yüzdeleri, eğitim düzeyleri, ekonomik göstergeleriyle ilgili veriler de mevcut. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün yapmış olduğu bu analiz, yıllardır asılsız iddia olduğunu ileri sürdüğü fişleme uygulamasına aleni kanıt niteliğinde. Alevileri görmezden gelen, hiçbir alanda tanımayan, fırsat buldukça da katleden devletin polisi, kimlerin Alevi olduğunun bilgisine sahip olduğunu ağzından kaçırarak açık verdi bir nevi. Sünni-İslam algısındaki devletler, tarih boyunca Alevileri dışladı. Yok sayma, baskı, ötekileştirme, inkar, hatta imha politikaları dur durak bilmedi. Ne Alevilerin devlete isyanları bitti, ne de devletin Alevi katliamları. 12 Mart 1995 tarihinde, Gazi Mahallesi'nde 4 kahvehane tarandı. 67 yaşındaki Alevi dedesi Halil Kaya yaşamını yitirdi. Olayın duyulması üzerine; Alevilerin çoğunlukta olduğu binlerce kişi, meselenin var olan bir Sünni- Alevi çatışmasından ziyade devlet provokasyonu olduğunun farkındalığıyla ve Düşman camide değil, karakolda. şiarıyla, Gazi Polis Karakolu'na doğru yürüyüşe geçti. Karakolda bulunan polisler tarafından, kalabalığın üzerine ateş açıldı ve bir kişi daha hayatını kaybetti. Ertesi gün, İstanbul'un çeşitli semtlerinden Aleviler ve devrimciler Gazi Mahallesi'ne doğru yürüyüşe geçti. Kolluk kuvvetleri doğrudan hedef gözeterek kalabalıkların üzerine ateş açtı. İlerleyen günlerde, devlet; mahallede sokağa çıkma yasağı ilan etti. Fakat bu, gösterilen direniş sayesinde fiilen hayata geçirilemedi. 15 Mart günü direniş ve beraberinde devlet şiddeti, Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi'ne sıçradı. Burada da kolluk kuvvetlerinin insanların üzerine ateş açması sonucu, 5 kişi yaşamını yitirdi. Gazi Mahallesi'ndeki olayların yatıştığı 16 Mart günü, 17 kişinin hayatını kaybettiği öğrenildi. Daha önce OHAL valiliği de yapan Hayri Kozakçıoğlu, katliam sırasında İstanbul valisi idi. 2 Temmuz günü, Pir Sultan Abdal'ı anma etkinlikleri çerçevesinde kente birçok yerden insanlar gelmişti. Sivas'a gelenler arasında Aziz Nesin de bulunuyordu. Hintli yazar Salman Rüşdi'nin Şeytan Ayetleri adlı kitabını, gazetesinde yazı dizisi olarak basan Aziz Nesin, bir süredir radikal İslamcı kesimden tehditler alıyordu. Kitap tüm dünyadaki Müslüman camia tarafından yasaklanmış, yazarı hakkında ise ölüm fetvası çıkarılmıştı. 2 Temmuz günü Madımak Oteli önünde toplananlar, oteli ateşe verdiler ve burada 37 kişiyi yakarak öldürdüler. Dönemin başbakanı Tansu Çiller, Otel çevresinde toplanan vatandaşlarımıza herhangi bir şey olmamıştır. dedi. Olayların failleri olarak, daha sonra göstermelik olarak yargılanan sanık avukatlarından 8'i daha sonra AKP'den milletvekili oldu. Refah-Yol hükümetinin Adalet Bakanı Şevket Kazan, sanıkları cezaevinde ziyaret etti. Sivas davası, 13 Mart 2012 tarihinde zaman aşımından düştü. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, davanın düşmesiyle ilgili olarak; sanıkların mağduriyetine dikkat çekerken, Bu karar milletimize hayırlı olsun. dedi. 19 Aralık akşamı, ülkücü tandanslı, Güneş Ne Zaman Doğacak adlı filmin gösterildiği sinemaya patlayıcı madde atılması üzerine, kentte bulunan faşistler çeşitli sendikalara ve bazı sol parti binalarına saldırdılar. Ertesi gün ise, Alevilerin yoğun yaşadığı Yörükselim Mahallesi'ne saldırarak Alevi dedelerinden Gıjgın Dede'yi öldürdüler. 26 Aralık tarihine dek süren saldırılarda, çoğunluğu Alevi 105 kişi yaşamını yitirdi. Sinemaya bomba atılmasından birkaç gün önce Alevilerin evleri işaretlendi ve bazı cami hutbelerinde bir Alevi öldürenin cennete gideceği söylendi. Bu söylenti kentte fısıltı gazetesi yoluyla yayıldı. Katliamın bir ve iki numaralı sanıkları olarak yargılanan iki yezid; Ökkeş Kenger ve Muhsin Yazıcıoğlu, daha sonra milletvekili seçilerek TC parlamentosuna girdi. 1980 yılının Mayıs ve Temmuz aylarında, kentte Alevilerin yaşadığı Milönü Mahallesi'ne yapılan faşist saldırılar sonucu 57 Alevi öldürüldü. Katliam, devletin televizyonu TRT'den, Alaaddin Camii'ne bomba atıldığı şeklinde yayımlanan yalan haber sonucu başladı ve kentte bulunan devlet destekli faşist gruplar infiale geçirildi. Yaşanan saldırılardan dolayı mahallelerinin girişine barikat kuran Aleviler ve devrimciler, daha sonra 12 Eylül darbesini yapan generallerden biri olan Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun tarafından tanklarla taranmakla tehdit edildi. Katliam sonrasında açıklama yapan dönemin içişleri bakanı Mustafa Gürcügil, Çorum olayları solun bir tertibidir ve devleti yıkma eylemlerinden biridir. Devlete destek düşüncesiyle hareket eden sağ bir grup, bunların karşısına çıkmıştır. şeklinde konuştu. 18 Nisan 1978'de, dönemin Adalet Partisi'nden belediye başkanı Hamit Fendoğlu'nun bombalı paketle öldürülmesi sonucu, kentte bulunan Alevilere yönelik saldırılarda 3 liseli Alevi genci katledildi. Dersim, Osmanlı döneminden beri merkezi otoriteden bağımsız yaşıyordu. 25 Aralık 1935 tarihinde çıkarılan Tunceli Kanunu ile Dersim bölgesine özel bir statü getirildi. Buna göre bölgenin adı, iki yıl sonra TC devleti tarafından başlatılacak Devletin Tunç Eli operasyonuna ithafen, Tunceli olarak değiştirildi ve Dersim yasak bölge ilan edildi. 6 Ocak 1936'da ise, şimdiki Elazığ, Erzincan, Dersim ve Bingöl illerini kapsayan bölgede, Genel Valilik statüsü uygulamaya geçirilerek askeri vali sıfatıyla Abdullah Alpdoğan, Ankara yönetimince buraya atandı. Devlet bölgeye askeri yığınak yapması ve ablukaya alması karşısında direnişe geçen Dersim'liler 20-21 Mart 1937'de Pah köprüsünü yaktılar. 1938'de devletin ikinci kez askeri gücünü kullanarak, karadan ve havadan bomba yağdırması sonucu on binlerce insan yaşamını yitirdi. Daha sonra, 1936 yılında çıkarılmış olan ve kısaca, devlete Türk olmayanları başka yerlere sürme yetkisi veren Zorunlu İskan Kanunu uyarınca, on binlerce insan da topraklarından sürüldü. 1921 yılında, Sivas bölgesini de içine alan bölgede, yüzlerce Alevi-Kürdün yaşamını yitirdiği katliamdı. Katliamı gerçekleştiren devlet güçleri arasında, Sakallı Nurettin lakaplı Nurettin Paşa'nın komutasındaki Merkez Ordusu'nun emri altında, daha önce Pontus-Rum katliamlarını da yapan, o dönemin devlet tetikçisi denebilecek olan Topal Osman'ın Giresun Alayları da bulunuyordu. 1826 yılında Sultan 2. Mahmud'un gerçekleştirdiği Alevi katliamının yanı sıra, 1606-1611 arasında Kuyucu Murat Paşa katliamı, 1533-1534 arası Kanuni dönemi, 1514'te kan dökmeyeceğini söyleyip 40 binden fazla Alevi'yi diri gömerek idam ettiren, kafalarını kesip kuyulara attıran Yavuz Sultan Selim'in katliamları vardır. Ayrıca 1526 Baba Zünnun, 1527-1528 Şah Kalender Çelebi ve 1518 Bozoklu Şeyh Celal isyanları-katliamları sayılabilir. Ayrıca Selçuklu Devleti döneminde 1236-1243 yılları arasında Baba İshak isyanları vardır. Devlet'in katliam geleneğini sürdüren AKP hükümeti döneminde, Alevilere yönelik birçok yeni politika geliştirildi elbette. Ve devletin Alevilerini yaratma çalışmaları yapıldı. Zorunlu din derslerinin kaldırılması, kimliklere Alevi yazılması, cemevlerinin ibadethane olduğunun kabul edilmesi gibi talepler görmezden gelindi misal. Devletin Dersim'le yüzleşmesi adı altında Dersim Katliamı meşrulaştırıldı. Sivas'ı yakanlar yargılanıyor denildi, dava zamanaşımına uğratıldı. 29 Mayıs 2013 tarihinde temeli atılan 3. Boğaz Köprüsü'ne, hükümdarlığı döneminde gerçekleştirdiği Alevi katliamlarıyla bilinen, Yavuz Sultan Selim'in isminin verileceği açıklandı. Bu açıklama, Alevilerde bir öfke patlamasına neden oldu. Devletin, Alevilere yönelik geleneksel Sünni İslam merkezli yaklaşımı, bu öfkenin asıl kırılma noktasını oluşturuyordu. Taksim Direnişi, tam da bu süreçte gerçekleşti. Sonrasında, o paket! açıklandı. Demokrasi Paketi'nde bahsi geçen Hacı Bektaş-ı Veli Üniversitesi, Alevilere ağır bir hakaretti. Bir üniversite kurulacak, o üniversitenin bir İlahiyat Fakültesi olacak ve bu fakültede Sünni İslam okutulacak. Alevilere hediye paketinde sunuldu bu haber, alenen hakaretti. Bunlar dışında Cami-Cemevi projesi, İzzettin Doğan& Fethullah Gülen ilişkisi, Alevilerin yoğun yaşadığı bölgelerdeki rantsal dönüşüm projeleri, Maraş'ı anımsatacak bir şekilde Alevilerin dönem dönem kapılarının işaretlenmesi ve saymakla bitmeyecek uygulamalarla AKP hükümeti taşeronluğunda sürüyor devletin katliam geleneği, ta Yavuz'dan, hatta Muaviye'den beri. Ancak unutulmamalıdır ki, Alevilerin isyan geleneği de sürüyor, Hızır Paşa'ların inadına. Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 15. sayısında yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/devletin-sus-dedigi-kitap-kan-sicak-akacak/", "text": "1996'da yayınlanan 'Kan Sıcak Akacak' adlı romanım, 'halkın ar ve haya duygularını rencide ettiği veya cinsi arzuları tahrik ve istismar ettiği' gerekçesiyle, Türk Ceza Kanunu'nun 426. maddesi gereğince toplatıldı ve hakkımda 'kamu davası' açıldı. Kitap, raflarda bir hafta kalabilmişti. Ardından, 'Muzır Kurulu'nun raporuyla, 'edebiyatdışı' ilan edildi. Raporda, Cinsellik kendi sadeliği içinde değil, argo kelimelerle afişe edilmekte, hiçbir sınır tanımadan, gizlilik esasına riayet edilmeksizin seksi hayat bütün detaylarıyla sergilenmektedir gibi ifadeler yeralıyordu ve Cinsel sapık eğilimlerin yaygınlaştırıldığı, evlilik müessesesinin yıpratıldığı, Türk aile kurumuna kaynaklık eden temel değerlerin yozlaştırıldığı ve neticede toplumun ahlaki çöküntüsünün hedeflendiği tespit edilerek, roman 'müstehcen' ilan edildi. Uzun bir dava sürecinin sonunda mahkum edildim; 1998'de, Kan Sıcak Akacak romanını yazdığım ve yayınladığım için 3 ay hapis ve 136 milyon TL para cezasına çarptırıldım; romanın kalan nüshalarının da 'müsadere ve imhasına' karar verildi; 'aynı suçu yeniden işlememek', yani romanı yayınlamamak kaydıyla 'cezamı' ertelediler. Kitabın toplatılması o kadar ani oldu ve mesele sadece 'pornografi' kalıbına sıkıştırıldı ki, romanın asıl derdi, 'hayatın her alanına ve anına sinmiş hakim estetiğin dili', hiç tartışılamadı. Hapishaneden firar eden üç mahkumun hayatta kalma mücadelesiyle örülen, biraz avantür, gergin, ihtiraslı hikayeler toplamıdır KSA; İstanbul'un sarmalında, kent cangılında, suç imparatorluğunun kalbinde devam eden, 'sesli' bir romandır: dışdünya cehennemine dahil olan kahramanlar radyofonik bir enerjiyle durmaksızın konuşurlar ve bize hikayeyi anlatırlar. Üçüncü sayfaya sıkıştırılmış acı haber kutucuklarının ardında yaşanan 'hayat'ta, hikayeye her yerinden girilebilir ve çıkılabilirdi, her an ve her yerde başlayabilirdi. Popüler kültür formatlarının neredeyse tamamının kullanıldığı bu romanda, gerçekliği yokedilmiş, içi boşaltılmış bir dil vardır. Sanki dilin suyunu sıkmak ve posasını çıkarmak amaçlanmış gibidir. Kitapta, egemen estetiğin, yerleşik ahlakın dili, defalarca arka arkaya bozundurularak kullanılmıştır. Her kahraman, tıpkı her karıldığında farklı dizilimlerle açılan 52'lik iskambil destesi gibi, birer kere, okuyucunun karşısında açılır. Kağıtlar maharetli parmaklar tarafından havada takladan taklaya savrulur; tak; hop; zıp; ve yeni bir sonuç: 52'lik deste her karıştırıldığında farklı bir kurgu çıkar. Kutu içinde açılan kutu gibi. Her hikaye ötekine bağlanır, her kutunun kapağı açıldığında yeni bir hikaye çıkar; her kapının ardından başka bir karakter fırlar. Her karakter 'kendi' hikayesini anlatır ama 'Ben' dediği Özne'nin asıl kimliği, karakterin varolduğu veya acımasızca kaybolduğu dil labirentinde gizlidir. Bu anlamda kitap, sinemaya yakın bir mantıkla, video-performans gibi işlenmiştir: Karakter, bizzat okuyucunun karşısına dikilir ve 'O'na anlatır. Anlatılan 'yer' TV ekranının içidir, zaman herhangi bir 'yayın anı'dır, okuyucu ise ekrana bakan kişidir. Sanki bir Kalem anlatmıyormuş da, bir Kamera kahramanlara zum'larken röportajlar da yapıyormuş gibidir. Belki de okunanlar, her an izleyegeldiğimiz, toplum hayatının her hücresine sinmiş yapıntı bir TV programının parçalarıdır. Tek kanallı Türkiye toplumu, özel televizyonlarla haşır neşir olduğunda 90'ların başıydı; azgın piyasa ekonomisine geçişin acı sonuçlarını her kademede yaşayan ve şiddetli sarsıntılar geçiren Ülke, yeni bir 'medya şafağına' uyanmıştı; Türkçe, popüler kültürün dilleri ve formlarıyla, ölçüsüz, izansız, insafsız ve ayarsız bir ilişkilenmeye girmişti. 1982-88 yıllarında eski Bab-ı ali'nin simit çaya talim eden genç muhabirlerinden biriydim. Şahsi hayat hikayem beni önce TRT'ye, oradan da Magic Box'ta haber spikerliğine savurmuştu. Ama o fondotenle boyanan yüzün sahibi değildim ki ben. Haber okuyan o suratı jiletle doğramak istiyordum. Çünkü bolca aleni yalanı, renkli ve hızlı kurgu numaralarıyla dönen bir jeneriğin ardından, mesut bir gülümseyen suratla, 'İyi akşamlar sayın seyirciler, şimdi haberler!' diyerek sunan da bendim. Hakikati sürekli yamultup farklı vurgularla massederek yeni iletiler yaratan TV dilinin içinde varolmakta gerçekten zorluk çekiyordum. Haberlere inanıyormuş gibi görünerek sunmak, mesleğin esasıydı ama yetmezdi; o saçma bültenleri, bir de anlam katarak tonlamak, ses oyunlarıyla süslemek, izleyici için inandırıcı kılmak zorundaydım. Sonunda, haber okumaya öyle bir dayanamadım ki, fakirlikten ve parasız gençlik yıllarıma dönmekten de deli gibi korktuğum halde, müdürlerimin ve mesai arkadaşlarımın şaşkın bakışları arasında TV koridorlarını terkettim ve Tophane'de küçük bir ev kiraladım. Bu çok ünlü TV şahsiyetini sabah bakkaldan süt ve gazete alırken görenler, soru işaretleriyle bakışıyorlar ve delirdiğimi veya kafayı sıyırdığımı düşünüyorlardı. 1993-94'de, yayın ve ses stüdyolarından bahseden, biyografik tadda bin sayfanın yanısıra, KSA'ı, bu ahval ve şerait içinde ve böyle bir ruh hali içinde yazdım. Yılmaz Güney'in 'Kan Su Gibi Akacak' filmi, romanın ismine ilham verdi; kurgu ise yine Y. Güney'in 'Yol' filmindeki 'mahkumların hayata çıkışı ya da gönderilişi' temasını, esas kurucu unsur olarak alır. KSA'da, özel tv yayınlarıyla beraber, zihinlere oluk oluk akmaya başlayan tuhaf, saçma ve o an için yeni dilsel formların nerdeyse hepsi zuhur eder: hapisten kaçan bir karakter Realityshow'un içinden konuşur, kocasını aldatan kadın Pembe dizinin malzemesidir, Anahaber bültenindeki Yorumcu aynı zamanda JetTV'nin ve Gazete'nin de Genel Yayın Yönetmenidir ve Başbakan'ın da yalı komşusudur. Bir yandan da ülkede düşük yoğunluklu bir içsavaş yaşanıyordu, akan kanın haddi hesabı yoktu; yurttaşların bazılarına silahlar verilip ötekileri öldürmeleri isteniyordu; şehirde bayrakları otomobilden otomobile gererek asker uğurlama törenlerinin yeni başladığı yıllardı ve bütün o atmosfer insanın içini feci burkardı. Toplumsal organizmalarda böyle sert hareketler gerçekleşirken, varolan edebiyat havaları bana fazlasıyla 'terbiyeli' geliyordu; mıymıydı Türkçe edebiyat, mızmızdı; hülyalı hülyalı maziyi anmayı pek seviyordu ve en önemlisi, romanlar Türkiye'de değil de sanki başka bir ülkede ve dilde geçiyor gibiydi. Edebiyat, genelde 'çeviri kokan' bir havadaydı; Yeşilçam'ın da hoşlandığı 'nostalji', pek revaçtaydı. Türkçe edebiyatise, 90'ların başında yayınlanan ve erişilmez bir doruk noktası yaratan Orhan Pamuk'un, yükselttiği yaratıcı dil çıtasıyla herkesi şaşkına çeviren, ilhamlarla dolu, harikulade 'Kara Kitap'ı dışında, hala küflü, kırık dökük, şairane hissiyatları mevzu ediniyor gibi görünüyordu. Sıfat bezemeleri ve his sağanağı ile yazılan melodramatic eğilimli ve o yılların 'piyasa'sına hakim, yaygın edebiyat ise sinirimi bozuyordu; 'Türkçe düşünen' karakterleri dinamik bir dille anlatmanın yollarını arıyordum. KSA'ı önce, iki sayfalık bir sinema filmi sinopsisi halinde yazıp dönemin kalburüstü filmcilerine götürdüm; 'fazla Amerikan filmi' gibi buldular ve ilgilenmediler; ben de öylece bıraktım. Aradan geçen birkaç ayda ise, özellikle 'görüntü-gösteren-gösterilen' ilişkilenmesinin canlı, güncel, sıcak resimleri öyle kuvvetli imgeler halinde beynimden dökülmeye başladı ki, özü 'avantür'e dayanan bu hikaye, giderek, 'televizyonun içinde akan hayatı anlatan bir romana' dönüştü. KSA kendini ondan önce varolan bir hammaddenin üzerinde kurgular; betimlediği gerçekliğin hamuru, kendinden önce orada olan kötü anlatılardır, ondan önce yeralan kötü resimli romanların, porno dergilerinin, reklam filmlerinin dilidir ve Buğdaycı, bu anlatılar kendininmiş, yarattığı yeni bir dilmiş oyununu oynamaz, öyküsünü bulduğu malzemeyi yoğurarak kurgular yalnızca; yaptığı tek şey, önünde hazır bulduğu malzemeyi yabancılaştırarak ve gülünçleştirerek bize gerçekliğin algılayamadığımız farklı bir boyutunu göstermektir. Hangi anti-kahraman konuşursa konuşsun, gerçekliğin içorganlarını dışarı devşirir sanki... Her şey gülünç, sakil ve yabancılaştırılmıştır; insanı -gülümsemeye diyemiyorum-, sırıtmaya iter. Gülmek, hepimizin bildiği gibi, gerilimli bir bekleyişin aniden hiçliğe dönüşmesinden kaynaklanan bir tepkidir. Gelenekse kurgulamadan alışık olduğumuz bir şeyler bekleriz Kan Sıcak Akacak'ta... Ama hayır, her türlü özdeşleşme beklentilerimiz boşa çıkarır Buğdaycı, kimse onlardan beklediğimiz davranış biçimlerine göre davranmaz... Kahramanların hepsi sanki birer karenin içinde mahpus kalmıştır ve kendilerinin olmayan bir oyunu oynuyor, kendilerinin olmayan bir dili konuşuyor, kendilerinin olmayan bir kimliği yaşıyorlardır: bir resimli roman karesidir bu; kirli, siyah mürekkepli kalemlerden konuşma balonları çıkıyor ve sanki kahramanları konuşturuyordur. Dilini tanır yazar, onu tükenmek bilmez bir gerçek dağarcığı olarak kullanır; ama yazarın elinin altında hazır bulduğu bu dil, onun erişmek istediği düzeye ulaşmamıştır; önce bu dilin devşirilmesi ve kendisine yabancılaştırılması gerekmektedir. İşte gülünçlüğü buradan kaynaklanır. Kan Sıcak Akacak'ın imha edilmesinden beri, tek bir kitap yayınlayamadım. 15 yıldır yayınevi bulamıyorum. İki ay önce bir internet sitesi açtım ve KSA'ı ücretsiz yayınladım. Türkiye'deki merkez-muhafazakar çizgideki yayıncılıktan ümitlerimi tamamıyla kestiğim için diğer kitaplarımı da web'de yayınlayacağım. Bir tür 'Post Hiphop' roman denebilir Merkezkaç için, bir tür Rap'tir. Kısa konuşmalarla ve SMS'lerle örülmüştür. Edebiyata yaklaşmak isteyen değil, uzaklaşmak isteyen bir kitap, kesinlikle. Hatta, sanki yazılmamış bir taslağın romanı gibi, de denebilir. Merkezkaç, tüm konuların, kişilerin, nesnelerin ve Olayörgüleri'nin de, merkezin etrafında çılgınca dönüp dansederek, 'merkezkaç kuvveti' yaratmaya çalıştıkları bir romandır. Hayat'a dair, yaşamaya ve yaşamak istemeye dair, bambaşka bir İstanbul hikayesi. Kahramanlar durmadan Şehir'de hareket ederler. Belki aynı yolları katederler. Durmadan gitmek, bu şehirden kaçmak isterler. Ama garip tek hücreli canlılar gibi, bir çizmenin altında ezilmek için oldukları yerde mal mal bekleyebilirler de. Her bir karakter, sanki bir ötekinin devamı ya da devamsızlığı gibi, sanki birbirlerinin gölgesi gibiler; dertler, temalar ve istekler yakın. Merkezkaç Karakterler bunlar. İstiklal'in köşelerinde haplanarak veya işemik kokulu Rock Barlarda kırık bira şişelerine basarak öpüşen ve hep taze bir ümit arayan genç insanlar... Küresel kent toprağında, İstanbul'un dehlizler coğrafyasında, merkezkaç kuvveti gibi döne döne yapılan bir yolculuktur. Bir merkezkaç kuvvetin etkisine kapılmışçasına çeperlerine doğru savrulan yeni Şehir'de biraz sevinç arayan karakterlerin dairevi yolculuğudur. Devleşerek büyüyen canavar bir kenti anlamaya başlangıç hikayesidir aynı zamanda. Merkezkaç'taki 'anlatıcı', anlatının iplerini tamamen salmıştır; sanki 'kent tarlalarında avare gezinen' bu modern berduşların, bir romanın içinde değil de, hayatın içinde hareket etmeleri arzulanmış ve bunun için ter dökülmüştür. Sanki, anlatıcının da ellerinden kaçmak istiyormuş gibidirler. Merkezkaç'ta, 'başı ve sonu' olan bir 'olaylar bütünü' yoktur. Romanda hiçbir şey başlamaz ve bitmez; sadece akar, durur, savrulur. Donuklaştırılmış bir 'olaylar silsilesi' yoktur ve belli kompozisyon kurallarına bilhassa saldırılır. Giriş-gelişme-sonuç yoktur; aslında her an başlamakta ve her an bitmektedir. Ve tıpkı modern hayattaki duygular gibi, bütün anlatı kalıplarının da içi boşaltılmıştır. Birer satırla geçilmiş gibi görünen acı meselelerle savrulan zamanımızın kahramanları romanda bir görünür, bir kaybolurlar. Hayatlar, sonsuz ihtimaller arasında, bir prizmatik sürecin kırık dökük aynalara vuran ışıltılarıyla, kah parlarlar, kah sönerler. Kurgu, karakterler ve olay dizilimi de öyledir: günümüzdeki hayat gibi: hızlı, kısa, kesik, kopuk kopuk ve biraz hiperaktif. Çay bardağında hızla aynı hareketi tekrar ederek döndürülürken derin bir çukur yaratan çaykaşığı ve onun gelenekten kopmuş şıngır mıngır sesi gibi de. Şehri, görüntüleri ve gürültüleriyle katederek, kamu ulaşım araçlarıyla yolculuklar yapan ve alt katları showroom olan camiileri dikizlerken, aralık bırakılmış kapılardan ruhi seyranlardaki iç alemlere de göz gezdiren karakterlerin, seslerle beraber şehri yürüdüğü 'sesli' bir kitap... konuşmaları yaşamsal dirilikte nakil etmeye çalışarak 'anlatıcı'yı mümkün olduğu kadar aradan çıkarmak istediğim bir kitap. Şatafatlı ve rendelenmiş dile de sinir olurum. Yaşamayan kelimeleri niye kullanmak zorundayız? (Mesela, 'Penis', bence sadece hekimlikle ilgili kullanılabilir, diğer bütün kullanımlarda 'alay' içerir; çünkü 'Penis', Türkçenin günlük hayatında 'gülünç'tür; üstelik, 'çük'teki sevimlilik tınısı da yoktur. Merkezkaç'ta, tasvir ederek değil, ters ışıklara odaklanarak, Şehir'in kalbinde gezindim... Günümüz İstanbul'unun dijital arayüzlerinde, iletişim arzusunda çabalayan karakterler var. Çizgifilm soslarına bulanmış diyaloglarla, bozulup takılan ve inşa edilen legolar misali, amaçsız yayın saatlerini dolduran TV program formatlarındaki saçmalıklardan mürekkep cümlelerle konuşan ve sadece Rumuz'larıyla anılan birtakım isimsiz karakterler var. Hayatını Eskort'luk yaparak kazanan, müthiş güzel ve çok akıllı bir genç kadın var mesela; arak TV senaryoları yazan tıfıl sevgilisiyle beraber daima kimyasal madde de kullanırlar; sürekli Zap'lanan bir TV'nin genellikle sesini kısarak, görüntülerin üzerine sanki diğer kanallardaki tekstlere dublaj yapıyorlarmış gibi diyaloglarla muhabbet ederler."}
{"url": "https://futuristika.org/devon-wilson/", "text": "Devon Wilson 1940'lı yıllarda doğdu. 1960'lı yıllarda supergroupie olarak adlandırılıyordu. Jimi Hendirx başta olmak üzere, Mick Jagger, Rolling Stones'dan Brian Jones, Eric Clapton gibi müzisyenlerle takılmıştı. Hatta Hendrix ve Jagger'ı aynı anda götürüyordu. Milwaukee doğumlu Devon daha küçük yaşta evden kaçıp, 15 yaşında Los Angeles'da sokaklarda yaşamaya başlamıştı. Yaşamını o yıllarda fahişelik yaparak geçirdi. New York'a geçtikten sonra 1965 yılında Jimi Hendrix ile tanıştı ve bir ayrılıp bir barışarak birlikte takılmaya başladılar. Hendrix her ne kadar hiç evlenmese de, Devon için onun yasal olmayan eşi dendi. Devon biseksüel olduğundan, Jimi Hendrix ile kadınları da kattığı orjiler düzenledi. Hendrix'in asistanı olarak tüm dünyada tanındı. Hendrix stüdyodayken, içeride kimlerin olacağına bile karar veren Devon için okült hadiselere takıldığı ve Kara Panterler üyesi olduğu söylenir. Jimi Hendrix'in 27. Yaş günü partsini Mick Jagger ile beraber olmak için terk eden Devon için Hendrix, Dolly Dagger ve Freedom şarkılarını yazmıştır. Kokain ve eroin bağımlısı olan Devon, Hendrix'in ölümünden sonra kendini toparlayamamış ve 1971 yılında Chelsea Hotel'den düşerek veya atlayarak hayata veda etmiştir. Stones tayfasıyla birkaç yıl önce Playboy Club'da yaptıkları basın partisinde çalışırken tanıştım. Önce Brian Jones ile çıktım. O'na diğerlerinden daha çok yakındım. Harbi Rolling Stone O'ydu. Geçen yıl ise Stones turnede olacak diye duyunca Mick arar diye düşündüm. Aradı ve konser için Philadelphia'ya gitmemi istedi. Sonrasında New York'da haftayı birlikte geçirdik. Altı güzel ve gece. Herkes benim için çok mutluydu. Bir çok hatun kıskandı beni. Ama birçok kişi de arayıp tebrik edip nasıl yaptın dedi. Jim, ne mi düşündü? Hoşlandı tabii ama kıskandı da. Mick ile Jimi birbirlerini çok sevdi. Stones konserinin gecesinde dairede Jimi için sürpriz bir doğumgünü partisi verdim. Mick siyah beyaz bir kıyafet elidne Mafyadakiler gibi kocaman bir yüzükle geldi. Herkes çok güzel vakit geçirdi. Mick ile çoğunlukla fazla bir şey yapmazdık. Otele çıkardım ya da arkadaşları ziyaret ederdik. Kulüplere gitmeyi istemezdi. Oda servisinden sipariş verirdi. Kahve, tost, krepler. Bir gece oturup eski mi eski bir Erroll Flynn filmi izledik. Mick, oldukça seksi bir elektriği olan insandı. Özellikle de ağzı ve gözleri. Bana kalırsa adil bir seks paylaşımı var, değil mi? Bana oğlanlara benzeyen 14 yaşındaki kızlardan ya da ben hariç, 30 yaşındaki kadınlardan hoşlandığını söyledi. Bence bizimle çok az ilgiliydi ve kendi ağır tribindeydi. Ünlü mankenlerden çağrılar alıyordu, onunla yatmak isteyen yüzlerce hatun, groupie arıyordu. Kadınlara yaklaşımını biliyordu. Gelmiş geçmiş en büyük seks sembolüdür. Kızlardan onunla ilgili birçok hikaye dinledim ama sanırım benimki gerçeğe en yakın olan. Stray Cat Blues şarkısını bilir misiniz? Bana onu belirli bir kız için yazdığını söylemişti. Genellikle kızlar için şarkı yazmazmış ama bunu yazarken aklında belirli birisi varmış. Kaliforniya'dayken kız onu arayıp kendisi için şarkı yazdığı için teşekkür etmiş. Mick kafayı yemiş çünkü kızın şarkıyı kendisi için yazdığını anlayacağını düşünmemiş. Kız anlayınca da Mick delirmişti. Benim için de bir şarkı yazmıştı: Annen kasaba kızıydı/babanın bu dünyayı terk ettiği yerden/Her esmer kız hesabını öder/Her beyaz oğlan ise hüzünle şarkı söyler diye gidiyordu. Mick bana kalırsa çok iyi bir koca olurdu. Çocukları seviyor. Marianne'nin dört yaşındaki oğluna çok düşkün. Neden onunla evlenmediğini anlamıyorum. Mick hakkında sevdiğim bir nokta da, erken kalkmayı sevmemesi. Her ikimizin bir başka ortak yanı da öğleden sonra ikiden önce uyanamayan insanlar oluşumuz. Devon Wilson'ın isteği ne yazık ki gerçekleşmedi ve bu röportajdan dört ay sonra Jimi Hendrix, ondan altı ay sonra ise Devon Wilson hayat veda etti."}
{"url": "https://futuristika.org/devrim-ask-ve-idam/", "text": "'Cinayetin zaferi yaşamımdan daha yararlı olacak bir ölümle basit ömrüme son verme kararını aldırdı. Evet, beni bu karar almaya iten ilk neden bu. Diğer neden de hocam Rousseau'yu iftira ve her tür kuşkunun üstünde yurtseverce bir eylemle anma istediğim,' diye açıklar nedenini. Adam Lux, o devrim günlerinde intihar planlarıyla dolaşırken Fransız halkı Jean-Paul Marat cinayetini konuşmaktadır. Jean-Paul Marat, Jakobenler'in önde gelen isimlerinden biriydi. Bir süre önce Jirondenler tarafından yargılanmış, beraat etmiştir. Beraatından sonra 100 bin kişinin kellesini istiyorum diyerek bağıran Marat, Jiroden yanlısı 24 yaşındaki Charlotte Corday'ın bıçağından kurtulmaz. Evinde, banyo yaptığı sırada Charlotte Corday'ın bıçak darbeleriyle yaşamı son bulur. Olaydan sonra, Marat'ın cenazesi 'Le Pantheon'a götürülürken Corday da idama mahkum olur. Fransız halkı, 17 Temmuz günü 1793'te şimdi adı Concord de Meydanı olan Devrim Meydanında, bir yük arabasıyla idam edilmek üzere götürülen Charlotte Corday'ın geçişini izliyordu. Kalabalığın içinde Corday'ı izleyenlerden biri de Adam Lux'tü. Tesadüfen orada bulunan Adam Lux, kalabalıkla beraber Corday'ı götüren arabanın peşinden gider, kırmızlar giyinmiş solgun yüzlü kadına baktıkça ona duyduğu hayranlık büyük bir aşka dönüşür. Charlotte Corday, Adam Lux gibi bir Rousseau öğrencisi değildi ama onun sıkı okurlarından biriydi. 24 yaşındaydı ve Marat'ı barış için öldürdüğünü söylüyordu. Charlotte Corday, yolculuğun sonunda arabadan indirir, diz üstü çöktürülür ve biraz sonra giyotin Corday'ın başına iner. O temmuz günü Adam Lux'ün aşkı başlamadan biter. Olaydan sonra Adam Lux daha önce kararlaştırdığı intihar fikrinden vazgeçer ve tıpkı Charlotte Corday gibi ölmemin yollarını arar. Çok sürmez, onu öven yazılarından dolayı tutuklanır, devrim mahkemesinde yargılanır ve idama mahkum olur."}
{"url": "https://futuristika.org/devrim-tribunden-meydana/", "text": "ezi direnişi uzun yıllar hafızalardan silinmeyecek görüntülerle birlikte toplumsal olaylara hiç de alışık olmadığımız yenilikleri de beraberinde getirdi. Bunlardan bir tanesi ve bu direniş için belki de en önemlisi, taraftar gruplarının yığınsal halde meydanlara akmasıydı. Konunun takipçileri açısından bu olay büyük bir sürpriz sayılmadı. Ülkemizde nüveleri görülmüş olmasına rağmen taraftar gruplarının kalabalıklar halinde toplumsal olaylara akması Gezi olaylarından çok önce Mısır'da ve Yunanistan'da da karşımıza çıkmıştı. Yani ülkemizde yaşanan bu durum protestolara katılanlar açısından şaşırtıcı gözükse de dünyada örnekleri olan ve toplumsal bir yaraya parmak basan bir durumdu. Yüzeydeki yansımadan biraz daha derine girersek; Türkiye'de de özellikle son on yıllık dönemde tribünlerde taraftarlar arasında çeşitli örgütlenmeler baş göstermişti. Bu örgütlenmeler en klasik tabirle taraftar grupluğundan kendi hakları için söylemler geliştirmeye doğru evrilmiş ve çok çılız da olsa kendileri hakkında çıkartılan yasalardan, stadlarda yaşanan ekonomik meselelere kadar pek çok konuda ses çıkarır olmuşlardı. Toplum tarafından pek görülmese de taraftar hareketi de kendi çıkarları doğrultusunda bir söyleme ve eyleme sahiptir Türkiye'de. En genel anlamıyla, Avrupa'da taraftarların öz örgütlenmesi diyebileceğimiz Ultras tipi örgütlenme kültürünün Türkiye'deki uzantıları olan bu yapılanmalar kısa sürede toparlanabilme ve harekete geçebilme özelliklerine sahip gruplardır. Her hafta onbinlerce kişinin toplandığı stadlarda kitleleri yönetme becerisi ve yine her hafta polisle yaşadıkları irili ufaklı çatışmaları da hesaba katacak olursak Gezi olaylarında futbol seyircisinin neden bu kadar rahat hareket ettiğini anlamaya daha yakınlaşmış oluruz. Özellikle ilk iki güne damgasını vuran sloganların ve marşların yıllardır stadyumlarda söylendiğini bilmeyen kalabalıklar için kıvrak bir zeka göstergesi olarak algılanan gerçek esasında buzdağının gözüken kısmından başka birşey değildir. Sonuçta, ortaya çıkan tablo içinde şaşkınlığı barındırsa da son derece yüksek bir moral ve yanında direngen bir ruh halini de beraberinde getirmiş oldu. Tezahürat Sloganı Geçti Burada iki noktaya değinmekte fayda olduğu düşüncesindeyim. Bir tanesi sisteme ilişkin bir sorun; Örgütlenmenin bu düzeyde dağıtılmaya çalışıldığı ve yaşamın her alanında yok sayıldığı bir anda kalabalıkların kendiliğinden stadlarda buna alternatif geliştirmesi oldukça önemlidir. Toplumun en önemsenmeyen kesiminde asgari de olsa toplumsal bir bilincin oluşması ve bunun harekete dönüşmesi kesinlikle küçümsenecek bir olay değildir. Buradan hareketle ikinci önemli nokta da, kitlelerin solun söyleminden fazla futbol taraftarlığının heyecanı ve sloganlarına sahip çıkmasıdır. Bu konuya özellikle solun düşünsel önderlerinin üzerine kafa patlatması gerektiği düşüncesindeyim. İstanbul özelinde Gezi Parkı olaylarına yoğun kalabalıkların kendilerini ifade aracı olarak tuttukları takımların forma ve ürünlerini giyerek gelmelerinin yanısıra taraftarların tribünde bulunduğu örgütlülükler ile buralarda kendilerini ifade etmeleri de ayırt edici bir özellikti. İstanbul'un üç büyük takımından ikisi olan Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın tribün gruplarının doğal bir refleks ile protestolara katılmaları, bu iki takım taraftarlarının politik niteliğinin meydanlara yansıması olarak da okunabilir. Her ne kadar gelişen süreçte münferit olarak Galatasaray taraftarları olsa da organize güçleri olan Ultraslan grubunun sürece dahil olmaması geçmişte bu kulübün iktidar ile kurduğu ilişkinin bir sonucu olarak kendi destekçilerinden bile tepki gördü. Fenerbahçe ve Beşiktaş camialarında da iktidar yanlısı grupların varolduğu bilinse de genel kitle organize güçleriyle beraber bu anlayışlar farklı bir hareket geliştirebilmiştir. Direnişin ilk gününden itibaren Beşiktaş'ın hakim grubu Çarşı ve Fenerbahçe'nin irili ufaklı pek çok grubunun çağrıları ile kalabalık taraftar yoğunluğu sağlanabilmiş ve direnişin meşru ayaklarının oluşmasında önemli bir adım atılabilmişti. Gezi Parkı'nda açığa çıkan taraftar enerjisinin gerisine bakacak olursak, Fenerbahçe camiasının 3 Temmuz 2011'de başlayan iktidar karşıtı söylem ve eyleminin yanı sıra Beşiktaş camiasının emniyet ile yer yer yaşadığı gerginliklerin yarattığı birikimin patlamasını da gözardı etmemek gerek. Bir şike soruşturması olarak başlayan 3 Temmuz davası kısa sürede ortaya koyduğu argümanlar ile Fenerbahçe camiası üzerinde inandırıcılığını yitirmişti. Dava ile başlayan yandaş medya olarak adlandırılan hükümet yanlısı basının başlattığı dezenformasyon çalışması ile dava bir anda hükümet karşıtı bir ivmeye evrilmiş ve Türkiye tarihinde görülmemiş ölçüde politikleşen tribünler ile karşı karşıya kalmıştık. Her ne kadar Fenerbahçe taraftarının yürüttüğü mücadele pek çok kesim tarafından gözardı edilse bile ortaya koyulan direnç benzer kaderi yaşayan kesimlerle bir empati kurulmasını sağlamıştı. Keza Beşiktaş taraftarlarının da Gezi direnişinden önceleri çeşitli defalar sırf Başbakanlık ofisinin toplanma yerlerine yakın olmasından dolayı yaşadıkları şiddetli çatışmalar zaten verili olan bir sistem karşıtlığını iyice perçinlemişti. Tam da bu anda medyanın yarattığı yapay düşmanlıklar ve bu düşmanlık üzerinden oluşan kaostan beslenen medya sarmalında, taraftarların kendi doğallıklarında sistem karşıtı aldıkları pozisyonlar, geniş kesimler tarafından yeterince anlaşılamamıştı. Gezi olayları bu karşıtlığın anlaşılmasını sağlamıştır. Taraftarları oluşturan kesimin de halk katmanlarından geldiği ve hiç de medyanın tariflediği gibi mutlak bir niteliğe sahip olmadığı da anlaşılan önemli noktalardan biridir. En son, Reyhanlı faciası sonrası Kadıköy'de Fenerbahçe-Galatasaray maçında yaşanan 'Hükümet İstifa' sloganından Gezi eylemlerine uzanan süreci okumak için gözleri biraz da bu kalabalıkların toplandığı yerlere dikmekte fayda var. Gezi direnişi birer semt olarak da Beşiktaş ve Kadıköy'ün muhalif özelliklerini eylemlere oldukça yoğun bir biçimde yansıttı. 3 Temmuz sonrası Fenerbahçe taraftarının polis tarafından yarım bırakılan köprü yürüyüşü deneyimi bu defa gerçekleşmiş, Kadıköy'de toplanan yoğun bir Fenerbahçeli Kadıköy halkıyla beraber Beşiktaş'a desteğe gitmişlerdir. Beşiktaş Çarşı içinde yoğun bir Fenerbahçe-Beşiktaş tribüncüsü gazın tozun içinde çok farklı tribünlerden gelen insanlarla destansı bir direniş örneği vermişlerdir. Kentin merkezinde yer alan bu iki ilçenin sınıf ve politik yapı olarak birbirlerine olan benzerlikleri böylesi bir olay karşısında benzer refleksi vermekte gecikmemiştir. Direniş sonrası oluşan Forum örgütlenmeleri bile iki yakanın taraftar toplaşmasını sağladığı iki ayrı parkta inatla sürdürülmektedir. Gezi Parkı direnişin merkezi olduğu için İstanbul takımları göze çok battı. Ama Ankara'da Ankaragücü ve Gençlerbirliği, Adana'da Adana Demirspor ve Adanaspor, İzmir'de Göztepe, Karşıyaka, Altay direnişlere yoğun katılan taraftar gruplarına sahipti. Bursaspor ve Trabzonspor gibi organize güçleri daha çok iktidar yanında yeralan taraftar topulukları dışında irili ufaklı pek çok grubu alanlarda görme şansına eriştik. Kartalspor'dan Nurtepespor'a kadar profesyonel liglerden amatör liglere kadar pek çok takımın benzer kaygılara sahip taraftar grubu alanlarda yerini almıştı. Meydanlara akan grupları görünce insan ister istemez düşünüyor; Gezi direnişi hasbelkader 1-2 hafta önce, ligler sürerken yaşanmış olsaydı tabloyu gözünüzün önüne getirebiliyormusunuz? Direniş, çılgın bir virüs gibi en ücra köşede oynanan mahalle maçına kadar yayılma ihtimaline sahip olurdu herhalde. Taraftar gruplarının direnci, Gezi sürecinde kazandıkları özgüven ile biraraya gelince önümüzdeki sezon olası protestolar için zemini hazır kılıyor. Polisin tekrardan stadlarda aktif görev alacak olması ve devletin rövanşist niteliğiyle de birleşince bu zeminin engebeli ve sarp yapısını da görmüş oluyoruz. Mısır'da benzer bir rövanş son derece kanlı olmuş, Port Said'de organize edilen intikam 74 gencin hayatına malolmuştu. Umarım buradaki rövanş böyle bir niteliğe bürünmez. Ama şu da bir gerçek ki özgürlük ve isyan bulaşıcıdır. Türkiye için son dönemin önemli seperatörlerinden biri olan Gezi, tribünler için de aynı özelliğini korumaya devam ederse, önümüzdeki dönem hükümetin dayatmalarına karşı yoğun bir mücadele ile geçmeye gebe kalabilir. E-bilet, 6222 sayılı yasa, keyfi cezalar, yüksek bilet fiyatları gibi son derece yakıcı sorunlar ile mücadele, Gezi'nin tribünlerdeki ruhu olmaya aday yansımalar olarak taraftarların karşısında duruyor. Bu mücadelede de toplumun diğer kesimlerini taraftarların yanında görmek Gezi ruhunun gereğidir diye düşünüyor ve stadlarda yıllardır biriken deneyimin 31 Mayıs gecesi ile beraber bambaşka bir niteliğe doğru akmasını temenni ediyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/diablo-reis/", "text": "Siemen Danziger ya da Zymen Danseker ya da Simon de Danser, 17. yüzyılın tanınmış korsanlarındandı. Uçan değil de rüzgara kaçak yelken açan bir Hollandalı. Dordrecht'te doğmuş. Garp Ocakları'nın bu meşhur korsanı, Türklere ve Cezayirlilere Cebelitarık Boğazı'nı geçmeyi, kürekli kadırgalar yerine yelkenlileri kullanmayı öğreten korsan olarak da biliniyor. Her ne kadar Simon Reis olarak geçse de kayıtlara, çılgınlıkları ve cesareti nedeniyle Deli Reis, Deli Kaptan hatta Diablo Reis olarak kazınmış dönemin hafızalarına. Cezayirlilerle olan sıkı ilişkilerini, yağmaladığı İspanyol gemilerinden getirdiği ganimetler ve Müslümanlığı seçmesiyle pekiştiren Diablo Reis, aslında dininden hiçbir zaman vazgeçmedi. Bir kafiri daha kendilerinden yaptıklarını düşünen Müslümanların güvenini kazanarak kısa sürede yüksek mertebelere geldi. Cezayirlilerden köle temin edip limanlarından sınırsız yararlanırken, daha önce kimselerin cesaret edemediği sulara açıldı, gemiler batırdı. Bir süre sonra her milletten denizcinin korkulu rüyası haline gelmeye başlayan Diablo Reis, kara günlerinde sarayında yaşıyor, Akdeniz'i kendi gölü gibi görüyordu. Kendisinden kurtulmanın vakti gelmişti. Peşine düşen İngiliz ve İspanyollardan birkaç kez ucuz kurtulmasına rağmen bir fırsatını bulup Fransa Kralı IV. Henry'den af diledi. Yüklü bir ödeme karşılığında affedildi, sonradan yanına aldıracağı karısı ve çocuklarını geride bırakıp denizciliğe başladığı Marsilya'ya döndü. Marsilya'da geçen birkaç dingin yıldan sonra Fransa, Cezayirlilerden alınmak üzere olan bir takım gemiler için aracı olmasını istediğinde, eski günlerinin şehvetiyle yola çıkan Diablo Reis, kıyıya çıkar çıkmaz yakalanmış ve Cezayirliler tarafından Müslüman gemilere saldırıları sebep gösterilerek hemen oracıkta cezalandırılmış, kafası kesilmiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/dicipline-of-do-easy-kolayi-var/", "text": "Punk'ın büyükbabası William S. Burroughs, 1997 yılında öldüğünde; roman, kısa öykü, anı ve senaryo gibi çeşitli yazın türlerinde ellinin üzerinde eser bırakmıştı. Bunlardan 1973'te yayımlanan 30 kısa öykülük Exterminator! /Yok edici! Ayrıntı Yayınları Yeraltı Edebiyatı Dizisi kapsamında Ahmet Ergenç tarafından Türkçeye de çevrildi. O öykülerden biri; The Discipline of Do Easy, Gus Van Sant'ın öğrencilik projeleri sayılmazsa, 1982'de çektiği ilk ciddi filmine konu olmuş. Siyah beyaz çekilen bu toplam 9 dakikalık kısa film, Gus Van Sant ile Burroughs'un tanışmalarının da vesilesi. Kendisiyle yapılan bir söyleşiden öğrendiğime göre; Van Sant, Burroughs hikayelerini okumuştur, ona hayranlık duymaktadır. Bu kısa hikayesini filme alma izni için New York telefon rehberini kullanarak üstada ulaşır. Ziyaret isteği kabul edilir. Hikaye için izin verir Burroughs, dahası öyküye dair soruları da sabırla yanıtlar. Bu meraklı oğlanı sevmiştir. Van Sant da, kendi özgeçmişindeki kimi sakarlık deneyimlerini anımsamıştır bu öyküyle, ilgi duymuştur Burroughs'un ciddiyetli parodik yaklaşımına. Kadim din ve medeniyetlerin ikonografisine oldukça ilgili ve vakıf olan Burroughs, bu kısacık öyküyü sahiden Her işin bir kolayı vardır; yeter ki istikrarlı şekilde uygun yolu izle! hikmetini yinelemek için mi yazmıştı? Derdi bu muydu yani? Hani Taoizmin kurucusu yaşlı bilge Lao-Tsu'nun öğretilerinde bir de Hayatı Kolaylaştırmak başlığı vardı, onu mu öğütlüyordu yoksa? Öyküyü de Gus Van Sant filmini de dümdüz bu şekilde okumak da mümkün; kimse için bir sakıncası olmazdı herhalde. Fakat esasında işin rengi biraz farklı. Köşeyi dönerken aklınızdan çıkarmayınız, karşı taraftan gelerek aynı köşeyi dönmek üzere olan biriyle toslaşabilirsiniz. Fermuar denen düzeneği hafife almayınız, metal döner-başlığı çekerken alt uçtan tutmayı ihmal ederseniz işler zorlaşır. Unutmayın; her işin bir kolayı var! Hayatı kolaylaştırmanın ufak bilgeliklerle çözümlenecek birer püf noktası var. Amerika piyasasına sürülen ürün ambalajlarını tam tekmil okuduğunuzda bile, bu kolaylıklardan bir sürü hayat tecrübesi biriktirmeniz mümkün olacaktır sözgelimi. İçinde bebek varken bir bebek arabasını katlamamanız gerektiğini, gömleği üzerinizdeyken ütülemeniz halinde bunun yanıklara sebebiyet vereceğini kişisel gelişiminize birer bonus katkı olarak böylece elde edersiniz. Olmadı, hipermarket raflarında bile kolayca bulacağınız Noktanokta Yapmanın On Altın Kuralı ya da benzeri kitaplara başvurulur, hepsi bu. Öte yandan nesnelerin, objelerin de bir dili, bir belleği var belki! Onların tersine gidip gıcık kaptırmanın alemi yok. Tatlı dil, dirseğinle çaptığında gazetenin üzerine devrilen bir bardak sütü bile deliğine gönderir. Süt dolu bardağa temas etmeden önce sekiz adım attın diyelim; bir dahaki sefere yedinci adımda bir miktar dur, bardak ile dirsek teması mesafesini belleğine kaydet. Bak bakalım bir daha olacak mı! Eğilirken, kalkarken, yürürken, dönerken, geçerken, bacak bacak üstüne atarken; kısacası edip-eylerken ölçüp tartmayı, sayıp dökmeyi, süpürüp temizlemeyi ihmal etmediğimiz sürece mümkün en rahat yaşam formuna ulaşmamız işten bile değil. Hem azizim eğitim, talim ve terbiye dediğimiz şey de nihayet bundan ibaret değil mi? Tüm yönlendirme çabalarının motoru olan tecrübeler yığınını aktarmak. Numaralı parçalar halinde bir güzel ambalajlanıp montajlanmak üzere bize sunulan portatif mobilyaları vidalarken izleyeceğimiz adımlardan tutun, ayakkabılarımızı bağlamaya; bulaşıkları yıkayıp dizmekten, bir kahve fincanını tabağı içinde en uygun açıda tutmaya kadar sihirli formüller vardır eğitilerek öğretildiğimiz. Bu öğretimlik dizge, her zaman olduğu gibi vasat bir zeka kurgusu üzerinden iş görür. O vasat zeka sahibine yönergeler sıralanır; sıralamada kullanılacak ses tonu umumiyetle babayani ve şefkat doludur, çok mecbur kalındığında ise birazcık sert. İşte Burroughs da kısmen Budist terminolojiyi kullanarak, Do Easy; DE diyor, kolayı var a dostlar diyor ve insanlığa bir hizmette daha bulunmak istiyor. Kendi küçük dünyasında sürekli kıvrılıp toplanmış halının ucuna takılıp tökezleyenler, ikide bir kafasını dolabın kenarına çarpanlar, kablolarla başa çıkamayan sabiler için tekrar ve ezbere dayalı altın kurallar bileşkesi. Tetikte bir ömür sürmenin ev kazalarına kurban gitmenin tek antitezi olduğu, obsesif-kompulsif patolojik bir hayat da olsa, netice hiç de fena değil esasında. Zaten dünya dediğin nedir ki: Bir dizi düşmanın istila ettiği, daima uyanıklık gerektiren korkunç bir gezegen. Bazı nesnelerin, eşyaların da düşmanla işbirliği içinde olması cabası! Burroughs'un bu küçücük kara anlatısına, bu parodik öyküsüne son derece uygun bir atmosfer yarattığını söylemek gerek Gus Van Sant'ın. Espri cidden dozunda hissettiriliyordu 9 dakika boyunca. Gus Van Sant bu filmden altı yıl sonra çektiği Drugstore Cowboy'da da Burroughs'a; hem de bu defa tam bir junkey-estetik sunacağı peder Tom; Murphy Baba rolünü verdi. Bu filmi görmüş değilim yazık ki. Yalnızca Burroughs'un göründüğü bölümlerin montajlanmış halini izleme olanağım oldu. Uyuşturucuyla haşır-neşir bir yaşlı bir dinadamı; üstelik felsefi cümleler kuran enteresan bir tipleme. Bob' a bir sahnede uyuşturucularla ilgili şöyle diyordu peder Murphy: Narkotik uzun yıllardır sistematik biçimde tüm sorunlar adına günah keçisi ilan edildi. Yakın gelecekte, aşırı sağ politik güçlerin, uluslararası bir polis aygıtını kurmak için bu histeriyi ustaca kullanmasını bekliyorum. Yaşlı bir adamım ben evlat; uyuşturucu sorununun çözüldüğünü görecek kadar sanmam ki yaşayayım. Birkaç yıl sonra 1991'de yaklaşık iki dakikalık bir siyah-beyaz film daha çekti yönetmenimiz Burroughs ile: Thanksgiving Prayer/Şükran Duası. Orada Burroughs, yine çatallı eleştirel dilini Amerikan toplumunun kokuşmuş yanlarına çevirdiği şiirini bizzat kendisi okuyordu. Sinema ve Burroughs denilince, insan kendini hangi tür atomlardan yapıldığını kestiremediği nadir bir elementin gömülü olduğu madene düşmüş gibi hissediyor. Ne adammış ama! Yazınsal türlerde giriştiği enteresan deneysel teknikleri; özellikle de cut-up/kolaj tekniğini sinema yoluyla da bu denli geniş örnek çerçevesinde işe koştuğunu doğrusu bilmiyordum. Gus Van Sant ile başladığım sinema-Burroughs ilişkisi matruşka bebeklerine döndü desem yeridir. Avandgarde sinemanın, dönemindeki en seçkin ve aynı zamanda ayrıksı çalışmalarında ondan bir im bulmak ne tuhaf! Tastamam ölene kadar hem de."}
{"url": "https://futuristika.org/didem-erbas-sukut-u-hayal/", "text": "5 Aralık 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sanatçı anlık hissettiği duygularla ana malzemesi olan resimle birlikte nesneler ve fotoğraflar topluyor. Oluşturduğu arşivle kurduğu diyalog sonucunda hiç görülmemiş/unutulmuş hikayeleri izleyiciye anlattığı ve umudun kalmadığı noktada bireyin dönüşümüne ayna tutan sergi, Pazar ve Pazartesi hariç her gün 11.00-18.00 saatleri arasında Yeldeğirmeni'nde konumlanan Hush'da gezilebilir. Sukut-u hayalde Erbaş, kendine seçtiği gerçek nesneler ve fotoğraflardaki yüzleri hikayeler kurgulayarak canlandırırken bir yandan da kimlik ve hafıza kavramlarını sorunsallaştırıyor. Kendi yaşadığı deneyimler üzerinden umutsuz kimlikler ve hafızaları mekana taşıyor. Oluşturduğu resim ve yerleştirmeler ile izleyicinin kendi deneyimleri doğrultusunda bir yüzleşme yaşamasına fırsat sunuyor. Mekanı bütün olarak karanlık bir forma dönüştürmesi ve kullandığı hiç sönmeyen mum objesi ile kendi umuduna dair duruşunu ortaya koyuyor. Sukut-u hayal sergisi izleyicileri daha önceden karşılaşmadıkları hikayeler içerisine sürükleyerek sanatçının umutsuzluğu şiddetlice sorguladığı dünyasını keşfetmeye davet ediyor."}
{"url": "https://futuristika.org/diederick-kraaijeveld-icons-in-old-wood/", "text": "SODA, Hollandalı sanatçı Diederick Kraaijeveld'ın ''Icons in Old Wood' adlı sergisiyle 13 Eylül 2012'de sezonu açıyor. ''Icons in Old Wood' sergisi '' 500 Kuruş'' adlı Atatürk pulu eseri dahil olmak üzere; Steve McQueen, Ajda Pekkan gibi Türkiye ve dünyanın ikonlaşmış isimlerinin ahşaptan yapılmış renkli kolajlarından oluşuyor. Sergide sanatçının imza eserlerinden ''Blue All Stars'' adlı Converse ayakkabının yanısıra bu sergiye özel üretilmiş, yeni ahşap heykelleri de yer alıyor. Kraaijeveld'ın eserlerinin en büyük özelliği, ülkesi Hollanda'nın yanısıra farklı ülkelere yaptığı seyahatler sırasında topladığı ahşaplara hiç bir müdahalede bulunmaması. Kendi orjinal renk ve dokularını muhafaza eden bu rengarenk ahşap parçalar tek tek elle kesilip, farklı yüksekliklerde monte ediliyor. Bugüne kadar dünyanın pek çok ülkesinde sergiler açan sanatçının eserleri bir çok seçkin özel ve kurumsal koleksiyonlarda yer almaktadır. 2010 yılında Paris'te gerçekleşen ''ARTAQ'' adlı uluslararası bir yarışmada ''Heykel Ödülü''nü kazanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/dijital-dualizm-ve-gercek-hayat-fetisi/", "text": "E ğer felsefenin başı diyebileceğimiz bir nokta varsa, o noktadan itibaren tartışılan en önemli kavramlardan birisi gerçek. Her ne kadar bu tartışmalar şu ana kadar herkesin ortaklaşabileceği bir gerçek tanımı ortaya çıkarmamış olsa da, herkes gerçek ve gerçek olmayan üzerine konuşup böyle sınıflandırmaları rahatça yapabiliyor. Gerçeğin ne olduğunu söyleyemeyip bir şeylerin gerçek olup olmadığını konuşmak da büyük bir sıkıntı. Bunu söyleyenlere göre; bunlarla ilgilendiğimiz zaman gerçek hayattan çıkıyoruz, gerçek olmayan bir hayatı yaşıyoruz. Bunları kapattığımızdaysa gerçek hayata geri dönüyoruz. Yani bu şekilde düşünecek olursak Matrix çoktan gerçek olmuş ve kendileri kırmızı hapı seçmişler. Geri kalanlarsa gerçeğin farkında olmadan matrixin içinde yaşayan zavallılar ve kırmızı hapı alan özel kişiler tarafından aydınlatılmaları ve kurtarılmaları gerekiyor. Bu şekilde bakıldığı zaman büyük bir kahramanlık öyküsü gibi görünüyor her şey değil mi? Birileri Platon'un o meşhur mağarasından ve gölgeler dünyasından çıkmayı becermiş ve şimdi geri kalanları kurtarmak için cesurca o mağaraya dönüyor. Gerçekten heyecanlı bir öyküye benziyor. Ancak durum aslında pek de öyle değil. Girişte değindiğimiz noktayla başlayayım. Gerçeğin tanımı konusunda bir konsensüs yok ortada ve yakın zamanda böyle bir şeyin gerçekleşmesi de pek mümkün görünmüyor. Ancak mesele şu ki, bu kahramanlık öyküsünde çok garip bir gerçek tanımı mevcut. Onlara göre bilgisayarın içindeki bir şey gerçek olamaz; gerçek dışarıda, bu dünyada olmalı. Yani basit bir şekilde tanımlamak gerekirse; gerçek bitlerden değil, atomlardan oluşur diyorlar. Ancak sıkıntı şurada, bitlerin gerçek olmadığına dair böyle keskin bir tanımı nasıl elde edebiliyoruz? Bitlerin gerçek olmasını engelleyen ne? Bu soruların hiçbirisine cevap verilebilmiş değil. Nathan Jurgenson, buna çok güzel bir isim koymuş: dijital dualizm. Dijital dualizmde dijital olanın tamamen gerçeğin dışına itilmesi ve dijitale, insana ve bu dünyaya ait olmayan bir şeymiş gibi muamele edilmesi söz konusu. Dijital dualizm, bir ikilik yaratma ve birini diğerinden daha yukarıya koymayı kendisine temel alıyor. Dijital dünyayı 'sahte', fiziksel dünyayı 'gerçek' olarak kabul eden ve dijitalin 'aşağı' görünmesini temel alan bu düşünce 2000'li yıllarda internetin ve teknolojinin gelişmesiyle her geçen gün daha da sık karşımıza çıkıyor. Facebook insanları aptallaştırıyor, Gençler asosyalleşiyor, Telefonunuzu çöpe atın, Tüm hesaplarınızı silin, İnternetten arkadaş mı olunur? temelindeki söylemlerin hepsi dijital dualizmin eserleri. Dijital dualizm aynı zamanda bir elitizmi de beraberinde getiriyor. Dijital dünyanın 'aşağı' görülmesi ve ona bu şekilde muamele edilmesi, kırmızı hapı yutanların kendilerini elit ve diğerlerinden daha üst seviyede insanlar olarak görmesine neden oluyor. Bu dualizmi kabullenen, ancak buna rağmen dijital dünyadan 'kurtulamayanlar' ise kendilerini zavallı olarak görmeye başlıyor ve bu durum sahte bir hiyerarşinin doğmasına neden oluyor. Dijital dualizm, bir safsatadan fazlası değil. Hiçbir tutarlılığı ve mantıklı temeli olmadan kurulan bu yapının bir işe yarayabileceğini ya da doğru olabileceğini kabul etmek anlamsız. Tamamen sorunlu ve tutarsız tanımlarla kurulmuş bir dualizm, gördüğümüz üzere sadece sahte bir hiyerarşiye ve sorunlu insan ilişkilerine neden oluyor. Sözüm ona insanları 'gerçek hayata döndürmeye' çalışan kahramanlar, insanlar arasındaki ilişkinin bir elitlik ve hangimiz daha gerçeğiz yarışmasına dönmesine neden oluyorlar. Eğer bir şekilde bu dijital dualizm savunulacaksa, en başta dijitalin neden 'gerçek' olamayacağına dair elle tutulur bir şeyler söylemesi gerekiyor. Çünkü bir datanın 'gerçek' olamaması için bir sebep yok. Cinlerden ya da dünya dışı bir şeyden de bahsedilmiyor sonuçta, gayet bu dünyanın bir parçası bitler ve datalar. Bu dünyada, bu dünyanın atomlarıyla üretilen teknolojinin ortaya çıkardıkları şeyler. Eğer fiziksel dünya ve dijital dünya arasındaki ilişkiye daha elle tutulur bir şekilde yaklaşmamız gerekiyorsa; en uygun seçeneklerden birisi, Nathan Jurgenson'ın teklif ettiği artırılmış gerçeklik. Eğer gerçeğin deneyimlerimize ve o deneyimlerden edindiklerimize bağlı olduğunu düşünecek olursak, bu oldukça uygun bir tanım olabilir. Atomlardan oluşan fiziksel dünyaya, bitlerden oluşan bilginin eklenmesiyle onun gerçekliğini artırdığımızı söylemek mümkün. Tek başımıza deneyimlediğimiz bir mekandan edinebileceğimiz bilgiyle, o mekanı dijitalle birlikte deneyimlemenin bize getireceği bilgi çok daha farklı ve fazla olacaktır. Artırılmış gerçekliği dijital dualizme karşı bir tez olarak kullanılma sebebi şu: Dijital dualizm, varolanı reddediyor ve onu 'sahte' ilan ederek kendisine bir kaçış yolu yaratıyor. Ancak bu sahte ilan etme eylemi, sahte algıların doğmasına ve daha sorunlu bir durumun ortaya çıkmasına neden oluyor. Artırılmış gerçeklik ise varolanı doğrusuyla, yanlışıyla kabul etmeyi ve onu bizler için nasıl daha iyi hale getirebilirizi düşünmeyi tercih ediyor. İkincisinin herkes için daha faydalı sonuçlar elde etmemizi sağlayacağını söylemeye gerek yok sanırım."}
{"url": "https://futuristika.org/dijitale-karsi-analog-internete-karsi-kutuphaneler/", "text": "Her şey Poe ile başladı. 12 yaşından 18'ime kadar onu taklit ettim. Poe'daki cevhere aşık oldum. Kendisi tam bir mücevher değil mi sizce de? Edgar Rice Burroughs ve John Carter için de aynısı geçerli. Geleneksel korku hikayeleri yapıyordum, herkesin az çok bailadığı şekilde. Mezarlıkta kapana kısılan insanlar filan. Mısır labirentleri çiziyordum. İlerleyen yıllarda Bradbury'nin internete bakış açısında da değişiklikler oldu. Eleştirileri daha çok internetin nasıl kullanıldığına dairdi. İnsanların ciddiye almadığı bir alan olmasına duyduğu rahatsızlık, yerini, gerekli eleştirileri yaptıktan sonra bir websitesi dahi açıp değişime bıraktı."}
{"url": "https://futuristika.org/dil-ve-denizlerin-gereginden-uzun-dusleri/", "text": "Ne yazık ki başlayan günlerim şu an bitmedi. Hala buradayım ve hala anadili mi kullanmayı sevmiyorum. Belki de anadilim benim için uygun değil. Sevdiğim kadını bugün de seviyorum. Oysa tüm anlarım o anlarımdan farklı. Anılarımdan kurtulmak için kamaramdan dışarı çıkmayalı bir haftadan fazla oldu. Değişik kitaplar okuyarak insan görmemeye dikkat ediyorum. Kravatla uyuyorum kalkınca çıkarıp yastığın altına koyuyorum. Bunu neden yaptığımın bilincinde değilim ama eminim Freud biliyordur. Kamaramda iki yatak var birinde hiç yatmadım. Detayları da hiç sevmiyorum. Bu yüzden gemi büyük, birkaç insanla paylaşabilirim ama kimseyi de buraya zorla getiremem. Bu arada rüzgargülünü de sevdiğim kadına verdim. Kusura bakmayın ama dümeni de ona veremem. Ya da alsın, zaten bir işe yaramıyor! Bir şeye yaraması için ikisinin de gemide olması gerek. Onun da, dümeninde. Garip okur kardeşim bu dünya. Rotamı kim çizdi? Haritanın tümünü ben niye görmüyorum? Yatağın yoksa kamarama gelebilirsin. Ama çok soru sorarım. Balım da tatlı değil acı. Kestane balıymış kavanozun üstünde öyle yazıyor. İçindekiler; Kestane Balı. Gemiye gelmeden evvel üstüne bir şeyler yapıştırma. İçinde ne olduğunu bilmek istemiyorum. Bugün uyandığım gibi dolaptaki kitaplara baktım, sonra da yatağımın üstünden geçen kabloların arasına sıkıştırdığım üç kitaba... İnan okur Tanrı en iyi yazar. En kötüsü de benim ve sen beni okuyorsun. Sana hiçbir şey katamam. Ama yine de oku! Hiç okumayı öğrenmeseydim. Ne büyük bir protesto olurdu. Ama bu tercihi yapmama izin vermedi; kırmızı rujlu kadın. İnsanoğlunun elma ile imtihanı. Bana nelere mal oldu. Hitler beni duyuyorsun biliyorum -bu aralar faşistlerin üstüne çok gidiyorlar. Bu gemideki en büyük sorunum düşler. Aslında onları dinleyen biri olsa sorunum hafifleyecek. Bu şu anın sorunu, birde geleceğimin sorunları var. En belirgini tuzlu sulara doğru giden gemi. Yolculuğum ileride rüyalarımdan daha büyük bir sorun olabilir. Ama önlem almayı düşünmüyorum hatta mümkünse dümene ellemek bile istemiyorum. Okur şu an ağzımı bozmak da istiyorum ama anadilim buna engel oluyor. Nesli tükenmiş bir dilin en usturuplu küfrüne yeniden can verecek güç de var kanımda O dilin neslini çoğaltmak istiyorum. O dille çoğalmak istiyorum. Şimdi kamaramdan dışarı çıkacağım birazcık nefes almak için. Ama yine aklıma o gelecek. Ben böyle anadilin anasını avradını! Pardon okur. Normalde çok terbiyelim ama müphem sorular ve rota beni buralara getirdi. Bunun bir merhale olduğunu düşünüyorum. Atlatırım umarım. e= m. c deki e ne oluyor okuyucu! Tamam, çokbilmişlik yapma. Sus! Kopuk kopuk gidiyorum ama yine de okumaya devam et. Girit açıklarında üç tane ada görmüştüm; yan yana bildiğin üç nokta gibi duruyorlardı. Sanki Girit koskocaman bir cümle, o adacıklar da üç nokta. Her şeyin doğada bir karşılığı var diyorlardı da inanmıyordum. Şimdi inanıyorum ama hoşuma gitmiyor. Dünyada bir yerde E ya da e'ye benzeyen bir ada olması ürkütücü. E daha mantıklı bir ada olur. İki limanlı büyük bir ada. Rüzgara ve dalgalara açık; biri ticari bir diğeri de turistik iki liman. e ise bir liman ve büyük bir gölden oluşurdu. Gölle denizin aynı adada yan yana olmasını kaldıramam ben. Buna hazır değilim. Hazır olmadığım bir şey daha buldum. Ne mutlu bana! Ani işitme kaybı yaşadığım dalıştan sonra doktorun yasaklamasına rağmen hala dalıyorum. 45 feette bile onu düşünüyorum. Ama 30 feetten daha iyi. Hiç olmazsa onu görmüyorum. Bazen 50 feette bazen de 60 feette dip sarhoşu oluyorum. Moralle alakalı olmalı. Bir aynam yok her gün gazete de okuyamıyorum. Özellikle pazar günleri canım istiyor. Şu koskocaman oyunun en güzel parçalarından biri bu olsa gerek. Hiç olmazsa eğrelti durmuyor. Saatim de yok. Güneş var, ay var, yıldızlar var.. . Ben bu gece ne yazık ki uyuyamam bu yüzden herkes bir düşe dahil olsun. Düşler alemi bu gece epey eğlenceli olacak. Kaçırmayın. Carl Gustav Jung beni duyuyorsun biliyorum bilinçdışım seninkine hiç benzemiyorum. Çokça E var bende. Arketip, Anime, mandala ile hiç alakam yok. Hitler beni duyuyorsun biliyorum -bu aralar faşistlerin üstüne çok gidiyorlar. Okur seni unuttum ben. Özür dilerim. Ihlamur içelim mi biraz. Lütfen bu konuyu da değiştirelim, inan sıkıldım deme. Ama yine de sizi kesinlikle kıramam bilirsiniz sen yeter ki okuyun hemen değiştiririm konuyu. Bir konu hiç olmadı! Kamaramda bir dolapta saat buldum. Ben bulduğum da saat on biri gösteriyordu büyük ihtimalle de saat on birdi. Ama saat bozuk çıktı. Bu gece on birde kıç üstünden denize atacağım saati. Ardından bir dakikalık saygı duruşunda bulunacağım, ama bir dakikayı kim tutacak? Birinin saniyeleri takip etmesi gerekir. Bu durumda o kişi yeterince saygı gösteremez. Bu saçma... içimden Fransız ulusal marşını okuyup rahata geçsem. O marşı tam bir dakikada okuyorum. Ama o sıra tam saygımı gösteremem ki. Hay aksi. Dün beynimde ki tüm şifreleri unuttum. Bunun içinde yarın sabaha karşı kutlama yapmayı planlıyorum. Şifresiz tüm okuyucular gemime davetlidir. Bu paragrafı boş bir kağıda yazmanız katılım için gerekli olan tek şey. Çok eğleneceksiniz. Herkes için sınırsız dümenimiz var. Rota belli. Dümen sadece dekor olsa bile, İskele alabanda, sancak alabanda! Diye bağırabilirsiniz. Hayatta öyle ani değişimler pek olmasa bile, eğlenceli bir parti olacak. İnanın! İstanbul'u çok özledim okur. Yaşayan herkes şehri terk ettiğinde boğanın yanında görüşürüz. Öptüm."}
{"url": "https://futuristika.org/dile-veda/", "text": "Günümüzde bir Godard filmine gitmek ne demektir? Bu bir ayrılık konuşması buluşması için sözleşmeye benziyor ya da Dagur Kari'nin imgeleminde bir tür kürtaja gecikmemek için çalar saati kurmaya. Özellikle Türkiyeli Godard izleyicisi ise veda etmeye hazır olmadığını ya da çoktan veda etmiş olduğunu festivaldeki gösterimlerde kanıtladı. Bizim izlediğimiz ilk gösterimin teknik bir arızadan kaynaklandığı söylenen şakası ise şu idi: Film için gözlük dağıtmayacağız, ama zaten filmdeki üç boyutlu sahnelerin sayısı çok az, bir şey kaçırmış olmayacaksınız. Böylece Bay Godard'ın ilk üç boyutlu filmini iki boyutlu izledik. Bunu sonraki izlemelerde telafi edeceğimizi düşündük. Sinemayı 1960'ların sonunda bırakmış olan yönetmen nereye gitmektedir? Filmografisi sinematografik bir striptiz gibi geçtiğimiz elli yılda yüklerinden soyunarak ilerledi ve şimdi saf soyutlama düzeyine hiç olmadığı kadar yakındır. Dile Veda'da özgürce dolaşan varlıkların köpek adını almalarını sağlayan tekniğin kamera tarafından verildiğini savlamak ve tekniğin tersine çevrilmesinin kameranın bir niyetsizleştirilmesiyle olanaklı olduğunu düşünmek Bay Godard açısından heyecan verici olmalı. Godard, Godard sinemasını bilgisizleştiriyor; daha doğrusu bilgiyi sinema için geçerli veriler arasından çıkardığını ilan ediyor. Bir bakıma 1958 tarihli Operation 'Beton' ile başlayan çember tamamlanmış gibidir. Uzun süren, nesnesini yitirmiş bir veda. Köpeği soyutlamak. Bizi yıldızlardan uzağa iten bir teleskop gibi iş gören bütün bu kameraların hepsi halihazırda bütün insan dışı hayvanlar için zaten gizli kameradır, ne kadar açıkta durursa dursun. Filmi ikinci izleyişimizde bu kez gözlükler dağıtılmıştı ve yerimiz salonda perdenin hemen önündeki, altyazıları dizmekle görevli genç bir kadının koltuğunun hemen arkasındaydı. Bu kez karanlıkta küçük defterimize sonradan okumakta güçlük çektiğimiz notlar almaya çalıştık ve filmin sesini Olympus marka bir aygıtla kaydettik. Üç boyutlu gören gözlükler, Bay Godard'ın haysiyetimize dokunan ağır bir şakası aslında: Detaylandırmayacağız, 2000'lerdeki Godard sineması 1660 Ekolü'nden adını sildirmeye çalışan aşırı-Avrupalılaşmış, Avrupa kültürüyle kafayı bozmuş bir dehanın sinemasıdır. Afrika'yı mesele edinmesinde bile bir Afrika'yı mesele edinen Avrupaya kafa yorma üslubu geliştirmiştir. Self-refleksif tavra yabancı değiliz, Bay Godard kendini yaralayan sorular sormaktan yorulmuşa benziyor. Ama her şeyden önce, sinema konuşmaya başlayınca dil susar ya da dil konuşmaya başlayınca sinema susar. Bay Godard sesli sinemayla yaşıt olduğu kadar dilsiz sinemayla da yaşıt. Afrika hakkında bir kavram üretmek olanaklı mıdır? diyen altyazıya, filmi üçüncü izleyişimizde Afrika'nın hakkındaki kavramlara gereksinimi yok, özgürlüğe var biçiminde bağırarak yanıt verdik."}
{"url": "https://futuristika.org/dilsan-balkanci-suyla-gelen/", "text": "Alta Sanat Galerisi'nde 6 Ekim-28 Kasım 2012 tarihleri arasında düzenlenecek olan ve Ressam Dilşan Balkancı'ya ait eserlerin yer alacağı sergi, sizi bambaşka bir dünyada masalsı bir yolculuğa çıkaracak. Düşsel anlatım biçimiyle dikkat çeken Dilşan Balkancı'nın eserlerinde zaman ve mekan sınırlamalarına takılmadan, güçlü bir özgürlük duygusu hissediliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/dilsel-cemaat-mi-cemaat-dili-mi/", "text": "Ç ağdaş dil olgusunun gelişimindeki önemli veçhelerden birini çözümlerken, Chomsky, sadece anlatı kalıplarının ya da dilsel/biçemsel söyleyiş biçimlerinin değil, zihinsel refleks zamanının bile koşullandığı bir arızi-dilden söz eder. Süreksiz söyleyiş biçimlerinin kalıplaşmış anlatı formunun doğrusallığıyla zamanı boyuna kesen işleyiş mantığının, anlatılanan şeyi içermeyen geçiş katmanları üzerinden egemen söylene eklendiği durakları sistemik bir dil kapsülü olarak betimler ve sıkışık gerçeğin yapısını dilin araçsal varlık biçimleri üzerinden güç ilişkilerinin metronom ritmine bağlar. Böylece tekerlemelere, akılda kalıcı kafiyelere, mottolara yüklenmiş içerik bilincinin anlamın numuneleşmiş kalıp dokusunda bağlandığı bir iktidar dürtüsünü teşhir eder. Küreselleşme tartışmaları üzerinden yürütülen polemiklerin dilsel kalıplar üzerine kurulu birörnek anlam yapılarının işlevselliğini sorgularken dil olgusunu bu boyutuyla dikkate almaması, muhalif eksendeki söylen kalıplarının da aynı sloganlaşmış kavrayış momentinden itibaren kurulmasıyla ilgili olabilir mi? Bir tarafta alfabeler vardır, diğer yanda dizeler, diyen Mallarme'nin, yalnızca Parnasse ruhuna sığınan kapsayıcı bir şiirsel ortak ruhtan ya da şiir söyleme kaygısından çok, söz söyleme ya da anlatılama çabasında evrensel varlık sebeplerini bulan bir yaratma itkisine göndermesi veya şimdilerde üst-metin diye adlandırılan bir algı düzeyini kavrayış kipleriyle bağlamsal bütün arasındaki akademik yorumsama safsatasına hiç düşürmemiş Goethe'nin weltliteratur vurgusu, ortak bir iktidar talebinin tüm taraflarınca aynı oranda seyreltilmiş bir dilsel yarığı iyiden iyiye derinleştiriyor. Zira modern çağın en yüzeysel iletişim kaygılarına olası en kısa yolla yanıt veren kitle dili, Nietzsche'nin sadece semptomatik düzeydeki kıpırdanmalarını görüp yirmi birinci yüzyıldaki akut sinir nöbetlerine tanıklık edemediği, tıp literatürüne jurnalistik deformasyon denen meslek hastalığını armağan etmiş gazetecilik ve gazeteci dili olgusu tümüyle güç ilişkilerinin süzüldüğü bir filtre işlevi görmeyi sürdürmekte. Ne var ki, asıl endişe verici olanın, konvansiyonel yönetme talepleri karşısında zemin tutma arayışındaki muhalif oluşumların da aynı küresel köy ağzını bilhassa doksanların ilk yarısında benimsediği oportünist eylem anlayışını 'suistimal politikaları' tanımıyla hafifletmeye çalışan 'sistem anarşistlerine' kıyasla daha bir sahiplenerek kullandığının açıklıkla görülmesi. Tüm bunlar, dil üzerinden yürütülen mücadelenin, en fazla da kavramsal düzeyde, iç içe geçmiş ortak tanım ölçütlerinin orta yerinde sürüp gittiğini, ayrıksı olmayı da aynı sistematik esneme payı içinde marjinal bir duruş olduğu vehmiyle kabullenmiş dilsel kopuş çabalarının ise bağdaşık olmasa da organik anlamda üst yapıya eklenmiş birer söyleyiş kipi olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Arketiplerin mekanik birer tanım ölçütü olmadığını, tersine, her birinin birer bilinç içeriği olduğunu söyleyen C. G. Jung'un gözlemi, kavrayış biçimlerinin klinik doğası üzerine yapılmış birer tespit olması vasfıyla değil de çağın teknik aklıyla düzenlenmiş, ayıklanmış, tesviye edilmiş birer algı katı olarak okunduğunda, iktidar taleplerinin hep dil dokusundaki yaratıcı seziyi dışlayarak beslediği kalıp-yargıların işleyiş düzenini açıkça tanımlıyor: Anlamın tüm rasyonel kavrayış biçimlerine doğaca içkin olduğu sanısıyla arındırılmış bilme istemi. Kavrayış egzersizlerinin metinsel çözümleme çalışmalarının analitik ruhuyla sınırlı olumsal dizgesi ve bu kasılmayı teknik aklın tahakkümündeki mekanik uyaranlarla canlı tutan sahipsiz istenç. Yorumbilimin araçsal doğasıyla uyumlu kılınmış algı düzeni ve bilincin tutamakları olan içerik katları. Şimdi, organize aklın kavrama çabasına anlamın gidimli bir nedensellik olarak ulandığı genel işleyiş, kavrayış biçimlerinin kolektif edilginliğiyle türdeş bir sıfır noktasına dönen devir hızını çevrimin hacminden bağışık tutacaktır. Bir başka deyişle, yalnızca havayı döven bir çark gibi işleyen aklın, Barthes'ın tanımlamasıyla bomboş bir bandı durmadan başa saran bir düzeneğin evrensel bir nedenselliği kendi hareket yasasının mekanik erimiyle bağladığı bir kısır döngüdür söz konusu olan. Başta Derrida olmak üzere Fransız yapıbozumcularının dilin gramatikal hamlığı diye tanımladığı şey, Foucault'ya göre, anlam sarmalının başladığı noktadır. Bir ipucu, bir ayrımsal ya da tepe nokta. Anlamsal bütünün helezonik bir yapısı olduğu yollu vurguların, çizgisel bir çözümleme ediminin doğasına aykırı olarak, akış ritminin tüm izleği besleyen bir çevrintiyle tersyüz edildiği bir 'serbest okuma' pratiği olması, aşkın bir okuma pratiğinin kuralsızlığından çok, zihinsel dinamiklerin serbest bırakıldığı bir karşılaşma alanı olmayı amaç edinir. Karşıt etkilerin orta yerinde kurulan anlam çerçevesi, sadece diyalektik bir gerilimin soğurulduğu bir ağırlık noktası olmakla kalmaz, bazen örgensel bazen de parçalı bir kavrayış zeminine ana metne koşut bir bağlamın gölgesini düşürür. Jung'un bilinç içerikleri semptomatik bir üst-yapının belirgin kılınması adına kavram kalıplarını hapseden bir algının tekilliğini tanımlanmış bir düzlemin ortak bilinç alanında benzerleriyle eşlerken, modern kitle dilinin yekpare kurgusu ortak bir bilinçlilik halini türdeş bir metin dilinin kalıp-sözlerine, kalıp-hecelerine ayırır. Dilin 'patronajı', 'ayar tutmayan' her fazlalığı eler. C emaatçi yapı dilsel bir kuruluş yasasıyla sınırlanmaz, ne de dilsel bilinç cemaatçi bir varlık biçiminin tam bir doğrulanması olarak tezahür eder. Topluluğu kendi içinde dayanışmacı olduğu kadar rekabetçi, bağlaşık olduğu kadar dağınık ve sölpük kılan kırılma noktalarının varlığı, dili çoklu bir söyleyiş rejiminin kılgısal ağırlığıyla devindirir. Dil yaşar, biçim ve kabuk değiştirir, yan anlamlar yüklenir, söyleyiş olanaklarını çeşitlendirir, tüm bunları yaparken farklı cemaat bilinçlerinin 'mutlak farkındalığıyla' ilişkiye geçer, varlığını ve kudretini sınar. Bu olağan varlık dinamiklerinin ötesine geçen, dilsel yapının gerçek vurgu yoğunluğunun tüm dehşet uyandırıcılığıyla biriktiği nokta, jenealojik bir bilinç ortaklığının sınırlarını aşarak, bir tür-oluşun ayırıcı ırasını tüm alt-bireylerde gerçekleyen bir doğuş efsanesine dönüşmesidir. Artık ne bir topluluk rejiminin iç dengesi ve oluş dinamiklerinde ne de bir kimlik araştırmasının sosyo-kültürel kodlarında yatan bu farkındalık, sözcüğün tüm anlamlarıyla, hatta tüm o anti-militarist varlık çabasının en son sınırına götürüldüğünde bile, muayyen bir inanç sisteminin 'ortak' sayılması uyarınca faşisttir. Bunun dilsel varlık alanındaki karşılığını sadece halkın katılımına olanak tanıyan ve onun varlık alanını onayan cömert bir gönül birliğinde değil, akademik bir jargon ve bilimsel bir söyleyiş disiplini ya da saraylı bir üslup inceliğinde de aramak gerekir. Yine Chomsky'ye dönülecek olursa, dil, en hiyerarşik varlık biçimlerinin dolaylı ya da dolaysız karşılığı olduğu durumlarda bile, kısıtlamaların alanı değildir; dilin akışkan yapısının bu özelliği, söyleyiş ve anlatım dizgelerinin ara katmanlarına sızan karakteri, dönüşürken dönüştüren bir mefhum olarak varlığını sürdürmesi, zihinsel süreçlerin izlenmesindeki zorluğun da bir göstergesidir. Tüm tahakkümcü varlık biçimlerinin her şeyden önce yaratıcı bilinç ve belleği, söyleyiş rejimlerinin türlü olanaklarını sınırlayarak, dizginleyerek işe koyulmasındaki hareket itkisi, kaçınılmaz biçimde, dili cemaatçi örnek-yapıların ahlaki ussallığıyla kendi utlu doğasının panzehirine dönüştürür. Tek bir kaçak noktasından hava aldığında infilak edecek olan bu sıkışmış barut kutusu, karı kocanın birbirini hiç çıplak görmediği altı çocuklu ailelerin bilinç yarasında kabuk bağlar. Yarık, bilinci benlikten uzak tutan emniyet boşluğudur. Bir cemaatin dilsel varlık alanının aynı cemaatin bilhassa dinsel referansların bağlayıcılığıyla malul olduğu, dahası, insanların anlamadıkları bir dilde ibadet ettikleri gerçeğinin hiç değilse dilin koşullanmış düzen ırasıyla açıklanabilecek son paradigmayı da silip yok ettiği uç bir durumda, hem cemaat hem de dil kavramlarının henüz tanımlanmamış bir boyutuyla yüz yüze geliniyor. Bu durumun yarattığı bireysel ve kaçınılmaz biçimde kolektif çöküntünün bu tartışmanın konusu olmadığı, bu yazının genel çerçevesinin o inanç şebekesinin doğasına nüfuz edemeyecek denli muğlak ve güçsüz olduğu açıktır. Sadece sözcüklere ve asgari gramatikal kalıplara dökülmüş bir anlatım ya da iletişim formu olarak değil, yaşam biçimlerinin bir ortaklık duygusunu besleyen ve geliştiren, hayvanlar arasında bile yeterince toplumsallaşmış, en başta insanın taklit ve fiziksel çevresine uyum sağlama yeteneğinin organik ve mekansal dışavurumu olarak dil, bu yazıda söz konusu edilen güç ilişkilerini kapsayacak denli sınırlanamazdır. Yine de, bireyselliği dil bilincinden itibaren ele geçirilmiş insanın bu kavramsal çerçeveye sığmayan trajedisi, insan bilisinin sözle ifade edilebilecek en uzak ufkuna varacak denli ömürlü olmamalıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/dinleyici-destek-projesi-7-radyo-senligi-basladi/", "text": "9 gün, 9 gece, 99 saatlik bir radyo yayını! 7 yıldır dinleyicilerinin sürekli desteğiyle bağımsız ve başına buyruk yayın hayatını sürdüren ve bundan büyük keyif alan Açık Radyo'nun 2010 Dinleyici Destek Projesi Radyo Şenliği 20-28 Mart tarihleri arasında gerçekleşecek. Sağduyu ve neşe, radyo dalgaları ile temaslarda bulunacak. Bu curcuna tam 9 gün, 9 gece, 99 saat sürecek. Yedinci Radyo Şenliği'nin asıl yıldızları ise Açık Radyo Dinleyici-Destekçileri. Bu yıl aynı zamanda 15. yaşını da kutlayan Açık Radyo, Dinleyici Destek ProjesiYedinci Radyo Şenliği'nde mikrofonu dinleyici-destekçilerine uzatıyor. Açık Radyo stüdyolarına davetli olan 99 kadar dinleyici bu özel yayına bu defa sadece dinleyici değil, aynı zamanda programcı olarak katılacaklar. Her yıl düzenlenen Dinleyici Destek Projesi ile Açık Radyo dinleyicisi radyosuna sahip çıkıyor. Dinleyiciler seçtikleri programın istedikleri bir saatine destek veriyorlar. Yani dinleyiciler ücretsiz dinleyebilecekleri bir yayının sürdürülebilmesi için para vererek destek oluyorlar. Bunu bir telefonla (0 212 343 41 41) ya da bir tıkla yapmak mümkün. Açık Radyo seçtikleri programın başında ve sonunda adlarını anarak destekçilerine teşekkür ediyor."}
{"url": "https://futuristika.org/dio/", "text": "İtalyan asıllıdır. Katolik eğitimi aldığı halde pek sevmemiş bu durumu. Ronald Padovana asıl adı. Daha küçük yaşta müziğe özel bir ilgi, sıra dışı bir yeteneği olduğu anlaşılmış. Trompet çalarak başlamış. New york aşığı bir adam. Lisede bas gitara geçiyor, gruplar kuruyor çeşitli isimlerle. En sonunda The Elves'e dönüşüyor isimleri; elf denen hayali yaratığı, hayallerinin nesneleştiren bir sembol olarak görüyor. Grubu ve ismi yavaşça duyulmaya başlıyor. 1968 yılında büyük bir trafik kazası geçiriyorlar. Sarhoş bir sürücü grubun vanına çarpıyor. Ronnie'nin en yakın arkadaşı gitarist Nicky Pantas ölüyor. Ronnie Dio kafasından, kafa derisinden ağır yaralanıyor. 100'den fazla dikişle toparlanmaya çalışıyor. David Feinstein da kazada bileğini kırıyor. Hepsi hastanede uyanıyor. Dio'nun yüzünde büyük bir yara izi var. Grubun Cortland'da geçirdiği zamanın ardından, yıllar sonra bir sokağa Dio adı verilecektir. Dio da ilk eşiyle Cortland'da tanışmıştır, şu an ABD'de meteroloji uzmanlığı yapan evlat edindiği oğlu da vardır. Daha sonra Elf kuruluyor, Rainbow öncesi benzer bir müzikte kafaları. Dio'nun ortaçağ söylenceleri, kahramanlık hikayeleri ve düşlere uzanan şarkı formatının ilk örnekleri çıkıyor bu dönemde: Nevermore. Elf, Deep Purple açılış grubu olunca ve dikkat çekince, Ronnie James Dio ve iki elemanla birlikte Rainbow'a katılması için teklif alıyorlar. Black Sabbath yıllarında, özellikle Heaven and Hell'de Dio şarkı yazım aşamasını neredeyse tamamen kontrol etmiştir. Black Sabbath ile geçen başarılı yılların ardından, Dio olarak kurduğu kendi grubunun ilk albümüyle, kendi kariyerininiz zirvesine ulaşmıştır. Holy Diver konserleri kapalı gişe olmuştur. Heavy metal en güzel yıllarını yaşamaya başlamıştır. Albümün kapağında Murray isimli maskot ilk kez görülmüştür. Randy Berrett ve gene Hunter çizimi Murray, mutasyona uğramış bir Malacovya deviydi. Efsaneye göre, dünyayı bir zamanlar yöneten iki kabile Malakovya ve Sykloplardan, iyiliği temsil eden Malokovyalıydı. Albümün kapağında bir rahibi boğuyordu; rahip, çocuk tacizcilerini temsil ediyordu. Naif bir söylemi olmasına rağmen Dio din düşmanlığıyla suçlandı. İyilik ya da kötülüğün, birinin diğeri olmadan varolmayacağına inanıyorum. diye cevapladı ve düşlerinden bahsetmeyi sürdürdü. Dio yıllarında, Black Sabbath'a yeniden dönüşünde, çeşitli organizasyonlarda, ortak çalışmalarında ve son dönemde Heaven and Hell ile gösterdi ki, yeryüzünün mesleğine saygısı en yüksek insanlarındandı. Zaten kendisi de, aşk şarkılarına değil, ahlak şarkılarına inandığını söylerdi. Bu anlamıyla, tıpkı hiç tanımadığı Ece Ayhan gibi bir etikçiydi. Şarkı sözlerine çok önem verirdi ve hayranlarından da bunu beklerdi. Şarkılarını basılı birer şiir gibi düşünürdü. Ejderhalardan, kılıçlardan ve kahramanlık destanlarından sıkılmadın mı? diye soranlara, Hayal etmekten sıkılmayacağım. diye cevap verirdi. Düşlerin gerçekliğine inanırdı. Magica isimli kitabını bitirmeye ve söylenceyi sürdürmeye çalışıyordu, umarız yazdıkları gün ışığına çıkar. Dio'nun bir poetikası da vardı. Sözlerdeki kafiyeleri kelime kullanımı ve sesli okunduğunda farkedilen uyumla, yarattığı şarkılar tesadüfi değil, üzerinde çalışılmış, kendi kariyerinin ilk günlerine de gönderme yapan, birleşik ve eklektik bir yapıdaydı. Daha sonra, İstanbul'un sıcak bir yaz akşamında, kendisini sahnenin önünden izlemeye doyamayan bir fanıyla kurduğu göz temasında anlattı ve anladı, müzik ve müzisyenlere duyulan derin sevgide, karşılıklı fedakarlıkların önemi büyüktür. Fedakarlıkla o müziği yapanlar, fedakarlıkla o müziğe ulaşanlar, değerini daha çok bilir. 1987 albümü Dream Evil ile, yaşamının yönünü bulmasında, beğenilerinin oluşmasında büyük bir etkisi olan sahneyi ve Dio'yu pür dikkat izleyen o çocuk da, Dio'nun şarkının neresinde kem göz işaretini yapacağını bildiğinden, karşılıklı gülümsüyorlar. O çocuk, sonsuz hüzünlü bir Kadıköy gecesinde panzerler, biber gazı, havada uçan taşlar ve meşaleler arasında Bundan daha kötüsü olamaz! diye düşünüp ilerlemeye çalışırken, Dio ona bir ders daha verdi son nefesiyle: Her şeyin daha kötüsü olabilir, kuyruğu her zaman dik tut! Ejderhalara karşı savaşmaktan yorulma! Dio haklıydı; dünya, siyaha beyaz diyen krallar ve kraliçelerle dolu ve haklıydı ki her şeye rağmen, sayıları az da olsa, kılıcı alıp yürümeye devam edenler var. Gittiğin yerde ruhun huzur bulsun, adın ve sesin son nefesimize kadar aklımızda ve kalbimizde olacak,"}
{"url": "https://futuristika.org/direnisin-capulcu-dili/", "text": "er toplumsal hareketin olduğu gibi çapulcu direnişinin de farklı yüzleri var. Bu farklı yüzleri bir kenara itip çapulcu direnişinin ne olduğunu, kimliğini ve direnişçileri genellemek, basit bir indirgemecilikten öteye gitmez. Halbuki, cesaretimizi toparlayıp çapulcu direnişinin karmaşıklığı ile yüzleşmemiz lazım. Çünü direnişin ilk zamanlarından itibaren, direnişi iç dinamiklerinden ve küresel olaylardan soyutlayarak, bilindik kalıplara indirgemeye çalışan bakış açıları çoğaldı ve ne yazık ki basit karşılaştırmalar, bilindik genellemeler sonucu geniş kitlelerde popülerlik kazandılar. Çapulcu direnişini laikçi/ulusalcı ve İslamcı kesimin çatışması olarak görmek, ilk fırsatta Arap Baharı'na veya 68' Fransa olaylarına benzetmeye çalışmak, hatta direnişi CHP tabanının, Erdoğan'a başkaldırısı olarak tabir etmek revaçta. Fakat, ne yazık ki, bu tür mecaz çabaları direnişin farklı yüzlerini incelemeden basit bir tanımlamayla kolaya kaçıyor. Oysaki direnişi takip edenler ve direnişin içinde bulunanlar, işin bu kadar basit olmadığını biliyorlar. Bu yazının amacı işin ne olduğunu anlamaya çalışmak ve çapulcu direnişinin karmaşasının en azından bir kısmını yakalayabilmek. Vurgulamak istediğim, çapulcu direnişindeki çok sesliliğin, dayatılan çoğunlukçu siyasi kültürle bağdaşmadığı; ve gerçekten şanslıysak ki şansı burada direnişin basit bir karşıtlık siyasetinden, toplumsal harekete dönüşmesi olarak tanımlayabiliriz çapulcu direnişinin, Türkiye'de çoğunlukçu siyasetin ve çoğunlukçu siyaseti temsil eden büyük partilerin sonunun geldiğini ilan ettiği. Tabii, çoğunlukçuluğu bırakıp, çoğulculuğa geçmenin en önemli yollarından biri, çoğulculuğun temellerini oluşturacak ortak söylemlerin belirlenmesidir. Bu ortak söylem alanının belirlenmesinin en birincil yolu ise, basit karşılaştırmalardan, mecazlardan ve indirgemelerden kaçarak, ve çapulcu direnişine katılan farklı kesimlerin ses sahibi olması ve ortak isteklerini belirlemelerinden geçmektedir. Dikkat etmemiz gereken husus şudur ki: bu ses, hiç bir zaman marjinal atfedilen gruplara verilmez. Foucault'nun 1970'de College de France'da verdiği bir derste dediği gibi: Her toplumda söylemler, işi kendi gücünü korumak olan süreçler tarafından kontrol altında üretilir, seçilir, organize edilir ve dağıtılır. Amacı kendini korumak olan güç, bu gücünü ve gücünün kaynağı olan sesini söylem üretme, dağıtma, hangi söylemlerin meşru/gayrimeşru olduğunu belirleme yetkisini yaymak istemez. Bastırılan gruplar, kendi aralarında ittifak kurarak, yatay seferberliğin tüm nimetlerinden faydalanıp organize olarak, ve dolaşımda olan söylemleri sorgulayarak, kendi söylemlerini dolaşıma sokarak kendilerine ses verebilirler, seslerini bulabilirler ve buldular da. Var olan seslere, sesler arası ittifaka ve seslerin söylediği söylemlere bakmamızın sebebi iste, diğer toplumsal göstergelerin toplumsal söylemler kadar isabetli olmadığıdır. Mesela, Lipset'in modernizasyon teorisi demokrasinin moderniteyi takip ettiğine dair görüşü, dünyanın değişik kesimlerinde olduğu gibi Türkiye'de de çökmüştür. Yaşadıklarımız, ekonomik göstergelerle, demokratik göstergelerin arasında bir bağ olmadığını bize göstermiştir. Kanun değişiklikleri, insanlık eğitimi alan polis, ve artan gelir gibi faktörlere bakıldığı zaman yani, kağıt üzerinde Liechtenstein gibi bir ülkede yaşadığımızı zannetsek de, sokaklarda görünenin farklı olduğu şüphesizdir. Bu yüzden, demokratikleşmenin en önemli göstergesi toplumun dolaşımda tuttuğu, vurguladığı söylemlerdir. Çapulcu direnişinde internette dolaşımda tutulan söylemle, bugüne kadar internet üzerinde dolaşımda tutulmaya çalışılan diğer direniş söylemleri arasında 3 temel fark var ve bu farklar sayesinde çapulcu direnişi neredeyse bir toplumsal hareket halini alırken, diğer direniş çabaları bugün bilinmiyor bile. Bu 3 farkı kabaca şöyle özetleyebiliriz: Çapulcu direnişinin dili şiddei kınıyor ve pasifist; ırkçılık, homofobi ve seksizm gibi ayrıştırmacı söylemleri kabullenmiyor; kendisine yeni bir dil ve kimlik oluşturarak egemen söylemin gramerine ve söylemlerine bağımlı kalmıyor. Bu 3 fark sonunda geldiğimiz nokta ise ortada: Türkiye siyasetinde milat olacak toplumsal bir hareket ve kültürel bir uyanış. Aşağıda, 3 farklı internet direnişi söylemi ile, gezi parkında yaşanan direnişin söylemini karşılaştırıyorum. Söylem önemli, evet, fakat bu zaten üzerinde durduğumuz ve sürekli gündeme getirdiğimiz bir nokta. Burada göstermek istediğim söylemin neden önemli olduğu, tutarsızlığın bir söylemi nasıl boşlukta ve temelsiz bıraktığı, ve söylemin bizim irademizi nasıl etkilediği; bize nasıl güç kattığı veya gücümüzü nasıl kısıtladığı. Yaşananlar, bağlamları, sebepleri ve yaşayanlar elbet aynı insanlar değil. Tüm direnişlerin sebepleri ve dinamikleri farklı. Fakat, çapulcu direnişini destekleyenler, söylemleri ile bir ağacı alıp daha geniş toplumsal tatminsizliklere bağlama becerisini nasıl gösterebildilerse, aynı potansiyel diğer direnişlerde de mevcuttu. Burada göstermek istediğim, diğer direnişler, kullandıkları söylem ve söylemlerindeki tutarsızlıkları ile bu potansiyellerini kendileri körelttiler. 11 Ekim 2012'de, akşam üstü, dört yolcusu olan bir van, çevre semtlerden Erzincan'a doğru yola çıktıktan bir süre sonra PKK'lılar tarafından durduruldu. Araca yanaşan PKK'lılardan biri kimlik kontrolü yapmak istediklerini söyledi ve hemen sonrasında vanda bulunan üniformasız bir polis tarafından öldürüldü. Aracı durduran ve aracın arkasında bekleyen diğer PKK'lı militanlar, araca ateş açtılar. Karşılık veren polisle beraber, araçtakiler, inerek araçtan kaçtı. Silah sesleri kesildikten bir süre sonra, polis herkesi araca bindirdi ve en yakındaki hastaneye yetiştirdi. Daha sonra, van şirketi polisten 'çalışanlarının ve yolcularının canlarını tehlikeye attığı' gerekçesiyle polisten davacı oldu. Olay bir iki gazetenin köşesinde sönük bir yankı buldu, fakat polisler için küçümsenecek bir tarafı yoktu. Facebook'ta polis kürsüsü isimli bir grup, haberlerden birini duvarına taşıdı ve polisler, polis yakınları, ve polisleri destekleyenlerden oluşan grubuna tartışmaya açtı. Yapılan yorumlar, bir taraftan PKK şiddetini kınarken, diğer taraftan polisin yaptığı şiddeti meşru görüyordu. Diğer bir deyişle, PKK'nın şiddetine karşı gösterilen milliyetçi direniş, benzer bir şiddeti destekliyordu. Direnişin ne olabileceğinin farklı tanımları var. Benim kullandığım tanım, direnişi karşı geldiği her ne ise, ona bir alternatif olarak tanımlayan, ve karşı geldiği şeyi, kendi söylem ve eylemiyle tekrar üretmekten kaçınan bir hareket tarzı olarak belirtiyor. Bu durumda, milliyetçi direniş, aslında, direniş olamıyor. Sadece karşı geldiğini sandığı bir düzeni idame ettiriyor Yukarıdaki twitler, kibirlerinden beslenerek üstünlük hislerini pekiştirmek için tutundukları inançlarından, erkeklik komplekslerini telafi etmek için kullandıkları ataerkil klişelere, aşırı-milliyetçi ırk, toprak ve kan söyleminin en fetişletilmiş halindeki zorbalık sevdasına kadar, şiddete şiddet ile karşılık veren ve bu karşılıktaki ironiyi göremeyip boş gözlerle eee, ne var ki bunlarda diye bakan bir direnişin anatomisi. Böyle bir direniş, pek tabii, direniş olmaktan çıkıyor ve sadece şiddeti meşrulaştıran bahaneler silsilesi olarak kalıyor. Direnişin ne olabileceğinin farklı tanımları var. Benim kullandığım tanım, direnişi karşı geldiği her ne ise, ona bir alternatif olarak tanımlayan, ve karşı geldiği şeyi, kendi söylem ve eylemiyle tekrar üretmekten kaçınan bir hareket tarzı olarak belirtiyor. Bu durumda, milliyetçi direniş, aslında, direniş olamıyor. Sadece karşı geldiğini sandığı bir düzeni idame ettiriyor. Direnişçiler burada, şiddeti desteklemenin ve şiddete ön ayak olan söylemlerin direnişi nasıl gayrimeşru kıldığının farkında, ve bu farkındalık sayesinde tutarsızlıktan, nihayetinde de direnişin etkisini yitirmesinden kurtuluyorlar. Mesela, yol ver gidelim, Taksimi ezelim gibi bir slogana, #yolvergelsinlerinsanlıkgörsünler diyerek cevap verebilmek, böyle bir farkındalığın en önemli göstergelerinden biri. Ulan Ayı dışında, direnişçilerin öne çıkardığı birlik ve beraberlik algısı, meşruluk kaygılarının yanında şiddete karşı durmalarının başka bir sebebi olarak da gözüküyor. Milliyetçilerin PKK'ya direnişi ile çapulcuların otokrasiye karşı direnişlerini karşılaştırmak ilk bakışta haksızlık olarak gözükebilir. Neticede milliyetçi söylemin temel taşları arasında erkek egemenliği, ırk, din ve dil tabanında ayrımcılık, kan ve toprak retoriği sıklıkla rastladığımız öğeler. Fakat, vatanı sevme iddiasını retoriğine tutarsızlık ve şiddet sevgisi olarak yansıtan bir akımla, insanlık sevgisini, söylemine tutarlılığa dikkat ve şiddetten uzak tutma olarak yansıtan bir akım arasındaki fark eminim açıktır. Birinci akımın on yıllardır sahip olduğu çeşitli siyasi bir platformlar, ki bunların çoğunda muhalefet olmalarına karşın, statükoyu ve şiddeti alevlemekten başka bir işe yaramadı. Diğer yandan, siyasi platforma sahip olmak bir yana dursun, siyaset ile bağdaşmak istemeyen çapulcu direnişi, Türkiye siyasetinde bir milat olarak yazıldı. Annesi Türk, babası Ermeni olan Klara Yeteroğlu 2012'de Darrüşafaka Lisesinde öğrenciydi. Girdiği bir yazı yarışmasında Türkiye'de Ermeni Olmak adlı yazısı ile birincilik ödülü aldı. 2012'nin Mayıs ayında gazeteler bunu manşetlerinden ve internet sitelerinden duyurdular. İnternette çıkan haberlere yapılan yorum kısımlarında bir birinden farklı yorumlar bulmak mümkündü. Fakat benim ilgimi çekenler, toplumsal birleştiricilik adına ayrımcılık yapanlar, Ermenileri ve Klara'yı desteklemek adına ırkçılığa devam edenlerdi. Klara'nın yazısına baktığımız zaman, şüphesiz, ana akım medyanın dolaşımda tuttuğu söylemlerin etkisini bolca görüyoruz. Klara, her ne kadar dostluğu, kardeşliği ve birlikteliği savunduğunu sansa da, kullandığı söylem, ortalama bir milliyetçinin söyleminden farksız. Böyle bir yazının, tabii, kendisini Ermeni olarak tanımlayan bir çocuğun ağzından çıkıyor olması, HaberTürk yorumlarında gördüğümüz milliyetçileri bakın, en başından beri haklıydık naraları içinde sevindiriyor. Kendi meşreplerince birlik ve beraberliği savunanların sürdüregeldiği tehdit algısı, yabancı düşmanlığı, hassasiyet eksikliği, ve düşman ihtiyacı gibi söylemler, yine, kendi düşüncelerinde onları bölmeye çalışanlara karşı kullandıkları dildeki tutarsızlıklarını gösteriyor ve bir kere daha sergiledikleri dayanışma/beraberlik/direniş, her ne ise, kullandıkları dil sayesinde çöpe gidiyor. Tabii, en azından benim için en içler acısı, AGOS'un internet sayfasına yazılan yorum, AKP'nin egemenliğine, haksızlığa, milliyetçiliğe ve ırkçılığa karşı çıkma çabası içerisinde, kendisini aynı dinamiklerde kaybetmiş zavallı bir yakarışın yansıması. Direnmeye çalıştığı söylemi üreten koşulları aynen üretmeye belki de en güzel örnek. Çünkü, o yorumu yazan insan, her ne kadar haksızlığa karşı gelmeye çalışsa da, yarım kan gibi aşırı-ırkçı bir dili kullandığı anda konuşmanın odağını yapılan haksızlıktan, kimin yüzde kaç kan olduğu, bunun kim tarafından belirlenebileceği ve kimin daha üstün Ermeni olduğu, kimin kendisine Ermeni diyip diyemeyeceğine doğru kayıyor. Böylelikle, mesela böyle bir cümlenin başlattığı tartışma ırk, veya yalakalık üzerinden devam edeceği için, sadece ırkçı söylemi idame ettiren koşulların tekrar üretilmesine yarayabilir. Küfür, kibir, elitizm, cinsel ayrımcılık, partizanlık gibi söylemleri kendisine yakın görmeyen bir hareket, çok basit bir şekilde, bu tür söylemlerin yeşermesine fırsat verecek koşulları üretmediği için gerçek bir direniş olabiliyor ve direndiği söylemin egemen yapısı içerisinde kendisini kaybetmiyor statükodan sıyrılıp kendisini bir alternatif olarak sunabiliyor. Hedef belirleyen, düşmanlar gözeten, tehdit algısını daim kılan, toplumsal eşitsizlikleri idame ettiren ayrımcılıkları devam ettiren, aşağılayan ve üstünlük yarışına giren söylemler, elinde sonunda kendi kendilerine inşa ettikleri camdan köşklerinin içerisinde hapsolmaya, kendi etraflarında kuşşatıkları ve gittikçe daralan çemberleri içerisinde artan paranoyaları ile baş başa kalmaya mahkum oluyorlar. Aksine, güç dengelerini umursamadan aldığına yatay, eşit, ve sınırsız yayılan, kapsayıcı, ayrım yapmadan birleştirici ve bütünleyici söylemler güçlenerek yayılıyor ve çapulcu direnişinde de gördüğümüz gibi daha önce yan yana gelmeyen gruplar arası ittifaklara yol açıyor. Mahkeme, örgüt yok kararını açıkladığı zaman, Hrant Dink öldürüleli beş yıl olmuştu. Ahmet Hakan, twitter hesabından yaptığı bir açıklama ile, karar sonrası Dink ailesi avukatı Fehriye Çetin'i televizyon programında konuk edeceğini açıkladı. Cevaben gelen sen de mi Ermeni oldun? twitine karşılık olduysam oldum, zoruna mı gitti yazan Ahmet Hakan, daha sonra kendisini milliyetçi olarak tanımlayanlar tarafından protesto twiti yağmuruna tutuldu. Kendisi ve Ahmet Hakan'ı savunan bir kaç insan, milliyetçi twitlere karşı direnmeye çalıştılar. Fakat, direnişlerinin dili, direndiklerinin dilinden çok da farklı değildi. Mesela, bu twit tartışması sırasında, Ahmet Hakan'a sıklıkla dönek olarak hitap ediliyor. Ahmet Hakan'a karşı kullanılan dönek lafının erkek egemen doğasını biliyoruz. Dönmek, Ahmet Hakan'a ithafen sadece 'fikir değiştiren' anlamının yanı sıra, kanıksayageldiğimiz gibi 'cinsiyet değiştiren veya normalden farklı cinsel eğilimini açıklayan kişi' için de kullanılıyor. Bir kelimenin bu iki anlamı taşıyor olması şaşırtıcı değil. İki anlam da, belirlenen normalden gerek milli görüş, gerekse heteroseksüel olmak olsun sapma, sapkınlık olarak görülüyor. Gibi bir twit, tamamen dönek kelimesini aşağılamak olarak kullananların amacına hizmet ediyor. Çünkü bu twit, dönek kelimesini ne başka bir şekilde kullanıyor, ne de anlamını değiştirmek için çabalıyor. Bunun gibi, çapulcu direnişinden önce ortaya konmaya çalışan farklı direniş anlarında benzer bir ivme kazanılamamış olmasının sebebi, direnenlerin egemen söylemin kendilerine dayattığı kimlikleri değiştirmeye çalışmadan, aynı şekilde kullanmaları. Bu kullanımlarda, çapulcu kelimesine onlarca yeni anlam yükleniyor ve soyguncu etrafında dönen anlamı giderek önemsizleşiyor. Çapulcu direnişinde, direnişçilerin en önemli başarılarından biri, egemen söylemin dayatmaya çalıştığı bir kelimeyi alıp, ona tam olarak, mükemmel bir anlam kayması yaşatmalarıydı. Bu anlam kayması sonrasında çapulcu kelimesi sadece yeni bir anlam kazanmakla kalmadı, aynı zaman dünyanın her yanında direnenler için bir kimlik halini de aldı. Yukarıdaki kullanımlardan, mesela, Life of Pi'ya yapılan gönderme, polisi kaplan yerine koyması ve çapulcuyu da şiddete baş vuran değil, yaşadığı büyük travmaya rağmen zekası ve azmi ile kaplana istediğini yaptıran, nihayetinde kaplanı evcilleştiren bir çocuk olarak çerçevelemesi, çapulcunun sözlükteki 'yağmacı' anlamına zıt bir alternatif sunuyor. Bunun gibi, askerliği ve partizanlığı reddeden, bilgi birikimi etrafında kimlik inşa eden kullanımlar, bu kelimenin anlamını ker kullanımda zenginleştiriyor, çapulcu kimliğine yeni boyutlar katıyor. Çapulcu kelimesine benzer bir değişimi ayol kelimesinin kullanımında görüyoruz fakat ayol daha çok ince bir ironi olarak kullanılıyor. Tabii, ayol kelimesinden bahsetmemiz için, öncelikle egemen aşırı-eril söylemle, direnişe hakim olan LGBTQ/feminist söylemden bahsetmemiz ve karşılaştırmamız gerekir. Öncelikle, egemen söylemin nasıl aşırı-eril bir kalıba oturduğunu inceleyelim ve buna aşırı-erilin ne demek olduğuna bakarak başlayalım. Dalgalanan bayrak imgesi, Erdoğan'ın parçası olduğu milli görüş ideolojisi için de gayet önemli bir simge. Dalgalanan bayrak imgesi, İstiklal Marşı'nın birinci ve sonuncu kıtalarının ilk satırlarında karşımıza çıkıyor dalgalanan bayrak, bir nevi, İstiklal Marşını açıyor ve kapatıyor. Böyle bir imgede ki bu imge sadece Rambo'da değil, çizgi filimlerden tutun, oyuncaklara, dergilerden, modellere kadar hayatın neredeyse her kesiminde baskın bir şekilde var erkekliğin tanımını bir kaç temel öğe oluşturuyor: kas, güç, şiddete yönelim ve ağrılara direnme gibi. Aşırı-erilliğin başka imgelerinde silah, sakal, heteroseksüellik, görünen yaralar gibi semboller de var. Kısacası, aşırı-erillik, erkekliği belli klişelere indirgiyor, o klişelere uyanları erkek, uymanları ise muhtelif aşağılayıcı isimlerle tanımlıyor. Aşırı-erillik sadece erkekliği değil, kadınlığı da klişelere indirgiyor. Karı gibi yapılan eylemlerin sınıflandırılması, mesela, kadınlığı zayıflık ve duygusallık gibi insani hislere bağlıyor. Türkiye siyasetinin göstericilere tepki olarak uyguladığı baskı siyaseti, aşırı-eril söylemin kendisini toplumsal ve siyasi alanda nasıl gösterdiğinin çok iyi bir örneği. Baskı siyaseti ile kastım, siyasi retorik ve polis şiddeti arasında giderek artarak kendini gösteren uyumlu ilişki. Baskı siyasetinin aşırı-eril olmasının sebebi ise çok basit: çünkü baskı siyaseti ve polis zorbalığı, pasifist bir direniş karşısında şiddei övüyor ve güce tapıyor; siyasi retorik toplumsal ayrımları pekiştiriyor; siyasi irade kamu rızası olmadan kamu alanını gasp ediyor ve çok sesliliği, çoğulculuğu görmezden geliyor. Mesela, polisler 12 Haziran'da Taksim'e saldırdıktan sonra vatan sana canım feda sloganları ile yürüdüler. Can feda edebilmek söylemi karşısında can ve hayat, vatan gibi soyut bir kavram adına kolaylıkla harcanabilicek kaynaklar olarak karşımıza çıkıyor ki burada rahatlıkla harcanabilecek olan can, sadece polise ait değil. Gösterilerde insanların hayatlarını kaybetmeleri -kaybetmeye devam etmelerini- büyük bir soğuk kanlılıkla kenara itebilmek, insanların canı böylesine yanarken faiz lobisinden, ekonomik zarardan bahsetmek, feda hevesinin boyutunu da gösteriyor. Bununla beraber, her türlü kanıta rağmen göstericilerin canlarını feda eden polislerin hiç bir ceza almadan kalması, devlet aklının şiddete ne derece göz yumduğunun ve desteklediğinin de kanıtı. İşte can feda ederek, yasal yollardan şiddeti meşrulaştırarak, hitabeti ile şiddeti överek, egemen devlet söylemi aşırı-eril bir duruşa sahip oluyor. Böyle bir söylem karşısında ise ayol kelimesini buluyoruz. Egemen gücün aşırı-eril söylemine, sınırlamalarına ve uygulamalarına karşın ayol kelimesinin sunduğu ironi pahabiçilmez. Ayol, biliyoruz ki, kendi içinde anlamsız ve gerek kadınlar, gerekse efemine erkekler tarafından kullanılarak kadın ile ilişkilendirilen bir ünlem. Ayol kelimesinin sunduğu imge, fakat, sadece kadınsallık ile sınırlı değil. Çünkü, mesela, ayol kelimesini kimin kullandığını düşündüğümüzde, aklımıza üst sınıf veya yüksek eğitimli bir kadın imgesi gelmiyor. Ayol, daha çok, bir elinde cımbız, bir elinde ayna, umrunda mı dünya klişesi ile susturulan aptal kadın imgesi için seklanıyor. Zaten direnişte kullanılan ayol kelimesinin güzelliği de burada. Mesela, yasak ne ayol cümlesinde ayol kelimesinin amacı, yasağı delmek. Fakat bunu agresif, yasağı koyan aşırı-eril söylemi takip ederek yapmak yerine, aşırı-eril söylemin klişeleştirdiği kadın imgesini kullanarak gerçekleştiriyor. Bu kullanım, ayol kelimesinin ima ettiği bihaber klişesini yasaktan bihaber olarak tersine çeviriyor ki biz direnişçilerin bihaber olmadıklarını biliyoruz. Bu şekilde, ayol çifte ironi ile LGBTQ/feminist söylemin bir sembolü olarak aşırı-eril söylemin üstesinden geliyor. Afişteki kırmızı çok baskın, fakat benim gözüm kırmızıya aykırı duran Erdoğan'ın siyah ceketine kayıyor. Bu afişe baktığımda dikkatimi ilk çeken, Erdoğan'ın gözleri. Erdoğan merkeze bakıyor ve bakışım, Erdoğan'ın gözlerinden yazılı mesaja doğru akıyor. Her ne kadar Erdoğan'ın hemen yanında beyaz ve kırmızı keskin bir karşıtlık içinde olsa da, yazıyı okuduğum zaman, arka plan tekrar dikkatimi çekiyor dalgalanma imgesinden gelen gölgeler, siyah-kırmızı-beyaz karşıtlıkları sayesinde gözlerim yazıdan, aya doğru kayıyor. Aşağı ve yukarı yazılan yazılar, mitingin adı ve yeri/saati, tüm bu dinamik içerisinde arka planda kayboluyor. Yani, bu görsel akışın öne çıkardığı iki büyük olgu var: yazılı mesaj ve bayrağın dalgalanması. Bayrağın dalgalanıyor olması ile durağan olması arasında önemli sembolizma farkları var. Durağan bir bayrağın aksine, dalgalanan bir bayrak hareketliliği, gücü, enerjiyi ve gençliği simgeliyor. Burada önemli bir nokta, çapulcu direnişinin çoğunlukla genç bir hareket olması ve Erdoğan'ın kendi mitinglerinde o dinamizme karşılık vermek istemesi ya da Erdoğan'dan duymaya alışık olduğumuz gibi benim gençliğim veya AK gençlik saflarını seferber etmeye çalışması. İstiklal Marşı, yurdun işgal altında olduğunun distopik imgesi ile başlıyor ve ütopik bir vatan resmi ile kapanıyor. Başlangıçta, sönmekten, yani tükenmekten, bitmekten, yok olmaktan bahsedilirken, bitişte şafaktan, yani, şanlı bir yeniden doğuştan söz ediliyor. İstiklal Marşında olan yüzen sancak ve dalgalanan hilal simgelerine dikkat çeken dalgalanan bayrak, böylelikle, yurt genelinde yaşanan işgal anlatısını çağrıştırıyor. Böylelikle, Erdoğan'a tabi olanlar, bu işgale direnen askerler ve geri kalan ötekiler, işgal kuvvetleri/tehdit olarak çerçevelenmiş oluyor. Milli irade, en azından benim için, doğrudan milli egemenlik sözünü çağrıştırıyor. Bildiğimiz üzere, egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir retoriği, Erdoğan tarafından, kendi istediklerini yapmak için sıklıkla kullanılıyor. İlk seçildiği andan beri ama özellikle 2007'den sonra liberal eğilimlerini bir kenara bırakan Erdoğan için, milli egemenlik, seçilmişlerin egemenliği anlamına geliyor. Erdoğan'ın bu şekilde kullandığı milli egemenlik retoriği sayesinde, Erdoğan'a karşı gelenler, milli egemenliğe ve milli iradeye karşı gelmiş oldu. Aynı zamanda, milli irade görsel retorik ile direk bir bağ kuruyor. Şayet Erdoğan'a tabi olanlar milli iradeyi temsil ediyorlarsa, Erdoğan'a karşı gelenler bu iradenin bir parçası olmadıkları gibi, başka iradeleri temsil ediyorlar. Milli iradeye karşı olmak, böylece, işgal kuvvetlerinin bir parçası sayılmak anlamına geliyor. Tabii, saygı kelimesi üzerinden sorulabilecek sorular, saygının ne olduğu, kimin tanımladığı, saygısız olmanın ne demek olduğu, meşruiyet ve gayrimeşruluğun saygı ve saygısızlıkla nasıl kazanıldığı, saygı kelimesinde dayatılan paternalist tutumun nerden geldiği gibi sorular, milliyetçi söylemin rüzgarında ve milli iradenin ağır yükü altında eziliyor. Böyle bir retorik: Atatürk, İstiklal Marşı, kendi sözleri gibi kutsal metinlerde kullanılan sözlere alıntı yaparak ve o sözleri boşlukları dolduran, genelleme yapan mecazlar olarak kullnarak, bu tür sorgulamaların yeşermesine fırsat verecek akli ve sözel alanı kapatmayı amaçlıyor. Bu cümlede sürekli kılınan tehdit algısı; hırsız ; bilinmeyen, perdelerin arkasındaki düşman gibi söylemler, dahi kelimesi ile, atlatılan toplumsal travmaya eş koşuluyor. Yani, geçmiş, geleceğe sabitlenerek, tehdit algısı idame ettiriliyor. Büyük oyun sözü, bu tehdit algısından ve tehdit algısındaki belirsiz kişi göstergelerinden besleniyor. Büyük Ortadoğu Projesi ile tavan yapan komplo teorilerini de içine alan büyük oyun, çapulcu direnişine katılanları, geçmişteki emperyalist işgal kuvvetlerinin bir parçası olarak konumlandırıyor. Haydi tarih yazmaya ise açık bir cümle. Ben, şahsen, tekrar tarih yazmaya dememelerine ve geçmişle şu an arasındaki bağı ifşa etmemelerine şaşırdım. Kısacası, polisin ve eli satırlı/sopalı güruhların arkasındaki itici kuvvet, zannımca, buydu: Kendilerini vatanı düşman işgalinden kurtaran kahraman askerler olarak görmeleri, din, vatan, namus gibi kavramları savunduklarını düşünmeleriydi. Buna bir de savaşın, özellikle Kurtuluş Savaşnın ne kadar romantisize edildiğini katarsak, polislerin ve satırlı/sopalı gürühların kendi akılları içinde neye saldırdıklarını sandıklarını da daha iyi anlamış oluruz. Çapulcu direnişi içeriden bakınca ne kadar karmaşıksa, dışarıdan bakınca da bir o kadar basit. Direnişin içerisinde farklı gruplar sürekli kendilerine dayatılan söylemleri yeniden tanımlıyor, yeni kimlikler yaratıyor, yeni ittifaklar kuruyor çapulcu direnişi sürekli gelişen bir organizma gibi evrimleşmeye devam ediyor. Ancak, Erdoğan gibi, bu karmaşıklığı görmek istemeyenler tarafından işgalciler, kahraman askerlere karşı gibi klişlere indirgenebiliyorlar. Direnişin, soyut her türlü sınırı aşan birleştirici unsurunu yapıcı bir ivmeye dönüştürmek, şu an çapulcu direnişinin en önemli meselesi. Çapulcu direnişi, sadece Fenerbahçe ve Galatasaray arasında değil, bu fotoğraflarda da görüldüğü gibi, Yunan ve Ermeni çapulcularla da önemli ittifaklara sebep oldu. Bu tür ittifakların en olumlu bir şekilde kullanılması, mesela uluslararası çapulcu platformu oluşturulması ve uluslararası neoliberal/otokratik siyasete karşı bilincin arttırılması atılabilecek en önemli adımlar. Bu adımları atarken dikkat edilmesi gereken en önemli husus da, bu yazıda olabildiğince belirtmeye çalıştığım, kullanılan söylemler ve etkileri. İnternet üzerinde yaşanan farklı direniş anlarının, ve Erdoğan'ın kullandığı söylemin başarısızlığı, çapulcuların çıkaracağı en önemli dersleri bize sunuyor. Kendi içinde tutarlı olmak, şiddetten, yargılamadan, ayrımcılıktan, tehdit algısından uzak, birleştirici ve bütünleyici söylemler etrafında yeni kimlikler inşa etmek, çapulcu direnişinin damgası ve öyle de kalmalı."}
{"url": "https://futuristika.org/direnisten-komune-gezi-giris-metni/", "text": "Bu çalışmaya, yazılarıyla Leyla Alp, İnönü Alpat, Savaş Çoban, Ulaş Başar Gezgin, Ayşe Hür, Zeynep Özge Iğdır, Şaban İba, Nejla Kurul, Baskın Oran, Seyfi Öngider, Melih Pakdemir, Şafak Pavey, Erkan Saka, Mahir Sayın, Can Semercioğlu, Semra Somersan, Mustafa Sönmez, Ece Temelkuran, Şevket Uyanık, Sarphan Uzunoğlu, Metin Yeğin ve Gün Zileli katkıda bulunmuştur. Siyasal İslam'ın kapitalizmle, emperyalizmle hiçbir sorunu yoktur. Kapitalist sisteme karşı hiçbir itirazları ya da sisteme alternatif bir önerileri yoktur. Türkiye'de olsun dünyada olsun ister 'ılımlı' ister 'radikal' İslamcılar kapitalist sisteme itirazda bulunmamakta ve bu sistemi kendilerine en yakın sistem olarak görmektedir. Şeriatla yönetilen birçok Arap devleti ABD ile müttefiktir, ondan silah almakta, dolarla iş yapmakta ve petrol fiyatları konusunda onun belirleyici olmasına itiraz etmemektedir. Diğer tarafta 'ılımlı' olanlar ise kapitalist sistemin nimetlerinden sonuna kadar faydalanmaktadır. ABD onlar için dost ve müttefik bir ülkedir. Bu anlamda ABD Yeşil Kuşak Projesini başarıyla uygulamıştır ve gelişen yeni durumlara göre revize ettiği bu projeyi uygulamaya devam etmektedir. Beklemediği ve istemediği sonuçlar ortaya çıktığında tecrübelerine dayanarak bu yeni durumları kendi lehine çevirme konusunda başarılı bir performans sergilemektedir. Arap İsyanları ve sonrasında yaşananlar bu anlamıyla çok öğretici örnekler olarak karşımızda durmaktadır. Türkiye'de 1950'lerden başlayarak günümüze kadar gelen bir süreç içinde devlet, Siyasal İslam'ın gelişip güçlenmesine yardımcı olmuştur. Özellikle 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde sol kesime, azınlıklara ve Kürtlere karşı geliştirilen Türk-İslam Sentezi'ne dayanan politikalar, siyasal İslam'ın hızla gelişip güçlenmesine yol açmıştır. Bu süreçte İslami sermaye, sermaye transferleriyle politik faaliyetinin desteğini oluşturan önemli ekonomik yatırımlar gerçekleştirmiştir. İdeolojik yönelimini devlet ve toplum hayatının bütün alanlarına sokan siyasal İslam, dinin toplumsal etkisinden de olağanüstü derecede yararlanarak, siyasette önemli bir güç olmuştur. Siyasal İslam'ın gücü devlet, toplum ve siyaset ilişkilerinden, yani sistemin kendisinden kaynaklanmaktadır. Gezi Direnişi ile birlikte Türkiye'de Paris Komünü'nden sonra en büyük komün olan Gezi Komünü yaratılmış ve 9 gün yaşamıştır. Bu anlamda başka bir dünyanın mümkün olduğu ve özünde tüm insanların komünist yaşam şekline hazır olduğu yaşanan deneyimle kendini ortaya koymuştur. Gezi Komünü içindeki bir eylemci Gezi konusundaki görüşlerini Paris Komünü'ne gönderme yaparak yanıtlamıştır. Eylemcinin bu düşüncesine temel teşkil eden ve bu düşüncesiyle paralellik arz eden şey, Gezi Parkı eylemleriyle İstanbul dışındaki eylemler arasında kurduğu ilişkidir. Bu ilişkiyi eylemci Paris Komünü'ne atıf yaparak açıklamaktadır. Eylemciye göre Gezi Parkı içerisinde kurulan çadırlar, orada eylemler süresince tesis edilen sosyal sistem, sosyalizmin minyatür bir provası gibidir. Ona göre Gezi Parkı'ndaki bu atmosferi gören herkes, sosyalizmin uygulanabilirliği hakkında umut sahibi olacaktır. (Ete ve Taştan 2013:72) Gezi Direnişi sınıfsal anlamda ortaya çıkmış ya da devrimci bir partinin örgütlediği bir direniş değildi. Kendiliğinden bir hareket olarak başlayan Gezi Parkı direnişi, içerisinde çeşitli mücadele deneyimlerini de barındıran geniş yığınların isyanına dönüştü. Ücretli kölelik düzeni olarak kapitalizmin küçük bir azınlığın büyük yığınlar üzerindeki yönetimi olması, toplumun küçük bir azınlığına tekabül eden burjuvazinin devlet aygıtını elinde bulundurması, iktidarını rıza ve baskıya dayanarak sürdürmesi ile birlikte, ezilenlerin, sömürülenlerin sisteme ve devlete karşı tepkileri birbirlerinden kopuk ve sınırlıydı. (Kurtuluş SD 2013:15) Ancak yaşanan deneyimler açısından bakıldığında birçok açıdan öğretici bir deneyim ve direniş mirası bırakarak tarihteki yerini aldı. Gezi Komünü'nü, Paris Komünü deneyiminin de ışığında değerlendirirsek bu topraklar Şeyh Bedreddin'in direnişinden bu yana ilk defa tüm halkların, tüm inanışların birlikte hareket ettiği bir başkaldırıya sahne olmuştur. Başka bir yaşamın, başka bir dünyanın mümkün olduğunu Türkiye'ye ve tüm dünyaya göstermiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/disko-disko-partizani/", "text": "Sektör jargonuyla jingle ya da bilinen adıyla reklam müziği türlü sebeplerden yapılır. Örneğin yeni çıkan bir ürün ya da hizmeti tanıtmak; söz konusu ürünü/hizmeti ısrarla ya da tiksindirerek tüketicinin kafasına kazımak için. Türlü varyasyonları yapılan ve memleketi telefondan soğutan 118 80 reklamları gibi. Hatta bazen sadece reklamverenin Rakibimiz Osman Mobilya'nın insanı şıkır şıkır oynatan dokuz sekizlik bir şarkısı var. Parası neyse verelim, biz de yapalım. Bizimki ondokuz sekizlik olsun, çok daha şakrak olsun, sonlara doğru öyle bir kopsun ki ürünü bedava veriyormuşuz sansınlar isteğiyle de yapılabilir. En ateşli sözler, en tempolu melodiler hep muhalefet partilerinde. Hani sanki meydanlarda kadın programlarını aratmayacak bir tonla birbirlerine laf yetiştirmiyorlarmış gibi şarkı sözleri de tam o ayarda. Genelde iktidar partisine bir çemkirme tonunda; yetti artık, git başımızdan isyanıyla bezeli; biz gelince bunları adam edicez tadında umut yüklü ve ver bi tur da biz yönetelim hevesiyle harmanlanıyor. Tıpkı CHP'nin ak dediler, kara çıktı... aradık ceplerini, her yerinden para çıktı... ele aldı ipimizi... beğenmedi tipimizi... gibi hayatta yan yana getirmeyi akıl edemeyeceğim kelimelerle işlenmiş şarkısı gibi. Yine BDP'nin tekno alt yapılı, bol zılgıtlı Ahmet Kaya'nın sesini andıran vokalli şarkısının Bu halk sizden yılmayacak... gün gelecek çark dönecek... sizden hesap sorulacak sözlerindeki gibi.... İktidar partisi, 17 şarkı yapmış! Mesela Tam vakti 80'lerin kolej marşları gibi, nakarata doğru yersiz bir coşkuyla bak bir varmış bir yokmuş eski günlerde; mutlu bir kız yaşarmış Boğaziçi'nde melodisinde. Hayde hayde şarkısı ise seçmene sen o güzel kafanı hiiiçç yorma canım benim der gibi düşünme ne diye, vur mührü ak partiye diyor, çekiliyor. Biz birlikte Türkiye'yiz şarkısı iftar öncesi programlarda duyulabilecek bir ilahi gibi başlıyor, nakarata doğru bir dubleyle gayet güzel eşlik edebilecek bir hal alıyor. AKP, bulunduğu yer itibariyle muhalefet partileriyle yüz göz olmuyor, şarkı sözlerinde 2023'e kadar bir yere gitmiyoruz seçmencanlar diyor. En ilginç örneklerden biri de bağımsız aday Tuncay Özkan'ın seçim şarkısı. Tuncay Özkan meclise! Sesimiz özgürlüğe bir şarkıdan çok tezahürat gibi. Sıfatlar yine standart; vefalı, cesur, kararlı, gözüpek, dürüst, ahlaklı, alicenap, kadinşinas, adil, dört başı mamur... Söz konusu koskoca bir devleti yönetmek olunca, hiçbir liderden hem sempatik hem minnoş, ver oyunu Osman'a coş şeklinde bahsedildiğini duymuyoruz tabii. Elbette çok yaratıcı, elbette seçmenin aklını şıp diye çelebilecek kıvraklıkta. Haliyle her partinin şarkısında mutlaka bir iktidara gelme söylemi var. Tıpkı küme düşmesi kesinleşen bir takımın maçında bile şampiyon diye bağrılması gibi. En son seçimlerde barajı geçememiş bir partinin minibüsünden sevgiyle, kararlılıkla, yani bir şekilde iktidara geliyoruz sesi yükselince abartma, nereye geliyorsun? diyesi geliyor insanın. Bu yüzeysel ve bilimsel açıdan maalesef hiçbir değer taşımayan gayri resmi ve gayri ciddi analizim gösteriyor ki seçim şarkılarında da reklam müziklerine benzer bir yöntem izleniyor. Ve fakat reklam müzikleri, ürünler hakkında belli bir takım özellikleri sıralayabilirken seçim şarkıları parti programları, yasa tasarıları gibi şeylerden bahsetmiyor; çoğu zaman ne dediğini bile anlamadığımız söz dizinleri yuvarlanıyor tatsız müziklerin üstüne. Hafızamdan hiç silinmeyen, belki de çocukluk kabusum sayılabilecek bir seçim şarkısını maalesef ezbere biliyorum: hadi bakalım sandıklara/ikibinli yıllara/20 Ekim Pazar günü/bütün oylar ANAP'a. O günden beri Sezen Aksu'nun hadi bakalım şarkısını ne zaman duysam, şarkıya eski günleri özlemle anan fanatik ve kafayı yemiş bir ANAPlı edasıyla eşlik ederim, kendime engel olamam. Bu seçimlerde bana bu coşkuyu verecek bir şarkı bulamadım."}
{"url": "https://futuristika.org/disosya-harikalar-dunyasi/", "text": "Telefonda rezervasyon alınmaktadır. Toplu bilet alımlarında (30 kişi ve üzeri) grup indirimi uygulanır. Kaybolan dengemizi yerine getirmek için seyahat etmek. Güvensizliğin koruyucuları olmak. Yemin almak. Günah keçiliği yapmak. Suça teşvik etmek. Masum bombalar atmak. Gündemi oyalamak. Pazar gününün gelmesini beklemek. Disosya Harikalar Dünyası, hangi dünyada yaşamak istediğimizi sorguluyor. Çocukluğumuzda kaybettiğimiz o bir saatimizi aramamızı istiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/distopya-ve-siddetin-ressami-cleon-peterson/", "text": "Çalışmaları yakınlaştırıp, detaylı baktığınızda, insanların yüzlerindeki şiddet, hiddet ve öfkesinin, basit ama oldukça ürkütücü çizgilerine vakıf olabiliyorsunuz. Los Angeles'lı sanatçının çalışmalarında dünya mini mahşer yerlerinden oluşuyor. Her resim kendi içinde kaotik şiddeti anlatıyor. Bir yandan, resimlerde iktidar unsurları göze çarpıyor. Üniformalılar, erkekler, çoğunluklar... Öte yandan, bazı resimlerde ise, günlük hayattaki statülerinin ağırlıklarından sıyrılmış, kendilerine güvenlerinden eser kalmamış aristokrat, orta-üst sınıf insanlar, gölgeler tarafından şiddete uğruyor, tecavüz ediliyor ve katlediliyor. Tam da bu noktada, ressamın da zaman zaman gönderme yaptığı, Jung arketipti Gölgenin hatırlanması gereklidir. İnsandaki istenmeyeni reddedilen tüm özellikleri içine alan gölge, egonun karanlık yüzüdür; potansiyel kötülüğümüz genelde burada saklanmaktadır. Gerçekte gölgenin bir etiği yoktur; iyi ya da kötü değildir, tıpkı hayvanlardaki gibi. Bir hayvan yavrularını şefkatle sevme ve avlarını yiyecek için vahşice öldürme yeteneklerine sahiptir. Ama ikisini de yapmayı seçmez. Ne isterse onu yapar. O masumdur. Fakat bizim insani bakış açımızdan, hayvanların dünyası vahşi ve acımasız görünür, bu yüzden de gölge, kişiliğimizin itiraf edemediğimiz yanlarının saklandığı bir çöp kutusu haline gelir. Gölgenin sembolleri, yılan, ejderha, canavarlar ve şeytanlardır. Gölge çoğu zaman bir mağaranın ya da su dolu bir havuzun; kollektif bilincin girişinde bizi bekler. Bir daha rüyanızda şeytanla mücadele ettiğinizi gördüğünüzde farkedeceksinizdir ki mücadele ettiğiniz yalnızca kendinizdir. Cleon Peterson da gölgeleri, toplumun bizzat kendisi gibi kurguluyor ve şiddeti kendi içimize yönlendiriyor. Sokak sanatı, graffiti, sitencıl görüntüler benzeri resimleri bu açıdan bakıldığında son derece dikkat çekici. Ressamı Anthem Journal, Platinum Cheese ve MyArtSpace söyleşilerinden bir kolajla selamlıyoruz. Büyükannem şair, annem ise dansçıydı. Tüm çocukluğum annemin bana aktardığı resimler ve filmlerin etkisiyle çizim ve boya yapmakla geçti. 15 yaşında liseyi bıraktım. Yarıda bıraktığım birkaç sanat okulu sonrasında, eğitime tasarım okumak için döndüm. Herkesin, dünyayı, kendi geçmişlerinin tecrübelerinin merceğinden gördüğünü düşünüyorum. Bugünün dünyasını, insanın her ne olursa olsun istediğini almayı başardığı o ilkel güdüsüne dönmüş bir hali olduğunu düşünüyorum. Özümüze döndük yani. Bu bakış açısı insanın şu an tüm ekonomik ve sosyal durumunu karşılıyor. Resimlerim bir parça distopik. Ayrıca, insanlara çalışmalarımı nasıl okuyacakları konusunda herhangi bir yol gösterme konusunda çok isteksizim. Duygusal olarak resimler bir diyalog kaynağıdır ve açık okumalara açıktır. Ayrıca çalışmalarımda gerçek bir komedi de vardır. Her şey bir kaynama noktasında, absürtlüktedir. Bugünün kültüründe sinizm ve nihilizm var ve sanırım Hollywood tarzı mutlu sonlar ve körlemesine olumlu olmak üzerine sosyal baskı bir parça iki yüzlü ve midenin kaldırmakta zorlanacağı bir durum. Bir psikiyatrist resimlerinden birini satın almış ve anneme deli olduğumu söylemişti. Bilmiyorum, olabilir. Resimlerimin bir kısmı tecrübelerimden, düşmüş bir yaşam sürdüğüm, canki olduğum dönemden kaynaklanıyor olabilir. Ben gerçekliği resmediyorum gibi düşünüyorum. Ressamlarda sembolist eğilimler görürsünüz, Oysa ben bundan uzak durup gerçekliği ama kaotik, zalim bir gerçekliği resmediyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/django-zorro-ile-tanisinca/", "text": "Çizgi romanlarda bilinen durumdur süper kahramanlar genellikle kendi evrenlerinde diğer kahramanlarla birlikte çalışabilir. Mesela Fantastik Dörtlü'nün kimi maceralarında Örümcek Adam'ı görmek veya Superman'in Batman ile bir maceraya girişmesi normaldir. Tabii sadece süper kahramanlar değil başka karakterlerin de çizgi romanlarda karşılaşmaları muhtemeldir. Bunun son örneği Django ile Zorro. Vertigo Comics'e bağlı Dynamite'ten şimdilik iki sayısı çıkan çizgi romanın yazarları Quentin Tarantino ve Matt Wagner. Seriyi çizen ise Esteve Polls. Bilmeyenler için Django esasında 1966 yılında Sergio Corbucci'nin yönettiği ve başrolünde Franco Nero'nun oynadığı bir yapımdır. Hatta çekildiği zaman sinema tarihinin en vahşi ve en çok adam ölen filmi olarak nitelendirilmiştir. Quentin Tarantino'nun yeniden ele almasıyla bir anda popülerliğini tekrardan kazanan Django'da olaylar 1858 yılında geçmektedir. Django'nun ele alındığı dönemin az öncesinde ise Vahşi Batı'da adı sürekli telaffuz edilen kahraman Zorro'dur. Johnston McCulley'in yarattığı karakterin İspanyolca anlamı tilkidir. Don Diego de la Vega'nın gizli kimliği olan Zorro görevini kötüye kullanan yöneticilere karşı mücadele eder ve her yerde imzası niteliğindeki Z harfini bırakır. Kimi yapımlarda İspanyol yönetimindeki dönemde yaşadığı şeklinde yansıtılsa da Zorro'nun maceraları genellikle 1821 ile 1846 arası yıllarda geçer. Django ile Zorro'nun çizgi romanı da bu tarihi dönemler gözönünde bulundurularak yazılmış. Django'nun Don Diego de la Vega'nın arabasının önünü kesmesiyle başlayan çizgi roman kısa sürede ikilinin dosthane şekilde muhabbet etmesiyle gelişiyor. İlk başta Django silah kullanmadaki marifetlerini gösterse de yaşı biraz ilerlemiş Don Diego de la Vega da kılıç konusundaki ustalığını konuşturuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/documenta13-fusun-onur-cevdet-erek/", "text": "Dünyanın en önemli çağdaş sanat etkinlikleri arasında gösterilen ve 5 yılda bir gerçekleştirilen dOCUMENTA'nın 2012 edisyonu, Almanya'nın Kassel şehrinde 9 Haziran'da başladı. dOCUMENTA 13'ün sanat direktörlüğünü, dünyanın farklı şehirlerindeki birçok serginin küratörlüğünü yürüten ve uluslararası sanat kurumlarının direktörü olarak görev yapan Carolyn Christov-Bakargiev üstleniyor. 16 Eylül 2012'ye kadar ziyaret edilebilecek sergide, Türkiye'den Füsun Onur ve Cevdet Erek'in işleri de yer alıyor. Türkiye çağdaş sanatının uluslararası platformlarda varlığını ve bilinirliğini artırmaya katkıda bulunmak amacıyla, sanatçı, küratör ve eleştirmenlerin üretimine karşılıksız destek veren SAHA Derneği, dOCUMENTA 13'e davet edilen sanatçıların sergide yer alan işlerinin prodüksiyon giderlerini üstleniyor. SAHA ayrıca, dOCUMENTA 13 tarafından sergi kapsamında hazırlanan 6 sanatçı yayınından biri olan Füsun Onur kitabının bütçesini de karşılıyor. Türkçe ve İngilizce olarak yayımlanan yapıtta, Serpentine Gallery'nin uluslararası sergi direktörlüğünü yürüten Hans Ulrich Obrist ve dOCUMENTA 13 küratörü Carolyn Christov-Bakargiev'in Füsun Onur'la gerçekleştirdikleri röportaja yer veriliyor. Ayrıca; Christov-Bakargiev'in sunuş metni, Hollanda'daki Witte de With Sanat Enstitüsü Direktörü Küratör Defne Ayas'ın yazısı, Mimar Sinan Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Burcu Pelvanoğlu'nun hazırladığı Füsun Onur kronolojisi de bulunuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/doga-hirpalayiciliginin-kokeni/", "text": "Geçenlerde termosumu kahve ile doldurdum, biraz fıstık, bir iki paket kek aldım. Çantamda defterim ve Macciocchi'nin o Mao'nun Çin Kültür Devrimi ile alakalı meşhur ve tuğla kalınlığında araştırması vardı. İçine kasaba dinginliği sinmiş dolmuşlardan birine binip Ankara'nın 20 km. doğusundaki bir piknik alanına gittim. Hafta sonu huzuruna doymuş tombul memurlar, tombul hanımları ve tombul çocuklarıyla birlikte mangal yakma telaşındaydılar. Büyükler bu suçu biraz daha organize bir usülle işliyorlardı. Onlar dalları minik testerelerle kesip istifliyor ve mangal yakmakta kullanıyorlardı. Mangal kömürüne kıyamadıklarından herhalde! Onlar yedikleri etlerin, ekmeklerin paketlerini kaldırıp boşluğa savurmasalar da, bütün pisliklerini büyük torbalara koyuyor, torbaları da ormanın insan gözüne uzak boşluklarına savuruyorlardı. Çöp kutuları ağzına kadar doluydu ve kokan çöplerle, bakımdan sorumlu kurumların günlerdir ilgilenmediği anlaşılıyordu. En garibi de bazı babaların oğullarıyla birlikte, piknik alanına yaklaşık 50 metre uzaklıktaki minik bir dereye kurbağa avına çıkmasıydı. Takdire değer bir askeri incelikle kurbağalara karşı zafer de kazanıldı. Sapan taşlarının darmadağın ettiği yeşil bedenler, üzerine bomba yağmış düşman askerleri gibi bakanın içini parçalıyordu. Bir parça konfor ve bir parça eğlence için irili ufaklı insan yığınları doğanın bünyesine bütün yıkıcılıklarını kustular. Basit bir hafta sonu eğlencesi için birkaç insanın doğaya karşı bilinçsiz tutumları doğaya zarar bile vermez. Her çocuk adam başı 3 kurbağa öldürse kurbağa nesli tükenmez. Her aile mangal ihtiyacı için birkaç dal kırmış ne olacak? Bisküvi paketleri, yağlı et kağıtları doğada göz açıp kapayana kadar eritir. Ne kadar azgın olsa da aslında lafı bile edilmeyecek azgın bir tahrip çabası! Sanayi devi ülkelerin ve onların kime karşı ürettikleri bile belli olmayan silahlarının kustuğu medeniyet bugün insanı yok oluşun olmasa bile, yaşam için evrensel bir ıkınmanın eşiğine getirdi. Bu yüzden edebiyat ve sinema artık ütopyaları değil heretopyaları, distopyaları ciddiye alıyor. İçgüdümüzün sesi herhalde Aman elinizdekini koruyun! diye kulaklarımıza fısıldıyor. Neyse! Adem'in hikayesini gerek mitolojik metinlerden ve gerekse kutsal kitaplardan defalarca okudum. Tanrı, insan ve muhtevası hakkındaki en can alıcı hikaye olan bu hikayede, insanın aslında yeryüzünün en yabancı varlığı olduğu vurgulanır. Çok uzak ve bilinmeyen bir dünyadan kovulmuş ve bir nevi cezaevi sayabileceğimiz bu yurda sürülmüşüzdür. Ruhlarımız bedenlere, bedenlerimizde yeryüzüne mahkumdur. Hep böyle apansız bir çıkma çabasıyla, sürüldüğümüz yurdun konforuna, tasasızlığına yanar, aklımızı ve bedenimizi bütün gücüyle zorlar sürüldüğümüz anayurdumuzu taklide zorlarız. Ama olmaz! Neye erişirsek erişelim, hangi konforu elde edersek edelim, her şey batıcıdır, huzursuzluk kaynağıdır. Durur durur yine okları, mızrakları nükleer bombalara, savaş uçaklarına çevirir birbirimizi yok ederiz. Birbirimizle hesabımız bitti mi gözümüz hemen doğaya döner. Belki bir yüzyıl sonra hırpalayacağımız bir doğa parçası da kalmayacak. Aklımız ve gerine gerine övündüğümüz teknolojinin gücü ne insanı yaşatmaya ve ne de yıktıklarımızı tamir etmeye yetecek. Bu katliamın kökeninde yine göç mü var? Bence evet! Çünkü insan beyni ölüme programlanmış ve insan içindeki yapıcı ve yıkıcı dinamizmin sonsuza kadar sürmeyeceğini biliyor. 50, 60, 70 hadi bilemedin 100 yıllık bir yaşam süreci. Eninde sonunda insan kafasının içindeki bütün birikimle hakkında çok az bilgisi olduğu bir gaybı kucaklıyor. Böylece, burada, bayağı uzun kalacak bir piknikçiden bir farkı kalmıyor. Ortak bilinç, içgüdü, fıtrat adı neyse, hepsi kanser haberi almış bir mirasyedi gibi elindekini bir an önce yok etmeye çalışıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/dogaclamaya-karsi-baglar-jacques-derrida-musallatbilim-ve-muzik/", "text": "Derrida müzik hakkında çok az şey yazdı; geniş metinsel külliyatında müziğe verilen referanslar nadirdir. Bir keresinde Müzik en güçlü arzumun nesnesi, ancak aynı zamanda tamamen yasak olandır. Pek yeterliliğim yok demesine rağmen Paris'te öğretmenlik yapmak için banliyölerden başlayan haftalık araba yolculuğunda, gençliğinin Cezayir müziğini dinlemeye duyduğu dokunaklı bağlılık dışında kişisel yaşamında müziğe ilgisine dair fazla işaret yoktur. Ornette Coleman ile yaptığı röportaj onun konuya tek büyük müdahalesiydi. İkili, ister yazılı ister müzikli olsun, 'doğaçlama' kültüne karşı karşılıklı dirençleri üzerinden bağ kurmuştu. Her ikisi için de, gerçek doğaçlama imkansızdı tüm yaratılış bir yapı içinde vardı ve kurallara sahipti, yani tüm özgünlük bir anlamda tekrardı veya Derrida'nın terimini kullanarak, yinelenebilirlikti. Derrida'nın ima ettiği ırkçılık, cazın 'doğaçlama' olarak bir şekilde özgünlüğe ve dolayısıyla ilkelliğe daha yakın olduğu fikriydi. Cazcı bir bakıma hayvansaldı, saf bedenselliklerinden yeni sesler çıkarıyorlardı ve müzisyenler ezici bir oranda siyahtı... bu kolayca ırkçılığa dönüşebilirdi. Burada gündeme getirilen 'özgünlük' sorusudur ve Derrida'nın gerçek özgünlüğün bir yapı bir umut ve bir rüya olduğunu düşünmesinin merkezinde yer alır. Dinin işlemesi için Tanrı'ya, felsefenin 'Hakikate' ve hukukun 'Adalete' ihtiyacı olduğundan, sanat 'özgünlük' iddiasında bulunur. Özellikle popüler müzikle ilgili büyüleyici olan şey, iyi ya da kötü, bu fikirle ne kadar eğlenceli bir şekilde başa çıktığıdır. Derrida'nın 1980 ve 90 'larda ne kadar ünlü olduğunu tam olarak tahmin etmek zor. Scritti Politti'nin Green Gartside'ı ] 1981' de Jacques Derrida adlı şarkıyı yazdığında popüler kültürde önemli bir figürden bahsediyordu. Karizmatik ve yakışıklı, beyaz saçları olan ve pipo içen Derrida, Fransız bir filozofun ne olması gerektiğine dair herkesin fikriydi, ötesi, gnomik ifadeleri Metnin dışı yoktur, Her zaman şırınga olacak bir kalem hayal ediyorum, Sinema artı Psikanaliz eşittir Hayaletler Bilimi- onu okumaya gerek kalmadan pop kültürüne dahil etmek için mükemmeldi. Dönem, popüler müzikte, hem video çağının başlangıcı hem de özgünlük fikirlerinin radikal bir şekilde sorgulanmasının başlangıcıydı. Derrida'nın yapının yapaylığına ve dolayısıyla cevaplarına getirilen sınırlamalara işaret ederek televizyon röportajlarına başlama konusundaki ısrarı, tüm sosyal alanı ele geçirse bile, televizyonda gösterilenin sahte doğasının belirginleştiği bir nesil için heyecan vericiydi. Derrida, diğer şeylerin yanı sıra, varlığın hakikate, gerçekliğe anında erişimi fikrini sorgulamıştı. Müzikte varlık fikri, Kodwo Eshun'un deyişiyle, canlı şov, uygun albüm, Hakiki Şarkı, Gerçek Ses... Derrida'nın belirttiği gibi, 'kafamızdaki sesi' bir şekilde, konuşmaya dönüştürüldüğünde tamamen alıcı bir dinleyiciye tam bir anlam ifade eden otantik benlik olarak görme eğilimindeyiz. Böylece şarkıcı-söz yazarı kültü, sanki hiçbir eserinde yapaylık yokmuş gibi hakikatin şarkısını söylüyordu. Ancak Gartside'ın ve başka birçok kişinin de belirttiği gibi, yapaylık her adımda yer bulur. 1988'de verdiği bir röportajda şöyle der: Gerçek müzisyenlerin ve içten müziğin mistisizmi bence bunların hepsi saçmalık. Samimiyet de diğerleri gibi pozdur sadece. Ancak yapaylığı tanımak, popüler müzikte onu reddetmek anlamına gelmez; Gartside'nin kendisi Scritti Politti'yi 'şekerli ve teleolojik' teselli ortamına taşıdı. Pop gerçekten kendi kendini yiyordu. Gartside, Sekiz barda çıktıysanız ve bir dengesizlik olmadıysa demişti, şimdi bir 'bebek' veya 'ooh' veya 'aşk' veya benzer bir şey söylemenin zamanı gelmiş demektir. Belki de Pixies 1989'daki 'La La Love You' şarkısında bunu mantıklı bir sonuca götürmüştür; tekrarlanan aşk dizeleri, 'belkiler' ve 'bebekler' hariç tüm sözlerden feragat etmiştir. Bu, müziğin en çok kendisini referans aldığı halidir. Aynı dönemde müzik ve kapitalizmin dile getirilmeyen uyumu konuşuluyor, söyleniyor ve sıklıkla kutsanıyordu. Adorno popüler şarkıların temelde kendileri için reklam olduğunu iddia etmesini hatırlatır gibi, tamamen yapılandırılmış Sigue Sigue Sputnik bir adım daha ileri gidip ilk albümleri Flaunt It'teki parçalar arasına reklamları dahil ederken, hip hop şarkıların utanmaz kendini tanıtma ve zenginlik beyanları etrafında inşa edildiği bir modeli benimsemeye başladı. Daha sonra bazı sanatçılar, örneğin DJ Shadow Entroducing ile, DJ Spooky Riddim Warfare ile ve J Dilla Donuts gibi albümlerle, kendi deyişleriyle, müzik türlerini karıştırmakla, şarkıları cümlenin ortasından koparmakla, örnekleri ve bulunan sesleri dahil etmekle tanıdık gelen ancak daha az taze olmayan bir şekilde 'yapısökümü' gerçekleştirdiler. Fire Toolz gibi bir sanatçının, genellikle orta-ölçüde, türler ve usüller arasında dönüp durduğuna şahit olundu. Yine de bu özgünlük sorunu, Mark Fisher'ın Çatırtının Metafiziği adlı çalışmasında belirttiği gibi ], hala yanıbaşımızda. Fisher, çalışmasında, erken blues'dan itibaren gramofon çağının tüm popüler müziklerinin sonik suç ortağı olarak plak iğnesinin cızırtısını ve tıslamasını işaret eder. Bir zamanlar özgünlüğün göstergesi şarkıcının gerçekten orada sahnede olması ve sahteliğin -yapay olarak kaydedilmek ve sesin alınıp dağıtıma sokulması CD ve sonraki teknolojilerin ortaya çıkmasıyla birlikte Beck'in Where It's At adlı eserinin başlangıcında olduğu gibi bir tür yapay özgünlük haline geldi belki de bütün türlerin gezginleri arasında en şık biçimiyle hip hop'a kendince el koyması oldu. Derrida'nın iddia ettiği gibi, varlığın metafiziği konuşmanın ve şimdi-ve-burada'nın ayrıcalığına dayanıyorsa, o zaman çatlağın metafiziği diskroni ve bedensizlikle ilgilidir diye belirtir Fisher. Yirminci yüzyılın sonlarında Derrida, varlığı ve yapaylığını ön plana çıkarmıştı; yirmi birinci yüzyılda ise öne çıkan yokluk ve yapısökümü ile müzik hakkında düşünmede kilit rol oynayan gerçekliği oldu. Fisher, Derrida'nın 1993 tarihli, diğer şeylerin yanı sıra, kayıp vadeler için üretken nostaljiyi keşfettiği çalışması Specters of Marx adlı metninden 'hauntoloji' terimini uyarladı. Fisher, Burial, The Caretaker ve Ariel Pink gibi yorumcu müzisyenlerin müziğinin çağdaşlığı geçmişten gelen unsurlarla bulanıklaştırdığını, ancak postmodernizmin zamansal ayrışmaları örttüğünü, hayaletbilim sanatçılarının bunları ön planda tuttuğunu söyledi."}
{"url": "https://futuristika.org/dogu-alman-alt-kultur-ornekleri-i-ddr-ve-gayri-safi-milli-musiki/", "text": "Bu yazı dizisinde, buna daha çok ses ve görsel dizisi demek daha doğru olabilir, Doğu Alman yeraltı müziğine bakacağız. Ada ile aynı dönemde, punk, indie, elektronik pop ve rock sahnesinde sıkı bir Doğu Alman yeraltı kültürü olduğunu göreceğiz. Amiga plak şirketine bağlı çıkan Kleeblatt toplamalarıyla başlıyoruz. 1988 yılında çıkan ve toplamanın 23. albümü olan Die Anderen Bands/Diğer gruplar, Doğu Almanya'da yıllarca baskı altında kalan punk/indie grupların toparlandığı ilk kayıtlardan. - Dünya Savaşı sona erdikten sonra Doğu Alman ekonomisi, yeni sürece çökmüş olarak başladı. Savaş borçları nedeniyle SSCB'ye ödenenler durumu daha da zorlaştırdı. 1984 yılında tahmini kişi başı gelr 9.800 dolardı (2008 yılı karşılığı 21.000 dolar). En pahalı ürünlerden biri kilosu 5 dolar olan kahveyken, bir soum ekmek 1 sentin bile altındaydı. Bulunamayan ürün olursa posta ile Danimarka ya da Batı Almanya marketlerinden getiriliyordu. DT64 ise, Doğu Alman radyosunda gençlik programıydı. Duvarın yıkılışının ardından bir süre daha devam edip sona erdi. 1964 yılında Doğu Berlin'de, 99 saat boyunca hiç durmadan müzik yayını yapılmıştı. Program yıllar içinde gelişim gösterdi ve konserler dizisi uyguladı. İlk elektro-beat örneklerini veren yayın oldu ve zamanla elektronik müziğe kaydı. 1 Mayıs 1993'de radyonun adı Saksonya başbakanının isteğiyle Sputnik olarak değişti. 1990 yılında yayınlanan Systemausfall'da alternatif, dub, punk ve deneysel arayışlardaki gruplara yer verilmiş. - O-Ton Radio DT64 - Herbst In Peking-Bakschischrepublik - Ich-Funktion-Hobin Rood - Keimzeit-Irrenhaus - Tom Terror Und Das Beil-Kopfstand - Herbst In Flake-Bakschisch For Burundi - Feeling B-Lied Von Der Unruhevollen Jugend - Renft-Nach Der Schlacht - Engerling-Es Kommen Andere Zeiten - Die Skeptiker-Strahlende Zukunft - Der Expander Des Fortschritts-Fremdgeh'n Durchs Land - Die Firma-Alte Helden - Hans Blum-Money - Herbst In Flake-Bakschisch For Burundi - Sandow-Born In The G. D. R. - O-Ton Radio DT64"}
{"url": "https://futuristika.org/dogu-alman-alt-kultur-ornekleri-ii/", "text": "Hükümetin, sınırın öte yanına ziyareti serbest bıraktığı haberiyle birlikte Doğu Berlin'den akan onbinlerce kişi Batıya geçti. Macaristan'ın Avusturya sınırını kaldırdığını ilan etmesiyle birlikte bu ülkedeki 13.000 Doğu Alman vatandaşı Avusturya'ya sığındı. Macarların Doğu Almanları sınırdan çevirip Budapeşte'ye yönlendirmesi üzerine binlerce Doğu Alman, Batı Almanya konsolosluğuna gidip iltica talebinde bulundu. Macaristan'a girişi önce yasaklayan Doğu Alman hükümeti, sonrasında serbest bıraktı ve trenlere doluşan binlerce Doğu Alman ülke dışına çıktı. Duvar çatlamaya başlamıştı. Aşağıdaki toplama albüm ise, Doğu Alman punk gruplarından örnekler sunuyor, özellikle L'Attentat, dönemin öne çıkan gruplarındandı. Doğu Berlin'de kitlelerin kapılara yığılmasıyla birlikte, geçiş noktalarındaki askerler dayanamayıp neredeyse hiç kimlik kontrolü yapmadan geçişe izin verdiler. Diğer tarafa geçen doğulular, Batı Berlinlilerle birlikte kutlamalara katıldı. Duvar, 9 Kasım 1989 yılında resmen ortadan kalkarken, ilerleyen günlerde birçok insan elinde çekiçlerle duvardan hatıra parçalar aldılar. Bu kişilere Mauerspechte/Duvar didikleyenler dendi. Pa-Rock-tikum isimli toplama albümde ise elektronik etkili indie ve punk grupları yer alıyor. Özellikle Dada in Berlin ile dikkat çeken Die Skeptiker, Born In The G. D. R. ile Sandow ve It's Time Goes By ile DEKA Dance bizim favorilerimiz. 15. Sandow: Born In The G. D. R."}
{"url": "https://futuristika.org/dogu-alman-alt-kultur-ornekleri-iii-gizli-servise-ragmen-punk/", "text": "L'Attentat, çoğu Doğu Alman punk grubu gibi gizli servis Stasi takibi altındaydı. 1985 yılında kurulan grup, 80ler ortasından itibaren Doğu Almanya'ya yayılan kaset kültürünün de etkisiyle sesini duyurdu. Grubun kökenleri, Doğu Almanya'nın ilk punk gruplarından HAU'ya dayanıyordu. İlerleyen yıllarda vokalist Bernd Stracke'nin tutuklanması ve ekibin kalanlarının da Batıya göç etmesiyle unutuldular. Bernd Stracke, bugünlerde Dresden yakınlarındaki Loebau'da şehir meclisinde bağımsız politikacı olarak çalışıyor ve neo-nazi harekete karşı mücadele yürütüyor. 1983-1993 yıllar arasında aktif olan bayan vokalli post punk grubunun gitaristi Paul Landers daha sonra Rammstein'da yer almıştı. Feeling Berlin ya da bilinen adıyla Feeling B, 1983'de kurulmuştu. Elemanlardan Paul Landers, Flake Lorenz ve Christoph Schneider daha sonra Rammstein'a katıldılar. Ancak bugün hala, kalan vakitlerinde Feeling B ile ilgilenmektedirler. Grubun ayrıca, Edgar Allan Poe'nun Kızıl Ölümün Maskesi isimli öyküsüne gönderme yapan Die Maske des Roten Todes isimli bir albümleri vardır. Feeling B'nin punk sahnesinde öne çıkabilmesinin asıl nedenlerinden biri, 200 yılında ölen vokalist Alyosha Rompe'nin annesi dolayısıyla sahip olduğu İsviçre pasaportuydu. Rompe bu sayede Batı Berlin'den alet edevat taşıyabilmişti. Şu an hala Rammstein'da olan Christian Flake Lorenz, dönemi anlattığı Green and Blue isimli kitapta da, Tüm acayipliklerine rağmen Doğu Almanya'yı çok seviyordum. Ortadan kalktığında, garip biçimde üzülmüştüm diyor. Dönemi yaşayan yazar ve DJ Henryk Gericke o günler için, Başlangıçta bizim Doğu Alman olduğumuza inanamadılar ve önemsemediler. Baktılar ki sayımız giderek artıyor, devlet anında punk'lara müdahele etmeye başladı. Sonunda 17 kişiyi içeri attılar diyor. Genel uygulama ise, punk'ların Berlin merkezinde dolaşma yasağı oldu. Buna göre, şehir merkezinde görülen punk'lar hapse atılıyordu. Doğu Alman punk'ları 1980'lerin başından itibaren özellikle Berlin, Dresden, Erfurt, Halle ve Leipzig civarında görüldüler. Başta John Peel olmak üzere, İngiltere ve Batı Almanya'dan yapılan yayınları takip ederek çoğaldılar. Stasi'nin ilk yaptığı, berlin'de 250 punk'ı fişlemek oldu. Punk'lar ayrıca lokanta ve kafelere alınmamaya başlandı. İşin ilginç yanı, punk'lara kucak açan ve onu kollayan tek kitle Evanjalist Kilise oldu. Düşman ortak olduğundan olsa, punk'lar konserlerini uzun süre sadece kilise etkinliklerinde verebildi. Stasi'nin baskısının etkisiyle, bazı punk'ların aşırı sağ akımlara katıldığı, çoğunun toplumdan izole edildiği hatta bazılarının intihar ettiği gözlendi. 1986'dan itibaren ise, punk'lar nispeten bir rahatlama yaşadı ve albümleri yayınlanabilir oldu. Stasi takibini sadece politik punk'larla kısıtladı. Bazı konserlerin dönemin güçlenen faşistlerce basıldığı biliniyor. Polis bu dönemde punk'ların dayak yemesini sadece izledi. Duvar yıkılırken fişlenmiş punk sayısı ise, 599'du."}
{"url": "https://futuristika.org/dogu-alman-alt-kultur-ornekleri-iv-leipzig-salatasi/", "text": "-Letta M'Blue/To the Children of the World -Inti Illimani/La Fiesta de la Tirana -Dick Gaughan/Worker's Song -Jürgen Walter/Meisnt du, die Russen vollen Krieg -Sands Family/A song for Belfast -Oskorri/Cancion para Violeta Parra -Carlos Meija Godoy/Nicaragua Nicaraguita -Arbetier Folk/Gaslied -Sinikka Sokka/Deutsches Volkslied 1935 -Banda Tepeuani/A Morazan -Peter Nagy/Nagasaki -Judy Gorman Jacobs/This Earth -Mikis Theodorakis/Sto Perijali to Krifo Wolfgang Fuchs tarafından 1979 yılında kurulan elektronik müzik grubu Pond ise ilk albümü Planetwind ismiyle 1984 yılında yine Amiga plak şirketiyle yayımlamıştır. Bugün hala çalışmalarına devam etmektedir. Elektronik müzik, döneminde, Doğu Almanya'da lüks sayılabilirdi aslında. Batı menşeli synthesizer'lar 20.000 Doğu Alman markına geliyordu ortalama. Sosyalist toplumda bu parayı verecek çok fazla insan da yoktu. Doğu Almanya'da rap, hiphop ve breakdance etkilerini anlatan belgeselde, kendi adidaslarını yapan, sokakta ingilizce rhyme okumaya çalışan gençler görülüyor. Dönemin kült filmi Bet Street izlemiş çocuklar sokaklarda dans ediyor. Heiner Carow'un Coming Out isimli filmi, Doğu Almanya'da çekilmiş ilk eşcinsel film sayılıyor. 9 Kasım 1989 tarihinde, Doğu Berlin'de Karl Marx caddesinde ülkenin en büyük sinema salonunda ilk gösterimi yapılan filmin tarihi önemi ise, aynı gün Doğu Almanya'nın kapılarını açıp vatandaşlarına serbestçe Batı Almanya'ya geçiz izni verdiği gün olması. Bu açıdan, Doğu Almanya'da çekilmiş ilk eşcinsel filmin gösterimi, marksist devletin en hoşlanmadığı konulardan biri olmasının paradoksuyla, Doğu Almanya'nın en son filminin gösterimine dönüşüyor. 1929 Rostock doğumlu yönetmen Carow'un yönettiği ve başrollerinde Matthias Freihof, Dagmar Manzel, ve Dirk Kummer'ın olduğu film, eşcinselliğiyle derin sıkıntılar yaşayan bir adamın hikayesini anlatıyor. Filmde, bir lise öğretmeni, bir parti sonrasında seviştiği ve kendisine okuldan beri aşık olduğunu itiraf eden kızla nişanlanır. Ancak, filmin kahramanı, konser bileti kuyruğunda, ara sıra karşılaştığı genç bir adamla birlikte olmaya başlar. Yıllarca sakladığı güdüleri ayaklanmıştır. Ancak nişanlısının hamile olduğunu öğrenmesiyle işler karışır. Filmin başrolündeki erkek, zaman zaman sinirli olduğunu belli eden beden dili hareketleri gösterirken, film herhangi bir yargılamadan daha çok, adamın eşcinselliğiyle başa çıkmaya çalışmaya çabalamasına, inkarına, kabullenmesine, ruh karışıklığına odaklanır daha çok. Aynı Doğu Almanya gibi, karışık ruh halleriyle filmin gösterime girdiği akşam, Berlin Duvarı da çöker. 1979-89 arası dönemi kapsayan belgeselde, Doğu Alman punk'ından örnekler veriliyor. Avrupa'da çeşitli ülkelerde sergilerde yeralan dökümanlarda Doğu Berlin ve Leipzig'de ortaya çıkıp tüm Doğu Almanya'ya yayılan punk'ların yaşadıkları özetlenmiş."}
{"url": "https://futuristika.org/dogu-almanyada-futbolun-son-gunleri-geride-kalan-miras/", "text": "Almanya Demokratik Cumhuriyeti sınırlarını B9 Kasım 1989'da atı Almanya'ya açtı. Bir yıldan kısa bir süre sonra 3 Ekim 1990'da, Almanya kırk yılı aşkın bir ayrılıktan sonra yeniden birleşti. Bu tarihi olaylar sadece milyonlarca Alman'ın hayatını değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda Doğu'daki futbol camiası için bir dönüm noktası oldu. 1980'lerde Doğu Almanya'daki futbol stadyumları, dik bir düşüş yaşayan bir ülkenin durumunu doğru bir şekilde yansıtıyordu. Erich Honecker yönetimindeki rejim, spor tesislerini modernize edecek kaynaklardan yoksundu ve bu nedenle zamana ayak uyduramadı. Lok Leipzig'in Bruno Place Stadyumu veya Erfurt'un Georgi Dimitrov Stadyumu gibi sahalarda yıpranmış ahşap tribünler Almanya'nın Doğusundaki geç dönem sosyalist futbol manzarasına hakim oldu. Projektörler bir lüks haline geldi; paslı çitler ise normdu. 1989'da Doğu Almanya'nın en üst futbol ortamı Oberliga artık önemsiz bir durumdaydı. Önceki on yıl boyunca, izleyicilerin ilgisi sürekli azalmıştı ve insanlar ufukta siyasi bir geçiş olduğunu hissettiklerinden olsa, Zwickau, Jena veya Karl Marx Stadt'taki genellikle vasat futboldan daha önemli şeyler vardı hayatlarında. Otuz yıl önce, Doğu Alman toplumu bir bütün olarak bir değişim dönemiyle karşı karşıyaydı futbol da öyleydi: Pazartesi gecesi toplantıları ve Berlin Duvarı'nın yıkılması demokrasi ve liberalizme doğru temel bir geçişe yol açarken, kulüpler geçmiş kötü yönetimin sonuçlarıyla başa çıkmak zorundaydı. Sınırın Batı Almanya'ya açılmasından birkaç gün sonra, Doğu Almanya milli takımı son Dünya Kupası eleme maçını oynadı. Bir ay sonra ise ilk ünlü oyuncu Doğu Almanya'dan ayrıldı. Berlin Duvarı yıkıldığında Batı Almanlar bir çeşit servet avcısı zihniyetiyle futbol camiasını işgal etti. Bayer Leverkusen'in uzun süredir spor direktörü olan Reiner Calmund, pazarlık fiyatlarıyla son derece yetenekli oyuncular kazanma zamanının geldiğini fark eden ilk kişi oldu. Bir çanta dolusu para ve bir sürü oyuncakla birlikte bu kurnaz işadamı, doğu Brandenburg'daki sakin Rüdersdorf kasabasına, Andreas Thom'un evine gitti. 24 yaşındaki oyuncu, Doğu Alman futbolunun en büyük hücum yeteneği olarak kabul ediliyordu ve on yıl üst üste ulusal şampiyonayı kazanan BFC Dynamo'da gol kralı olarak manşetlere çıkmıştı. Calmund, yanında getirdiği oyuncaklarla Thom'un çocuklarını çabucak ikna ederken, oyuncu Batılı bu güçlü görünümlü tüccarın ona sunduğu rakama hayran kalmıştı. Thom, 3.6 milyon Mark'lık rekor bir transfer ücreti karşılığında Leverkusen ile anlaştı. 1983 yılında sosyalist rejimden kaçmış Falko Götz ve Dirk Schlegel zaten orada oynuyorlardı. Thom'un transferi, doğudan batıya hareket eden bir futbolcu dalgası başlattı. 1989 da kulüplerinin iflas eden tesislerine ve mali durumlarına rağmen Doğu Almanya'nın birinci sınıf yetenek sıkıntısı yoktu. Matthias Sammer, Ulf Kirsten, Thomas Doll ve diğerleri yeniden birleşmeden kısa bir süre önce 1990 yazında Thom'u takip etti. Derin bir hayal kırıklığı var. Oberliga'da olanlar korkutucu, dedi Bernd Stange, bir zamanlar Doğu Almanya ulusal takımı hocası ve o dönemin Carl Zeiss Jena teknik direktörü. Oberliga ve onunla birlikte Doğu Alman futbolu böylece yavaş yavaş kan kaybetti. Kulüpler ise futbol kapitalizmi uygulamalarına alışmakta ve bundan yararlanmaya çalışmakta tereddüt etmediler. Heiko Scholz, halen mevcut olan Doğu Almanya içinde bir milyondan fazla Alman Markına transfer olan ilk oyuncuydu. Gelecekteki Alman uluslararası ve Dynamo Dresden teknik direktörü, gençlik kulübü Dresden'e katılmak üzere 1990 yılında Lok Leipzig'den ayrıldı. İki yıl sonra Calmund da Scholz'u da Leverkusen'e gitmeye ikna etti. Dynamo ayrıca Peter Lux ve Sergio Allievi gibi iki deneyimli Bundesliga oyuncusuyla kazançlı sözleşmeler imzaladı. 1. FC Magdeburg ise Uwe Rösler'i kadrosuna kattı. Bundesliga ve Oberliga 1991'de birleşmeden önce, Oberliga Kuzeydoğu Almanya Futbol Federasyonu bayrağı altında son bir sezon oynamak zorunda kaldı. Nazikçe söylemek gerekirse, 1990/91 sezonu kulüpler ve genel olarak Doğu Alman futbolu için iyi bir sunum olmadı. Stange daha sonra o son yılın cenazedeymiş gibi hissettirdiğini söyledi. Kulüpler, büyük miktarlarda para yatırarak Alman futboluna geçiş için silahlanma yarışına başlamak zorunda hissettiler. Ancak bilet satışları hızla azalıyordu ve televizyon yayıncıları da yeni sözleşmeler imzalamak konusunda isteksiz görünüyordu. Bölge yeniden birleşmeden kısa bir süre sonra ekonomik bir şok döneminden geçiyordu. Gerçekten de, maç başına ortalama 4.807 seyirci ile seyirci oranları tarihi seviyede düşük noktadaydı. Ancak bu durum, kulüplerin yılda 250 bin Mark ve daha fazla maaşı garanti eden sözleşmelerde oyuncuları imzalamasını engellemedi. Alman Futbol Federasyonu tarafından sağlanan 2,2 milyon Mark'lık bir kurtarma fonu, paranın tüm lig için yeterli olmadığı gün kadar açık olmasına rağmen, kulüpleri aşırı harcamaya teşvik etti. 1990'larda düzinelerce kulübün ekonomik çöküşü bu noktada başlamış oldu. Finansal kaygıların ötesinde, Oberliga giderek artan bir şekilde şiddetin hakim olduğu bir dönemde, eski adı BFC Dynamo olan FC Berlin çatışmaların merkez üssü haline geldi. 1990'da, bir zamanların seri şampiyonu sahada vasat bir kulüp haline gelmişti. Çünkü eski Devlet Güvenlik Bakanı ve BFC'nin patronu Erich Mielke artık ortada yoktu. Stasi'den Doğu Alman futboluna karışan tek kişi Milke değildi. Daha sonra son Oberliga sezonunun gol kralı Dresden forveti Torsten Gütschow'un ]ve diğer bazı oyuncuların devlet güvenliği için gizli muhbir olarak çalıştıkları ortaya çıktı. FC Berlin artık yetkililerin desteğini almazken, kulübün taraftarları stadyumlara taşıdıkları şiddet nedeniyle manşetlere çıkmaya devam etti. 3 Kasım 1990 'da Sachsen Leipzig ile tanıştıklarında, şiddet trajik bir doruğa ulaştı. Birkaç hafta önce, Leipzig'in taraftarları isyanlar nedeniyle Jena'da bir maçın iptal edilmesine neden olmuş ve diğer saldırgan gruplarla karşılaştıklarında bir santim bile geri adım atmayacaklarını göstermişlerdi. FC Berlin ve Sachsen Leipzig taraftarları arasındaki şiddet o Kasım günü o kadar uç boyutlara ulaştı ki, Leipzig'deki polis yönetimi ateşli silah kullanma emri verdi. Üç kişi ağır yaralandı ve 18 yaşındaki Mike Polley, Alfred Kunze Spor Parkı'nın kapısında öldü. Doğu ve Batı Almanya arasında o ayın sonlarında yapılması planlanan yeniden birleşme töreni güvenlik kaygıları nedeniyle iptal edilmek zorunda kaldı. Mart 1991 de Dinamo Dresden, Kızılyıldız Belgrad'a karşı oynadıkları maçta çıkan şiddetli isyanlar sonrasında Avrupa Kupası'ndan men edildi. Karanlık zamanlardı. Sonuç olarak, Doğu Alman futbolunun düşüşü Oberliga kapılarını kapattıktan ve kulüplerin Bundesliga ve Almanya'nın lig sistemine entegre edilmesinden sonra devam etti. Sammer daha sonra yaptığı açıklamada, Boşluk çok büyüktü. dedi. 1990'larda Bundesliga'da kendini kanıtlayabilen tek kulüp olan Hansa Rostock, Doğu Almanya'nın son şampiyonluğunu kazandı. Başarıdan sorumlu olan kişi Berlin Duvarı'nın yıkılmasından önce yıllarca önemsiz görülmüş teknik direktör Uwe Reinders idi. Berlin Duvarı'nın yıkılmasından önce yıllarca önemsiz kaldıktan sonra başarılarından sorumlu olan teknik direktör Uwe Reinders idi. Eski Alman ulusal takım oyuncusu Reinders Almanya'nın kendi içindeki birlikteliğinin ilk imzası olarak kulüple anlaşmıştı. 1990 ilkbaharında Werder Bremen ve Rostock işbirliği konusunda anlaşmaya varmışlardı. Rostock'un başkan yardımcısı Dietrich Kehl, 1990 yılında Bremen'de oynanan uluslararası bir kupa maçına gitti ve kendisine Hansa'nın şampiyonayı kazanmak için neye ihtiyacı olduğu soruldu. Ben de 'Batı'dan bir teknik direktöre ihtiyacımız var,' dedim. Meslektaşım etrafına bakındı ve 'İşte aradığını adam orada orada,' dedi. Kehl daha sonra Reinders'ın onunla tanıştırıldığı anı böyle hatırladı. Reinders şampiyonluğu kazanırsa 200.000 Alman Markı ve ulusal kupayı kazanırsa 200.000 Mark daha talep etti. Onlarca yıldır hiç kupa kazanamayan Hansa, Reinders'ın hırslarında ciddi olduğuna inanmadan gülümseyerek kabul etti. Ancak hedeflediği şeyi başardı ve Hansa'nın 1990'lardaki başarısı için zemin hazırladı, kulüp Doğu Alman futbolunun önde gelen temsilcisi oldu. Reinders Rostock'a vardığında kültürel farklılıkları hemen fark etti. Daha sonra Antrenman sahasına ilk geldiğinde oyuncular asker nizamında duruyorlardı, diye hatırladı. Reinders asistanı Jürgen Decker'a neler olduğunu sordu çünkü Bundesliga'da hiç böyle bir şey görmemişti. Sport Frei! selamı ]ile onları karşılamamı beklediklerini söyledi. Bu Doğu Alman spor takımları için tipik bir durumdu. Reinders, Futbolculara bir general bekleyip beklemediklerini sordum dedi. Ünlü yıldızları olmayan takıma hevesleri ve soğukkanlılığı sayesinde kazanacakları ünvan için yol gösterdi. Bir keresinde takıma, Cumartesi günleri saat üç buçukta gaz pedalına basmak zorundasınız, daha sonra yakında bir Mercedes kullanabilirsiniz, demişti. Hansa, 1990'larda diğer kulüpler önemli zorluklar yaşarken, Doğu Alman futbolunun son günlerinin tek gerçek başarı hikayesi haline geldi: Dynamo Dresden ilk başta Hansa gibi Bundesliga'da oynadı, ancak daha sonra Batı Alman işadamı Rolf Jürgen Otto ve kendisini salmış oyuncuların menajeri Willi Konrad etkisiyle finansal bir erime yaşadı ve bu da ligi lisanslarını geri çekmeye ve onları doğrudan üçüncü lige düşürmeye zorladı. VfB Leipzig, eski Lok Leipzig, 1993/94 yılında Bundesliga'da bir sezon oynadı ve o kadar kötü bir performans sergiledi ki, tüm zamanların Bundesliga sıralamasında ikinci ve son takım olarak sıralandı. FSV Zwickau gibi eski Doğu Alman güç merkezleri, 1. FC Magdeburg ve Sachsen Leipzig, bazen çok daha zengin Batı Alman kulüpleriyle rekabet etmek için aşırı agresif finansal planlama nedeniyle, bazen de Michael Kölmel ve sonraları iflas edecek medya şirketi Kinowelt ile iş yaptıkları için yıllar içinde battı. Sonuç olarak, Bundesliga'da başarılı olmak için yeteneklerini gösteren genç oyuncular hızla kendi kulüplerinden ayrılıp Batı'ya taşındıkları için dünya standartlarında birçok yetenek üreten akademiler kötüleşti. Binyılın başlarında, Almanya'nın üçüncü liglerinden biri olan Regionalliga Nordost, Doğu'daki ünlü kulüplerin çoğu burada oynadığı için Doğu Almanya'nın Oberliga'sının yerini almış oldu."}
{"url": "https://futuristika.org/dogu-bati-arasinda-turk-sinemasi-korku-filmleri-uzerine-bir-degerlendirme/", "text": "Türkiye'de sinema varlık göstermeye başladığı yıllardan itibaren özellikle melodrama ve bunun yanında güldürü filmlerine ağırlık verilmiş, belli kalıpların dışına çıkılmamıştır. Arada başka türler de denenmemiş değildir. Westernden polisiyeye kadar Yeşilçam sineması her türü denemiştir. Ancak, dünya sinemasında hiçbir zaman popülerliğini yitirmeyen korku türünde film üretimi ülkemizde oldukça düşük seviyede kalmıştır. Türk filmlerinde ister doğaüstü olsun, isterse ruhbilimsel, korku motifleri çok kez kullanılmış olsa da korku türüne tümüyle dahil edilebilecek örnek sayısı dikkat çekecek kadar azdır. Denilebilir ki, Türk sinemasında bir 'tür' olarak korku sinemasının varlığından söz etmek pek mümkün değildir. Mevcut filmler de genel olarak, özgün filmler olmayıp uyarlama ya da taklit filmlerdir. Bu haliyle, aslında bu filmlerin 'Türk filmi' olup olmadığı bile tartışılabilir; şayet bir ülke sinemasından söz etmek için o ülke sinemasının, yine o ülkenin toplumsal özelliklerini perdeye yansıtması şartını arıyorsak. Her toplum gibi, Türk toplumunun da dinsel, folklorik kökenli ya da pagan dönemlerden kalma korku kaynakları vardır ve elbette bu korkuların işlenebileceği başarılı korku filmleri yapılabilir. Ancak Türk sinemasında yapılmaya çalışılmış olan ve hala da çalışılan şey, Batılı imgelerle, Batı'nın kendi kültürel kodları içinde bir anlama sahip metaforik düzenlemelerle korku filmi yapmaktır. Bu da dinsel, düşünsel, kültürel ve toplumsal yaşam pratiği açısından Batı'dan farklı olan bizim toplumu-muz için geçersiz ve bu yüzden yerini anlamlı bir biçimde bulması mümkün olmayan bir çabadır. Türk sinemasında korku öğelerini kullanan değişik dönemlerde farklı türlerde filmler çekilmiştir. Bunların dışında, gerilim unsur-ları ağırlıklı korku filmleri olduğu gibi fan-tastik türde korku filmleri de vardır. Bizi bu yazı bağlamında temel olarak ilgilendirecek olan ise, 'fantastik korku' dediğimiz türdeki -uyarlama olan ya da taklit edilen filmlerin neden başarılı olamadığı ve buna bağlı olarak Türk sinemasında bu türün Batılı anlamıyla neden mümkün olamayacağıdır. Bunun için bu yazıda, Batı'da korku sineması-nın kendi toplumsal, tarihsel, dinsel ve folklorik kaynaklarından beslenen özgün bir edebiyata dayandığına işaret edilecek, dünya görüşü ve prensip temelinde Hıristiyan Batı'nın ve Müslüman-Doğu'nun sanat anlayışları arasında bir karşılaştırma yapılacak; gerek sosyolojik, gerek inanç düzeyinde Türk toplumunda Batılı anlamda korku sineması için uygun bir zemin olup olmadığı tartışılacaktır. 1940'ların sonları ve 50'lerin başlarında Vedat Örfi Bengü'nün Beyaz Baykuş, Bir Fırtına Gecesi, Çıldıran Baba gibi filmleri, 1949 yılında Aydın Arakon'un Çığlık adlı filmi, korku motifleri içerdikleri için Türk sinema-sında korku türüne dahil edilebilecek filmler arasında sayılabilmektedirler. Ya da Mehmet Alemdar'ın 1995 yılında 16 mm olarak çektiği Kader Diyelim ve Şüphenin Bedeli isimli filmleri de yine gerilim filmleridir. Bu yazıda üzerinde durmak istenen, fantastik boyutu olan korku filmleridir. Bunlar, dinsel ya da folklorik inanıştan kaynaklanan birtakım korkutucu doğaüstü unsurları içinde barındıran filmlerdir. Bu türde olduğu bilinen filmlere kronolojik bir sıra ile kısaca bakılacak olursa, en başta Mehmet Muhtar'ın 1953 yılında yönettiği Drakula İstanbul'da filmi gelir. Film 'ilk resmi korku filmi' olarak anılabilir. Hollywood yapımı Dracula filminden esinlenmeden yapılmış bir filmdir. Kaynak ise, Ali Rıza Seyfi'nin Bram Stoker'dan kısaltarak uyarladığı Kazıklı Voyvoda romanıdır. Meşhur kan emici vampir Kont Dracula'nın Karpat Dağları'ndaki şatosun-dan sandık içinde İstanbul'a gelişini ve başta vampir avcısı bir uzman ve diğerlerinin İstanbul'da vampir Kontu yakalayıp sonsuza dek yok etme mücadelesini anlatan film, uzun köpek dişlerin vampir imgesiyle özdeşleşmesi ya da Kazıklı Voyvoda ve Kont Dracula arasında açıkça bağ kurulması gibi birtakım ilkler içermektedir. Bir başka film ise, Yavuz Yalınkılınç'ın yönettiği, 1970 yapımı, gösterime girdiğinde dikkat çekmeyen, şimdilerde ise tamamen unutulmuş bir film olan Ölüler Konuşmaz ki'dir. Sadi Konuralp'in aktardığına göre, bu, vampir çağrışımlı, hortlak hikayesi olan bir filmdir. Eski bir malikaneye oturmak için gelenlerin hortlak dehşetiyle karşılaştığı hikayenin sonunda, elinde Kuran'dan ayetler okuyan bir imam ve yandaşları hortlağı alt etmektedirler (Konuralp, 2002: 1). 1974 yılında Metin Erksan, William Friedkin'in The Exorcist filminden uyarlama Şeytan'ı yönetmiştir. Şeytan, hem Türk sinemasının hem de Metin Erksan'ın en ilginç çalışmalarından biri olmuştur. Erksan her ne kadar filmden değil, William Blatty'nin romanından uyarlama yapmış olduklarını söylese de (Scognamillo, 1998: 258), Şeytan neredeyse tümüyle The Exorcist'ten uyarlanmıştır. Dini bir film olan The Exorcist, Erksan tarafından Yeşilçam sinemasına has anlatı yapısı içinde uyarlanırken, Hıristiyan söylemler bir anlamda İslami söylemlere 'şeytan çıkarma' ayininde 'zemzem suyu' kullanılması gibi- dönüştürülmüştür. 90'lı yıllarda yapılmış bir korku denemesi, Kutluğ Ataman'ın Karanlık Sular (1993) adlı korku-gerilim filmidir. Yerli ve uluslararası festivallerde, gösterildiği ülkelerde yabancı eleştirmenler tarafından övgüler alan film, ülkemiz sinemalarında dağıtım ve tanıtım sorunlarından ötürü çok az izleyici toplaya-bilmiştir. Film, iç içe geçmiş öykülerden oluşmaktadır. Filmde vampir karakterler, her sorunun yanıtını kapsadığı iddia edilen bir kutsal kitap çevresinde oluşmuş yeni bir gizli dinin müritleri tarafından ele geçiril-mek istenen ve okuyanları zehirlediği öne sürülen elyazması etrafında dönen takip ve ölümsüzlük hikayesinin yanında, ana-oğul ilişkisi, sınıfsal çatışmalar, yerli ve yabancı kültürler arasındaki ilişkiler ya da Türk toplumunun Cumhuriyet öncesi ve sonrası yaşantısına ilişkin kimi göndermeler içeren, fantastik boyutu olmayan başka konular da vardır. Bir başka örnek Türk korku/komedi filmi, 2003 yılında Durul ve Yağmur Taylan 'Biraderler'in, Doğu Yücel'in Hayalet Kitap adlı romanından sinemaya uyarladıkları Okul filmidir. Kısaca film, aşık olduğu kız için sürekli hikayeler yazan, fakat aşkına karşılık bulamayan, arkadaşlarınca alay edilen ve daha sonra da intihar eden bir gencin ölüm yıldönümünde okul arkadaşla-rının başına gelen olayları anlatmaktadır. Türk toplumunun kolektif hafızasında iz bı-rakmış birtakım ironik olayları anımsatması; baskıcı, dinsel medrese eğitimini bir korku-tucu öğe olarak tasvir etmesiyle film ilgi çekicilik kazanmakla beraber, genel olarak Hollywood yapımı korku filmlerinin anlatım kalıpları içinde kalmış, gerçek anlamıyla 'Türk korku filmi' diyebileceğimiz özgün bir tarz yaratamamıştır. 2004 yılının son günlerinde vizyona giren Orhan Oğuz'un yönettiği Büyü filmi ise, konusu itibariyle 'yerli korku' sıfatına belki de en çok yaklaşan film olmuştur; ancak gerek çekimlerde, gerekse diyaloglardaki Amerikanvari klişeler, sinema olgusunu artık başka türlü 'düşünemediğimizi' bir kez daha göstermiştir. Film, Anadolu'da Artuklular döneminden kalma bir köye kazı yapmaya giden bir grup arkeologun başına gelenleri anlatır. Artuklu zamanında, bir büyücü kadın büyüleriyle köye lanet getir-miş, bir daha o köye kim yerleştiyse başına felaket gelmiş ve köy artık terkedilmiştir. Bir profesörün önderliğinde dört kadın ve bir erkekten oluşan bir arkeolog grubu, köye vardıkları andan itibaren kaynağı belli ol-mayan korkunç olaylarla karşılaşmaya baş-larlar. Artuklu dönemindeki büyücü kadının laneti hala devam etmektedir. Çok kısa bir biçimde özetlenen bu filmde, öncelikle söy-lemek gerekir ki, çorak ve birbirine uzak tek katlı evlerden, mağaralardan oluşan köy, 'tehlike her an her yerden gelebilir' hissini yaratarak amacına ulaşan bir mekan seçimi olmuştur. Yine aynı şekilde, örneğin, Ku-ran'dan Nas suresinin kötü Cin kovmak için kullanılması, arkeolog kadınlardan birinin halk arasında da yaygın bir inanış olan- gece Cin tarafından tecavüze uğraması, filmi kendi izleyicisine yaklaştıran unsurlardır. Ancak, Artuklu büyücü kadının büyü ya-parken hangi geleneği sürdürdüğünün anla-şılmazlığı, bir sahnede parçalanmış ceset gördüğünde tepkisi 'hay Allah' olan profe-sör başta olmak üzere, karakterlerin tavır ve konuşmaları, durmadan kendiliğinden açılıp kapanan kapılar ve buna benzer klişelerin gereksiz tekrarı, filmin gerçekçiliğini zede-lemiştir. Ancak, yine de gerçek manada yerli korku filmi yapmak amacında olunması bile filmi bizim için önemli kılmaktadır. Başta Hollywood olmak üzere Batı sinema-sına genel olarak bakıldığında, korku türü-nün her şeyden önce Batı'da yüzyıllardır süren bir yazın geleneğinin oluşturduğu kurmaca dünyasının üzerine oturduğu gö-rülür. Edebiyat, korku sinemasının beslen-diği temel kaynaktır. Batı'da fantastik korku yazını, Batı'nın tarihsel ve toplumsal kendi özgül koşullarına bağlı olarak 'tür' anla-mında XVIII. yüzyılın son dönemlerinden başlayarak XIX. yüzyılda geliştiyse de, daha XIV. yüzyılda Geoffrey Chaucer'in yazdığı Canterbury Öyküleri, Guyot Marchant'ın 1485'te yazdığı Ölüm Dansı ya da Christopher Marlowe'un 1588 yılında yazdığı Doktor Faustus gibi eserleriyle ilk unutulmaz ör-neklerini vermiştir. Edebiyat eserlerini, ya-ratıldığı zamanın ve mekanın şartlarıyla birlikte düşünmek gerekir. Batı'da Kilise yüzyıllar boyunca, toplum ve gündelik ya-şayış üzerinde ve buna bağlı olarak tüm zihinsel faaliyetlerde söz sahibiydi. Kilise, iktidarını o dönemde öbür dünyaya, cehen-neme, şeytana vs ilişkin yaptığı vurgularla, insanları bu korkularla sürekli baskı altında tutarak sürdürmüştür. Savaşları, oturmamış düzeni, veba salgınları, açlığı, sefaleti ile Ortaçağ, çileli olduğu kadar aynı zamanda vampir salgınları, büyücülük faaliyetleri gibi batıl inançların da yaygınlık kazandığı bir dönemdi. Din adamları ve ahlakçılar da or-taçağdaki dehşeti sömürmüşlerdir. Günah-kar ruhların başına gelebilecekleri gösteren korku hikayeleri, uyarıcı 'exempla'lar yazılıp söylenmiştir. Dinsel el kitaplarındaki exempla'lar günah işleyenlerin cezalarının öbür dünyaya kalmayacağını belirtiyordu. XIV. ve XV. yüzyılda ölüm, bir saplantı olup çıkmıştı (Cuddon, 1989: 142). Walter Schulz, yeryüzünün Tanrı tarafından reddedilmiş, üzerinde düşmanımsı, şeytansı ve karanlık güçlerin egemenliğinin hüküm sürdüğü bir yer olduğuna duyulan inancın, esas olarak siyasal ve toplumsal nedenlere, özellikle de insanların kendilerini daha az güvende his-setmelerine bağlanması gerektiğini ileri sü-rer ve Ortaçağ koşulları için, kaygının aynı zamanda Hıristiyanlığın önkoşulu olduğunu söyler (Schulz, 1991: 8). Neticede Batı'da, mitlerden esinlenen antik dönemin metinlerinden başka, Ortaçağın toplumsal yaşam koşullarının ve Hıristiyan-lığın körüklediği korkuların fantastik korku yazını için bir temel oluşturduğunu söyleye-biliriz. Korku yazınının zirvesi olan Gotik edebiyat akımı ise, doğrudan sanayi kapita-lizminin doğuşuyla ilgilidir. Bu dönem eko-nomik, toplumsal ve felsefi düzlemde, Batı'nın toplum tarihi açısından büyük bir kırılma dönemi, büyük bir dönüşümün baş-langıcıdır. Bu dönüşüm sürecinde, yeni eko-nomik ve egemenlik ilişkilerine bağlı olarak tüm dengeler, sınıflar, sınıflararası ilişkiler alt üst olmuştur: aristokrasi tarihe karışmaya yüz tutmuş bir sınıf olurken, burjuvazi ege-menliğini ilan etmiş, tarih sahnesine yeni çıkan proletarya ise yaşam mücadelesi içine girmiştir. Sanatçıların burjuva devriminden yana beklentilerinin boşa çıkmasıyla mey-dana gelen düş kırıklığı ve burjuvazinin 'aydınlanmacı aklı'nın yenilgisi ise, geçmişin güzel günlerine dönük bir özlemle temelle-nen, umutsuz, karanlık ve çoğu zaman ür-kütücü fantastik eserlerle sonuçlanmıştır. Sanatçılar, böylesi büyük bir dönüşümden etkilenmiş; kendi konumlarına, bu konumun getirdiklerine ilişkin endişelerini, korkularını, hayal kırıklıklarını eserlerinde dile getirmişlerdir. Sonuçta korku yazını, korku sinemasına miras bırak-tığı Doktor Frankenstein, Kont Dracula, Dr. Jekyll & Mr. Hyde gibi ölümsüz kahraman-larını ise XVIII. yüzyılın ikinci yarısında başlayan ve XX. yüzyıla dek örneklerini ve-ren bu Gotik akım ile 'dünyaya getirmiştir'. Batı'nın tarihsel ve toplumsal dönüşümle-rini, kırılmalarını aynen kendi tarihimizde yaşamadığımız gibi, kendi edebiyatımızda böyle bir fantastik gelenekle karşılaşmamız da söz konusu değildir. Ancak bu elbette, yazarlarımızın akıl etmezliği ya da hayal etmeyi bilmeyişleriyle açıklanamaz. Bu noktada, fantastik korku türü ya da fantastik korku edebiyatı dediğimizde bunun 'fantastik' niteliğinin ne olduğunu belirlemek gerekir. Todorov'un tanımıyla fantastik, kendi doğal yasalarından başka yasa tanı-mayan bir öznenin, görünüşte doğaüstü bir olay karşısında yaşadığı kararsızlıktır (Todorov, 2004: 31). Fantastik, kişinin dünyayla kurduğu mantıksal ilişkiyi sarsan bir çatışma, bir yırtılma, bir rahatsızlıkla belirlenir. Fantastikte korku, yalnızca tehlikenin beraberinde getirdiği bir heyecan değildir; daha çok gözlerinin önünde olup bitene mantıklı bir açıklama getiremeyen, onu herhangi bir düzenle bağdaştıramayan birisinin duyduğu rahatsızlıktır (Jourde ve Tortorese, 2003: 79). Yani fantastikte korku, insanın gerçeğe mantık dahilinde hakim olduğuna dair güven duygusu içindeyken, bir anda bu gerçekliğin ve güvenin alt üst olmasıyla doğar. Todorov, fantastikle ilişkili anlatıları bir sınıflandırmaya tabi tutar (Todorov, 2004: 50-62). Bu sınıflandırmada, sözünü ettiğimiz türden filmler olağanüstü fantastik alt türüne girer; vampirli, şeytanlı hikayeler gibi. Burada, akıl çerçevesine yerleştirilemeyen açıklanamaz şeyler, doğaüstünün varlığını hissettirirler. Todorov'un sınıflandırmasına göre peri masalları ise olağanüstü anlatı tü-rüne girerler: doğaüstü olaylar hiçbir sürpriz duygusu uyandırmaz. Müslüman-Doğu hikaye geleneğine baktığımızda da bolca fantastik öğe görürüz. Ancak buradaki fan-tastik, tıpkı peri masallarında olduğu gibi gerçeklik içinde doğal bir unsur olarak kabul edilir. Sihir, büyü, cinler, ifritler olağan şey-lermiş gibi, açıklanmaya gerek duyulmadan anlatılırlar. Tanpınar'ın 'realite terbiyesi eksikliği' diye tanımladığı bu durum, yani doğaüstü olayların olağanmışçasına sunul-ması, ona göre Müslüman-Doğu'da insanın kendi hayatına sahip olamayışından, yani kaderciliğinden ileri gelir ve bu bir kolaylık mekaniz-ması olarak işlev görür (Tanpınar, 1976: 26). Örneğin Giritli Aziz Efendi'nin 1796'da yaz-dığı ve edebiyatımızın ilk öykü örneği olan Muhayyelat, Binbir Gece Masalları havasında, cinlerin, perilerin kol gezdiği, işlerin tılsımla ve sihirle yürütüldüğü hikayelerle dolu bir eserdir. Ancak burada da doğaüstü varlıklar açıklanmaya bile gerek duyul-mayan olağan varlıklardır. 'Olağan' olan, insanı gerçeklikle bir çatışmaya sokmaya-cağına göre buradaki doğaüstü, haliyle korkutucu değildir. Sonrasında gelen Tanzimat dönemi Türk edebiyatı yazarları ise Batılılaşma çabası içinde, kendilerine Batı romanını örnek al-mışlardır. Moran'a göre, '... genelde, Batı-Doğu değerleri arasında denge ya da bir bireşim arayan yazarlarımız fantastik romana dudak bükmüşe benzerler' (Moran, 1993:64). Gerçekten de yazarlarımız, moder-nitenin karşıtı anlamında 'geleneğe' ait bir nitelik olarak gördükleri fantastik öğelere sırt çevirmişler, fantastiği çocukça, saçma ve mantık dışı diye nitelendirmişlerdir. Batı'nın pozitivizmine ve maddeciliğine sarılarak 'gerçekleri saptayarak toplumu eğitmek' gibi edebiyat dışı bir misyonla, realist roman türünde daha 'çağdaş' eserler vermeye çalışmışlardır. Böylece fantastik, bizim geleneksel hikayeciliğimizde korkutucu bir öğe olmaktan uzak olmanın yanı sıra, roman türünün Türk edebiyatına gelişiyle bir tür olarak Batı'dan taklit yoluyla denenebilecek iken, yazarlarımızın pozitivist dünya görüşü sebebiyle, daha sonra gelecek olan birkaç örneğe rağmen, edebiyatımızda 'tür' olarak bir yer edinememiştir. Tanpınar'ın Doğu-Batı meselesini 'hiyerarşik farklılık' temelinde ele alışını bir kenara ko-yacak olursak, onun Müslüman-Doğu'da trajik hissin yokluğuna ve kaderciliğe bağla-dığı hikayedeki fantastiğin bu niteliği, aslında korku sinemasının dayandığı temellere ilişkin bize bazı ipuçları verir. Antikçağ mi-tolojisi ile beslenen Batı tiyatrosundaki ölüm gerçeği ile yüz yüze gelen kahramanın yaz-gısına karşı amansız bir mücadele içinde çırpınıp durması, bu kültürün Tanrı kavra-mını algılayış biçiminden kaynaklanır. 'Tra-jik' olanın, korkunun, acıma hissinin ve aynı zamanda dehşetin yazgıyla mücadeleden doğduğunu görüyoruz. Müslüman sanatın tuzağına düşmek istemez. Onun için sanat eserlerinden son derece güzel olan alem bile, Allah'ın iplerini çekerek işlettiği bir makinedir... Allah kukla oyununda olduğu gibi iple-ri çeker. Bundan dolayı Müslümanlarda dram yoktur. Dram Batılılara göre, şahısların yüreklerinde ve hürriyetle-rindedir. Müslümanlar için bu hürriyet ilahi irade ile sınırlandırılmıştır. İnsanlar ilahi iradenin aletidir. Batı sanatının en büyük özelliği, insanın Allah'a karşı mücadelesidir. Batı'da insan yaptıklarıyla Allah'ın altında olmak istemez, ona karşı adeta savaşır. Sanat da onun yarattığıdır. Batı'da ressamlar, büyük boyutlarda insan vücutlarını, kasları, dokularıyla birlikte çizmişlerdir. İslam'da ise, sanat ibadet gibidir. İnsana, tabiata bakışta Allah ile herhangi bir çatışma yoktur. Müslüman'ın yaratıcı olmak gibi herhangi bir iddiası yoktur. Bunun için insan vücuduna, İslam eserlerinde çok az yer verilir. İslam medeniyetinde insan beden olarak değil, akıl ile algılanır. Görüldüğü gibi İslam inancında trajedinin ve tragedyaların olması mümkün değildir. İslam düşüncesinde özgürlük ilahi irade ile sınırlandırılmıştır; daha fazlasını istemenin bir anlamı yoktur. Ölüm olgusu, İslam düşüncesinde Hıristiyan-Batı düşüncesinden farklı bir yere sahiptir. Ölüm korkusu yenildiği zaman, kadere meydan okumak diye bir durum söz konusu olamaz. Bu durumda kaderle çatışmaya girilmeyecek ve trajedi de olmayacaktır. Oysa Batı düşüncesinde ölüm kaçınılmaz olarak ortada dururken buna karşı ümitsiz bir mücadeleye giren birey trajik bir hal almaktadır. ... aynı mutlak varlığın yine kendisine dönecek değişik ve geçici tezahürleri olan bir dünyada elbette trajedi olmazdı. Aşk bile ne kadar velveleli başlarsa başlasın bu sistemde muayyen bir merhaleye erişir erişmez sadece fani objesini değil, duyan benliği de bera-berce ortadan kaldıran bir ayniyette kendiliğinden değişiyordu. Özetle, eski medeniyetimizde insan kendi kaderi ile büyük manasında karşı karşıya kalmak fırsatını bulamıyordu. Korku sinemasının temelde kullandığı ölüm korkusu ya da ölüm olgusuna bakış, görüldüğü gibi Batı'nın sanat felsefesinde inanca bağlı olarak, bizim için olduğundan farklıdır. Kahramanın, herhangi bir çatışmaya yer verilmeksizin kadere boyun eğmesi duru-munda Batı'daki anlamıyla trajedinin olmayacağı açıktır. Korku sinemasında iyi-kötü mücadelesi işlenen temaların başında gelir. Bu bağlamda İslam inancına bakmaya devam edecek olursak, burada 'kötü'nün algılanışı konusunda da farklılıklar görürüz. İslam Ansiklopedisindeki 'Şeytan' maddesine göre, 'kötülüklerin kaynağı' olarak gösterilen şeytan, Kuran'da 'azmış ve isyan ederek sapıklığa düşmüş cinlerden biri' olarak tanımlanır ve öbür dünyaya aittir. İnsanın ruhunu zaptetmesi gibi bir durum da söz konusu olamaz. Oysa Hıristiyan inancında şeytan 'yeryüzünde'dir. İslam'da cin inancına baktığımızda, cin, iyinin karşı-sında, tam bir karşıtlık içerisinde kötü değil-dir, yok edilmesi gerekmez. Cinin iyisi de vardır, kötüsü de. Yine İslam Ansiklopedisindeki 'Cin' maddesine göre, Kuran'da 'ateşten yaratıldıkları ifade edilen ve gözle görülmeyen varlıklar' olarak tanımlanan cinler İslam inancının bir parçasıdır, sava-şılması gerekmez. Cinler kötü olabilmelerine rağmen, iyilik de kötülük de Allah'tan gelir. Dolayısıyla Batılı anlamıyla korku sineması-nın temel konularından olan dinsel anlamda iyi-kötü savaşımı için İslam inancında uygun zemin yoktur. Batı'da Hıristiyan dininin derinden derine işlediği 'günah' düşüncesi, günahın, İsa'ya karşı işlenen suçların mutlaka ceza göreceği teması, Batılı Hıristiyan'ı daha 'dünyevi', daha 'mantıklı' bir din olan Müslümanlığa ve Müslüman'a kıyasla, günahlarının ceza-sını çekmeye daha hazır kılıyor olabilir. Ve bu dinsel kökenli 'ceza' düşüncesi, Batılı seyirciyi korku edebiyatı ve korku sineması yoluyla bir tür 'kendi kendine ceza uygulama', karanlık bir salonda sanki günahlarının cezasını çekermişçesine korkma ve titremeye daha çok itmiş olabilir. Korku filmi izleme deneyi-minde var olduğu kabul edilen mazoşist yanın, insanın korkmaktan zevk almasının, Hıristiyanlığa yabancı olmayan 'kendi kendine eziyet etmek' düşüncesiyle bağdaştığı söylenebilir. Bazin'in bu şekilde tanımladığı 'mumya kompleksi', yani varlığı görünüş yardımıyla kurtarma çabası, bütün Batı sanatlarının temel karakteristiğidir ve Batı sanatı ilk kez Aristo tarafından Poetika adlı eserinde bir sanat teorisi olarak temellendirilen mimesis prensibi üzerinde yükselmiştir. İslam sanatları ve estetik anlayışına baktığımızda ise mimesis'e karşı bir duruş görürüz. İslam sanatlarının temel prensibi 'benzetme' değil, yansıtma olmuştur. Müslüman sanatçılar eşyayı ve olayı yansıtma yöntemiyle yorumlamışlardır. Batı'da dış dünya model alınır ve modele benzetme yapılarak üretim faaliyeti gerçekleştirilir. İslam toplumunda ise dış dünyadaki varlık ve hadiseleri aynen değil, insan üzerinde bıraktığı intibalardan hareketle tibari aleme şekil verilir (Çetin, t. y.:79). İslam inancının gereği olarak sanatta yan-sıtma yöntemi uygulanmış, figürün görül-düğü minyatür sanatında da hiçbir zaman hacimli, gölgeli, etten kemikten insan figür-leri yapılmamıştır. Çünkü burada eylem 'yaratma' niteliği kazanmaktadır. İslam dü-şüncesinde ise Allah'tan başka bir yaratıcı kabul edilmediği için hiçbir varlık olduğu gibi taklit edilemez, ikinci kez yaratılamaz. Neticede Müslüman sanatçı, daha az figüratif ama daha soyutlayıcı bir anlayışla eserle-rini vermiştir. Roman konusunda Osmanlı kültürünün üstünde yükseldiği epistemolojik temelle Batı kültürünün üzerinde yükseldiği episte-molojik temelin uyuşmazlığı nasıl sorunun asıl kaynağı ise, görsel bir sanat olan sinema konusunda da durum aynıdır. Doğu'nun ve Batı'nın sanat felsefesi iki farklı medeniyetin genel olarak inanç temelinde bireye ve ha-yata bakışı açısından birbirinden ayrılır. Oradakini burada aramak, bulamayınca da anlatım sorunundan söz etmek, Tanpınar'ın deyimiyle bir 'kolaylık mekanizması' olsa gerektir. Müslüman Doğu sanatlarının kendi özgül şartlarında oluşmuş geleneği, 'geri kalmışlık kompleksi' ve modernleşme çabaları içinde bir kenara atılmayıp geliştirilseydi, belki de bugün evrensel olarak kabul ettiğimiz Batı'nın sinematografik anlatımının dışına çıkacak ve çok da başarılı olabilecek farklı bir tarz oluşturulabilirdi. Başlıkta sorduğumuz 'Türk sinemasında korku filmi mümkün mü?' sorusunun ceva-bına gelecek olursak, sinema denince Batı'nın merkez alındığı bir bakış açısı içinde kalınarak ve Batı'nın kendi kültürel kodları içinde anlamlı olabilecek birtakım imgelerle korku filmi yapmak mantıklı gözükmemek-tedir. Ayrıca farklılıklar sadece inanç teme-linde veya birtakım sanatsal prensiplerle sınırlı değildir. Toplumsal farklılıklar belki bu uyumsuzluğun -yapılmış korku filmleri-miz bağlamında- daha önemli sebebi sayılabilir. Bilindiği gibi, bir filmde seyirciyle kurulacak ilişkide özdeşleşme mekanizmasının çalışması gereklidir. Bunun için de gerekli unsur inandırıcılık, izleyiciye yakınlıktır. Filmin inandırıcı olması için, anlatının o toplumun yaşantısına, deneyimine yakın olması gere-kir. Yani karakterler, olayın geçtiği mekan, gündelik yaşantı vs. izleyicininkiyle benzer olmalıdır. Bu anlamda toplumsal yaşayış olarak Batı'dan farklılıklarımız türün genel uylaşımlarının bizim toplumumuzca içsel-leştirilmesine engel olur. Örneğin, özellikle Anadolu'da işlenen cinayetlerin çoğu namus içindir ya da cinnet sonucu vahşi cinayetler işlenir. Batı'da XVIII. yüzyılın sonunda de-liye ilişkin nispeten insancıl davranışlar or-taya çıkıncaya kadar akıl hastanelerinde uygulanan ilkel tedavi yöntemleri bile kendi başına ürkütücüdür. Batı'da Klasik Çağ'da 'öteki' olarak tanımlanmış olan deli, bizde hiçbir zaman bu anlamda ürkütücü olmamıştır: öteki değil, bizden biridir. Yine Türk korku filmlerinde gördüğümüz folklorik bir inanış olan vampir inancı, bu coğrafyaya ait bir inanış değildir. Ya da Ortaçağ Avrupa'sında yaygın olarak kabul edilen şeytan çıkarma ritüeli de Müslüman inancına göre mümkün değildir. Dolayısıyla, Erksan'ın Şeytan filmindeki gibi Kuran okunarak şeytan kovulması anlamsız olmaktadır. Söz konusu farklılıkların varlığı, kendi kül-türümüze ait inanışlardan beslenen imgelerin, figürlerin yaratıcılıkla kullanılıp, kurgu-sal düzleme taşınmasına ve sinemasal bir dil oluşturulmasına engel değildir. Türk toplumunun da başta sözünü ettiğimiz gibi, dinsel, folklorik kökenli ya da pagan dönemlerden kalma; sık yer değiştirmenin de bir neticesi olarak bir çok kültürle etkileşim içinde ortaya çıkmış pek çok inancı, zengin bir imgelemi vardır. Anadolu inançları da diğer ülkelerin inanç-ları gibi birbirinin içine geçmiş, çok tanrılı dinlerin getirdiği inanışlara tektanrıcı dinler ve günlük yaşam olaylarının eklemlenme-siyle doğmuştur (Eyüboğlu, 1987: 42). Halk inanışlarımıza biraz baktığımızda, korku sinemasına esin kaynağı olabilecek bir çok 'korkunç' figürün olduğunu görürüz. Örne-ğin cin, kutsal kitapta adı geçen bir varlık olmasından başka, halk inanışlarında da varolan bir figürdür. Değişik yörelere bağlı olarak cinlerle ilgili durumlar ve inanışlar çeşitlilik gösterir. Örneğin Anadolu Türk-menlerinde cinler ateş, köpek, kedi, yılan, horoz ve tavuk şeklinde görülürler. Ayrıca bir insanı cin çarparsa bir tarafı kurur, dili tutularak konuşamaz hale gelir; cin kimi çarpacaksa ona yaklaşarak üfler, o insan cinden etkilenir ve ağzı eğilerek sapıkça ko-nuşmaya başlar; cin çarpan kişi kendini kay-beder, ne dediğini bilmez ve kendini yerden yere çarpar (Gökbel, 1998: 133-135). Al inancı ise Anadolu'nun bir çok yerinde yaygındır. Yeni doğan çocukların, lohusaların başlarına işler açtığına ve yıkım getirdiğine inanılan bu dev gibi, biçimsiz yapılı kadına 'Al karısı' denmektedir. İnanışa göre, bu kadın kambur yapılı, dişlek, avurtları çökmüş, dağınık sarı saçlı, avuçlarının içerisi delik olan, uzun tırnaklı, kara renkli, koca göğüslü, ters ayaklı, korkunç bir yaratıktır. Al karısı olduğundan şüpheleni-len cadı kadın suya basılır, Al karısı ise kuyruğu çıkar. O vakit, kötülük yapmaması için yemin ettirilir ya da kulağı kesilerek ceza-landırılır. Al karısı hep aynı biçimde kalma-yıp yılan, sıçan, diğer çeşitten yaratıklar biçimine, insan şekline ve özellikle cadı ya-pılı kocakarı biçimine girer (Başar, 1998: 89-90). Bir başka örnek ise, yine Anadolu'da yaygın olan 'bizden iyiler' inancıdır. Bu inanç, çoktanrıcı dinlerin günümüzde yaşa-yan yaygın bir kalıntısıdır. Bunlar, korkulan kaçınılan güçlerdir. Bunların adının anıl-maması, onlara karşı duyulan korkunun, tiksintinin bir sonucudur (Eyüboğlu, 1987: 143). Örnekler daha da uzatılabilir: elinde değneği sırtında kefeni bulunan hortlaklar, geceleri evlere girip çocuk kaçıran cadılar, gece uy-kuda insanın üzerine çöken Davara, yarı insan yarı hayvan bir yaratık olan Yabanadamı, burada sayılabilecek hala yaşayan Anadolu halk inanışlarındaki korkutucu figürlerden sadece bazılarıdır. Kısacası korku türüne malzeme olabilecek doğaüstü olaylar ve varlıklar Anadolu inanışlarında bol miktarda vardır. Türk sineması kendi tarihine ve kendi toplumunun öz niteliklerine dönüp baktığında değerlendirilmeyi bekleyen büyük bir kaynakla karşılaşacaktır. Önemli olan, bu malzemenin taklit yoluna gitmeden, özgün sinemasal bir dil yaratmak çabasıyla kullanılmasıdır. Sinema, içinde üretildiği toplumla zorunlu ilişkisi olan kitlesel bir sanattır. Dolayısıyla filmin kendi izleyicisini bulabilmesi için onunla yakın -ama gerçekçi- bir ilgi içerisinde olması gerekir. Elbette sözü edilen, Yeşilçam melodramlarının seyirciyle kurduğu türde bir ilgi değildir. Bu ilgi, kendi insanımızı tanıyarak, kendi kültürümüzün araştırmasını yaparak, kısaca kendimiz üzerinde düşünerek kurulacak, gerçekçi bir ilgidir. Kelime anlamı olarak zıt görünmelerine karşın, toplumla kurulacak bu türden gerçek bir ilgi yoluyla, Türk sinemasında bize ait diyebileceğimiz fantastik bir Türk korku filmi yapılabilir. - Adanır O. (1987). Sinemada Anlam ve Anlatım. İzmir: Kitle Yayınları. Başar Z. (1998). - Erzurum'da Tıbbi ve Mistik Folklor Araştırmaları. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Yayınları. Bazin A. (1995). - Sinema Nedir?. İbrahim Şener. İstanbul: Sistem Yayınları. Çetin M. . - İslam Sanatının Yeniden Teşekkülü. İstanbul: Adım Yayınları. Cuddon, J. A. (1989). - Korku Hikayelerine Bir Giriş. Argos-Yeryüzü Kültürü Dergisi, Nihal Yeğinobalı, 13, 140-149. Dorsay A, Gürkan T. . Korku Sineması. Türk ve Dünya Sinema Ansiklopedisi, Gösteri Yayınları, 340-350. Eyüboğlu İ. Z.(1987). - Anadolu İnançları, Anadolu Mitolojisi, İnanç-Söylence Bağlantısı. İstanbul: Geçit Yayınları. Gökbel A. (1998). - Anadolu Varsakları'nda İnanç ve Adetler. Ankara: AKM Başkanlığı Yayınları. Jourde P. & Tortorese P. (2003). Fantastik: Mantık İçin Bir Skandal. Esra Özdoğan. Kitap-lık, 66, 79-81. Konuralp S. (2002). - Unutulmuş Bir Türk Korku Filmi. Geceyarısı Sineması, 12, 1-2. Massignon L. (1962). İslam Sanatlarının Felsefesi. Burhan Toprak. İstanbul: DGSA Türk Sanat Tarihi Enstitüsü Yayınları ayrı basım+. Moran B. (1993). - Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış III. İstanbul: İletişim Yayınları. Parla J. (1990). Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri. İstanbul: İletişim Yayınları. Schulz, W. (1991). - Çağdaş Felsefede Kaygı Sorunu. Hoimar von Ditfurth. Korku ve Kaygı (ss. 7-18). Nasuh Barın. İstanbul: Metis Yayınları. Scognamillo G. (1998). - Türk Sinema Tarihi. İstanbul: Kabalcı Yayınları. Tanpınar A. H. (1976). 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul: Çağlayan Yayınları. Todorov T. (2004). - Fantastik: Edebi Türe Yapısal Bir Yaklaşım. Necdet Öztokat. İstanbul: Metis Yayınları"}
{"url": "https://futuristika.org/dogumgunun-kutlu-olmasin-louis-ferdinand-celine/", "text": "Ah şu çekip gitme isteği yok mu: uyuyabilmek için! Öncelikle! Ve eğer uyumak için çekip gitme olanağı gerçekten kalmadıysa, yaşama isteği de kendiliğinden kaybolur zaten. Çünkü yaşamaya devam ettiğimiz sürece alayı arıyormuş gibi yapmak gerekecek. Bu dünyada zamanımızı birbirimizi öldürerek ya da birbirimize taparak geçiririz. 'senden nefret ediyorum. Sana tapıyorum.' yol almaya devam ederiz; depoyu doldurur, sonra yeniden doldururuz; kendimizi var kılmak en büyük zevklerdenmişçesine, her şey söylenip her şey yapıldıktan sonra bu bizi ölümsüz kılacakmışçasına, azgınlıkla ve bedelsiz olarak kendi ömrümüz içinde bir sonraki yüzyılın iki ayaklısına dönüşürüz. Öyle ya da böyle, öpüşmek de kaşınmak kadar kaçınılmazdır. Bu arada acılarından kurtulmayı başardıklarını söyleyerek böbürlenirler de, gelgelelim herkes gayet iyi bilir, değil mi, bunun hiç de doğru olmadığını, o acıyı bal gibi bütünüyle kendi içimizde sakladığımızı. Bu numaraları yapa yapa yaşlandıkça giderek daha da çirkin, itici bir hal aldığımız için artık acımızı, iflas ettiğimizi gizlemekten bile aciz kalırız, en sonunda insanın ta derinlerinden suratına kadar ulaşmayı başarabilmesi şöyle bir yirmi, otuz yıl, hatta daha fazla zaman alan o sevimsiz ve çirkin ifade, gitgide yüzümüzde sıvaşmadık yer bırakmaz. İnsan dediğin işte bu işe yarar, sadece bu işe, ekşi bir surat ifadesi üretmek, biçimlendirmesi tüm ömrünü alan, hatta gerçek ruhunun bütününü eksiksiz yansıtabilmek için oluşturulması gereken asıl surat ifadesi o kadar ağır ve karmaşıktır ki, bunu tamamlamaya insanın ömrü bile her zaman yetmeyebilir. Ne dersek diyelim, ne iddia edersek edelim, dünya gerçekten çekip gitmeden çok öncesinde terk ediyor bizleri. Daha önce de en çok meraklısı olduğumuz şeylerden, günün birinde artık gitgide daha az söz eder oluveririz, ille de konuşmak gerektiğinde zorlanırız. Hep kendi sesimizi duymaktan gına gelmiştir... Kısa keseriz... Vazgeçeriz... Otuz yıldır konuşuyoruzdur zaten... Haklı çıkmayı bile umursamamaya başlarız. Zevkler arasında kendimize ayırdığımız o küçük yeri bile koruma arzusunu yitiririz... Kendimizden iğreniriz.. Azıcık karnını doyurmak, birazcık ısınmak ve hiçbir yere varmayan yolda giderken mümkün olduğu kadar çok uyuyabilmek artık başkalarının önünde takınacak yeni surat ifadeleri bulmak gerek.. Ancak artık repertuarımızı değiştirecek gücümüz kalmamıştır. Eveleyip geveleriz. Onların, yani dostların arasında kalabilmek için bin türlü numara ve bahane ararız, ancak ölüm de artık buradadır, leş kokulu, yanı başımızda, artık daima orada kalacaktır, bir el pişpirik kadar bile gizemi kalmamış olacaktır. Gözümüzde bir anlam ifade etmeye devam eden tek şey olarak ufak tefek üzüntülerimiz kalmıtır, sözgelimi o küçük şarkısı bir şubat akşamı ebediyen susan bois-colombes'daki ihtiyar amcamızı henüz sağken ziyaret etmeye bir türlü zaman ayıramamış olmanın üzüntüsü. Yaşamdan geriye sakladığımız bir bu kalmıştır. Yani bu ufacık korkunç pişmanlık, gerisini ise, az çok yolda kusmuşuzdur, epey çabalayarak ve zorlanarak da olsa. Artık kimsenin geçmediği bir sokağın köşesindeki eski püskü bir anı fenerine dönüşmüşüzdür. Önlerine geceyi gündüzü ve yaşamı katmış gidiyordu insanlar. Kendi gürültülerinden hiçbir şey duymuyorlardı. Sallamıyorlardı. Yıllar sonra bunları yeniden düşündükçe, bazen kimilerinin kullanmış oldukları sözcükleri ve bizzat o kişileri yeniden yakalayabilmek mümkün olsa keşke diyesi geliyor insanın, bize tam olarak ne demek istemiş olduklarını sormak için... ama giden gitmiştir... Kimse onlar hakkında birşey bilmiyor artık. Bu durumda gecenin içindeki yolculunuzu tek başınıza sürdürmekten başka çare kalmıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/doktorumsu/", "text": "Yahu Ziya, şu sol göğsüme bazen öyle bir ağrı saplanıyor ki... Bıçak mübarek, sanki etim içerden yarılıyor. Vallahi bak, korkuyorum bazen bir şey mi var yoksa diye! Vallaha öyle, bak aha tam şuraya! Vay vay vay... Abi kesin senin kalbin delik. Öyle abi öyle. Şimdi soğuk havalarda senin kalbindeki bu deliğe yel giriyor. Yel girince de delik şişiyor içten, o şişkinlik içerde sızı yapıyor. Doğru be Ziya, hep kışın oluyor bu sızılar. Rüzgarlı zamanlarda. Olur abi olur. Dikkat etmek lazım! Abi soğuk havalarda sıkıca giyineceksin. Sağlık bu şakası olmaz, üşütmeyeceksin. Yemene içmene de dikkat edeceksin. Aman bak, dikkat etmezsen kalbindeki delik hava ala ala büyür de kriz geçirirsin. Deme be! Tamam, tamam dikkat ederim. Daha fazla korkutma beni. Mesela bizim kayınbiraderde karaciğer yetmezliği vardı. Yahu abi adam yiyordu, yiyordu, doymuyordu. Düşündüm, demek dedim ki yediği karaciğerine yetmiyor. Abi olmaz olur mu hepsi birbiriyle bağlantılı. Yav şimdi karaciğer bizim yediklerimizin içindeki özleri süzer. Süzüyor, süzüyor demek ki süzülenler karaciğeri doldurmuyor. Doktora gitti. Doktor demiş ki yemeği keseceksin. Bir şeyler demiş işte ama karaciğer yetmezliğinin çaresi yok gibi bir şey. Allah göstermesin! Dikkat etmek lazım Ziya, her bir şeye dikkat etmek lazım! Yemeye, giymeye... Öyle olur olmazı stres yapmamak lazım. Mesela kışları banyo yapıp sokağa çıkarsan kafan üşüyor. Beynin içindeki damarlar soğuktan büzüşüyor. Damarlara kan yürümeyince aklın şaşıyor, deliriyorsun. Hani kafa üşütme diyoruz ya? İşte onun sebebi bu! Vay vay vay... Bak işte ben bunu tahmin ettiydim be Ziya! Edersin be zor işler değil bunlar. Ya peki Ziya bu böbrekteki taş neden oluyor? Oldum olası merak ederim. Bizim rahmetli kaynananın böbreğinden ameliyatla bir taş çıkarmışlardı. Aha şu başparmağım kadar. Abi onun sebebi şu: Hani ıspanağı, maydanozu, pancarı iyi yıkayamıyoruz ya, onların yaprakları arasında kalmış toprağın tozu mideden böbreğe kayıp orda birike birike taşa dönüşüyor. Hani büyüklerimiz kızınca beddua eder ya Südüklüğüne taş dursunda şıp şıp şıp işeyeme! diye. İşte o taşlar tıkıyor sidik borusunu, işeyemiyoruz. Buna proslat denir. Vay vay. Gerçekten çok iyi yıkamak lazım her tür yiyeceği... Çok iyi. Tabi abi. Elinin içiyle böyle... Ova ova. Yahu Ziya, şu sol göğsüme bazen öyle bir ağrı saplanıyor ki... Bıçak mübarek, sanki etim içerden yarılıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/don-quijote-ve-don-kisot-kisaltmalarina-onsoz/", "text": "Sevinçliyiz hepimiz; çünkü klima meselesini sonlandırdık. Yanlış anlaşılmasın bu sonlandırma öyle klima alınarak olmadı, havalar yavaş yavaş serinlemeye başlayınca, ki biz buna sonbahar geldi diyoruz, haliyle yayınevinin içini de bir serinlik bastı. Terlemiyoruz artık, terlemediğimiz gibi de kötü de kokmuyoruz. Allah'tan ki kokmuyoruz, daha önceki önsözlerde bahsetmedim ama bizim patron biraz fazla kokuyor. Öyle pislikten değil, adam tertemiz insan aslına bakarsanız. Ama her daim, kahvaltı dahil yediği pastırmalar yok mu... İşte onlar kokuyor. Yayınevinin içinde yaz boyunca bir çemen kokusu döndü dolaştı, odasında biz giremedik kokudan, hatta sekreter kızın nasıl girdiğine şaştık durduk. Tabii ekmek parası diye o kız da ses çıkartmıyor ne yapsın... Pastırma da nasıl bir şeyse, ki benim köken Trakya olduğundan biz pek sevmeyiz öyle şeyleri, en fazla sucuk yeriz, onu yedikten sonra da dişlerimizi fırçalarız, ama pastırma başka bir şey. Onun kokusu çıkmaz dış fırçalamakla. Sadece ağzı da kokmaz insanın. Bedeninin her bir tarafı kokar ve o koku yıkansa da geçmez. Tuza basmanız lazım kendinizi, ancak o zaman arınırsınız kokunun fenalığından. Neyse klimasız bir yazın ardından sert bir kış bekliyor bizi diye bir girizgah yapalım konuya ki edebi olsun biraz. İnsanlar bazen istiyor böyle şeyler. Geçen ay yayımladığımız kitaplar, Kafka; Değişim ve Dönüşüm iyi bir satış rakamına ulaştı. Gerçi kitapların aynı olduğunu anlamamız zaman alsa da kitaplardan kar elde etmeye başladığımızı düşünüyordum. Çünkü patronun etine dolgun karısına diye aldığı ve sonradan karısının elbiseler için fazla şişman olduğunu düşünüp sekreterine hediye ettiği giysilerde bir artış oldu. Sekreter de böylece kışlıkları tamamladı gibi geliyor bana. Gözümüz yok, Allah daha çok versin. Bizim maaşlara gelince, Mart ayının maaşını yeni aldığımızdan dolayı biraz rahatladık. En azından borçlarda bir toparlanma oldu, ev sahibi ile aramız düzenli. Yoksa evden çıkmamı söylemeye başlamıştı. Ben de oradan çıkarsam selefon kokulu ofisimize, yine belirtmeliyim burası bir dükkan, yerleşme kararı vermiştim. Allah'tan hala evdeki rahatım devam ediyor. Değişim değil de Dönüşümün iyi satması sonucunda ofisin balkonu odun-kömür ile istila edildi. Yayıncı doğalgaz tesisatı masrafını göze alamadığı için bu kışı da bizi geleneksel yöntemlerle ısıtacağa benziyor. Kitap satışlarından belki de ilk defa kar etmemiz ve kışın yaklaşmasıyla birlikte, patron getirip masama bir kitap bıraktı ve iyice okuyup, özümseyip öyle önsöz yazmamı istedi. Sanki ben kitapları öyle aceleyle okuyormuşum da, öyle sıradan önsözler yazıyormuşum gibi davranması başta canımı sıktı. Tam canımın sıkıntısı geçti derken, arada bir bu sözler aklıma geldi ve yeniden canım sıkılmaya başladı. Sanırım beni bu adam ciddiye almıyor, ama ben kendi işimi ciddiye alıyorum. Kitabı aldım ve eve gittim. Kitabın ismi çok uzun, sadece ismi uzun olsa neyse, kitap da bir o kadar kalın... La Manchalı Yaratıcı Asilzade Don Quijote ismi kitabın ve bin sayfaya yaklaşıyor. Uzun kış geceleri için eğlenceli olacak bir kitap ama artık neredeyse herkes, insanların kış gecelerinden para kazanmak istediği için çeşitli eğlenceler tertip ediyor. Bana kalırsa kimse bu kadar uzun kitap okumaz dedim, ama ben okurum diyerek de başladım okumaya."}
{"url": "https://futuristika.org/donnie-darkonun-artik-olmayan-internet-sitesi/", "text": "D onnie Darko'nun donniedarkofilm. com'da ikamet eden ödüllü bir sitesi vardı, bilenler bilir. Geçenlerde işim düşünce bakayım dedim de sitenin yerinde yeller estiğini gördüm. Üzüldüm haliyle. Donnie Darko hayranı olarak o zamanlar aldığım notları paylaşma gereği duyuyorum şimdi. Siteye girdiğimizde fonda Manipulated Living'in girişinin çaldığını duyuyorduk. Ekranın sağ tarafındaki titreyen ufak karede Donnie'nin banyoda Frank ile karşılaştığı sahneden kısa bir bölüm vardı. Donnie'nin elini koyduğu yere Frank patisini koyuyordu. Karenin alt kenarında kırmızı bir nokta vardı. İmleci üzerine getirdiğinizde I can do anything i want yazıyordu. Tıklayınca Frank da patisini oradaki şeye şlap diye yapıştırıyordu ve and so can you diye hızlıca bir yazı geçiyordu. Sonra karşımıza gün, saat, dakika, saniye formatında bir yazı çıkıyordu. Altındaki proceed yazısına tıklayınca birinci bölümün şifresi isteniyordu. Şifreyi bilmediğim için hep geçerdim bu bölümü. Şifreyi bilmediğim için kutucuğu kapattığımda ekranın sağ tarafında belli belirsiz bir Donnie Darko figürü canlanıyordu. Göğsünden çıkan çizgiler zigzaglar çizerek ekranın soluna doğru ilerliyor ve bir Frank figürü oluşturuyordu. Hemen ardından Frank'in sesinden duyduğumuz iki satır beliriyordu ekranın solunda. Yazının kaybolmasıyla birlikte Virginia bilmemnesine ait resmi bir kağıt ilişiyordu kenara. Bu dalgalı kağıda tıklayınca Donnie Darko hakkında bir evrak olduğunu görüyorduk. 12 Ocak 1986 tarihli. Donnie'nin uyurgezerlik problemiyle ilgili bir yazı. Sağ altta, filmin finaline doğru Donnie'nin gökyüzünde açılan solucan deliklerinden birisini seyrettiği sahneden bir kare görüyorduk. Ekranda da çeşitli yazılar ve noktalar vardı. Özellikle üç tanesi kırmızı ile daha da belirgin hale getirilmişti. İkinci noktaya tıklayınca Let no one know i gave you this yazısıyla karşılaşıyorduk. Noah Wyle'ın canlandırdığı fizik öğretmeni Monnitoff'a dair bazı bilgilere ulaşıyorduk. Yerel gazeteye ait bir sayfaydı bu. Monnitoff'un okulda çekilmiş bir fotoğrafı da vardı. 41 yaşındayken trafik kazasında ölmüş. Çarpan adam kaçmış. Monnitoff epey eğitimli birisiymiş. Filmde Drew Barrymore tarafından canlandırılan Karen Pomeroy ile evliymiş ve iki çocukları varmış. Bu bölümü geçince ekranın sağ tarafında Do you believe in time travel? yazısıyla karşılaşıyorduk. Tıklayınca ekranın fonu değişiyordu. Sağ tarafta silik bir Frank figürü vardı. Üç küçük parçaya ayrılan ekranda remember one word yazıyordu. Bu ekranları kapatınca smurf yazan başka bir ekran açılıyordu. Onu da kapatınca yine fon değişiyordu. Donnie'nin Sparrow ile ilk yakınlaştığı sahneyi seyrediyorduk. Alttan ikinci kareye tıklayınca diğer kareler kapanıyor ve sol üste doğru kırmızı bir nokta beliriyordu. Tıklayınca ekranın sağında Sparrow'un kitabını görüyorduk. İkinci noktaya tıklayınca şifre soruluyordu. Smurf yazıp geçiyorduk. Bize poposunu dönmüş dört Şirin çıkıyordu karşımıza. Onlardan birisine tıklayınca Donnie'nin Sparrow'a yazdığı mektupla karşılaşıyorduk. Kırmızı ile dikkat çekilen bir kelime vardı: breathe. Tıklayınca Sparrow'un ağzından yazılmış bir şeyler okuyorduk. Yazı kapanınca Level 2'ye ya da 3'e gidin veya kafanıza göre takılın gibisinden bir uyarıyla karşılaşıyorduk. İkinci noktada Wake up, Donnie! yazıyor. Tıklayınca ekranın solunda hareketlenmeler oluyor, yukarıdan aşağıya doğru çubuklar iniyordu. Uzaktan golf sahasını görüyorduk. Donnie'nin başındaki adamları tıklayınca bölüm değişiyordu. Beden eğitimi öğretmeninin uygulattığı, Jim'e ait yaşam egzersizi kartları çıkıyordu karşımıza. Juanita'nın bir sınavı varmış falan filan. Tahtada korkuya yakın olan bir noktayı işaretliyorduk. Sıra Donnie'ye geliyordu. Ling Ling içi para dolu bir cüzdan bulmuş. Cüzdanı sahibine götürmüş ama içindeki parayı almış. Korkuyu işaretliyorduk. Donnie ile Kitty karşı karşıya geliyordu. Ekrandaki Frank'e tıklıyorduk. Donnie'nin üzeri Frank'in kodlardan oluşan bir perspektifiyle kaplanıyordu. Ekrana bir daha tıklayınca bir sürü ufak ekranda Frank beliriyordu ve ekranlardaki harflerden şöyle bir cümle ortaya çıkıyordu: Wake up, Donnie! Tıklayıp golf sahasına geri dönüyorduk. Bu sefer yerde yatan Donnie'ye tıklıyorduk. Daha yakın ve geniş bir plandan ayağa kalkışını görüyorduk. Gözlerinden bir şeyler çıkıp ekranın sağına doğru uzuyordu. Noktanın sonunda ok işareti vardı. Oku tıklayınca şifre isteniyordu. Soru şuydu: Cüzdanını kaybeden kimdi? Jim Cunningham yazıp Donnie'nin Jim'in cüzdanını bulduğu sahneye geçiyorduk. Cüzdan yerde parlayıp sönüyordu. Tıklayınca kimlik bilgilerini görüyorduk. Üzeri siyah bantlı bir bölüm vardı. Jim oturduğu sokak yazıyordu burada. Okulda gösteri yapılırken Donnie'nin Jim'in evini yaktığı sahneden kısa bir bölüm seyrediyorduk. Sonra da ana menüye geri dönüp Level 3'e geçiyorduk. Jim'in oturduğu sokağın ismi soruluyordu, Rose yazıp geçiyorduk. Bölümün ismi: They Made Me Do It. 2 Ekim 1988'deydik. Saat 23:47. Mekana dair belirtilen bazı bilgiler vardı. Buranın üzerine tıklayınca uçak motorunun eve düştüğü sahneden kısa bir bölüm seyrediyorduk. Bir kere daha tıkladığımıza telefon işareti yanıp sönmeye başlıyordu. Bir kere daha tıkladığımızda 2 Ekim 1988'de düşen bir uçak motoruyla ilgili yapılan bir telefon görüşmesinin kaydını dinliyorduk. Özel isimlerin biplendiği bir telefon konuşmasıydı bu. Birisi komşusunun evine uçak motoru düştüğünden söz ediyordu. Görevli de adres falan istiyordu. Konuşmanın bir yerinde arayandan ses seda gelmeyince görevli konuşmayı sonlandırıyordu. Ekranın sağ tarafında Time is up, Donnie yazısı beliriyor ve bölümler burada sona eriyordu. Tüm bunları yazdıktan sonra Donnie Darko'ya dair ne var ne yok diye bakıyorken donniedarko. org. uk adresini buldum. Donnie Darko evrenine dair kapsamlı bir içeriği var sitenin. Google'da karşıma çıkan sayfaları tıklarken Donnie Darko'nun ödüllü sitesinin epey sağlam bir şekilde şurada yaşantısına devam ettiğini gördüm. Site gayet güzel. Requiem for a Dream, Saw, Six Feet Under gibi yapımların arşivleriyle de karşılaşmak mümkün."}
{"url": "https://futuristika.org/donusmus-insanlar-katalogu/", "text": "Vücutlarında kalıcı değişiklikler yaparak, görünümlerini ve hislerini değiştirmiş ilgi çekici insanlar var. Çoğunlukla kendilerini bazı hayvanlara benzetme çabası içine girmişler. Herkesin kendine göre bir sebebi ve amacı var. Mesela, İngiliz sanatçı Julie Harrows estetik ameliyat imkanlarıyla kendisini fantastik dünya karakterlerine benzetmiş. Şu an profesyonel olarak çeşitli sanat çalışmalarıyla ilgilenen Joshua ise yedi yaşındayken Amerikan ordusunda radar teknisyeni olarak çalışan babasıyla Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de yaşarken, bir gece uzaylılarla temas kurmuş. Bu olayın etkisiyle, aradan yıllar geçtikten sonra bir dizi ameliyatla kendini Griler olarak adlandırılan bir alien/uzaylı türüne benzetmiş. Bu yönde gerçekleşen ameliyatlar sonucunda, ki bu ameliyatlarda kulağının kesilmesi, sesinin inceltilmesi, dil ve ağız içi yapısının değiştirilmesi, yüz derisinin kazınması ve dudaklarının küçültülerek birleştirilmesi mevcut, saçı hariç kendini bir uzaylıya benzetmiş. Joshua hala dünyanın çeşitli bölgelerinde sanat ve tasarım çalışmalarını sürdürüyor. Joshua'nın yedi yaşındayken karşılaştığı ve kendini benzetmeye çalıştığı uzaylıyı çizdiği çalışmaya buradan bakabilirsiniz. Tom Leppard olarak bilinen Leopar adam ise, Guinness rekorlar kitabında en çok dövmesi olan kişi olarak yer alıyor. Vücudunun %99'u dövmeli olan, 60'lı yaşlardaki Leooard, modern toplumu reddediyor ve yalnızlık içinde yaşıyor. İskoçya'nın kırlık alanlarında yaşıyor ve sadece gerekli eşyalar ya da yiyecek almak için toplum içine çıkıyor. Bu sınırlı anlarda da tüm dövmelerini elbiseyle, görünmeyecek şekilde kapatıyor. Vücudunu ağır biçimde modifiye etmiş diğer insanlardan farklı olarak, gayet bilinçli bir tercih yapmış olan Leppard, yeryüzündeki cennetinde, ruhen huzur içinde yaşadığını söylüyor. Betty Broadbent ise, modern zamanlarda vücuduna dövme yaptırmayı seçen bilinen ilk kadın. 1909 doğumlu sirk sanatçısının vücudunun tamamına yakınında dövme vardı ve dövmelerinin sayısı 350'yi buluyordu. The Illustrated Lady olarak tanınan Julia Gnuse ise yüzü de dahil olmak üzere vücudunun %95'inin dövme kaplı olmasıyla, bu alanda kadınlar arasında rekora sahip. Güneşe karşı hassasiyete nende olan bir rahatsızlıkla doğan Gnuse, derisinde güneşin neden olduğu yaraları kapatmak için dövme yaptırmaya başlayıp devamını getirmiş. Elaine Davidson, yeryüzünde en çok piercing taşıyan kadın olarak biliniyor. 2005 yılı itibarıyla vücudunda 3.920 adet piercing bulunduğu belirtiliyor. Piercinglerin toplam ağırlığı 3 kilo civarında yer alıyor. Brezilya doğumlu olan Davidson, şu anda İskoçya'da yaşıyor. Göreceği tepkiden çekindiği için ülkesine dönmüyor. Hawai'de piercing dükkanı işleten Kala'nın da vücudunda 67 piercing bulunuyor. Bedeninin %75'i dövmeyle kaplı olan Kala tüm bunlara ek olarak, kulaklarını genişletmiş, alnına silikondan boynuzlar eklemiş ve kafasının üstüne sivri metaller monte etmiş. Dilini de ortadan kesmiş olan Kala'nın kaşlarının olması gereken yerde dövmeleri ve alnının ortasında da kabartma dövmesi bulunuyor. Unstoppable/Durdurulamaz Paul'un diğerlerinden farkı, cinsel organlarında da aşırı modifikasyona gitmiş olması ve piercing ile dövmelerin dışında, vücudunu kendi yaptığı yaralarla süslemiş olması. 1972 yılında Eric Sprauge ismiyle doğmuş olan ancak şu anda dünyada The Lizardman/Kertenkele adam olarak bilinen performans sanatçısının, dilini ortadan ikiye ayıran ilk kişi olmak gibi bir özelliği bulunuyor. İsmini böyle duyuran The Lizardman'in vücudu bir kertenkeleye benzemek için neredeyse tamamen yeşil bir dövmeyle kaplı, dişleri müdahaleyle keskinleştirilmiş ve kafasında sayısız teflon çıkıntılar eklemiş. Yakın zamanda İstanbul'u da ziyaret edip televizyonlarda görünmüş olan The Lizardman, sahne gösterilerine devam ediyor. The Lizardman'in İstanbul fotoğrafları için buraya bakabilirsiniz. Aralarında, en dikkat çekici olanı ise, 44 yaşında bir bilgisayar tamircisi olan Dennis Avner. Bir Kızılderili kabilesinde büyümüş olan Dennis Avner, Kızılderili ismi olan Takipteki Kediyi hak etmek için, totem hayvanı olarak seçilen Kaplan'a dönüşmek amacıyla 22-23 yaşlarında vücuduna çeşitli müdahalelerde bulunmaya başlamış. Kaplan çizgilerinden oluşan dövmelerle başlayan çalışması, burun ameliyatı, kaplandaki gibi sivriltilmiş dişler, bir kuyruk ve pençelerle devam etmiş."}
{"url": "https://futuristika.org/doppelganger/", "text": "Baremin 7. derecesinde memur Yakov Petroviç Goladkin o gece deliksiz uykusundan uyandığı zaman, herhangi bir sabah gibi bir sabah işyerindeki masasına oturduğunda, karşısında kendisiyle aynı adı taşıyan, kendisine tıpatıp benzeyen başka bir memurun oturduğunu görür. Karşısındaki ikizi, kendisinin öteki beni, çifti, belki de yarılmışıdır. Çift arasında, ikiye bölünen dünyasında Goladkin'i deliliğe kadar sürükleyecek gülünç, abdürd, tekinsiz, anlamsız, ürkütücü, tuhaf bir savaş başlar. Dostoyevski'nin 1846'da yayımlanan romanı, 19. yy Avrupasında karşımıza çıkan doppelganger temasının en etkileyici yapıtlarından oldu. Öteki, hem bizi gölge gibi takip eden ikizimiz hem de kendimiz farkında olmadan -haliyle- şizofrenimizi yansıtan gerçekliğimizin karşımızda duran, kanlı canlı ispatıdır. Goladkin, bulunduğu mevkiyi o kadar sever ki, statüsünü korumak için, statüsünü kaybedeceği korkusuyla, başta uşağı olmak üzere yakın çevresiyle amansız bir mücadeleye girişir. Kendi varlığını ispat etmeye çalıştıkça, hem komik hem de dehşet verici ruh halini sergiler. Edgar Allan Poe da, 1839'da, ikiz temasıyla öne çıkan hikayesi William Wilson'u yayımlar. Poe'nun hikayesinde kahramanın doğum günü yazar ile aynıdır. Wilson, sesi hariç kendisini tümüyle taklit eden benzerinden duyduğu huzursuzlukla asaletinden beklenmeyecek işler yapar. Poe'nun kahramanı, yazarının hayatındaki gibi genel toplumsal normların dışına kayar ve kendini yok etmeye doğru ilerler. Doppelganger Mısır, kelt ve kuzey ülkelerindeki mitolojilerde olduğu gibi, kahramanın baş edemeyeceği, içini çürüten bir hortlak biçiminde yaşamımıza girer, gölgemiz olur. Poe, ikizinin yarattığı dehşet temasını Washington Irving'in maskeli benzeyeninin peşine düşen ve yüzünü görmek için kan döken bir İspanyolu anlatan makalesinden aldığını söyler. Aslında Irving de konuyu Alman edebiyatından almıştır. Amerikan edebiyatını etkileyen E. T. A. Hoffmann, doppelganger temalı romanını yazarken, öncülü bir başka Alman romantiği Jean Paul'den etkilenir! Hoffman, Mozart'ı o kadar sever ki, Amadeus ismini alır ve ikiz kavramında unutulmaz olur. Öteki'yi konu alan Stevenson'un Dr. Jekyll ile Bay Hyde'ı iyi ve kötü arasında çizgi çekerken, ikizimizin Güney Amerika durağı Borges'te, kör ozanın alter-egosu Borges ve Ben yapıtında yatak değiştirir. Borges kendi ikizini düşsel bir yaratık şeklinde düşünüp, kendisini izleyen ile seyirci arasında böler. Öteki izleği çağdaş edebiyata Dövüş Kulübü ile uzanırken, Türkiye'ye de en bilinen yapıtlardan Orhan Pamuk'un Beyaz Kalesi ile girer. Demek ki, öteki kimliğiyle mücadele eden yazarların soyağacı günümüze dek uzanıyor. Bunda her yazarın aslında bir başka yazar olma isteği yatar diyebiliriz. Hint teolojisine göre ben dediğimiz ego, bir izleyicidir aslında. Sürekli kendimize bakmakla, kendimizi izlemekle yükümlü olduğumuz bir lanet. Schopenhauer'in donan oklu kirpi benzetmesindeki gibi, hiç kimse, komşusuna fazla yaklaşmaya katlanamaz öte yandan. Memlekette de, uyandığımız soğuk kış sabahlarında, 7. derecedeki memur Yakov Petroviç Goladkin, William Wilson, Tyler Durden ya da Borges gibi, her baktığımız insanda kendi yansımamızı görmekten dehşete düşen ancak yine de donmamak için birbirine yaklaşan oklu kirpiler gibiyiz. Bir yandan statülerimiz korumak için karşımızdaki ötekilere karşı amansız bir kavgadayız. Öte yandan gerçek olan karşımızdaki mi yoksa izlediğimiz kendimiz mi, ondan emin olamıyoruz. Bizi yansıtan aynaları bir kırsak, doppelgangeri yok etsek, sonrası hep güzellik sanıyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/dorduncu-kuvvet-medyanin-ekseni-kayiyor/", "text": "Yeşil Gazete, 16 Ekim'de Alternatif Medyayı tartışmak için bir şenlik düzenliyor. İnternetten yayın hayatını sürdüren Yeşil Gazete, dünyada etkinliğini giderek arttıran alternatif medya konusunu hem masaya yatırmak hem de ülke içerisindeki alternatif medya ağlarını bu şenlik kapsamında bir araya getirmek gayesi ile Alternatif Medya Şenliği'ni düzenliyor. Söyleşilerin ve şenlik etkinliklerinin herkese açık olacağı organizasyon hakkında daha fazla bilgiye sitemizden de ulaşılabilir. Alternatif Medya Şenliği 16 Ekim Pazar günü 11:00 24:00 saatleri arasında İstiklal Caddesi Daracık Sokakta bulunan otopark alanında düzenleniyor. Mekan aynı zamanda Yeşil Ev'in yanında bulunan otopark alanı olarak da biliniyor. Yeşil Ev'in içerisinde gerçekleştirilecek paneller sırasında şenlik mekanında stand açan alternatif medya portalları hem birbirleri ile irtibata geçme hem de şenliği ziyaret edenlere kendilerini tanıtma imkanını bulacaklar. Sokak sanatçıları Şafak Yüreklik ve Bülent Develi ise gün içinde yapacakları performanslar ile alternatif medya şenliğine alternatif bir bakış açısı kazandıracaklar. Alternatif Medya Şenliği şenlik alanında 20.30'da sahne alacak olan Serbest Radikaller grubunun konseri ile sona erecek."}
{"url": "https://futuristika.org/dorian-degil-john-grayin-portresi/", "text": "Oscar Wilde'ın en bilinen romanı Dorian Gray'in Portresi'nde, romanın kahramanı Gray, olağanüstü güzelliğe sahip genç bir erkektir. Kendisine hayran bir ressamın yaptığı tablodaki kendi suretine aşık olan Dorian Gray, hem sonsuz bir kibri, hem de yaşlanmayı reddedip, yaşlandığı halde genç kalmaya çalışan bir bir adam olarak tasvir edilir. Ressamın Gray'in güzelliğinden etkilenip eşcinsel dürtüleriyle birlikte tapınmaya yaklaştığı tablosunu yaratması, Gray'in portreyi kendi aynası gibi görmesi ve kendi suretine karşı mücadelesine döner. Devamını, okumayanlar için tavsiye edelim. Oscar Wilde da, kendi bisükselliği ile hayatı alt üst olmuş bir yazardı. Viktorya döneminin katı ahlak anlayışında, yaşam tarzı ve estetizmi savunmasıyla erkekleri dişileştirdiği suçlamasına uğrayıp sonu Reading zindanında bitecek mahkemeler, kürek cezaları ve hapis yaşantısının ardından, çıktıktan sonra sadece üç yıl, o ad neredeyse aç bir halde acı çekerek ölür. Mezarı bu gün Paris'te Pere Lachaise mezarlığında Jim Morrison'a yakın bir yerdedir ve hayranlarının öpücük izleriyle doludur. Oscar Wilde'ın, aralarında Walt Whitman'ın da bulunduğu sevgilileri arasında bir de John Gray vardır. Verlaine, Mallarme, Rimbaud gibi şairleri İngilizceye çevirmiş olan bu şair, Oscar Wilde ile tanışmış. Genelde kitaplarda ya da Oscar Wilde biyografilerinde pek rastlanmayan bu şair, partneri olan ve eşcinselliğin ilk dönem savunucularından olan Fransız şair Marc-Andre Raffalovich ile neredeyse tüm hayatı boyunca birlikte olmuş. Yaşamının son yıllarında katolikliğe dönen ve hatta eğitim alıp rahip olan John Gray, 1934 yılında ölmüş. Kendisi kabul etmese de, isim benzerliği ve Oscar Wilde'ın sevgililerinden biri olması dolayısıyla, Dorian Gray'in portresi, aşağıda fotoğrafını gördüğümüz John Gray'in portresi olabilir sanki. Edebiyat, gizemleriyle güzeldir."}
{"url": "https://futuristika.org/doris-lessing/", "text": "İngiliz yazar Doris Lessing 1919'da babasının bir bankanın yöneticiliğini yaptığı İran'da doğdu. Beş yaşında ailesiyle birlikte Zimbabwe sınırları içinde bulunan bir çiftliğe taşındı. Salisbury'de bir Katolik okulunda eğitim gördü. 14 yaşındayken ailesine isyan ederek okulu bıraktı ve sırasıyla hemşirelik, telefon operatörlüğü ve katibelik yaptı. 18 yaşında Rodezya parlamentosunda çalışmaya başladı ve ülkede ırkçılık-karşıtı bir sol partinin kurulmasında rol aldı. 1943'te sona eren ilk evliliğinin ardından Komünist Partisi'ne katıldı ve Alman siyasi eylemci Gottfried Lessing ile evlendi. 1949'da eşinden ve Rodezya'dan ayrılıp oğluyla birlikte Londra'ya geldi. O tarihten beri yaşamını profesyonel bir yazar olarak Londra'da sürdürdü. Lessing çok sayıda romanı ve kısa hikayesinde, daha çok 20. yüzyılın toplumsal ve siyasi karmaşasına yakalanmış bireylerin yaşamlarını ele alıyor. Eserlerinin başlıca temalarının feminizm, cinsiyetler arası savaş ve bütünlük peşinde koşan bireyler olduğu söylenebilir. Lessing'in çoğunlukla Afrika'nın güneyinde ya da İngiltere'de geçen eserlerindeki solcu, bağımsızlığına son derece düşkün ve feminist kadın kahramanlar, tıpkı yazarları gibi, içinde yaşadıkları toplumların kültürel kısıtlamalarına karşı başkaldırıyor. En çok okunan ve en çok çevrilmiş romanı 'Altın Defter' (1962), kadın hareketinin köşetaşlarından biri olarak görülüyor. Doris Lessing'in Türkçeye çevrilmiş eserleri arasında şunlar sayılabilir: 'Türkü Söylüyor Otlar', 'Gene Aşk', 'Kanopus Arşivleri', 'Mara ile Dann', 'İçinde Yaşamayı Seçtiğimiz Hapishaneler', 'Beşinci Çocuk', 'Terörist', 'Siyah Madonna' , 'Sevme Alışkanlığı', 'Cehenneme İniş İçin Açıklama', 'Evlenmeyen Adamın Hikayesi'. Okumanın tek yolu var. Kütüphaneye ya da kitapçıları gezersiniz, ilginizi çeken kitapları alıp sadece onları okursunuz. Sizi sıkarlarsa bırakırsınız, kimi zaman atlayarak okursunuz ama asla, asla ve asla zorunlu olduğunuz için okumazsınız çünkü o zaman trend ya da harekete dahil olursunuz. Unutmayın ki yirmi ya da otuz yaşındayken size sıkıcı gelen bir kitap kırk ya da kırk beş yaşınızda size yeni kapılar açabilr ya da tam tersi. Asla bir kitabı sizin için uygun olan zaman dışında okumayın. D. L."}
{"url": "https://futuristika.org/dornbracht-ve-sehir-sokaklari/", "text": "Dornbracht, bilenler bilir, yüksek kaliteli ve lüks banyo donanımı ve mutfak aksesuarları üreticisi olan bir firma ve 50'li yıllardan bu yana gerek bu alanlardaki başarıları gerek çevreci yaklaşımları olsun gayet istikrarlı bir şekilde ilerleyen ve gelişen bir aile şirketi. Bizi ilgilendiren ise düzenledikleri kültür projeleri. Pek çok daldan çeşitli sanatçılara sponsorluklarının yanı sıra düzenledikleri paneller, tiyatro/dans gösterileri, fuar etkinlikleri ile dikkati çeken Dornbracht, Dornbracht Edges adını verdikleri sergi serisine, Ocak 2009'da, küratörlüğünü Mike Meire'ın yaptığı Global Street Food ile başladı. Global Street Food sergisinde, Arjantin, Vietnam, ABD, Sudan gibi ülkelerin kendine has yiyeceklerini satan sokak satıcılarının pazar yerleri, mini gezer mutfakları heykelleştiriliyor, yerden ve zamandan tasarruf ederek ayaküstü yiyecek-içecek tüketimi ve alışverişi kültürel kimlik çatısı altında inceleniyor. Gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerin heykelleri arasındaki farklar kadar, şehir yaşantısını pratikleştirmek için amacı dışında kullanılan malzemeler de dikkat çekici."}
{"url": "https://futuristika.org/dostoyevski-devrim-ve-sosyalizm/", "text": "Dostoyevski, insan ruhunun derinliklerinde yeraltı devrimi olarak nitelendirebileceğimiz bir çağ başlangıcının hem düşünürü hem de ressamıdır. Yüzeyde değişen bir şey yoktur. Eski yaşam biçimi son kez Aleksandr çağında toparlanmak istenmiş ve görünüşte kalan bir refah ortamı yaratmıştır, oysa alt katmanlarda güçlü bir hareketlilik söz konusudur. Ancak, ne kuramcıların, ne de akıma yön veren eylemcilerin haberi vardır olup bitenden; onların yarattığı bir durum değildir bu. Aslında onları yaratan durumdur bu. Bu insanlar dış görünüşlerinde hareketlidirler, ancak ruhen edilgindirler ve arkalarından gelen akımların önünde sürüklenirler. Dostoyevski hazırlanmakta olan Rusya'nın ve belki de evren çapındaki bir devrimin ideolojik temellerinin niteliğini o üstün sezgisiyle görmüştür. Tam bir kahin gibi, devrimi önceden sezmişti. Zaten devrim tam onun öngördüğü biçimde oluşmuştur. Dostoyevski, devrimin iç diyalektiğini açığa çıkarıp, ona biçim verir; esas niteliğinin, çevredeki deneysel gerçeğin oluşturduğu dış koşullardan değil, ruh evriminin derinliklerinden kaynaklandığını kanıtlar. Ecinniler, yaşadığı zamanın romanı değil, geleceğin romanıdır. 1860-1870 yıllarında Rusya'da henüz bir Stavrojin, ya da bir Kirilov, bir Şatov, ya da Peter Verhovenski, veya Şlgaliyev yoktur; bu tipler, sonradan, yirminci yüzyılda çıkmışlardır ortaya; insan ruhu karmaşıklaştıktan ve din ilhamları ülkeden geçip gittikten sonra. Ecinnilerin konusunu esinleyen Neçayev olayının kitapta anlatılanla ilgisi yoktur; çünkü Dostoyevski yüzeydeki olaylarla ilgilenmez ruhun derinlikleri ve son ilkeler ilgilendirir onu. Dostoyevski, devrimin iç diyalektiğini açığa çıkarıp, ona biçim verir; esas niteliğinin, çevredeki deneysel gerçeğin oluşturduğu dış koşullardan değil, ruh evriminin derinliklerinden kaynaklandığını kanıtlar. Bu ilkelerin anlamı sadece ileriye yönelik düşünerek anlaşılabilirdi. Dostoyevski, tüm dikkatini, kaynaşmaktaki devinimin er geç varacağı noktada, var olacak olan üzerinde de toplamıştı. Onun gibi bir sanatçı dehasında, geleceği görme zaten kendiliğinden vardır. Dostoyevski'nin devrim karşısındaki tutumu, kötüye olan yaklaşımında da görülen bir çatışkıya dayanır. Devrimleri oluşturan sahte ve haksız ruha Dostoyevski'den daha güçlü karşı çıkan görülmemiştir; devrimlerde, Deccal'in gizil güç halindeki ruhunu ve insanı Tanrı'ya dönüştürmenin bir safsatadan ibaret olduğu gerçeğini görmüştür. Onu bir tutucu ya da bir gerici olarak nitelendirenleyiz. O çok daha geniş ve derin bir anlamda ruh devrimcisiydi. Devrim ruhunun doğuşundan önce var olan, statik ve devinimsiz bir yaşam kavramına dönme olanağı görmüyordu. Bir vakitler var olan o dinginliğin geri geleceğini düşleyemeyecek derecede ileri görüşlüydü. Akımların, güçlerini nerden aldıklarını ve nereye yöneldiğini ilk gören oydu. Dünyanın sonu geliyor diye yazıyordu günlüğünde. Tutucu bir tutum değildi bu. Devrime karşı düşmanlığı, eski toplum düzenine düşkün, gerici zihniyetli bir kimsenin düşmanlığı değildi; Deccal'a karşı giriştiği büyük çabasında, İsa'dan yana çıkmış, ileriyi gören bir adamın düşmanlığıydı. Yüzünü, mahşer gününün son kavgana çevirmiş İsa'yla birlikte yürüyen kişidir geleceğin adam; kendiyle birlikle, her zerresi Deccal İle birlikte yürüyen ve mahşer günü Deccal'in saflarında çarpışacak olan geçmişin adamı değil Devrimcilerle karşı devrimciler arasındaki çatışma, genelde yüzeysel bir sorundur. Karşıt çıkarlar vardır: Bir yanda yerleri başkaları tarafından alman, bir zamanlar var olmuş olanlar , Öte yanda, şölenlerde artık baş köşeye geçen, onların yerine gelenler vardır. Taraflardan herhangi birine bağlanamayan bütün büyük adamlar gibi Dostoyevski de, bu yarışı dışarıdan seyretmiştir. Nietzsche'ye devrimci ya da karşı devrimci denebilir mi? Demagoglar açısından bakılacak olursa, belki bunlar, Dostoyevski gibi karşı devrimci görülebilir: Ruhun ilk bakışta devrimci diye nitelendirilen her şeye düşman olması gerektiğinden, genellikle de ruh devriminin devrim ruhuna karşı olmasından kaynaklanır bu, Dostoyevski, bu tür ileriyi görenlerdendi; normal, devrimci, ya da karşı devrimci gibi kalıplaşmış nitelendirmeler yakıştırılamaz ona. Onun için devrim, herhangi bir tepkiydi. Özgürlüğün, bozulup, keyfi davranışlara dönüştüğünde, başkaldırı ve devrime yol açtığım göstermişti Dostoyevski. Tanrısal çıkış noktalarını yadsımış olan insanların kaçınılmaz yazgısıydı bu. Devrim, dış nedenlerden ve koşullardan kaynaklanmaz, içte oluşur: İnsanın başlangıçtaki, Tanrı'yla, dünyayla ve hemcinsleriyle olan ilişkilerinde baş gösteren, felaketle sonuçlanacak değişiminin bir belirtisidir. Dostoyevski bu ilişkilerin nasıl devrim yolunu açtığım göstermiş, diyalektiğini ortaya koymuştur: İnsan yaradılışının sınırlarının ve insanın yaşam biçimlerinin antropolojik bir incelemesidir bu. Dostoyevski, bireylerin yazgılarında karşı karşıya geldiği şeyleri, başka ulusların yazgılarında da görmüştü; Acaba her şey mubah mıdır? sorunu, toplum için söz konusu olduğu çapta, bireyler için de söz konusuydu; bireyi suç işlemeye götüren yol, toplumu da devrime götürüyordu. Bireyler olsun, uluslar olsun, sınırlarını aştılar mı, özgürlüklerinden yoksun kalıyorlardı. Dostoyevski, devrimin izlemek zorunda olduğu süreci görmüştü, özgürlük eninde sonunda inanılmaz bir tutsaklıkla sonuçlanıyordu; bu tutsaklığın en ince ayrıntılarını dahi açığa çıkarmıştı. Dostoyevski. Devrimi sevmeyişi bundandı, insanları tutsaklığa götürdüğü, ruhun özgürlüğünü yitirdiği için: Temel ilkelerine karşı çıkmasının nedeni, tutsaklık sonucu insanlar arasında eşitliğin ve kardeşliğin yadsınması olgusundan kaynaklanıyordu. Devrimin düş kırıklıklarını, verdiği sözleri hiçbir zaman gerçekleştiremeye-ceğini göstermişti: Deccal ile İsa yer değiştirdi mi, İsa'yla birlikte yürümek istemeyen kişiler, karşıt ruhla birleşmek zorunda kalıyorlardı. Devrim nitelik açısından Dostoyevski için her şeyden önce bir sosyalizm sorunuydu. Sosyalizmin ortaya koyduğu sorun, kafasını kurcalayan baş sorundu. Nitekim Sosyalizm üzerinde söylenmiş bulunan önemli sözlerin kaynağı odur. Sosyalizmi dinsel bir sorun olarak, Tanrı ve ölümsüzlük sorunu olarak görmüştür. Sosyalizm , diye yazıyordu, bir emek sorunu, ya da dördüncü sınıf diye nitelendirilen bir sınıf sorunu değildir; daha çok, tanrıtanımazlık sorunudur, tanrıtanımazlığın çağımızdaki somut görünümüdür, Tanrı'sız, kurulan Babil Kulesi'dir, yeryüzünü göğe çıkartmak, değil, göğü yeryüzüne indirmektir amacı. Sosyalizm, insan varlıklarının dünya çapındaki her zamanki sorusunu cevaplandırmaktadır; bu dünya cennetinin örgütlenmesidir sorun. Dinsel niteliği, özellikle Rus Sosyalizminde görülmektedir. Rus sosyalizmi tamamıyla apokaliptiktir, tarihin sonunda faciayla sonuçlanacağına inanır. Devrimci Sosyalizm, Rusya'da hiçbir zaman toplumun ekonomik ve siyasal geçici bir süreci olarak görülmemiştir; belirgin ve mutlak bir durum gibi davranmıştır. Bunu, insanlık yazgılarının çözümü, yeryüzü cennetinin kuruluşunun başlangıcı olarak görmüşlerdir. Rus gençleri ne başardı ki şimdiye kadar? Aralarında hiç var mı bir iş başaran, hadi hepsinden vazgeçtik? der İvan Karamazov. Örneğin şu kokuşmuş meyhaneyi ele alalım; burada buluşurlar, bir köşede toplaşırlar. Bunlar birbirleriyle önceden karşılaşmış değillerdir, dışarı çıkıncı da, kırk yıl birbirlerini görmeyeceklerdir. Pekiyi, burada oldukları sürece neden söz eder bunlar sanırsınız? Yalnızca evrensel sorunlardan: Tanrı var mıymış, ölümsüz ruh diye bir şey olur muymuş? Tanrıtanımazlar Sosyalizm ile anarşizm konusunu tartışırlar ve insanlığın yeniden düzenlenmesi sorununa eğilirler; hep aynı sorunlar, işte bu, Rus gençlerinin apokaliptik niteliğini gösteren, Rus Sosyalizmi ve Rus devrimi işte bu kokuşmuş meyhaneler deki tartışmalardan kaynaklanmıştır. Dostoyevski ise, bu konuşmaların nelere yol açacağım görmüştü. Şigaliyev'in dünyanın sonunu bekliyormuş gibi bir tutumu var, bu dünya sanki aslı çıkmayan kehanetlere dayanıyormuş, sanki sonu yarın değilse, öbür gün saat tam onu yirmi beş geçe gelecekmiş gibi . Bütün Rus Sosyalist Partisi devrimcileri, tarihsel yöntemleri yadsıyan, apokaliptik, ya da nihilist bakışlarla kültür çabalarını ve kültürün ağır gelişimini tıpkı Şigaliyev gibi büyük bir iç genişliğiyle seyretmişlerdir. Rus Sosyalizmi'nin mayasında nihilizm vardır, buysa kültür değerlerinin ve tarih öğretilerinin baş düşmanıdır, ancak sosyalizmin niteliğini, genelde Avrupa'daki daha ılımlı ve incelmiş biçimlerinden çok bu aşın biçiminde, saptamak daha kolaydır. Sosyalizm bir ruh durumudur. En azından nesnelerin sonuyla ilgilidir, daha aşağı düzeydeki şeylerle uğraşmaz, yeni bir din olmak hevesindedir; insanın dinsel gereksinimlerini karşılamaktır amacı. Değişmez bir öğe olarak insan toplamıma egemen olan entegral Sosyalizm, herhangi özel maddi ve ekonomik bir düzenle ilişki kuramaz. Kapitalizm yerine geçmek niyetinde de değildir, çünkü aynı etten kemikten olup, aynı zemin üzerinde yürümektedir onunla. Ancak söz konusu, Hıristiyanlığın yerine. Sosyalizmi geçirmek olduğu kesindir; çünkü kendinde de, baştanbaşa kurtarıcılık ruhu egemendir ve sefalet ile acı çekmeden insanlığı kurtaracak kutsal bir kitap getirdiğini savunmaktadır; üstelik Musevi toprağında filizlenmiştir. Museviler 'in o eski bin yıllık barış ve selamet dönemine olan inançlarının bir biçimidir; İsrail'in mucizevi yeryüzü cenneti ve zaman içre mutluluğa olan umududur. Karl Marx'ın Yahudi olması bir rastlantı değildi. Gelecekteki bir Kurtancı'ya inanılıyordu, bu kurtarıcı, İbraniler'in horlamış olduğu İsa'nın tersiydi. Ne var ki, Marx için, Tanrı'nın seçkin ulusu Kurtarıcı'yı bekleyen halk, proletarya idi. Bu işçi sınıfına, seçkin ırkın bütün sıfatlarını aktarıyordu, Dostoyevski'nin karşısında, Sosyalizm'in kusursuz kuramsal biçimleri yoktu; Marx'ı tanımıyordu; bütün bildiği Sosyalizm Fransa'daki Sosyalizm idi. Ne var ki dehası onun Sosyalizm'in Karl Marxçı gelişimi sonucu ortaya çıkacak hareketleri görmesini engellememişti. Marxçı Sosyalizm'in öyle bir yapısı vardır ki, her bakımdan Hıristiyanlığa karşıttır; ancak bu iki öğreti arasında, karşıtlıklarda görülen bir benzerlik vardır. Bununla birlikte, Marxçı Sosyalizm' in en bilinçlisi bile, kendi derinliklerinde yatan niteliğini tanımaz, yüzeyde kaldığı sürece, ruhundan habersizdir. Dostoyevski, Sosyalizm'in gizli niteliğini açığa çıkarmakta daha ustaca davranmıştır ve devrimci tanrıtanımaz Sosyalizm'in altında Deceal ruhunun, Deccal ilkesinin varlığını görmüştür. Bunun nedeni olaya burjuva ilkeleri açısından bakmasından kaynaklanmaz; tersine, aslında burjuva sınıfının tutsağı olan sosyalistlerden çok daha kökten karşı çıkmıştır o, burjuva ruhuna. Kendi de bir bakıma sosyalistti: Her konuda devrimci Sosyalizm'e karşı Ortodoks Hıristiyan bir sosyalist, kendini Babil Kulesi'ni kurmaya değil, tamamıyla Tanrı ülkesine adamış biriydi. Sosyalizmle ancak ruhsal düzeyde savaşılabilirdi; Dostoyevski de böyle yaptı, hiçbir bakımdan benimsemediği burjuva çıkarları düzeyinde bakmadı soruna. Maddeci Sosyalizm'in içinde yatan ilke, insan ruhunun ölümsüzlüğüne, özgürlüğüne inanmamaktır. İsa'nın ıssız çölde inzivaya çekildiği zaman karşılaştığı ve onu ayartmayı başaramayan üç şeye Sosyalizm dininin kucak açması bundandır, Bu Üç, taşın toprağın ekmeğe dönüşmesi yeryüzü cennetinin kurulması, bir de toplumsal mücizedir. Tanrı'nın özgür kullarının dininde yoktur bu üç şey. İnsan ruhunun özgürlüğü elinden almaktadır. Gereksinimlerinin tutsağı olmuşların dinidir. Hamurları topraktan olan çocukların dinidir. Yaşamın mutlak bir anlamı yoksa eğer, sonsuzluk diye bir şey yoksa o zaman, Versilov'un hayal dünyasında olduğu gibi, insanlara bir araya gelip dünya mutluluğunu düzenlemekten başka yapılacak bir iş kalmamaktadır. Demek ki sosyalist dinin ilk amacı insan yaşamına, sayısız acının yanında akıldışı bir ilke de getiren insan ruhu özgürlüğünü yıkmaktır. Yaşam, kolektif bir yargıya bırakılacak ve hiç bir eksik iş kalmaması koşuluyla, tek bir işe indirgenecektir. Buysa ilkin özgürlüğe son vermeden yapılamaz; bunun yapılması için, insanın ilk önce taşların ekmeğe dönüştürüleceği yalanma inandırılması gerekir. İnsan mutsuzdur; tarihi trajiktir, bunun nedeni içinde ruhsal özgürlük tohumu taşımasından kaynaklanır. Onu bundan vazgeçirtin; aldatıcı bir öneride bulunarak, ekmek vereceğim diye gönlünü elde edin, dünyada mutluluğu yarattınız gitti, demektir. Yeraltından Notlar'da, geçmişte yaşayan sırıtkan yüzlü beyefendi toplumsal uyumun ve refahın düzenini bozan akıldışı etkenin temsilcisi olarak çıkar karşımıza. Çünkü başlangıçtaki özgürlük duygusu içinde yaşamaya devam etmekte ve ona yiyeceği şeyden daha tatlı gel-mektedir. Dostoyevski'nin sosyal felsefede pek önemli bir buluşu olmuştur. İnsanlığın çektiği acılar, çoğu kimsenin günlük ekmeğe dahi muhtaç olması, insanın insan, bir sınıfın bir başka sınıf tarafından sömürülmesi sonucu değildir, insanın özgür bir yaratık olarak doğmasındandır; böyle bir kimse ruh özgürlüğünü yitirip ve dünya nimetlerine ram olacağına aç kalmayı yeğler, insan özgürlüğü, seçim özgürlüğü demektir: İyiyi kötüyü seçme, dolayısıyla da akıldışılığı, acıyı ve yaşamda trajik durumu seçmek demektir. Burada da her zaman olduğu gibi, Dostoyevski, gizli bir diyalektiği açığa çıkarmaktadır. Ruh Özgürlüğü demek yalnız iyiyi değil, aynı zamanda kötüyü de seçmektir. Ne var ki kötüyü seçmek sonunda dahi keyfi davranışlara götürmekte, keyfi davranışlarsa, insanın İçindeki ruhsal özgürlük kaynağına başkaldırması sonucunu doğurmaktadır. Böylece, dizginlenemeyen keyfi davranışlar sonunda insan Özgürlüğünü yadsımış, insan özgürlüğünden ayrılmış olur. Yıkıcı keyfi davranışlar ve öz-gürlüğe son veren kendi kendini kanıtlama yatar Sosyalizmin yüreğinde, özgürlük bir yüktür, çizdiği yol, çarmıh yoludur, başkaldıran insansa, ondan kurtulmaya çalışmaktadır. Böylece Özgürlük, sonunda zor ve tutsaklık içinde, ölüp gitmektedir. Dostoyevski'ye göre bu çelişkiden kurtulmanın tek yolu vardır; o da Hazret-i İsa'dır. İsa'da özgürlük, tanrısal lütfa erişmekte, sonsuz sevgiyle birleşmekte karşıtına dönüşme gereksiniminden kurtulmaktadır; oysa toplumsal mutluluk ve mükemmellik hayali bunun kısıtlanıp sınırlanmasını gerektirmektedir. Bunu, Şigaliyev'in düzeninde, Peter Verhovenski'de ve Katoliklik maskesi arkasında gerçekte Sosyalizm'in maddi ekmek dinini ve toplumsal karınca yuvasını salık veren Engizisyon Baş Yargıcı öğretisinde görmekteyiz. Dostoyevski tek iyinin toplumsal refah olduğu inancına, sonuna kadar var gücüyle karşı çıkar; bunun, özgürlüğü nasıl yok edeceğini gösterir. Dostoyevski, Sosyalizm ile Katoliklik arasında var olduğunu sandığı ilişkiden sık sık söz eder. Katoliklik'te olsun, Papa teokrasisinde olsun, aynı Sosyalizm'deki baştan çıkartıcı öğeyi görmektedir. Sosyalizm onun için laikleşmiş bir Katoliklik'tir. Engizisyon Baş Yargıcı bölümünün temeli budur Katolikliğe yalnızca dış biçimi söz konusu olduğundan karşı çıkılmak-tadır Engizisyon Baş Yargıcı'nın düşünceleri inşam şaşırtacak derecede Verhovenski'nin Şigaliyev'in ve devrimci Sosyalizmin başka temsilcilerinin düşünceleriyle uyuşmaktadır. Bunun nedeni, Dostoyevski'nin, papalığın, sonunda komünizm ile anlaşacağına inanmasıdır. Papalık hem de Sosyalizm düşüncelerinin, zorlama bir yeryüzü cennetinin kurulması kavramına dayanmasından kaynaklanır bu. Onun gözünde iki sistem de, vicdan özgürlüğünü yadsımaktadır. Katolikliğin ortaçağdaki iki kılıç öğretisini yanlış anlaması Roma Kilisesi'nin Sezar'ın kılıcına sahip çıkarak yeryüzü nimetleriyle esrikleşmesi, yeryüzünde bir hükümdarlık kurmak istemesi sonucunu doğurmuş; böylece Avrupa uluslarını, sonu Sosyalizmi varan bir sürece sürüklemiştir. Günlüğünde, Konvansiyon devrimcilerinden, tanrıtanımazlara sosyalistlerden komünistlere, Fransa hep Katoliklik ülkesi olmuştur, şimdi de öyledir onun hem sözüne, hem de ruhuna bulaşmıştır bu , diye yazıyor. En açık sözlü tanrıtanımazların Liberte, Egalite Fraternite ou la mort-Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik, ya da ölüm sözleri, Papa'nnın Katoliklik'teki, özgürlüğü, eşitliği ve kardeşliği özetleyen sözleri gibi çalınıyor kulağa: Sözler aynı sözler, ruh, aynı ruh; ortaçağ Papaları'nın sözleri bunlar, onların ruhu. Bugünün Fransız Sosyalizmi, Katolik Düşünce'nin, bu düşüncenin çağlar boyu süregelen gelişiminin kaçınılmaz sonucu, en sadık en kesin ifadesidir. Çünkü Fransız Sosyalizmi, Roma'dan miras kalan ve sonradan Katolikliğin tümüyle kendine düstur yaptığı zorunlu bir birlik düşüncesi üzerine temellendirilmiştir. Dostoyevski'ye göre, pek de o kadar iyi tanımadığı Katoliklik, sınırlamalar, varlıklar arası birlik, insanların yeryüzündeki hayatlarının düzenlenmesi gibi Eski Roma kalıntısı olan birtakım evrensellik fikirleri üzerine kurulmuştu. Bu fikirler aynı biçimde Sosyalizm'in de temelinde olan düşüncelerdi. Gerek Katoliklik'te, gerek Sosyalizm'de olsun, insan ruhunun özgürlüğünü yadsıma sonucuna varıyorlardı. Ne zamanki, yeryüzünde, herkese ekmek, yeryüzünde cennet gibi düşünceler ortaya çıkar, insan özgürlüğü başarısızlıkla sonuçlanır. Dostoyevski için Fransız Devrimi, antik Roma düsturu olan evrensel birlik düşüncesinin yeniden yaratılmasıydı; onun yeni bir biçimiydi. Bu düstur önceden gördüğü toplumsal devrimlerin de belli başlı Öğesini oluşturacaktı. Zamanında patlak veren Fransa-Prusya savaşında, Protestan Almanya'nın yanını tutması, insanların zorunlu birleşmesini savunan Roma düşüncesinin, yani Katoliklik ve Sosyalizmin temelini oluşturan düşüncenin ortadan kalkmasını istemesinden kaynaklanır. Dostoyevski'nin yaşadığı dönemde, Sosyalizmin en çok geliştiği yer Fransa'ydı. Hemen söyleyeyim; Dostoyevski, Almanya'da serpilmeye başlayan Sosyal Demokrasi'den ve Marxizm'den tümüyle habersizdi. Zaten bundan ötürü bu konudaki yargılarının büyük bir bölümü geçerliklerini yitirmiş bulunuyor. Ayrıca, olağanüstü bir zenginliğe ve düşünce çeşitliliğine sahip bulunan Katolikliği, teokratik düşüncenin hayallere dayanan birtakım eğilimleriyle bir tutamayız; bu da bir gerçek. Bu Katolik dünya, saymakla bitmeyen azizler, mistikler, hatta Saint François d'Assise'ler çıkarmıştır içinden ve Hıristiyan bir yaşam tarzı önermiştir. Ayrıca, Doğu Ortodoksluğu da aşamamıştır, Bizansçı Sezar düşüncelerinin yoz biçimlerini; Doğu Ortodoksluğu'nda da yoktur Dostoyevski'nin Hıristiyanlık'ta gördüğü ruhun özgürlüğü. Kısaca söylemek gerekirse, iki karşıt ilke olan Katoliklik ve Sosyalizm arasında belirgin bir benzerliğin olduğunu göstermek istemiştir Dostoyevski. Onun düşüncesinde, Sosyalist devlet laik bir devlet değil dinsel bir devlettir. Bu devletin verdiği haklardan sadece bu inanca bağlı olanlar faydalanabilirler. Sosyalist devlet, insanları zorunlu olarak tek bir gerçek etrafında birleştirmek ister; onda seçime yer yoktur. Oysa Ortodoks Bizans İmparatorluğu'nda durum değişik değildir. Karşıtlıkların yaklaştığını görüyoruz burada. İnsan ruhunun özgürlüğü bu iki karşıt kutupta aynı biçimde yadsınmaktadır. Gelip geçici erekler göğün ve Tanrı'nın ereklerinden ayrı tutulduğunda bu hep böyle kaçınılmaz olacaktır. İnsanda kişiliğin yerle bir edilmesi işleminden sonra bu zorlamalı genel öğüt, bu öldürücü entropi yasasının toplumsal alana aktarılmasındaki başarı, demokrasi için bir başarı değildir. Herhangi bir demokratik özgürlük olmayacak; çünkü demokrasi, devrimlerde hiçbir zaman başarı elde edemez. İnsanda kişiliğin yerle bir edilmesi işleminden sonra egemen olacak sınıf, zorba bir azınlık olacaktır. Sınırsız özgürlük, beni sınırsız zorbalığa götürüyor der Şigaliyev, Ancak şunu da şöyleyeyim ki benim önerimden başka bir dünya, sorununun çözüm yolu yok. Burada yanlış bir saplantıdan doğan bağnazlık söz konusu dur, bu saplantı sonucu kişilik kökten çürümekte ve sonunda insanlığın yok olmasına yol açmaktadır. Dostoyevski, bu süreci, devrimcilerin ve Rusya'daki 'gençliğin' düzensiz hayal dünyasında incelemiştir; varlık kavramının bile tüm zenginliğiyle yıkıldığını görmüştür. Toplumsal hayal kurmaların saf bir eğlence olmadığına, Rus ruhunda yaradılıştan var olduğuna, bir hastalıktan ileri geldiğine inan-mıştır. Bu hastalığı betimlemiş, seyrini çizmiştir. Gözü pek bir biçimde kendi kendiyle yetinmek isteyen, kendini beğenmişler, Tanrı'nın insanı sevip acıdığından daha çok insanı sevip insana acıdığını söyleyenler, Tanrı tarafından yaratılmış bir dünyayı yadsıyanlar ve içinde kötüyle acıya yer olmayacak daha iyi bir dünya yaratabile-ceklerini ileri sürerek böbürlenenler, ister istemez, Şigaliyev'in düşlediği ülkeye doğru yol almaktadırlar; çünkü Tanrı yapıtının düzeltilebilmesi için tutulacak tek yol budur. Staretz Zosima şöyle der: Doğrusu, onların hayalleri bizimkinden daha geniş. Adil bir biçimde düzen kurmak istiyorlar, ancak İsa'yı yadsımışlar onlar: Yeryüzünü kana bulayacaklar eninde sonunda, çünkü kan dökenin kanı dökülür, kılıca sarılanın yaşamı da kılıçla son bulur. İsa'nın Mishak'ı olmasaydı, insanlar tek kişi kalmayıncaya dek birbirlerini boğazlarlardı. Bunlar ileriyi gören sözlerdi. Dostoyevski, Rus Devrimci Sosyalizminin kökünde duygusallıkla onursuzluğun bulunduğunu söylüyordu: Sosyalizm, aramızda daha çok duygusallıkla yayılıyor. Ancak duygusallık, sahte bir hoşgörü, daha çok zalimlikle son bulan bir tür acıma duygusudur. Peter Verhovenski, Stavrojin'e şöyle der: Bizim öğretimize bakacak olursanız, temelde onur denen duygunun yadsınmasıdır, açıkça onursuzluğu benimseyerek herhangi bir Rus'u kolayca bizden yana çekebiliriz. Stavrojin de şöyle der: Onursuzluğu paylaşmak sorunudur bu. Bunun uğruna herkes bize gelecek bize koşacaktır. Ayrıca, Verhovenski Fedka Katorjnik ile benzeri alçakların devrim için önemli olduklarını söyler; Bunlar, gerektiğinde oldukça İşe yarayacak olan hoş bir topluluktur, ancak gözlerinizi onlardan ayırmakla vakit kaybetmiş olurdunuz Verhovenski, devrimci öğeler incelemesine devam eder ve şöyle der: En Önemli öğe, her şeyi birbirine bağlayan harç, kişinin, kendine özgü düşüncesi olmadığı utancıdır. Gerçek bir güçtür bu, kimsenin kafasında herhangi kişisel bir düşüncesi olamayacağı, varsa, utanacağı duruma doğru iten bir etkendir. Devrimin bütün psişik öğeleri bireysel kişiliği, onun değerini, sorumluluğunu ve mutlak değerini yadsır. Devrimci ahlak, kişiliği, ahlaksal beğeni ve yargının temeli olarak görmüyor; tamamıyla kişidışı; her türlü ahlaksal özerkliği yadsımakta; insanların araç ve gereç olarak kullanıldığım kabul ediyor, devrimci nesnenin zaferine katkıda bulunacak her aracı mubah görmekte. Devrim, nitelik bakımından ahlakdışıdır , kendini her türlü iyi ve kötü kaygılarının yukarısında görür. Dostoyevski, insan kişiliğinin saygınlığı ve ahlaksal değeri uğruna, devrime ve devrim ahlakına karşı çıkıyordu. Çünkü devrimci akımlarda kişiliğin etkin bir ahlakçı rolü yoktur. Devrim bir saplantı, bir deliliktir kişi özgürlüğünü tümüyle felce uğratan ve onu tamamıyla kişidışı ve insandışı bir gücün tutsağı kılan bir saplantıdır. Yöneticileri bile bilmez neye uğradıklarını; etkin sanırlar kendilerini, ama aslında, içlerinde dizginlerini koyuvermiş bulundukları kötü ruhların elinde, edilgen bir durumdadırlar. Joseph de Maistre Considerations sur la France adlı yapıtında, Fransız Devrimi'nin başarılarının edilgen niteliğini vurgulamıştı. Başkaldıran adam Özerkliğini yitirir: kişidışı, insandışı bir gücün hükmü altına girer. Buradadır devrimin gizi, onursuzluğu doğuran insandışılıktadır, özel düşünce sahibi olmayışta, küçük bir topluluğun zorbalığı ile geri kalanların boyun ekşindedir. Dostoyevski'nin dünya kavramı, kişidışı kolektivizmin, Hıristiyan karşıtı yaşam ile Sosyalizm dinlin sahte evrenselliğine karşı, kişilik ilkesini, kişiliğin mükemmelliğini ve mutlak değerini koymaktadır. Ancak Smerdiyakovculuk un olsun, Şigaliyevcilik'in devrimde yeri vardır, İvan Karamazov ile Smerdiyakov, Rus nihilizminin İki aynı olgusudur. Başkaldırının iki biçimidir, aynı gerçeğin iki ayrı görünümüdür. İvan nihilist başkaldırının evrim durumundaki düşünsel belirtisidir: Smerdiyakov, bunun aracı ve aşağı düzeydeki ifadesidir; biri zihin düzeyinde, ötekiyse yaşamın zeminlerinde devinir. Smerdiyakov, üvey kardeşinin tanrı tanımaz diyalektiğini dile getirmekte, içteki cezasını simgelemektedir. (İnsanlar arasında genel olarak İvan'da çok Smerdiyakov'1ar vardır, kitlesel halk hareketleri olan devrimler için de aynı durum söz konusudur). Smerdiyakov, her şey mubahtır ilkesini gerçekleştirmektedir. İvan babasının ruhunu öldürmektedir, Smerdiyakov, düşünceyi uygulamakta ve suçu fiilen işlemektedir. Bu durumda, devrim ister istemez baba katli suçuna dönüşmektedir, her türlü baba oğul bağı ortadan kalkmakta, baba zayıf ve kötü bir adam olduğundan, oğulun babadan şiddet sonucu ayrılmasını haklı çıkarmaktadır. Baba ile oğul arasındaki bu kanlı ilişki Smerdiyakovculuğu oluşturur. İvan'ın düşünce düzeyinde gerçekleştirdiği eylemi fiilen yaptığı zaman Smerdiyakov, sorar ona: Her şe-yin mubah olduğunu sen kendin söyledin, o halde neden korkuyorsun? Böylece, her şeyin mubah olduğu önerisini fiilen uyguladıklarında, devrim Smerdiyakov'larının, İvan'lara Şimdi neden korkuyorsun o halde? diye sormaya hakları vardır. Smerdiyakov'la İvan arasındaki karşılıklı ilişki, bir devrim çağındaki halk ile aydın sınıf arasındaki ilişkinin çok güzel bir örneğidir; Rus Devrimiyse, Dostoyevski'nin kahinliğini gerçekleştirmiş ve doğrulamıştır. Seyis Smerdiyakov kendisine tanrıtanımazlığı ve hiçliği öğretmiş olan İvan'dan nefret eder ve başkaldırıp da her şey mubahtır , düşüncesini uyguladığında, ülkesi ölüm tehlikesiyle karşı karşıya geldiği bir anda: Rusya'dan da, Rusya ile ilgili her şeyden de nefret ediyorum, der. Çünkü kişinin devrimci yadsıması sonucu, atalarımız ve geçmişimizle tam bir kopuş baş göstermiştir, ölümden sonra diriliş yerine, bir öldürme dini hüküm sürer olmuştur. Şatov'un öldürülmesi devrimin somut bir sonucudur. Dünyada cennet ve iyiliğin kesin zaferine dayanan uyum sorununa üç olağan çözüm vardır: Bir, iyilik içinde kurulan, yaratıcı güçten, acıdan ve evrensel trajediden arındırılmış seçim olanağı tanımayan uyum; iki, dünya tarihinin zirvesinde yer alan, ölüme mahkum nesillerin onulmaz acı ve gözyaşları pahasına elde edilen, mutlu yarınlara araç olmaktan başka geleceği bulunmayan uyum; üç, insanın, acı çekerek ve özgürlüğüyle vardığı ve Tanrı'nın önünde yaşayıp acı çekmiş olanların tümünün er ya da geç ulaştıkları uyum. Dostoyevski bunlardan ilk ikisini bir yana bırakıp sadece üçüncüsüyle ilgilenir; yalnızca üçüncüsünü kar bul eder. Kendisinin tam nerde olduğunu anlamayı bazen güç kılan, bir karmaşıklık vardır diyalektiğinde. Yeraltından Notlar'ın kahramanının, ya da İvan Karamazov'un dile getirdiği düşüncelerin ne kadarı kendisinindi? Versilov'un yeryüzü cennetine karşı tutumu neydi, ya da Tuhaf Bir Adamın Düşü adlı hikayesine karşı tutumu neydi? Düşünce düzenleri son derece dinamik ve çelişkiliydi: Devinim içinde olan birini durdurup, kesin bir evet , ya da hayır yanıtı istemek boşunadır. Yeraltı adamının ya da İvan Karamazov'un, gelişmeyi bir tür din haline getiren düşünceye ve gelecekteki evrensel uyuma karşı tepkisinde kesin bir gerçek görüyordu; öyle ki, onlardan yana çıkıyor ve onlarla birlikte başkaldırıyordu. Gelişmeyi bir tür din haline getiren doktrinlerde temel çelişkilerin bulunduğunu söylüyordu. Bu, gelecekte onlardan yararlanacak kişiler için, evrensel bir mutluluk demek olabilirdi, ancak, yolu emekleriyle ve acılarıyla hazırlayan sayısız kuşaklar için ölüm demekti. Dinsel ve ahlaksal bir bilinç böyle bir fiyata satın alınan uyumu kabul edebilir mi, bu koşullardaki bir gelişmeyle işbirliğinde bulunabilir mi? Dostoyevski'nin sesi İvan Karamazov'un ağzından şöyle çıkıyor: Kesinlikle kabul etmiyorum bu Tanrı işi dünyayı, var olduğunu bilmeme karşınonu tanımak istemiyorum, Tanrı'yı kabul etmediğimden değil; onun yarattığı dünyayı kabul etmiyorum. Açıklayayım, bir çocuğun tüm temizliği ve saflığıyla inanıyorum ki, acı giderilecek, ortadan kaldırılacak, İnsan çelişkisinin şaşırtıcı gülünçlüğü, zavallı bir serap gibi, öklitçi zihnin bir parçası gibi, yok olup gidecek ve dünyanın sonunda sonrasız uyum anında, öyle görkemli bir şey oluşacak ki, her yüreği baştan çıkartacak; tüm öfkeyi dindirecek; insanın her suçunu, dökmüş olduğu tüm kanlan bağışlatacak ve bunu o kadar iyi yapacak ki, insanın başına gelenler, bağışlanmış olmakla kalmayacak, aynı zamanda doğrulanmış olacak. Bütün bunlar yer alacak ama gene de bunu kabul etmiyorum, etmeyeceğim de... Acılarım ve günahlarım gelecekte oluşacak bir uyumu zenginleştirsin diye değil... Sorarım size, sonrasız uyum için herkesin acı çekmesi gerekiyorsa, çocukların bununla ilgisi ne? Ne çekmeleri gerektiğini, bedelinin ne olması gerektiğini, kesinlikle almıyor aklım. Neden onların da gübre gibi kullanılması gerekiyor? Daha yüksek bir uyuma yokum ben. Minik yumruğuyla göğsüne vurarak işkence çeken ve gürültülü bir kulübede yerde yatmış, iyi ve merhametli Tanrım diye suçsuz hıçkırıklarla ağlayan bir tek çocuğun bile gözyaşlarına değmez, çünkü bu gözyaşlarının kefareti yoktur, olmadıkça da, herhangi bir uyum sağlanamamaktadır. Böylece İvan Karamazov iyiyle kötü arasında herhangi bir ayırımı kabul etmemektedir; insan yazgısı yapısının suçsuzlara bedel ödeten mimarı olmayı istememektedir. Evrensel uyuma giriş biletini Tanrı'ya geri vermektedir. Dostoyevski, İvan Karamazov'un düşüncelerini olduğu gibi benimser mi? Hem evet, hem hayır. İvan'ın diyalektiği öklitçi bir fikrin , yaşamın üstünde herhangi bir fikir kabul etmeyen bir tanrıtanımazın diyalektiğidir. Ancak başkaldırışında Dostoyevski'nin kendine ait olan bir gerçeği saklayamamaktadır. Tanrı olmasaydı, Kurtarıcı ve bağışlanma diye bir şey olmasaydı, tarih sürecinde bir anlam bulunmasaydı o zaman dünyanın gelecekteki uyumunu yadsımamız ve gelişme fikrine iğrenç bir şey olarak bakmış gerekecekti. İvan Tanrı'yı yadsıdığı gibi dünyayı da yadsıdığı için gelişme ve devrimci Sosyalizm dininin sıradan peygamberlerinin üzerine çıkmaktadır. Bu bir kahinlik başyapıtıdır. Genellikle dünyaya aşın tutkunluk tanrıtanımazlık kavramıyla bir gider: bu dünyanın dışında herhangi bir şeyin olmadığım saptayan bir düşüncedir. Yaşamda gerçekleşmeyen üstün bir düşünce gelecekteki bir uyuma aktarılmaktadır. Ancak Dostoyevski, Tanrı'ya başkaldırmanın sonucunu ve nesnelerdeki tanrısal anlamı göstermektedir: öklitçi fikir tanrıtanımazlığı, aynı zamanda dünyayı da yadsıyacak, uyuma başkaldıracak ve en son din olan Gelişmeyi de yadsıyacaktı. Dediğine göre, bu son aşama, olumlu bir gerçekle uyuşmaktadır: Başkaldırının, dünyayı ve varlığı yadsıyan sürecinde devrimci Gelişme dininin bir aldatmacadan ibaret olduğu gerçeğinin bilincine vardığımızda, tek bir yol kalıyor: Hazret-i İsa'nın yolu. Bu bakımdan, İvan Karamazov'la Dostoyevski bir bütünün iki yarısı. Tanrısal bir anlam varsa eğer, öklitçi fikrin göremediği bir kurtarıcı varsa, yeryüzü yaşamının kendi bir kefaretse, dünyanın kesin uyumu bir yeryüzü cennetinde olmayıp, Tanrı katındaysa işte o zaman, bu dünya kabul edilebilir ve sayısız acılarla dolu tarihi haklı çıkartılabilir. Keyfi davranışın gelişmesi ve başkaldırı, eskiden tuttuğunu sonradan yadsımak zorunda kalacağından, kendi kendini öldürmek demektir. Tarih mirasını yadsırsak, erek ve amaçlan, gelişmeye dayanan sosyalizm dinini de yadsımamız gerekecektir. Olmuş olanın haklı çıkarılması ve kabulü olmadan, olacak olan haklı çıkarılamaz ve kabul edilemez: Geçmişle gelecek aynı yazgının bölümleridir; Zaman dilimi yenilmeli ve geçmiş, şimdi ve gelecek tek bir sonrasızlıkta birleşmelidir. Ancak o zaman dünya tarihi ve çocukların gözyaşları doğrulanabilir: Ölümsüzlük diye bir şey arsa eğer, tarih sürecinin kabul edilmesi gerekir; yoksa geri çevrilmelidir. Bu bakımdan Dostoyevski, yukarda verien çölüm yollarının, gelişmeyi evrensel uyumun tek koşutu durumuna getiren, ikincisini geri çevirmiştir; özgürlüğün yitirilmesine dayanan bir uyumu, iyiyle kötü arasında ayırım yapmayan dünya tragedyasının ilişmediği bir uyumu kabul etmemiştir. Yitirilmiş bir cennete dönüş söz konusu olamaz. İnsanın uyuma seçim özgürlüğüyle erişmesi gerektir. Kötüye Özgür olarak üstün gelecektir; zorlama uyumun değeri olmadığı gibi tanrısal varlıklar soyunun saygınlığına yakışmaz bu. Gülünç Bir Adamın Düşü ndeki cennet betimlemesinin kanıtladığı budur. İnsanın sonuna kadar acı çekeceği özgür bir yoldan yürümesi gerekmektedir ve Dostoyevski bu yolun sonuçlarını gösterir bize. Dünyanın ve insanın gereğinden fazla büyütülmesi ve abartılması, yıkıma ve varlığın yok olmasına neden olur. İnsanın Tanrı İnsan haline dönüşmesi kaçınılmaz olmaya başlar. İnsan özgürlüğü ve tanrısal uyum ancak İsa'nın varlığında bağdaşabilir. Evrensel sorunun üçüncü çözüm olanağının belirlediği nokta budur. Son uyum ve cennet sorunları Dostoyevski'de Kilise aracılığıyla çözüme ulaşır. Dostoyevski'nin, Katolik teokrasi ve Sosyalizm'in yeryüzünde cennet ütopyasına karşı geliştirdiği teokratik bir ütopyası vardır. Kilise dünyaya hükmetmelidir buna göre. Rahip Payisyus, Kilise bir devlete dönüşmemelidir der. Roma'nın hayali hep bu olmuştur. Tersine Devlet, Kiliseye dönüşmelidir, ona ulaşabilmeli, dünyadaki Kilise olabilmelidir. Bu düşünce Ortodoksluğun temelini oluşturur ve Roma'ya da ultraromantizme de ters düşer. Işık Doğu'dan doğacaktır. Kilise henüz bir Krallık, bir Tanrı Krallığı olmamıştır. Aziz Augustin'den sonraki Katolik öğretisinin söylediği şey gerçekleşmemiştir henüz. Kilise'nin içinde, bir Krallığın kendinden gelişebilmesi gerekir. Dostoyevski, Hıristiyanlığın yeni bir Tanrı esini yaratacağına inananlardandır. Bu dinsel yenilik, onun düşüncesinde, apokaliptik bir ulus olan Rus ulusundan kaynaklanacaktır. Dostoyevski'nin gelecekte gördüğü bu yeni Hıristiyanlık çağı, yine onun düşüncesinde, İsa'da gelişecek bir kardeşlik ve özgürlükle temellenmelidir. Dostoyevski, toplumsal sevgiyi toplumsal nefretin karşısında görmüştür hep. Öbür bütün Rus düşünürleri gibi o da (burjuvazi egemenliğindeki uygarlıklara karşı çıkmıştır; Bundan ötürü de Batı Avrupa'da gelişen ve serpilen burjuva uygarlıklarına düşman kesilmiştir. Dostoyevski'nin kendine özgü teokratik ütopyalarında, tanrıtanımaz Sosyalizm ve Anarşizm'den ayrılan, Hıristiyanlığa bağlı özgün bir Sosyalizmin ve yine özgün bir Anarşizmin öğelerini buluruz. Onda Devlet kavramı tam olarak geliştirilmiş bir kavram değildir; monarşizmiyse anarşik bir yapı göstermektedir. Tüm bu saptamalar, Dostoyevski'nin dinsel nitelikteki toplumsal kuramlarının görünürdeki kadarıyla dinsel bir mesihçiliğe bağlanabileceğini gösteriyor; Ruslar'ın dinsel popülizm 'i de bunun bir göstergesidir zaten."}
{"url": "https://futuristika.org/douglas-adamsin-kurabiyeleri/", "text": "Ruhu huzur bulsun, Douglas Adams'ın 2001'de aramızdan ayrılışından sonra yayımlanan The Salmon of Doubt Galakside Son Bir Kez Otostop Çekmek adlı derleme kitaptan Cookies Kurabiyeler adlı bölümü okumak üzeresiniz. Adams, katıldığı konferanslarda, seminerlerde, arkadaş meclislerinde ve benzeri ortamlarda bu olaydan pek çok kez bahsetmiştir ve olayın gerçekten yaşanıp yaşanmadığı tam olarak bilinmektedir. Anlatacaklarım gerçek bir insanın başına gelmiş, gerçek bir olaydır ve söz konusu olan insan da benim. Bir trene yetişmeye çalışıyordum. Olay 1976'nın Nisan ayında İngiltere, Cambridge'de meydana geldi. Gara erken gelmiştim ve trenin kalkmasına daha zaman vardı. Kendime, bilmecesini çözmek için bir gazete, bir fincan kahve ve biraz kurabiye almaya gittim. Sonra bir masaya oturdum. Sahneyi gözünüzün önüne getirmenizi istiyorum. Bunu kafanızda net bir şekilde canlandırmanız çok önemli. Masa, gazete, bir fincan kahve ve bir paket kurabiye. Karşımdaysa takım elbiseli, çantalı, son derece normal görünüşlü bir adam oturuyordu. Tuhaf bir şey yapacak gibi görünmüyordu. Bununla birlikte şöyle yaptı: Ansızın öne doğru eğildi, kurabiye paketini aldı, yırtarak açtı, içinden bir tane aldı ve yedi. Şimdi, bunun, İngilizler için hiç de kolayca başa çıkabilecekleri bir durum olmadığını söylemeliyim. Bizim geçmişimizde, yetişme tarzımızda ya da eğitimimizde, güpegündüz kurabiyelerimizi çalan biriyle nasıl baş edebileceğimizi gösteren hiçbir şey yok. Sonunda düşündüm ki, bunun için hiçbir şey yapmayacaktım. Sadece harekete geçmeliydim; kendimi zorladım ve paketin gizemli bir şekilde daha önceden açılmış olduğunu farketmemiş gibi yaptım. İçinden bir kurabiye çıkardım. Bu onu kendine getirir, diye düşündüm. Ama hayır getirmedi. Çünkü bir iki dakika sonra yine aynı şeyi yaptı; bir kurabiye daha aldı. İlk seferinde konu etmemiş olmak, ikinci sefer konuyu açmayı daha da zorlaştırıyordu. Afedersiniz, elimde olmadan dikkatimi çekti de... Yani, olmuyor. Böylece bütün paketi bitirdik. Bütün paket dediysem, zaten yalnızca sekiz kurabiye vardı, ama bana sanki bir ömür sürmüş gibi geldi. O bir tane daha aldı, ben bir tane, o bir tane aldı, ben bir tane. Nihayet bittiğinde ayağa kalktı ve yürüyüp gitti. Yani, aslında hemen öncesinde anlamlı anlamlı bakıştık ve sonra gitti. Derin bir nefes alıp rahatladım, arkama yaslanıp oturdum. Bir iki dakika sonra tren yaklaştığında, kahvemin kalan kısmını yudumladım, gazetemi aldım. Ve altından kurabiyelerim çıktı."}
{"url": "https://futuristika.org/doymus-seks-orani-dusuk-doymamis-ask-orani-yuksek/", "text": "Bir yedeği olmalı kirpikleri kendine küs yağmurun. Yoksa kokmazdı her öpüşün ardından omzunu uçan duvarda siyah beyaz ayna! Şiir sarmaşıklı adam, paslı bir gemi kalıntısında yontuyor uslu silahını. Masa başında geçilmiş düşün mektubu ters çevrildi kum saatine. Kaygı Anıtı sevişmek kurdelesinin kölelerce kesilmesiyle açıldı. Miniksin yatağımdaki doymamış aşka. Aramızı işleyen karanfil; arnavut kaldırımında unutulmuş, eski. Sabaha karşılara yutarak ağzını böbürleniyor; dağılan pezevenkler gibi. Bileğinin çıplak yemininden masadaki camın kanaması durmuyor. Karanfil hıçkırıkla yakıyor kışta kalan sigarasını. Kalbin yüzeyde salınan bir ceset, üzerinden leylekler göç ediyor. Daha fazlası değil bir manzaranın güzelliğinden koltukaltın. Daha azı hiç sayılmaz bir damla çiğden göğüslerindeki ter. Doymuş seks oranında haz düşüklüğü doymamış aşk oranında yalnızlık yüksek. İnsansız bir çehre oluyor gerdeğe hazırlanan gelin. Bacaklarının arasında kozalaklar; ayakyolu ve sülfür döküntüsü. Sıcak basıyor ovayı gecenin bitmeyen şarkısından. Ağzı bit yuvası; frengili esnemeler. Izgara yapıyor arka balkonunda tilki, çürük yumurta ve ezik kan. Bir sokak gürültüsünden gelir tabağın canlı hüneri. Aşk, pantolonun içindeki güveni yere çalarken sutyene sıkışmış onur nefes alamıyor. Bütün vajinalar kör olsa penisler makyaj yapardı. Aklımdan çıkmıyor. İkizkenar uykusundan uyanıyor şehir. Çıplak aralıyor göz kapaklarını. En uzun tırnağı kaşıyacak kır evinin eşitsiz manzarasını. Sindirilmiş uykunun posası aralıksız giden sinyaller. Fetiş yumru. Saten meydan. Alnındaki o huysuz kırışmadan öpüyorum, acımayan güzelliğinin taneleri avucuma dökülüyor. Gıcır yaz mızrağının ucunu rulet masasında eylüle döndürdü. Günün otoritesi yeni İstanbul kadar korkak ya da efsanenin acemilik göbeği kesilmemiş. İkinci yaz başlangıcı bağımsız sertleşme kız tarafında edilgen bir kabul gördü. Üç deyince gülmeyi bıraktık. Tanrısal boşluklarıma tatlı ıslığıyla çekik gözlü bal çaldın. Dumanlı ve içlenmiş inlerimiz cinlerimizle. Yeni öğretim yılında zorunlu ders seksek."}
{"url": "https://futuristika.org/dr-gonzo-rahat-ol-acitmayacak/", "text": "Dünyanın bambaşka bir yöne gittiği, gençliğin yerinde duramadığı, isyan ettiği ya da sadece kafa bulduğu 60'lı yıllar... Almanya'da Kızıl Ordu fraksiyonu, İtalya'da Kızıl Tugaylar, ülkemizde Dev-Genç ve Amerika'da Çiçek Çocukları. Her yerde farklı şekillerde de olsa aynı duygular ve bıkkınlıkla otoriteye, iktidara, aileye yani onları boyunduruk altına alanlara karşı mücadele ediyorlardı. İlham kaynakları kitaplar, gerillalar, filmler, alkol ve uyuşturucular. Bu isyanın kabardığı ve doruk noktasına ulaştığı '68 yılından önce ise Amerika diğer ülkelerden daha hareketli bir kitlesel gençlik hareketiyle çalkalanıyordu. Evlerinden ayrılan, müziğe, kimyasallara, şiire ve aşka kafayı takmış yüzbinlerce genç, tüm ülkeyi baştan sona gezerek alternatif yaşam alanları oluşturup bambaşka bir hayat tarzını Amerikan kültürüne yerleştirmenin çabası içindeydiler. Böyle bir ortamdan medyanın da etkilenmemesi olanaksızdı. O zamanlarda kimsenin tanımadığı, yerel gazetelerde spor muhabirliği yaparak hayata tutunmaya çalışan Hunter S. Thompson, birkaç yıl içinde yepyeni bir gazetecilik anlayışı yaratacak ve tüm isyankarların takip ettiği bir yazar haline gelicekti. Kafası sürekli dumanlı gezen, elinden sigarasını ve bira şişesini düşürmeyen Thompson, çalıştığı tüm gazete ve dergilerden kovulunca, o zamanların en azılı çetesi Hells Angels'la beraber uzun bir yolculuğa çıkar ve bir yıl sonra Cehennem Melekleri: Tuhaf ve korkunç bir destan adlı bir yazı dizisi kaleme alır. Bu dizi-haberden sonra bir anda tüm gözleri üstüne çeken Thompson, bilinçli bir şekilde yeni bir haber anlayışıyla geçmişin tüm gazetecilik putlarını birer birer devirmeye başlar. Kaleme aldığı haberlerde konudan sık sık uzaklaşan, kişisel uyuşturucu deneyimlerini ve seks maceralarını ayrıntılarıyla anlatan Hunter, editörü Bill Cardoso'nun adlandırmasıyla Gonzo tarzı gazeteciliği hayata geçirmiştir artık. Tüm dünyada isminin tanınmasını ise '72 yılında yazdığı Las Vegas'ta Korku ve Nefret romanına borçludur. Yakın arkadaşı ve avukatı, Oscar Zeta Acosta ile yüklü miktarda alkol ve uyuşturucuyla birlikte kiraladıkları otomobille, bir haber için gittikleri Las Vegas'ta başından geçenleri kaleme alan Thompson kitabıyla birlikte Amerikan Rüyasına sıkı bir yumruk indirmiştir. Artık çiçek çocukları yoktur. Mutlu bir gelecek kurulamamıştır. Bencillik, hırs, adaletsizlik ve egoizm insan ilişkilerini belirleyen esas unsurlar olmuştur. Thompson ve arkadaşı, tüm bu ümitsizliğe alkol ve kimyasallarla dayanabiliyor ve dünyanın daha da kötüye gideceğini biliyorlardı."}
{"url": "https://futuristika.org/dreckig-diskotekte-kiyamet-havasi/", "text": "Çocukluklarını Almanya'da geçiren Shana Lindbeck ve Meksikalı Papi Fimbres, daha sonra Portland, Oregon'da bir araya gelmiş. Geçmişten miraslarına yaratıcı bir şekilde karşılık versinler diye Almanca pis anlamındaki Dreckig'i kurmuşlar. Her ikisi de cumbia'nın melodik ritimlerine ve Almanya'nın elektronik müziğine aşina, böylece kendilerine dair ayırt edici bir stil sunuyorlar. Bu bileşenler stüdyoda sadece vintage synth ve davul makinesi kullanılarak harmanlanıyor. Stüdyoda vintage davul makinesi, synth ve modüllerle Digital Exposure'u ortaya çıkardılar; en çok kullandıkları Roland 808, DMX ve Moog Voyager oldu. İspanyolca, Almanca ve İngilizce duyduğunuz albüm, sosyal sıkıntılara değinirken, Own Your Shadowda varlık ve çevre çevresel etkilerini, La Ballenada okyanus güzellemesi barındırıyor. Shana ve ben yıllardır birlikte gruplarda yer aldık ve geçmişimizden aldıklarımızla iki kişilik bir grup istedik. Onun Alman olması ve benim de Meksikalı Amerikalı olmam, Alman rock/elektro ve Cumbia kulüp müziğinin damarında bir grup kurma fikrine getirdi. 'Bu müzikal temaları birlikteştirmek mümkün mü ?' diye düşündük ve işte öyle böyle başardık. UZUN zaman önce Portland, Oregon'da, o sırada ikimizin de çalıştığı bir bakımevinde tanıştık. 17 yıldır birlikteyiz. Shana o zaman bir müzisyen değildi ve çıkmaya başladığımızda, ona her zaman şaka yollu başka bir müzisyenle olmak istediğimi söylerdim. Daha sonra, 'tamam, bana davul çalmayı öğretir misin?' dedi ve o kadar heyecanlandım ki bunu isteyince ve tabii ki ona davul çalmayı öğrettim. Birlikte ilk grubumuz hala devam ediyor, Orquestra Pacifico Tropical, on bir kişilik saykodelik Cumbia dans topluluğu. Gerçekten ilham aldığımız birkaç isim Kraftwerk, Mamman Sani, MoonDog, John Coltrane, Andres Landero, Meridian Brothers sayılabilir. Los Angeles'ta büyüdüm, ağırlıklı olarak Latin kökenli olan West Lake mahallesinde, her yerde bol bol Latin müziği duyulurdu. Orada kanıma girdi, ancak 99 'da Portland'a taşındığımda, Cumbia, Salsa, Nortenos duymayı ne denli özlediğimi fark ettim. Bu yüzden, bu sesleri Portland'daki günlük gruplara dahil etmeye başladım. Dreckig'i başlatmaya karar vermemizden sonra, grubun biraz clubber olmasını istediğimi biliyordum çünkü şehirde çok fazla tam dans grubu yoktu ve olanların hiçbiri de Cumbia elektro yapmıyordu. 'Dijital Teşhir', internetin bize yavaş yavaş da olsa nihayetinde ne yaptığını hissettirdi. Kendimizi bu berbat düzeneğe çok fazla maruz bırakıyoruz ve artık konuşmuyoruz dahi, özellikle pandemide artık fiziksel olarak birbirimizi görmüyoruz. Sadece bir albüm dinleyip kendini ona bırakmaya dair olsun istedik. Bizce güzel hikaye. Shana ve ben her yaz Homie Fest adlı ücretsiz, her yaştan insanın katıldığı müzik festivali düzenliyoruz (2021 'den beri faal değil ama) ve Guadalajara'da harika arkadaşlarımız var. Bunlardan birinin Punta De Mita, Jalisco'daki plajda arazisi var ve biz de yeri keşfetmeye ve festivali muhteşem Meksika plajlarına götürmenin mümkün olup olmadığını görmeye gittik. Oradayken, yüzerken ve harika vakit geçirirken, aniden şiddetli yağmur başladı, aniden ve sonuç birden sel oldu. Neredeyse okyanusa sürükleniyorduk ve arkadaşlarımızdan ayrıldık, kaldığımız yere geri dönmek için bulanık, pis sularda yürümek zorunda kaldık. Ölmek yakın hissettik ve bu yüzden hakkında bir şarkı yazdık, La Mita. En zorlu kısım pandeminin albüm için miksaj sürecimizi neredeyse durma noktasına getirmesi ve yavaşlatmasıydı. Stüdyo teknisyenimiz Johann Wagner, sonunda ne yapılacağını fark etti ve albümü evlerimizden gerçek zamanlı olarak mix'leyeceğimiz bir program buldu. Ayrıca bodrumumuzda bir stüdyomuz var zaten, bu yüzden mix'leme işlemini bu şekilde bitirmeyi başardık, ki aslında eğlenceliydi. Shana ve ben o kadar uzun zamandır birlikteyiz ki birbirimizin ihtiyaçlarını tahmin ediğ birbirimizi dinleyebiliyoruz. Bu kadar uygun ve şefkatli bir partnere sahip olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Bir noktada, pandemiden önce, aynı anda 20 grupta yer aldım, buna inanabiliyor musunuz? Demek istediğim, bir partnerden çok fazla ortak anlayış var burada diye düşünülebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/drekoty-polonyadan-yeni-sesler/", "text": "Polonya-Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerinin 600. Yıldönümü etkinliklerinin ikinci yarısı Polonya'dan Yeni Sesler konser serisi ile başlıyor. Güncel müzik etkinlikleri kapsamında Polonyalı synth punk grubu Drekoty, 17 Eylül Çarşamba günü saat 20:00'de Pera Müzesi'nde müzikseverlerle buluşuyor. 2012'de ilk albümleri Persentyna ile tanınan, Drekoty, enerjik ve umursamaz tarzıyla dikkat çekiyor. Davul, klavye ve vokal kullanımları, beste formları ve deneysel yaklaşımlarıyla son derece yaratıcı bir yol izleyen grup, üç kadın müzisyenden oluşuyor. OFF Festival ve Open'er gibi Polonya'nın önde gelen müzik festivallerinde sahne alan grup, kendilerine has, özgün bir müzik türleri ile sahnelere yenilik getiriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/ducktape-presents-gary-powell-the-libertines-dj-set/", "text": "Ducktape parti serisine The Libertines'in davulcusu Gary Powell ile start veriyor. 25 Eylül 2010'da Dogzstar'da gerçekleşecek etkinlinlik saat 22.00'de Bangkok Deejays'in warm-up'ıyla başlıyor. Gecenin kapanışını ise yeni dj kollektifi LOVE üstleniyor. Parti boyunca görseller Can İbar'a ait. Davetlileri 7 saatlik bir dans maratonunun yanında sürprizler bekliyor. New York'ta doğup, İngiliz rock'n roll kraliyetinin değişilmez bir üyesi haline gelen Gary Powell son 10 yılın en ilham verici ve hakkında konuşturan iki grubunun ritim yükünü sırtlayarak kendini kanıtladı. XYZ University'nin klasik müzik bölümünden mezun olduktan sonra klasik müzik gruplarında perküsyon çalarak sahneye ilk adımını attı. Sonrasında daha gürültülü müzik formlarına yönelen Gary'nin yetenekli bir davulcu olarak saygınlığı arttı ve bu olay örgüsü efsanevi Eddie Grant ile tura çıkmasını sağladı. The Libertines'in o dönemki menejeri Banny Poostchi gruba davulcu ararken Gary'nin yükselişini ve yeteneğini fark ederek haberi yolladı. 18 ay sonra The Libertines Rough Trade Records'la anlaşmayı imzalamıştı. The Strokes ile beraber The Libertines indie sahnesinde hem dinleyiciler hem de eleştirmenler cephesinde büyük bir umut yarattı. Sonunda The Libertines 2000'lerin en sevilen, ilham verici ve sansasyonel müzik grubu haline geldi. Carl Barat ve Pete Doherty arasındaki kimyanın bozulması, kişisel problemler ve dahası The Libertines'in düşüşünü de yükselişi kadar dramatik hale getirdi. Rehabilitasyon merkezleri, hapishaneler, stüdyoda güvenlik görevlilleri bir zamanlar bozulamaz denilen bu ilişkinin yerini doldurdu. The Libertines 17 Aralık 2004'te son konserini vererek yaklaşık 6 yıl sessizliğe çekildi. Gary 2004 senesinde ünlü protopunk grubu New York Dolls ile turladı. The Libertines'in küllerinden Dirty Pretty Things doğdu. İkonik Alan McGee menejerliğinde, Carl Barat ve Gary Powell'ın güç birliğiyle Dirty Pretty Things'in debut albümü Waterloo to Anywhere Mayıs 2006'da piyasaya çıkarak listelerde 3 numaraya kadar tırmandı. İlk 45'lik Bang Bang, You're Dead satışların daha ilk haftasında single listelerinde 5 numaraya yükseldi. Büyük popülerliklerine rağmen Dirty Pretty Things, Ekim 2008'de dağıldıklarını açıkladı. Geçtiğimiz ay The Libertines, Reading & Leeds Festivali için birleşerek 2 olağanüstü performans gerçekleştirdi. 6 yıl aradan sonra yeniden indie sahnesinin odağına oturdu. 2010'da Gary, kendi grubu The Invasion Of.. u kurdu ve Reading & Leeds festivalinde The Libertines dışında 2 performans daha gerçekleştirmiş oldu. Konserler eleştirmenlerden tam puan aldı. Gary Dj olarak uzun ve oldukça renkli bir kariyere sahiptir. Londra'nın hip duraklarında başlayan kariyerini kısa sürede aynı şehrin en büyük venue'lerine taşıdı. Londra KOKO'daki Club NME'nin resident Dj'i oldu. Aynı zamanda Carl Barat'ın meşhur Dirty Pretty Things club night'larının da residet dj'liğini üstlendi. QuaQua ve Puht'tan oluşan ikili, Club Bangkoklarda indie anthem'ları üstüste çalarken, dans pistinde dehidrasyonu salgın hastalık haline getiriyor. Gary Powell öncesinde sürprizlerle dolu bir set vaat ediyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/dugune-bir-ay-kala/", "text": "Mutlu muyum? Bu soruyu defalarca sordum kendime, onu beklerken. Birazdan yanımda olacak, şimdi şu elimdeki düğün davetiyelere bakarken, kapı açılıp içeri girecek ve benim beğendiğim davetiyenin ucuz ve çok basit olduğunu söyleyecek. Ben de susacağım. Bu susma hakkımı şimdi kullanıyorum ve davetiye seçme işini tamamıyla ona bırakıyorum. Doğru mu yaptım, diye soruyorum kendime. Düğün tarihi yaklaştıkça, ilk günlerde içimi sarıp sarmalayan heyecanın kaybolduğunu hissediyorum. Bir şeyler eksik ama ne? Bilmiyorum. Belki de eksik değil, yanlış... Yanlış nedir ki? Bu durumlarda insan doğru kelimeleri seçemiyor, bulamıyor. Hakkımı yanlıştan yana mı kullandım? Bununla yüzleşmek ne kadar zor? Zamanında attığım mutlu adımların bir anlamı yok mu ya da kendimi mutlu hissederken attığım adımlar bu mutluluğun gölgesinde kaldığı için mi gerçeği göremedim? Gerçek nedir ki? Korkuyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/dunya-basin-fotograflari-2015-yasamak-denen-sey/", "text": "Amsterdam merkezli World Press Photo Vakfı tarafından düzenlenen Dünya Basın Fotoğrafları Sergisi Forum İstanbul'da ziyarete açık. Bir takım rakamlar ve ansiklopedik bilgiler vermeden direkt konuya geçiyorum. Klişe tabirle insanı yerine mıhlayan fotoğrafların başında benim için Darcy Padilla'nın Uzun Süreli Projeler Kategorisi'nin birincisi Aile Sevgisi geliyor. 20 yıllık bir süreçte Julie Baird'in ve geride bıraktıklarının hikayesini görüyoruz. Yaşamak denen şeyin savaşmaktan farksız olduğunu bas bas bağıran fotoğraflar insanın içini acıtıyor. Jerome Sessini'nin Flaş Haberler Birincisi fotoğrafları 17 Temmuz 2014'te Amsterdam Kuala Lumpur uçuşu esnasında karadan atılan bir füzeyle düşürülen Malezya Hava Yolları'na ait uçaktan arda kalanlarla ilgili. Bana hayvanlı belgesellerden alışkın olduğumuz bir şeyler çağrıştırdı ama koltuğunda ölü yatan adamı kasap reyonlarındaki ürünlerden birine benzetirseniz de itirazım olmaz hani. Pete Muller'ın Ebola virüsünün yok ettiği yaşamlarla ilgili Genel Haberler Birincisi fotoğrafları kıyamet sonrası bir filmin set görüntüleri gibi. İnsan ister istemez ilaç şirketlerinin arka bahçelerinde neler dönüyordur diye merak ediyor. Kacper Kowalski'nin Uzun Süreli Projeler İkincisi fotoğrafları hipnotize edicilikleriyle dikkat çekiyor. Aynı zamanda pilotluk yapan fotoğrafçının yerden yaklaşık yüz elli metre yükseklikten gyrcopter ve benzeri aletler vasıtasıyla çektiği fotoğraflar ilk bakışta garip şekilde bir şeylerin çok yakından çekilmiş halleriymiş gibi duruyorlar. Güncel Meseleler İkincilik Ödüllü Tomas Van Houtryve'nin fotoğrafları da drone ile çekilmiş ve bir adım geri atıp tekrar tekrar bakma isteği uyandırıyorlar. Spor Kategorisi Birincisi Bao Tailiang'ın Messi'nin Dünya Kupası'na bakarken yakaladığı, kaybetmesine rağmen niyeyse bana muzip gibi gelen gülüşü hoştu. Buradaki hoşluk o kupayı kaldıramamasından geliyor benim için. Messi ve Ronaldo (No 9'a saygılarımı sunarım) gibi isimlere niyeyse hiç ısınamadım. Zaten Arjantin de o futbolla finale kadar nasıl gelebildi, anlayabilmiş değilim. Sergide Agence France Press muhabiri Bülent Kılıç'ın da Flaş Haberler Tek Fotoğraflar'da birincilik ve üçüncülük kazanan iki fotoğrafı bulunuyor. Kobani'de gerçekleşen hava saldırısının hemen ardından çektiği fotoğraf konumu ve zamanlaması açısından oldukça etkileyici. Bu dünyaya değil de başka bir gezegene aitmiş gibi. 2 Eylül'e kadar devam edecek olan sergi, Forum İstanbul'un Sea Life Akvaryum tarafındaki giriş/çıkışında. İkea'ya, Koçtaş'a, Decathlon'a yolunuz düşerse ya da çoluğunuzu çocuğunuzu Legoland'a götürecekseniz görmeden geçmeyiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/dunya-kadinlar-gunu/", "text": "Dünya Kadınlar Günü, New Yorklu dokuma işçisi kadınlar tarafından başlatılan ve 129 kadının ölümüyle sonuçlanan grev günü; Mart'ın 8'inde kutlanıyor her yıl. Ayrıntılı bilgi için Vikipedi'ye yönelelim. Güne özel kutlamalar, çeşitli sanat etkinliklerinden ücretsiz ya da indirimli yararlanmak, alışveriş kampanyaları, oraya buraya siyah çelenkler, günün anlam ve öneminden dem vuran hedefi şaşırmış söylemler gibi aktivitelerden oluşmakta, hepimize hayırlı ve uğurlu olsun. Madem kadın, erkek, yaşlı, genç, vs. ayırmaksızın giydirmeyi amaçlamış bir kadın topluluğunun baş kaldırısıyla başlamış bir günü kutlamaktayız, tarafımızdan en güzel hediye soyulmaya ara verip soymak'tır diye düşünerek hazırladığımız albümle keyifli anlar yaşamanızı diliyoruz. Tüm kadınlara bugün ve her gün saygılar."}
{"url": "https://futuristika.org/dunya-kupasina-brezilya-halklarindan-kirmizi-kart/", "text": "Futbol denince akla gelen ilk ülkelerden olan, hemen hemen her sokakta top oynayan çocuklar görebileceğimiz Brezilya'nın sokaklarında bu sefer futbol karşıtı! gösteriler var. Asıl mesele tabi ki futbolun kendisi değil; 2014 yazında Brezilya'da düzenlenecek olan Dünya Kupası. Organizasyon için muazzam bir bütçe ayrılmış durumda. Ayrılan bütçenin yansımasını da sokaklardan görüyoruz. 26 Ocak'ta Sao Paulo kentinde toplanan yaklaşık 2500 direnişçi Dünya Kupası Olmayacak sloganları atarak, organizasyona ayrılan bütçeye tepki gösterdi. Sakin başlayan eylemler, polisin sert saldırısıyla şiddetlendi, sokaklar savaş alanına döndü. Eylemleri destekleyen ve bu konuda sosyal medyada bir kampanya başlatan Anonymous Rio grubu, Dünya Kupası olmayacak mesajını verdi. 30'dan fazla kentte protestoların düzenlenmesi ve eylemlerin diğer kentlere de yayılması bekleniyor. Sao Paulo'da düzenlenen protestolar ilk değil. Eylemler, geçtiğimiz yaz aylarında düzenlenen Konfederasyon Kupası'na kadar uzanıyor. 2014 Dünya Kupası ve Konfederasyon Kupası aslında, Brezilya'nın büyüyen ekonomisini ve ağırlığını dünya sahnesine çıkarma kampanyasının bir parçası. Protestolar bu nedenle Konfederasyon Kupası'nı da hedef aldı. Brezilya'da eylemciler Dünya Kupası'ndan sonra hiç dolmayacak dev lüks statlara 11 milyar Euro harcanmasına, hükümetin FIFA ve sponsor kazançlarını garantileyen taahhütlerin altına girmesine, bilet fiyatlarının katlanmasına isyan ediyorlar. Düzenlenen ilk büyük eylemlerden biri, Konfederasyon Kupası'nın Brezilya'daki açılış maçında gerçekleşmişti. Sonrasında maçlarda olağanüstü önlemler alınmış, protestocular da statlara giden yolları kapatmışlardı. Maç sonrası futbolcuların demeçlerini hatırlamak da Brezilya'da süren direnişi anlamak açısından önemli. Brezilyalı futbolcu Hulk, Futbolcuların, yalnız futbol düşündüğü zannedilir. Ama biz halkın protestosunda haklı olduğunu ve ülkemizde düzeltilmesi gereken çok şey olduğunu gayet iyi biliyoruz. diyerek düzenlenen eylemleri desteklemiş, Dante ise Ülkemiz daha iyi olsun istiyorlar diyerek protestocuları selamlamıştı. Neymar ise Meksika maçından önce sahaya protesto hareketinin ilhamıyla çıkacağını açıklamıştı."}
{"url": "https://futuristika.org/dunya-matematik-gunu/", "text": "Yukarıda kendi isimlerini söylerken resmedilmiş bir düzine çocuk görüyoruz. İsimleri; Oom, Shirmer, Alden, Richard, Eastman, Alfred, Theodore, Arthur, Luke, Mathew, Fletcher ve Hisswald. Eşleştirmek o kadar da zor olmasa gerek! p class=pullquote>Bugün 5 Mart; Dünya Matematik Günü, ole! Günün anlam ve önemine eğlence faktörünü de eklersek resimdeki bulmacayı çözmeye gönül düşürebiliriz. Matematik ve eğlence sözcükleri yan yana gelince bulmaca, bulmaca deyince de Samuel Loyd ve Henry Dudeney isimleri yan yana geliyor. Bulmaca hazırlayıcısı ve satranç ustası Samuel Loyd, 1841-1911 yılları arasında yaşamış Amerikalı bir mühendis idi. Genç yaşta satranç oynayarak matematiğin büyülü dünyasına kapılan üstad aynı zamanda müziğe de ilgi duyuyordu. Zaten matematiğe gönül vermişlerin notalara uzak düşmesi pek beklenmez. Bir müzik mağazaları zincirine sahip olan Loyd'un bilinen diğer özellikleri ise kendi kendisini yetiştirmiş usta bir marangoz, alanında başarılı makaleler yazan bir köşeyazarı, yetenekli bir karikatürist ve arada sırada sahneye çıkan bir vantrolok olması. Ölümünden sonra oğlu tarafından derlenen ve Cyclopedia of 5000 Puzzles adıyla yayınlanan kitabını buradan indirebilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/dunya-sahnesinden-biktik/", "text": "Yaşamdan bıkkınlık yüzünden kendini öldürenler özellikle kimlerdir? diye sorar Desiderius Erasmus. Humain ve Bourdeaux onlardan biriydi mesela. Humain 24 yaşında bir emir subaydır Bourdeaux ise 21 yaşında bir dragon süvarisidir. İkisi de eşcinseldir ayrıca. ... Sizin birçok kez benim şu andaki yaşantımdan dolayı hoşnut olmadığımı söylediğiniz hatırlıyorum. O günden sonra kendimi ciddi biçimde inceledim ve bu bıkkınlığın her şeyi kapsadığını, olası her yaşantıdan, insanlardan bütün evrenden ve kendimden sıkıldığımı fark ettim; bu keşiften bir sonuç çıkarmam gerekti. Siz bu mektubu aldığınızda, ben en fazla yirmi dört saat önce yaşamayı bırakmış olacağım. En içten saygılarıma, sadık bendeniz: Bourdeaux. Eskiden bilgiçlerin öğrencisi, sonra emir subayı, sonra keşiş, sonra dragon süvarisi, sonra hiç. Biz bütün hazları tattık, türdeşlerimizi minnettar kılmanın hazzını bile. Bu hazları hala yaşayabiliriz ama bütün bu hazların bir sınırı vardır ve bu sınır onların zehridir. Biz dünya sahnesinden bıktık; bizim için perde indi. Rollerimizi birkaç saat daha oynayabilecek zayıf insanlara bırakıyoruz. Yaşamdan bıkkınlık; Bizi onu terk etmeye iten tek neden bu. Birkaç toz tanesi, kendini beğenmiş türdeşlerimizin varlıkları kralı adını verdiği şu hareketli et yığınının zembereklerini bozdu. Bu hanın hizmetçisi, mendillerimiz ve boyunbağımızla birlikte benim ayağımdaki çorapları ve diğer önemsiz çamaşırları da alacaktır. Eşyalarımızın geri kalanı, hakkımızda yapılacak soruşturma ve hazırlanacak gereksiz tutanakların masraflarını ödemek için yeterli olacaktır. Masanın üstüne bırakacağımız üç ekü içtiğimiz şarabın fiyatı karşılayacaktır. O yıllarda intihar edenlere yönelik cezalar vardır. Humain ve Bourdeaux'nun cezası ise bedenlerinin asılıp delik deşik edildikten sonra yakılması ve kalan küllerin de bir çöplüğe atılması oldu. Olayla ilgili olarak Madame du Deffand, arkadaşı Voltaire'e 'Saint-Deniz'deki iki askerin macerası hakkında ne düşünüyorsunuz? Bence referans kitaplarına girmeyi hak ediyor' diye yazdığı söylenir."}
{"url": "https://futuristika.org/dunyanin-en-buyuk-ayyasi-andre-the-giant/", "text": "Andre'nin hayatında iki şey vardı; biri güreş, diğeri alkol. Bu ikisini birbirinden ayrı görmediği için, gününü ya içerek ya da güreşerek geçirirdi. Tabi ringlerde harcadığı kaloriyi ne bal kaymaktan, ne kuzu kebaptan ne de başka bir yiyecekten alır, sadece içki içerdi. Günde ortalama 7000 kalorilik bir içiş bu. Havaların ısınmaya başladığı şu günlerde, hepimiz 7000 kalorinin ne demek olduğunu az çok biliriz. Halk dilinde söylemek gerekirse, Boru değil bu, ortalama 25 bira. O zamanlar henüz yeşil bir bebek olan Hulk Hogan, Andre ile tura çıktığında, onun alkolikliğine ilk elden tanık olmuş. Yol boyunca Andre, cüssesine eşit hacimde bira alıp, her birası bittikten sonra geğirerek boş kutusunu Hogan'ın kafasına fırlatmış durmuş. Bu şekilde uzun bir turu birlikte geçirince Hogan artık Dev'in ayarının ne zaman kaçacağını anlar olmuş ve kükremesine fırsat bırakmadan önüne yeni bira koymaya başlamış. Tur bitene kadar, korkudan, otobüs ne zaman dursa koşarak marketten galonlarca bira taşımak zorunda kalmış zavallı ezik Hulk. Belki Ringlerde görürsün sen! şeklinde hırs yapmıştır ama yaptıysa da nafile bir hırs olmuş. Çünkü, ancak bundan yıllar sonra Andre'yi yenebilmiş; o da tepeden birileri Andre'ye yenilmesini emrettiği için. Japonya'da turnedeyken, maçı kazandığı için sponsorları epey pahalısından 6 şişe şarap hediye etmişler. Andre teşekkür edip otobüse binmiş ve bir sonraki müsabaka yerine doğru yola koyulmuş. 4 saat sonra otobüs durup kapıları açılınca, son şişeden son yudumu almış ve bu şekilde art arda üç maça çıkmış. İçince, Drunken Master misali güçlendiğinden midir nedir, rakiplerini iki dakikada indirip gene içmek için en yakın bara gitmiş. Çok eğlenceli bir kişi olduğu için peşinden de bir sürü arkadaşını sürüklemiş. Gülmüş eğlenmişler ve toplamda da 100 bira tüketmişler o gece (bunun 75'i bizim Andre'ye aitmiş). Bu yetmezmiş gibi bardan çıkınca sarhoş olan arkadaşlarını arabayla tek tek eve bırakmış. Polis yolda es kaza çevirme yapsa, çıkacak olan alkol değerini siz düşünün. Andre ve içki maceralarının sonu yok. Gene günlerden birgün biriyle girdiği iddiadan mıdır yoksa Andre'nin kendini sınamasından mıdır nedir, bir oturuşta 119 adet 33'lük bira içmiş ve bunu 6 saatte yapmış. Gece sonunda, polislerle başı derde girmesin diye oteline gitmeyip bardaki piyanonun üstünde uyumuş. Neyse, uzun lafın kısası, hayranlığın ise şükelası, 6 saat boyunca aralıksız olarak 3 dakikada 1 bira içmek anlamına geliyor bu. Mavi ve şirin gezegenimizde, ortalama olarak bir biranın 20 dakikada içilmesine rağmen, bu eylemi 6 saat boyunca yapabilen insanların sayısının pandalara eşit olduğunu göz önünde bulundurursak, Andre'nin büyüklüğünü daha iyi anlarız. En nihayetinde, bu kadar içkiye bünyesi dayansa da kalbi dayanamamış. Kendisini saygıyla anıyoruz. Yolunuz Kuzey Carolina'dan geçerse, mezarına bir şişe bira dökmeyi ihmal etmeyin."}
{"url": "https://futuristika.org/duvar-resminden-kork-uyor-ar-lar/", "text": "'Sportaldislexicartaphobia' terimi isim kökünden anlaşılabileceği gibi bir tür korku ismidir. Hakkında çok şey bilinmese de, kavram, 'resim ya da görsel sanatlara karşı duyulan korku' anlamına gelir. Ancak bu fobiye sahip olan insanların her tür sanat eserinden de korkmadığını vurgulamak gerekir. Bu kişilerin bazıları, resmin boyutunun onlar için ürkütücü olduğunu belirtirken, bazıları ise profesyonel resmi korkutucu bulduğunun altını çizer. İrdelemek gerekirse, bu fobiye yol açan bir çok sebep olduğu düşünülebilir. İnsanlar, resmi tekinsiz bulduğu için korkuyor olabilir. Gerçek hayata ait olarak görmedikleri için ya da yukarıdaki örnekte olduğu gibi sadece devasa boyutta olduğu için... Belki de resim, onların zihinlerinde istemedikleri çağrışımlar yarattıkları için resimden korkuyorlardır. Türkiye'de sanat eserinin tahribi ya da yıkımı oldukça kolay gerçekleşmektedir. Sanatın korku üreticileri, eylemlerini ve fikirlerini, mahremiyet olgusunu kullanarak meşrulaştırma gayretindedir. Sanatın 'kadın'lığı, yine 'kadın' figürünün kullanılmasıyla dışlanmaktadır. Bu düşünceye göre: çıplaklığın estetik yansıması olan sanat dahi sansürlenmelidir. Sanat eserinde dahi kadının görünürlüğü bir problematiktir. Kadının 'ev dışı' görünürlüğünün, domestik hayat dışındaki varlığının modernlik olarak tanımlandığı bir dünyada Türkiye'nin nerede olduğu ise başka bir sorunsala işaret etmektedir. Aslında durum kolayca izah edilebilir. Bir gazete başlığında da değinildiği gibi: 'Kadının heykeline bile tahammül yok!'tur. Sanat korkusu, 'bilinmeyen'i sarmışken, 'sanat'ın başına gerçekten korkulacak şeyler gelir. 1976 tarihli 13. Uluslararası Antalya Film ve Sanat Festivali, sansürün üzerini örtmek istediği pek çok şeyi gösterir. Sansürün örtme biçimlerini de örnekleyen bu çalışmalar pek çok sanatçıya aittir. Bu yazı kapsamında ise kaderi özellikle çok ilginç olan iki tanesi ele alınacaktır. Yusuf Taktak'ın Mezbaha Duvarı'ndaki duvar resmi ve Cihat Aral'ın duvar resmi. Taktak'ın duvar resmi, mezbaha duvarında yer almasıyla 1976'daki festivaldeki diğer duvar resimlerinden ayrılmıştır. Kırmızı boyayla saldırılan duvar resminde, sanatçının deyişiyle her fraksiyonun sloganları görülebilmekteydi. Bu eserle ilgili asıl ilgi çekici olan husus ise, Antalya Belediye Başkanı Selahattin Tonguç'un mezbaha duvarını saldırıldığı şekliyle tutmak istemesidir. Tonguç'un bunu yapmak isteme nedenleri sorgulanacak olunursa, varsayımlarda bulunmak mümkün olabilir. Öncelikle, sansüre karşı durmak istemiş olabilir veya Taktak'ın resminin her koşulda sergilenmesi gerektiğine inanmış olabilir. O halde ortaya çıkan görüş şu olacaktır: sanat, müdahale edilse dahi gösterilmek istenen 'şey'dir. Sanatın evsizleştirilme arzusuna karşı yapılan bu duruş, adeta sanata 'uygun yerleşim koşullarını verme' çabasıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/duvar/", "text": "içimden bir şiir yaratma hevesini p a r ç a l ı y o r s u n!"}
{"url": "https://futuristika.org/duvarlarin-dili-graffiti-sokak-sanati/", "text": "Pera Müzesi yaz aylarını, Türkiye'de ilk kez gerçekleştirilecek bir sergiye, son yılların sanat gündemindeki en popüler konulardan biri olan Graffiti ve Sokak Sanatına ayırıyor. Amerika ve Avrupa'da daha önce yalnızca birkaç örneği düzenlenen sergi, graffitiyi sokaktan müzeye taşıyarak en ilginç örneklerini sunmanın yanı sıra bir tartışma platformu oluşturuyor. Roxane Ayral küratörlüğünde gerçekleşen, Amerika, Almanya, Fransa, Japonya gibi ülkelerin yanı sıra Türkiye'den de olmak üzere 20'den fazla sanatçının konuk olduğu sergide, kültürün öne çıkan isimlerinden Futura, Carlos Mare, Cope 2, Turbo, Wyne, JonOne, Tilt, Mist, Psyckoze, Craig Costello, Herakut, Logan Hicks, C215, Suiko, Evol, Gaia, Tabone, Funk ve No More Lies gibi farklı jenerasyonlardan ve disiplinlerden isimlerin Pera Müzesi'nde boyayacağı duvarların yanı sıra Martha Cooper, Henry Chalfant ve Hugh Holland gibi fotoğrafçıların arşivlerinden ölümsüzleşmiş kareler yer alıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/dylan-thomas-caitlin-macnamara/", "text": "Galli şair ve Swansea kasabasının gururu Dylan Thomas, hastanede ölüm döşeğindeyken başucunda Hala ölmedi mi bu kahrolası adam! diye bağıran karısı Caitlin Macnamara'nın ortaya çıkan günlükleri, şairin karısının sanılanın aksine aslında kocasına ne büyük bir aşkla bağlı olduğunu gösteriyor. Macnamara, Thomas'ın ölümünden iki yıl sonra, şairin ne kadar tatlı olduğunu hatırladığını ve öldüğünde onun yanına gömülmek istediğini söylüyor. do not go gentle into that good night. - Dylan Thomas ve karısı ile yaşadığı çalkantılı konulara odaklanan 2008 yapımı bir film var: The Edge of Love."}
{"url": "https://futuristika.org/e-m-cioran-quousque-eadem/", "text": "Altında doğduğum yıldıza hepten lanet olsun; Onu hiçbir gökyüzü korumasın, şerefsiz bir toz yığını gibi mekanın içinde ufalansın! Beni yaratıkların arasına iten hain an da, zamanın listesinden ilelebet silinsin! Arzularım, ebediyetin gündelik olarak alçaldığı bu yaşam ve ölüm karışımıyla uyuşamaz artık. Gelecekten bezmişim, onu günlerini kat etmiş ve ona karşı kabuğumdan taşmışım, yanılsamalarımı hükümsüzleştirmem onları daha iyi tahrik etmek içindir. Öngörülemez ve halbuki her şeyin kendini tekrar ettiği- bir evrendeki o azgınlaşmanın sonu hiç gelmeyecek mi yani? Daha ne kadar zaman kendimize, ilahlaştırdığım bu yaşamdan tiksiniyorum diyeceğiz. Sayıklamalarımızın boşluğu hepimizi yavan bir mukadderata boyun eğen tanrılara çeviriyor. Bizzat kaos bile ancak bir kargaşa sistemi olabilirken, şu dünyanın simetrisine niçin hala başkaldırıyoruz? Alın yazımız kıtalar ve yıldızlarla çürümek olduğundan mütevekkil hastalar gibi ve çağların sonuna kadar, öngörülmüş, ürkütücü ve beyhude bir meraklılığı peşimiz sıra sürükleyeceğiz."}
{"url": "https://futuristika.org/e-m-cioran-samuel-beckett-uzerine/", "text": "Önceki gün Lüksemburg Bahçeleri yolunda Beckett'ı fark ettim, bana karakterlerinden birini hatırlatır şekilde gazete okuyordu. Sandalyeye oturmuştu, düşüncelere dalmıştı, her zamanki gibi. Pek iyi gözükmüyordu. Yaklaşmaya cesaret edemedim. Ne diyecektim? Onu çok seviyorum ama konuşmasak daha iyi. Çok ketum! Sohbet, belirli oranda kendini koyvermeyi gerektiren rol yapma formudur. Beckett bu oyun için yaratılmamış. Ona dair her şey sessiz bir monologa delalet ediyor. Samuel Beckett. Nobel Ödülü. Böylesi gururlu bir adam için ne büyük aşağılanma. Anlaşılmış olmanın hüznü! Beckett ya da anti-Zerdüşt. İnsanlık sonrası görüsü Beckett ya da alt insanın yüceltilmesi. Beckett'larla bir akşam geçirdim. Sam iyiydi, hatta keyifliydi. Oyun yazmaya değişiklik olsun diye başladığını anlattı, romanlarını yazdıktan sonra rahatlamak istiyormuş. Kafa dağıtmayı amaçladığı veya bir deneme diye nitelenebilecekken böylesine ilgi göreceğini hiç düşünmemiş. Tabii ki oyun yazmanın sayısız zorluk barındırdığını ekledi, zira romanın devasa, keyfi ve sınırsız özgürlüğünün ardından kendini engellemek zorunda kalıyorsun. Tiyatro üslüp dayatıyor, roman ise artık hiçkimseden itaat talep etmiyor. La derniere bande provasında Bayan B.'ye Sam'in oldukça umutsuz olduğunı ve devam etmesindeki, yaşamasındaki zorluğu vesaire anlatırken bana dönüp Bir başka yanı vardır, dedi. Bu cevap, kuşkusuz daha az ölçekte, benim için de söylenebilir. Akşamı adını doğru anladıysam Suzanne B. ile geçirdim. Sam hakkında daha önce yazdığım makaleden memnun değildi. Aslında, iyi bir makale değildi. Yine de, sanki daha önce geri çevrilmişim gibi kendimi üzgün hissetmeme engel olmadı. Eve yorgun ve umutsuz halde döndüm. Paul Valet ile telefonda Beckett hakkındaki makalem hakkında konuştum. Nietzche'nin üstinsanının saçma olduğu konusunda hemfikir olduk, Beckett'in karakterleri ise asla böyle değildi. Beckett'in karakterleri trajedide yaşamaz, dermansızlıkta yaşar. Yaşadıkları trajedi değildir, sefalettir. Geçen akşam Suzanne B. bana Sam'in ikinci sınıf insanlarla sorunlarına çare bulmak için çok anlamsız zaman harcadığını söyledi. Bu keskin özelliğinin nereden kaynaklanmış olabileceğini sordum, Sam'in annesinden geldiğini söyledi, annesi hastaları rahat ettirmekten ve umutsuz insanlarla ilgilenmeye bayılır, iyileştikleri ya da başları dertten kurtulduktan sonra bir daha ilgilenmezmiş. Lüksemburg Bahçeleri'nde olağanüstü, ilahi bir sabah. Gelip geçen insanları seyrediyorum, kendi kendime biz yaşayanların yeryüzündeki yürüyüşü kısacık diyorum. Geçip gidenlerin yüzlerine bakmak yerine, ayaklarına baktım ve hepsi benim için sadece her yöne giden birer adıma, oyalanmaya değmeyecek dağınık biçimde sağınık süregiden bir dansa dönüştü. Bunları düşünürken, kafamı kaldırdım ve Beckett'ı gördüm. Bu enfes adamın püri pak varoluşunda oldukça etkileyici bir hal vardı. Kataraktındaki operasyon, şimdi tek gözü işe yarıyordu, oldukça başarılıydı. Mesafede görmeye başlamıştı, bunu daha önceleri yapamıyordu. Sonunda dışadönük biri olup çıkacağım, dedi. O iş gelecekte seni anlatacaklara kalmış, diye cevapladım."}
{"url": "https://futuristika.org/ece-ayhan-dizeleriyle-bir-zombi-filmi/", "text": "Amerikalı şair ve yönetmen Chris King ile şiir çetesi Poetry Scores'un, Ece Ayhan şiirlerinin çevirisi üzerinden yaptıkları müziklerle hazırladıkları zombi filmi, Futuristika! Ece Ayhan'ı anma etkinlikleri kapsamında ilk defa İstanbul'da! Ece Ayhan'dan ABD'ye bakışsız bir zombi kara'nın hikayesi, şairin şiirlerinin New York'ta halı satarak geçimini sağlayan Murat Nemet-Nejat tarafından seksenlerde İngilizce'ye çevrilmesiyle başlıyor. Kitap önce ilgi görmüyor ve ancak doksanların sonlarına doğru basılıyor. Amerikalı müzisyen Chris King, sokaklarda ses topladığı zamanlardan birinde Murat Nemet-Nejat ile tanışıyor ve ABD'nin önde gelen dergilerinden The Nation'da bu çeviriler hakkında bir yazı yayımlıyor. Chris King, ilerleyen dönemde kendi çevresini toplayıp, Blind Cat Black / Bakışsız Bir Kedi Kara için bir kayıt çalışması gerçekleştiriyor. Ekipte yer alanlar: İrlandalı flütçü Michael Cooney, Avustralyalı şair Les Murray, King'in kendi grubu Three Fried Men ve Pops Farrar, Fred Friction ve de Tom Hall gibi şair, müzisyen ve öykücüler. Albümün kapak çizimleri ise Julie Doucet tarafından yapılıyor. 2006 yılında yayınlanan albüm, ABD edebiyat camiasında ses getiriyor. İşte bu noktada Zafer Yalçınpınar'ın buluntusuyla ve Chris King'in CD'deki hemen hemen tüm şarkıları paylaşıma açıp kendisine göndermesiyle birlikte, Ece Ayhan okumalarına bizler de ulaşabiliyoruz. Chris King, şiir okumaları ve müziklerini yaparken, zamanla bu çalışmaların neden filmini yapmadıklarını sorgulamaya başlıyor ve yakın çevresinden avangart film yapımcısı Chizmo ve veteran film yapımcısı Aaron AuBuchon ile beraber maceraya başlıyor. Diğer katılımcıların da yardımıyla çekilen filmin editlenmesini ise Kevin Belford gerçekleştirmiş. Daha önce çeşitli mekanlarda gösterilen film, Futuristika! Enteresan Mevzular Dergisi tarafından, Zafer Yalçınpınar'ın katkılarıyla, 2010 sonbaharında St. Louis'de de ücretsiz olarak gösterime girmeden önce İstanbul'da, Ece Ayhan'ın ölümünün yıl dönümünde KargART'ta ilk defa Türk seyirci ile buluşturulacak. 58 dakikalık filmde yaklaşık 50 oyuncu yer alıyor. Zombi makyajlarını Leata Land gerçekleştirmiş ve kendisi aynı zamanda filmdeki zombilerin mekanı olarak kullanılan Zombie Green Room'un işletmecisi. Filmde yer alan tüm figüranlar; barmen, zombi kavgacılar, çeşitli besteciler ya da avangart müzisyenler tarafından canlandırılmış. Hem böylesi bir -belki de tarihteki ilk- sessiz zombi filmini çekmenin, hem de bu filmi, Türk şair Ece Ayhan'ın aşılamaz kitabı Bakışsız Bir Kedi Kara'nın İngilizce çevirisi için hazırlanan müziklerle birleştirmenin, çok değişik bir tecrübe olduğunu belirtir, 12 Temmuz gecesi KargART'ta gösterimi yapılacak bu filmi seyretme fırsatını kaçırmayın deriz! Ece Ayhan'ın şiir kitabının isminin ABD'de bir zombi filminde yer alması, onu okuma cesaretini gösterip, ruhlarının kara taraflarına göz atanların rahatlıkla anlayabileceği gibi, şaşırtıcı değil tam tersi; Ece Ayhan'ın ayağa kalkanlar söylemine uygun bir durumdur. Bizler, sizler, zombiler, az da olsa ayağa kalkanlar, Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor / Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır. diyen Ece Ayhan gibi, Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır. diye mırıldanarak, Ece Ayhan şiirinden feyz alan bu filmi görmeden Kadıköy'den geçmeyin!"}
{"url": "https://futuristika.org/ece-ayhan-olumun-arkasindan-konusmak/", "text": "Bilirsiniz ya da bilmezsiniz, öz çocuklarını boğduğu için herhalde, görkemli olduğu söylenen geçmiş, hele bir imparatorluksa, içinde taşıdığı hüsnü kuruntuyu, gerçekte sevmekten, güzel uzunken kırpılmış kısa kirpikli sanata büründürerek, bir tarikat anlaşmazlığından Nusaybin'e, bir tahttan indirilerek Selanik'e, bir eprimekten İskenderiye'ye sürgünlere gönderilmiş, kafası ipek kılıçla kesilmiş, tuğraları alçılarla örtülmüş, çocuk paşaların ilk kaymaktabağı Kanunu esasileri hamamname olarak kütüphanelere, Serez'den çinkolanmış sandukada taşınmış bir ermiş kemik olarak değil de, Yedikule zindanlarından getirtilmiş iskelet olarak hazirelere, pejmürde bir feylesofun Gelibolu'da Hamza koyunda ciğerlerine çektiği nefes olarak zaviyelere, kimi sayfaları şehzadelerce koparılıp atılmış surnameler olarak saraylara, yanına bir ibrik bir seccade bir Muhammediye almasına göz yumulan bir kalebent olarak hisarlara kapatılmış olsa bile, cumhuriyetlerin, kendisinden sonraki tarihsel ulamların, basamakların, süreçlerin peşini bırakmaz. Aylığını aldırmak için mührünü gönderir. Pişkindir. Ne hacıyatmazdır. Ben senin atalığın değil miyim? Aslını inkar eden haramzadedir! güftesini, artık kullanılmayan bir makamda, sahibinin sesi plaklara okur ve aynı marka fonograftan, borunun ağzına kulağını vererek dinler. Sebah'da resim çektirir. Nesnel bir olgudur bu. Çünkü, ölümünden sonra da toplumsal köklersiz, birçok insan yüzyılı yaşayabilen tek yaratış sanattır. Şimdi, bugünlerde de, cumhuriyete, kentimize bir köçek gönderilmiştir: Geleneksel sanatlar. Mollaların lakırdısıdır. Hal ve gidişine, her anlamdaki evde kalmışlıklarını yüzlerine vurduğu için, sıfır verdikleri çağdaş sanatlara, özellikle şiire karşı çıkışlarının, insanı bir ömür boyu güldürecek önerileridir, ki, ilk elde eytişimsel değişme aykırıdır, bu söz her dile çevrilebilir de onların diline çevrilemez, sonra da, zayıf akıl erdirmelerinin, orta irfanlarının tescilidir ve kalplerinin küt faşizm küt infiratçılık attığının. Dangalaklar kafalarının kayıtlarını yanık saraylara yaptırmaya alışmışlardır. Bildiğimiz kuraldır, sanatları imgelemsiz, açılımsız, köksüz kimesneler, kırkından sonra böyle bir kök aramaya kalkışırlar, meyan kökü, hazırlayın! ben de geliyorum! Bütün gençliklerini boşa akıtmışlardır, toprağa çünkü. Siyasal komşular, toplumsal arkadaşlar ve üretim ilişkileri değişmedi mi yoksa hiç? ipek böceği yetiştiricileri nerede? ya dut ağaçları? haziranda vuruluncaya tutuklanıncaya işkence edilinceye kadar, gece vardiyalarında çalışmıyorlar mıydı onlar? ha? yapay ipek fabrikalarında. Biz dragomanların cumhuriyetinden de öte, bir yetkinliğe doğru, temelin getireceği düzayak tertemiz çivit badanalı avadanlıklı bir cumhuriyete çalışırken, bu sefineye de ne oluyor? İç ve dış talanın tezgahlarında denize indirilmiş Yorikke! İki başlı bir dizgenin zurnası ananevi sanat! İmparatorluğun mehri müeccelini vermemiş miyiz yoksa? Nesnel olguya nesnel karşılık şudur: Her delikanlı cumhuriyet -bundan gönenmeliyizdir- yaşıtı kızlarla çağdaşı arkadaşlarıyla meşrebine göre düşüp kalkacaktır, gerekirse kılıç kında yakalanacaktır. Cumhuriyetin en korkunç günahları dahi imparatorluğu ilgilendirmez. Halkın, bütün imparatorluk boyunca, yüzyıllar dokuduğu özelliklerinden başlıcası, eksendeki birisi ya da, devletten hoşlanmaması, binlerce mezraaya kaçmasıdır; bu olgunun tersini siz kime yutturursunuz. Çok sonraları, Batılılaşalım gülelim eğlenelimcileri; sonucu kendileri hazırladıkları halde, şaşırtan şey, halkı devleti kendisine en az hissettirebilecek düşmanlarıyla bile işbirliğine iten neden bu değil midir? biraz bir yanıyla da, katlanarak. İnsanların hukukunda baba oğulu red edebiliyorsa, oğul da babayı red edecektir. Hem emlak sahibi aportlar, hem tımar sahibi kıtmirler, gidip uzak çevrelerini dolaşırlarsa, halkın, oğulların babalarını kendi elleriyle yıkayıp gömdüklerini göreceklerdir. Toplumun tutucu güdülerini beslemek üzre, zihinsel gevşeklikleri yüzünden, kendilerini ilerici uçlardanmış sayarak şıpşak ihanetin yeni nitelendirilmesi olan sınıf değiştirmek eğilimini, belki de eğsinimini, böğürlerinde taşıyarak, sahhaflarda, Eski harflerle kalb ağrısı var mı? diye aranan, bir ayakları çıkarlarının ve pis ölümlerinin çukurundaki ihtiyarlar gençlere böyle tafra satmak isterler. Sorun, eskidir kardeşler, yeni hiç değildir, Ömer Lütfü Barkan filan okunduktan sonra başlamamıştır. Asıl Tanzimat'ın ilanından bu yana, kalemefendileri arasında tartışılır olmuştur. Eshabı mesalih bitsin bekler, Reşit Paşa küçük müydü? büyük müydü? uzun açık görüşmeleri, Hacivat'la Karagöz'ün kavgası, iki beylerbeyinin ağız dalaşı, Rumeli ve Anadolu. Evet, ferman Gülhane kahvehanesinde Hacivatca okunurken, Karagöz aznif oynamayı kesmemiştir. Peki, öteki kıraathaneler açılırken, amuda kalkmayı genelgeçer değerleri ters çevirmek sayıp, karşısında görünme numaralarını sürdürenleri, bir zaman atlamasıyla, o günlere götürdüğümüzde hamamda külhanda çalışmışlıklarını gizleyen Alili Kemal olarak bulmaz mıyız sanıyorsunuz. Anadolu'da her yeni düşünce, geç, erken, vaktinin hoşgörüsüne göre konumu ne olursa olsun, ilk bir on yıl, çeyrek yüzyıl, her neyse işte o kadar, gavurluktur. Ama siz merak etmeyin hiç, bekleyin, sonra hemen ulusallaşır, yabanlığı yabancılığı unutulur, bir vasi ve rahim topraktır bu, gelenekler içinde asık suratlı kazıklı rüşvetli yerini alır, kosavalılığı, manastırlılığı unutulur gider, şecere hiç akla gelmeden kullanılır,. iskele, çeşme, sokak, okul vs. adı olur. İtler kente gidicek Farsca ürürmüş eskiden, şimdi hem İngilizce hem Osmanlıca ürüyor. Bu topraklarda, Çatalhöyük'den, başkent Sirkeci'ye kadar, iyi sanat, çağdaş sanatlar, biçimi değişir özü değişmez bir ilke gereğince, bütün geçmiş değerlere, değerse, gizli göndermelerini, onlardan açık alıntılarını zaten yapıyordur. Körler köyünde oturanlar, yanlış Batı kulüplerine karşı, Doğu tekkeleri kurmak, çileden geçmeden postnişin olmak kestirmelerini düşlemeleri nedeniyle, çağdaşlarını okuyamamışlardır ve bütün sol kolları kesiktir. Hoşgörüsüzlüğün takma adı olan hoşgörünün her çağdaki her toplumdaki dikenli sınırını, işte bu kimesneler çizerler, biz bu sınırın herhalükarda aşılması ve zorlanmasından yanayızdır, her iki kesim ve uç için. Evet, açıl Doğu açıl! Doğu açılsın, Doğu açılacak elbette. Ama yeni bir Akdenizli der ki, hem yeni ayana, hem yeni divanilere, Doğuya doğru fazla giden, coğrafya yüzünden, Batıya düşer. Tersi de geçerlidir bunun. İster Hacivat'ın, ister Karagöz'ün olsun, ölü bir altyapıya dayandığı için, birbirinin tersi olmaktan öte, bir anlamı, karşıtların çatışması olmayan bu düşünceler, topraklarda, halkın arasında, bir halife, bir oğul bırakmayacaktır, bırakmıyor. Halk kendi sürecini kendi yaratmak üzere ırmak ağızlarında toplanmaya başlamıştır, deltalarda yatıyor çoluk çocuk. Şairler de şiirlerin denizlere döküldükleri bu yerlerde, ayakta. Irmaklar tersine akıtıldığı sabah, ayaklar baş olacak, başlar ayak, hangi kaynaklara gidileceğini biliyor halk. Ancak rumun şuarası ölümün arkasından konuşur!"}
{"url": "https://futuristika.org/ece-ayhan-on-yil/", "text": "Ece'miz Ekim 1974'de beyninde tümör teşhisiyle İsviçre'de hastaneye yatırıldığında, ne yapsalar ne etseler bizi Üsküdar'dan koparıp atamazlar! yazmıştır Defter'lerine. 1976 Ağustos'una kadar tuttuğu bu Defterler'in bir kısmı 1981 yılında Tan Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Sonradan genişletilmiş baskıları da bulunabilir ancak biz, orijinal baskıdan aktarıyoruz. Ece Ayhan, ölümünün 10. yılında, iktidarını perçinleyen bir devlet başkanının alıntısı olsa da, şair kendisini korur, Götünden kurşuna dizilen şairler... diyen Ayhan'ın iktidara bakışı malum. Ece Ayhan buluntularını ve şairin hakkında detaylı iz sürmeyi, Evvel. org'dan takip edebilirsiniz. ... Yaşargil ayrıca baktı muayene etti, masasının üzerinden bir kurukafa aldı, Tümör burada, sağ kulağının arkasında bir yer, sağ kulağının duymasını kaldırmış, köreltmiştir, Selim bir ur, ufacık bir delik açacağım üzerinden, o ufak yerden girebilmek için de bir siniri koparacağım, sonra o tümörü fare gibi kemireceğim, temizledikten sonra o kopardığım siniri yeniden bağlıyorum bağlıyacağım, tutabilir de tutmaz da, bu yüzden sağ gözkapağın kapanmayacaktır. dedi. ... röntgen vs sonuçlarını almış bir Yaşargil geldi bana, Kulakçıların dediklerine göre ayrıca solda da bir tümör varmış... ne yapalım? Önce sağdaki tümörü alın diyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/ece-ayhan-siir-ve-sinema-canakkalede-bulustu/", "text": "Ece Ayhan Sivil Girişimi 'nin öncülüğünde, 1 Aralık Cumartesi günü, Çanakkale Yalı Hanı'nda düzenlenen 'Ece Ayhan: Şiir ve Sinema Buluşması'nda, çeşitli kentlerden gelen Ece Ayhan okurları Ragıp Duran'ın moderatörlüğünde iki oturum boyunca Ece Ayhan ile şiir ve sinema arasındaki ilişkiyi konuştu. Sivil girişimin hazırladığı kısa bir video gösterimiyle başlayan buluşmada Enis Rıza, Metin Üstündağ, Orhan Alkaya, Kubilay Ünsal, Ahmet Güngören ve Fırat Demir Ece Ayhan şiirinin sinema ile ilişkisi, Ece Ayhan'ın sinemaya dair düşünceleri, şiir ve sinema üzerine kapsamlı sunumlar yaptı. Buluşmanın sunuş konuşmasını yapan Semra Canbulat sivil, karaşın, mülksüz bir serbest şair olarak Ece Ayhan'ın sadece şiiriyle değil düşünce iklimimize katkılarıyla da farklı ve özel bir yere sahip olduğunu belirterek Türkiye'nin ve dünyanın dört bir yanındaki Ece Ayhan okurlarını Çanakkale'de bir araya getirmeyi, Ece Ayhan'ı konuşmayı bu uslu coğrafyada kötülük dayanışmasına karşı ayağa kalkmanın bir parçası olarak gördüklerini söyledi. 'Ece Ayhan Kültür Evi' ile Arşivi'ni kurmak ve her yıl 'Ece Ayhan Buluşmaları' düzenlemek amacıyla yürüttükleri çalışmaların sivil girişimdeki herkesin ortak çabası ve gönüllü emeği ile gerçekleştiğini, katkı sunan herkese teşekkür ettiklerini belirtti. Ragıp Duran'ın moderatörlüğünde gerçekleşen ilk oturumda sözlerine Ece Ayhan'a denk geldikleri ve onunla birlikte yol aldıkları dönemi tanımlayarak başlayan belgeselci/yazar Enis Rıza, o dönemlerde edebiyata, sanata ilgi duyan bir grup genç olarak Ece Ayhan'ın Kendiniz olun sözünü çok önemsediklerini, Yeni Dergi ve Yeni Sinema Dergisi'nin kendileri için özel bir yere sahip olduğunu, o dönemde 8mm'lik kamerayla filmler çekmeye başladıklarını, bu arada Ece Ayhan ile de sık sık karşılaştıklarını, 1967'de Yeni Dergi'de Ece Ayhan'ın Sinema ve Şiir yazısının yayınlandığını, bu yazıda Ayhan'ın şiir sanatı ile sinema sanatını yan yana ya da iç içe düşünülmelerinin yeni görüngüler getirdiğini, her ozanın göğüs çekmecesinde aranılsa bir taslak bulunabileceğini belirttiğini, bu yazıyı okuduktan sonra da şiire olan ilgililerinin arttığını söyledi. Enis Rıza Ece Ayhan'ın şiir-sinema algısına da değinerek Ece Ayhan'ın Lamorisse, Bunuel, Godard, Resnais, Antonioni, Truffaut, J. Vigo, Visconti, Pasolini gibi yönetmenleri ozan olarak gördüğünü, Ece Ayhan'ın sinema perspektifinden yola çıkarak yeni yaklaşımlar edindiklerini belirtti. 1967 yılında Genç Sinema'yı kurma sürecinde Ece Ayhan'ın fiilen kendileriyle birlikte olduğunu anlatan Enis Rıza, Hisar Film Festivali'ne gönderdiklerini kısa filmlerin çok tartışma yarattığını, zaman zaman sansüre uğradığını, bu süreçte hem ödüllü film festivallerini hem de Yeşilcam'ı reddederek Genç Sinema hareketini oluşturduklarını, bu hareketin ortak bildirisinin Ece Ayhan'ın katkısıyla yazıldığını belirtti. Ece Ayhan'ın şiirini sinematografikleştirme üzerinden bir sunum yapan Kubilay Ünsal, Ece Ayhan'ın sinemayla çok yakından ilgili olduğunu, oldukça uzun bir süre Sinematek derneğinde çalıştığını ifade etti. Ece Ayhan'ın sinema üzerine yazdıkları, filmler üzerine yaptığı yorumlar, yönetmenler üzerine düştüğü notlar incelendiğinde Ece Ayhan şiirinin tarihe ve güne bakarken bir sinegöz olduğunu söyleyen Ünsal, Ece Ayhan şiirinin bir kamera gibi akan görüntüleri yakaladığını ve parçalar halinde önümüze getirdiğini, bu film parçalarını alan her okuyucunun bundan sonra kurgusunu kendisinin yapmasına olanak verdiğini, böylelikle okuyucu da bir oyuna dahil ettiğini belirtti. Karikatürist ve yazar Metin Üstündağ tanıdığı Ece Ayhan'dan aldığı notlarla bir film çekerse nasıl bir film olacağı üzerine konuşacağını belirterek; filmin isminin Şinasi'ye bir gönderme olarak Şair Dellenmesi olacağını ifade etti. Ece Ayhan ile tanışmalarının Öküz dergisi çalışanları olarak bir söyleşi vesilesiyle olduğunu dile getiren Üstündağ, şairin nerdeyse eşyasız biri olduğunu, bütün eşyasının bir karton kutudaki birkaç parça giysi, birkaç defter kalem ve kitaplar olduğunu söyleyerek, oturma takımları, salon takımları olan bir memleket için bu durumun çok şaşırtıcı olduğunu belirtti. 1999'da Ece Ayhan'ın bacağındaki rahatsızlık nedeniyle hastaneye yatırılma sürecinden başlayarak Ece Ayhan ile ilgili anılarını, tanıklıklarını anlatan Metin Üstündağ konuşmasında Ece Ayhan'ın güçlü mizahına, derin ve etkileyici ifadelerine yer verdi. Ragıp Duran'ın moderatörlüğünde devam eden ikinci oturumda söz alan genç yazar ve şair Fırat Demir, Ece Ayhan şiirini okuduktan sonra onun izlerinin ve şiirinin kendisini sokağa yönelttiğini söyleyerek sözlerine Ece Ayhan için yazdığı bir şiirler devam etti. Kendisine göre Ece Ayhan'ın şiirinin arzunun ve cinselliğin şiiri olduğunu belirten Demir, bu şiirin nesnel bir karşılığı olması gerektiğini, bu nesnel karşılığın ise dille, tarihle, toplumla bölündüğünü söyledi. Ece Ayhan şiirinin sinemaya ile ilişkisinin olduğunu çünkü sinemada nesnel karşılıkların görünür olduğu bir alan açıldığını dile getirdi. J. Vigo, Pasolini, Godard, Nicholas Ray gibi yönetmenlerden verdiği örneklerle Ece Ayhan şiirinin sinemadaki tarihsel karşılığının izlerini süren Demir, New Qeer sinemanın da Ece Ayhan şiirine yakın durduğunu ifade etti. Mitik imge ve sinematografik imge arasındaki ilişkiden bahseden antropolog/yazar Ahmet Güngören ise bir düşüncenin şiirsel imge olarak dile getirilmesinin, okuyucuda bambaşka bir yerlere gidebileceğini, sinematografik imgenin görsel ve işitsel olarak kendini dayattığını fakat şair bunu hedeflemiş olsun yada olmasın sözcüklerle kurulmuş bir imgeden yola çıkarak okuyucuda farklı algıma biçimlerine göre farklı anlamlandırmaların mümkün olabileceğini belirtti. Ece Ayhan'ın Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler dizesinde Oidipus mitosuna dair bir gönderme sezdiğini belirten Güngören bizlerin hayattaki birçok çelişkiyle olduğu gibi baba-oğul çelişkisine de çözüm getirebilmek ve bununla yaşayabilmek için kendimize bireysel mitoslar ürettiğimizi söyledi. Toplumsal ve bireysel mitoslardan bahseden Ahmet Güngören ayrıca Ece Ayhan'ın Çok Eski Adıyladır şiiriyle modern bir mitologya yarattığını ifade etti. Konuşmacılardan şair/yazar/yönetmen/oyuncu Orhan Alkaya ise bir 20. yüzyıl modernistinin içinde yaşadığı tarihsel dönemi analiz ederek başladığı konuşmasında, o dönem yaratıcı insanın önünde yeni bir eşik olduğunu, bu eşiği aşmanın eski bir dille mümkün olamayacağını belirterek Ece Ayhan'ın Ankara'da Mülkiye'de okurken böylesi bir iklimde ve farkındalıkla şiire yöneldiğine değindi. Ece Ayhan'ın sık sık kullandığı dizonans, nesnel karşılık, çift anlamlılık kavramları üzerinde de duran Alkaya, hayatta hiçbir hikayenin özetlendiği gibi dümdüz yaşanmadığını, çarpışmalar/çatışmalar olduğunu, milyonlarca anı birden yaşarken bunlardan sadece bir ikisini seçerek cümlelerimizi kurduğumuzu, oynadığımız sosyal rollerin bize söylettiklerini söylediğimizi ve sahiciliği sağlamak için yeni bir sentaks gerektiğini ifade etti. Sahiciliği aramak noktasında çok çok ileriye giderek, arayışlarını çok uç bir noktaya koyan Ece Ayhan'ın şiirinin çatışmalara, ayrıntılara bakan bir şiir olduğunu belirtti. Ece Ayhan'ın sinema ile kurduğu ilişkinin bir film izleme aşkı değil; hayatı anlamak için doğru yerden cümleleri kurma, doğru sorular sorma, doğru ilişkilendirmeler yapma çabası olduğunu belirten Alkaya, Ece Ayhan'ı asıl özel kılan şeyin ise benzersiz bir düşünme dili öneriyor olması ve bize hala yeni okuma katmanları önerebilmesi olduğunu söyledi. Orhan Alkaya konuşmasının sonunda Ece Ayhan'ın Yalınayak Şiirdir adlı şiirini okudu. Kalabalık bir dinleyici kitlesinin izlediği oturumların görsel ve işitsel olarak kayda alındığı ve bir süre sonra kitap olarak yayınlanacağı duyuruldu. Etkinliğinin sonunda konuklara Ece Ayhan Sivil Girişimi üyelerinden Seramik Sanatçısı Cenk Çankaya'nın Çanakkaleli Melahat'ten yola çıkarak Ece Ayhan Şiir ve Sinema Buluşması için tasarladığı heykelcikler hediye edildi. İstanbul'dan gelen katılımcılar pazar günü de Ece Ayhan'ın Çanakkale'nin Eceabat ilçesi Yalova Köyü'ndeki mezarını ziyaret ettiler."}
{"url": "https://futuristika.org/ece-ayhan-siir-ve-sinema-canakkalede-bulusuyor/", "text": "Issız bir uçta iktidarın karşısında ve dışında, sıkı, sivil, karaşın ve hakiki bir mülksüz olan; dili, şiiri, tarihi, müziği, sinemayı, etiği, felsefeyi, estetiği kurcalamak adına gerekirse bir yengeç gibi yan yana yürüyebilen bir etikçi, bir serbest şair, bir marjinal uç beyi olarak Ece Ayhan, aramızdan ayrılışının onuncu yılında da sadece şiiriyle değil düşünce iklimimize katkıları ve bıraktığı izlerle de farklı ve özel bir yere sahip. Ece Ayhan Sivil Girişimi bu izlerin peşini bu yıl sinema temasıyla sürüyor. Ece Ayhan'ın sinema üzerine derinlikli düşünen, eleştirel bir farkındalıkla yazan, sinema ve şiir arasında ilgiyi/ilişkiyi yoklayan, şiir-sinemanın özelliklerine, sıkı yönetmenlerin ozanlığına sık sık vurgu yapan bir serbest şair olmasından yola çıkılıyor. Ece Ayhan Sivil Girişimi hem Ece Ayhan'ın sinemayla ilgili geçmişine/düşündüklerine/yazdıklarına daha yakından bakabilmek, hem de Ece Ayhan okurlarıyla şiir/edebiyat ve sinema arasındaki ilişkiyi, hal ve gidişi tartışabilmek için tüm Ece Ayhan okurlarını 1 Aralık 2012 Cumartesi günü Çanakkale'ye davet ediyor. Enis Rıza, Orhan Alkaya, Metin Üstündağ, Kubilay Ünsal, Ahmet Güngören ve Fırat Demir'in katılacağı bir günlük buluşma hakkında ayrıntılı bilgi www. eceayhan. com sitesinde. Ece Ayhan Şiir ve Sinema Buluşması, Çanakkale Belediyesi, Yalı Hanı, Çanakkale İçinde, Düş Yola ve Hat Tattoo'nun katkılarıyla gerçekleşiyor. sinema çalışıyorum./ne yapayım sinema peşimi bırakmıyor. e/a. 14.15-14.30 Çanakkale Boğazı, tümüyle limanlık ya da çay-kahve arası,"}
{"url": "https://futuristika.org/ece-ayhan-yeni-sesler-catlak/", "text": "Ece Ayhan Çağlar, 1990'ların sonunda 2000'li yılların başında Öküz Dergisi'nde önemli yazılar yazdı. Bu yazılar daha sonra Öküz'lemeler ismiyle yayımlandı. . Tabii toplumda patlamalar var, ama Hekimpaşa çöplüğü gibi yoksullar arasında. Benim aklıma De Sica'nın Milano Mucizesi filmi gelmektedir. Hızla yapılmakta olan gecekondular arasında çiroz gibi uzun boylu, zayıf bir adam balonlar satmaktadır. Birdenbire havalanır. Tutarlar ve bir yandan da adamın ağzına ekmek tıkarlar. Tıpkı Türkiye'de olduğu gibi. Açlıktan! Açlıktan! Geçen yıl Hakkari'de çocuklar sabah kahvaltılarını çöplükte yapıyorlardı. Hançereleri EHMEK'e yatıyordu ancak. Nedende bizim okumuşlarımız bu çığlığa da tınmadılar. Böylesi bir aldırmazlık hiç görmedim bu topraklarda. İlkçağ tarihi ve Ön Asya arkeolojisi hocası Doktor Eyüp Ay'a göre geçmiş dinlerin devamı İslam, bunu bir filtreden geçirerek yapıyor. Kurbanla, insan kendini tazeliyor. kan akıtmak, eski kültürlerde de önemli bir gelenek. Kan ile ruh arasında birebir ilişki kurulmuş. Kurban, bugünkü insanın atası homosapiens'in ortaya çıkışından Sümer Uygarlığı'na kadar isnanın tanrı ile tek ilişki kurma biçimidir. İnsanlar değişik sebeplerle kurban sunarlar. Ya işlenen bir suçtan bağışlanmak için kefaret kurbanı, ya da dilek kurbanıdır. Tanrı'nın iradesinin istenen şeye kanalize edilmesi amaçlanır, ayrıca tartışma konusu bir olayda da Tanrı'nın hakimliğine kurban üzerinden gidilir. Tanrı'nın kurbanı kabul ya da red ederek iradesini ishar eder. Biz de bu olaya ANIMAMUNDI deriz. Tanrının tecelli ettiği yer anlamında. Mitolojik bir tasavvur. İslam literatüründe, Tanrı'nın tecelligahı insanın kalbidir. Evet Kitab-ı Mukeddes der ki, Habil hayvancılıkla uğraşıyor, semiz bir koç takdim etti. Kabil ise çiftçilikle uğraşıyor, kötü ürünlerinden bir demet buğday başağı sundu. Tanrı Habil'in kurbanını kabul etmedi. Bu konuda Kuran da paralel görüş belirtiyor. Arkeolojik anlamda kurban ya hayvan gibi kanlı bir takdimidir, ya da kansız olarak sıvı veya tahıldır. Kurban edilen şeyin ilk ürün olması gerekir. Temiz ve kusursuz da. İnsan kurban etne geleneği ise milattan önce iki binli yılların başlarında Kenan diyarında görülmüştür. Bayram anlamındaki ilk kez İslam'da ortaya çıkmıyor. Iyd Akatça bir kelime. Babil'de de iyd'ler, festivaller vardır, eskiden işgal edilen yerin Tanrısı da alınıp götürülürdü. Ayrıca Tevrat'ta da kabul ediliyor ki Hazreti İbrahim'in ilk oğlu İsmail'dir. Ama Tanrı ikinci çocuk İshak'ı kabul ediyor. Böylesi olması doğal, çünkü yahudi geleneği anaerkildir. Hazreti İbrahim soyunu Sara ile sürdürür. Arap geleneği ise ataerkildir, soyu Hacer'in oğlu Hazreti İsmail'le sürdürür. Dolayısıyla Hristiyanlar kurban kesmezler. Çünkü Hazreti İsa bütün insanlar adına bunu yaptı. Böylece kurban kesmeyi ve kan akıtmayı yasaklamış oldu. Osmanlı'nın hilafeti alınca, peygamberlere ait eşyanın Bağdat'tan alınıp İstanbul'a getirilişi de aynı sembolik anlamı taşır. Tanrı'nın huzuruna bayram gününde tanışma anlamına gelen ARAFAT dağından inip kurban kesildiğinde varılmış olur. Dolayısıyla sizin dünyevi bütün rütbelerinizi tek tek söküyor. Dokunulmazlık anlamına gelen ihramı giydiriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/ece-ayhandan-abdye-bakissiz-bir-zombi-kara/", "text": "Başını Chris King'in çektiği Poetry Scores isimli şiir çetesi, Ece Ayhan'ın 1965 yılında yayımlanmış olan Bakışsız Bir Kedi Kara adlı kitabındaki şiirlerin İngilizce çevirilerini bestelemiş ve çeşitli şiir okumalarıyla da birleştirerek albümleştirmişti. Blind Cat Black ismiyle ABD sokaklarında dolaşan albüm, tarafımızdan da heyecanla karşılandı. Türkiye'de pek ses getirmedi tabi. Ne de olsa takip edilecek daha önemli edebiyat kişileri, izlenecek polemikler vardı. Chris King'in kotardığı Ece Ayhan şiir okumalarının hikayesi ise, Bakışsız Bir Kedi Kara'nın, New York'da halı satarak geçimini sağlayan Türkiye asıllı bir Musevi olan Murat Nemet-Nejat tarafından seksenlerde İngilizce'ye çevrilmesiyle başlıyor. Kitap önce ilgi görmüyor ve ancak doksanların sonlarına doğru basılıyor. Chris King, sokaklarda ses toplarken bu çevirmenle tanışıyor ve çeviri hakkında, ABD'nin önde gelen dergilerinden The Nation'da yazı yayımlıyor. Chris King, ilerleyen dönemde kendi çevresini toplayıp, Blind Cat Black/Bakışsız Bir Kedi Kara için kayıt çalışması gerçekleştiriyor. Ekipte yer alanlar ise: İrlandalı flütçü Michael Cooney, Avustralyalı şair Les Murray, King'in kendi grubu Three Fried Men ve Pops Farrar, Fred Friction ya da Tom Hall gibi şair, müzisyen ve öykücüler. Albümün kapak çizimleri ise Julie Doucet tarafından yapılmış. 2006 yılında yayınlanan albüm ABD edebiyat camiasında ses getiriyor. İşte bu noktada Yalçınpınar'ın buluntusuyla ve Chris King'in CD'deki hemen hemen tüm şarkıları paylaşıma açıp Yalçınpınar'a göndermesiyle birlikte, Ece Ayhan okumalarına ulaşıyoruz. Konunun zombilere dönmesi ise, Futuristika!'nın da dikkatini çekiyor, oraya gelmeden, Ece Ayhan okumalarını/bestelerini dinleyelim. Bakışsız kedi karaların, faytonlu zambakların ve dökülen kovaların esrikliğinde, Çanakkaleli Melahat'ın ruhunun ABD sokaklarında gezinmesini hissedelim. Chris King, şiir okumaları ve müziklerini yaparken, zamanla bu çalışmaların neden filmini yapmadıklarını sorgulamaya başladıklarını belirtiyor. Biz dediği ise, yakın çevresinden olan, avangard film yapımcısı Chizmo ve veteran film yapımcısı Aaron AuBuchon oluyor. Bu kişilerin yardımıyla çekilen filmin editlenmesini ise Kevin Belford gerçekleştirmiş. Filmin adı Blind cat black/Bakışsız bir kedi kara ve film bir Amatör sürrealist zombi filmi. Daha önce çeşitli mekanlarda gösterilen film, 2010 sonbaharında St Louis'de de ücretsiz olarak gösterime girecek. 58 dakikalık filmde yaklaşık 50 oyuncu yer alıyor. Zombi makyajlarını Leata Land gerçekleştirmiş ve filmdeki zombi mekanı Zombie Green Room'un işletmecisi. Barmeni ya da zombi kavgacılarını çeşitli besteciler ya da avangard müzisyenler oynamış. Chris King, filmlere, özellikle de sessiz filmlere her zaman ilgi duyduğunu söylüyor. Hem böylesi bir, belki de tarihteki ilk, sessiz zombi filmini çekmenin, hem de bu filmi, Türk şair Ece Ayhan'ın aşılamaz kitabı Bakışsız Bir Kedi Kara'nın İngilizce çevirisi için hazırlanan müzikleriyle birleştirmenin, çok değişik bir tecrübe olduğunu söylüyor ki kendisine sonuna dek katılıyoruz. Ece Ayhan'ın şiir kitabının isminin ABD'de bir zombi filminde yer alması, onu okuma cesaretini gösterip, ruhlarının kara taraflarına göz atanların rahatlıkla anlayabileceği gibi, şaşırtıcı değil tam tersi; Ece Ayhan'ın ayağa kalkanlar söylemine uygun bir durumdur. Bizler, zombiler, az da olsa ayağa kalkanlar, Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor/ Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır diyen Ece Ayhan gibi, Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır diye mırıldanarak, Ece Ayhan şiirinden feyz alan bu filmi bekliyoruz, Bakışsız Bir Kedi Kara, bir amatör sürrealist zombi sessiz filmi."}
{"url": "https://futuristika.org/ece-ayhanin-kara-tarihi-canakkalede-tartisildi/", "text": "Çanakkale Ece Ayhan Sivil Girişimi'nin öncülüğünde, 28 Mayıs Cumartesi günü, Çanakkale Yalı Hanı'nda yapılan 'Ece Ayhan: Şiir ve Tarih' Buluşmasında, Istanbul, Ankara, İzmir ve çeşitli kentlerden gelen Ece Ayhan okurları, iki oturum boyunca şairin tarih görüşü, algısı, sentezi konularında kapsamlı sunumların ardından zengin ve renkli bir tartışma sürdürdü. Ece Ayhan konusunda kitap ve yazılarıyla öne çıkmış, Ahmet Soysal, Eren Barış, Süreyyya Evren, Akif Kurtuluş, Neşe Yaşın ve Orhan Kahyaoğlu, şairin 'Tarihi Okuma', 'Siyasal ve Toplumsal Tarihten Şiir Devşirme', 'Tarihin Anarşist Okuması', 'Kara Tarih Yazımı', 'Şiirde Toplumsal Bellek' ve 'Kanto ve Halk Kültürü' konularındaki yaklaşımlarını dizelerinden örneklerle değerlendirdi. Tartışmalara katılan kalabalık bir dinleyici kitlesinin izlediği oturumlarda, Ece Ayhan'ın şiiri, kişiliği, özel ve mesleki hayatı, acı ve sevinçleri, şairlerle ilişki ve çelişkileri tarih perspektifi altında işlendi. Ragıp Duran'ın moderatörlüğünde yapılan iki oturumun sonucunda, 2011 Ece Ayhan Şiir ve Tarih buluşmasının, 'Şimdiye kadar Ece Ayhan'ın işlediği bir alan konusunda yapılan en derin, en kapsamlı, en ufuk açıçı düşünce ve tartışma buluşması' olduğu konusunda görüş birliğine varıldı. Başta Çanakkale Belediyesi olmak üzere birçok yapının da desteklediği Buluşmanın tümü görsel ve işitsel olarak kayda alındı. EASG, Buluşma sunumlarının bir süre sonra kitap olarak yayınlanacağını duyurdu. Buluşmanın sona ermesinin ardından, konuşmacılar ve kent dışından gelen dinleyiciler, Mimar İsmail Erten'in rehberliğinde Çanakkale kent gezisine katıldılar. Katılımcılar Pazar günü de Ece Ayhan'ın Çanakkale'nin Eceabat ilçesi Yalova Köyü'ndeki mezarını ziyaret ettiler. EASG, ölümünün 10. Yılında yine Çanakkale'de düzenlenecek 2012 Buluşması'nda, 'Ece Ayhan ve Sinema' temasının ele alınacağını açıkladı."}
{"url": "https://futuristika.org/ece-gamze-atici-adem-aynasi/", "text": "Arabalar tekerleğe ne kadar şükran duyuyorlarsa, sanatın şahsı da ayna metaforuna o kadar şükran duymalıdır. Üstteki cümleyi -sadece nesnelerini değiştirerek- hatırı sayılır bir edebiyat bilgininden apardık. Adamın adı, James Wood. Ve kendisinin konumuzla hiçbir ilgisi yok. Çünkü muhtemelen, Ece Gamze Atıcı'nın Adem Aynası'nı okumamıştır. Yazarın ikinci kitabı olan Adem Aynası, son edebi çağın henüz tam da oturmamış şık modası, 'hayatı kurmacanın mahiyetini kurcalayarak irdele'yen ender Türk romanlarından biri. Kitabın en etkili numarası ise, az biraz felsefe aşeren herkesin heybesinde yer tutan ayna metaforunun kullanımı. Doğrudan bahis veya ara anlatılarla çeşitlemek yerine hemen her şeyi kitabın isminde toplamak... Başka bir deyişle, bunu düşünmeye üşenmeyecek kadar soylu ve dikkatli okurlar edinmeyi ummak. Bu açıdan bakıldığında kitabın okura direkt olarak söylediği tek şey, 'Merhaba, ben bir romanım' cümlesidir ki 'Merhaba' dahil ne eksik, ne fazladır. Hikayenin başkarakterimsi kişisi Baki, 'hangi roman karakterinin yerinde olmak isterdiniz' sorusuna muhatap olan bir okurun seçenek listesine bile almayacağı, yapayımsı bir kadere sıkışmış, zavallı bir kurbanımsıdır. İstikbalini yazarıyla hesaplaşarak şekillendirebileceğine inanır ve bir yolunu bulup kendi dünyasıyla yazarının alemi arasında geçişler yapmaya başlar. Ve artık İstanbul kazan, Baki kepçe kulaklıdır. - Kurmaca gerçeğinin, ancak gerçeğin kurmacasını yazabilenlerden öğrenilebilmesi... - Dengi mahiyetteki eserlerin alt metinlerinde sorulup duran 'acaba biz de mi kurmaca karakterler gibi yazılıyoruz' sorusunu saygıyla geride bırakıp 'neden yazılıyoruz' sorusuna gelinmesini sağlayabilmesi... - Ve bize bu yazıyı yazmaya karar verdiren olayın, başka hal ve formlarda, başka okurların da başlarına gelme ihtimalinin olması..."}
{"url": "https://futuristika.org/ece-gamze-atici/", "text": "Hayır. İlk kez başıma geliyor bu. Masa başındaysam kolay. Öncesinde epey çalışıyorum ben. Elimdeki hikayeye hizmet edeceğini düşündüğüm okumalar ve araştırmalar yapıyorum. İşin bu kısmı daha çok zamanımı alıyor. Başa dönecek olursak, yazmak zor değil benim için. Olsaydı yazmazdım muhtemelen. Zorla yapılacak bir iş değil bu, malum. Zorlanarak yazılmış metinler, zorlanarak okunan metinler oluyorlar bana göre. O zaman sanırım beni de zorlanarak okuyacaksınız. Bahsedemeyiz. Bahsedersek haksızlık olur. Zira işin başında bilinç yok. Baki karşıma çıktıktan bir süre sonra alegorik yaklaştım ben ona. Diğer bir deyişle, kitabın başı sonu ve haliyle Baki'nin meramı bir seferde karşıma çıktı. Bunlar da meselenin büyük kısmını söylüyor zaten. Tabii bu arada Baki'nin kendisi alegori. Ama ben 'haydi alegorik bir takım hareketlere gireyim' şeklinde gelişmiyor olaylar. Daha safça bir durum var galiba orada. Bir rüya görüp onu anlamaya, yorumlamaya çalışmak gibi. Ben o endişeleri çok komik buluyorum. Kibirden kaynaklanan endişeler bana göre onlar. Ben yazarken ne anlattığımı biliyorsam, onu anlayacak birileri de çıkacaktır. Aksini düşünmek çok acıklı bence. O zaman başka kaygılarınız var demektir. Önceliğiniz meramınızı anlatmak olmayabilir. Rica ederim. Dünya çoğu zaman sıkıcı bir yer. X-Men'in Magneto'su. Çok net. Adam haklı beyler demek istiyorum hatta. Onun karşısında Profesörü biraz kibirli ve naif buluyorum. Bir de fazla devletçi zaten. Çizgi roman uyarlaması olarak da en sevdiğimdir X-Men. Ben iyi bir edebiyat eserinin bayağı fiyakalı olduğunu düşünüyorum. İsterseniz filmini, dizisini de çekersiniz, oyuna çevirirsiniz, müzikalini yaparsınız, kazağını örersiniz ki öyle de yapılıyor zaten. Sırf Sherlock Holmes yeter tek başına bunun ispatı olmaya. Günümüz edebiyatını da değerlendirmek için aceleci davranıyoruz sanki biraz. Kültür endüstrisinin üretimiyle sanatı ayıracak şey 'zaman' bana kalırsa. İnsan temel ihtiyaçlarından kaçamaz. Bu döngünün bir yerinde insanın, iyi, basit ve güzel olana adamakıllı sahip çıkacağına inanıyorum ben. Ayrıca hayal kurmanın da temel bir ihityaç olduğunu düşünüyorum. Edebiyat size hayal kurdurur. Okur aktif durumdadır yani... İzleyici değildir. Hikayeye iştirak eder. Bunu edebiyatı övmek ya da sinemayı yermek için söylemiyorum. Nice kitaptan şahane film sayabilirim... Sadece demek istediğim, hayatta kalmak için hayal kurmak zorundayız. Başka çaremiz yok gibi. Pek güneşli günlere uyandığımız bir ülkede ve hatta dünyada yaşamıyoruz. Hayal kurmazsak yok oluruz. Hayal kurdukça umut eder insan. Gerçeğin, maruz kaldığı değil ürettiği bir şey olduğuna ikna olur. Ancak o zaman değişir ve değiştirir. Üstelik insanın hayal gücünün, aklından üstün olduğuna da şüphem yok. Sadece müphemliğin hakim olduğu zamanlarda yaşıyoruz. Değişecektir. Dediğim gibi; insan değişir ve değiştirir. Adem Aynası sanıyorum film olacak. Zamanı için bir şey diyemem tabii. Onunla ilgili görüşmeler devam ediyor. Baki'yi kimin oynayacağı uzun zamandır belli. Yoğun bir şekilde Baki'yi düşünmeye başladığımda gördüm Baki'yi canladıracak oyuncuyu. Henüz yazmaya başlamamıştım yani. Daha doğrusu birkaç sayfadan ibaretti Baki. Aklımda filmle ilgili hiçbir düşünce yoktu o zaman. Zaten kitap da yoktu ortada, dediğim gibi... Sadece Baki ve fikri vardı. Masaya oturmadan önce geçen o dört senenin ortalarında bir yerde... Baki'yi yazmadan önce dört sene kadar çalıştım da üzerinde... Neyse, hayal ettiğim karakteri bütün hissiyatıyla birlikte karşımda görünce... Epey enteresandı. Kendisinin, yani sözkonusu oyuncu arkadaşımın da durumdan haberi var. Kısacası, işin orasında bir karışıklık olacağını sanmıyorum. Mümkün tabii. İlk romanım Nar'da Zeki Müren şarkıları vardı iki anlatıcının hikayelerini birbirine bağlayan... Bir nebze müzikal bir romandı sanki o. Bana göre her romanın da bir müziği vardır fonda çalan. Tabii yazarınki ve okurlarınki farklı olabilir, arada yazar da müdahele edebilir. Bana göre Nar'da Zeki Müren ve flamenko hakimdi. Adem Aynası'nda da Baki'nin kendini bulduğu bir şarkı var. Hatta 'bir gün filmim çekilirse bunu kullanın lütfen' diyor; Massive Attack'tan Heat Miser. O şarkıda nefes efekti olduğu için pek yerinde gelmişti bana, Baki'nin hikayesi adına... Sonra aklıma High Fidelity geldi. Müzikal bir roman o da epey. Tabii benim fantezime göre, teknolojinin de mevcut haliyle bunu daha şık şekillerde kullanabiliriz pekala. Var tabii. Dönem dönem değişir ama bu ara Massive Attack, Mezzanine'dan gidiyorum. Evladiyelik albüm. En sevdiğim Massive Attack albümü. Aramıza yıllar girmişti ama Pixies de dinliyorum bu sıra; SurferRosa / Come on Pilgrim. New Model Army de aynı şekilde... Rock ve birçok alt türünü severim. Klasik müzik de... Özellikle Paganini. Baki'de vardı zaten. Geçenlerde Orhan Gencebay dinledim bir hafta boyunca, üzerine Morrissey / TheSmiths, çok iyi geldi. Bir ara fazlaca melankoliye maruz kaldım, Tindersticks dinledim mesela. Peşinden Rammstein ile dengeledim bünyeyi. Müzik olmasaydı kimse 20'sinden fazla yaşamazdı bence. Evet. Doğada ham olarak var zaten. Buna evet ya da hayır demek için kitabı baştan okumam gerekir. Kitap yayımlandıktan sonra tekrar okumuyorum ben. Zira yayımlanmadan önce defalarca okuduğum için, hatıralarımda güzel kalsın istiyorum. Nefret etmeye başlayabilirsiniz aksi halde. Yeni baskıda ya da özel bir durumda yapılabilir belki. Eğer o zaman da öyle bir şeye rastlarsam hiç acımam, silerim. Ama riskli bir durum bu. Çünkü yeniden yazmaya da başlayabilir insan. E o zaman nereye gidilir bilemem. Bana göre sanat bir tür sivil itaatsizlik zaten. Plastik, evet. Firuz da İstanbul ihtiva ediyor ama bütünüyle orada geçer mi, henüz belli değil."}
{"url": "https://futuristika.org/ece-helen-tezcan-bagimsizliga-baglilik-judith-ve-christopher/", "text": "J udith, ''Benimki reform, sen kendi devrimini yap!'' sloganıyla çıktığım bir yolu temsil ediyor. Evrimin yalnızca kendimize ait olduğunu düşünürsek, -ki şu ana kadar kanaatim bu yönde- iyileştirmeye atıfta bulunmam, tek eylemim olabilir. Kim olursanız olun, eğer o ruh sizi de harekete geçirirse, birkaç defne yaprağını tutuşturup bu zayıf ateşe mukayyet olmayı düşünmeksizin, siz de bir roman yazmaya başlayacaksınız. Sürrealizm, bunu yapmanıza olanak verecektir: Tek yapmanız gereken ''adil'' işaretini taşıyan ibreyi ''eylem''e ayarlamaktır, gerisi kendiliğinden gelecektir. der, Manifestes Du Surrealisme. Benim de bu eylemimin kahramanı, Judith. Bağlı olmak, senin seçimindir. Bağımlı olmak ise, tek seçeneğindir. ''Suçla, şikayet et ve rahatla!'' Emin ol, vicdanına karşılık gelen yaylar, okların sivriliğini sana hissettirmeyecekler. Çünkü Judith seni kullanıp attı. Alacaklarını aldı ve acımasızca bir kenara fırlattı. Demek ki, seninleyken olan tüm sevgi gösterileri yalandı. Düşünsene, ortada hiçbir sorun yokken; kavga bile etmeden, sessizce uçup gitti. Ona ne yapmıştın ki? Aldatmadın, yalan söylemedin, incitmedin. Sadece sevdin! Her zaman yanında oldun. O halde sorun neydi? Ona neden yetemedin? Sen herşeyinle onun iken... Ama o doyumsuz biriydi! Sana sadık kalamadı; ''biz'' olamadı; seninle oynadı. Salvador Dali, Sürrealizm yıkıcıdır, ama sadece hayal gücümüzü sınırlayan prangalar olarak gördüğü şeyleri yıkar. derken; senin sonsuza kadar birlikte yürüyebileceğin bu kadın, her yol ayrımından sonra kendi ütopyasına sapan ve sapacak olan kadındır, demek ister. Aynı nedenle, ''Into The Wild'' filminden tanıdığımız Christopher Johnson McCandless da, Alaska'ya ulaşmak için; birçok yerde, bir çok bireyin yaşam hikayelerine dahil olmuş, ama arkasına bakmadan özgürlük yolunda ilerlemesini bilmişti. Hayata karşı dimdik durabilmek için, önce ayağa kalkıp ayağının tekinin karıncalaştığını farketmen gerekiyor. Hatta bu da yetmez bazen. Tuhaftır ki, üşüdüğün için kıpırmadan duran sen, hareket ettiğinde ısınacağını bilen yine sensindir. Ama bir balonu andıran derinin altındaki kocaman boşluk; her an iğneyle patlatılma riskine karşı, sürekli etrafını saracak koruyucu bir kalkan arayışında olur. Tabii kaybetme ihtimali, kaygılarından kurtulmanı sağlamaz. İşkenceyi uzatır ve sen bundan zevk alırsın. Zaten istediğin bu değil mi? Heyecan. Bu vesileyle, öncü Judith'e değinmek isterim. Evvel zaman önce, Tanrılar Okulu adlı kitabı okurken karşıma çıkan; yazarın, hayatından bahsederken kısa ve öz niteliğinde kaleme aldığı ve böylece, karısını aldattığı komşusu olarak tanıştığımız bir kadındır. Yazara göre, hiçbir şey onu şaşırtmazdı. Tek başına yaşayan, içine kapanık ve kitapları ile müziği dışında; her şeye karşı ilgisiz, soğukkanlı ve kayıtsız görünen hoş biriydi. Artık, ele avuca sığmayan soyutluğuna rağmen, varlığını kabul edebilirsiniz sanırım. Öncelikle, ondan biraz dostluğunu, acımasını ve bedenini istemiş; dilenmekte olduklarını aldığında ise, ona tam anlamıyla sahip olamamanın kattığı güvensizlik ile ''bencil'' kanısına varıp ve bu yargıyla da etiketleyip, tavan arasına kaldırmıştı. Peki, bencillik hangisiydi? Bir kuşun, avuçlarının içinde kalmasını istemek mi? Yoksa, kuşun özgürce uçmak istemesi mi? Bana kalırsa, her ikisi de. Fakat mesele bu değil. Mesele, meselenin bu olduğunun sanılması. Halbuki, bencilliğin mühim olan tarafı, hangi fiilin egemenliğinde nüksetmiş olmasıdır: Bağlı olmak mı? Bağımlı olmak mı? Bağlı olmak, senin seçimindir. Bağımlı olmak ise, tek seçeneğindir. Kuş, özgürlüğüne bağlıydı. Sana ait olmasını istesen bile, sımsıkı tutman bunu sağlamayacaktı. Sadece, umut etmeye devam ediyor olacaktın ve tek seçeneğinin bu olduğunu, beklenti içerisindeyken tanıştığın çaresizlik söyleyecekti. Judith uçacaktı ve sen isyan edecektin. Velhasıl, elinden gelen birşey olmadığını anladığında, bencilliğinin türünden arda kalan eylem budur. Serzeniştir. Bağımlılığın eş anlamlısıdır. Sustum. Susulmayacak ne varsa sustum. Gerektiğinden daha fazlasını sustum. Hiç olmadığı kadar, olabildiğinden ötesini sustum. Bazen, tek parça bir giysi kadar basite indirgersin hayatını. Tek seferde elbiseni üzerinden çıkarıp, fırlatıp atmak istersin! Bazen de, ne bulursan geçirirsin üzerine kat kat. Hatların yok olana, içinde kaybolana kadar. Meğer lakayıtlığın adını patolojik narsisizm koymuşlar... Yazar gibi, Judith'leri tavan arasına kaldırmışlar. Bireyin kendisine değer vermesi için, kendisi dışında birine gereksinim duyması gerekmediğine inanıyorum; lakin, kendine güvenden yoksun bireylerin, dışarıdan gereksinim duydukları değer yüzünden, büyüklenmeci tavır sergilemelerini de savunmuyorum. Sustum. Susulmayacak ne varsa sustum. Gerektiğinden daha fazlasını sustum. Hiç olmadığı kadar, olabildiğinden ötesini sustum. Duvarları yıkarcasına, sınırları zorlarcasına ağzımı bile açmadım. Dudaklarımı kıpırdatmadan gidebildiğim kadar yol almıştım. Mesela, üzerine basıldığı için motiflerini yitirmiş bir yaprak; can veren damarları olmadan boynu bükük kalmıştı. Tıpkı ufak bir buz parçasının hünkarca ateşe yaklaşması gibiydi; eriyeceğini bile bile ya da bir kemanın tellerinin birer birer kopuşu; mi, la, re, sol. Ellerinde ise, yetim kalan yayı. İnsanın hiyerarşiye muhtaç oluşunu; müptela haline gelmiş ruhunun tasmayla dolaştığını görüyordum. Sonra, benliğinden kalan kırıntılarla beslenmeye çalışan ve tamamen kavuşabilmek için geçmişte yediklerini kusmaya çalışan insanları da gördüm. Onlar sessizliğe kulak verdiler. Ben de anladıkları dilden anlamadıklarını anlatmayı bir borç bildim. Bir gün, Chris'in yolu yaşlı bir adamla kesişir. Pek tabii, veda vakti de gelir. Aralarında geçen son sözler oldukta içten ve derindir. Yaşlı adam onu evlat edinmek ister. Gitmesini hiç istemediği için, son dakikada büyükbabası olup olamayacağını sorar; cevabına bir soruyla karşılık alır. ''Ran, bu konuyu ben Alaska'dan döndüğümde konuşabilir miyiz?'' Adamın gözleri dolar. ''Elbette, öyle yaparız.'' der ve Chris gider. ... Onu nasıl böylesine insafsızca yargılayabilmişim? Artık Judith anılarımın tavan arasındaki karanlık bir köşeyi kaplamıyor, parlıyordu. Onun müziği yaşamdı. diyebileceksindir; tıpkı Judith ile tanışmamıza sebep olan filozof Stefano D'Anna gibi. Dizginleri ellerinde tutmak ve minnettarlık eşdeğer düzeyde tutulduğunda, mutlak bir sevgi çemberi oluşur. İncecik bir ipin üzerinde, bir omzunda düşlerinin ağırlığı; diğer omzunda duygularının ağırlığı varken yürüyebiliyorsan, o bağ hiçbir zaman kopmaz. Bu defa, ışık Chris'i sonsuzluğa çağırıyordur. ''Ya yüzümde bir gülümsemeyle kollarınıza koşuyor olsaydım? O zaman siz de benim şu anda gördüklerimi görür müydünüz?'' diye geçirir aklından ve tebessümle birlikte, gözünden bir yaş süzülür; sonsuz olur. Kısacası, son sözleri de kendi ebeveynlerine ithafen olmuştur. Ama şimdi, paylaşmak istediği duygu, bir başkaldırıdan ve ya kızgınlıktan ziyade; bütünselliğin aydınlanışıdır. Belirsizlikler silsilesi yapışır gırtlağına. Yutkunduğun herşey ağına takılır. Çekinmeden bulaşır birileri ve içini karıştırır. Umuyorum, her bir birey, içten dışa kusmanın bariz olan sebebini görür ve kendi midesini bulandırmaktan vazgeçer. Hepimiz dallardan birinde oturuyor ya da tutunmaya çalışıyoruz. Fakat hiçbirimiz, ağacın sahibi değiliz. O bizim sebebimiz. Görmemiz gereken minik bir ayrıntı, neler yapabilecekken yapamadığımızın da cevabı."}
{"url": "https://futuristika.org/ece-kalabak-gen/", "text": "Mtaar açık sanat alanı, Ece Kalabak'ın ilk kişisel sergisini heyecanla sunar! Aldığı resim eğitiminin ardından illüstrasyon ve animasyon konularında da çalışmalar yapan sanatçının eserleri; İstanbul, Berlin ve Frankfurt'ta karma sergilerde yer aldı. Geçtiğimiz aylarda Mtaar'ın düzenlediği Yerel İllüstratörler 01 ve Horaley sergilerine de katılan Ece Kalabak'ın illüstrasyonları ayrıca Bant, Altyazı ve Rojo gibi kültür sanat dergilerinde yayımlandı. İstanbul'un sanat üretiminin ve etkinliklerinin merkezi konumundaki Beyoğlu/Karaköy eksenine alternatif olarak Kadıköy/Moda'da konumlanan Mtaar, kendi sergi projelerinin yanı sıra sanatçıların da projeleriyle dahil olabilecekleri açık bir sergi alanıdır. Sanatçılar, sanat grupları ve bağımsız küratörler, www. Mtaar. org adresindeki proje gönderim aracı yardımıyla projelerini alanda kolaylıkla paylaşabilirler. Mtaar sergi alanı ile ilgili bir diğer önemli nokta ise; giderleri, kurucusu olan sanatçılar tarafından karşılanan bir organizasyon, sanatçıların özgün girişimiyle oluşturulmuş kar amacı gütmeyen bir yapı olarak kendini konumlandırması. Mtaar, güncel sanatın her alanında sanatçılara projelerini sergileme imkanı sunmak için kuruldu. Bu kapsamda planlanan etkinlikler arasında konulu, konusuz sergiler, atölyeler, sanatçı sunumları, özel gösterimler de var. Bu etkinlikler sadece Mtaar'ın Kadıköy'deki mekanında değil, karşı yakada iki ayrı sergi alanına da yayılıyor. Dolayısıyla kalabalık sergiler şehrin iki yakasında üç farklı mekanda gerçekleşebiliyor. Bu organizasyonları günlük mini festivaller formunda düzenlemek amaçlanıyor. Mtaar sergi alanı iki kattan oluşuyor. Giriş katı (23 metrekare), ışık gereksinimi olan iki ve üç boyutlu eserler için, alt kat (27 metrekare) ise video ve ses yerleştirmeleri için kullanılıyor. İki alanı da eşzamanlı kullanmak, bu alanları yeniden biçimlendirerek farklı amaçlar için hazırlamak da mümkün olabiliyor. Mtaar'da sergilemek için proje hazırlarken, mekanın imkanlarını göz önüne almakta fayda var. Atölye Onbir (Kuruluş tarihi: 2007) Genç sanatçılarla resim ve illüstrasyon çalışmaları."}
{"url": "https://futuristika.org/ece-temelkuran/", "text": "Çok tuhaf bir gelişme olacak yakında. Avrupa Birliği iki ay verdi Türkiye'ye vicdani redi yasalarına koyması için. Peki bu yasalara konunca kaç kişi vicdani red için cesaret edecek. Yani sadece devlet baskısı için söylemiyorum, mahalle baskısı için de söylüyorum. Sanıyorum sol misyonerliği çok ıskaladı Türkiye'de. Misyonerlik çok ıskalanmış bir yöntem sol için. Hani gidip şurada bir okul yapmak, gidip 30 yıl boyunca bir köyde bir tiyatro için çalışmak, vesaire. Biz daha büyük meseleler ilgiliyiz hep, herkes daha büyük düşünmek istiyor, daha makro düşünmek istiyor. Tıpkı bunu ıskaladığı gibi sivil itaatsizliğin de ne kadar güçlü bir şey olabileceğini de ıskalıyor. Şimdi ne yapılabilirdi sivil itaatsizlik için diye düşünüyorum... Herhalde hep birlikte askere gidilmeseydi. Ama Kürtlerin de hep birlikte dağa gitmemesiyle birlikte. Kürtlerin ve Türklerin hep birlikte biz bütün her türlü kültürel, siyasi ve militer baskıya karşı bırakıyoruz bu işi, ölmüyoruz artık ya da öldürmüyoruz. Ölmeyi ve öldürmeyi reddediyoruz demesi. Herhalde en ciddi, en etkili eylem olurdu. Türkiye muhalefetinin bir sivillik sorunu var, Türkiye sol tarihinden gelen, Türkiye muhalif tarihinden gelen bir sorun bu. Sanırım bu alter mondialist hareketle birlikte biraz değişti. Yurt dışındaki, bilhassa Latin Amerika'daki hareketlerle haberleşmeye başlayınca, buradaki genç sol çevre başka eylem yöntemleri de keşfetmeye başladılar. Bir de popülerlik sorunu diye bir şeyle karşılaşmaya başladı sol, 1980'lerden sonra özellikle '90'larda. Bu popülerleşme, kendini ana akım medyada gösterebilme sorunsalı yüzünden karnavalesk eylem yöntemleri bulmak zorunda hissettiler kendilerini. Hatta bir dönem öyle bir yere geldi ki bu, hatırlarım Tanıl Bora'nın yazısı vardı Birikim'de İyi tamam da bu karnavalın içini neyle dolduracağız? diye. Daha çok popüler daha çok karnaval havasında geçen eylem nasıl tasarlarız meselesi bayağı ciddi bir mesele olmuştu '90'lar boyunca, hala da meseledir bence. Ama işte o süreçte de bu sivil itaatsizlik meselesi gündemimize geldi. Şimdi Türkiye'de hakikaten Kürtlerin bu Cuma namazı eylemleriyle en çok görünen sivil itaatsizlik çadırları süreci ve kolektiflerin yaptığı bu metrobüslere ve metrolara parasız binme eylemi, halkevlerinin yaptığı eylemler dışında çok ciddi bir sivil itaatsizlik eylemi benim cehaletim de olabilir ama- ben bilmiyorum hakikaten. Bu coğrafyada biraz zor diye düşünüyorum. Böyle bir geleneği yok bu coğrafyanın ve çok zalim, her şeyi zalim, muhalefeti de çok zalim. Kürt meselesinde mesela PKK'nın ne kadar zalim olduğunu konuşuyoruz, NATO'nun en büyük ordularından bir tanesine karşı ayakta durmaya çalışan bir silahlı örgüt tabii ki zalimleşir. Her şeyin, bizim dışardan görmediğimiz için ne kadar zalim olduğunu farketmediğimiz bir yapısı var, Türkiye'deki sosyal ilişkilerin, siyasal ilişkilerin misal. Bu ilişkiler içinde sivil itaatsizlik gibi tırnak içinde neşeli bir şey üretmek zor oluyor bence."}
{"url": "https://futuristika.org/edebiyatta-isbirlikcilik-ve-wolfgang-hilbigin-beni/", "text": "Wolfgang Hilbig, Ben, çev. Sabir Yücesoy, Sel Yayıncılık, 2014, 326 s. Hamburg'un St. Pauli mahallesinde yaşayan arkadaşım C. ile Kadıköy'de bir barda oturuyoruz. C., Ultras St. Pauli'nin yanı sıra Fanladen taraftar organizasyonunun kurucularından. Aktif bir antifa, göçmenlerin, çoğunlukla Türkiye'den gelmiş ailelerin çocuklarının yaşadıkları sorunlara yardımcı olmak için yerel yönetimle çalışan bir sosyal yardım görevlisi. Soykırım hatırlatmaları, ayrımcılığa karşı çeşitler etkinlikler düzenliyorlar. Taraftarlar arasına sızmaya çalışan sivil polis tekniklerine karşı nasıl mücadele etmeye çalıştıklarını anlatıyor. Irkçılıktan, devletlerin zalimliğinden, futboldan, hayattan konuşuyoruz. Konu dönüp dolaşıp aileye geliyor. Toplumun çözündüğü, kırıntılara dönüştüğü zamanda bir arada olmak, aile olmak ne demek, ne anlama geliyor... İnsanın içinde doğduğu değil, uzaklarda olan akrabalarını arayışı. Kendimizce, içtiğimiz şarabın etkisiyle, ikindinin güzel kokusuyla, biraz esrik akış akıl yürütmelere düşüyoruz. O zaman bir akrabasından söz açıyor, amcasından. Soğuk Savaş döneminde eşiyle Batı Berlin'de yaşıyor, önemli fabrikaların birinde mühendis. Bir oğulları var. Sıradan bir Alman orta sınıf aile olarak yaşayıp gidiyorlar. Ta ki 1990 yılında duvar yıkılana dek. Havadaki özgürlük, birleşme, kardeşlik duygusunu içlerine çekeceklerini düşünürken, amcası oğlunu okuldan alıp eve geldiğinde evde boşlukla karşılaşıyor. Karısı eşyalarını toplayıp gitmiş. Çok geçmeden anlaşılıyor ki, duvar yıkıldıktan sonra izini kaybettirmeye çalışan Stasi işbirlikçilerinden biriymiş. Sonra açılan arşivlerde isimlerini görüyorlar. Evli, çocuklu, mühendis eşinin üst düzey bilgilerine erişimi var, sayıları altı yüz bini bulan resmi muhbirlerden biri. Kuzeninin bu travmadan haliyle düzgün çıkamadığını, yaralı, kızgın büyüdüğünü anlatıyor. Anlatırken gözleri doluyor. Kadınla uzun yıllar iletişim kurulmuyor, kadının kendisi istemiyor bunu. İşbirliğine inandığı devlet düzeni için aile kurup çocuk sahibi olmayı seçmeyi bile, gerçek dışı görünse dahi anlayabiliriz, yüzleşememesi daha acı vermiş olmalı diye bir şeyler geveliyorum ama zemin altından kayınca, üzerinde duracak değerler silsilesi ortadan kalkınca, o devasa ret duygusunun gücünü tahayyül bile edemiyorum. Sessizce şaraba devam ediyoruz. Yazarınızın işbirlikçi olması, aileden birinin ajan olması kadar travmatik olabilir. Stasi'nin belgeleri açıklandığında, birçok Alman edebiyatçının Inoffizielle Mitarbeiter olarak çalıştığı ortaya çıkmıştı. Özellikle iki yetkin yazar, Christa Wolf ile Heiner Müller'in, daha fenası, şair Sascha Anderson'un Stasi ile doğrudan çalıştığı anlaşılmıştı. Yazarların, şairlerin işbirliğini seçmeleri bir yana, anlaşılan o ki, yıllarca gizlice, kendince özgür bir ortamda yeşerdiği sanılan Berlin yeraltı edebiyat çevresini basbayağı Stasi'nin manipüle edip yönlendirdiği yine belgelerden anlaşıldı. Wolfgang Hilbig, Laszlo Krasznahorkai'nin önsöz yazdığı The Sleep of the Righteous'daki öykülerde Almanya'nın savaş sonrası yaşadığı kimlik çıkmazını, travmalarını, kaybettiği moral değerleri, kıyameti muştulayan üslupla, upuzun paragraflarda anlatıyor. Kendi sınırlarına hapsolmuş yazarın çıkmazlarını, yaşadığı dünyanın dehşetini dengelemek istermişçesine, dile dayanarak, yazıdaki dili zenginleştirmeye çalışarak gösteriyor. LK, önsözde Hilbig'in sanatının basit bir gerçekte ışıldadığını belirtiyor: Günlük yaşamı derinlemesine yazmaya çalışırken Doğu Almanya'nın aslında tıpatıp dünyanın bir yansıması olduğunun farkındadır. Metinlerinde çeşitli yönleriyle ele aldığı canavar henüz yok olmamıştır; o karanlık, korkutucu tehdit hiç ortadan kalkmamış gibi bugün de hayattadır; bu yönüyle Hilbig'in yazdıkları tam da şu anla örtüşür. Hilbig'in babası farklı biçimde olsa da kaybolanlardan. Stalingrad kuşatmasına katılmış, bir daha dönmemiş. Annesiyle sığındıkları evde, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Polonya'dan göç edip kömür madenlerinde işçi olarak çalışan dedesiyle büyümüş. Kendi halinde, sessiz, köşesinde bekleyen bir çocuk. Yazmaya, yazdıklarını yayımlatmaya başladığı andan itibaren Stasi ile çatışan, hayatı boyunca bunun zorluğunu yaşayan, yargılanan, tehdit edilen Wolfgang Hilbig'in Ben isimli, hacimli, kafası oldukça karışık işbirlikçi-anlatıcının yer aldığı kitabı işbirlikçi yazarlarla hesaplaşma veya onların yerini alma hamlesi. Yazdıkları fazla özgür ruhlu diye sansürlenen Hilbig Leipzig'e, oradan Berlin'e geçiyor, kazancı olarak çalışıyor. Ardından serbest yazarlık yapıyor. Devlet kendisiyle başa çıkamayınca, biraz danışıklı biçimde geçici pasaport veriliyor. Bununla 1985 yılında Batı Almanya'ya geçen Hilbig doğal olarak geri dönmüyor. Duvarın yıkılmasından sonra döndüğündeyse, kolunun altında bu kitabın taslağını taşıyor. Hilbig'in romanı, arkadaşlarını takip edip düzenli biçimde Stasi'ye raporlayan işbirlikçilere bir öfke metni yerine, daha çok Doğu Almanya'nın son günlerinin absürd halini, yurttaşlarının şaşkınlığını yansıtıyor. A. kasabasında doğmuş, annesiyle yaşıyor. Gündüzleri kazancı olarak çalışıyor, aynı zamanda Demiryolu İşçileri Edebiyat Derneği üyesi. Kasabadan, üzerinde yazıp durduğu, sonunda uyuyakalıp işe gidemediği annesinin mutfağındaki masadan kurtulup Leipzig'e veya Berlin'e gitmeyi planlıyor. Akşamları ise bodrumlarda dolaşan bir Stasi ajanı. Berlin'in yeraltında, bodrumlarda dolaşıp, gizlilik içinde düzenlenen okuma toplantılarına katılıp konuşulanları bir aracıya raporluyor. Okumaları gerçekleştiren kültleşmiş karakter Reader'ı içten içe kıskanıyor. Zaman zaman kibirlenip o gizemli, yeraltında okurlarıyla yüz yüze gelme cesaretini göstermiş yazarı aşağılıyor. Okumaların ardından karanlıkta izbe bodrumlarda çıkış yolu ararken, öfkesiyle ihbarcılığına zemin hazırlıyor. Anlatı düzlemsel ilerlemiyor. Sıklıkla zamanda kaymalar, sıçramalar, anlatıcıdaki ani değişimler, karakterin özellikle işbirliğine yanaşması sonrasında yaşadığı topluma, kendisine, raporlama yaptığı amirlerine dair dile getirdiği şüphelere uygun biçimde değişiyor, aslında çözülüyor. Anlatıcı zaman zaman neler olduğunu daha temiz bir dille toparlayıp aktarma sözü veriyor, ama bu sözler çok uzun ömürlü olmuyor. Anlatım yine bozuluyor, tıpkı edebiyatın içinde yer aldığı toplumla yabancılaşmasındaki, yazarın kendisini ortadan kaldırmak gibi korkunç bir hale gönüllü olmasındaki tuhaflık gibi. İşbirlikçi yazar bodrum katlarında, caddelerin altındaki tünellerde dolaşıyor, izliyor. İzledikçe izleniyor, izleme emrini verenleri izliyor, amirleri bu durumu sevinçle karşılıyor. Gözetleyici devlet her yurttaşı birbirini izlerken, kendisi de izlenir olmayı bir aşama olarak görüyor. Tüm bunlar olurken Ben'in dili çözülüyor; toplumla birlikte, onun içinden dışarı doğru çözülüyor. Amirlere göre doğru olan bu, çünkü Görmenin en iyi yolu karanlıktan aydınlığa bakmaktır. Ters yönde değil. Amirlerinin edebiyata olan ilgisi W.'yi şaşırtıyor bu arada. Otoriter devletin birbirinden ayırt edilemez halde kuytularda gri takım elbiseleriyle dolaşan bu istihbarat insanlarının yetkin edebiyat arayışı karşısında dehşete düşüyor, zaman zaman tiksinti duyuyor. Fakat Stasi'nin yazdığı şiirleri edebiyat dergilerinde yayımlatması hem işine geliyor hem hoşuna gidiyor. Amirleriyle yaptığı tuhaf konuşmalarda konu sıklıkla edebi seçimlere, benzerliklere, farklılıklara, bayağılıklara, yetkin yazarlığa geliyor. Amirlerin yüksek edebiyatı arayışındaki kararlılığın zerresi yok onda. W. hapisten salıverilmiş kadının evinde etrafa göz atarken görülür. Bakışları desenlere, şekillere takılır. İşbirlikçinin tavrında, bakışlarına dahi sinen bir güvensizlik, kendinden emin olmama hali vardır. Metinde birinci tekilden üçüncü tekile geçişler nedensiz görünür. Hilbig karakteri konuştururken sanki onu maktul diye görüyordur. Ardından Stasi belgelerinin dili devreye girer. Anlatı, işbirlikçiye dair tutulan raporun kendisi olur. Yazar için doğaldır bu geçiş. Okur Operasyonu dahilindedir. Amirinden aldığı görevle, yeraltında mitik figüre dönmüş biçimde okumalar yapan kişinin toplantılarına bir edebi figür şeklinde değil, ihbarcı kimliksizliğiyle sızmaktadır. Yerel çevrelerin yazarı metinlerini yüksek sesle okur. Dinleyenlerin tepkilerinden, işbirlikçinin raporlarından bunun epik bir deneyim, yazan-okuyan ile okurun hemhal oluşunun coşkulu geçtiğini düşünürüz. Oysa Stasi tüm yaşananları küçümsemekle, neresini ciddiye alacağı konusunda ihbarcı yazarla farklı düşünmek arasında gidip gelir. En azından amirin yorumlarından bunu anlarız. Bunun da bir manipülasyon olduğu konusunda sıklıkla kuşkuya düşeriz. Amiri W.'yi mitik yazarın Batı Berlin'de takılan o gariban kız arkadaşı takip edip yakınlaşmasını beceremediği için eleştirir. İhbarcı, üzerine yığılan enformasyonun altında ezim ezim ezilirken kendinden, yazdıklarından, katıldığı okuma günlerinden, metrodan çıkan insan yığınlarından, buluşmalar için seçilen kafede oturmak için seçtiği yerden dahi kuşkuya düşer. Romanın aksak anlatımı tam da bu noktada amacına ulaşır, çünkü gözetlenen yazarın çarpıtılmış metni etrafını saran dengesizliği gereğince yansıtır. İşbirlikçi yazar önce kasabasında, sonra bir yolunu bulup ulaşmayı başardığı Berlin'de gezinedurur. İstemeden yakınlaştığı ev sahibesinin ona bulduğu işe girip, her yanı dökülen kiralık odasında yazmaya çalışır. Üsteğmen ile her an herhangi bir yerde karşılaşabilir, bunun gerginliğini yaşar. Althusser'in, gezinen bireylerin duyduğu polis çağrısının Hey siz, oradaki!, kendisine yöneldiğine emin bireyidir. İdeolojinin kenarında değil, tam olarak içindedir. Metro istasyonundan çıkmış insan yığınlarını izlerken, Birden toplanıverseler diye düşünür. Dağılmasalar ve birden caddeyi işgal etseler, tüm çabalarının sebebi olan yaşamlarının giderek değersizleştiğini fark edip görmezden gelmeye kalksalar ve bir daha asla dağılmasalar, ne olur? diye akıl yürütür. Ya arkalarından hey diye seslenen, polisten geldiğinden daha geri dönüp bakmadan emin oldukları bu çağrıya uymak yerine barikat kurmaya karar verirlerse? (Ne olabileceğini biliyoruz, hızla başka bir tahayyül imkanına geçebilirler, örneğin Haziran 2013.) Ancak yazarın barikat kurma kararının imkansızlığına kendisini iknası bu olasılığın yerini alır çabucak. Kendini güvenceye alma refleksinin baskın çıkması. Sonra bu tasavvurun şaşırtıcı biçimde gerçeğin dışında yer aldığını fark eder. İşbirlikçi yazara göre bu düşüncedeki temel uyuşmazlık gerçekliğin tasavvura ne kadar yaklaşacağından çok, öylesine baskı altında yaşarken tasavvurun gerçekleşeceğine dair en ufak bir inancın filizlenmesine izin verilmemesidir. Bu olanaksızlığın, kendinin de artık dahil olduğu o enformasyon ağıyla yerleştirilmiş olmasıdır. Hilbig burada pek analoji veya edebiyat tekniğine girmeden, doğrudan Baudrillard'ın simülasyon kuramının Benyazarının gerçekliği haline geldiğini gösterir. Gerçeklik algısındaki düalist bakış, yazarın doğal varlığına acı verici biçimde dönüşür. Nasıl ki Althusser'in dikkat çektiği gibi polisin bir nidayı, çok bilinen gündelik seslenişi tahayyül edebileceğimiz şekilde bireyleri öznelere dönüştürüyor veya işliyorsa, Bende de amirler edebiyat yoluyla yazarı kendi öznesine dönüştürüp kanonda dolaşıma sokarlar. Şurada ya da orada, şu dergide, bu yayında, kendi haberi dahi bile olmadan şiirlerini yayımlatır. Peki yazar yazılarını, şair şiirlerini normalde eser yayımlatması çok zor olan bu dergilere göndermiş midir? Bunu bilemiyoruz. İstihbarat Bürosu, metni yazarına dahi sormadan edebiyata zerk eder. Çünkü önemli olan enformasyon ağını yerleştirebilmektir. Zaman zaman edebiyatın içeriğinin tartışıldığını görsek bile, amirler için önemli olan edebiyat aygıtının devletin amaçlarına ne şekilde hizmet edebileceğidir. Laszlo Krasznahorkai'nin ilk kitabı Satantango, yazarın yayımcı bulamayacağı endişesiyle yıllarca el altından kopyalanıp okunmuştur. Sonunda bir yayınevi yöneticisiyle görüşme yapar. Hiç umudu yoktur, çünkü adam aynı zamanda polise istihbarat sağladığı bilinen biridir. Roman komünist sistemin çökme belirtileri gösterdiği dönemde, artık varlığının anlamı kalmamış bir komün çiftliğin kaçış yolu arayan ayyaş sakinlerini anlatır. Kitapta olanı biteni amirlerine raporlayan önemli bir ajan karakter de vardır. Yazara göre sistemin mevcut halinde bu haliyle yayımlanması imkansızdır. Yayıncı, şaşırtıcı biçimde kitabı hatırı sayılır bir adetle basacağını belirtir. Krasznahorkai, daha sonra bu yarı ajan yarı yayıncının belki de güç gösterisi yapmak istediğini düşünür. Doğrudan politik olmasa da kitabın karşıtlığını kendi kapsadığı alandaki gücünün ispatı olarak basmıştır. İstihbarat kanallarının, devletin gözetleme makinesinin edebiyatla ilişkisinin gizemli bir örneğidir ona göre. Devlet, normal şartlarda asla kabul etmeyeceği söylemleri içeren romanı, aslında tehlikesiz bulduğu için yayımlamıştır. Gözetiminde başarılı olduğuna o denli inanmıştır ki, yurttaşlarının sistemin değişeceğine dair bir tahayyülünün olmadığını düşünür. Sisteme karşı bir edebi metin yazmak artık devlete göre zararsızdır, çünkü yurttaşların daha iyi bir otomobil, daha iyi yiyecekler, daha iyi bir yaşam yerine kendi ufak düşlerine, kendi önemsiz dertlerine düşmüş metinlerde potansiyel öfkesini sağaltmasının yararına inanmaktadır yetkililer. Krasznahorkai'nin kitabı bir tangodaki adımlar gibi örüldüğü yapısında sona yaklaşırken, bir bölüm tek başına düzeltilere ayrılmıştır. İşbirlikçinin komün sakinleri hakkındaki raporunun tashih çalışmasına girişen büronun katipleri o denli zorlanırlar ki, ne yemeğe çıkacak vakti bulabilir, ne akşam zamanında yerlerini terk edebilirler. Metni düzeltirken zaman zaman yüksek sesle dehşete düştükleri hatalı sözcük seçimlerini tekrarlarlar, böylece okur da bunları duyar. İstihbarat toplayan birim, edebiyatın kendisi olur, üsluba karar verir, anlatılanı dahi yeniden kurgular, akışa dahil edeceği enformasyonun dilini belirleyen hattın çizgisini kendinden emin biçimde belirler. Otorite kendisini edebiyatın merkezinde konumlar. Hilbig'de bu durum yazarın bizzat deneyimlediği gerçeküstü satirik hatırat biçimini alıyor. Vladimir Makanin, Underground ya da Çağımızın Bir Kahramanı'nda yazarı kendi varoluş, öz saygı ile özgürlük sarmalındaki benlik sorgusunda daha yıkıcı bir sorgulamaya götürmüştür. Yazar toplumdan ayrışmış, şehirde gezinmekten dahi alıkonmuştur, varoşlardaki apartmanın kendini zorlukla kabul ettirdiği bekçisi olarak koridorlarda dolaşır. Apartmanda oturma hakkı dahi yoktur. Yazıyordur, ama yazdıkları basılmıyordur. O da Hilbig'in yazarı gibi fiziksel biçimde yeraltına, metrolara çekilir. Makanin'in ben yazarı ara sıra edebiyat çevrelerine bir bakıp çıkar, orada yükselen yıldızları, yeni sistemle barışık, bir anlamda onun sonucu biçiminde ortaya çıkan tipolojiyi görür, elektrik çarpmış gibi geri çekilir. Ellisini aşmış yazar, geri dönüşlerle Brejnev'den bu yana benliğini kendisiyle tartışırken, yeni düzenin kahramanlarına karşı benim gibilerin, yani isimsizlerin, sadece metin yaratma becerileriyle ayakta kalmaya çalışanların, tanınmazların, sözsüz yaşayanların sancısını sayıklar. Ben'imin metinlerimi aşması gerçekliği. Adımımı ileri attım. Hem Makanin hem Hilbig'de Ben'liğini hacimli satirik metin haline getiren güçlü, yıkıcı özeleştiride yazarın çekildiği alan, kitapların yazıldığı tarihlerin hemen ardından daha da popülerleşen görüntüde yeraltı tasvirinden hayli uzaktır. Kadınlar, kendini yok edene değin içmek, dövüşler, dayaklar ve türlü şiddet eylemi romantize edilmiş sahteliğin dışında yer alır. Her biri, edebiyatın değerini tanımlamaya çalışan Ben-yazarın ayakta kalmak için sürdürdüğü devinimin acı detayları haline gelir. Hilbig gibi Makanin'de de asıl soru, toplumun edebiyatsız yaşamaya alışması, bunu kabullenmesi, edebiyatın yaşam alanından çıkıp gitmiş olmasıdır. Hilbig'in Beninde istihbaratçı amirleri dahi, başka sebeple de olsa, bu değişim karşısında zaman zaman paniğe düşerler. Onların nedeni daha farklıdır, devletin izleme aygıtını kaybetme korkusu yaşarlar. Makanin eleştirisini toplumun sefaleti üzerinden kurup yazarın gururlu varoluşunun hissi mücadelesi üzerinden kurar. Makanin'in ben-yazarıyla duygusal birlikteliğe gireriz. Hilbig ise, kendi üzerinden tutulan Stasi raporlarındaki somut verilerdeki fişlemedeki o kendinden emin dili özümser, direnişini kendi üzerinde oluşturulmuş simülasyona çevirip aynı şekilde karşıya, yukarıya, kendisini izleyen ağa çevirir. Hilbig'in Beni bu yönüyle daha zor, bir anlamda insanlık dışı bir metindir. Yazar toplumun herhangi bir şekilde bir parçası değildir, onu gözetleyen organik bir aygıta dönüşmüştür."}
{"url": "https://futuristika.org/edgar-allan-poe-ve-jaws/", "text": "Grup, 1967 yılında Spaceman lakaplı Angelo tarafından kuruluyor. Angelo grubun lideri çünkü diğerlerinden büyük. Grubun diğer elemanları ise 11-12 yaşlarında! 1969 yılında Angelo grubu bırakınca, kalanlar, isimlerini E. A. Poe yapıyor. O dönemde Milano çevresinde Led Zeppelin, Grand Funk Railroad, Deep Purple coverlarıyla dikkat çekiyorlar. Grup 1975 yılında Generazioni isimli albümü çıkarıyor; melodik, güçlü keyboard'lar, sağlam bir gitar tonu ve ritmlerle klasik İtalyan progressive rock çalışması olarak nitelendirilebilir. Aynı yıl, basçı Maggi ABD'ye gidiyor, grup çalmaya devam ediyor. İsimlerini tam olarak Edgar Allan Poe yapıyorlar ve Jaws isimli filmin müziğini yorumladıkları bir single çıkarıyorlar. Spielberg'ün Jaws'ı çıkalı zaten bir yıl olmuştu. Edgar Allan Poe'nun son çalışması da bu single ve güzide kapak çalışması oluyor, sonrası belirsiz. Tıpkı Edgar gibi, ortadan kayboluyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/edgar-allan-poenun-golgesindeki-kitaplar/", "text": "The Dante Club türkçede Dost Körpe çevirisiyle yayımlandığında pek neşelenmiştik, el çırpıp müziğin sesini açmıştık. yazarı Matthew Pearl daha sonra başka bir kitap yazdı: The Poe Shadow. Edgar Allan Poe'nun, hala tartışılan sır ölümünü, yarı kurgusal anlatıyor. Daniel Hoffman; tüm yazdıkları Poe'dan etkilenmiş, bir Edgar hayranı. Jorge Luis Borges; Borges, büyük bir Poe hayranıydı. Kendi hikayelerine gizlediği şifreler, bilmeceler, garip kurguları hep Poe'dan öğrenmişti. Peter Straub içimizdeki şeytanları Poe yolunda anlatıyor. Diğer anlatanlar için bkz: Mazhar Fuat Özkan, Katatonia, Opeth, King Crimson, The Mars Volta. Jules Verne'in Poe'nun yarım kalan uzun anlatısını devam ettirdiği kitabı. Michael Deas; Poe'nun fotoğrafları, Poe yapıtlarından etkilenmiş çizimler vs. Her eve lazım! Louis Bayard ya da American boy: Andrew Taylor."}
{"url": "https://futuristika.org/edip-dipte-bir-nuans/", "text": "Paylaşılsın, paylaşılmasın / yaşansın, yaşanmasın herkesin Edip Cansever'le bir anısı mutlaka vardır. Mutlaka olmalıdır, olacaktır! Cünkü herkes, dip kadar hayatın içinden hayata dair belgeler toplamak için dalmışsa eğer anlam'a, bu belgelerden bir dosya oluşturacak ve bu dosyasıyla kendini yeryüzüne kanıtlayacaksa, elimizin altında böylesi bir şairin olması daima faydalıdır. Hem okur adına, hem siyasi kimlik adına! Benim Edip Cansever'le örtüşmem çok geç oldu; yirmili yaşların, dönemin şaşaasıyla çatışması ve şiire devrimin naklı yuva kuruşu, aldığım sosyalist eğitim çerçevesinde benim gibi yeni yetme bir şair adayını çok farklı kulvarlardaki bir dize yapılanmasına ve imge kurgusuna sürüklemişti. Bu noktada Edip Cansever, fazlasıyla burjuva kokuyordu benim için; çünkü yazdıklarından hiçbir şey anlamıyordum! Kitaplarını duvarlara fırlattığımı ve şiiri savunma yolunda isyan ettiğimi hatırlıyorum. Ama Edip Abi, o kadar güçlü bir şairdi ki benim gibi atgözlüğünü politik kimlik sayan birini bile içten içe şiire, hayata çekebiliyor, bir yerlerimizden bize, bize has dokuya nüfuz edebiliyordu. Bu noktalardan biri kim bakar uzaklara köpekleri saymasak çevresindeki garip, imgesel kaosu ruhumuza sokuşturan o büyük büyüydü. Güneye yolculuklarımdan birinde tren yolu üzerinde sabaha karşı gördüğüm, dağlara bakışlarını dikmiş bir köpekle karşılaşmam Edip'i yeniden okumaya itti beni. Kimdi bu adam?! Ömrün hücrelerini döküyordu sanki. Bilip bilmeden bıçak sallayacağına, tüm dokuyu öğrenerek cerrah olmuştu işte! Onunla tanışmak, onunla atışmak, birşeyler öğrenip birşeylerin ukalalığını yapmak tek hedefimdi adeta. O adam, benim yazmak istediğimi yazıyor, o adam benim söylemek istediğimi söylüyor ve bunu ustalıkla yediriyordu şiirlerine. Bir dostum, doğum günümde bir kadeh rakı ısmarlamak için beni çektiği salaş meyhanede bu yeni saplantımı duyunca, 'Saçmalama; önümüzdeki hafta, götürürüm seni Edip Abi'nin içtiği yere. Tanışırsınız!' dedi. Coşkuyla döndüm evime. Coşkum çalan telefona dek sürdü. Arayan kişi, başsağlığı diliyor ve Edip'in gittiğini bildiriyordu. Bu, en büyük cezaydı bana / en büyük işaret! Doğumgünümde sevdiğim şairi tanışmadan, tanışmak üzereyken kaybediyordum. O yüzden her 28 Mayıs, biraz doğduğum, biraz öldüğüm bir tarih! Her şair, bir büyü yaratır. Her şair, yarattığı büyüden kendi de etkilenir ve o büyüyü reddetmeye çabalar. Edip Abi, yarattığı büyüyle şiirin bildik akışının büyüsünü bozdu. Büyünün bir metafizik uzantısı değil, bir aşk biçimi olduğunu belgeledi. Galiba, bu belgeydi ha'yattan ilk önce sökülmesi ve yaramaz insanların omuzlarına apolet niyetine dikilmesi gereken. Biz gerekeni yaptık sanıyorum. En azından seksenli yılların dize dizicileri / dize düzücüleri!"}
{"url": "https://futuristika.org/editorden-cumhurenin-cikardigi-gurultu/", "text": "Gençler Futuristika! namlı neşriyat yine şekil değiştirdi, şadınızı belli edecek iki kelam edin diye rica ettiler. İsteksiz de olsa kabul ettim. Bu uçucu çevrimiçi dijital matbu diyarında sözümüz ruhunuzda vüs'at yaratırsa ne ala! Malum, matbuat cemiyeti Gezi Parı münasebetiyle halkın ekseriyetinin iştirak ettiği nümayiş vasıtasıya çeşitli konumlara yerleşti. Cumhur'un yanında yer alanlar olduğu gibi, devleti idare eden kalpaklıların yanında söz eyleyenler de ziyadesiyle dikkatimizi çekti. Cumhur diyince, siz modernlerin deyimiyle tıklattım mı ses çıkaran, içi boş kemik diyebileceğimiz bu cümhure takımı, huzurumuz bozuldu deyu depreştiler. Efendiler, hepinizi izledim. Aynıları aynı, ayrıları ayrı kılmak şart. İstanbul subaşısı Mutlu efendi, bilirim ki gençliğinde Ömer Seyfettin'in Kaşağı'sını okuyup gözleri dolmuş bir ademdir. O kitaptan yola çıkıp çıkıp vara vara sepiciliğe varmasına otursun ağlasın ya da sahur vakti, ertesi gün çıkacağı televizelerde hoş görünmek maksadıyla bıyığını temizlesin, ben bilemem. Lakin Sayın Mutlu ve benzeri zevatın peşinde artık başına bir felaket gelmiş ezver kişi gibi aynı kelamı tekrar edenler, ki bunlar arasında yazıcı-çizici-matbuatçı-neşriyatçı tayfasından da kişileri gördüm, bilmeliler ki kamunun kevgire dönmüş diliyle söyledikleri, iktidarın metinlerindeki kelimelerle yeniden kurdukları cümleleri, eskilerin -afedersiniz- cumhur sikişi dedikleri mevzuya tekabül ediyor. Nedir efendim? Sevgili Ayhan Çağlar'ın sivil şairin ölümüne göndermedir. Kara kamu ile belediyeciliğe yanlayan yazar çizer taifesinin halkın vicdanında tahribata yol açacak iktidarla yayana sürtüşmesinden zevk almadığını kim iddia edebilir? Sen içindeki sivil bireyi gırtalarsan evladım, iki gözüm, iktidar masasından bir bardak da ben su içeyim deyip, başıbozuk dediğin çocukları yem edersen yazılarında ey iklimibozuk, birileri bunu sana hatırlatmaz zannetme sakın. Hasılı, ferman onlardaysa, bilin ki, derman Pera sokaklarından başlayıp memleketin genelinde buçukluk gibi gösterilmeye çalışılan diğer semtlerde sokaklarda haykıran çocuklardadır."}
{"url": "https://futuristika.org/edwin-droodun-gizemi/", "text": "Şöyle Tim Burton harikası, Johnny Depp'in Fear and Loathing in Las Vegas 'dan sonra en iyi oyunculuğunu kucak kucak döktürdüğü Sleepy Hollow gibi bir atmosfer düşünelim. At arabaları, sis, silindir şapkalar giyen insanlar, yoksulluk falan. İşte böyle karanlık bir günde, Bay Charles Dickens ellinci ve son romanı The Mystery of Edwin Drood'u yazarken nalları diker, dünya değiştirir, ölür, guten morgen. Bir yazarın son romanının yarım kalması okuyucu açısından en uyuz olunan nokta sanırım, çaktırmıyoruz ama bitirseydin be adam diye düşünülüyor. Neyse, bu sefer yeni bir meşgale buluyor okurlar: Ed Drood'un sonunu tahmin etmek. Bir polisiye olarak değerlendirildiğinde sonu kolay aslında; Özet olarak, Edwin Drood denen genç adam bir noel kutlamasında kaybolur, öldürülmüştür, müdür? Afyonkeş ve kendi yeğeninin sözlüsüne asılan amcası John Jasper, Rosa aşkıyla sıyıran bir başkası Neville Landass ki o da Drood ile kavga etmiştir, ya o ya o işte. O gece landass ve drood barışmak için bir araya gelirler ve olaylar gelişir. Fakat Charles Dickens ölmeden önce yazdığı bir mektupta Ed Drood için müthiş bir son düşündüm. diye yazdığı ortaya çıkınca herkes kitabın farklı bir sonu olduğunu düşündü. Yıllardır çeşitli okurlar kitap için çeşitli sonlar hazırladı, bu konuda kitaplar yazıldı, kitaplar kitapları çoğalttı, Stuart Walker filmini yaptı hatta bunun. Artık çoktan ölmüş olan Charles Dickens öte dünyada bu saçmalığa daha fazla dayanamadı ve kendi ölümünden iki yıl sonra Thomas P. James isimli bir matbaa işçisinin ruhunu ele geçirip kitabı bitirmesini emretti! Ortalık karıştı ve tabii kimse ona inanmadı. İşin ilginç yanı kelimenin tam anlamıyla cahil olan bu işçi, geceleri kendisinin olamayacak kadar güzel bir yazıyla kitabı yazıyor, yazım tarzı aynı dickens oluyordu. Her gece aynı saatte yazmaya başlayan Bay James'e göre, Charles Dickens yanıbaşında başını ellerinin arasında almış oturuyor ve yazma işi bitince elini omzuna atıp Gidebilirsin oğlum! diyerek onu bırakıyordu. Sonuçta 1873'de kitap bitti ve bir yayınevi bastı, ismi Edwin Drood'un Esrarı'nın Sonu Öte Dünyadan Yazdıran: Charles Dickens olan bu garip kitap edebiyat eleştirmenleri hariç herkesin alay konusu oldu. Edebiyatçılara göre ise, kitap üslup olarak tam Charles Dickens'a aitti! Kitaptan deli para kazanan paragöz yayınevi sahibi James'e bir kitap daha yazmasını söyledi ama James kitabı yazanın Dickens olduğunda ısrar edip bunu reddetti. Kitap uzun yıllar gizemini korudu, 20. yy'ın başında üç üniversite öğrencisi, bu işi James ve evsahibesi Mrs. Blanck'la tasarladıklarını iddia ettiler. Buna göre Dickens'ı tamamen okumuş bu adamlar kitabı yazıyor ve Mrs. Blanck ile James'e teslim ediyorlardı. 20. yy ruhuna uygun olarak olaya bilimsel açıklama getirilmesi herkesi rahatlattı, yaşam ne güzeldi ancak 1910'da bir gazeteci bunu araştırıp sözkonusu üç öğrencinin hayatları boyunca kitabın yazıldığı kasabaya uğramadıklarını açıklayınca konu yine gizeme büründü. Birileri de James'in kişilik bölünmesine uğradığını alter egoları olduğunu iddia etti, konu gittikçe yayıldı, aynı Woodism gibi Droodism ortaya çıktı. Garip akımlara ilgi duyan arızalar sayesinde konu hakkında kitaplar çoğaldı, gizemin gizemi derken ruh çağırma seansları bile denendi, bu konuda tez yazıldı. Bir kitabın peşinde koşturmak, edebiyat tutkusu, yazarına sahip çıkan toplum gibi derin mevzulardan bahsetmeyeceğiz tabii, şimdi gidip bu kitabı merak etmişseniz de yazık çünkü bildiğim kadarıyla Türkçe'de yok. Renkli kapaklarıyla, kitapçıların Bizde en çok satanlar bik bik... raflarındakiler dışında birşey okumayanların ilgisini çekmez tabii, iyi ki böyle. Bu modellerin bir de kitapları mevsimlere göre ayırma modülleri var, Tatil kitabı, diyorlar mesela, vapurda şunu okuyacağım... diyebiliyorlar utanmadan, Can Tanrıyar'ın guru olduğu memlekette beynininiz ve edebiyat kurtarılmış alandır kuşkusuz, bari bunun bokunu çıkarmayalım. - Edwin Drood'un Esrarı'nın ilk baskısının kapağı - Charles Dickens'ın yazdığı kadarıyla The Mystery of Edwin Drood - 1884 de yayımlanmış, sonu böyle olsa süper olurdu tadında makale - Müzikali de var bunun - Charles Dickens'ın ruhunun yazdırdığı versiyonu"}
{"url": "https://futuristika.org/efrim-menuck-neyi-sevdiysek-yetmedi/", "text": "Efrim Menruck: Açıkçası, bu albümün üzerindeki etiketle alakalı, aslında bu tanımlamaya katılmıyor da değilim. Yine de yaptığımız işe tam da bu şekilde bakmıyoruz. Protest müzik üzerimize yapıştırdığımız bir terim değil, benim için, daha çok, tarihsel açıdan sınırları belli olan bir şey ve bana sadece özgül meseleleri işleyen şarkıları, sivil haklar hareketiyle ilgili işleri ya da Phil Ochs'un ilk dönemlerini hatırlatıyor. Bunları sevmediğimden değil ama biz Glass-Steagall hareketi ya da buna benzer şeylerle ilgili şarkılar yazmıyoruz. Şarkılarımız biraz daha soyut işler; ama, kesinlikle şarkı sözlerinin bir derdi var. Efrim Menruck: Bana kalırsa, genelde sadece punk rock şarkıları yapıyoruz. Böyle söylemek belki de belirli tanımlamalardan kaçınmanın bir yolu ama yaptığımız müzik bizim için mutlak surette punk rock. Her şeyin mahvolduğu bir noktada başlayan ve bu mahvoluş karşısında yaptıklarınızla -ya daha yüksek sesle haykırırsınız ya da aslında işler eninde sonunda yoluna girecektir- sonlanan bir müzik. Bu bakımdan şarkılar oldukça basit fakat hepsinin başlangıç noktası her şeyin mahvolduğu gerçeği. Efrim Menuck: Güzel soru. Bazı yönlerden, grup olarak, gerçek anlamda dik kafalı olduğumuz için ve marjindeki toplulukların bir parçası olduğumuz, kişisel hikayelerimiz yüzünden sıkıntı yaşıyoruz. Yaptığımızın hakim kültürün herhangi bir parçasında hiçbir karşılığı yok, bu yüzden de bu konuda oldukça sakınımlıyız. MSNBC ya da bunun gibilerle ilişkilenmeden kıyıda köşede kalmış sıkıntılı yaşama ne şekilde biçim verebiliriz sorusu bize sınırsız bir biçimde ilham veriyor. Yani, senin sözünü ettiğin bizim için bir çeşit ayak bağıyken, sanırım birçok kişi için bu geçerli değil. Bu noktada batılı demokrasi bizim için oldukça gülünç, dolayısıyla kendimizi herhangi bir partinin dayanağı haline getirmek düşünülemez bile ama benim açımdan insanları bunu yapmaktan alıkoymak çok güç. Ayrıca, şu da ilginçtir ki, kocaman bir Bush karşıtı duyarlılık vardı- doğal olarak-, herkes bir araya geldi ve Obama konusunda heyecanlandı. Fakat ikinci başkanlık dönemindeyken ve her şey aynı bokun soyuyken, tüm bu insanlar şimdi ne yapıyor? Sonunda yine aynı boktanlıkla sonlandığında bir şeyi aynı oranda desteklemeye razı değilseniz, ona arka çıkabilmenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Efrim Menuck: Hayır. Müzik işi biraz tuhaftır çünkü 'müzik' dediğimizde çok genel konuşursam, büyük bir kısmı için- hep 'popüler müzik'ten bahsetmiş oluyoruz, garip gürültülerden oluşan bir müzik bile olabilir bu. Her şey o kadar atomize halde ki, kimse hangi bokun popüler olduğunu bilmiyor bile. Oysa, müziğin derdi insanlara ulaşmak olmalıdır kime sorsanız bir şarkı olabildiğince çok insana ulaşmalıdır diyecektir- , bu nedenle 'kıyıda köşede' olduğumuzu söylediğimde tam da içinde yer aldığımız bu endüstriden bahsediyorum. Bu tür muhabbetlerin dışında aslında hiç de marjinal filan hissetmiyoruz. Gündelik yaşantınızda insanlarla konuşurken, daha önce olmadığı kadar büyük bir ortaklık hissiyle karşılaşıyorsunuz. Artık insanlar şeylerin boka sardığını daha derinden kavrıyor, anlatabiliyor muyum? Yine de, müziğin insanlara ulaştıracağı, aracılığıyla onları ve bu tür boktanlıkları değiştirebileceği şeyler vardır ve bu sadece bir pakettir. Ve sonra, şarkılar yazan ve tüm olayı sanatımla mümkün olduğunca çok insana ulaşmak istiyorum olan bir sürü müzisyenin varlığından bahsedersiniz. Böylece, sonunda bir sürü saçmalığı reddetmekten ve çetrefilli meseleler konusunda konuşmaktan çekinen bir kültürle karşılaşırsınız. Ve dahası, karşınızda karşı koyamayan koskoca bir kültür bulursunuz. Ve bence tüm bunlar şimdilerde dünyada sürmekte olan her türlü toplumsal tartışmaya eklenmesi gereken önemli şeyler. Çelişmek gerek, kafa karışıklığı ve bir parça o alanı terk etmek gerek. Bana kalırsa, müzik her zaman bunu yapmakta zorlandı ve şimdilerde ise bunu yapabilmesi daha zor çünkü insanlar bu türden muhabbetler üzerinden yaklaşmıyor müziğe. Muhtemelen kendilerini diz boyu bu şeylerin içinde hissediyorlar, ve sanki, kesinlikle olmaz, bu duymak ya da düşünmek istediğim en son şey der gibiler. Efrim Menuck: Hayır. Önümüzdeki yıl bir sürü turne işiyle uğraşacağız. Birkaç neden yüzünden turne sayısını azaltmıştık, nedenlerin biri de Jessica ile benim çocuğumuzun doğumuydu. Bu nedenle, Jessica hamileyken, çok fazla turneye çıkamadık, ve doğumdan sonra da turnelere bir süre ara verdik, ama bebek dokuz aylık olur olmaz, turnelere onunla beraber devam etmeye başladık. Sonra, biraz daha ara verdik çünkü Godspeed grubu yeniden bir araya gelmişti. Fakat, bu süreçte bile Mt. Zion turneye çıkmayı sürdürdü. Şimdiyse yeniden uzun turnelerde çaldığımız bir dönemdeyiz. Önceliğimiz hala sahnede çalmak, geçimimizi sağladığımız yer burası. Efrim Menuck: Kesinlikle, ve şarkıların büyük bir kısmını turneye çıkmadan önce yazıyoruz ve ancak turneden sonra kaydediyoruz. Yeni albüm için bu çok geçerli olmasa da grubun geçmişindeki işleyiş hep böyleydi: şarkılar yazılır, yola çıkılır, ve turnede çalındıktan sonra da kaydedilir. Şarkıları canlı çalmak birincil derdimiz. Efrim Menuck: İşe önce, bir şeyler yazdığınız insanlarla birlikte yazdığınız şeyleri arkadaşlarınızla, komşularınızla ya da size yakın olan insanlarla paylaşarak başlarsınız. Paylaştıklarınızın onlar için bir şeyler ifade ettiğini gördükçe, diğerleri için de bir şeyler ifade edeceğini umut etmeye başlarsınız. Efrim Menuck: İkisi de diyebiliriz bence. Daha önce, doğaçlama yapacağımız sahnede beş farklı işle bir araya gelir, bunları birleştirmeye çalışır, kimi zaman da parçaların bazılarında değişiklik yapmak zorunda kalırdık ama bu bir arabayı parçalara ayırmaya ve bu parçaları yeniden bir araya getirmeye benziyordu. Fakat grup beşli formunu aldığından beri, şarkıları bu uzun doğaçlamalar sürecinde oluşturuyoruz, yakaladığımız bir melodiyi olabildiğince çok melodiyle sürdürüyoruz, ve sonra başa dönüp, ortaya çıkan şeyi parçalara ayırıyoruz. Böylece şarkılar, daha öncekiler sonradan bir araya getirilmiş parçalar gibiyken, son birkaç yılda daha tutarlı bir hale geldi. Sanırım, sorduğun şeyde, hem bu şekilde bütünsel hale getirdiğimiz şarkıları çalmaya duyduğumuz ilginin hem de grubun küçülmesiyle bu işi daha rahat yapabilmemizin etkisi var. Efrim Menuck: Bir nevi. Sanırım bu biraz da melodiye bağlı. Çoğu zaman, şarkılar bir anlamda bir ritmin çeşitlemeleri oluyor, rota üzerindeki varyasyonlar gibi. Efrim Menuck: Çünkü, gruba dair yazılanların pek çoğu, indie rock müzik üzerine yazmayı dert edinen insanların kaleminden çıkıyor, oysa bugün, indie rock artık tarih dışı. Bu nedenle, eğer bariz bir şekilde folk, blues ya da soul ritmlerle uğraşmıyorsanız, bahsettiğiniz türdeki referanslar tabii ki fark edilmeyecek ya da anlaşılmayacaktır. Aslında bu durum, modern rock eleştirisine gelindiğinde bir tür olumsuzluğa dönüşüyor. Biz ise buna tepki vermeye çalışıyoruz. Röportajlarda sık sık kendimizi uzun bir geleneğin içinde gördüğümüzü söylüyoruz. Tabi ki eskinin içine gömülmüş bir grup değiliz ama tüm ilgimizi avangard olana vermiş de değiliz. Yeni bir şeyler yapıyoruz, öyleyse gerçek hakkında çenemizi kapalı tutmalıyız, türünden bir kavram karmaşası yaşamıyoruz. Bana kalırsa, geçmişin varlığını kabul etmeye zorlanmadığı sürece şimdiyle haşır neşir olabilen indie rock müzik eleştirisinin tarih dışılığı büyük oranda burada başlıyor. The Rumpus: Hep bir yenilik hissi, daha da yenileri uğruna terk edilen yepyeni şeylerle alakalı bir saplantı hali var. Belki de bu, imajlar üretmek ve tüketmek zorunda kaldığımız dolayısıyla ifade etmeye bile zaman bulamadığımız sürecin bir parçası sadece. Bu nedenle, dediğin gibi, artık güçlü bir tarih dışılık var çünkü insanlar gençliklerinde dinledikleriyle bir müzik algısı oluşturmaya başlıyor ve bir daha da geriye dönüp bakmıyor. Efrim Menuck: Daha kuramsal müzikler hakkında yazan insanlara göre, rock müzik paketini reddeden işlerin büyük çoğunluğu ortadan kaldırılan bir dolu boktanlıktı yalnızca. Kombine edilmiş şeylerden kocaman bir demet. The Rumpus: Ayrıca, bana kalırsa birçok kişi müzik eleştirisine kuramsal bir çerçeveden yaklaşıyor. Senin de bahsettiğin rockizm olayındaki gibi, çıkan yazılar, müziğin özü yerine, kulağa nasıl geldiğiyle ya da bunun gibi şeylerle ilgileniyor, ki bu da sağlam bir müzik eleştirisinin önündeki engel bana kalırsa. Efrim Menuck: Kesinlikle, ortada hep yaşadığım bir hayal kırıklığı var. Belli bir yaşa geldiğimde, Rolling Stone ve Spin dergileri, aynı bokun soyu olan, ve son derece ezici iki büyük tiranlıktı. Bu dergilerde, merak ettiğiniz, geçimini turnelerden sağlayan gruplar hakkında bir şeyler bulabilmeniz imkansızdı. Bir dizi saçmalığın önemsendiği bir kurgudan ibaretti yalnızca. Bir yandan da, çocukken, Lester Bangs antolojisi, Psychotic Reactions and Carburetor Dung, yayınlandığında okuduğumuz, müzikle, sahneyle falan ilişkisi olan birinin subjektif olarak yazdığı şeyleri hatırlıyorum, bu yazılar o dönemlerde eksikliğini duyduğumuz işlerdi. Şimdilerdeyse her yerde müzik üzerine yazılmış her türden yazıyla karşılaşabilirsiniz, ve hiçbiri de daha önce olduğundan daha iyi değil. Durum tam bir düş kırıklığı, bugünkü rock eleştirisini küçümser gibi görünüyor olabilirim. Yine de, bir yerlerde hala iyi çalışmalar yapılıyor dolayısıyla yeni kuşakları azımsayacak denli tutucu davranmak niyetinde değilim. The Rumpus: Kesinlikle. Okudun mu bilmiyorum ama yakınlarda The Village Voice'da Jim DeRogatis ile yapılmış bir röportaj yayınlandı. The Rumpus: Evet, o röportajda DeRogatis çok önemli bir noktaya değinmişti, yalnızca müzik eleştirisinde değil diğer birçok şeyde de, yazarların sıkı bir gazetecilik eğitimine sahip olmadığından, gözlem ve araştırma deneyiminden yoksun olduğundan ve daha çok ben böyle düşünüyorum, benim teorime göre bu böyledir düsturuna sadık kaldığından bahsediyordu. Sanki, ciddi bir nesnellik eksikliği var aslında nesnellik demek de istemiyorum, çünkü tarih eğitimi aldım ve aldığım eğitim araştırırken bulduklarımızı yorumlamak üzerineydi- Yani, sanırım, şeylere yönelik bakış açısının temelinde, o şeyde olduğu iddia edilen değerin gerçekliğini değerlendirmek yerine daha çok ne düşünüyorsam doğrudur kuralı yatıyor. Efrim Menuck: Kesinlikle haklısın. Ve bu durum oldukça iç karartıcı. Mesela aynı röportajı ben de okuyorum, sonra sen insanların bu röportajla ilgili fikirlerini okuyorsun ve bu böyle sürüp gidiyor, her yerde hep bir siktir oradan refleksi. Bilmiyorum yahu, açıkçası bununla ilgili saatlerce konuşabilirim. Aslında, şu anki durumun çok derininde, bu duruma içkin bir şeyler var- sadece internetin kendisinde değil. İnternet ve piyasa gücünün kesiştiği alan kendiliğinden tutucu bir alan olarak beliriyor. Bu durum ya düzelecek ya da gittikçe kötüleyecek, şimdilik düzeldiğine dair herhangi bir emare yok ama. Bu, nesnel gerçekliğin yer almadığı toplumsal bir alan. Bir şeyi gerçeklik haline getirene dek durmaksızın tekrarladığınız Cumhuriyetçi bir eko alanı. Acınılası bir karmaşa hali yani. İster tarih hakkında konuşuyor olalım ister politika, kötü bir manzarayla yüz yüzeyiz, durumun kendisi de ona tanıklık etmek de oldukça üzücü. İnsanların bundan yirmi yıl, otuz yıl, elli yıl öncesinde olduklarından daha cahil olduklarını düşünmüyorum. Hepimiz fazlaca bilgiyle donatılmış durumdayız yine de hala her şeyin içine sızan bir inkar mekanizması var. The Rumpus: Az önce medyanın bölünmüşlüğünden bahsettin, fakat bence otuz ya da kırk sene öncekine kıyasla bugün insanlar medya ortamıyla bunlar, hepsi de temelde size duymak istediklerinizi söyleyen, ana akım işleri ya da belirli meselelere odaklanmış alternatif internet siteleri olabilir- daha kolay ve daha uzun soluklu bir ilişki kurabiliyor. Bu medya araçlarının ve oluşumların çoğu insanlara onları bir şeyler yapmaya zorlamadan ne kadar değerli ve zeki olduklarını anlatıyor ki insanlar gerçekten de bu türden şeylerin çekimi altında. Kendinizi iyi hissetmek adına yapılan hayır işlerinin temelinde bencilliğinizin yattığını söyleyen şu çok eski ve emektar felsefi tartışmayı bilirsin, bence bu tartışma konumuz açısından yararlı bir nokta taşıyor: sadece bir linke tıkla ve keyfini çıkar. Bir farenin deney labirentinde tuşa her dokunduğunda peyniri kapması gibi. Herhangi bir şeyi başarmak zorunda olmasanız bile hep aynı olumlu geri bildirimi alıyorsunuz. Efrim Menuck: Kesinlikle. Mesela benim aile çevremde de internetteki yorum kutucuklarında tartışmaların başını götüren sağ görüşlü insanlar var, bu ortamlarda durmadan paylaştıkları refleksif ve sağcı her türlü fikre sahipler ama gerçekte bu insanlarla yüz yüze konuştuğunuzda, bambaşka bir muhabbeti sürdürdüklerini görüyorsunuz. Bilmem anlatabildim mi? Şu, internetteki anonimlik sayesinde herkesin yaptığı yanına kar kalır mevzusu çok klişe biliyorum ama, bu anonimlik gerçekten de insanların toplumsal itibarlarının zedelenmesini önlemek gibi bir işleve sahip, ki hala fiziksel dünyada birbirimizle iletişimimizi sürdürüyoruz. Birbirine paralel iki ayrı evren gibi. Biri tamamen katmanlıyken, diğeri herkesin hala aynı sokakları ve işyerlerini paylaşmak, aynı barlarda içmek, birbiriyle konuşmak zorunda olduğu bir evren. İnsanlar birbiriyle gerçek anlamda konuştuğunda ise bu çıkışsız boktanlığın üstesinden gelmek daha da zorlaşıyor. Ama, evet, internet ortamındaki her şeyin atomize oluşuna, herkesin ödüllendirilmesine her zaman şaşıp kalıyorum. Senin de dediğin gibi, bu ortamda kimsenin birbirinin aynısı fikirler dışında talep ettiği bir şey yok, sadece Amerikan siyasetinde değil, burada, Kanada'da da işler böyle. Güncel politik tartışmadaki alçalmanın yarattığı etkiye, iki tarafın da hakkıyla temsil edilemediğine ve hiçbir meselenin halledilmediğine tanık oluyorsunuz. Fakat, gerçek yaşamda işler böyle değil açıkçası. Gerçek yaşamdaki deneyimlerime dayanarak, her şeyin bu denli kutuplaşmamış, katmanlaşmamış olduğunu söyleyebilirim. Senin ne düşündüğünü merak ediyorum. Ben tabi ki bana yakın olan dünya hakkında konuşabilirim sadece. Gerçekten de tuhaf bir durum ama polyannacılık yaptığımı da düşünmüyorum. The Rumpus: Benim büyüdüğüm yer epey küçük bir kasabaydı ve hatta kuzey New York'ta bile oldukça tutucu sayılabilecek yerlerden biriydi, dergilerdeki, gazetelerdeki iki kutupluluğu görmemek imkansızdı. Yine de, buralarda yazan, tutucu ve tehditkar fikirlerini savuran insanları gerçek hayatta da tanır ve aslında yazılarındaki gibi hiç de esip gürleyen tipler olmadığını bilirdiniz. Bu nedenle dediklerine katılıyorum. Görece daha liberal bir ortamda yetiştiğim için yalnızca onlar hakkında konuşabileceğimi bilsem de, sadece kendi çevresinde, ya da alternatif olarak haberler, internet gibi yerlerde gördüklerini temel alarak bir tür muhafazakarlık fikri geliştiren birçok insan tanıyorum. Bu insanların hiçbiri gerçekte kendisiyle aynı şeye inanan insanlarla bir kez bile iletişim kurmak zorunda kalmamıştır. Efrim Menuck: Elbette. Gençliğimizdeki, şimdilerde yaşanmayan bir anlaşmazlığı hatırlıyorum. Genelde, aşırı bir biçimde Hristiyanlık karşıtı olan insanlar vardı, çünkü inançlı birinden anladıkları yalnızca, tahammülsüzlük, ikiyüzlülük ve açgözlülüktü. Ve ben bunu hep garip bulurdum. Hristiyan değilim, tanrıya da inanmıyorum, ama tabii ki, hala Tanrı'ya inanan, kiliseye giden ve öyle katıksız bir kötülük de taşımayan bir sürü insan var. Bu yüzden de, insanlar eleştirdikleri kişilerle hiçbir şekilde iletişim kurmadığı bu düzlemden kopmadıkları sürece, bu problem çözümsüz kalacaktır. Efrim Menuck: Evet, yani, bu bir çeşit korkuluk argümanı olabilir ama benim bahsettiğim daha çok mesela rahatça kilisenin de, ona inananların da canı cehenneme diyebilen iki eşcinselin örnekleyebileceği türde insanlardı. Bunun çıkış noktasını da anlıyorum aynı zamanda, Evangelist Hristiyanlar adına uykularımın falan da kaçtığı yok, çünkü bu insanların bizim düşünmemizi istedikleri kadar aptal olmadıklarını biliyorum Dolayısıyla bu bir korkuluk argümanı sayılamaz, korku verici bir noktadan kaynaklanıyor çünkü. The Rumpus: Ne demek istediğini anlıyorum. Deneyimlerime göre, tanıdığım, tepeden tırnağa din karşıtı olan insanların büyük çoğunluğu benim kabullenemeyeceğimi düşündüğüm ortamlarda yetişmiş. Hristiyan bir ailede ve küçük bir kasabada büyüyen insanlar olarak, kendileri dışında kimsenin asla anlamadığı şeylerle etkileşim içinde olmuşlar. Efrim Menuck: Kendi adıma düşündüğümde, Yahudi kökenliyim. Tanrı'ya inanmayan, beni yine de Yahudi okuluna gönderen bir babayla büyüdüm. Dolayısıyla, okuldaki ilk dokuz yılımı bu küçük gettoda yaşayarak geçirdim, ve bu yüzden de dünyaya biraz basitleştirerek söylersem eğer- Yahudiler dışında herkesin birer baş belası kaçık olduğunu kabul ederek bakıyordum, çünkü küçük bir çocuk olarak gözlemleyebildiğim buydu. Böyle bir bakış açısıyla yetiştirilmeme rağmen, ergenliğe geldiğimde, bunun tamamen zırvalık olduğunu fark ettim. Fakat bu bir taraftan da şu anlama geliyor, insanları bugün körü körüne yargılamak benim için çok zor. Bazı spesifik durumlar beni çıldırtıyor, ve ben de bunlarla ilgili avazım çıktığı kadar konuşmaya devam edeceğim, fakat daha büyük mevzular söz konusu olduğunda bütünüyle çileden çıkıyorum. Mesela şu Dawkins tarzı meselelerin birçoğu, bir türlü aklım almıyor. Tanrı'ya inanmıyorum, ateistim ama bir ateist olarak kendimi mağdur falan da hissetmiyorum. Ama belki bunun nedeni bunların yaşandığı bir dünyadan uzakta yaşıyor ve çalışıyor olmamdır. The Rumpus: Çok can sıkıcı çünkü, bir bakıma, bu bakış açısı belli bir Batı tarzı entelektüelizmin dışında yaşayan herkesi mahkum ediyor. Elbette ateist olan birçok insan var fakat insanlığın büyük çoğunluğu bir dine inanıyor ve gündelik yaşantılarında da inançlarını samimiyetle açığa vuruyor. Kişisel olarak ben buna, ister Budizm'den, ister Musevilik'ten ya da herhangi birinden bahsediyor olalım, insanlar dinsel bağlılıklarıyla bu şekilde etkileşime geçiyor, derdim. Dolayısıyla, bu insanları yaşam tarzları nedeniyle mahkum etmek bana akıl almaz geliyor. Efrim Menuck: Kesinlikle, ve bir de, bağlılığın da derecelerinin ve değişirliliğinin olabileceğini inkar etmek. Mesela, günün sonunda sonuçta bir anarşist olduğumu biliyorum. İnsanların aslında kendi başlarının çaresine bakabileceğine, bunun için herhangi bir liderin gerekmediğine inanıyorum. Birçok kişinin anarşistleri son derece gülünç, ahkam kesen, toy ve fazlasıyla idealist insanlar olarak algıladığını da biliyorum ama bunların hiçbirine uymadığımı düşünüyorum. İnancımın ne derece güçlü ya da zayıf olduğu her gün, her hafta değişkenlik gösteriyor, sonuç olarak dogmatik bir anarşist değilim. Ve benim dışımda, farklı bağlılıklara, inançlara sahip dogmatik olmayan, inançları konusunda kararsızlık yaşayan ya da bocalayan daha birçok insan var. Eninde sonunda, birlikte yaşamak zorunda olduğumuz bir dünyadayız, ve kuşkusuz birbirimizle kurduğumuz iletişimin başlangıç noktası, ortak noktalar yaratmaya çabalamak olmalı, öbür türlü iletişim kurmanın ne anlamı kalır ki? Bir gettoda, yalnızca benim inançlarımı paylaşan insanların olduğu bir yerde yaşamak istemiyorum. Bir komünde değil, bir şehirde, dünyada, birbirimizin kuyusunu kazmaksızın yaşamayı becerebildiğimiz bir yerde yaşamak istiyorum. Şehirlerle ilgili en güzel şey de bu: diğer insanlarla onların nereden geldiklerine bakmaksızın birlikte yaşamayı öğrenmek ve onları anlamak zorundasınız. Efrim Menuck: Yıllar önce, kısa bir sürede kapsamını aşan, karşısına birçok meseleyi alıp yaygınlaşan şu büyük öğrenci eylemlerinden birini yaşamıştık. Öğrencilerle başlamıştı fakat tarih boyunca yaşanan şu garip olaylardan birine dönüşmüştü, her gece neredeyse sokağa çıkmayan kimse kalmamıştı, ve bu bir hafta kadar sürmüştü. Yine de, bu genel eylemlerin yolunu açan öğrenci hareketi yaşanırken, Montreal manzarasında, kentsel ya da federal yönetime ait bakış açısıyla şunu görebilirdiniz: Kanada Quebec eyaletinden, Quebec de Kanada'dan nefret ediyor, bu yüzden Montreal boktan bir durumun içine iki kere düşerken, altında kıvrandığımız kibrin iki halini de yaşamıştık. Dolayısıyla, Fuck Off Get Free nin Montreal için seçilebilecek en iyi sivil motto olduğunu düşündük. Burada bir tür şikayetçi olma, bize güzel görünen adına sonsuz bir mücadele etme geleneği var. Aynı zamanda da, Kanada'da Montreal'den daha kibirli bir kent bulamazsınız. Birçok Kanadalı için, Montreal Quebec'tir, Quebec içinse Montreal Quebec sayılamaz, böylesine tuhaf bir durum işte. Ve hep de böyleydi. Efrim Menuck: Kesinlikle ve bu farkında olarak yaptığımız bir şey. Şarkıların amacı bu aslında, bu alanı işgal etmek. Daha önce söylediğime geri döneceğim, kendimizi çok uzun bir geleneğin içinde görüyoruz. Mesela, yozlaşmış kralları ve yenilgiyi kabullenmiş soyluları anlatan İskoç halk müziğiyle başlayan country müzik, hepsi de sınıf bilincine sahipti. İnsanlar vardı ve krallar, krallar yozlaşmış, krallıklarının sonuna gelmişti, ve aynı yozluk farklı şekillerde diğer insanlara da bulaşmıştı. Ve bu gelenek güney eyaletlerine dek gelmiş, sadece içinde blues'un da olduğu taşra müziğine değil, sonradan country ve batı müziğine evrilecek olan beyaz taşra müziğine de dönüşmüştü. Bu perspektiften bakıldığında, şarkı yazmanın uzun bir geleneğe sahip olduğunu görebilirsiniz. Keşke sınıf bilinci yerine kullanabileceğimiz daha iyi bir ifade olsaydı, eleştirisel sınıf bilinci gibi mesela ama sonuç olarak elimizde olan bu: hepimizin mahvolduğu ya da yalnızca çok küçük bir azınlık bu mahvoluştan paçayı kurtarırken geri kalanlarımızın boka battığı fikri. Ve evet, bu bir şarkı için oldukça iyi bir başlangıç noktası. Dolayısıyla, bahsettiğin şey tamamen bilinçli olarak yaptığımız bir şey. Efrim Menuck: Bilmiyorum. Bana bir şeyler ifade etmişti sanırım. Ergenlik dönemim ve yetişkinliğimin ilk dönemleri zaman zaman evsiz kaldığım oldukça travmatik zamanlardı, geçici fakirlik dönemleri yani. Kendimi mağdur biri gibi anlatmak derdinde değilim kesinlikle ama oldukça zor yıllardı, sınıf bilincini geliştirdiğim bir dönemdi de aynı zamanda. Bu yüzden sanırım dünyaya bu açıdan bakmak benim için en mümkün olanıydı. Ve sadece şimdide değil müzik tarihinde de bununla çok az karşılaşıyor olmak çok garip. Bence bu bizi yine, popüler kalabilmek adına tavizler veren popüler müziğin işlevi meselesine getiriyor. Yine de garip, 60'lardaki ve 70'lerdeki liste başı olan şarkıları hatta pop şarkılarını dinlediğinizde, şarkı sözlerinde bir çeşit agresiflik bulabilirsiniz. Yani, o zamanlar popüler müziğin fazlaca tavır alabildiği küçük bir alan vardı. Fakat bu dönemden önce ve sonra, dünyanın işçiler ve patronlar olarak bölündüğünü ima bile edememiş şarkılara rastlıyorsunuz hep. Ve bu fikre katılmak için komünist olmanız falan gerekmiyor, yaşıyor olmanız yeterli. Efrim Menuck: Hayır, biraz acayip aslında. What We Loved Was Not Enough şarkısındaki yanan şehirler sözü epey ağır, ve bunun beni biraz rahatsız ettiğini bile söyleyebilirim. Bu söylem tamamen yeni bir baba olmam, dünyaya bakmam ve gördüğüm şey yüzünden delice bir dehşete kapılmamla alakalı. Dünyanın korkunç bir yer olduğunu düşünüyorsunuz ve sonra bir çocuğunuz oluyor, dolayısıyla duyduğunuz dehşet üç misline çıkıyor çünkü bu küçük masum yaratık yalnızca birkaç yıl yanınızda olacak, ve sonunda ona evet, haydi git bakalım, iyi şanslar. demek zorundasınız. Şarkı bununla ilgili bir tür ağıt, bu nedenle de sözleri geçmiş zamanda yazıldı. Evet, gerçekten de, her şey mahvolmuş durumda. Ve en nihayetinde şarkının ilgilendiği nokta, Batı'nın işinin bittiği ve gücünü toparlayabilmesinin tek yolunun bu gerçeği kabullenmek olduğu, bunu yaptığında da tüm pisliğin ortaya döküleceği fikri ki, oldukça çetrefilli bir düşünce. Bu nedenle, daha önce yazdığımız şarkılardan farklı olarak, bu şarkıyı lirik bakımdan ve verdiği his açısından tatsız buluyorum. Ve şu Tanrım, çocuğumun bir gün dağların yerle bir olduğunu görmesine izin ver. sözü, bu sözün oldukça yapıcı olduğunu düşünüyorum. Burada bahsi geçen dağın bir tür engel olduğunu düşünürsek eğer, bu engeli hep birlikte alaşağı etmek zorundayız. Ama tabii ki, kıyameti andıran bir senaryoyu insanların gözünde canlandırmak derdinde değilim. Bence, hepimiz aynı kabusları paylaşıyoruz, anlatabiliyor muyum? Bu kabusların gerçekliğini anlayabilmek içinse onların birer taslağını çizmek zorunda olduğumuzu da düşünmüyorum. Bence, hepimizin kabusları aynı, ve bunların birer eskize dönüştürülmesine gerek yok. Genel olarak, kıyamet imgesine karşıyım ama bu şarkının bu imgeyi anımsattığını düşünüyorum. Efrim Menuck: Evet, şarkının çıkış noktası buydu. Sözleri yazarken tam da böyle hissediyordum. Aynı zamanda da bu hisle mücadele ediyordum ve daha çok Bu üzücü sözler de nereden çıktı? modundaydım. Ama neyi sevdiysek yetmedi hissi çok önemli. Bu cümleyi şimdiki zamanda da kurabilir, neyi seviyorsak yetmiyor diyebilirsiniz, tamamen başka bir anlama denk düşer ve içinde bulunduğunuz durumun hala geçerli olduğunu ifade eder. Eğer kendinizi gelecekte konumlandırıp geriye bakıyor ve sevdiğiniz şeylerin yeterli gelmediğini söylüyorsanız, buradaki en önemli nokta sevdiklerimizin bir şeyleri değiştirmeye ne şekilde yeterli olacağını bulabilmektir. Kulağa son derece idealistçe geliyor olabilir fakat belki de bir parça gerçeklik vardır bu cümlenin içinde. The Rumpus: Kıyametten bahsettin az önce, çoğu kişi imgelere yüzeysel bir şekilde baktığından olsa gerek, bu kelime son zamanlarda grubunuzun ve Godspeed' in müziğini anlatmak için çok kullanıldı. Son on yıldır Amerikan popüler kültürüne hakim olan da bu tür bir yüzeysellik aslında. Fakat kıyametle ya da kıyamet sonrasıyla alakalı işlerin fetişizmi ve birçok insanın dünyayı görme biçimi, Amerikan ya da Batı toplumu geriledikçe -ya da daha dramatik şekilde söylersek, yıkıma sürüklendikçe- dünyanın da topyekün sona ereceği fikrine dayalı. Fakat işin en ilginç tarafı şu ki, jeologların derin tarih diye adlandırdıkları şeyi incelediğimizde, uygarlıkların dağıldığını, bunun nihai bir son yaratmadığını, insanların ayrıştığını, küçük topluluklar halinde yaşadığını ya da yeniden bir araya geldiklerini görüyoruz. Sonuç olarak, her şeyin sona varması gibi bir şeyin olanaksızlığı ortada, Roma gibi imparatorlukların bile işinin bittiğini biliyorken. Bu fetişizm, aslında insanların toplumumuzun sonsuza dek ayakta kalamayacağı gerçeğini itiraf etmek konusundaki gönülsüzlüğünden kaynaklanıyor. Efrim Menuck: Evet, çok doğru. Dünyada çok fazla tekinsizlik var, özellikle de Batı'da. İnsanlar bu tekinsizliğin kaynağıyla yüzleşmek yerine, tekinsiz hissettikleri durumların birer tasvirini tercih ediyor. Bu da, sonunda senin bahsettiğin tarzda bir dünya görüşünü doğuruyor: Batı uygarlığı bir şekilde sona erecek ve bu aynı zamanda her şeyin sona ermesi olacak. Bir yandan da, çürüyen bir uygarlık son derece travmatik bir şey, uzun bir gelecek algısı ve daha da zoru bu algıyı uzun süreler korumak gerek."}
{"url": "https://futuristika.org/efsaneden-tefe/", "text": "ve sen istemezsen kimdir onu iyi eden. kimin şovuysa oynayan, artık o sürdürsün."}
{"url": "https://futuristika.org/egemen-kalintisal-dogmakta-olan/", "text": "Kültür hem çeşitli süreçleri ve bu süreçlerin toplumsal tanımları açısından, hem de sürecin her noktasında, tarihsel olarak değişken ve çeşitli öğelerin dinamik karşılıklı ilişkileri açısından oldukça karmaşıktır. Benim dönemsel adını verdiğim çözümlemede kültürel süreç belirlenmiş egemen özellikleri olan bir kültürel dizge olarak ele alınır. Egemen ve tanımlayıcı çizgi ve özelliklerin vurgulanması önemlidir ve pratikte de etkileri duyulur. Ancak bu çözümleme yöntemi, hem gelecek hem de geçmişle bağlantı kuracaksa genellikle dizge olarak soyutlanan bir oluşumda bir hareket duygusunu gerektiren tarihsel çözümlemenin farklı bir işlevi için de kullanılır. Gerçek tarihsel çözümlemede her noktada hem özgül ve etkili bir egemenliğin kapsamına giren hem de dışında kalan hareket ve eğilimler arasındaki karmaşık karşılıklı-ilişkileri anlamak gerekir. Bu hareket ve eğilimlerin yalnızca seçilmiş ve soyutlanmış egemen dizgeyle değil aynı zamanda bütün kültürel süreç ile arasındaki ilişkiyi incelemek gerekir. Böylece burjuva kültürü dönemsel çözümlemede feodal kültür ya da sosyalist kültürüle karşılaştırılarak dile getirilen önemli bir genelleştirici betimleme ve varsayımdır. Bununla birlikte dört ya da beş yüzyıldır çok çeşitli toplumlarda betimlenen kültürel bir süreç olduğu için tarihsel ve içsel açıdan karşılaştırmalı olarak farklılaştırılması gerekir. Ayrıca bu betimleme kabul edilse ya da pratik olarak kullanılsa bile dönemsel tanım ya o tipin aşamalarını ya da çeşitlemelerini göstermek için ya da destekleyen kanıtları seçmek ve birincil önem taşımayan, rastlantısal ya da ikincil kanıtları dışlamak için bütün gerçek kültürel süreçlerin ona göre değerlendirildiği duruk bir tip olarak etkisini duyurabilir. Dönemsel çözümlemeye bağlı kalmakla birlikte hem aşamaları ve çeşitlemeleri hem de herhangi bir gerçek sürecin içsel dinamik ilişkilerini gösteren bir terim bulabilirsek bu tür yanlışlardan kaçınmış oluruz. Tabii gene de hegemonik olanın bu anlamlarında egemen ve etkili olandan söz etmemiz gerekir. Ama aynı zamanda herhangi gerçek bir süreçte ve herhangi bir anda hem kendi içlerinde hem de egemen olanın özelliklerini yansıtma açısından önemli olan kalıntısal ve doğmakta olan dan da söz etmemiz gerektiğini anlarız. Pratikte ayırt edilmeleri çok zor olsa bile ben kalıntısal sözcüğünü arkaik sözcüğünden farklı bir anlamda kullanıyorum. Herhangi bir kültürde geçmişin izlerine rastlanabilir ama bu geçmişe ilişkin öğelerin çağdaş kültürde değerlendirilme biçimleri farklıdır. Bütünüyle geçmişin bir öğesi olarak kabul edilen, ve özel bir biçimde gözlemlenen, incelenen, bazı durumlarda da bilinçli olarak yeniden canlandırılan öğe arkaikdir bana göre. Oysa ki kalıntısal sözcüğünün anlamı farklıdır. Tanım gereği kalıntısal geçmişte oluşmuştur ama halen kültürel süreçte yalnızca geçmişin bir öğesi olarak değil de bugünün etkili bir öğesi olarak etkindir. Dolayısıyla egemen kültür çerçevesinde dile getirilemeyen ya da özsel olarak doğrulanamayan bazı yaşantılar, anlamlar ve değerler daha önce varolan toplumsal ya da kültürel bir kurum ya da biçimlenme kalıntısında yaşanabilir ve uygulanabilir. Kalıntı sözcüğünün egemen kültür ile alternatif ve hatta karşıt bir ilişki içersinde olabilen bu anlamı ile egemen kültür ile büyük bir ölçüde ya da bütünüyle bütünleşmiş ve dolayısıyla etkin bir biçimde görülebilen kalıntısal anlamı arasındaki farkı belirlemek gerekir. Çağdaş İngiliz kültüründe özellikle üç durumda bu ayrım kesin bir çözümleme terimi olabilir. Örneğin örgütlenmiş din görüşü kalıntısaldır, ama bu din içersinde pratik olarak alternatif ve karşıt anlamlar ve değerler ile bütünleşmiş anlamlar ve değerler arasında önemli bir ayrım vardır. Aynı şekilde kırsal toplum düşüncesi de kalıntısaldır, ama idealleştirilmiş, ya da fantezi ya da egzotik bir zaman geçirme işlevi olarak egemen düzenle bütünleşmiş olsa bile bazı sınırlı açılardan endüstriyel şehir kapitalizmine alternatif ya da karşıt bir görüş oluşturur. Gene aynı şekilde monarşide de etkin bir biçimde kalıntısal hiçbir öğe yoktur ama özellikle arkaik olan kullanılarak bir kapitalist demokrasi biçiminin özgül siyasal ve kültürel işlevi olarak kalıntısal bir işlev tam anlamıyla bütünleştirilmiştir. Kalıntısal bir kültürel öğe genellikle etkili egemen kültürün içinde yer almaz, ama bazı bölümlerin bu alanlarda kendini duyurabilmesi için etkili egemen kültürle bütünleştirilmesi gerekmiştir. Ayrıca belirli noktalarda egemen kültür çok fazla kalıntısal yaşantı ve pratiğin kendi sınırları dışına taşmasına izin veremez, en azından belli bir rizikoya girmeden izin veremez. Seçici geleneğin işlerliği, kalıntısal olanı yeniden yorumlama, yansıtma, kabul etme ve dışlama yoluyla bütünleşmesiyle belirginleşir. Bu durum özellikle edebi gelenek için geçerlidir. Edebiyata ilişkin seçici yorumlardan edebiytın şimdi ne olduğu ve ne olması gerektiğine ilişkin geçmişle bağlantılı ve bütünleşmiş tanımlar yapılır. Bu çok önemli bir kaç alandan biridir çünkü edebiyatın eskiden ne olduğu ve edebi yaşantının ne olduğu ve olması gerektiğine ilişkin alternatif ya da karşıt görüşlerin bazılarında bütünleşmenin baskılarına karşın etkin kalıntısal anlamlar ve değerler korunur. Doğmakta olan sözcüğüyle sürekli olarak yeni anlamların ve değertierin, yeni pratiklerin, yeni ilişkilerin ve ilişki çeşitlerinin yaratıldığını belirtmek istiyorum. Egemen kültürün yeni bir aşamasındaki öğelerle özsel olarak bu egemen kültüre seçenek ya da karşıt olan öğeleri birbirinden ayırmak oldukça güçtür: Yalnızca yeni olan değil en katı anlamıyla doğmakta olan. Kültürel süreç içindeki ilişkilerden söz ettiğimiz için kalıntısalın tanımı gibi doğmakta olanın tanımı da ancak egemen olanla ilişkisi değerlendirilerek yapılabilir. Gene de kalıntısalın toplumsal yerini anlamak daha kolaydır çünkü hepsi olmasa bile büyük bir çoğunluğu içinde gerçek anlam ve değerlerin üretildiği kültürel sürecin daha önceki toplumsal biçimlenme ve aşamalarıyla bağlantılıdır. Böylece egemen kültürün belirli bir aşamasındaki boşluğunda, geçmişte gerçek toplumlarda ve perçek durumlarda üretilmiş olan ve egemen kültürün karşı çıktığı, bastırdığı, görmezlikten geldiği ve hatta farkedemediği insan yaşantısına arzusuna ve ilerlemesine ilişkin alanları temsil ettikleri için önemini koruyan anlam ve değerlere dönülür. Doğmakta olanın durumu temelde farklıdır. Herhangi bir toplumun yapısında ve özellikle de sınıf yapısında, kültürel sürecin egemen öğelere seçenek oluşturan ya da karşıt olan öğeleri için toplumsal zemin her zaman vardır. Marksist kuramda böyle bir zemin oldukça iyi betimlenmiştir: Yeni bir sınıfın oluşumu, yeni bir sınıfın bilinçlenmesi, ve bu süreçte yeni kültürel biçimlenmenin öğelerinin ortaya çıkması. Dolayısıyla işçi sınıfının (örneğin İngiltere'de 19. yy'da) bir sınıf olarak ortaya çıkması kültürel süreçte hemen belli olmuştur. Ama sürecin farklı bölümlerinin katılımı eşit değildi. Yeni toplumsal değer ve kuramların oluşturulması kültürel kuramların oluşturulmasından daha önemliydi, ve özgül kültürel katılımlar önemli olmakla birlikte genel ya da kurumsal yeniliklerden daha az kesinlikli ve özerktiler. Yeni bir sınıf her zaman doğmakta olan kültürel bir pratik kaynağıdır ama henüz ikincil bir sınıf iken kültürel pratik eşitsiz ve tamamlanmamıştır. Çünkü yeni bir pratik tabii ki soyut bir süreç değildir. Ortaya çıkma derecesine ve özellikle de alternatitten çok karşıt olma derecesine göre bütünleşme süreci başlar. Bu durum aynı dönemde (19. yy) İngiltere'de köktenci halkçı basının ortaya çıkmasında ve daha sonra etkili bir biçimde bütünleşmesinde gözlemlenebilir. Aynı şekilde işçi sınıfı edebiyatının doğmasında ve bütünleşmesinde de gözlemlenebilir. Bu tür durumlarda bütünleşme zemini kabul edilmiş edebi biçimlerin üstünlüğü olduğu için ortaya çıkma sürecine ilişkin sorunlar açıkça belli olur. Ancak gelişme her zaman eşitsizdir. Doğrudan bir bütünleşme görünebilir alternatif ve karşıt sınıf öğelerine uygulanır. Bu koşullarda ortaya çıkma süreci pratik bütünleşme aşamasının ötesindeki sürekli olarak yinelenen, her zaman yenilenebilen bir harekettir: Bütünleşme, bir tanıma, onaylama ve dolayısıyla Kabul etme biçimi olarak görüldüğü için bu süreç daha da zorlaşır. Bu karmaşık süreçte aslında yerel olarak kalıntısal öğeler ile genellikle doğmakta olan ögeler sık sık karıştırılır. Bir sınıfın doğması ve artan gücüyle ilişkili olarak yeni kültürel öğelerin doğması her zaman önemli ve her zaman karmaşık bir süreçtir. Ancak bu doğma çeşitli biçimlerde gerçekleşebilir. Pratik kanıtı çok olmasına karşın böyle bir olguyu kuramsal olarak anlamak zordur. Hem kalıntısal hem de doğmakta olanın'önemli öğelerini tanımlayabilmek ve egemen olmanın niteliğini anlayabilmek için, hiçbir üretim tarzının ve dolayısıyla hiçbir egemen toplumsal düzenin ve dolayısıyla hiçbir egemen kültürün gerçekte bütün insan pratiğini, insan enerjisini ve insan amacını kapsamadığını ya da tüketmediğini hatırlamak gerekir. Bu, egemen tarzın dışında ya da ona karşı oluşan önemli şeyleri açıklamamızı sağlayan olumsuz bir önerme değildir. Tam tersine egemenlik tarzlarının geniş bir insan pratiği alanından bazı öğeleri seçip dolayısıyla da diğerlerini dışladıklarım belirten bir olgudur. Dışlanan Ögelerin kişisel ya da özel ya da doğal ya da hatta metafiziksel olduğu düşünülebilir. Aslında dışlanan bölge bu terimlerden biriyle tanımlanır, çünkü egemen olan toplumsal tanımını özellikle vurgular. İşte karşı konulması gereken nokta da bu vurgulamadır. Çünkü değişik ölçülerde de olsa özgül ilişkilerde, özgül alımlamalarda, özgül hünerlerde de pratik bilinç bulunur ve tartışılmaz bir biçimde toplumsal ve özgül bir biçimde egemen olan toplumsal düzen bu bilinci görmezlikten gelir, dışlar, bastırır ya da tanımaz. Herhangi bir egemen toplumsal düzenin ayırt edici ve karşılaştırmalı özelliği bütünleşme çabasıyla pratik ve yaşantı alanlarında ne kadar uzağa ulaşabildiğidir. Görmezlikten gelmek istediği alanlar olabilir: Özel olarak nitelendirmek ya da estetik olarak özgülleştirmek ya da doğal olarak genelleştirmek istediği alanlar. Ayrıca toplumsal düzen değiştikçe kendi gelişen ihtiyaçları açısından bu ilişkiler de değişir. Dolayısıyla gelişmiş kapitalizmde emeğin toplumsal özelliğinin iletişimlerin toplumsal özelliğinin, ve karar-verme sürecinin toplumsal özelliğinin değişmesinden dolayı egemen kültür kapitalist toplumda korunmuş ya da boyun eğen yaşantı, pratik ve anlam alanlarında şimdiye dek olduğundan çok daha ilerilere gider. Dolayısıyla artık egemen düzenin toplumsal ve kültürel sürece sızma alanı genişler. Bu da yeni öğelerin ortaya çıkmasını zorlaştırır ve alternatif ile karşıt ögeler arasındaki farkı daraltır. Egemen görüşün önemli alanları için söz konusu olan alternatif karşıtmış gibi değerlendirilir ve çoğunlukla da baskıyla karşıt görüşe dönüştürülür. Ama gene de burada bile kendi sınırlı özelliği ya da bozulmasından ötürü egemen kültürün gerçekten farkedilmediği pratik ve anlam bölgeleri bulunabilir. Doğmakta olan ögeler bütünleştirilebilir ama çoğunlukla bu bütünleşmiş biçimler doğmakta olan kültürei pratiğin tıpatıp aynısıdır. Bu şartlar altında egemen tarza karşı ya da onun ötesinde herhangi bir yeni öğenin ortaya çıkması çok zordur. Gene de öbür çağlarda olduğu gibi bizim çağımızda da doğmakta olan kültürel pratik olgusu yadsınamaz ve bu olgu ile etkin bir biçimde Kalıntısal olan pratik olgusu egemen olmayı amaçlayan bir kültür için gerekli bir zorluktur. Bu karmaşık süreç kismen sınıf terimleriyle betimlenebilir. Ama bu durumda her zaman gözden kaçan ve dışlanan öteki toplumsal varlık ve bilinç söz konusudur: Dolaysız ilişkilerde başkalarının alternatif alımlamaları; maddi dünyanın yeni alımlamaları ve pratikleri. Pratikte bu yeni alımlamalar ve pratikler nitelik açısından oluşan sınıfın gelişen ve açık seçik çıkarlarından çok farklıdırlar. Yeni öğelerin doğmasına yol açan bu iki kaynak hiçbir şekilde çelişkili olmak zorunda değildir. Bazı zamanlarda çok yakın olabilirler ve siyasal pratikteki bir çok şey de aralarında ilişkiye bağlıdır. Ancak kültürel olarak ve kuram açısından bu iki alan ayrı alanlar olarak ele alınabilirler. Egemen ve kalıntısal kültürden farklı olan doğmakta olan kültürün anlaşılabilmesi için doğmakta olan kültürün hiçbir zaman yalnızca dolaysız pratikle ilgili olmadığmı hatırlamak gerekir; doğmakta olan kültür gerçekte yeni biçimler ve biçim uygulamaları bulmakta ilgilidir. Yeniden belirtelim ki bizim gözlemlemek zorunda olduğumuz aslında doğmaktla-olan öncesidir, etkin ve zorlayıcı niteliğine karşın bütünüyle dile getirilmeyen öğe; oysa ki açıkça doğmakta olan rahatlıkla isimlendirilebilir. Doğmakta olan -öncesi koşulunu, doğmakta olanın daha açık biçimlerini, Kalıntısal olanı ve egemeni daha iyi anlamak için duygu yapıları kavramını incelememiz gerekir."}
{"url": "https://futuristika.org/egitim-sart/", "text": "Dünyanın farklı köşelerinde inşa edilmiş ilginç derslikler alternatif eğitim şartları sunuyor öğrencilerine. Fakir ülkedekiler ihtiyaçtan, zengin ülkedekiler biraz da modaya ayak uydurmaktan. Çin Halk Cumhuriyeti'ndeki Dongzhong -Türkçe'de Mağarada- okulu, adı üstünde, hangar büyüklüğünde bir mağaranın içinde ikamet ediyor. Amacı eğitim ve öğretim olan her okulda bulunması gereken ana bölümler; derslikler, yönetim, spor sahası, etkinlik salonu, yemekhane, tuvaletler, vs. devasa mağaranın içine serpiştirilmiş. Her ne kadar mağaranın girişinden gün ışığı içeriye oldukça süzülse de ve aydınlatmaya -tahminen- dikkat edilse de yeteri kadar güneşe maruz kalamayan öğrencilerin fiziksel gelişimleri için ekstra vitamin takviyesine ihtiyaçları olmalı. Amerika'daki bu ilginç okul 70'li yıllarda enerji krizleri sırasında inşa edilmiş. Bir tepenin düzleştirilip bina bu alana yapılmış, sonra tekrar toprakla kaplanmış. Terraset adı verilen okulda doğal yalıtım sağlayan toprak örtü altına gün ışığını sağlamak için skylight'lar; piramit şeklinde çatı pencereleri kullanılmış. Sınıfların dairesel şekilleriyle ısının korunması amaçlanmış. Fakat aydınlatmadan ve kalabalık insan grubundan kaynaklanan ısı/havalandırma problemi hala devam etmekte. Bir ara alakasız bir şekilde Suudi Arabistan prenslerinden birisi problemin çözümü için para kaynağı görevi üstlenmiş gönüllü olarak fakat bu Amerikalılar'ın pek hoşuna gitmemiş. Proje de başarısız olunca konu kapanmış. Dışarıdan gelebilecek her türlü dikkat dağıtıcı etkene karşı korumalı olmasından dolayı hem öğretmenler hem öğrenciler için verimli bir çalışma ortamı fakat neme ve yine yetersiz gün ışığından doğabilecek sorunlara çözüm tam olarak getirilmiş değil. Vietnam'da turistlerin en gözde uğrak yeri olmuş bölgelerinden birisi olan Halong Bay irili ufaklı 2000 adadan oluşuyor. Bu adalarda doğduğundan beri karaya ayak basmadan yaşayan insanlar var. Evleri su üstünde fakat bildiğiniz ev gibi; mobilyalı, mutfaklı, televizyonlu, hatta bahçesinde köpekleriyle. Sabahın erken saatlerinde balık tutmaya ve deniz ürünleri avlamaya çıkıyor erkekler, kadınları gündelik işlerinin koşuşturmacasına bırakarak. Tek geçim kaynakları akşam üstü evlerine yanaşacak turist teknelerine gün içinde yakaladıklarını satmak. Tabii ki çocuklar için de yüzen okullar yapılmış, fotoğraftakiler bunlardan sadece bir tanesi. Okullara servis olarak da sandallar kullanılıyor. Öğrencilere balıkçılık zorunlu ders. Okullardan bir çoğu Birleşik Krallık Konsolosluğu ve UNICEF tarafından yaptırılmış, Vietnamlı çoçuklara iyi bir gelecek sağlamak için. Öğrencilerin gün ışığı sorunu olmadığı kesin, tek korku gelecek için. Hollanda'nın kanallar ve bisikletler şehrinde rastladığımız bu konteyner derslikler geçici bir süreliğine anaokulu olarak kullanılıyor. Adı Daltonschool'de kleine kapitein. Şantiyelerde ofis olarak kullandığımız bu devasa kutular depremden sonra prefabrik evler adı altında da sürülmüştü gündeme hatırlarsınız. Tasarımcıların artık kullanılmayan bu metal sandıkların geri dönüşümüyle ucuza konut sağlamak fikrini bağdaştıran ilginç projelerini şuradan inceleyebilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/egrisi-dogrusuna-denk-gelen-ironi/", "text": "Yahudi olmak zor. Başta kendisi olmak üzere, yaşam, politika ve cinsellikle muzur ve muzip şekilde dalga geçmeyi başaran bir Yahudi ise, Woody Allen! Yönetmen, müzisyen, senarist, barlarda şovmenlik yapan bir komedyen. Hepsinden önemlsi, çok iyi bir yazar. Filmlerinde ve kitaplarında sıklıkla kullandığı entelektüel diyaloglar nedeniyle olsa, seveni pek sever, sevmeyen ise hiç takip etmez Woody Allen'ı. Oysa kara mizahına alışınca, kadın erkek ilişkilerine onun gözüyle bakınca, anlattıkları tekrarlanan trajedilerden çok, değişime uğrayan yaratıcı komedilere dönebilir. Büyük olayların, umursamazca basit açıklamaları olabilir ona göre. Örneğin 11 Eylül olaylarıyla ilgilenmediğini, insanların birbirini her zaman boğazladığını ve tarihin hep kendini tekrar ettiğini söylemiştir. Özel yaşamında da takıntılıdır. Zor insan derler kendisi için. Klarnet çalmayı ciddiyetle sürdürdüğünden, aynı akşam caz kulübünde konser olması nedeniyle Oskar törenine gitmemişliği vardır. 30 yıldan fazla bir süre psiko-analiz terapisine giren sanatçı, filmlerinde sıklıkla gönderme yaptığı terapi deneyimlerini heyecan verici bulur. Bir anlamda, terapideki diğer Allen'dan ilham alır. Genel toplumsal ahlak anlayışının sanatçıyı bağlamadığını savunur. Mia Farrow ile 12 yıl süren ilişkisi sırasında evlat edindikleri Soon-Yi Previn ile, resmen hiçbir zaman üvey babası olması da, Farrow'dan ayrıldıktan sonra evlenmesi tüm dünyada yankı bulmuştu. O ise, gönül işlerinde mantık aranmaz, aşk bu ne yaparsın? demiş geçmişti. Daha önce Woody Allen'dan Yan Etkiler, Sırf Anarşi ve Tüysüz isimli kitapları yayımlayan Siren Yayınları, Garo Kargıcı tarafından Türkçeye çevrilmiş olan Eğrisi Doğrusu ile dahi yazarın kısa öyküler serisini tamamlamış oldu. Kitap tam bir absürt mizah örneği. Çoğu The New Yorker dergisinde yayımlanmış 17 metinden oluşan kitap, devrim yapmak için dağa çıkan isyancıların ziyadesiyle güldüren hikayesini anlatan Viva Vargas! İle açılıyor. Gossage-Varbedian yazışmaları ise, karşılıklı gönderilen ve gönderildiği iddia edilen mektuplarla oynanan bir satranç maçını konu edinmiş. Tarafların karşılıklı suçlamalarındaki söylemlerde, kralların oyununun aslında o kadar da masum ve asil olmadığı görülüyor. Metterling'in Listeleri'nde ise Woody Allen'ın ironisi edebiyat eleştirisine yöneliyor. Hans Metterling'in 437 sayfalık Toplu Çamaşırhane Listeleri Cilt I'in analizi için yola çıkılıp, sadece altı adet çamaşırhane listesinin incelenmesinin komik öyküsü, edebi araştırmalara darbe vuruyor kuşkusuz."}
{"url": "https://futuristika.org/ejderin-siberpunk-donusu/", "text": "Güneş doğudan doğar ve ilk Japonlar'ın kafasına vurur. Güneşin en güçlü halini yedikleri için onların kafası bizden çok farklı çalışır ve bu nedenledir ki türlü gariplikler orada gün yüzüne çıkar. Böyle bir yerde sinema sektörü normal kalamazdı; kalmadı da haliyle. İzledikten sonra ya hayranı olacaksınız, ya da kaybettiğinizi düşündüğünüz 55 dakikadan dolayı bana küfürler yağdıracaksınız, arasına rastlamadım henüz. Fragmanını izleyip buna karar verebilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/ek-evde-oturanlar-icin-degil/", "text": "Birgün Gazetesi nefis bir hamleyle, Eleştirel Kültür! isimli aylık dergiyi çıkarmaya başladı. Memleketin alternatif kültüre boğulduğu zor zamanlarda, açıkça sistem karşıtı olduğunu bildiren yayınları özlemiştik. Aylar süren hazırlıkların ve emeğin sahne arkasında yer alan EK! Editörü Mustafa Erden Kahveci, EK! nedir, söylediği nedir, derdi nedir, Futuristika'ya anlattı. EK! Her ayın birinde, Birgün ile! Mustafa Erden Kahveci: Şunu belirtmem gerekiyor. Altkültür değil de, karşı kültür... Yani makinenin ya da sistemin karşısı, öteki makine! Artık biliniyor, altkültür sistemin beslediği bir zemin, onun araç-gereçleriyle işliyor. Bizim düşüncemiz de bunun üzerinden şekillendi zaten. Tzara'nın dediği gibi küçük harfle sANAT! Sunağına her gün tükürmemiz gereken iki yüzlü burjuva söylemi yani, büyük S!... Ve tabii kültür, başka bir deyişle, benim her zaman için direniş olarak algıladığım yer. Peki bunu nasıl yaparız, işte bu zor, çünkü görünür olduğun anda ele geçirilmişsin demektir. Sistem bunu sever, çünkü böylece kontrol etmek kolaylaşır... Buna rağmen yazıyoruz, fikir üretiyoruz çünkü yazı dünyayı değiştiremeyebilir, ama bir çocuğun elinden tutar... Ben böyle düşünüyorum. Türkiye koşullarına baktığımızda ise bunun temelinde 68'in olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Şu Camus'nun taşı her gün yokuşa taşıyan karakteri var ya, işte tam olarak öyle, denemek, bıkmadan ve usanmadan... Kısacası EK! bir deneme/dir, ya da şöyle diyelim pratiğini geçmişten alarak o taşı sırtlanan, bu kadar iddialı yani, çünkü başka çaresi yok. Açıkça söylemem gerekiyor, EK!'in bir hedef kitlesi yok, ama bir hedefi var. O da iktidar denilen o şeye bak, kuş geçiyor! demek :) Kim diyordu, Marcos mu? bizler umudun profesyonelleriyiz diye... EK!, işte dünyaya buradan bakıyor. Kesimler, meslek grupları, ya da kemalist terminoloji :), bunu sorduğun sorunun içinde zararsız gibi duran sözcük için söylüyorum, biraz bu kapitalistetimolojiye yakından bakmak gerekiyor :) Biliyorsun Kapital, Öküz demek, şaka gibi, bence direnişin içine sözcükler de giriyor, dili değiştir, bak gör, dünya nasıl değişiyor... Haydi o zaman, şöyle diyelim, EK! evde oturanlar için değil. İşte bu iddialı olur, böyle bir şeyi arzulamıyoruz. Benim fikrim çok parçalı olandan yana, yoksa metastas:) Yani hepimiz birden... Sadece elimizden geleni yapmak istiyoruz. Yapabildiğimiz kadarını yani. Şimdi bir mail adresimiz var, onu veriyim, ek@birgun. web. Ali Şimşek ile ilk konuşmamızın üzerinden bir yıl geçti. Nasıl kafa açarız? sorusu... Bolca tartıştık, kavga ettik... Olur mu diye, zaten durumumuz belli, bir de ben inancımı kaybetmiştim meselelere dair. Cebimde Baudrillard ile dolaşıyordum. Fena karamsar bir dönemdi. Umut yok, ne yazılanlarda ne de başka bir şeyde. Biliyorsun, tercihini yaptıysan işin zor... Neyse, hazırlık aşaması bitmedi, devam ediyor, süre yok, süreç var:) İlk sayı için, kendi koşullarımız içinde, elimizden geleni yaptık. Meselelere eğilirken 'biz neyin içindeyiz?' diye sorduk, önemli olan da bu. Tarlabaşı'nda yaşıyorum, her gün kontrol, her gün bir mevzu, şimdi şu Mor ve Ötesi'nin bir şarkısı var 'Lacivert ordu bizi de yendi' diye, ben işte buna kızıyorum en çok. İçinde yaşamadığı bir halkın türküsünü çağırır oldu herkes. Bunun sebebi ise çok açık, pop direniş ya da sokağa özenmek, yeni sermaye: Sokak! Şaka gibi, düşünsene, müthiş bir direniş geleneğini parodiye taşıyorsun, bu korkunç benim için. Evet bu zor biraz, baskı ve web yayıncılığı! Aslında uzun uzun tartışılması gerekiyor bu konunun. Herkes kendi alanında istediğini yapıyor, ortak hareket ettiğimiz bir yer neden olmasın ki... Murad Arda ile iyi konuşuyoruz. Örneğin şimdi onlar da DELİKASAP olarak 'Göçmenlik' üzerine eğiliyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/ekin-urcan/", "text": "Reklam tarafında yani grafik tasarlamak, fikir bulmak, sanat yönetmenliği akılcı, mantıklı ve ayakları yere basıyor. Sanat işinde kendinlesin, nasılsan. İkisini bir arada yürütebilmek, seçim yapmak önemli. Yürür ama koşmaz. Tasarım fikri düşünürken zihin sıçramaları, sanat işi yapan insan için bence güzel besin. Tercihe bağlı hepsi, sanırım. Daha çok hangi teknikle çalışıyorsun? Tablet de kullanıyorsun sanırım. Teknik sınırım yok ama mürekkep ve kağıt ana malzemem. Teknikten çok biçim arayışındayım. Tablet, dijital çalışacağında vazgeçilmez malzeme ama o daha çok endüstriyel işlerde tabii. Şu an kendi işlerime devam ediyorum, yakın zaman bir de sergi olabilir. Sadece sanat işiyle yaşabilmek de ileriye dönük bir hayal olabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/ekmek-kavgasi/", "text": "Eşikleri fare neslinin azim ve kararlılığının göstergesi minik deliklerle dolu yemekhane kapısı iç kazıyan bir gıcırtıyla açılınca kapı önünde yığılmış aç ve yorgun işçiler haşlanmış taze çayın kokusuyla mest oldular. Girişin kenarındaki levhada koskoca harflerle yemekten önce tek sıra ol, diye yazsa da kimsenin bu basit uyarıyı dikkate alacağı yoktu. Torbası patlamış elmalar gibi paldır küldür, üzerlerinde dilimlenmiş peynirler, zeytin öbekleri ve reçel paketçikleri bulunan tepsilerin başına aktılar. Elleri yiyeceklere uzanırken damaklarında birikmiş sıvılar ağız kenarlarından aktı akacaktı. Birçoğu önlerindeki parlak maşaları tutmayı, tutsa da onunla bir dilim peynir alabilmeyi başaramazken elleri heyecandan öylesine titriyordu ki zeytin tanelerine, tepeleme doldurdukları küçük kaşıkların kenarından sendeleye sendeleye yere düşmekten başka çare kalmıyordu. Maşayı, bir basit kaşığı tutamayan bu adamlar o güzelim fayansları nasıl kenarı kenarına döşüyor, kıl inceliğindeki o ince kabloları nasılda o borudan o boruya ustalıkla geçiriyorlardı! Bu beceriksizlikle sabah akşam üzerinde çalıştıkları o iskelelerden defalarca düşüp beyinlerini, bağırsaklarını kara toprağa sermiş olmaları gerekirdi. Herhalde Allah'ın koruması altındaydılar! İki dakika geçmeden kanatları metalden onlarca kuşun cıvıltısı yemekhanenin nemli duvarları arasında telaşla uçuşmaya başladı. Bıyıklara yapışan zeytinyağının parıltısı, her bir saniye başka bir noktadan yükselen geğirtilerin üzerine binerek o gözden, o kulağa, gönlü istediğince gezindi. Yemek dağıtmakla sorumlu Bulgaristan göçmeni kadın titreyen elleriyle tepsilerin kenarlarından ustaca önlüğünün cebine kaydırdığı minicik reçel paketlerini okşarken, bugün kirli kovanın içinde birazcık zeytin artması için dua etti. Ona kalsa kahvaltılık yiyecekleri her gelen işçiye güzelce pay eder, bir işçinin bile hakkından fazla almasına mani olur, çeşitli sebeplerle kahvaltı yapamayan işçilerin paylarını da saklar eve götürürdü. Ama kolay mı öyle bu acıkınca gözleri dönen adamları kibar bir dille bile olsa uyarmak. Bir tane eksik al, diğerlerine de kalsın, dese ya hatırladıkça orasının burasının kaşınacağı, utançtan kocasının, çocuklarının yüzüne bakamayacağı bir küfür duyar, ya da etsiz kalçasına okkalı bir kalfa tekmesi yerdi. Hem ne biçim adamlardı bunlar ki ne varsa kendileri yemek ister, geriden gelene bir kurtlu zeytin tanesini bile layık görmezlerdi. Onların da suçu yoktu ama! En ufağı doksan kilo olan, boyları posları yerinde, kapı kirişi zorlayan bu adamlar bir dilim beyaz peynir, üç damla reçel, beş altı zeytin tanesiyle nasıl doyalardı ki? Hadi ekmek bol olsa neyse, ki el kadar iki dilim ekmek... Böylece ne karınları ne gözleri doyar, birbirinin kanlarına göz dikmiş yılanlar gibi etrafa tıslar dururlardı. Şakir Kalfa son iki yıldır bedenini mesken etmiş kabız illetinin yüzünden yine tuvalette fazla oyalanmış, buna rağmen derdini bedeninden hakkıyla atma konusunda herhangi bir başarı gösterememişti. Meramı bağırsaklarının içinde kilden bir kaya gibi keyfi yerinde uyumaya devam ediyordu. Tuvaletten çıkınca kendisine kahvaltılık kalmayacağı kaygısıyla elini yüzünü bile yıkamadan, gözlerinin kenarında birer sürüm çapak, elinde avucunda meramından beter bir kokuyla telaşlı telaşlı yemekhaneye koştu. O kadar acele ediyordu ki, bu acelenin doğurduğu dikkatsizlik yüzünden az daha düşüp bir tarafını kıracaktı. Yemekhane kapısından girdiğinde hemen hemen boşalmış tepsilerin üzerinde yaklaşık yarım avuç zeytin ve bir reçel paketçiğinden başka bir şey yoktu. Tepsinin kenarındaki sandalyede demli bir çayı ağzını şapırdatarak yudumlayan göçmen kadına doğru bir adım atıp sol elini havaya dikti. Bakışları canının kavga istediğini söylüyor, titreyen aklı bıyıklarıysa ağzından her an kötü bir şey çıkabileceğine işaret ediyordu. Kadın sanki her şeyi kendisi yemiş bitirmiş gibi suçlanarak ayağa kalkıp geriye doğru bir adım attı. Gözlerini eğdi, ne diyeceğini bilemedi. Jakir abi be yau, ahan orda zeytinle reçel var azicik. Şakir Kalfa başını çevirip masanı üzerindekilere baktı, kadını iri eliyle ittikten sonra masanın başındaki tepsileri alıp bir bir önündeki duvara fırlattı. Güçlü kolların ve sert zeminin hışmıyla karton gibi eğilip bükülen tepsilerin gürültüsü havada uçuşan metal kanatların hepsini bir yerlere kondurdu. Gerisinde kesilmiş putlara neler sayabileceğini kafasında sabitleştiren Şakir arkasını döndüğünde kimi iş arkadaşlarının hışmından korkarak tedirginlikle titrediğini gördü. Bu çekingenlikten cesaret alarak kendisine bakan gözlere bir adım daha yaklaştı. Lafını bitirir bitirmez tabaklardaki yiyeceklerin miktarlarına baka baka sırayla masaların arasındaki boşluklarda dolaşmaya başladı. Birçok tabakta reçel paketinin artığı ve lacivert renkli zeytin çekirdeklerinden başka bir şey yoktu. İlk sıra bitince tüm hışmıyla ikinci sıraya geçti. Bu hukuki olmayan teftiş hakkından fazla alan bazı işçileri o kadar korkutmuştu ki Şakir'in kendi masalarına yanaşmasından hemen önce tabaklarındaki fazlalığı yemiş bitirmişlerdi ama Şakir kısa süre sonra aradığını buldu. Şantiyenin gece şöförü Davut'un tabağında hakkı olması gerekenden yarım dilim daha fazla peynir vardı. Amacına ulaşan müfettiş kendisinden on yaş daha büyük ama belki de yüz kat daha korkak bu adamı yakasından tutup ayağa kaldırırken yüzüne bir tükürük aşk edecekti ki kendine hakim oldu. Tabaktaki peynirleri kirli baş ve orta parmağında birleştirdi. Davut uysal bir çocuk gibi söz dinledi, içinde doğru dürüst diş kalmamış ağzını araladı. Şakir parmakları arasındaki peyniri bu minik yarıktan içeri tıkarken çiğne lan, yut çabuk, diye bağırdı. Yakasından tuttuğu adamın yüzünü bakış yoğunluğunun fazla olduğu bir noktaya çevirip yere tükürdü. Ulan utanmaz, babam yaşında adamsın. Yoksa ben senin kaburgalarını ensenden çıkarmaz mıydım? Otur da zıkkımlan şimdi. İşçiler Şakir'in hıncını aldığını ve hemen çıkıp gideceğini sanarak içlerinden bir oh çektiler ama Şakir'in bakışlarında karnı kıyasıya aç bir tatminsizlik soluk soluğaydı. Her adımında etli kalçaları ihtişamla titriyor, beyninden akan öfke topuklarında sertleşiyordu. Üçüncü sıranın sol tarafında aradığını ikinci defa buldu. Bulduğu zaten kendisiyle tanıştığı ilk günden beri zerre kanının kaynamadığı Ağrı'lı amele Abdül'dü. Tabağında duran iki adet reçel paketi ve üç dilim beyaz peynir Şakir'in kanunlarını uygulaması için yeterli delillerdi. Abdül baktığında yaşantılarına içi gittiği ve en azgelişmişi bile kendinden kırk kat daha asil görünen o şehirli çocuklara benzemek için uzatıp, jöleyle diktiği saçları Şakir'in elindeyken kesime giden şaşkın bir tavuk gibi çırpınmaya başladı. Eğer bir an önce kurtulmazsa başına geleceği bildiğinden küçük elleriyle Şakir'in gövdesine yumruklar atıyordu ama tabi bu yumrukların etkisi, bir rüzgarın bir kaleye etkisinden pekte farklı değildi. Nerene yiyecektin lan o kadar malı itin doğurduğu, babanın evinde var mıydı o kadar yiyecek? Yılanın yumurtası! Şakir, Abdül'ü yemekhanenin önündeki düzlüğe çıkardığında içeride ne kadar işçi varsa Abdül'ün akıbetini görmek için dışarı çıktılar. Aslında içlerinden birçoğu Abdül'ü Şakir'in elinden alıp, sonrasında da Şakir'i yatıştırmayı istiyorlardı ama biliyorlardı ki müdahil olan herkes bu hınçtan bir parça nasip alacaktı. Şakir işçi koğuşlarına yakın bir yerde Abdül'ü dizleri üzerine çökerttiğinde izleyicilerin hepsi yaklaşık beş adım gerilerinde kalmıştı. Ensesini Şakir'in gücü kavramış Abdül'ün önünde her şeyleriyle ham üç beş salatalığı andıran nemli köpek pislikleri duruyordu. Şakir avuçlarındaki tüm güçle Abdül'ün başını öne doğru eğdi. Ye lan bunları. O kadar açsan bunları ye hadi, karnını bunlarla doyuracaksın. Abdül garip bir şivenin yuttuğu yalvarma ünlemleriyle ağlarken, gözlerinden akan yaş burnunun ucunda birleşip dudaklarına sızıyordu. Gücü yetse o aynı şekilde Şakir'i kavrayıp bu iğrenç işe zorlayacaktı ama nerde! Çırpındıkça güçsüz kalıyor, Şakir'in hıncını artırıyordu. Olanlara daha fazla dayanamayan ve Şakir'in ileri gittiğini anlayan Yusuf Usta Şakir'in kendisine olan saygısını bildiğinden ona engel olma cüretini buldu. Önce seslendi. Yahu Şakirim bırak şu zırtapozu, tamam yeter. Gel birlikte çorba içmeye gidelim. Şakir Yusuf Usta'yı dahi duymazlıktan geliyorsa işi gerçekten ciddiye bindirmiş demekti. Abdül'ün kafasını köpek pisliğine doğru eğdi. Abdül direndikçe Şakir gücünü artırıyordu. Pislikle arasında iki parmak mesafe bile yoktu şimdi. Biraz daha direndikten sonra damla gücü kalmayan Abdül dudaklarının ucunda dünyanın en iğreti yapışkanlığını hissetti. Şakir'in tüm çabasına rağmen dudaklarını açmadı ve kafasını sola doğru eğince dudaklarının ucundaki ıslaklık yanağına doğru yayıldı. Hıncını alan Şakir Abdül'ün ensesini bırakıp doğrulduğunda terin suyun içinde kalmıştı. Yerde deliler gibi ağlayarak debelenen Abdül'e kasıklarının tüm gücüyle bir tekme atınca Abdül bu sefer sessizce kıvranmaya başladı. Ensesindeki teri avucunun içiyle silip yere okkalı bir tükürük yapıştırdıktan sonra arkadaki tedirgin iş arkadaşlarının yanına gitti. Kurban oluyum beni dellendirmeyin. Hakkınız neyse onu yiyin. Allah korusun elimden bir kaza çıkar hapisane hapisane sürünürüm. Şakam yoktur bilirsiniz. Arkadaşları Şakir'i sakinleştirmeye çalışırken bazıları gidip ağzı yüzü pisliğe batmış Abdül'ü yerden kaldırdılar. Yusuf Usta elini dostça Şakir'in omzuna koymuştu. Yaptığın iş mi şimdi Şakirim. Nolur biraz hıncına hakim olsan. Şu hale soktuğunda elin garibi! Tam bu sırada şantiye şefinin tasarrufundaki beyaz bir kamyonetin tozlu yolun üzerinde yaylanarak yemekhanenin önüne doğru geldiği görüldü. Tüm işçiler şefin geçimsizlik konusunda ne kadar sert olduğunu hatırlayarak başlarına kötü bir şey gelmesinden korktular. Canları sıkıldı. Şakir arkadaşlarına dönerek Suç benim kardeşim, ne ceza vereceklerse bana versinler, burada olmaz başka şantiyede ekmeğini yine kazanırım ben, dediyse de kimsenin onu ciddiye alacak hali yoktu. Şantiye şefi arabasını eyleyip dışarı çıktığında Şakir'in koca ağzından bariton bir çığlık yükseldi. Başını çevirenler ağzı yüzü pislik içindeki Abdül'ün tırnak çakısının içindeki minik bıçağı Şakir'in kalçasının kaba etine sapladığını gördü. Şakir elini kalçasına atıp bıçağı çıkardı ve üzerinde kan izleri olan bu bıçakla Abdül'ün üzerine yürüdüyse de arkadaşları Şakir'in kollarına asıldı. Abdül'se tüm çevikliği ile kaçarak ilerideki taşımalıkların arasında kayboldu. Şantiye şefi kırkına yeni girmiş, koca kafası ince bedenine yakışmayan, dar kalçasından öne doğru fırlamış göbeği gömleğinin altına yerleştirilmiş bir kabağı andıran biçimsiz bir adamdı. İnşaatçı bir aileden geldiğinden şantiyelerde çıkan bu tip kavgalara gereğince alışkındı ama işin içine kan girmişse durumun zor olduğunu bilirdi. Ağzındaki sakızı çiğnemeyi durdurarak Yusuf Usta'ya yanaştı. Önemli bir şey yok abi. Şakir kalfa amelelerden biriyle biraz atıştı da. Bu sorunun ardından Şakir kalçasındaki acının etkisiyle şefin karşısına dikildi. Yüzü ekşiydi. Arkasını dönüp kalçasındaki yarayı şefe gösterince bıçağı almış işçilerden biri bıçağı uzatarak bununla dedi. Şef bıçağı sağa sola çevirerek inceledikten sonra Şakire döndü. Kedi kutusunu görmüş yara sanmış. Aslan gibi adamsın bir şey olmaz. Ağzındaki sakızı gevelemeye devam ederek Yusuf Usta'nın yanına gitti. Onu kolundan çekiştirirken arkasını dönüp herkese işinin başına geçmesini emretti. Ağzındaki sakızın naneli kokusu Yusuf Ustayı ferahlatmıştı. Şefim kahvaltılık kalmadı da o yüzden! Zıkkımın bekini yesinler, dünyayı yese doymaz bu hayvanlar. Aman dikkat et jandarmayı filan aramasınlar. Şefim şu yemeklerin miktarını biraz artırsak. Doymuyor millet. Tatsızlık çıkıyor! Bir şey olursa bana haber verirsin. Veririm şefim, emredersiniz. Çok iyi anladım. Anlayışına hayranım Usta. Allah kolaylık versin."}
{"url": "https://futuristika.org/ekumenopolis-salt-beyoglunda/", "text": "SALT Beyoğlu, İmre Azem'in yönetmenliğini üstlendiği, ödüllü belgesel film Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir'i, 28 Ekim Cuma günü saat 18.30'da gösterime sunuyor. Belgesel izleyicileri, uçsuz bucaksız İstanbul'da; yıkılmış gecekondu mahallelerinden gökdelenlerin tepesine, Marmaray'ın derinliklerinden 3. köprünün güzergahına, gayrimenkul yatırımcılarından kentsel muhalefete kadar uzun bir yolculuğa çıkarıyor. İstanbul'a bütüncül bir yaklaşımla bakmayı amaçlayan Yönetmen İmre Azem, ilk uzun metrajlı belgeseliyle, değişim kadar şehrin dinamiklerini de ele alıyor. İstanbullu izleyicinin yaşadığı kenti yeniden keşfetmesini isteyen yönetmen, değişime seyirci kalmadan onu sorgulamasını hedefliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/el-topo-kostebege-gore-kiyamet/", "text": "Filmin başında köstebeğin, güneşle olan bağlantısı yatar. Köstebek güneşi gördüğü an kör olurmuş ve yine de kazarmış toprağı. İlk sahne çöldedir ve El Topo çocuğuyla birlikte görünür. Çocuk 7 yaşındadır ve o andan itibaren ilk oyuncağını ve annesinin fotoğrafını gömmek zorundadır. Oedipus kompleksiyle veda eşliğinde kazar ve gömer çocuk. Gömdükten sonra El Topo çocuğuyla birlikte yol alır. Kanın ve yıkımın olduğu yerlerden geçerler. Düello yapalar. El Topo sonunda bunları yapan kişilerin izini bulur. Adamlar Ataerkil bir toplumun en hayvan içgüdüsüyle yaşayan kişilerdir. Biri lider olarak beş kişilerdir. 1. adam müziği susturmaya çalışan ve öldüren kişidir. 2. adam dini eline almaya çalışan 'sahte' din adamıdır ve kitaba hiç saygısı yoktur. burnunu siler kağıtlarlarla. 4. adam hayvanları doğrayan ve doğaya zarar veren adamdır. 5. adam halkı kafasına göre öldüren kişidir. Bu ordudur. Ve ilk ölen kişide odur! Müziği kendi lehlerine çeviren bu kişiler bir mozaik yaratmak için müziği açarlar. 4 tane din adına savaşan adamlarla sevişirler. Onları hor görerek üstlerine binerler. Albay, bunların başıdır ve en üst tabakayı temsil eder. Kadını ona hizmet eder. Ataerkil toplum, anaerkilliği esir almıştır ve onu aşağılar diğer adamları ise kadını arzularlar. Fakat sapkınlıklarını albay durdurur ve sadece onlara elletir kadını. Lidinal-bastırmayla adamlar kadın eşyalarına yönelirler. El Topo geldiğin ilk müziği yok etmeye çalışan adamı öldürür. yani insanların konuşma hakkını iletişim hürriyeti altında salıverir. Albay'la kapışmasında ise El Topo yener, diğer adamları ona itaat etmez. bir toplumda konuşmayı serbest bırakırsanız o toplumun adamları başlarını yarı yolda bırakır mantığıyla hareket eder. -El Topo: Ben Tanrı'yım. Yolculuğuna adalet dağıtmak için çıkan El Topo'nun manevi yönü hamdır ve saftır. Albay'ın penisi keser ve ataerkil toplum içindeki kadına ulaşmaya çalışır burada. Baskıların sonu, her zaman üreme organlarının kesilmesiyle son bulur. Albay, penisi kesildiği için intihar eder. Ve ataerkil toplum ve erkek egemenliği bu noktada endirekt komünal bir duruma bırakır kendini. Diğer üç adamı ise geri kalan toplum, infaz eder, kendi içlerinde! Yandaki sahnede kadın çocuğu iterek El Topo'nun yanına gidiyor. Bebekliğimizde annemizin bize yaptığı gibi. El Topo ise ses çıkarmıyor. Çocuğu din adamları alarak, büyütüyor. Kadın, hiç bir şeyi yokken ve hiçbir şey talep etmeden geliyor. Birlikte bi su birikintisinin yanında dururlar ve su kadına acı gelir. El Topo, kadının adını orda Marah koyar. Marah'ı Musa hikayelerinden biliriz. Zaten Musanın hikayesi üzerine adını koyar. Geleneklere göre. Su ağaçlarla ve doğayla tatlı yapar El Topo. Kadın ilk mızmızlanmasını çölde yapar. Bu da ilk sahneye bir göndermedir ayrıca. Neden çölde yapar. Burada nasıl yaşayacağız? diyerek barınma iç güdüsünün esiri olmaya başlar yavaş yavaş. El Topo, kumdan yumurta çıkarır, taştan su çıkarır fakar kadın bunu yapamaz. bir müddet öğrenmeye çalışır bunu ve El Topo'da yardım etmeye çalışır. Kadın, hiçbir şey, hiçbir şey, hiçbir şey, hiçbir şey diye El Topo'nun etrafında dönerken, yavaşça üstündekileri çıkarır adam. Sonunda kadına şiddet uygular. Kadın sıcak kumlardan, serin sulara misali bir yakarış içine girer. Acıyla birlikte, çölde yumurta bulmayı ve taştan su çıkarmayı öğreniyor. Kadın bu güce ulaşınca El Topo'yu küçümsüyor. El Topo sevdiğini söylese de kadın, Seni sevmiyorum. Seni sevmem için en güçlü olmalısın diyor. Çölün 4 büyük ustasını yenerse en güçlü olacağını söylüyor. Burada filmin ikinci perdesi açılıyor. 4 usta 4 dini temsil ediyor ve kadın onları yenmesini istiyor ondan. 1. Usta: Hz. İsa'dır. Yanındakiler ise ona inanalar. Onların birbirini tamamlamasının nedeni; zehirlenen insanların ancak ve ancak birlikte hareket ederek kurtulabilir olmasından geçmesidir. İlk ateş iznini El Topo'ya veriyor usta. El Topo kadınının gazıyla ve isteğiyle ona tuzak kuruyor. Usta sendelediği anda, El Topo silahına dayanarak onu vuruyor. Yarım-adamları ona saldırsa da, ikisini de öldürüyor. Birinci ustanın neden Hıristiyanlık olduğu ise basittir, yönetmenin çocukluk dini odur. İlk O miti parçalamalıdır. Sonra kronolojik sıraya göre hareket edecektir. 2. Usta: Hz. Davut'tur. El becerisi çok gelişmiştir, geleneğe çok bağlıdır. Annesinin sözünden çıkmaz. İri yarı güçlü ve serttir. Etrafta gücün temsili olan hayvanlar vardır. El Topo Davut'la ilk kavgasında yenilir. Ona ikinci bir şans verir. Benim olan her şeyden nefret ediyorum. Hz Davut burada annesine yani geleneğine olan bağlılıktan söz ediyor. Oedipus kompleksinden uzak. saf bir sevgiyle. Annesi otururken, El Topo Marah'ın kırılan aynasını koyar.. Anne oğluna silahını götürdüğü zaman kırık aynaya basar. Bunun iki anlamı vardır, biri şaşırdığı için kafesteki kuşlar gibi öttüğü dür diğeri ise acıyla özgürleşmeye adım attığıdır. El Topo fırsatı kaçırmaz ve adamı öldürür. Parçanmış Ayna: Önemli bir ayrıntıdır Marah'ın egoizmleriyle ustanın annesi ölmüştür. Geleneği kadının megolaman tavırları bozar her zaman. 2. ustayı da öldürdükten sonra geri döner. Kadın El Topo'dan çok memnundur. Bunun için Dişi şeytanın gitmesini ister hatta ona meydan bile okur. Fakat yenilir. Dişi şeytan lezbiyenlik mitiyle birlikte geri gelerek onu öper. 3. Usta: Hz. Musa'dır. Tavşanlar ölme sebebi çok açıktır. Yahudiler kendi aralarına yabancı girmesini istemez. Tavşanlar bu nedenle ölür. Müzikli bir sohbetten sonra düello başlar. Musa ben kalbe ateş ederim sen beyne ateş edersin derken, mantıkla pek karar veremesek de kalbimizle hareket etmemiz bizi sağ çıkarır demek istiyor. Ve düelloda El Topo'nun kalbine ateş ediyor. El Topo Davut'tan aldığı bir çeliği kalbinde unutmuştur ve onu bu hamlesi kurtarır. Gelenek Musa'nın tavırlarına karşı olduğu için onu bu hamlede dolaylı olarak yener. Marah'ı terk etmek ister fakat etmez. Edemez. Yarım kalmış şeyleri tamamlamak ister El Topo. Dişi şeytan Marah'a yakınlaşmak istese de onu elinin tersiyle iter. O güçlü olandan yanadır. 4. Usta: Hz. Muhammed'tir. Onu yenemez El Topo. O kadar güçlü ve zekidir ki, bir kelebek ağıyla bile El Topo'yu alt eder. Burda çok büyük bir anlam vardır. İnsanlığın zehirlediğinin en büyük kanıtıdır bu sahne. Hz. Muhammed en büyük ve yüce dini getirirken, aslında din mitini paramparça ettiğini biliyordu. Bunun için El Topo'ya KAYBETTİN der. Artık hile ve kötülük sizin aranızda kalacaktır. El Topo, ikinci ustaya gider, el işi ile sarılıdır. Üçüncü ustaya gider, kanlı bir gölle yanar. Musa çok kızmıştır. Sonunda ilk ustanın yanına gider. Çocukluğuna. İsa'nın aslında bir koyun canında olduğunu görür. Gerçek İsa ise büyünün altında balla yatar. orda bütün tutsaklığından kurtularak özgürleşir. üçüncü gözü açılır. Kadını ona kazandın! Kazandın! dese de o artık eskisi gibi değildir. Dişi şeytan ona ateş eder ve Marah'a dönerek O ya da ben der. El Topo güçsüz olduğu için ve bunu bilerek seçtiği için ona ateş eder. El Topo'yu orada bırakarak dişi şeytanla oradan ayrılırlar. El Topo kurşunlar içinde yerde yatar. Üçüncü gözü açılan El Topo'yu sakat, çirkin insanlar mağaralarına götürür. Az sayıda kalmış temiz insanların dışı böyledir ama içleri çok temiz ve saftır. El Topo'dan medet umarlar. O ise bunu reddeder. Ta ki bir acıyı yiyip, yaşlı bir kadından doğana kadar. O gelenekler onu tekrar doğurur ve traş olur. Para bulup mağaradakileri kurtarmaya söz verir. Yanında cüce kızla birlikte çıkarlar. Kasabaya inen ikili, insanların vahşetine tanık olur. Onları eğlendirerek para kazanmaya çalışırlar. Doyumsuz kadınların, çirkinliği etrafa yayılmıştır. Dini bir propaganda yaygındır etrafta. Ve yavaşça mağarayı kazarlar. Dini propaganda sırasında, bir çocuk ölür. El Topo'nun çocuğu ise bu dine mensuplardandır. İroni olarak karşımıza çıkar. Kadına tercih ettiği çocuğu, din mensubu olmuştur. Marah'ın gideceğini belki bile bile. Çocuk öldükten sonra dini yer yani sirl kapanır. El Topo, başkalarıyla yatar, para için. ve o cüce kızı hamile bile bırakır. El Topo, çocuğunu cüce kızla evlenmek için o dini yere girerken tanır. Şok olur. Çocuğundan onu mağara bittikten sonra öldürmesini ister. İnananların ruhu için ister bunu. Mağara açıldıktan sonra, mağaradan sakat, biçimsiz insanlar çıkar ve El Topo'yu takmaz bile. Özgürlüğü verdiği haz, o anda her şeyin üstündedir. Çocuğu ise onu öldürmez. Biçimsiz insanlar kasabaya indikleri zaman, halk onlara ateş eder. İnananları yok olmuştur ve zengin biçimli halk rahat etmiştir. El Topo koşarak oraya gelir ve bütün halkı öldürür. kurşun işlemez artık ona. çünkü o artık peygamber olmuştur. Köstebekliği ulaşmıştır. Hepsini öldürdükten sonra sıra ona gelmiştir. bu zehirli hayat artık anlam ifade etmez. İnsanlar zehirlidir. Kendisinden başka onun peygamber olduğuna inanacak kimse olmayacaktır. En sonunda çocuğu, cüce kızla ve yeni doğan oğluyla gelir mezarı başına. Gerçek baba oğlunu bırakandır Şimdi ise herkes eşittir yani oğul yoktur demeye getiriyor. atın üstünde cüce kız ve El Topo'nun iki oğlu olduğu için."}
{"url": "https://futuristika.org/el-topo/", "text": "tab below your editor to enter video URL. Istanbul's post-hardcore answer to fuckin' Jodorowsky."}
{"url": "https://futuristika.org/el-yazin-sen-ve-bir-de-grafoloji/", "text": "Kaleme alanın el yazısını inceleyen bilime grafoloji, bu alanda çalışma yapanlara ise grafolojist denirmiş. Karakterinizin yansıması olan bu bilim, Romalı tarih yazarı Suetonius'tan bu yana kimi zaman bir büyü alameti olmuş, kimi zaman da bir bilim. Shakespeare ve Walter Scott gibi yazarlar el yazısı üslubunun kişinin karakteristik özelliklerinin yansıması olduğunu düşünürlermiş. Bu alanda yapılan ilk bilimsel çalışma teorilerinin kökeni 18. yüzyıla inmekte. Grafoloji terimi ilk olarak 1875 yılında Frenchman Michon tarafından Yunancada yazma anlamına gelen Grapho ve yine Yunancada teori anlamına gelen logos kelimelerinin bir araya getirilmesiyle meydana gelmiş. Eğitim, insan kaynakları, kriminal psikoloji ve psikolojik tanı alanlarında kullanılan grafoloji, içinde bulunduğunuz ruh halinizin dışa vurumu olarak geçerlilik görmektedir. Örnek vermek gerekirse sinirli halinizde kaleme aldığınız bir metinle, mutlu, mesut kaleme aldığınız metnin bir olmadığı aşikardır. Sevgiliye yazılan bir mektupla, alacak verecek meselesini içeren bir yazı farklı karaketeristik özellik göstermektedir, bu da o anki ruh halinizdir. Bunlara ek olarak Adli grafoloji ise, bir imzanın asıl mı, kopya mı olduğunu veya iki ayrı belgenin aynı şahıs tarafından yazılıp yazılmadığı gibi konuları inceler. Bulduğu neticeler adli delil kabul edilir. Bir de şöyle deneyelim: küçüklüğünüzde kaleme aldığınız bir yazı, karalamalar veya çizdiğiniz bir resim sizlerin şimdiki şahsi karakteristiğinizin ön ayak sesleriydi. Denemesi sizden eski resim defterlerinizi bulabilirseniz açın ve neler çizdiğinize bakın. Sonucu göreceksiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/electric-wizard-time-to-die/", "text": "Stoner rock, stoner metal, doom rock, doom, doom metal vb. türler son yıllarda o kadar popüler hale geldi, anlatamam. Bir kazancım, yıllardır bahsettiğim bir şey gerçekleşmiş oldu ve tahminlerim müzik kehanetlerim sonucunda gerçekleşmiş oldu. Dumanlı kafalar, uzun sakallar, Black Sabbath'a kutsal veya yüce gözüyle bakılması, bunlar aslında hep var olan şeylerdi. Ama, kimse olayın bu hale geleceğini tahmin edemiyordu belki de... Ben bu derdimi bir kitapta toplayıp anlatmaya karar verdim; bitmiş olanı yok edip baştan yazmakta karar kıldım. Yazdım, bitirdim, beğendim ve sonra beğenmedim. Yeniden oluşmasını istedim. Daha ağır ve daha sert olarak; hiçbir şeyi düşünmeden, kendimi hiçliğin kenarına bırakarak hem de, inisiyasyon rock müzikte yeni başlıyor ne yazık ki. Bitirdiğini sandığın şeyler, bazen başlangıcın olabiliyormuş demek ki. Occult rock, doom, stoner tarzlarının son on yıldır lideri diyebileceğimiz Electric Wizard, ilk önce 'I am Nothing' adında bir lyric video sürdü internet ortamına; parçayı ilk dinlediğimde bir ritüelde olduğumu sandım. Hiç bilmediğim bir maddenin vücudumu ele geçirdiğini düşündüm; bu müzikten ve onun gizemli büyüsünden başka bir şey değildi elbette. Albümü tamamıyla dinleyince, çok beğensem de, 'I am Nothing' etkisini sadece video klip olarak da hazırlamış oldukları 'Sadio Witch' verebildi. Genel olarak çok iyi olmasına rağmen, Witchcult Today'in albümlerinin etkisini üzerimden atabilmiş değilim. 2007'den beri çıkardıkları ikinci albüm olmasına rağmen, ben hala o albümü seviyorum. Kötü bir albüm demiyorum, sadece kişisel fikrimi belirtiyorum. Hatta; tam aksine, herkesin dinlemesi gerek bir çalışma diyebilirim."}
{"url": "https://futuristika.org/elfriede-jelinek-o-olmayan-olarak-o/", "text": "Nod Yayınları, önemli bir kitap yayımladı. Avusturyalı Elfriede Jelinek'in, iyi bir okuru olduğu Robert Walser hakkında incelikli kitabı, er nicht als er, güzide bir tasarımla Türkçe'de. Walser'i çevresinde örülen gizem ve yaşamına dair detayların dışına çıkıp, incecik ironisini sezerek daha çok okumak gerekli düşüncesindeyiz. Jelinek'in kitabı ise, , yazar ile ya da yazar hakkında yazar ile kapalı, sezdirilen bir diyalog gibi. Sezgi, çünkü Walser gibi yazarları böyle bir giriş çabasında anlatmak güdük kalacaktır, yazarın yazısını yeterince sunduğu ya da sakladığı belliyken, Jelinek'in sezdiği Walser için araya girmek gereksizdir. Bize düşen, bu güzel tasarımlı ve değerli çeviriyi almak, kimseler görmeden cebimize tıkıştırıp eve yürümek, kapıyı pencereyi sıkı sıkı kapatıp banyoya girmek ve küvete uzanıp okumaktır. Tımarhanelerde huzur bulmak için küvete uzanmıyorlar mıydı? F! antatis kağıt, 11812, particles sunshine, 250 gr. ege kağıt, 340 be 120, neo bristol beyaz, 120 gr. ege kağıt, aydınger 795, 130 gr."}
{"url": "https://futuristika.org/elimin-tersiyle-ittim-cenneti-baska-bir-bahara/", "text": "Garip yer şu dünya. Çoğu zaman farkında olmasak da, kendi varlığına ve gerçekliğine meydan okuyan bir yerdir aslında. Bir taraftan her şekilde varlığını belli eder: dokunuruz, gözlemleriz, koklarız, tadarız; hissederiz kısaca. Bir taraftan da bunları herkes farklı yaşar, herkesin kendi yorumu vardır aynı elmanın tadı üzerine. Dünya böylece kendi varlığıyla, biz çocuklarının hayalleri arasında bir gerçeklikte oyalar bizleri, ta ki bavullarımızı toparlayıp başka dünyalara yelken açma vaktimiz gelinceye kadar. Var olan şeyler, var sandığımız şeyler hem vardır, hem de yok gibidir. Vardır, bir taraftan gerçekliğine inanırız karnımız doyduğu zaman, ya da elimizi yaktığımız zaman. Ama o gerçeklik bize aittir sadece. Dünya üzerinde yaşamış, yaşamakta olan ve yaşayacak hiç kimse bizim hissettiğimiz gibi hissetmez o tadı veya acıyı. Bu yüzden bazı felsefeciler dünyanın gerçekliği ile sahteliği arasında gidip gelmişlerdir. Bu yüzden bazıları inkar eder bu dünyayı, hem de bir mutasavvıfın derin ve nefssiz vazgeçmişliği gibi de değil. Basbaya, uyanıkken gördüğüne rüya kadar değer vermeyenler vardır. Ne kadar deli ya da hasta diye bilinseler de, sandığımızdan çoktur sayıları. O küçük çocuk biz de olabiliriz, zaten öyledik bir zamanlar. Böyle öğrendik herşeyi; kelimelerin, anlamların ve tecrübenin o adeta anlık ve sihirli oyunuyla. Birşey daha öğrendik maalesef: Korkular. Korkularımızla doğmuyoruz hiç birimiz. Korkularımızın o yemyeşil elmadan inanın farkı yok. Onları da öyle öğrendik. Kelime, kelime. Büyürken kork denilenden korkmak kadar doğal birşey olamaz. Fakat daha sonra sorgulamayınca bu yersiz korkuları, o zaman onları esiri oluyoruz. Kölelerin zincirlerini içselleştirmesi gibi, kopamadığımız birer parçamız oluyor korkular. Çünkü güven veriyor o öğrendiğimiz korkulara göre yaşamak. Aman oğlum, gitme oraya, düşersin, kolunu kırarsın lafını, bir süre sonra duymamıza gerek kalmıyor, biz kendimize söylüyoruz. Sonra oraya gitmekten çekiniyoruz. İçimizde bizi azarlayan, kulağımızı çeken bir ses bize güven veriyor, oraya gitmediğimiz zaman doğru şeyi yaptığımıza inanıyoruz, sakinleşiyoruz, ruhumuz dinleniyor adeta. Fark etmiyoruz ki bu kırılgan ve zayıf sırça köşke gelen tehditler, çabucacık nefrete dönüştürüyorlar kendilerini. İki kelimeleri ile bu mükemmel hayal dünyamızı yıkmayı tehdit edenlere tüm gücümüzle saldırıyoruz. Yanlış olduklarını veya gerçekten felsefi tabanda düşüncelerini paylaşmadığımız için değil çoğu zaman. Fakat kendimize itiraf edemesek de, ruhumuzun derinliklerinde biliyoruz ki yeni fikirlere bir kere açsak kapımızı, bir kere incecik bir ışık hüzmesi girse bizim o karanlık gönül evimizden içeri, tüm benliğimizi yerinden sarsan bir yolculuğa çıkmak zorunda kalacağız, tüm hayatımızı, tüm öğrendiklerimizi sorgulayacağız. Bu rahatımızın bozulmasını istemediğimiz için aslında, öğrendiğimiz korkularımız bizi nefret ettiriyor diğer insanlara karşı. Yolculuklar zordur çünkü. Hele insanın kendi ruhuna yolculuğu ise, bir kere yola çıktınmıydı, ayağın bir kere toz gördümüydü, artık geri dönüşü olmayan, tek yönlü, daracık, patika bir yoldadır. İşte bu yüzden düşmandır bazıları, bu yüzden bazıları kafir, bazıları dinsizdir, bazıları ise yobazdır. Bu yüzden kadınlar şeytandır. Bu yüzden şerefsizdir karşı takımı tutanlar. Bu yüzden ahlaksızdır kafasına göre yaşayanlar. Bu yüzden onlar anarşist ve komünist, bu yüzden onlar faşisttir. Bu yüzden bazıları günahkar, bazıları teröristtir. Hiçbiri, ama hiçbiri insan değildir. İşte böyle inkar eder bazılarımız bu dünyayı, hem de bir mutasavvıfın derin ve nefssiz vazgeçmişliği gibi de değil. Basbaya, uyanıkken gördüğüne rüya kadar değer vermeyenler vardır. İnsan da olsa karşısındaki, insan dışında herşeyi der onun için. İnsan olmanın belli şartları vardır çünkü, belli düşüncelere sahip olmayanlar o şerefe nail olamazlar. Herkesin geri kalan altı küsür milyar insandan farklı gördüğü bu dünyada, bizim gibi bakamayanlar insanlıktan nasibini almamış olanlardır. Onların insan sureti bir seraptan ibarettir bizim için. Gerçek olan, sadece ve sadece, korkularımızın sonsuz rahatlığından beslenen nefretimizdir."}
{"url": "https://futuristika.org/elvan-alpay-biophilia-i/", "text": "Sergiye adını veren Biophilia, sosyobiyolojinin önde gelen düşünürlerinden Edward O. Wilson'ın Biophilia Hipotezi adlı çalışmasında öne sürdüğü, insanlar ve diğer canlılar arasında var olan içgüdüsel bağı tanımlıyor. İnsanoğlu, bilinçaltında durmaksızın başka yaşam biçimleriyle ilişkilenmeye çabalıyor. Diğer yandan, Wilson'a göre, doğaya yönelmeye biyolojik olarak kodlanmış insanlar, zaman geçtikçe, deneyim ve kültür aracılığıyla bu yönelişi geliştiriyor, rafineleştiriyor. Elvan Alpay'ın eserlerine hakim olan 'çoğaltma' ya da 'tekrar', bu sergide, aynı formun/motifin çeşitlendirilerek çoğaltılması olarak karşımıza çıkıyor. Doğanın sağaltıcı, iyileştirici etkisine ve sonsuz çeşitliliğine övgü niteliğindeki sergi, polyester film üzerine yapılmış likid akrilik desenlerin, katmanlar halinde üst üste getirildiği tual kompozisyonlarından oluşuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/emek-sinemasini-yiktirmiyoruz/", "text": "9. İstanbul İdare Mahkemesi 12.05.2010 tarihinde Emek Sineması için öngörülen projenin uygulanması halinde telafisi güç ya da imkansız zarar doğuracak nitelikte olduğu gerekçesiyle yürütmenin durdurulmasına karar vermişti. Kararın ardından, 14.12.2010 tarihinde üç uzmandan oluşan bilirkişi heyeti, incelemesini yapmış ve 18.04.2011 tarihinde mahkemeye sunduğu raporda iki uzman dava konusu projenin kültür dokusuna uygun olmadığını belirterek yürütmeyi durdurma yönünde karar vermişti. 01.12.2011 tarihinde, bilirkişi raporuna ve 2010 baharından itibaren devam eden kamuoyunun verdiği mücadeleye rağmen, 9. İdare Mahkemesi yürütmenin durdurulmasını iptal etti! Bu karardan sonra hukuki olarak bir itiraz hakkı bulunmasına rağmen, benzer dava süreçlerinde gördüğümüz üzere bu itiraz hakkı bir sonuç vermemiştir. Uzun lafın kısası 1 Aralık 2011 itibarıyla yargı Emek Sinemasını yıkıma teslim etmiştir! Bundan sonra Emek'in geleceği artık sadece kamuoyunun direnme gücüne bağlı! Bu bir acil durum çağrısıdır. Artık her an Emek Sineması'nda yıkım başlayabilir. Türkiye'de yargının demokrasiyi, insanları ve kentleri yapayalnız bıraktığı bugünlerde dayanışmaktan başka bir çaremiz, sokaktan başka bir mücadele alanımız yok! Parsel parsel yitirdiğimiz yaşam alanlarımıza bir yenisini eklememek, her türlü mücadelenin kamusal alanı olan Beyoğlu'nu parça parça elimizden alınmasına sessiz kalmamak için bir araya geliyoruz. 24 Aralık Cumartesi günü saat 16:00'da Taksim Meydanı'nda buluşuyor, Emek Sineması'nın önüne yürüyerek basın açıklamamızı okuyoruz. Sonrasında ise müzik dinleyerek, sohbet ederek, sessiz sinema oynayarak Emek Sineması'nın önünde sabahlıyoruz. Çadırınızı, uyku tulumunuzu, battaniyenizi, çayınızı, kahvenizi ve isyanınızı alın, gelin! Emek bizim, sokaklar ve meydanlar bizim, İstanbul bizim! - İsyanbul Kültür Sanat Varyetesi - Beyoğlu için Mücadele İnisiyatifi - Sinema Yazarları Derneği - Sinema Emekçileri Sendikası - İşçi Filmleri Festivali - Yeni Sinema Hareketi - İMECE-Toplumun Şehircilik Hareketi - Kamusal Sanat Laboratuvarı Emek Sineması'nın içerisinde yer aldığı adanın yıkılıp yerine bir AVM yapılacağını, projenin mimari Fatih Kesgün'ün fantastik ifadesiyle söylersek, Emek'in bu AVM'nin en üst katına yıkılmadan taşınacağını duymayan kalmadı. Hatırlanacak olursa, geçtiğimiz Mayıs ayında 9. İstanbul İdare Mahkemesi öngörülen projenin uygulanması halinde telafisi güç ya da imkansız zarar doğuracak nitelikte olduğu gerekçesiyle yürütmenin durdurulmasına karar vermişti. Ardından atanan bilirkişi heyetinin, karanlıkta ve proje mümessilinin mihmandarlığında gerçekleştirdiği keşif sonrası yazdığı raporda, iki uzman, dava konusu projenin kültür dokusuna uygun olmadığını belirterek yürütmeyi durdurma yönünde karar verdi. Bundan neredeyse 6 ay sonra, 1 Aralık'ta, aynı mahkeme bilirkişi raporunu hiçe sayarak yürütmenin durdurulması kararını iptal etti. Fener-Balat-Ayvansaray'da, Bedrettin Mahallesi'nde, Dikmen'de kentsel dönüşüme karşı mücadele edenler, Senoz'da, Tortum'da, Gerze'de, Solaklı'da yaşam alanlarının yok edilmesine karşı çıkanlar çok iyi bilirler ki yürütmeyi durdurma kararları sermayeyi nadiren durdurur. Bu nedenle mahkeme kararına şaşırdık desek, yalan olur. Fakat 9. İstanbul İdare Mahkemesi'nin verdiği bu iptal kararı, zamanlaması itibarıyla bize açıkça gösterdi ki, Emek Sineması projesini, masa sandalye operasyonlarıyla insansızlaştırılan ve büyük sermayeye açılması kolaylaştırılan Beyoğlu'ndan, yayalaştırılması planlanan Taksim Meydanı'ndan, satışa çıkartılacak okul ve hastanelerden, çürümeye bırakılan AKM'den, boşaltılan Tarlabaşı ve kentsel dönüşüm tehdidi altındaki Bedrettin Mahallesi'nden, kaçak katlarıyla İstiklal Caddesi'nde heyula gibi yükselen Demirören AVM'den bağımsız düşünmek mümkün değil. - İstanbul Uluslararası Film Festivali'nin 2 Nisan 2010'da gerçekleştirilen açılışında Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın konuşmasını kesintiye uğratan borazan sesleri ve ertesi gün Yeşilçam Sokak'ta düzenlenen simgesel festival açılış töreni ve film gösterimi Emek Sineması mücadelesinin miladı sayılabilir. O tarihten bu yana yaklaşık 1.5 yıldır hep beraber defalarca Emek Bizim, İstanbul Bizim! Yıktırmıyoruz! dedik ve dediğimizi yaptık. Fakat gördük ki, asıl mesele yıktırmamak değil, Emek'i sahiplenmek, Emek Sineması'nın ve Yeşilçam Sokağı'nın bizlere ait olduğunu, bu yerlerin bizlerin yaşam alanlarımız ve kamusal mekanlarımız olduğunu haykırmak ve bu mekanları sermayeden ve iktidardan geri alabilmek. Altın Lale Ödül töreni, Hepimiz Bilirkişiyiz yürüyüşünü takiben gerçekleşen '1. Geleneksel Emek Şenliği', sayısız film gösterimi ve geçen Mayıs ayı boyunca yapılan 'Emek'i geri alma şenlikleri', kendiliğinden gelişen Demirören AVM işgali bizlere tüketim odaklı olmayan, dayanışmacı ve yaratıcı bir toplumsallığın var olabileceğini gösterdi en çok. Mimarlar Odası'nın da sıkça vurguladığı gibi Emek Sineması tarihi ve kültürel bir miras olarak yerinde ve olduğu gibi korunmalıdır. Taraf olunan uluslararası sözleşmeler devlete bu yükümlülüğü verir. Bunun yanı sıra Emek kolektif hafızamızın mekanıdır. Orada seyredilen filmler, kurulan hayaller, gidilen festivaller kadar adına yakışır şekilde 80 darbesi sonrası gerçekleştirilen ilk 1 Mayıs kutlamasının da mekanıdır Emek. Dahası, haksız ve hukuksuz bir şekilde sermayeye devredilen Emek Sineması ve Serkildoryan binası Sosyal Güvenlik Kurumu'na, yani kamuya, yani bizlere aittir! Bu alan üzerindeki her türlü kullanım hakkı kamunundur ve kolektiftir. Bu nedenle nazarımızda meşru ve esas olan Beyoğlu Belediye Başkanı, Kültür ve Turizm Bakanı, Yenileme Kurulu Üyeleri ve Kamer İnşaat gibi kurumların ve şirketlerin çıkarları değil, kamunun yararı ve kararıdır. Tüm bu nedenlerle Emek Sineması yıkımına karşı çıkmak geçmişimize sahip çıkmak kadar bugünümüzü kurmak ve farklı bir gelecek tahayyül edebilmek için verilen bir mücadeledir. Bir nostalji nesnesi olarak Emek'i korumaktan ziyade AVM'ler içerisine sıkıştırılan sinema salonlarına, ticarileşen ve metalaşan sanatsal ve kültürel üretime karşı durmak, kenti ve kentsel mekanları sermayenin ve iktidarın elinden geri almaya yeltenmek, daha da önemlisi kamusallığı yeniden telaffuz etmeye ve kurmaya dair bir çabadır. - İstanbul İdare Mahkemesi'nin yürütmeyi durdurma kararını iptal etmesi bizlere bir kez daha hukuki mücadelenin gerekli ama çoğu zaman yetersiz olduğunu gösterdi. Mimarlar Odası'nın itiraz başvurusuna rağmen her an yıkımına başlanabilecek Emek için kitlesel itirazımızı yükseltmek, sokakta mücadele etmek ve en önemlisi umutsuzluğa düşmemek gerekli. Türkiye'de yargının demokrasiyi, insanları ve kentleri yapayalnız bıraktığı bugünlerde dayanışmaktan başka bir çaremiz, sokaktan başka bir mücadele alanımız yok! Parsel parsel yitirdiğimiz yaşam alanlarımıza bir yenisini eklememek, her türlü mücadelenin kamusal alanı olan Beyoğlu'nu parça parça elimizden alınmasına izin vermemek için Emek'in yıkımına ya da 'rantabl' bir alan olarak ek işlevlerle yeniden değerlendirilmesine karşı durmalıyız."}
{"url": "https://futuristika.org/emel-altay-hayvan-gibi/", "text": "Kapı çaldı, Onur geldi. En sevdiğim arkadaşım. Çok güleriz onunla. Yine öyle, çok güldük. Saçma sapan şeylerden bahsederiz. Ama ne şeyler. Eşyaları konuştururuz mesela, onlarla konuşuruz. Bazen de dedikodularını yaparız. Sonra da güleriz işte. Daha bir sürü şey. Son zamanlarda benim sardığım bir mevzu var. Hayvan olmak. Onur bu konudan konuşmayı sevmiyor. Ben de keyfini kaçırmamak için konuyu çok açmıyorum. Ama artık vakit kalmadı. Onur geldi, oturduk, kahve yaptım. Marketten hazır kek almış, ben mandalina çıkardım, yedik içtik. Ben bir sigara yaktım. Onur'la biz böyleyiz. Birlikteyken, istersek her boku yapabiliriz gibimize gelir. Hiç harekete geçmediğimiz için de bu tezimiz asla çürümedi. İstersek her boku yaparız yani. Korkunçtu tabii ama bir şey demedim. Durdu. Sigara içse keşke, dedim içimden. Güldü, güldük. Dedim ya, normalde çok güleriz, bu o gülüşlerden değildi ama yine de bir gülüştü işte. Böyle şeyler işte. Sonra biraz en yavan hikayeleri çok büyük coşkuyla anlatan adamdan biraz da uzaylı olduğu iddia eden ve bir uzaylının dünya maceraları diye günlük tutan kızdan bahsettik. Sevgilisi kızın günlüğünü bulduğunda deli olduğunu değil de gerçekten uzaylı olduğunu sanıp kızı terk etmişti. Bu son zamanlardaki en favori hikayelerimizdendi. Asıl mevzu hayvan olmaktı. Açamadım konuyu, gitti. Onur gittikten birkaç saat sonra konuyu açamadığım için pişman oldum. Çok vaktim kalmamıştı artık. Aradım, Onur gelsene, hayvan olmaktan bahsedeceğim sana dedim. Oğlum manyak mısın gecenin ikisinde, yat uyu, dedi. Uyudum. Rüyamda Onur'u gördüm. Yarın gelsin soracağım. Sinema biletiyle benim eve geldin de hiçbir pencerede perde yok, nereye saklanacağız deyip ağladın ya hani, çok dokundu lan o halin bana. Sabah uyandığımda gözlerim ıslaktı, senin de öyle miydi? diyeceğim. Gelene kadar dişlerimi inceledim aynada. Tam istediğim sivrilikte değillerdi ama herhalde zamanla daha da sivrilirlerdi. Onur gelince ona tırnaklarımı soracaktım. Bana yeterince yırtıcı geliyorlardı, tırnaklarımdan memnundum ama yine de Onur'un fikri önemliydi. Aynanın önünde dişlerime, tırnaklarıma ve uzamış kıllarıma bakarken kapı çaldı. Onur geldi. En sevdiğim arkadaşım. Bir yıl önce bir adamın hikayesini anlatmıştı bana. Üst komşuları. Hoş bir adam. Normal bir işi, güzel bir sevgilisi varmış. Önce işten ayrılmış, sonra sevgilisi terk etmiş. Adam aylarca görünmemiş sonra. Onur merak ediyormuş adamı. Çünkü kafa bir adamdı, arada asansörde denk gelirdik, bir iki lafla bile aynı kafada olduğumuzu anladığımız adamlardandı, demişti. Kapısını çalmış bir gün., adam açmış. Ama abi görmelisin, demişti Onur. Saç sakal birbirine karışmış. Bir garip, gözünde bir parıltı. İçeri gel, demiş. Ağzını açtığında görmüş hemen Onur. Görmemek mümkün değildi zaten. Uzun, ucu sivriltilmiş vampir dişleri vardı adamın. Özel bir operasyonla yaptırmış, her şeyi anlatmış Onur'a. Onur anlattıkça ben de beynimden vurulmuşa dönüyordum. Duyduğum en acayip şeydi bu. Ve dahası vardı. Adam Onur'a yardıma ihtiyacı olduğunu söylemiş. Ertesi sabah gün doğmadan 15-20 dakika önce kendisini ormana bırakacak birine ihtiyacı varmış. Zamanlama çok önemliymiş. Güneşin hayvan gibi yaşayacağı yeni hayatının üzerine doğmasını istiyormuş. Ama yeni hayatı başlamadan önce tüm kıyafetlerinden, insanlığından soyunup bundan sonraki hayatını başlatacağı anda, tam bedeninin üstünde, en doğru açıda karşılamak istiyormuş güneşi. 15-20 dakika yetecektir, demiş. Ne diyecektim ki, ne denir? demişti Onur. Ama onu o halde ormana bıraktığında, o alacakaranlık kuşağında son kez göz göze geldiklerinde komşusunun gözleri içinde bir yerlere dokunmuş. Pençeleşmiş tırnaklarım, uzun sivri dişlerim, fışkıran kıllarımla hayvan gibi karşısındaydım. Ondan yardım dileniyordum. Bir filmden fırlamış olabilirdim pekala. Öyle düşünmeliydi. Ben perdedeki bir görüntüydüm sadece. Beni o karanlıkta bırakmalı ve unutmalıydı. Tamam mı? diye sordum bir kez daha."}
{"url": "https://futuristika.org/eminonu-meydan-ses-pavyon-the-morning-line/", "text": "The Morning Line, Matthew Ritchie, Aranda\\Lasch ve Arup AGU ile birlikte geliştirdiği bir ses pavyonu. Thyssen-Bornemisza Art Contemporary ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın girişimiyle İstanbul'da! The Morning Line, 22 Mayıs 19 Eylül tarihleri arasında Eminönü Meydanı'nda sergilenecektir. Time Dergisi tarafından Yeni milenyumun en önemli yüz yenilikçisinden biri olarak tanımlanan Matthew Ritchie'nin, bir mimarlık stüdyosu olan Aranda/Lasch ve Arup AGU ile birlikte geliştirdiği The Morning Line, 22 Mayıs-19 Eylül tarihleri arasında Eminönü Meydanı'nda sergileniyor. Daha önce İspanya'da, Sevilla Bienali'nde sunulan The Morning Line, İstanbul'da çok daha görkemli ve büyük ölçüde inşa ediliyor. Tam 8 metre yüksekliğinde, 20 metre uzunluğunda, 17 ton ağırlığında siyah kaplamalı alüminyumdan tasarlanan bu etkileyici yapı, sanat, mimarlık, müzik, matematik, kozmoloji ve bilim arasındaki etkileşimleri gözler önüne seriyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında düzenlenecek proje, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Fatih Belediyesi, Meyer Sound, Vienna Insurance Group, Ray Sigorta, Vehbi Koç Vakfı ve OMV'nin destekleriyle gerçekleştirilecek. 22 Mayıs 2010, Cumartesi günü gerçekleştirilecek açılışta, saat 20:30 22:00 arasında, 2003 yılından itibaren birlikte müzik yapan ikili Jonsi & Alex, İstanbullu sanatçı ve müzisyen Cevdet Erek, Sonic Youth'un kurucu üyesi, besteci ve yazar Lee Ranaldo özel canlı performanslar sergileyecekler. İstanbul'da inşa edilecek The Morning Line, aynı zamanda 23 -25 Mayıs 2010 tarihleri arasında, üç gün sürecek festivalde, 10 yeni bestenin dünya prömiyerine ev sahipliği yapıyor. The Morning Line'ın içinde, benzersiz bir işitsel atmosfer yaratabilmek için York Üniversitesi Müzik Araştırma Merkezi tarafından tasarlanmış, kırk hoparlör bulunuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/emma-ruth-rundle-some-heavy-ocean/", "text": "Son zamanlarda moda bir tabir var. 'Seksist' bu tanımı ben de kullanmak istiyorum. Neden mi? Şu yüzden; bugüne kadar kendi yaşlarımda, kendimden küçük veya büyük hem cinslerimle ve karşı cinslerimle bazı konuşmalar yaptım. Bana göre, insanların bazen cinsiyetsiz olması gerekiyor. Çoğu hatalarımızın da sebebi, bu cinsiyet ayrımından veya cinsiyet uyuşmazlığından ortaya çıkıyor. Erkeklerin de, kadınların da zamanı geldiğinde cinsiyetlerinden feragatta bulunmaları gerekiyor. Ya da buna yakın bir önerme olarak, konumuzla da ilgisi olaraktan, kadının erkek, erkeğin kadın olarak kendini tasavvur edebildiği durumlara bürünebilmemizdir. Jarboe, Swans dışındaki solo albümlerinde aslen karanlık temalara sahip, kadın müziği kotarır, Diamanda Galas'da dabu rahatlıkla sezilir. Emma Ruth Rundle da, kadın hassasiyetinde bir müzik icra ediyor; ama ben bu albümü kendim de bir kadınmışım gibi dinliyorum. Bu anlayışı sağlamak elbette güçtür. Herkesten beklemek de saçmadır. Bu dediklerim sağlansa, karşı cinsler arasında bu kadar sorun da yaşanmaz herhalde. Emma Ruth Rundle, bilindiği üzere süper ötesi Purple Sparowes adındaki publish rock grubunun da bir üyesi. Solo albümleri de en az yer aldığı muazzam grup kadar başarılı; tür ve tarz farklılığı var elbette. Folks rock, fashionable people vb. icralayan Emma Ruth Rundle, son birkaç yıl içinde adından oldukça bahsettirdi. Kayıtsız kalınamaz."}
{"url": "https://futuristika.org/emre-orhun-cizim-yapan-elin-isyankarligi/", "text": "Her şeyden vazgeçip okulu bırakmayı düşündüğüm, yaşadığım yeri terkedip seyahate çıkmak istediğim bir dönemdi. Münzevi bir halde Afrika turuna çıkmak yada Atlantik'i kanoyla geçmek istediğim dönemler. Ancak Afrika çok sıcak ve sıcağa katlanamıyorum. Sonrasında şunun farkına vardım: okuduğumuz bu çizgi romanlar regular insanlar tarafından çizilmiş, yani zihinsel kapasitesi ekstra gelişmiş uzaylılar tarafından çizilip de gezegene gama ışınları aracılığıyla gönderilmiş falan değiller. Şunu da fark ettim ki özel bir okula gidip çizim yapmayı öğrenebilirdim. İyi bir çizer olabilmek için belki yeteneğim yoktu; ama durmadan çizmeyi sürdürdüm, kötü bile olsa, asla çizmeyi bırakmadım. Sanat okulunda okuduğum halde benimki Emile Cohl'du hep bir parantezin ve eğlencenin içinde hissettim kendimi, ta ki düzgün bir meslek sahibi olmam gerektiğini farkedene kadar. Hala kendime iyi bir iş arıyorum... Mono-manyak gergin bir adamım, hayatı ciddiye alacak biri gibi görünmüyorum. İyi bir çizer olabilmek için belki yeteneğim yoktu; ama durmadan çizmeyi sürdürdüm, kötü bile olsa, asla çizmeyi bırakmadım. Sıklıkla grotesk, absürd ekspresyonist bir sürrealizmin içinde gezindiğimi söyleyebilirim. Sakar ve hassas bir stilim var. Kendimi iyi bir teknik ressam olarak tanımlamıyorum yada gerçekçi bir sanatçı olarak. Çizimlerimde belli bir acemiliğe sahibim, hem bir kusur hem bir avantaj bu. Ben, bu beceriksizlikten yararlanmaya çalışıyorum. Benim vizyonuma göre resim, gerçekliğin bire bir yansıması olmamalı, fotoğraf sanatının olduğu bir çağda bana bu saçma geliyor, resim daha çok içsel gerçekliğin bir yansıması olmalıdır. İlham alınan dış dünya ile benim üreteceğim çizim arasında gözümün, beynimin, elimin oluşturduğu kompleks bir süzgeç var. Benim içsel algım zaten görünen şeyleri birbirinden ayırır, duyduğunu hissettiğini. Beynim yeniden uyarlar, set up eder, bazen sembolik bir biçimde bazense anarşik bir yolla, bazen besleyen bir biçimde bazense yoksullaştıran. Sonra bu durum benim elimden adeta akar, burası da en zor adımdır. Çünkü elin kendisi isyankar ve kontrol edilemeyen bir yaşam döngüsüyle donatılmıştır. Benim irademe karşın itaatkar görünmüyor, asi ve kontrolsüz duruyor. Yıllardır birlikte yaşamamıza rağmen, belki biraz daha huzurlu ve armonik, fakat halen bazı sürprizleri barındırıyor içinde. Bu sürprizler bazen iyi, çoğunlukla felaket oluyor. Öncelikle, bu benim sabırlı ve titiz bir insan olduğumu anlamamı sağladı. Temel olarak kullandığım scratchboard tekniği sıkıcı ve uzun bir iş. Başkaları on tane üretirken, ben ancak bir çizim üretebiliyorum. Fakat yine de haz alıyorum böyle olmasından, dünya alabildiğine hızlıyken ben bir salyangoz gibi hareket ediyor ve kendimi senkron dışı hissediyorum. Ve çizim, ruhun kesinlikle bir aynasıdır. Kimileri kurnazlığı ile bunu gizlemeye çalışsa bile şundan gayet eminim: neysek onu çiziyoruz. Çizimin zayıf, içeriğin tutarsız ve ilginçlikten uzak olduğu durumlarda bile ki bunlardan fazlasıyla var en başarısız resimlerime bile özel bir sevgi beslerim, çünkü özgün bir samimiyetleri vardır. Aslında rengi severim. Ama çizime sırf renkli olsun diye ya da onu daha sevimli bir hale getirmek için renk ekleme fikrini sevmiyorum. Siyah, beyaz ve tüm griler geniş bir palet ile benim arayışlarımı yeterince karşılıyor, kendimi ifade etmeme yetiyor. Tekniğin ağırbaşlılığı, belli bir soyutlamayı da getiriyor ve bu da sayısız renk karmaşasından ve amacından sapmayı engelliyor. Siyah ve beyazın direk kullanımı zaten var, her yönüyle. Bunun kompozisyon, biçim ve ışığa ihtiyacı var. Ve benim açımdan meselenin özü, sahneyi yaratacak bu ışığın arayışıdır, scratchboard tekniğinin ince beyaz çizgilerinin, formları meydana çıkarması ve siyah bir yüzeyde ışığı yoğunlaştırarak canlandırmasıdır. Bundan sonraki asıl downside dozajdır, siyah ve beyazın arasındaki doğru dengeyi zaman içinde bulmayı ve nasıl altından kalkacağını keşfetmek. Hepsinden öte, özenti çizimler yapmamayı öğreniyorsun, fazla ileri gitmeyi göze alamadığın işlerine nazaran çok daha uzaklara gidiyorsun. Bu yolundan çok da fazla dönemediğin bir teknik... Son yıllarda, işlerimde siyah ve beyaza çok daha yoğun bir biçimde odaklandım, özellikle de bunu talep eden çeşitli projelerde. Kendimi doğuştan renkli biri olarak görmesem de bazı işlerimde renk kullanmayı seviyorum. Benim için renkler büyük oranda sembolik, en azından bu, benim renkleri kullanmayı sevdiğim bir yorum biçimi ve sadece böyle durumlarda renklere soyut değerler vererek uyguluyorum. Bir defa ben gerçekçilikten oldukça uzağım; renk sadece nerelerde benim amacıma hizmet ediyorsa oralarda var ve bu durum dış gerçekliğin uygulaması değil. Başarılı bir sanatçı olarak, kendini öncelikle gelişmenin önemli olduğu yönünde ikna etmelisin, öyle yada böyle kendini yenilemek, tekrara düşmemek açısından. Ve sonrasında, yüzlerce çizimden sonra farkediyorsun ki yapmış oldukların aslında aynı tema üzerinden yola çıkılmış bir çeşitlemeden ibaret, tabi zamanla yeni şeyler eklenmiş, gelişim göstermiş. Benim perspektifimden bakınca bunlar her zaman kaçış, kendine acıma, kendine dönüşüm, yaşamın traji komik doğası etrafında dönüyor. Amaç ve Sanat ele alındığında çok farklı iki sözcük. Sanat, benim açımdan, ilgisiz olmalıdır. Doğruyu söylemek gerekirse sanat tüm estetik, teknik veya ticari hedeflerden sıyrılmalıdır. Bir sanat eseri ancak görüldüğünde varolur ve amaç tabiiki de seyircinin bakışını göz ardı etmemektir. Vizyonumla kağıdın saflığına müdahele etmekten öte seyircinin beklentilerini karşılama adına oldukça izlenimlerim oldu. İsterdim ki çok daha fazla çizimim olsun. Hatta bunlar illüstrasyon, çizgi roman ve kurumsal iş bile olsalar."}
{"url": "https://futuristika.org/en-derin-korkularin-fotografcisi-joshua-hoffine/", "text": ": Fotoğrafa olan ilgim, diğer tüm dallara göre çok daha derine gidiyor. Kendimi asla bir Korku Sanatçısı olarak tanımlamıyorum. Ben bir Korku Fotoğrafçısıyım. Tanımlamanız oldukça doğru. Fotoğraf çekimlerine, her biri birer küçük filmmiş gibi yaklaşırım. Görsel için, önce konu gelir. Taslak gibi çalışmaları çok nadir yapıyorum. Bunun yerine kısa bir uygulama ya da fotoğrafın açıklamasını yazıyorum ve bunu kamera yerleşimi, gerekli olan ekipman ya da aksesuarlarla ilgii notlarla tamamlıyorum. Ayrıca fotoğrafta mannequin olarak kullanmak istediğim arkadaşlarımın bir listesini yapıyorum. Herhangi bir konunun ürün haline gelmesi için yıllar geçebilir. Ancak genellikle birkaç hafta ya da ayda hazırlanmış oluyorum. Bazen, eğer konu buna izin veriyorsa, belirli bir mekan arıyorum. Diğer zamanlarda ise fotoğraf stüdyomda bir set oluşturuyorum. Dekoru hazırlıyorum, boyaların renklerine karar veriyorum, duvarkağıdını ve kullanılacak eşyaları seçip şekillendiriyorum. Bazen, arkaplanda kendi çocukluğumdan kalma totemlere sokuluyorum. Modellerimi hazırlıyorum ve resim için ne yapmaları gerektiğini açıklıyorum. İnternetten bulduğum Cadılar bayramı maskeleri, kostümleri, içi doldurulmuş hayvanlar, modeller, ile son dönemde ben ve arkadaşım Jason Coale'nin beraber kotardığımız tasarım eşyalar ve masklar kullanıyorum. Bazen çekim gününde iş yapmak üzere ekibe dahil edebildiğim oldukça yetenekli fotoğrafçı arkadaşlarım ve aile üyeleri var. Görsellerimin hiçbiri fotoşop kolayi değil, herşeyi dijital çekiyorum. Bu sene yaptığım son çalışmada PhaseOne ile Hasselblad dijital kamera kullandım. Görseli, fotoşopta baskıya hazırlama aşamasında olabildiğince mükemmel olmasından emin oluyorum. Annem ben çocukken beni ve kızkardeşlerimi alıp Poltergest isimli filme götürmüştü. O movie benim takıntım haline geldi. Bazen, o filmin kimi sahnelerinde gibi rol yapıyoruz. Küçük kız kardeşim Sarah her zaman dolapta kapalı kalıyor. Korku kültündeki canavar imgesi metaforik olarak yaşamınızdaki dengeyi tehdit eden, dünyadaki kaotik güçleri yansıtmaktadır. Kaotik güçler sayısız maske takabilirler. Gerçek hayattaki örnekleri ölüm, hastalık, terör, veba, sosyal toplumun çöküşü ve manyak insanlar olabilir. Bir fotoğrafın gücü hakkında söylenebilecek çok şey vardır. Fotoğraf resim yapmaktan çok daha gerçektir. Hepimizin, yatağın altında ya da dolapta saklanan canavarlara ilgisi vardır. Ancak bunları daha önce fotoğraflamıyorduk. Bu durumun bir gücü var. Çocukken, korkularımız çok daha ilkeldir. Karanlık korkusu, yüzünüzde dolaşan eller korkusu ve sizi yiyecek olan kocaman ağızlara duyulan korku. Biraz büyük bir çocukken, fantastik ve gerçek dünya arasındaki çizgi hala belirsizdir. Eğer hatırlıyorsanız, bir çocuğun korkusu son derece yoğundur. Bir Amerikalı olarak, çalışmalarım Amerikan kültür ve psikolojisinin korku ikonografisinden oluşuyor. Amerikan korku filmleriyle büyüdüm. Diğer kültürlerin korku kültlerine yakın değilim, bu nedenle onların etkisi oldukça az diyebilirim. Korku filmleri, peri masalı illüstrasyonları ve eski çizgi filmlerin hepsi beni çok etkiler. The Masks of Devil, Poltergeist, Evil Useless 2 ve The Shining, hepsi muhteşem çalışmalar. Ayrıca Disney çalışmaları da favorimdir. Çocuklarımla izliyorum. Tüm bunlar çalışmalarımda karşılığını buluyor. Kurt Vonnegut, William Blake, Alan Moore, Henry Miller, Edgar Allan Poe, Albert Camus, Stephen King ve şair W. S. Merwin. Küçük sarışın bir kız çocuğu kullanarak, klasik peri masallarının kahramanlarına gönderme yapmayı umuyorum. Goldilocks, Kırmızı Başlıklı Kız ya da Alis Harikalar Diyarında gibi. Ayrıca çocuk yeme ile ilgili de bir alt metin var. Küçük bir kız kullanmak, bir oğlan çocuğu kullanmanın tersine, böylesi bir alt metni daha açık hale getiriyor. ya da gibi çalışmalarda, çocuk tacizcisi bir öcü fikri vardı. Dört kız çocuğu babası olarak, bu da benim en derin korkum. Bu görseller tabii sinir bozuyor. Birçok nefret maili alıyorum, dayanamayıp ağlayanlar da var. Mümkün olduğunca, kameranın önünde canlı çekim yapıyorum. Fotoşopu ise detayları düzeltip baskı için renk ve kontrast ayarı yapmakta kullanıyorum. Eğer aşırı kan ve çıplaklık varsa, ki en son fotoğrafım Face/Yüzde öyleydi, kızımı o zaman sette tek başına çekiyorum ve fotoşopu kullanıp onu fotoğrafın son haline yerleştiriyorum. Her altı ayda bir, bir kısmını da editlemiş oluyorum. Yaklaşık beş dakikalik bir movie olacak. Gelecek yaza kadar bitirmeyi umut ediyorum. Fotoğraf kitabınız var mı? Belki bazılarımız öte dünyaya giriş için sayfalarını çevirmek isteyebilir! Hiç bir müzik grubunun art work çalışmasını gerçekleştirdiniz mi? Böyle bir imkan olsa neyi tercih ederdiniz? Bana sorarsanız, çalışmalarınız Black Sabbath ile mükemmel giderdi. Gruplar ve müzisyenler için art work ve konsept çekimleri yapıyorum. Hatta şu an asıl gelirim buradan geliyor. Babamın orjinal Black Sabbath plağı vardı. Küçük bir çocukken, Black Sabbath'ın o ilk albümünün kapağına bakakalmıştım. Tüm kalbimle inanıyorum ki, o albüm kapağının çalışmalarımdaki etkisi büyüktür. O kapağı tekrar yapmanın hayalini kuruyorum. Bu da benim yeniden çevrim korku trendine katkım olurdu. Profesyonel bir fotoğrafçı olarak ise, daha çok grupların nasıl müzik yaptıklarından çok, nasıl göründükleriyle ilgileniyorum. Bu açıdan Marilyn Manson ya da Michael Jackson, benim için rüya gibi işler olurdu. Bu konuda emekli oldum diyebiliriz. Hala düğün fotoğrafları çekmekten hoşlansam da, toplantı ya da albüm siparişleri için yeterince zamanım yok. Joseph Campbell ve fizik ile kozmoloji hakkında kitaplar. Bir de Türkçe dergiler, Futuristika yani!"}
{"url": "https://futuristika.org/en-gercekci-batman-filmi/", "text": "Gotham'ın kara şövalyesi Batman üzerine çok sayıda film ve dizi çekildi. Siyah beyaz dönemde televizyon için çekilmeye başlayan dizilerden, günümüzdeki filmlerine kadar Batman hayranlarının yakındığı başlıca konu süper kahramanın kıyafetinin çizgi romandakine benzememesiydi. Bu kostüm konusundan şikayetçi olanlardan biri de yönetmen Sandy Collora'ydı. O ve bir grup Batman hayranı, kara şövalyenin çizgi romandakine uygun bir şekilde kıyafetini yaptı. Bu kıyafet biraz Adam West'in Batman dizisindeki kıyafetini anımsatsa da arada büyük bir fark vardı. Adam West'in pek de gösterişli olmayan vücuduna nazaran bir vücutçu olan yeni Batman Clark Bartram kostümü oldukça iyi bir şekilde dolduruyordu. Kıyafet sorunu aşıldıktan sonra çekilecek kısa filmin konusunun da hayranları üzmeyecek, hatta mümkünse bir daha izlemeyecekleri kadar ilginç olması gerekiyordu. Bunun için filme Batman'in baş düşmanı Joker'i eklemeden olmazdı. Çizgi romanlardakine oldukça benzeyen bir makyajla oyuncu Andrew Koenig de Joker rolünü üstlendi. Ancak Batman ve Joker artık herkesin bildiği bir ikiliydi ve Batman'in Joker'i hiçbir durumda öldürememesi de biraz can sıkıyordu. Burada bir parantez açmak gerekirse açıkçası süper kahramanlardan hoşlanan bir grup için en baba kahraman hala Conan'dır. Zira Conan düşmanını öldürmekte hiçbir zaman sorun görmez, kadınlarla ilişkisinde diğer kahramanlar gibi erdem sahibi değildir. Neyse parantezi uzamadan kapayalım. Batman: Çıkmaz Sokak filminde Joker'i bir ara sokakta kıstıran Batman, onu tam Arkham Tımarhanesi'ne götürecekken Batman fanatiklerinin ağızlarının sularını, dudaklarının sağ ve sol kıyılarından aktıracak bir fikir geldi. Daha doğrusu bu fikir Dark Horse yayınlarının iki sayısının birleşiminden çıktı. Batman'in karşısına sırayla önce Alien, ardından da Predator'u çıkarmak... Artık zırhı olmayan, sadece kasları ve dövüş yeteneğine sahip olan Batman çıkmaz bir sokakta uzaylı yaratıklarla karşı karşıyaydı. Sonrasında ise kimi Batman hayranı için unutulamayacak ve bir daha yapılamayacak kadar iyi bir kara şövalye filmi çıktı. Bu kadar sağlam bir Batman filminden bahsederken eşitlik ilkesi uyarınca Robin'in de olduğu bir başka kısa filmden bahsetmeden de olmaz. 2005 yılında çekilen bu filmin adı ise Robin'in Büyük Randevusu. Bu sefer Bat-Man ile dolaşmaktan sıkılan Robin kendisine oldukça hoş bir kız olan Kate ile randevu ayarlar. Ancak kendisini hiç yalnız bırakmayan Bat-Man onu bulup, randevuyu baltalamaya başlar. Sonrasında ise iki süper kahramanın bir daha düşmek istemeyecekleri kadar ilginç bir durum oluşur."}
{"url": "https://futuristika.org/en-geren-sahneler/", "text": "En uyduruk, beşinci sınıf korku ve gerilim filmlerinde bile kafayı takıp, bilinç altına yerleştirecek sürüyle malzeme bulan ben, uzun zamandır kanla yoğrulmuş, her nevi et parçasının gözüme -afişlerinden itibaren- sokulduğu filmlerden uzak duruyorum. Artan yaşıma rağmen germe konusunda bana mısın demeyen bu rezil sahnelerin özneleri ise piranalardan, dev deniz canavarlarına, içine kötü ruh giren makinelerden, Batman'in Penguen'ine, uzaylılardan, King Kong'a bile varabilecek geniş bir yelpazeye yayılmış durumda. Bu tür sahnelerin üzerimdeki etkisi mide bulandırıcı yönüyle, hem psikolojik hem de fizyolojik olduğu için, 'en geren sahne' sıralamam da küçük bir ayrım yapacağım. İlk bölümde genel amacı izleyiciye 'korkacaksın' garantisi vermek olup, gişe başarısını artırmak için de her türlü aracı meşru sayan; tematik bir yoğunluktan çok yüzeysel, iğrenç sahnelere sahip filmler arasından, çocukluğumun kurbanı olduğum iki film birinciliği paylaşıyor. Bunlardan ilki 9 yaşında, tabi ki gece yarısı izlemiş olduğum çok kötü bir Steven King uyarlaması olan The Mangler. Steven King'in kitaplarını dahi belli bir saatten sonra okuyamayan yine ben, çocukluğumun ilk büyük bilinçaltı yarasını bu filmle almışımdır. Kötü ruhun içine girdiği koskocaman, yürüyebilen mengenenin pençeye benzeyen aparatının, sert bir darbeyle erkek oyuncunun üst gövdesini alt gövdesinden ayırdığı sahne sonrası şokla koşarak TV'yi kapamıştım. Bundan akıllanmayıp kısa bir süre sonra yine bir King uyarlaması olan 'O' yu izlemiş, lavabodan fışkıran kan sahnesi sonrası körpe beynime mengenenin yanında bir de palyaço korkusu eklenmiştir. Lise çağımın büyük darbesi ise mutlu bir bayram akşamında izle miş olduğum Ghost Ship 'ten gelmiştir. Daha filmin ilk dakikalarında hızla çekilen elektrik yüklü kablo ile güvertedeki onlarca yolcunun ikiye ayrıldığı sahne, birinciliği paylaşan ikinci film olmuştur. Yoğun bir mide bulantısının eşlik ettiği post-iğrenç sahne süreci küçük bir kanıya varmamda yardımcı oldu. Her iki filmin bir sahnesinin de özelliği olan insanların bir yerlerinden ikiye ya da daha fazla parçaya ayrılmaları, büyümüş halimde dahi kalıcı bir etkiye sahip oluyor. Bu yararlı bilgiyi de paylaştıktan sonra ikinci kategoriye de geçmeden bu kanıya bir sahne daha eklemek istiyorum. Paragrafın başında belirttiğim hiçbir sıfatı taşımayan, tamamen bir Amerikan bağımsızı Paranoid Park'tan bahsediyorum. En umulmadık bir anda karşıma çıkan, hızla geçen bir tren tarafından ikiye ayrılıp, ölmeyip bir de yardım isteyen adamın yer aldığı sahne sonrası daha çocuksu bir tepki verip çığlıklar atmıştım. Ummadığın taş da baş yarar diyerekten ikinci kategoriye geçmek istiyorum. Aslında 'en geren sahne' lafını duyunca aklıma gelen ilk şey Funny Games ya da Haneke arşivinden herhangi bir film olmuştu. Olabildiğince minimal yöntemlerle, kan ve benzeri araçları çok sınırlı kullanarak, çoğu zaman odak noktası olan cinayet ya da şiddet sahnesini ima yoluyla izleyiciye göstermesine rağmen tüm film boyunca gerilim havasını izleyicinin üstünden attırmayan yapımların sahibi Haneke, eğlendirmek için değil rahatsız etmek için bu yolu kullanıyor. Tüm filmleri için de spesifik bir sahne söylemek zor. Filmlerinin genel olarak baştan sona böyle bir hava taşıdığı için başka bir yönetmenden, başka bir örnek vereceğim."}
{"url": "https://futuristika.org/en-kucuk-kara-parcasi-icin-agit/", "text": "ben o kocaman yakınlaşan ellerimi hatırlamıyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/en-kumulatif-turler-iliskisi-sinema-ve-edebiyat/", "text": "Sinemanın tarihini incelerken onu ortaya çıkaran ruhun, gelişim hızını katlamış evrensel bilinç evriminin birikimini göstereceği yeni alanlar bulma arzusuyla edebiyatı ve tiyatroyu teknolojinin imkanlarını kullanarak somutlaştırmak isteyen bir aşırı gerçekçilik olduğunu görmüştük. Büyüleyiciliği kendinden önceki bütün sanat dallarının unsurlarını bünyesinde barındırabilmesinin altında yatan Sinema, en belirgin özdeşliğini de edebiyat ile, özellikle de edebiyatın roman formuyla kurdu. Gelişim sürecinde ilk başlarda anlattığı düzenli bir şeyler olmayan sinema, insanın sadece görsel heyecanını tatmin ederken zamanla anlatacağı bir öyküye, bir konu bütünlüğüne ihtiyaç duydu. Hem gün geçtikçe yalın görselliğe doyan seyirci perdedeki sınırın aşılmasını istiyordu. Böylece sinemanın edebiyatla ilişkisi başladı ve bu sürecin devamında edebiyat sinemanın diğer türlerle ilişkiler hiyerarşisinde en süt sıraya yükseldi. Bu ilişkinin sebeplerinden birisi Sinemanın emekleme döneminde Sinema Yazıcılığının profesyonel bir meslek olarak kendi varlığını geliştirememiş olmasıydı. Günümüzdeki gibi öykü-senaryo konusunda uzmanlaşmış üreticiler de olmayınca roman dünyası hem sinema yapımcıları, hem de sinema sanatçıları ve yazarları için filmin içsel yapısalını oluşturma babında önemi azımsanamaz bir depo haline geldi. Bir sinemacı için popülerleşebilmiş, halkın geniş kesimlerine kendisini okutmayı başarmış bir edebi eser hem ticari, hem sanatsal yönüyle hazır bir malzeme niteliğindedir. Romanın okuyucu kitlesi, film için hazır bir izleyici kitlesi haline gelmiştir ve okuyucu hayal dünyasına karışmış romanın beyaz perdede somutlaşmasını mutlaka arzular. Geçmişte Ben Hur'u veya Spartaküs'ü, günümüzde ise Da Vinci'nin Şifresi veya Kızıl Nehirler ve adını sayamayacağımız onlarca roman aynı tutum ve kaygılarla beyaz perdeye taşınmıştır. Roman formunu etkin bir sinema malzemesi olarak kullanma konusunda Amerikan Sineması'nın tecrübeleri ileri düzeyde olsa da, diğer dünya sinemalarında bu konudaki tecrübesini her geçen yıl artırmaktadır. Sinema ve edebiyat iki ayrı sanat dalı olarak farklı amaçlara hizmet etmezler. Her ikisinin de amaç ve kaygısı insanın estetik derinliğini doldurabilme heyecanıyla ürün ortaya koyabilmektir. Sinemacı ve edebiyatçı aynı sanatsal heyecan ve enginlikle karşılarındaki somut malzemeyi yetenekleri ölçüsünde yoğurabilme, işleyebilme, ona yeni bir yapısal form kazandırma hakkına, özgürlüğüne sahiptir. Farklarına değinecek olursak karşımıza ilk çıkan kendilerini var etme sürecinde kullandıkları araçlar olacaktır. Edebiyat eser doğururken daha içsel ve sembolik argümanları bünyesinde eritmeye çalışır, ana malzemesi dildir ve yazarın akademik bir eğitimden ziyade derin bir gözlem gücü ve kendi usullerini kurup onları terbiye sürecine sokabilme yeteneğine ihtiyacı vardır. Lakin sinemacı edebiyat yazarının bu özelliklerine ihtiyaç duyarken, ana malzeme olarak görüntüyü kullanmak zorundadır. Akademik olarak da bir birikime ihtiyaç duyar ve görsel, işitsel teknolojinin imkan ve kabiliyetlerini sindirmiş olmak durumundadır. Amiyane bir tabirle cümle sayfada durduğu gibi perde de durmaz ve bu olumsuz durumu olumlu hale getirmek için yönetmen görüntüleme gücünü adeta aşmak için çırpınır. Onun kelimelerin simgeselliğiyle beyinde derin anlamlı bir çağrışım yapma lüksü olmadığından, az görüntüyle çok şey anlatmak zorundadır. İletiştirebilme yetileri ile hem edebiyat hem de sinema toplumun iletişim ihtiyacının ardından sahiplendiği kozmopolite, eğlence, haber alma-verme, sosyalleşme v. b. gibi özelliklerinin gelişimini sağlasalar da bunları farklı üsluplarla gerçekleştirirler. Bu açıdan filmler popülerleşebilme konusunda daha şanslı olduklarından hitap kitlesi otomatik olarak edebiyata göre fazla olacaktır. Edebiyatın belki de en hoş özelliği maliyet konusundaki olanağıdır çünkü edebi eser biriktirdiği derinliği fışkırtacak bir ruh, bir kalem ve bir top kağıda ihtiyaç duyar. Tek kişilik bir çabadır. Edebiyatçının sıkıntıları ve kazançları kendinden başka çok az kişiyi etkiler lakin Sinemacı eserini üretmeye başlarken resmen sınırlarını endüstriyel öğelerin belirlediği bir kaos içerisine girmiştir. Zamanı, parayı, kişileri, malzemeyi kullanırken adeta bir işletmeci ruhu ile hareket etmek zorundadır. Edebiyatçıların aylaklık lüksünün bir parçasına bile Sinemacı sahip değildir. Edebiyatçının başarısızlığı tek kişilikken, sinemacının başarısızlığı asla tek kişilik olmaz. Çünkü edebi eser kişiselleştikçe niteliklerini belirginleştirirken, film bir ekip çalışmasının ürünü olarak doğar. Son olarak edebiyatın yegane malzemesi dil olduğundan konusunu gerçekçi kılma noktasında asla sinema kadar başarılı olamaz. Sinema ses ve görüntü imkanlarıyla fantastik, gerçekdışı bir olayı dahi izleyiciye gerçekmişçesine sunabilir. Romanın filme uyarlanması aslında uzaktan göründüğü gibi basit bir iş değildir. Bir romanın senaryo haline sokulması hem yapımcı, hem yönetmen hem de yazar için başlı başına bir yeni eser oluşturma, romanı senaryo olarak yeniden doğurma sıkıntısıdır. Filmin romanın ulaştığı noktaları bire bir sinemaya aktarması, onu beyaz perde üzerinde tüm unsurlarıyla birlikte özdeşleştirmesi imkansızdır. O bir yana romanda tasvir ve tahlillerle verilen birçok soyut ve somut bütünlüğün -ki bu bütünlükler romanı çekici kılar- görsel ve işitsel imkanlarla beyaz perdeye bire bir yansıması imkansıza yakındır. Tabi bu bir film senaryolaştırılamaz demek değildir lakin izleyici romanın roman, filmin ise film olduğunu bilerek iki farklı esere yaklaşabilmelidir. Örneğin elimizdeki senaryo dosyaları ortalama 100 ile 120 sayfalıktır. Oysa bu romanda 800 sayfaya kadar çıkar. Dolayısıyla 800 sayfalık bir unsurlar bütününü, yüz sayfaya indirgerken, bu sekiz yüz sayfanın kapsadığı unsurların birçoğu senaryo sürecinde silinecektir. Bu yüzden her zaman romanı okumuş izleyicinin uyarlama filmden şikayetçi olduğunu, sürekli bu uyarlamada romanın kaybolmuş eksikliklerini konu ederek yakındığını görürüz. Seyirci müşteriliğinin kaygısıyla romanın dünyasında bıraktığı keyfin aynısını perdede de yakalamak ister. Bu yüzden hiçbir uyarlama roman okuyucusunda yüzde yüz memnuniyet sağlamayacaktır. Burada önemli olan az önce söylediğimiz gibi romanın roman, filmin ise film gibi algılanması gerektiğidir. Peki, öyleyse neden yapımcılar edebiyat sinema uyarlamalarını hala cazip görmektedirler. Öncelikle yazımızın başında belirttiğimiz gibi roman depolarında alışılmış senaryo ve senaristlerin eserlerinin aksine daha orijinal ve daha zengin bütünlüklere sahip hikayeler durmaktadır. Ayrıca hazır bir roman, senaryo sürecinin ihtiyaç duyduğu zaman, girişimler, ekstra masraflar, enformatik destek gibi unsurlardan zaten kurtulmuştur. İşin ekonomik boyutu derinleşince, romanın etkilediği insan kitlesinin hazır seyirci olarak bir köşede durmasının yanında, romanın karizmasının film için farkında olmadan büyük bir reklam kampanyası yürütmüştür. Lakin zamanla telif konusunda edebiyatçılarla sinemacılar arasındaki ekonomik anlaşmazlık her edebi eserin filmleştirilmesini zorlaştırmış, yapımcı ve yönetmenler özellikle günümüzde orijinal senaryo yazdırma yolunu tercih etmişlerdir."}
{"url": "https://futuristika.org/endustriyel-sistem-yikilmalidir/", "text": "Sanayi devrimi ve sonuçları insan soyu için bir felaket oldu. Bu sonuçlar gelişmiş ülkelerde yaşayan bizlerin yaşamdan beklentilerimizi oldukça arttırırken toplumun dengesini bozdu, yaşamı anlamsızlaştırdı, insanları aşağılamalara maruz bıraktı, yaygın psikolojik acılara yol açtı ve doğal dünyayı şiddetli zarara uğrattı. Teknolojik ilerlemenin devam etmesi durumu daha da kötüleştirecek; insanları daha büyük aşağılamalara maruz bırakıp, doğal yaşamda daha fazla zarara sebep olacak; büyük olasılıkladaha fazla bozulmaya ve psikolojik acılara yol açacak; belki de gelişmiş ülkelerde bile fiziksel acıların artmasına neden olacak. Endüstriyel teknolojik sistem, devam edebilir veya yıkılabilir. Eğer devam ederse, sonunda psikolojik ve fiziksel acılar daha düşük seviyelere inebilir, ancak uzun ve acı dolu bir alışma döneminden sonra ve insanlarla diğer pek çok yaşayan organizmayı işlenmiş birer ürün ve çark dişlilerine indirgemek pahasına. Üstelik, sistem devam ederse, sonuçları kaçınılmaz olacak. Sistemi, insanların saygınlığı ve bağımsızlığını elinden almayacak bir şekilde yenilemenin veya değiştirmenin bir yolu yok. Eğer sistem çökerse, sonuçları yine çok acı verici olacak. Ancak, sistem büyüdükçe çökmesinin sonuçları da daha dehşetli olacağından, eğer çökecekse en kısa zamanda çökmesinde fayda var. Biz bu nedenle, endüstriyel sisteme karşı bir devrimi savunuyoruz. Bu devrim şiddetli veya şiddetsiz olabilir; hemen gerçekleşebilir veya birkaç on yıla yayılarak görece daha aşamalı olabilir. Bunların hiçbirini şimdiden bilemeyiz. Bu, POLİTİK bir devrim olmayacaktır. Amacı ise hükümetleri değil, bugünkü toplumun ekonomik ve teknolojik temelini yıkmak olacaktır. Aşağı yukarı herkes çok sorunlu bir toplumda yaşadığımızı kabul edecektir. Dünyamızın içinde bulunduğu çılgınlığın en yaygın göstergesi solculuk olduğu için, solculuğun psikolojisi üzerine bir tartışma, günümüz toplumunun sorunları arasında genel bir tartışmaya giriş görevi yapabilir. Peki ama solculuk nedir? 20. yüzyılın ilk yarısında solculuk pratikte sosyalizmle özdeşleştirilebilirdi. Bugün ise bu hareket parçalanmıştır ve kime tam anlamıyla solcu denilebileceği açık değildir. Biz, solcu dediğimizde, temelde sosyalistleri, kollektivistleri, politik açıdan dürüst tipleri, feministleri, gay ve özürlü hakları savunucularını, hayvan hakları eylemcilerini ve benzerlerini düşünüyoruz. Ancak bu hareketlerin herhangi biriyle ilgisi olan herkes solcu değildir. Çağdaş solculuğun temelinde yatan iki eğilime aşağılık duygusu ve aşırı toplumsallaşma adını veriyoruz. Aşağılık duygusu, çağdaş solculuğun bütününde görülen bir özellikse de, aşırı toplumsallaşma çağdaş solculuğun yalnızca belirli bir kesiminde görülen bir özelliktir; ancak bu kesim oldukça etkilidir. Aşağılık duygusundan kastımız yalnızca katı anlamda aşağılık duygusu değil, buna ilişkin özelliklerin bütün bir yelpazesidir: Kendine az değer verme, güçsüzlük duyguları, depresif eğilimler, yenilmişlik, suçluluk, kendinden nefret etme, v. b. Bizce çağdaş solcular böyle duygulara meyillidirler ve bu duygular çağdaş solun yönünü belirlemede etkilidir. İnsanların çoğu öenmli oranda uygunsuz davranışlarda bulunur. Yalan söylerler, önemsiz hırsızlıklar yaparlar, trafik kurallarını çiğnerler, işlerini asarlar, birbirlerinden nefret ederler ya da başka birini geçmek için sinsi hileler yaparlar. Aşırı toplumsallaşmış birinsan ise bunları yapamaz; ya da yapsa bile kendi içinde bir utanç ve öznefret duygusu geliştirir. Genel ahlaka uygun olmayan duygu ve düşünceleri suçluluk duymadan yaşayamaz, temiz olmayan fikirleri düşünemez. Toplumsallaşma sadece bir ahlak meselesi değildir; ahlak başlığı altında toplanamayacak pek çok davranış normuna da uymak üzere sosyalleşiriz. Aşırı toplumsallaşan insan topluma psikolojik bir tasmayla bağlanır. Aşırı toplumsallaşma insanlığın, bireye yaptığı en büyük zulümdür. Çağdaş solun önemli ve etkili bir bölümü bu dertten muzdariptir. Aşırı toplumsallaşmış tipte bir solcu, isyan ederek psikolojik tasmasını çıkarmaya ve bağımsızlığını ilan etmeye çalışır. Ama bu kadar güçlü değildir. Tam tersine, sol, kabul edilmiş ahlaki bir prensibi alarak kendisininmiş gibi benimser ve sonra da toplumu bu prensibe uymamakla suçlar. Irklar arası eşitlik, cinslerin eşitliği, fakirlere yardım etmek, savaşa karşı barış, genel olarak şiddet karşıtlığı, ifade özgürlüğü, hayvanlara iyi davranmak. Solcuların problemleri, toplumumuzun bir bütün olarak sahip olduğu problemleri de gösterir. Kendine az değer verme, depresif eğilimler ve yenilmişlik duygusu yalnızca solla sınırlı değil. Toplumda da oldukça yaygın. Ve bugünün toplumu da, bizi, önceki bütün toplumlardan daha toplumsallaştırmaya çalışıyor. Nasıl yiyeceğimizi, nasıl spor yapacağımızı, nasıl sevişeceğimizi, çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimizi bile uzmanlardan öğrenir hale geldik. İnsanlar, fiziksel gereksinimlerini karşılamak için çabalamak zorunda kalmadıklarında, kendilerine yapay amaçlar bulur. Örneğin, İmparator Hirohito, yozlaşmış bir düşkünlüğe dalacağına, kendini deniz biyolojisine adadı ve bu alanda hatırı sayılır kişilerden biri oldu. Çağdaş endüstriyel toplumda, kişinin fiziksel gereksinimini gidermesi için asgari bir çaba yeterlidir. Önemsiz bir beceri edinmek üzere bir eğitiminden geçmek, sonra da işe zamanında gelip, işin gerektirdiği son derece mütevazi çabayı göstermek yeter. Bütün gerekn, makul bir oranda akıl ve en çok da İTAAT. Kişi bunlara sahipse, toplum ona beşikten mezara dek bakar. Çoğu insan için, yapay tkinlikler, gerçek amaçlara ulaşmaya çalışmaktan daha az tatmin edicidir. Bunun göstergelerinden biri de, yapay etkinliklerle çok yakından ilgilenen insanların asla tatmin olmamaları, huzur bulmamalarıdır. Paragöz, sürekli daha fazla servet edinmek için can atar. Bilim adamı, bir problemi bitirir bitrmez diğerine geçer. Uzun mesafe koşucusu, kendini daha hızlı ve daha fazla koşmaya zorlar. Bu insanlar, yaptıklarının kendilerine biyolojik ihtiyaçları gidermek gibi fani bir işten daha fazla tatmin getirdiğini söyler. Bunun nedeni toplumumuzda biyolojik ihtiyacı karşılama işinin saçmalığa indirgenmiş olmasıdır. Daha da önemlisi, toplumumuzda insanlar biyolojik ihtiyaçlarını BAĞIMSIZ OLARAK değil, toplumsal bir makinanın parçları olarak karşılar. Ama tam aksine, yapay etkinliklerde bulunurken büyük oranda bağımsızdırlar. Bağımsızlık, güç sürecinin bir parçası olarak her bireye gerekmeyebilir. Ancak, çoğu insan, amaçları için çabalarken az çok bağımsızlığa ihtiyaç duyar. Çabaları kendi insiyatiflerine bağlı ve kendi denetimlerinin altında olmalıdır. Eğer insanlar, bağımsız insiyatif ve kararlarına hiç yer bırakılmayan, katı emirlerin yukarıdan dayatıldığı bir durumda çalışırsa, güç sürecine olan ihtiyaçları doyurulmayacaktır. Çoğu insan için, kendine değer verme, özgüven ve güç duygusu kazanma, güç süreci yoluyla yani bir amaca sahip olma, BAĞIMSIZ bir çaba gösterme ve amaca ulaşma yoluyla olur. Bir kişinin güç sürecinden geçmek için yeterli fırsatı olmazsa, bunun sonuçları, bireye ve sürecin nasıl bozulduğuna bağlı olarak, sıkıntı, ahlaki çöküntü, kendine az değer verme, aşağılık duygusu, yenilmişlik, depresyon, endişe, suçluluk, hüsran, düşmanlık, eşe ya da çocuğa yönelik taciz, doymak bilmeyen bir düşkünlük, anormal cinsel davranışlar, uyuma ve beslenme bozuklukları, v. b.. olur. gerektiriyor. Modern toplumun insanları maruz bıraktığı en önemli anormal koşut, bizim güç sürecini doğru dürüst yaşama şansımızın olmamasıdır. Ancak bu tek anormal durum değildir. Aşırı nüfus yoğunluğu, insanın doğadan soyutlanması, toplumsal değişimin aşırı hızı ve aile gibi, kabile gibi küçük ölçekli toplulukların yıkılması gibi faktörler de etkilidir. Kalabalığın stres ve saldırganlığı arttırdığı çok iyi bilinir. Bugün varolan kalabalıklaşma derecesi ve insanın doğadan soyutlanması, teknolojik ilerlemenin sonuçlarıdır. Endüstri öncesi toplumlar ağırlıklı olarak tarımsal toplumlardı. Endüstri toplumu şehirleri ve şehirlerde yaşayan nüfus oranını büyük oranda arttırdı; modern tarımsal teknoloji de dünyanın daha önce besleyemediği yoğunlukta bir nüfusu beslemesini olanaklı kıldı. İlkel toplumlarda, doğal dünya, istikrarlı bir çerçeve ve bu nedenle de, bir güvenlik duygusu sağlıyordu. Modern dünyada ise, tam tersine, insan toplumu doğaya egemendir ve çağdaş toplum da teknolojik değişimle birlikte büyük bir hızla değişiyor. Yani istikrarlı bir çerçeve yok. Muhafazakarlar aptaldır: Bir yandan geleneksel değerlerin yıkılmasından dolayı sızlanırken, diğer yandan da teknolojik ilerleme ve ekonomik gelişmeyi içtenlikle desteklerler. Özgürlükten şunu kastediyoruz: Güç sürecini, yapay etkinliklerin yapay hedefleriyle değil, gerçek amaçlarla ve hiç kimsenin, özellikle de hiçbir büyük kuruluşun müdahalesi olmadan yaşayabilme fırsatı. Özgürlük, kişinin ölüm kalım meselelerini kontrol edebilmesidir; yiyecek, giyecek, barınak ve çevresinden gelecek her türlü tehlikeye karşı savunma. Özgürlük güç sahibi olmak demektir; diğer insanları kontrol etmek için değil, ancak kendi yaşamının koşullarını kontrol etmeye yarayan güç. Biri kişinin üzerinde bir güce sahipse, bu güç ne kadar iyi niyetli, hoşgörülü ve müsaadeci olursa olsun kişi özgür değildir. New England'daki kızılderililerin çoğu monarşiyle yönetiliyordu ve İtalyan Rönesansı sırasında şehirlerin çoğu diktatörlerin kontrolü altındaydı. Ancak bu toplumların tarihini okurken insan, onlarda bizim toplumumuzdakindekinden daha fazla kişisel özgürlüğe izin verildiği izlenimi ediniyor. Bu kısmen yönetici idaresini dayatacak etkin mekanizmaların yokluğundan kaynaklanıyor: Çağdaş, iyi örgütlenmiş polis güçleri, iletişim mekanizması, denetleme kameraları, sıradan vatandaşların yaşamları hakkında bilgi dosyaları yoktu. Bu nedenle kontrolden kaçmak görece daha kolaydı. Anayasa tarafından garanti altına alınan bazı haklarımız olduğu için özgür bir toplumda yaşadığımız söyleniyor. Ancak, bu haklar göründüğü kadar önemli değildir. Örneğin, basın özgürlüğünü düşünün. Elbette bu hakka çatmak istemiyoruz; bu, politik gücün yoğunlaşmasını kısıtlamak vepolitik gücü olanları teşhir ederek yola getirmek için önemli bir araç. Ancak, basın özgürlüğü, sıradan bir vatandaşın bir birey olarak çok az işine yarar. Medya, çoğunlukla sistemle bütünleşmiş büyük kuruluşların kontrolündedir. Birazcık parası olan herkes bir şey bastırabilir, bunu Internet'le veya başka bir yolla dağıtabilir. Ama onun söyleyecekleri medyanın büyük miktardaki materyalleri arasında kaybolacak, bu nedenle hiçbir etkisi olmayacaktır. Toplumda kelimelerle bir etki yaratmak, çoğu birey ve küçük grup için olanaksızdır. Tarihin iki bileşenden oluşan bir toplam olduğunu düşünün: Sezilebilir bir yolda ilerlemeyen, önceden sezilemeyen olaylardan oluşan düzensiz bir bileşen ve uzun vadeli tarihi bir akıştan oluşan düzenli bir bileşen. Biz burada uzun erimli akımlarla ilgileneceğiz. Birinci İlke: Eğer uzun vadeli bir tarihi akışta KÜÇÜK bir değişiklik yapılırsa, o değişikliğin etkisi neredeyse her zaman geçici olacaktır. Eğer, uzun vadeli bir tarihi akışta küçük bir değişiklik kalıcı gibi görünüyorsa, bunun nedeni değişikliğin, akışın zaten içinde bulunduğu yönde etki etmesidir, yani akış değişmemiş, yalnızca bir adım ilerlemiştir. İkinci İlke: Eğer uzun vadeli bir tarihi akışı etkileyecek denli büyük bir değişiklik yapılırsa, bu tüm toplumu değiştirir. Başka bir deyişle, bir toplum tüm parçaların biribiriyle bağlantılı olduğu bir sistemdir ve bunun önemli hiçbir parçasını diğer parçalarını da değiştirmeden değiştiremezsiniz. Üçüncü İlke: Uzun vadeli tarihi bir akışı kalıcı olarak değiştirebilecek derecede büyük bir değişiklik yapılırsa, bunun, toplum açısından bir bütün olarak ileride getireceği sonuçlar önceden bilinemez. Üçüncü ve dördüncü ilkeler insan toplumularının karmaşıklığından kaynaklanır. İnsan davranışındaki bir değişiklik toplumun ekonomisini ve fiziksel çevresini etkiler; ekonomi çevreyi etkiler veya bunun tersi olur ekonomi ve çevredeki değişiklikler de insan davranışını karmaşık ve tahmin edilemez şekillerde etkiler vb. Etki-tepki ağı açıklanmak ve anlaşılmak için çok fazla karmaşıktır. Beşinci İlke: İnsanlar toplumlarının şeklini bilinçli ve akılcı olarak seçmezler. Toplumlar, akılcı insan kontrolü altında olmayan sosyel evrim süreçleri yoluyla gelişir. toplum türü oluştururlarsa, bu asla planlanan şekilde işlemez. eylemlerine bağlıdır. Bu durum teknolojik açıdan ilerlemiş toplumlarda gerekli ve kaçınılmazdır. Sistem işleyebilmek için insan davranışlarını sıkı sıkıya düzenlemek zorundadır. Sistem insanları davranış kalıplarına çok uzak biçimde davranmaya zorlamaktadır. Örneğin, sistemin bilim adamlarına, matematikçilere, mühendislere ihtiyacı vardır. Onlarsız işleyemez. Bu yüzden çocuklara bu alanlarda yükselmeleri için ağır baskılar uygulanıyor. Teknolojik toplum küçük, bağımsız parçalara bölünemez; çünkü üretim çok sayıda insanın işbirliğine dayanır. Bir karar, diyelim ki, 1 milyon kişiyi etkiliyorsa, her bir kişinin bu kararda 1 milyonda 1 kadar payı vardır. Pratikte ise, kararları, kamu görevlileri, şirket yöneticileri veya teknik uzmanlar verir. Bireyler hayatlarını etkileyen kararlara müdahale etmekten acizdir ve bunu teknoloji toplumunda çözmenin bir yolu yoktur. Sistem insani ihtiyaçları doyurmak için varolmaz, varolamaz. Aksine, sistemin ihtiyaçlarına uymak üzere düzenlenmesi gereken insan davranışıdır. Bunun sistemi yönetiyormuş gibi gözüken ideolojiyle hiçbir ilgisi yoktur. Bu teknolojinin suçudur çünkü sistem, ideoloji tarafından değil, teknik gereklilikler tarafından yönlendirilir. Sistem, elbette birçok ihtiyacı karşılıyor ancak genelde, bunu yapmak sistemin yararına olduğu sürece yapıyor. Örneğin sistem insanlara gıda sağlıyor, çünkü herkes açlıktan ölseydi sistem işlemezdi. Asıl önemli olan insanın ihtiyaçları değil, sistemin ihtiyaçlarıdır. bulunabilen, pahalı ve yüksek teknoloji ürünü bir donanım gerektirir. Tıpta ilerleme, teknolojik sistemin diğer parçaları olmadan da sağlanabilseydi bile, birtakım kötülükleri beraberinde getirecekti. Örneğin, şeker hastalığının tedavisinin bulunduğunu varsayalım. O zaman şeker hastalığına genetik bir eğilimi olan insanlar da diğerleri gibi yaşayabilecek ve üretebilecekti. Şeker hastalığına karşı doğal seçim azalacak ve bu tür genler bütün topluma yayılacaktı. Toplumun genetik yapısının bozulmasıyla başka bazı hastalıklara karşı hassasiyet de değişecektir. Tek çözüm bir tür öjenik programı veya yaygın genetik mühendisliği olacaktır. Böylece insan, doğanın veya şansın veya tanrının bir yaratısı değil, işlenmiş bir ürün olacaktır. Eğer büyük devlet babanın hayatınıza şu anda fazla karıştığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, siz asıl devlet, çocuklarınızın genetik yapısını düzenlemeye başladığında görün olacakları.. Sistemde özgürlüğü teknolojiyle uzlaştıracak bir reform yapılamaz. Tek yol endüstriyel-teknolojik sistemi tamamen yıkmaktır. Bu da devrim anlamına gelir, ille de silahlı bir ayaklanma değil, ama toplumun doğasında radikal ve esaslı bir değişim demektir. Bir devrim, reformun gerektirdiğinden çok daha fazla değişiklik içerdiğinden, insanlar devrimi gerçekleştirmenin daha zor olduğunu düşünme eğilimindedir. Aslında belli koşullar altında devrim, reformdan çok daha kolaydır. Bunun sebebi, devrimci bir hareketin bir reform hareketinin sahip olamayacağı güçlü bir esin kaynağının olmasıdır. Reform hareketi sadece belli bir sosyal problemi çözmeyi vaad eder. Devrimci hareket ise, bir defade bütün problemleri çözmeyi ve tamamen yeni bir dünya yaratmayı hedefler; insanların uğruna büyük risklere gireceği ve fedakarlıklar yapacağı türden bir ideal sağlar. Sistem sık sık varlığını tehdit eden belli başlı bazı problemlerle umutsuz bir mücadeleye girişir. Bunların içinde insan davranışı üzerinde kısa zamanda yeterli bir kontrol sağlarsa, büyük olasılıkla varlığını sürdürür. Aksi takdirde yok olur. Bu konu gelecek 40 ile 100 yıl içinde çözüme ulaşacaktır. Farzedin ki, sistem gelecek 40 ile 100 yıl içinde doğacak krizi atlattı. O zamana kadar, bu sorunların çözülmesi ya da en azından kontrol altına alınması gerekecektir, özellikle başı çeken problem de insanları toplumsallaştırmaktır, yani atalarından miras kalmış davranışları sistemi tehdit edemeyecek duruma gelene dek insanları uysallaştırmak. Bu başarıldıktan sonra, teknolojinin ilerlemesine karşı başka engel kalmayacak gibidir ve büyük bir olasılıkla mantıksal sonuna doğru ilerleyecektir. Bu da insanlar ve diğer bütün önemli organizmalar dahil dünyadaki her şey üzerinde mutlak bir kontrol anlamına gelmektedir. Eğer sistem yıkılırsa, bir kaos dönemi, tarihin geçmişte çeşitli devirlerde kaydettiği türden bir sorunlar dönemi yaşanabilir. Böyle bir sorunlar döneminde nelerin olacağını tahmin etmek imkansızdır. Ama ne olursa olsun insan ırkına yeni bir şans verilmiş olur. En büyük tehlike yıkımdan bir iki yıl sonra endüstri toplumunun kendini toparlamaya başlamasıdır. Mutlaka bir çok kişi, özellikle de güce aç tipler, fabrikaların yeniden çalışmasını isteyecektir. Endüstriyel toplum bütünüyle devrimci bir eylem sonucu yıkılmayacaktır. Eğer sistem yıkılırsa bu ya kendiliğinden, ya da devrimcilerin yardımcı olacağı yarı spontan bir süreç yoluyla olacak. Öncelikle bilgisayar bilimcilerinin, her şeyi insanlardan daha iyi başaran akıllı makinalar yapmayı başardıklarını varsayalım. Bu durumda bütün işler iyi organize edilmiş, büyük makina sistemleri tarafından gerçekleştirilecek ve insan gücü gerekli olmayacaktır. Makinaların, tüm kararları insan gözetimi olmadan almasına izin verilecektir ya da insanların makina üzerindeki kontrolü elinde tutması mümkün olabilecektir. Eğer tüm karar yetkisi makinalara verilirse, bunun sonuçları hakkında tahminde bulunamayız, çünkü bu tür makinaların nasıl davranacağını tahmin etmek olanaksızz. Biz yalnızca insan ırkının kaderinin, makinaların elinde olacağına işaret ediyoruz. Bizim iddia ettiğimiz şey şudur: İnsan ırkı kolayca kendini makinalara bağlılığa sürüklenmiş halde bulabilir ve makinaların kararlarını kabul etmekten başka hiçbir pratik seçimi kalmayabilir. Toplum ve onun karşılaştığı sorunlar karmaşıklaştıkça ve makinalar gitgide akıllandıkça insanlar onlara daha fazla karar verme yetkisi verirler, çünkü makinaların kararları, insanlarınkinden daha iyi sonuçlar getirir. Sonunda, sistemi işletebilmek için gerekli olan kararlar öyle karmaşıklaşabilir ki, insanlar onları gereğince yapacak kapasitede olmayabilir. Bu aşamada makinalar etkin bir kontrol sahibi olacaktır. İnsanlar makinaları pat diye kapatmayacaktır, çünkü onlara öyle bağımlı hale geleceklerdir ki, makinaları kapatmak intihar anlamına gelebilecektir. Diğer yandan, makinalar üzerindeki insan kontrolününün elde tutulması da mümkündür. Bu durumda, ortalama insan kendine ait arabası ya da kişisel bilgisayarı gibi bazı makinaları kontrol edebilir, ancak geniş sistemlerin üstündeki kontrol seçkin bir azınlığın elinde olacaktır. Bugün de olduğu gibi. Ama iki farkla. Gelişmiş tekniklere bağlı olarak seçkin kesim kitleler üzerinde dahafazla kontrol sahibi olacaktır ve insan emeği artık gerekli olmayacağından, kitleler sistem üzerinde gereksiz bir yük olacaktır. Seçkin kesim acımasız olursa kitleleri yoketme kararı bile alabilir. Şimdi de bilgisayar bilimcilerin yapay zeka geliştirmeyi başaramdığını, insan gücünün gerekli olduğunu varsayalım. O zaman bile makinalar gittikçe basit işleri daha çok ele geçirecek; böylece işsizler ordusu gittikçe büyüyecektir. İş bulanlardan ise gittikçe daha çok şey talep edilecektir: Gittikçe daha fazla eğitime ihtiyaçları olacak, daha fazla yetenkli, daha güvenilir, sağlıklı ve itaatkar olmaları gerekecektir; çünkü gittikçe daha büyük, dev bir organizmanın hücreleri haline geleceklerdir. Prestij ve güç için bitmez tükenmez bir rekabetin olduğu bir gelecek toplumu düşleyebiliriz.. Yukarıda özetlenen senaryoların tüm olasılıkları sergilemediğini söylemeye gerek yok. Bunlar yalnızca bize olsı gelenler. Ama bizim söylediklerimizden daha hoş hiçbir mantıklı senaryo aklımıza gelmiyor. Devrimcilere düşen iki önemli görev var: Endüstriyel toplumdaki toplumsal gerilimi ve istikrarsızlığı arttırmak ve teknoloji ile endüstriyel sisteme karşı bir ideoloji yaymak. Sistem yeterince istikrarsız ve gerilimli olduğunda, teknolojiye karşı bir devrim mümkün olabilir. Buradaki yöntem, Fransız ve Rus toplumlarında da devrimden önceki birkaç on yılda gittikçe artan zayıflama ve bunalım belirtileri olarak görülüyordu. Fransız ve Rus devrimlerinin başarısız olduğu yolunda bir itiraz yükselebilir. Ancak çoğu devrimini iki amacı vardır. Birinci amaç, toplumun eski yapısını yıkmak; ikincisi ise, devrimciler tarafından öngörülen yeni bir toplum kurmaktır. Fransız ve Rus devrimleri yeni bir toplum kurmayı başaramadılar, ancak eski toplumu yıkma konusunda oldukça başarılıydılar. Bizim tek amacımız varolan toplum yapısını yıkmak. Ancak bir ideoloji, coşkun bir destek alabilmesi için, olumsuz bir idealin yanı sıra, olumlu bir ideale de sahip olmalıdır: Bir şeye karşı olduğu kadar, bir şeyden yana olmalıdır. Bizim önerdiğimiz olumlu ideal Doğa'dır. Yeni, Vahşi Doğa: Yeryüzünün, insan yönetiminden, denetiminden ve müdahalesinden bağımsız olarak canlılarıyla birlikte varlığını sürdürmesi ideali. Vahşi doğaya insan doğasını da dahil ediyoruz, yani bireyin organize toplumun düzenlemelerine tabi olmayan ama şahsın, özgüriradenin ya da tanrının bir yaratısı olan işlevlerini. Doğa birçok nedenden ötürü tam anlamıyla mükemmel bir teknoloji karşıtı idealdir. Doğa teknolojinin tam karşıtıdır. Doğa kendi başının çaresine bakar: O, tüm insan toplumlarından çok daha önce ortaya çıkan kendiliğinden bir yaratıydı. Ancak, Endüstri Devrimi'nden sonra insan toplumunun doğa üzerindeki etkisi yıkıcı olmaya başladı. Doğa üzerindeki baskıyı kaldırmak içinözel bir sosyal sistem yaratmak gerekmiyor. Yalnızca endüstriyel toplumdan kurtulmak yeterli. saldırılmasının bir nedeni. Doğru, endüstriyel sistemin her yerde aynı zamanda yıkılacağının bir garantisi yok ve sistemi yıkma girişiminin diktatörlerin egemenliğine yol açması bile mümkün. Ama bu, göze alınması gereken bir risk. Devrimciler, dünya ekonomisini birbirine bağlayan anlaşmaları desteklemeyi düşünmelidirler. NAFTA veya GATT gibi serbest ticaret anlaşmaları kısa vadede doğaya zarar verebilir, ancak ülkelerarası ekonomik bağımlılığı güçlendirdiğinden uzun vadede yararlı olabilir. Güçlü bir ulusun yıkılmasının tüm endüstriyel ulusların yıkılmasına yol açacağı denli birleşik bir dünya ekonomisi oluşursa, sistemi dünya çapında yıkmak daha kolay olur. Devrimcilerin sisteme, belli oranda, modern teknolojiyi kullanmadan saldırmaya çalışmasının bir yararı olmaz. En azından mesajlarını yaymak için iletişim medyasını kullanmalıdırlar. Ama modern teknolojiyi sadece bir tek amaç için kullanmalıdırlar: Teknolojik sisteme saldırmak. Yanında bir fıçı şarapla oturan bir alkolik düşünün. Onun kendi kendine şunları söylediğini farzedin: Aşırıya kaçılmadan içilirse şarabın zararı yoktur. Hatta dediklerine göre az miktarda şarap faydalıdır bile! Eğer sadece ufak bir kadeh içersem bana bir zararı dokunmaz.. Daha sonra ne olacağını hepiniz biliyorsunuz. Teknolojik toplumun aynen bir fıçı şarabın yanıbaşındaki bu alkoliğe benzediğini asla unutmayın!"}
{"url": "https://futuristika.org/engelbert-kievernagel-hicbir-sey-olmak-istemiyorum-kesinlikle-hicbirsey/", "text": "Kievernagel, daha ziyade yakın çevresi tarafından beğenilen ve rağbet gören tipik bir naif sanatçıydı. Kathe Be, Kain Karawahn, Stefan Roloff, Miron Zownir ve daha birçok kimse ile çalışmıştı. Para kazanmak için yardımcı olarak çalıştı, bunun yanı sıra daha çok, teşhirci özelliğini sergileyebileceği bir alan olan çıplak modellikte de aranan biriydi. 1928 Berlin doğumlu Kievernagel, yetimhaneye yerleştirildiğinde 8 yaşındaydı. Düzenli olarak yatağını ıslatıyor, bağırıyor, yemek yemeği ve konuşmayı reddediyordu, sonrasında Karl-Bonhoeffer kliniğine transfer edildi. 17 Haziran 1953 yılında Doğu Berlin'deki gösterilere katıldığı dönemde yakalandı ve Waldheim'de dört yıl hapse mahkum edildi. Burada üç senesini pskiyatri koğuşunda geçirdi. Aynı yıl kanser teşhisi kondu. İkinci ameliyatı olmadan hemen önce hastaneden ayrılan Kievernagel tedaviyi reddetti. Ardından gelen acılara şikayet etmeden direndi. Aynı zamanda dur durak bilmeden resim çizmeye koyuldu. Ölümüne dek çoğunluğu tükenmez kalemle ya da keçeli kalemle A4 kağıdına ve A1 kağıdına çizilmiş yüzlerce iş yaptı. Resimlerini hep dağıttı, başkalarına verdi. Çünkü aşırı fantezilerini ve anarşist eğilimlerini konu edinen resimleri zaten kimsenin çok fazla dikkatini çekmiyordu. Çizimlerinin de adı olan 'Günahlar Vadisi'ne olan saplantısına rağmen Engelbert dindar biriydi. Kain Karawahn tarafından 1987 yılında çekilen belgeselde ne olmak istediği sorusuna: 'Hiç, hiçbir şey... hiçbir şey olmak istemiyorum, kesinlikle hiçbirşey' cevabını verdi. Engelbert Kievernagel sadece orijinal bir Kreuzberg'li değil, aynı zamanda hayatı ve sanatı bir noktada buluşturma savaşımı vermenin bariz sonuçlarına katlanan az sayıdaki sanatçıdan biriydi."}
{"url": "https://futuristika.org/engelbert-kievernagel-reinharda-mektuplar/", "text": "- Mektup Bugün sana bir kaç şeyden bahsetmek istiyorum! Ama nereden başlayacağımı bilmiyorum. Şişko, aptal bir domuz ve de amcık olduğumdan mı, Ulrich'le Stephan bunları sana zaten söylemiştir. Ayrıca benim o aptal sapıkça çizimlerimi de gördün. Biraraya gelip birşeyler yapmaktan çok mutlu olurdum. Tabii ki işin maddi boyutunu falan düşünmeden. Sadece bana söz verdiğin kağıt için gelmiyorum ayrıca sana çıplak poz vermekte isterdim, üzerimde sadece kadın çorabı ve bir kemer varken. Tabi ki sen de istersen, yağlıboya, bunu çok azdırıcı ve sapıkça buluyorum. Bütün çıplak model pozlarını verebilirim, klasik pozlardan daha altkültürlere kadar. Beni cidden azdırmak istiyorsan açık saçık konuşmalısın, o zaman ne istersen yaparım. Uzun zamandan beri bana tam bir amcık, şişko bir domuz ve de göt olduğumu söyleyecek azgın ve sapık gençler arıyorum. Belki ben çıplakken üzerime işeyecek bir kaç kişi tanıyorsundur. Böylece onların sidiklerinin üstünde domuz ahırındaki şişman bir orospu gibi sesler çıkarabilirim. Uzun uzun işeyebilen erkekler olmalı, banyo küvetinde de çalışırım. Ama yerde de olur böylece götlerini ve yarraklarını yalarım. Çıplak bir köle olarak sikilmekten ve götümün tokatlanmasından hoşlanırım. Şişman koca götüm denizdeki bir gemi gibi bir aşağı bir yukarı zıplar. Ayrıca boklu bir zeminde göbeğimin üzerinde olmaktan hoşlanırım. Ama bunlar sadece benim önerilerim, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine sen karar vermelisin. Seks ve pislik olmadan benim sadece basit bir resmimi yapmak istersen, ona da varım. Bu resimleri Kreuzberg dahil nerede istersen sergileyebilirsin. - Mektup Mektubunu aldım ve teklifimle ilgilenmene memnunum. Senin çıplak kölen olmak ve poz vermek dışında ne istersen yapmak istiyorum, ayrıca atölyeni temizler ve organize ederim. Benim efendim olmalı, bana şişko, azgın, sapık bir orospu gibi davranmalısın. Kocaman azgın götümü arada sırada tekmelemelisin. Atölyede ister poz veriyor, ister temizlik yapıyor olayım bana açık saçık şeyler söylersen çok iyi olur, seni amcık, şişko domuz, göt, götveren gibi şeyler söyleyebilirsin. Belki temizlik yaparken, atölyeyi toplarken favori pozlarını belirleyip bunları resimlerinde ve fotoğraflarında kullanabilirsin. Haftada bir iki sefer gelebilirim, zaten bu yüzden fotoğraf çekmeden ve fotoğraftan çalışmadan olmaz. - Mektup Senden çok uzun zamandır haber alamadım, umarım iyisindir. Hala resim yapıyor musun? Hala benim resimlerimle ilgileniyor musun? Eğer ilgileniyorsan onları sana vermeye hazırım! Ama bana bir iyilik yapman lazım. Ne zaman koca götümün tekmelenmesini istesem ve ne zaman kemerle kırbaçlanmak istesem, bunu yapacaksın, önceden konuşuruz, attığın kırbaçların sayısı resimlerimin ücreti olacak. Sana bir sürprizim daha var. çok özel bir sürpriz: Noel döneminde senin evinde çok özel bir banyo yapmak istiyorum. Sen başrolü oynayacaksın. Umarım yeterli yerin vardır. Zemin su geçirmez olmalı, yoksa olmaz. Ücretini sauna ücreti gibi öderim. Seninle bu konu hakkında konuşmalıyız. Ne zaman gelebilirim? Korkma, sen sadece bol bol işeyeceksin! Aldi'den alınan bira işe yarar!"}
{"url": "https://futuristika.org/enis-batur-gebe/", "text": "Gustave Klimt'in gebesi, benim durumun estetiğine ilişkin duygu ve düşüncelerimi temsil eden bir yapıt: O görünümden derin haz alıyor olmamda herhangi bir sapkınlık belirtisi okumuyorum kesinkes; tam tersine, İnsan'ın Doğa'yla pek az koşulda örtüştüğü oranda burada örtüşebildiğine duyduğum inanç tam. Sanat Dünyamız dergisinin 1999 yılı 71. sayısında yayımlanmış yazıdan alıntıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/enis-batur-lamba-bir-mum-daha/", "text": "LAMBA bir mum daha 215 gr Freelife Merida kağıda 164 adet basıldı, her nüsha numaralandırılıp yazarı tarafından kapak deseni de çizilerek imzalandı. 24 nüsha yazara, 12 nüsha yayınevine ayrıldı, 128 nüsha okurlara sunuldu."}
{"url": "https://futuristika.org/enis-batur-odalar/", "text": "Sayfa Sayısı: 24 Ebat: 20 X 20 cm."}
{"url": "https://futuristika.org/enki-bilal-isin-ozu-tutku/", "text": "Geçtiğimiz Mart ayında Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık'ın konuğu olarak ülkemize gelen ünlü Fransız çizgi roman çizeri Enki Bilal'in, Christian Debois ve Murat Cem Şerbetçi Koleksiyonu'nunda yeralan serigraf, litograf, afiş, heykel ve saat tasarımları, posta pulları gibi çeşitli eserlerinden oluşan Enki Bilal İstanbul'da başlıklı serigisinin haberini yapmış, internetin keyifli duraklarından biri olan Çizgi Roman Okurları Platformu'undan Ümit Kireççi'nin fotoğrafları ve yorumlarıyla açılış günü yapılan şöyleşinin metnini yayımlamıştık. O dönemde sanatçı ile yaptığı röportajı bizimle paylaşan Ümit Kireççi'ye Futuristika olarak teşekkür ediyoruz. Enki Bilal: Doğrusunu söylemek gerekirse ben hiçbirini okumuyorum. Yani takip etmiyorum. Elbette hepsinden haberim var ve ne neler üretildiğini biliyorum. Ama hiç okumuyorum dersem yalan olur. Okumayı sevdiğim türler de var. Bunlar da sinemaya uyarlanamıyor olanlar daha çok. Deneysel, sanatsal ve özgün yapıtlar... Özgürce çizilenlerin ticari kaygıları yoktur. Sanat ve yaratıcılık ön plandadır. Sinema gibi ticarileşmemişlerdir. Ya da uyarlanarak ticarileşmezler. Ayrıca uyarlama olmasa bile sinema ve tiyatro gibi sanatlarda eser ortaya koymak için paraya ihtiyaç duyarsın. Prodüksiyon gideri çok yüksektir. Bu da özgürlüğü kısıtlayabilir. Çizgi romanda ise özgürsündür ve sadece çizersin. Fransa'da bir çok yayınevi var, onlar da basarlar eserlerinizi. Öyle yüksek bir ticari harcamaya gerek de olmaz. Aynısı edebiyat için de geçerlidir. Yazmanın maliyeti yoktur, çizmenin de. Gerek yok aslında ben yanıtımı aldım. Şöyle ki, çok büyük üstatlarımız ve çizerlerimiz var ama siz onları tanımıyorsunuz, biz de değerlerini bilmiyoruz. Bu ancak bizim utancımız olur, yanıtı da sizde yok. Belki de bu sorunun yanıtı kültürdedir. Belki grafik sanatlar yeterince tanınmıyordur ülkenizde. Mesela Fransa'da çizgi roman gelenektir. Hem de çok eski bir gelenektir. Türkiye'deyse gençlerin ve çocukların çizgi romandan ne anladıklarını bilemiyorum. Belki de sanatı ve çizgi romanı gelenekselleştirecek bir eğitim eksikliği vardır. Belki de ciddi insanlar çizgi romanın çocuklara göre olduğunu düşünüyordur. Hatta entelektüel insanlara uygun olmadığını düşünüyorlardır. Eğer böyle düşünen Türk insanı varsa, söylediğim için kusura bakmayın ama onlar çok köhne kafalarla geçmişte kalmışlar. Artık çizgi roman Fransa'da, Japonya'da, Amerika'da, Avrupa'da, tüm Asya'da biliniyor ve önemli bir sanat olarak görülüyor. Sanatçıları değer görüyor. Ülkenizde çizgi romanı sanat olarak gören insanların onu tanıtması ve anlatması ve yaygınlaştırması gerekiyor. Fransa'da sanatçılar korunmaktadır. Sosyal güvenlik onları güvence altına alır. Doğru düzenlemeler sayesinde her sanatçı gerekli primleri yatırır. Türkiye Avrupa Birliği'ne girmeye hazırlanıyor biliyorsunuz. Bence sanatçının sosyal güvenceye kavuşturulmasını sağlaması gerekir. Bence, çizerler öncelikle kendileri olmalıdırlar. Başka yapıtlara bakarak çok fazla etkilenmek yerine kendilerini bulmalılar ve kendilerine inanmalılar. Çizer adayı kendi çizgilerini bulmak için çok tutkulu olmalı, kendine inanmalı, devamlı çizmelidir. Fotoğraftan çalışmayı, fotoğraftan yararlanmayı önerebilirim. Eğer sadece çizer olarak kalmak istemez sanatın içinde yer almak isterlerse işleri daha da zorlaşır. Ama bir şansları olur. Kendileri olarak üretmiş olurlar. Ülkenizdeki yayımcıları bilmiyorum ama eminim Avrupa Birliği'ne girdiğinizde veya oralara ulaşıldığında sağlam yapıtları Avrupalı yayımcılar kesin basarlar. Bunlar bazı seçenekler. Yeter ki çizilsin. Sanata tutkuyla bağlı olan üretir ve bir şans yakalar. İşin özü tutkudur. 4-5 yaşındayken başladım ben çizmeye. Evler çizerdim, insanlar çizerdim. Annem 6-7 yaşlarındayken resmime baktı ve Sen çizer olacaksın galiba dedi. Özellikle at çizimlerimi beğenmişti. Sonra bir gün elime Fransız kökenli bir çizgi roman geçti ve çizgi romanla gerçek tanışıklığım o gün başlamış oldu. Ama beni çizgi roman sanatçısı yapan sadece çiziyor olmam değildi. Fransızca öğrenmem büyük şanstı. Fransız edebiyatıyla tanıştım ve sadece çizgi romandan değil, edebiyatından da beslendim. Bilimkurguyla tanışmam hemen peşi sıra oldu. Lovecraft, Arthur C. Clarke, Bradbury... İşte bu okumalarla dünyayı sorgulamaya başladım. Dünyanın ne olduğunu, insanları, yaşamı, geçmişi, tarihi... Eserlerimde tümünü bir arada kullanmaya başladım. Zaman, mekan kısıtlamasından yana olmadım o yüzden. Tarih, mitoloji, bilimkurgu hep bir arada vücut buldu eserlerimde. Az önceki soruya dönersek; genç çizerlere belki bir şeyler daha önermekte yarar olur. Çizer adaylarının sadece çizgi romanlardan feyz almaya çalışması bence yetersizdir. Manga, Comics ve hatta benim eserlerime bakarak bir yere ulaşamazlar. Dünyaya bakmalılar. Dünyada olan bitenleri takip etmelidirler. Onunla bütünleşmelidirler. Sanat denince benim aklıma sadece dekoratif amaçlı, cicili bicili çalışmalar gelmiyor. Bununla birlikte sadece tek türe saplanıp kalmayı da tercih etmiyor ve önermiyorum. Tek türe saplanıp kalmanın tehlikeli olduğunu da düşünüyorum. Örnek olarak Immortel adlı eserinizi ele alırsak mitolojik, bilimkurgusal, psikolojik, sosyolojik hemen her şeyi bir arada bulabiliyoruz. Bence önemli olan insandır. Her şey onu anlatmak için kullanılmalıdır. Politikada insan, gelecekteki insan, düşüncesiyle insan... İnsan her şeyin merkezindedir. İşin özü yaşamın kendisidir. İnsan ve yaşam dendiğinde de evrensel bir gaye olmalıdır eserlerde. Bu açıklamanıza göre eserlerinizde acıları, mutlulukları, sorgulamaları yaşayanlar sadece Fransız insanı değil tüm dünya insanıdır diyebilir miyiz? Siz orada çiziyorsunuz, biz burada okuyup anlıyor, aynı duyguları paylaşıyoruz. Evrensel bir dil yakalamak şarttır. Bu şekilde herkese ulaşabilirsiniz sanatınızla. Doğru. Ben dünyanın tek doğruyu kabul etmeyecek kadar karışık olduğuna inanıyorum. Bence sanatçı ileriye, geleceğe bakabilmeli. Sıradan insandan öteye. Politik görüşler değişken ve geçicidir. Onlara çok da saplanıp kalmamak gerekir. Politika 4 yıl sonrasını görebiliyor ancak. Sanat ise 10 hatta 50 yıl ileriye bakar bana göre. Bu şekilde çizgi romanın tek karesinde bir çok mesaj olabilir ama bu mesajlar uyarıcı nitelikte olmalıdır. Doğru yol budur tarzı mesajlardan farklı bir şey bu bahsettiğim. Bence benim okurlarım eserlerimi doğru anlayabilecek derecede birikimli insanlar. Bu mesaj konusuyla ilgili görüşlerinizi sadece çizgi romana değil tüm sanatlara uyarlayabiliriz sanırım. Propaganda yapmak değil, insanlığı bekleyen tehlikelere karşı açık fikirlilikle insanları uyarma görevi olmalıdır sanatın diyorsunuz. Çizgi roman da bir sanat dalı olarak insanları uyarmalı, geleceğe baktırmalı, insana insanı ve dünyayı anlatmalı. Haklısınız sözlerimin ve eserlerimin özeti bu. Bu durumda, bu bakış açısıyla yaklaşırsak belki de çizgi romanı yaygınlaştırmanın yollarını da bulmak gerekir. Hatırlarsanız dün akşam sergi açılışında dimension Çizgi Roman Okurları Platformu'ndan söz etmiştim. Evet. Çizgi roman için projeler üretiyordunuz. Ülkemizdeki şenlikler biraz daha tüketici olmaya başladı. İşin özü kaçıyor gözden. Elbette okurla sanatçıların buluşması güzel oluyor ama o kalabalık, imza, koşuşturma... Bana bazen yorucu ve gereksiz geliyor. Elbette yararı var o yadsınamaz. Sizin yaptıklarınız daha değerli. Siz olmayan bir geleneği yaratmaya çalışıyorsunuz. Bu çok doğru bir yol. Kütüphane kurmak, okuma günleri düzenlemek, atölyeler... Doğru yoldasınız devam edin. Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Burada olmanızdan mutluluk duydum ama sadece konuğumuz olduğunuzdan değil hayatımıza renk katan eserleri ürettiğiniz için özellikle teşekkür etmek isterim."}
{"url": "https://futuristika.org/enki-bilal-sergisi-ve-soylesisi/", "text": "Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık'ın konuğu olarak ülkemize gelen ünlü Fransız çizgi roman çizeri Enki Bilal'in Enki Bilal İstanbul'da başlıklı serigisinde, çizerin, Christian Debois ve Murat Cem Şerbetçi Koleksiyonu'nunda yeralan, serigraf, litograf, afiş, heykel ve saat tasarımları, posta pulları gibi çeşitli eserleri Sermet Çifter Salonu'nda sergileniyor. 27 Mart Cuma günü yapılan açılış kokteyline ve hemen ertesi gün düzenlenen söyleşiye aralarında pek çok yerli çizerimiz, karikatüristimiz, yayıncımız olan bir hayran kitlesi katıldı. Bir süredir projeleriyle dikkati çeken, internetin keyifli duraklarından biri olan Çizgi Roman Okurları Platformu'undan Ümit Kireççi'nin fotoğrafları ve yorumlarıyla şöyleşinin tam metnini aşağıda bulabilirsiniz. Tüm Ç. R. O. P. ekibine ve Ümit Kireççi'ye paylaşımları için Futuristika olarak teşekkür ederiz. Söyleşi sayın Cem Şerbetçi'nin açılış konuşmasıyla başladı. Cem Bey, çizgi roman hayranı olarak topladığı Enki Bilal çizimlerinin, çizer Enki Bilal'in orijinal eserleriyle ilk defa bir arada sergilendiğini duyurdu ve ustayı tanıtarak sözü sorularla yanıtlara bıraktı. E. Bilal Bazı ülkeler çizgi romanı kabul edemiyor. Kültürel olsa gerek. Bu yanlış bir tutum. Çizgi roman hala kötü ve değersiz görülüyor oralarda. Elbette her sanat dalında olduğu gibi kötüleri de üretilmiştir. Ancak çizgi roman sanattır ve faydalanılmalıdır. Cem Şerbetçi bu noktada araya girerek sergi ve söyleşiyle birlikte Animals adlı yapıtını YKY'nin basmak istediğini ama telif haklarını elinde bulunduran Marmara Çizgi'den dolayı basamadıklarını açıkladı. Marmara Çizgi'nin keyfe keder bir tutum izlediğini ve elindeki Enki Bilal eserlerini geciktirerek bastığını iddia etti. Özellikle çeviri konusundaki yetersizliğiyle Marmara Çizgi'nin eserlere haksızlık ettiğini de; bir dergideki eleştiri yazısını hatırladığından olacak, vurguladı. Enki Bilal bu açıklamalar üzerine metne ve yazıya çizgi romanda büyük işler düştüğünü belirterek çeviri konusunda hassas davranılması gerektiğinin altını çizdi. E. Bilal Yeni modern açılımlar bunlar. İlerleme ve çizgiye destek. Bunu kabul ediyorum. Ancak yaratıcılık elden geçiyor. Elle çizmek çok önemli. Photoshop son dönemlerde bir iktidar kurdu. Bu da kolaycılığı getirdi. Özellikle reklamcıların rötüş yapma, temizleme merakı olayı daha da vahim hale getirdi. Çizgi ölmeye başladı. Tenlerde yapılan temizlikle yüzler düzleşti. Kadın ve erkek ayrımı adeta ortadan kalktı. Çizimdeki insani ayrıntıları barındıran tensel doku bu rötuşlar sonucunda insanın kaybolmasına yol açıyor. Cem Şerbetçi tekrar araya girerek elle yapılan çizimlerin öneminin arttığını belirtti. Özellikle bir müzayedede Enki Bilal'in eserlerinin 100 bin avro ve çok daha fazlası paralara satın alındığı bilgisini aktararak çizgi romana ve sanatçısına verilen bu değerle çizgi romanın artık gerekli saygıyı gördüğünü söyledi. E. Bilal Tek kişi yazıp çiziyorsa herhangi katı bir kurala uymuyorum. Duruma göre değişiyor üretme şeklim. Ancak yazıya çok önem veriyorum. İyi diyaloglar yazmanın önemli olduğuna inanıyor öykülerimi yazarken konuşma şeklinde kaleme alıyorum. Akıcı ve konuyu anlatan bir dil oluşturuyorum. Ancak çizginin dili de çok önemli. Kimi zaman çizgi yazının eksikliğini gidererek tek başına da gerekli şeyleri anlatabiliyor. Ama elbette yazı önemli ve anlatılmak isteneni sözcükler çok daha ifade ediyor. Senaristlerle de çalıştım. O durumda elime bitmiş bir kurgu geliyor. Ben özgürlüğü tercih ediyorum. Okuyucunun yerine koyuyorum kendimi ve ilerlerken beklentiye uyarak kurgu yaptığım oluyor. E. Bilal Ben hipergerçekçi değilim. İnsanları gerçekçi çiziyorum ama temelden uzaklaşmak, resmin nihai amacına uygun olarak evrensel bir dokuya ulaşmaya çalışıyorum. E. Bilal Düğüm dolu bir beynim var. Ama eserlerimde mesaj kaygım yok. Mesaj yapı içinde erimiştir. Din, sosyoloji, sosyopolitik bir geçmiş gelecekle birleşiyor eserlerimde. Daha önce gelişmelere bakarak geleceğe dair yaptığım bazı göndermeler gerçekleşti maalesef. 11 Eylül saldırısı mesela. Kehanet değildi ama kurgusal bir öngörü olarak kökten dinciler böyle bir saldırı yapabilir demiştim, gerçekleşti. E. Bilal Sanata baskı yapılmamalı. Resim bir ara modern sanatın dışına itilmişti. Ancak resim geri geldi. Çok güçlü eserler üretildi. Happening ise tekrara düştü ve ömrünü tamamladı. Resim onu eskitti. Soru Marmara Çizgi'nin dağıtımını biz yapıyoruz. Marmara Çizgi'nin sahibi Erdem Bey çizgi romana gönül vermiş bir insandır. Bu uğurda evini sattı ve zorluklara rağmen çizgi roman basmakta direniyor. Yanlışlık çizgi romanla karikatürün aynı rafta satılmasıdır. Erdil Yaşaroğlu'yla Sandman, Enki Bilal aynı rafta satılıyor. Erdem her sayıyı 2 bin bastı. İlk iki sayı bitti. Diğerlerinin satışı ise durdu. Marmara Çizgi bu kadar yapabiliyor. Yıllar önce YKY Enki Bilal'in Av Partisini basmıştı devamı gelmedi. Marmara Çizgi özellikle çeviri eksikliğini gidermeye çalışıyor. Kapitalizm her alanda egemen. Enki Bilal de eserlerinde buna vurgu yapıyor. Canavar Uykusu adlı çizgi romanını okurken ağladım. Bu söylediklerimi kendisi anlamıştır. Onu saygıyla selamlıyorum. E. Bilal Tutkunuzu tebrik ederim. E. Bilal İlişki ticarileşti. Hollywood özellikle kendi kültüründen gelen geleneksel comics herolarından besleniyor. Teknoloji ilerledikçe uyarlamalar da güzelleşiyor. Ben de iyi bir uyarlama takipçisi ve izleyicisiyim. Çizgi roman yaratıcıyken sinema pazarlayıcıdır. Bu da sinemada yaratıcılığı aksatıyor. Fransızlar, Japonlar, Amerikalılar çizgi roman üretiyor. Yaratıcılık oradadır. Bazı özel eserler de üretiliyor. Böylece her çizgi roman sinemaya uyarlanamıyor. E. Bilal Ben de soruyorum bu soruyu kendime. Elimin altında ne varsa onu kullanıyorum. Yaratıcılık duruma göre gelişme gösterebiliyor. Rönesans ressamları gibi. Ellerinde ne varsa onu kullanmışlar. Bende yine de kırmız ve mavi baskındır. Bu iki renk semboliktir ve birbirlerine zıttırlar bana göre. Anlamları vardır ama bunu sözcüklere dökmek istemiyorum. Bazı şeyleri konuşmamak gerek. Örneğin kırmızı kan rengi olduğu için hiddet geliyor okuyucunun aklına ama sadece onu anlamak gerekmiyor. E. Bilal Elbette kültürümden etkileniyorum. Kaçınılmaz. Nereye giderseniz gidin bu sizi takip eder. Ve yaratıcılıktan bahsettiğiniz zaman bu köken benim için bir şans. Siyasi bir tercihle babam Yugoslavya'yı terk etme kararı alarak Fransa'ya götürdü bizi. Bir şans. E. Bilal Üç film çektim. İlk ikisinin senaryosunu yazdım. Çizgi romanlarımda yer alan şizofren, fantastik, uçuk temaları aktarmıştım. Yapımcılar beni serbest bıraktılar. Üçüncü filmim çizgi romandan uyarlama. O da Nikopol Üçlemesi. Üç sayının tek filme indirgenmesi sıkıntı yarattı. Yetersizdi. Sinema kendi için üretmek yerine hazıra konarak hata yapıyor. E. Bilal Katılmıyorum. Kötümser değil mizah barındırır. Canavarın Uykusunda ben de ağladım. Ama kötümser bir mesaj kaygım yok. Gerçek hayat daha kötü. Bilimkurgu çizerken kötümser mesaj vermek yerine insanları koşulları sorgulamaya zorlamak istiyorum. E. Bilal Japonlarda da Amerikalılarda da çizgi roman yerleşmiş. İyisini üretiyorlar. Avrupa da iyi. Ama siz hiç kimseyi taklit etmeyin. Avrupa Birliği'ne gireceksiniz. Avrupalı olmayın önce kendiniz olun. Çizgide de kendinizi yaratın. E. Bilal Bilmem. Resmin uzantısı. Müzik ve ses olanağı var. Resimde ve çizgi romanda okuyan müziği-sesi duyuyor ama sinemada gerçek ses ve müzik var. Bu arada kamerayı, çekimi, montajı çok ilgi çekici buluyorum. Hem kalabalık bir ekiple çalışıyorsunuz sinemada. Ekiple çalışmayı sevdim. Yeni bir mecrada hikaye anlatıyorsunuz ekiple. Tamamlayıcı bir alan. Ama yaratıcılık resim ve yazıda ticaret ise sinemadadır. Çizgi roman-kitap kalıcıdır, sinema ise sınırlı bir süre gündemdedir. DVD'yle artık sinema da kalıcı olmaya başladı gerçi. Bundan sonrasında ailesine özel konulardan bahsetti. Hastalık, annesi, babası. Onları aktarmıyorum. Bu sorunun ardından da imzaya geçildi. Sergi sürüyor. Çizgi romana gönül verenlerin kaçırmaması gereken muhteşem bir etkinlik. YKY'ye, aracı olduğu için sayın Cem Şerbetçi'ye, evsahibi sayın Raşit Çavaş'a, Enki Bilal'i türk okuruyla kaynaştıran Marmara Çizgi'ye, etkinlikte emeği geçen herkese teşekkür etmek istiyorum. Dilerim bu tarz etkinlikler aratarak sürer ve kendi çizgi ustalarımıza da aynı ölçütte organizasyonlarla sahip çıkarız."}
{"url": "https://futuristika.org/entelektuel-essek/", "text": "Dostum biz o kadar fakirdik ki ayağımızdaki çoraplar bayramdan bayrama değişir, yakacak bulamadığımız için Ankara'nın uzun kış gecelerini donma tehlikesi altında geçirirdik. En büyük arzumuz komşularımız gibi sabah kahvaltılarında tadımlık da olsa beyaz peynir yiyebilmekti. Pazara gidebilmek nasıl bir şeydi, bir ocağa sahip olup o ocağın üzerine içinde yemek olan tencereler koymak nasıl bir şeydi? Çocukluğumuz portakalın, sucuğun ve muhallebinin nasıl tatlara sahip olduğunu hayal ederek geçti ki hayal gücümün bu kadar kuvvetli olmasında bu durumun etkisi yadsınamaz. Annemin en büyük hayali bir gün yufka arası somundan başka bir şey yemek, babamın en büyük hayaliyse işe bir gün diğer insanlar gibi ayağında ayakkabılarla gidebilmekti ki ayakkabı olarak ayağına doladığı çuval yumarlarını kullanıyordu. İnsanları, devletimizi, milletimizi sever, cimri komşularımıza ve ellerine fırsat geçse açlıktan etimizi çiğ çiğ yiyecek akrabalarımıza bile kaynağının nerede olduğunu bilmediğimiz bir sıcaklık duyardık. Onlar da bu gündelik hayal alıştırmalarıyla muazzam bir hayal gücü sahibi oldular ama hayat onları yazarlığa yönlendirmediği için imrenilesi hayal güçleri kendileriyle birlikte toprağı boyladı. Yoksulluğumuza dayanamayıp açlıktan bayıldığımız günlerde bahçemizdeki renkli çiçeklerin yapraklarını yerdik. Okuma yazmayı okulda değil, komşularımızın bize hava atmak için sonuna kadar açtığı tek kanallı radyolarındaki Körler İçin Okuma Yazma Programı'ndan öğrendik. Ama şunu da ifade edeyim ki etraftaki her şeye özlemin yüreğimizi avuçlayan bir alaz zulüm, etraftaki her insana özentinin yıkıcı bir onursuzluk olup boğazımıza sivri, soğuk bir mızrak gibi dayandığı zamanlarda bile mutluyduk. İnsanları, devletimizi, milletimizi sever, cimri komşularımız ve ellerine fırsat geçse açlıktan etimizi çiğ çiğ yiyecek akrabalarımıza bile kaynağının nerede olduğunu bilmediğimiz bir sıcaklık duyardık. Keşke derdik, Allah, bize dünyadaki tüm nimetleri verse de biz de kulları arasında eşitçe paylaştırsak. Açlığı, yoksulluğu, hastalığı, nefreti, yozlaşmayı birkaç basit çabanın ardından yok edip yeryüzünde kutsal kitaplarda bahsi geçen cenneti kursak. Elbette tahmin ettiğin gibi bu mümkün değildi! Yoksulluğumuz felsefe yapmamızı değil bir iş bulup çalışarak geçinme mücadelemizi kolaylaştırmayı gerektiriyordu. E tabi delicesine sevdiğimiz, hayatımızdaki en büyük istek bir şekilde uğrunda ölebilmek olan ülkemiz basit bir üçüncü dünya ülkesiydi ve ha deyince bir iş bulmak, ha deyince gökteki bir bulutu altına çevirmek kadar zordu. Ben de babam gibi çöp toplayıcılarının bile almaya tenezzül etmedikleri bir kucak çuval bulur onları özenlice ayağıma dolar, kendimi bir ayakkabı sahibi yapar, çatık kaşlı erkekler ve gördükleri her şeye sahip olmak isteyen ihtiraslı kadınlarla dolu sokaklara dalardım. Lokantacılara, kuruyemişçilere, hırdavatçılara, fırınlara yalvarır, akşamları eve bir somun götürebileceğim bir iş, toplumuma bir şekilde hizmet ederek benliğimi ülkeme adamışlığı kendime kanıtlayacak bir iş vermelerini isterdim. Öylesine içli bir hisle yalvarırdım ki, o esnada sanki yüreğimin damarlarında lav damlaları gezinirdi. İşverenler, müteşebbisler göz kapaklarımdan taşan incilere aldırmaz, mendebur birer kocakarı gibi ağızlarını yüzlerini geveler, kısmetimi başka kapıda aramam gerektiğini söylerlerdi. Günün ardından elimde kalan tek şey olan sonuçsuzlukla evime girer, açlıktan ve ısınma ihtiyacından bir köşede birbirleri üzerine yığılmış ailemin üzerine ben de yığılırdım. Sabah olunca gene sonunda kapkara bir sonuçsuzluğun beni beklediği aydınlık bir gün başlardı. Bazen -haşa huzurdan- istediğimi elde edemediğim için öylesine hayıflanır, insanlığımdan öylesine nefret ederdim ki, Tanrı'nın alnıma yapıştırdığı kadere isyan ederek pis bir günahkar olduğum da olmuştur. Sokakta bedenleri löp löp etlerle kaplı boyalı hanımların sevecenliklerini ve yiyeceklerini sundukları bir uyuz köpek, uzak bir köyün karanlık bir tarlasında yediği her türlü kırbaca, uğradığı her türlü tecavüze rağmen karnı daima tok bir kısrak olmadığım için hayıflanırdım. Ama dostum bilirsin, hayat öyle sürprizlerle doludur ki, nerede ne zaman elimizden tutacakları belli olmaz! Zaten bizim gibi yoksullar için hayatı çekilir kılan bu sürprizleri beklemek, önümüze açtıkları fırsatları değerlendirmek için insanüstü bir çabayla didinmektir. Evet, şimdi kapı benim yüzüme açılmıştı ve Allah'ın bu hediyesini değerlendirmek zorundaydım. Mezbelemizin arka tarafındaki ahşap köşkte oturan ve bir zahire deposu sahibi olan komşumuz Zekai Bey'in Samanpazarı'nın ara sokaklarına zahire ulaştırdığı eşeğinin başına bir saksı düşmesi sonucu ölmesi yeni bir eşek ihtiyacı doğmuştu. Lokantacılara, kuruyemişçilere, hırdavatçılara, fırınlara yalvarır, akşamları eve bir somun götürebileceğim bir iş, toplumuma bir şekilde hizmet ederek benliğimi ülkeme adamışlığı kendime kanıtlayacak bir iş vermelerini isterdim. O yaşımda, o körpe bedenimle koskoca nohut, arpa, mercimek çuvallarını Arnavut kaldırımlı, bedeni tahta, ruhu taştan sokaklarda taşıyordum. Aileme ve ülkeme hizmet aşkı, bir de her akşam eve dönerken kazandığım somun ve leblebi işimin tüm ağırlığını, bedenimin tüm yorgunluğunu alıyordu. O kadar duyarlıydım ki sokaklar alışkın oldukları eşek sesinden mahrum kalmasınlar diye güçsüz ses tellerimle ince ince anırırdım. Ankara'nın meşhur kış günlerinin başlangıcında ince keten elbiselerimi sırılsıklam eden sulusepkenler yüzünden hasta olup boğazımın içinde alevden bir yumrukla yarı baygınken kalınlaşmış sesim daha bir benzerdi eşek sesine. O halde bile durmaz anırırdım, o halde bile sokakları üzmek istemezdim. Bugünkü kazanımlarım belki bu iyi niyet ve düşüncemin bir hediyesidir diye düşünmekteyim. Çünkü düşünceli davranışlarım arttıkça insanı, doğayı, tarihi ve ruhu çözümleyebilme konusundaki azmimin arttığını gördüm. İlk okuma denemelerimi patronumun leblebi ve fındık külahı yapmak için kullandığı gazete, dergi sayfalarını okuyarak yaptım. Ülkemdeki her genç gibi ileri derecede yalın bir ahlaka ve el değmemiş, katıksız bir namus koruma güdüsüne sahip olduğumdan o gazete ve dergilerdeki çıplak erkek ve kadın resimlerine bakmamaya ileri derecede büyük bir özen gösterirdim. Bir süre sonra o gazete ve dergi sayfalarından artık daha fazla şey öğrenemeyeceğime kanaat getirince de kitap edinmeye karar verdim. Kitaplar benim gibi bir zahirecide eşek olarak çalışan birinin alamayacağı kadar pahalıydı. Yazarların aç kaldıkları için Samanpazarı'nda hamallık yaptıklarını gördüğümde kitapların ne kadar pahalı olduğuna bir anlam veremedim ama bu benim sorunum değildi. Ben ne yapıp edip okumalıydım. Okumalı, aileme, ülkeme, bayrağıma, tarihime büyük hizmetler sunmalıydım. Büyük bir özveri ile Zekai Bey'in bana gündelik yiyecek olarak verdiği iki avuç arpadan birini yemeyip tasarruf ederek biriktirmeye başladım. Biriken arpalar bir çuval olunca onları başka zahirecilere sattım ve kazandığım parayla kitaplar almaya ve aldığım bu kitapları bir deli iştahıyla okumaya başladım. Öylesine kitap düşkünüydüm ki bazı geceler onlara sarılarak yatıyor, soğuğa dayanamayan ailemin kitaplarımı yakma arzularını yok edebilmek için vahşileşiyor, benim için yapmadıkları fedakarlık kalmamış annemi, babamı, kardeşlerimi karşıma alıyordum. Her türlü ihtiyacımdan kısıyor, işimin olmadığı bir vakit dilimi bulur bulmaz soluğu bıyıkları sigara dumanı eme eme bir tutam tütüne dönüşmüş kahve tutkunu sahafların zaman kokulu raflarında alıyordum. Öyle yoğun okumalar yapıyordum ki sayfaları çevirmek için işaret parmağımı yalamaktan hem işaret parmağım, hem dilim nasır tutmuştu. Bu okuma tutkusu olgunlaşınca içimde başka bir şekil alıp kocaman bir yazma sevdasına dönüştü. Neden ben de diğer yazarlar gibi tasarlamıyor, yazmıyor ve insanlara sunmuyordum? Evet evet yazmalıydım. Elbette defter alabilmek için herhangi bir ekonomik kaynağım yoktu ama çaresiz de değildim. İllaha defterlere mi yazmak zorundaydım? Bu mahrumiyet yüzünden ilk eserlerimi dükkandaki kesekağıtları üzerine verdim. Kesekağıtlarını dükkanda içine erzak koymakta kullanıp halka sunduğumuzdan popülerleşebilme konusunda ummadığım bir fayda sağladı bana. Hepsi yüzeyinde birer edebi şaheser barındıran bu kesekağıtları ülkenin üst düzey entelektüellerine ulaşınca yazdıklarımı kitaplaştırma konusunda büyük yardımlarını gördüm ve bugün Allah'a şükürler olsun dünya çapında ünlü bir yazar olarak ülkeme ve insanlığın evrensel birikime katkıda bulunmaktayım."}
{"url": "https://futuristika.org/epik-elif-yildiz/", "text": "Sergi Pazartesi hariç her gün 13:00- 20:00 arası gezilebilir. Gazetesini doğru katlayamadığı için haberleri doğru okuyamayan ve bu yüzden birçok şeyden çok sonra haberi olan insanların yarattığı traji-komik durum bu serginin konusu olabilir. 2008-2010 yılları arasında oluşturduğum illüstrasyonlardan derlediğim bu sergi;hayatta küçük ayrıntılara takılıp kaldığım, bunları zihnimde evirip çevirirken, büyük bir hikayenin parçaları gibi görünen durum ve kişilerin, nesnelerin sadece kendi çerçevesiyle sınırlı kalmış zavallı ucubeler ya da o durumdan bir kutsallık çıkarıp yüceleşen, kendi varoluş nedenlerini mırıldananlar oldular. Hepsinin toplamı kendi içine çöken bir ikonlar girdabı gibi. 'Epik' hiç de destansı olmayan ve de kahramanlık öyküsü anlatmayan bir minör sergidir. Elif Yıldız'ın çalışmaları el çizimleri ve dijital çizimlerden oluşuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/er-kekce/", "text": "19. yy'da pantolonun keşfi ile külotlu çoraptan uzaklaşan erkek kısmı, dizginleri tekrar ele alıyor. Macar asıllı bir firmanın projesi, E-mancipate. Öncelikli olarak İngiliz erkeklerini hedef alan bu firma yeniliğinde, erkekleri sadece soğuktan korumayı amaçlamıyor. Kadınlar kadar erkeklere de desenli külotlu çorapların yakıştığını savunuyor, külotlu çorapların erkeklerin de günlük giysilerinin bir parçası olması gerektiğini vurguluyor. Sitede, kadınlara mal edilmiş bu giyim aksesuarını erkeklerin farklı sebeplerle de kullanabileceği belirtiliyor; atletik performansı arttırmak, kas ağrılarını azaltmak, kan dolaşımını hızlandırmak, vb. Ben de, ülkemizde bu akımın çok ama çok tutmasını, kelime anlamına uygun olarak, haşin yapısından ödün vermekten ödü pörtleyen erkeklerimizin kendilerini artık azat etmelerini, Çok afedersiniz, çok beğendim de sormadan edemedim, deseni çok güzelmiş, nerden aldınız acaba çorabınızı? gibi soruları yolda, dolmuşta, markette karşı cinslerime yöneltmeyi, seçkin takım elbise firmalarımızın Kurtlar Vadisi Bermuda takımı alana tabanca -tercihen Colt M1911A1- desenli çorap bedava! kampanyaları başlatmalarını, Nil Karaibrahimgil'e sütun gibi çorap reklamlarında Tan Sağtürk'ün eşlik etmesini ve hatta en yakın seçimlerde adayların parti amblemi desenli çoraplarını kuşanarak meydanlarda salınmasını arzu ediyorum. Oy için bedava da dağıtabilirler, tereddütsüz sıraya girer alırım. Projeye destek veren katılımcıların fotoğrafları için burası, kendi fotoğrafınızı yollamak için şurası: info e-mancipate net."}
{"url": "https://futuristika.org/erdal-alantar-hayatimin-sevinci/", "text": "Boya, fırça ve tuval arasındaki sırları çözüp onların evreninde kendisine nefes kesici bir dünya yaratan usta ressam Erdal Alantar, 'Hayatımın Sevinç'i' adlı retrospektif sergisi ile nihayet Türkiye'de. Uluslararası sanat uzmanlarının pek çoğuna göre onun resimleri, fırça ve boya ile yapılmış olamaz. Kendisini bütün renklerden, bütün figürlerden, bütün biçimlerden arındıran ve onların sınırlarına tutsak kalmayı daha en başında reddeden Erdal Alantar, bugüne dek Fransa, Belçika, Hollanda, İtalya, İngiltere, İsviçre yoğunlukta olmak üzere pek çok ülkede sergiler açtı. Onun elleri ile tuvaller arasındaki akıl almaz yoldan, bütün o sergilerin ziyaretçileri de geçtiler. Paris'te yaşamaya devam eden, Avrupa'daki sergi çalışmalarını aralıksız sürdüren Erdal Alantar'ın 'Hayatımın Sevinç'i' adlı dönüşümlü retrospektif sergisi, en son on yıl önce 2002 yılında açtığı sergiden sonraki ilk buluşması olacak Türkiye'deki resim tutkunlarıyla. Art Point Gallery, sadece bu çok özel sanatçıyı ve eserlerini Türkiye'ye getirmekle de kalmadı; bu sergide, Paris ekolünün son temsilcilerinden olan Erdal Alantar'ın 1956 yılında yaptığı ilk resim ile geçtiğimiz günlerde yani 2012 yılında yaptığı son resmini aynı sergide buluşturdu."}
{"url": "https://futuristika.org/eric-andersen-fluxus-anti-burjuvazi-tavirlidir/", "text": "Eric Andersen: Fluxus, 1962 yılında bir grup InterMedia sanatçısı tasarından hayata geçirilmiş uluslar arası bir ağdır. Hiçbir zaman community sanatçılarının estetik ya da strateji paylaşımında bulundukları bir hareket olmamıştır. Community olmanın dışında özel bir yerde Fluxus'u aramak isterseniz bulamazsınız. Bir etkinlik için Bu fluxus'tur diyen birini tanımyorum ama öyle bir sanatçı kesinlikle Fluxus-Community'üne dahil biri değildir. Fluxus bir anti-sanat tavrı olan bir hareket değildir. Ancak DaDa ile ortak bir paydada anti-burjuvazi tavrı paylaşır. DaDa, SANAT kavramıyla çok ilgiliydi. InterMedia'da ise hiçkimse bir oluşumun sanat olup olmamasıyla ilgilenmez. InterMedia sanatın ne olabileceğiyle ilgili yeni bir anlayıştır tümüyle. 1958-62 yılları arasında II. Dünya Savaşı'nın öyle ya da böyle etkilediği ülkelerde çıkmıştır. Ancak komünist ülkeler, kahraman destanlarının sanatını tercih etmiştir. Dolayısıyla InterMedia da yeraltına çekilmek zorunda kalmıştır. Tam da bu noktada The Fluxus East kataloğunda yer alan (ISBN 3-932754-87-5) The East Fluxus 1964 ve Fluxus Scores and Directions kataloğunda yer alan Mezzo a Quattro Tempi (ISBN 978-87-90690-21-2) makalelerime atıf yapmak isterim. InterMedia'nın öncülerinden olan Andersen elli yılı aşan bir süredir açık yapıtlar, değişime uğrayan yapıtlar, arte strumentale ve geleneksel sanat araçları ya da onaylanmış teknoloji tarafından biçimlendirilmemiş bir iletişim ve seyirci katılımı üretmektedir. Andersen 1962'de Fluxus uluslar arası ağının kurucularından birisi olmuştur. Dünya çapında yüzlerce sergi ve performans gerçekleştiren Andersen aralarından birinin bir şehri de içine aldığı sayısız yayına imza atmıştır. Andersen'in başlıca yapıtları arasında Hidden Work, Crying Areas, Confession Kitchens, Lawns That Flip In direction of The Solar ve Synthetic Stars yer almaktadır. Andersen 1996'da Kophenag Avrupa Kültür Şehri kapsamında Avrupa'da gerçekleştirilmiş en büyük InterMedia etkinliğinin sanat yönetmenliğini yapmıştır. Üç gün süren etkinlikte helikopterler, paraşütçüler, canlı koyunlar, dağcılar ve denizde yürüyen şarkıcılar yer almıştır. Deneysel sanatın başlıca tüm seçkilerinde temsil edilen Eric Andersen çok sayıda özel ve devlet bursuyla ödüllendirilmiştir. Andersen 1987'de Eiffel Kulesi Ödülü'nü ve 1997'de de Danimarka Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi'nce verilen Eckersberg Madalyasını kazanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/erkan-coruh/", "text": "İtalya'da yaşayan Erkan Çoruh'un son çalışması Sonbahar/Kış 2010 dönemi için tasarladığı The Men & Women of Allah adlı koleksiyon. Tasarımcının koleksiyonu için etkilendiği isim ise Women of Allah, Passage, Women Without Men gibi çalışmalarıyla zihinlerde derin izler bırakan İran asıllı Amerikalı fotoğraf sanatçısı ve yönetmen Shirin Neshat. Sanatçı koleksiyonunda geleneksel İslami giyim tarzıyla Batılı çizgileri birarada yorumlamış; bize kalan da dini ve siyasi sorunlar genelinde insan hakları, baskı ve özgürlük kavramlarını yine yeniden düşünmek."}
{"url": "https://futuristika.org/erkut-terliksiz-canavar-terbiyecisi/", "text": "Terliksiz, eserlerinde tekinsiz ve tuhaf olanı masallardan ödünç aldığı çocuksu ve naif karakterlerle anlatıyor. Sanatçı, çizgi filmleri anımsatan resimlerinde, fantastik ve mitolojik canlılarla tasvir edilen karakterlerle bilindik öyküleri masal kontekstinden çıkarıp bilinçaltının dışavurumuna dönüştürüyor. Erkut Terliksiz kendine has hikaye anlatıcılığıyla, masallarda fantastik öğelerle kurgulanan korku, ibret ve tedbirsizlik motiflerini günümüz insanına uyarlıyor. CerModern'de ilk kez sergilenecek Canavar Terbiyecisi serisi aynı zamanda sergiye ismini veriyor. Seri, Terliksiz'in son kişisel sergisi Hungerdan bu yana geçen zamanda meydana gelen güncel olayların kendine has metaforlarla tasvir ettiği işlerden oluşuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/esat-c-basak-endustri-devrimi-bitti-biz-kazandik/", "text": "Esat C. Başak'ın heykel, kolaj, enstalasyon ve gdolarında -genetiği değiştirilmiş oyuncaklarında- konu ve malzeme örtüşüyor: Genellikle izleyiciye hemen tanıdık gelecek, günlük hayattan seçilip alınmış nesneler, ikonlar, imgeler ve metinlerin kullanımı işleri daha da çarpıcı kılıyor. Medya, sanat tarihi, tasarım ve nihai olarak dilin yerleşik düzeni acımasızca parçalarına ayrılıyor ve bu parçalar, birçok ayrı yüzü olan yeni bir tasarım dinamiği oluşturmak üzere zekice tekrar bir araya getiriliyor: Bazen rahatsız edici bazen komik bir etki uyandırabilen bu işler, zamanın ötesinde bir yakınlık hissini harekete geçirirken yaratıcı bağımsızlığın hüküm sürdüğü paralel bir dünya vaat ediyorlar. Sansür ölçütlerinin dayanağını yitirdiği, kabul edilmiş zevk anlayışının çözülüp yok olduğu ve gramerin namlusunun kendi üzerine çevrildiği bu yeni sahnede yeni bir aktörler dizisinin ortaya çıkışına tanık oluyoruz: Türlerin Kökeni'ne hiddetle saldıran bir maymun; bir grup zarif, mekanik peygamber devesi ve kökenleri hem böcekler aleminde hem de çöp sepetinde aranabilecek arkadaşları; olmayacak manzaraların ortasında derin düşüncelere dalmış yalnız bir figür ve güncel partnerleriyle neredeyse kesintisiz bir birliktelik içerisinde klasik nüler. Endüstri Devrimi Bitti. Biz Kazandık. algının koşullarını yeni bir bağlama yerleştirerek düşünce süreçlerimizi tazeleyici bir sarsıntıya uğratıyor ve şu sloganı öneriyor: Özgürlüğün sırrı yaratıcılıktır."}
{"url": "https://futuristika.org/esek-ve-flut/", "text": "2003'te kaybettiğimiz Guatemalalı hikayeci Augusto Monterroso Bonilla, Latin Amerika'nın kısa hikayeciliğinde en önemli isimlerdendi. İtalo Calvino, bu kısa hikaye için Aşanını göremediğim güzellikte bir tek satırlık anlatı. demiştir. Monterroso'nun pek çok hikayesi şuradan İspanyolca olarak okunabilir. Ülkenin tam ortasında, kimsenin uzun zamandır çalmadığı bir flüt vardı, taa ki bir gün oradan geçmekte olan bir eşek güçlü bir şekilde flütü üfleyene kadar. Çıkan ses, hayatında -flütün ve eşeğin- çıkardığı en güzel sesti."}
{"url": "https://futuristika.org/esekligin-moderncesi-kisisel-gelisim/", "text": "Çalıştığım birçok yayınevi batmaktan kişisel gelişim, kişiliği geliştirme, adam olma kitapları sayesinde kurtuldu. Ben de kıyasıya kınadığım bu kitapların, onlarca yayınevini ve onlarca yazarı ev bark sahibi ettiğini görerek şaşırdım. Benim gibi adamlar ne kadar sert bir dile sahip olsalar da topluma karşı babacan bir agucu guguculuk beslerler, hani gönül sevdiğine çatar hesabı. Bu lahmacun, kuru fasulye tutkunu, soysuz siyasetçi düşkünü, erdem kaçkını toplum bizim toplumumuzdur, bizde bu toplumun okula gitmiş, badem bıyıklı hocaları tarafından kulakları çekilmiş bireyleriyiz ne de olsa. İlk gençliğimizi ahlaksız medyatörlerimiz ve Amerikanların hayvan terbiye kılavuzlarından aşırılma bilgilerle harmanlanan milli eğitim mevzuatlarıyla heba ettik. Ama olsun yine de çoğumuz ilkokulu, liseyi, hatta üniversiteyi bitirdi... Şükür hemen hemen hepimiz işsiz olsak da çok azımız ipne, terörist, tarihi eser kaçakçısı, şeriatçı, komünist, godoş, hortumcu veya cani oldu. Devlet büyüklerimizden Allah razı olsun, Allah devlete millete zeval vermesin. Diktatörlerimiz rahat uyusun. Geçenlerde bizim çıtkırıldım kariyer tutkunlarından biri kolumdan tutup götürmese ne işim var benim o kaşları tıraşlı beyler ve mini etekleri bacaklarına dar gelen dilberlerin içinde. Ben lokması, hırkası ve cinnetiyle mutlu bir Ankaralıyım. Bir zengin semtindeki, oturaklı bir derneğin şatafatlı binasının toplantı salonundaydık. Konuşmacı bitirdiği garip isimli üniversiteleri sayarken biz İngilizce'yi 20 yaşından sonra öğrenmiş faniler kötü yola düşmüş gibi bozuk bozum olduk zaten. Bu bozukluğu sezince sevgili konuşmacı horoz gibi kabardı. Kişiliğimizdeki zayıflığı yakalamıştı işte... Ah olmaz olasıca anamız babamız, bizi de öyle garip üniversitelere göndermediler ki! Sonra konuşmacının naif halleri ve tatlı diliyle azar işittik bir süre. Benim siyah tişörtüm üzerindeki eşek görünümlü geyiğe takan hanım bir de şişkin gözaltı torbalarım ve sakallarıma takılınca bütün enerjim boşaldı. Lohusa bir fil gibi kalakaldım, gözlerimi bile kırpmaya mecalim kalmadı, o kadar şeker insan arasında ezildim, büzüldüm. Ardından hanımefendi hazretleri kişiliğimizi geliştirmeye başladı. İlk ders: Görüşmelerinizi randevuyla yapacaksınız, dedi. O kadar okumuş adam zaten insanlara kör bayramın şaşı eşeği muamelesi yapmadığımızı, gittiğimiz yeri önceden kontörümüze kıyıp aradığımızı söyleyemedi. Ben de dahil hepimiz emme basma tulumba muamelesi yaptık kafalarımıza. Ardından konuşmacımız insanlarla konuşurken onları dinlememiz gerektiğini söyleyince bayağı şaşırdık. Biz de yıllardır insanlarla konuşurken neyi unutuyoruz, yüreğimizin bir parçasını söken eksiklik nedir diye düşünür dururduk. Konuşmalarımızda küfür kullanmamamız gerektiğini de duyunca açıkçası hicap duydum çünkü benim cümlelerim özne yüklem ana ve avrattan oluşur. Sonra konuşmacımız bir şeyler daha geveledi. Ardından ikram servisine yöneldik. Konuşmadaki tek ciddi şey temiz masa örtülerinin üzerine yığılmış kurabiyeler, içecekler ve yüzlerimize bir timsahın yüzüne bakar gibi bakan hayat yorgunu garsonlardı. Ardından mesel bitti. Konuşmacının bir buçuk saatlik zırvaları sonucunda 4000 dolar aldığını duyunca yazarlığı, editörlüğü bırakıp büyücü olmaya karar verdim. Bu kişisel gelişim çılgınlığı hakkında bir tarihçi olarak çokbilmişlik etmekten çekinerek de şunları söyleyebilirim. Amerika'yı, Avrupa'yı bilmem, onlar ticaret toplumu, bir asırdan beri eşeğe binmiyorlar, kalçaları Mersedes koltuğuna alıştı, elbette ki yaşamlarının bütün dinamiği mal üretip, müşteri bulmalarına bağlı bu medeni yığınlar varlıkları için binlerce usul geliştirecekler. Biz Avrupalılar'dan daha çok yazar, şair, ruşenfekr kurban ettik ama bir sosyal bilim devrimimiz olmadı. Sebahattin Alilerimiz, Nazım Hikmetlerimiz, Mehmed Akiflerimiz mermilere ve sürgünlere kurban gittiler. Siyasetçilerimiz gölgesinde saklandıkları padişahla beraber tarihe gömüldüler, rütbelerini eve koyan çatık kaşlı generallerimiz yüreklerimizin yeni kutbül aktapları oldu. Tarihi boğmak, dili maymuna çevirmek için koca koca fakülteler açtık insanların eşek bokuna basa basa yürüdüğü bozkır şehirlerine. Muhalefet eden bütün din adamları yağlı ilmiklere ikram edildi ki ortalık cübbeli, sümüklü, Amerikan yalayıcılarının asrısaadetine dönüşsün. Köyde davar gütmeyi beceremeyenler enstitülere doldurulup öğretmen edildi. Kıçını asma yaprağına silen çobanların cebi saatli maarif takvimi görmeden İlyada'yı, Odesa'yı gördü. İsyanıydı, darbesiydi, Star 1'iydi derken dünyanın en sapık toplumunu el birliği ile inşa edildi. Hem okul, hem cami, hem tarih, kucakta sevilen tanrı televizyon koca bir toplumun üzerine içi saçmalıktan kurtçuklarla dolu bir zehir kustu. Bütün değersizlikler övüldü, erdem hor görüldü. Bugün en basit muhalefetinizde kafanızı ceviz gibi kırmaya meyleden güruh, cebinde otobüs kartı bile olmayan bir çelişki. Elde var olana, şükredilene, yarı açlığa bile hayret edilesi bir tamah. Bir gecede şapka giyen, bir gecede medeni alfabe kullanan, kanun ithal ederek bir gecede medenileşen bizler mutfak camına asılı bezimizdeki bir avuç kuru fasulyeyi dahi kaybedeceğiz diye korkuyoruz. Eh bunları öğreniyoruz şükür, gelişme tutkumuzu cebimizdeki para ile kanırtıyoruz. İnternette sürekli görüyoruz, 3 haftada 7 santimi garanti ediyor timsah gülüşlü, armut memeli lolitalar. Krizler bile yanımıza yanaşamıyor, her türlü belanın teğet geçtiği Allah'ın seçkin milletiyiz."}
{"url": "https://futuristika.org/esikte/", "text": "MERKUR, yeni sezonda başarılı genç sanatçılardan Volkan Kızıltunç'un Eşik başlıklı kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Volkan Kızıltunç'un 2004-2012 yılları arasında İstanbul ve Londra başta olmak üzere pek çok Avrupa şehrinde kaydettiği fotoğraf ve video çalışmalarından oluşan Eşik isimli kişisel sergisi 13 Eylül 2013 19 Ekim 2013 tarihleri arasında izleyiciyle buluşacak. Sanatçı '' isimli sergisinde yer alan fotoğraflarında geçmiş ile gelecek arasında kalmış durumların görsel kanıtları vasıtasıyla gerçekliğin izlerini ararken video işleriyle de fotoğrafın iki boyutlu sınırları konusunu ele alarak hareketli ile durağan görüntü arasında şiirsel bir eşik yaratıyor. Volkan Kızıltunç fotoğraf çalışmalarında şehirlerin topografik çıkarımlarının yanında insanların bu topografya ile olan etkileşimlerini ve arkalarında bıraktığı gerçekliğin izlerini aktarıyor. Kendini şehrin hassas bir gözlemcisi olarak gören genç sanatçı her zaman 'fotoğrafik an''ın biraz ötesinde durmayı tercih ediyor. Yola çıktığı şehir keşiflerinde sonu belli olan, ancak süresi bilinmeyen, geçmiş ile gelecek arasında sıkışıp kalmış eşik ki durumların görsel kanıtlarını kendine özgü fotoğrafik dili ile izleyiciye aktarıyor. Video işlerinde ve özellikle de zaman ve mekanı sorgulamak için bir strateji olarak yerdeğişimi ve zorunlu kentsel dönüşüme yasladığı 'Göz Kamaştırmayan' videosunda ise bize sadece geçici bir 'an''ın dökümantasyonunu sunmuyor; izleyiciye aynı zamanda sinematografik bir gözlemleme ve düşünceye dalma ''an''ı da ikram ediyor. ESSL Contemporary Art Museum Viyana'nın Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri genç sanatçıları arasında düzenlediği ve bu sene ilk defa Türkiye'nin katıldığı ESSL ART AWARD CEE 2013 Türkiye kazananı ödülüne layık görülen Volkan Kızıltunç'un Göz Kamaştırmayan videosu 12 Aralık 2013'te Viyana'da açılacak olan 'Transcending Cultures 'sergisi dahilinde ESSL Contemporary Art Museum'da görülebilir. Türkiye'nin yükselmekte olan yeni nesil sanatçıları arasında şimdiden kendine yer edinen sanatçının Eşik sergisindeki 11 adet renkli, 9 adet monokrom fotoğrafı ile 3 adet video yerleştirmesi 13 Eylül 2013 19 Ekim 2013 tarihleri arasında MERKUR Galeri'de görülebilir. Mim Kemal Öke Cad. Erenler Apt."}
{"url": "https://futuristika.org/eskilere-dair/", "text": "Sen dükkanı açmadığın zamanlarda nasıl huzursuz oluyorum bilemezsin abi. Ben alıştım galiba her gün senin yanına gelip sohbet etmeye, belki de sadece konuşmaya. Olsun, bu da iyi geliyor bana. Gözlerimin kızarıklığı düşündürmesin seni, dünden beri hiç uyumadım. Fotoğraf albümlerini karıştırdım, siyah beyaz yeşilçam filmleri izledim, dünden bugüne ne değişti bunun cevabını aradım sabaha kadar. Halihazırda beni tatmin eden bir cevap da bulamadım. Belki bir şeyler kendiliğinden değişir de bozacı geçer sokaktan diye saatlerce balkonda bekledim. Araba alarmları, sarhoş naraları ve polis sirenlerinden başka hiçbir ses yankılanmadı semada. Kim bilir nesli tükenmiş kaç meslek vardır dedim kendi kendime. Ama en afili meslek seninki bence. Tabi, saat tamir etmek her baba yiğidin harcı değildir. Büyük bir teessürle izliyorum her seferinde. O ufacık vidaları, çarkları nasıl bir ustalıkla minnacık yerlerine oturtuyorsun anlamıyorum. Hakikatli adamsın vesselam, sayende millet zamanla yarışıyor. İnsanlar canımı çok sıkıyor abi. Eskiye dair ne varsa, çöpe atmakta kararlı adımlarla ilerliyorlar. Oysa ben sevdiğimle yazlık sinemada Türkan Şoray filmleri izlemeyi çok isterdim. Bilirsin, bizim mahallede bir tane varmış yazlık sinema. Ben iki yaşıma girdiğimde kapanmış, yerine belediye binasını dikmişler. İlk zamanlarda ahali biraz kızmış ama kapalısını yapacağız deyince belediye, üstüne düşmemişler bu mevzunun. E tabi, bir müddet sonra herkesin evine televizyon da girince kapalısını da önemsemez olmuşlar. Çocuklar da değişti abi. Eskiden çok ses çıkarıyoruz diye kovarlardı komşular kapı önlerinden. 'Gidin kendi kapınızın önünde oynayın.' derlerdi. Keşke insanlar şimdi de bu dertten mustarip olsa. Kuş sesini geçtim, çocuk cıvıltısı dahi yok sokaklarda. Gözlerimden uyku akıyor, gideyim de biraz uyuyayım ben. Sabah sabah kafanı şişirdim yine kusuruma bakma."}
{"url": "https://futuristika.org/eskisehir-koprualti-notlari/", "text": "Siyah Lamborghini asfaltta aşüfte bir iz bırakarak gece kulübünün önünden hızla ayrıldı. Gece yarısıydı. Zaten hep gece yarısıydı. Ve diğer yarısının ne olduğunu kurgulamakla geçiyordu günlerimiz. Gecenin karanlığı arabanın siyahlığını uyum içinde çevreliyordu. Ama hiçbir karanlık yoktur ki her şeyi örtecek kudrete sahip olsun.... Bu çocuğun bizimle neden takıldığını hiç anlamamışızdır. Bir ihtimal içinde bulunduğu elit sosyal çevresinde kendine bir yer bulamadığını düşünüyorduk. Bu onun aykırı kişiliğinden kaynaklanmıyor. Tamamen salaklığından ve öz güven yokluğundan. Onun bu renkli görünümü bizi rahatsız etmiyor. Ondan şarap almasını da söylemiyoruz. Ondan hiç bir şey istemiyoruz. Oda bir şeylere fakir. Yalnızca bizi dinlemekle geçiriyor zamanını. Saçma sapan öğütlerimizden kendine ders çıkarmaya çalışıyor... bizde 'bir şeylerin' sahici fakirleriyiz tıpkı onun gibi. Birbirimizi ittiğimiz bu kuytu karanlıklarda, birbirimize asılarak, düşürerek, küfrederek, en sahici sohbetlerin kırılgan ve akışkan atmosferinde yaraların tuzlanış ve çürümüşlüğüne çareler arayışımızda ufacıkta olsa ekonomik aksaklıklar içinde ruh fakiriyiz. Ama bu ruh fakirliği, çoğunluk derecesinde kitleleşip bizi boğduğu da oluyordu. Çünkü kişisel sorunlarımızın kendilerinden yeni ve sahici acılar doğurması zamansız yağan yağmur gibi bizi dımdızlak bırakıyor ve bütün yükünü biz taşımak zorundaymışız gibi sırtımıza bırakıyordu. Ama işin gark dediği yere gelmek gerekirse bizim asıl fakirliğimiz geçmişimizde ve bugünümüzde yaşayan kadınlardı. Hep böyleydi. Böyle kalacak. Sıradanlığın yol kenarlarında kendi iç çekişlerimizle, etrafımızdaki tozlara ciğerlerimizi açıyorduk... ki gün doğdu.... eve yollandık. Paketteki son ama marketlerdeki, büfelerdeki, alışveriş merkezlerindeki milyonlarca sigaradan payımıza düşeni ateşleyip yürüdük. Karaca sigara içmezdi. Onu bu konuda ne taktir eder nede sikimize takardık. Geçitte her zaman beklerdik. Çünkü o saatlerde herhangi bir ekspres Ankara yönüne doğru rayları dövmeye başlardı. Bir köpeğin bizi sahiplenmesi şarabımıza hakarettir. Ama köpeklerin bizi şarapların bulanık duyarlılığıyla sahiplenmesi gerekiyor. Zeynel, Arapça şarkısından kafasını çevirir gibi başımızın üstünde duran asfalt yığınına baktı ve bugün yağmur yağacak diyerek mırıldandı. Haklıydı. Eskişehir'de 12 ayın her mevsimi yağmur yağardı. Asfalta yığınına baktım. Baktım ve üzerinde yürüyen tramvayın titreşimlerinden belki de yağacak olanın kar olabileceğini düşündüm. Not; Yağmur yağdığında biliyoruz ki sonrasında her şey gökyüzüne yağacak. Eskişehir'de şubattı, memlekette temmuz. Çünkü Eskişehir kendi devrimini yaşıyordu. Gün içinde Türk Hava Kuvvetleri Eskişehir üssünden talim için kalkan savaş uçaklarının gürültüsünden, hüzünlü kaldırımların ulaştığı alışveriş merkezlerinin üç beş adım gerisinde insanların mastürbasyon yaptıkları elleriyle, tıpkı boşalırmış gibi para verip tükettikleri dünyanın gıcırdayan para seslerinden, ışıldayan gece kulüplerinin aşüfte gürültüsünden, tesadüfen mitinglerin arasında kalan suçsuz bireylerin ; polise ben Allahsız değilim inlemelerinden arta kalan zamanlarda birbirimizi duymaya çalışıyoruz. Sessizce, sadece kaburgalarımızdaki sigara paketlerini parçalayan, şarkı söyleyen, tren seslerini dinleyip, Eskişehir'in sadece bundan ibaret olduğunu bilip her şeyin ama her şeyin sadece iki adım gerisinde içtiğimiz doğru! Bize, kendini evinde rahatsız hisseden arabesk ruhların, parası sadece ucuz içkilerine yeten öğrencilerin ve sadece ucuz içkiden zevk alanların, televizyonlarını pencereden atanların yada bunu planlayanların, piyasa müziklerin gürültüsü içinde sağırlığı isteyen kadınların, geçerken bi sigara yak dediğimiz karton ve teneke toplayıcılarının, sabah ezanıyla doğan, sokak sokak dolaşıp bütün çöpleri eşeleyen Çingenelerin buruk hüzünleri lazım. Ve biraz ucuz arabesk ve biraz ucuz sessizlik ve ucuz blues, ucuz kaldırım, ucuz tütün, ucuz açlık, ucuz bir şehir kenarı, ucuz sohbet, ucuz bir şiir lazım... Hepsi, hepsi bu!"}
{"url": "https://futuristika.org/esprinin-yazili-tarihi/", "text": "Adem ile Havva'ya, yılanın yaptığı elma şakasını saymazsak tarihteki ilk şaka, eşek şakasıdır büyük ihtimalle. Hatta o zamanki adıyla eşekozorus şakası... Belki ateş bile böyle bir şaka sonucu bulunmuş bile olabilir. Arkadaşının saçını, sakalını keserken pislik olsun diye çakmaktaşını hızlı hızlı sürten bir adam, arkadaşını yakmıştır ve ateş bulunmuştur. Görüldüğü üzere, yazının bulunmasıyla birlikte espri anlayışı ulaşabileceği en üst seviyeye ulaşmış. Yani belin hemen altına. Bir başka önemli nokta, eski çağlardan beri espiride kullanılan ana malzemelerin pek değişmemiş olması."}
{"url": "https://futuristika.org/estetik-bir-faaliyet-olarak-futbol/", "text": "arım yüzyıl önce pek az futbol maçı golsüz beraberlikle sonuçlanırdı. 0 0, havaya açılmış ağızlar, iki esneyiş. Galeano bugünün futbolunu, şimdilerde on bir oyuncunun on biri de kale direklerine asılmış, gol yememeye çalışıyorlar; doğal olarak da gol atmaya vakit kalmıyor, diye betimliyor. Karşısında durduğumuz şey, amaca yönelik, her geçen gün oyun pratiklerini kaybeden ürkek futbolun dayatılmasıdır. Bu da 90 dakika boyunca oyuncuları belirli davranış kalıplarına sokan, Galeano'nun bahsettiği kaybetmemek üzerine kurulu birçok pratiği içeriyor. Puan kazanılıyor, tur atlanıyor, penaltılarla kupa kazanılıyor... Dörtlü defanstan bile bahsetmek zor artık. Dörtlü defans hemen ön liberonun eklenmesiyle beşli oluyor, önüne de beşli bir set daha... Orta saha da defansa gömülüyor. Bugünün defansları, yukarıdan bakılınca, kalenin önünde duran çift katlı bir otobüse benziyor. Savunmayı hücumdan kopardıkça futbol kaybediyor. Estetik bir savunma mutlaka büyüleyici olabilir: Hücuma içerilmiş bir savunma! Tabii bu da topu kullanmakla mümkün. Önde oynanan, bir sonraki pozisyona göre yapılan bir pres ile hücumla eşdeğer bir savunma, estetik bir oyunun parçasını oluşturabiliyor. Çoğunlukla, ürkek futbol olarak nitelenen, bizim de hücumu dışsallaştıran savunma diyeceğimiz -çift katlı otobüs de diyebiliriz- golsüz maçların üretilmesinde önemli etkendir. Bir örnekle devam edelim: 2004, Avrupa Şampiyonası'nda kupayı kazanan Yunanistan on bir adamı da kale direklerine asılıydı. Kaybetmeme pratikleri oyuncularda mevcuttu ve gruplar sonrası tüm maçlarını 1 0 kazandılar. Kontra atak, duran toplar, uzatmalar, penaltılar... Bu algıda, artık atılan goller de estetik olmayan bir futbolun parçasından ibaret. Gol, çift katlı otobüsün yolculuğuna hizmet eden bir unsur haline dönüştüğü için, kazanılan maçlara giden yollar da genellikle kestirmeler, tali yollar hatta patikalar -duran toplar gibi- oluyor. Buradaki gol artık estetik futbolun bir parçası değil, kaybetmeme algısının bir ürününe dönüşüyor. Gol, futbolda içkindir ve golün biçimiyle beraber yaratıcılığın da ürünü olması, estetik oyuna giden yolun bir parçasını oluşturur. Kaybetmeme algısının pratikleri, tur geçmek vb. amaca dayalı gösterinin futbolunu, futboldan çıkarttıkça estetik oyuna giden yolda daha da hızlanırız. 1982, Brezilya Milli Futbol Takımı gibi. Günümüzde futbolun estetikleştiğini iddia edenler bir kenarda dursun, durum aslında aleyhine, oyunsuz bir futbola işaret ediyor. Futbola içerilmiş estetik unsurlar her geçen gün kan kaybediyor. Estetik futbol tanımı da artık makine futbolun işleyişine göre yapılıyor. Futboldaki estetik süreci biraz açalım. Futbolcunun saha içi hareketini belirleyen birçok unsur vardır ve bu da beraberinde hareketli düşünmeyi getirir. Oyunun akışına göre saha sürekli yeniden kurulur. Pozisyonlar verili değildir, akışa göre değişir, değiştirilir ve oyuncunun da manevrasını değiştirir. Oyuncuyu kavrayışıyla, hamleleriyle sahayı kuran bir özne olarak nitelediğimizde, artık oyuncu, pratiğiyle beraber sahada var olduğunda saha da özneyi kurar. Futbolda akışın en önemli unsuru saha ile hareket arasındaki ilişkidir. Bu, oyuncunun hareketlerini üreten pratik bilincin kurulmasında belirleyicidir. Sahayı üreten oyuncu, saha tarafından yeniden üretilir ve bu da sahayla oyuncunun bütünleşmesine karşılık gelir. Futbolun estetiği sadece oyuncuyla değil, oyuncuların var ettiği oyun şekilleriyle ortaya çıkabiliyor. Yarattıkları oyun şekilleri, onların oyunlarını yeniden üretiyor ve bu da futbolda akışkanlığa karşılık geliyor. Bu akış da futbol estetiğinin üretilmesinde temel noktalar arasında yer alıyor. Örneğin, Messi bir sanatçıdır. Estetik bir oyun üretir ama bu süreçte, Barcelona takımı, oynadığı oyunu -rakipten de bağımsız olmayan- icra ettiğinde bu devingenlikte oyunun nerede oynanacağına karar verebiliyorlar. İşte yaratıcılıkları da burada başlıyor: Oyunun devingenliğini sağlayan Barcelona takımında Messi -bu oyunu üretenlerden birisi- yeteneklerini, yaratıcılığını sergileyebileceği koşullara ve alana kavuşmuş oluyor. Oyunun nerede oynanacağı bilgisi, kararı ve pratiğiyle birlikte topa ipeksi dokunuşlar, rakibin topu alabilecek hamleyi yapamaması, boş alana pas atmak bir yana, boş alanı üreten pasların olduğu, artık izlerken takip etmekten gözlerimizin yorulduğu, bütünü estetik bir oyun olan futbolun sanatçıları -maalesef bugün sadece Barcelona'da izleyebiliyoruz- çıkıyor karşımıza."}
{"url": "https://futuristika.org/estetik-mudahale/", "text": "Operation Room, İstanbul'un Kadıköy İlçesinin simgesi haline gelen Kurbağalıdere'nin kirlilik sorununu konu alan ve sanatçı Özgül Arslan'ın fotoğraf ve videolarının yer aldığı Estetik Müdahale başlıklı sergisini sanatseverlerle buluşturuyor. Kısa zaman öncesine kadar ciddi kirlilik sorunları olan Kurbağalıdere'yi her gün gören ve kendisi de bir Kadıköy sakini olan Özgül Arslan, çalışmasına 2015 yılı Ağustos ayında Kurbağalıdere üzerine yerleştirdiği beyaz tül perde ile başladı. 2015 yılı Kasım ayına kadar dere üzerinde asılı kalan tül perdenin kirlilikle olan ilişkisini fotoğraf ve videolarla belgeleyen sanatçı, beyaz tül perdenin değişimini iki ay boyunca #maruz ve #exposure etiketleriyle paylaşarak kamuoyunu da projeye dahil etti ve dereyi bir yıl kadar gözlemlemeyi sürdürdü. Seda Yavuz'un küratörlüğünü üstlendiği Estetik Müdahalede tüm bu materyaller Operation Room'a özgü yeni bir kurguyla düzenlendi. 24 Kasım 2016'da ziyaretçiyle buluşacak olan sergi için hazırlanan kitabın tasarımını Ulaş Uğur, sergi direktörlüğünü ise Ilgın Deniz Akseloğlu üstleniyor."}
{"url": "https://futuristika.org/et-isleme-uzmani-cormac-mccarthynin-yolunu-inceliyor/", "text": "Yol, nispeten kısa bir kitap, 320 sayfadan oluşuyor ve yaklaşık 380 gram. Hayvansal ürün endüstrisindeki profesyoneller için çeşitli ilgi çekici sahneler içeriyor. Ne yazık ki, her birinde birkaç yanlışlık var ve bu nedenle bu romanı nedensiz tavsiye edemiyorum. Burada temel kusurları listeleyip alternatifler önermeye çalışacağım. Bay McCarthy bir kaç kişinin bodrum katında yemek için tutulduğu bir sahne yazmış. Canlılar ve acı içinde anlatıcımız tarafından kurtarılmak için yalvarıyorlar. Söylemeye gerek yok, stok ve tüketicinin aynı gıdaya bağlı yaşadığı bir durumda, bunun gibi bir canlı kiler son derece savurgan bir tutum. Hayatta oldukları her gün bu insanlar kalori değerini kaybedecek, değerli yağ depolarını ve iskelet kaslarını yaşadıkları süre için enerjiye dönüştürecekler. En ufak bir araştırma yapsaydı Bay McCarthy için bu çok açık olurdu. Girişimci yamyamlarımızın en kısa sürede esirlerini katletmelerini öneriyorum. Herhangi bir kasap onlara çeşitli koruma prosedürleri hakkında tavsiyede bulunabilir. Kaburgalar iyi taze olacak ve uyluklar ile kalçalar için bir kurutuma ve salamura işleminin neticesinde jambona benzer bir ürünle sonuçlanacak. Yağ, iyi kaynatılmış kavanozlarda güvenli bir şekilde işlenebilir ve saklanabilir ve sosisler ve kurutulmuş etler daha ufak parçalar halinde kullanacaktır. Buna ek olarak, anlatıcı, bir adamın uzuv koparma ve dağlama belirtileri gösterdiğini fark ettiğinde dehşete düşer. Belli ki Bay McCarthy domuzla ilgili şakayı duymuş. Domuz tek seferde yenmeyecek kadar iyiymiş. Tabii ki, her mezbahacının bildiği gibi, şok ve kan kaybı, yanmış ette artan enfeksiyon riski ile birlikte, ampütasyonu hayvancılığın mantıklı uygulayıcısı için çok kötü bir seçim haline getirir. Daha da kötüsü, romanın kapanış aşamalarında, bir grup karakter bir bebeği yerken tasvir edilir. Şimdi, hepimizin bildiği gibi, inek, domuz ve koyunların yavruları lüks seçenekler olmayı sürdürüyor. Yüksek düzeyde yatırımı temsil ederler ve bu durum dahi, insanların tatsız bulduğu yiyeceklerle yaşayabilen hayvanlarla böyledir. Bir insan bebeğinin beslenmek için kullanılması muazzam bir kaynak israfıdır. Biraz temel matematik yapalım. Adil olalım ve günde 400 -800 kaloriyle çocuk taşıyan belgelenmiş kadın vakaları olduğunu unutmayalım. 9 aylık hamilelik boyunca 108.000 216.000 kalorilik bir yatırım söz konusu demektir. Cömertçe bebeğin 2 kilo olduğunu tahmin edeceğiz. Üç kiloluk küçük bir hindi kabaca 4.480 kalori sağlar, bu da ortaya konandan daha az bir büyüklüktür. Yine, Bay McCarthy bunu hiç düşünmemiş gibi görünüyor. Belki de kadınların göklerden gelen bir emirle kendiliğinden bebekler ürettiğini düşünüyordur! Kadının yanındakiler onu hemen boğazlasalardı daha akıllıca olurdu ya da yine de onunla birlikte olmak istiyorlarsa hamileliğe en kısa sürede tıbbi bir son vermeleri gerekirdi."}
{"url": "https://futuristika.org/etgar-keret-oykuleri-gibi-kiz/", "text": "Etgar Keret Öyküleri Gibi Kız ile tanışmam dans ederken babama yakalanıp geceyi bir arkadaşımda geçirmem sayesinde oldu. Bilgisayarımda Sexy Back çalıyordu ve evde yalnız olduğumu düşündüğüm için dans etmeye başlamıştım. Müziğin sesi epey açık olduğundan dış kapının örtüldüğünü duyamamıştım. Babam içeri girip mutfak kapısının önünde dikildiğinde beni dans ederken görüp deliye dönmüştü. O sinirle beni evden kovdu ve bir daha dönmememi söyledi. Ben de çıkıp arkadaşıma geldim. Anlayışlı bir çocuktu, onlarda kalmama izin verdi. Lafı bile olmazdı böyle bir şeyin. İstediğim kadar kalabilirdim ama tek bir şartla: Markete daima ben gidecektim! Benim için sorun değildi, hemen kabul ettim. Evin dış kapısını örtüp merdivenlerden inmeye hazırlanırken birisiyle çarpıştım. Uzun, kabarık saçlı bir adamdı. Pardon abi! dedim. İşte, bu, Etgar Keret Öyküleri Gibi Kız ile ilk karşılaşmamdı. Yere devrilen kutu sütten başını kaldırıp bana doğru baktı. İşte o zaman anladım onun bir kadın olduğunu. Ama daha çok erkeğe benziyordu. Saçları inanılmaz kabarıktı çünkü. Sonradan anlattığı kadarıyla bu, onun Murat Kekilli haliydi. Sabahları uyandığında böyle oluyordu. Eğer saçlarını taramaya devam etmezse öğlene doğru Aslan Kral'a dönüşüyordu. Akşama kadar taramazsa Marge Simpson'a benzeyeceğinden korktuğu bilinen bir gerçekti. İşte böyle arkadaş olduk Etgar Keret Öyküleri Gibi Kız ile. Başlarda çok iyi arkadaştık ama daha sonra farklı bir yöne doğru kaymaya başladı bu arkadaşlık. Öğretmenlik yapıyordu Etgar Keret Öyküleri Gibi Kız. İngilizce öğretiyordu ilkokul çocuklarına. Onu görmeye okuluna gittim bir gün. Koridor, batmakta olan güneş yüzünden yumurta sarısına bulanmıştı. Zil çalmış, öğrenciler sınıflarına gidiyorlardı. Etgar Keret Öyküleri Gibi Kız kollarını kavuşturmuş beni seyrediyordu. Ben ise ufak adımlarla etrafında dönüyor, ayaklarının uçlarına basmaya çalışıyor, saçlarına dokunuyordum. Saçlarına dokunmama izin veriyor ama ayak uçlarına bastırmıyordu. Seri davranıp geri çekiyordu ayaklarını. Saçlarına dokunduğumdaysa gülümsüyordu. Parmak uçlarımla dokunup okşuyordum onları. Dalga dalga ve yumuşacıktılar. Teni kumsal, saçları deniz gibiydi. Yanaklarından öpmek için bir adım yaklaşıp yüzümü yüzüne doğru yaklaştırdım ama gülümseyip geri çekildi. Öylece kalakaldım. Cilve yaptığını düşündüm. Çünkü geri çekildiği yerde kıpırtısız duruyordu. Ona doğru yaklaştım ve öpmek için tekrar hamle yaptım ama yine gülümseyip geri çekildi. Bu sefer çekildiği yerde durmadı. Gülümseyerek geriye doğru birkaç adım daha atıp sırtını bir kapıya yasladı. Kapının iki metre kadar yanında, duvara asılmış olan bir yangın söndürme tüpü vardı. Etgar Keret Öyküleri Gibi Kız'ı öpmem gerekiyordu. Gülümseyerek ona doğru yaklaştım. Dibine kadar geldiğimde yaslandığı kapıyı açıp içeri girdi. Aralanan kapıdan içeride bulunan öğrencilerin ayağa kalktıklarını gördüm. Kapı kapandı, öylece kalakaldım. Derin bir nefes aldım. Duvarda asılı duran yangın söndürme tüpünün yanına gittim ve onu öptüm. Tozlu ve acıydı. Akşam yine birlikteydik. Etgar Keret Öyküleri Gibi Kız benimle vakit geçirmeyi severdi. Akşamüstü yaşadığımız o olaydan hiç söz etmedik. Konser alanına gidip çimlere uzandık. Yanımızda çekirdek ve gazoz vardı çünkü çekirdek ve gazozu çok seviyorduk. Ayrıca çimlere uzanmışken yapılabilecek daha iyi başka bir şey yoktu bize göre. Çok kalabalık değildi konser alanı. On metrede bir sokak lambaları vardı. Her yer aydınlıktı ve ne kadar insan olduğu rahatlıkla görülüyordu. İleriden ışıklı ayakkabılarıyla koşturarak geçen bir çocuk gördüm. Sana küçükken hiç ışıklı ayakkabıların olup olmadığını sormuş muydum? dedim Etgar Keret Öyküleri Gibi Kız'a. Sormadın ama sorabilirsin dedi. Sonra beni öptü; dudakları dudaklarıma yayıldı, üzerlerinde kaydı ve onları emdi. Tatlı ve ıslaktı. Siren sesleri duyulan bir ambulans geçti uzaklardan. Öleceğimi sandım. Lunaparkta çarpışan arabalara binmek için beklerken başka bir süper gücü olup olmadığını sordum. İstediğim zaman rüyalarına girebilirim dedi. Bu gece girsene dedim. Sen istediğinde değil, ben istediğimde dedi. Ne kadar ciddi olduğunu test etmek için ertesi gün Geceleyin seni rüyamda gördüm dedim. Yalan söylüyorsun dedi. Dün gece rüyanda değildim. Yalanımı çözmüştü Etgar Keret Öyküleri Gibi Kız. Ciddiydi ve doğru söylüyordu. Gerçekten de o gece rüyama girmemişti. Fakat ertesi gece girdi. Anlam veremediğim bir rüyaydı. Rüyamda kalabalık bir caddede yürüyordum. Çok kalabalıktı. Yalnızdım. Önümde yürüyen bir çekirdek aile vardı. Anne, içerisine çantasını koyduğu bebek arabasını ittiriyordu. Baba hemen yanındaydı. Kucağında bebek vardı. Bebeği omzuna yaslamış, onun boynuna öpücükler konduruyordu, muç muç muç diye. Üst üste defalarca öpüyordu çocuğunu. Sonra zaman ve mekan değişiyordu. Mavi çarşafları bulunan bir yatakta Etgar Keret Öyküleri Gibi Kız ile yatıyorduk. Ona sarılmıştım ve başını omzuma yaslamıştı. Ben de o uzun, ince boynunu muç muç muç diye defalarca öpüyordum. En az yüz kere! Yüz elli kere belki. Belki de üç yüz kere! Sonra da kulağına Bebekleri de böyle öperler diye fısıldıyordum. Sonra da onu dudaklarından öpüyordum."}
{"url": "https://futuristika.org/etgar-keret-yedi-guzel-yil/", "text": "Keret'in zaman zaman gerçeküstü öğelerin sindiği kısa hikaye kitapları ve derlemeleri daha önce Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, Buzdolabının Üstündeki Kız, Nimrod Çıldırışları ve Kapı Birden Vuruldu isimleriyle aynı yayınevinden çıkmıştı. Keret'in bu kitaptaki farkı ise kendi hayatındaki durumlara eğilmesi. Bir baba, oğul, eş ve bir yazar olarak Ortadoğu'daki yaşamının kara mizah öykülerini anlatıyor. Keret'in yedi yılı, oğlunun doğumunu beklediği andan itibaren geçen süreyi kapsıyor. Keret'in başına gelenleri aktarması, savaşlarla karışan dünyada kendi başlangıç ve sonlarımızın peşinde, adına yaşam dediğimi kocaman trajedideki komik anları içeriyor ve karşımıza çıkan en tehlikeli anlarda ironinin önemi ortaya çıkıyor. Birkaç ay önce paslı posta kutumu açtım ve mavi-beyaz bir zarf buldum. Zarfın içinde üstünde soyadım işlenmiş, süslü harflerle SIK UÇAN ÖZEL YOLCU KULÜBÜ yazılı altın sarısı plastik bir kart vardı. Bizim dışımızda, tarafsız bir yerden gelen bu takdir işaretini, hakkımdaki kanaatini yumuşatacağını umarak karıma gösterdim. Fakat pek yararı olmadı. Bu kartı başkalarına göstermesen iyi edersin, dedi karım."}
{"url": "https://futuristika.org/evanin-icinde-ne-var-idi/", "text": "İstanbul'da pek de sessiz sedasız sayılmayacak minimal bir zerafetle yeni bir sanat olayı gerçekleşti. Bunu sanat olayı yapan şey, elbette benzerlerinin biraz daha üzerinde ama en azından pek çoğuna oranla çok daha özenli bir galeriyi Evropalı sanatseverlere kazandırmasıdır elbette. İstanbul'un en güzel mühitlerinden biri olan Balat'taki The Pill mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri. Düzenlenen ilk sergisi Daniel Firman gibi vurucu bir sanatçıya ev sahipliği yapan galeri, Suela Cennet ve nişanlısı Vedat Lodrik'in entelektüel çabalarının bir sonucu. Vedat Lodrik, hernekadar soyadıyla bilinen bir sanayici olsa da aynı zamanda titiz bir koleksiyoner. Suela Cennet ise İstanbul'un önde gelen ve sanatsever ailesinin sanatsever bir sanatçı kızı. Cennet Paris'teki eğitiminin hakkını İstanbul'da, bize kapılarını araladığı The Pill'de vermeye çalışacak gibi görünüyor. Belki de Firman gibi büyük bir sanatçıyla işe başlamanın olası dezavantajlarını bertaraf etmek için veya yalnızca okul arkadaşı olduğundan olsun, genç fakat otuz üç yaşına onlarca sergi ve eser sıkıştırmış sanatçı Eva Nielsen ile birlikte bu kez. Eva'nın New Paintings sergisi görülmesi gerekenlerden. Geleneksel olanla modern ya da el emeği olanla endüstriyel arasındaki dengeyi serigrafi ve yağlı boyayı bir tuval üzerinde buluşturarak sağlamaya çalışıyor. Beckett, Murphy'nin sonlarında havaya ve bir kıyafete gönderme yaptığı bir pasajın hemen ardından az önceki pasajı tümüyle yalanlayan bambaşka bir pasaj daha ekleyerek okuyucuyu, mutlak güven duyulan yazar mitinden şüphelendirmeyi başarmıştı. Beckett, Murphy'nin sonlarında havaya ve bir kıyafete gönderme yaptığı bir pasajın hemen ardından az önceki pasajı tümüyle yalanlayan bambaşka bir pasaj daha ekleyerek okuyucuyu, mutlak güven duyulan yazar mitinden şüphelendirmeyi başarmıştı. Beckett benim hayatımda, işte o noktadan itibaren dikilmeye başlayan postmodernizm bayrağının yanında hazırolda durmaktadır. Bu hava yağmurluydu, bir gece vaktiydi. Hayır, hava güzeldi ve kadın güneşin tadını kısacık etekli elbisesiyle çıkarıyordu gibi bir söylem, iki ruh durumunu düşünmeden önce bunu yazan kişinin dürüst olup olmadığını sorgulatır yazarın. O andan başlayarak, sanat sanatla yapılan bir şeye dönüşür ve oyunlaşır diyebiliriz. Eva, fotoğrafladığı eserlerini bir fileye basarak eserin üzerin e bir oyun çevirmek ister gibi fırlatmıştır bu ağları. Bu noktada bir saplama yapabiliriz ve denebilir ki Eva'nın The Pill'de sergilenen eserleri değildir yalnızca sanat olan; Eva bu eserleri üretirken ya da yaratırken de bir performans gerçekleştirmiştir. Öyle ki, mükemmellik tutkusunu gölgeleyen bir bilinçle, alelusül çeker o ağı tuvalin üzerinden. Eserin üzerinde kimi zaman bazı lekeler kimi zaman da mükemmelen oluşmuş bir YENİESKİGERÇEKÇİGERÇEKÜSTÜCÜ etkiler bırakarak, tıpkı Lucite isimli diptik eserde olduğu gibi dalgalanmıştır. Eva teknikte, Türkiye'deki birçok resimciyi kıskandıracak denli yetkin bir sanatçı. İyi bir izleyici olduğunu eserlerinden, üstelik ilk bakışta anlayabiliriz. Sadece eserlere değil gündelik yaşamdan sosyal Instagram'a yüklediği herhangi bir fotoğraf bile o bakış açısının farklılığını bize hissettirecektir. Bu ikisi bir araya geldiğinde kimilerinin sandığı gibi Bauhaus tekrarı ya da ucuz Phillip Glas minimalizmi oluşmuyor. Tam tersine bir tersinelik yaratılmış oluyor. Chrico tipi deha sendromundan, Eva'nın ayakları üzerinde yürümekte olan üslubuna doğru oluşan bir terslik."}
{"url": "https://futuristika.org/evde-nasil-golem-yapabilirsiniz-oulipo/", "text": "Golem yaratmanın sınırsız biçimi vardır. Yine de, temel olarak iki formda düşünülebilir. Metodlarımızdan biri kilden şekli oluşturup, Golem'in üzerine ya da içine yazıt eklemektir. İkinci yöntemde ise yaratılışın adını, Sefer Yetzirah yapıtını ya da tanrının adını anmak uygundur. Yapılacak golem için gerekli malzemeleri belirtelim. 1- Beyaz, temiz cübbeyi giyip kil, toprak ve suyu şekil verilebilecek bir kıvama gelinceye dek karıştırın. Kile şekil vermenize neden olacak kadar çok su kullanmamaya özen gösterin. Şekil vereceğini birleşime kattığınız suyun bir kısmını bir kenara ayırın. 2- Çıplak elle, killi karışıma golemin şeklini verin. Bunu yaparken tanrıya dua edebilirsiniz. Siz golemi biçimlendirirken kil sertleçmeye başlarsa, ayırdığınız temiz sudan serpin. 3- Golemin şeklini vermeyi tamamladığınızda, heykelin sertleşmesi için birkaç saat bekletin. 4- Yazı nesnenizi kullanarak, heykelin almına İbranice EMETH yazın. Golem'deki kil sertleşirken yer yer dökülebilir. Böyle durumlarda parçalarının düşmemesi için golemi hafif nemli bir bezle kapatabilirsiniz. İbranicenin 22 harfini kullanmak gereklidir. Havadan Golem yapmak, yaklaşık yarım süren kesintisiz bir kendini verme, odaklanma gerektirir. İbranice harflerle yaptığınızda 231 temel harf ikilemeleri ortaya çıkmalı. İbranice harflerle yaptığınızda 231 temel harf ikilemeleri ortaya çıkmalı. Tüm ikilemeleri bir defada söylemeye dikkat edin. Bir ikilemenin bile sırasını bozup yanlış söylerseniz, atlarsanız, baştan başlayın. Doğru telaffuz, golem için şarttır! Golem hikayeleri her ne kadar yaygın olsa da, aslında hemen hemen hepsi, asıl bir hikayenin versiyonları veya izdüşümleridir. Anlatıldıkça, anlatanlar asıl konuyu koruyu detaylarla hikayeyi zenginleştirmişler, mit efsaneye dönüp farklı kültürlerde kendine yer buldukça, bilinirliği artmasına rağmen hikayenin üzerindeki mistik hava daha da ağırlaşmıştır. Mart 2013 itibarıyla İstanbul'un Göztepe semti yakınlarında bir sinagog bahçesine gömdüğümüz kağıtta kayda alınanlar haricinde de, yazıya dökülmemiş birçok golem hikayesi olduğu doğrudur. Ancak biz burada, yazıya hakedilmişlerini anıp, golem yapmak isteyen, amacı saf, hakikatı sevenlere de ulaştırmayı seçiyoruz. Benzer bir başka hikayede Haham Loew ben Bezaleel ya da Maharal (1525-1609) Prag'da, Polonya'daki Elias gibi, damadı Isaac ha-Kohen ve Ya'aqov Sason ha-Levi ile birlikte Joseph isimli dev bir golem yapmıştır. Tek gözlü bu Golem Prag kentinin sokaklarını, Yahudi cemaatini korur. Golem'in tatil günlerinde çalışmasına izin verilmez. Bu yüzden haham her cuma gecesi alnındaki ilk harfi, alephi siler; meth kelimesini oluşturur. Ancak bir Sabbat gününde, bunu yapmayı unutur. Golem tüm kenti birbirine katar. Haham, üzerine adı geçmeyen, ismi anılmayan Tanrı'nın kelimesini yazdığı kağıdı Golem'in ağzına tıkar ve Golem'in yaşamını alır. Kalıntılar, Prag'da Alt Neu-schul sinagogunun tavan arasına kaldırılır ve bugüne kadar gelir. Bugün, iyi niyetle bir işe başlayıp, işler sarpa sardığında farketmeden anacağınız isim bu nedenle Haham Loew'dir. Hiç şüphesiz, dostlarım, Golem yapmak yaratıcı konumunda birer tanrıya çevirir sizi. Hiç şüphesiz, tanrının yarattığı insan nasıl yaratıcısının yansımasıysa, Golem de kendi yaratıcısının ontolojik onayıdır, yapay metaforudur. Bir replikadır. Nasıl ki Golem bir insan olamayacaktır, sizler de tanrıyı oynamakla yetineceksiniz. Lütfen Golem yaratım süreci sonrasında tanrı olamadığınıza dair şikayetlerle gelmeyiniz, sosyal medyada firmamızı haksız ithamlarla karşı karşıya bırakmayınız."}
{"url": "https://futuristika.org/evgeni-bauer-notlari/", "text": "- Evgeni Bauer için sinemanın Rimbaud'su diyebiliriz. Rimbaud'ya benzer şekilde, sadece dört yıl film kariyerinde yer alıp, etkisi yüksek çalışmalar yaptı. Dört yılda çektiği 82 filmden bugün geriye sadece 26 tanesi kaldı. - Evgeni Bauer, yüksek ihtimalle, ismi neredeyse hiç duyulmamış/artık unutulmuş yönetmenler arasında en ilgi çekici olanı. Bir yanıyla Edgar Allan Poe'nun sinemayla uğraştığı hissi veriyor. Trajik hikayelerinde takıntılı insanlar, aşka ve ölüme bağlanmış karakterler var. - Evgeni Bauer, 1917 yılında öldü. Ölmeden hemen önce, kamera açısına, hareketlerine yoğunlaşmış, arayışlara girmişti. Şanssızlık ayağını kırdı, ardından zatürree oldu ve öldü. - Sovyet yönetimi Evgeni Bauer filmlerinden pek hazzetmedi. İşçi sınıfına uygun olmayan, fazla şehirli bir havası olduğunu düşündüklerinden, arşivde kaybettiler filmlerini. -"}
{"url": "https://futuristika.org/evli-bir-ciftin-tartismasi/", "text": "KADIN: İyiyim iyiyim, sağ ol. Hava değişimi sanırım. ADAM: Ha, onu mu diyorsun hayatım, ne bileyim, koşuşturma, bir şeyleri yetiştirme telaşı işte. ADAM: Beni bu kadar sevdiğini bilmiyordum! ADAM: Eve gelirken çarşıya uğradım, meyve falan aldım. ADAM: Nasıl yani, şaka mı şimdi bu? Ya ben, tüm gün senin sarmalarını düşündüm! ADAM: Ya siz, kadınlarda bir şeye kızdınız mı imayla söylemekten zevk alıyorsunuz. Neye kızdıysan söyle de bileyim. ADAM: Nasıl unuttum ya! Hay aksi! KADIN: Allah'ım hala yemek, diyor ya! ADAM: Yok canım ne unutması, ben unutmuş numarası yaptım sadece. Çantama baksana. ADAM: Yok sevgilime aldım, tabi ki sana aldım! ADAM: Bu da şakaydı vallahi, seni yemeğe çıkaracağım rezervasyon bile yaptırdım!"}
{"url": "https://futuristika.org/evvel-uzerine/", "text": "Zafer Yalçınpınar: Bakış dedin ya, aslında çok güzel bir yerden yaklaştın... Evvel'i, geçmişin sıkı değerlerine yani geleceğe uzanan, uzanmakta olan değerlere doğru yaşamsal bir bakış olarak tasavvur etmek gerekiyor. Bu bakışı bir anlamlandırıcı, sezinleyici ya da değerleyici olarak ifade edebiliriz. Evvel'in bakışı ve süzülümü boşluğu rahatsız ediyor. Paul Valery'nin çok sevdiğim bir dizesi vardır; Boşluk, bakışlarımın biçimini taşıyor. Neyse... Sorduğun soruya fazlaca mistik yaklaştığımı fark ettim. Sonuçta Evvel -birincil olarak- edebiyat, yazar, şiir, şair ve sanat efemeraları ile belgelerini derleyerek insanlarla paylaşan, insanların edebiyat-sanat buluntularına erişebilecekleri bir platformdur. Kısacası Evvel, bazı konuların ve insanların fanıdır. Edebiyat ile şiir konusunda son derece ilkeli, derli toplu, kendine güvenen, yerinde ağır ve poetik bir mekandır. Farklı sanat disiplinlerinde kendilerini kanıtlamış, ancak yaşantılarına bakıldığında içsel açıdan kardeş olan Ece Ayhan, Kerim Çaplı ve Kuzgun Acar ilk aklıma gelen isimler... Sait Faik, Bilge Karasu, Oruç Aruoba, İlhan Berk de Evvel'in önem verdiği isimler arasında... Bu insanlara ait her türlü efemerayı, şiiri, buluntuyu, dergilerde kalmış yazıları, kaynakları paylaşıyoruz. Evvel'e fanzin dememiz de bu noktadan kaynaklanıyor. Bununla birlikte, Evvel'in özellikle ilgilendiği birçok konu başlığı da var; dilbilim felsefesi, caz, sokak sanatı, fanzinler, bağımsız sinema, sahaflar, imzalı kitaplar, özgür neşriyatlar, adalar kültürü ve Marmara Adası, İstanbul-Kadıköy Kültürü, Fenerbahçe Spor Kulübü tarihi, koleksiyonerlik kültürü, eski ve yeni edebiyat dergileri, edebiyat ve sanat oligarşisine karşı verilen mücadeleler, ikinci yeni şiir akımı... Peki, tüm bu konular ve ilgiler kimin için... Duvar saatleri gibi ahmak ve kibirli olmayan, eşyadan çok insana benzeyen herkes için. Z. Y.: Bu oluşumların ortak yanı şiir ve hakikat arayışıdır. Bu yolda çaba göstermek, inanç ve inattır. Kafamda sürekli çınlayan iki imge var. İlki kimin dizeleriydi şimdi hatırlamıyorum; yıldızlara yakın olmak isteyenler, kasabalarını uçurumlara kurarlar. İkincisi ise Nazım Hikmet'in dizelerinden... Demin de atıfta bulundum; duvar saatleri gibi ahmak ve kibirli olmamak / eşyadan çok insana benzemek. Bu iki imgelem ve duruş çok önemli... Bu duruş bir evrilme gerektiriyorsa, Evvel de evrilir. Z. Y.: Evvel, bilinçli olarak interneti kendine medya olarak seçmiştir. Edebiyat, şiir araştırmaları, arama, atıf, takip imkanları, arşivleme, tasarım ve maliyet avantajları, söylem-bağlam analizi kolaylığı, pdf paylaşımı ve özgür neşriyat düşüncesi, tenkit-cevap hızı açısından ve tüm editöryal enstrümanlarıyla web çok verimli ve kuvvetli bir zemindir. Ben web yayıncılığı için yaftalanan olumsuz düşüncelere katılmıyorum. İnternet yayıncılığının olumlu gelişmelere vesile olacağını düşünüyorum. Bakın, internette yazılanlar Marsça yazılmıyor! Yazanlar da Marslı değil! Tıpkı diğer medyalarda, matbu dergilerde olduğu gibi internette de kötü yazarlar, kötü eleştirmenler, üleştirmenler, kötü şiirler, cukkacılar, statükocular, sahici olmayan şairler filan var. Ama bunun tersi de yani iyileri ve sıkı olanları da var. Ve bence Evvel gibi platformlar arttıkça sahici edebiyat ve sıkı şiir, imgelemin özgürleşmesi adına çok önemli birer mihenk taşı haline gelecektir. Z. Y.: Bu biçimi ve türevlerini benimsedim, göze aldım. Tıpkı müzikte, caz davulcularında ve caz cümlelerinde olduğu gibi... Anlamın coşkusuzluğunu böylesi bir biçimle ve aksaklıkla azaltabilirsiniz ancak... Publish-endüstriyel dönemin en önemli karakteristiğidir bu fragmante biçim... Evvel'de yer alan kılavuzda söz konusu fragmante yapının gerekçelerini uzun uzun yazdım, oradan okunabilir. Fakat şunu da ilave edeyim hemen; Evvel'in karakterini standartlaşma, azamileşme, senkronizasyon, uzmanlaşma, yoğunlaşma ve merkezileşme gibi endüstriyel aksiyonlardan kaçınması hatta bunlara karşı durması belirliyor... Belirleyecek de. Z. Y.: Evvel, okuyucusunu ciddiye alan, önemseyen özenli bir platformdur. Okuyucusu da Evvel'i ciddiye alır, önemser, Evvel'e özen gösterir... Tekrar edeyim; Evvel'in takipçileri ile destekçileri kültür endüstrileri karşıtı bir mizaçla sahici edebiyatı ve şiiri arayacak, yeni sinsiyettipolojisine ve kifayetsiz muhterislere karşı duracak, bazı değerleri gözleri gibi koruyacak özenli ve sahici insanlar olacaktır. Z. Y.: Evvel ve çevresi -senin de ifade ettiğin gibi- durağan ya da etrafı çitlerle çevrilmiş bir oluşum değil. Evvel, kendini sürekli yenilemeye ve geliştirmeye çalışan, imgelemin özgürleşmesi içinmücadele eden, korkusuz, ilgilendiği konulara ya da insanlara karşı sorumluluğunun ve yükünün bilincinde olan, yayımladığı poetik bildirilerde ve tenkitlerde hakikati arayan, mutat zevatların muhteris tipolojisi ile yeni sinsiyet'in retorik arsızlığına karşı olan, en önemlisi de sahici edebiyatın, sıkı şiirin, poetikanın ve sanatın haysiyetine -o kalb ve vicdan boyutuna- yerden göğe kadar inanan bir platformdur. Gelecekte de bu değerlerini, özelliklerini ve ilkelerini koruyacaktır. Söz konusu ilkeler kimde, nasıl tezahür olur, orasını bilemem. Kimse de bilemez. Ama tahminim, gene, yani gelecekte de eşyadan çok insan olanların, insana benzeyenlerin Evvel'i takip edeceğidir."}
{"url": "https://futuristika.org/extramucadele-2010/", "text": "Extramücadele'nin Extramücadele 2010 / Bunu ben yapmadım, siz yaptınızbaşlıklı sergisi 21 Eylül 13 Kasım 2010 tarihleri arasında NON'da. 'Extramücadele, 1997'de başlamış büyük bir proje.' Extramücadele'nin bu cümleyle başlayan manifestosu, Extramücadele'nin, hayali siparişler üzerine çalıştığını ve baskı altındaki tüm topluluklar için işaretler tasarladığını söyleyerek devam ediyordu. Extramücadele'nin izleyiciyle 10. Uluslararası İstanbul Bienali'den beri ilk kapsamlı buluşması olan 'Bunu ben yapmadım, siz yaptınız'da büyük işaretler, egemen imgeler, hakim yüzler gerçek dünyanın şekilleriyle, ritmleriyle ve çıkmazlarıyla, hepimizin içinde bulunduğu ve öyle veya böyle kafa yorduğu ilişkilerle buluşuyor ve yeni imgeler, yeni ilişki ağları, yeni sorular ortaya çıkıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/ey-yecuc-mecuc-kahin-kral/", "text": "Yazar Celaleddin Özcan'ın üçleme olarak tasarladığı Ey Yecüc Mecüc dizisinin ilk kitabı Kahin Kral geçtiğimiz Nisan ayında raflarda yerini aldı. Yazar, kutsal kitaplarda; Ey Yecüc Mecüc, vahşi ve talacısınız... Bir vakte kadar Demir Dağın ardına kapatılacaksınız... diye haber verilen cezalı kavmin hayalleri, umutları, korkuları ve acılarını, hep bildiğimiz ama kullanmadığımız yitik kelimler ile anlatmaya çalışıyor. Celaleddin Özcan 248 sayfalık romanından kısa bir bölümü Futuristika! okuyucuları için yolladı, kendisine teşekkür ederiz. ... İki yöne doğru uçsuz bucaksız devam eden açıklığa, bel hizasına gelen yumuşacık çayırları yararak, temkinli ve sakin adımlarla girdi. Kafasını kaldırıp yukarıya baktı. Yirmi kulaç kadar yukarıda başlayan Sis'in yoğunluğu, Dağın yüksekliğini gözlerden gizlemekteydi. Çoğunun isimlerini bile bilmediği, birçok minik çiçeğin cilveli kokusu, al beni diyen farfaracı renkleri, gözlerini daha da kamaştırmış, ruhu efkarlı ve esrik bir hal almıştı. Dağın, kızıl bakır rengi yüzeyine, ağır mızraklara alışkın kaba elini yavaşça uzatıp dokunduğunda, göz kuyruklarında ve dudak kenarlarında, derin vadiler oluşuvermişti. Ey Yaşlı Babam / Batıyı Hizala!"}
{"url": "https://futuristika.org/eyuplu-pierre-loti-aslinda-ramses-miydi/", "text": "Fransa'da olduğu kadar Türkiye'de de hatrı sayılır üne kavuşmuş ve eserlerinde hissedilir düzeyde orient/doğu rüzgarları taşıyan roman yazarı Pierre Loti, Fransız kimliğine sahip olmasına karşın, Türk kültürünün izlerini hayatında barındırmıştır. 1850 yılında Fransa'nın Rochefort kentinde doğan ve asıl adı Louis Marie Julien Viaud olan yazarın, tam olarak Pierre Loti ismini nasıl aldığı bilinmese de, ismin kendisine gençlik dönemlerinde gerçekleştirdiği Okyanusya seferi sırasında Tahitili yerliler tarafından verildiğinden bahsedilmektedir. Loti, egzotik iklimlerde yetişen egzotik bir çiçeğin adı olarak bilinmektedir. Ünlü eseri Aziyade'ye ismi verilen Osmanlı kadınıyla İstanbul'da tanışan yazar, İstanbul'da geçirdiği dönemlerde Eyüp'te ikamet etmekteydi. İstanbul'a bıraktığı izler, Eyüp'te bulunan Pierre Loti tepesinde yaşamaktadır. Yazar, gergin Avrupa siyasi koşulları altında, 17 yaşında iken Fransız Deniz Kuvvetleri'ne katıldı. 14 yıl içerisinde gösterdiği çalışmalar ve başarılar sayesinde Albay rütbesine kadar yükselen Loti, romanlarında da konu ettiği yabancı kültürleri tanıma fırsatını, bir deniz subayı olmasıyla pek çok yer gezerek buldu. Bu yolculuklarında edindiği deneyimlerini ve gözlemlerini daha sonra kitaplarına yansıttı. 1879'da ilk romanı olan ve o dönemin Osmanlı kültürü ve yaşamı hakkında içeriksel ayrıntılar içeren Aziyade'yi yayınladı. Loti daha sonraki dönemlerde yayınladığı eserleriyle, kendini edebiyat çevresine kabul ettirmiş bir yazar oldu. Eserlerinde yalın bir dil kullanımına dikkat eden yazar, bu sayede kitaplarının geniş kitlelere ulaşmasına imkan sağladı. Romanlarını, insani duyguların birleştirici özelliği olan aşk ve ölüm kültlerini özümseyerek kaleme alen Loti, biraz şefkatin biraz da acımanın ekseninde serüven sürmekteydi. Milli Mücadele döneminde gösterdiği yakınlık ve Anadolu'daki direnişe destek vermesi ülkesinde yadırganırken, Türkiye'de sevgiyle karşılanmaktaydı. Öyle ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi 4 Ekim 1921'de Pierre Loti' ye şükranlarını sunan bir mektup yolladı. Bununla birlikte Pierre Loti, 1920 yılında İstanbul Şehri Fahri Hemşehrisi olarak kabul edildi. İstanbul'da Divanyolu'nda bir caddeye Pierre Loti Caddesi ve Eyüp'te bir kahvehaneye de Pierre Loti kahvesi adı verildi."}
{"url": "https://futuristika.org/ezra-pound-ve-allen-ginsberg/", "text": "azıncının aklının labirentlerini kapamaya çalışanların beyhude çabalarına karşılık, yazarların özgür iradelerinin seçimlerini selamlıyoruz. Ezra Pound, İkinci Dünya Savaşı sırasında evinden yaptığı radyo yayınlarıyla Mussolini ve Hitler'i övüp ABD'nin svaş suçlusu olduğunu ilan edince, onu vatan hainliğinden yargılamak istediler. Bir şekilde maçalar sıkmadı, Pound delidir dediler, akıl hastanesine yolladılar. Pound'un bu akıllılar dünyasından, ömrünün sonuna dek sürecek terapiler ve anti-depresanlar yolculuğunu herhangi bir biyografi kitabından okuyabilirsiniz. Ancak Pound ve seçimleri nedeniyle lanetlemeye çalıştığını tüm yazar şairleri, hele de tımarhaneye düşenleri, onları lanetleyen sefillerin yeryüzü denen şu çorakta yüzyıllarca yaşama olanağı olsa da tecrübe edemeyeceği detaylarından yıkanmayı seviyoruz. Pound, delidir diye ABD'nin başkentine tıkıldığında, 12 yıl yattı tımarhanede. Çıkana kadar ve çıktıktan sonra asla özür dilemedi. Eyvallah çekmedi. Doğru bildiğini savunan şairden öte cevher var mıdır? Deliliğine kılıf bulamadıklarından, vatan hainliğiyle yargıladılar. Pound, Avrupa'nın sıkıntılarının kaynağı olduğunu düşündüğü tefecilere ve Musevi bankacılara nefretini saklamadı. Onu ABD'de yıktıkları kafeste, sayısız şiir çevirmişti. Allen Ginsberg ise, tımarhaneye düşen Pound'u yakalamışken mektup yağmuruna tutar. 25 yaşında bir şairim, der. Yazar da yazar. Pound hiç cevap vermez. Pound başta tımarhane günleri olmak üzere, ömrünün kalanında derin düşüncelere dalacaktır zaten. 1958'de İtalya'ya geri döndüğünde, nazi selamını çakıp tüm ABD bir tımarhane tespitinde bulunur. İtalya'da yıllar geçip giderken, 1967 yazının son günlerinde Allen Ginsberg, Ezra Pound'u ziyarete gelir. Bahçede otururlar. Ginsberg, Akdeniz', seyrederlerken birlikte, Hint mantraları söyler Pound'a. Yanlarında Pound'un eşi Olga ile portofino'ya yemeğe giderler. Ginsberg kendisini şüpheci Budist yahudi, Ezra Pound'u ise şüpheci Konfüçyüsçü diye tanımlar. pek muhabbet etmezler. Pound inatla Ginsberg'i görmezden gelirken Ginsberg iletişim için o kadar çabalar. Aynı yıln sonbaharında Venedik'e, şairin 82. yaş gününü kutlamaya gider. Ortamda başkalarının da bulunmasının etkisiyle olsa, Pound sonunda Ginsberg ile sohbet eder. Özellikle ekonomiyle ilgili yazdıklarınız doğruydu der Ginsberg. Pound, en büyük hatam aptalca Yahudi karşıtlığı yapmamdı der. Ginsberg O mevzu sıçışındı gerçekten der, ama bir modelleme olarak başarılıydı diye ekler. Onu Prospero ile kıyaslar. Buna katılıyor musun? diye sorar Ginsberg, Pound bir süre sessiz kalıp Evet der. Derler ki, o günün devamında Ginsberg Pound ile yakınlaşmasından yüz bulduğundan, evinin bahçesinde otunu içer, ound'a Beatles ve Donovan'dan şarkılar söyleyip Hare Krişna ilahileri tekrarlar. Ginsberg mutludur, Pound ise tüm yaşananlar çok umursamış mıdır bilinmez, ancak geleceğe kalacağını hissetmiştir diye düşünüyoruz. Ginsberg, o bahçede Pound ile otururken şaire, hayatı özetlediğini düşündüğü, iki plak dinletti: Beatles'dan Sergeant Pepper's Lonely Hearts Club Band ve Bob Dylan'dan Blonde on Blonde."}
{"url": "https://futuristika.org/fallik-fallik-aradim-cikisi-bulamadim/", "text": "Tanrı, bazen Harley Davidson'la kasaba kasaba gezip barlarda içki içen, hovarda biri olarak karşımıza çıktı; bazen de ortalıkta taklalar atıp şen şakrak dolaşan bir dişi kişi olarak. Bu sefer de kapısız, penceresiz, duvarları fallik sembollerle dolu boş bir odada hapsolmuş, ne yaptığını/yapacağını bilmeyen biri olarak karşımızda. Üstelik O, ne tanrı olduğunun, ne de yaptığı basit ve saçma hareketlerin dünyadaki sonuçlarının farkında değil. Evrene ve ornitorenklere dair her şeyi açıklıyor sanırım bu durum. Aynı esnada Meksika'da; gözden düşmüş, Escargot lakaplı güreşçimiz, beyaz odadan habersiz şekilde önemli bir maça hazırlanmaktadır. Yani maskesi yüzünde, Wes Anderson karakterlerine benzer depresif ruh haliyle sandalyede oturmaktadır. Maç vakti gelip de ringe çıktığında, beyaz oda devreye girer ve bizim bittiğimiz noktada Japonsal gariplikler silsilesi başlar. Bu andan itibaren kelimeler yeterli olmayacağı için susup filmi izlemek en doğru hareket olacaktır. Tuhaf bir yönetmenin elinden çıkmış bu tuhaf filmin orjinal adı Symbol. avi ama bu ismi akılda tutmak zor olduğu için IMBD kısaca Symbol demeyi tercih etmiş. Yönetmen torpili olduğu için de, başrolde kendisi oynamış. Şüphesiz, oyunculuğu da yönetmenliği kadar iyi."}
{"url": "https://futuristika.org/fantasturka-2013/", "text": "'Türk İşi Fantastik Filmler Festivali' bir yıllık aradan sonra geri dönüyor. Festival Ankara Kısa Filmciler Derneği tarafından, 23- 25 Eylül 2011 tarihleri arasında ilk kez Ankara'da düzenlenmişti. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı, Sinema Genel Müdürdüğü tarafından planlanan Türk Sineması Film Arşivi; her biri çok büyük maddi ve manevi zorluklar eşliğinde çekilen bilim-kurgu, korku, gerilim, polisiye, western, kahramanlık temalarında gezinen Fantastik Türk Sineması'nın kayıp filmlerinin Fantasturka sayesinde izlenebileceği açıklandı."}
{"url": "https://futuristika.org/fantasturka-2014-iyi-hikaye-kismi-anlasilmaz/", "text": "Yapılan açıklamaya göre 1950'lerden günümüze kadar çekilen ancak çoğu izleyici ile buluşamayan 3000'e yakın Fantastik Film arşivinden seçkiler dönemin yaşayan tanıkları ile birlikte izleyici ile buluşuyor. on iki Filmlik 'Türk İşi Fantastik Filmler' seçkisinin yanı sıra, 'Türk İşi Western-Kovboy-Aksiyon' uyarlamaları da festival seçkisinde yer alacak. 12- 13- 14 Aralık 2014 tarihleri arasında İstanbul'da gerçekleştirilecek olan Fantasturka, 17- 18- 19- 20 Aralık 2014 tarihleri arasında ise Ankara'da olacak. 2014 yılında Ankara ve İstanbul olmak üzere iki şehirde düzenlenecek olan Fantasturka, her yıl bir şehri gösterim programına ekleyecek."}
{"url": "https://futuristika.org/fanzin-sergisi/", "text": "İlki Ankara'da düzenlenecek olan Fanzin sergisi, katılımcıların 2010 yılına dek çıkmış tüm fanzinlerden örnek fanzin kapakları gönderdiği bir sergi. Eğer siz de katılmak isterseniz, elinizdeki fanzinlerin kapaklarını ya da kendi fanzininizin kapağını, kısa bir tanıtıcı metinle birlikte anlasilamamak hotmail. com ya da dusunkarafanzin gmail. com'a gönderebilirsiniz. Sergiye ek olarak, fanzinlerle beraber sergilenmek üzere, YERALTI temalı görsel işler de aynı adreslere gönderilebilir. Tüm gönderimler için son tarih 20 Mart 2010."}
{"url": "https://futuristika.org/fark-etmek-edilmek/", "text": "Trendeyim. Tüm gün kütüphanede çalışmanın yorgunluğuyla tekli koltuğa yığıldım. Derin bir nefesten sonra çantamdan kitabımı çıkarıp dış dünyayla iletişimimi kestim- ya da ben öyle sanıyorum. Karşımdaki çiftli koltuğa bir aile oturdu. Adam pencere kenarına geçti, dağınık saçlarıyla oynayıp duruyordu. Kadın, 4-5 yaşlarında, pek de rahat durmayan çocuğunu yatıştırmaya çalışıyordu. Adam penceresine döndü yeniden, bugün çok yorgunum, dedi."}
{"url": "https://futuristika.org/farkindalik-fedaisi/", "text": "Etraftaki herkes bir ambulansın ya da bir hayır kurumuna ait bir cenaze aracının geleceğini zannediyordu. Zanları kısa süre sonra, top ateşine tutulmuş beyaz bir güvercin gibi lapa lapa buharlaştı. Canavar taklidi yapıyormuşçasına suratları asık, ellerinde minik ama gösterişli tüfekler, bellerinde urganlardaki cesetler gibi ruhsuzca salınan coplarıyla, koyu renk elbiseli polisler ortalığı sardılar. Lacivert renkli, demir dikenli polis duvarının boşluklarından ona doğru ilerleyen belediye temizlik işçileri o kadar telaşlıydılar ki! Koyu yeşil tulumları, uzun tahta saplı süpürgeleri ve ağzı sonuna kadar açık demirden timsahları andıran paslı faraşları ile iştahlı çekirge sürülerine taş çıkarıyorlardı. Mikrop kapmamak için yüzlerini ilaçlı beyaz maskelerle örtmüş olsalarda, bu maskelerin kenarlarından fırlayan siyah, kahverengi, kızıl kıl öbekleri kendilerini talihsiz mikroplara benzetmişti. Çıt çıkarmadan derhal vazifelerini yapmaya başladılar. Polisler onu görmeye çalışanlara engel oldu. Temizlik işçileri de itinayla onu tahta bir tabuta değil, şeffaf sayılamayacak kadar koyu, geniş, mavi bir çöp torbasına yerleştirdiler. Ardından varlığından geri kalanları süpürdüler alelacele... Bıkkın görünüyorlardı. Polisler, temizlikçiler, asık suratları ve iş malzemelerini yüklenerek geldikleri yerlere doğru kayboldular. İnsanlar da sanki az önce hiç meraklanmamışlarcasına şaşılacak başka şeyler bulma özlemiyle kaşına kaşına etrafta gezindiler. Gözleri en az Arap prensesleri, vücudu ise en az Amerikan aktrisler kadar alımlı olan güzel kızın son adımı o kadar narindi ki, sanki ince tabanlı terliğinin dokunduğu her nokta altına dönüşecekti. Ellerini karnının üzerinde bağlayıp, mağazanın kristal bir duvarı andıran giriş kapısının bulvara bakan köşesinde beklemeye başladı. Daha bir sigara içimlik vakit geçmemişti ki sıkılma, bunalma emareleri gösterdi genç kız. Sol tarafında elinde kalın siyah ciltli hukuk kitapları, ebadı kirpiklerindeki sarılı, yeşilli, çapakları saklamaya yetmeyen kalın camlı gözlüğü, kirli sakallı, şişman öğrencinin yiyecekmişçesine bakışları içini gıcıkladı, bir anda tüm erkeklerden nefret etti. Hele sağındaki iri adamın içli içli geğirişleri... Adam, başı alabalığa, gövdesi mandaya benzeyen ilginç bir mitolojik kahraman gibiydi ve her geğirişinde ağır bir soğan kokusu minik bir bulut halini alarak etrafta geziniyordu. Bu geğirtiler kızı insanlığından utandırdı. Arkasını dönüp geriye doğru üç narin adım attı. Yine bir sigara içimlik vakit dahi geçmeden tülbendi kirli, dişlek bir dilenci kadın yanaştı güzel kızın yanına ve sutyeninden taşacak gibi duran iki iri göğsünden sağındakine dokundurdu yanmış çalı dallarına benzeyen çirkin parmaklarını. Dilendi. Korktu dilenci kadından genç kız, bir kaç adım daha geriledi! Gerilerken dar kot pantolonunun altında dolgun bir balkabağını andıran kalçasıyla susamlı şeker yemekte olan sevimli bir kız çocuğuna çarptı. Utandı, tüm gözlerin kendisine baktığını zannetti bir anda. Herhalde herkes Ne kadar aptal olduğunu! düşünmekteydi. Başını önüne eğerek geriye döndü ve geri sağ çapraza doğru birkaç adım daha attı. Kendisini kaçırtacak herhangi bir şey bulunmayan bu noktada gayet rahattı. Acaba ellerinde karanfillerle kendisine gelecek sevgilisi nerede kalmıştı? Birkaç saniye sonra, hasretini bitirecek noktanın yeryüzünün bu parçası da olmayacağını anladı. Burun deliklerine iğne olup batan pis bir koku vardı bu noktada. Beyaz, narin elleriyle yüzünün dünyaya açılan deliklerini kapatıp hızla uzaklaştı. Geriye baktığında az önce varlığından rahatsız olan insanların şaşkın bakışlarına şahit oldu. Gerisindeki bakışları umursamadan başını önüne çevirip yürümeye devam etti. Yüzeyi camla kaplanmış bir kaleyi andıran mağazanın sivri kenarlı köşelerinden birini dönerken elinde bir demet gülle kendisine gelmekte olan sevgilisini gördü. Koşup ona sarıldı, kokusunu hırsla içine çekti. Aşkım dedi, Az önce seni beklerken öyle bir koku çarptı ki burnuma, eminim bir yaban domuzunun kurtlu leşi bile böyle korkmuyordur. Telaşlandı yakışıklı sevgilisi, Korkma, ben buradayım dedi. Elindeki demeti kıza uzattı. Gülümsedi kız, Aaa bunlar karanfil değil ama! dedi. Eee ara sıra değişiklik lazım cevabını aldı. Minik elini, babasının kıllı eline gömmüş çocuğun yüzünde sıcak ve pembe bir tebessüm vardı. Herhalde bu çocuk dünyadaki tüm sevecenlikleri gamzelerindeki boşluklara yerleştirmişti. Babası ona gökkuşağının tüm renklerine sahip minik, lastik bir top almıştı. Kısa zaman aralıkları ile kafasını kaldırıp tebessümünü babasının gözlerinin içine çakıyor, etrafa kıpkırmızı diş etlerini sergiliyordu. Babası hiç çocuk olmamışçasına şükran gösterisinin bu kadar uzamasına şaşırıyor ve Keşke hep çocuk kalsa diye içinden geçiriyordu. Çocuğun ve babanın dimağlarında dünyalar döndürdükleri bu anda lastik top çocuğun elinden canı yanmış bir serçe yavrusu gibi hızla fırladı. Zıpladı, zıpladı, zıpladı ve onun fötrünün ince, buruşuk kenarına değdi. Baba çocuk birlikte mahcup oldular. Baba alt dudağını ısırarak yavrusunun gözlerindeki titrek derinliğe baktı, Git özür dile, sonrada topunu al gel. Eğer ucunda hediyesi olmasaydı bu kazacığın, asla sıkılacak kadar şaşkın şaşkın etrafa bakınmazdı. Minik bedenine kocaman bir şaşkınlık yükledi ve üzerindeki ağırlıkla tam tamına dokuz sağlam adım attı. Eğilip topu aldı, sırtını mağazanın kalın siyah camına dayamış ve kafasını dünyanın en utangaç adamıymışçasına önüne eğmiş fötrlü adamın kirli kaşe ceketinin zeminle birleştiği noktadan. Özür dilerim dede, istemeden oldu dedi. Dededen ses çıkmayınca aynı cümleyi bir daha kurdu. Ne cevap vardı, ne de herhangi bir hareket. Hıh dedi ve yürüdü yavrucak. Tekrar kavradı babasının elini aynı renkli sevecenlikle. Mutlu mutlu yürüdüler. Kimisi mutsuz olan insanların arasından sıyrılarak uzaklaştılar. Devlet memuru olduğu giyimindeki sadelikten, topuz saçlarından ve sol elindeki evrak çantasından anlaşılan kadın yerde ölü bir yılan gibi hareketsiz duran ele bastı. Garip bir şekilde oturmuş bu fötrlü adamın ona kızmasından korkarak arkasına bile bakmadan hızlı hızlı mağazanın içine girdi. Mağazanın içindeki kalabalığa karışana kadar, az önce eline bastığı adamın arkasından kendisine bağıracak olabilme ihtimalinin verdiği tedirginlik yüzünden dudaklarını çenesine doğru eğmişti. Elindeki parlak deri çantayı sanki vücudunun bir parçası gibi sarsmadan taşıyan, üzerine üniforması bol gelecek kadar cılız zabıta memuru mağazaya girerken sarılı, yeşilli, okkalı bir balgam attı yere doğru. Attığı balgamın fötrlü adamın siyah pantolonun sağ bacağının üzerine düştüğünün bile farkında olmadı. El ele yürüyen iki sevgili mağazaya girerken fötrlü adama tiksinerek baktılar. Sanki yerdeki avını kanlar içinde yemekte olan bir timsahtı. Şuna da bak hayatım, nerede uyumuş, yakında bu memleket Amerika'yı da geçer dedi dişi olanı. Ardından ucu güneşi işaret eden burunları ile birlikte mağazanın içindeki kalabalığa karıştılar. Siyah bereli, sivri keçi sakallı bir adam mağazadan çıkarken yanındaki sarışın ama siyah gözlü delikanlıyla yerde yatan fötrlü adamı işaret edip Bak işte özgür bir insan, işte toplumumuzun muhtaç olduğu kent dervişi dedi. Delikanlı kafasıyla onayladı, ellerindeki çuvalsı poşetlerin keskin hışırtılarıyla birlikte uzaklaştılar. Gül satmak için saf çift avında olan bir çingene kadın Bu ayyaş gülü ne yapsın diye düşündü, yanına bile yanaşmadı. Ne bakabiliyordu, ne duyabiliyordu, ne koklayabiliyordu. Hayal etme yetisi de yok olacaktı bir vakit sonra. Açlık hissetmiyordu, yalnızlık da. Gerçekten bir şeyler hissetmek için çok geçti. Bir şeyler hissetmek için çok geç olduğunu anlamak içinde. Bir tas sıcak çorba olsa... İçinde bezelye taneleri, küp küp tavuk eti parçaları, iri iri doğranmış taze mantarlar... Tuzlu olsa ve yağlı ve hatta bol salçalı... Taptaze bir somun ekmek ama dumanı üstünde değil, biraz soğumuş... Sonra üzerine acısı bol bir Brezilya kahvesi, tütünü tok bir sigara ile birlikte. Bu ne durgunluk yahu? Bulvarlarda geceler hep böyle mi olur? Keşke şimdi etrafımdan birileri geçse de, onları seyretsem. Tartışmak için kuytu bir köşe arayan iki serseri ya da bir kokana, koca kalçasını ve kaniş köpeğini sürümekte zorlanan. Bir ayyaş da olabilir, cebinde taksi parası olmayan, bıyıklı, bozuk kıyafetli, yüzü kıpkırmızı... Bir simitçi; yorgun, argın, kafası güzel gelecek hayalleriyle dolu. Genç bir varoş kızı; karnını doyurmak için fahişelik yapması gereken. Hatta o ela gözlü, şişman, sakallı şair, yazdığı şiirleri çok ama çok iyi sanan... Bir şeyler olsa, birileri çıksa, gece her şeyi böyle azimli azimli saklamasa. Şehri izliyordu, içindeki dünyalar heyecanla dönüyordu. Gri kovboy fötrünü giyinip çekti kapısını. Başka bir gezegenin keşmekeşinden miras kırık ve yetim bir parça gibiydi şimdi yıllardır benliğini yaşattığı sokağı. gözlerinde yaşattığı sokağı. Yürüdü, yürüdü, yürüdü, her yıl mevsimin bu zamanlarında karanlık basmadan birkaç dakika önce başlayan ılık yağmura aldırmadan. Başka bir gezegenin insanlarıydı galiba etrafında petek arayan arılar gibi dolaşanlar. Mağazalar cesetlerini kaybetmiş mezarlıklar, ağaçlar meyve arayışındaki kazıklardı."}
{"url": "https://futuristika.org/fatih-gul-starbucksla-creative-reviewda/", "text": "Futuristika!'nın bir diğer baştacı olan Fatih'in grafik tasarım ve sanat yönetmenliği dallarında başarılarına çokça şahit oluyoruz ama bu son aldığımız haberden dergide bahsetmeden geçemezdik. Lenticular kapak tasarımıyla gönüllerimizi uzun zaman önce fethetmiş olan İngiliz kökenli reklamcılık dergisi Creative Review, Fatih'in Starbucks'ın Türkiye'de 5. yılı şerefine tasarladığı logo çalışmasına bu ay internet sitesinde yer verdi. Fatih'in, Futuristika!'nın logosu dergi canavarımızın da hayat bulduğu ellerine sağlık diliyor, kendisini tebrik ediyor ve devamını diliyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/faust-nosferatuyu-istanbulda-uyandirdi/", "text": "Faust'u bilmeyenler için: kendileri Alman ve 1970'lerden itibaren müzik anlayışını küresel ölçekte haylı değiştirip bozdular. Can, Neu! ile birlikte Krautrock'ın önde gelen gruplarındandır. Akıma ses veren şarkılarıyla da Kraut denen olguya ruh vermişlerdir. Türkiye'ye geleceklerini duyunca, birbirinin aynısı basın bültenlerini aynen alıp haber yapan dergilerden/internet sitelerinden uzak durup, Bant dergisinin kısa röportajıyla yetindik. Faust'un, 1998 albümü Faust wakes Nosferatunun çalınacağı ve F. W. Murnau'nun 1922 tarihli sessiz film klasiği Nosferatu'nun üzerine müzik yapılacağı gerçeği, Faust heyecanını artırıyordu. Faust, müziğe ara verdikleri dönem sonrasında 1997 yılında kurulduklarında, avangart, ses bozumu ve elektronik çalışmalara yoğunlaştı. Konserlerinde beton dökme makinesi, çimento, kaynak makinesi, demir çelik ekipmanlar kullanıyorlar. Ortam bir şantiye görünümünü iyice almıştı. Arka planda akıp giden Nosferatu, gayet yakışıklı bulduğumuz Kont Olric ve saz arkadaşları ilerlerken, Peron da hızarıyla dilimlediği bidonu seyirciler arasına yuvarlıyordu. İşte bu ahval altında garajistanbul'a yollandık. garajistanbul, her gittiğinizde memnuniyetle ayrıldığınız bir mekan. İstanbul'un en güzide kültür sanat mekanlarından. Her etkinliğe göre değişen dekor ve sahnesiyle, kırılan bardakları hemen temizleyen görevlileriyle, nezaketiyle çizgi üstü bir yer. Mekana vardığımızda, o kadar ucuz (20 ytl.) tutulmasına rağmen, ortalama bir kalabalık vardı. Bir pazartesi günü için iyi bile sayılabilirdi. Dışarıda içkiler sigaralar içildi ve içeriden gelen sesin çağrısıyla mekana doluşuldu. Faust, sahneye, film başlamadan hemen hemen on dakika önce çıktı. Kemirgenler familyasına benzerliği ile Nosfreatu'nun görüntüsü zaten pek güzide bir ikon. Üzerine iki saat süren kesintisiz bir performansla, doğaçlamalarla, mizahla ve bir ara Jean-Herve Peron'un sahneden inip seyircilerin arasında elinde hızarla belirmesi coşkuyu doruğa çıkardı. Nosferatu'nun uyanışı sırasında ortalığı hızardan çıkan motor sesleri kaplıyordu. O sırada ufak tefek davulcu Zappi de bir matkapla davul setinin üzerindeki çelik levhaları melodik olarak deliyordu. Ortam bir şantiye görünümünü iyice almıştı. Arka planda akıp giden Nosferatu, gayet yakışıklı bulduğumuz Kont Olric ve saz arkadaşları ilerlerken, Peron da hızarıyla dilimlediği bidonu seyirciler arasına yuvarlıyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/fazla-bakinca-nabiz-hizlandi-sanki/", "text": "Hugo Boss reklamı karşımda, yazmadan duramadım. Akıllı Tivi artık reklamları da kaydetsin. Jonathan Rhys Meyers'ı, rewind' etmek istiyoruz! Brad Pitt'in Angelina'sı, George Clooney'nin parası, Bill Gates'in zekası onda yok. Sokakta gördüğünüzde Bu erkeksi görünen bir kadın mı, yoksa çok güzel bir kadın mı? diye sormanıza neden olabilir. İncecik bedeni yüzünden ilginizin ucundan bile geçmeyebilir. Bunlar kişisel zevkler. Şimdi bir önemi yok. Saçma önyargılarınızı bir kenara bırakıp, kendisiyle tanışmak için elinizi uzatın. Memnun olduk. Sadece İrlanda kanı taşıması, henüz otuzların başında olması ve lacivert gözleri ona hayran olmamız için yeterliydi. Ünlü olmasa da sokakta yanımızdan geçtiğinde fısıldaşmalara başlayabilirdik. Ne yazık ki o kadar şanslı değiliz. Jonathan on altı yaşında başladığı mankenlik kariyerinden sonra filmlerde oynamaya karar verdi. Lanet olsun, şimdi nereye baksak karşımızda! Önce üçüncü sınıf filmlerde küçük roller alır diye düşünmüştük ama Jonathan Michael Francis O'Keeffe olarak başladığı hayatına, Jonathan Rhys Meyers olarak meydan okuduğunda, daha on beş yaşındaydı. Depresif kariyerine annesi ve babasının ayrılığı, ardından ailesi arasında eşit olarak paylaşılan kardeşleri, son olarak da çiftliklerde geçen yalnız bir hayat yardımcı oldu. Kararlı gözlerine biraz hüzün bulaştı. Podyumda, otobüsün üzerindeki posterlerde ya da içindeki koltuklarda, hatta bir gazetenin sayfaları arasına saklanmış olarak karşımıza çıktı. Jonathan önündeki kahveye bakarken bile seksi olmayı başardı. Bunu sonradan öğrenilen bir meslek sırrı olarak kayıtlara geçirmek isterdim, Jonathan doğmadan önce hediye edildiğini söyleyerek, sizi keşke demekten kurtaracağım. Jonathan on altı yaşında okulu bırakıp, bilardo salonlarında takılmaya başladı. Birkaç dolar kazanmak için ideal yol, ünlü olmayı kafasına takmış biri için yetersizdi elbette. Aylarca kendinden büyüklerle, kadınlarla, seçkin iş adamlarıyla üç top oynadı. İsabetli atışlarını görenler film tekliflerinde bulunmakta gecikmedi. 1996'da Michale Collins filminde tetikçi rolünü aldı. Hepimizin içi rahatladı. On dokuz yaşında fark edildiyse, kırkında mutlaka başaracaktı. 1996'da 'Velvet Goldmine' filminde David Bowie'ymiş gibi yapan bir rock starı, 2002'de 'Bend It Like Beckham'da dünyada eşi benzeri görülmeyecek kadar çekici bir antrenörü, 2005'te 'Match Point'de sonradan sevgilisi de olacak Scarlet Johanson'un aşığını oynadı. Jonathan gözlerimizden kalbimize her hissimizi doyurdu. Bu kadar müthiş bir insan olduğunu anlatıp, çapkınlıklarını, biraz erken yaşta başlayan alkol alışkanlığını, sabahın erken saatlerinden diğer sabahın erken saatlerine uzanan eğlenceleri, güzel kızlara duyduğu fazladan ilgiyi gözardı ediyorum sanmayın. Jonathan setlerde geçirdiği zamanın yarısını da rehabilitasyonlarda harcadı. Güzelliği hakkında söylediklerimizi hatırlayıp, zekası konusundaki şüphelerimizi unutmayın. Jonathan gerçeğin bir üst seviyesi olarak televizyon ekranında yerini aldı. Güzelliğine bakmaktan oyunculuktaki başarısını anlayamamış olabilirdik. Neyse ki Elvis dizisindeki rolüyle Emmy ve Golden Globe'ları topladı da, kendimizi televizyon ekranına hayranlıkla bakan kız modelinden, İnanılmaz! Adamın oyunculuğuna bakar mısın? Şu gözlerindeki anlamı gördün mü? diyen sinema eleştirmeni modeline terfi ettirdik. Şimdi koltuğumuza rahatça kurulup The Tudors izleyebiliriz."}
{"url": "https://futuristika.org/felix-guattari-ve-uiqnun-aski-olumumuzu-bize-geri-ver/", "text": "1987'de Felix Guattari, Un Amour d'UIQ/UIQ'nun Aşkı adlı filminin yapımını finanse edecekleri umuduyla Fransa'da Ulusal Sinematografi Merkezi'ne başvurdu. Film konusunda deneyimi olmayan Guattari, başvurusuna filmografiden ziyade bir CV ekledi. Kendine dair bilindik konuların yanı sıra, Cezayir Savaşı sırasında polis soruşturması altında olduğunu ve İtalya'daki 1977 radikal ayaklanmalarında yer aldığını ayrıntılı olarak açıkladı. UIQ'nun Aşkı, insanlığın Infra Quark Evreni olarak bilinen bir varlıkla, kısaca UIQ, minik fitoplanktonların kloroplastları aracılığıyla iletişim kuran bir varlıkla ilk temasının hikayesi. İlk bakışta, uzay kısımlarını göz ardı ederseniz aşağı yukarı Star Trek'ten alıntı bir olay örgüsü içerdiği söylenebilir. Guattari'nin bilim kurgu türünü seçmesi şaşırtıcı olmamalı. Hem tür hem kendi felsefesi, mevcut gerçekliklerden kopuk bir dünya hayal ediyor. Film, yeni öznellik biçimlerinin hem vaatlerini hem de tehlikelerini sorguluyor. Tabii ki Guattari gibi militan bir düşünürün, daha önce hiçbir film yapım deneyimi olmayan Guattari'nin kendisini yönetmeyi önerdiği bir bilim kurgu filmini finanse etmek için bir hükümet fonlama organını ikna edebileceği fikri, kesinlikle başlı başına bir bilim kurgu idi. Amerikan ve Fransız stüdyolarından gelen filmlerin reddedilmesinin ardından, Guattari 1987 'de senaryoyu kaderine terk etti; metin çok sayıda Fransız akademisyenin toplanan eserleri için bir depo görevi gören IMEC arşivlerinde çürüdü. Sinemanın devrimci potansiyelinden çok etkilenen Guattari ise 1992'deki ölümüne kadar sadece La Borde'da yayınlamaya ve çalışmaya geri döndü. 20 'li yaşlarının başında genç bir biyolog olan Axel, az önce yaptığı inanılmaz keşfi Janice'e böyle açıklıyor. Ancak bu gizemli varlıkla kalıcı temas kurmak için bir cihaz kurulur kurulmaz, büyük bir sorun ortaya çıkar Axel'in önceki deneylerinin başarısız olmasına yol açan bir sorun: sonsuz derecede küçük olsa da, bu Evren Hertz iletişim sistemlerinde ciddi rahatsızlıklara neden olabilir! Ardından, gezegenin her yerinde bir dizi devasa sarsıntı olur. Bu durum, Janice'in yaşadığı işgal bölgesinin sakinlerince UIQ olarak adlandırdıkları varlıkla sözlü temas kurmayı başardığında durulur. Bu, iki dünya arasında karşılıklı öğrenme ve değişim aşamasına yol açar. Ancak, küçük işgalci grup eylem için olağanüstü bilgi ve kapasite elde etmeye başlasa da, Infra Quark Evreni, sonsuz üstün zekasıyla, insanlıkla olan ilişkilerinden çok az şey elde eder. Hatta, sonucu felaket olacak bir şoka uğrar, Janice ile gelişen ilişkisinde aşkı farketmesi nihayetinde tüm gezegeni alt üst edecek ve yeniden şekillendirecek bir keşif olur. Geleneksel bilim kurgu modellerinin aksine, burada sahip olduğumuz şey, her ne kadar çok güçlü ve son derece zeki olsa da, güzellik, şehvet, kıskançlık ve aşk gibi insan gerçekleriyle karşı karşıya kaldığında tamamen çaresiz olan bir Evren. Bu, yeni bir karakter türünün, bireyin kavramını sorgulamaya çağıran çok yönlü bir varlığın yaratılmasına yol açıyor. Yüzeyde bu senaryo bir grafik roman olarak okunabilirken, başka bir düzeyde felsefi, psikanalitik ve hatta psikiyatrik nitelikteki soruları ele alıyor. Son olarak, içinde yaşadığımız dünya hakkında bir dizi spekülatif hipoteze görsel form veriyor. Pek anlaşılmayan koşullar altında Amerikalı bir gazeteci, Axel adında bir Alman biyologu kurtarır. İkili yetkililerden kaçarken Janice ile karşılaşırlar, cinsel özgürlüğü olan 20 'li yaşlaını süren bir kadın. Janice ikiliyi terk edilmiş bir fabrikadaki işgal evi komününe getirir. Orada, TV ve radyo sinyallerinin bozulmasının Axel'in deneylerinin bir sonucu olduğunu ve polisin laboratuarını basmasından sonra zar zor kaçtığını öğreniriz. Axel yeni bir laboratuvar inşa eder ve diğer işgalcilerin yardımıyla nihayet UIQ adlı varlıkla temasa geçer. Atom altı ölçekte var olan zekadır UIQ, bir bilgisayar ekranında yer alır ve gücünü sadece makineler üzerinde değil, doğa üzerinde de uygulayabilir. Ben bir yazar ve psikanalistim, aynı zamanda Kurumsal Psikoterapi yöntemleri kullanan bir psikiyatri kliniğinin yöneticisiyim. Şimdi, en azından görünüşte bir bilim kurgu filmi olacak bu şeyi yönetmek istiyorum. Bunun için şüphesiz bazı ön açıklamalara ihtiyaç var. Burada sunduğum senaryo UIQ'nun Aşkı, psikanaliz anlayışımla yakından ilgili olsa da, ne bir otobiyografik ne de bir deneme filmi. Psikozlar psikoterapisini uygulamak için harcanan yıllar, onu ayrı bir psikoloji alanı olarak ele alan sosyal alandan veya sanatsal yaratımdan kopuk ve yalnızca uzmanlar tarafından erişilebilir olan bilinçaltının geleneksel tanımlarını sorgulamama yol açtı. Aksine, bana öyle geliyor ki, bilinçaltı yaşamı, ona erişmemizi sağlayan okuma ve analiz araçlarından ayrılamaz. Bu tür araçların kendileri sürekli evrim halinde ve özellikle yeni bilgi ve iletişim teknolojilerinin katkısıyla çeşitlendirilmeye ve zenginleştirilmeye yatkın. Bu nedenle, analitik bir prosedürde benim için kilit olan şu, orijinal bir ifade sistemi, öznel bir problemin tekil figürüne uygun özel bir kartografi oluşturmak. Yani benim için bu film bir bakıma kendi kendine analiz biçimi. Bir senaryonun birkaç versiyonunu hazırlama konusundaki yoğun çalışma, zaten süreçsel olarak nitelendirebileceğim analitik bir deneyimdi. Sinema profesyonellerinin yardımıyla ve ressam Matta ve besteci Ryuichi Sakamoto gibi sanatçıların katılımıyla beyazperdeye taşımak bu süreci daha ileriye taşımamı sağlayacak. Özellikle yeni imajların üretilmesi konusunda birlikte çalışmak için sabırsızlanıyorum. Sinema öznellik üretmek için olağanüstü bir araç. Şimdiye kadar psikanalizle olan ilişkileri karmaşık ve çoğunlukla çelişkili olmuş. Psikanaliz ve psikanalitik temalar üzerine yapılmış filmler var, tıpkı filmleri genellikle saldırgan bir şekilde psikanalitik bir ışık altında yorumlama arzusunda olanlar gibi. Bazı göstergebilimciler, sinema teknikleri aracılığıyla bilinçdışı mekanizmalara ışık tutabileceklerine inanıyor. Ancak psikanalistler nadiren bir film yapımına dahil olup kendilerini ifade etme şansına sahip oldu. Bu, sadece filmin anlatı ve psikolojik içeriği düzeyinde değil, aynı zamanda üretiminin her aşamasında dokunan algıların ve etkilerin dokusunda da denemek istediğim deney. 1) Bir tür komünde yaşayan ve görünüşte normal olsa da, aynı zamanda mevcut ve potansiyel, hayali ve gerçek olan ve mevcut varlığı gücünü yalnızca geleceği tüm tutarlılıktan boşaltma yeteneğinden alan yeni bir tür kozmik felaketin kazazedeleri olarak kabul edilebilecek olan bireysel karakterler üzerine kristalize edilmiş bir ego öznelliği. Öte yandan, bu felaket, kendi duygusal gelişimimin farklı aşamalarına, süspansiyonda kalan belirli bir nesne seçimine karşılık gelir: çocuk olmak, kadın olmak, hayvan olmak, çokluk olmak, görünmez olmak. Her şeyden önce, komisyon üyelerinden, bazı tematik unsurların, gerekli olsa da, yalnızca böyle bir senaryonun yazımında kaba bir şekilde çizilebileceğini akılda tutmalarını rica ediyorum. Bu, topluluğun kendisinin dönüşeceği ana karakter için durum, form alma, çekim ve mise en scene aşamasına kadar belirginleşmeyecek belirli bir stilistik görsel ve mekansal muamele gerektirecek. Burada belki de diğer tüm alanlardan daha fazla, olaya özgü imge, hayali ve yaratıcılık onların bölünmez doğasını ortaya çıkaracaktır. 2) UIQ, Evrensel Infra kuark adı verilen, sabit sınırları olmayan, tutarlı bir kişiliği olmayan, net bir psikolojik veya cinsel yönelimi olmayan bir varlıkta çerçevelenen, aşırı zeki, ancak geri dönüşü olmayan, çocuksu ve gerileyici bir makinik öznellik. Bu makinik bilinçdışı boyutun sıradan öznelliğe girmesi önemli ayaklanmalara neden olacaktır. Burada uyandırılan drama, toplumlarımızın şu anda geçirmekte olduğu, bilgisayarlı düşünce, duyarlılık, hayal gücü ve karar verme biçimlerinin yükselişi, artan sayıda maddi ve zihinsel işlemlerin dijitalleştirilmesi, sonluluğumuzu ve var olma arzumuzu belirleyen varoluşsal bölgelerle uzlaşmak her zaman kolay değil. Filmde bu çelişki, UIQ'nun Bruno karakterinde kendini enkarne etme girişiminin dramatik bir şekilde başarısız olmasıyla doruk noktasına getirilecek. Ancak nihayetinde, sonluluk ve tekillik sorusuyla ilgili bu son çıkmaz, yalnızca klasik psikopatolojiye açık bir gerçeği göstermeye hizmet edebilir, yani psikotik bir aşkın değişmezliğini asla kalıcı olarak sabit bir kimliğe veya hatta herhangi bir doğanın istikrarlı bir tanımlama sürecine bağlayamayacağını. Filmin kadın kahramanına gelince, kendisini aşkınlığa geçişin ensest oyununa çekmesine izin verdikten sonra, şimdi insan iletişimi ve duygulanım alanının dışına sonsuza dek sürüklenmeye mahkum edildi. Hiçbir şeye önceden ve gerçekten karar verilmedi, çağdaş dünya söz konusu olduğunda, soru tamamen açık. Kaypak gazeteci ve yazar Fred'in tuttuğu günlüğün de ifade ettiği gibi her şey yeniden yazılabilirdi el yazması süper güçlerden biri tarafından zırhlı bir kasada dini olarak korunmuş bir günlük çünkü her yeni okumada ifadeleri değiştiriliyor, maddelerinin anlamı değişiyor. Kıskaçlarla ele alınacak bu metin, Marie Curie'nin günlüğünü çağrıştırabilir belki. Marie Curie'nin günlüğü, yazarının bile şu anda bile gerekli önlemleri almadan okumaya cesaret eden herkesi ölümcül bir şekilde kirletme yeteneğine sahip olduğu bir dereceye kadar ışınlanmış. Ölümümüzü bize geri ver film için alternatif bir başlık olabilir. Ve yine de, hayır! Böyle bir savunma kime yapılabilir? Çağrına cevap veren bir daha asla aynı kişi olmayacak!"}
{"url": "https://futuristika.org/felsefe-konusmalari-daniel-w-smith/", "text": "Deleuze ve Foucault üzerine yoğunlaşan çalışmalarını Purdue Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde sürdüren Daniel W. Smith Norgunk Yayıncılık'ın davetlisi olarak Temmuz'un son haftasında İstanbul'a geliyor. Smith, 26 Temmuz Cuma günü Cezayir Salon'da saat 19.00'da Gilles Deleuze'ün felsefesinde edebiyatın ve genel anlamda sanatın siyasalla ilişkisini içkinlik kavramı çerçevesinde tartışan bir konuşma yapacak. Deleuze'ün Kritik ve Kliniki ile Francis Bacon: Duyumsamanın Mantığını İngilizceye çevirmiş olan Smith, Deleuze felsefesine ilişkin çok sayıda makale ve kitap bölümü kaleme almıştır. Geçtiğimiz yıl bu yazılarını Essays on Deleuze başlığı altında kitaplaştıran Daniel W. Smith'in çalışmalarının ayırt edici özelliğinin, kavramların izlerini felsefe tarihi boyunca titizlikle sürerek felsefe tarihini geleneksel olmayan, özgün biçimlerde haritalandırması olduğu söylenebilir. Daniel W. Smith'in Kritik ve Klinikin İngilizce baskısı için yazdığı uzun önsöz bu etkinliğe paralel olarak Saf İçkin Yaşam başlığı altında kitaplaştırıldı."}
{"url": "https://futuristika.org/fenerbahceye-kennetlenmek/", "text": "Futbola tutkun olduğumu söylemeliyim. Bu bir tür bağımlılık. Ama biri gelip bana hangi takımı desteklediğimi sorsa, daha çok oyunun kendisini, bütün tiyatroyu, maçları, ligleri, taraftarları, stadyumları ve oluşan atmosferi desteklediğimi söylerim; tüm bunlar oyunu daha cazip hale getiriyor. Her yıl canlı futbol izleyebilmek için birçok yeri dolaşıyorum, gerek Glasgow'da Old Firm'ü, gerek Şampiyonlar Ligi'nde pek önemli olmayan grup maçlarını, gerek Bundesliga 2'de Millerntor-Stadion'da bir St Pauli maçını, gerekse kirli hava ve yoğun yağış altında bir Belçika 3. lig maçını. Nerede iyi futbol varsa, ben de oradayım. Yarım düzine kadar uluslararası iyi ve pek iyi olmayan takım takip ediyorum, ama herhangi bir takım için bağlanmış değilim; herhangi biriyle biz moduna girmiyorum. Artık değil. Stockholm'de yaşarken, yıllar boyu aktif bir Hammarby IF taraftarıydım, ama herşey 2001 yılında değişti. İlk olarak takım, bir Amerikan eğlence şirketi ne satıldı. Sonra ben Oslo'ya kalıcı olarak yerleştim ve işler birden tersine döndü. Daha sonra Hammarby, görkemli yenilgilerle dolu 112 yılın ardından İsveç şampiyonu oldu ve takım 'kofti', başarı meraklısı taraftarları kendine çeker oldu, ve bunlar her zaman rüzgara karşı yürümüş eski cefakar taraftarları silip atmaya zorladı. Şimdi takımı tabii ki takip ediyorum, ama biraz uzaktan, her iki anlamda da. Peki benim Fenerbahçe hikayem nedir? Öncelikle söylemeliyim ki Fenerbahçe ile ilgili herhangi bir yerel veya alışılmış bir ilişkim yok. Demek istediğim, takımla ilişkim herkes tarafından bilinen rastgele olaylara tabi (Bilirsiniz, bir çocuk 7. yaşgününde bir Stoke forması alır, diğeri mavi rengi sever ve Chelsea'ye tutulur, Norveç'te yaşayan bir diğer Türk çocuğu Bursaspor'u destelemek ister çünkü ailesi oradandır, ama babası onun Galatasaray'ı tutması için baskı yapar... vb). Ayrıca eklemem gerekir ki, Türk futboluyla ilgili merakım oldukça yeni. 90'ların ortasından önce, Türk futbolu hakkında hemen hiçbir şey bilmiyordum. Sanırım ilk farkındalığım, Türk futbolunun uluslararası bir patlama yaptığı zamandı. Milli takım başarılı olmaya başladı, ve Hakan Şükür birden şöhret kazandı. Bundan önce, açıksözlülükle söylemek gerekirse, Fenerbahçe'yi Ferencvaros'dan ayıramazdım. Ve Beşiktaş mı? Portekiz takımıydı değil mi? Ya da Brezilya? Hehe. Nasıl bir Fenerbahçe taraftarı olduğumun hikayesi aslında bir dizi şans eseri rastlantıya bağlı. Hikayem eskiden yaşadığım Eskilstuna'dan başlıyor, Stockholm'e bir saat uzaklıkta küçük bir kasaba. Aynı zamanda yerel pizzacı Anter Anter'i kapsıyor, ve tabii ki kasabanın futbol kahramanı Kennet Andersson'u ve futbol oynamayı öğrendiği kulüp IFK Eskilstuna'yı, ki bu kulüp benim de çocukken futbol oynadığım kulüptü. Bildiğim hikaye, 1945 doğan ve belli bir dönem Kadıköy'de büyüyüp okuyan Anter Anter'in, ilk olarak Fenerbahçe'de genç takımında ve daha sonra 2. Lig'de Kasımpaşa forması altında profesyonel futbol oynadığı. 1969'da Türkiye'den İsveç'e yerleşmiş, ilk olarak Uppsala'ya, daha sonra da 1981'de Eskilstuna'ya. Burada, popüler bir pizza restoranı açıp aynı zamanda bir dönem teknik direktörlük yaptığı IFK Eskilstuna genç takımının bir parçası olmuş. Bu, 1982'de Kennet Andersson ile ilk kez tanışmasına vesile olan bağlantı. Daha sonra bu ikili iyi arkadaş olmuşlar. Kennet sadece uzun bir adam değil, aynı zamanda bir pizza canavarı... Ve, Anter Anter'in kendisine göre, yaptığı pizzalar Kuzey Avrupa'nın en iyileri! Kennet, gittiği takımlarda giydiği ilk formayı Anter'e hediye edermiş. Bu formalar Anter'in restoranını süslüyor. Anter de yaptığı pizzalara Kennet'in oynadığı kulüplerin adını koyuyor. Restoranında bir Mechelen, bir Bari, bir Bologna ve tabii ki... kariyerinin sonlarında bulunduğu bir Fenerbahçe sipariş edebilirsiniz. Eskilstuna'daki söylenti şudur ki, Anter Fenerbahçe'yle anlaşması için Kennet ile konuşan anahtar kişidir. Başlangıçta Kennet, Fenerbahçe'nin teklifini reddetmekte pek emindir, ama Anter fikrini değiştirmesini sağlar. Diğer bir söylenti de, Anter'in bütün bu olayın arkasındaki adam olduğu. Bunu onun kendisine sormak istedim ama, oğlundan öğrendiğime göre artık emekli olmuş ve 2011 Şubat'ta Kuzey Irak'a yerleşmiş. Bu söylentiler ne kadar doğru bilinmez ama, Kennet Andersson'un Fenerbahçe'de oynamaya başlamasıyla birlikte, kulübe olan ilgim yavaş yavaş oluşmaya başladı. Onu ve takımın sonuçlarını her haftasonu takip etmeye başladım, tıpkı Kennet Bologna ve Mechelen'de oynarken yaptığım gibi. Onun bir röportajını okuduğumda, bir nokta çok ilgimi çekmişti: sadece Fenerbahçe Spor Kulübü'nü değil, İstanbul'u da çok övüyordu; şehri, yaşadığı en ilginç yer olarak tanımlıyordu. Aynı zamanda kulüpteki tecrübesinin ve şehrin onu insan olarak nasıl büyüttüğünü, ve hatta bunun futboluna olan etkiden daha fazla olduğunu söylüyordu. Bu onun profesyonel olarak son iki yılıydı. İlk sezonu olan 2000-01'de Türkiye Şampiyonluğu'nu yaşamıştı. Bugün, on yıl sonra, Fenerbahçe bir başka şampiyonluk için yarışırken, takıma olan ilgim, Vamos Bien sağolsun, yoğunlaştı. Futbolun yanı sıra, aynı zamanda politik aktivistliğe de bir 'bağımlılığım' var. Bu, hemen hemen futbol tutkum kadar eski. Aslında futbol ve aktivizmin karışımına daha çok bağımlıyım: futbol stadyumunda politik tezahüratlar yapmak, gösterilerde futbolvari tezahüratlar haykırmak; politik kültür ve tribün kültürünün karışımı. Partigiani Livornesi Scandinavia 'nın bir üyesiyim. Fenerbahche hakkında, ilk defa PLS'nin websitesinden haberdar olmuştum. İki sene önce İstanbul'a gelme planı yaparken grubun isminin Vamos Bien olarak değiştiğini öğrendim bunu da aslında İngilizce Wikipedia'nın Fenerbahçe başlığında görmüştüm. Vamos Bien ile olan ilk temasım harikaydı. Forumda okuduğum çeşitli manifestolar ve görüşler ilham vericiydi. Çoğu sol ultras grubunun yaptığı gibi Daire İçinde A, yanına bir ACAB ve muhtemelen tepeye de bir Che resmi yerleştirmekten öte, şimdi, bu alışılmış sembollerin ötesinde gerçekten ciddi bir şeyler söyleyen bir grupla karşılaşmıştım. Ve yine, birçok ultras grup ırkçılık ve faşizmle mücadelede gerçekten iyi işler yapıyor, özellikle Livorno-Celtic-St Pauli ekseninde. Ama Vamos Bien, diğer sol grupların bazen hedefi kaçırdığı seksizm, homofobi ve milliyetçilik konusunda da görüşler sunuyordu. Aynı zamanda Irkçı doğulmaz/Irkçı olunur pankartı, Kara Deryalarda Bir Fenersin bağlantısı, Youtube'daki neşeli videolar hoşuma gitmişti, ve çoğu Vamos Bienlinin orta yaşlı olması, tıpkı benim gibi, hehe. Vamos Bien'in uluslararası aktivitelerde daha çok tanıtılmasını istiyorum, gibi. Geçen sene, içimizden birkaçımız oraya giderek küçük bir tanıtım yaptık, yani kapı artık açık. Birkaç senedir PLS-Klanen -Copenhagen ve Livorno'dan tayfayla oraya gitmek istemenin üzerine, orada olmak harikaydı. Eğer progresif işçi sınıfı sporuyla, genel anlamda ultras tribün kültürü ve politik aktivizimle -bira ve müziği de dahil edip- ilgileniyorsanız, gerçekten sıradışı bir deneyim. Kaçırılmaması gerek. Sadece İtalya'da. Bu arada, yakında, 1 Mayıs'ta İstanbul'da olmayı dört gözle bekliyorum. Taksimde bir milyon insan ve Vamos Bien'le tıklım tıklım bir Şükrü Saraçoğlu Stadyumu... Tıpkı Mondiali Antirazzisti gibi, sol ultrasın cennetinde olmak gibi birşey. Anter Anter'i de 1 Mayıs'ta orada görmek isterdim, ama uzun yıllardır üzücü bir şekilde Türkiye'ye girmesine izin verilmiyor; ne arkadaşlarıyla görüşmesine, ne babasının mezarını görmesine, ne de en sevdiği futbol takımını izlemesine. Belki onunla başka güzel bir günde buluşuruz."}
{"url": "https://futuristika.org/ferda-ferdag/", "text": "Pırıl pırıl tazecik beyninizi zedelemek istiyorsanız, Üç başrolün ardından ebedi figüranlığa atanan Ferda Ferdağ, vaktiyle onca sevdiği ve tutunmak için emek verdiği Yeşilçam'a kırgınlığını, anı kitabında böyle dile getiriyor ve kırık dökük evlerde, çalmayan telefonların başında rol bekleyerek geçen ömründen geriye kalan bir o kadar kırık dökük hayalleriyle, Yeşilçam'a heveslenen gençlere böyle sesleniyordu. 1937 senesinde Edremit'te Fikriye Dumrul adıyla dünyaya gelen, sinemaya geçişiyle de Ferda Ferdağ adını benimseyen oyuncu (ve otobiyografi yazarı2), sinemadaki ilk rolünü ve ilk başrolünü 1953 senesinde, Münir Hayri Egeli'nin Sarı Zeybek adlı filminde oynadı. Bunu takip eden süreçte iki filmde daha başrolde görülmesinin ardından sinemadaki rolü bir anda figüranlığa indirildi ve 25 yaşından başlayarak, hayatı, kendisinin bile tarihlerini ve detaylarını hatırlayamadığı gibi, oralardaki varlığını kayıt altına alan fotoğraflardan bile yoksun kaldığı, anne, teyze, nine yan rolleriyle geçti. Ferda Ferdağ'ın dünyası bana ilk olarak, Mesut Kara'nın, samimi bir sevgiyle yazıldığı anlaşılan yazıları vasıtasıyla açılmış oldu. Onun dilinden yapılan alıntılar içime öylesine işleyince o an için edinebildiğim tek kitabı, Bu Genç Kız Artist Olmak İstiyor'u hızla edindim ve yaşanmış hikayeler olmasa leziz bir edebi deneyim sunabilecek anılarının ağırlığı altında ezildim. Ferda Ferdağ'ın anı kitapları, salt şahsi anıların paylaşıma açıldığı bir yer değildi. Bende uyandırdığı izlenim, içindeki kırgınlıkların, kederin, tutkuların, serzenişlerin ötesinde, kıyısına tutunmak için çabaladıkça kayıp kayıp düştüğü Yeşilçam'daki ilişkiler ağına düşülen bir şerh ve Türkiye'deki filmciliğin teşrih masasına yatırıldığı bir mikro-tarih çalışması olduğu yönündeydi. Ferda Ferdağ'ın anıları, birbirini tekrar eden anaakım tarih anlatılarının yüzeyinde açılan bir gedik ve ardında, varlığı/failliği/tanıklığı mevcut kaynaklarca elimize ulaşmayan ya da ancak birkaç üstünkörü cümleyle geçiştirilenlerin müşterek hikayesini barındırıyor. Gözümüzü ya da kulağımızı yeterince yakınında tutarsak, bu gedik, bizi başka türden bir tarih anlatısının olanaklılığıyla tanıştırmayı vaat ediyor. Ferda Ferdağ, çocukluğuna ilişkin anılarda, geceleri eve mütemadiyen içkili gelen babasının, önce annesiyle kavgaya tutuştuğundan, kendi kendisiyle kavgası bittiğindeyse, ocağın içine saklanmış olan kızlarını oradan çıkarıp, kavgada kabahatli tarafın kim olduğunu sorduğundan bahseder. Anlattığına göre, kabahatin annelerinde olduğunu söyleyen kardeşinin aksine o, kabahat sende dediği için babasından tokadı yermiş. Ablasıyla iki kardeş gibi değil de iki aşık gibi büyüdüklerini söyleyen ve kendisi de Yeşilçam'ın ünlü oyuncularından olan kardeşi Sevda Ferdağ'ın, hep asiydi. Dilini tutamadığı için hep acı çekti3 diyerek söz ettiği Ferda Ferdağ, müdanasız duruşunu film kariyeri boyunca da korur ve karşılaştığı haksızlıklara karşı sesini yükseltmekten ve rahatsızlıklarını dile getirmekten çoğunlukla geri durmaz. Örneğin, anılarında, 2 günlük iş için beni 9 gündür pirinç tarlasında dolaştırıyorsunuz diyerek Kurbağalar filminin setinden ayrıldığını anlatır. Yine, Yeşilçam'a yönelttiği tepkilerini, performatif bir protesto eylemine dönüştürüp, üzerine geçirdiği bir kefenle Taksim'de tek başına yürüyüş yaparak, bir kez daha burada olduğunu ve kimilerinin ölmeden kefene girdiğini hatırlatır. Bu bir anlamda onun hayatında tekerrür eden motifin de bir özeti gibidir: Daha otuzuna gelmeden nine rolleri oynayan Ferda; henüz yaşlanmadan huzurevine yerleşen Ferda; ölmeden kefene giren Ferda. Dönemin figüranlarının ve yan rollerinin kahvehanelerde oturup filmcilerden iş bekledikleri gibi, Ferda Ferdağ da akmayan sular, yanmayan kaloriferler ve çalışmayan sifonlarla dolu evlerinde telefonunun başında iş bekler durur. Bazen çağrılacağı söylenen işlerden ses çıkmaz, bazen de kendisine haber bile verilmeden sahneleri filmlerden makaslanıp atılır. Onun filmografisini oluşturan şeylerden biri bu namevcudiyet olur esasında. Çekileceği söylenen ama çekilmeyen filmlerle çekilen ama oynatılmayan rolleri arasında, varlığı, hareketli görüntülerin evrenini yavaş yavaş terk eder. Kendi mevcudiyetiyle filmlerdeki mevcudiyeti arasında bir özdeşlik kuran Ferda Ferdağ'dan, filmlerine atılan kesikler hep bir parça alır götürür. Montaj masasındaki operasyonlar onun için ameliyat masasındakiler kadar acıklı olur çünkü icra etmek için onca çaba sarf ettiği işinden bu şekilde parça parça silinir gider. 1987 tarihli Gramofon Avrat filmindeki sahnelerinin kesileceğini öğrendiğinde yaşadığı üzüntüyü şöyle dile getirir: Derin düşünceli yönetmen Yusuf Kurçenli'nin yönettiği Gramofon Avrat'ta çekilen beğendiğim tek sahneyi de yan etkenler yüzünden montajda makaslayacaklar, saf yüreğimden bir parça daha kopartacaklardı.4 Yine, Orhan Oğuz'un 1988 yapımı Üçüncü Göz filmindeki kesilen sahnesinden, oyuncu arkadaşı Nuran Aksoy'a vefatının ardından yazdığı mektubunda şöyle bahseder: Oysa Balıkesir'e döndüğümde gece tekrar çağırtmışlardı o sahne yandı diye. Ahh, aslında Nuran'la, Ferda'lar yandı.5 Şener Şen tarafından canlandırılan İbrahim karakterinin ev sahibesini oynadığı, Başar Sabuncu'nun 1985 yapımı Çıplak Vatandaş filminde ise, iki günlük rolünün ikinci iş günü için bir ay telefon başında bekler. Hiçbir haber çıkmadığından bilgi almak için nihayet kendi aradığında, kendisinin/sahnesinin unutulduğunu ve filmin çoktan bittiğini öğrenir. Yine de Ferda Ferdağ, geride bıraktığı anı kitaplarıyla kendi görünürlüğünü kendi yaratmayı başarır ve arşivlerin ima ettiği namevcudiyeti reddedip, mevcudiyetini kurar. Söz konusu kitaplar, salt anılardan ibaret de değildir. Mektuplar, kendisi üzerine yazılmış yazılar, o yazılara kendi yanıtları, günlük notlar ve çeşitli listeler gibi farklı belgelerden oluşan bir anlatı bütünü bırakır geride. Haliyle, fotoğraflar ve filmler aksini söylese de Ferda Ferdağ VAR olmanın başka bir yolunu bulmuş olur. 1958'de Beyoğlu'nda birbirimize hayranlıkla bakıp geçerdik. Seni öyle meşhur, beni böyle mahsun Yeşilçam yaptı. Ferda Ferdağ, anılarında, 25 yaşından itibaren filmlerde yan rol oynamaya karar verdiğini anlatır. Çingene9 filminde oynayacağı zaman, hiç uyumadan tek gecede tüm kostümlerini diker ve ertesi gün sete geldiğinde, yönetmen Metin Erksan dışında sette kimseyi bulamaz. Ferda Ferdağ'ın aktardığına göre Erksan'ın orada bulunma nedeni de filmin başrolü olan Türkan Şoray'ın onu yan rolde istememesi nedeniyle kovulduğunu ona haber vermektir. Ferda Ferdağ ile Türkan Şoray arasında gerçek hayatta meydana gelmeyen yüzleşme, böylece, film evreninde de olsa sanki bir nebze olsun gerçekleşir. Ferda Ferdağ, bir doppelganger misali Türkan Şoray'ın karşısına dikilir: Yeşilçam adlı aynanın biri önünde, diğeri arkasında. Biri kadrajın içinde, diğeri dışında. Aynı endüstrinin içinde biri zirvede, diğeri ise ebedi düşüşte. Esasında aralarında yalnız sekiz yaş fark bulunan iki kadından biri diğerinin uzak geleceğinden gelip, ona, bizatihi kendi namevcudiyetinin açtığı yarıkla uyarıda bulunmuş olur böylece. Fakat sırf bu bile onu mevcut kılmaya yeter. Ferda Ferdağ'ın, anılarını kaleme alarak yaptığı da bir anlamda budur: Var olmayışının hikayesini anlatarak Türkiye sinemasındaki kendi tarihini var eder; yokluğunu hatırlattıkça varlığının altını çizer. Memduh Ün'ün 1984 yapımı Postacı filminin bir sahnesinde, Kemal Sunal'ın canlandırdığı postacı Adem karakteri kahvehaneye girer ve oranın gediklilerinden olduğu aşikar birine bir zarf fırlatır. Filmden beş bin kağıdımız var gene! deyip hevesle zarfı açmaya girişen Artiz Beyle Adem, Herife bak, filmin jönünden beş bin kağıda sabahtan akşama kadar dayak yiyecek, havalara zıplıyor! diye kafa bulur. Kendi üzerine düşünen sinema: Yeşilçam'daki star sisteminin dikkate değer bir self-reflexive özeti. Her anlatı, her tarih, belli seçimlerin bir araya istiflenmesidir nihayetinde. Anlatılanlar kadar anlatılmayanların, görünenler kadar görünmeyenlerin, konuşanlar kadar susanların, arşivlerde korunanlar kadar arşivlerden kaybolanların, izlenenler kadar yanan filmlerin, kısacası, mevcudiyet kadar namevcudiyetin bir tarihinin ve anlatacak hikayesinin olduğunu hatırlamak gerekiyor. Özel olarak Yeşilçam'ın, genel olarak da Türkiye sinemasının daha bütünlüklü ve hakiki bir tarihinden söz edebilmek adına, yeterince görkemli ya da epik bulunmadıkları için o tarihteki yerleri boş bırakılmış olanların yerlerini tek tek tespit etmemiz gerekiyor. Özensizlik, olanaksızlık veya bakımsızlık sonucu, yandığı, kaybolduğu ya da sansür mekanizmalarının gazabına uğradığı için hiç ulaşamadığımız, gözle buluşamadığı için varlığı hep muallak kalan filmlerin bıraktığı boşluktan haberdar olmamız ve onların, tam da orada bulunmayışlarıyla bize tarihin başka bir veçhesini anlattıklarının ayırdına varmamız gerekiyor. İzleyemediğimiz filmler ve kadrajın dışında kalan filmciler: Var olmamış olanların tanıklığı. Bu tanıklığa, sinemaya uzun yıllar emek verip, emeğinin karşılığı olan refaha eremeden, sefalet içinde yaşayan ve yaşamını noktalayan sinema emekçisinin gözü yaşlı görsellerini arka arkaya dizip, fonda acıklı müziklerle desteklenmiş videolar eşliğinde düşmüş Yeşilçam emekçisi istismarı yapmak için değil, hikayelerine kulak vermek, baştan beri parçası oldukları tarihteki yerlerini onlara iade etmek ve bu şekilde daha bütünlüklü bir tarih yazımına ulaşmak için başvurmak gerekiyor. Ferda Ferdağ, Yeşilçam'ın star sistemi altında ezilen, anaakım tarih anlatıları karşısında adı sanı, çehresi silinmeye yüz tutan, sahneleri kesilen, ödemelerini alamayan, hakkını teslim etme şansına bir türlü erişemediğimiz, değil onlarca, mübalağasız yüzlerce filmde oynayan/seslendirme yapan/sette çalışan çok sayıda sinema emekçisiyle/filmciyle benzer bir hikayeyi paylaşıyordu esasında. Fakat o, pek çoklarından farklı olarak, kendine has üslubuyla, kalp kırıklıklarını, küskünlüklerini ve hayallerinden geriye kalan enkazı topladı ve onları, neredeyse bir otoetnografiye varan otobiyografilerinde bir araya getirdi. Ferda Ferdağ, anılarında, herhangi bir kaybın ya da yok oluşun değil de var olmayışının yasını tutarken, anaakım/majör tarih anlatılarının dışında, ben de oradaydım! diye hatırlatan bir tanıklıkla, minör bir tarih anlatısına kendi katkısını sunmuş oldu. Bu endüstrideki deneyimlerini anılarında bir araya getiren tek fail ya da tanık da o değildi şüphesiz. Ama onun anılarında, pek çoklarından aşina olduğumuz altın çağ anlatılarına itibar etmeyen, başka, ilham verici bir yaklaşım hakim. Bana göre bu, anlatılanları salt şahsi anılar olmaktan çıkaran ve bir yüzleşmenin kapısını aralayan bir yaklaşım. Bir yandan, mağduriyetin yanıltıcılığına ya da faturasını birilerine kesmenin içi boş rahatlamasına teslim olmadan samimi bir kırgınlığı paylaşmasının getirdiği sahiciliği taşıyor; diğer yandan, geçmişi tozpembe görmeye teşne nostaljik ağızbirliğine karşı çıkan ve yaşadığı dönemin sinema endüstrisini teşrih masasına yatıran öfkeli tavrı koruyor. Bu yanıyla, Ferda Ferdağ'ın anılarının David Lynch'in Blue Velvet'inin açılış sekansını hatırlatan bir tarafı var. Ferda Ferdağ'ın bizi içine davet ettiği hikaye/tarih, bakımlı bahçelere ve yemyeşil çimenlere odaklanmaktansa, tam da su hortumunun çiçeklerin dallarına takıldığı ve yüzeyin üzerinden toprağın altına çekildiğimiz yerde başlıyor. Aynanın diğer tarafında yaşanan hayatın panoramasını sunuyor. - Ferda Ferdağ, Bu Genç Kız Artist Olmak İstiyor, Bayrak Yayımcılık, 3. Baskı, 1995, s. 22. Aynı zamanda başlıkta alıntılanan ifade için bkz. s. 63: Seni böyle böyle çatlattık İstanbul.../ Sen bana bir oyun oynayamadın. / Ben sana çok oyunlar oynadım İstanbul. / Alo, orası Tımarhane mi? / Sana Balıkesir'den gülüyorum İstanbul. - Kitapları, sırasıyla: Bu Genç Kız Artist Olmak İstiyor, Zübeyde Hanım Huzurevi'nden Mektup, Benim Terbiyesiz Ev Sahiplerim ve Huzurevinde Genç Kaldım. - Akt. Mesut Kara, Yeşilçam'da Unutulmayan Yüzler, Parantez Yayınları, 1. Baskı, 1999, s. 70. - Ferdağ, a. g. e., s. 75 - A. g. e., s. 70 - A. g. e., s. 76 - A. g. e., s. 108 - A. g. e., s. 34 - Burada, Ateşli Çingene (Metin Erksan, 1969) filminden söz ettiğini sanıyorum. - Bu durumu anılarında şu şekilde dile getirecektir: Senin filmlerinde yan oyuncu olabilmek için üçbuçuk numara yakın gözlüğünü takıncaya kadar bekledim. (Ferdağ, a. g. e., s. 34) - Ferda Ferdağ, bu filmde canlandırdığı Helacı Sarı Gönül rolüyle En İyi Yardımcı Oyuncu ödülünü kazandı. - Ferda Ferdağ, 25 Haziran 1996 günü, Paparazzi programı evinde çekim yaparken fenalaşır. Mesut Kara'nın aktardığı üzere, program ekibi, onu hastaneye kaldırma konusunda hiç de aceleci davranmaz; bunun yerine oğlu Beklan'ı aramakla yetinirler. Bir saate yakın süreyle baygın kalan oyuncuyu ilkyardıma kaldıran kişi oğlu olur; Ferda Ferdağ, on iki saat komada kaldıktan sonra, 26 Haziran günü sabaha karşı saat 3'te hayatını kaybeder. (Mesut Kara, Artizler Kahvesi, Parantez Yayınları, 1. Baskı, 1997, s. 31-32) Kara, Sevda Ferdağ'ın, ablasının vefatıyla ilgili sonradan şöyle dediğini aktarır: Sinema sahipsiz. Örneğin ben ablamı kaybettim. Bu çok az insanı ilgilendirdi. Sinemaya gönül vermiş, yıllarca çırpınmış, acılar çekmiş, onlara o kadar değer vermiş biriydi. Çok insan, sinemayla ilgili kurumlar bunu hiçe saydı. Bunlardan biri de SODER. Bir çiçek bile göndermediler, aramadılar. 'SODER'den istifa ediyorum' diye bir faks çektim. (Akt. Kara, Yeşilçam'da Unutulmayan Yüzler, s. 72)"}
{"url": "https://futuristika.org/ferdydurke/", "text": "Milan Kundera'nın ifadesiyle Proust'un ölümünden sonra yazılmış üç veya dört büyük romandan biri olan, Witold Gombrowicz'in yazdığı Ferdydurke'nin baskısı ne zamandır memlekette bulunmuyordu. Kafası karışık birkaç insanın sahaflarda dolanıp umutsuzlukla, incelmiş sesleriyle kitabı sorduklarını, aldıkları cevap sonrasında hafif bir baş selamıyla dükkanı, bulunması zor olmayan, okunması daha kolay kitapları soracaklara devrettiklerini biliyoruz. İşte Jaguar Kitap, Osman Fırat Baş'ın yıllar süren çalışmasıyla Lehçe aslından Türkçeye ilk kez çevrilen kitabı basmaya hazırlanıyor. On sekizinci yüzyıl sonlarında Parisli bir köylünün bir çocuğu oldu, o çocuğun da yine bir çocuğu oldu, o çocuğun da yine bir çocuğu oldu, o çocuğun da yine bir çocuğu oldu ve yine bir çocuk oldu; son çocuk ise dünya tenis şampiyonu olarak Paris Racing Club'ın gösterişli kortunda, bir büyük gerilim atmosferinde ve kesintisiz, coşkun bir alkış gümbürtüsü eşliğinde bir tenis maçı oynamaktaydı. Ne ki seyirciler arasında yan tribünde oturmakta olan bir Zuhaf albayı birdenbire iki şampiyonun kusursuz ve sürükleyici oyununa imrendi ve orada toplanmış altı bin seyirciye kendinin de neler becerdiğini göstermek isteyerek, ansızın havadaki topa tabancasından bir mermi sallayıverdi. Top çat diye parçalandı ve düştü, nesneden ansızın mahrum kalmış şampiyonlarsa bir süre daha raketlerini boşa sallamayı denediler, ancak topsuz hareketlerinin lüzumsuzluğunu görerek pençeleriyle birbirlerinin üzerine atıldılar. Bir alkış gümbürtüsü yayıldı seyirciler arasında. Şüphesiz ki bu kadarıyla kalabilirdi. Ancak bir de şöyle bir ek durum ortaya çıkmıştı ki heyecan içindeyken albay, alanın karşı tarafında, adına güneşli tribün denilen tribünde oturan seyircileri unutmuş ya da dikkate almamış bulunuyordu. Kim bilir niye, merminin topu delip geçtikten sonra durması gerektiğini sanmıştı; bu arada mermi, maalesef ki, yolunun devamında gidip bir sanayici armatörün boynuna isabet etti. Delinen atardamardan kan fışkırdı. Yaralının karısı, ilk izlenimin etkisiyle, albayın üzerine atılmak, tabancayı elinden söküp almak istemişti, ama bunu yapamadığı için tutup sağında oturan adama bir şaplak indirdi sadece. İndirdi, çünkü hırsını başka türlü çıkaramamıştı ve safi kadınsı bir mantıkla hareket eder haldeyken, benliğinin en derindeki köşe bucaklarında bir kadın olarak bunu yapmakta özgür olduğunu sanmıştı, çünkü ona kim ne yapacaktı ki? Ancak pek de öyle olmadığı ortaya çıktı, zira adam gizli bir sara hastasıydı ki tokadın neden olduğu psikolojik sarsıntının etkisiyle krize girmiş ve bir gayzer gibi titremeler ve kasılmalar içinde patlamıştı. Talihsiz kadın kendisini, biri kan fışkırtan, öbürü köpükler saçan iki adamın arasında buluverdi. Bir alkış gümbürtüsü yayıldı seyirciler arasında. İşte o an, yanda oturmakta olan bir beyefendi, çılgınca bir panik içinde, öndeki hanımın tepesine sıçradı; kadınsa onu sırtladı ve sırtında taşıyarak son hız atlayıp meydana indi. Bir alkış gümbürtüsü yayıldı seyirciler arasında. Şüphesiz ki bu kadarıyla kalabilirdi. Ama bir de şöyle bir durum ortaya çıkmıştı ki yakınlarda bir yerlerde, ta öteden beri seyircili gösterilerde atlayıp öndekilerin tepesine çıkmayı hayal edip durmuş ve o ana kadar da kendisini bundan anca zorla alıkoymuş, kendi halinde, emekliliğini yaşayan Toulouse'lu bir hayalperest emekli oturmaktaydı. Gördüğü örneğe kendini kaptırmış bir halde, demek ki böylesi münasip düşüyor, işte demek böylesi gerek, büyük şehir adetlerine uygunu bu sanıp aşağısında oturan hanımefendinin tepesine anında atlayıverdi o kadın da sırtlandı, sırtlanırken de hiçbir mahcubiyet belirtisi göstermemeye çalışıyordu. Ve işte o zaman seyircilerin kültürlü kısmı, maça kalabalık halde gelmiş bulunan yabancı elçilik ve büyükelçilik temsilcileri karşısında skandalın üzerini örtmek için nezaketen alkışlamaya başladı. Ama burada da bir yanlış anlaşılma oldu, zira daha az kültürlü kısım alkışları bir takdir ifadesi olarak aldı onlar da hanımlarının sırtına bindiler. Bunun karşısında cemiyetin kültürlü kısmına ne yapmak kalıyordu? Çaktırmamak için o kısım da hanımlarının sırtına bindi. Ve handiyse iş bununla kalabilirdi. Gelgelelim bu sefer de, zemin locasında eşi ve eşinin ailesiyle oturmakta olan Marki de Filiberthe'in kendisini aniden centilmen gibi hissedeceği tutmuştu ve üstünde açık renk yazlık takım elbisesi, solgun, ama kararlı haliyle meydanın orta yerine çıktı ve soğuk bir sesle, eşine, Markiz de Filiberthe'e burada kim, ama kim hakaret etmek ister, diye sordu. Ve kalabalığa, üstünde Philippe Hertal de Filiberthe yazılı bir avuç kartvizit fırlattı. Bir ölüm sessizliği çöktü."}
{"url": "https://futuristika.org/ferhat-uludere-derdimize-derman-olamayan-yerler/", "text": "Son kitabı Sonbaharda Sarhoş Bir Kasabayı Sel Yayınları'ndan çıkaran Ferhat Uludere ile Kadıköy'de demlenmek üzere buluştuk. Kitap bahane, fanzinler, meyhaneler, yeni yayıncılık ve alkol üzerine bir diyalog daha çok. Uludere, sahil kasabalarındaki ruh halini, günlük hayatta gerçeküstü durumların kanıksanmasını anlattı. Ortak yazarımız Borges'ten ve son kitabından okuma yaptı, ancak onlar yakında diyelim, özel Trakya mezesi ve hikayeleri eşliğinde Ferhat Uludere'ye kulak verelim. F. U: Desenleri Serkan Yüksel yaptı. Yıllardır onunla çalışıyoruz. İlk projemiz aslında Sayıklamalar zamanındaydı. Aynı liseden mezunuz. Birlikte içtiğimiz bir tarihimiz var. Sayıklamalar döneminde yayınevi desen istemedi. 1001 Fıçı Bira'nın kapağını yaptı. Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba için başta desen fikri yoktu. Aslında fikri üçüncü bir arkadaşımız Yüksel verdi. Tek renge karar verildi, Serkan sonra kitabı okuyup desenleri yaptı. Kitabın kapağı da aslında çizilen ilk desen, alternatif kapaklar yerine buna karar verildi. Gazetelerin anladığı tarafsızlık ve bağımsızlık böyle şeyler artık. Yani ben istediğimi söyleyim, kimse bana kızmasın üzerinden gidiyor. Ama fanzin başka bir şeydir. O her zaman taraflıydı ve yalan söylemedi. İdeolojik bir yanı vardı ve zaten o ideolojiyi temsil ediyordu. Bağımsız olduğu için de gerçekten inandırıcı olabiliyordu. Mevcut yayınlara baktığımızda insan kağıt israfına üzülüyor. Yaşasın fotokopi! Dehşetle takip ettiğim bazı şeyler var ve internet de onlardan birisi. Birincisi bizim yazma algımızla onlarınki çok farklı. Ben yetiştiğim dönemin adabından olsa gerek hala kendime yazarım diyemiyorum. Editörüm diye geçiştiriyorum. Ama internet yazarları daha yazı yazmadan yazar oldular. O sanal dünya gerçeğin çok ötesine geçti. Yani hem bizdeki yazar algısı değişti, hem de yeni bir yazarlık başladı. Ama yine de blog yazarı ve yazar ayrımını koymak lazım. Ama şunu da söyleyeyim internet şairleriyle normal şairler arasında fark yok... Kitap yayımlamak ise sanırım onu garip bir şey haline getiriyor, ne yaparsanız yapın yerini başka bir şey tutmuyor. Bizim kuşak sorunumuz da var. Basılı olmayan her şeye tepkiliydik. Hedeflerinle ilgili bir durum bu. Benim hedefim bir gün basılı bir yayında yer almaktı. Virgül dergisinde yazmayı bırakınca diğer bir hedef de kitabın olmasıydı. Bu noktada kitap hiçbir zaman bir tüketim nesnesi olmadı, zaten o yüzden amaçlanıyordu. Kitap sonraya kalacak bir şeydi. Ben ilk kitabım çıktığında dünyanın değişeceğini düşünüyordum. Özgüven veriyordu kitap. Hayatın aynen sürdüğünü sonra gördük tabi. Dijital yayıncılığa geldiğimizde ise, çığrından çıktığını hissediyorum. Editöryal çalışma yapan, kolektif işler yapan yayınları bir tarafa koyarak söylüyorum, özgür olması da çok iyi. Ancak sadece küfür etme özgürlüğünün yayıncılık olarak isimlendirilemeyeceğini düşünüyorum. Bir şiirin bir dergide yayımlanmasıyla, internette yayımlanmasının hazzı birbirinden ayrı olmalı. Türkiye'de dijital yayıncılık gelişim içinde ama. Bir yıl öncesine göre bile bir fark yaratılmış durumda. Tabi ki. Gazetede en çok üzüldüğüm yanlışlarımdan biri, bana gelen e-postada, internet sitemde yayımladığım yazıyı bile defalarca okurken, sizin bu kadar yazım hatası yapmanız olmamış denmesiydi. Kesinlikle doğru. Benim böyle bir alan bulmuşken bu tür bir hata yapmamam gerekirdi, doğrusunu ise, internette yazan o arkadaş yapmıştı. Kitaptaki karakterlerden soğumak, hikayenin devamından uzaklaşmak demek değil. Kitaba bakamam ben, çünkü hata bulurum. Pişman olmaktansa orada bırakırım. Ama hikayeler benimle devam ediyor. Feymece'nin filmi mi yapılsa gibi hikayeler dolaşıyor mesela. Feymece ayrı bir karakter olarak sürebilir. F. U: Babam rakı mezesi olarak kullanırdı. Ailenin diğer fertleri, rakı içmeyenler ise kahvaltıda yerdi. Közlenmis patlıcan ve biber, domates, soğan ve sirke ile yapılan bir Trakya mezesidir. Acısızdır. Yapımı bir ritüel gibiydi. Bahçeye babaannemler kocaman bir ateş yakarlardı, patlıcanlar filan orada közlenirdi. Büyük bir kıyma makinesi vardı, çocukken bize çok heybetli gelirdi. Sadece bu meze için ortaya çıkardı. Diğer zamanlar nerede durur bilemezdik. -Birkaç anahtar kelime vereceğiz, senin çağrışımlarını almak istiyoruz: İstanbul'a ilk geldiğimde okul arkadaşlarımdan duyuyordum. Akşam çok içtik diyorlardı. Ne kadar diyordum dört tane bira diyordu mesela. Allah Allah diyordum bu insanlara hakikaten çok mu geliyor. Bol alkollü bir geceden sonra kaç tane sorusu bana sorulduğumda bilmiyorum diyordum. Çünkü cidden hatırlamıyordum. Ve kasabada böyle yaşanıyordu. Alkol sürekli hayatımızdaydı. Ben aynı gün içinde üç kere sarhoş olduğumu biliyorum. Burada insanlar sarhoş olmak için içiyor, biz ise kasabaya katlanmak için içiyorduk. O zaman orası daha güzel geliyordu. Onlar sarhoş olmak için kolay yolu seçiyordu, kasabada ise işi ritüele çevirip daha keyifli hale getiriyorduk."}
{"url": "https://futuristika.org/fernando-pessoa-ve-surekasi/", "text": "fütürist alvaro de campos, neo-pagan alberto caeiro, ricardo reis'in astrolojik aynaları. alter egolarından, neo pagan olduğundan daha çok sevdiğim alberto caeiro serbest şiirler yazdı, ricardo reis ölçülü ama uyaksız, fernando pessoa ise ölçülü ve uyaklı şiiri tercih etti. çocukluğunda kendisiyle uzun, hayali diyaloglar kurdu, düşsel arkadaşları olan tüm çocuklar gibi. soyadı, pessoa, 'kimse' demekmiş, ya da 'kişi', portekizce bilenlerin aktardığına göre. drugstore grubunun adına şarkı yazdığı, bir çok fado'da fısıldanmaya devam eden ama hepsinden önemlisi, moonspell 'in son albümü, the antidote'u fernando pessoa'nın üzerine kurduğunu da ekleyelim. ne de olsa aynı ismi taşıyorlar. like a butterfly through a window. and the hands are picking flowers, not noticing which. I have no ambition or wants. to be a poet is no ambition of mine. it is my way of staying alone. when I sit down to write poems, or walk along the roads and paths, writing poems on the paper of my thoughts, on the crest of a hill, listening for my ideas and seeing my flock, or listening for my flock and seeing my ideas, and tries to pretend he understands. I salute all those who may read me, and the bus barely makes it to the hill-crest. I salute them and wish them sun, and rain, when it is needed, where they can sit, and read my poems. with the cuff of a white smock. what does a river know of this, what does a tree know, is that they have no hidden meaning at all. and the thoughts of all philosophers, that things really are what they seem, so that there's nothing to understand. things have no meaning: they have being."}
{"url": "https://futuristika.org/feryal-oney-kadini-en-iyi-kadin-anlatir/", "text": "Feryal Öney: Teşekkürler, aslında tek olduğumuzu söyleyemem çünkü herhangi bir müzikal kategoriye sokmuyoruz kendimizi. Etnik müzik, geleneksel müzikler ve daha değişik bir sürü adlandırmalar oluyor Kardeş Türküler'in yaptığı müzik için. Ama biz yaptığımız müziği sadece bir kategoriye sokmuyoruz, herhangi bir alanda kategorilendirmediğimiz için de, bu alanda tekiz deme iddiasında olamam. Geleneksel müzikler temelli müzik yapan birçok müzisyen arkadaşımız, grup var. Yirmi yıldır devam edebilme konusunu ele alırsak, kadro da değişti aslında. Kurucu kadrodan gidenler de oldu, sonradan eklenip en az kurucu kadro kadar projeyi sahiplenenler de oldu. Çünkü yirmi yıl gerçekten uzun bir süre. Herkesin hayatını bu projeye göre yönlendirmesini beklemek çok da doğru bir şey değil zaten. Özellikle 'proje' dedik; çünkü insanlar değil, işin kendisi, hedefleri belirlesin istedik nasıl yürüyeceğini. O yüzden yirmi yıl devam edebildik diyebilirim. Bugüne dek yürütebilmemizin bir sebebi de şu; eleştirel olabilmek, iyi/kötü, gelen eleştirilere kulak tıkamamak. Yani hem dinleyicilerimizden gelen her türlü eleştiriye açık olduk hem de daha iyi olabilmesi için BGST projeyi sahiplendi, seyirciden, dinleyiciden önce dış göz / kulak olarak müdahil oldu. Dışarıdan bakarak ama içerden de çeşitli iş bölümleriyle işleri kotararak. Böyle bir yapının içinde yer almak bize çok avantaj sağladı. Temel olarak da söylediğim gibi kişilerin inisiyatifine, eğilimlerine, yönlendirmelerine, kişisel belirlemelere ve zaaflara bırakılmadı proje. Yeni başladığımız dönemde geleneksel müzik yapmak istediğimizi biliyorduk, ama nasıl bir gelenek? Dünya müzikleri de çalışma alanımıza girdi, buralı müzikler de (özellikle 60'ların 70'lerin Anadolu Rock dönemi).. O dönem Mozaik diye bir grup vardı; Ezel Akay'ın, Ayşe Tütüncü'nün, Bülent Somay'ın, Timuçin Gürer'in içinde bulunduğu bir grup.. Onlar da Boğaziçi çıkışlıydı. 80 sonrası çok güzel bir albüm yapmışlardı: Ölümden Önce Bir Hayat Vardır. Bir konser kaydıdır; dünya halk şarkıları ve muhalif şarkılardan oluşur repertuarı. Şarkılar, hikayeleri anlatılarak icra edilir. O kaset bizim hayatımızda çok önemlidir, deliler gibi dinlemişizdir. Dediğim gibi, Cem Karaca ve Moğollar, Anadolu Rock, 70'ler döneminin müziklerini de çok dinledik, çok söyledik. Yalnızca bir iki konserde icra etmiş olsak da Kardeş Türküler'e çok büyük etkisi oldu Anadolu Rock dönemini bilmemizin. Çünkü kentli insanların, kolejli çocukların bu coğrafyanın müzikleriyle tanışması o dönem olmuştur. 90'ların başında Grup Yorum, Metin-Kemal Kahraman da bu topraklarda konuşulan Türkçe dışındaki dilerde de söylemeye başlamışlardı, bizim için yol gösterici oldular. Peki, biz ne yapacağız, dedik. Bugünkü Türkiye'nin müziği nasıl olmalı, diye sorduk kendimize. Bir kere tek dil, tek kimliğe karşı olmalıydı. Ermeni, Rum, Kürt, Bulgar, Arap, her türlü dilin ve kimliğin iç içe geçtiği bir coğrafyada yaşıyorduk ama bu coğrafyanın geleneksel müziğine Türk Halk Müziği deniyordu. Bizim ilk işimiz bu tabuyu yıkmaya çalışmak oldu. Bu durum aslında bizim durduk yere karar verdiğimiz bir şey de değildi. 90'lı yıllar böyle bir dönemdi. Kürt kimlik mücadelesiyle başlayan, ardından Ermenilerin, Yahudilerin, Alevilerin, kadınların, herkesin kendini görünür kılmaya, ifade etmeye çalıştığı bir dönemdi. Bizim müziğe, memlekete bakışımızı değiştiren şeylerdir bunlar. O iklimde şekillenmiştir Kardeş Türküler müziği. Yüzyıllar boyu kadınlar da en az erkekler kadar, bazen erkeklerden daha fazla şarkı, türkü üretmişler. Yaşadıkları dünyayı, ortamı, dönemi, çağı yaptıkları türkülerle, ninnilerle, ağıtlarla, deyişlerle çok güzel ifade etmişlerdir. Aile içinde yaşadıkları şiddeti, görünmeyen emeklerini, çevreye, doğaya karşı hissettiklerini, inançlarını, her şeyi aksettirmişler yaptıkları müziğe. Yani farklı temalarda birçok şey söylemişler, yaşadıkları düzeni eleştirmişler. Ama üzeri o kadar çok kapatılmış, erkekler kadınları o kadar görünmez kılmışlar ki, aşık müziği dediğimizde sadece erkekler akla gelir olmuş örneğin. Kadın aşık dediğimizde akıllara kimseler gelmezken erkek aşıklar dediğimizde Karacaoğlan, Dadaloğlu bir sürü örnek gelebiliyor. Fakat artık hiçbir şey saklanamıyor. Bugün şehirde yaşayan kadınlar, müzisyen kadınlar çok fazla şey üretiyor. Yaşadığımız çağ artık hiçbir şeyin üzerini örtemiyor. Biz de Kardeş Türküler'deki kadın müzisyenler olarak, kadınların müziği nedir, nasıl yapılmış, araştırıp öğrendikten sonra kendi sözümüzle kadınların hikayelerini anlatmaya çalıştık. Özellikle Bahar albümümüzde kadınların sözü de baskın olarak yer aldı. Sadece Kardeş Türküler müziğinde değil, solo projelerde de özellikle dert ediniriz, kadına dair bir şey söyleniyor mu burada, diye. Bulutlar Geçer'de örneğin, Aynalık Körük; Tebriz'den Toros'a projesinde kadın aşık Afe Bacı'nın sözleriyle Öğrendim. Müziğin hayatımda önemli bir yer tutmasının en önemli sebeplerinden biri, ailemdir. Çünkü, hep anlatırım, ben kendimi bildiğimde, dört beş yaşlarında, baş köşesinde pikap olan bir evdeydim ve plaklar bizim için çok önemliydi. Her ay mutlaka birkaç 45'lik plak alınır, dinlenirdi. Tür ayırt etmeksizin, o dönemin sanat müziği, pop müzik, aranjmanlar, arabesk... Dolayısıyla müziksiz olmaz duygusunu ailemden aldım. Sonra şarkı söyleyebildiğimi fark ettim ilkokul öğretmenim sayesinde ve müsamerelere katılmaya başladım. O zamanlar galiba, ben şarkıcı olacağım dedim. Ve böylece müzik benim hayatımın merkezine geldi, oturdu. Öğrenciliğim boyunca müsamerelerde, okul gecelerinde, derneklerde hep şarkılar söyledim. Fakat lise son sınıfa geldiğimde, ailemin kesin bir dille olmasa da, müzikle alakası olmayan bir bölümü seçmem, hayatımı rahat kazanabileceğim bir meslek edinmem konusunda yönlendirmesi oldu. Fakat, müzik yapmayacaksın, şarkı söylemeyeceksin! gibi bir baskı olmadı. Şehirlerde de okumuş, entelektüel ama sevgilisini, karısını döven erkekler var. Erkek şiddeti, köyle kentle sınırlandırılabilecek bir şey değil. Ataerki, şiddet her yere, her sınıfa sızmış durumda. Memleketin ve dünyanın her yerinde var. Bunun önemli bir sebebi, savaş elbette. Savaşın şiddeti meşrulaştırması, normalleştirmesi... Birçok erkeğin askere gidip silahla tanışması. Silah insanların hayatında olduğu sürece şiddet de insanların hayatında. Askere gidip 'düşmanını' öldürene eve gelip evdekini öldürmek normal geliyor. Medyadan o kadar çok ölüm haberi duyuyoruz ki, ölüm, öldürmek çok normalleşti. Asıl sebep şu tabii: Kadınlar güçlendikçe erkekler korkaklaşıyor, korkuları, kompleksleri artıyor. Kompleksleriyle baş edemiyorlar, öğrendikleri tek şeye sarılıyorlar: şiddete. Hayır Kürtçe bilmiyorum, ben Türküm, ama Kürtçe şarkılarda da vokal yapıyorum. 20 yıl boyunca Kürtçe müzik dinlediğinizde ister istemez bir kulak dolgunluğu oluyor. Edebiyat mezunu olduğum için dile hevesim vardır, merak ederim hep, sorarım her şeyin anlamını. Kürtçe senelerdir çok tartışılan ve gündemde olan bir dil oldu. Kürtlerin sayesinde, çok yol kat edildi. Artık kamusal alanda konuşulabilen, şarkıları söylenen bir dil. Bugün artık insanlar artık sosyal medya ortamında birbirleriyle özellikle Kürtçe yazışmaya başladı, bu da insanı teşvik ediyor o dili öğrenmeye. Bölümüm edebiyat olunca sayacağım birçok isim var tabii. Çocukluğumdan bu yana yer etmiş bir yazar vardır hayatımda: Yaşar Kemal. İnce Memed'i daha ufacık bir çocukken tefrika olarak yayınlayan gazeteden okudum, her gün heyecanla gazetenin çıkmasını beklerdim. Yıllar sonra kitap olarak okudum. Ve şimdiye dek yayınlanmış tüm kitaplarını. 90larla beraber Murathan Mungan'ın hayatımızda önemli bir yeri oldu, üniversitede her kitabını merakla bekler, okurduk. Hatta şunu söyleyebilirim, Kardeş Türküler'in ''Kerwane'' sinde, Murathan Mungan'ın şiirlerinden izler bulabilirsiniz. Can Yücel yaşasaydı, şu an memlekete dair çok güzel şiirler yazar, dalgasını geçerdi. Politik olarak da şair olarak da çok sağlam bir insandı. Beni, bizi çok etkilemiştir hayata, yaşananlara ironik bakabilmesi. Kadın yazarların ayrı bir yeri oldu hep hayatımda tabii ki, kadınları kadınlardan dinleyeceksiniz, okuyacaksınız. Türkiye'yi, içinde yaşadığımız memleketi ve çağı, kadın olmayı kadın edebiyatçılarımız gayet güzel anlatıyor ve ben kadınları kadınların ağzından okumayı daha çok seviyorum. Özellikle 90'larla birlikte, Adalet Ağaoğlu, Pınar Kür, Leyla Erbil, Oya Baydar, İnci Aral, Peride Celal, Tomris Uyar, Şebnem İşigüzel, Müge İplikçi, Karin Karakaşlı'nın kitapları başucu kitaplarım oldu. Okurlar açısından yoğunlaşma, odaklanma sorunu yarattı belki. Eline gazete, dergi ya da kitap alıp okuyan azaldı belki ama öte yandan dijital ortamlar birçok habere çok hızlı ulaşmamızı sağladı. Hayatıma çok fazla hükmetmesine izin vermedikten sonra faydalı buluyorum. Marş söylemem. Derdi ne olursa olsun, militer bir müziktir. Ortaokul ve lisede yeterince söyledik zaten. Marş dışında müzik türü ayırt etmem, dinlerim. Ve birçok türde söylemek de hoşuma gider. Bazı insanların yeri doldurulamaz, yerine de kimse geçemez. Neşet Ertaş da öyle. Benim için apayrı bir yeri vardır, benim ve Kardeş Türküler' in yorumunda çok belirleyici olmuştur. Sadece babasından öğrendiği bozlakları söylememiş, şehre gelip çok şey öğrenmiş, kendi coğrafyasının müziğiyle şehir müziğini harmanlamış, çok güzel besteler yapmış. O yüzden bugün şehirlerde yaşayan insanlar da kendilerinden çok şey bulurlar. Yeni bir proje değil ama her projede/çalışmada kadınların sözü, kadınların müziği olmalı bence. Ben besteci yönü güçlü biri değilim ama her projede bir bestem oluyor, bunu devam ettirmek istiyorum. Önümüzdeki dönem herhangi bir proje yapacak olursam, ki var aklımda bir şeyler, mutlaka içinde kadınların da sözü olacaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/fethi-naci-sevinc-veren-bir-hirsizlik/", "text": "12 Eylül günleriydi. Birkaç gün Sansaryan Han'da kalmıştım, sonra bırakmışlardı. O günlerde, kılık kıyafeti şüphe uyandıran, açık kahve rengi elbiseli bir delikanlı bizim sokağın önünden arada bir geçmeye başlamıştı. Aydın Emeç sağdı, onu aradım telefonda, belki bir bilgi alırım diye. Aydın yoktu. Salonda dolaşırken birden hep aynı yerde duran müzik setinin yerinde olmadığını gördüm. Yatak odasına baktım: Evin içi darmadağın edilmiş, bir iki mücevher ortadan yok olmuştu. Kendi kendime gülüyor, Hay Allah! Hırsızmış yahu! Hırsızmış yahu! diye dolaşıyordum. Hiçbir insan, evine hırsız girip bir şeyler çaldığı zaman benim kadar sevinmemiştir!"}
{"url": "https://futuristika.org/fikret-ilkiz/", "text": "İstemez misiniz? Ben isterdim. Bu düzen içinde, kurulu düzene karşı çıkmak. Yönetime kafa tutmak... Politik bir hedefiniz olmalı. Bizlerin vardı. Biz kimdik? Aslında bizler kim olduğumuzu sorgulamadık bile. Ama hayatı, hayatımızın her dakikasını başkalarının hayatı için sorguladık. Laf dinlemiyorduk, kurulu düzene karşıydık, muhaliftik. Ama neye muhalefet ettiğimizi ve nedenlerini biliyorduk. Öncelikle düzene uygun kafalar nasıl yetiştirilir diye insanları yönetmek isteyenlerin kurduğu düzene karşıydık. Çok serttik. Lenin, Marx ya da Engels'in görüşlerini bilmemek çok ayıptı. Çok okurduk, çok tartışırdık. Okumamak ve bir felsefeye dayanmadan düzeni eleştirmek yoktu kitabımızda. Bizim kitaplarımızda yazılı değildi düzene uygun düşünmek... Bu yüzden kanunlara karşı çıkmak ve halkın adaletini istemek ve halkın hukukunu yaratabilmekti çabamız. Özgürlükler ve haklar için verdiğimiz mücadelede, daha ortada hukuk, kanun gibi kavramlar bile yoktu. Zaten daha sonra tüm yönetimler bizi işçi sınıfı diktatoryası yaratmakla ve düzeni işçi sınıfı adına ele geçirmekle suçladılar. Bizleri yargılamakla kendi yönetimlerini ayakta tutuyorlardı. Başkaldırımızın adı Marksist-Leninist düzen kurmak için devleti ele geçirmek suçuydu. Yüzyılımız başkaldırıların yüzyılı ve sivil itaatsizlik tüm topraklara yayıldı. Sivil itaatsizlikte kanunlara karşı gelenlerin eylemlerinde şiddet yoktur, ama itaatsizlik vardır. Fiziksel ve fikirsel olarak kendilerine yap denilenleri ve kanuna karşı çıkmaması öğütlenenleri yapmaya zorlandıklarını hissederler. İşte o an önce zihinsel ve sonra da fiziksel barikatlar kurmakla geçer hayatları... Aslında yaşamın bize kurdurduğu barikatlar, siyasal eylem biçimimizdir. Bir başka deyişle barikatlar; kamusal alanların sizin tarafınızdan işgalidir. Size verilen özgürlükler karşısında devletin yönetiminden kendisinizi korumak için kurduğunuz barikatları ortadan kaldırmak isteyen yönetimlere karşı savunmanızdır bir bakıma... İnandığınız bir davaya, sosyal eşitsizliğin giderilmesi çabasına veya kamuoyunun dikkatini çekmeye yönelik eylemlerdir. İtaatsizliğiniz ve açıkça başkaldırınızla kendi hakimiyetlerinizin simgesi olan eylemler oluşturursunuz. Bir başka deyişle kanunlara karşı çıkmak, mevcut düzene başkaldırının sonucudur. Masumdur, kanundışıdır, ama adaletlidir. Kişi hak ve özgürlüklerinin yaşama geçtiği ve somutlaştığı bir devlet hukuk devletidir. Hak ve özgürlükleri talep etmek en basit insan hakkı olarak görülmelidir. Yanıtı hukuk devleti kavramı içinde aranmalıdır. Birinci adımda, sivil itaatsizlik ya da başkaldırı ceza yasalarıyla açıklanmamalıdır. Anayasada hak olarak tanınmalıdır ve insan haklarının hukuku ile kavranmalıdır. Başkaldırı, hukuk devletinde tartışma ve değişim yaratmalıdır. Amacı böyle açıklanmalıdır ve hukuk tarafından korunmalıdır. Düşünen ve düşündüğünü korkusuzca söyleyebilen kişi doğruyu bulabilir. Hukuk düzeninde veya devlet politikalarında değişiklik sağlamak için girişilen açık, şiddet içermeyen, bilinçli, siyasal ve yasaya aykırı eylem; başkaldırı hakkıdır. Eylem, yaşamsal ve sosyal bir amaç için gerçekleşiyorsa suç sayılmamalıdır. Yasalara veya yönetimin kararlarına aykırı düşmesi eylemi hukukun korumasından yoksun bırakmamalıdır. Siyasal kararlılıkla yürütülen ve kendini aslında temsil ettiği siyasal düşünce ile somutlaştıran eylem de hukuk tarafından korunmalıdır. Haksız sayılan bir yasaya karşı çıkmak ve bu karşı çıkma nedeniyle uğranılacak cezayı bilmek ve buna rağmen bilinçli olarak ve şiddete başvurmaksızın talepte bulunmak insan hakkının bir parçası olan başkaldırı hakkı olarak tanınmalıdır. Çünkü bu başkaldırı hakkı adalet duygusuna ve meşruluk kuralına dayanmaktadır. Sivil itaatsizlik, insan içindir. El Che fotoğrafı dünyanın her yerinde başkaldırının simgesi olarak binlerce fotoğraf ve postere dönüşmüştür. Le Monde gazetesinden gazeteci Annick Cosjean'la görüşen fotoğrafçı Korda şunları söyler: Muhteşemdik, başkaldırıyı biliyorduk, kahraman gibi görüyorduk kendimizi. Kamuoyunu şaşırtmamızın ne önemi vardı. Koyun değildik hiç değilse. Olayların, yaşamın anlamını düşünüyorduk. Ve düzeni değiştiriyorduk. Direnme ve başkaldırı hakkı, sivil itaatsizlik, eşitsizlik ve adaletsizlik yaratan sorunların giderildiği bir demokrasinin kurulması için, hukuk devletinde hak olarak tanınmalıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/filistindeki-yerlesim-sorununun-baslangici/", "text": "İsrail'in işgal ettiği Filistin topraklarında devam eden sorunlar ne zaman gündeme gelse, İkinci Abdülhamid'in uyguladığı politika ve Yahudilerin Filistin'den toprak satın almak için yaptıkları cazip teklifleri reddetmesi hadisesi canlanır. Fakat işler Osmanlı Devleti merkezinin düşündüğü gibi İstanbul'dan farklı işlemekte, günümüzde tartışılan ve İsrail-Filistin sorununu çıkaran bölge de farklı sonuçlar doğurmaktaydı. Bölgede sorununun ilk temelleri 19. yy başladı. Yahudiler tarafından vaat edilmiş topraklar olarak önem kazanan bölge, Kudüs'ün de bu bölgede bulunması ayrıca önem arzetmekteydi. Siyonizmin kurucusu ve teorisyeni Theodor Herzl, 1896 1902 yılları arasında Polonya asıllı Yahudi Newlinski aracılığıyla gerçekleştirdiği beş ziyaretinden yalnızca birisinde Padişah'la görüşebilmişti. Bu görüşmelerde Sultan Abdülhamid'i Yahudilerin Filistin'de iskanına ikna etmeye çalışan Herzl, bu çalışmalarından herhangi bir sonuç çıkaramamıştı. Herzl'in teklif ettiği Osmanlı Dış borçlarının bir kısmının ödenmesi teklifi dahi Yahudilerin bu bölgeye yerleşmesine imkan yaratmamaktaydı. Osmanlı Devleti ilk olarak Yahudiler'in bu topraklara sığınmaması için Filistin topraklarının hukuki statüsünü 1871 tarihli İrade-i Seniyye ile bu araziyi belirleyip miri yani devlet arazisi haline getirmişti. Yani toprak doğrudan doğruya hazine-i Hassa'ya bağlanmıştı. Ancak toprakların %20'si hala o bölgedeki müslüman yani yerli halkın mülk arazi şeklinde devam etmesinden dolayı bu bölgede bulunan veya bu bölgeye yeni olarak yerleşmeye başlayan Yahudiler, o bölgede yaşayan Filistinli'lerden koparabildiklerine ve yüksek ücret karşılığı o bölgenin Osmanlı idarecilerinden alabildikleri topraklara yerleşiyorlardı. İkinci Abdülhamid'in Yahudilere toprak satışını yasaklamasına karşın bir yerde para her şeyin kapısını açıyor, Osmanlı'ya bağlı idareciler dahi satış gerçekleştiriyorlardı. O bölgeye yerleşmeleri yasak olan Yahudiler turist olarak geliyor ve daha sonra bir şekilde kalarak yerleşmekteydiler. Yahudi nüfusu geçen zaman zarfı içerisinde artarak devam etmiş ve kendi köylerini kurmaya başlamışlardı. Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu buhran dönemleri, Balkan savaşları, dış borçlar, yaklaşan birinci dünya savaşı yapabilecek fazla bir şey de bırakmamaktaydı. Filistin-İsrail sorunu yüzeysel koşullarda konuşularak çözülebilecek bir sorun değildir. Geçmiş, o günlerin koşullarında değerlendirilmelidir ve bugünün şartlarının yarattığı sorunların temeli ilk yerleşmelerin başladığı dönemde o bölge insanlarının uyguladığı politikada da gizlidir."}
{"url": "https://futuristika.org/filler-capraz-gider/", "text": "Altay Öktem'in ilk romanı Filler Çapraz Gider, yıllar sonra yeniden Yitik Ülke yayınlarından yayımlandı. Altay Öktem'in 90'lı yıllarda, daha edebiyat egzersizleri yaptığı bir dönemde yazıp yıllarca çekmecesinde sakladığı, 2001'de Stüdyoimge Yayınları tarafından yayınlanıp kısa sürede iki baskı yaptıktan sonra, bilinmeyen bir nedenle yeni baskılarının yapılmasını istemediği Filler Çapraz Gider, uzun yıllar belli bir okur kitlesinin, özellikle çizgi dışında durmayı seçenlerin başucu kitabı olmuştu. Bütün erkeklerin Kerim, bütün kadınların Leman olduğu sıradan, bir o kadar da tuhaf bir dünyayı, bütün ayrıntılarıyla ama çok yalın bir dille anlatmış bize Altay Öktem. Bu roman, bir çeşit yalnızlaşma ve yabancılaşma manifestosu olarak da okunabilir. Romanda metinlerarası ilişkilerin kullanılması, yer yer öykü, tiyatro ve fotoğraf tekniklerinden yararlanılması, gerçeklikle sarmaş dolaş olan kimi fantastik öğeler, bizi, 90'lı yıllarda kaleme alınan bu romanın farklı katmanlarını da keşfetmeye zorluyor. Bu boğucu ve kasvetli dünyada ya hepimiz aynı kişiyiz, ya da hepimiz çok farklıyız ama bunun bir anlamı yok! İkisi de aynı kapıya çıkıyor çünkü kurallar aynı: Filler hep Çapraz Gidiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/filleri-de-asarlar-degil-mi/", "text": "Sparks World Famous Shows sirkinin en büyük fili 5 ton ağırlığındaki Mary idi. 1916 yılının 12 Eylül'ünde sirk Tennessee Kingsport kasabasında gösteri yapmış, bir gün önce de Walter Red Eldridge Mary'nin bakımını üstlenmek üzere işe alınmıştı; Eldridge'in, bu konuda tecrübesi yoktu. Gösteriden sonra Eldridge, Mary'yi su içmesi ve serinlemesi için yakındaki bir su kaynağına götürür. Derler ki, yolun kenarındaki tarlada bir karpuz gören Mary yolunu değiştirmeye kalkar. Bakıcı, Mary'nin yoldan sapmasına engel olmak için onu elindeki kanca ile kulağının arkasından dürtünce, sinirlenen fil çılgına döner ve hortumuyla sırtından atar Eldridge'i. Kızgınlığı geçmeyen fil, bakıcıyı bu sefer yalağa doğru fırlatır ve kocaman ayaklarıyla üzerine basmaya başlar. Mary'nin koca ayakları altında ezilen Eldridge'in bedeni kum torbasına döner, beyni yola saçılır. O sırada çevrede bulunan görgü tanıkları dehşet içinde seyrederler olayı. Mary onlara saldırmaz, bir süre sonra yatışır. Kasabalılar hemen Mary'nin öldürülmesini talep ederler yetkililerden. Gösterinin sonraki durakları olan diğer kasabalar, Mary dahil olduğu sürece sirkin kasabalarına gelemeyeceğini ilan ederler aynı gün. Ne yapacağını bilemeyen sirkin sahibi Charlie Sparks, sorunu en kısa yoldan çözmeye karar verir baskılara dayanamayarak; Mary'nin katline karar verilir, nasıl yapılacağı konusunda tartışmalar da başlar. Kasabalıların Mary'yi öldürmeye yetecek silahı yoktur; elektroşokla mı öldürelim yoksa top mu atalım derken sonunda fili asmaya karar verirler. Yakınlardaki Erwin kasabasında demiryollarına ait bir vinçle asılacaktır Mary. Haber büyük bir tantana ile çevreye yayılır, ertesi gün filin asılmasını seyretmeye kadınlı, erkekli, çocuklu 2500'den fazla kişiden oluşan bir topluluk bir araya gelir. Mary, kaçmasın diye bir ayağından vince bağlanmış, boynunda zincir bekler akıbetini. İlk denemede zincir kopar, yere düştüğünde kalçası kırılmıştır filin, kemiklerin sesi irkiltir seyredenleri, çocuklar korkudan çığlıklar atarlar. İkinci denemede daha büyük bir zincir dolanır boynuna, bu sefer başarılı olunmuştur; Mary ruhunu dakikalar içinde teslim eder. Yarım saat boyunca sallandırılan Mary'nin devasa bedeni tren istasyonunun bahçesine gömülür."}
{"url": "https://futuristika.org/film9/", "text": "salonlarında görme şansını bulamadığı birçok ödüllü kısa film yer alıyor. geçtiği samimi bir sinefil meydanına çevirmeye hazırlanıyor. Kafe Pi Group, Vida Pera, Galatalife ve Hardal üstleniyor."}
{"url": "https://futuristika.org/filmimiz-dunya-gezegeninde-gecmektedir/", "text": "Filmin başrol oyuncusu benim. Hatta benim hayatımı anlatan bir otobiyografi diyebilirim tüm film için ama jenerikte adımın geçip geçmeyeceğinden emin değilim. Böyle şeylere takılmam ben çünkü. İsmi, şanı, şöhreti, kartviziti elimin tersiyle iterim. Ne yaparsam kendim için yaparım. Başkalarını umursamam. Filmin senaristi, yönetmeni, kurgucusu ve elbette oyuncusu benim. İstesem jeneriğe adımı bir değil, iki değil, tam dört kez yazarım yani. Ama adımın görünmesini isteyip istemediğimi henüz bilmiyorum. Daha kendime sormadım çünkü. Sorsam bilirdim. Çünkü benim her şeye verilecek bir cevabım vardır. Özellikle konu filmimse... Konuya dönersek, evet filmimiz kainatın yaşanması en zor gezegeninde, yani dünyada geçiyor. İnsan doğacağı gezegeni seçemiyor ne yazık ki. Aslında yaptığım araştırmalara göre bir tek bizim gezegenimizde geçerli bu. Daha doğmadan başlıyor yasaklar, kısıtlamalar, yaftalar, paftalar, tafralar, kötü kelime oyunları. Burası dünya yok öyle! kafası... Diğer gezegenlerde doğacak şeye nerede, nasıl ve ne olarak hayata başlamak istediği sorulur. Yani Neptün'de yaşayan bir hasklajkjfdmn'nın alışılageldiği gibi miniminnacık bir hasklası yerine, gezegen bile olmayan Plüton'da paljfkjfolöv'ü olabilir. Ve hiçbir hasklajkfdmn yavrum neden gezegen bile olmayan Plüton'da bir paljfkjfolöv olmayı tercih etti? diye üzülmez. Yavrusunun tercihlerine koşulsuz saygı duyar, yasaklamak ya da sorgulamak akıllarına bile gelmez. Açık konuşalım gençler, artık kainattaki en geri kafalı gezegende yaşadığımız gerçeğini kabullenmeliyiz. Ben ilk başlarda bu gerçeğe çok direndim. Mutlaka bu dünyadan kurtulmanın bir yolu olmalı diye çok kafa patlattım. Diğer gezegenlerden yazıştığım çocuklar vardı. Birine aşık olmak üzereydim hatta. Size yalan söylemeyeceğim, aşk demeyelim de, evlenip eş durumundan onun gezegenine taşınma planları kuruyordum. Ama bi hoşlanma da vardı yani. O da bana karşı boş olmasa gerek ki kısa zamanda iş ciddiye bindi. Beni görmeye gelmek istediğini söyledi. Acayip heyecanlandım. İster misin birlikte dönelim Mars'a? diye sordum kendime. İstermişim. Gel dedim hemen ona. O da hemen geldi. Hem de öyle bizim mercimek beyinlerimiz ve nohut oda bakla sofa hayal güçlerimizle çiziktirdiğimiz ters dönmüş wok tavadan modifiye uzay gemisiyle değil, alev alev yanan kırmızı deriyle kaplı, yanar dönerli ofis sandalyesiyle geldi. Şimdi onu ilk gördüğüm anı düşününce... Ofis sandalyesi ne ya? Face'te şöyle köklü bir aileyiz, böyle zenginiz diye yazıyordu ama... Neyse, belki de tek kişilik spor araçlarıdır bu. Böyle düşününce gayet de havalı aslında. Araçtan inince bizim araba kumandası ile elektrik süpürgesi hortumu karışımı garip bir aletle ofis sandalyesini hüppp diye yok edip aleti de cebine attı. Böylece park sorunu da yaşamıyorlarmış. Şu Marslılar savaşçı oldukları kadar akıllılar da. Birlikte geçirdiğimiz ilk gün mükemmel gidiyordu. Kumburgaz'daki yazlığımızdaydık. Bir ara komşumuz gelip üzerine biraz estetik mi yoksa teknoloji mi atayım bilemediğim o şekilsiz ufolardan gördüğüne yemin billah etti. Evet. Komşumuza göre, Kumburgaz semalarında alev alev kırmızı deri kaplı yanardönerli ofis sandalyesi yerine o bildiğimiz çirkiiiin ufo göründü! Pavlov'un bu kadar da köpeği olunmaz ki be Fahriye Abla. Neyse, biz çifte kumrular Kumburgaz'daki aşk yuvamızda ilk günümüzü doyasıya eğlenerek geçiriyorduk. Keyfimiz yerindeydi. Denize girdik, dondurma yedik, sahilde birbirimizin kollarına doğru ağır çekim koştuk falan. Yani ben çok dahiyane bir fikirle her şeyi batırana kadar her şey çok güzeldi. Ah be! Mars gezegenine gelin gitmeme şu kadarcık kalmıştı. Mesela bahçede mehtaba ve müstakbel kayınvalidem ile kayınbabamın yazlıklarına karşı, sevdiceğimle bi rakı sefası yapmak yerine, yoo siz hiç öyle makul davranır mısınız Ela Hanım, böyle gezegenlerarası dillere destan olacak bir gece geçirmek dururken, yo yoo hiç olur mu, siz yine bildiğinizi okuyun lütfen, şu içine kaktüs ekilesice saksıyı çalıştıramamış, Bak sana ne izleteceğim. Ehe mehe deyivermiştim. Filmimizin adı: Marslılar Saldırıyor. Hadi bakalım. Ah bu ne yaratıcılık yarabbim! Aklımca ona dünyadaki dünya dışı varlık algısını gösterip birlikte dünyalıların aptallığına gülecektik. Cph-o0o-Pırr filmi görünce dehşete düştü. Tüm halkının aptal gibi gösterilmesi bir yana meğer Marslılardan biri tıpatıp annesi değil miymiş? Annesi ultra süper süpersonik teleskopuyla mutlaka bu küçük düşürücü şeyi izlediklerini görmüşmüş ve yoo onun çok saygıdeğer ailesi yo yooo onun bitanecik anneciği, aaaaaaa! onun melek annesi böylesi bir hakareti hak etmiyormuş. Dedi ve o boktan ofis sandalyesine binip gitti. Pırr! Adam olsan kendine şıkır şıkır ışıklı bir ufo alırdın be. Sen anca bürosit! Aman Allah'ım. Evliliğim suya düşmekle kalmamış, bir de 1. Gezegenler Savaşı'nı başlatmıştım. Amaaan! Yemişim savaşını, gezegenini. İşte bu benim iki gözü kör olsun da piyango bileti satsın sinema aşkım yüzünden Mars gezegeninin enn gözde bekarlarından Pırr avucumdan uçtu gitti. Ve sırf bu yüzden, işte bu yüzden işte, filmimiz dünya gezegeninde geçmektedir. Otobiyografiktir. Beni kendim canlandırmaktayımdır."}
{"url": "https://futuristika.org/filtre-camiz-bakisi-emerek-bosaltan-yuzey-ya-da-olmamak-uzerine/", "text": "Yürüyen mezbaha-matbaaların ağzında benim camız parçalarım, sizin okur-yazarlık parçalarınız. Basılmış binlerce nüsha gazetenin birbiri ardına aktığı banta benzer biçimde kancalardan saniyede yirmi dört kare-hızla geçen binlerce camız gövdesinin malumatı karşısında, her an konumunuzu kaybetmenize yol açabilecek titrek tekinsiz imla parterinin önünde, göz deliklerinizi göt deliklerinizden daha az sıkı kapattığınız daha geçirgen bir anda, gösterinin yüzeyinde ölülerin basın tarafından sayfaya doğru değil size doğru baktırılarak terbiye edilmiş bakışlarına maruz kaldığınız anda toplumu içimden aceleyle geçirin... sokağın kenarında bir adım daha atsa evrenden düşecekmiş gibi tedirgin, pazar arabasına bağlı hatta yürüyen koyu gri paltolu kadının merak verip korku alan bakışlarıyla göz göze geldiğim anda toplum içime aksın geriye sayıyorum çünkü sonsuza dek derinleşir gibi görünen apartman bahçesine giden beton aralıkta sıkıştım. Dilimin yarısını kopardım, ağzımda kan tadı ve başımda üç ağrı var. Binanın arka pencerelerinden birine asılmış ıslak bir örtüden damlayan sabunlu suları içmememi öğütleyen Sadri Alışık'ın hayaletinin daima çıtırdayarak kırılan-yanan bir dal gibi çıkan sesinin izini duyan kulağımla takip etmeye çalışıyorum. Oğlum ben Sadri Alışık'ın hayaletiyim sevgili camızım sabunlu suları içmemelisin. Aralık daralıyor ama sayın çok kıymetli Sadri Alışık. Uzun bir sopanın ucuna sabitledikleri şişi saplayıp durmakla beni öldüremeyeceklerini söylemenin olanağı yok. Sütü dökme. Eski bisikletler, omurgalar, oyuncaklar ve çerçeveler mezarlığına gömüldüm. Sağ arka dizim ne zaman kırıldı? Kurban hayvanını yüzmek için şişirmek caizdir. Aşırı şişirilmiş besili-imgem cılız gövdemi saran ve görüntümü bakıştan koruyan derinin yüzülmesini kolaylaştırıyor. Kadın / erkek muhabir okumuş yazmış birine benziyor ama hepsi o kadar işte. Öyle çok film izlemiş ki yüzü ve elleri film olana ait atıkla örtülmüş, film-atığı doğası gereği üzerini örttüğü yüzün son biçimini almış. Okumuş yazmış bakışları beni delip geçerek benimle ilgili çağrışımlara bağlanıyor: Okumuş yazmış zarif muhabir elleri beni delip geçiyor, gün içinde hakikatin küçük parçalarını not ettiği defterinin yüzeyinde önce diz boyu çukur kazılıyor, olayın kahramanının gözleri tülbentle bağlanıyor, kıbleye dönük olarak sol yanı üzerine yatırılıyor, boğazı edebi jargonla haber dilinin sınırına denk getiriliyor, iki ön ve bir arka ayakları uçlarından bir araya bağlanıyor, üç kere bayram tekbiri okunuyor, boğazının herhangi bir yerinden kesiliyor, Öldüren Cazibe derken Cazibe'yi belli etmek gerekir, bunu düşünmezse hayvan leş olur, Camıza Aşk Tuzağı, besmele çekilince hemen kesmek şarttır, besmele çektikten sonra bıçağı bilerse besmeleyi tekrar etmesi gerekir, besmele gibi temel basın etiği de kendini dikte ettirir, besmele çektikten sonra hayvan yerinden kalkarsa yatırdığı zaman tekrar besmele çekmesi gerekir, fakat bir kelime söylemek, bir lokma yemek, bir yudum su içmek gibi az bir ara vermenin zararı yoktur, besmele çektikten sonra elindeki bıçağı bırakıp başka bir bıçak alırsa besmeleyi tekrar çekmesi gerekmez, bir hayvan için besmele çekildikten sonra onu bırakıp başka bir hayvan kesilecek olursa besmeleyi tekrar çekmek gerekir, arka arkaya birkaç olay hakkında haber yapacak kişinin hepsi için ayrı ayrı besmele çekmesi gerekir, fakat hayvanları üst üste yatırıp kesecek olursa bir besmele kafidir, bir hayvanı iki kişi haber yapsa ikisinin de besmele çekmesi gerekir, besmele unutulursa zararı olmaz, kasten besmelesiz kesmek haramdır. Beni gözleri ve üçayak üzerinde duran kamerasıyla yere yatırıp üç ayağımı bağlıyor, benimle ilgili metne bakıyor. Işıklı kamerası benimle onun arasına görüntümü ve gerçek geleceğimin karşısına yapay bir şimdiyi yerleştiriyor, ama öznel kamerama geçebilseydiniz gezici-kaçıcı-firari bir camız-kameranın sizin dolaşıcı-muhabirliğinizle aynı yasaya bağlanmadığını görecektiniz. Çocukların alkışları kök-binayla bahçe duvarı arasına sıkışmış gövdem için gösteri alanını giderek daha fazla açıyor. Erkek ve kadın muhabirlerin, cünübün, delinin, bunağın, çocuğun ve sarhoşun besmeleyle kestiği hayvan yenir, dilsiz ve sünnetsizin hayvan kesmesi mekruhtur, bir ihtiyaç varsa kurbanı bayıltıp kesmek caizdir, başını bir kerede koparıp kesmek de olur, hayvanı ensesinden kesmek haramdır ama eti yenir. O halde kesinlikle ölmek gereklidir, çünkü yaşadığımız sürece anlamdan yoksun kalırız. Ölüm, yaşamlarımızın bir şimşek gibi kurgusunu yapar. ] Sütü dökme. Sütü dökmezsem kurban, kurgu eylemidir. Numaralandırılmış üç ve bir alt çerçevenin mantıksal sonucu: Daha ilkinde sadece varlığımı değil bir anda ortaya çıkma olasılığımı ] gösteren de-kadrajı göstermekle bile, yani birbirini izleyen karelerin lineer ilerlemesinin şimdiden kendini beni haber fotoğraflarında iştahla dörde bölen montaj-mezbahaya dönüştürmesiyle bile ortada: Camız ve dişisinin yaşamı mezbahada son buldunun tekniğini veren şey bizatihi olayın, görüntünün ve metnin kurgusunun mezbaha gibi işlemesidir. Saf, basit ve düz bir eleştirel yüzeye dönüşmüş beden bütünlüğüm sevginin kendini bir tür sızma olarak kuran işgüzar metin yazarlarının kafasında kimi kısımları diğerlerinden daha pahalı giriş etine, gelişme etine ve sonuç etine ayrılıyor. Görüntümün yanılsamalı derinliği altımdan kayıyor. Orada dizlerim titriyordu. Ahıra dönüştürülmüş mevsimlik çadırın içinde elli bir baş, ağızlarının kenarından dökülen samanlar bacaklarıma tırmanıp beni yemeye başlıyor. Küçük sarı samansı kemirgenlerin ısırıkları beni bir arada tutmaya yönelik ağızların derime vidaladığı şefkatli dokunuşlar tarafından iki gece sonra gövdemde ait olduğum olası katledilme biçimlerine benzer sıralı bir öpücük haritasına çevriliyor. Sütü dökmediğim sürece zavallı muhabirin zavallı kamerası beni tam da bu aşk dolu öpücüklerin işaretledikleri yerden kesecek. Kadrajın tarihinin bir olay yeri çevreleme olarak kurulduğunun ilamı olan kesik çizgilerle ışıklı bir pano gibiyim bu bahçe duvarının içinde. Zabıtanın, hayvan müdürlüğünün, polisin hattı ya da kamera-kalemin hattı ya da çocuklarının alkışlarının hattı sizi içeride tutuyor, beni dışarıya hapsediyor. Sonra eldeki bütün gösterilebilir, bütün izlenebilirin sınırını oluşturuyor ve yaşamın yerine geçmeye çalışmayan sembolik yıkılışım burada başlıyor. Sağ arka dizim ne zaman kırıldı? Kurban hayvanını yüzmek için şişirmek caizdir. Aşırı şişirilmiş besili-imgem cılız gövdemi saran ve görüntümü bakıştan koruyan derinin yüzülmesini kolaylaştırıyor. Ölmeden hemen önceki halim kadar taze sütü dökme. Muhabirin zayıf yumruğu derimin içini kurutarak sıyırıyor bu sesi daha önce de duymuştum ahırın arkasındaki çadırların önünde kameralar pazarlıkları kaydederken ve başka muhabirler organik bakışlarıyla hakiki deriden kameraların bu kayıtlarını doğrularken kameranın önünden çıkan bir yumruk-rüya yükselmiş, tavanarasına yakın pencereden girmiş, alçalmış, yumruk-gözlerini gözlerime dikmiş, içime girmiş ve derimi aynı bu sesle yüzmeye başlamış tıslamış sıyırmış beni ürpertmiş ve korkutmuştu ve korkunun bana verdiği cesaretle ahırdan ve ahırın bağlı bulunduğu davranış rejiminden kaçmak aklıma gelmişti ama kaçamamıştım ama sonra kaçtım ve yakalandım ama sonra yeniden kaçıp kaçak camızlar arasında aşırı teknik bir camıza dönüştüm: İnfilak eden aşırı teknik bir camız. Camız olmak yeterli değil, bunu anlıyorum; bir camız-kameraya dönüşmek gerekir; belki de kan kaybından büyüyen gözbebeklerimi parlak, kontrollü kusma refleksleri geliştirmiş kör camız-objektiflere dönüştürmek ve sonsuza dek kapatmak. Sen ve sana yeniden rastlama olasılığı, siz gelmeden önce bunları düşünüyordum. Benim başımı beklemek için Sadrialışıklar Alemi'nden gelen Sadri Alışık'ın hayaleti eski bisiklete oturdu, kandan birbirine yapışmış tüylerimi taradı. Soluğu soğuk, bakışları donuktu. Ölümü vaat etti, bekledik, gelmedi, sıkıldı, bir şarkı söyledi. Bir boynuzum duvara sürtünmekten kırılmış, düşmüyor ama ağrıyan bir diş gibi sallanıyordu, onu koparıp yaramı öptü ve gitti. Senin kokunun izini sürerken, yarısı boş yüzümü yarıktaki toprağa dayadım ve içimi kirli nemli havayla doldurdum. Bu yarığa benzer biçimde, sözcüklerin içlerini bütünüyle dolduramayan anlamlar var; kimi boşluklar oluşur ve burnumuz sığarsa kaderimiz bu boşluklara yerleşir. Dönüp baktığımda sen oradaydın ama sana rastlama olasılığı sonsuza dek gitmişti. Sadri Alışık'ın hayaleti sana rastlama olasılığını alıp gitmişti. Camız olmak yeterli değil, bunu anlıyorum; bir camız-kameraya dönüşmek gerekir; belki de kan kaybından büyüyen gözbebeklerimi parlak, kontrollü kusma refleksleri geliştirmiş kör camız-objektiflere dönüştürmek ve sonsuza dek kapatmak. Sütü dökmezsem, bakışı hapseden sinek-tuzaklarına yapışmış kanaat kırıntıları karnımı doyurur, beyaz çocuk fanilalarından damlayan sabunlu sular susuzluğumu giderir, yalnızlık henüz doğmamış bulunan ağızların bile etimdeki ısırık haklarına daha şimdiden direnen, ölümüm esnasında ve sonrasında katılımcı bir bilinç durumu yaratan öfkeli zihnimi dinç tutar. O zaman imajın tüm ifade imkanlarının ortadan kalktığı ve ifade işinin sadece hayatın ] kendisine kaldığı ] o anda üzülmeye gerek yok, çünkü camız olmak tek başına yeterli değil."}
{"url": "https://futuristika.org/flaneur-comics-sunar-cash-bir-efsane-ve-gibrat/", "text": "Flaneur Comics, çizgi romanın Türkiye'deki serüvenine ana-akım dalgaların ötesinde ve dışında bağımsız yapıtlar kazandırarak katkıda bulunmak niyetinde: Bağımsız olma halinin kendi özgünlüğüne ve özgürlüğüne bağımlı olmaktan geçtiğini unutmadan, bir çizgi roman patlamasından söz edilen yerde patlamayı tutarlı ve gelişen bir çizgiye oturtma ve kalıcı bir ilgiyi beslemekle birlikte, kendi özgün tavrını ve estetiğini oluşturan / oluşturması gereken yerli piyasaya hiza çizgileri çizme niyeti. Flaneur Comics, yalnızca sanatsal boyutla ve hikaye seçimiyle sınırlı olmayan, her biri koleksiyon parçası olmaya aday ve kimi edisyonları sınırlı sayıda, numaralandırılmış olarak basılacak kitaplarında mizanpajdan yan metinlere dek eserlere hak ettiği özenin gösterileceği vaadiyle, 2012'nin son çeyreğinde iki sıkı çalışmayla yayın ömrüne başlıyor. Bu ömrü hayat yapmak ise elbette yeraltı çizgi roman edebiyatından klasiklerin derli toplu sunumlarına varıncaya dek pek çok başka sıkı çalışmayı da kataloğuna katarak koleksiyoner okura ulaşmakla olanaklı olacak. Yeni başlayanlar ve gönül verenler için Johnny Cash: I see a darkness, biyo-grafik romanlar içinde, sinemadan ödünç alınan ve geliştirilen kendine has öykü anlatma biçimi ve kurgusuyla öne çıkıyor. Efsane şarkıcıyı çocukluğundan itibaren büyük maddi krizler, sefalet devirleri, hak mücadeleleri, tarım işçileri, göçler, star şarkıcı olmanın kendi imgelem dünyasıyla popüler müziğin öyküsü, uyuşturucu, aşk, kader kurbanları ve diğer kurbanlar boyunca izleyen Kleist, gelenekselin dışında, durağan olmayan, akıcı çizgileriyle ve hayat kadar tamamlanmamış bırakılan etkileyici planları ve şarkı hikayeleriyle son karesine dek okuyanı Johnny Cash halinde tutuyor. Bol ödüllü ve bir dönem Avrupa'da en çok satan çizgi romanlar arasında bulunan I see a darkness, Johnny Cash müzik tarihinde nereye denk düşüyorsa çizgi roman tarihinde de oraya denk düşüyor aslında: Karanlık neredeyse oraya. Cash'in karanlığının temelinde çocukluk travmaları olduğu kadar şan ve şöhretle kırılgan bir ilişki kuran, her daim gitmeye hazır, alt sınıfların duygularına tercüman olan mükemmel söz yazma becerisi de mevcuttu. Reinhard Kleist'ın biyo-grafik romanı bu detaylardan hiçbirini atlamıyor ve Cash'i sadece onun görünmek isteyeceği kadar gösteriyor. - yüzyıl tarihinin derin acıları ve hesaplaşmaları Gibrat'ın keskin mizah anlayışıyla Le Sursis'te yoğruluyor. Erteleyiş'in baş karakteri Julien ile birlikte okur insanlığa ve hayata ölü olduğu, artık var olmadığı yerden, mesafe alarak bakma şansı yakalıyor ve savaşa karar verenlerin hırsları yüzünden yitirdiklerini geri almaya çalışıyor. Efsanevi çizer Jean Pierre Gibrat, işgal altındaki Fransa'nın küçük bir kasabasında, terk edilmiş bir evin çatı katından evrene bakan Julien özelinde grafik roman tabirindeki grafik ve roman sözcüklerinin hakkını veriyor. Flaneur Comics, yayın hayatına çizgi sanatının büyük ustasının Türkçe'deki eksikliğini gidermeye çalışarak başlıyor. Le Sursis / Erteleyiş'in özel bir baskısının da Kasım ayı içinde okurla buluşacağının müjdesini vererek."}
{"url": "https://futuristika.org/flaneur-memlekete-thomas-ott-kitaplarini-getirdi/", "text": "Flaneur kitaplığı piyasa temayüllerinin dışında akan seçkisi ve edisyona gösterdiği hususi ihtimamla Türkiyeli okurun ezberini bozmaya, bu kez İsviçreli sanatçı Thomas Ott ile devam ediyor. Sanatçı, sinemacı, şarkıcı ve çizgi roman ressamı Ott klasik çizgi roman üretim teknikleri dışında, yazı ve resim ortaklığını scratch art tekniği ile tek bir cümle kurmadan bozarak eserlerini görsel bir şölene dönüştürmeyi başarıyor. Ott, kretuar yardımıyla bir cerrah gibi kazıyıp yonttuğu sayfalarında, seks, uyuşturucu ve şok'n roll kavramını birleştirerek çizgi romanlarında korku ve gerilim hikayelerini okurun içine ustaca işliyor ve yarattığı bu karanlık evrenin korku tünelinde okurunu sinir bozucu ve ürpertici yolculuklara çıkartırken, çağdaş grafik anlatımıyla eşsiz başyapıtlar ortaya koyuyor. Flaneur, Thomas Ott' un birbirinden özel üç eserini okurlarına aynı anda ve her biri 666 adet numaralandırılmış özel baskı olarak sunuyor. 104 sayfa 170gr. Kuşe, Hardcover, 666 adet numaralandırılmış özel baskı. 144 sayfa 170gr. Kuşe, Hardcover, 666 adet numaralandırılmış özel baskı. 192 sayfa 170gr. Kuşe, Hardcover, 666 adet numaralandırılmış özel baskı."}
{"url": "https://futuristika.org/flaneur-robert-crumb-fritz-the-cat-mr-natural/", "text": "Çocukken, zamanın medyası mutlu, tüketici bir Amerika imgesi sunuyordu. Bu illüzyon, stresten geberen ebeveynlerin faturaları nasıl ödeyeceklerini kara kara düşünüp birbirlerini yedikleri günlük hayattaki sefaletin tam zıttıydı. Fransa'da hoşuma gitmeyen şeye nende olan ise insanlıktan duyulan genel tiksinti. Şu an Paris'teyim ve biraz önce metrodan geldim. İnsanlığa bakıyorsunuz ve dehşete düşüyorsunuz. Ben de farklı, daha üstün filan değilim. Aynaya bakınca kendime gösterdiğim tepki de aynı. Amerika'da Picasso, Renoir, Cezanne ve tüm emprosyonistlerin, Van Gogh'un ve bilinen diğerlerin kiraplarını rahatlıkla bulabilirsiniz. Fakat bir arkadaşım Otto Dix'in resimlerinin olduğu incecik kitabı bana gösterene dek Dix'ten haberim yoktu. Beni çarptı. Adının sonuna ünlem koymamak mümkün değildir! Flaneur, efsanevi Amerikalı çizer Robert Crumb'ın başyapıtı olan aşırı dışadönük Kedi Fritz'in maceralarını tedirginlikle sunar! 1950'lerde tanık olunmaya başlanan ve 70'lerde artık yaşayan bir efsaneye dönüşmüş bulunan Robert Crumb'ın Fritz'inin evreni onun eleştirel ve patlama halindeki patilerinin altında aktıkça Crumb olmanın ve Crumb okuru olmanın anlamları da kendini açar. Marjinal ama sadece marj'a ait değil! Underground çizgi romanın, hippi kültürünün, beat kuşağının hem görünmesinde hem de kendisine yönelik eleştirel bir çizgi tutturabilmesinde gösterdiği deha Crumb'ı kuşağının ve kuşaklarının ötesine taşıyor. Fritz'in kendisi ise, kendisini Crumb'ın biyografik öğelerinden hayali bir kedinin hakiki yaşam öyküsüne, döneminin reel politik olaylarından, direniş hareketlerinden cinsel özgürleşmeye... olay örgüsünde son derece ustaca kurulmuş bir saçmalığın sağlamlaştırdığı akıcılığa taşıyor. Ve Kedi Fritz, öğretici bir fabl olmaktan daha iyisini yapıyor: Bildiklerinizi unutturuyor! Fritz The Cat, art craft özel kağıda exlibrisli 777 adet ve ilk 50 exlibris Robert Crumb tarafından imzalanmış ve numaralandırılmış olarak Türkiyeli çizgi roman okuyucusu ile buluştu. O bir lider. Bir guru. Bir kanaat önderi. Bir dolandırıcı. Bir sapık. Bir illüzyon. Kendisinin takipçilerinden değil. O yıkıma ve yıkmaya yazgılı. Bir ironi yumağı. Bir öfke patlaması. Spiritüel bir varlık. O bir ölümsüz. Konformizmin düşmanı bir konformist. Bir yalancı. Küçük burjuva hayatı için bir tehlike. Bir hakikat ehli. O bir şeytan. Yani o bir insan. O, Mr. Natural! Robert Crumb'ın 1960'ların ortalarında yarattığı Mr. Natural, o zamandan beri ahlaki duruşu son derece sorgulanabilir bir ihtiyar olarak mülkiyetler dünyası ile ruhani dünya arasında gidip geliyor ve her iki dünyayı da dumura uğratıyor. Sinsi ve sivri dilli ihtiyarımız, Flakey özelinde hepimizin yaşantısına karışıyor, politik ve dini liderliğin olası handikaplarını, yalanlarını, dilin kafa karıştırıcı gücünün yön verdiği kanaatlerimizin gerçekliğini sorgulatıyor. Bunun yanında gerçekten de keramet gösterip, belki kendinin bile kühnüne ermediği bir telden konuşuyor. Mr. Natural bu açıdan bakıldığında çizgi roman tarihinin en büyük anti-kahramanlarındandır. Crumb hikayelemesinin akli limitleri zorlayan özgürlüğü ve özgünlüğü ile nereye gideceği ve neyi yok edeceği belli olmayan finallerin adamı Mr. Natural, Flaneur Comics etiketiyle Türkçe'de. Dahası, meraklılarına, Mr. Natural'ın bu özel baskısı, art craft özel kağıda exlibrisli 777 adet ve ilk 50 exlibris Robert Crumb tarafından imzalanmış ve numaralandırılmış olarak sunulmakta. Bu heyecan verici buluşma kaçırılmamalı."}
{"url": "https://futuristika.org/flannery-oconnor-1960/", "text": "Hiç kimseye. Belki Katolik, Güneyli ve bir yazar denebilir. Aslında o kadar şiddet yok. İnsanların şiddet demesi beni şaşırtıyor. İnsanlar hikayelerdeki şiddete dikkat çekmeyi sürdürüyor, fakat İyi İnsan Bulmak Zorda dahi bir bakıma komik, estetik bir yan var. Doğal bir yazım değil yani tam olarak şiddet diye niteleyemezsiniz. Zenciler hikayelerinizde neden daha fazla yer almıyor. Onları beyazları anladığım gibi anlayamıyorum. Bir zencinin aklına girebilecek kapasitede değilim. Öykülerimde zenciler dışarıda dururlar. Güneyde zenciler oldukça izoledir, kendi başlarına var olmak zorundadırlar. Güneyde ırk ayrımı, ırk ayrımıdır. Kim klasik bir eğitim alıyor ki? Ben arkaplanda Eski Ahit'i kullanıyorum. Bunu yapabilirim çünkü Güney'i yazıyorum. Hikayelerimde birkaç klasik gönderme var. Good Country People/İyi İnsanların Ülkesinde Vulcan'a referans vardır mesela. Sizin farkında olduğunuz semboller işe yaramış olanlardır. İyi İnsanların Ülkesinde tahta bacağın önemi giderek büyür. İncil satıcısı onu çaldığında artık bir tahta bacaktan fazlasını çalmıştır. Semboller suratınıza çarpan vuran önemli şeylerdir. Çünkü orada işte. Gayet açık. Ayrıca hatırlanmayacak kadar eski zamanlarda, güneş, tanrıydı. Bildiğim kadarıyla Faulkner hariç cebine üç beş kuruş koyan güneyli yazar çıkmadı. Bizler ağır aksak ilerliyoruz bayım. The London Times Literary Supplement güneyli yazın sayısı yapmıştı ve orada şöyle demişlerdi: Güneyliler sadece kitap yazarlar, onları asla okumazlar."}
{"url": "https://futuristika.org/flea-helen-burns/", "text": "RHCP basçısı Flea, fiyatı dinleyicilerin belirlediği şekilde dağıtılan solo albümü Helen Burns'ün gelirlerini, kendisinin de katkıda bulunduğu kar amacı gütmeyen müzik okulu The Silverlake Conservatory of Music'e bağışlıyor. Albümde Patti Smith de yer alıyor. Helen Burns, stüdyo doğaçlamalarıyla, elektronik dokundurmaların karışımı, bir şarkıda da Patti Smith'in sakin ve tok bir sesle, bu dünyada azalan şeyleri anlattığı, güzel bir albüm. İster bedava, istersenz gönlünüzden ne koparsa. Albümün adı Charlotte Bronte'nin eseri Jane Eyre'deki Helen Burns karakterinden geliyor. - 333 - Pedestal of Infamy - A Little Bit of Sanity - HelenBurns - 333 revisited - Lovelovelove"}
{"url": "https://futuristika.org/fluttery-recordsdan-iki-guzel-album-marionette-id-ve-widest-smiling-faces/", "text": "Macar grup, 2008 yılında kurulmuş. 2010 ve 2011'de Avrupa'da turnelerde yer almışlar. Alluvion, Budapeşte'de 2011 Ocak-Haziran ayları arasında kaydedilmiş. Albümdeki şarkılardan Transpire, bu yıl içinde yayımlanmış olan aynı isimli EP'de de yer almıştı. Grup, müzik blogları ve dergilerinde her ne kadar post rock kategorisi altında listelense de, bu albümle birlikte genel çizgileri, clean vokallerle ISIS yolunda ilerlemek gibi gözüküyor."}
{"url": "https://futuristika.org/fluxus-50-kuad-gallery/", "text": "Detlef Birgfeld, Ugo Dossi, Louis Goodman, Al Hansen, Geoff Hendricks, Dick Higgins, Allan Kaprow, Milan Knizak, Alison Knowles, Ulrike Rosenbach, Endre Tot, Wolf Vostell, Emmett Williams ; Nam June Paik ; Eric Andersen, Serhat Kiraz, Ahmet Öktem, Otto Künzli, Zeljka Micanovic. Inge Baecker, sanatçı Eric Andersen ve Kunsthalle Düsseldorf Direktörü Gregor Jansen sergi açılışına katılacaklar. 12 Mayıs saat 13:00'te sanat eleştirmeni-küratör Fırat Arapoğlu Inge Baecker, Eric Andersen ve Gregor Jansen ile bir söyleşi yapacaktır. Fluxus hareketinin 50. yılı dolayısıyla Kuad Galeri, Fluxus sanatçılarını 70'li yıllardan bu yana destekleyen Galerie Inge Baecker'in koleksiyonundan yapıtlarla kapsamlı bir sergi düzenliyor. 70'den fazla resim, desen, özgün baskı, çoğaltma, küçük heykel, fotoğraf ve kolaj bu sergi ile satışa sunuluyor. FLUXUS'un 50. yılı Wiesbaden ve New York'ta kurum ve galerilerde yıl boyunca kutlanmaktadır. 1962 yılından başlayarak özellikle Almanya'da Wiesbaden'de ve New York'ta görsel-işitsel-sözsel sanatların bireşiminden oluşan ve toplumu sanat yapıtının üretim ve izleme süreçleri içine alan bir sanat ve kültür hareketi olan Fluxus kapsamında üretilen yapıtların biçim, kavram ve estetiği günümüz sanatının ilişkisel estetiğinin ve toplum ve sanatçı arasındaki karşılıklı etkileşimin altyapısını oluşturuyor. Eşzamanlı olarak Batı Almanya ve ABD'de geliştirilen Fluxsus hareketi kısa zamanda çok geniş bir coğrafyaya yayıldı. Özellikle Japonya, Fransa, Danimarka ve Çekoslavakya'da önemli üretimler gerçekleşti. Kuad Galeri'deki sergide Eric Andersen, Detlef Birgfeld, Ugo Dossi, Louis Goodman, Al Hansen, Geoff Hendricks, Dick Higgins, Allan Kaprow, Milan Knizak, Alison Knowles, Nam June Paik, Ulrike Rosenbach, Endre Tot, Wolf Vostell, Emmett Williams'ın resim, desen, fotoğraf, kolaj, özgün baskı ve küçük heykelleri sergileniyor ve satışa sunuluyor. Münihli tasarımcı Otto Künzli'nin yanı sıra, Türkiye'den 70'li yılların sonunda Fluxus özellikleri taşıyan işler üreten sanatçılar Serhat Kiraz ve Ahmet Öktem de sergiye yeni işleriyle katılıyor. İstanbul'da yaşayan ve çalışan Sırbistanlı genç sanatçı Zeljka Micanovic de Fluxus özelliği taşıyan bir kitap işini sunuyor. Fluxus hareketini tanıtan yapıtların sunulduğu sergiler daha önce İstanbul'da 1991'de 4. İstanbul Bienali'nde IFA kurumuna ait bir koleksiyon Atatürk Kültür Merkezi'nde, 1996'da Şükran Aziz'in Eric Andersen'in katılımıyla gerçekleştirdiği Fluxus sergisi ve gösterisi Atatürk Kültür Merkezi'nde ve 1999'da Galerie Inge Baecker'in koleksiyonundan bir kesit Borusan Sanat Galerisi'nde izleyicilere ulaştı."}
{"url": "https://futuristika.org/fmag-icerik-platformu/", "text": "GriZine önderliğinde Türkiye nin genç dijital bağımsız yayınlarından altZine, Futuristika! ve Muhteviyat'tan oluşan fmag: içerik platformu, Aralık ayındaki GriZine 1. yaş etkinliklerinin ilk ayağını gerçekleştiriyor. fmag: içerik platformu, depoistanbul'da atölye çalışmaları ile yer alacak. Atölye detay: Röportajın yalnızca metin tabanlı değil, yeni medyanın araçlarıyla daha hangi alternatif yöntemlerle yapılabildiğini kurcalamak. Muhteviyat, çalıştay katılanlarına öncelikle geleneksel röportajın yöntemlerini ve inceliklerini anlatacak. Yeni nesil röportaj yöntemleri ve video/audio gazeteciliğine dair uygulamalı çalışmalar bu süreci takip edecek. Ayrıca atölye sonunda katılımcılarla birlikte belirlediğimiz kişilerle röportaj yapılması sürecine destek, tüm editoryal ve yayın konularını Muhteviyat yazarlarıyla birlikte yürütebileceksiniz. Atölye detay: Laboratuvar çalışması şeklinde tasarlanan atölyede, katılımcıların imgelemini hareketlendirecek öğelerle kolektif/bireysel metinler yaratılması teşvik edilecektir. Çeşitli dış uyaranlarla oluşturulacak çalışmaların Düş'lem konsepti altında bir araya getirilerek altZine'de yayınlanması planlanmaktadır. Tüm atölyelere katılımcı sayısı 20 kişi ile sınırlıdır. Atölye çalışmalarına katılmak isteyenler fmagmag@gmail. com adresine,"}
{"url": "https://futuristika.org/fotograf-ve-ozan-patti-smith-camera-solo/", "text": "Solda Virginia Woolf'un yatağı, sağda Susan Sontag'ın Paris Montparnasse Mezarlığı'nda yattığı yer. Solda Şilili yazar Roberto Bolano'nun sandalyesi, sağda Smith'i çok etkilemiş olan Arthur Rimbaud'ya ait kaşık ve çatal. Solda Constantin Brancusi'nin mezarı, sağda Robert Mapplethorpe'ya ait terlikler."}
{"url": "https://futuristika.org/francesca-woodman-bir-melek-olmak-uzerine/", "text": "Derler ki, Francesca Woodman (1958-1981) şair olsaydı Sylvia Plath olurdu. Tıpkı Plath gibi, intihara yakın durdu. Plath gibi, kendi bedenini kendinden farklı bir gerçeklik boyutunda algılamaya çalıştı. Plath'den farklı olarak, ünlü olmadı. Sanatçı bir aileden gelen Woodman, 13 yaşında fotoğraf çekmeye başladı. Fotoğraflarında ağırlıklı olarak kendisini kullanıyordu. Çalışmalarında çoğunlukla kimliksiz haliyle, bedeninin bölümlerini kullanıyordu. Sanki işkence görmüş, tacize uğramış bir kadın görüntüsü veriyordu. İlk dönem fotoğraflarında vücudunu çıplaklıkla sergilerken, son döneminde kendini sıklıkla duvar kağıtlarına sarılmış, bir müze camına yapışmış ya da zıplarken, kaçarken, anlık görüntüler halinde göstermeye başlamıştı. Sanki bir filmin bir karesindeymiş gibi, sanki yeryüzünden gittikçe siliniyormuş gibi. Gittikçe yokolan vücudu ve aklı, fotoğraflarının hammaddesiydi aslında. Kendini New York'daki evinden aşağı attığı yıl olan 1981'de ve öncesinde, 1970'lerde, dönemin feminist sanatçıları karışık duygularla yaklaşıyordu kendisine. Çoğunlukla görmezden geldiler onu. Çalışmaları çok ilgi görmedi, bu durum, onun depresyonunu artırdı."}
{"url": "https://futuristika.org/francis-picabia/", "text": "stteki resim; evrimin, dışavurumudur. Basit renklerle anlatılmış, evrimin aslında basit olduğunu ve bu olgu üst üste geldiği için anlaşılmaz olduğunu vurguluyor. Yerde dört vücut vardır. Sadece kadın ayaktadır. Kadın Havva'dır, sağında yatan adam Adem'dir. Adem'in kolları başının arkasında umarsız bir tablo çizer. Balık Havva'nın içinden görünür, evrimin getirdiği yükü Havva taşır. Diğer iki vücut ise Kabil ile Habil'dir. Kabil tarihteki ilk katildir de aynı zamanda. Kabil, Habil'den büyüktür. Öldürme nedeni, kıskançlıktır. Güçsüz bir şekilde yerde yatar. Üreme organına yakın bir yerde, bir kadının başı görünür. Aynı zamanda burası balığın ağzının bittiği yerdir. Evrim, aynı zamanda pislikleşmeyi buyurmuştur. Kadın başı, Habil'in üreme organına yakılığı daha küçük olduğu için anneden aldığı libidoyu gösterir. Kabil bu libidodan mahrum kaldığı için içten içe ona karşı kötü hisler besler. Altta olan yengeçler, bu kötü fikirlerin temsilidir. Büyük olan Kabil'in yanında küçük ise Adem'e yakındır. Yani kıskançlık büyük kişiye yaklaşmaz fazla. Adem ise umursamazlığa devam ederek izler bunları. Gökyüzündeki iki kuş ise Havva ile Habil içindir. Habil'in üstüne gelen kasın eskizinin ayakları ise Adem'e dönüktür. Adem'in umursamazlığı bu yüzdendir işte. İki kadında onundur. Biri gerçekte Havva diğeri Havva'nın üç erkeğe verdiği libido. Kabil sol eliyle Habil'e dokunur. Bu çok önemli bir ayrıntıdır çünkü; Kabil kalbine yenilerek öldürmüştür kardeşini. Ve balık ağzıyla Habil'i yemeye gelmiştir. Evrimde güçlü olan kazanır. Arkadaki gemi özgürlüğü temsilidir. Evrim'le bizi terk eden özgürlük... Ona ancak ruhumuzla algılayabiliriz artık. Ya kuş olacağız ya da yengeç. Soldaki kaktüs ise evrimin zorlu sürecine binaendir. Vücutların bulunduğu kara parçası, bir tepeyi andırır ve Adem ile Kabil sanki sürükleniyormuş gibidir de aynı zamanda. Havva'nın başı yere dönüktür. Bu üç erkek bedeninde sıkışmıştır artık... Konuşma hakkı sadece Adem'dedir, müzik kutusu onun yanındadır. Davul yanında iki salkım vardır, bu ise Adem'in testisleridir. Adem istediği zaman onları alarak müziği çalar ve hareketine devam eder! Habil sol eliyle kulağını kapatır, kalbini duyamaz. Annesinden aldığı libido yeter ona. Kabil'i bu kıskançlığa iten en büyük etken ise kuşkusuz Havva'nın sol eliyle onun yüzünü tekmeliyormuş gibi görünmesidir. Havva artık ondan libidosunu çekmiştir ve Habil'e yönelmiştir küçük olduğu için ve Habil'de günü geldiğinde bunlardan faydalanamayacaktır. İlk katili buna sürükleyen ise kuşkusuz Adem'in sol bacağıdır. Havva'yı kıskanması Kabil'e bunu yaptırması bunun göstergesidir. Aslında tek suçlu Adem'dir burada o ise evrimin en büyük kanıtıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/franco-brambilla-eskiyi-zaptetmek/", "text": "Çocukluğumdan bu yana, kendimi bildim bileli bilim kurgu severim. Yaşım neredeyse elli ama 70'ler ve 80'lerde her yerde bilim kurgu vardı. Kitaplar, çizgi romanlar, filmler, televizyon programları. Eskiyi zaptetmek serisi de eski kartpostallara ve bilimkurguya sevgimin bir araya gelmesi. İngiliz mahsülü Ufo ve Space 1999 isimli 70'lerin başındaki dizilere. 3D modelleme programları kullanıyorum. Çokça fotoşop da giriyor işin içine. Karakterleri yaratıyorum, sonra onları zaptedeceğimiz kartpostalda aynı perspektife sokuyorum, ışığı ayarlıyorum. Kötü baskısı olan kartpostallarda 3D render yapıp kolajda yeniden renklendirdiğim de oluyor. Tekliflere açığım. Eskiyi zaptetmek, bazı grup ve solo sergilerde İtalya ve yurt dışında yer aldı. Her seferinde çok iyiydi. İllüstratör olarak, 90'lardan bu yana bilim kurgu kitaplarına kapaklar yapıyorum. Urania isimli kitap serisine uzun yıllardır kapak hazırlıyorum. 1952 yılında başlamış bir seri bu. Yıllar içinde İtalya'da neredeyse her bilim kurgu yazarına kitap kapağı hazırladım. Her biriyle de çalışmış olmaktan mutluluk duydum. İtalyan yazarlar arasında Valerio Evangelisti ve Mondo9 saga yazarı Dario Tonani, favorimdir. Ayrıca İtalyan bağlantıcılardan Luka Kremo ve Giovanni De Matteo ve bazı diğerlerini takip ederim. Eskiyi zaptetmek serisini Urania kapaklarında da kullandım. Bahsi geçen kapak çalışmalarında sadece 3d illüstrasyonlar ile çalıştım."}
{"url": "https://futuristika.org/frank-plant-learning-to-dance/", "text": "Barselona'da yaşayan Amerikalı sanatçı Frank Plant'in İstanbul'daki ikinci solo sergisi Learning To Dance 18 Nisan 15 Haziran 2013 tarihleri arasında SODA' da sanatseverlerle buluşuyor. Plant, son çalışmalarındaki üretim sürecini bir dans olarak ele alıyor. Serginin adı olan Learning to Dance sanatçının yaratıcı fikirlerinin birbirleriyle olan ilişkisi ve süregelen gelişimiyle ilgili mecazi bir gönderme taşıyor. Bazen vals, bazen jig, sonunda her eser belirli bir çalışma ve hareketin aynı dansta olduğu gibi kucaklaşmanın sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Sanatçı basit grafiksel insan duruşlarını konu ettiği eserlerinde bazen üç boyutlu objeleri de dahil ederek, daha önceki çalışmalarında olduğu gibi bu sergide de yalın ve çizgisel formlarını devam ettiriyor. Sanatçının imzası haline gelen çelikten heykeller bazen espri, bazen provokasyon, kimi zaman nostaljik, kimi zaman da toplumsal karşıtlıklara değiniyor."}
{"url": "https://futuristika.org/frank-plant-we-know-what-you-are-thinking/", "text": "Çin, Almanya, Hollanda, İspanya, Portekiz gibi dünyanın pek çok ülkesinde sergilere katılmış olan Plant'in çalışmaları, Türkiye'de ilk defa sergileniyor. Sanatçının çalışmalarının temel medyası, bulduğu nesnelerle birleştirdiği kaynaklanmış çelik. Erken dönemlerinde iki boyutlu çalışmalar ve kinetik metaldan heykeller yapan sanatçı, daha sonra kullandığı malzemeleri çeşitlendirmiş; fotoğraf, ahşap arkafonlar, ışık kutuları, motorlar, sensörler, ses ve müzik, heykellerinin bütünleyici parçaları haline gelmiş. İzleyiciyle iletişim kurmanın yeni yollarını araştıran sanatçının işlerinde, interaktif çalışmalar gittikçe ağırlık kazanan bir unsura dönüşmüş. Mart 2010 SCOPE, New York sanat fuarına katılan ve Avrupa ve Amerika'da bir çok özel ve kamusal koleksiyonda eserleri yer alan sanatçı Ne Düşündüğünü Biliyoruz adlı sergisiyle 8 Ocak 2011'e kadar SODA'da."}
{"url": "https://futuristika.org/fransiz-devriminin-kokeni-galatada/", "text": "17. yy'ın başlangıcında Istanbul'a gelip beyoğlu yakınlarında, Galata'da küçük bir dükkana yerleşen Cenevizli Isaac Rousseau, Topkapı Saray'ına saat tamiri ve yapımı hizmeti vermeye başlamıştır. Isaac Rousseau, 1705-1711 yılları arasında saraya hizmet etmiş. Saatçinin oğlu yazar ve filozof Jean Jacques Rousseau ise, ileride fikirleriyle Fransız Devrimi'ne ilam verecektir. Baba Rousseau'nun saatleri çoğunlukla altın ve gümüşten, arapça rakamlarla yapılmıştır. Saatçinin istanbul'u neden tercih ettiği belirsiz aslında. Bir görüşe göre, kaynanası yüzünden! aynı evde yaşadığı kaynanası, kızının iyi bir evlilik yapmadığı düşüncesinden hareketle, dünyayı Rousseau'ya dar atmektedir. kafası atan saatçi de, yeteneğini ispatlamak için İstanbul' gelir. Bir başka görüşe göre, annesinden kalan miras sayesinde böylesi bir yolculuğa çıkıp, şansını, dönemin önde gelen semaye ve zenginlik merkezi İstanbul'da denemiş."}
{"url": "https://futuristika.org/franz-kafka-toplumun-gor-demedigi/", "text": "Onaylayacak birileri muhtemeldir ki zamanında bulunamadığından, yayımcısı Kurt Wollf'tan aktarıldığı varsayılan bir anlık edebi kararın detayını hatırlamak istedik. Franz Kafka'nın ölümünden birkaç gün sonra, malum vasiyetini verdiği yakın dostu Max Brod Prag sokaklarında dolanmaktadır. Bir edebiyat editörü ile karşılaşır yolda. Dostum Franz omuzlarıma çok ağır bir yük verdi. Tüm yazdıklarını, yayımlanmamış neyi varsa yakmamı istedi, diye hayıflanır Max. Franz'ın istediği buysa, o zaman yakmalısın. Franz'ın son isteğine karşı mı geleceğim? diye sorar Max."}
{"url": "https://futuristika.org/franz-ve-dora-kuller-kullere/", "text": "Dora Diamant Kafka'nın yaşamımın son on bir ayında aşkı olmuştu, Berlin'de bir dairede, Kafka kötüleştiğinde yazdıklarının bir kısmını onun adına yakmıştı. Dora berlin'e 1920 yılında yerleşmişti. Anaokulu öğretmeniydi ve Baltık Denizi'nde, Muritz'de bir yaz kampında çalışırken, ciğerlerini ısıtmaya çalışan Kafka'ya denk geldi. İkili orada geçen birkaç haftada her gün birlikte vakit geçirdi. Felice'in kulağına fısıldadığını, Dora ile yaptı. Berlin'de aynı dairede yaşadılar ve Siyonizm, Yidiş edebiyatı, sosyalizm ile ortak noktaları hakkında konuştular. Filistin'e, ana yurda gidip bir restoran açmayı hayal ettiler. Kafka garson olacaktı. Kafka'nın veremi aniden kötüleşmese, Viyana'da bir sanatoryumda kırk birinci yaş gününe bir ay kala ölmese, bu gerçekleşebilirdi. Kafka'nın ölümü sonrasında Dora, tiyatro grupları aracılığıyla Kafka'nın yapıtlarını duyurmaya çalıştı, denebilir. Gestapo ensesine binmese, bu da gerçekleşebilirdi. Yer altına çekilen Dora Lutz Lask isimli bir komünist ile evlendi. Gestapo kocasını tutuklayınca kızını da alıp Londra'ya kaçtı. Bugün bir Bangladeş mahallesi olan Doğu Londra'nın Brick Lane semti, savaş sonrasında bir Yahudi mahallesiydi. Kafka ile hayalini kurdukları restoran böylece Londra'da açılmış oldu. Bugün Tottenham Hotspur taraftarlarının lakabının Yidiş olmasında, Kafka'nın gölgesi vardır, olmalıdır. Dora, Kafka'nın son anlarında hastaneye bir tutam çiçek ile gelmiş denir, Kafka'yı görmesine izin verilmez. Bir yerli film sahnesini aratmayacak gerçeklikle, hemşirenin tanıklığında, Kafka son aşkını görememiş, gönderdiği çiçeği koklamıştır. Dora, daha sonra Latz'dan olan kızına Franziska Marianne adını verir, kim bilir. Dora Diamant, Baltık kıyısında Yahudi çocuklar için açılan bir yaz kampında çalışırken, o sırada kırk yaşındaki Franz Kafka gözüne nevrotik, hasarlı biri olarak değil omuzları geniş, ince ve hoş bir erkek şeklinde belirmiştir. Berlin'in banliyösünde geçirdikleri son aylar, Kafka'nın vereminin ilerleyişine rağmen, yazar için üretken bir dönemdi ve bu dönemde yazarı ziyaret edenler, kendisini mutlu ve huzurlu gördüklerini aktarmışlardı. 1924 yılında bir kış gecesi Kafka uzanmışken, Dora kendisine uzatılan sayfaları yavaş yavaş, teker teker yaktı. Kafka'nın birçok mektubu, öyküsü, notları parmaklarının arasından küle döndü, bir kovada üst üste, genzi yakan bir koku bırakıp yığıldı. Dora, yaptığını Max Brod'a anlattı. Brod kendisine aynı amaçla verilen kağıtlara aynısını yapmadı. Yıllar geçtikten ve Gestapo evleri bastıktan sonra, 1933 Mayıs'ında kitap yakmalar başladığında Kafka ilk önce fark edilmedi. Nice sonra, Naziler Jack London, Paul Klee, Ernst Ludwig Kirschner, Marc Chagall gibi isimlerin olduğu dejenere sanatçılar listesine Kafka'yı da ekledi. Dora diyorduk, Kafka ile uykusuz kalma yarışı yaptıkları oyunlar oynadı, birlikte devamlı gittikleri vejeteryan lokantasının yanındaki dükkanın tabelasına bakıp hınzırca gülümsediler, tabelada H. Unger yazıyordu, hunger-açlık birlikte doyduklarından artık önemini kaybeden hikayelerden biriydi."}
{"url": "https://futuristika.org/freddie-mercury-ile-olmeden-once-biraz-biraz-delirmek/", "text": "Bu klibi diğerlerinden ayıran ise Freddie Mercury'nin sağlığının son demlerine yaklaşırken çektiği son iki klipten biri olmasıdır. I am Going Slightly Mad'in ardından Mercury These Are the Days of Our Lives ile son kez kamera karşısına geçer. İki klibi arka arkaya izlerseniz zaten Mercury'nin hareketli ve neşeli halinin nasıl da hareketsiz ve durgun bir şekle büründüğünü kolaylıkla seçebilirsiniz. Kronolojiye bakacak olursak Şubat 1991'de I am Going Slightly Mad'in videosu, Mayıs 1991'de ise These Are the Days of Our Lives'ın videosu çekildi. Kasım 1991'de ise Mercury hayata veda etti. AIDS ile verdiği mücadelenin son evrelerindeyken çekilen These Are the Days of Our Lives'ın siyah beyaz çekilmesinin bir sebebi de Mercury'nin sağlığındaki kötüleşmenin fiziksel yansımasını saklamaktı. Fakat daha sonra bu klibin kamera arkasının renkli görüntüleri ortaya çıktı. Klibin bir özelliği de Mercury'nin şarkının sonunda kameraya doğrudan bakarak Sizi hala seviyorum demesidir ve bunlar da kameraya alınan son sözleri olur. Bu şarkı daha sonra Nisan 1992'de düzenlenen Freddie Mercury Tribute Live Performanceta George Michael ve Lisa Stansfield tarafından söylenir, ki bence hiç de fena söylenmez."}
{"url": "https://futuristika.org/frederic-tuten-uzun-yuruyuste-maonun-maceralari/", "text": "İnsanın gelişiminin üç temel evresine karşılık gelen, başlıca üç evlilik biçimi var. Vahşilik döneminde, grup evliliği; barbarlık döneminde, eşleşme evliliği; medeniyet döneminde, zina ve fuhuş eklentileriyle tekeşlilik. Eşleşme evliliği ile tekeşlilik arasında, barbarlığın en üst aşamasında, erkeklerin dişi köle edinme hakkı ve çokeşlilik devreye giriyor. Bu açıklamadan anlaşılacağı üzere, kendini bu silsile içerisinde ortaya koyan gelişim, grup evliliğinin sağladığı cinsel özgürlüğün kadınların elinden gitgide daha fazla alınmış ama erkeklerin cinsel özgürlüğüne dokunulmamış olması hususiyeti ile bağlantılıdır. Ve grup evliliği, erkekler için, günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Kadın için, ağır yasal ve toplumsal sonuçlar yaratan bir suç; erkek için, onurlu ya da en kötü olasılıkla, kolayca hoş görülen, hafif bir ahlaki kusur. Antik çağın evlilik dışı cinsel ilişki tarzı çağımızda kapitalist meta üretimi tarafından boyuna değiştirilip günümüzdeki halini aldıkça, git gide açık fuhuşa dönüşmüş, etkileri o ölçüde moral bozucu olmuştur. Aslında erkekler için, kadınlar için olduğundan çok daha fazla moral bozucudur. Fuhuş, kadınların arasında, sadece talihin bu işe sürüklediği bedbahtları alçaltır; hatta öyle olanları da yaygın bir biçimde sanıldığı ölçüde alçaltmaz. Öte yandan, bütün erkek dünyasının karakterini alçaltır. Uzun bir nişanlılık, on vakadan dokuzunda, evlilikte sadakatsizliğin hazırlık okuludur aslında. Şimdi, eklentisi olan fuhuşun yanı sıra tekeşliliğin kendi ekonomik temellerinin de ortadan kalkacağı sosyal devrime yaklaşıyoruz. Tekeşlilik, zenginliğin tek bir elde, erkeğin elinde birikmesinden ve bu zenginliği, başkalarının çocuklarına değil kendi çocuklarına miras bırakma ihtiyacından kaynaklanır. Kadının tekeşliliğinin gerekli, erkeğinkinin gereksiz olması bundandır. Kadının tekeşliliği, yine aynı nedenle, hiçbir surette erkeğin açık ya da gizli çokeşliliğine engel çıkarmaz. Ufuktaki sosyal devrim, en azından, ömür boyu süren ve miras yoluyla devredilen zenginliğin üretim araçlarının çok büyük oranda dönüşümünü sağlayarak bu miras kaygısını en alt düzeye indirecektir. Eğer tekeşlilik ekonomik nedenlerle ortaya çıkmışsa, bu nedenlerin ortadan kalkması durumunda onun da yok olacağı söylenebilir mi? Açıkça söylemek gerekirse, yok olmak şöyle dursun, tam tersine, ilk kez eksiksiz olarak gerçekleştirilecektir. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyete aktarılmasıyla, ücretli emek ve proletaryanın yanı sıra, sayısı istatistiksel olarak belirlenebilen kadınların kendilerini para karşılığında teslim etme zorunlulukları da ortadan kalkacaktır. Fuhuş ortadan kalkacak; tekeşlilik, çözülüp dağılmak yerine, sonunda erkekler için bile bir gerçeklik haline gelecek."}
{"url": "https://futuristika.org/freedom-express-with-baba-zula/", "text": "2010 yılında, Hollanda Kraliyeti Başkonsolosluğu ve GHETTO iş birliği ile düzenlenen Tabunu da Al Gel etkinliği bu yıl, Freedom Express adıyla Banu Güven moderatörlüğünde gerçekleşecek ve ifade özgürlüğü, sansür, basın özgürlüğü ve internet yasakları ekseninde son günlerde sıklıkla tartışılan konulara odaklanacak."}
{"url": "https://futuristika.org/freud-un-kirpisi/", "text": "Doktor Sigmund Freud, 1909 yazında bir gün, Viyana Berggasse 19 numaradaki ev-ofisinde purosunu yakıp aniden şöyle söyledi: Amerika'ya gideceğim, vahşi oklu kirpileri görüp, birkaç da konferans vereceğim. O an herkesi şaşırtmış oldu. Çünkü Freud, Amerika'ya daha önce hiç gitmemişti ve oradan ne kadar çok nefret ettiğini her fırsatta dile getiriyordu. Freud şöyle devam etti: Büyük hedefleriniz varsa, dikkatinizi fazla gayret gerektirmeyen ikinci bir hedefe yoğunlaştırmak, korkunuzu azaltır. Böylece, Freud'un has müridi Ernst Jones'un aktardığına göre, kirpiyi bulmak, Freud ve çevresinin kavramları arasındaki yerini aldı. Schopenhauer'in yazdığı bu bölümün bir kısmı, daha sonra Sigmund Freud'un 1921'de yayınladığı Grup Psikolojisi ve Ego'nun Analizi adlı eserinde dipnot olarak yer bulur. Freud, ana-oğul dışında tüm insan ve grup ilişkilerinde gözlenen çatışmayı açıklamaya çalışırken Schopenhauer'in ünlü donan oklu kirpi benzetmesindeki gibi, hiç kimse, komşusuna fazla yaklaşmaya katlanamaz der ve yukarıdaki dip notu verir. Freud'un hayatı boyunca cevapmaya çalıştığı asıl soru, Çok fazla olması için, ne kadar çok olması gereklidir? Ne zaman yeter der insan? Ne zaman çizgi aşılır? Hayatta kalma güdüsünün sınırı neresidir? Oklu kirpi, Freud'u sorularıyla lanetlemiştir. Sonunda Freud Amerika'ya vardığında, Çin mahallesinde otantik yemekler, Kıbrıs antikacısında kendini kaybetmek gibi turistik güdülerin haricinde, herhangi bir oklu kirpiyle karşılaşmadı. Kirpi yerine, Freud'un verdiği konferanslardan birini izleyen ve oldukça heyecanlanan, o zamanlar 65 yaşında olan ve ABD'nin ilk nöroloji kliniğini açarak tarihe geçen James Jackson Putnam, Freud'u Putnam'daki çiftliğine davet etti. Freud, çok istediği oklu kirpiyi göreceğini bilmeden, böylesine önemli bir adamın yanında yer almasının önemini düşünüp daveti kabul etti. Freud ve Amerika gezisinde beraberinde yer alanlar çiftlik ziyaretlerinde, masa üstü oyunu oynadılar, ateş başında şarkı söylediler ve uzun, bitmek bilmez sürelerde yemek yediler. Bunlar, o dönemin standart beyaz Anglo Sakson Amerikan vatandaşlarının tatillerini geçirme şekliydi. Freud, ünlü Amerikafobisini unutmuş gibiydi. Çiftlikte, Freud'un, küçük kulübesinin kapısını kikirdeyen iki genç kız çalar. Onlarla giderse, tepedeki kirpiyi görebileceğini söylerler. Freud, devamı kikirdeyen kızların halinden rahatsız olsa da, gitmek zorunda hisseder kendisini. Böylelikle Freud ile birlikte, kulübeyi paylaşan Jung ve Ferenczi, kızlarla tepeye çıkmak üzere yola koyulurlar. Sonunda kirpiyi bulacakları yolculuğun kısa olacağı söylenmiştir kendilerine. Yolculuk gayet uzun ve yorucu olur. Sonra, tepeye yaklaştıkça, bir koku karşılar onları. Kızlar isterlerse dönebileceklerini söyler, ancak Freud devam etmek ister. Böylesine beklediği kirpi arayışını, bir iki ergen kızın onu kafalamasıyla bitirecek değildir. Koku gittikçe dayanılmaz olur. Ve nihayet, tiksindirici kokunun eşliğinde, Freud kirpisiyle karşılaşır. Kirpi sineklerden görünmez olmuştur. Bir anlık duraksamadan sonra Freud, kirpi leşine doğru yürür, dürter. Arkadaşlarına Ölmüş der. Freud'un, Amerika'da çok istediği kirpiyle değil, kirpinin çürümüş leşiyle karşılaşması onu nasıl etkiledi? Düşüncelerine, Amerika hakkındaki fikirlerine nasıl bir yönlendirmede bulundu? Bunları bilmek kolay değil. Ancak Freud, 5 saat süren dönüş yolculuğunda, çiftlikte Putnam'ın ona bronz bir oklu kirpi heykelciği hediye etmesiyle şaşırdı kuşkuşuz. Putnam'ın, neredeyse yaban hayatın ortasında bronz heykeli nereden bulduğu tam bir muamma. Freud, Avusturya'ya dönüşünde, kendisine hediye edilen 10-15 santim uzunluğunda, sırtı dimdik oklarla kaplı, metal kirpi heykelciğini, masasına, kültablasının arkasına, antik biblolarının arasına koydu. Naziler'in Avusturya'ya gelişiyle, kendisi de bir Yahudi olan Freud'un olacakları anlayıp Londra'ya taşınması sonrasında, artık bir müze olan Freud'un evinde, bugün hala yazı masasının üzerinde bu kirpi bulunmaktadır. Ancak Freud'un aklına oklu kirpiyi sokan ünlü Alman filozof Schopenhauer olsa da, bugün hala Freud'un Londra'daki müze-evini ziyaret edenlerin, belki de çoğunlukla fark etmediği bu metal kirpi, hem Freud'un uzun çabalar sonucu nesne büründürdüğü metaforuna, hem de bu çabalarının ödülü olan mutlu sessizliğe ortak olarak öyle durmaktadır. Freud, eşler ve arkadaşlar arasındaki çatışmayı anlatırken, komşu köylerin rekabetini, bir mikro millyetçilik huzursuzluğunu ortaya koyarken, İngilizlerle İskoçlar, beyazlarla zenciler, Almanlarla Yahudiler arasındaki tahammülsüzlüğü anlatırken, düşüncelerini hep oklu kirpi metaforu üzerine kurmuştur. Türkiye'de soğuk bir kış sabahı, donmamak için birbirine yaklaşan oklu kirpiler gibiyiz. Bugün, her geçen gün birbirimizi çekilmez bulduğumuz, nefret ettiğimiz bu ülkede, kiminin dini dayatması kiminin seküler zorlamasıyla birbirimizi yerken, insanın en acı günahı olan faşizmin verdiği tahribatı fark etmeden, soğuk bir kış sabahı, donmamak için birbirine yaklaşan oklu kirpiler gibiyiz. Birbirine tahammül edemediğimizden yanyana gelmek istemediğimiz gibi, genlerimize işlemiş olan sosyal birlik refleksiyle diğeri olmadan da yapamıyoruz. Bir yandan aynı fikirde olmadıklarımızdan nefret ederken, öte yandan herkes bizim görüşümüzü kabul etsin istiyoruz. Yukarıda aktarılan kirpilerden farkımız ise, sonunda, bir arada var olabileceğimiz, nezaket ve görgünün belirlediği ortak noktada buluşmak yerine, kendi iç sıcaklığı çok yüksek olup, ne sıkıntı vermek, ne de sıkıntı çekmek için, topluluklardan uzak durmayı tercih edenlerin gırtlağına toplum olarak basıyoruz. Oklu kirpiler kadar sosyal birliktelik oluşturamayan toplum, ısınmak için yaklaşan diğerine dikenini tüm hırsıyla saplıyor. Faşizm, iki kirpi arasındaki ilişkide başlıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/frida-kahlo-bir-yasamin-portresi/", "text": "20 Mart 2011 tarihleri arasında, 20. yüzyıl sanatının Meksika ve dünyadaki en çarpıcı figürlerinden ikisini, Frida Kahlo ve Diego Rivera'yı sanatseverlerle buluşturuyor. Yapıtları kadar özgün karakterleri, yaşam öyküleri ve merak uyandıran birliktelikleriyle de ilgi uyandıran sanatçılar, 40 yapıttan oluşan bir sergiyle Türkiye'de ilk kez Pera Müzesi'ne konuk oluyorlar. Yaşamlarının önemli bir bölümünü Meksika'da geçirmiş koleksiyoner bir çift olan Jacques ve Natasha Gelman'ın, 20. yüzyıl Meksika sanatına da odaklanan geniş koleksiyonunda yer alan yapıtlar, Frida Kahlo'nun sanatsal kişiliğinin derin izlerini yansıtan otoportreleri ile Diego Rivera'nın az sayıdaki tuval resmi örneklerinin en önemlilerinden. Dünya çapındaki bu ünlü koleksiyon, Meksika dışında daha önce çok az sayıdaki sergide izleyiciyle buluşabildi. Pera Müzesi'nde yer alacak sergide, Berlin ve Viyana'da düzenlenen ve 2010 yılına damgasını vuran Frida Kahlo Retrospektifi'nin en gözde Kahlo yapıtlarının yanı sıra Diego Rivera'nın tuvalleri de yer alıyor. Yapıtları ve yaşamlarıyla sinema ve edebiyat dünyasına da esin vermiş ikilinin eserleri 20 Mart 2011 tarihine kadar Pera Müzesi'nde izlenebilecek. 20 Mart 2011 tarihleri arasında, 20. yüzyıl sanatının Meksika ve dünyadaki en çarpıcı figürlerinden ikisini, Frida Kahlo ve Diego Rivera'yı sanatseverlerle buluşturuyor. Yapıtları kadar özgün karakterleri, yaşam öyküleri ve merak uyandıran birliktelikleriyle de ilgi uyandıran sanatçılar, 40 yapıttan oluşan bir sergiyle Türkiye'de ilk kez Pera Müzesi'ne konuk oluyorlar. Yaşamlarının önemli bir bölümünü Meksika'da geçirmiş koleksiyoner bir çift olan Jacques ve Natasha Gelman'ın, 20. yüzyıl Meksika sanatına da odaklanan geniş koleksiyonunda yer alan yapıtlar, Frida Kahlo'nun sanatsal kişiliğinin derin izlerini yansıtan otoportreleri ile Diego Rivera'nın az sayıdaki tuval resmi örneklerinin en önemlilerinden. Dünya çapındaki bu ünlü koleksiyon, Meksika dışında daha önce çok az sayıdaki sergide izleyiciyle buluşabildi. Pera Müzesi'nde yer alacak sergide, Berlin ve Viyana'da düzenlenen ve 2010 yılına damgasını vuran Frida Kahlo Retrospektifi'nin en gözde Kahlo yapıtlarının yanı sıra Diego Rivera'nın tuvalleri de yer alıyor. Yapıtları ve yaşamlarıyla sinema ve edebiyat dünyasına da esin vermiş ikilinin eserleri 20 Mart 2011 tarihine kadar Pera Müzesi'nde izlenebilecek. Frida Kahlo, Bir Yaşamın Portresi başlıklı konuşmada, Salomon Grimberg, Frida Kahlo'nun farklı yapıtları üzerinden, doğumundan ölümüne kadar olan süreci, kişisel ikonografisini belirleyen temel unsurları, sanatçının etkileyici yaşamının merak uyandıran noktalarını tartışacak. Eleştirmen ve psikolog Salomon Grimberg'in Meksika sanatı ve Frida Kahlo üzerine pek çok yayını bulunuyor. Kahlo'nun yapıtlarındaki kişisel anlatımın psikolojik çözümlemeleri üzerine yaptığı çalışmalarıyla da tanınıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/fugazi-live-series/", "text": "Amerikan post-punk/hardcore adamı Ian MacKaye ve Fugazi, 1987 ile 2003 yılları arasında oldukça faal oldukları dönemde, ABD'nin hemen her yerinde ve dünyada çeşitli ülkelerde sayısız konsere çıkmış. Fugazi'nin o dönemde aniden bir yerde belirip -çoğu ücretsiz- gerilla konserler verdiği bilinir. Bu konserlerin 800'den fazlasını ise grubun ses mühendisleri kaydetmiş."}
{"url": "https://futuristika.org/funikuler/", "text": "Ekşi sözlük Füniküler kelimesini Kısa mesafeli teleferik olarak tanımlıyor. Kelimenin Latince kökeni olan Funiculus/İnce ip yani bir hat üzerinde karşılıklı gelip giden ve ortada ikiye ayrılan hatlarda yan yana gelen iki kabinin, yüksek eğimli tepelere kısa zamanda yolcu taşıması amacıyla kullanılan bir sistem olarak tanımlanabileceği de söyleniyor. Her ne kadar henüz bu taşıta Türkçe bir isim konmamışsa da, dünyanın en eski, yani ilk yapılan füniküleri İstanbul'da, Tünel diye tabir ettiğimiz Karaköy-Tünel arasında gidip gelen araç olarak hizmet veriyor. 19. yy'da Galata ve Pera ticaret için önemli yerler ancak buralara ulaşım zorluğu ve taşıtların girip ilerlemesinin neredeyse imkansız olması neticesinde Fransız mühendis Eugene-Henri Gavand'ın fikriyle, İngiliz sermayesi ve Sultan Abdülaziz'in desteğiyle kurulan The Metropolitan Railway of Constantinople from Galata to Pera / Dersaadet Mülhakatından Galata ve Beyoğlu Beyninde Tahtel' arz Demiryolu isimli şirketi bünyesinde çalışmalar Mayıs 1874'de tamamlanıyor. Bir yıllık denemeyle de Ocak 1875'de hizmete açılıyor. Arada savaşlar, yıkılan bir devlet ve yeni bir ülke kurulması gibi ayrıntılardan sonra 1939 yılında İnönü Hükümeti füniküler sistemi kamulaştırıyor ve İETT bünyesine katıyor. 1971'e kadar buhar gücüyle çalışan füniküler 1971'den itibaren elektrikli sisteme geçiyor. Aradan yıllar geçiyor ve 19. yy'da bir senede ulaşıma girebilen fünikülerin bir benzerinin Kabataş-Taksim arasında çalışmaya başlaması için İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi 2002'de karar alıyor ve üç yıl sonra, aksaklıklarla 2005 yılında ikinci resmi füniküler de İstanbul'da hizmete giriyor. Ayrıca İstanbul'da çeşitli bölgelerde daha kısa mesafeli (ortalama 100 metre) fünikülerler mevcut. Büyükada'da Lala Hatun Caddesi'nden tepeye doğru giderken sol tarafta, Anadolu Yakası'nda, Kuleli ile Anadolu Hisarı arasında çeşitli özel mülkiyete ait fünikülerler bulunuyor. Vapurda giderken dikkatli bakanların fark edebileceği ulaşım araçları. Paris'teki Montmartre Füniküleri de 1900 yılında açılmış ve dünyada en bilinen fünikülerlerindendir. Muhteşem bir Paris manzarasıyla Sacre-C ur Bazilikası'na ulaşımı sağlar. En garip fünikülerlerden biri ise İsrail'de pek yoğun kullanılmayan Carmelit Füniküleri'dir. Bol merdivenli, çapraz istasyonlarıyla ulaşımdan çok ulaşamama örneği olarak durmaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/furug-ferruhzad-ve-bir-beatnik/", "text": "#füruğ ferruhzad'dan bahsederken, onun bir ikon kırıcı olduğunun üzerinde durulması gereklidir. Muhafazakar İran'da kadın olmanın direncini yaşamış, ruhunu özgürleştirmeye çalışmıştır. #richard brautigan ise, 1982 yılında yayınladığı romanda, bir nevi beatnik romanıyla, bizce farkında olmadan, Faerruhzad'ı selamlıyordu. Ferruhzad'ın Rüzgar bizi götürecek isimli şiirine karşılık, bir tespit yapar gibi, Brautigan'ın #yani rüzgar herşeyi alıp götürmeyecek/#so the wind won't blow it all away isimli romanındaki çocuk, tıpkı Ferruhzad gibi, yaşadığı yerden uzaklaşmak zorunda kalıyordu. Toplumsal baskıyla birlikte giderek ıssızlaşıyor, yalnızlaşıyor, tek başına kaldıkça umarsızlaşıyordu. Abbas Kiarostami'nin, Ferruhzad'ın Rüzgar bizi götürecek isimli şiirine gönderme yapan aynı isimli filminde ise, İran'ın Kürt kasabalarından birinde, bölge insanının kadim ayinlerine tanıklık etmek üzere giden bir grup gazeteci ve aydının paralelinde, eski ve yeni dünya, ölüm ve yaşam gibi zıtlıklar, birbirine asla yanyana gelemez gibi görünen kavramlar anlatırılırken, Ferruhzad'ın varoluşçu şiirlerine bol gönderme yapılıyordu. Füruğ Ferruhzad'ın, Richard Brautigan'ın ve Abbas Kiarostami'nin şiir, roman ve filminde nazikçe göstermeye çalıştıkları noktada ise, alışıldık normların, insanı isteyerek ya da istemeden kolayca toplum dışına itebileceği gösterilirken, farklı araçlarla bize gösterilen dünyadaki ortak bir baskı aygıtına karşı, kendi içlerine dönerek savunmaya geçen insanların kısa vadedede hüzünlü, genel olarak ise umutlu direnişini gözlemleriz. Bu nedenle iranlı kadın bir şairle, Amerika'lı bir yazar, birbirlerinin çok da farkında olmadan, rüzgarın onları taşıyıp taşıyamayacağını düşünmüş olabilirler."}
{"url": "https://futuristika.org/fusinin-muhtesem-yalnizligi/", "text": "İnsanda film yapma isteği uyandıran öyküler de var, öykü yazma isteği uyandıran filmler de. Fusi ikincisine mensup olanlardan. Dagur Kari, son filminde Fusi'nin hikayesini anlatıyor. Fusi, kırk yaşlarında, uzun saçlı, kilolu, yalnız bir adam. Sessiz sedasız, işinde gücünde. Annesiyle birlikte bir apartman dairesinde yaşıyor. Bekar. Eline kadın eli değmemiş. Annesinin bile sevgilisi var, onun yok. Fusi'nin bu durumu dert ettiği de söylenemez ama. İçinde bulunduğu duruma isyan etmiyor, başka bedenler düşlemiyor. Dünyevi hazların uzağında sessiz sedasız yaşayıp gidiyor. Gündüzleri havaalanında çalışıyor, akşamları oyuncak arabalarıyla oynuyor. Bazı akşamları arabasını deniz kenarına çekip arkadaşının radyoda kendisi için çaldığı metal parçaları dinliyor. Kilosu nedeniyle çevresindeki insanların alay konusu oluyor sık sık. İlginçtir; kin tutmuyor Fusi, öfke duymuyor. Kendisiyle dalga geçenlere tek kelime etmiyor. Onları küçümsediğinden değil, sadece önemsemiyor. Bir ara komşunun küçük kızı giriyor dünyasına, onunla arkadaşlık ediyor. Çok geçmiyor toplumsal yargılar giriyor devreye. Bir daha görüşmelerini istemiyorlar, ayrılıyorlar. Evinin önündeki boş arsada uzaktan kumandalı arabasıyla oynamaya devam ediyor Fusi. İşe gidip geliyor. Her şeyi alıp götüren bir fırtına kopuyor bir gün. Otomobiller, sokaklar, binalar karla örtülüyor. Fusi, arabasının içinde girmeye cesaret edemediği dans kursunu düşünüyor o sırada. Derken bir kadın çıkıp geliyor karların içinden; Sjöf. Arabasıyla onu evine bırakıyor Fusi. Arkadaş oluyorlar. Birlikte dans ediyorlar, müzik dinliyorlar. Mısır'a gitmenin hayalini kuruyorlar. Fusi, bütün acemiliğine rağmen bir ilişki için ne yapılması gerekiyorsa her şeyi yapıyor, büyük bir buz kütlesi gibi kopuyor rutin yaşamından. Sjöf'ye duyduğu aşk nedeniyle alışkanlıklarının dışına çıktıkça başka bir adam oluyor Fusi. Aşkı için her şeyi yapan bir kahramana dönüşüyor neredeyse. Aşk çok güçlü bir duygu ve çoğu kez kendine bir karşılık arar. Varoluşunu sürdürebilmesi için kabul edilmek, onaylanmak ister. Aksi durumda yakıcı bir öfkeye dönüşmesi kaçınılmaz oluyor bazen. Fusi'nin Sjöf'e duyduğu aşk bir karşılık bulmuyor ama bu aşk öfkeye de dönüşmüyor. Gerçeği, sessizce kabulleniyor Fusi."}
{"url": "https://futuristika.org/fusun-onur-tekire-agit/", "text": "Pilevneli Project yeni projesinde Türkiye'de heykel ve yerleştirme disiplininin öncülerinden olan Füsun Onur'a yer veriyor. Sanatçı, dünyanın en önemli çağdaş sanat etkinlikleri arasında gösterilen ve Almanya'nın Kassel şehrinde bu yıl 13. sü düzenlenen Documenta Kassel'e katılmasının ardından Tekir'e Ağıt ismini verdiği projesiyle Pilevneli Project'te yer alıyor. Onur, projedeki işlerini 2009 yılında kaybettiği kedisi Tekir'in anısına yapmıştır. Füsun Onur'un, Tekir'e Ağıt projesindeki yerleştirmeleri sanatçının eser, mekan ve izleyici arasında oluşturageldiği ilişkiyi eşya ve anı ekseninde kurgulamaktadır. Kaybettiği kedisi Tekir, Onur'un belleğinde bıraktığı izlerle, sanatçının eşyayı bağlamından koparan ve bu şekilde ona yüklediğimiz anlamları sorgulayan tavrıyla proje mekanına yansımaktadır. Günlük hayatta kullanılan eşya, kumaş ve diğer nesnelerin geçirgenliğini, heykelin anıtsallığı, katılığı ve durağanlığıyla değiştiren Onur, Tekir'e Ağıtta Tekir'in siluetini çeşitli şekillerde el işi kumaşlar üzerinden yansıtmaktadır. Sanatçı aynı zamanda eşya üzerinden kaybetme, yas, bellek, anı gibi kavramları da eserlerine dahil etmektedir. Tekir'e Ağıt 17 Ekim-10 Kasım tarihleri arasında Pilevneli Project'te görülebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/futbola-siyaset-karistirmiyoruz-beyler/", "text": "Futbol deyince aklıma çoğunlukla Takoz lakaplı Beşiktaş'ın efsane bek oyuncusu Recep Çetin ve jübilesi hakkında anlatılan hikaye geliyor. Neden, bilmiyorum. Belki de memlekette futbol namına pek güzel şey olmamasındandır. Hikayeye göre Takoz Recep jübile maçında, adet olduğu üzere maçın 10-15. dakikasında, seyircilerin dakikalarca süren alkışları arasında oyundan çıkıyor. Maç tekrar başlıyor ama alkışlar dinmek bilmiyor. Velhasıl, yine adet olduğu üzere spor kanalı muhabiri bence Ercan Taner olur, gider buraya- röportaj yapmak için elinde mikrofonla, oyundan yeni çıkan ve tribünleri selamlayan Takoz Recep'in yanına gidiyor. Klasik jübile röportajı başlıyor nasıl hissediyorsun?, bu taraftarı bırakmak zor mu? sorularıyla. Futbol deyince aklıma gelen ilk şeyin Takoz Recep olmasının nedeni ise röportajın sonlarında sorulan soru: Uzun bir futbol kariyerin oldu. Bugüne kadar kaç gol attın Recep? Anlatılan hikayeye göre Takoz Recep sorunun hemen ardından tamamıyla boş bakışlarla Kendi kaleme mi? demiş. Neredeyse 10 yıl oldu bu hikayeyi duyalı. Kendi kalesine attığı artistik gollerle tanınan bir futbolcunun boş bulunup saçma bir cevap vermesi harika bir hikaye yaratmış. İlk duyduğumda da güldüm, şimdi bunu yazıyı yazarken de. Fazla insani geliyor bu hikaye, memleketteki genel futbol seviyesine bakınca. Bourdieu diyor ki spor, sınıflar arası bir mücadele alanıdır. Tüm mücadele alanlarında olduğu gibi sporda da egemen güç, kendini yeniden üretmek için sahip olduğu kodları tüm parçaların içine yerleştirir. Böylece bedenin meşru kullanımını tanımlar. Amatörlük profesyonelliğe, katılımcı spor seyirci sporuna dönüşür. Ancak bu kodlar sadece etken-edilgenlik ikiliğini oluşturmaz. Aynı zamanda çoğunluğun, seyirci olarak konumlandığı bir propaganda aracına dönüşür. Gavurda mücadelenin güzel örnekleri var. Futbolun ilk yıllarında, Ingiltere'de, sokak aralarında oynanan futbolun mülkiyete zarar verme, ahlaki yozlaşma gibi sebeplerle yasaklanmasının ardından gençlerin futbol oynamaya devam etmesi bunlardan biri. Yine Ingiltere'de, Margeret Thatcher döneminde, taraftarlar için kimlik kartının zorunlu hale getirilmesi tasarısına karşı koyulması iyi örneklerden. Mücadele sadece Avrupa'da ve futbol üzerine olmuyor elbet. Arap Baharı sırasında Tahrir Ayaklanması'nın ilk günlerinde meydana develerle girip kalabalığı dağıtmaya çalışan Hüsnü Mübarek'in Baltacı lakaplı yasadışı güçlerini kovalayanlar El Ahli Ultras üyeleriydi. El Ahli, Afrika'nın en popüler ve en fazla sayıda taraftara sahip futbol kulübü. Fenerbahçe gibi o da 1907'de kurulmuş, Afrika'nın köklü kulüplerinden. Taraftar grupları arasındaki en etkili grup da UA07 kısaltmasıyla bilinen El Ahli Ultras. Mısır futbolunda iki büyük takım var: El Ahli ve Zamalek. El Ahli, Ingiliz kolonyalizmiyle mücadele eden gençlerce kurulmuş. Fakir ve ezilenlerin sesi. Endüstriyel futbol karşıtı Ultras grubu ile bağlantısı da buradan geliyor. El Ahli, kısa süre önce Port Said Katliamı'nı yaşamış. 74 taraftar öldürülmüş. Polis, Mübarek'in emriyle bir şey yapmayıp, olayları daha da kışkırtmış. El Ahli Ultras, Yüksek Askeri Konsey Başkanı General Tantavi'ye katil diye bağırmış ve hesap soracaklarını söylemiş. Tüm taraftarlar kızgın. Zamalek ise zenginlerin takımı. Arap Baharı'nın başında Mübarek tarafında yer alsa da Tahrir Ayaklanması sırasında meydana koşup Mübarek aleyhinde slogan atıyor, baskılara karşı duruş gösteriyor. Memleket dahilinde ise örnek çok olmasa da bazısı etki alanı düşünüldüğünde fazlasıyla önemli ve kıymetli. Bunlardan Arda Turan'ın Atletico Madrid'e gittiğinde yaptığı barış çağrısı, hem etki alanı hem de zamanlaması bakımından çok önemli. Bu galibiyeti başkanıma armağan ediyorum kalıbına alışmış memleket insanı, Arda'nın açıklamalarına fazlasıyla şaşırıyor. Ancak ikinci açıklamadan sonra, bu açıklamayı memnuniyetle karşılayan ve ayakta alkışlanan BDP üyelerinin görüntülerinin basına yayılmasıyla beraber bir şeyler değişiyor ve gazetelerde Duydun mu Arda, BDP seni ayakta alkışladı, acaba neden? gibi enfes başlıklar kullanılıyordu. Çok geçmeden Arda baskılara dayanamayıp yazılı açıklama yapıyor ve Maç sonrası ortamın sıcaklığı ile yaptığım açıklamada ülkemde her gün yaşanan ölümlere, gelen şehit haberlerine olan üzüntümü dile getirmek istedim. Özellikle kendi ailesinden de şehit vermiş, ülkesini seven bir Türk vatandaşı olarak, konu hakkındaki hassasiyetimin doğru anlaşılması gerekir. diyordu. Futbol bir mücadele alanı. Futbolu anlamsız kılan şey, onu anlam atfedilecek bir mücadele alanı olarak görmemek ve onun tamamıyla boş, işlevsiz ve lümpen uğraşı olduğunu kabul etmektir. Bu kabul ise mücadele alanını egemen güce terk etmek anlamına geliyor dolaylı yoldan. Her duyduğumda ya da aklıma geldiğinde Takoz Recep'in jübile röportajı hikayesine gülüyorum. Bugün ilk kez Youtube'da aradım görüntüleri, bulamadım. Internette de aramak istemedim, aklımın bir köşesinde, acaba gerçekten oldu mu? tarafında kalsın şimdilik."}
{"url": "https://futuristika.org/futurist-manifestonun-yuzuncu-yili/", "text": "Ne de olsa, 20 Şubat 1909, 20. yy'ın ilk sanat manifestosudur. Sürrealistleri dadaistler, situasyonistler... yokken geldiler, elit kültüre tükürdüler. Milyoner italyan şair Filippo Tommaso Marinetti, hızlı arabalara, savaş makinelerine duyduğu hayranlıkla bir -izm manifestosu kaleme alıp Le Figaro'da yayınlatmıştır. İnsanlar madem böyle bir hayat istiyorlar, istediklerini anlıyoruz, o zaman Sanat şiddet, zulüm ve adaletsizlik dışında hiçbir şeydir, ve metalik gövdelerin havanın içinde sülürken oluşturduğu enerji ve ısı, Çalışma, zevk ve isyanla coşan kalabalıkların şarkısıdır. Aslında hepsi, gazeteler vasıtasıyla yayılan bir reklam çalışması gibidir. Fütürizmin 11 ana noktası vardır. Çünkü 11 Marinetti'nin uğurlu sayısıdır. Daha kutsal bir anlam bekleyenler defolup gidebilir. Savaş kutsanmış ve coşkuyla karşılanmıştı. Çünkü insanlık, tam da tahmin edildiği gibi, sanayileşmeyle birlikte saf şiddete yöneliyordu. Ne mutlu savaşanlara! Top sesleri, barut, kan ve makine yağı ile kutsanan yeni bir çağ! ... Ve bu kutsaniyet duygusu yanında hakkaniyet ve çakma empatiyi getiriyor, manifestolar artıyor. Tristan Tzara, Hugo Ball'ın yazdıklarını düzeltip 1918'da dada manifestoyu sallıyor. 1930, 1933'de başka manifestolar yazılırken, 1924 ve 1929'da sürrealist manifestolar insanları karmaşaya ve anarşiye çağırıyor. Elinde bir tabancayla sokakta koş ve kalabalığa yapabildiğin kadar rastgele ateş aç. That's surrealism babe! Sonrasında diğer ileri geri konuşmalar, hayata karşı gider manifestolar da geliyor: Situasyonistler (1960), Chelsea Hotel (1962), Fluxus (1963), SCUM (1967), vs... vs."}
{"url": "https://futuristika.org/futurist-mutfak/", "text": "Fütürizm akımının kurucusu ve lideri yazar Filippo Tommaso Marinetti, 1876-1944 yılları arasında yaşadı ve ilk fütürist manifestoyu 1909 yılında yayınladı. Bu manifestoda fütürizmi dünyaya tanıtmakta ve fütürizmin geleneksel sanata; güzele ve uyguna karşı olduğunu anlatmakta idi fakat bu başka bir yazı konusu. İnceleyeceğimiz konu ise Marinetti'nin fikirlerinin bir uzantısı, bu fikirlerin tüm hayatına yayıldığının bir kanıtı olan fütürist mutfağı. Marinetti, 1932 yılında ilk fütürist yemek kitabı olan Fütürist Yemek Kitabını yayınladı. Tuhaf malzemeler ve akıl almaz kombinasyonlar içeren bu fütürist tariflerle, makarna odaklı geleneksel İtalyan mutfağından çıkan ağır yemeklerin kişide uyuşukluğa, kötümserliğe, pasifliğe ve unutkanlığa sebep olduğunu iddia eden Marinetti, bu diyetin bir an önce bırakılması gerektiğini savunuyordu. Makarnanın sıkıcılığına karşı Marinetti'nin tarifleri ise herkesi şaşkına çevirmişti. Kişinin duygusal dünyasını harekete geçirmeyi hedefleyen tariflerde çiçekler, egzotik meyveler, kahve, kumkuat, rezene, zeytin, çiğ yumurta, (2 diş :P) karanfil gibi malzemeler kullanılıyor, yemek yeme ritüelinin bütünlüğü, yemek odasına sıkılan parfümler, kadifeden ya da ipekten masa örtüleriyle, peçetelerle tamamlanıyordu. Ve tabii müzik olarak klasik eserler. Tuzlu yiyeceklere şeker katılıyor, acı ve ekşi tatlara duyulan özlem ananaslı sardalya, helvalı sucuuğa kolonya ve kahve ile pişirilmiş salam gibi kombinasyonlarla gideriliyordu. İçeceklerin ise afrodizyak etkili olmasına özen gösteriliyor; ananas suyu, yumurta, kakao, havyar, kırmızı biber, karanfil, hint cevizi gibi dinamikleştiren malzemeler içermesine dikkat ediliyordu. Marinetti'nin tariflerine sıcak bakan tek grup dönemin faşistleri oldu. Yerel pirinç tüketimini arttırmak isteyen faşistler makarna yiyen askerlerin kahraman olamayacaklarını iddia edip Marinetti'ye destek verdiler fakat İtalyanların makarnaya olan aşkını her iki taraf da azaltamadı. Aerofood: Fütürist mutfağın imzası. Zeytin halkaları, rezene ve kumkuat. Yemekler sol elle yenirken sağ elde kadife ya da ipek kumaş parçaları tutuluyor. Tercihen bir uçak pervanesi masadakilere hafifçe serinletirken atik garsonlar odayı karanfil parfümüyle spreyliyorlar. Müzik tabii ki bir Wagner operetinden. Muhteşem sonuçlar! Test edin ve siz de görün... diyor Marinetti. Italian Breasts in the Sunshine: Badem ezmesinin ortasına taze bir çilek ve üzerine serpilmiş acı biber. Chicken Fiat: İçinde demir misketlerle pişirilmiş bir bütün tavuk. Servis ederken üzerine krema."}
{"url": "https://futuristika.org/futuristika-1-uluslararasi-gezici-tahran-bienalinde/", "text": "Bienalin konusu Kentsel Kıskançlık, Fransızca başlığıyla Urban Jalousie. Buradaki Jalousie kelimesi Fransızca'da hem kıskançlık hem de panjur anlamına geliyor. Panjur, aynı zamanda içeriden dışarısının göründüğü ama dışarıdan içerisinin görünmediği bir perde; masaya davet edilmeden dünyada olup biteni gözlememize izin veren bir engel. İranlı sanatçılar olarak kendi fikirlerini iletmek için tek bir fırsat verilmeden, dünyada -kendi öz panjurları dışında- olup biten hakkında bir fikre sahip olabiliyorlar: son derece siyasallaşmış bir bağlam içerisinde katı etnik bir çerçeve. Tahran başka cins bir megaşehir. Orta Doğu'daki en hareketli sanat ortamlarından birine sahip olduğu söyleniyor; şehrin kendisi yetersiz toplu taşıma ağı, nüfus patlaması krizi ve giderek daha da yayılan toplu konut inşaatıyla başa çıkmaya çalışıyor olsa da: hiç bir kamu hizmeti götürmeden etrafındaki köy ve kasabaları tek lokmada yutan deneysel bir mimarinin şekillendirdiği biçimsiz bir şehir. Bu kadar karmaşık uzmanlara bakılırsa şimdiden kontrol dışına çıkmış- bir kentsel durumda Tahran'daki sanatçı birlikleri yarı-kabilesel bir yaklaşımla çok sayıda bienal düzenlemeye devam ediyorlar. Bunların yüzde 95'i hükümet sponsorluğunda gerçekleşiyor, bakış açıları ve alanları da bir yıldan diğerine 180 derece farklılık gösterebiliyor. Her çevrenin kendine özgü törenleri var bu da sanatçılar arasında var olabilecek herhangi bir dayanışma hissini yok etmeye yetiyor. Tahran Görsel Sanat Festivali, Hat Bienali, Heykel Bienali, Çizgi Film Bienali, İslam Dünyası Resim Bienali, Grafik Tasarım Bienali, Afiş Bienali, Çocuk Kitabı Resimleme Bienali, Resim Bienali ve İslam Dünyası Afiş Bienali... liste bitmek bilmiyor. Efsanevi TAHRAN BİENALİnin tarihi 50 sene öncesine dayansa da, yukarıda adı geçenlerden biri bile küresel standartlara göre bienal sayılamaz. Bir sanatçı birliği geçenlerde, açık çağrı sürecini ve jüri sistemini kabul edilemez bularak profesyonel anlamda küratörlüğü yapılacak bir sergi talep etti ve yaklaşan Resim Bienali'ne bir boykot çağrısı yayınladı. Ancak Tahran'da doğru düzgün bir Tahran Bienali düzenlemek imkansız görünüyor. Dolayısıyla büyüyen şehrimiz ve seçkinci sanat çevresi, her yönden karlı bienaller ve müzayedelerle kuşatılmış olmasına rağmen, bölgenin son derece rekabetçi sanat piyasasının dışında kalmaya devam ediyor. İran'da yaşayan ve çalışan büyük sanatçılarımız var olmasına var ama hala kardan pay alamıyoruz. İnsan şunu farz etmek zorunda kalıyor, Tahran, kendini kültürel turizmin mükemmel hedefi olarak sunmakla, diğer küresel şehirler gibi cool bir hava takınmakla, bir yandan uluslararası sanat piyasasının üyelik aidatını sökülürken diğer yandan da modaya uymak için önündekini sırtına basmakla ilgilenmiyor. Dolayısıyla süreci kısa devre yaptırıp harekete geçirmek için, arkadaşım Serhat Köksal'la ki küresel bienalleşme süreci konusunda oldukça eleştirel bir tavrı var- uzun bir konuşmadan sonra hareketli bir mini-Tahran bienalinin küratörlüğünü yapmaya karar verdik. Mevcut durumdan şikayet etmeyi bırakmak ve ondan faydalanmak için, aşağı yukarı her yerde sunulabilecek bağımsız, düşük bütçeli, seyyar bir sergiye sahip olmak için, herhangi bir ucuz uçuşta nakledilebilmeleri için, orta boy bir valizden daha büyük olmayacak, tercihen 20 kilodan az sanat eserleri/nesneleri/metinler taşıyarak, göçebeler gibi yolculuk edeceğiz. Fotoğrafçı Pınar İlkiz'in Türkiye'nin çeşitli şehirlerinden çektiği fotoğrafların, ABD'li dijital sanatçı Lawrence Roberts'ın manipülasyonuyla bozulmasının ardından, İpek Yarsel ve Barış Yarsel'in metin editörlüğünde, grafik sanatçısı Fatih Gül'ün tasarımlarında şekillenmesiyle birlikte dokuz adet afiş-poster ortaya çıkarıldı. Bunlardan dört tanesi, açılışı 20 Kasım'da gerçekleşen ve 7 Aralık'a kadar sürecek olan 1. Uluslararası Gezici Tahran Bienali'nin Berlin durağına iniş yaptı. - Fotoğraflar: Pınar İlkiz - Manipülasyon: Lawrence Roberts - Editörler: İpek Yarsel & Barış Yarsel - Grafik tasarım: Fatih Gül That which survives Beautifully floating metropolis since the deluge. Khalkedon : Körler ülkesi Körler ülkesinin karşısındaki yerler size yurt olacak. Delfi Tapınağı'nın kahini, Megara Kralı Vizas'a söylediği kehanet. The Land of the Blind This city shalt thou across the country found the blind! Futuristika'dan Tahran'a selam niteliğinde, afişlerin paketlenip yola çıkış videosu ya da sanat şehir içindir! Futuristika Mag Art Attack! Futuristika!. Geçmişi inkar edebilirsin. Geçmişi reddebilirsin. Ama geçmişi yok edemezsin. Delfi Tapınağı'nın kahini, Megara Kralı Vizas'a söylediği kehanet. Aynı türden ikili: İnsan tarafından doğada yapıldı. Tufandan beri güzelce akıp giden metropol. İzdiham sırasında kimse ölmedi ama çoğu mahvoldu. Mezopotamya'da tüm şehirlerin anasında şanlı buluşma."}
{"url": "https://futuristika.org/futuristika-iv-cikti/", "text": "- sayıya kadar pdf versiyonun ücretsiz, sınırlı sayıda basılan matbu versiyonun ise sadece belirli kişilere gönderildiği Futuristika Mag bu sayıda, Türkiye'den 2700 online aboneye, dünyadan ise belirli sanat oluşumları, sergiler, yayınevleri, dergi delileri, pdf dergi kütüphanelerine ulaştırılmış olacak. Gelişmelerden haberdar ederiz. Futuristika'nın dördüncü sayısının sayfa tasarımını Murat Özköroğlu, kapak illüstrasyonunu Elif Yıldız yaptı. İç sayfalarda Nida Kireççi'nin illüstrasyonu da yer aldı. 5. sayı da dahil olmak üzere ısınma turunda olduğumuzu belirtir aniden hızlanabileceğimizi hatırlatırız. Futuristika içeriğine katkıda bulunmak için edit futuristika org adresine sevgi sözcükleri yollamanız yeterlidir."}
{"url": "https://futuristika.org/futuristika-kafa-buluyor/", "text": "The Head Project'in yaratıcısı, kurucusu, editörü, yazarı, geliştiricisi yani kısaca her şeyi olan Headguy ile devam eden bir dizi yazışma sonrasında, Najla Alkuwari tarafından, bir süredir Katar'da misafiri olan manken kafası Jessica Green Day İstanbul'a gönderildi, Futuristika! mutfak ekibine ulaştırıldı. Pardon, arada ne kaçırdık? Ne diyorsunuz hiç anlamadık! Projeye ilgi duyanlar katılmak için Headguy ile bağlantıya geçiyorlar. Headguy'un kafasına yattığında da, onun yönlendirmesiyle kendilerine en yakın ülkede bir başka katılımcıda bulunan bir manken kafası adreslerine postalanıyor. Manken kafasını alan katılımcılar istedikleri şekillerde, istedikleri araçlarla manken kafasının misafirliği boyunca kayıt tutuyorlar ve bu çalışmaları The Head Project ile paylaşıyorlar. İşte Futuristika! mutfak ekibinin yaptığı başvuruya çok sevinen Headguy, o dönemde -en yakında- Katar'da bulunan manken kafasını, yani tam adıyla sevgili Jessica Green Day'i İstanbul'a yönlendirdi. Jessica şehre ilk geldiğinde oldukça yabancılık çekti açıkçası. Misafir olduğu Futuristika! ana merkez binasının pencereli bir köşesinde, günlerce miskin miskin oturup sokaktan akıp giden hayatı seyretti. Sokaktaki cinnet ile pek de iç açıcı olamayan bu vakitler, neyse ki bilumum kedi, köpek, martı, karga, kumru, serçe komşuluğunda şenlendi, neşelendi. Jessica'yı Futuristika! ekibinden ilk misafir eden Peri Kazancı oldu! Anadolu yakasından Avrupa yakasına çıktığı yolculukta Peri'nin merceğinde İstanbul'un o günlerdeki puslu havasını soludu Jessica... Yeşilköy bahçelerinde yuvarlandı, Galata'da ikindileri karşıladı. Döndüğünde yorgun ama mutluydu. Kısa bir süre dinlenen Jessica'nın yolu, bu sefer Futuristika! ekibinden Barış Safran ve bu projede asistanlığını yapan sevdiceği Müge Maria Işık ile kesişti. İkili, İstanbul-Bursa hattında, Jessica ile kısa film tadında günler geçirdiler. Diğer Futuristika! yazarlarının bir bölümü ve bir kısım Futuristika! sever ile geçen günlerin ardından şimdi Jessica bir sonraki durağı için adres beklemekte. Soğuk bir kış günü geldiği İstanbul'dan belli ki sıcak bir yaz gününde ayrılacak olan sevgili Jessica, yeni maceralarda buradaki kadar eğlenebilecek mi bilemiyoruz, fakat biz kendisiyle geçirdiğimiz süre içerisinde çokça eğlendik."}
{"url": "https://futuristika.org/futuristika-we-make-magazines-rehberinde/", "text": "Futuristika, editörlüğünü Colophon 2009 Uluslararası Dergi Sempozyumu kuratörlerinden Andrew Losowsky'nin yaptığı We Make Magazines isimli yaratıcı rehber kitapta Türkiye kısmında yer aldı. Dergi kültürünü anlatan ve bağımsız yayıncılık çabalarının güzel örneklerini sergileyen kitapta oldukça başarılı dergi tasarımları da yer alıyor. Sıradışı tasarımlı dergiler ve konulara ilgi gösteren herkes için elzem bir çalışma. Dışarıda koskocaman, renkli bir dünya var! Bu vesileyle, Futuristika'nın ilk kısım görevini başarıyla yerine getirdiğini söyleyebiliriz... Yola çıkarken amaç, online yayıncılığın olanaklarını geliştirme çabasıydı. Arada maddi ve manevi sıkıntılar olsa da, orada olduğundan emin olduğumuz ve bizi güzel sözleriyle, küçük omuz vermelerle destekleyen tüm yazarlarımız, okurlarımız, fotoğraf sanatçılarımız, şairlerimiz, çizerlerimiz ve pek çok farklı şekilde Futuristika ailesinde yer bulan katılımcılarımız bilsinler ki, sadece keyifle sürdürebiliyoruz bu uğraşı. Şimdi, hem Futuristika'nın Türkçe sitesini yenilemek, hem İngilizce sitesini deneme aşamasından çıkarıp hayata geçirmek amacıyla, buradaki yayına kısa bir süre ara veriyoruz: Futuristika arşiv. Yakında, gerçekten yakında, yenilenmiş bir Futuristika ile karşınızda olmayı umuyoruz. Michael Bojkowski We Make Magazines kitabını inceliyor... 14:12 Viva Futuristika!"}
{"url": "https://futuristika.org/futuristika-yillik-tadinda-2008i-nasil-bildiniz/", "text": " hangi film ya da sahneyle vecd haline geldiğini, hangi kitabın hangi cümlesiyle uzun düşüncelere daldığını, hangi sokağın hangi köşesinde kimseye anlatmak istemediği yanını gördüğünü, hangi çektiği ya da başkasının yakaladığı anın fotoğrafıyla gözlerine far tutulmuş gibi olduğunu, en çok neye gürültüyle güldüğünü, Uzun süreli bellek gerektiren bu soruların cevaplarını kendimce azaltıp, teke indirmeye çalıştım. Anne olduğumdan beri zaman, mekan algım değişmekte; anlık bellek herşeyin önüne geçmekte. - Sarı Gelin'i dinlerken elimde olmadan Sebat Apartmanı'nın kapısına gidiveriyorum, Kardeş Türküler'den dinliyor olmak başka bir an yaratıyor. Senenin sonuna doğru Mısır'dan gelen bir cd ve Mawawil grubunun Gypsy songs of Egypt'i aklımda kalmış. - 3 Maymun beynime kazındı, özellikle tren yoluna bakan mimarisinin tarifi zor, karşı, az sonra düşecekmiş gibi duran ama direngen binası ve çok tanıdık sakinleri ile. - Zen ve Motorsiklet Bakım Sanatı kitabını doğru zamanda ve yerde başlamış olmak iyi geldi. Onu takip eden ara ara okuduğum İnsan Yavrusunun Psikolojik Doğumu ve Arat'la okuduğumuz Pisi Kedi masalları, ama bu cümle nerden onu hatırlamıyorum: Söz sözsüzlüğün yerini tutan birşey değildir, tamamen başka birşeydir. - Birgün Moda'dan çıktık, Yoğurtçu parkına doğru inerken, taksi şoförü Bi dakka abla... diyerek sokağın köşesinde durdu, arabadan indi ve döneceğimiz sokağın ortasında kazılmış olan asfaltın kenarında duran kaldırım taşını aldı ve yolun ortasındaki deliğin içine yerleştirdi. Arabaya bindi ve bana Abla ya, o taşı ben getirdim parktan, baktım geçen akşam asfaltı kazıp bırakmışlar, yolun ortasında koca bir delik, ben de koydum taşı deliğe ki arabaların tekeri kaçmasın diye içine. Bak kimse bilmiyo, her seferinde geçerken taş kaymışsa eğer, yerine geri koyuyorum. dedi. - Bu sene -ne yazık ki çok geç keşfettiğim- Cinerama ile yatıp kalktım genelde. Onun haricinde bir garip punk-metal country'ci Johnny noCash var, Trailer Park of Terror'ün kapanış şarkısı olan My World ayrı bir leziz. 2009'da Futuristika'da röportajını görürüz umarım. - Gene bu sene izlediğim yeni sayılabilecek filmlerden en alamet-i harikası Sukiyaki Western Django. Sahne olarak ise The Forbidden Kingdom'da, kung fu filmlerinin kısa tarihçesi şeklinde geçen Jet Li Jackie Chan dövüş sahnesi. Tek kelime ile muhteşem. - - Kimseye söylemeyeceğinize söz verirseniz anlatırım. Sokak köşesinde değil de, bir gün Koçtaş'ın bir köşesinde bitki tohumu alırken buldum kendimi. Sonra onlar için hergün eve gider oldum, boş toprağı suladım da suladım. En sonunda demet sürüsüyle rokam oldu. Diğerlerinin hiçbiri tutmadı ama olsun. Şimdi baharı bekliyorum. - Bütün fotoğraflarda öyle oluyorum. Hayır, işin kötü tarafı, artık piyasaya sürülen bütün elektronik aletlerde de fotoğraf çekme özelliği var. Gözüme far taktırmış gibiyim anlayacağınız. - Bobiler. org'un her bir pikseline çok gülüyorum. Bu aralar favorim Davulcu Fetuş. Kaç dakika kitlenip izlediğimi hatırlamıyorum, sonra bayılmışım zaten. - Joy Division ile tanıştım. Bir iki günde bir, birer tablet alıyorum. - Control filminin sonlarına doğru olan Bu hep böyledir. Aşk gururu yok eder. Eskiden masum olan şey taraf değiştirir. Beynimin içinde bir bulut dolaşıyor. Her hareketimi gözleyen. Aşkın ne olduğuna dair anılarımsa çok derinlerde kaldı. sözlerinin biraz öncesi ve sonrası. - Kitap/cümle hatırlayamıyorum ama Milorad Paviç'in cümleleri beni hep heyecanlandırır. - Bu yıl Çanakkale / Şişe Bar 'a her gittiğimde kendimi tanıyamadım, tanıyamıyorum. - 2008 yılında hiç gürültüyle güldüğümü hatırlamıyorum. - Paralel dünyalarıma eski yeni keşif favori müzisyenlerimle geçtim bu yıl. Şarkı/albüm listesi oldukça uzun tutar, hemen aklıma gelen birkaç grup/kişi yazıyorum: Battles, New Model Army, Ana Never, Kafabindünya, Change of Plans, The Revolters, Do Make Say Think, Yndi Halda, Nekropsi, Luxus, Grails, Serj Tankian, Thurston Moore, Gogol Bordello, Moya, Gaserata, Patti Smith, The Devil's Anvil, Something about Reptiles, Magyar Posse, Shy Child, The Mars Volta, Explosions in the Sky, Aster, Mogwai, EF ve daha niceleri... Sorulmamış ama belirtmeden geçemeyeceğim, bu senenin en deli konseri Derdiyoklar İkilisi sayesinde oldu, kendilerine tekrar teşekkürler. Babylon'da karmakarışık duygularla geçen bir geceydi. Ara ara aklımda o geceden yüzler beliriyor, tedirgin oluyorum. - Filmlerden gelmiş geçmiş en iz bırakan sahneler listeme birkaç ekleme yaptım bu yıl seyrettiklerimle. Heath Ledger'in The Dark Knight'in açılış sahnesinde banka görevlisine I believe whatever doesn't kill you simply makes you stranger! dediği an'ı her düşündüğümde içimi buz gibi bir çoşku kaplıyor. Wes Anderson'ın muhteşem filmlerinden biri olan The Royal Tenenbaums'un afişine düşülen notu düşünerek gülümsüyorum her aklıma geldiğinde; Family isn't a word... It's a sentence. Alakasız gibi görünse de aslında... - Bu yıl, İlhan Berk ve Fazıl Hüznü Dağlarca'yı kaybetmek okuduğum kitaplardan haz almamı engelledi sanırım. Kütüphanemizde olan kitaplarını yeni okuyormuşcasına sık sık karıştırıyorum, olmayanları almayı erteliyorum. Aklımdan Berk ile yaptığım bir telefon konuşmasını, Dağlarca'nın bir kitabıma düştüğü notu ilk okuduğum an'ı yineleyip duruyorum. - Evden işe, işten eve yürüyüşlerimde kimseye anlatmak istemediğim yanımı gördüğüm zamanları fark ettiğimde sokak değiştiriyorum. Kimseye anlatamayacak kadar rahatsız eden bir yanım olduğunu kesinleştirip düzeltmediğim sürece de aynı sokaklardan geçmiyorum, bazen -inanın- çok yoruluyorum. - - Zaten gürültü ile güldüğüm için bu soruya bile gürültü ile gülebilirim :) En çok da evimde ve eşimle gülüyorum, hep bir tebessüm hali. Bazen işte çok sıkıldığımda Ekşi Sözlük'te çocuklarla girilen komik diyaloglar başlığını açıyorum yeni bir şey var mı acaba diye, baştan sona hepsini okumuşumdur sanırım. Sonra ben de ekleyeyim bir şeyler diye hevesleniyorum ama çocukların bir şekilde beni hep hüzünlendirdiğini fark ediyor vazgeçiyorum. - Bu sene açıkcası benim için Yasmin Levy yılı oldu. Locura, La Alegria, La Serena şarkıları ile paralel dünyaları açıp var olmayan yerlere bile gittim. Tabii Helldorado A Drinking Song vazgeçilmezdi. Ne var ki seneler geçse de değişmeyen Müzeyyen Senar ve Sezen Aksu klasikleri her zamanki gibi başucu şarkılarımdı. - Vicky Cristina Barcelona filminde Scarlett Johansson ile Penelope Cruz'un öpüştüğü sahnede basit bir erkek olarak derin bir ahh çektim :-) Woody Allen büyük üstad. Bir de The Dark Knight filminde Heath Ledger'in olduğu her sahne muhteşemdi. Anthony Hopkins'in Hannibal Lecter yorumundan beri beni kendine böyle çeken bir oyunculuk görmedim. Yıllar sonra DVD'sini bulduğum White Nights filminde Mikhail Baryshnikov ve Gregory Hines'ın dansları beni çocukluk günlerime götürdü. - Kitap değil ama Obama'nın seçimleri kazanmasının ardından Thomas Friedman'ın New York Times gazetesinde yazdığı paragraf epey düşündürdü beni. Bu yıl içinde okuduğum hiçbir cümle beni burada belirtilenler kadar düşündürmedi. - Bir sokak köşesinde değil ama bir çatı katında hayatımda görülmesini istemediğim yanımla yüzleştim. Bir de karlı bir havada, otel odasında, laptopun başındayken yıllardır kendimin bile bilmediği halimle göründüm. - - Canım ülkemde gülünecek olaylar o kadar çok ki. Mesela havale yapacağı kişiye ek olarak Hayrını göreme! mesajı ekletmek isteyen memleket teyzeme çok güldüm. Dünya Orgazm gününü kutlamak için gittiği arkadaşının yanına Dünya Organizma Günün kutlu olsun! diyen çaycımız beni kahkahalara boğdu. Tahminimce yeni çıkmaya başladığı kızı rock bara götürüp, benim burada ne işim var tarzı bakan mahalle ağabeyi de rakısının yanına beyaz peynir istediği anda kahkahalara neden olmuştu. - Bütün bunların yanında çocukları kullanıp onlara taş attıran ve sonra aynı çocuklara yıllarca hapis isteyen olaylar sinirlerimi tepeme çıkardı. Hataları yüzlerine vurulunca, tahditler savuran generaller ve her sokak başında nedense sadece erkekleri çevirip kimlik soran polisler can sıkmaya devam etti. - - - - - Müzik: Hediye Güven Cowboy Song, Hediye Güven Lament, Hediye Güven Suya Orak, Okkervil River Red, Shearwater There's A Mark Where You Were Breathing, Inner Myphilosophy, Bang Gang Inside, Frankie Goes to Hollywood The Power of Love, Grand Avenue She, All Angels Gone Unrelated, Cinerama Let's Pretend, Tindersticks Snowy In F# Minor, Lila Downs La Cumbia del Mole, Ayo And It's Supposed to Be Love, Rachael Yamagata Under My Skin, Cocorosie Terrible Angels, Tindersticks Travelling Light, Josh Ritter Girl In The War, camera obscura Books Written for Girls, The Czars Paint The Moon, Flowers From The Man Who Shot Your Cousin Lay Down Your Arms, Adele Tired, Soltero The Moment You Said Yes, Inara George Mistress, Feist Inside And Out, Soltero The Tongues You Have Tied, Ane Brun The Treehouse Song, Imogen Heap Goodnight and Go, Cenk Erdoğan Trio Sonbahar, The Divine Comedy A Lady of a Certain Age, The Divine Comedy Commuter Love, The Do On my shoulders, Rachael Yamagata Over And Over, Radio Tarifa Sin palabras, Detektivbyran E18, Soltero Communist Love Song, Great Lake Swimmers Your Rocky Spine, Sara Tavares One Love, My Brightest Diamond We Were Sparkling, Rachael Yamagata Elephants, Winter Took His Life Oh, The Czars Lullaby 6000, My Brightest Diamond Inside a Boy, Cibelle Green Grass, Mindshell Lung, Mindshell Nervous deep sea divers, Imogen Heap Come Here Boy, Balmorhea If You Only Knew The Rain, Rachael Yamagata Meet Me By The Water, Below The Sea We Waved Goodbye & Stared, John Lennon Oh Yoko!, Mad Season Long Gone Day, Imogen Heap Blanket, Tom Waits Alice, The Be Good Tanyas In Spite Of All The Damage - Madredeus- Ainda, Camel Mirage, Focus Hamburger Concerto, Jeff Buckley Morning Theft, Marillion Script For A Jester's Tear, Rag I Ryggen Spangaforsens Brus, Godspeed You! Black Emperor Moya, Alberto Iglesias Sinitaivas - - - O kadar çok müziğin içindeyiz ki böylesi sorular pek uygunsuz kaçıyor :) Post rock namına ne varsa dinledim. Her daim The Mars Volta, The Clash, New Model Army, Godspeed You! Black Emperor ve A Silver Mt Zion. Bunlar değişmezlerim. Bunun dışında The Bad Seeds'in yeni albümü, Dengue Fever, yeniden keşfettiğim Vic Chestnutt, Replikas'ın 2008 albümü Zerre, oradan buradan eski yeni tek tük şarkılar, Clinic, Wire yeni çalışmaları, Müslüm Gürses'ten Fark Yaraları, Kramp ve Dr Skull dinledim. Kendime göre bir takip sistemim var. Bir yandan son çıkan tüm indie-underground grupları takip ederken, bir yandan da zamanda eskiye dönüp tekrar tekrar eskileri dinliyorum. Bunların dışında, zaman zaman sokağımıza gelip mükemmel melodilerle yaşamımızı daha da güzelleştiren akordiyoncu karı kocaya, Kadıköy'de İnci Kundura karşısında tek başına gitar çalan arkadaşa ve Süreyya Operası yanında mükemmel bir ses ve müzisyenleriyle Kadıköy'ü güzelleştiren sokak-oda orkestrasına da teşekkür ederim. Khalkedon Sounds Futuristika @ Vimeo. - Filmlerde de aynı sistemi izliyorum. Ama İspanyol Rec ve İsveç Lat den ratte komma in'i umut veren yeni zombi ve vampir filmleri olarak selamlarım. Ayrıca Eray Mert'in kısa filmleriyle de kendimden geçtim. - Kitaplardan çok dergilerle haşır neşirim artık. Yine de İlhan Berk, Borges, Ece Ayhan ve Enis Batur'la dünya değiştirdim. Kitaptan bir cümle değil ama, aynı zamanda yukarıdaki soruya da cevap olması açısından, yıl boyunca nedenli nedensiz, Tabutta Röveşata filminden Ama arkadaşlar iyidir... repliği aklımda dolandı durdu. Bazen umut, bazen de feci hüzün verdi. - Bazen işten bulanıp, arka bahçeye ilerliyorum. Orada yağmur altında, evler, çocukluğumu hatırlatıyor. Sanırım ne yapacağıma hep o anlarda karar veriyorum. Tamamen bir içe dönme hali. - Fotoğraf bahsine girmesek. Futuristika nedeniyle birçok fotoğrafçıyla haşır neşir oluyoruz ama özellikle geriye dönüp tekrar tekrar bakmak istediğim fotoğrafçı Aaron Hobson. Bunun dışında Futuristika'da yer bulan her fotoğrafçı, zaten onların çalışmalarına hayran olduğumuz için burada yer alıyor. Ayrıca, İkinci Dünya Savaşı'nda gaz maskeleri takılmış hayvanların fotoğrafları ve Eski Doğu Bloğu ülkelerinin fotoğrafları ilgimi çekti. - Bunlar dışında, Futuristika sayesinde tanıdığımız tüm güzel insanlar nedeniyle garip bir mutluluk hissi de geliyor. - Bu sene özellikle Shshram Nazeri'nin Mevlana'nın eserlerini uyarlayarak yaptığı Passion of Roomi ile kanatlarımı açtım, anlatılmayacak kadar muhteşemdi. Sessiz karanlıklarımın yüzeyine çalınan bir tutam gül reçeli oldu; desem inanırsınız bilmekteyim. - Brokeback Mountain filmi'nin yaklaşık 10 sahnesi bahsettiğiniz o vecdi doğurdu içimde. Normalde eşcinsellikle ilgili eserlerden haz etmem ama sanat bu işte dedim, haz etmediğiniz şeyleri dahi estetiğe boyuyor, bu yaratıcılık yok mu bu yaratıcılık, sizi diktatörlere hayran, katillere aşık eder. - Hangi kitap? Tabi ki Masumiyet Müzesi. Korsanını aldığıma pişman edecek kadar muhteşem, Orhan Abi'nin sanatına şahsımı aşık edecek kadar muhteşemdi. Bir kitap okudum, ruhumun aşktan sorumlu kısmı kaşındı, Füsün'u alıp sokak sokak gezmek, kıyılarda köşelerde onunla gizli gizli öpüşmek istedim. - Ankara Karanfil sokakta sarhoş bir kız gördüm. Kalabalık bir sokakta, sanki kimse yokmuş gibi işemekteydi. Koskoca bir insan yığını da sanki karşılarındaki kıyameti geçiren bir gezegenmişçesine izliyor da izliyordu, ben de onlardandım. Bu kadar merak dedim, sağlıklı değil. O kızın çıplaklığında kendi dengesizliğimi gördüm, üzüldüm. Pis meraklı! dedim kendi kendime, sanki hiç işemedin. - Fotoğraf olmadı, sadece sisli Haliç'in görüntüsü çok hoşuma gitti. Herkes yağmurdan kaçarken ben sırılsıklam olma pahasına o görüntüye kandım, Ankara'yı özledim, -"}
{"url": "https://futuristika.org/futuristika-yillik-tadinda-2010u-nasil-bildiniz/", "text": " hangi film ya da sahneyle vecd haline geldiğini, hangi kitabın hangi cümlesiyle uzun düşüncelere daldığını, hangi sokağın hangi köşesinde kimseye anlatmak istemediği yanını gördüğünü, hangi çektiği ya da başkasının yakaladığı anın fotoğrafıyla gözlerine far tutulmuş gibi olduğunu, en çok neye gürültüyle güldüğünü, - Musette'nin Datum albümünü sanırım 2009'un sonlarına doğru keşfettim ama 2010'da da sürdü etkileri. Duruma göre huzur verdiği de oluyor, uzaklara götürüp kaşım gözüm patlak halde geri gönderdiği de. Aynı şürekanın farklı bir biçimi var bir de Klarinettmusiken diye. Zaten bunlar akraba şirketi gibi bir şey galiba. Tona Serenad var bir de, neyse. Klarinettmusiken'in Slut pa filmen diye bir eseri var şurada. Duruma göre masal gibi gelebileceği gibi ölmeden mezara da koyabiliyor. Nabız şerbet durumunu iyice yoklayıp ona göre dinliyorum artık bunları. The Strokes'u keşfetmem açısından da iyi oldu 2010 yılı. The Strokes'u o kadar sevdim ki o güne kadar tanıştırmadıkları için kızdım arkadaşlarıma. Is This It, I'll Will Try Anything Once dolayısıyla You Onyl Live Once, Trying Your Luck, Automatic çok sevdiğim şarkıları oldu bu insanların. Zee Avi'nin kendi adını taşıyan albümü ilk zamanlar beni benden alsa da bir yerden sonra kabak tadı vermeye başladı. Yine de Bitter Heart, Just You and Me ve First of the Gang to Die coverını arada bir dinlerim. Ayrıca Teoman'ın Teo, Mor ve Ötesi'nin Gül Kendine, Sakin'in Hayat albümlerini ölene kadar dinleyebileceğime kanaat getirdim 2010 yılı içerisinde. Kamera kullanımı, mizansenleri ve karakterlerinin iç sesleri sebebiyle şiirselliğin benim için sinemadaki karşılığı olan Terrence Malick'in ilk filmi Badlands'de Kit ile Holly'nin bir geceyarısı arabanın farları önünde, fonda A Blossom Fell çalarken dans ettikleri sahne göz bebeklerimi büyütmüştür. Beni oradan oraya savurmuş, nah şuracığıma derin bir çentik atmıştır o sahne. DeUsynlige'nin sonlarına doğru Jan'ın, çocuğunun ölümüne neden olduğu Agnes ile arabada yan yana geldiği sahne hıçkırıklara boğmuştur beni. Aynı zamanda Le Concert'in kurgusunu harika bulduğum finali de epey zırlamama neden olmuştur. Scott Pilgrim vs. the World ise sadece 2010'da değil, hayatım boyunca izlediğim en eğlenceli filmlerden birisi oldu. Çizgi roman, çizgi film ve atari oyunlarının estetiğini güzelce filme yedirmesi, B filmlerden sitcomlara, Rambo'dan müzikallere kadar gönderme yaptığı ve anlatımını zenginleştirdiği pek çok şeyle oldukça keyifli iki saat geçirmeme neden oldu. L'illusionniste, Sylvain Chomet'nin tapılası ve el üstünde tutulması gereken bir sinemacı olduğunu hatırlattı. Wes Anderson ile geç de olsa tanışmama vesile olması sebebiyle Fantastic Mr. Fox, yazar olma heveslisi iki gencin başından geçenleri anlatırken edebiyatta bilinçakışı tekniğine denk gelen bir anlatım tutturması sebebiyle de Reprise ayıla bayıla izlediğim filmler oldular. - Siren Yayınları'nın insanlara sunduğu güzelliklerden olan Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın, Her Şey Aydınlandı, Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser, Ne Nedir, Gazze Blues, Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, Taşıdıkları Şeyler sıkıldıkça rastgele bir sayfalarını açıp tekrar tekrar okuduğum kitaplar oldular. Hele ki Etgar Keret, kendisiyle tanışma fırsatı bulmam sebebiyle de unutulmazlarım arasına girmiş oldu. Ferhat Uludere'nin Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba'sını genel olarak çok sevmekle birlikte Ajan Şaban'ın hikayesinin anlatıldığı bölümü inanılmaz beğendim. Yok sayılan bir karakterin kimlik arayışını oldukça sinematografik bir şekilde anlatması açısından çok ilgi çekici buldum. Hatta o kadar çok benimsedim ki ileride filmini çekmek istiyorum! Emrah Serbes'in Erken Kaybedenler'i de okumaktan büyük keyif aldığım kitaplardan oldu. - Kader'deki Bekir'in sanal versiyonu olabileceğimi düşünmeme neden olan rezalet şeyler yaptım. Of Mice and Men'deki Lennie'nin fiziksel değil de ruhsal açıdan zarar veren bir versiyonu haline büründüm 2010 yılı içerisinde, zaman zaman. - Sınıf arkadaşımın sakızı havaya doğru tükürüp yakalayabilmesi ve bunu bir yetenek olarak görüp Yetenek Sizsiniz Türkiye yarışmasının elemelerine katılması günlerce güldürmüştü beni. Ayrıca Umut Sarıkaya ve Cihan Ceylan'ın şimdi hatırlayamadığım birçok karikatürü uzunca bir süre neşe kaynağım olmuşlardır. - Nev'in yeni albümü sanat müziğinin 'has' olduğu yıllara götürdü beni... bazı şarkıların gerçekten eskimediğini düşündüm ve niye Kemal Sunal, Adile Naşit, Münir Özkul filmlerinin yeniden, bıkmadan seyredildiğini anladım, bir kez daha... - - - İstiklal caddesinin ortasında, hareketli bir saatte yüksek sesle şarkı söylerken, sesimin ne kadar kötü olduğunu fark ettim! - Haydarpaşa yanarken tesadüfen oradan geçiyordum ve fotoğrafını çektim. Sonra yolda yürürken gözümün önünden orada çekilmiş film görüntüleri geldi. Hepsi de hoştu; ama ben Haydarpaşa'yı öyle yanarken hatırlamak istemediğimden o fotoğrafı sildim. - Kemal Sunal'ın Çöpçüler Kralı filminde Şener şen'in arkasından üzerine kayıtlı süpürgesini kaldırıp küfrederken... Bazı insanlık halleri hiç değişmiyor! - Aslında benim için bu dünya paralel. Buna geçmek için de pek bir şey yapmıyorum. Hatta kaçıyorum, sonra bir gün kendimi bir yerde akbil basarken buluyorum. Tüm trajedilere olduğu gibi buna da ironiyle yaklaşıyorum. Kendi dünyama dönmek için kendi bestem olan İnsan mısın be hayvan adlı şarkıyı söylüyorum. Arada bir yerlerde Cramps, Beirut, Hawkwind falan çalıyor, kafam gidiyor. - Bir Woodstock belgeseli izliyor, bir yandan da kola içiyordum. Evet normal kola. Sonra bir an durup Aslında hepimiz Adem'le Havva olmak istedik dedim. Belgeseldeki sahne de şüphesiz etkileyiciydi ama ben en çok bilgisayar başında kola içerken bu lafı söylememe içerledim. Vay be dedim. - Bertrand Russell'in Aylaklığa Övgü kitabındaki cümlelerden. Şimdi burada yazmayayım Bertrand'a ayıp olmasın. - Bir otobüsün en arka koltuğunda bana fıstık veren teyzeden şüphelendiğim gün. Fıstığa bayıldığım için ilk bir avucu saniyeler içinde tükettim ama son fıstığı yutarken aklıma bir acaba geldi. Teyze elini poşete daldırıp bir avuç daha ikram ettiğinde Teşekkürler, zaten fıstığı pek sevmem dedim. Yıllar önce dolmuşta Tofita verdiğim bir kız vardı. Kız belki de bir tatlı krizinin ortasındaydı ama şekeri kabul etmemişti. Önce almış, sonra yemeğe korkup tek hamlede açılan çantasına atmıştı. Her şey yüzünden belliydi. İşte o yüz ifadesinin şu an benim aptal suratıma yerleşmiş olduğuna emindim. Fıstık kılığındaki lezzetli uyku hapları etkisini göstermiş olmalı ki, otobüsten indiğimde biraz başım bile dönüyordu. - Gözlerim far tutulmuş gibi pek çıkmıyor ama eski saç rengimdeyken çekilmiş ve unuttuğum bir fotoğrafımı aylar sonra gördüm. A ne güzel kız dedim bir an. Bu iyi geldi. - En son iki gün önce otobüste güldüm. Hava çok soğuktu ve otobüse atlamıştım. İlk ben binecektim ama iri kıyım bir kız bana omuz atıp birinciliği göğüsledi. Bu otobüs şoförü de tanrı olmak isteyenlerdendi galiba. Çünkü binmek için cebelleşenleri takmadan gaza basıyordu. Dengesizliğimden emin olan ben, akbil basarken diğer elimle de demire tutundum. O an bir sıcaklık hissettim elimde. Bu sıcaklığın aynı zamanda ıslaklık olduğunu anlamam uzun sürmedi. Dönüp baktığımda şoförün çayında kıpraşan parmaklarımı gördüm. Şoför ilginç bir kişilik olmalı ki, Çayımda parmaklar var! diye bir cümle kurdu. Bu sırada elimi çaydan çıkardım ve olanları idrak edip öküz gibi güldüm. Bu kahkaha tüm otobüs halkının dikkatini çekti ve hep birlikte gülmeye başladık. Şoför çayı içmeye devam etti mi hiç bilmiyorum. - Bat for lashes two suns albümü. ama oi va voi yesterday's mistake başka bir mucizedir. - - onun yaşadığı yerde yaşamak, onun gibi yaşamak değildi. bunu zannetmek için pek saf ve ancak benim kadar gafil olmak lazımdı. sabahattin ali/ kürk mantolu madonna. bir de yaşadıklarımız, öldürdüklerimizdir. oruç aruoba/ de ki işte. - her sokak başında, başka bir sokağın sonunda. - - pek çok sahneye, pek çok ana gülmüşümdür ki benim gülüşüm hep gürültülüdür. - Unkle amcalarla tanıştım ve çok sevdim. Fitçurinklerde baya başarılı albümleriyle beni coşturdularsa da bu yıl duyduğum en iyi düet Pj Harvey ve Radiohead u ve Morphinei keşfettim. Massive Attack`ı canlı izleyerek paralel dünyadan bu dünyaya teğetlendim. Ve Radiohead! Onları dinlemek bu dünyadan göçüp gurbet sancısı çekmemektir kesinlikle. - nın tavsiyesiyle izlediğim Mr Nobody ile şevklendiğimi ve bana yeni kapılar açtığını söylemezsem haksızlık olur. Inception ve yine aynı başrol adamı gün teyzesinin masum çocuğu Leonardo di kapyonun Shutter İsland`ı başarılıydı ve tabi ki Tony Gatlif filmlerini tekrarlamacalar. - - Çok gezen ve çok yollanan bir adam olduğumdan bir çok sokakta sırlar ve sırdaş arayan çıkmaz sokaklara denk geldim. Hepsi de ne kadar kalabalık olduğundan yakınıyordu. Hepsi de ne kadar görülmezden gelindiklerini anlatmaya çalışıyordu. - da) ucuz bir otelde internetin ne kadar kötü olduğunu hatırladım. Belki bu yazdığım bir kaç kblık yazı bile varmayacak ama varırsa yer yerinden oynamayacak da o yüzden sıkıntı yok. - Yav ben bu sene çok güldüm ama balık hafızam nedeniyle hiçbir şey hatırlamıyorum ama en çok da Twitter'da ve Umut Sarıkaya`ya gülmüşümdür. Bu soruları yanıtlamak dışında Noel amcanın kucağına oturmamış, özellikle çocukluğu içinde tutsak kalıp acaba bana bir hediye gelir mi lan diye düşünen herkesin ve bu uzun cümleyle bitirmeyi düşünen benim yeni bir yılı güzel geçmekle kalmasın süper ötesi geçsin. Bir dedektifin birden bire size dönüp Dün akşam neredeydiniz? diye sorduğu soruya seri bir şekilde cevap verebilirsiniz ancak böyle sorular karşısında kim olsa biraz duraklar. Ben de haliyle durakladım şimdi. Koca bir yıl ben yaptım sahi? Nasıl da geçti bütün bir yaz. -Bu yıl Taken by Trees ile tanıştım mesela. Her pazartesi işten eve dönünce ilk işim 'My Boys' şarkısını dinlemek oluyor. Romatizmaya da iyi gelir mi bilmiyorum ama strese birebir. Bu yıl tanıştığım en güzel parçalardan biri de Beck Record Club'e ait Velvet Underground & Nico 'un 'I'll Be Your Mirror' coverı oldu. God Is an Astronaut'u biliyordum ama çok güzel üç kardeşi daha varmış: Explosions In The Sky, This Will Destroy You, Godspeed You Black Emperor. Hepsini de sevdim. 'Adamlar zehir gibi valla' - Hiç düşünmeden 'Çoğunluk' diyorum. Filmde, Mertkan taksi şöforüne sarılıp ağladığında Çoğunluk'un aslında ne kadar yalnız olduğunu anladım. Bu yıl da 'The Royal Tenenbaum'u birkaç kez seyrettim. Önümüzdeki yıllarda bu alışkanlığımı devam ettirmeyi istiyorum. - Ingeborg Bachmann'ın 'Oyun Bitti' şiirini gidip gelip okuyorum. Galiba beni fena bir yerimden yakaladı. - Açıkçası pek gezen dolaşan biri değilimdir. Vaktimin çoğunu evde geçirdiğimden kimseye anlatmak istemediğim yanlarımı genelde evde, odamda görürüm. - Nikos Economopoulos'un aşağıda yer alan fotoğrafı gözlerime far tutmakla kalmayıp kalbime molotof kokteyli attı sanki. İlk kez bir fotoğrafa bakarken boğazım düğümlendi. Bu yıl gürültüyle güldüğüm bir olay pek olmadı. 2010 yılı nasıl geçti farkında bile değilim. Muhtemelen her yıl olduğu gibi önümüzdeki ocak ayında da form vb. doldururken yıl hanesine geçtiğimiz yılı yazacağım. Müzik, film, kitap, fotoğraf hatta bütün bir yıla ait anılar... hepsinden koparabildiğimi kopararak üzerlerinden geçtim, tam anlamıyla içine giremedim. Bi' de türlü sakarlıklar! Ayak burkmak, burun çatlatmak daha neler neler... Bir ev arkadaşım oldu, ismi Şarap. Mamasına meze diyorum ve en sevdiği oyuncağı ise şişe mantarı ama yüz karası şarap içmiyor. - Çok müzik, çok şarkı, çok suskunluk oldu. Hepsi Nico'nun oğlunun kısacık şarkısında özetlenebilir: Le Petit Chevalier - Filmleri hızla unuttuğum, bazı anları ise sık sıkı aklıma kazıdığım bir yıl oldu. - - Kadıköy'de biber gazı, taş ve sopa yağmuru altında Kurbağalı Dere'yi geçip parka yönelirken bir tersinden vecd hali yaşadım denebilir. - Toplumun ve devletlerin öldürdüklerinin fotoğraflarına uzun uzun bakmayı sürdürdüm. - - Florence + the Machine Between The Lungs - Jean-Luc Godard'ın Pierrot le fou filmi. Filmin bir sahnesinde Ferdinard, Marianne'e şöyle der: That is the basic problem... you're waiting for me... I'm not there... I arrive... I enter the room... that's when I really start to exist for you... But I existed before that... I had thoughts... I may have been suffering... So the problem is to show you alive, thinking of me and at the same time, to see me alive by virtue of that very fact. Değişik bir katarsis kafası. - Benim cevabım daha çok bu yıl ne okudun gibi olacak ama bunun sebebi tek bir cümle yazamamamdır. Bazen geri çekilmek gerekir, gözlerden düşmek, kapanmak, susmak. Dipten de derin bir yere vurur insan, ah bir delirsem de dinse der ama delirmek kolay değil. Bir imtiyazdır aklın yönetmediği dünya. Akla kendiliğinden karşı çıkmak, isyan etmek, onu hükümsüz kılmak kimsenin takdir etmediği bir imtiyazdır. Delilik sırf mümkün olduğu için irkiltir insanı. Mümkündür ve gündeliğin, normalin, olağanın, -ması gerekenin gelip tosladığı bir duvardır. Yaklaştığını geriletir, sersemletir, üzer. Ne lüzumsuz. - Bütün sokaklar aynı yere çıkıyor - Çok taze bir olay. Romanya'da IMF'nin desteklediği kemer sıkma politikasını protesto etmek isteyen bir televizyon çalışanı kendini parlamentonun balkonundan üzerinde Geleceğimizi öldürdünüz yazan bir tişörtle attı. Bu kare de beni mıhladı resmen olduğum yere. Bir de fotoğraf değil ama Wim Wenders'in Pina Bausch için yaptığı filmin trailer'ı: - mavi masa cevap veriyor: cevap yok."}
{"url": "https://futuristika.org/g-ve-z/", "text": "G' ve 'Z' diye iki tane kahramanımız var deyip, mantıklı şeyler içeren mantıklı şeyler yazmayı o kadar çok isterdim ki anlatamam. Lakin hafiften de anlaşılmaya başlandığı gibi bu 'G ve Z' aslında 'geveze'yi geveze bir şekilde yazmış olmaktan, gevezelik edeceğimi daha baştan, daha başlıktan belli etmeye çalışmış olmaktan başka bir şey değil. O yüzden başlarken 'Uyarı: Okuyacağınız yazının edebi değeri yok denecek kadar azdır. Herhangi bir sosyal mesaj vermez, içermez. O yüzden isterseniz okumayın. Ya da okursanız herhangi bir yorumda bulunmayın. Ya da bulunursanız üstüme üstüme gelen cümleler kurmayın. Çünkü üstüme üstüme gelen cümleler içeren herhangi bir yorum karşısında, bu uyarıya yaslanıp, kalbilinizi kırabilme yetkimi hiç çekinmeden kullanabilirim' yazmak istedim ama yazmadım ama bir şekilde yazmış bulundum. ... indik. Ne diyorduk? Gevezelik. Trilyonlarca saçma şeyi, trilyonlarca farklı yoldan, trilyonlarca kez yazabilmek, yapabilmek, -ebilmek. Trilyonlarca TL'sine bahse girerim ki maharet değil. Çok rahat geldiği için yapıyorum belki. İçimden bir adam konuşuyor, dışımdan bir adam dinliyor, yazıyor. Arada duran daha mantıklı adamlar da var aslında bir konuşana, bir yazana dik dik bakıp 'cık cık' çeken ama çok da fazla karışmak istemiyorlar birbirlerinin işine. Daha ciddi oldukları zamanlar da var, farkındalar. Kendimi birkaç saçma kişiye bölecek kadar saçmalamaya başlamışsam eğer, Kontörcü Kadın'dan da bahsedebileceğim kıvama gelmişimdir sanırım. Telsim Ekstra Kolay Kart kullananlar bilirler; Kontörcü Kadın, o kontör yüklerken veya bakiye sorarken çıkıp da konuşan kadın. Telsimi arayıp o kadınla veya o kadar o kayıtları yaparken yanında bulunan herhangi biriyle konuşmak istiyorum diyeceğim ama korkuyorum. Olay benim anladığım gibi çıkmazsa rezil olurum. Çaktırmadan bilgi alabileceğin bir konu da değil ki yapasın. Psikolojik sorunlarım olduğunu düşünebileceğinizi umursamadan devam ediyorum ki konu şu: Kontörcü Kadın, biz Ekstra Kolay Kart kullanıcılarına psikolojik baskı yapıyor. Kalan kontör miktarı rakamlarını telaffuz ederken farklı tonlamalar kullanıyor. Mesela 75 ila 100 arası ve üstünü sizi beğenir, över, takdir eder, size asılır gibi söylüyor. Yani 'Vay be! 100 kontör ha? Nerelere takılıyorsun bakiyim sen?' der gibi 100 diyor. 50 ila 75 arasını ise kendini az biraz daha ağırdan satan, olursa olur, olmazsa olmaz bir eda, daha az veren bir havayla tonluyor ki o da en asgari gülen bir suratla birlikte '65 kontör ha? İyi, güzel' diye örneklendirilebilir. Komik olan ve komik olduğu kadar da insanı kadınlar üzerine daha etraflı düşünmeye zorlayan zamanlar ise daha az kontörünüz kaldığı zamanlar. 25 ila 50 arasındakilerde düz ve soğuk bir üslupla uyarıyor. 10 ila 25 arasındakilerde ise daha kayıtsız, daha uzak bir ton kullanıyor. Tek rakamlarınsa her biri birbirinden olay. En beğendiğim, güldüğüm ise 0. Aşağılık, ezik, basit, işe yaramaz ve benzeri sözcüklerin hepsini birden içerebilecek bir 'SIFIR!' sesi düşünün. Kaç sefer sırf o 'sıfır'ı duyabileyim diye birkaç kontörüm kalsa da fuzuliyen harcadım desem yalan söylerim. Bir şeyi çok merak ediyorum. Bunun kadar olmasa da, 'bu şeyi benim kadar çok merak eden biri daha var mı acaba' diye merak ettiğim bir şey daha var. Lütfen beni dışlamayın. İlle de dışlayasınız varsa bunu daha esprisi olan bir şekilde yapın. O zaman belki şu anki halet-i ruhaniyeme yanaşır ve belki yazıdan az biraz keyif alabilirsiniz. Buradan bakıldığında dışlanılacak bir durum da yok aslında. Şuraya şuradan, oraya da oradan bakıldığında olmadığı gibi. Demek istediğim, yüce beyin Einstein'ın dediğiyle ayni şey. Tek farkımız da benim geveleye geveleye demek istediğimi onun pat diye deyivermesi de değil tabi. 'Hiç kimse gördüğü kırmızıyla, duyduğu do notasının; bir başkasının gördüğüyle veya duyduğuyla aynı olduğunu söyleyemez. Bununla birlikte ortak değerler üzerinde hareket etmek mümkündür' demiş. Yani bin küsur yıldır söylenegelen 'bu dünya herkesindir ama herkesin de kendi içinde ayrı bir dünyası vardır' söyleminin bilimselcesi, Einsteincası. Adam neleri düşünmüş be arkadaş! E biz bir de sadece düşünmüş olduğunu bildiğimiz şeyleri biliyoruz. Ya konuşmadıkları, yazmadıkları, anlatmadıkları? Kim bilir? Keşke soyadı 'Bilir' olan Kadir diye ünlü bir adam olsaydı da şu iğrenç espriyi yapabilseydim. Gerçi Diş Hekimi Oya Bilir ve kocası Kaya var jinekolog olan ama yazsının sonunda çocuklara sesleneceğim, müstehcenden uzak olmalıyım. Almanya'da bir şehir ismi gibi durdu şu 'müstehcenden' de. ... başladım. Annesinin, babasının, abisinin, ablasının, dayısının, halasının, eniştesinin, amcasının ya da yaşı ondan büyük olan herhangi birinin yanından bu satırları okuyan, var ve çocuk olmuş kadar şanslı ama büyüyecek kadar da şanssız olacak olan, şimdiki çocuklara sesleniyorum: Ağabeyciğim! Ne uçacaksınız, ne örümcek olacaksınız, ne de başka bir şey. Çünkü ben anladım ki ne robotmuşum, ne hiçbir sorunu olmayan şirin, komünist bir adam, ne de başka bir şey. 'Aşık' olacaksınız 'Aşık'. Kendinizi bilirken, ne dediğinizi bilmez bir hale geleceksiniz. Bütün o garip çizgiler/filmler, sizi bu garip şeye hazırlamak için. Hazırlıklı olun, bekleyin, göreceksiniz, gününüzü. - Bu yazı axaxes takma adıyla gönderildi."}
{"url": "https://futuristika.org/gabriel-de-tarde-ekonomik-psikoloji/", "text": "19. Yüzyıl modemizm tartışmaları içinde, yapılara dayalı kuramlar arasında bambaşka bir kulvara sapan Tarde; kendinden sonra gelecek eleştirel teorilere en fazla ilham vermiş ama adı pek fazla anılmamış özgün isimlerden biridir. Ekonomik Psikoloji, Tarde'ın mikro sosyoloji ve duygular sosyolojisine kapı açan en önemli metinlerinden biri olma özelliğini taşıyor. Gözden geçirilmiş bu yeni edisyon, Ulus Baker'in sunuş metniyle birlikte okurlara sunuluyor."}
{"url": "https://futuristika.org/galileonun-parmagi/", "text": "İncil'de yazılanın aksine, dünyanın döndüğünü ve güneşin evrenin merkezi olduğunu söylemişti Galileo Galilei. Dinine bağlı bir adam olmasına rağmen çalışmalarından dolayı kilise tarafından aforoz edilmiş, aşağılanmış ve engizisyon tarafından inkar etmeye zorlanmıştı. Kilisenin akidelerine sorgusuz sualsiz inanacağına, fikirlerinin batıl olduğuna, şüpheye düştüğüne pişman olduğuna ve bir daha hatalarını tekrarlamayacağına yemin etmesine rağmen dinsizlikle yaftalandı, kitapları yasaklandı. 330 sene sonra aklandı, kitaplarının ancak 1991 yılında basılmasına izin verildi. Tüm bunlara rağmen Galileo'nun parmağı isyankar bir şekilde dimdik gökyüzünü göstermekte, hala, günümüzde de! Öldüğünde dini geleneklere göre gömülmesine izin verilmeyen Galileo'nun bedeni, Roma'da Capella dei Santi Cosma e Damiano Tapınağı'nın mahzenine konmuştu. 1737'de, Toricelli'nin öğrencisi ve bir Galileo müridi olan matematikçi Vincenzo Viviani'nin Floransa'da Santa Croce Bazilikası'nda yaptırdığı mozoleye taşındı naaşı. Bu dönemde sağ orta parmağı Anton Francesco Gori tarafından gizlice çıkarılıp, bir şekilde Biblioteca Laurenziana'nın ünlü kütüphanecisi Angelo M. Bandini'nin eline geçti. O da sanki bir azize ait kutsal bir emanet gibi parmağı halka sergilemeye başladı. Altın işlemeli cam bir fanusa yerleştirilen parmak şu anda kapsamlı bir Galileo sergisinin görülebildiği Floransa Bilim Tarihi Müzesi'nde ikamet ediyor."}
{"url": "https://futuristika.org/gamardah-fungus-kotumser-degil-karamsar/", "text": "Vakit, öğleden sonra üç civarıydı. Birkaç ambient tarzında albümü çalma listeme koyup yatağıma uzanıp okumaya başladım. Yer yer sıkılsam da, kitabın sayfa sayısına göz atıyor, ne kadar kaldı diye bakıyordum. Heyecanlanmadığım yerleri hızlıca okuyor, merak ettiğim bölümlerde ağırlaşmaya başlıyor, bazen bir sigara arası verip, üzerine düşünüyordum. Son zamanlarda sıklıkla meydana gelen elektrik kesintilerinden biri olmuştu. Hava kararmadığı ve elektriğe ambient albümlerim dışında ihtiyacım kalmadığından, okumama kaldığım yerden, düzenimi bozmadan devam ettim. Arada ayağa kalkıp yazılanları düşünüyor, ufak esneme hareketleri yapıyordum. Kalem elimden eksik olmuyordu. Altını çizmek ne kadar yetersiz kalsa da, diğer okumalarım ve ileride alacağım kalıcı notlar için işaretlerimi belirliyordum. Okudukça inanılmaz bir dipsomani kendini gösterdi. Kitabı çabucak bitirmek istiyor, kafamdaki düşünceleri de netleştirmek istiyordum. Derken, elektrik geldi. Kendime ait okuma müziği saydığım albümlerden bir liste daha hazırladım. Sonra, insanların okurken büründüğü halleri düşündüm. Kimisi, kulağında kulaklıkla, müzik dinlerken okuyordu. Televizyon gürültüsü eşliğinde de okuyanlara şahit olmuştum. Bazıları da gürültü ve sert müzik çalıyor olmasına rağmen okuyabiliyordu. Sonra kendimi düşündüm; müzik olmadan okumak ilk tercihimdi. Dinlemek istersem de; vokalsiz, derin, sakin ve düşündürücü müzikleri seçiyordum. Yüksek sesle de değil, kısık bir ses eşliğinde okumaya çalışıyordum. Hatta, spotify'de okuma müzikleri adı altında bir liste yapmaya başladım geçenlerde. Okurken müzik dinlemek ya da dinlememekten yola çıkıp, bu sefer de insanların hangi müzik türlerini nerede ve nasıl dinliyor olduklarını düşünüyor olarak buldum kendimi. Spor salonlarında enerji veren müziklerle aşina olanlar geldi ilk aklıma; yürürken, işe giderken telefonunda müzik dinleyenleri hayal ettim ve canlandırdım kafamda... Ulaşım araçlarında insanlardan kopmak isteyenleri düşledim. Veya, sadece sosyal oldukları ortamlarda bildikleri ya da bilmedikleri müziklere ritim tutan insanları tezahür ettim. Bu konudan da yola çıkıp, okuduğum son kitaptan da etkilenerek, düşünceye yöneldim; belki de yol aldım. İşlerinde işlerini düşünüyorlardı. Eve gitmeye sabırsızlanıyorlardı. Evde yapılan aktiviteler de; yemek yemek ve televizyon karşısında düşünmeden yaşamak, sonrasında uyumaya çalışmak mıydı acaba; veya bu benim düşüncemden mi ibaretti? Her şeyin bir bağımlısı, hastası veya düşkünü vardı. Okuduğum kitap aracılığıyla öğrenmiş olduğum; 'bibliyofi'ler halen var mıydı, bilemem. Alkolikler ve dipsomanlar vb. vardı, hala da varlar. Benim aklıma müzik dinlemeden duramayan, müziksiz yapamayanlar için ne deniyordu, beynimin içindeki soru bundan ibaretti ve buna yormuştum bütün günümü. Sonra yine düşünce kavramına dönmüş buldum kendimi. Yine okumuş olduğum son kitaptan yola çıkarak bunları tartışıyordum içimde. Okuduğum kitap; Schopenhauer'ın otobiyografik bir çalışmasıydı. David E. Cartwright'ın yazdığı kalın kitap etkilemişti beni, filozof hakkında bilinmeyen gerçekleri görmüştüm. Bilinenleri de hatırlamış oldum. Bilmediğim ama uyguladığım bir kavramı daha öğreniş oldum kitap sayesinde... 'Peripatetik' yani gezerek, yürüyerek düşünmek eylemi. Yıllardır sıkça yaptığım ve her zaman bana artı puanlar getiren, fikirlerimi geliştiren bir durumdu. Yürürken, gezerken müzik dinlemeyi sevmiyordum ama; müzik benim için bir ibadet ötesi, kendi içsel ibadetimdi çünkü. Yıllar geçtikçe müziğin bendeki bu etkisi hiç azalmadı, aksine arttı. Hayatta en çok önem verdiğim şeylerden birisi samimiyettir. Samimiyetle yazar, samimi bir şekilde konuşur, derdimi anlattığımı düşünür, kasınmaktan kaçınmaya çalışırım. Rahatlık önemlidir benim için. Belki biraz zırvaladım diye bunu belirtmek istedim. Ben bunu kendime göre samimi buluyorum. Tarzımdan hoşlanmayanlar ve hoşlanmayacaklar elbette olacaktır. Kısa saçmalıklarımdan sonra Futuristika'daki ilk müzik paylaşımımı burada gerçekleştirmek istiyorum. Gamardah Fungus 2009'da, Ukrayna'da kurulan bir müzik grubu. Facebook sayfalarında kendi yaptıkları müzik için; drone ambient, dark jazz olarak nitelendirmişler. Grubun bu sefer bandcamp sayfasına baktığımızda, kendileri için, blues, sludge, jazz, ambient, dark jazz, doom, funeral doom, drone gibi kategorilere rastlamak mümkün. Haliyle, herkesin sevip dinleyebileceği, beğenebileceği bir müzik icra etmiyorlar. İçsel olana yönelik, karanlık, derin ve düşündürücü etkiye sahip grup, çok fazla bilinememekte. Drone, doom, dark jazz meraklılıarının kendilerini keşfetmesini de bekliyorlar diyebilirim. İleride bu müzik türü hakkında kapsamlı bir çalışma hazırlamayı düşünüyorum. Dark jazz ve doom jazz olayı nasıl gerçekleşti, nereden çıktı ve nasıl bu kadar popüler olabildi? Türün ilk örneklerinden Bohren und Der Club of Gore veya The Kilimanjaro Darkjazz Ensemble' a benzediklerini pek söylemem. Belki atmosfer açısından, dinleyiciyi hissettirdiği durumdan dolayı The Mount Fujı Doomjazz Corporation sevenler, bu grubu beğenebilir. Yer altı müzik piyasasında olmaları onlar için bence bir avantaj; çünkü, plak şirketlerine boyun eğmek zorunda değiller. İçlerinden gelen ve diledikleri müziği icra ediyorlar. Türk Dil Kurumuna göre eş anlamlı olmasına karşın, karamsar ve kötümser arasında kaldım grubun tarzını belirteyim derken; grubun müziği bence, kötümser değil, karamsar, melankolik ve karanlık bir karamsarlık bu bahsettiğim. 'Night Walk With Me', dinlerken hiç sıkmıyor. İlk başta bahsettiğim gibi; karamsar bir kitap elinizdeyken de dinleyebilirsiniz... Günün yorgunluğunu atıp bir sigara yakıp uzanırken de; hiçbir şey yapmayıp amaçsız boş düşüncelerde gezinirken de; kendi içinizdeki gerçek karanlığı yakalayıp, ışığı bulmayı çabalarken de rahatlıkla dinleyebilirsiniz. Futuristika'ya ve değerli okurlarına önce teşekkürler, sonra da bir merhaba demek istedim."}
{"url": "https://futuristika.org/gayhanede-parti-var/", "text": "Sigara dumanının ve alkolün kokusunun geldiği barın içi de dışarısı gibi karanlık. Duvarlarda filler, develer, uçan halı gibi figürler var. Yer Almanya olduğu için akla Türkiye ve Ortadoğu'ya ait kesimin açtığı bir yer olabilme ihtimali geliyor. Biraz sonra çekilen halay bu fikrin doğruluğunu kanıtlıyor. Altı adam dans pistinin ortasında halay çekiyor. Diğer bir grup barın muhtelif yerlerinde birbirleriyle konuşuyor. Normal bar görünümünde olsa da esasında burası çoğunluğu Arap ve Türklerden oluşan gayler, lezbiyenler ve biseksüellerin buluştuğu bir yer. Kreuzberg kentinde SO36 kulübü. Burası çoğunluğu Arap ve Türklerden oluşan gayler, lezbiyenler ve biseksüellerin buluştuğu bir yer. Kreuzberg kentinde SO36 kulübü. Her ay bir gece eşcinseller için Gayhane gecesi düzenleniyor. Kendilerini gerçek azınlık olarak görüyor SO36'ya gelenler. Göçmen kültürü ile cinsel kimliklerinin kesişim kümesi haklı olduklarını gösteriyor. Barın ve gecenin fikri Fatma Suat'tan çıkmış. Fatma Ankara'da 43 yıl önce bir erkek olarak doğmuş. 1983'de Berlin'e gelmiş amacı terzi olmakmış. O dönem müziğe ilgisi olduğu için bir punk grubunda çalıyormuş. Fakat Ortadoğu ezgili müziklerle dans etmeyi sevdiğinden arkadaşlarına oryantal yapmayı öğretmeye başlamış. Beş yıl sonra da ilk dans okulunu açmış. Gayhane fikri bundan dokuz yıl sonra 1997'de hayat geçmiş. Şimdi Fatma gecenin en önemli kişisi. Beyaz türbanı, fileli eldiveni, makyajı ve takma tırnaklarıyla şovunu sergiliyor. Kendisi de azınlık olduklarını ve yaşadıkları zorlukları dile getiriyor. Berlin'de bulunduğu bir gün göçmen bir eşcinsel olduğu için dayak yemiş. Kulübün içindeki müşteriler her an tetikte çünkü aileleri durumu öğrendiğinde onları öldürmekten çekinmeyecektir. Bunu biliyorlar. Bazıları durumu kabullenmiş olsa bile kimisi de evlenince bu hayatı bırakacağını söylüyor."}
{"url": "https://futuristika.org/gayl-jones-ii-ezilenlerin-dili-ve-hayal-gucunun-olanaklari/", "text": "Corregidora'daki Ursa kendi hikayesini kendi dilinde anlatır ve Eva da Eva's Man'de aynısını yapar. Dillerinin, herhangi birinin edebi dili olarak kullandığı her şeyi yapması ilgimi çekti o zaman. Ama bir konuşma yaptıktan sonra, bir profesör Ursa gibi konuşmadığıma şaşırdığını ifade etti. Kelime haznem onunki gibi değilmiş. Elbette bunun anlamı, en azından kabul edilebilir bir dil geleneği içinde daha açık olmamdı. Bu nedenle ve diğer şeyler nedeniyle bu kitaplardaki dil seçimleri hakkında başka yorumlar kendi sesimi diğer seslerimi ve bu kadınların sesleriyle nasıl ilişkili olduklarını merak ediyordum. Bu seslere güveniyorum, ancak her zaman siyah yazarlar için diğer yazarların yapabileceği gibi dil/ses oluşturamadıkları şüphesi vardır dilsel bir dünyayı diğer yazarların yapabileceği gibi icat edemezler birlerine göre. Örneğin, aynı profesörün Joan Didion veya Margaret Laurence'a dilsel hayal güçlerinin olanakları hakkında böyle bir yorum yaptığını hayal edemiyorum. Afro Amerikan Edebiyatında Sözlü Gelenek adlı bir kitap üzerinde çalışıyorum ve diğer şeylerin yanı sıra Afro Amerikalı yazarların Afro Amerikan sözlü geleneğinin unsurlarını kullanarak dil dünyalarını ve yapısal ve dramatik prosedürleri nasıl icat ettikleri hakkında konuşmaya çalışıyorum. Bunu anlatırken, üzerinde çalışmam gereken dil sorunları da var örneğin, tez sesinden kaçınmak ve yine de onu bilimsel bir çalışma haline getirmek çabası mevcut. Bu çalışmanın girişinde bahsettiğim gibi, Afro Amerikan sözlü gelenek i ile ilk bağlantılarım bilinçaltındaydı. İlk hikayelerimin sanki bir dinleyici ile konuşuluyormuş gibi birinci ağızdan yazıldığını ve onlara yazmak yerine insanlarla konuşma duygusunun benim için önemli olduğunu düşünmedim. Ancak Refah Kontrolü, Güvenlik Duygusu ve Dönüş: Bir Fantezi gibi ilk hikayeler sadece bu şekilde yazıldı karakterler hikaye anlatıcılarıydı. Bu, Afro Amerikan sözlü gelenekleri ve edebi biçimler arasındaki belirli bağlantılar, kasıtlı bir karar ve bilinçli bir çalışma haline gelene kadar Corregidora değildi. Ursa hikayesini anlatıyor ve hikayelerin içinde hikayeler var. Eva da kendi hikayesini anlatıyor. Ama Eva için biraz farklı bir durum var. Hikayesini Ursa ile aynı şekilde anlatmak istemiyor ve bu nedenle daha fazla parça, daha fazla zaman, hafıza ve hayal karmaşası var (çoğu okuyucu eleştirmen ikincisini fark etmedi aslında bir hikayeyi iki kez yeniden anlatıyoruz iki farklı karaktere uyguluyoruz: Hikayede sosyal gerçekliğin tarzında ve dilinde yazılmış olsa da, daha fazla psikolojik gerçekçilik olmayabileceğini önermek istedim. Ne kadar doğru söylüyor, ne kadar kasıtlı uydurma. Eva polislerle konuşmaz. İdeal olarak ve onu hayal ettiğim karakter o da psikiyatristle konuşmazdı. Ama romanı anlatmak için bunu ona yaptırmak zorundaydım. _ Caravan_ Kişiliğin ifşası diyor. Bu, çalışmanın kişiliği ve koşulları etkileyebilecek sosyal tarihsel manzarayı göz ardı etmek zorunda olduğu anlamına gelmez; Alice Walker'ın John O'Brien'ın_Black Writers ile yapılan röportajlarda ince bir şekilde söylediği gibi, insanların kendi hayallerini, hayallerini, ritüellerini ve efsanelerini görünmez hale getirmesi veya onları görünüşte önemsiz olarak arka plana çekmesi için tüm alanı kaplaması gerekmez. Tabii ki, bazı eleştirmenler muhtemelen daha doğrudan bir siyasi açıklama isteyeceklerdir. Doğrudan politik açıklamalardan hoşlanmam. Belki de bu yüzden ifadenin şiirini yazmıyorum. Karakteri ve dramatik durumları severim. Erken dönem yazarları baskıyla çok meşgul oldukları için suçlamıyorum. Aslında derslerimde o yazarlara çok dikkat ediyorum ve çağdaş siyahi yazarlarla ilişkileri hakkında konuşuyorum. Onları veya endişelerini görmezden gelmesem de, bu meşguliyetlerin, eserlerin karakterleri baskılanmış insanları kurgularını ortaya çıkarma yeteneği, bu karakterlerin karmaşıklığı ve hayal gücü açısından nasıl problemler verdiğini tartışıyorum. Bunu yaptıkları için, çağdaş yazarların bunu daha iyi yapamadıkları veya 'çağdaş ortamda' ve 'modern deneyimde' veya 'geçmişte' daha önce literatüre girmemiş bir baskı boyutunu keşfedemedikleri sürece....... . . Örneğin, yazar farklı bir şey söyleyemez veya Bayan Jane Pittman ve Margaret Walker'ın Jubilee'deki Otobiyografisinde Ernest Gaines tarafından henüz yapılmamış ve ince bir şekilde yapılmamış olan Afro Amerikan köle deneyiminin yeni bir boyutunu keşfedemezse. . . _ Bu bence bir tür ve Amerikan deneyiminin bir gerçeğidir; bununla ilgili henüz söylenmemiş gerçekler nelerdir? Yazar, Afro Amerikan edebiyat türüne henüz girmemiş bu zaman nesnelerini kullanarak ne hayal edebilir? Örneğin, Frederick Douglass, anlatısının kölelik karşıtı amaçları nedeniyle, Gaines ve Walker'ın kendi kişisel ilişkileri ve Afro Amerikan karakterinin karmaşıklığı üzerine odaklandığı şeyleri yapmakta özgür değildi; Gaines'in karakter ve olay yelpazesi. Gaines ve Walker, yeni yazarları onunla yeni şeyler yapmak veya konu ve/veya literatür için olasılıkların başka bir yerine daha fazlasını ekleyebileceklerini düşünüyorlarsa onu içermeyen seçimler yapmak için serbest bırakır. Kendi meşguliyetim kişiliğimle ve bazı işlerde psikolojik saplantılar ve baskılarla meşgulüm. Estetik, siyasi ve sosyal sorumluluklar arasındaki çatışma, Afro Amerikan edebiyat geleneğindeki ikilemleri içerdiği için beni ilgilendiriyor, ancak bir hikaye anlatırken bunun üzerinde durmuyorum. Karakterler üzerinde durmuştuk. Bunu, ana karakterin siyahi bir kadın sanatçı olması heykeltıraş ve üç sorumluluk arasındaki ilişkisi ana temalardan biridir. Ancak vardığı sonuç, açıklama yoluyla değil, çarpıcı bir şekilde yapılır. Bu sorunun dramatik olasılıklarını araştırır. Metinlerimde estetik, sosyal ve politik çıkarımları olan herhangi bir edebiyat çalışmasına benzer anlar vardır, ancak bunların beni sorumlu yazar yapacağını sanmıyorum, çünkü çelişkili ve ikircikli karakterle ilgileniyorum ve onları, karakterlerin kendilerinin bakış açıları olmasına rağmen, olaylara dahil olmadan bile, yargılamadan keşfetmeyi seviyorum. Yazılarımda kesinlikle Afro Amerikan ve Güney Siyahi Edebiyat Geleneğinden bahseden bazı yinelenen stiller ve temalar var. Tarih ve kişilik, orada ilgi alanları tarih ve kişilik arasındaki ilişki kişisel ve kolektif tarih kişiliğin motive edici bir gücü olarak tarih. Kitap üzerinde çalışırken, Brown'daki danışmanım ve öğretmenim Michael Harper bana bir soru sordu: Otobiyografi ve tarih arasındaki ilişki nedir? Böylece, bunun cevabının çoğu, o kitabı yazmanın yaratıcı sürecinin bir parçası haline geldi. Tarih, Ursa'nın kişiliğini ondan önceki kadınların tarihini çatışmalarını, hayal kırıklıklarını etkiler. Kendi hayatı açısından bu tarihi anlamlandırmak istiyor. Bu tarihe bağlı olmak istemez, ancak onu önemli olarak tanır; ve onu kendi karakterinin, kimliğinin ve mevcut tarihinin bir yönü olarak kabul eder. Ancak, bu kadınlar ve onların Corregidora hikayeleri tarafından geçmiş hakkında nasıl hissetmesi gerektiği anlatılmak istemiyor. Hikayesi onlarınkiyle bağlantılıdır, ancak aynı zamanda kendi seçimlerini ve hayal gücünü ve iradesini de ister ki bunların çoğu kendi şarkılarını söylemekten gelir. Seks bir metafor, evet. Kitaplarda seks kullanımına verilen olumsuz tepkileri anlayabiliyorum. Afro Amerikan edebiyatında bir konu ikilemi olarak ilgilendiğim bir şey. Bu konuda söylenebilecek çok şey var. Jean Toomer'ın Cane'indeki erotik hayal gücü üzerine bir makale üzerinde çalışıyorum. Bu konu Afro Amerikalı yazarlar hatta moreso kadınlar için bile sorunludur çünkü cinsellikle ilgili herhangi bir şey hakkında yazdığınızda, siyahlarla ilgili cinsel kalıp yargıları destekliyormuşsunuz gibi görünür. Şimdi cinsellikle uğraşan bir şey yazarken son derece çift bilinçliyim. Kendimi Taş Ejder'de bu tür sahnelerle uğraşmaya zorlamak zorunda kaldım_ çünkü oraya ait değillerdi, ancak grafik seks yoktu ve Eva'nın Adamı ve Corregidora'daki aynı tür sözcük dağarcığını kullanmıyorlar. Diğer kurguların çoğu cinsel sahneleri tamamen göz ardı ediyor veya boşluklara giriyorlar, ancak insanlar arasındaki, özellikle erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkilere olan ilgimde ısrar ediyorum. Ayrıca, dramatik çatışmayı yapmak, aksiyonu karmaşıklaştırmak için bir düşmana ihtiyacım olduğu hikayelerin birkaçında esas olarak kurgusal buluşun kişisel ilişkiler veya benim siyah erkekler olarak düşündüğüm şekilde bir şey ima etmesi gerektiğini öne süren eleştiriler nedeniyle erkeği değil kadını seçtim. Yüzyılın başlarında beyaz bir kadın roman yazarı olan Kate Chopin, 1899 'da romanı Uyanış'ın aldığı düşmanca eleştiriler nedeniyle erotik hayal gücünü keşfetmeye cesaret ettiği için yazarlık kariyerinden vazgeçmek zorunda kaldı. Ancak kadınlarla erotizm iddiaları bir kendini suçlama eylemi ve bir kontrol etme eylemi olabilir oysa siyahi bir kadın için bu sadece başından beri ne düşündüklerini iddia etmek, doğrulamak ve onaylamak için görünmektedir; ve ne yazık ki Kate Chopin'in ve Mae West'inki gibi topluca değil, kişisel olarak atıfta bulunuyor, ancak ikilemleri o zaman sadece kişiseldi. Bu yüzden seks hakkında o zamanki gibi grafiksel olarak yazmak benim için çok zor. Biri modern/çağdaş edebiyat yazdığında, siyahi bir kadının, Chopin'in zamanında olmayan herhangi bir yazarla aynı şekilde erotizm hakkında yazabileceğini ve bu nedenle okuyucuların erotik bilincin bu ayrıntılarının ötesini başka anlamlara göre görebileceğini varsaymıştım. Aslında, modern okuyucuların artık bu tür keşiflerde olağandışı bir şey bulmadığını düşündüm. Ancak ve ama. Bu klişeleri destekliyormuş gibi görünme sorunu, ilk romanlarımda siyah adam olması sorununu karmaşıklaştırdığı için, konuyu bulandırdı en azından erken yayınlanmış romanlardı ve ben bu konuda ısrar etmeye devam ediyorum. İlk hikayelerimi anlatırken aynı şekilde düşünmediğim birçok konu ikilemi var. Örneğin, Birdcatcher'da belirli bir tür şiddeti yapmak için bir karaktere ihtiyacım vardı bu yüzden karakteri beyaz bir kadın yapmaya karar verdim çünkü belirli şekillerde klişe veya destekleyici klişeler olarak hareket eden herhangi bir siyah karakterin çok kolay bir şekilde kovulduğunu düşünüyorum. Siyah veya beyaz, bence aynı derecede karmaşıklığa sahip olurdu ancak siyahsa, boyutlar kadın tarafından yapılan korku nedeniyle gözden kaçar veya reddedilirdi. Tabii ki, siyah karakterler eserde merkezi ve önemli karakterler olarak kalır ve hepsi azizler değildir. Ama o beyaz kadın aynı zamanda hikayede yapılmasını istediğim ama burada tarif etmeyeceğim şeyi yapmak için de orada. Ancak kitabın kendisi burada tartıştığım sorunla ilgileniyor, çünkü siyahi kadın merkezi karakteri gibi beyaz kadın da bir sanatçıdır ancak yaptığı resimler çok erotik ve şiddet içeriyor ve siyahi kadın heykeltıraş bunu yapabildiği ve bunun için mahkum edilmediği için ona imreniyor. Aslında, beyaz kadın sanatçının çalışmasını eleştirenler, erotizmin ötesini daha derin temalar olarak adlandırılanlar olarak görürler. Siyah kadın heykeltıraş buna içerliyor. Kuş Kapanı adlı bir parça üzerinde çalışıyor leş yiyici nesnelerden yapılmış bir heykel, ancak yarım bıraktığı bir heykel. . . . İroni şu ki, aynı zamanda beyaz kadın sanatçının sözde sanatsal özgürlüğüne imreniyor ve düzyazıda benzer şeyler yapan siyahi bir kadın yazar arkadaşı var ama kendisi de o kadının yazılarına karşı küçümseme ve utanç hissediyor. Bunun ironisini ya da durumun hayal ettiğinden daha karmaşık olabileceğini asla kabul etmez; kendisi de eleştirmenler tarafından avante garde, kuşağının en iyisi ve hatta zamanının sesi olarak tanımlanan beyaz kadın sanatçıyı cesur, yenilikçi ve risk alan olarak görür. Kararsızlığında bile, beyaz kadın sanatçıyı tüm bu şeylere de yanaştırırken, siyahi kadın yazar arkadaşının düzyazıları da aynıdır onu kaba, kötü ve utanç verici olarak değerlendirir. Her iki kadınla da olan arkadaşlığı ikircikli bir şekilde devam ediyor. Kendimi bazı sorulardan uzaklaşmak isterken buluyorum. Sebebini bilmiyorum. Belki de olayları çok yakından analiz etmek istemiyorumdur. İlk romanlardaki erkek karakterlerin talihsiz olduğunu belirtmeliyim, cinsel tema gibi kalıp yargıları destekleyecek şeyler arayan bu toplumda. Bundan kurtulmak istiyorum. Olasıdır diye düşünüyordum. Aslında, o hikayeleri yazarken hikayeler hakkında çok fazla düşünmedim, sadece yazdım. Şimdi hikayeler hakkında daha fazla düşünüyorum ve onlar hakkında daha iyi konuşabilmek için kapsamlı notlar alıyorum. Yani onlar hakkında daha çok konuşabilirim çünkü onlar diğer insanların düşünmediği şekilde yazılmıştı. Ama aynı zamanda şu anda yazamadığım birçok hikayeyi yazabileceğim anlamına da geliyor ve sanırım diğer türlü de işe yarıyor. Şu an anlatabildiğim, o günlerde anlatamadığım hikayeler var. Başka bir Afro Amerikalı kadın yazar, yayıncılar tarafından incelenen bir romanı yeni tamamladı. Edebiyattaki erotik hayal gücü ve bu hayal gücünün bütünlüğü konusundaki ısrarı, benim ilk çalışmalarımdan daha özgürdür. Konunun tartışmalı olmasına ve birçok insanın eserin kendisine bakışının önüne geçeceğine rağmen, bu iyi bir yazıdır. Ve bir sürü soru olacak. Bazı erkek eleştirmenler bundan hoşlanmayacak, olumsuz olduğu için değil erkekler ama kadınların özellikle siyahi kadınların almaması gereken erotik hayal gücü ile ilgili bu tür riskleri seveceklerini sanmıyorum. Benim yaptığımdan çok daha fazlasını yapıyor, erotik hayal gücü. Kitabı bazı önemli soruları gündeme getiriyor, ancak okuyucuların 'seksi' göreceğini ve başka bir yerden gelirse kabul edecekleri şekilde diğer önemi kabul etmeyeceklerini düşünüyorum. Ayrıca teknik olarak sevdiğim bazı iyi/ilginç şeyler yapıyor, diğer modern yazarların yaptığı şeylerle rekabetçi olduğunu düşündüğüm, ancak öteki yüzünden gözden kaçırılacağını düşündüğüm şeyler. Sözlü anlatılar. Sözlü geleneğin güdüleri ama halk anlatıları değil. İçlerindeki efsaneler ve hayal güçleri açısından daha spesifik olanları incelemek. Ancak çalışmalarım genellikle sözlü hikaye anlatımı monologları hikayeler içindeki hikayeleri hayali karakterlerin ürettiklerinden başka bir şey olmayan belirli halk anlatılarını- içerir. Bir kitap var yeni bir roman Jaboti adında bir kadın var adı Brezilyalı düzenbaz kaplumbağadan geliyor. Ama o Amerikalı bir kadın ve çocuklara kaplumbağa hikayeleri anlatıyor, bu yüzden ona Kaplumbağa Kadın deniyor. Metinde adının kökeninden veya Brezilya halk anlatısı ile olan bağlantıdan bahsetmiyorum çünkü genellikle dışarı çıkıp okuyuculara ne yaptığımı söylemekten veya hikayenin arkasında daha fazlası olabileceğini öne sürmekten hoşlanmıyorum. Halk hikayeleri, Afro Amerikan ve diğer Üçüncü Dünya'dakiler gibi şeyler yapabilirim. Bu, okuyucuya daha fazla önermemek bir sorun olabilir. Hikayenin daha fazla seviyesi olduğunu bilmelerini isterim; ancak Avrupalı Amerikalı yazarların Proteon mitlerine bu şekilde atıfta bulunmaları kadar kolay değildir. Ancak bu Jaboti, Afrikalı ve Afro Amerikalı hileci dönüşüm masalları gibi, aynı zamanda bir protean figür ve aynı zamanda hikayede tematik ve mecazi olarak işlev görüyor. Özellikle Afro Amerikan, Afrikalı ve diğer Üçüncü Dünya halk anlatılarıyla ilgileniyorum. Bu anlatılar sihir ve dönüşümler/başkalaşımlar içeriyor. Bu tür bir hayal gücü, Avrupa'dakilere meydan okuyan veya onlara yaratıcı alternatifler sunan efsaneler. Ayrıca, zaman ve uzayın onlarda nasıl ele alındığını incelemekle ilgileniyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/gayl-jones-toplumun-intihar-ettiremedigi/", "text": "Gayl Jones: Benim adım Gayl Jones ve ben bir yazarım. . . . Annemi, Lucille Jones'u öldürdünüz ve şimdi de kocamı öldürmeye çalışıyorsunuz. Boğazına iki bıçak dayalı ve eğer bir şey yapmaya kalkarsanız beni öldürmek zorunda kalacaksınız çünkü bütün ülkeyi yok etmeye çalışacağım. Onu tanıyorum, siz lanet polislerin içeri girmesine izin vermeden önce kendini öldürür. Evde hiç silahınız var mı? Hanımefendi, sizinle işbirliğine çalışıyorum. Annemi öldürdüğünüz gibi bizi de öldürmekten başka bir şey yapmaya çalışmıyorsunuz. Umarım annemin ruhu ve Afrikalı atalarımın ruhu sizi yok eder ve umarım annemin atalarının ve dünyanın dört bir yanındaki beyaz olmayan insanların ruhu Amerika'nın en aşağılık ve müstehcen yer olduğuna karar verir ve tüm Amerikalıları ortadan kaldırırlar. İnsanları aramaya başlasanız iyi olur. Başkan'ı arasan iyi olur. Vali'yi arasan iyi olur. Daha yeni Newsweek dergisindeydim, benim hakkımda tam sayfa bir makale vardı. Belediye Başkanı Pam Miller ile temasa geçsen iyi olur ve ona bunun bir kriz durumu olduğunu ve polisin Gayl Jones ve kocası Bob Jones'u öldüreceğini söylesen iyi olur. - Corregidora (1975) - Eva's Man (1976) - White Rat (1977) - Raveena (1986) - The Healing (1998) - Mosquito (1999) - Palmares (2021) - Song for Anninho (1981) - The Hermit-Woman (1983) - Xarque and Other Poems (1985) - Chile Woman (1974) - Liberating Voices: Oral Tradition in African American Literature (1991) 20 Şubat 1998 akşamı, ilk romanından 20 yıldan uzun bir süre sonra yeni kitabının bir şekilde yayınlanmasından bir haftadan kısa bir süre geçmişken, o zaman 48 yaşındaki Gayl Jones, yerel polis tarafından kelepçelendi ve Lexington'daki, evinden çıkarıldı. İki yatak odalı bungalovun içinde kocası kendi kendine aldığı bıçak yarasından kanlar içinde yatıyordu. Akşam 8:45'de SWAT ekibi geldi. Karı koca içeride barikat kurmuştu ve Jones 911 'i arıyordu. Polisin eve girmesi halinde kendisinin de intihar edeceğini söyledi ve daha sonra gazı açtıklarını bağırdı. Çiftin kendilerini boğmayı mı yoksa mahalleyi havaya uçurmayı mı planladıklarından SWAT üyeleri emin olamadı. Çevredeki sakinleri sokağın sonuna kadar tahliye ettikten sonra içeri girmeye karar verdiler. Beş kişilik giriş ekibinin iki üyesi, kapıdan üç metreden az bir mesafedeki kanepede yatan Jones'un üstüne kendilerini atmayı başardılar. Ama Higgins'e verilen iki polis ona zamanında ulaşamadı. Bıçaklardan birini boğazına öyle bir sapladı ki omurgasına saplandı. Odanın her yerine kan fışkırdı. 23 Kasım 1949'da Franklin ve Lucille Jones'un çocuğu olarak dünyaya gelen Gayl, Lexington'ın çalkantılı siyah mahallelerinden Speigle Heights'ta kapalı tuvaleti olmayan sıkışık ve harap bir evde büyüdü. Babası restoran aşçısı olarak geç saatlere kadar çalışırken, hevesli bir yazar olan annesi Gayl ve küçük kardeşi Franklin Jr. ile evde kaldı. Çoğu hafta sonu Lucille çocukları kasabanın dışındaki küçük bir çiftlikte yaşayan annesini ziyarete götürürdü. Büyükanne ve anne, Kentucky'deki kırsalda yaşayan siyahların sözlü geleneğini takip eder biçimde eski aile hikayelerini anlatırlardı. 60'ların ortalarında, Jones kardeşler siyahilerin lisesine gidecekti, ancak Lucille, Gayl ve kardeşinin akademik mükemmelliği ile bilinen beyazların okulu Henry Clay'e kaydolan bir avuç Afro Amerikalı arasına girmesini sağladı. Bazı öğretmenler onu dikkate alsa da, acı verici bir şekilde utangaç olan Gayl diğer öğrenciler için neredeyse görünmez gibiydi. Genellikle öğrencilerden uzak duran İspanyolca öğretmeni Anna Dodd, Gayl'e kitaplar ödünç verdi ve 20 'li ve 30' lu yıllarda Parisli göçmenlerin maceraları hakkında onunla sohbet etti. Connecticut Üniversitesi, o zamanlar küçük, elit bir kadın okuluydu, tamamen farklı bir dünyaydı. Jones oraya çalkantılı 60'lı yıllarda girdi, ancak diğer Afro Amerikalı öğrenciler daha fazla azınlık hakları ve tamamen siyahilere özel bir yurt için gösteri yaparken, o çevrede sessiz ve içine kapanık kaldı. Aynı zamanda, Afrika Amerikan edebiyatına daldı ve o zamanlar Michigan Üniversitesi'nden gelen saygın şair ve edebiyat tarihçisi Robert Hayden ile çalıştı. Okumaları, protestoların başkaları için olduğu kadar kendisini de tanımlamanın bir yolu gibi görünüyordu ve birinci sınıftan sonraki yaz üniversiteden eve döndüğünde eski İngilizce öğretmenine yeni bir projeden bahsetti. Aile geçmişine dayanan bir 'kuşak romanı' yazmaya başladığını söyledi. Brown'da Afro Amerikan tarihiyle ilgili derinleşmiş hislerini doğrulayacak arkadaşlarıyla sosyalleştiği için bastırılmış siyah bir öfke beklenmedik değildi. İlk kez kendisinden başkalarının bir yabancı olma duygularını ifade ettiğini duydu böylece Yine de sessiz kaldı ve öfkesini Corregidora kitabına aktardı. Michael Harper, Jones'un çalışmalarını o zaman Random House'da editör olan Toni Morrison'ın dikkatine sunduğunda Jones ile bir kitap sözleşmesi imzalandı. İlk romanının 1975'in ortalarında yayımlanmasıyla Jones, önemli, çok önemli bir yeni yazar olarak ilan edildi. John Updike 'güçlü bir hayati miras duygusuna, kanındaki tarihe sahip' dedi, James Baldwin ve Maya Angelou, 26 yaşındaki Afro Amerikalı yazarı, siyahi insanların hayatlarındaki cinsiyet, sınıf ve ırkın acımasız gerçeklerinin derinliklerini vurgulamış gerçek bir sanatçı diye selamladı. Jones'u tanıyan herkes şaşırdı. Kadının kendisi bu kadar dünyevi değilken, kitabındaki sert dilin, seks ve şiddetin kaynağı neydi? Ama bu, aslında, onun dehasıydı. Kentucky blues şarkıcısı Ursa Corregidora'nın anlatısında annesinin atalarının masallarını yeniden şekillendirmiş, karakterini çılgın bir kocanın şiddetince istismar edilmiş ve kısırlaştırılmış göstermişti. Corregidora'nın dediği gibi, Başlangıçta söylenen her şey başlangıcın kendisinden daha iyi söylenmelidir. Anne ve babasına adanmış roman, siyahi kadınların tanıklık etme, hikayelerini bir sonraki nesle aktarma ihtiyacının teyidiydi, eğer çocukları aracılığıyla değilse de, sanat yoluyla. 1947 'de Cleveland'da doğan Higgins, kendi ırkçılık ve aile acısı mirasını taşıyordu. Küçük yaşta annesi tarafından terk edildikten sonra, Sosyalist ve siyahi milliyetçiliğin destekçisi olan George Breitman'ınki de dahil olmak üzere, Detroit'teki akrabaları ve birkaç koruyucu aile tarafından yetiştirildi. Genç Afro Amerikalıların refahı için kendini adamış olan Breitman, Higgins'i kendisi ve karısının yanına taşınmaya davet etti. O zaman ergen olan Higgins, ilk kez kendi yatak odasının olduğunu söyledi. Higgins o sıralarda evlenmiş ve boşanmıştı. 1970'lerde Carolyn Ramsey ile birlikteydi. Ramsey, Genç siyah bir kadın olarak, tamamen düştüm, diyor. Benden başka herkes tarafından yanlış anlaşıldığını düşündüm. Hegel hakkındaki makalesi yayıncılar tarafından reddedilince ve Breitman'dan metin hakkında olumsuz yorum duyunca Higgins deliye döndü, Staten Island'daki daireye polis geldi. Polisler içeriye göz yaşartıcı gaz atınca Higgins intihar etmek için pencereden atladı ve altı kat aşağı düştü. Mucizevi bir şekilde hayatta kaldı ve psikiyatrik tedaviye gönderilecekken davası düştü ve 1975'te Ann Arbor'da tekrar ortaya çıktı. Orada, eski tanıdıklarına hayatta kalmasının ululuğunun ve hatta yeni Mesih olduğunun kanıtı olduğunu söyledi. Jones'un 80'lerin başında artık Marksist ve siyahi bir milliyetçi olmayan, ancak kapitalist rüyalarla ve mesihçi yobazlıkla bezeli bir adama aşık olduğnu düşünen birçok kişi vardı. Higgins, ipek takım elbiseler giyip pahalı arabalar sürmenin yanı sıra iki yatırım işletmesi açtı ve Jones'un ajansı oldu, bu da Toni Morrison'ın Jones'un editörlüğünden çekilmesine neden oldu. Yine de Jones hem akademik hem edebi kariyerinde ilerlemeye devam etti ve 1982 'de ödül aldı. Daha önce, Afro Amerikalı şairleri yayınlamasıyla bilinen küçük Detroit yayıncısı Lotus Press'in şairi, yayıncısı ve editörü Naomi Long Madgett ile temasa geçmişti. Madgett sonunda Jones'un üç koleksiyonunu kabul etti, bunlardan ilki Anninho için Şarkı idi, iki köleleşmiş sevgilinin Brezilya'nın kuzeydoğusuna kaçtığı, yayımlanmamış romanı Palmares in olay örgüsünün bir mısrasıydı. Jones'un tek isteği, kitap kapağında yazarın fotoğrafının görünmemesi ve satışlara yardımcı olmak için okumalar yapmamasıydı. İkili, 1980 'deki kısa bir toplantı dışında mektup veya telefonla iletişim kurdu. Ancak 1981 'de Song for Anninho ve 1983' te The Hermit Woman ın yayınlanmasından sonra, editör çiftin Ann Arbor'dan aniden kaçmasının ardından Jones'tan yaklaşık iki yıl boyunca neredeyse hiçbir şey duymadı. Sebep olan olay, Higgins'in Tanrı olduğunu ve AIDS'in bir tür ilahi ceza olduğunu iddia ederek ortalığı karıştırdığı bir eşcinsel hakları eylemiydi. Yürüyüşçülerden bir kadın, ona yumruk attı ve polis de saldırı şikayetinde bulunmayı reddetti; yürüyüşe elinde pompalı tüfekle geri döndü. O zaman ağır saldırı suçundan tutuklandı. Ne Jones ne de Higgins suçlamaları cevaplamak için mahkeme salonuna gelmedi. İki gün önce Jones üniversiteden istifa etmiş ve uzun süredir devam eden öfkesini dışa vurmuştu: Yalancı ırkçılığınızı reddediyorum ve Tanrı'ya sesleniyorum. Ne istiyorsan onu yap. Tanrı Bob'la, ben de onunlayım. Higgins gıyaben suçlu bulundu ve hakkında yakalama emri çıkarıldı. Onlar da kaçtılar. Jones ve Higgins Paris'te beş yıllık sürgünden sonra döndüler. Gayl'in annesi Lucille'in fiziksel ve zihinsel olarak kötüleşmesi, tutuklama emrinin yarattığı riske rağmen çiftin geri dönmesini sağladı. İlk olarak, 1983'te Jones'un babasının ölümünden sonra rahatsızlanan Lucille, haftada 200 aspirin ve ara sıra yediği yemekle hayatta kalıyordu. 440 Locust Bulvarı'na yerleştikten sonra Higgins, şehirdeki tüm sosyal hizmet kurumlarına mektup göndermeye başladı. Irk temasının altını çiziği tüm o mektuplardan sonra, sadece Lucille için temel yardım almakla almadı, aynı zamanda şehir yetkililerinden özür mektupları aldı. Lexington Şehir Birliği'nin başkanı Porter Peeples'ın geleneksel bir Güneyli siyahı olarak af dilemesi mesela. Peeples kendisine gelen metnin tuhaflığı nedeniyle yetkililere haber verdiğinde Higgins'in başını neredeyse belaya sokuyordu, ancak polisler herhangi bir şeye uyanmadı. Görünüşe göre Jones'a gönderilen metinler de gözden kaçtı; Hitler'e ve onun güçlü anti Semitizmi'ne yaptığı övgüler bile onun Higgins'e olan inancını sarsmadı. Çiftin bağlılığı güçlüydü. Her sabah 6:30 veya 7'de kahve ve kahvaltı için kafeye yürüyorlardı ve Jones, günde iki veya üç kez markete gidiyordu. Dışarıda görüldüğü birkaç kez, sessizce, adamın birkaç metre arkasından yürüyordu. Sıcak havalarda bile uzun kollu ve büyük kazaklar giyer, Müslüman bir kadın gibi başını ve yüzünü eşarplara sarardı. Mahalledeki çocuklar ona eşarplı kadın diyordu. Jones, aynı anda birkaç kitap üzerinde çalışıyordu neredeyse tamamlanmış olan The Healing ve Avrupa'da parça parça başladığı başka bir roman, Mosquito/Sivrisinek'. Bu onun her zamanki yöntemiydi: bir el yazması diğerine bağlanıyordu, kurgusu şiire yansıyordu, hikaye fikirleri araştırmalara yol açıyordu. Hatta Harvard University Press tarafından yayınlanan, modern Afrika-Amerikan edebiyatındaki sözlü geleneğin bir örneği olan Özgürleştirici Sesler adlı üçüncü kitabını bile bitirmişti. Her ne kadar 1992 'de Jones, Kentucky Üniversitesi'nde aşarılı bir şekilde halka açık bir şekilde okunması ve tartışılması için ortaya çıkmış olsa da, çift, çoğunlukla dünyadan gizlenmişti. Higgins, artan megalomanlığında maneviyatını yaymak için web siteleri oluşturuyordu ve 1996 'nın sonlarında Jones The Healingi tamamlamıştı ve neredeyse bir taslak halinde Sivrisinek ile bitirmişti. Her zamankinden profesyonel gözüken Jones, 1997 'nin başlarında, Boston merkezli küçük yayıncının 80' lerin ortalarında Random House'dan satın aldığı Corregidora ve Eva'nın Adamının karton kapak haklarını geri almak için Beacon Press ile iletişime geçti. Beacon'ın yönetmeni Helene Atwan'a göre romanlar tekrar basıma uygun nadide metinlerdi ve onları elinde tutmak için ek bir avans teklif etti. İlk başta Jones, bu kitapların basılmış tek yazılarının olmasını istemediğini, özellikle de siyahi erkekleri şiddet ve istismarcı olarak tasvir etmeleri nedeniyle o zaman hararetli bir edebiyat tartışmasının konusu olduğunu açıkladı. Atwan, Beacon'ın son yazısını yayınlayıp yayınlayamayacağını sorduğunda, Jones bu kez çok kararlı gözükmedi ve kısa süre sonra Atwan'a bir web sitesinden Şifa ve Sivrisinek el yazmalarını indirmesi için talimatlar verdi. E posta yoluyla yapılan sözleşme görüşmeleri sorunsuz geçti, ancak Atwan aslında konuştuğu kişinin Jones'un edebiyat ajanı olduğundan şüpheleniyordu, bu kişinin, Jones'un adını kullanıp yazışan Higgins'in birçok takma adından biri olduğundan şüphelendi. Higgins ise, tutuklama emrinden kaçan bir adama göre her zamankinden daha fazla risk alıyordu. Bob Jones adını kullanmasına rağmen, internet yayınlarında kimliğine dair ipuçları her yerde mevcuttu. Ve Lucille'e gırtlak kanseri teşhisi konmasıyla birlikte kayınvalidesinin tıbbi tedavisini kontrol altına almakla kalmayıp, bunu beyazlara karşı tam kapsamlı bir saldırı için bir fırsat olarak kullandığında, her şeye kadir mesih olduğuna daha da ikna oldu. Ocak ve Şubat 1997 'de Jones, Kentucky Üniversitesi'ndeki Markey Kanser Merkezi'nde annesine radyasyon tedavilerinde eşlik etti. 24 Şubat 1997 Pazartesi günü, Lucille'in iyice kilo kaybetmişken uzman doktor onu hastaneye yatırdı ve bir mide besleme tüpü takılmasını önerdi. Higgins prosedüre itiraz etti ve Lucille'in kafası çok karışık göründüğü için, hastane psikiyatrik bir değerlendirme istedi ve değerlendirme hastanın ailesi özellikle damadı tarafından uygunsuz bir şekilde manipüle edildiği sonucuna vardı. Ziyaretten men edilen Jones ve Higgins'e hastaneden ayrılmaları emredildi; bunu reddettiklerinde, hastane güvenliği çağrıldı ve Higgins'in daha fazla direnmesiyle polis geldi ve onu uygunsuz davranışla suçladı. Higgins ve Jones daha sonra ulusal basına Kaçırılmış/İSteği dışında alıkonuşmuş başlıklı eki olan bir e-posta gönderdi ve 3 Mart 1997 Pazartesi sabahı kopyalar üniversiteye, Federal, eyalet ve yerel kolluk kuvvetlerine ve Başkan Clinton, First Lady ve Başkan Yardımcısı Gore'a fakslandı. Ertesi gün Lucille eve gitmek istediğini belirtti ve yine doktorları karşı çıktı. Bunun yerine, Higgins ve Jones'un ameliyatı kabul ettiği Central Baptist Hastanesi'ne nakledildi. 13 Mart'ta evine gönderilen Lucille'in solunum problemleri arttı ve 20 Mart'ta öldü. Higgins'in sağlık merkezine karşı yürüttüğü kampanya o zaman yüksek vitese geçti. Jones dikkat çekmemeye çalışıyordu, ancak internette yayınlanan 10 sayfalık bir bildiride, Kentucky Üniversitesi Hastanesi'nce kaçırıldıktan bir hafta sonra Lucille'de 50 değişiklik olduğu yazıyordu. Metin, anne kız arasındaki yakınlığı şüphesiz Jones'un duygularını anlatıyordu, ancak düzmece metin onun değildi. Higgins'in kızgınlığı üniversiteye daha fazla faks, telefon görüşmesi ve postayla devam etti. Lexington'ın polis şefi Larry Walsh bile günde dört veya beş kez telefon alıyordu ve yazın başlarında giderek daha tehditkar bir ton fark etti. Eylül ayında Lexington polisine yazdığı bir mektupta, Seni beni ya öldürmeye ya adaleti sağlamaya zorlayacağıma yemin ediyorum yazıyordu. Yine de Higgins aslında bir suç işlemediği için kolluk kuvvetleri onu hiç kontrol etmemişti. Helene Atwan, neredeyse her gün aldığı e-postalardan, çiftin Lucille'in Lexington'ın beyazların olduğu tıbbi kuruluş tarafından öldürüldüğünden kesinlikle emin olduklarını fark etmişti. Yine de Atwan, Jones'un İyileştirme yi yayına hazırlamaya geldiğinde tamamen sakin ve üretken durduğunu söyledi. Roman 1997 yazında baskıya girdi ve Eylül ayında Jones ve Atwan, Sivrisinekin revizyonu üzerinde çalışmaya başladı. Jones her zamanki gibi hızla çalıştı ve taslağı bir ayda bitirdi. Ancak Higgins, kayınvalidesinin ölümü için adaleti sağlamaya yönelik sürdürdüğü kampanyada pek başarılı olmamıştı. Polis özellikle 20 Şubat 1998 'de Kentucky Üniversitesi'nin başkanı Charles T. Wethington Jr.'a yazdığı sisteminizdeki tüm boruları ve sistemleri kontrol edin mektubundan huylandı. Sonunda Newsweek makalesinden sonra Bob Jones'un Bob Higgins olduğunu anlayan polislerin onu yakalamak için artık yasal dayanakları vardı. SWAT ekibi evin etrafını sarınca Higgins kendini öldürmekle tehdit etti. Jones 911 'i aradı. Kayıtta sesi sertti, hızlıca konuşuyordu. Aslında, adamı kurtarmak için yapılabilecek hiçbir şey yoktu ve o akşam saatlerinde öldüğü açıklandı. Jones, 72 saatlik gözlem için devlet akıl hastanesine yatırıldı. Daha sonra yatışı 9 Mart'a kadar uzatıldı ve artık kendisi için bir tehlike olmadığı kabul edildi. Bu sırada Higgins sadece dört kişiyle birlikte gömüldü: iki gazeteci, Jones'un kuzeni Cynthia Gentry ve başka bir kadın. Jones bir merasim metni gönderdi."}
{"url": "https://futuristika.org/gazhane-tek-akorun-titresimiyle-yuvasi-bozulan-1000-karga/", "text": "Hasanpaşa Gazhanesi, Kadıköy ve çevresinin havagazı imtiyazının 1891 yılında 50 yıllığına Parisli mühendis C. George'a verilmesinin ardından 1892 yılında hizmete girdi. Çeşitli el değiştirmeler, millileştirme ve hükümet tarafından satınalınma hikayelerinin ardından 1957 yılında yenilendi ve tüm Anadolu Yakasının gaz ihtiyacını üretir oldu. İlerleyen yıllarda, havagazına talep olmayınca, 1993 yılında Gazhane faaliyetlerine son verildi. Son yıllarda, çeşitli kültür sanat faaliyetlerinde kullanılan Gazhane için restorasyon ihalesi de İBB'nin içinde bulunduğu karmaşık bir olaylar silsilesini barınıdırıyor. Koruma altına alınmış olsa da Gazhane'de granit kırms vs gibi çeşitli işlerin yaptırıldığı biliniyor. 2008 yılında, Kadıköy'ün kardeş kenti Berlin-Kreuzberg'den iki Alman punk sanatçının da yakınlarında kaldıkları hostelle varlığını keşfedip punk gruplarının çıkmasına aracılık ettikleri punk konserleri, belki de Türkiye'de halk ile punk'ın gerçek anlamda sıcak temasının gerçekleştiği ilk etkinlikti. Çevre halkının da katıldığı punk konserlerinde, bir aşk ve nefret ilişkisinin yarattığı kıvılcım aşikar. Çıkış yaptığı ülkelerde alt sınıfların politik sözü olan punk'ın Türkiye'de yeteri kadar zemin bulamamasının bir aynası olan bu olaya, kayıtlara geçsin diye yer vermek istedik. Aşağıdaki metinler, SBT fanzinin birinci ve ikinci sayısından çok az editlenerek aktarılıyor. Görseller ise burada ilk kez yer alıyor. Metinler ve görselleri temin eden Sezgin Şahin'e, görsellerin sahibi Taylan Alp Mühür'e ve Your kingdom is doomed grubundan Burak Burhan'a teşekkür ederiz. Gazhane, Hasanpaşa taraflarında, Universal Hospital'in tam karşısında kala, 1890 civarında hizmete girip, 1993'te işi bitirilen bir gaz fabrikası. Tabii şimdiki hali yıkık dökük bir fabrika ama tam squat tarzı bir yer. Odaları ve çatısı olmayan bir squat sayılır çünkü fabrika, içinde yaşamaya müsait değil. Mekana beş altı gündür gidip geldiğimizden dolayı ortamdaki gavur ellerden punk & crustie'lerle muhabbetimiz vardı, mekanı da benimsemiştik. İçeri girer girmez Kanadalı arkadaşları bulup biraz lafladık, daha sonra You Name It I Hate It çalmaya başladı. Sahne falan yoktu, sadece çalan grupları yağmurdan koruma amacıyla üstlerine bir branda açılmıştı, o kadar. Y. N. I. I. H. I. çalarken yerel halk davulun yan tarafında acayip, ilginç dans figürleri sergiliyorlardı. Sonra arkadaş ve ben pogo yapmaya başlayınca yerel halktan birisi zile çarptı ve W'nun kafası yarıldı, W tıpkı GG Allin gibi devam etti çalmaya, yarılan yere yara bandı yapıştırarak! Y. N. I. I. H. I. 10 dakika civarı çaldıktan sonra Circuits Made Flesh başladı. Screamo diyorlar sanırım bu olaya, melodileri falan başarılı, tutuyorum gayet. Onlar da iki şarkı çaldıktan sonra ecnebi kızlar ellerindeki alev toplarıyla dans edip bişeyler yapmaya başladılar. Benzin kokusundan ve alevden gözlerim yandığı için sırtımı döndüm ve bira içip muhabbete daldım. Bu ecnebi kızlar ateş gösterisine devam ederken Truth We Defend çalmaya başladı. Başlar başlamaz X isimli şahıs TRUTH WE DEFEND ALLAH SİKER diye bağırdı ve olaylar gelişti. Önce Fikirtepeli birkaç kişi, ateş şovu devam ederken hızlı, pis müzik çalmasının terbiyesizlik olduğundan bahsetti. Sonra X'in dediğini duydular ve TWD ikinci şarkısını yarıda kesti ve konseri bıraktı. Zaten devam etme olasılıkları da çok düşük görünüyordu. Fikirtepeli kalabalığın tepkisi şu yöndeydi: Abi allah bu ya, koskoca Allah, allah sikilir mi lan? QW: Anası değil, bacısı değil, ne kızıyo abi bu kadar? T: This is punk rock, it is supposed to be provacative! İstanbul'un son yıllarda yaşadığı en punk geceydi, sonradan aldığımız duyumlara göre bazı güvenlik görevlileri türkiyeli punklardan dayak yemiş. Biz de barikatlara işerken gecekondu tarafından taşa tutulduk. Kadıköy'deki Gazhane'yi bulmamız pek de kolay olmadı ama çabalarımıza değdiğini söyleyebilirim. Uluslararası bir kültür-sanat topluluğunun düzenlediği çeşitli etkinliklere bir süredir ev sahipliği yapmakta olan bu ilginç mekana üç tane yerel grubumuzun konserini izlemek için gelmiştik. Yani Truth We Defend, You Name It I Hate It ve Circuits Made Flesh. Truth We Defend'i daha önce elbette dinlemiştim, diğer iki grubun ise varlığından haberdar olmama rağmen onların henüz tadına bakamamıştım. Gazhane'nin fotoğraflarını bu Berlin çıkışlı kültür-sanat topluluğunun sitesinde görür görmez vurulmuştum. Batı ülkelerindeki squata dönüştürülen o yıkık dökük büyük binalara benziyordu. Böylesi bir ortamda hardcore/punk konseri izlemek güzel bir tecrübe olacaktı. Kadıköy'de vapurdan indik ve uzun bir yürüyüşten sonra Hasanpaşa'daki eski bir gaz fabrikası olan Gazhane'yi bulduk. Kapıdan içeri girer girmez içimizi büyük bir merak ve heyecan kapladı, çünkü mekan sahiden farklıydı ve akşamın karanlığı bunu daha da pekiştiriyordu. Fabrikanın yıkık dökük grotesk kalıntıları arasındaki yoldan yürüyüp, etrafımıza meraklı gözlerle bakıp, ortamı içimize sindirip ona adapte olmaya çalışırken sol taraftaki bir köşede dikilen punkları gördük. Aralarında tanıdıklarımız olduğu için o tarafa yöneldik ve onlarla sohbete daldık. Yurtdışındaki herhangi bir squatı görünüm ve insan tipolojisi olarak aratmayacak bu harabe bina köşesi küçük bir sahneye dönüştürülmüştü. Yabancı olduğunu anladığım ve sayıca kalabalık olan hardcore/crusty kişiler ise belli ki, buradaki toplulukla birlikteydiler. Derken, ortamı bir süre kokladıktan sonra biralarımızı almak için mekandan dışarı çıktık. Döndüğümüzde o köşedeki yerli, yabancı punk/hardcore/crusty insan topluluğunun sayısı artmıştı. T. W. D.'nin davulcusu Uğur ile konuştuğumda bas konusunda bir sorun yaşadıklarını ve üç grubun da basçı olmadan çıkacağını söyledi. Sonradan vokalin gitar amfisine bağlanacağını da görecektim. Ama bunların hiçbirinin önemi yoktu, çünkü öylesine punk bir ortam yaratılmıştı ve kitle de o kadar uygundu ki, güzel vakit geçireceğimden emindim. Kitle demişken, punkların arasında Gazhane'nin bulunduğu mahallenin sakinleri de vardı. Mahallelerinde üç haftadır süregelen bu çeşitli kültür-sanat etkinliklerini elbette merak etmiş ve gelip bir gözatmak istemişlerdi. Bu etkinliklerin böylesi gelir seviyesi düşük bir semtte düzenlenmesinin amacı bu insanları kültüre ve sanata teşvik etmektir herhalde diye düşündüm. Bizim yerel hardcore/punk grupları da etkinliklerin bir parçası olmak için buraya davet edilmişlerdi. Bir sürü punkın arasında halkı görmek hem garipti, hem de alışılmışın dışındaydı. Olsun yaw, onlar da hardcore un, punk ın ne olduğunu görürler işte... diye içimden geçirdim. Mekanı şöyle bir keşfetmek için biralarımız ellerimizde yürüyüşe çıktık. Gerçekten büyük bir alan üzerine kuruluydu ve her köşede irili ufaklı fabrika kalıntıları vardı. Yabancı topluluk ise mekana gayet iyi adapte olmuş gibi görünüyordu. Her köşeyi, her kalıntıyı çok iyi kullanmışlardı. Gezdik, gördük, beğendik, kafamızda bir sürü fikir uçuştu, ilham aldık. O malum punk köşeye döndüğümde kafam güzel olmuştu ve benim için çok özel olan bir grubun en sevdiğim albümünü çalıyorlardı. Rudimentary Peni/Death Church. Daha ne isteyebilirdim ki... İçmeye devam ettim. Yağmaya başlayan yağmur bir süreliğine bizi telaşlandırdı ama gereken önlemler alındıktan ve yağmur dindikten sonra artık herşey konser için hazırdı. İlk çıkan grup You Name It I Hate It oldu. Thrashpunk yapıyorlardı ve oldukça gazdı. Halk da punkların arasındaydı. Onlara şöyle bir baktım. Merak içindeydiler ve anlamaya çalışıyorlardı galiba, ama hafif hafif taşkınlıklar başlamıştı. Yine de, bu punk/hardcore/crusty topluluk sayıca üstündü.. Herhalde toplam yaklaşık yüz kişiydik. Kısa süre önce yağan yağmur, ekipman sorunları bir yana, gruplar için bulunmaz bir ortam diye düşündüm. Sonra sıra Circuits Made Flesh e geldi. Yeni bir screamo grup. Sanırım henüz basçıları yokmuş. Bana soundları gayet özgün gelmişti ki, çok kısa kestiler. Vokalistleri bitirdiğinde mikrofonu mahallenin delikanlılarından birine verdi ve o da arabesk bir şarkı söyledi. Ardından çıkacak T. W. D. den önce bir süre ara verildi ve yabancı kızların sergilediği ateş gösterisi izlendi. Bu arada Barış artık gitmeleri gerektiğini konserden sorumlu görünen crusty şahsiyete iletti ve aralarında bir konuşma geçti. Sanırım ekipmanları zamanında teslim etmeleri gerekiyordu. Sonrasında Barış ikna oldu ve ateş gösterisinin bitmesi beklendi. Gösteriyi izliyorduk ki, demin bahsettiğim crusty eleman bir anons yaptı ve T. W. D. konserinin başladığını ilan etti. T. W. D. çalmaya başladı, ama başlamasıyla bitmesi bir oldu, çünkü halk araya girdi. Gösteri bitmeden başladıkları için onlara çıkıştılar, derken yetkili bir Türk de onlara katıldı. Sonuçta konser yarım kaldı, mahallenin delikanlıları ve yetkili bir şahsiyet bir olup konseri bitirdiler. Ardından biz de olay mahallini terkettik ve her yönüyle ilginç bir tecrübe yaşamanın verdiği değişik duygularla eve döndük."}
{"url": "https://futuristika.org/geceler-sokakta/", "text": "Paris'te, Didot sokağı'nın kaldırımlarına iki genç adam hızlı hızlı yürüyor o gün. Yol boyunca hiç konuşmuyorlar. Biraz sonra bir sundurmadan geçiyorlar beraber. İki taraflı ağaçlı yolları izleyerek bir binaya giriyorlar. Bir salona girip bir süre bekledikten sonra bir hemşirenin peşine takılıp bir odaya giriyor iki genç adam. Ziyaretine geldikleri hasta pencerenin sağ tarafında karyoladaki yatıyor. Başucunda tabelada adı yazıyor: Paul Verlaine. Başında bir başlık, üzerindeki gömlekte hastanenin adı yazıyor. Brousse Hastanesi. Paul Verlaine yattığı yerden doğrulup yatağındaki dergileri, gazetleri kaldırıp bir kenara koyuyor. Kalkıp eski o eski pantolonunu giyiyor sonra. Lekeli yeleğini giydikten sonra gene hastanenin verdiği robdöşambrı giyip ziyaretçilerle birlikte yürüyerek bahçeye çıkıyor. Üç adam bir saat boyunca sohbet ettikten sonra vedalaşıp ayrılıyor o gün. Paul Verlaine, Brousse Hastanesinden taburcu olduktan sonra Montmartre'de bir sokakta dolaşırken ziyaretine gelen o iki adamdan birine rastlıyor. Paul Verlaine'in kendisini tanımaması üzerine genç adam adını söyler; Andre Gide. Ayaküstü kısa bir süre sohbetten sonra Paul Verlaine, Bir kadeh bir şey ısmarla bana, deyince Andre Gide, küçük para cüzdanını çıkarır ve birkaç kuruşluk bütün servetini gösterir. Biraz önce kıyafetinin uygunsuz oluşundan dolayı oturduğu bistrodan atıldığını söyler sonra. Paul Verlaine ve Andre Gide bir kafeye girip sohbete orada devam ederler."}
{"url": "https://futuristika.org/geceyarisi-kahkahasi/", "text": "Avustralya Çin Vakfı'nın kurucusu Yashian Schauble'nin katkılarıyla gerçekleşecek Midnight Laughter / Geceyarısı Kahkahası sergisinin küratörlüğünü ArtReview dergisinin Asya editörü Aimee Lin üstleniyor. Farklı medyumlardan yapıt üreten Chen Wei, Hu Weiyi, Li Qing, Ling Jian, Miao Xiaochun, Shao Yinong & Mu Chen, Zheng Jiang MERKUR'deki çalışmaları 11 Kasim saat 18.00' de küratör Aimee Lin'in yapacağı açılışla birlikte 1 Aralık tarihine kadar izlenebilecek. Adres: Mim Kemal Oke Cad. Erenler Apt."}
{"url": "https://futuristika.org/gelecegi-elinden-alinan-adam/", "text": "akında istanbul'a dönüyorum. Bugün Dr. Morgan'a gideceğim, ilaç vs. için görüşeceğim. İçim karışık düşüncelerle değil, bulanık. Yalnız, vaktim ve kafa gücüm olursa 'Eylembilim' ve 'Geleceği elinden alınan adam' adlı hikayelerimi bitirmek istiyorum. İkisinin de ana hatlarını bu deftere yazmıştım, ama yazacak kuvveti ve düşünme çabasını kendimde bulamıyorum. Belki bu deftere bazı ayrıntılar yazabilirsem bir yerden yürütmeye başlıyorum -başlayacağım- diyebilirim. Bu çaba bana çok anlamlı görünmüyorsa da bütün günümü aynı sonuçsuz düşüncelerle geçirmekten daha yararlı olabilir. Üstelik 'eylembilim'in belki Türkiye için -iyi yazılırsa- bir şeyler ifade etmesi mümkün olabilir. Tabii önce bana tamam gelmesi şartıyla. Artık kafamın bulanıklaştığını ve saçmaladığımı düşünsünler istemiyorum. 'Onlar' için bir şey yazmanın gerginliği değil bu; ama gene de -düşünme zorluğunun dışında- bir gerginlik duyuyorum bu nedenle. Biraz önce 'eylembilim'in son sayfasını da -yarım kalmıştı- bulamadım. Bu küçük evde kağıtların kaybolması olur şey değil. 36. sayfa cümlenin hatta kelimenin tam ortasında kesilip kalmış. Neyse bu hiç önemli değil. Bu deftere gerçekten bir şeyler not edebilirsem -Papi benden bir hafta on gün önce gidecek- kendi başıma hikayeyi biraz yoluna koyabilirim. Tabii bu güne kadar neler kurdum, ne kadarını gerçekleştirebildim ayrı mesele. Belki, bir iki kişinin dediği gibi ancak kendini ve aklına nasıl geliyorsa öyle yazan biriydim; ben de son zamanlarda buna gittikçe daha fazla inanıyorum. Oysa Mustafa İnan da başladığım bazı değişik şeyler vardı sanki. Ya da bazı şeyleri kendime göre anlatmayı deniyordum. Düşüncem geç gelişti, biraz geç başladım; biraz da erken bırakmak durumunda kalıyorum. Geleceğini kaybetmek yaşanan zamanı da boşlaştırıyor. Ne yapalım, henüz biraz da ayakta durma gücüm var; deneyelim, sonuç almaya çalışalım."}
{"url": "https://futuristika.org/gelecegin-mutfagi/", "text": "Futuristika! Gurme sayfalarında her dönemin sofrasına renk katacak ender tariflerin yanı sıra, geçmişten günümüze ya da günümüzden geleceğe ya da şimdiki zamandan şimdiye evet neyse garip yiyecekler, içecekler, eksantrik aletler, edevatlar, gözden kaçan haberler, kısaca mide ve mutfak kültürüyle ilgili ilginç pek çok konuya yer vereceğimizi belirtmiştik. Belirtmemiş de olabiliriz, olabilirim emin değilim, belirtmediysek de artık belirtmiş ya da belirtmemiş olmamamızın bir önemi yok, zira şimdi zaten belirtmiş oldum diyerek hemen 66 yıl öncesinde, 1943 yılında öngörülen geleceğin mutfağına davet ediyorum sizleri. Kadınlara cenneti vadeden bu mutfağın kayar kapaklarıyla lavabo, ocak ve otomatik yemek karıştırıcı üniteleri kapanıyor, böylece saklama-hazırlama-pişirme kutsal üçgeninde dönen mekan öğünler arasında farklı kullanım için işlevsel hale geliyordu. Buzdolabı camdan yapılmış, bugünün buzdolaplarından katbekat büyük ve bir buzdolabından çok, farklı çekmeceleri farklı derecelere ayarlanabilen bir soğuk odayı andırıyordu. Bir bölümü, sık tüketilen ve serin tutulması gereken yiyeceklerin saklanmasını sağlayarak, yemek odasına kadar uzanıyordu. Mangal kültürünü de ihmal etmeyen Geleceğin Mutfağında ısıya dayanıklı kayar cam kapaklı fırınlarda, evin hanımı fırının kapağını dahi açmadan, eşi ve çoçuklarına, dönen şiş mekanizmasıyla her tarafı eşit pişmiş et sunabiliyordu. Ayrıca ankastre eşyalar istenirse yerlerinden çıkarılabiliyor, tencereden servis tabağına aktarma yapmadan sofrada kullanılabiliyordu. Mutfağın mükemmel tasarımıyla oturarak yemek pişirebilen evin hanımı için kayar dolap kapaklarıyla açık dolap kapısının hain ve sivri köşesine kafa atma ihtimali de sıfıra indiriliyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/gelecek-korkusu-ve-e-kitaplarin-cektikleri/", "text": "Y ine bir 'basılı kitaplar e-kitapları döver' yazısı daha gördüm ve artık bu konuda bir şeyler yazmaya karar verdim. Her ne kadar basılı kitapları da seviyor ve okumaktan büyük bir zevk alıyor olsam da bu nostalji sevdalılarının komik ve saldırgan yazılarından bıkmaya başladım. Bir gazetenin edebiyat ve yayıncılık üzerine hazırlanmış köşesinde böyle hit toplamak için yazılmış ve tamamen dayanaksız bir yazı görmek insanı elbette hayal kırıklığına uğratıyor. Benim gibi bu konularda gerçekten olan bitenleri takip etmek ve doyurucu yorumlar okumak isteyenlerle dalga geçiyorlarmış gibi hissediyorum. İşin kötüsü, bu durum bir salgına dönüşmeye başladı. Edebiyat ve yayıncılık üzerine yoğunlaşan birçok yerde bu tarz içi boş ve tamamen tıklanma sayısını arttırmak üzerine hazırlanmış içerik bulmak mümkün. Tüm bunlar olurken elbette bu konularda güncel haberleri ve tartışmaları Türkçe olarak takip etmek imkansızlaşıyor. Bu konuyu daha detaylı bir şekilde, başka bir yazıda tartışacağım için şimdilik atlıyorum. E-kitaplara karşı gelişen bu tepkinin altında aslında daha büyük bir sorun yatıyor. Bu sorun sadece yayıncılık dünyasında değil, hemen hemen her konuda karşımıza çıkıyor ve dahil olduğu her alanda tartışmayı ve fikirleri geliştirmeyi engelleyici bir rol üstleniyor. Gelecek korkusu dediğim bu sorunu tanımakta fayda var. Gelecek korkusu, en basit haliyle gelecekten ve yeniden korkup geçmişe sarılma eylemine verilen isim. Bu korku genellikle yeni ve farklı bir şeyle karşılaşıldığı zaman ne yapacağını bilememekten ya da alışkanlıklarına zarar gelmesini istememekten kaynaklanıyor. Yeni bir icat, yeni bir fikir, yeni bir eylem ya da yeni bir hayat bile bu korkunun ortaya çıkmasına yol açabiliyor. Bu korkuya insanların alışkanlıklarından vazgeçmek istememesi ve kendi yaptıklarının en iyisi olduğunu düşünmeleri neden oluyor. Daha kaba bir tabirle söylemek gerekirse tembellik bu korkunun en büyük sebebi. Çünkü yeniyle birlikte bir şeyler öğrenmek, bir şeyleri değiştirmek gerekiyor ve bunu yapmak için güç harcamanız lazım. İnsanlar bunu yapmaktan korktukları için de gelecekten korkuyor, eskiyi aşkla savunmayı tercih ediyorlar. Bu korkunun en sık kendini gösterdiği iki yoldan birisi yukarıda verdiğim örnek. Bu örnekte genellikle daha sevimli bir yöntem seçiliyor ve eskiyi güzel, hoş ve daha iyi göstermek için çaba gösteriliyor. Nostaljiyi öve öve bitiremeyenler ya da böyle eski icatlara övgüler düzenler bu grubun en bilinen örnekleri. İkinci grup bu yazıda pek değinmeyeceğim bir grup ama bunların temel özellikleri siyasi ve toplumsal yaşamda eskiye takıntılı olmaları ve eskiyi geri getirmek için 'her şeyi' yapabilecek kadar gözü kara olmaları. E-kitapların yaşadığı sıkıntının sebebi de bu korku aslında. İnsanlar alışkanlıklarından kopmak istemiyor. Yeni bir şeyler öğrenmek onlar için zor geliyor. Azınlıkta olan bir kesim de, elindeki ya da kitaplığındaki kitabıyla artık hava atamayacağı için korkuyor. Kendileri için kutsal kabul ettikleri mekanları kaybetmek istemiyorlar. Edebiyatın, kitapların herkes için ulaşılabilir olmasını istemiyorlar. Kurdukları yapının yıkılmasını istemiyorlar, çünkü her şeylerini o yapıya bağlamış durumdalar. Bağımlılığın kötü bir şey olduğunu söylerler ya, böyle durumlarda çok daha iyi anlaşılıyor sebebi. İnsanlar kendilerini bağladıkları şeyi kaybetmekten ve yeni bir şeyi öğrenmek zorunda kalmaktan böyle korkuyorlar. Şimdi bu yazının klavyemden çıkmasına neden olan yazıyı inceleyelim. Yazının başlığı, Gerçek Kitabı E-kitaptan Daha İyi Yapan 10 Şey. Başlık bile yazarın bakışını yansıtmaya yetiyor. Ona göre e-kitaplar 'gerçek' değil; sahte şeyler, kitap bile değiller hatta. Buna nasıl ya da neye göre karar verdiklerini çok merak ediyorum. Yazı Radikal'in Kitap kısmında yayınlanan bir çeviri ve meşhur Buzzfeed'den alınmış. Buzzfeed yazarlarının bu tarz listeler yaparken nasıl fanatikleştiğini ve sadece hit toplamak için bu holiganlığı yaptığı hemen herkesin bildiği bir şey. Anlaşılan bu yazıyı çeviren ve yayınlanmasına karar verenler de aynı dertleri taşıyordu. Bu yazıyı seçmemin sebebi de bu aslında, nostalji süsü altındaki gelecek korkusunun gözü kara bir örneğini temsil ediyor. Şimdi yazıdaki 10 maddeyi tek tek ele alacağım. 1) Banyoda kitap okumak kadar absürd bir örneği seçmek zaten komik. Tıpkı basılı bir kitabın suya aşırı dayanıklı olduğunu düşünmek gibi. Mürekkebin akması, sayfaların dağılması veya yırtılması o kitabı okunmaz hale getirmeye yetecektir. Ancak illa banyoda e-kitap okumak isterseniz, okuyucunuza bir su geçirmez kılıf alarak sorunu çözebilirsiniz. 2) E-kitaplarınızı da uçakta okuyabilirsiniz. Her ne kadar çoğu insan bilmiyormuş numarası yapsa da e-kitap okuyucuların uçuş modu mevcut ve bu mod kalkışlar ve inişler esnasında da sorunu çözmeye yetiyor. 3) Kindle ve Nook gibi birçok e-kitap okuyucu da e-ink sayesinde güneşte okunabiliyor. Hatta e-ink dediğimiz ekran teknolojisinin olmadığı e-kitap okuyucu sayısı yok denecek kadar az. Bu maddeyi de pas geçiyoruz. 4) Kitaplığımı düzenlemeyi, onları yerleştirip sıraya koymayı ben de seviyorum ama e-kitapların özelliği de bu zaten. Çok büyük kitapların bile mümkün olduğunca az yer kaplamasını ve onları istediğiniz yere götürebilmenizi sağlamak. Bir yerlere gideceğiniz zaman çantanıza tüm kitaplığı sığdıramazsınız ama bir e-kitap okuyucuya raflar dolusu kitap koyup çantanıza atabilirsiniz. 5) Baştan sona romantik ve duygusal bir madde. Buna bir cevap veremem. 6) Beşinci maddeyle aynı durum söz konusu. 7) Maalesef yine romantik bir madde. 9) Bu madde tamamen mantıksız. Kimse kitabı basan matbaanın ya da kitap kağıdı markasının dövmesini yaptırmıyor, bu yüzden bir e-kitap okuyucunun dövmesini asla göremiyoruz. Ama e-kitap okuyucudan okuduğu bir kitabı beğenip ondan dövme ilhamı alan insanlar var. Listenin durumu bu ve buna rağmen kesin bir şekilde 'gerçek' kitabın daha iyi olduğuna karar vermişler. Baştan sona taraflı bir listeye zaten başka türlü bir kapanış beklemiyordum. E-kitapların kağıt ve ağaç konusunda yarattığı tasaruf, yeni çıkan kitapların dünyanın neresinde olursanız olun anında elinizde olabilmesi, yollardayken çantanızdaki yükün azalmasını sağlaması, istediğiniz kadar not alsanız da istediğiniz zaman sayfaları tertemiz olarak okuyabilme imkanı sağlaması gibi birçok avantajı da var. Ama dediğim gibi tamamen taraf tutma ve 'galip gelme' derdiyle yazılmış bir yazı olduğundan bunlardan hiç bahsedilmiyor. Sorun şu ki, bu gelecek korkusu, hayatın her yerine bulaşan ve yakamızı bırakmayan bir hastalık olma yolunda gidiyor. Birçoğunuza zararsız ve sevimli görünse de, bu durum gelişimi ve ilerlemeyi engelleyen bir hal almaya başladı. Yayıncılık dünyasının romantizmi bunun en güzel örneği. Türkiye'de yayıncılık eğer gerçekten gelişmek ve günümüzü yakalamak istiyorsa bu hastalıktan bir an önce kurtulmak zorunda. Yoksa kendi kum havuzlarında oynayıp ardından da Neden yerimizde sayıyoruz ki? diye anlamsız sorular sormaya devam ederler."}
{"url": "https://futuristika.org/geleneksel-dergiler-web-20-ve-dijital-yayincilik/", "text": "- Okuyucularınızı pasif konumdan mümkün olduğunca çıkartmalısınız. Sizin konseptinizi algılayan ve takip eden okuyucuyu da işin içine dahil edebilmelisiniz. Artık hemen her okuyucu, aynı zamanda birer web 2.0 kullanıcısı. Dinamik olarak içerik değiştirmeye, içerik katkısı yapmaya hazır ve istekli. - Dergiler ya da yayınlar, internet sitelerinde sadece basılı yayınlarındaki malzemeyi değil, ek olarak internet kullanıcılarının da ilgisini çekecek içerik hazırlamalı. Gazetelerin şu an hepsi birbirinin neredeyse aynısı olan ve son derece kullanışsız fotoğraf galerileri, video bölümlerini elden geçirmeli, bunları -belki de- kullanıcılara da açmalı. - Flickr, Facebook ya da Ekşi Sözlük vs gibi çok kullanıcılı dev siteler yayıncıların rakibi değil dostudur aslında. Büyük markalar bu gibi sosyal ağlarla yanyana anılmamaya çalışmak yerine, onların içinde yer almaya çalışmalı. - Tabi birbirinden kopyalanmış içerikten bahsetmiyorum, ama geleneksel yayınlar internetten bir yazı, haber, fikir, vs. aldıysa, mevcut siteden alıntı yapıldığını rahatlıkla söyleyebilmeli. Ayıp değil, olması gerekendir bu. - Özellikle Türkiye gibi, basılı dergilerin bile yeterli ilgiyi görmediği ülkelerde, holdingleşmiş yayınların dijital dergilere, dijital içeriğe yeteri kadar önem vermemesi, bunları bilmemesinden değil, çok basitçe, yeteri kadar reklam alıp para kazanmıyor oluşlarından. Anlayışlarını özetlemek için bu yeter. Öte yandan, daha çok ve ilginç içeriğe online ulaşmak isteyen okuyucu, aldığı bilginin karşılığını vermeye razı olmalı ve reklam/iletişim şirketleri de, dijital yayın yapanlara, sosyal ağlara, bloglara gereken önemi verip, onları tanımaya, incelemeye çalışmalı."}
{"url": "https://futuristika.org/gelett-burgess-mor-inegin-babasi-fanzinin-atasi/", "text": "1866 doğumlu Gelett Burges, yazar, şair, çizer ve sanat eleştirmeniydi. Boston doğumlu sanatçı, MIT mezunuydu. San Fransisco çevresindeki entelektüel ortamda yerini bulmuş, mutlu bir adamdı. Ancak dönemin kodaman toplumda önde gelen kişisi Henry Cogswell'in, şehrin birçok yerine büyük bir cömertlikle bağışladığı çeşmeleri, göz bozduğu iddiasıyla saldırıya uğrayıp yeniden çizilince, Burges bu mizaha katlanamayan ve vandallık olarak niteleyen çeşmebaşınıtutmuşsermayederadamlar tarafından gözden düşürüldü. Hatta düşmekle kalmadı, Berkeley Ünviersitesi'ndeki işini de kaybetti. Söylediklerine göre, Burges ve arkadaşlarının amacı, çeşmeleri saldırıp yıkarak özgür bir sanat ortamına ulaşmaktı. Oysa Cogswell'in de çeşmeleri yaptırmakta bir amacı vardı elbet. Ona göre, halk her istediğinde soğuk su içecek bir yer bulamadığından alkole yöneliyordu. ABD çapında her 100 bara karşılık 1 çeşme yapılırsa, halk alkol illetinden kurtulabilirdi. Bu nedenle çeşmeleri yaptırmaya başladı. İşte bu noktada, hem çeşmeleri yaptıran hayırsever işadamının toplumu alkolden korumak için gösterdiği zeka pırıltısı, açıkça söylenmeli ki, 2010 yılında doğu ile batı arasında sıkışmış bir ülkedeki uygulamalardan daha harlıdır. Öte yandan, Burgess ve sanatçı arkadaşları, fluxus, situasyonizm ya da dadalardan hemen önce, okyanusun öte yanından böylesi bir lümpen-burjuva düşmanı sanat hareketi başlatmış oldu. 1894 yılında tüm bunlar olduğunda, Burgess işsiz ve serbest olarak, kendi çözümünü aramaya başladı. Böylece, birkaç arkadaşıyla, The Lark isimli, mizah ve humor temalı dergiyi kurdu ve derginin ilk sayısı, 1 Mayıs 1895 tarihinde, 16 sayfa ve tamamı Burgess tarafından edit sürecinden geçerek yayımlandı. But I can tell you, anyhow, I'd rather see than be one! I'll Kill you if you Quote it!"}
{"url": "https://futuristika.org/gelincik-tarlasi/", "text": " Teğmen Mikail yanına birkaç asker al ve cesetleri toplamaya başla! Gece yarısında alanı teftişimde ortada bir parmak, bir göz bile görmek istemiyorum. Komutanımız ara sıra bizi masasına davet edip kahvesine ortak edecek kadar alçakgönüllü ve askerlerimizin kılık kıyafet konusundaki basit özensizliklerini es geçecek kadar yumuşak bir adam olsa da emir verirken eli baltalı bir celladı andırırdı. Kalın dudakları incelir ve kaşlarıyla gözleri arasındaki etten boşluk, şakası olmayan bir koyulukla gölgelenirdi. Bunu bizi korkutup emirlerine itaat konusunda özenli olmamız için mi yapardı yoksa amir karakterine dair herhangi bir refleks miydi bilemezdik. Emir verir vermezde arkasını döner, emir erine bir şeyler anlatarak yürür giderdi. Herhalde erinin emirlerine uyup uymadığımızı kollamasını ve işi savsaklarsak kendisine haber vermesini söylerdi. Şu anda ne söylediğini düşünmeye fırsatım yoktu çünkü on iki er ve bir çavuşla bu koca alandaki cesetleri toplamalıydım. Galiba biraz da aptaldı bizim komutan. Koskoca bir araziyi bu kadar az askerle nasıl temizleyecektim ki? Hem bir saat sonra hava kararacaktı ve çarpışmadan yeni çıkmıştık. Daha önce değil çarpışma, basit bir tatbikat bile görmemiş askerlerimiz ölümün sıcak renkleri ve soğuk ağırlığıyla öylesine şaşkınlardı ki! Ve hepimiz kış uykusundan yeni uyanmış ayılar gibi açtık. Bir ast üstüne asla hayır diyemeyeceği için komutanımıza dert yanamaz, verdiği emrin sonrasında yapacağımız faaliyetleri, zaman-emek-durum üçgeninde tarttığımızı kendisine belli edemezdim. Çaresiz, faaliyete başladık, gücümüzün yettiğinde bitirebildiğimiz kadar bitirecektik. Yanımıza yanaşan koca römorklu traktörlerin birine düşman askerlerin cesetlerini istifliyor, birineyse kendi askerlerimizin cesetlerini diziyorduk. Arada kalan boşluklaraysa kol, bacak, kafa parçalarını sıkıştırıyorduk. Askerlerimin elleri, yüzleri, elbiseleri kana bulanmıştı ve çavuşla benim üzerimizeyse insanın vahşiliğine dair bir mühürler yığını olan bu lanetli yerin ağır havasının bunaltısı sinmişti. Hepsi ama hepsi bir araya gelmişti ve her soluğumuzda ağzımızın burnumuzun içine bu birliğin tahammül edilemezliği yapışıyordu. Bu atmosferin uyumlu birer parçaları olmuştuk ki öğüremiyorduk, kusamıyorduk. Cesetlerin yüzlerinde -tabi parçalanmadan sağlam kalabilmiş yüzlerden bahsediyorum- annesini emerken uyuyakalmış bebeklerin huzuru vardı. Sanki altlarındaki az sonra kendileri için birer solucan, yılan sofrası olacak kara toprak değil de, Tanrı'nın altlarına serdiği koyun yününden bir halıydı. Ölüm ne kadarda huzurlu kılıyordu insanı ya da yoksa bizler mi ölmüş, farkındalıklarının başımıza yağa yağa bizi sersemler kıldığı bir cehennemdeydik de bunu umursamıyorduk. Askerlerimin bitkinliklerine rağmen adalelerinden taşan çalışma azmini görünce insan bedeninin ne kadar muazzam bir gücün eseri olduğunu ve Tanrıyla sıkı bir yarışa meyletmiş makine akademilerindeki hocaların ukalalık miktarının fazlalığını kavradım. Üç asker yaklaşık iki metrelik bir düşman askeri cesedini kaldırınca cesedin altında sızmış kanları içmekte olan kocaman bir yılan ürkerek kaçtı. Tabancamı çıkarıp yılanın başına doğru bir el ateş ettim ama isabet ettiremedim. Mermi bizim askerlerimizden birinin postalına saplandı. Saplandığı deliktense rahatlıkla görülebilecek koyulukta bir duman yükseldi. Bastığım yere bakmadan bir adım atınca ayaklarım balçığımsı bir yığına gömüldü. Ayaklarımın battığı bağırsak, dışkı ve pıhtılaşmış sıvılarla dolu yığından kurtulurken parçalanmış bir kafatasına dikkat kesildim. Çocukken parmağıma bir iğne batsa ve o delikten minik bir kandamlacığı sızsa korkar, bedenine sarılıp ağlayabileceğim bir büyüğümü arardım. İnsan büyüyüp insanın boşunalığını sindirdikçe korkuya karşı bağışıklık kazanıyor. Hem insan kafatasında ne kadar geniş boşluklar var öyle. Burnun sağında ve solunda, bir de alında! Askerlerim etraflarındaki iğretilerden tiksinmiyorlar, sanki topladıkları olgun karpuzlar. Cesetlerin ceplerindekileri çıkartıp ceplerine de attıklarını görüyorum ama pek seslenmiyorum. Bu yaptıkları askeri kanunlara aykırı bir davranış aslında! Bir askeri yöneticilik kuralıdır, harp okulunda sürekli hatırlatılırdı; Gerçekten yönetmek istiyorsanız bazen göz yummak zorundasınız. Zaten bir askerin üzerinde ne olabilir ki. Ne olabilirdi? Gerçekten merak ettim. Yağmacı erlerimden birini çağırdım, karşımda hemen esas duruşa geçti. Pantolonunun kenarındaki kabarık ceplere ellerimi soktum ve çıkarıp avuçlarıma baktım. Birkaç fotoğraf, bozuk paralar, bir yüzük, boş mermi kovanları, iki adet kestane, bir tırnak makası ve yarısı kullanılmış bir kurşun kalem. Hiçbir şey demedi. Sinsi sinsi gülümseyerek ganimet içgüdüsü deseydi belki onu bu lanetli coğrafyanın boşluğunda alnından öper, aslında çok aşağılık olan çabamıza bir nebze sanatsal aykırılık katardım. Alt tarafı aptalın tekiydi. Sağıma baktığımda çavuşun başı kopmuş bir askerin boynundaki kanlı, kırmızı halkaları incelediğini gördüm. Hiç iğrenmiyordu. Yanına yanaşıp ben de o halkacıklara baktım. Olgun kirazların çekirdekleri saçılmıştı sanki baktığım zemine. İçimden tükürme isteği geldi, tükürdüm. Birkaç metre ötede kopmuş bir bacağın yanına gittim. Nasıl olmuşsa kasıktan dize doğru inen kemiğin üzerindeki etler sıyrılmıştı ve kemik üzerindeki birkaç sinir ve damarla sapasağlam görünüyordu. Kopmuş olduğu uçtaki sivri kıymıklara dokununca elim çizildi. Bu kemikten çok güçlü bir kesici alet yapılabilirdi. İnsan bedeni ne kadar sağlam olsa da maalesef yaptığımız silahlar bedenlerimizden daha sağlamdı. Aklın bedeni aşmışlığın kanıtıydı işte etraftaki sıcak metaller ve soğuk beden parçaları. Ben bu kemiğin yapısalını keşfe çalışırken çavuş enteresan bir gülüşle yanıma yanaştı. Sözlerimi hazırlarken vereceğim cevaptan ziyade alacağım öneriyi kafamda tartıyordum. Ben de görmedim ama eğer emrederseniz görme şansımız var. Öneri aklıma yatmıştı ama hemen teslim olmamalıydım. Bunun askeri kurallara aykırı olduğunu bilmiyor musun aptal herif! Tanrının kulları olarak kuralları umursasaydık şu anda belki eşimiz ve çocuğumuzla bir parkta kudret helvası yiyorduk. Böylesine bön bakışlara sahip bir kafanın içindeki dilden nasıl böyle kaliteli bir cevap çıktı anlamadım. Kafamı evet dercesine salladım ve çavuş lazere karşı özel zırhlandırılmış MCV aracından bir ışın keski almaya gitti. Geri döndüğünde elinde keskiden ziyade iki adet mısır konservesi ve küçük plastik kaşıklardan vardı. Acıkmamıştım ama ağzımdaki berbat tadı ve burnumdaki çürük kokusunu yok eder umuduyla konserveyi yedim. Çavuş da yedi. Parmaklarını yalayıp gırtlağının tiz titreyişleriyle geğirirken midemin bulantısı arttı. Öğürdüm, midemin içinde ne varsa sağ yarısı yanmış bir askerin kırmızı gelincik yapraklarıyla kaplı toprağa batmış olduğu bir noktaya çıkardım. Ağzımın içinde tuzlu su köpürüyordu, hepsini tükürdüm. Rahatladım. Çavuş yadırgayan bir tiksintiyle yüzüme bakarken Haydi! dedim. İçimizdeki merakı yenmek için girişeceğimiz bu gayrı hukuki olayı askerlerimin görmemesi için biraz uzaklaştık. Göz alabildiğince cesetti zaten, onlar işlerini yaparken bizde uzak bir köşede işimizi yapabilirdik. Üç yüz metre kadar yürüyüp kafatasını açabileceğimiz sağlam bir ceset aradık. Çavuşun ilk seçimi olan kısa boylu cesedi açmak istemedim. Yüzündeki memnun tevazu bozulmamalıydı, bir cesede göre fazla temiz bir yüzü ve pis bir savaşın kurbanına göre gereğinden fazla memnun çizgileri vardı. Muhtemelen küçük bir şehrin yoksul varoşlarında yaşayan ve şu anda annesinin sağ sağlam geri dönmesi için dua ettiği bir garibandı. Biraz daha dolandık ama sağlam bir kafatası bulmak o kadar zordu ki! General Memduk'un icadı C 342 topları yaklaşık bir kilometre karelik bir alanda parçalamadık beden bırakmıyordu. Tatbikatlarda birçok kez izlemiştik, top yaklaşık on metre uzunluğunda ve bir metre çapındaki bir namludan atılıyor, yere düşmesine birkaç yüz metre kala dışındaki çelik örtü yırtılıp etrafa onbinlerce mermi saçıyordu. Kafatasına bu mermilerden isabet etmemiş çok az ceset vardı. Bir et yığının altına yöneldiğimizde altta kalan cesetlerin daha az deforme olmuş olabileceğini düşündük. Kanlanmamış kısımlarından tutarak üstteki cesetleri kaldırdık ve tam aradığımıza ulaştık. İki metreye yakın boyu, bembeyaz teni, kısa sarı saçları, kalın kolları ve bacaklarıyla asker olmak için yaratılmış bir ademoğluydu. Çavuş onu postallarından çekerek içine yığılmış olduğu çukurdan çıkarırken ceset birden canlanıp doğruldu ve çavuşun kollarından tuttu. Çavuş neye uğradığını şaşırırken boğazında sürekli inip kalkan noktalarda derin sayılabilecek yarıklar bulunan asker bilmediğimiz bir dilde hırlayarak bir şeyler söylüyordu. Gözlerinde baktığı yeri yakabilecek kadar belirgin bir kin vardı. Esir olmaktansa içimizden birilerini öldürmeyi diliyordu herhalde. Alt tarafı bir savaştı bu, tarihselleşmiş iki tane kini kişiselleştirmeye ne gerek vardı? Elleriyle Çavuşun boğazını kavramışken Çavuş acınası bir çabayla belinden tabancasını çıkarmaya davrandı ama soluğu kesiliyordu. Suratı morarmaya, alnının damarları belirmeye başladı. Çavuş ve ölü taklidi yapmış ama şu anda tüm ihtişamıyla diri askerin mücadelesi o kadar komik görünüyordu ki, savaş içinde savaş! Eğer bu durumda çavuşun az sonra öleceği ihtimali olmasa dakikalarca bu anın keyfini çıkarmak isterdim. Tabancamı çekip askeri boynundan vurdum. Elleri çözüldü ve serbest kalan çavuş soluk soluğayken bana minnettarlığını belirtti. Sonrada belindeki keskiyi çıkardı ve benden izin alarak cesedin alnına koca bir yarık açtı. Heyecanlı mısınız? diye sorunca cevap vermedim. Bir beyini görmek bana etrafımdaki kahrolası ağırlığı bir neşe seline mi çevirecekti sanki? Arkamı dönüp, çavuş kafatasıyla uğraşırken ben hala ceset toplama işiyle uğraşan askerlerimin yanına gittim. Hepsinin yan cepleri şişmişti. İçlerinden tir tir titreyen birisi -yüzüne yapışmış kan pıhtılarının bir kısmı gözyaşlarıyla temizlenmişti, belli oluyordu- cüretkar bir tavır takınmıştı. Ne cevap vereceğimi bilemedim, elimi omzuna koydum. Bu çağda kendini insan olduğun için değerli görmen kadar büyük enayilik olmaz dostum. Bir tutam mermi kadar bile değerli değilsin sakın unutma. Neden ama bizde şu anda burada paramparça yatıyor olabilirdik! Bilmiyorum, bilsem de bunun cevabı öyle kolaylıkla verilemez. Boş ver onu bunu işine bak. Botlarımın ucundaki bir gelinciği koparıp ona uzattım. Az önceki cüretkar hıncını bırakıp gülümsedi. Onunda hiçbir farkı yoktu diğerlerinden. Bir asker olacak kadar cesur görünse de bir kadın kadar duygusaldı. Belki kendisine uzattığım gelinciği alıp, çiğneyip suratıma tükürse daha da saygınlaşırdı gözümde. Bana bir sigara vermesini emrettim. Askeri kantinlerde satılan üçüncü sınıf, adi tütün ve sigara kağıdından ziyade kitaplardaki kalın kağıtları andıran kağıtlardan mürekkep berbat sigaralardandı. Ciğerlerim dumanla dolarken bir başka gelinciği aldım ve çiğneyip uçsuz bucaksız ceset tarlasına doğru tükürdüm. Bir tümseğe oturup sigaramı tüttürürken çavuş önündeki bir şeye merak ve şaşkınlıkla bakıyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/gelisim-galeri-eksen/", "text": "Hayat bir gelişimdir. Yarın, her şeyi bugün yaptığımızdan daha başka biçimde, daha başka duygularla, daha başka bilgilerle yaparız. Bazen bilerek gelişir, bazen geliştiğimizi bilmeden üretiriz. Gelişimin sonsuz evreninde bazen aklımız duru, bazen zihnimiz gölgeli, bazen umudumuz eğreti, bazen coşkumuz taze, bazen düşlerimiz berrak ilerleriz. Gelişimin kollarına bırakarak kendimizi, biz her gün başka bir insan olur, başka türlü akıl yürütür, başka şekilde üretiriz. Galeri Eksen, gelişime olan tutkusunu, sanatçılarının tutkusu ile bütünleştirip Gelişim adlı sergide sanatseverleri derin, anlamlı, heyecan verici bir yolculuğa çıkartıyor. Gelişim sergisinde, Galeri Eksen ile birlikte hareket eden sanatçıların eserleri yer alıyor. Bu karma sergide, Galeri Eksen sanatçılarının gelişimi izleyebilir, onların gelişiminde Galeri Eksen'in aldığı role tanıklık edebilirsiniz. Yeni sezonda gerçekleştireceği kişisel sergilere ışık tutmak amacıyla bu karma sergiyi düzenleyen Galeri Eksen, ziyaretçilere de kendi sanatsal gelişimleri bakımından yaratıcı bir yolculuk vaat ediyor."}
{"url": "https://futuristika.org/genesis-p-orridge-tek-bir-beden-olmak-icin-once-yuz-binlerce-parcaya-bolunmek/", "text": "Genesis P-Orridge, kendi deyimiyle bedenini terk edeli bir sene oldu. 14 Mart'ta dünyaya veda etmeden önce, Artık eve gitme zamanı demişti. Hayatı ölümle ölçmeyecek kadar özgür bir ruhtu. Yolculuğunun sonunda eve, evine varmıştı. Peki, nasıl bir yolculuktu bu? Bunu biraz anlayabilmek için, bir haritaya girer gibi, Genesis'in pusulasız yolculuğuna dönelim. Nadir insanların çıktığı türden ayrıksı bir yolculuktan söz ediyoruz. Genesis bu yolculukta varoluşun sınırlarını sorgulamak için her gün kendini büyük bir cesaretle yeniden doğurdu. Hem içsel hem de bedensel anlamda hayatını bir deneye çevirip, sınırda bir yaşam inşa etti. İşgal evindeki yaşamı, saykedeliklerle deneyleri, takma isimleri, cerrahi beden modifikasyonları, performansları, pandrojeni projesi, okült geleneğe bağlılığı, kaos/seks büyüsü deneyleri, Throbbing Gristle ve Psychic TV ile beraber karanlık ve deneysel müziğin sınırlarında dolanması, anti-kült hareket Thee Temple ov Psychick Youth'taki1 rolü ve daha nice eylemleriyle kodlanamayan akışlar yarattı. Merkezsiz, kesintili, hep şekil ve yön değiştiren, düzensiz ve içine sızdığı kaskatı yapıları altüst eden türde, akış halinde kalmaya cesaret eden akışlar. Tüm hayatım kışkırtmak, dürtmek ve yerleşik sosyal statükonun irin dolu ahlaksız tarafını açığa çıkarmakla geçti, diyordu Genesis. Parlamento Üyesi Nicholas Fairbairn ise Bu insanlar medeniyetin yıkıcılarıdır, diye haykırıyordu 1976'da. Bu haykırışıyla sonradan Throbbing Gristle'ı oluşturan dört sanatçı ve müzisyeni, Genesis P-Orridge, Cosey Fanni Tutti, Peter Christopherson ve Chris Carter'ı kastediyordu. Grupla birlikte, Genesis dokuz stüdyo albümü kaydetti ve endüstriyel müziğin öncüsü olarak tanındı. Kendi söylemleriyle, Endüstriyel insanlar için endüstriyel müzik yapıyorlardı. William S. Burroughs'un gerçekliği kesintiye uğratma, cut-up tekniğinden ilham alarak, başına buyruk ağlar ören makine sesleri, çocuk ağlamaları ve daha niceleriyle yeni ses deneyleri ürettiler. Bu işitsel deneyim, canlı performanslarının dinamikliğinden ayrı düşünülemez elbette. Hatta kimi zaman müzik arka plan işlevi görmüştür. Throbbing Gristle 1981'de dağıldıktan sonra, Genesis deneysel grubu Psychic TV'yi kurdu. Psychic TV, daha az agresif bir şekilde de olsa, biraz daha saykedelik alana yaklaşarak, Throbbing Gristle'ın deneylerini sürdürdü. Genesis daha sonra ABD'ye taşındı bir belgeselindeki satanik çocuk istismarı iddiaları yüzünden açılan soruşturmalar sonrasında, gönüllü sürgün de denebilir. Burada partneri Lady Jaye ile tanıştı. Ve Neil Megson adıyla dünyaya gelen Genesis P-Orridge, kendisini Lady Jaye Breyer'a dönüştürme sürecinde Genesis Breyer P-Orridge adını aldı. Yıl 1993'tü ve sonunda pandrogyne olarak adlandıracakları bir fiziksel dönüşüm projesine doğru ilk adımlar atılmıştı. İkili, fiziksel ve psişik olarak kendilerini tek bir varlık içinde kaynaştırmak için bir dizi ameliyat geçirdi. Her ikisi de kadın-erkek kimliklerini tersyüz etmek için yanaklarına, çenelerine ve göğüslerine implantlar yaptırdı. Tüm bu süreci ise belgeleyip, şiir ve metinlerle zenginleştirdiler. Genesis, kendi için cinsiyet ayrımı gözetmeyen zamirler2 kullanmaya başladı. Tek bir pandrojen varlığın, tek bir bedenin iki parçası olma amaçları bir sanat eseri ve alışılmadık bir aşk bildirisiydi, ancak Lady Jaye 2007'de mide kanserinden öldüğünde projeleri sona erdi. Bu projeyle, iki cinsiyetin, iki ayrı kutba tekabül eden ayrımına karşılık, erkek ve dişinin ötesinde, yeni bir cinsiyet modeliyle tüm dışlayıcı ayrım ilişkilerini tersyüz ediyorlardı. Lady Jaye bunu şöyle açıklamış: Bazı insanlar bir kadın bedeni içine hapsolmuş erkek gibi hissediyor, bazıları da bir erkek bedeni içine hapsedilmiş bir kadın. Pandrojen ise sadece bir bedene hapsolmuş hissediyor.3Dahası sadece cinsiyet-kimlik meselesi altüst olmuyor, aynı zamanda organların hiyerarşisi de yok oluyordu. Hayattaki tüm mesele kendi ilahiliğimizle yeniden birleşmek4, diyordu Genesis. Tüm icraatlarıyla birleşince, tasavvuftaki ruh-beden ilişkisi meselesine yakın bir duruştu belki; sadece nefsiyle barışmış, tene yüzünü dönmüştü. Bize arzulama üretiminin yersizyurtsuzlaşmış akımlarını aşkları üzerinden yeniden düşündürüyorlardı. Burada eksiklik fikri yoktur. Burroughs'un cut-up metoduyla hep yeni akslar, yeni akışlar, yeni keşifler türer. Deleuze ve Guattari'ye kulak verelim: Aşklarımız yersizyurtsuzlaşma ve yeniden yerliyurtlulaşma kompleksleridir. Aşık olduğumuz şey her zaman için kadın ya da erkek belirli bir melezdir.5 Yüce Hermafrodit! - 1981'de Genesis tarafından kurulan TOPY, endüstriyel müzik alt kültürü üyelerini, sanatçıları ve okültistleri bir araya getirdi. TOPY kendini kaos büyüsüne ve nihayetinde İngiliz toplumuna saldırmaya adadı. William S. Burroughs ve Aleister Crowley'den etkilenerek 1991'deki dağılmalarına kadar, bir anti-kült yaratmayı sürdürdü. - They, s/he... - Interview: Life Advice from Genesis P-Orridge: https://www. youtube. com/watch?v=PpX8trRqbuA - ibid - Gilles Deleuze, Felix Guattari; Anti-Ödipus Kapitalizm ve Şizofreni; çev. Fahrettin Ege, Hakan Erdoğan, Mustafa Yiğitalp, s. 415; Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara 2014."}
{"url": "https://futuristika.org/georg-traklin-kandaslarini-yari-yolda-birakan-traktoru/", "text": "Georg Trakl bir geldi ki mahalleye, mahallede yalandan bir sevinç, bir coşku. İnsanlar güler gibi de gülmez gibi. Trakl bebek gelmiş diye sevinir gibi de aslında içleri kan ağlar gibi. Trakl daha doğmadan anlıyor insanların çok yüzünü. Trakl daha doğmadan fazla durmam ben bunların arasında der gibi somurtkan doğuyor. Trakl okula gidiyor tüm çocuklar gibi. Tüm çocuklardan ayrı dinden soğuyor Katolik okullarında. Trakl diğer çocuklardan ayrı ben durdururum treni diye atlıyor raylara, aman Trakl yapma Trakl derken Baudelaire okuyor Trakl, Verlaine okuyor, etrafına da okutuyor okumayan kalmasın diyor, kağıtlara yazıp dağıtıyor daha ilkokul yeni bitmişken. Şair olacak bu çocuk diyorlar Trakl afyona düşüyor, Trakl renkli haplardan bir hap oluyor, en güzel kimyasalların yüzü suyu hürmetine eczacı oluvermiş Trakl. Dünyanın en büyük savaşı çıkmış Trakl'ın kafası güzel. Milletler, uluslar, yosunlar ve tüm hayvanlar özellikle de katırlar bir olmuş bir birlerinin üzerinde bombalar patlatırken Trakl şiirini karartıyor. Gazeteler Almanlar Avrupa'yı ele geçiriyor! Galiçya'ya ünlü eczacı-şair-alkolik-bağımlı Trakl atandı! diye manşetlerle çıkıyor, Trakl kafasını kızkardeşinden başka yöne çeviriyor, Trakl şiir yazıyor Trakl atlıyor traktörüne, yollanıyor Margarete'ın en dibine. 1890'lar Avusturyalılar için hasadı bol bir on yıldı. Kafka, Musil, Wittgenstein, Hitler doğmuştu. Aralarına Trakl da katıldı. Ailesi bir baktı ki Trakl 18 yaşında odasında bilinçsiz yatıyor. Trakl bir leyla. Leylalar Trakl için toplanmış. Anladılar ki yıllar olmuş haplarla güzelleşeli. Cildi bir açılmış Trakl'ın, bir şeffaflaşmış ki sorulmasın. Derler ki, daha o yaşlarda Trakl'a bakan içinden diğer tarafı görebilirmiş. Aydınlık bir karanlık çökmüş Trakl'a, bir daha da kalkmamış üzerinden yaşam boyu. Georg, Gretl-Margarete'in elinden tutup çektirmiş afyonu, sonrasında bir ayrılık bir yoksulluk birçok şiir. Margarete yeter diye bağırıp yirmi yaşındayken, cüsseli bir ingilizle evleniyor. Cüsseli ingiliz kimilerine göre editör kimilerine göre altıpatlarıyla belalı. Kimilerine göre yayıncı kimilerine göre haraççı. Beş yıl evlilik beş yıl kabus anlamına geliyor. Georg ise bunalımlardan sıkıntılara, karanlıklardan iç sıkıntılarına koşuyor da hiç görmüyor kızkardeşini. O kadar yıl nasıl görmez kızkardeşini diye başyazılar çıkıyor Viyana gazetelerinde, Adolf Hitler vekil seçildiği seçimin ardından ilk açıklamasında Georg Trakl'ı kınadığını belirtiyor, Vinston Çörçil purosunu ağzına iyice yayıp Margarete kızımızı aramayan sormayan Trakl'ın delikanlılığını sorguluyor, Kemal Paşa Trablusgarp'dan teleks ile ACİL!!! başlığıyla Trakl'a hemen kızkardeşini ziyaret etmesini öğütlüyor. Trakl Berlin'e dönecek de ayık kalacak, kim inanır? Arkadaşları onu Inssbruck tren istasyonunun önünde ayak tırnaklarından saçının en dibine kadar uyuşmuş halde bulduklarında yedi ay kendine gelemiyor Trakl. Tam yedi ay atıyor içine acısını atıyor ağzına hapını katıyor nefesine afyonu eritiyor kaşığında kokaini arada yazıyor birkaç şiir. Belki yüz yıla varmadan dilden dile dolaşacak o şiirler. Edebiyat dergileri özel sayılar yapacak, üniversitelerde bitirme tezlerinde ismi geçecek, TRT şiir programlarında donuk bir ses ile Genç yaşta intihar eden şair Trakl'ın acısı dizelerine yansımıştı... diye süre gidecek yayınlar. Ardından maç özetleri gelecek sonra hükümetin sabrı taşacak ancak Trakl'ın hayata sabrı çoktan tükenmişti. Atlıyor traktörüne Trakl takıyor geri vitese basıyor marşa hıııh, hııh motor devrini almıyor yükleniyor pedala Trakl, trumtrak trumtrak Trakl sen bu işi artık bırak. Trakl kendine geldiğinde Galiçya cephesinde bir eczacıydı. Kafası iyi olduğunda yaşayacağı bu durumun gerçek olması kafasını daha da bulandırıyordu. Etrafında insanlar birbirini boğazlıyordu, şarapnel parçaları yanındaki teğmenin böğrünü deliyordu, Trakl'ın yüzünde arkadaşlarının kemik parçaları yüzünü ellerini toprakla temizlemeye çalışırken tırnak arasından çıkan arkadaşlarının kemik parçaları... Trakl nihayete ermeli diye kendine kıymaya çalıştığında o kadar dünya savaşı o kadar cephe muhaberesi arasında onu kurtardı insanlık da, hastaneye yatırdılar. Krakow'da bir akıl hastanesinde iyileş diye, uzan biraz dediler Trakl'a o gitti kızkardeşinin de geçtiği son bir şiir yazdı /ah kızkardeşimin gölgesi sessiz mezardan sıyrılır gelir/gecenin ve yıldızların altın dalları arasından/ yıl olmuş 1914, aylardan kasım gecelerden üçüncü günü dörde bağlarken, Trakl tam da yirmi yedi yaşındayken verdi kendine tonlarca kokaini, attı böğründeki çocukluğundan kalma o devasa sıkıntıyı. Traktörü kapıda sessizce bekliyordu şairin, kimseler çalıştıramadı onu bir daha. Ludwig Wittgenstein yirmi bin lira elinde öylece kalakaldı oysa Trakl biraz rahatlasın diye bağışlamıştı. Para şimdi Margarete'ın elinde Margaret'ın aklı Georg'da, para yanıyor ellerinde. Dağıtıyor kuruşları oraya buraya, boşanıyor bir yandan kocasından. Eski koca da eski kocaymış ha, sürekli para dileniyor Margarete'dan. Ne yapsa olmuyor Margarete, bir yanda sürekli uçacak bir yanda sürekli eski kocaya para akıtacak beri yanda hep Georg'u özleyecek bu böyle olmayacak bir rahatlasın biraz arkadaşlarıyla bir araya gelsin diye mitingler düzenleniyor ülkenin dört bir yanında. Halkı ne de olsa dertleriyle ilgili, halkın tümü şairi kaybettik bari kızkardeşini kazanalım derdinde. Yüce Avusturya milleti, kandaşları yüceler yücesi Alman milletiyle birlikte tek vücut olmuş şiirlerine ağladığı Trakl kardeşlerin yanında manevi destekte. Kocaman, dev gibi, bümbüyük bir parti hazırlıyorlar Margarete için. Ohhh herkes eğlenmelerde, herkes danslarda, herkesin elinde içkiler, herkes bir gülüyor bir daha gülüyor, biri diğerini bir öpüyor, dönüyor bir daha öpüyor. Şamata. Gırgır. Şarkılar. Danslar. Dünya dönüyor. Margarete Jeanne Langen, aslında Margarete Trakl tüm dans edenlerden kaçınarak, kendisine gülümseyenlere cevap vermeden, ah Margi canım Margi nasılsın Margi sen de gelsene Margilerden uzaklaşıp bir odaya geçiyor. Birden tüm partinin uğultusu duraksıyor. Bir sessizlik hasıl oluyor Marginin odada tam da 26 yaşındayken kafasına sıktığı merminin patlamasının ardından. Bir dan. Kocaman bir mısır koçanı ortasından ikiye ayrılır sesi gibi çatlama. Bir sessizlik ki ömür boyu sürüyor. Perdeler iniyor, ışıklar sönüyor, gülümsemeler yüzlerde donuyor. Herkes arkasını dönüyor. Kendi neşelerinden utanır gibi evlerine dağılıyor. Gazeteler bile yazmaya utanıyor. Başkasının acısından neşe bulamayız diye sabah baskılarında yer vermiyorlar. Bunlar günahkardır diye akşam baskılarında yer vermiyorlar. Bir Salzburglu pastane çırağı ilerleyen yıllarda şairin kanı yerde kalmaz gibilerinde bir sevda dörtlüğü yazıyor Margeret'e, lakin gönderdiği dergi yayımlamaya değer görmüyor. Müşteriye verilen bir krovasanın yağını kucaklayan kağıdın arkasında unutulup gidiyor şiir."}
{"url": "https://futuristika.org/george-grosz/", "text": "Modern bir ailenin getirdiği çekirdek aile modeli resimde parçalanmış şekilde karşımızda durur. Baba, yerde içtiği zehirle; anne kendini asarak intihar etmiştir. Bebek ise bakımsızlıktan ölmüş gibi duruyor. Resmin renk dağılışı ailenin nasıl ilişkilerde olduğunu gösteriyor. Sarı evin dışını, yeşil evin içini gösteriyor. Babanın giysisi en koyu sarıdadır, annenin vajinası ve saçlarında babanın giysisiyle paralel bir sarı vardır. Sarı ve tonları evin dışındaki hayatın onlara getirdiği bir renktir. Baba, anne ve bebekten daha çok dışarıda olduğunu için koyu renktedir. Anne bir obje olarak sarılanmıştır. Toplumun kadına biçtiği iki yeri; başı ve vajinası. Bebekte hiç yoktur. O daha dış dünyayla irtibat halinde değildir. Sadece ailesi vardır onun. Babasının eli ve başı bebeğin yeşil renginden daha açıktır. Büyüdükçe solan bir renk. Annede yeşilin tonu daha da azdır. O hem evin dışında hem içinde kendi yalnızlığını yaşıyormuş gibi. Annenin kendisini kocasının şapkasını koyduğu yere asmıştır. Bu şapka günlük hayatta kullanılmayan bir şapkadır. Bir süs gibi tavana yakın bir yerdedir. Eski günlere duyduğu özlem ve zaman geçtikçe umutsuzlaşması onu boğmuştur. Yüzünde o yaşlanmış duruş vardır. Kendini çok yaşlı hisseden bir anne. Resmin en önemli ayrıntısı annenin ellerinin görünmemesidir. Arkadan bağlanmış ve görünmez bir el. Bu kesinlikle onun sürekli evin için sosyal yaşamdan uzak kalmasından dolayıdır. Ellerini bağlayan bu şey, hayatın ona sunduğu en acı şeydir. Eli, kolu bağlı bir annenin kendini şapkalığa asmasından daha ironik ne var? Şapka bir nevi sosyal yaşamı temsil ediyor. Onun altında gitgide boğulan bir annenin durumu. Babanın giysisi sanki işçi giysisidir. Tek parça ve tekdüze. Elleri yerde, pili bitmiş bir kumanda gibi bırakmıştır kendini. İçtiği zehir bebeğinde yanında duran alkol şişelerine benzer. Bir şeyden kaçmak için alkol tüketen baba figürü bu sefer içtiği zehirle kendinden kaçmıştır. Ailenin üç üyesinin de karınları şişkindir. Tek amaçları karınlarını doyurmak olan bir ailenin tasviri gibi. Oran olarak bebeğin karnı ikisinden de şişkindir. Bir bebeğin sadece karnını doyuran bir aile. Annenin ayaklarının altında ve babanın elinin yanında olan bebek. Babanın şapkasıyla annenin şapkası arasında yükseklik olarak fark fazladır. Babanın siyah, onun beyaz şapkası vardır. Biri şapka takmayı çoktan bırakmış diğeri hala onu kullanıyor. Annenin şapkasının asıldığı yerde bir aynası vardır. Ters çevrilmiş bir el aynası. Bu el aynası kadının artık istemediği veya artık anlamını yitirmiş bir şeydir. Komodinin hemen yanındaki baston gariptir. Çünkü bastonu kullanacak yaşta değiller. Bu baston onların hem iç yorgunluğudur hem de ölene kadar bu döngüden çıkamayacaklarının işaretidir. Bastonun yanındaki kova daha gariptir. Böyle bir kova neden odada tutulur? Estetik hiçbir değeri olmayan kova evin git gide salınışı gibidir. İşlerini görsün yeter. Komodinin üstündeki ayna yerine bez parçası asılmıştır. Ayna bezin üstündedir. Bir nebzede olsa kendilerine yukardan bakma isteği. Karşıdan bakmak yerine, yukarıdan bakmak. Önemli bir ayrıntı olarak aynanın karşısına geçtiklerinde bastıkların yerin yeşil olduğudur. Yer keskin bir şekilde sarıdan yeşile döner orda. Kendi iç dünyalarında yolcuk etmek isteyen insanların aynaya baktıklarında kendilerini rahatlamış hissettikleri bir yerdir burası."}
{"url": "https://futuristika.org/george-orwell-totalitarizm-bir-inanc-cagindan-cok-bir-sizofreni-cagi-vaat-eder/", "text": "George Orwell: Bunda şaşılacak pek de bir şey yoktu aslında. Çağımızda entelektüel özgürlük fikri iki yönden tehdit altında. Bir yanda teorideki düşmanları olan totalitarizmin savunucuları, diğer yanda daha birincil, pratik düşmanları olan tekeller ve bürokrasi var. Dürüstlüğünü korumak isteyen her yazar ya da gazeteci, kendisini fiili bir zulümden ziyade toplumun gene yöneliminden ötürü engellemiş buluyor. Çağımızdaki her şey, diğer tüm sanatçıları olduğu gibi yazarı da üztlerinin belirlediği konular üzerinde çalışan ve asla gerçeklerin tamamını kendi gözünden anlatmayan küçük memurlara dönüştürmek için birlik olmuş durumda. Ancak yazar kaderine karşı giriştiği bu mücadelede kendi cephesindekilerde bile yardım görmüyor; yani onu haklı olduğu konusunda yüreklendirecek büyük bir düşünsel eğilim yok. Futuristika!: Fakat bu otosansürcü gazetecilerin, sesini çıkaran yazarlara ve gazetecilere de saldırdıklarını, sözlerini çarpıttıklarını gördük. George Orwell: Çünkü mevcut düzene isyan edenlerin, en azından bunların çoğunluğunun ve en tipik olanlarının, aynı zamanda bireysel dürüstlük ilkesine de isyan etmesi çağımızın garabeti. Yalnız kalmayı göze almak, ideolojik anlamda bir suç olduğu gibi, uygulamada da tehlikelidir. Yazarın ve sanatçının bağımıszlığının belirsiz birtakım ekonomik güçler tarafından erozyona uğratılıyor olması yetmezmiş gibi bir de muhafızı olması gerekenler tarafından da altı oyuluyor. Entelektüel özgürlüğün düşmanları, kendi görüşlerini daima bireyciliğe karşı disiplin savunusu gibi sunmaya çalışır ve yalana karşı gerçek meselesini mümkün olduğunda arka planda tutarlar. Hakikati söylemenin uygunsuz olacağı ya da birilerinin eline koz vereceği argümanları yanıtlanamazmış gibi hissediliyor ve yalnızca çok az sayıda insan, gazetelerdeki yalanların görmezden gelinerek tarih kitaplarına konulmasından rahatsız oluyor. George Orwell: Totaliter devletlerin hayata geçirdiği örgütlü yalan söyleme durumu, kimi zaman iddia edildiği gibi askeri aldatmacalarla aynı nitelikte geçici bir önlem değil, toplama kampları ile gizli polis teşkilatları zaruri olmayı sürdürmediğinde dahi var olmayı sürdürecek, totalitarizmi bütünleyici bir şey. Totaliter bir devlet, aslına bakılırsa, bir teokrasidir ve yönetici kademesi, konumunu korumak adına yanılmaz görünmek zorundadır. Ancak gerçekte kimse yanılmaz olamayacağından, şu ya da bu hatanın yapılmamış olduğunu veya şu ya da bu hayali zaferin gerçekten kazanıldığını göstermek adına geçmişteki olayları yeniden düzenlemek sık sık zorulu hale gelir. Totalitarizm, aslında aslında geçmişin sürekli değiştirilmesine ve uzun vadede muhtemelen nesnel gerçekliğin varlığına inançsızlığa ihtiyaç duyar. Totalitarizmin bu ülkedeki dostları mutlak doğruya ulaşılamayacağı için çoğunlukla büyük yalanların küçük yalanlardan daha kötü olmadığını iddia etme eğilimindedir. Totalitarizmin entelektüellere en büyük baskıyı uyguladığı yer, yazın ile politikanın kesiştiği noktadır. Günümüzde fen bilimleri aynı oranda tehdit edilmiyor. Bu durum, neden çoğu ülkede bilim insanları için kendi hükümetlerinin arkasında olmanın yazarlar için olduğundan daha kolay olduğunu kısmen açıklıyor. George Orwell: Düşünce ve basın özgürlüğüne çoğunlukla üzerinde durulmaya bile değmeyecek argümanlarla saldırılıyor. Öyle ki, ders verme ve münazara konusunda biraz tecrübeli biri bu numaraları zaten ezbere bilir. Burada ele aldığı kou, özgürlüğün bir yanılsama olduğu ya da totaliter ülkelerde demokrati ülkelerdekinden daha fazla olduğu gibi iddialar değil, daha makul ve dolayısıyla daha tehlikeli bir mesele olan ve özgürlüğün sakıncalı bir şey, entelektüel dürüstlüğünse topluma zarar veren bir bencillik olduğu iddiası. Çoğunlukla meselenin diğer yönleri ön plana çıkarılsa da, basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğü tartışmasının temelinde aslında bu özgürlüklerin arzulanırlığı ile, ya da yalan söylemek veya söylememekle ilgili bir tartışma yatar. Buradaki esas nokta, güncel olayları topluma doğru bir şekilde bildirme hakkıdır. Entelekektüel özgürlüğün düşmanları, kendi görüşlerini daima bireyciliğe karşı disiplin savunusu gibi sunmaya çalışır ve yalana karşı gerçek meselesini mümkün olduğunca arka planda tutarlar. George Orwell: Tümüyle gayrisiyasi olan bir yazın yoktur, özellikle de doğrudan siyasi türden korkuların, nefretlerin ve sadakatlerin tüm insanların bilincinin yüzeyine yakın olduğu bir çağda. Tek bir tabunun bile aklı tamamen felç edici bir etkisi olabilir, çünkü serbestçe peşinden gidilen herhangi bir düşüncenin yasak düşünceye götürmesi tehlikesi her zaman vardır. Buradan çıkardığımız sonuç, totalitarizm ortamının düzyazı kaleme alan her türlü yazar için ölümcül olduğu, ancak belki bir şairin, en azından bir lirik şairin bu ortamda nefes alabileceğidir. Birkaç nesilden uzun bir süre hayatta kalmayı başaran bir totaliter toplumda, son dört yüzyıl boyunca var olan türden düzyazı muhtemelen ortadan kalkmak zorundadır. George Orwell: Endüstriyelleşmiş ülkelerdeki büyük insan kitlelerinin hangi türden bir yazına ihtiyaç duyup duymadığı şüpheli. Ne olursa olsun, bu kitleler çeşitli eğlence türlerine harcadıkları parayı okumaya harcamaya gönülsüz. Belki de insan inisiyatifini minimuma indiren düşük kalitede duygusal bir kurmaca var olmayı sürdürecek. Makinelere kitap yazdırmak, büyük olasılıkla insan yaratıcılığının ötesinde bir eylem olmayacaktır. Ama bir çeşit makineleştirme sürecinin film ve radyoda, reklam ve propagandada ve gazeteciliğin düşük kaliteli sahalarında iş başında olduğu görülebilir. Totalitarizm her yerde tamamıyla zafer kazanmış değil. Esas kötü olan özgürlüğün bilinçli düşmanlarının aynı zamanda özgürlüğün en fazla şey ifade etmes gerekenler olması. Halk yığınları bu konuda ne olduğuyla ilgilenmiyor. Şu anda tek bildiğimiz, kimi vahşi hayvanlar gibi, hayalgücünün de esaret altında üreyemeyeceği. Kitaplar büyük ölçüde bürokratlar tarafından planlanacak ve o kadar çok elden geçecekler ki, bittiklerinde Ford marka bir otomobilin montaj sürecinin sonunda olduğundan daha bireysel ürünler olmayacaklar. Bu şekilde üretilecek her şeyin çer çöp olacağını belirtmeye gerek yok. Zaten çer çöp olmayan tüm kitapların da devlet yapısını tehlikeye sokacakları için geçmişten arta kalan yazınlar gibi yasaklanması ya da en azından dikkatle yeniden yazılması gerekecektir. Futuristika!: Evet bunu yapıyorlar. Devlet sözcülerinin her fırsatta Ece Ayhan'dan alıntı yapması örneğin. Utanmazlık ya da kocaman bir çıldırış hali gibi. Samimiyetsiz. Totalitarizm, bir inanç çağından çok bir şizofreni çağı vaat eder. Toplum, yapısı belirgin bir biçimde yapay hale gelince; yani yönetici sınıfı işlevlerini kaybetmesine rağmen güç kullanarak ya da sahtekarlıkla iktidara tutunmakta başarılı olunca totaliterleşir. Böyle bir toplum ne kadar uzun olursa olsun asla ne hoşgörülü olabilir ne de entelektüel açıdan istikrarlı. Asla ne olayların gerçeğe uygun şekilde kaydedilmesine ne de yazınsal yaratımın ihtiyaç duyduğu duygusal samimiyete izin verir. George Orwell, 1946'da basılan Books v. Cigarettes isimli kitabında (Türkçeye 2013 yılında Kitaplar ve Sigaralar diye Levent Konca çevirisiyle Sel Yayınları'ndan yayımlandı) totaliter rejimlere karşı yazının korunması ve yazarların, sanatçıların tavrı üzerine değerlendirmelerde bulunmuştu. Gördük ki, 1946'dan çıkagelen George Orwell'in hayaleti, Gezi Parkı direnişindeki entelijansiyanın tavrını açıklıyor, 2013 yılında bize bizi anlatıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/george-saunders-her-hikaye-deneyseldir/", "text": "George Saunders, yeni kitabı A Swim in a Pond in the Rain: In Which Four Russians Give a Master Class on Writing, Reading, and Life vesilesiyle The Believer dergisiyle söyleşi yaptı. Yazmak, okumak ve yaşam hakkında değerli bulduğumuz bu kitabı edindiğimiz gün tesadüf eseri söyleşiye denk geldik, çevirisine yer veriyoruz. George Saunders, kıvrak ve etkili bir dil kullandığı cümleleri ve paragrafları üst üste koyarak dünyaları çağıran bir sihirbaz. Justin Taylor'ın David Means hakkında söylediği gibi, bazı yazarlar zaman sanatçısıysa, Saunders bir uzam sanatçısı olabilir eğlence parkının, donmuş göletin, mezarlıkların. Hikayelerinde ve tek romanında Saunders, ister ulusal oyun alanları ister ölülerin başıboş bıraktığı mezarlıklar olsun, bilinci kendi çevresinden çıkarır. Bu alanların her biri için yavaş yavaş okunaklı bir anlatıya dönüşen bir kelime dağarcığı, bir dizi tuhaf ama uygun kaçan isim ve teknik terim yaratır. Onun dili çoğunlukla bize kurumsal teknodili, büyük holdinglerin hem gerçekleri gizlemek hem kendi versiyonlarını yaratmak için kelimeleri kullanma şeklini hatırlatıyor. Bu bakımdan, Saunders'ın kurgusunun bir kısmı, röportajda, konsensüs gerçekliği olarak adlandıracağı kavramı sorguluyor görülebilir. Ortak terimleri ve fikirleri kullanarak bu gerçekliği birlikte inşa etme gücüne sahip olduğumuzu, ancak dikkatli olmazsak hızla kaygan ve dengesiz, ideoloji tarafından düğümlenmiş, bizim tarafımızdan kontrol edilen, aynı zamanda bizi kontrol eder hale gelebileceğini öne sürüyor. Saunders, A Swim in the Pond in the Rain/Yağmurda Gölde Yüzmek adlı yeni kitabında bizi kurgu okuma ve yazma edimlerine götürüyor. Bazı ölü Rus ustaların eserlerini yakından okuyor: Tolstoy, Çehov, Turgenyev, Gogol. Bu hikayeleri hem yazma hem de yaşam dersleri için ayrıştırıyor, kitap boyunca yazmayı daha iyi öğrenmenin, belirsizliğe, çoklu anlamlara ve çözülmüş sonlara dair daha iyi bir yaşamın nasıl yaşanacağını öğrenmeye yardımcı olduğunu gösteriyor. Toplumun mevcut kaos ve hastalık seviyesine ulaştığı zamanlarda yayımlanan Yüzmek, kurgunun dünyanın göreceli deliliğinden bir kaçış olmadığını, dış kaosun yerine iç kaosu, yazarın iç sesini, pervasız, neşeli ve garip hayal gücünü koymanın bir yolu olduğunu gösteriyor. The Believer/Alec Niedenthal: Yağmurda Gölde Yüzmek için, diğer edimsel beceri kitaplarında görmediğiniz neyi başarmak istediniz? Bunlar son derece yakın, klasik metinlerin kavrayıcı okumaları çok sık gördüğünüz bir şey değil. George Saunders: Sanırım bir anlamda edimsel beceri kitabı yazmaktan kaçınmaya çalışıyordum. İşte her zaman böyle yapıyorsun diyen model bana ilginç gelmiyor. Syracuse'dakiler kadar iyi yazarlarda işe yaramıyor bu. O okulda, her şey zihnimin belirli bir genç yazarın zihniyle onun yörüngesinde belirli bir anda buluşmasıyla ilgili ve en iyi etkileşim biçimi... onun hikayelerinden birinde gerçekleşiyor. Elimden geldiğince onu editliyorum, o da düzenlemeleri düşünüyor vesaire. Ancak Syracuse'da yazarlar için Formlar Kursu benzeri edebiyat dediğimiz başka bir tür dersimiz var. Bu kitap benim Formlar kurslarımın birinden çıktı. Tam olarak savunamadığım fikir, bir hikayeyi yakından okumanın, her zaman sanatsal bedenlerimiz olarak adlandırdığım şeye bir şekilde belirli bilgiler katmasıdır. Bu sadece, bir şekilde, kendi işimizde bizim için daha uygun bir şey yapıyor. Bu, öğrencilerimden edinmelerini istediğim bir tür inanç sıçraması. Yazma öğretme fikrine çok alçakgönüllülükle yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum. Her birimiz en iyi işimizi yapmak için çok kişiselleştirilmiş zihinsel duruş ve hileler öğrenmeliyiz, ama benim duruş ve hilelerim neden illa seninle ilgili olsun ki? Bunları zihnim ve formun talepleri arasında bir uzlaşma sağlamaya yardımcı olmak için geliştirdim muhtemelen en iyi ihtimalle sadece başkalarına nominal olarak yardımcı olacak kadar özeller. Kitabın mantrası şuydu: Şüphe duyduğunuzda, hikayelere geri dönün. Şunun gibi : Bakışlarınızı metinlere sabitleyin; kitap bununla ilgilidir sadece. Bu hikayelerin neden içten dışa doğru işlediğini anlamaya çalışalım. Ve sonra belirli yerlerde argümanım kendi çalışmama atıfta bulunarak yardımcı olabilir gibi görünürse, onun da dahil olmasına izin verdim. Yüzme'deki Ruslar'ı okuduğunuzda, görünüşte israf gibi görünen anlar buluyorsunuz; hikaye onlar olmadan da devam edebilir. Ama sonra bize hikayenin yapısında gerçekten anlamlı bir rol oynadıklarını gösteriyorsunuz. Bu israf hoşnutsuzluğu nereden geliyor? Özellikle merak ediyorum, çünkü boşa harcanan zamandan, boşa harcanan değerden nefret eden birisiniz ve aynı zamanda tonlarca değer üreten çağdaş kapitalizmi çok eleştirdiniz. Bence bu hoşnutsuzluk kısa hikaye formunun kendisinden kaynaklanıyor. Form fiili bir verimlilik iddiasında bulunur. Yani, Bir varmış bir yokmuş dediğimde ve bu şeyin sadece altı sayfa olduğunu fark ettiğinizde, o altı sayfadaki her şeyin amacına uygun olacağını var sayarsınız. Aksi takdirde, sonuç o kadar şekilli ya da verimli değildir, bu da onun kadar güzel olmadığını söylemenin bir yoludur. Bu bir şarkı için de geçerlidir. Ya da bir şiir ya da tren istasyonunda kısa, aceleye getirilmiş, içten bir aşk itirafı. Hikaye fıkraya çok benziyor. Sonuna geldiğimizde, gülmenizin bir nedeni de o küçük hikayenin ne kadar sıkı ve verimli olduğunu anında görmenizdir: israf yoktur. Belki de hikayedeki verimliliği dans dünyasındaki yerçekimiyle karşılaştırırdım. Güzel bir dans sadece yerçekimi karşısında var olabilir onu güzel kılan da budur, yerçekimine rağmen gerçekleşmesidir. Bir dansçıyı izlerken, neyle karşı karşıya olduğunu anlarız ve bu kısıtlama içindeki çalışma şekline hayran kalırız. Verimli olmak zorunda değiliz ama konuyu dağıtan ve açıklayan en iyi sanat eserleri bunu sayaç çalışırken yapar, yani David Foster Wallace'ın konuyu dağıtmasını sevmemizin nedeni, sayacın çalıştığını hissetmemizdir ve onun da bunu bildiğini biliyoruz fark ederiz ki, havada olması gerekenden daha uzun bir süre asılı duran bir dansçı gibi. Ve bu eğlenceli bunu izlemek eğlenceli. Ama bu sadece formun örtük yasalarının o anda asılı olduğunu hissettiğimiz için olur. Tüm bunları söyledikten sonra sadece verimli olan bir hikaye can sıkıcı olacaktır demeliyim. Çok matematikseldir. Yazarın gündemini çok erken görüp kendimizi dışlanmış hissederiz. Yazarın, Tanrı korusun, bir tür otomatik pilot olan, bir tür küçümseme yöntemini çevirdiğini düşünürüz bizi oyunun dışında bırakmıştır. Ama burada, kendi sözümü kesmeme izin verin, gerçekten yazılı gerçekler olmadığını söylemek için. Sadece belirli bir yazara belirli bir anda yardımcı olan şeyler vardır. Bunlar sadece yardım umuduyla ortaya koyduğumuz modeller ve metaforlar. Yazarlık hakkında yazmanın hileli yönlerinden biridir. İşler bu şekilde görünüyor dersek, diğer taraftan, bir kural veya reçete olarak hissedilebilir. Form çok gizemli ve uçsuz bucaksızdır. Sabit bir reçete işe yaramaz. Bu tuhaflık fikrini biraz değiştirebilirim. Gerçekten demek istediğim, her birimiz çalışmalarımızı dünyadaki tüm yazarlar arasında sadece bizim işgal edebileceğimiz bir alana yönlendirmeye çalışıyoruz. Hayalim bu. Tuhaf olmasına gerek yok, sadece eşsiz. Bize özgü. Ama haklısın. Bulduğum şey, gerçekçi bir hikayeye gerçekten yakından baktığınızda, onunla ilgili gerçek bir şey olmadığını görüyorsunuz Çehov'un Sevgilisi gibi bir şeyde bile çok fazla ihmal ve abartı var, ki ilk okumada neredeyse anekdotsal ve çok insan ölçekli ve bildiğiniz gibi, gerçek. Gerçekten gerçekçi bir hikaye birinin gerçek hayatında bir aya dayanan bir hikaye çok uzun, sıkıcı ve topaklı olurdu. Bir hikaye yazdığımızda garip, sıkıştırılmış, abartılı bir makine yapıyoruz, amacı ise... bilmiyoruz. Veya bu her yazar için yeni bir hikayeye her başladığında kendi öğrenmesi gereken bir şey. Ve buna karşılık, hikayelerimden birinde garip bir şey yaptığımda, nihai anlamda, daha gerçek olma çabası içinde olduğumu hissediyorum gerçekte nasıl olduğuyla daha uyumlu biçimde. Gerçekle ilgili doğru bir şey söylemeye çalışıyorum. Ve bazen sadece günlük hayattan bahsetmek işe yaramaz. Buradan oraya ulaşamazsınız. Dünyada bir insanın uyanıp bir böceğe dönüştüğünü keşfettiği Dönüşümden daha doğru ve gerçek bir aile hayatı hikayesi yoktur. Ama Kafka gerçek hayatı hakkında yazsaydı bu derinlik sağlanamazdı, sanırım. Bunu bence daha hakiki olması için yaptı. Doğru benim çalışma hipotezim geleneksel gerçekçilik ve deneysel yazma arasında bir ayrım olmadığıdır. Tobias Wolff'un şöyle söylediğini okudum: Her büyük hikaye deneyseldir. Yoksa yazar neden yazsın ki? Gerçekçilik hile ve ihmallerle doludur onlara yakından baktığınızda gerçek hayata göre neredeyse karikatürsel biçimde basittirler. Birisi şöyle yazdığında örneğin, Larry endişe duygusuyla belediye binasının geniş avlusuna girdi, bu gerçekçiliktir, ama aslında daha çok konsensüs gerçekliğinin kanalize edilmesine benzer. Bu avlu binlerce nesne ile dolu olsa ve orada yüz kişi varsa, aynı anda ateş eden yüz farklı zihinle dolu olsa da, yüz tamamen farklı gerçeklik yaratsa da, Darwinci nedenlerden dolayı o anı stenografik olarak yazmaya karar vermişizdir. Yukarıdaki bu cümle gerçekliğin çok kaba ve seçici bir yaklaşımıdır. Ve gerçekçilik sadece bu fikir birliği gerçekliği varsayımı içinde çalışmayı kabul eden bir çalışma şeklidir. Sözde deneysel bir yazar, Şekspiryen bir budala gibi daha fazla gerçeği konuşmak için öyle davranan bir tür deli olarak görülebilir. Ya da konsensüs gerçekliği yaklaşımının yetersiz, kuruntulu ve yaklaşık olduğunu hatırlatmak için. Bunu düşünme şeklim şöyle: hikayemin sayfadaki kelimelerden daha fazlası olmasına ve o sırada içinizdeki bir şeyle doğrudan ve radikal bir şekilde konuşmaya çalışıyorum; hayatınızda sizin için gerçek olan bazı temel ve yakıcı sorularla. Bunu yapmak için her şeye izin verilmelidir. Bu fikrin arkasında başka bir fikir daha var... gerçek dünya gerçek değil. Bunu çok sınırlı zihinlerimizle inşa ediyoruz. Güvenilir görünüyor ve bu güvenilirlik yanılsamasına bağımlı hale geliyoruz ve sonra bazı felaket saldırıları ve bir anlığına gerçekten hiçbir şey bilmediğimizi görüyoruz. Kurgu bizi yapay olarak kısa bir süre için o duruma sokabilir. Bence çoğunlukla henüz yapmadıkları için. İlk revizyon deneyimimi yaşadıktan sonra, bunun tamamen bağımlılık yapıcı bir şey haline geldiğini fark ettim. Şimdi ise bayılıyorum. Ve burada, metin parçalarını hareket ettirdiğiniz ve eskiden sevdiğiniz tüm parçaları ve tüm bu radikal revizyonu kestiğiniz türden bir revizyondan bahsediyorum, bazen buna... her bir metnin her bir parçasının her zaman yeni bir değerlendirme altında olduğu yer diyorum. Bir kişi bu şekilde revize etme alışkanlığına ulaştığında, inanılmaz bir süper güç haline gelir. Ancak bir yazarın revizyon fikri, şimdiye kadar, sadece virgülleri hareket ettiren veya yeni bir ifade enjekte eden çekingen bir düşünce olduğunda, şimdi ve sonra revizyon için ödül almazlar ki bu da Stuart Dybek'in dediği gibi, hikayenin yeni biçimi gerçekten sizinle konuşmaya başlar. Deneyimlerime göre gerçek ödül, zamanla hikayenin senden daha akıllı olmaya başlamasıdır bir tür bilgelik birikimi gerçekleşir. Ama revizyon evet, korkutucudur. Hepimiz için ve her seviyede. Yazdığınız bir paragrafa baktığınızda hissettiğiniz çılgın Rubik küpü hissi çok fazla seçenek var!- çok fazla kaygıya neden olabilir. Ayrıca, bazı genç yazarların anlattığını duyduğum bir his var, hikayede bir ipi çekmeye başlarlarsa, her şey çökecek yaratılışın ilk patlamasında kutsal bir şeyler olduğu fikri ve daha sonra, herhangi bir bölümünü değiştirmek, onu iyi yapan şeyi baltalamaktır. Şahsen ben öyle düşünmüyorum ama böyle hisseden yazarlar tanıyorum. Yayınlanmış bir yazar tanıdığımdan ise emin değilim. Ve eğer biri böyle hissediyorsa, derim ki: bir test vakası yapın. Bir hikayeyi alın ve radikal bir şekilde gözden geçirmeye çalışın. Bahse girdiğiniz şey, ilk taslağı yazdığınızda içinde bulunduğunuz aynı imrenilecek durumun yeniden kazanılabileceğidir/yeniden oluşturulabileceğidir. Stüdyoya girip tekrar tekrar solo doğaçlama yapan ve sonra geri dönüp en iyi versiyonunu birleştiren bir müzisyen gibisin. Her iki yöne de sahip olabilirsiniz akıştasınız, tekrar ve tekrar... ve sonra bunlardan hangisinin en iyi olduğuna karar verirsiniz. Enerjik olarak revize etmeyi öğrenmenin diğer bir avantajı, tüm versiyonlarınızın eninde sonunda bir söz sahibi olmasıdır. Temelde, bu hayali gerçekliği yavaşlatıyorsunuz ve oraya gidip dolaşıyorsunuz, gerçek hayatta hiç olmadığı kadar yakından gözlemliyorsunuz. Başka bir deyişle, gözden geçirmeye harcadığınız haftalar ve aylar boyunca gerçekleşen bir tür zeka birikimi vardır. Ama yine de, mükemmel paragrafın size geldiği başka zamanlar da vardır ve sonra gözden geçirme her geldiğinde o şeyi yalnız bırakmayı içerir. Açıklığa kavuşturmak gerekirse, farkın çalışırken verdiği anlık kararların kalitesinde] olduğunu söylediğimde Bahsettiğiniz aynı daha az bilinçli süreçten bahsediyorum. Benim için ise çok az bilinçli karar verme süreci var, çok az. Neredeyse tüm büyük kararlarım her geçişte sezgisel olarak alınır. Ve sonra bir sonraki geçişte ayakta kalmalarına izin veriyorum ve zamanla... bir şeyler katılaşmaya başlıyor. Ama bu noktada gerçekten dikkatli olmak istiyorum, çünkü bu kitaptan kesinlikle nasıl yapılır kitabı olmak istemeyen bir paket servis varsa, o da şudur: asla bilemezsiniz. Herkes kendi başına öğrenmek zorunda. Ve, öğrendikten sonra... bu bilginin bir dahaki sefere size pek bir faydası olmayacak. Bazı yazarlar, eminim, yüksek düzeyde planlamadan ve tüm bunlardan yararlanırlar. Ancak gözlemlediğim bir şey var: genç yazarlar bir plana sahip olmaları gereken ölçüde aşırı kredi verme eğilimindedirler ve aynı zamanda bu planı entelektüel olarak savunma yeteneklerinin nihai ürünün kalitesiyle ne kadar ilgili olduğunu abartma eğilimindedirler. Ancak, kendi adıma konuşursam: büyük düşman her zaman çok önceden çok şey biliyordu; bir gündemi vardı; olmak istediğim yazar veya yazdığım bu kitabın ne hakkında olduğu hakkında çok güçlü bir fikre sahipti. Metin belirli bir doğal enerjiye sahip. Ebe benzeri işimiz, bu enerjiyi gözden geçirerek ayırt etmek ve onurlandırmaktır. Bu, mikro düzeyde işimizin bir cümlenin bir versiyonunu diğerine tercih etmek olduğunu söylemenin başka bir yoludur. Benim tüm sürecim metni tekrar tekrar gözden geçirmek, bahsettiğiniz sezgisel şekilde küçük değişiklikler yapmak. Benim için, her şeye giden yol budur: tema ve olay örgüsü ve politika ve ton vb. Her zaman bir sohbetle karşılaştırırım. Ne diyeceğimi bilerek gelirsem ve sadece söylersem, ihmal edilmiş hissedeceksin. Benim bölümümde, nerede olduğunuza dair bir farkındalık olmalı, şu andan bu ana. Ve bu değerlendirmenin çoğu, bilirsiniz... hissederek gerçekleşir. Çok zeki bir yanımız anlık, sezgisel karar verme anlarına katlanmak zorunda kalıyor. Kendi adıma konuşmak gerekirse, evet, bu şekilde okumak gerçekten işime yardımcı oldu. Belki de büyük bir solocuyu dinlemek ve daha sonra soloyu öğrenmek gibidir. Vücudunuzda, aktivitenin üst kısımlarının farkına varmanızı sağlar. Şimdi bile fark ediyorum ki, tüm bu zamanı bu hikayeleri okuyarak ve yeniden okuyarak ve kompozisyonlar üzerinde çalışarak harcadıktan sonra, daha kolay ve mutlu bir şekilde daha iyi yazıyorum. Ve son olarak, herhangi bir şeyi derinlemesine araştırmanın umut verici ve harika bir yanı olduğunu hissediyorum. Zihnin işleyişi hakkında bize bir şeyler öğretiyor. Temelde zihnimizle, zihnin son derece organize bir sisteme tepki veren başka bir bölümünü izliyoruz ve zihnin en yüksek derecede organize sisteme, dünyanın kendisine tepki verme şekli arasında bir paralellik var. Bir şekilde, belirli bir durumda olma yeteneğimize olan güvenimizi artırıyor. Ve bence bunun nedeni, bir sanat eserini analiz etme sürecinin şu şekilde devam etmesidir: bir reaksiyon gösterin; reaksiyonu fark edin; reaksiyonu kutsayın ; bu reaksiyonu ifade etmeye çalışın. Ve bu... her an değil mi? Siyasi bir konuşma duyduğumuzda ya da yeni biriyle tanıştığımızda ya da aniden garip bir duruma düştüğümüzde yaptığımız bu değil mi? Ve eğer bu diziyi hayata geçirme yeteneğimize güvenimiz varsa, bunun sonucunda, sanırım, güven dediğimiz bir şey ortaya çıkar herhangi bir anda tam olarak mevcut olmak konusunda daha rahat hissederiz. Bununla başa çıkabileceğimizi biliyoruz. Teşekkürler: Demokratik ve açık Kulağa hoş geliyor. Ve okuyucu buna katılmamakta özgürdür gerçekten, tüm mesele budur. Ben teklif ediyorum, sen kabul ediyorsun ve reddediyorsun ve bu şekilde... birlikte oynuyoruz. Ve evet kitap bunca yıllık öğretmenlikten geliyor ve basitçe söylemek gerekirse, yukarıda söylediğimiz gibi: bu çılgın yetenekli genç yazarların sayfada kendilerine daha çok benzemelerine yardımcı olalım. Sadece onların yapabileceği şeyi yapmayı öğrenmelerine yardımcı olalım. Yani iş doğru yorumlar sağlamak değil, bir şeyler başlatmak. Bu tür bir öğretim gerçekten daha çok judo gibidir. Çok fazlai harika enerjileri ve her birinin işlerinde belirli bir sorunu veya engeli var Böylece oyun şu hale gelir: işleri öyle bir başlatın ki, bu engeller kırılsın veya daha uygulanabilir bir şeye dönüşsün. Bu yüzden denemelerde yapmaya çalıştığım şey partiyi başlatmaktı hayalim, kitap yüzünden insanların aniden hikaye formunu daha ciddiye almaya başlaması ve ülkenin yakında Alyoşa ve Marya ve kitaptaki hikayelerdeki diğer tüm uydurma insanlar hakkında tutkuyla tartışan insanların sesleriyle dolu olmasıydı."}
{"url": "https://futuristika.org/georges-bataille-imkansizdan/", "text": "Berenice'in tamamını okudum. Yalnızca önsözündeki bir tümce dikkatimi çekti. ... trajedinin tüm zevkini oluşturan bu görkemli hüzün. Kuzgun'u Fransızcasından okudum. Bulaşıcı hastalığa dokunmuş gibi yerimden fırladım. Ayağa kalktım ve kağıt kalem aldım. Masaya giderken hissettiğim coşkulu telaşımı anımsıyorum: Yine de sakindim."}
{"url": "https://futuristika.org/georges-perec-hakkinda-bir-kisim-retro-futur-hadise-kayitlari/", "text": "- Georges Perec 1920'li yıllarda Fransa'ya, Paris'in işçi sınıfı mahallesine göçmüş olan Polonya Yahudisi Icek Judko ve Cyrla Peretz'in tek çocuğudur. Babası İkinci Dünya Savaşı'nda hayatını kaybetmiş, annesi ise Fransız işbirlikçilerin Nazilere gammazlaması sonucunda yakalanarak Auschwitz Toplama Kampı'nda yaşamını sona erdirmiştir. - Perec, Sorbonne'da tarih ve sosyoloji okurken, Fransa'nın önde gelen edebiyat dergilerine deneme ve makale yazılarına başlamıştır. - 1961 yılında Hopital Saint-Antoine'a bağlı Nörofizyolojik Araştırma Laboratuarı'nda arşivci olarak çalışmaya başlamıştır. - 1967 yılında Raymond Queneau ve diğerleriyle tanışıp Oulipo hareketine katılmıştır. Queneau'ya adadığı başyapıtı yaşam Kullanma Kılavuzu yayımlanmadan önce Queneau ölmüştür. - Enis Batur'un yazdığı Georges Perec Kullanma Kılavuzu baskısı bulunmamaktadır. Lakin Kadıköy Sahafları yeteri kadar kazılırsa, ara sokaklarda hava da güneşliyken kapı önlerindeki sergilerde görülmektedir. - Perec, yeryüzünün en çok sigara içen insanlarından biri olarak, 45 yaşında akciğer kanserine yenilmiştir. - Georges Perec, Oulipo hareketine Mart 1967'de katılmıştır. - Oulipo hareketinin resmi fotoğrafında Perec, masadaki Andre Blavier kellesi de sayıldığında, sağdan onuncu sıradadır. - Bizzat Perec tarafından verilen istatistiki bilgiye göre, Perec'nin yazarlık nüvesinin yüzde doksanını Oulipo hareketine üyeliği oluşturur. E harfini hiç kullanmadan yazdığı A Void/Kayboluş romanı, özel isimler cenneti Yaşam kullanma Kılavuzu, bilgisayarların yoğun kullanılmadığı dönemde yazdığı 5000 kelimelik palindrom gibi, ahir zaman insanlarına garip gelecek uğraşıların adamıydı Perec. Bir sınıflandırma düşkünüydü. Şifreler, yeniden yapımlar, sert kuralları olan kelime ve cümle yapımlarıyla ilgileniyordu. - Georges Perec, Oulibiographer Bernard Magne - The Infra-Ordinary, 1973 Georgec Perec - Putperec nedir? 1981 yılında, yazar Jean-Michel Raynaud, Georges Perec'yi Avustralya'da yanında kalmaya çağırır. Yazar iki ay boyunca Raynaud'ya misafir olur. Perec o dönemde, 53 Gün isimli romanını tamamlamaya çalışmaktadır. Ülke değişikliğinin işe yarayacağını düşünür, ki yaramaz, Perec öldüğünde roman tamamlanmamıştı. Perec Avustralya'da Oulipo ve kurgu ile ilgili çeşitli dersler verir. Bu derslerin çoğu kaydedilir. Ülkesine dönüşünden üç gün önce, radyodaki bir edebiyat programına uzun bir röportaj verir. Bilinen son resmi görüşmesi böylece kayda alınmış olur. Yaşamımın sonunda, sözlükteki tüm kelimeleri kullanmış olmayı amaçlıyorum. Bu tabii imkansız. Hatta sadece kullanmış olmayı değil, bazı yenilerini de eklemiş olmayı istiyorum. Bu da benim hırsım. Bu aynı anda, neden ve nasıl yazdığımın da nedenidir."}
{"url": "https://futuristika.org/georges-perecin-yarim-kalan-yerleri-yayimlaniyor/", "text": "Bitmemiş olmasına rağmen, Oulipo projesi altı yüz on iki sayfa, yüz renkli resimden oluşuyor ve yaklaşık 1.3 kg ağırlığında. Lieux'de Georges Perec'nin amacı Paris'te 24 yeri tanımlamaktı. On iki yıl boyunca ayda iki yazıyla sonunda 288 metinden oluşması planlanmıştı. Bir yarısı gerçek gözlem temelinde yazılırken, diğer yarısı geçmiş olaylara dayanan anılara ait yazıları içeriyor. Perec, Aralık 1980 'e kadar bitirmeyi umarak Ocak 1969' da yazmaya başlamıştı. Eylül 1975 'e kadar devam etti ve hayattayken yayımlanmamış 133 metinde kaldı. Perec, yayıncısı Maurice Nadeau'ya şöyle yazmış: Sanırım yerlerin, yazılarımın, anılarımın yaşlanmasını göreceğiz. Lieux, zamanın akışını askıya alma konusundaki derin arzusunun bir şahidi olarak eksik bir çalışma olacak. Georges Perec'in geride bıraktığı tüm parçalara çalışıp düzenlemek dört yıl sürdü. Proje koordinatörü, Perec'nin kuzeni ve yazarın haklarının sahibi Sylvia Richardson çok çeşitli biçimlerde kotarılmış: bazen çok iyi işledi ve kolay oldu, bazen de kısaltmaları deşifre etmek çok zordu dedi."}
{"url": "https://futuristika.org/geoturka-yayimcilik-kafka-ve-joyceu-nasil-reddetti/", "text": "Geoturka Yayımcılık, tekrar ediyorum, YayıMcılık, ilk roman yarışması. Roman yarışması, ilk romanlar için... Bir yanıyla çok olumlu buluyorum. Basın da olumlu buluyor belli ki, Zaman'dan Sabah'a kadar birçok gazetede çıkmış haber. İlk romanını yayımlayabilmek için güzel bir sebep, ancak bunu yayım amacındaki bir firmanın değil, bir yayınevinin yapması iyi olur. Roman yarışmasının ilginç detayı, romanların üç sayfalık özetleriyle ilk değerlendirmeye tutulması. Yazınsal çalışmalar sadece yazarın ürettikleriyle mi değerlendirilir? Yazın, yazarın ürettiği metne yönelen okuyucunun tamamen her biri kendine özgü algısıyla ilgili değil midir aynı zamanda? Aynı öyküyü okuyan birden fazla insan, aslında aynı okumuyordur... Bu değerlendirmelerin neye göre yapılmış olduğunun da açıklanması gereklidir."}
{"url": "https://futuristika.org/gerald-murnane-hafizanin-guvenilirligini-sorgulamak/", "text": "Yazmak, açıkça söylemek gerekirse bir rahatlamadır. Haftalarca ya da aylarca yazmadan durabilirim, ama hayatımın birçok döneminde sanki hayatım buna bağlıymış gibi yazdım. Sadece arşivim için notlar yazdığım aylar, belki de yıllar oldu, zaman zaman ihtiyaç geri geldi bazı karmaşık duygu ve imge örüntülerini kelimelere dökme ihtiyacı. Bunlar benim Kutsal Üçlü'mü oluşturuyor: imgeler, duygular, kelimeler. Bu üçü benim evrenimin temel bileşenleri, önemli olan her şeyin atom altı parçacıkları imgeler, duygular, kelimeler. Yazmanın kendisi acı verici, çünkü imgeler ve duygular görünmez dünyaya ait ve görünür dünyanın bir parçası olan kelimelere çevrilmeleri gerekir. Yazmanın kendisi acı vericidir, ama daha büyük acı yazmamaktan gelir. Bir kurgu eserini ilk tasarladığımda, içerdiği acı nedeniyle onu yazmayı ertelemeye çalışıyorum. Ama sonra duyguların ve imgelerin asla kelimelerle ifade edilemeyeceğini bilmenin acısı o zaman bu acı dayanılmaz hale geliyor. Ve sonra yazarak acımı dindiriyorum. Bu bir gizem. Kelimelere dökmeye başladığınızda kendi kişiliğiniz parçalanıyor. Kelimelerin hangi parçanızdan geldiğinden asla emin olamazsınız. Oldukça klişe bir ifade ama hafızanın güvenilirliğini ve hatta deneyimin kendisini sorgulamaya başlıyorsunuz. Yazıdan ortaya çıkan şey, asla tahmin edilemeyecek bir şeydir. İşte sihir budur, yazının öngörülemez olması. Keşfe yol açar ve bu çok fazla kullanılan ve kulağa biraz cıvık gelen bir kelime ve kendimi rahat hissettiğim bir kelime değil. Ama yazarak başka hiçbir yolla öğrenemeyeceğiniz şeyler öğrenirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/gerard-caris-besgencilik/", "text": "Gerad Caris'in özyaşam öyküsünde II. Dünya Savaşı'nda Japonya'da askerlik, 1947-1957 arasında Uzak Doğu'da çalışma, 1957-1960'da New York Üniversitesi'nde sanat ve felsefe eğitimi, Arap çöllerinde petrol mühendisliği gibi süreçler bulunuyor. Caris, Kaliforniya Berkeley Üniversitesi'nde 1967'de felsefe doktorası, 1969'da sanat yüksek lisansı aldı. Sanatçı, özellikle beşgen geometrisi, oniki yüzlü şekiller ve bu geometrinin görsel ve mekansal karşılıklarını içeren heykeller, kabartmalar, resimler, grafik işler ve çizimler gerçekleştiriyor. 1968'den bu yana Bonnefantenmuseum, Maastricht; Parsons School of Design, New York NY; Museum voor Hedendaagse Kunst, Utrecht; Stadtmuseum Ratingen; Wilhelm-Hack-Museum, Ludwigshafen; Kunsthalle, Bremen; Museum für Konkrete Kunst, Ingolstadt; Stedelijk Museum, Amsterdam gibi büyük müzelerde ve çok sayıda sanat galerisinde kişisel sergiler açmış ve yine ABD ve AB müze ve sanat merkezlerinde grup sergilerine katılmış olan Caris'in yapıtları kavram ve estetik açısından Konstrüktivizm ve Op Art gibi modernist akımlarda ve bilim ve teknolojinin sanat ile kesiştiği alanda temellenirken, sunduğu zengin çeşitlilik ve çözümsel yaklaşım bu altyapının post-modern uygulama örneklerini oluşturuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/gerard-reve-kaosu-kapsamak/", "text": "İngiliz dili ile oynaşmak Hollandalı Gerard Reve'in neredeyse İngiliz bir yazar olmasına neden oluyordu. 1951 'de Hollanda hükümeti Melankoli romanını yazması için ona bir seyahat hibesi verdi, ancak Kültür Bakanı kitabın bir mastürbasyon sahnesi içerdiğini duyunca hibe anında geri çekildi. Öfkeli yazar bundan böyle sadece İngilizce yazmaya karar verdi, bu yüzden Londra'ya yerleşti ve yeni dilinde ustalaşmaya başladı. 1956' da Reve, Akrobat ve Diğer Öyküler'i yayınladı, ancak İngilizce yazmanın zorlukları onun için çok fazlaydı ve birkaç yıl sonra ana diline geri döndü. Bununla birlikte, İngilizce öğrenme çabaları boşuna değildi, çünkü dil hakimiyeti, Harold Pinter'ın The Caretaker ve Edward Albee'nin Who's Afraid of Virginia Woolf gibi birçok oyunun Hollandaca'ya mükemmel çevirilerini yapmasını sağladı. Reve, edebi kariyeri yukarıda bahsedilen olay gibi üzüntülerle dolu tartışmalı bir yazardır. 14 Aralık 1923 'te Amsterdam'da Gerard Kornelis van het Reve adıyla dünyaya geldi ve komünist bir ailede büyüdü. Kardeşi Karel Slav dilleri profesörü ve Hollanda'nın savaş sonrası en iyi deneme yazarlarından biri oldu. Yetişkin Gerard, ailesinin umutlarını bağladığı ideolojinin şiddetli bir rakibine dönüşecekti. 1949' da yayınlanan Werther Nieland romanı eleştirmenler tarafından büyük ölçüde göz ardı edildi. Bu, Frits van Egters'ın daha genç bir versiyonunun hikayesidir eğer böyle bir şey mümkünse anlaşılmaz ve dolayısıyla korkutucu bir gerçeklikle daha da yüzleşemez. Başlangıçta kitaba gösterilen az ilgiye rağmen, şimdi Reve'in eserlerinde yazarın kendisi tarafından da yüksek bir edebi nokta olduğu söyleniyor. Yazarın kendisi de bu düşüncedeydi. 1950'ler Reve için oldukça verimsiz bir dönemdi, elinde çabalayacağı fazla şey yoktu. Bu sadece İngiliz diliyle yaşadığı macerayla değil, aynı zamanda bir oyun yazarı olarak isim yapma girişimleriyle de ortada. 1962 de yazılan Komiser Fennedy isimli trajedisinin prodüksiyonu tam bir fiyaskoydu. Bu arada Reve, kısıtlamalarını deli gömleği olarak algıladığı geleneksel hikayeden başka bir form arıyordu. Aradığı form, Tirade editörü olarak, Edinburgh'da katıldığı bir yazarlar konferansını anlatan bir 'seyahat mektubuna' katkıda bulunmaya zorlandığında kazara bulundu. Böylece 'Edinburgh'dan Gelen Mektup' iyi karşılandı ve ardından giderek daha kişisel hale gelen diğer mektuplar geldi. 1963 'te Reve, Sona Giden Yolda ismiyle bunlardan bir seçki derledi, bunu üç yıl sonra Sana Yakın izledi, bu ikinci şiirlerinin de bir bölümünü içeriyordu. On binlerce kişi tarafından okunan bu kitaplarla birlikte yazar, kışkırtıcı ve mizahi ifadenin ustası olarak medyada sıklıkla yer aldı, göze çarpan provokatif gösteriler yaparak başarısının alevlerini körüklemiş oldu. Son İçin Yolda ve Sana Daha Yakın Reve, geleneksel anlatıyı, hatıraların, taşkınların ve yansımaların zahmetsizce yerine oturduğu daha gevşek, epistoler bir formla değiştirdi. Stilistik olarak da Reve daha rahat hareket edebiliyordu. İlk çalışma, kelimeleri kullanımında sözdizimsel ayıklık ve tutumluluk ile karakterize edilirken, 'seyahat mektuplarında' Reve, sık sık parantez ifadeleri ve ünlemlerle kesintiye uğrayan uzun cümlelerin yanı sıra sık sık kayıt değişikliğinden de yararlandı. İncil'den ilham alan dilin kullanılmasıyla özel bir etki elde edildi. Örneğin, Havari Pavlus'un ünlü 'Ve şimdi bu üçü, inanç, umut, hayırseverlik birbirine bağlıdır; ama bunların en büyüğü hayırseverliktir' (Ben Korintliler 13:13), Reve 'de bu ayet 'Seks, İçki ve Ölüm, bu üçü, ama bunların en büyüğü Ölüm'dür.' oluyordu. Akşamlar'da bulunan samimiyete rağmen, zamanın eleştirmenlerinin de belirttiği gibi, cinselliğin neredeyse hiç olmaması dikkat çekicidir. Kahramanın şehvet duygularının işkenceyle veya en azından fantezileriyle yakından bağlantılı olduğunu anlayabileceğimiz sadece birkaç bölüm vardır. Reve'in İngilizce döneminden kalma ancak sadece 1968 'de yayınlanan bir hikaye, Düzyazı'da Bir Hapishane Şarkısı, benzer bir bağlantı gösterir, bu tema nihayet 1960' larda Reve tarafından yazılan düzyazıda tamamen ortaya çıkar. Cinsel aşk, aynı cinsiyetin üyelerine yöneliktir ve genellikle aşığın değil, ona kurban olarak sunulan erkeklerin işkence resimleriyle güçlü bir şekilde uyarılır. Kişinin kendi arzularını tatmin etmesi, sevilen kişinin zevkine bağlıdır. Alçakgönüllülükle sınırlanmayan yazar, bu görünüşte dini parametresini 'Revizm' olarak etiketledi. Şimdiye kadar tartışılan yazılarda halihazırda görülebilen çeşitli temaların iç içe geçmesi, bu makaleyi tamamlayan 'Çim adlı evden Mektup'tan bir pasajda olduğu kadar belirgin değildir. Burada ana karakter kendisinin yazacağı kitabı insan ve doğanın kurtuluşu olacak düşünür. Edebiyat dini bir hedefi gerçekleştirmeye hizmet eder: Kurtuluş. Hristiyan mesihliğine uygun olarak, Tanrı dünyaya geri döner. Mesih'in geliş gününde, zamanın sonundaki İsa'nın şanlı belirişinde, Tanrı, kahramanın cinsel gelişimlerine, yani Tanrı'nın sevgisine tam üç kez gelen ve böylece cinsel onay alan bir yaşında, fare grisi bir eşek' şeklini alır. Reve'in kendisi bu pasaja çok bağlıdır, ancak Hollanda Reform Kilisesi temsilcileri, işleri daha da kötüleştirmek için olsa, Tanrı'nın bir insanla cinsel ilişkiye giren bir eşek olarak temsiline karşı çıkmıştır. 1966' da Reve, 'eşek duruşması' olarak bilinen bir mahkeme davasında kendisini kafirlik suçlamasıyla karşı karşıya buldu. Yazar, karakterlerinin Yüce Varlık'a karşı olduğu gibi kürsüsüne neredeyse hiç saygı göstermediği mahkemeye yaptığı parlak bir konuşmayla kendini savundu. Tanrı'nın ve insanın tam kimliğine dayanan içkin bir Tanrı imajını açıkladı: Tanrı, O'nun sevgisine ve tesellisine en az bizim kadar ihtiyaç duyar ve bizi kurtarmasına olduğu kadar onu kurtarmamıza da bağlıdır. Ortaya çıkan tabloyu karşısındakilerinin tanrısıyla karşılaştırdı. Öfkeli, anlaşılmaz bir zorba ama kandırılamayacak bir varlık. Aynı yıl Katolikliğe geçen yazar beraat etti. Muhafazakar politikayı desteklemek anlamına gelen dine dönüşü, Reve'i Hollanda'daki ilerici aydınlar arasında kızgınlık duyulan bir figür yaptı. Siyasi görüşleri giderek daha muhafazakar oldu. ABD'nin Vietnam'a müdahalesini destekledi ve hatta Güney Afrika ırkçılık politikalarının olumlu taraflarını saymaya başladı. Reve, homoseksüellerin kendi cinsel eğilimlerine karşı haklarını savunurken daha fazla sempati çekti. Homoseksüelliğini açıkça ilan etti ve kısa bir süreliğine Dialoog, tijdschrift voor homofilie en maatschappij'in editörü oldu, böylece homoseksüellerin özgürleşme dönemine kendi katkısını yaptı. 1960'larda yazılan seyahat mektupları Reve'in gelişiminde yolun sonu değildi. Eserleri o zamandan beri gevşek bir yapı ile şekillense de, mektup formu arka planda kayboldu ve hikaye tekrar kendine yer buldu. Reve, çerçeve anlatısı için olabildiğince hareket özgürlüğünü sunan bir tercih gösterdi. Hikayeye dönüşü, Wimie'ye Mektuplar 1959 -1963 (Brieven aan Wimie 1959 -1963, 1980), Nitelikli İşçilere Mektuplar (Brieven aan geschoolde arbeiders, 1985) ve Kişisel Doktoruma Mektuplar 1963 -1980 (Brieven aan mijn lijfarts 1963 -1980, 1991) gibi uzun bir dizi özgün mektubun yayınlanmasıyla dengelendi. Yazınındaki değişim, kurgu ve kurgu olmayan şeklinde düzenli bir bölünme izlenimi yaratabilir, ancak bunun gerçeklikle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Reve, 1960'ların sonlarında kendisi için yarattığı biyografi nedeniyle beliren kafa karışıklığından zevk alan zor bir yazardı. Bu aldatmaca, Baltık Rus ebeveynlerinin soyundan geldiği ve orduda bir kariyer için Hint Adaları'nda veya günümüz Endonezyası'nda subay olarak görev yaptığını söylüyordu. Bir Java prensiyle yasadışı bir ilişkiye girdiğinde kariyeri kısa kesildi. Bu sözde biyografinin Reve'in hayatındaki gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktu aslında."}
{"url": "https://futuristika.org/gercek-ve-belirsiz-arasinda/", "text": "Çevremizdeki nesneler biz olmadan da varlar aslında. Ama biz nesneleri hep kendimizle ilişkilendirerek düşünme yoluna gideriz. Biz özneyizdir hemen. Aktörler ve aktristlerizdir. Dünya ve nesneler de bize hizmet ederler. Biz onlara doğrudan temas etsek de etmesek de yaşadığımız ortamı şekillendiren ya da detaylandıran dekorun parçaları ya da tamamlayıcıları olarak vardırlar. Ancak, çevremizdeki nesneler biz olmadan da vardırlar. Kendi gerçeklikleri ve varoluşları vardır. Kendimizi, insanlar olarak, özne olarak, cümlenin dışında tutmayı başarabildiğimiz noktada nesnel gerçeklik gerçeğini kabul etmek kolay hale gelebilir. Çevremizde binlerce, milyonlarca nesne olduğunu; dolayısıyla her an milyonlarca uyaranla, şeyle karşı karşıya kaldığımızı söyleyebiliriz. Bununla birlikte, bırakın onları nesnel gerçekliklerine uygun olarak bilmeyi ya da betimlemeyi, çoğunu fark etmiyoruz bile. Ancak bir şeyle zorunlu ya da gerekçeli bir ilişki içine girmişsek onu fark ediyoruz, ama yine de bilinçli bir farkındalık oluşturmamışsak onun detaylarını, fiziksel özelliklerini kolay kolay görmüyoruz. Çevremizde sürekli akıp giden, olan bir şeyler var. İnsan aslında dünyayı bir süreklilik halinde kavrar ve yaşar; anlar/sahneler şeklinde yaşamaz. Her hareket bir olayı oluşturur. Her olay da bir sürecin içinde gerçekleşir ve biter. İşte bu süreklilik ve devingenlik nedeniyle ve bizim dünyayla olan ilişkimizin değişkenliği nedeniyle nesneleri nesnel gerçekliklerine uygun olarak betimlememiz ve bilmemiz neredeyse imkansız hale gelmektedir. Bununla birlikte, kendi elimizle, bilinçli olarak oluşturduğumuz imajlar için süreklilik kavramından bahsedemeyiz. Üretilmiş imajlar, bir anı çıkarıp/ayıklayıp önümüze koyarlar. Bu, gerçekte, yaşamın doğal akışı içinde, karşılaşmadığımız bir durumdur. Resim, fotoğraf gibi elimize alabildiğimiz bir ürün, somut ama bir taraftan da içine bir olmuş bitmişliği hapseden bir yansımayı, hatta bir yanılsamayı barındırmaktadır. Diğer taraftan, sözünü ettiğimiz dondurulmuş, sabitlenmiş, sonlu hale getirilmiş imajlar, nesneleri bu sabit halleriyle deneyimlememize, hem de zaman kavramı olmaksızın uzun süreler boyunca onlarla aynı ilişkiyi sürdürmemize olanak tanıyabilirler. İzleriz, bakarız, inceleriz ve her seferinde başka bir ayrıntıyı zihnimize kaydederiz. Ama imajlar de yanıltıcıdır, bir kere sürekli olanı bir yerinde kesivermek içinde gizli bir yapaylık ve indirgeme taşır (Ergüven, 2007). İkinci olarak da imajlar insan ürünüdür, öznenin nesneyle ilişkisinden doğmuş şeylerdir. Onlar yalnızca gerçeğe aracılık ederler. Bir fotoğraf ya da resim aslında, bir sonuç ürüne indirgenmiş bir süreçtir. Bir fotoğraf/resim hem bir anlıktır; çünkü bir anı betimler, hem de sonsuzdur. Sonsuza kadar yaşayacak bir üründür. Gerçekçi fotoğraflar, keskin hatları, bütüncül kompozisyonları, vurucu renkleriyle bize gerçeği olduğu gibi sunma iddiasındadırlar. Yorumlara, izlenimlere, farklı içeriksel kurgulamalara sanatçısının amacı ve kendi oluşları bağlamında açık değildirler. Ancak daha önce tartıştığımız gibi, gerçeğin olduğu gibi aktarılması, özne ürünü olan imajlarda mümkün olamayacağından bu tür fotoğraflar da sanatçının bir yorumudur ve asla tam olarak gerçeği yansıttıkları söylenemez. Bir fotoğrafı kimilerine göre anlaşılmaz kılan, kimilerine göre ise gerçekliklerin tekrar ve tekrar inşasına imkan tanır hale getiren bazı kavramlardan söz edilebilir: Bulanık, grenli, anlaşılması güç, belirsiz, odak dışı, net olmayan, karanlık, kirli, saklı gibi. Örneğin, bulanık fotoğraflar nesnelerin ve kompozisyonun sınırlarını ortadan kaldırdığı için fotoğrafı olumsuz anlamda anlaşılmaz, olumlu anlamda ise yoruma ve izlenimlere açık hale getirmektedir. Empresyonist izler taşıyan bazı fotoğraflarda da estetik olgusunun sanat kuramlarında ele alınışından farklı algılandığını görürüz. Estetik olmak, klasik öğretide bir gereklilik iken izlenimci için dünyanın kirli taraflarını betimlemek bir zenginlik halini alır. Bazen de fotoğrafı çeken kompozisyonda bir şeyleri eksik bırakır, saklar ya da bakış açılarını ters yüz eder. Eksiklikleri tamamlamak izleyene kalır. Belki de bu yüzden bir imaj gözlemlemek için değil, hissetmek için var olmalıdır. İzlek imaja bakmalı ve sonsuz kere kendi gerçekliklerini oluşturabilmelidir. Çağrışımlara, izlenimlere, yorumlamalara, dolayısıyla gerçekliğin yeniden yeniden insan zihninde inşasına imkan tanıyacak olan belirsiz, muğlak, sınırları gevşek, oransal/kurgusal bütünlüğü kesintiye uğramış imajlar belki de sırf bu nedenle daha fazla gerçek olacaktır. Kaynaklar: Ergüven, M. (2007), Sırdaş Görüntüler, Agora Kitaplığı, İstanbul."}
{"url": "https://futuristika.org/getty-arastirma-enstitusunun-projeleri/", "text": "İstanbul Modern'in ABD'den önemli müze profesyonellerini İstanbul izleyicisiyle düzenli olarak buluşturduğu Müzeler Konuşuyor: Konuğumuz Amerika dizisi devam ediyor. Çağdaş müzeciliğin ve geniş anlamda müze deneyiminin ayrıntılı biçimde ele alındığı bir iletişim platformu olan Müzeler Konuşuyor: Konuğumuz Amerika'da ABD'nin önde gelen müzelerinin direktör, küratör ve departman yöneticileri bilgi ve deneyimlerini paylaşıyor. Müzeler Konuşuyor: Konuğumuz Amerika kapsamında bu ay, Getty Araştırma Enstitüsü Direktörü Prof. Thomas W. Gaehtgens 2 Ekim Çarşamba günü saat 19.00'da Getty Araştırma Enstitüsü'nün Araştırma Projeleri ve Kaynaklarına Küresel Bağlılığı başlıklı bir konuşma yapacak. Thomas W. Gaehtgens konuşmasında; enstitünün koleksiyonları, koruma projeleri, akademik girişimleri, sergileri ve yayınlarının küresel yönelimini ve aralarındaki bağlantıları, 20. yüzyılın en etkili küratörlerinden Harald Szeemann'ın koleksiyonunun yakın zamandaki alınışı üzerinden anlatacak."}
{"url": "https://futuristika.org/gezici-festival/", "text": "Ankara Sinema Derneği tarafından T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla düzenlenecek Gezici Festival, 18. yolculuğuna hazırlanıyor. 30 Kasım 10 Aralık 2012 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak festival, her yıl olduğu gibi Ankara'dan başlayacak, 30 Kasım 6 Aralık'taki gösterimlerin ardından 7-10 Aralık tarihleri arasında geçtiğimiz yıl coşkulu bir şekilde festivale ev sahipliği yapan Sinop'a, Sinop Valiliği, Sinop Belediyesi ve Sinop Kültür ve Turizm Derneği'nin katkılarıyla konuk olacak. Gezici Festival, bir kez daha dünyanın önemli festivallerinde gösterilen ve ilgi çeken filmlerden oluşan bir Dünya Sineması seçkisini izleyicilerine sunmaya hazırlanıyor. Cannes, Berlin, Locarno, Rotterdam gibi önemli uluslararası festivallerde ödül alan filmler bu bölümde izleyicilerle buluşacak. Ülkemizde bu yıl çekilen uzun metrajlı filmlerden derlenen Türkiye Sineması 2012 bölümünde yer alan filmlerin yönetmen ve oyuncuları festivalde yapılacak galalarda izleyicilerle bir araya gelecek. Festivalin bu yıla özel sürpriz bölümleri ise Tuncel Kurtiz'in En Sevdiği Filmler, Savaşla Büyümek, Üretim Hatası ve Larry Jordan Toplu Gösterimi. Festivalin özel gösterimleri modern dünyanın güncel krizlerine çarpıcı bir şekilde bakacak. Artık gelenekselleşen Kısa İyidir ve Çocuk Filmleri: Hollanda bölümleriyle beraber, sürpriz toplu gösterimler ve küçük izleyiciler için bir çalışma atölyesi de Gezici Festival programının parçası olacak. Gösterimler Ankara'da Kızılay Büyülü Fener Sineması ve Alman Kültür Merkezi'nde, Sinop'ta ise şehrin tek sineması olan Deniz Sineması'nda gerçekleşecek. Gezici Kitaplık, bu yıl festival okuyucularıyla buluşturacağı kitabında teknoloji ve sinema ilişkisini sorgulayarak, farklı görüşleri bir araya getirecek. Editörlüğünü Tül Akbal Süalp ve Burçe Çelik'in üstlendiği, Ankara Sinema Derneği ve Bağlam Yayınları işbirliğiyle yayımlanacak kitap, Aralık ayından itibaren satışa sunulacak. İlk yılından beri Gezici Festival'i yalnız bırakmayan ve her yıl festivale birbirinden özgün ve eğlenceli afişler sunan Behiç Ak, bu yıl da hazırladığı afişle Gezici Festival'in parçası olacak."}
{"url": "https://futuristika.org/geziden-canakkaleye-ece-ayhan-ve-isyan/", "text": "Ece Ayhan Sivil Girişimi, bu yıl Gezi Direnişi'nin ruhuna uygun olarak, Çanakkaleli şair ve etikçinin eserlerinde İtiraz, Red, Karşı Çıkma ve İsyan temalarını konuşmak/tartışmak üzere bir Forum düzenliyor. Ece Ayhan'ın şiirinde, İsyan ve Direniş'i Çanakkale'de uzmanlar, okurlar ve yurttaşlar olarak değerlendireceğiz. Konumuz, Devletin/iktidarın ortak ve yanlış sorularından bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine... olacak. Ece Ayhan Sivil Girişimi'nin bu yılki etkinliğine hepiniz davetlisiniz. Türkiye'nin aykırı, muhalif, mülksüz, sipsivil şairi/etikçisi Ece Ayhan'ın ana ve mezar kenti Çanakkale'de, bir grup okur, 2008 yılından bu yana sürdürülen Sivil Girişimi yeniden örgütleyerek, 'Ece Ayhan Kültür Evi' ile 'Ece Ayhan Arşivi'ni kurmak ve her yıl 'Ece Ayhan Buluşmaları' düzenlemek amacıyla çalışmaya başladı. Tüm çalışmaların, küflü/paslı nostaljik bir yaklaşım yerine, şiir, edebiyat, tarih, resim, müzik, felsefe, ahlak gibi alanlarda 'iktidar ve otorite karşıtlığı' ruhu ve gönüllülük ilkesinde gerçekleşmesini isteyen Sivil Girişim, Türkiye'nin ve dünyanın dört bir yanındaki Ece Ayhan okurlarını, önce sanal ortamda bilahare Çanakkale'de bir araya getirmek için hazırlıklarını sürdürüyor. Yalı Hanı'nda süren toplantılarda, Ece Ayhan konusunda araştırma yapmak isteyen akademisyenler, edebiyatçılar, öğrenciler ya da okurların yanı sıra, Ece Ayhan'ı henüz okumamış/tanımayanlar için de çeşitli etkinlikler tasarlanıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/gezinin-yer-taneleri/", "text": "Yaşasın adlı bu şiir Rene Char'a aittir. Bu güzel şiir, bir çiçeğin üzerindeki çiğ damlalarından yansıyan parıltılar gibidir. Şairin diğer şiirleri gibi bu dizeler de birer larva-imaj gibidir. Benim ülkemde ilkyazın tatlı belirtileri ve kılıksız kuşlar, uzak amaçlara yeğ tutulur. Gerçek, bir mumun yanı başında bekler şafağı. Pencere camına boş verilir. Ne önemi var dikkatli biri için. Benim ülkemde heyecanlanmış kişiye soru sorulmaz. Kötülük gölgesi düşmez devrilmiş kayığın üstüne. Benim ülkemde yarım ağızla günaydın bilinmez. Fazlasıyla ödenebilecek şeyler ödünç alınır yalnızca. Yapraklar vardır, sayısız yaprak benim ülkemin ağaçlarında. Dallar yemişsiz kalmakta özgür. Bu cümleler okunduklarında, sanki içlerinden birer canlı çıkıp uçacak gibi hayat doludur. Bu şiiri Gezi Parkı Direnişi'ne katılan herkese teşekkür etmek için en başa koyuyoruz. Teşekkürler, Gezi Parkı Direnişi'ne katılan tüm canlı ve cansız varlıklar!.. Tümüyle zamansız ve şimdinin tarihi içinde başlayan Gezi Parkı protestoları hala kendi-olayının yaratımı içinde yaşamaya devam ediyor... Şehrin parkları ilk kez forumlarla iletişime geçti. İstanbul'un parkları ilk kez tek bir haritada direniş kanallarıyla birbirine bağlanıyor. Her yer Taksim!.. Her yer direniş!.. Gezi Parkı'na gelen çocuklar, yaşlılar, kediler, kuşlar, tinerciler, evsizler, lezbiyenler, translar, seyyar satıcılar, paralı ve parasız pulsuz tüm çulsuzlar ve tüm çapulcular... Çokluğun ortak kavramıdır Direniş. Ancak biz, bu olaya hala Devrim demeyeceğiz. Çünkü her devrimin talihsiz formlara doğru gerileyerek, tarihe adını yazdırarak yok olduğunu biliyoruz. Aniden patlak veren, başıboş ve parça parça dağılan sonsuz olayın, sonsuz çizginin, olayların kendi aralarındaki diyaloglarıyla birlikte ve büyük bir sakinleşme haliyle çokluk olarak kaynamaya devam etmek yerine, elle tutulabilecek kadar soğuk bir topa dönüşebileceğini de biliyoruz. Ve olaya katılan tüm farklılıkların, tüm kuvvetlerin, kaçışların ve kopuşların gerisine düşmelerinden dolayı tarihin işin içine girmesi... Tarihin de olayı sahiplendiği andan itibaren, geriye dönük bile devam etmesi gereken bu devrim-oluşlar ve haline-gelişler, ifadenin, cümlenin veya kavramın merkezlerinde siyasete ve diğer disiplinci bilimlere kadavra olması: bu şudur, şu budur, ama önce suyunu sıkalım. Ama tarihe karşı coğrafyada ısrar ediyoruz. Hem heyecan duyuyoruz hem de temkinliyiz. Devrimleri düşünüyoruz ama şu büyük soruyu da soruyoruz: Devrimler, tekilliklerinden hiçbir şey kaybetmeden nasıl düşünceye koşullandırılır. Bunun dışında, herkes bu olaydan kendi ritornello'sunu, kendi hecceite'sini çıkartıp, istediği gibi düşünüp yaşayabilir; çünkü yaşamda, yaşamı en küçük böceğine kadar korumakta ısrarcıyız. Gezi'nin bir anlamı olacaksa tek anlamı bu olmalıdır. Gençlik kendileriyle ilişkili olmayan, şimdiyi ve tekillikleri berbat üveyliklere koşullandıran her şeyden bıkmıştır. Gezi Parkı olaylarıyla birlikte, yıllardır olan biten pek çok şey fena terslenmiştir. Gezi Parkı'yla birlikte devrimden yeni bir şey imal edildi. Başlangıç diyebileceğimiz bu şey zamanın karşıtı olarak hareketin başını çekiyor: Bu daha başlangıç... Hükümetin zamana bırakalımına karşı başlangıçın daima bir adım öne çıkması direnişe katılan çokluk için yeni bir mücadele biçimi yaratmıştır. Başlangıç, zamanın tersidir. Buna kavram demek yerine biçimlerin de birer canlı olduğunu ve yaşadıklarını söylemek gerekir. Bununla birlikte devrim, kendisine ait yabancı ve asi tüm adların bulunmasını ve bunlardan imal edilecek yeni bir şeyin çağrılmasını da talep ediyor. Özneleşmeleri kimse Virgina Woolf kadar ileriye götürmemiştir. Benliğimin değişik yanları, ancak başkalarının gözü altında ışıldıyor. Woolf'da olduğu gibi her sanatçıda üslup sonsuz keşfin dünyasıdır. Böyle bir dünya da bize rağmen bizsiz de yaratıma katılabilir. Parktaki ücretsiz marketler, kütüphane ve yeni yardımlaşma formları... Bunların hepsi yenidir, hepsi bireysizleşmelerin uğraklarında aniden ortaya çıkan kazanımlardır. Yan yana birbirini rahatsız etmeden çiçek açmalar ve yeni rizomatik katılımlar... Gezi Parkı en baştan beri doğumlar ve katılımların çapraz etkileşimleriyle ortaya çıkmıştır. Bir sözcüğü yarıp içini döktüğünüzde, bir imajı bir saksıya koyup üzerine su yerine benzin döktüğünüzde, bir çiçeğin tersinin ne olduğunu düşünmeye kalkıştığınızda hayatın size nasıl sürprizler getireceğini bilemezsiniz. Hiç kimse, Virginia Woolf kadar doğaya kök salmamıştır. Soluk almak, düşünmek veya yazmak, onda bir ağacın, toprak, su ve güneşle ilişkisinin aynısıdır. Bir dalganın okyanustaki varlığı neyse onun da Düşünmek içindeki varlığı aynıdır. Tüm varlığıyla her yer ve her şeyde, her parça ve her damlada, her nefes ve her seste yaşamıştır. Virginia Woolf, orfik uzamın ilk ve son kraliçesidir. Bugünlerde başımıza gelen şeylerin karşısına çıkarılabilecek yeni bir edebi alanın ilk büyük temsilcisidir. Daha çok edebiyat içinde görülen bu tarz yaşam-motifler, hem geleceğin politikasını hem de Etik'ini oluşturacaktır: Woolf'un, Dalgalar'ı yaşam üzerine dil-dışı konuşabilen edebiyatın mutlak kitabıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/gilles-deleuze-edebiyat-ve-hayat/", "text": "Y azmak kuşkusuz yaşanmış deneyimin maddesine bir biçim dayatmak değildir. Edebiyat daha çok, Gombrowicz'in söylediği ve uyguladığı gibi, kötü-biçimliliğin veya tamamlanmamışın tarafına çeker. Yazmak bir oluş meselesidir; her zaman tamamlanmamış, her zaman oluşmanın ortasındadır ve her türden yaşanabilir veya yaşanmış deneyimin maddesinin ötesindedir. O bir süreçtir, yani hem yaşanabiliri, hem de yaşanmamışı kateden bir Hayat geçişidir. Yazmak oluştan ayrılamaz: yazarak kadın-oluş, hayvan-oluş veya bitki-oluş gerçekleşir, algılanamaz-oluş'a kadar molekül-oluştur. Bu oluşlar Le Clezio romanlarında olduğu gibi özel bir çizgi halinde birbirlerine bağlanabilirler; ya da Lovecraft'ın kudretli eserindeki gibi, bütün bir kainatı oluşturan kapı girişlerini, eşikleri ve bölgeleri izleyerek, her düzeyde birlikte bulunabilirler. Oluş ters bir yönde işlemez ve adam kendini her maddenin üzerine dayatma iddiasında olan baskın bir ifade biçimi olarak sunduğu ve kadın, hayvan ya da molekül her zaman kendi biçimselleştirilmelerinin elinden kaçıveren bir kaçış bileşenine sahip oldukları ölçüde Adam olunmaz. Bir adam olmanın utancı yazmak için daha iyi bir neden bulunabilir mi? Oluşan bir kadın olsa bile, kadın-oluş gerekir ve bu oluşun kendi olduğunu iddia ettiği halle asla bir ilgisi yoktur. Oluşmak bir biçime erişmek değil, birinin artık bir kadından, bir hayvandan veya bir molekülden ayırdedilemediği bir yakınlık, farkedilemezlik veya farksızlık bölgesinin bulunuşudur bu ne belirsiz ne de genel bir haldir, ancak bir biçim altında belirlenmiş olmaktan ziyade, önceden görülemez ve varolmayan bir nüfusun içinden tek başına sıyrılıvermektir. Birisi herhangi bir şeyle bir yakınlık bölgesi oluşturabilir; bunun için gerekli edebi araçları imal etmek koşuluyla. Mesela Andre Dhotel yıldız çiçeğini kullanmaktadır: cinsiyetler, cinsler veya krallıklar arasından bir şey sıyrılıp geçmektedir. Oluş her zaman arada veya aralıktadır: kadınların arasında bir kadın, ya da öbürleri arasında bir hayvan. Ama gramerdeki belirsiz harfi tarifin gücü ancak oluş sözcüğünün önündeki 'the', biçimsel özelliklerinden sıyrıldığında bir etki yaratır. Le Clezio'nun Kızılderili-oluş'u, her zaman 'mısır yetiştirmeyi ya da kano yapmayı bilmeyen' tamamlanmamış bir Kızılderilidir, biçimsel özellikler alacağına Le Clezio, bir yakınlaşma bölgesi üretir. Tıpkı Kafka'nın yüzme bilmeyen yüzme şampiyonu gibi. Tüm Yazı eylemleri bir atletizmcilik içerir; ancak bu atletizimcilik, edebiyat ile sporları uzlaştırmak ve yazıyı Olimpik bir olaya çevirmekten daha çok, bir kaçışın atletizmi, bütünlükçü bir gövdenin bozuluşu içindeki atletizmdir. Michaux'nun ortaya koyduğu gibi yatakta bir atlet. Kişi, hayvan öldüğünde ancak hayvan olur; ve ruhaniliğin ön yargısının tersine, ölmesini bilen; ya da ölümle ilgili bir hissi, kötü bir hissi olan hayvandır. Edebiyat Lawrence göre bir kirpinin ölümüyle başlar; ya da Kafka'da bir köstebeğin ölümüyle: zavallı küçük kırmızı ayaklarımız yumuşak bir anlayışın önüne serildi. Moritz'in dediği gibi insan ölmekte olan bir buzağı için yazar. Dil kendini bu kadınsı, hayvansı, moleküler hatlara ulaşmaya adamalıdır; ve her hat bir ölüm-oluştur. Düz çizgiler yoktur; ne şeylerde ne de dilde. Sentaks, şeylerin içindeki hayatı-yaşamı ortaya çıkarmak için her seferinde yaratılan gerekli hatların kümesidir. Yazmak kişinin anılarını, yolculuklarını, aşklarını, üzüntülerini, düşlerini, fantazilerini anlatması değildir. Aşırı bir gerçekliğe düşmekle aşırı bir hayale düşmek aynı şeydir. İki durumda da şu evrensel anacım-babacım durumuyla, gerçeğe yüklenmiş ya da kendini hayali sanan Oedipal bir yapıyla karşı karşıyayız. Edebiyatın bu çocuksu algılanışının içindeki, yolculuğun sonunda ya da düşün ortasında aradığımız şey; bir babadır. Ana-babamız için yazarız. Marthe Robert edebiyatın bu çocuksulaştırılmasını ya da 'psikanalizleştirilmesini' aşırı uçlara götürmüş, romancıya Piç olmaktan, sokakta bulunan bir yetim olmaktan başka bir seçenek bırakmamıştır. Hayvan-oluş bile, 'kedim, köpeğim' türü Oedipal indirgemeciliğe karşı emniyette değildir. Lawrence'ın dediği gibi, Ben bir zürafaysam ve benim hakkımda yazan sıradan İngilizler hoş, uslu köpeklerse; işte, hayvanlar birbirlerinden farklıdır... Olduğum hayvandan siz içgüdüsel olarak tiksinirsiniz. Genel bir kural olarak fantaziler basitçe, kişisel olan ya da sahip olunanlar için belirsiz olanı maskeler: bir çocuk dövüldü çabucak babam beni dövdüye dönüşür. Ama edebiyat tam ters yola girer ve sadece görünen kişilerin ardında kişisel olmayanın gücünü keşfettiği anda var olur; ki bu bir genelleşme değil, en üst seviyede bir tekilleşmedir: bir erkek, bir kadın, bir hayvan, bir mide, bir çocuk... Edebi sözcelemin koşulu olarak iki kişiyle çalışan bir şey değildir edebiyat, içimizde, elimizden Ben deme gücünü alan bir üçüncü kişi doğduğunda başlar. Elbette edebi karakterler mükemmel bir şekilde bireyleştirilmişlerdir ve ne belirsiz ne de geneldirler; ancak tüm bireysel özellikleri onları kapıp bir belirsizliğe sürükleyecek bir tasavvura yükseltir; onlara fazla güçlü gelen bir oluş gibi: Ahab ve Moby-Dick'in tasavvuru. Cimri bir tip değildir, tam tersine onun bireysel özellikleri onu bir tasavvurun onaylayıcısı yapar: altını görür, belirsizliğin gücünü kazandığı bir şamanın yoluna sürülür bir cimri..., biraz altın, daha çok altın... Masal anlatmayan edebiyat yoktur, ama Bergson'un görmeyi becerdiği gibi masal anlatma- masal anlatma işlevi- bir ego hayal etmekten ya da tasarlamaktan oluşmaz. Daha çok bu tasavvurlara ulaşır, kendini bu oluşların ve güçlerin seviyesine çıkarır. Edebiyatın etkisini dil üzerinde açıkça görebiliriz. Proust'un dediği gibi, edebiyat dilin içinde yabancı bir dil açar; bu ne başka bir dildir ne de yeniden keşfedilmiş yöresel bir ağızdır; dilin öteki-oluşudur; bu majör dilin minörleşmesidir; onu kapıp götüren bir hezeyandır; egemen sistemden kaçan bir büyücü-hekimin, şamanın, yoludur. Kafka'nın yüzme şampiyonu şöyle konuşur: Seninle aynı dili konuşuyorum ve yine de söylediğinden tek kelime anlamıyorum. Sentaktik yaratı ya da biçem işte bu dil-oluştur. Kelime ya da anlam yaratılmasının, içinde geliştikleri sentaksın değeri dışında hiç bir değerleri yoktur. O halde edebiyat daha şimdiden iki özellik sunar: sentaksın yaratılması aracılığıyla sadece anadilin parçalara ayrılmasına ya da yıkılmasına değil aynı zamanda dilin içinde yeni bir dilin uydurulmasına yarar. Dili savunmanın tek yolu ona saldırmaktır... Her yazar kendi dilini yaratmak zorundadır....12 Dil, kendini zorla olağan kırışıklıklarının dışına çeken bir hezeyan tarafından yakalanmış gibi görünür. Üçüncü bir özellikte şudur: yabancı bir dil, bir dilin içinden, karşılığında o dili tamamen yok etmeden ya da sınırlarına itmeden, oyulup çıkarılıp, artık hiçbir dile ait olmayan tasavvur ve duyumlardan oluşan dış bir bölgeye, ya da öteki tarafa itilemez. Bu tasavvurlar fantezi değil, yazarın, dilin çatlaklarında, bunların aralarında gördüğü ve duyduğu hakiki Fikirlerdir. Bu tasavvurlar sürecin kesilmesi değil, onun bir parçası olan biçimin kırılmalardır; sadece bir oluş içinde kendini açığa çıkaran bir sonsuzluk ya da sadece hareket halinde ortaya çıkan bir manzara gibi. Bunlar bir dış dil değil, dilin dışıdırlar. Gören ve işiten olarak yazar, edebiyatın amacı: Hayatın, Fikirleri yapan dilin içinden geçişidir. Sürekli hareket halinde olan bu üç özellik Artaud'da açıkça görülebilir: anadilin parçalara ayrılarak harflerin düşüşü ; bunların yeni bir sentaksa ya da yeni bir sentaks oluşturan yeni sözcüklere, bir dilin yaratıcılarına eklemlenmesi ; ve son olarak nefes-kelimeler, tüm dilin gitmekte olduğu asentantik sınır. Ve Celine'de bile Bunu söylemeden edemiyoruz, o kadar güçlü bir şekilde hissediyoruz ki: Gecenin Sonuna Yolculuk, ya da anadilin parçalarına ayrılması; dil içinde bir dil gibi yeni sentaksıyla Kurulma Planı Üstünde Ölüm; ve dilin sınırı gibi, patlayıcı görüntüler ve sesler gibi askıda kalan ünlemleriyle, Guignol'ün Orkestrası. Yazmak için anadilin belki de tiksindirici olması gerekir; ama öyle ki sadece sentantik yaratının kendi içinde yabancı bir dil açabileceği şekilde; böylece bir bütün olarak dil, tüm sentaksın ötesinde, kendi dış gövdesini açığa çıkarabilsin. Bazen yazarları kutluyoruz; ama onlar da kendi olmalarını başarmaktan, kendileri için koydukları sürekli kayan, kendilerinden uzaklaşan sınıra yaklaşmaktan çok uzakta olduklarını biliyorlar. Yazmak aynı zamanda bir yazardan başka bir şey olmak demektir. Edebiyatın ne olduğunu soranlara Virginia Woolf şöyle cevap veriyordu: Kime yazmaktan söz ediyorsunuz? Yazar ondan bahsetmez; onun derdi başkadır. Eğer bu ölçütleri göz önüne alırsak, edebi bir niyetle kitap yapanlar arasında, hatta deliler arasında bile, kendine yazar diyebilenin çok az olduğunu görebiliriz."}
{"url": "https://futuristika.org/gilles-deleuze-kritik-ve-klinik/", "text": "Felsefi düşünceyi farklı alanlara açarak felsefe disiplinine yeni karşılıklı yankılanma olanakları kazandıran Gilles Deleuze'ün yaşarken yayımlanmış son kitabıdır Kritik ve Klinik. Deleuze'ün kimi edebiyatçıların ve kimi filozofların yapıtlarına eğilerek, daha ziyade onlardaki yazınsal üslup ile yaşama tarzlarının nasıl birbirini doğruladığına odaklanarak, farklı zamanlarda kaleme aldığı metinleri biraraya getiriyor kitap. Yandaki binanın duvarıyla çayır yeşili bir paravanın arasında okunsun diye. Deleuze'e göre edebiyat bir sağlıktır, yazar kendinin ve dünyanın doktorudur."}
{"url": "https://futuristika.org/gilles-deleuze-manifestolar-akimlar-yazarlar-uzerine/", "text": "Uzunca bir süredir edebiyat ve hatta diğer sanatlar, 'ekoller' halinde örgütleniyorlar. Ekoller ağaç-görünümlü yapılardır.. Ve daima dehşet vericidirler: her zaman hep bir Papa, manifestolar, temsilciler, avangardist bildiriler, mahkemeler, aforozlar, küstahça ani politik döneklikler ortalıkta arz-ı endam eder.. Ekollerin en kötü yanları, müritlerinin kısırlaştırılması değildir yalnızca, kendinden önce ve kendileriyle birlikte varolan her şeyi ezip boğmaları ve yok etmeleridir- Sembolizm 19. yüzyıl sonundaki o müthiş zengin şiirsel hareketi nasıl boğduysa, Sürrealizm uluslararası Dada hareketini nasıl ezdiyse... Artık bir ekolden olmak için bir bedel ödenmiyor fakat ekoller kapkaranlık bir örgütlenmenin faydasına çalışıyor: bir nevi marketing yani çıkarların, karın, menfaatin oynaklığı.. Ve artık kitaplarla hiç bir alaka tesis edilemez, ama gazete makaleleri, televizyon programları, tartışmalar, gizli oturumlar, varlığı gerekli bile olmayan kitaplar üzerine yapılan yuvarlak masa toplantılarına kayar bu ilgi. Bu acep Mc Luhan'ın kehanet ettiği 'kitabın ölümü' müdür? Burada karşımızda karmakarışık bir fenomen duruyor: her şeyin ötesinde sinema ve belirli boyutta gazete, radyo ve televizyon, yazarlık işlevini sorgulamada güçlü öğeler olmuşlar ve artık yazarlığa duhul olmayan -en azından potansiyel olarak- yaratılıcılıkları ortaya çıkarmışlardır."}
{"url": "https://futuristika.org/gilles-deleuze-muzakereler/", "text": "Müzakereler, Deleuze'ün tüm felsefi yapıtını kateden metinler ve söyleşilerle kurulmuş bir güzergah-kitap."}
{"url": "https://futuristika.org/gilles-deleuze-sade-ve-masochun-dili/", "text": "Edebiyat nasıl kullanılır? Sade ile Masoch'un adları iki temel sapkınlığı işaretlemek üzere kullanıldılar ve sanki edebiyatın etkililiğinin önde gelen örnekleriydiler. Hastalıklara bazen tipik hastaların adının verildiği olur, ama çoğunlukla bir hastalığa verilen ad doktorunkidir. Adlandırmanın ardında yatan ilkeleri daha yakından incelemek lazım. Doktor hastalığı icat eden biri değildir; daha önceden bir araya gruplandırılmış semptomları birbirinden ayırır ve daha önceden ayrılmış olanları birbirlerine bağlar. Kısaca söylersek, derinliğine orijinal bir klinik portre koyar ortaya. Öyleyse tıp tarihine en az iki bakımdan yaklaşılabilir. Birincisi hastalıkların tarihidir: ortadan kaybolabilirler, seyrekleşirler, yeniden ortaya çıkabilirler ya da toplumun haline ve tedavi metodlarının gelişmesine bağlı olarak biçimlerini değiştirebilirler. Bu tarihle içiçe geçmiş bir halde semptomatolojinin de tarihi vardır bu da tedavideki ya da hastalıkların doğasındaki değişiklikleri kah önceler, kah takip eder; semptomlar adlandırılır, yeniden adlandırılır ve çeşitli biçimlerde yeniden gruplandırılırlar. Böyle bir bakış açısından ilerleme genel olarak gittikçe artan bir özgüllüğe doğru eğilimdir ve semptomatolojideki bir incelmeyi işaretler. Büyük klinikçiler en büyük doktorlardır: bir doktor bir hastalığa adını verdiğinde bu çok büyük bir dilbilimsel ve göstergebilimsel adımdır çünkü özel bir ad belli bir göstergeler grubuna bağlanmıştır, yani özel bir ad göstergeleri doğrudan işaretlemeye başlamıştır. Pornografik edebiyat denen şey birtakım buyruklarla ve onları takip eden müstehcen tasvirlere indirgenir. Öyleyse Sade ile Masoch'u büyük klinikçiler arasına mı katacağız? Sadizmle mazoşizmi vebayla, cüzzamla ve Parkinson Hastalığıyla aynı düzlemde ele almak zordur; hastalık kelimesi açıktır ki burada uygun düşmez. Yine de Sade ile Masoch görülmedik semptomlar ve göstergeler düzenleri sunuyorlar. Mazoşizm terimini ileri sürerken Krafft-Ebing Masoch'u sadece acıyla cinsel haz arasındaki bağı ortaya koyduğu için değil, bağlanıp aşağılanma ile ilgili daha derin ve temel bir şey açısından onurlandırıyordu. Sormamız gereken bir diğer soru acaba Masoch'un eskiden aynıymış gibi görülen rahatsızlıkları ayırdetmemizi sağlaması bakımından Sade'ınkinden daha inceltilmiş bir semptomatolojiyi sunup sunmadığıdır. Ne olursa olsun, Sade ile Masoch ister hasta ister klinikçi, isterse her ikisi birden olsunlar, büyük antropologlardırlar eserleri insanın, kültürün ve doğanın topyekün bir kavranışını kuşatmayı başardığı için; onlar aynı zamanda büyük sanatçılardı, çünkü yeni ifade biçimleri, yeni düşünme ve hissetme tarzları ve tümüyle orijinal bir dil yarattılar. Şiddet ilke olarak konuşmayan bir şey ya da pek az konuşan; oysa cinsellik üzerine az konuşulan bir şeydir. Cinsel alçakgönüllülük biyolojik bir korkuya bağlanamaz, yoksa ne olduğu formüle edilemez: bana dokunulmasından, hatta seyredilmekten bile dile getirilmekten korktuğumdan daha az korkuyorum. Sade ile Masoch'unki kadar aşırı ve bereketli bir dilde şiddet ile cinselliğin buluşmasının manası nedir? Erotizme bağlanan şiddetli dilde neyi bulmalıyız? Sade'ı Nazizme bağlayan bütün teorileri geçersiz kılan bir metninde Georges Bataille Sade'ın dilinin paradoksal olduğunu, çünkü esas itibarıyla bir kurbanın dili olduğunu açıklıyor. Yalnızca kurban işkenceyi tasvir edebilir; işkenceci zorunlu olarak kurulu düzenin ve iktidarın ikiyüzlü dilini kullanır. Genel kural olarak işkenceci kurulu bir otorite adına icra ettiği şiddetin dilini kullanmaz; otoritenin dilini kullanır... Şiddet adamı suskunluğunu korumak ister ve nobranlıkta suç ortağıdır... Bu yüzden Sade'ın tavrı işkencecininkinin tam zıddıdır. Sade yazarken hile yapmayı reddeder, aksine kendi tavrını gerçek hayatta yalnızca suskun kalabilecek olan kişilere devreder ve onları başkalarına kendi-içinde çelişkili mesajlar verebilmek için kullanır. Pornografik edebiyat denen şey birtakım buyruklarla ve onları takip eden müstehcen tasvirlere indirgenir. Orada şiddetle erotizm buluşurlar, ama çok indirgenmiş bir tarzda. Buyruklar Sade ile Masoch'un eserlerinde boldur; ya zalim libertin ya da despot kadın tarafından verilirler. Tasvirler de boldur. Hem Sade'da hem de Masoch'da dilin bütün anlamının doğrudan doğruya duyular üstünde etki bıraktığı ölçüde oluştuğu hissedilebilir. Sade'ın Sodome'un 120 Günü kadın hikayeciler tarafından libertinlere anlatılan masallar etrafında döner ve ilke olarak kahramanlar bu masalların uyandırdığı beklentilerle hiçbir girişime kalkışamazlar. Kelimeler bedeni önerdikleri hareketleri tekrarlayıp durmaya mecbur bıraktıklarında en büyük güçlerini kazanırlar ve kulaktan iletilen hisler en zevklileri ve en keskin etkiye sahipler... Masoch'un hem hayatında hem de eserinde ise, aşk meseleleri hep imzasız mektuplarla, müstear adlarla ya da gazete ilanlarıyla harekete geçirilirler. Partnerlerin davranışlarını biçimselleştiren ve dile döken sözleşmelerle düzenlenmeleri gereklidir. Uygulanmadan önce her şey dile getirilmeli, karşılıklı sözler verilmeli, ilan edilmeli ve dikkatle tanımlanmalıdır. Yine de ne Sade'ın ne de Masoch'un eserine pornografi olarak bakmak imkansız; daha çok, daha yüksek bir adla, pornoloji diye tanımlanmalılar, çünkü oradaki erotik dil o temel buyruk ve tasvir işlevlerine indirgenemiyor. Sade'da dilin ispat için kullanılışının şaşırtıcı bir gelişmesine tanık oluruz. dilin üst düzey bir işlevi olarak ispatlar onun eserinde tasvir pasajlarının arasında bulunuyorlar libertinler dinlenirken; ya da iki emir arasındaki aralıklarda... Libertinlerden biri oldukça sert bir bildiri okumaktadır; ya da ağıza alınmaz, bitip tükenmez teoriler ileri sürmekte veya bir anayasa taslağı hazırlamaktadır. Ya da kurbanıyla bir konuşmaya, bir tartışmaya girmeye tenezzül etmiştir. Bu anlar oldukça sıktır özellikle Justine'de; orada kadın kahramanın işkencecilerinden herbiri onu bir dinleyici ve sırdaş olarak kullanır. Liberten ikna etmeye, inandırmaya da yönelebilir; hatta propagandaya girişir ve yeni müritler kazanır. Ama inandırma, ikna etme niyeti yalnızca görünüştedir, çünkü gerçekte hiçbir şey bir sadiste ikna etmekten, inandırmaktan, kısacası eğitmekten daha uzak değildir. O, çok farklı bir şeyle ilgilenmektedir yani, istediği kadar sakin ve mantıklı olsun, bizzat düşünmenin bir tür şiddet biçimi olduğunu ispat etmekle. Bir şeyleri birilerine kanıtlamakla bile uğraşıyor değildir; yapmak istediği esas olarak yapan kişinin yalnızlığıyla her şeye gücü yeterliğine delalet eden bir ispattır. Bu icraatın püf noktası ispatın şiddetle aynı şey olduğunu göstermektir. Bunun sonucunda, düşünme ya da usavurma, iletildiği insan tarafından paylaşılmak zorunda değildir nasıl haz, edinildiği kişi tarafından paylaşılmak zorunda değilse. Kurbanların maruz bırakıldığı şiddet eylemleri ispatın ispatladığı daha yüksek bir şiddet biçiminin yalnızca bir yansımasından ibarettirler. Her liberten, ister suç ortaklarının isterse kurbanlarının arasında olsun, usavurmaya giriştiği zaman kendi yalnızlığının, biricikliğinin sıkı sıkıya kapalı çemberine yakalanmış haldedir iddia bütün libertenler için aynı olsa bile. Her bakımdan, göreceğimiz gibi, sadist öğretmen mazoşist eğitici ile tezat içindedir. Masoch kahramanlarının eğitim uğraşıları, kadınlara boyun eğişleri, tahammül ettikleri işkence ve acılar onların İdeal'e tırmanışlarındaki bir sürü mertebedir. Boşanmış Kadın'ın alt başlığı Bir İdealistin Tırmanışı'dır. Venüs'ün erkek kahramanı Severin kendi uydurduğu süper-duyuşculuk öğretisinin akidesi olarak Faust'ta Mephistopheles'in sözlerini seçer: Sen ey duygusal, süper-duyuşlu liberten... küçük bir kız bile seni burnundan tutup sürüklerdi... Öyleyse mazoşizmin tarihsel ve kültürel onayını mistik ve idealist inisiyasyon ayinlerinde araması gerektiği şaşırtıcı değildir. Tıpkı Venüs'te olduğu gibi, bir kadının çıplak vücudu ancak mistik bir zihin halinde temaşa edilebilir. Bu durum çok daha açık bir şekilde Boşanmış Kadın'da beliriyor. Orada hikayenin kahramanı Julian bir arkadaşının hastalıklı etkisi altında kalarak hayatında ilk kez metresini çıplak görme arzusuna kapılır. Önce gözlemlemek gibi bir ihtiyaçtan dem vurur, ama içinde hiçbir duyusal şey olmayan dinsel bir duygu tarafından altedilir. İnsan vücudundan sanat eserine, sanat eserinden de İdea'ya yükseliş kırbacın gölgesi altında olmalıdır. Masoch diyalektik ruhla galeyana gelmektedir. Venüs'te hikaye yarıda kalmış bir Hegel okuması sırasında görülmüş bir rüya tarafından motive edilmiştir. Ama esas etkili olan Platon'dur. Sade Spinozacıyken ve ispata dayalı aklı kullanırken Masoch platoniktir ve diyalektik hayalgücüyle çalışır. Masoch'un hikayelerinden biri Platon'un Aşkı başlığını taşıyordu ve Ludwig II'yle macerasının kaynağındaydı. Masoch'un Platon'la ilişkisi sadece düşünülebilir şeylerin dünyasına yükselme meselesinde değil, bütün bir diyalektik tersyüz etme, maskelenme ve ikileşme tekniğinde de belirir. Ludwig II ile macerada Masoch önce mektuplaştığı kişinin erkek mi kadın mı olduğunu bilmiyordur; sonrasında tek bir kişi mi çok kişi mi olduğunu bilmez, hatta karısının bu epizotta ne gibi bir rol oynayacağının da farkında değildir ama yine de her şeye hazırdır, tıpkı talih anını yakalayıp elde edecek bir diyalektikçi gibi. Platon Sokrates'in yer yer seven kişi olarak göründüğünü, ama aslında sevilen kişi olduğunu göstermişti. Mazoşist de aynı şekilde otoriter kadın tarafından eğitilen ve biçimlendirilen biri gibi görünür; oysa temelinde kadını biçimlendiren odur, onu giydirir ve ona zalim laflar söyletendir. İşkencecisinin ağzından konuşan kurbandır ve kendini esirgemez. Diyalektik sadece serbestçe konuşmak anlamına gelmez, bu türden dönüşümler ya da yer değiştirmeler ima eder ve hem rollerin hem de sözlerin böyle ters dönüşleriyleri, ikileşmeleriyle işleyen çok sayıda düzlemde oynanan bir sahneye dönüşür. Pornolojik edebiyat her şeyden önce dili kendi sınırlarıyla karşı karşıya bırakmayı amaçlar yani bir anlamda dil-olmayan şeyle. Ama bu iş ancak dilin içinden bölünmesiyle mümkündür: emre dayalı, buyurucu ve tasviri işlev daha üstün bir işleve doğru kendilerini aşmalıdırlar: kişisel unsur böylece yansıma yoluyla kişisel olmayan unsura varır. Sade arzuda en özel olan şeyi açıklamak için evrensel analitik bir Aklı çağırdığında bunu sadece onun bir Onsekizinci yüzyıl adamı olmasının kanıtı diye düşünmemeliyiz; bir şeylerin özel olabilmesi ve buna tekabül eden delilik aynı zamanda saf akıl İdeasını da temsil etmelidir. Benzer bir şekilde Masoch da hem diyalektik ruhu, hem de Mephistopheles ile Platon'un ruhlarını çağırdığında bu sadece onun romantizminin kanıtı olarak kabul edilemez; burada da özel meseleler diyalektik ruhun kişisel-olmayan İdeali üstüne yansıtılmış olarak görünüyorlar. Sade'da dilin buyurucu ve tasviri işlevi kendini aşarak saf ıspata dayalı, kurucu işleve varıyor; Masoch'da da bu aşma diyalektik, mitik ve ikna edici işleve varıyor. Bu iki aşkın işlev esas olarak sözkonusu iki sapkınlığı karakterize ediyor içinde garabetin yansıdığı ikiz yollar bunlar."}
{"url": "https://futuristika.org/gilles-deleuze-sinema-i-hareket-imge/", "text": "Ortaya koyduğu bu kapsamlı incelemenin bir sinema tarihi olmadığını kitabın en başında belirten Deleuze'ün, bu işe kalkışmasındaki temel nedenin hareket ve zaman mefhumları aracılığıyla bütün kavramını yeniden tartışmaya açmak olduğu ileri sürülebilir. Bütün kapalı bir küme değildir, kapalı kümelerin kümesi değildir, bütün açıktır, durmadan değişir, süredir. Öyleyse, hareket-imge olarak tanımlanan plan da, mekanda yayılan bir kümenin parçalarının yer değiştirmesi ve sürede dönüşen bir bütün'ün değişimidir."}
{"url": "https://futuristika.org/giorgio-de-chirico/", "text": "C hirico'nun imgesinde yumurta, at, binalar, savaş ve 'kara' insanlar vardır. Portreler hariç diğer resimleri birbiriyle bağlantı içindedir. Olayların kronolojik sırası tam bilinmese de, yapıtlarına baktığınızda bütün olaylar paradoks bir şekilde birbirine bağlanmış. Resimde en çok göze çarpan şey, bütün perspektiflerin değişmiş gibi görünmesidir. Aslında bütün nesneler normal boyuttadır fakat Chirico'nun keskin zekası nesnelerle öyle güzel oynar ki resmin bütününde boyutların yanlış olduğu fikrine kapılırız. Öncelikle ortadaki turuncu duvar bize bu hileyi oynar. Sanki bir binanın en üst katındaymışız hissi yaratır ve gemi, deniz feneri uzaklarda gibi görünmektedir. Halbuki yere duvar örülmüştür. Bu duvar kuşkusuz özgürlüğe giden yolu kesiyor. Resmin sol tarafındaki iki kişi zorlu bir yolculuktan gelmiştir. Bunu bastıkları satranç tahtasından anlayabiliriz. Yenilen taraf arkasını dönmüş kişidir. Bunlar kadın ve erkektir. Siyah giysili erkek, önü dönük koyu kırmızılı ise kadındır. Sağ tarafın tonları koyudur. Gölgede kalmıştır fakat neyin gölgesi olduğuna ilişkin pek fazla ipucu yoktur. Sadece sağ tarafın sol taraftan daha yüksek duvarla örüldüğünü görüyoruz. Duvarın arkasında gemi ve deniz feneri vardır. Deniz fenerinin üstünde üç adet bayrak vardır. İkisi aynı renkli. Gökyüzünün rengi gemiyi merkez alarak tonlarını seçer. Özgürlüğün temsili olan gemi karadadır. Önemli olan iki kişi gemiye ulaşmak istiyor mudur? Çünkü olayın bir başka yönünü ele alırsak kadın ve erkek daha satranç maçı yapmamıştır. Erkek anında pes etmişte olabilir. Yaptıkları maç ikisinin sonu olacağı kesindir. Nedeni; girdikleri maçın sonu karanlık evin içinde bitecektir. Ve burasının karanlık bir yer olduğunu duvarın çizgisini takip ederek bulabiliriz. Duvarın soldan sağdan sola ilerleyişinde evin içindeki çizgiden daha alçakta olduğunu görürüz. Deniz fenerinin kapısının bu kadar yüksek olmasının nedeni duvara inat bir özgürlük anlayışının temelidir. Geminin boyutu kadar bir kapı açık bir şekilde çağrıdır. Resimdeki en büyük ayrıntılardan biride güneşin konumudur. Güneş Önden çarpar. Yani resmi yapan Chirico kendini güneş olarak göstermiş. Resmin güneş dinlerinin doğuşunu da ele aldığını söyleyebiliriz. Güneş sağ ön taraftan vuruyor ama resmin sağ tarafı daha karanlık, daha boğucu. Denizin izi ilginç bir şekilde yoktur. Belkide gemi ve deniz feneri sadece heykel olarak vardırlar. Bunların kanıtı olmadığı gibi böyledir de diyemiyoruz. Chirico resmin tamamını izleyiciye sunmuş. Bunun en büyük nedenlerinden biride bütün yapıtlarının birbiriyle bağlantılı olduğundandır. Modernizmin din üstüne çıkarlarını gösterir bu resim. Tepeye çıkan siyah giysili insanlar sarı bir binaya doğru ilerlerler. İki koldan gelen siyah giysili insanlar 'kör' rahiptir. Neden onlar kör rahiptir? Bu ayrıntı çok önemlidir. Dini savunarak dini çürütme temeldir bu kör rahiplikte. Binanın rengi açık bir şekilde hain Yehuda'yı temsil eder. Yehuda incilde 'soluk sarı' rengiyle temsil edilir. Bunun için siyah giysililer rahiptir ve soluk sarı renge doğru gittikleri için kördür. Modern olarak ele almam sarı kulubenin üstündeki antendir. Alet hem haça gönderme yapar hemde anten olduğunu belli eder. Dinin en büyük yancısı konumunda ki televizyon bu imgede o kadar iyi tasvir edilir ki; Chirico zamanından öte bir şekilde 21. yy analiz eder. Kulübenin dört tarafında da pencere vardır. Televizyonla gelen bakış açışına değinilir burada. Kulübedeki kan izleri ise yataydır. Aslında o kulübe yaklaşık üç bin yılda oluşmuştur diyebiliriz. Temeli sağlam ve geçmişi kanlı bir kulübe. Sonrasında dört tarafı açılıyor ve en tepeye anten-haç takılıyor. Kulübenin öteki tarafındaki siyah yatay iz isebilinemezciliği işaret ediyor. Başka bir bakış açısıyla bakarsak; 20 yüzyıla damgasını vurmuş 4 düşünür-bilimciyi de temsil etme olanağı vardır: 1) Marx 2)Darwin 3) Freud 4) Nietzche. Çünkü dört açık tarafın ikisi rahipleri görüyor, diğer ikisi ise manzarayı görüyor. Yani Marx ve Darwin insanın fiziksel gelişimini Freud ve Nietzche duygusal-soyutsal gelişimini ele alır. Ve kulübede ki kanlı izlerin göründüğü açıklık Marx tarafıdır. Onun düşünceleri ister-istemez insanoğluna kanı getirmiştir. Siyah yatay iz ise Darwin'in yeridir. Bilinemez bir şekilde evrim teorisi bazı insanlara göre böyledir. Kör rahiplerin sayısına baktığımızdaysa güzel ayrıntılar bulabiliriz. kulübedeki kanlı izlerin yanında 3 kişi vardır. Baba-oğul-kutsal ruh. Öteki iki kolda ise 12 kişi vardır. Fakat 12, 3 ile 4 çarpımından elde edili: ilkede 3, duyulanda 4... Ve böylece denebili ki, dört büyük insan ırkı, organik yankılar gibi, Tanrı'nın isteğine bölünmüş Ram Zodiyakının bölümlerine karşılık gelir."}
{"url": "https://futuristika.org/giris-gelisme-barikat-ya-da-biz-baskalarinin-soylemiyiz/", "text": "Atilla Çapraz abi bir süredir duvarları yazıya, ironiye ve değerlendirilmesi güç bir mizaha açık tutmaktaydı. Gezi Direnişi'nden çıkan çokluklar, kendilerine karmaşada iterek yer açmak zorunda olmadıkları anlarda bu önceden açılmış alana yerleşti. Çapraz'ın burada... aynada gördüğünüzü duvarda, duvarda gördüğünüzü aynada gördüğünü söyleyeceğiz. Bu yüzden sözler etmeyi sürdürme cüretini geçerli bir gerekçeye dayandırmak gerekseydi, oy, web aktivizmi elitlerinin mızmız özneleşme hezeyanlarından değil ömrünü fiili imkanları açık tutmaya adamış çılgınlıktan yana kullanılırdı. İnşa Aşamasındaki Film: Serbestliğe Karşı Özgürlük: Çinli Kız, Paris'te aktif-direniş halinde bulunan bir hücre evinin yarı-parodisi olmasının yanında, apartman dairesine kapanan bir grup gencin serbest küçük burjuva yaşamının karşısında konumlanabilecek özgür bir komün denemesinin de hikayesidir. Daire, gençlere, Godard'ın estetik projesinin özü sayılabilecek ilkelerden kimilerini, araçların kullanımlarına ilişkin bir dizi mutasyonu yaşama geçirme olanağı verir ve interior ile exterior arasındaki sınır bu yolla belirsizleştirilir. Sınırın geçirgenliğini garantiye alan Devrim burada her şeyden önce bir iç dekorasyon ve şehir planlaması sorunu olarak ortaya konulur. Dairenin duvarları, üzerine yazılama yapılan kara tahtalara dönüşür. Sokağı, duvar yüzeyini sadece reklama, markaya, emre açmaya niyetli muktedirlere karşı dışarıya yazılama yapmak, içeriyi sokağa taşımakla, dile, içinden okumaya ya da sesli düşünen sohbete açmakla nasıl eşdeğerse, içerinin duvarlarını da sanattan ve aile tarihinin elitlerinden kurtarmak, dış duvarı içeri getirmek, sokak ve salon arasındaki mekanın kesintisizliğini teslim etmekle eşdeğerdir. Duvarlar arasında değil, bir duvarın kendiyle arasında yazmak sadece zihin değil, satır da açar: Üzerine yazı yazılabilecek satırlar sokakta ve salonda olduğu kadar, zihinde de, sadece kendilerinin yerini önceden-işaretleyen ve kendilerinden önce gelen yazıyla açılabilir. Godard açısından, yekpare ve temiz sinema sanatı alanının kodlarını tartışmaya açık tutan kendi montaj yöntemini hayali genç militanlarla paylaşmanın denenmesi, sadece mümkün değil zorunlu da olan şeydir: Godard'ın sinemaya yaptığını Aden-Arabistan hücresinin komün üyeleri duvara yapar: radikalizme yasak yüzeyi plastik bir demokratizmle patlatmak. Sonunda geriye sadece Brecht adını bırakarak üstü çizilen bütün yazar ve düşünürlerin aşırı dizinselleşmiş idam tahtası gibi, film, duvar ve yüzeylerin kullanımıyla ilgili pek çok gönderme içerir ve duvarların ev makinesinin temel motorlarının yeniden düzenlenmesindeki önemini teslim eder. Çinli Kız'dan söz edilişinin tek nedeni duvarlar değil. Godard açısından gündelik duvarı ele geçirmek ve filmsel alanda yeniden yapılandırmak ya da onu komün fikrinin yapısal arka-planı haline getirmek yeterli değildir. Kara tahtanın dizinsel yüzeyinin, üniversite boykotunu deneyimleyen, hatta üniversitenin bir tür doğrudan patlatılmasını arzulayan grup tarafından eve getirilmesi gerekir. Aden-Arabistan hücresi evin odalarından birini bir tür dersliğe dönüştürür ve oturma şemasını değilse de diyaloğun kendisini yeniden düzenler. Buna göre: Mekan-sınıf, sınıf çatışmasının alanıdır. Konuşmalar sırasında söz kesilir, bağırılır, sloganlar atılır, hatta konuşma engellenmeye çalışılır. Konuşmacının merkezi iktidarı bozguna uğratılır. Konuşmak olanaksız hale geldiğinde ya da ancak bir kekeleme biçiminde sürebilecek olduğunda bile bu incelikli şiddetten vazgeçilmez. Ev'in duvarının sokak duvarı yazılamasının mekanı olması, çevresinde hakiki tartışmadan, konuşmanın zihin açıcı çarpışmasından steril olmayan yeni sınıfı kurması: Çinli Kız'ın pek çok çatışması bu yüzden ya iki cephede birden gerçekleşir ya da cepheyi hızla ikileştirir. Çinli Kız'ın, bu yazının temel derdi / konusu olmaması hasebiyle burada yeterince uzun ele alınamayacak olsa da, araçların dönüşümüne dair daha fazlasını vaat ettiği belirtilmeli. Kurucu duvarların arasında vuku bulan tek şey tasarım halindeki devrimci bedeni barındırabilecek bir mekanın ortaya çıkması değildir; hücre sakinleri aynı zamanda kimi nesnelerin yeni kullanımlarını da keşfeder / önerir. Kuşkusuz bu sahnelerden en ünlüleri Kırmızı Kitap'ın yığın halinde dönüştüğü barikatın arkasında, kendine fırlatılan radyoyu tüfeğe dönüştürerek hayali bir düşmana ateş eden ve sonra tüfeği radyoya dönüştürerek Pekin Radyosu'ndaki haberleri dinleyen Yvonne'un sahneleridir Kırmızı bir perdenin önünde, kırmızı kitapların arkasında / arasında, yüzü kanın kırmızısına bulanmış Yvonne yeni cepheler açar. Buna göre Kırmızı Kitap özelinde kitaplar barikattır; kendini enformasyon üzerinde açan ve meşruiyetini radyo dalgalarıyla vaftiz eden düşmana karşı radyonun kendi bir silaha dönüştürülebilir ve bu kadar değil: Tüfek, radyo işlevini yitirmemiştir: Tüfek-radyo, haberler vermeye devam eder. Kuşkusuz kitap ciltleri kurşunları durduramaz ama kurşun kendini haber olarak sunduğunda diyalektik akıl barikatı bu hakikat üzerinden kurmak zorundadır. Kırmızı Kitap'lar ilerleyen sahnelerde bu kez oyuncak Amerikan tanklarına fırlatılan bombalar olarak görünür; bisiklet selesi Kirilov tarafından boğa başı olarak işlenir; intihar eylem olarak kodlanır; öğrenci öğretmen ve romansa ait olan politik olarak yeniden üretilir. Bay Godard'ın kişisel yeni dalgasına içkin meta-politik strateji Chris Marker üzerinden kimi zaman hücreler arası iletişimde kullanılan bildiri-film, makale-film, kitap-film, tür sineması içine atılan molotof-film, deneme-film kavramlarıyla özetlenebilir mi? Sorunun yanıtı içinde gizli: Ranciere açısından, temsillerle sonuç üretmek isteyen temsil mantığı, temsili amaçların askıya alınışıyla sonuç üreten estetik mantık, ve sanata ait biçimlerle politikaya ait biçimlerin özdeşleşmesini isteyen etik mantık gibi bir yarı-doğrusal bir çizgi-kronolojiyi izleyen hikaye. Ayrıca Godard'ın kendini en güçlü biçimde 60'ların ortasından itibaren, Dziga Vertov Dönemi olarak adlandırılan ikinci döneminde gösteren film teorisinin çerçevesini, kendinin hararetle itiraz etmesi kuvvetle muhtemel bir biçimde çizmemize izin verilirse: Pozitif değil, eleştirel, dogmatikleştirilemeyecek, temel hedefi kendi varlık nedenini ortadan kaldırmak olan sinema, hem elzem olan bir siyasal Marksist tavır geliştirecek, hem de inceleme nesnesinin aktif dönüşümünü göz önünde bulunduracaktı... Thierry Jousse'a göre bu dönemin adı... anlatım olanaklarını ve öteki ideolojik aygıtları burjuvazinin elinden almak amacıyla, bunları radikal bir bunalıma sokabilecek bir tür antisinemadır. Gezi Direnişi üzerine konuşmaya da tam bu noktada başlamak olası. Şimdiki Zamanın İşgali ve rejimi radikal bir bunalıma sokabilecek bir antisinema: Gezi'nin inanıyorum'u, düşünüyorum'u, görüyorum'u ve duyuyorum'u, ... tahakkümden başka bir şeye adanacak bir bedenin, ... işlerin, yerlerin ve toplumsal becerilerin bölüşümüne artık uyarlanmayan bir başka bedenin kuruluşu, Gezi'nin dokunuyorum'udur: İlk günden, ilk çatışmalardan başlayarak mutasyona uğrayan, polis saldırısından kaçarken başka bedenlerle çarpışan ve her çarptığı bedenle onu ezmeden ara-formlar kuran ve üst üste pozlanan, çarpışmayı Çinli Kız'ın sınıfındaki çarpışma gibi bir diyalog olarak deneyimleyen kimlikler, birbirine eklemlenebilme yolları ya baştan açık bırakılan ya da zamanla açılan trans-oluşlar, vakti, dolaşımı ele geçirmeye çalışan rivayet geçmiş ve rivayet gelecek zamana inat, sürekli şimdiki zamanda tutmaktadır. Şimdiki zamanın bu denli güçlü biçimde ele geçirilişi, şimdi'nin bu radikal savunusunun reaksiyoner-estetik bir projeye dönüşmesi. Bedenden ve yeniden çekimlenen zamanlardan söz ediyoruz. Ömrümüzü hayat yapan isyandan söz ediyoruz. Yıkıcı şirket çalışanları kendilerini kolluk kuvveti olarak kodladığında Sırrı Süreyya Önder kendini uzun süre toprak ve yıkıcı kepçenin metali ile birlikte soluk soluğa pozladı ve burjuva demokrasisinin temsili temsiliyetinin alanını ağaçların vekili olarak genişletti. Tam da olaylardan önce Atilla Çapraz abinin duvara yazabileceği türden ideal bir saçma, ağaçların da vekili, sükun içinde değil, öfkeli bir nezaketin ağzıyla konuşarak beden kudretlerini edebi olana, değiş-tokuşa açtı. Her şey bu çatlaktan sızdı aslında: Bu genişleme içinde kendine yer bulan Direniş tam da direnişçilerin kendi konservatif yaşantılarına, üst kimliklerine direnç haline geldi ya da gelmediyse halen de gelmelidir; çünkü muktedir... tek bir kötülük tanır, ama bu mutlak kötülüktür: iki şeyin bir şeyde, iki görevin bir yerde, iki niteliğin tek bir varlıkta bulunması. Dolayısıyla de facto işsiz olan yalnızca bir kesim vardır: uğraşları bir şeyle iki şey yapmak olan insanlar taklitçiler... En az iki şey ve daha fazlası: Burada artık pastaneci-doktorlar fırın-revirlerde yaralı direnişçilere ilk müdahalede bulunabilir; öğrenci-doktorlar cami-ofis-revirlerde hastaları park korkuluğu ya da reklam panosu-sedyelere yatırabilir; mide ilaçları, süt ve limonun sayısız orandaki karışımı su şişelerine ve plastik yüzey temizleyici kapsüllerine amatör-kimyagerler tarafından doldurulabilir. Gövdenizi çevrenizde sizinle beraber bulunan türlü başka şeyle birlikte düzenleyip gündelik yaşamı bu düzen üzerinden bir makine gibi kurgulayan rejimi yeni makinaların yeni parçalarına dönüşerek kırabilirdiniz. Bir kez kurulduktan sonra artık kendi kendine çalışan ve bir dil gibi yapılandırılan barikat-konteynerler ve kaldırım olma özelliğini barikatta da sürdüren taşlar, üzerinde Polis yazılı ve polisi uzak tutan demir bariyerlerle meydan ve çevresi hızla yeniden kurulmaktaydı. Sokak adları ve yönlendirme tabelaları aynı işaret dizisinin farklı yerlerine doğru değişmeye başladı. Web sitelerinin itibarsız duvarlarının kullanımı, eylem deneyiminin aktarılması ve muktedirin fırlattığı kavramların bozguna uğratılması için yeni bir bellek örgütleyen hakiki duvarlara iade edildi. Orada yazan elin sokaktaki heyecanın bir uzantısı olan eylemliliğe katılışı, artık biri olarak değil, kendini birilerinin konuşmasını olanaklı kılan, konuşmanın üzerinde barınabileceği bir bağlantı, bir kartpostal olarak kuranlara aittir. Orada herkes yanındakinin barikatına dönüştü, herkes birini bir başkasına mektup olarak gönderdi ya da göndermediyse halen de göndermelidir. Küçük burjuva yaşantısının saygı duyarak dışlamaya dayanan yapay kabulünün ve kendini demokratik hak olarak sunan moral baskısının ötesine halen geçilmelidir, geçilmediyse. Otobüs durağı-salonlara uğrayan otobüs-kütüphane ya da dilek ağacı-otomobilin üzerine iliştirilen sloganın açtığı plastik verili uzayın ne gibi bağlantılar ve bir araya gelişler vaat ettiğini sokakta gözyaşı, öksürük, kan ve ilaçlı su içinde deneyimlemeyen, cehennemvari menstrüasyonun içinden geçmeyen çok az kişi hakkıyla anlayabilir. İnşaat tuğlalarından kitap rafları ve telif hakları geçmişe dayanan maske-sutyenler, niceliği aşırılaştırılmış mobil kameraların yarattığı karşı açı okyanusunun bu yazının oylumunu çok aşan karmaşıklığı ve muktedirin direğin tepesinde bulunan kamerasıyla derin bir karşıtlık içindeki ve bu karşıtlığı sürekli yeniden üreten yataylığının direnişin koordinat eksenini ve karar mekanizmalarını da yatay tutma olasılığı... ilk günden itibaren kendini Gezi'de gösteriyordu ya da göstermesi gerekir halen de. Sınır, gazdan görünmez hale gelmiş ufuk çizgisidir orada ve bizatihi Hata, kendini yaşamı kurmanın temel ilkesi olarak sunar. Gezi Direnişi ve sonrası boyunca ikametini sınır-kaçış çizgilerine, müstehzi gülümsemeye ve gündeliğin sayısız kez deneyimlenmiş garantili aşırısızlığına alan bakışların direnişçilerden şiddetle talep ettiği mütereddit utangaçlığın, tam da devrim-olmayan içinde ve tam da devrim-olamayış yüzünden filizlenen ideal küstahlık lehine gözden kaybolduğunu gördük. Sadece görmedik: Küstahlık bulaşıcıdır. Meydan'dan sadece birazcık daha yüksekte bulunan Gezi'ye çıkan merdivenleri kat etmek ve inmek bu nedenle göründüğünden çok daha güçtü aslında: Mobese'den alçakta ama meydandan yukarıda. Sokak seviyesi ile balkon seviyesi arasında. Direniş, 2013 Haziranı'nda İstanbul'da beyaz zemin üzerine beyaz kare idi... bir düşünün abiler."}
{"url": "https://futuristika.org/gisela-mayden-brecht-sarkilari/", "text": "Kurt Weill şarkılarını genelde karısı Lotte Lenya yorumlar diye bilinir. 1963 yapımı James Bond filmi From Russia with Love'da lezbiyen bir Sovyet istibarahçıyı oynadığı rolüyle Batı'da bilinir olmuştur. Nazi Almanyasının güçlenmesiyle Paris'e kaçıp burada Brecht-Weill yapımı şarkılar söylemiştir. Weill ile önce boşanmış sonra yeniden evlenmiştir. En önemli Brecht yorumcularından sayılan Lotte Lenya, 1981'de ölmüştür. Gisele May'in hikayesi ise, Lenya'nınki kadar popüler kültürde yaygın değil, ama sanki daha heyecan verici. Almanya doğumlu tiyatro oyuncusu ve şarkıcı May, Leipzig'de mezun olduğu okul sonrasında Bertolt Brecht'in tiyatro grubu Berliner Ensemble'a girip tam 30 yıl boyunca ekipte yer alır. zamanla Doğu Almanya'nın en önde gelen şarkıcılarından biri olur. Uzun yıllar boyunca Brecht ve Weill şarkılaro söyler ve söyler. Brecht-Songs mit Gisela May namlı albümde şarkıcı Brecht'in ilk dönem yazdıklarına odaklanmış. 1960'lı yılların sonunda kaydedildiği tahmin edilen albümde Brecht'inAmerika'ya Karşı Etkinlikleri Soruşturma Komisyonu'nca sorguya çekilip ülkeden ayrılmak zorunda bırakılmış olmasının sonucunda döndüğü Doğu Berlin'de 1956'da hayatını kaybetmesinin ardından, adına bir anma gerçekleşir gibi geçit yapıyor şarkılar. Zor albüm, artık çok uzak bir geçmişte kalan tınılar. Epik tiyatrodan çıkma, anti-kapitalist, komünist şarkılar. Artık çoğunlukla kimsenin dinlemek istemediği sözler ve tınılar. - Vom ertrunkenen Madchen - Das Lied der Eisenbahntruppe von Fort Donald - Ballade vom Weib und dem Soldaten - Zu Potsdam unter den Eichen - Bericht über den Tod eines Genossen - Lied einer deutschen Mutter - O Falladah, die du hangest! - Das Frühjahr - Philosophisches Tanzlied - Ballade von den Selbsthelfern - Das Lied von der Wolke der Nacht - Lied der verderbten Unschuld beim Waschefalten - Kuppellied - Die Legende der Dirne Evelyn Roe - Mutter Beimlein"}
{"url": "https://futuristika.org/gitaristler-bulusmasi-okay-temiz-erkan-ogur/", "text": "Türkiye'nin kendi tarzlarında virtiöz olan üç önemli gitarcısını 4 Kasım gecesi İndigo'da aynı sahnede buluşturan bu projeye Davulda Volkan Öktem ve Basta Eylem Pelit'de eşlik ediyor. Okay Temiz'in İsveç'te kurduğu efsanevi caz grubu Oriental Wind İstanbul'u ziyaret ediyor. Oriental Wind 1977 yılında piyasaya sürülen ve kayıtları Stockholm'de alınan eski Okay Temiz albümünden adını alan farklı bir proje. 'Usta perküsyonist ve ritim ustası Okay Temiz'in önderliğindeki projede şu ana kadar birçok farklı sanatçı çalıştı. Ahmet Özden, Yahya Dai, Önder Focan, Ahmet Türkmenoğlu ve Mahmut Yiğittürk gibi usta isimler 8 Kasım Pazartesi gecesi Indigo sahnesinde Okay Temiz'e eşlik edecekler. Türkiye'nin önemli davulcularından Turgut Alp Bekoğlu ve Volkan Öktem, aynı sahnede buluşuyor. Erkan Oğur 1995 yılında İlkin Deniz ve Turgut Alp Bekoğlu ile biraraya gelip TELVİN'i kurdular ve müzikle ilgili arayışlarını birlikte sürdürmeye başladılar. Bu arayış telvin kavramının müzikteki ifadesi idi. 10 yıl boyunca aralıklarla, gerek ulusal ve uluslararası festivallerde, gerekse performans mekanlarında müziklerini icra ettiler. 2006 yılında ilk albümlerini yayınladılar. Telvin renkler anlamına geliyor. Tasavvuf erbabı, haldenhale geçmeye, karar haline doğru yürüyüşe telvin diyor. Tutku, korku, aşk, hırs, nefs gibi insani zaaflardan, egolardan arındığınız noktada hala müzik varsa, bu saf müziktir. Temalar, kainattaki müzik enerjisinin Anadolu'ya hediye edilen kısmına dayalı olarak biçimlenip, geniş doğaçlamalariçeren kendine özgü tavrıyla halden hale geçmeyi ifade etmiş, yaşamımızdaki müzik hallerinin de bir ifadesi olmuştur. Telvin hem iddaasız hem de sınırsızdır. Telvin bir mekan ise biz kapısını dışardan çaldık. Şans eseri kapı açıldı. İçeri girdik ve kapı üzerimize kapandı. .. içeride kaybolduk. Dışarıya açılan kapıyı arıyoruz. Müzik geçmişe ait bir olgudur... gelecekte müzik tabiki olacaktır ama gelecekteki müziğin varlığı geçmişine bağımlıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/giuseppe-artik-yok/", "text": "Hepimizin çocukluğundan aklında kalan ve yaşamını etkileyen olaylar, anlar ve günler vardır. O zamanlarda yaşananlar çocuk ruhunda öyle bir etki eder ki bir daha çıkarmak mümkün olmaz. Yıllar önce Kadıköy'de As Sineması varken dayım, yengem ve kuzenimle bir filme gitmiştik. Sinemaseven bir çocuk için muhteşem bir olaydı. Bir çok az gördüğüm ama sevdiğim dayımla gün geçirecektim, iki onların izlememi istediği bir yapımı görecektim. Film daha açılışında bir kafenin patlamasıyla benim ilgimi çekmişti. Bir de ön sırada oturan adamın, Sesini kızın biraz kulağım patladı demesine kahkahalarla gülmüştük. Ardından Guildford Dörtlüsü olarak anılan insanların hikayesini izlemiştik. Onlara yapılan haksızlığa çok sinirlendiğimi hatırlıyorum. İngilizler suçsuz olduklarını bile bile insanları hapse atmış ve onların dışarı çıkmaması için her yolu denemişti. İlk defa onu, yani Pete Postlethwaite'yi orada görmüştüm. Oğlu Gerry Conlon'un ardından giden ve hapse atılarak orada hayata veda eden Giuseppe rolündeydi. Çıkık elmacık kemikli bir yüzü vardı ve her an kırılabilecek birine benziyordu. Sert hapishane hayatında bir babanın oğlunu korumak için mücadelesini o kadar başarıyla canlandırmıştı ki o filmden sonra elimden geldiğince haksızlıklara karşı çıkmaya başladım. Filmin adı Babam İçin'di. Filmden çıkınca gitmiş Bono'nun sesinden muhteşem parçayı dinlemek için albümünü de almıştım. Oscar ödülleri açıklandığında da kendisi En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında aday gösterilmiş ancak ödülü Kaçak filmindeki rolüyle Tommy Lee Jones almıştı. Sonra onu Olağan Şüpheliler filminde kendine güvenen avukat Kobayashi rolünde gördüm. İnanılmaz bir değişim geçirmişti. Hapishanedeki o kırılgan baba gitmiş, gücü her şeye muktedir, sert bir adam gelmişti. Oyunculuk yeteneği içindeydi, bir bakıyorduk Baz Luhrmann'ın Romeo + Juliet'in de Rahip Laurence oluyordu ardından Jurassic Park'ta avcı rolünde karşımıza çıkıyordu. Steven Spielberg onun için Dünyanın en iyi oyuncusu derken bir nevi haklıydı da. Ancak Pete o kadar mütevaziydi ki bu lafı, Steven herhalde, Pete için kendisi dünyanın en büyük oyuncusu olarak görüyor anlamında söylemiştir diye yorumluyordu. Savaş sonrası bir dönemde dört çocuklu ailenin en küçüğü olarak dünyaya gelen Pete Postlethwaite gençliğinde rahip olmak istiyordu ancak, Godot'u Beklerken, Katedral'de Cinayet gibi tiyatroları izleyince oyuncu olmaya karar verdi. İlk başlarda ilgi çekmese de zamanla yeteneğini kanıtladı. Biz onu sinema oyuncusu olarak biliyoruz ancak kendisi hatrı sayılır Shakespeare oyuncularından da biriydi. Ne yazık ki kendi adıma onu sahnede izleyememekten büyük üzüntü duyuyorum. En son Başlangıç filminde hasta yatağındaki baba rolünde gerçekten hasta olduğunu bilmiyordum ama Hırsızlar Şehri'nde hasta olduğu çökmüş yüzünden belliydi. Buna karşılık Fergie rolünde yine kendisini izletiyordu. İyi bir oyuncu ve sıkı bir aktivistti Pete Postlethwaite. Hatta Aptallık Çağı filminde aktivist kimliğini de ortaya koyuyordu. Dünyanın en iyi aktörü kansere yenik düştü. Çocukluğumun bir kahramanı daha ebediyete intaikal etti. Neyseki geride filmleri var. Onun için ve haksızlığa uğrayan herkes için bir kez daha Babam İçin'i izleyeceğim, ardından da Bono'nun sesinden filmin şarkısını dinleyerek Guildford Dörtlüsü'nün şerefine kadeh kaldıracağım."}
{"url": "https://futuristika.org/gize/", "text": "Hollywood yapımı birçok filmde dünyanın paralel evrene açılan kapısı diye betimlenen Gize Piramitleri, bundan 100 yıl önce de Avrupalı turistlerin ilgisini çekiyordu, o turistler ki deve sırtında ören yerlerini geziyorlardı. 19. yüzyılda başlayan koleksiyonculuk kavramı ve kadim uygarlıkların sanat eserlerine sahip olma isteği ile birlikte antik uygarlıklara duyulan merak, tarih tutkunlarını bu bölgeye çekiyordu. 20. yüzyılın başında Avrupalı zenginlerin koleksiyonlarında boy göstermeye başlayan sanat eserleri, dünyanın dört bir yanına hızla yayılmaya başlamıştı. O dönemlerde Mısır coğrafyasında yaşayan yerel mercilerin rüşvet aracılığıyla eserlerin ülkeden çıkarılmasına izin vermesi, sit alanını derinden yaralıyordu. Birinci dünya savaşında işgalci birliklerin tahripleri ise işin cabasıydı. 19. ve 20. yüzyıl gezginlerinin hatıra ve kitaplarında da yer alan Gize Piramitleri, Avrupalı turistlere kaynak teşkil ediyordu. Önce Kahire'ye gelen gezginler, yerlilerin eşliğinde develerin ve eşeklerin üstünde sit alanı bölgesine ulaşırlardı. Uzun entarileri ile Avrupalı kadınlar da bu bölgeye ilgi göstermekteydi. Nasıl inşa edildiğine dair kesin bilgilere sahip olmasak da, bu doğrultuda piramitlerin gizemini koruyor olması, çekiciliğini daha artırıyor. Arkeolojik çalışmaların hala devam ettiği piramitlerde 1954 yılında Keops Piramidi'nin güney ucunda bir kubbe bulundu ve kalıntılar incelendiğinde burada bir geminin yatmakta olduğu anlaşıldı. Bu gemi, Mısır Firavunu Keops'un gemisiydi ve on üç yıl süren yoğun çalışmanın ürünü olarak tüm parçalar birleştirilerek Kahire müzesinde sergilenmeye başlandı. Yılda 300.000 kişinin ziyaret ettiği müzede tamamı sedir ağacından yapılmış dünyanın en eski gemisi sergileniyor. Efemera dünyasında da yerini almış olan, 20. Yüzyılda çekilmiş ve dünyanın birçok bölgesine postalanmış piramit kartpostalları göstermek istedik. Unutmadan, bizden duymuş olmayın fakat Napolyon, 1798'de Mısır'a girdiğinde piramitlerin önünde askerlerine çok içten bir konuşma yapmış."}
{"url": "https://futuristika.org/gizli-bir-kulubun-hikayesi/", "text": "Gizli kulüpler çoğu kişinin ilgisini çeker. Üyeler dışında kimsenin bilmediği toplantı yerleri, kulübün ritüelleri, üye seçimleri ve daha bilinmeyen durumlar merakla birlikte dedikoduları da beraberinde getirir. Kimileri bu gizli kulüplere üye olmak için uğraşırken, kimileri de onları deşifre etmeyi görev bilir. Ancak bazen öyle kulüpler vardır ki, varolduğu bilinse bile üye olmak herkesin harcı değildir. Ünlü yönetmen Jim Jarmusch'un kurucusu olduğu bir yarı-gizli kulüpte böyle merak cezbeden ama herkesin de üye olamayacağı bir yapı içeriyor. Jarmusch kendisinin ünlü oyuncu Lee Marvin'e olan benzerliği fark ettikten sonra Lee Marvin'in Oğulları adında bir kulüp kurmuş. Bu kulübe üye olmak için Lee Marvin'e oğlu kadar benzemek ve şöhret sahibi olmak gerekiyor. Şu ana kadar kulübe üye olanlar arasında bilinen isimler Nick Cave, Iggy Pop, Tom Waits, Neil Young, Josh Brolin, John Boorman'ın adı geçiyor ancak kulüp gizli olduğu için emin olunamıyor. Üyelerinin belli aralıklarla buluşup, Lee Marvin filmleri izlediği Lee Marvin'in Oğulları kulübü içinde en ilginç hikaye ise Tom Waits'e ait. Bir gün barda otururken barmenin kendisine Tom Waits olup olmadığı sorduktan sonra köşede oturan kişinin kendisiyle konuşmak istediğini söylemesiyle başlıyor olay. Waits karanlıkta yüzünü göremediği kişinin yanına yaklaşınca karanlıktaki kişi, Otur, seninle konuşmak istiyorum diyor. Waits ise öfkeli bir şekilde onun kim olduğunu soruyor. Yabancı cevap vermediği gibi, Şu Lee Marvin'in Oğulları saçmalığı nedir diye sorunca iyice küplere binen Waits bunun gizli bir kulüp olduğunu ve konuşmayacağını anlatıyor. Yabancı ise bu kulübü dağıtmalarını istiyor. Peki bu gizemli yabancı kim mi? Lee Marvin'in gerçek oğlu. Bu olay üzerine bir süre düşünen Waits ve kimi kulüp üyeleri bunun biraz aşağılayıcı olup olmadığına kafa yoruyorlar. Ancak sonuçta yapmak istediklerinin usta aktöre olan sevgilerini göstermek olduğuna karar verip kulübün devamı etmesi kararını veriyorlar. Şimdi bilinen kulübün hala devam ettiği, yeni üyeler aldığı, maalesef kadınlar üye olamıyor ve genelde New York'ta buluştukları."}
{"url": "https://futuristika.org/gizli-sakli-anneler/", "text": "1840 'larda fotoğrafçılığın ortaya çıkışından 1920'lere, çok daha hızlı ve ucuz fotoğrafların belirdiği çağa kadar, orta sınıf ebeveynler artık zamanın o havalı yeni teknolojisini kullanıp çocuklarını ölümsüzleştirmek için istekliydiler."}
{"url": "https://futuristika.org/gizli-sakli-galeri-nev/", "text": "Burcu Perçin 2010 tarihli Kayıp Mekan sergisinin üzerinden geçen iki yılın ardından, Ankaralı izleyicilerin karşısına, anıtsal boyutlu tualleri, kolajları ve ilk kez gerçekleştirdiği üç edisyonluk bir özgün baskı dizisi ile çıkıyor. Perçin'in herbirine fırça ve yağlıboya ile müdahale ettiği edisyonlar, bu müdaheleler sayesinde, baskının doğasına içkin olan tekrardan sıyrılarak tekilleşiyor. Böylece bu üç eser, sanatçının iki ana arteri olan fotoğraf ve boya arasındaki sonsuz olasılık içinden seçilmiş üç örneğe dönüşüyor. Burcu Perçin'in, son dönemde eserlerine eklediği grafitiler ve özellikle de Galeri Nev'de yer alan yeni tuallerinde dikkat çeken nesneler, yarattığı mekanların gizli saklılığını da ayrıca vurguluyor. Perçin'in mekanları, adeta, terk edilmiş olmaktan çıkıyor; daha önceki işlerine hakim olan boşluk ve onun peşisıra gelen melankoli bir bakıma azalıyor. Grafitiler duvarların yüzeyinde ikinci bir yaşamın göstergeleri olarak da okunabiliyor. Karşılaştığımızda şaşırdığımız eski de olsa kullanılmakta olan bir araba, o mekanda birilerinin varlığına dair içimize kuşku düşürüyor. Geçmişte özel bir mekanı çevreleyen eski duvarlar, şimdi üzerlerinde edepsiz bir duvar yazısını, arkalarında karanlık bir buluşmayı, içlerinde yersiz yurtsuz bir evsizi ağırlayabiliyor.... Kısacası, daha erken tarihli işlerdeki, zamana yenik düşmüş işlevsiz/hareketsiz mekanların, bu defa yeni işlevleri, yeni hareketleri, ikinci yaşamları vurgulanıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/global-monopoly-icin-rekabet-buyuk/", "text": "Şu an itibarıyla tüm öncelikler değişti. Artık ne Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin ne de Avrupa Birliği'nin üyesi olmak önemli. Şu an için ilk hedef Global Monopolynin tahtasında yer alabilmek. Çok az insan vardır herhalde Monopoly oynamayan ve bu oyundan zevk almayan. Tam 75 yıl önce üretilen oyun bu kadar zamanda 750 milyondan kişiye ulaşmış. Şimdi oyunun üreticisi Parker Kardeşler aradan geçen dörtte üçlük asır için yeni bir plan yaptılar. Salı günü New York'ta model ve rock şarkıcısı Rod Steward'ın eski karısı Rachel Hunter ile Dünya Güzeli Riyo Mori katıldığı bir tanıtımda yeni oyunun adının Global Monopoly olacağı ve tüm dünya üzerinde gezi yazarlarının belirlediği 68 aday şehirden en fazla oy alacak 20'sinin tahtada yerini alacağı belirtildi. Gerçi normal oyunda 22 tapu kartı var. Geriye kalan iki yerde sonradan belirlenmiş 20 adaydan en yüksek oyu alacak ikisine verilecek. Şu an için bilinenler Paris, New York gibi şehirlerin fiyatlarının çok yüksek olacağı buna karşılık Şam, Dublin gibi şehirlerin getirisi daha fazla olacak. Hapis ve lüks vergisi gibi bölümler ise yerlerini korumuş. Efsanevi oyun Monopoly için bugüne kadar 5 milyar 120 milyon küçük yeşil ev üretilmiş. En uzun oynama rekoru ise 70 güne denk gelen 1.680 saat. Soru şehirlerin nasıl seçileceğine geldiğinde yaklaşık bir ay boyunca www. monopoly. com adresi üzerinden üye olan kullanıcıların seçecekleri on şehir puan alacak. En yüksek puanı toplayanlar da haliyle oyunda yerini alacak. Adaylar arasında yer alan İstanbul oylamanın bitimine bir ay kala 22 ila 26'ıncı basamaklarda hareket ediyor. Türkiye'de fazla ciddiye alınmasa da Britanya'nın Galler bölgesinin başkenti Cardiff aday olduğu açıklandığından beri yoğun bir kampanya ile oy toplamaya çalışıyor. Kolay değil, işin ucunda eşsiz bir reklam fırsatı var. İlk 20 şehir için oylama 29 Şubat'ta, ikinci grup adaylar içinse 9 Mart'ta bitecek. Efsanevi oyun için bugüne kadar 5 milyar 120 milyon küçük yeşil ev üretilmiş. En uzun oynama rekoru ise 70 güne tekabül eden 1.680 saat. Tabi bir ağaç evde bu süre 286 saat iken, yeraltında oynanan en uzun Monopoly süresi 100 saat."}
{"url": "https://futuristika.org/godard-ve-varligindan-once-e-kitap-meselesi/", "text": "Haziran 2000'de, Jean Luc Godard ile İsviçre'nin Rolle kentindeki ofisinde röportaj yaptığımda, New Yorker için yazdığım profilini hazırlarken bana o dönem henüz var olmayan bir şeyden memnun olmadığını söyledi: e-kitaplar. Konu, videoyu dijital teknolojiden ziyade analogla düzenlemeyi tercih ettiğini açıkladığında ortaya atıldı, çünkü ona göre konu dijital teknolojiye geldiğinde zaman artık varolmaz. Bana verdiği örnek sinemadan değil, edebiyattan ve onun elektronik kitap dediği şeyden geldi. Sandalyesinden kalktı, kitaplığından bir kitap alıp geri geldi ve masaya koydu. geri getirdi. Kitabı açıp sayfalarını ileri geri çevirirken, Zaman dediğim şey budur, dedi. Elektronik kitap için ise bu var, masadaki bir düğmeye basmış gibi yaptı. Geri gitmek istiyorsan, bunu yap- sayfaları ters çevirdi. Elektronik kitapla, geriye giderseniz bunu yaparsınız- masaya dokundu."}
{"url": "https://futuristika.org/godflesh-cokus-ve-dusus/", "text": "Dostum, bu tanrı ete kemiğe bürünmüş, aramıza sızmış, fabrikalara girmiş, makinelere dokunmuş, bacaların isinde suratı lekeye boğulmuş, derisi, insanlarla geçirdiği zamanının etkisiyle, diğerine baka baka, kılı kıpırdamadan izlediği onca ölüm, sefalet, rezalet, kıyım, tecavüz ve çığlıklardan çürümüş, çürümüş, dokunduğun an dağılıyor, küle dönmüş. Godflesh, on üç yıl aradan sonra kısa bir albümle geri döndü, çöküş ve düşüş, Decline and Fall son baharda A World Lit Only By Fire namlı uzunçalarla sürecek, belki de nihayete erecek. Sözü, Godflesh'in yeniden toparlanmasına dair iki söz eyleyen Japon fanzinden alıntıya bırakıyoruz? Ne diyor? Onu da siz anlayın. Gidin duygu sömürüsüne boğulmuş, insanın insanı yediği, insanların karanlıkta, havasız, korkudan akıllarını yitirip birbirlerinin üzerine çıkıp öldükleri, birbirlerini ezdikleri, ölülerin bile toprağı, kendilerine ait bir çukur bulamadığı bu günlerde, hiç utanmadan, arsızca, üzüntüde en önde gider gözüken, sonrasında köşelerinde, orada, burada, yepyeni acıların bayat, sindirilmez, çiğnenmez, tükürülmez sanatını yapan o fotoğrafçılara, yazarlara, sinemacılara, tiyatroculara, müzisyenlere, yayıncılara, kariyer hayalleri kuran gazetecilere koşun. Gidin ve kaldıysa eğer, kendi gerçeğinizi yaşamayı sürdürün. Umarız, düşüşünüz ve çürümeniz hiç bitmez."}
{"url": "https://futuristika.org/godotu-beklemeyen-adam-boris-vian/", "text": "Godot'u bekleyecek vakti yoktu onun. Bir an önce her şeye dokunmalı, yapabileceği her şeyi yapmalıydı. Tek bir çerçevenin içine yerleştirmedi hayatını. Farklı kimlikler, farklı isimler edindi kendine. Herkes için bir başkasıydı aslında. Kimi için romancı, kimi için şair, kimi için müzisyen oyuncu, oyun yazarı, kabare şarkıcısı, çevirmen... Godot'u bekleyecek vakti yoktu onun. Erken öleceğini biliyordu. Küçükken öğrenmişti kalp yetmezliği olduğunu. Kendi sonu hakkında yanılmadı Boris Vian. 39 yaşındaydı öldüğünde. 23 Haziran 1959'da Sinema Marbeuf'da Mezarlarınıza Tüküreceğim adlı romanından çekilen filmin galasında kalp krizi geçirdi ve sonrasında kaldırıldığı hastanede yaşama veda etti. diyorlar yola çık en geç çarşamba akşamı. çocuklar gördüm iki gözü iki çeşme. Ya analar ne çekti, ya analar, ne Avrupa'sı kalacak, ne Amerika'sı, ne Asya'sı,"}
{"url": "https://futuristika.org/godspeed-you-black-emperorbildigimiz-son-istedigimiz-baslangic-uzerine/", "text": "Artan siyasi kutuplaşma, popülist milliyetçilik ve korkuyla damgalanmaya dayanan 'ötekileştirmenin' kabulünün hüküm sürdüğü zamanda yaşıyoruz. Godspeed You! Black Emperor belli ki önceki eserlerinde görünen ıssız, kıyamet sonrası ortamından ziyade şimdiye dair sesler yaratmayı daha gerekli hissetmiş. Anlamsızlaştırılmış uzak bir distopya ortamının karamsarlığından ziyade gerçeğe tutunan politik talepler. Milyarlarca dolar, karın insanlardan önce geldiği ve ulusal kimliğin çekirdeğini oluşturduğu yapısal ırkçılığın, ayrıcalığın getirdiği körlükle bir kenara itildiği kronizme harcanıyor. Yine de şaşkın kitleler akşam televizyonda hangi sesin hangi maskenin arkasına saklandığını tartışıyor. Her geçen yıl, bu korkunç makinenin karnında kan kaybından ölürken giderek daha fazla kapana kısılmış gibi hissediyoruz. G_d's Pee AT STATE's END!'deki parçalar müzikal bir zafer duygusunu paylaşıyor. Albüm umut ışığı sunarken, bir devrin bitiş zamanlarını da kaydediyor. Gerçek kolektiflik hayali müzikte hala mevcut. Her müzisyenin sadece parçalarının toplamından önemli ölçüde daha büyük olan bütüne katkısıyla yapıyor bunu. Eski dünyanın parçalanışını izlerken, anarko sendikalizm yoluyla özgürleşme kavramı zarif ve harika geliyor. Sadece adım seslerinden belki de odun kesmeye dek her türü çağrışıma açık ıssız seslerin birlikteliği. Her albümün bir siyasi manifesto olması gerekmez tabii ki. Sadece siyasi söylemlerle meşgul bir sanat dünyası yoksullaşmaya gidebilir. Birçok sanatçı, bazen iyi niyetle, dinleyeni bu şekilde yabancılaştırmaktan kaçınmak için çalışmalarını kendi siyasi hedefleriyle telkin etmekten kaçınıyor onlarla aynı fikirde olsak da olmasak da. Bununla birlikte, bazı sanatçılar, berbat görüşlerine dikkat çekmekten kaçınmak için 'apolitik' kıyafetini giyerler, ancak yakından bakanlar bu tür sahtekarları tespit edip ortaya çıkarabilir.: apolitik taklitçiler ve gizli faşistler incelemeden kurtulurlar veya bazen geç kalınsa da kurtulamazlar. Godspeed You! Black Emperor siyasi tavır koymaktan baştan bu yana çekinmedi. Devrimci ahlak kuralları kataloglarında büyük harflerle yazıldı. Örneğin, Slow Riot For New Zero Kanada'daki çizim bir molotof kokteyli üretimi için bir eğitim diyagramıydı, BBF3 'te konuşan yurttaş Finnegan, hükümetin yolsuzluğu üzerine intihal bir vaaz veriyordu. Bu arada Yanqui U. X. O.' nun iç astar notları, büyük plak şirketleri ve askeri endüstriyel kompleksler arasındaki finansal bağlantıları detaylandırıyordu. Kariyerleri boyunca, Godspeed You! Black Emperor, plak formatını yaratıcı bir şekilde yeniden yapılandırdı müzik, sanat eseri, astar notları ve hatta çıkış kanalına kazınmış mesajlar politik gündemlerini yaymak için bir araç olarak plağı kullandılar. Siyasi mesajlar tabii ki modern müzikte yeni bir şey değil, ama onlar bunu ortalama bir punk tavrının ötesine taşımaya çalıştılar. Sanayileşme sonrası toplumun çöküş sancılarının kaygısını ve işkencesini ses çıkaran peyzaj sanatçıları gibi sundular. İlk çalışmaları kasvetliydi, medeniyetin çöküşünün bıkkın ifşaatlarıydı ve aynı zamanda tamamen umutsuz tondaydı. O zamandan beri bu ıssız görünüm değişti. 2017 'deki Luciferian Towers bir talep listesiyle birlikte yayınlandı: başka ülkeleri istilalara son vermek, sınırları kaldırmak, hapishane sanayi yapıların tamamen terk edilmesi, sağlık, barınma, gıda ve suyun vazgeçilemez bir insan hakkı olarak kabul edilmesi ve bu dünyayı mahveden uzmanlaşmış puştlara bir daha asla söz hakkı verilmemesi. Umutsuz şarkı sözleri değil, kasıtlı biçimde öne çıkarılan pragmatizm."}
{"url": "https://futuristika.org/gokce-bezirgan-deliligin-ozu-ozgurluk-kokeni-olumsuzluk/", "text": "Gökçe Bezirgan'ın bir tanesi Yaşar Nabi Nayır ödüllü iki öykü dosyasından oluşan Hasta Öyküler ve Kulağakaçan İletişim Yayınları'ndan çıktı. Bezirgan ile kıyıda köşede kalmış, bastırılmış, sorunlu karakterlerini ve vajinaların dile geldiği, Ay'ın gece karanlığıyla birlikte gündüz gökte durduğu, güvelerin koca bir mahalleyi istilaya kalkıştığı öykü evreninin çağrıştırdıklarıyla ilgili konuştuk. Evet, Hasta Öyküler ve Kulağakaçan iki dosyanın birleşimi bir kitap. Hasta Öyküler, 2012 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü ödülünü alarak Varlık Yayınları tarafından yayınlandı. Aralarında üniversite dönemimde yazdığım öykülerin de bulunduğu, daha uzun süreçte oluşan, 13 öykülük bir dosya olarak. Kulağakaçan ise, Hasta Öyküler'den sonraki 2- 2 buçuk yıllık süreçte oluşmuş bir dosya. Yazılma süreleri dışında tabii ki farklı dönemlerde yazılmış olmalarından kaynaklı farklılıkları da var. Ancak yine de ortak bir dil ve kardeşlik durumu da mevcut. Kendini ifade edemeyen, toplum tarafından dışlanan, görünmek isteyip görünemeyen, anlaşılmak isteyip anlaşılamayan karakterler her iki dosyanın da ortak yönlerinden. Ödül almak mutluluk verici olduğu kadar kaygı verici de... Mutluluk kısmı kısa sürede kaygıya dönüştü bende. Bundan sonra ne olacak? Daha iyisini yapmalıyım düşüncesini engellemek zor oldu. Ama bir süre sonra bu şekilde bir kaygı ile kendimi kısıtladığımı ve yazmayı zorlaştırdığımı fark ettim. Baskıya gelemeyen yazarlardanım sanırım, ki en büyük baskıyı aslında kendi kendimize yapıyoruz. Sonunda kendimi serbest bıraktım ve Kulağakaçan'daki öyküler oluştu. Dişleriyle Gülen Kız çok enteresan ve çok katmanlı bir öykü. Türkiye'de kadın olmak hayata birkaç sıfır geriden başlamak gibi bir şey. Bazı ailelerin yetiştirme süreçlerinde kız çocuklarına yaklaşımları daha farklı olabiliyor sanırım. Haklı sebepleri olsa da bu iyi mi kötü mü, bilemiyorum. Bazı karakterleriniz bu tutuculuktan sıyrılmak istiyor, bazıları da çoktan sıyrılmış gibi. Yani aile ister istemez çocuğa kötülüğü dokunan bir kurum gibi. Evet, Gezi döneminde yazılmış bir öykü Deli Bir Şehir. Öykü zaten olan bitene karşın ne hissettiğime dair açık bir referans aslında. Kitabın o öykü ile bitmesini özellikle istedim. Deli Bir Şehir'de şu cümlelerle anlattım: Kimse bilmezmiş, şehrin Tanrı'sı ise aklına bile getirmezmiş lakin zalimliğin zehri delilikmiş... Deliliğin özü özgürlük, kökeni ölümsüzlükmüş. Bazen topluca delirmemiz gerektiğini hissediyorum bu kadar acıya, bu kadar zalimliğe karşı. Ancak yine de birbirimize karşı sağduyulu olup, zalimliğe ve haksızlıklara karşı birlik olabildiğimiz sürece umut var olacak diyebilirim. Batıl inançlara ilgim var. İnandığımı söyleyemem ama yok da saymam... Batıl inançlar mantığa uygun değiller belki ama ilgi çekiciler. Hayatın içinde varlar ve ben de onları öykülerimde kullanmayı seviyorum. Hepimizin gördüğü şey aynı aslında. Bu İstanbul ya da başka herhangi bir şehir olsun, fark etmiyor. Sadece kimimiz görüp geçiyoruz, kimimizde ise o görüntüler iz bırakıyor ve başka bir şeye dönüşüyor. Kısacık bir andan, ufak bir bakıştan bazen bir öykü çıkabiliyor... Sadece yazarlık için değil hayatta iyi bir gözlemci olmak insanı farklı kılıyor, empati duygusunu geliştiriyor. Mutlaka okuduklarımızın etkisi altındayız ancak etkilenmekten ziyade severek okuduğum, takdir ettiğim yazarlar var. Bilge Karasu, Leyla Erbil, Sevim Burak, Tezer Özlü, Hasan Ali Toptaş, Ayfer Tunç, Latife Tekin, Sema Kaygusuz, Mine Söğüt, kendimi daha yakın hissettiğim yazarlardan. Türk Edebiyatı'nın vazgeçilmezleri; Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, Oğuz Atay ve Vedat Türkali'yi saymadan edemem. Cemil Kavukçu, Faruk Duman, Ahmet Büke, Barış Bıçakçı, Ferit Edgü, Firuzan, Tomris Uyar ve Mehmet Zaman Saçlıoğlu da severek okuduklarım arasındadır. Yeni kuşak öykücülerden ise, Bora Abdo, Berna Durmaz, Pelin Buzluk, Birgül Oğuz, Ayşegül Çelik, Hande Gündüz ve Yalçın Tosun'u kendi seslerini oluşturmaları bakımından başarılı buluyorum. Sevdiğiniz sinemacıları merak ediyorum. Çünkü öykülerinizde yarattığınız atmosfer iyi bir okur olmaktan daha çok iyi bir izleyici olduğunuzu düşündürttü bana. Sevdiğim yönetmenler ve sevdiğim filmler var elbette. Filmleri saymak zor olur, hayli uzar liste... Ama hemen söylemek gerekirse sevdiğim Türk yönetmenlerin başında, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem ve Onur Ünlü'yü sayabilirim. Ama Türk sinemasının son dönem bağımsız filmlerini ve yönetmenlerini de takip ediyorum. Avrupa, İran, Trace ve Kore Sineması'nı severim. Yönetmen sineması olarak sayarsak, Michael Haneke, David Lynch, François Ozon, Ken Loach, Tim Burton, Lars von Trier, Woody Allen, Pedro Almadovar, Asghar Farhadi, Kim Ki-duk... Ama yönetmeninden bağımsız olarak da sevdiğim bir yığın movie var tabii ki. Maalesef mezun olalı çok oldu, o zamanki teknoloji ile çektiğimiz filmler var ama tabii ki hayli eksikler... Sinema ile buluşmak gibi bir niyetten çok hayalim olabilir. Bir senaryo ile elbette. Ancak henüz o yönde bir çalışmam yok."}
{"url": "https://futuristika.org/gokten-bosalircasina/", "text": "Dinlemek için: It's Gonna Rain ya da burada yine her iki bölüm. Sene 1964. San Francisco Union meydanı. Pentekostalist vaiz Brother Walter, insanlığın şer ve günah dolu olması sonucu Nuh tufanının gerçekleşmesi ve dünyanın sonunun gelmesi üzerine vaaz vermektedir. Müzisyen Steve Reich, tesadüfen oradan geçmekte iken vaazı dinlemeye karar verir. Üstelik dinlemekle kalmaz tüm vaazı kayıt da eder. 1965'te ortaya It's Gonna Rain adında 17 buçuk dakikalık minimal müziğin referans noktası olacak bir eser çıkar, Reich da müzikte minimalizme imzasını atar."}
{"url": "https://futuristika.org/gollumun-pesinde/", "text": "Lord of the Rings/Yüzüklerin Efendisi temalı fan filmi Hunt for Gollum, 3 Mayıs Pazar günü web üstünde açılışını yaptı ve 24 saat içinde 250.000 kez izlendi. Sitenin serverları çöktü ve kitabın, bizim gibi fanları olan hemen herkes, sadece gönüllülerle oluşturulmuş olan bu çalışmanın başarılı olduğunu söyledi. Filmde Aragorn, Gandalf'ın isteğiyle Gollum'un peşine düşüyor ve onu buluyor, detaylar da filmi oluşturuyor. Yüzüklerin efendisi ile ilgili her türlü isim hakkı ve üretim yetkisi Tolkien Leisure'a ait olduğu için, bu filmin yapımcıları hafiften huylanmışlar ancak T. E'den yapılan yorum, movie kar amaçlı değil o zaman sorun yok şeklinde. Tolkien gibi bir yazarın adının bir şirket adı olması bir yana, en azından bu onay da yazarın yapıtının genişlemesi adına güzel bir hareket. Tolkien gibi, hassas bir konuya eğilen bir fan filmi olarak ön yargılarla karşılansa da, gördüğü yüksek ilgiyle birlikte filmin Tolkien tarzına sonunda kadar sadık olduğu yönünde yorumlar yapılmaktadır. Hepsi de kısa movie olan birkaç tane kanlı korku ve zombie filmi çektim ama şu sıralar yapım aşamasında olan, 28 Gün Sonra tarzında bir zombi filmim de var: Human Residue. Herşeyden önce, Peter Jackson'ın üçlemesinden oldukça feyz aldık. Ayrıca ilk onun yapmış olmasını da kıskandım! Onun, üçlemede yaptığı iş, ortaya koyduğu epik anlayışa bayıldık, belki biz de yapabiliriz dedik. Milyon dolarlarımız yok tabi, bizim bütçe üç bin pound'dan daha az. Ama konuya duyduğumuz büyük ilgi, artan gönüllüler ordusu ve yüksek bir profesyonellik ortaya çıkarmak üzere kararlılığımız var. Yüzüklerin Efendisi kitaplarına tapıyorum. Öyküde, böyle küçük bir bütçeyi kadıracak bir parça aradım ve Aragorn'un Gollum'un peşine düşmesine denk geldim. Mükemmeldi. Sadece birkaç karakter vardı ve tüm Orta Dünya'yı dolaşıyordu. Böylece güzel yerleri de ziyaret edebilirdik. Ayrıca Gollum ve Gandalf da vardı, ki favori iki karakterimdir. Ayrıca birkaç sefil ork ile de işi kotarabilirdik. Sadece birkaç aktöre, bir kameraya ve azimli bir ekibe ihtyacım vardı. Üç ay sonra ise, Kuzey Galler'da Snowdonia'da dondurucu bir yağış altında Adrian Webster, Aragorn olarak dağlarda kolculuk yapıp iz sürüyordu. M, lyon dolarlık bütçeniz olamdan böylesi bir düşü hayata geçirmek imkansız gibi görünse de, kar amaçlı olmayan bir çalışma ortaya çıkarıp bunu internete sunabilecek olmamız sayesinde hatırı sayılır bir izleyiciye ulaşacağız. Fanlar için para almamak sorun olmuyor, çünkü burada önemli olan bu tecrübeyi yaşayıp filmi yaparken alınan haz. Aragorn hakkında. Hobbitlerin Shire'da yaşarken etraftaki tehlikenin farkında olmaması ve Aragorn'un hala Kolcu olarak tatındığı günler hakkında. Ancak yüzük savaşının getireceği heyecanlı günler yakındadır ve Aragorn ile Gandalf'ın önceliği yüzüğün sırrını korumaktır. Sauron ordularını yakında yollamaya hazırlanırken, Gollum ise Orta Dünya'da Yüzüğün yerine bakarak dolanmaktadır. Aragorn da düşman onu yakalamdan Gollum'u bulmayı amaçlar. Bütçemiz yedi şilin ve altı pens olduğundan bu kadar çok aktörün seçmelere gelmesi beni şaşırttı. Hiç ödeme yapamayacak olmamıza rağmen, on-line reklamlarımıza yüzlerce başvuru oldu ve Kolcu'yu Adrian Webster oynadı. Henüz keşfedilmemiş bir yetenek. Webster'a Pat O'Connor, Arin Alldridge ve Rita Ramnani de eşlik etti ki onlar da Britanya'da geleceğin yetenekleri ve inanıyorum ki yakında karşınıza daha çok çıkacaklar. Bütçe azlığı nedeniyle DIY şeklinde oldu. Bu kadar yetenekli insanın gelmiş olması da benim şansımdı. İnternette ekibi oluşturup, bu konuda çalışmak isteyen yetenekli sanatçılar ve büyük bir istekle çalışma arzusu olan Yüzüklerin Efendisi hayranları bulmak iyi oldu. Önemli olan onları ülkenin her bir tarafından bir araya getirip birlik haline getirmekti. Hatta deniz aşırı ülkelerden okay ve yay yapıp bize postalayanlar bile oldu. Proje ilerledikçe büyüdü ve büyüdü. Son çekimimizde, dövüşen bir grup Ork Epping ormanı dışında kamp yapıyordu ve ekipten 50 kişi de önemli sahneyi çekecekti. Muhteşem bir tecrübeydi. Arkadaşlar süper iş çıkardılar, ormanın etrafında dört gün boyunca yakıp yıktılar Şimdi, hala orada olduklarını düşünmek istiyorum! - The Hobbit animasyon -1977 - The Hobbit 2011 - The Lord of the Rings Trilogy 2001-2002-2003 - The Return of the King animasyon 1978 - The Lord of the Rings 1978"}
{"url": "https://futuristika.org/gonlunden-ne-ucarsa/", "text": "Kafe Pi Ailesi, 200'ü aşkın çalışanı ve müşterilerinin de desteğiyle 10 okula mont, ayakkabı, kitap, defter, kırtasiye malzemeleri, oyuncaklar ve daha nice gönlünüzden uçan hediyeyi götürüyor. - Hakkari Şemdinli Anadağ Bölek KafePi Beşiktaş Bistro - - - - - - - - -"}
{"url": "https://futuristika.org/gorkem-dikel-bigger-than-yousenden-daha-buyuk/", "text": "SODA, genç sanatçı Görkem Dikel'in ''Bigger Than You / Senden Daha Büyük'' adlı solo sergisiyle yeni yıla merhaba diyor. Mimar Sinan GSÜ Resim Bölümü' nde eğitimini tamamlayan Dikel'in ilk solo sergisi ''Bigger Than you/ Senden Daha Büyük'' sanatçının 2010 yılında Sahara çölü ve çevresine yaptığı gezinin izlerini taşıyan büyük ebatlı pentürlerinden oluşuyor. Dağların insan karşısında anıt gibi yükselişinin verdiği yücelik hissi, medeniyetten millerce uzakta olmanın ürkütücülüğü, rüzgarın çarpacak bir yer bulamadığı uçsuz bucaksız çöl manzaraları, sanatçının bu yolculukta yaşadığı tüm bu eşsiz deneyimler, döndükten sonraki üretim sürecine ilham kaynağı oluyor. 25 Şubat 2012'ye kadar SODA'da devam edecek ''Bigger Than You/ Senden Daha Büyük'' adlı sergideki eserlerle, doluluk- boşluk, büyüklük- küçüklük, matlık- transparanlık gibi zıtlıklardan faydalanan sanatçının bütün bu imgelerden yola çıkarak kendi resim dilini ve espas anlayışını oluşturuyor. Görkem Dikel 1988 yılında Çanakkale'de doğdu. 2007 yılında girdiği Mimar Sinan GSÜ Resim Bölümü' nde lisans eğitimini tamamladı. 2010 yılını Erasmus LLP ile gittiği İspanya' da Universidad de Sevilla'da geçirdi. 2011 yılında Andalucia'nın Sevilla, Cadiz, Huelva, Cordoba kentlerinde gerçekleşen Fundacion Tres Culturas'ın düzenlediği Plein Air Art Workshop' una katıldı. Bunu takiben İspanya'da ''Fundacion Antonio Gala'' tarafından verilen sanatçı bursuna layık görülen ilk Türk oldu. 2007 yılından bu yana çeşitli grup sergilerine ve sanat performanslarına katıldı."}
{"url": "https://futuristika.org/gormeyeri-yangin-merdivenlerinde-bir-hayat/", "text": "görmeyeri'nin ilk oyunu Gürültünün içinde Mart ayında da izleyici ile buluşmaya devam ediyor. İsmini Yunancada tiyatro anlamına gelen görmeyeri kelimesinden alan topluluk ilk yapımı olan Gürültünün İçinde oyunu ile alternatif sahnelere yeni bir soluk kazandırıyor. Dört duvar arasına sıkışan yangın yeri gibi hayatlar... Ve bu hayatlardan kaçışın ilk durağı yangın merdivenleri. Alışkanlıkların, saplantıların, boğulmaların ve anlam verilemeyen hislerin rüzgarla açık bulduğu boşluklardan içeri sızdığı bir hikaye. Hava soğuk, ama huzur dolu. Meydanı geçtim, yürüyorum. Hava epey soğuk. Yön değil yer gerekir bazen, diyorlar. Yeriniz; 10 / 24 Mart Pazartesi Saat:20:30 Taksim Şermola Performans."}
{"url": "https://futuristika.org/gorunmez-kahramanlarin-pesinde-bir-fotografci/", "text": "Ali Haydar Yeşilyurt... Yoğun bir üretim tarzı içinde, içinden çıktığı toprakları hiç unutmadan, öncelikle ömrünü adadığı ve hala devam ettiği 'Face of Europe' projesinde de Londra'da, Amstedamda'de, Roma'da Viyana'da Paris'te, hiç rastlamadığımız görmediğimiz ışıklı şehirlerin sokaklarında beklemediğimiz insanlarını bulup gösteriyor bizlere. Ali Haydar Yeşilyurt'un, Hindistan projesi ise 2009 Şubat ayında gerçekleşir. Bir ticari çekim için oralara kadar götürülmüşken başarılı portfolyo serisine bir Hindistan sayfası açmaya da kararlıdır. 11 gün süreyle bu gizemli ülkenin güneyinde ve batısında, ağırlıkla Bombay ve Haydarabat şehirlerinde çekimler yapar. Herkesin çok daha kolay gördüğü en uçtakiler yerine yanından her gün geçtiğimiz ama fark etmediğimiz standart hayatların peşine düşer. Bizlerden çok uzaklardaki bir coğrafyanın izlerini bir portre fotoğrafçısı olmanın refleksiyle bu uzak insanların yüzlerinde ve onların doğallıklarında aramış. İşin kolayına kaçmadan, demagoji yapmadan en doğal halleriyle insanlara dokunma yolunu seçtiğini hissediyorum. Ali Haydar Yeşilyurt'a göre, fotoğrafları kendisinin varlık nedenidir. Soluk alma biçimi ve sohbet yoludur. Yutkunup durduğu, dilinde düğümlenen sözcüklerin bir çığlık olarak kopma biçimidir. Ali Haydar'ı Bazen Paris'in ışıltılı caddelerinin ara sokaklarında bir işçi emeklisiyle sohbet anında, bazen Hindistan'da genç bir çiftçiyle, bazen UNESCO'nun dünyanın en kaliteli müzik ödülünü verdiği Latvian Radio Choir isimli müzik topluluğunun albüm çekimlerinde ve bazen de Fazıl Say'ın dahiyane tınılarını görsel bir şölene dönüştürdüğü anlarda rastlayabilirsiniz. Sanırım Yeşilyurt pek olağanın ya da kolay olanın peşinde değil, en olmadık yerde hayatı eğip bükmeden başka açıdan anlatmanın derdinde. O nedenle ruh dünyasındaki samimiyeti ışıkla buluşur ve birer unutulmaz fotoğraf olarak karşımıza düşer. Ali Haydar Bu çalışmalarla neyi amaçlıyorsunuz? sorusuna verdiği Bir amaç uğruna değil, bir duygu üzerine yaşıyorum cevabıyla aslında her şeyi özetliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/gorunmez-komite-yaklasan-isyandan-ikinci-halka-eglence-olmazsa-olmaz-bir-ihtiyactir/", "text": "On beş yaşındaki bir çocuğa karşı olağanüstü hal ilan eden bir devlet. Bir futbol takımı aracılığıyla göçmen alan bir devlet. Hastane yatağında saldırıya kurban gitmekten şikayet eden bir polis. Ağaç ev yapımına karşı emir çıkaran bir amir. Chelles'de bir atari salonunu yakmakla suçlanan on yaşında iki çocuk. Çağımız kimsenin farkında bile olmadığı bazı durumsal saçmalıklar konusunda çok başarılı. Ger- çek şu ki haber medyasının ağlamaklı, onursuz tonu bu haber başlıklarına eşlik edecek kahkaha patlamasını bastırmakta zorlanıyor. Kahkaha atmak, haber yorumcularının yapmacık bir tavırla ortaya koyduğu bütün bu ciddi sorunlar karşısında verilecek tek doğru yanıt. İçlerinde en sıradanını ele alalım: Göçmen sorunu diye bir şey yok. Zaten günümüzde kim doğup büyüdüğü yerde kalıyor ki? Kim yaşadığı yerde çalışıyor ki? Kim atalarını yaşadığı yerde yaşıyor ki? Çağımızın çocukları anne-babalarına mı yoksa televizyona mı ait? Gerçek şu ki bütün aidiyetlerimizden bütünüyle koparılmış durumdayız. Artık hiçbir yere ait değiliz. Sonuç ise, yeni bir turizm düşkünlüğünün yanı sıra inkar edilemez bir ıstırap. Tarihimiz bir sömürüler, göçler, savaşlar, sürgünler ve her türlü kökün yok edilişi tarihi. Bizi bu dünyada bir yabancı, kendi ailemiz içinde bir konuk durumuna düşüren her şeyin hikayesi bu. Eğitimle dillerimize, TV yarışmalarıyla şarkılarımıza, kitlesel pornografiyle bedenlerimize, polis aracılığıyla şehirlerimize ve ücretli emek yoluyla arkadaşlarımıza el konuldu. Fransa'da buna bir de kökleri çok eskilere dayanan acımasız bir bireyselleştirme gayretlerini eklemek gerek. Bu bireyselleştirme, çok genç yaşlardan başlayarak halkını bölen, disiplin altına sokan, kıyaslayan, sınıflara ayıran; elinden kurtulmaya çalışan bütün dayanışma biçimlerini vatandaşlık -saf, hayali bir Cumhuriyet'e aitlik hissidışında geride hiçbir şey bırakmayıncaya kadar içgüdüsel zalimlikle ezen bir devlet gücü vasıtasıyla gerçekleştirilir. Fransızlar diğer uluslardan çok daha fazla mülksüzleştirmeye tabii tutulmuşlardır. Yabancılara karşı duydukları nefret aslında bir yabancı olarak kendilerine olan nefretlerinin bir parçasıdır. Sitelere karşı hissettiği kıskançlık ve korku karışımı duygu, kaybettiği şeylerden ötürü hissettiği hıncın dışavurumundan başka bir şey değildir. Sorunlu diye nitelenen bu mahallelerde var olmaya devam eden bir parça komünal hayatı, bir takım insani ilişkileri, devletin güdümünde olmayan bir miktar dayanışmayı, gayri resmi ekonomiyi, kendi kendilerini örgütleyen insanların elinden hala alınamamış örgütlülüğü kıskanmaktan kendilerini alamazlar. Öyle bir zavallılık noktasına eriştik ki göçmenleri ve görünümlerinden yabancı olduğu anlaşılan insanları lanetlemek Fransız gibi hissetmenin artık tek yolu oldu. Bu ülkede, göçmenler çok ilginç bir hakimiyet alanı yükleniyor: Burada olmasalar Fransızlar var olmaya devam edemeyebilir. Fransa okulların eseri. Aksi iddia bile edilemez. Herkesin hayatının dönüm noktası olarak bakolarya sınavını hatırladığı son derece eğitsel bir ülkede yaşıyoruz. Öyle ki emekli insanlar size, ta kırk sene önce, bilmem ne sınavında başarısız oldukları için hayatlarının ve kariyerlerinin nasıl mahvolduğunu anlatır. Bir buçuk asırdır ulusal eğitim sistemi öteki ülkelerden çok daha ileri düzeyde devlet tarafından yapılandırılan öznellik türü yaratıyor. Eşit koşullarda başlayan yarışmaya katılmayı kabul eden insanlar yaratıyor. Tıpkı yarışmalarda olduğu gibi becerilerine göre ödüllendirilecekleri beklentisinde olan. Bir şey almadan önce daima izin isteyen insanlar yaratıyor. Kültürel değerlere ve kurallara sessizce boyun eğen ve en yüksek notları alan tipler yaratıyor. Eleştirel zihniyete sahip büyük aydınlara bağlılıkları ve kapitalizmi reddedişlerinin üzerinde bile bu okul sevgisinin damgası vardır. Eğitim kurumlarının gerileyişiyle birlikte gün be gün devlet tarafından inşa edilen öznellik parçalanmaktadır. Yirmi yıldan daha uzun bir süredir sokak eğitimi ve sokak kültürünün yeniden ortaya çıkıp Cumhuriyet'in okulları ve onun kartondan kültürüyle yarışır duruma gelmesi Fransız evrenselliğinin son zamanlarda maruz kaldığı en büyük travmadır. Bu noktada aşırı sağla en zehirli sol arasında hiçbir fark yok. Jules Ferry ismi bile -Paris Komünü'nün ezilmesi sırasında Thiers'in bakanı ve sömürgeciliğin teorisyeni- bu kurumu şüpheli hale getirmeye yeter. Citizens' vigilance commiteee üyesi bir öğretmenin okullarının yakılışını anlatmak üzere akşam haberlerine çıktığını gören herkes, çocukluğunda kendisinin de aynı şeyi yapmayı nasıl hayal ettiğini hatırlamıştır. Ne zaman solcu bir entelektüelin sokaktan gelip geçenlere sataşan, dükkanları soyup arabaları yakan ve çevik kuvvet polisleriyle kedi köpek gibi oynayan çocuk çetelerinin barbarlığından dem vurduğunu duysak, 50'lerde greaser'lar ya da daha da iyisi Belle Epoque filmindeki apaçiler için neler söylendiğini hatırlarız. Apaçiler sözcüğü, diye yazıyor bir yargıç 1907'de Seine Tribunal'da son birkaç yıldır bütün tehlikeli kişiler, toplum düşmanları, yersiz yurtsuzlar, sorumluklarından kaçanları adlandırmak için kullanılıyor ve bu kişiler her tür arsız meydan okumaya, kişilere ve mallarına her türlü saldırıya hazır biçimde bekliyorlar. İşten kaçan, adlarını oturdukları mahallerden alan ve polisle karşı koyan bu gençler iyi ve bireyselleşmiş Fransızların kabusu: Bir Fransız'ın yüz çevirdiği her şeyi sahiplenip onun asla tadamayacağı her türlü zevki tadıyorlar. Kendisini iyi hissettiği için şarkı söyleyen bir çocuğun Ortalığı ayağa kaldıracaksın, denilip susturulduğu, eğitimin iğdiş ediciliği sayesinde her yanımızı terbiyeli çalışanların doldurduğu bir ülkede varolmanın küstah bir yanı var. Mesrine'in etrafında oluşan havanın esas nedeni dürüstlüğü ve cesareti değil, bizim almamız gereken intikamları alma işini üstlenmiş olmasıydı. Daha doğrusu, tereddüt edip sürekli ertelemek yerine doğrudan doğruya almamız gereken intikamları. Çünkü binlerce gizli kapaklı yöntemle, her türlü karalayıcı söz, minik kindar ifadeleri ve zehirli nezaketleriyle, Fransızların boyun eğerek kendilerini ezdirmenin intikamını sürekli biçimde ve de herkesten almaya devam ettiğine şüphe yok. Hemen memur bey! edasını bırakıp Sikmişim polisi! safhasına geçme vaktidir. Bu bağlamda, kimi çetelerin açık düş- manlığı, pek o kadar bastırılmayan bir sesle bu zehirli atmosferi, çürümüşlük ruhunu, ülkeyi yerle bir edecek kurtarıcı yıkım arzusunu ortaya koyuyor. Orta yerinde yaşadığımız bu yabancılar kalabalığını toplum diye nitelemek kavramı öyle bir gasp etmektir ki bir asırdır ekmek ve su kadar ihtiyaç duydukları halde sosyologlar bile artık kullanıp kullanmamakta tereddüt ettikleri bu kavramı gasp etmektedir. Şimdilerde sanal yalnızlıklar arasındaki ilişkiyi ve de mesai arkadaşı, bağlantı, ahbap, tanıdık veya flört gibi başlıklar altında kurulan zayıf etkileşim biçimlerini tanımlamak için ağ imgesini tercih ediyorlar. Bu tür ağlar kimi zaman iyice sıkışıyor, kodların dışında hiçbir şeyin paylaşılmadığı ve sürekli yenileri oluşturulan yeni kimliklerin tüketilmesi dışında hiçbir bir şeyin yapılmadığı ortamlar haline geliyor. Bugünkü toplumsal ilişkilerde can çekişen her şeyin detayına inmek vakit kaybı olur. Ailenin, çift olmanın geri döndüğünü söylüyorlar. Ama geri gelen aile ile giden aile aynı değil. Ailenin dönüşü, maskelediği hakim ayrışmanın, bu maskeli baloda düştüğü şu anki vaziyetin derinleştirilmesinden başka bir şey değil. Zoraki gülümsemeler, herkesin rol yaptığını görmenin tatsızlığı, sanki masanın üzerinde bir ceset varmış duygusu ve de herkesin hiçbir şey yokmuş gibi davranma gayretleriyle birlikte aile toplantılarındaki hüzün dozajının her geçen yıl biraz daha arttığına herkes tanıktır. Flörtten boşanmaya, birlikte yaşamaktan üvey ailelere, mutsuz çekirdek ailenin anlamsızlığının herkes farkında ama ondan vazgeçmenin daha büyük mutsuzluk vermesinden korkuyormuş gibi görünüyorlar. Aile günümüzde dayağın ataerkilliğiyle ve annenin boğucu baskısıyla kendisini ifade etmekten çok; her şeyin tanıdık olduğu huzurlu anların keyifli bağımlılığına kendini çocuksu bir bırakıştır; dünya yıkılsa umurunda olmama halidir. Kendine yeterli olmanın, kendine bir patron bulmak anlamında kullanılan hoş bir tabir olduğu bir dünyadır bu. İçimizde tutkuyla yanan ne varsa yok etmek için biyolojik ailenin yakınlığı bahanesini kullanmak; bizi yetiştirdikleri mazeretini öne sürerek çocukluğumuzun ciddiyet içeren her şeyinden olduğu gibi yetişkin olma şansından da bizleri uzaklaştırmak istiyorlar. Kendimizi bu tür bir aşınmaya karşı korumak zorundayız. Çift olmak bu müthiş toplumsal çöküşün son evresi, insanlık çölünün ortasındaki bir vahadır. Bugünün toplumsal ilişkilerinin bariz şekilde ortadan kaldırdığı sıcaklık, sadelik, dürüstlük, oyunsuz ve seyircisiz bir hayat gibi şeylerin arayışıyla, mahremiyet şemsiyesi altında ilişkilere yöneliyoruz. Ama romantizmin büyüsü ortadan kalktığında, mahremiyet çırılçıplak kalıyor ortada: Zaten mahremiyetin kendisi toplumsal bir uydurmadır, albenili dergilerin ve psikolojinin diliyle konuşur; diğer her şey gibi, bulantı verecek kadar stratejilerle yüklüdür. Artık bu alan da diğer alanlar gibi yozlaşır ve orada da dürüstlük adına bir şey kalmaz; buraya da yalanlar ve yabancılaşma kanunları hakim olur. Biri şans eseri bu gerçeği keşfettiğinde, tam da çift olmanın doğasıyla çelişen bir paylaşım kendini dayatır. Varlıkların birbirini sevmesini sağlayan şey, aynı zamanda onları sevilebilir kılan şeydir. Ve bu da ikikişilik-otizm ütopyasını darmadağın etmektedir. Aslında bütün bu toplumsal formların çözülüşü bir şans. Yeni düzenleme ve bağlılığı içeren çılgınca, geniş çaplı deneylerimiz için ideal bir durum. Ünlü ebeveyn istifası bizleri, çabucak olgunlaşmamızı gerektiren dünyayla ve de yaklaşmakta olan sevgili ayaklanmanın belirtileriyle yüzleşmeye zorluyor. Bugün, çiftin ölümüyle birlikte sorun yaratıcı ortak duygulanım biçimlerinin doğuşuna tanık olu- yoruz, seks artık tümden tüketildi, erkeklik ve kadınlık güve yeniği giysilerle cirit atıyor, otuz yıldır ardı arkası kesilmeyen pornografik yenilikler sınırları aşmanın ve özgürleşmenin çekiciliğini artık tümüyle tüketti. Devletin müdahalesine karşı Çingene kampları kadar direngen, ilişkilerin olmazsa olmazı bir politik dayanışmayı üreteceğimize inanıyoruz. Akrabaların proleterleştirilmiş kuşaklara yapmak zorunda kaldığı bitmez tükenmez yardımların, toplumsal altüst oluşu kolaylaştıracak bir himaye biçimine dönüşmemesi için bir neden yok. Otonom oluşturmak, bir anda sokaklarda kavga etmeyi, boş evleri işgal etmeyi, bir işte çalışmaktan vazgeçmeyi, birbirini çılgınca sevmeyi, dükkan yağmalamayı öğrenmek anlamına gelebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/goruntu-dili/", "text": "Bir görüntünün tek başına değer taşımadığı, sinema eleştirisinin beylik yargısıdır. Nitekim, filmin en küçük birimi görüntü değil, çekimdir denir1. Son derece etkili bir filmden veya çekimden bahseden bir yazıyı resimlemek isterseniz, tek görüntülerden çıkarılan fotoğraflar anlamsız kalabilirler. Bu yargıyı haklı çıkaran filmler ki bunlar belli bir tür filmlerdir- vardır. Ama haksız kılanlar, fotografik yönden güzel ve anlamlı fotoğraflardan kurulu filmler değildir. Bunu anlamak için, fotoğrafla, sinema fotoğrafı arasındaki farkı ansımak yeter. Tek karenin güçlülüğü, yalnızca, tek tek karelerin bütünle olan ilişkilerinin yapısına bağlı bir olaydır. Bu ilişkiler sinemadaki izmlerin temel karşıtlığını oluşturacak denli önemlidir. Bu karşıtlık ki genel olarak stilistik ikilik denebilir- sinemayla beraber başlamamıştır. Sanat tarihinin her devresinde ayrı adlar altında da olsa vardır. Klasik romantik, rönesans barok, dekoratif ekspressif ya da hepsine yaygın olarak rasyonel irrasyonel. Çağımızda bunu çok daha somut olarak biçim ve içerik ikilisine getirebiliriz. Sinema daha 1915 'erde büyük bir açıklıkla bu ikiliğin içerisinde idi. Nitekim sinemanın gerçekçilik ve dışavurumculuk diye adlandırılan iki temel ve karşıt eğilimini Andre Bazin gerçeğe inanan yönetmenler ile görüntüye inanan yönetmenler biçiminde tanımladığı zaman, görüntü sözcüğünden anlaşılan, kendi ifadesiyle, çok genel olarak, temsil edilen nesneye, perde üzerindeki temsilinin katabileceği her şeydir. Bu katkı ise, iki olaylar topluluğunda irdelenir. Görüntünün plastiği ve görüntülerin zaman içinde düzenlenişi: Görüntünün plastiği sözü, kullanılagelen anlamıyla, çerçevelemeyle sonuçlanan düzenleme içinde, dekoru, oyuncuyu, aydınlatmayı, makyaja kadar inen detaylarıyla kapsar. Görüntünün zaman içinde düzenlenişiyle ise dekorun ve oyuncunun görüntüsü, süre içindeki değişiminin görüntüsü durumuna getirilmiştir ve çekimler ardarda eklendiğinde, kurgu onların nesnel olarak sahip oldukları anlamı ortadan kaldırır. Onun yerine aralarındaki ilişkilerden kurulu bir içerik getirir. Burada Pudovkin'in sinema oyuncusu Mosjukin'e ait bir baş çekiminden, kurguya dayanarak, acıkma üzüntü ve sevinç ifadelerini elde edişini ansıyalım. Sinemaya böyle bir yaklaşma içinde, görüntülerin, değil tek kare olarak, tek çekim olarak bile anlam taşımamaları olağandır. Nitekim yukardaki deneme, bir yandan da bize bunu tanıtmaktadır. Burada anlam, kurgu yoluyla seyircinin bilincinde yaratılacaktır. Böylece, kurgunun görüntüyü bazı sinematografik niteliklerinden yalıtmasıyla, kurgunun ve yalnızca plastiği ile görüntünün temelini oluşturduğu bir sinema gerçekleşmiştir ki bu eğilim sessiz sinema devrinin genel anlayışıdır. Tabii Stroheim ve Flaherty gibi karşıt düşüncede olanları, bu arada, anmak gerekir. Sessiz sinema süresince teknik koşullar da bu durumu desteklemişlerdir. Örneğin emülsyon duyarlığının yetersizliği, özellikle iç sahnelerde, diyaframı kısmayı olanaksız kılmaktaydı. Açık diyaframlarda, konuya yaklaştıkça tehlikeli biçimde/ daralan netlik derinlikleri, derinliğine düzenlemeleri, zor işlemler durumuna getiriyor, alıcıyı bütünün parçalarına teker teker odaklamak zorunluluğu nedeniyle, gerçeğe, parçalanmış çekimlerle yaklaşmak, daha kolay bir işlem oluyordu. Alıcı devinmesini sınırlayan teknik zorluklar, çekimlerin süresi kısaldıkça hafifliyordu. Ote yandan ise, noktalamalar önem kazanıyor ve çeşitli noktalama teknikleri deneniyordu. Ne var ki bütün bu kurguya dayanan anlatım, öncelikle, kurgunun plastik yapısına uygunluğun sonucu idi. Yoksa bu basamaktaki teknik zorunluluklar, filmin dilini biçimlendirmede, böylesine etkili olamazlardı. Sessiz sinemada, çekimlerin sayısının, sesli sinemadakine oranla, pek fazla olduğunu biliyoruz. Ne var ki, bu azalma yalnızca sesin sinemaya katılışına bağlı bir sonuç değildir. Nitekim, daha sonra rengin katılışıyla, bu sayının daha da azaldığı, hatta sinemaskop işlemiyle, bu azalmanın devam ettiği bir gerçektir. Bu azalmaların renkli ve sinemaskop işlemlerde noktalamaların zorlaşması gibi, teknik nedenleri de vardır. Ama gene de bu azalma, her şeyden daha fazla, sahne düzeninin değişmesi sonucudur ve bir görüntü düzenleme sorunudur. Öte yandan sessiz sinemanın kısa çekimleri ve çeşitli noktalamaları perdedeki görüntüyle seyircinin arasında alıcının varlığını ortaya koydukça da sinemanın inandırma gücünden söz etmek zorlaşıyordu. Bu inandırıcılığı gerekli yapan geçici olanı kalıcı kılmak çabası, zamanın yok edişine ve ölüme karşı öylesine bir direniştir ki insanlık tarihinin başlangıcından bu yana yalnızca dinlere biçim vermekle kalmayıp plastik sanatlara da ağırlığını koymuştur. Nitekim plastik sanatlarda perspektifle, rönesansta güçlenen barokta olanaklarının sınırında isterik bir patlamaya ulaşan benzerlik tutkusu fotoğraf ve sinemanın doğuşuyladır ki plastik sanatların yakasını bırakmıştır. Sinema böyle bir kalıt'a sırtını dönmedikçe de ki henüz bu konuda hiç bir ciddi çıkış yoktur görüntünün inandırıcılığını zedelemek sinemaya bir şey kazandıracak gibi görünmemektedir. Görüntünün kurgu karşısında sağlam bir duruma nasıl geçebildiğini göstermek için sahne düzeninin 1940 dan sonra geçirdiği gelişmeyi örnek verebiliriz.2 Bu değişmeyi yalnızca alan derinliği gibi sinemanın en önemli olanaklarından birinin geliştirilmesi ya da kurgunun görüntünün plastiği içine yerleştirilmesi yoluyla yeni bir sinema dili yaratılması diye tanımlamak bile bu devre yönetmenleri için büyük bir onurdur. Fakat bunların yanı sıra değişmenin temelinde yatan önemli bir unsur vardır ki bu olayların zaman içinde oluşan bir mekan aracılığı ile anlatılmakta oluşudur. Bu anlatımın en büyük kozu merceğin kendisidir. Görüntü başlığının altında çerçeveleme, çekim ölçeği, alıcı yönü, görüş noktası, aydınlatma gibi önemli konular uzun uzun anlatılırken mercekle ilgili olarak yalnızca çerçevelemede mercek değiştirerek alıcıyı kımıldatmadan çekim ölçeğini değiştirme işleminden ya da alıcı devinmesi konusunda, alıcıyı konuya yaklaştırıp uzaklaştırmak yerine değişen odak uzaklıklı merceklerin olanaklarını kullanmaktan söz edilir. Merceğin görüntüde, dolayısıyla da sinemada gerçek önemini anlamak için ise iki konuda açıklama yapmak gerekir. Birincisi sessiz sinemada kurgu ile ulaşılan sinematografik mekan yerine görüntünün düzenlenişiyle erişilen mekan kavramının açıklanması, İkincisi merceğin gerçekten nesnel olup olmadığının tartışılması. Görüntü çerçevesinin sınırladığı 3/4 oranındaki düzlem için klasik sinemanın birçok düzenleme kuralları vardır. Bu dik dörtgeni bölen çizgilerin ve bu bölünme ile beliren kesişme noktalarının kuvvet değerleri görüntünün düzenlenişinin temelini oluştururlar. Sinema burada resim sanatından yararlanmaktadır. Resmin alt yapısının röne- sanstan bu yana bilinçli kullanılışı ve tinbilimsel etkiyi arttırıcı olarak değerlendirilmesi klasik sahne düzeni için herşeyiyle hazır bir deneyler bütünüdür. Keza klasik sinemada ufuk çizgisinin ve bakış noktasının değerlendirilişi ve aydınlatma, resmin iki boyutlu düzenlemesiyle üstüste düşerler. Derinlemesine sahne düzenlemesiyle iki boyuttan kurtulup üçüncü boyuta geçişin, süre içinde biçimlenme ile dördüncü boyuta ve sesle beşinci boyuta ulaşması sonucu ayrı bir sinematografik mekan kavramı ortaya çıkmıştır. Plastik sanatlarda mekan oluşturmak en geniş anlamı İle doğadaki mekanın insan gözü tarafından dilinen biçimde kavranacak kadarını sınırlamak demektir. Mekanın görünür değerleri yani matematik olarak açıklanabilen ölçüleri yanında, mekanı gerçekte belirleyen ve onu oluşturan yüzey ve biçimlerle kendisi arasındaki baskı ve gerilimlerin düzenidir. Bu sahnenin ağırlık noktasını oluşturan ve seyirciyi esas ilgilendiren olay telefon konuşmasıdır. Fredric March'ın görüntüsü dramatik öneminin az oluşuna karşılık klasik sinema kurallarının tersine önde ve daha büyük bir plastik yapıda yerleştirilmiştir. Bütün bu alışılagelene göre ters düzenlemelerle son derece güçlü bir sonuca ulaşılması klasik sinema kurallarının yanlışlığından değil, görüntü düzenlemesiyle ulaşılan bir sinematografik mekan kavramının sinemaya yerleşmiş olmasındandır. Mercekle ilgili gelişme için ise önce şu örneği verelim. Hem Orson Welles'in Yurttaş Kane filminde hem de Wiliam Wyler ile Yaşamımızın en güzel yılları filminde çalışan görüntü yönetmeni Gregg Toland değerli ve kişilik sahibi bir sanatçı olmasına karşın iki yönetmenin alan derinliği tekniklerindeki başkalık sonucu alıcı yönetmeni olarak ayrı anlatımlara ulaşmıştır. Bu konuda İki tekniğin karşıtlığı en iyi biçimde kullanılan merceklerin ayrılığında kavranır diyor Andre Bazin. Yurttaş Kane in geniş açılı mercekleri perspektifleri iyiden iyiye bozuyor ve Orson Welles dekorun uzama etkisinden yararlanıyordu. Yaşamımızın en güzel yılları nın normal bir görüşün geometrisine daha uygun olan mercekleri, uzun odaklarından dolayı daha çok sahneyi ezmeğe, yani sahneyi perdenin yüzeyi üzerinde yaymaya yöneliyordu. Bilinir ki bir nesnenin boyu İle insan gözündeki görüntüsünün boyu arasındaki oran yalnızca gözün nesneye uzaklığına bağlıdır. Dolayısıyla aynı boyda iki nesne göze eşit uzaklıkta iken eşit boyda görünürler. Fakat bu İki nesne gözümüze göre arka arkaya duruyorlarsa göze olan mesafeleriyle ters orantılı olarak birbirlerinden ayrı boylarda görünürler. . İki nesnenin kendi aralarındaki uzaklıkları 10 mt, göze olan uzaklıkları da 10 ve 20 mt. ise FC/BC = 10/20 = 1/2 dir. Demek ki bu iki nesnenin bu bakış açısına gö- re oranları 1/2 olup, biri diğerinin iki katı görünür, iki nesnenin aralarındaki 10 mt. lik uzaklığı değiştirmeden göz noktasını nesnelerin 150 ve 160 mt gerisine alalım. Ayni formülle ölçü 14/15 oranında olacaktır. Gerçekte eşit ölçüde olan nesneleri ayrı ölçülerde görmemizle beliren derinlik duygusu demek ki yalnızca görüş noktasına olan uzaklığa bağlıdır. Alıcıda görüntü boyu şu faktörlerle belirlenir. (Çizim 2) Çizimdeki üçgenlerin eşitliğinden B/A = F/K dir. B/A küçülme oranıdır. Bunu K ile gösterelim.. K = F/L dir. Yani küçülme nesneye olan uzaklığa bağlı olduğu denli objektifin F ile gösterilen odak uzaklığına da bağlıdır. Eğer biz görüş noktasını değiştirmeden alıcıya değişik bir odak uzaklıklı objektif takarsak uzaklık değişmediği için derinlik duygusu da değişmeyecek buna karşılık F e bağlı olarak küçülme oranı, sonuçta da görüntü boyu değişecektir. Objektifi değiştirmeden görüş noktasının nesneye olan u- zaklığını değiştirdiğimizde hem görüntü boyu hem de derinlik duygusu gerçekte olduğu gibi birbirine bağlı olarak değişeceği halde, uzaklığı değiştirmeden yalnızca objektifin odak uzaklığını değiştirirsek görüntü boyu değişecek buna karşın derinlik duygusu değişmeyecektir. Böy- lece mercek bir nesne karşısında insan gözünün ayrı bakış noktalarından elde ettiği görüntüleri bileşenlerine ayırmış ve bu farklı görüntülere ait bileşenlerden yeni bir görüntü yaratmıştır. Bu bireşim en bilinen tanımlamasıyla kurgunun kendisidir. Bu kurgunun görüntünün bünyesinde gerçekleşmesidir ve bu kurgu tek tek görüntülerin her birinde gerçek formu ile vardır. Görüntüler içerik bakımından ne denli zengin olursa olsun 1/48 saniyede görünüp kaybolmaları yani sinemanın normal temposu içindeki ömürsüzlükleri bu içerik zenginliğini ayırdedilmez duruma getirir denilebilir. Bu yalnızca insanın göz denen örgeni için önemlidir. İnsan beyni için değil. Şu deneme göstermiştir ki 1/48 saniye beliren bir görüntüyü insan gözü ayırdedemez fakat insan beyni kaydeder. Şöyle ki bir filmin her 20 karesinin arasına üzerinde bir reklam cümlesi bulunan bir tek kare yerleştirip seyirciye gösterildiğinde seyirciler 20 karede bir geçen bu cümleyi görememişler fakat farkında olmadan etkilenmişlerdir. Çünkü gözün görmediğini beyin kaydetmiştir. Göz iç ve dış dünya arasında bir sürü organik ve mekanik aracılardan en önemlisi de olsa yalnızca biridir."}
{"url": "https://futuristika.org/gosterim-ve-konusma-themroc-claude-faraldo/", "text": "Faraldo'nun Themroc'u, ele aldığı ideal sapmadan söz ederken konuşmamayı tercih ediyor; ancak bu tercihin konuşmayı başlatıcı bir tarafı var. Bir bakıma, güçlü bir ideolojik/sınıfsal eleştiri için kelimelerin temsil gücünü çok aşan bir küçük şoklar düzeni kuruyor. Bugün 91 yaşındaki Michel Piccoli, en akılda kalan rollerinden birinde, hayatını yıkıp yeniden kurma içgüdüsünü izleyen bir işçiyi canlandırıyor. İşçi, olmayan diline veda ediyor, dairesinin yönünü değiştiriyor, beslenme tercihini kolluk kuvvetlerinden yana kullanıyor, hiçbir öneride bulunmadan bir öneri haline gelen varlığı giderek çevresini de patlatıyor, olaylar gelişiyor. Minör yenidalgaların görece olarak bilinen örneklerinden birinde emek kategorisine bir de bu yönden bakmak için yol ve zihin açıcı bir yıkma emeği."}
{"url": "https://futuristika.org/goz-alabildigine-deniz/", "text": "Her akşam aynı şeyleri düşünürdü... Yine öyle oldu. Hiç gidemeyeceği kıyıları düşündü... Hiç göremeyeceği insanları... Bu enfes günbatımı, içini sızlatmaktan başka bir işe yaramıyordu. Uzaklara gitmek üzere demir alan ya da denizin ortasında yol alan bir gemiden izlemekti, gün batımını keyifli kılan. Böylesinin hiçbir anlamı yoktu. Yapabileceği bir şey yoktu. Hiçbir şey yapamazdı. Kıpırdayamazdı bile... Dünyayı dolaşan bir geminin ayrılmaz bir parçası olduktan sonra, böylesi bir durumda kalmak çok zordu gerçekten. Tek yapabileceği buradan tüm gün denizi izlemekti. Ve onun iyotlu kokusu ile ağır ve yapışkan bir örtü gibi kendisini kaplayan nemini üzerinde hissetmek. Herkes Halil'i her limanda sevgilisi olan hovardanın biri sanırken, bir tek o biliyordu onun yüreğinde tek bir isim olduğunu. Hülya! Beykoz'un en güzel kızı! Kendisi, bizzat Halil'den duymuştu. Özellikle, içip de kafayı bulduğu vakitlerde söylenmeye başlardı Halil... Bana, bunu yapmayacaktın Hülya!... Söylenir, sonra da ağlardı. Hatta bir keresinde üzerine kapanıp ağlamıştı. Sormamıştı. Soramazdı ne olduğunu... Halil de anlatacak durumda değildi zaten. Gözyaşlarını sessizce üzerine akıtmış, sonra da kendini toplayıp hiçbir şey olmamış gibi diğerlerinin yanına gitmişti. Sonra Halil, her sarhoş olduğunda; öyküsü parça parça dökülmüştü ağzından. Kimse sormadan yine... Kendi kendine söylenirken... Hülya'nın hemşire olduğunu... Bir mühendisle evlendiğini... İki çocuğu olduğunu... Beykoz'dan taşındığını... Hülya ne yaparsa yapsın onu unutamayacağını... Unutmamıştı da... Sadece daha çok içmeye başlamıştı. Anılar da avutmuyordu artık. Halil'i hatırlamak rahatlatmamıştı onu. Güzel ancak hüzünlü görünen kadın yüzünü buruşturarak cevap verdi. Adam kadını kolundan sertçe çekip, oturttu. Tüm ağırlıklarını üzerinde hissetti. Kadın, usulca kenara çekti kendini. Onlar için daha iyi. Birbirini sevmeyen bir anne- babanın dırdırından kurtulurlar en azından. Adamın ses tonu yumuşamıştı. Elini kadının ellerine uzattı. Kadın, hızla çekti ellerini. Ama ben seni sevmiyorum. Sevemedim. Yaparım sanmıştım, ama olmadı. O adam yüzünden değil mi? O adi kaptan müsveddesi yüzünden! Sana da o ayyaş yakışır zaten. Ama, şunu unutma, pişman olacaksın! Çocuklarının yüzünü bile göstermem sana! Öyle bir yaparım ki! Sen bir ayyaş için bizi bırak; sonra da masum anne pozları takın. Benim, Halil'le bir ilgim yok! Beni artık kandıramazsın. Defol git kimin yanına gideceksen! Allah hepinizin belasını versin! Senin, Halil'in; en çok da babamın!"}
{"url": "https://futuristika.org/gozuyle-resim-cizen-adam/", "text": "Xiang Chen, isminden de anlaşıldığı üzere bir Çinli. Fakat en zeki benim diyenin bile isminden anlayamayacağı üzere, onu geriye kalan 2 milyar Çinli'den ve hatta yeryüzündeki diğer insanlardan ayıran bir özelliği var. Varlığı ve yokluğu belli olmayan o minik, çekik gözleriyle, kaligrafi sanatını öyle bir icra ediyor ki, gözümüzle görmesek asla inanmayacağımız bir tablo çıkartıyor ortaya. Chen, 16 yaşında bir inşaatta çalışırken, gözüne kum tanecikleri kaçmış ve bu taneciklerden ne en ufak bir rahatsızlık duymuş ne de acı hissetmiş. Gel zaman git zaman gözlerinin vurdumduymazlığından rahatsız olup, rahatsızlığını gidermek için bir çare aramış ve çareyi sanatta bulmuş. Gözüne taktığı fırçayla kaligrafik eserler yaratmaya başlamış. Dev fırçasının ucuna lens gibi bir aparat takıyor. Sonra bu aparatı gözüne yerleştirip göz kapaklarını sıkıca kapatıyor ve ortaya baktığı her yeri boyayan süper sanat adamı çıkıyor. Şöhreti köyden kasabaya, ordan da tüm dünyaya yayılınca doktorlar Chen'i incelemeye almışlar ve diğer insanlardan farklı hiç birşey bulamamışlar. Sanatçımız bu duruma biraz bozulmuş tabi. Ne de olsa çocukluğundan beri, gözlerinin gizli güçleri olduğu inancıyla büyümüş. Akşam olup da evine döndüğü zaman, sabahtan beri resim çizdiği yetmezmiş gibi fırçasını çıkarıp yerine göz çubuklarını takarak, gözüyle piyano çalıyormuş."}
{"url": "https://futuristika.org/gozyaslari-icinde-dort-yuz-japon/", "text": "Beni Bresson'a götüren Florence Delay'di. Bresson'un av sahası bir bakıma entelektüel burjuvaziydi. Bu bütün oyuncuları için geçerli olmasa da, işlerinin çoğu için sabitti. Bresson biri sayesinde bir başkasını bulmayı, onunla çalışmış insanlar arasında bir zincir, bir bağ kurmayı severdi. Le Proces de Jeanne d'Arc hariç filmlerinin hiçbirini izlememiştim. Bana Pickpocket ve Le Condamne a mort'u izletti. Beraber çalışıyor olduğu oyuncularla daha önce çektiği filmleri izlemekten büyük bir keyif alırdı ve Le Condamne a Mort'un bir salondaki gösterimi boyunca filmi benim için yorumladı. Salondaki öteki insanlar, gösterim boyunca konuşan adamın Bresson olduğunu bilmeksizin Sessizlik! diyorlardı. Biraz sessiz olun! Fakat Bresson'un onu rahatsız eden olaylara karşı müthiş bir kayıtsızlığı vardı. Bu olaydan biraz sonra Florence Delay beni arayıp babamı kaybettikten sonra yasal olarak vasim olmuş olan büyükbabam François Maurac'dan Au Hasard Balthazar'da oynayabilmem için izin almam gerektiğini söyledi, çünkü henüz reşit değildim. Büyükbabam kabul etti ve kısa bir süre sonra Academie Française'de kendisi de bir akademisyen olan Florence'in babası Jean Delay büyükbabamın yanına gidip ona Bu harika, François, senin küçük kızın Bresson'la film çekecek demiş. Ve büyükbabam onu Biliyorsun, senaryoyu okudum, o Jeanne değil diye yanıtlamış. Benimle çok konuşurdu. Aramızda, soru sormama gerek kalmaksızın ne istediğini anlamamı sağlayan bir bağ yaratmıştı. Beni nereye taşımak istediğini bildiğine ikna olmuştum ve ben de ona tamamıyla güven veriyordum. Bresson'un mevcudiyetinin tamamen kendine has bir tarafı vardı, herkesle arasına koyduğu mesafe hiç ihlal edilmezdi. Her zaman inanılmaz nazikti ama istediğini alamadığında da bir o kadar acımasız olabiliyordu. O her yerdeydi. O zamanlar saçlarım kısaydı ve takma saçlarım düzgün takılmadığında onları bizzat kendi elleriyle takan yine Bresson olurdu. Bresson bende tohumları olan şeyleri ortaya çıkardı ve bana onu tanımadan evvel bilmediğim belli bir nitelik peşinde koşmayı öğretti. Tekilliklerin ayrı ayrı tadını almak. Her şey bu kadardı. Bu deneyimin beni biçimlendirdiğini, baştan yarattığını biliyordum fakat henüz derinliğinin ve öneminin farkında değildim. Hiçbir zaman makyaj yapan bir kadın olmadım, çünkü Bresson makyajsız kadınları beğenirdi. Ayrıca erkekler konusundaki zevkimi de yine onun seçtiği erkekler doğrultusunda oluşturduğumu düşünüyorum, onun filmlerindeki uğruna ölünecek erkekler doğrultusunda. Geçen gece Condamne a mort'u izledim ve François Leterrier'in güzelliği tarafından büyülendim, inanılmaz bir güzellik. Ve Balthazar'da François Lafarge müthişti. Çarpıcı olansa bütün karakterlerin genç olduğunu fark etmemdi. Gençken genç olduğumu bilmiyordum. Ancak bir süre sonra, yıllar geçtikçe Bresson'un gençliği sevdiğini fark ettim. Başka hiçbir filme hala çocukluğa dahil ama yavaşça başka bir şeye dönüşen bu an bu kadar kurnazca nüfuz etmemiştir. Tüm güzelliği ve kırılganlığıyla gençlik... Bresson'la ilgili ironik olan şeyse, yapmamı istemediği şey için bana derin bir ilham vermesi oldu, yani oyunculuk. Bu yolda senelerce devam etme arzumu ona, onun bunu istemediğini düşünmeme rağmen, borçluydum. La Chinoise'da oynadığımı duyunca beni aradı ve hemen bırakmamı yoksa Lancelot'daki Guenievre'i oynayamayacağımı söyledi. Godard'ın filmini bırakmam için hiçbir sebep göremedim. Benim yaşımın vahşiliğindeki biri için tek bir yol vardı, o da kendi hayatını yaşamaktı. Ve sonra Pasolini, ve ötekiler. O zamanlar küçük bir zorba gibi davranıyordum; Bresson'a minnetimi göstermek için küçük bir çaba bile göstermedim ve seneler boyunca aramız biraz soğuktu. Bresson öteki yönetmenlerle aynı işi yaptığını düşünmüyordu. Mag Bodard, Au hasard Balthazar'ın yapımcısıydı ve aynı zamanda Les Parapluies de Cherbourg filminde de çalışmıştı. Beraber yemek yediğimizde filmden bahsetti. Ve akşam, Bresson, Mag Bodard'ın bahsettikleri üzerine, Şarkı söyleyen ve şemsiye satan insanlar var, ve o kadar, öyle mi? dedi. Hiçbir şey anlamamıştı. Tavrı hor gördüğünden değil, gerçekten ilgisinin olmamasından kaynaklanıyordu. Ve böylece, Mouchette için yürütülen ava da dahil oldum. Bresson'un filmleri ve oyuncuları arasındaki zincire bağlı kalmaktan mutluydum. İsteği üzerine, yıllar içinde onun elçisi haline geldim. Ölümünden bir ay önce Florence Delay ile Tokyo Festivali'ndeydim. Festivalin retrospektif bölümünde Bresson'un tüm filmleri gösterilmişti. Bu büyük bir zaferdi. Au Hasard Balthazar'ın gösteriminden sonraki söyleşide bazı anekdotlar anlatmam istendi. Yapamayacağımı söylemem kötü karşılandı. Oysa bunun sebebi sahneye çıktığımda gözyaşları içindeki dört yüz Japon'u karşımda bulmamdı. O sahne benim için fazla etkileyiciydi ve öyle bir duygu içerisinde anekdotlar anlatamazdım. Ben de Bresson'un filmlerini daha bilinir kılmanın gerekliliğinden bahsettim. Filmlerimi her izlediğimizde, her zaman Au Hasard Balthazar'a geçmek isterim. Tercih ettiğim, bütün yaptıklarımın arasında sanatsal olarak ötekilerden çok öte bir yere koyduğum Au Hasard Balthazar'dır. Her şeyden kuşku duyan biri olarak tanınırım, ama Bresson'un eserlerinin büyümeye devam edeceğinden eminim. Şu an için kişiler düzeyinde izlenip seviliyor gibi görünse de, gelecekte, Bresson'un filmleri topluma hitap etmeyi sürdürüyor olacak. Bir fırtına kopmuştu ve insanların Peki şimdi bize ne olacak, gezegenimize ne olacak? dediğini duyduk. Asıl vermek istediğim cevap Herhalde şeytan oldu. Öldüğünden beri onu daha sık düşünüyorum ve bu adamın bir bilmece olduğuna eminim. Belki Mylene Bresson onun hakkında bir şeyler biliyordur ama bilen tek kişi de o galiba. Görünüşünün ötesinde, Bresson bilinemezdi. Bu zarafetin, güzel fiziğin, müthiş nezaketin, bu zeki ve komik karakterin ötesinde, Bresson kimdi, bilmiyorum. Fakat onun hakkında varsayımlarda bulunmak zorunda olmamızı seviyorum. Bresson hayali bir karakterdi, tüm sinemacılardan daha çok."}
{"url": "https://futuristika.org/gulay-alpay-emre-erturk-ny-broadway-galeride/", "text": "2000 yılında New York'ta tasarladığı köpek çantalarıyla marka olan ve tasarımları Beyaz Saray'a kadar uzanan Türk tasarımcı ve ressam Emre Ertürk 21 Mayıs günü NY Broadway Galeri'de Alpay ile bir performans düzenledi. Uluslararası başarıları ve geçen yıl Art Basel Miami'deki 3 boyutlu enteraktif çalışmaları ile dikkat çeken Ressam Gülay Alpay ve Ertürk'ün Sevgi ve Barış için 20 metrelik bir 3 Boyutlu Proje Odası Kurulumu'nda gerçekleştirdikleri performansta Alpay ve Ertürk, var olan bir dünyanın içinde yenilikçi bir dünya yaratmaya çalıştılar. Interaktif katılıma açık olan bu Dünyalarda onlarla birlikte çalışan diğer sanatçılar ve sanatçı olmayan arkadaşları ile gösteri esnasında sergiyi ziyaret eden konuklar tarafından kullanılan mekanda, sergide bulunan herkesin enstalasyonun bir parçası olmaları ve iz bırakması istendi."}
{"url": "https://futuristika.org/gulsah-erol/", "text": "Gülşah Erol'a ilk kez, yıllar önce, sözsüz ses gruplarından On Your Horizon ve Kafabindünya'nın konserinde rastlamıştık. İlerleyen yıllarda, çeşitli proje ve gruplarla, üretken bir dönemini uzaktan izledik. Şu an kapanmış Radiofil Sahne'de Yekpare adıyla birkaç kişiye verdikleri ulvi konserin etkisi uzun sürmüştü. Erman Akçay, kendisiyle konuştu, doğaçlamaya el veren, nefes ile el işçiliğini birleştiren, çellosuyla şehrin yayılıp nefes kestiği ağaçların, kuşların gerginliğini, unutulmuşa benzeyen doğanın o kendine özgü rahatlığının etkisindeki müzisyenliğini dinledi. F! Özgür doğaçlama'dan bahsetmeden önce aslında doğaçlamanın en saf haline bir dokunmamız lazım. Nasıl bir düşünce ve hisle doğdu. Çok çeşitli üsluplar var, hemen hemen hepsi de coğrafi bölgelerle bağlantılı ve ayrı havalarıyla tanınırlar. Eski dönem kayıtlarını incelediğimde bunun en başta kendini ifade etmenin en saf biçimi olduğunu görüyorum. Besteci veya müzisyen kavramlarının daha oluşmadığı bu evrende nasıl doğdu doğaçlama, bunu en iyi anlama biçimi benim içimde doğma biçimi. Ruhu serbest bırakmak. Her doğaçlamanın farklı bir üslubu, değişik bir tınısı var, yapmamız gereken, normalde yaptığımız gibi o tınıya kendimizi vermek olmalı ve an içinde ritmin veya notaların bilinen olmasının bir önemi yok, önemsenmesi gereken ruhunun yeni olduğunu bilmek. Bu doğaçlamayı algılamak sürekli gelişmenin ve değişmenin bir adımı. Özgür doğaçlama, klasik batı müziğinin temel öğeleri olan armoni, melodi ve ritmin kullanımını reddeden bir forma sahip. Bu öğelerden ayrıştığında öne çıkan müzikal dokular oluyor. Örneğin; notalar dışında enstrümanların sınırlarını zorlayarak, keşfedilmiş yeni seslerin kullanılması. Bu enstrüman insan sesi de olabilir. Serbest doğaçlama kendi kuralları içerisinde sınırsız olan ve arada da türsel doğaçlamalara izin veren bir yapıya sahip. Sınırlarının olma sebebi ise doğuşundan geliyor. Müziği öğrenmenin ve anlamanın özünde enstrümana dokunmak, o enstrümanı tanımak ve o enstrümanı çalmak yatıyor. Dolayısıyla özgür doğaçlama, her türlü kalıbı reddederek yerine insanın özünde yatan öğrenilmemiş hissi ortaya çıkarıyor. Yapılan müziğin bir tekrarı yoktur ve yapılan şey anlık bestedir. Dolayısıyla böyle bir şeyin tanığı olmak, yeni doğan bir çocuğun doğumuna tanık olmak gibi. Ne olabileceğini ve ne hissedilebileceğini daha önceden kestiremediğiniz bu müziğin yapılma anında bilmeniz gereken o müziğin büyük bir parçası olduğunuzdur. Aslında en çok zevk aldığım doğaçlama topluluklarında yer almak veya daha önce karşılaşmadığım ve dinleme fırsatımın dahi olmadığı farklı tarzlarda müzik yapan müzisyenlerle doğaçlama seansları çok hoşuma gidiyor. Yeni bir yüzle karşılaşmak, yeni bir müzik ve yeni bir ruh ile bir olmak, bütün olmaya çalışmak benim için çok keyifli. Afrika'ya gitmeyi çok istiyorum ve oranın yerli kabileleriyle doğaçlamayı deneyimlemek büyük bir heyecan benim için. Çünkü doğaçlama bir süre sonra bir trans hali ve orada yaşayacağım bu deneyimin bana neler hissettireceği mühim. Afrika'da kendi hayatımda deneyimlediğim her şeyden farklı daha doğal bir yaşam biçimi var. Belirli zamanlarda yapılan törenler, müzikler ve danslar dünya'ya, evrene, tabiat anaya, kendilerine, tanrılarına bir hediye gibi. Sahip oldukları her şeye duydukları bir minnet borcu gibi. Bunun içinde olabilmek insan ruhuna özellikle bizim gibi şehirde yaşayan insanlara önemli bir takım bakış açıları sunuyor olmalı. Bunu oraya gittikten sonra tekrar sor bana. Fakat onları uzaktan da olsa hissedebildiğimi biliyorum. İçinde bulundukları fakirliğe rağmen yaşamı müzik ve dansla kucaklıyor olmaları ve enerjilerini bu yönde kullanmaları başlı başına şehir hayatının koşuşturmasına kendini kaptırmış bir çok insan için ilginç bir örnek. Çok fazla ders çıkarılır buradan. Yani acayip bir dünya orası ve çok gerçek. Çok çalışıyorum ve zaman içinde kendimi en iyi ifade edebileceğim hedefler belirliyorum. Müziğe aşığım, enstrümanıma aşığım ve beni çeken, çağıran, yakalayan güzel şeylerin içinde olmak istiyorum. Tanımak, anlamak ve dinlemek isteyenlerin çoğalıyor olması ise beni çok mutlu ediyor ve daha farklı, güzel, yeni şeyler yapmam için motive oluyorum. Emeğe saygı günümüzde büyük önem teşkil ediyor ve kapitalist bir düzen içinde kendi değer yargılarımızı korumaya çalışıyoruz. Birlik içinde, bütün olabilmeyi ve farklılıkları kabul edebilmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Ben merkezli bir yaşamdan çok kardeşlik, dostluk ve aile kavramlarını aşırı önemsiyorum. Yardımlaşmayı, sevgi paylaşımını, saygıyla yaşayabilmeyi istiyorum. Niyetlerimizin iyi olmasını dilediğim bir dönemdeyim. Yaşayan her canlıyla iletişimde olabilmek ve onları görmezden gelmediğimiz günlerimiz daha çok olsun."}
{"url": "https://futuristika.org/gulumseyin-bu-bir-kamera-sakasi/", "text": "Yer: Kanada'nın Montreal kentindeki çok da işlek olmayan caddelerden biri. Hava açık, gökyüzü mavi ve yolun kenarı yeşil, uzun ağaçlarla dolu. O caddeden geçen biri için herşey güzel gözüküyor. Arabaları ile geçenlerden bazıları camlarını açmış, güzel havayı solumak istiyorlar. Fakat gözden kaçan bir detay var: Caddedeki kaldırımın çok da belirgin olmayan bir yerine ustaca yerleştirilmiş bir hız levhası. Bu hız levhası, olabileceğinden çok daha düşük bir hızı azami hız olarak belirlemiş. Hız levhasının az ilersinde ise aracına yaslanmış iki polis, acımasızca kurbanlarını bekliyor. İlk geleni hemen durduruyorlar. Polislerden biri yavaş, kendinden emin ve havalı adımlarla ne olup bittiğini anlamayan şoföre doğru yürüyor. Arabanın aralık camından ve şoförün şaşkın bakışları arasında ona farkında olmadan geçtiği hız levhasını gösteriyor ve şoförün arabadan çıkmasını rica ediyor. Olan biteni büyük bir hayretle izleyen şoför arabasından çıkıyor ve polisin söylediği gibi sırtını arabaya dayıyor. Bu sırada şoförle konuşan polis, ortağını çağırıyor ve arabanın camından içeride alkol veya uyuşturucu olup olmadığını kontrol etmesini istiyor. Asıl numara tam da burada başlıyor. Ortağı camdan içeri eğilmişken bizim polis sırıtarak cebinden tupturuncu ve büyükçe kağıttan bir balık çıkartıyor. Her saniye daha da şaşıran kurbanımız şoförün bakışları arasında ortağının sırtına vurarak yeter, tamam derken balığı da yapıştırıveriyor. Tabii, şoför de, bizim polis de kıkırdamaya başlıyorlar. O sırada arabanın camından kafasını çıkaran ortak ise gülüşmelere sinirleniyor ve bizim polise, polis arabasından ceza makbuzunu almasını söylüyor. Bizim polis tam polis arabasına giderken sırtına yüreklendirici bir şekilde vuruyor. Ama bizim kurban şoför ne görsün? Ortağı da polise aynı numarayı yapıyor ve bizim polis de şimdi arkasında kocaman tupturuncu kağıt bir balıkla dolaşıyor. Biz de, hepimiz, buna benzer numaraların bire bir kurbanları olduk. Biz, bu topraklarda yaşayanlar, demokrasiyi savunan siyasi liderlerin kendi doğrularına inanmayanların terörist, çeteci ve mafyacı ilan edildiğini duyduk. Biz, bize örnek olmalarını beklediğimiz insanların birbirlerine halkın karşısında küfürler ettiklerini, insan yerine koymadıklarını gördük. Biz, demokrasi adına dini, milli ve ideolojik inançların suiistimal edildiğine şahit olduk. Ve buna rağmen söylenilenlere kulak kabartıyoruz. Biz, adalet sistemine işimize geldiği kadar güvendik. Kendi çıkarımıza uymadığı zaman, kendi düşüncelerimizle bağdaşmadığı zaman adalet sistemini aşağıladık, güvenilmez ilan ettik. Ama bizim görüşlerimize uygun kararlarda adalet yerini buldu dedik. Biz, demokrasi, haklar ve özgürlükler adına yasaklar getirilirken izledik. Hakkımızı gerektiği gibi aramadık. Haklılığımızı şüphesiz gösterecek şekilde direnmedik. Gücü ellerinde bulunduranlar ahlaki değerlerimizi kullanarak bize anlamsız sınırlamalar getirdikleri zaman, onların karşısında durmadık. Tepkilerimiz, etksizdi ve sadece güçlüleri daha da güçlendirdi. Güçlüler gücün kölesi oldular ve gereğini yaptılar. Biz, hepimiz, en az onlar kadar suçluyuz. Bizim gözümüzün önünde onlarca düşünür, yazar, gazeteci hapislere atıldı. Direnmek isteyenler tutuklandı ve öldürüldü. Hiçbirinin hesabını sormadık. Ağzımıza çocuk maması gibi lokma lokma yedirilen bahanelere kandık. Ölenlerin polis gazından değil de, kalp krizinden, kendi zayıflıklarından öldüklerine inandık. Bizi ilgilendirmeyen haberlere kulaklarımızı tıkadık. Her gün, medyadan uzak yaşanan trajedileri görmezden geldik. Bütün mazlumların ahı üzerimizde. En basit ve en sembolik demokratik hak olan seçimlere binbir hile karışmasına izin verdik. Kasetlerle, oyunlarla insanların istifaya zorlanmalarını izledik. Ortaya çıkmayan kasetlerde neler olduğunu liderlerden duyduk. Geleceği ile oynanan, iftira yiyen, hayatı kararan herkesin vebali bizde. Konuşulması gereken önemli konuları bir kenara ittik. Sadece bizim gözümüze sokulan konuları konuştuk. Paylaştığımız topraklarda farklılıklarımızı zenginlik olarak görenleri, güçlülerin talimatları ile linç ettik. Gündemi, önemli olan konuları ve bizim neyi düşünmemiz gerektiğini güçlü olanların tanımlamasına izin verdik. Sahip çıkmadığımız her acımızdan, her damla göz yaşımızdan biz sorumluyuz."}
{"url": "https://futuristika.org/gumus-ozdes-camera-obscura/", "text": "Işığın kendi rastgeleliği ve plastik düzlemdeki davranışının fizik gerçekle olan çelişkisini temel alan bir palet anlayışıyla ışığın kendi kurgusunun asla tamamiyle planlı olamayacağını görüyorum. Bu prensibe göre kurgu teklifsiz veya plansız da ortaya çıkabilen bir tür plastik fenomen. Bir anı veya bir alanı kurgulamada, ışık; sadece kendine özgü kaosu ve serbestisi dikkate alınmadan geçilmeyecek bir şey midir yoksa sıradan bir davranışı, nesneyi paylaşılan bir inanç dizgesine dahil ederek sembolik bir anlam kazandıranın ta kendisi midir? Renksizlik kelimesizlik gibi. Kelimesizliği anlatabilir misiniz? Anlatabilecek olsanız anlatır mısınız? Yoksa o kelimesizlikle bir iş mi yaparsınız? Rengin yokluğu, zihne sonsuz olasılıklar evrenini de açıyor böylece. Resmin içine yapıldığı boşlukta görünmeyen, ancak oradaki imgeler yoluyla dimağın girebildiği düşünce labirentlerine daha çok yer tanıyan, daha az tanımlayan, daha az söz söyleyen.. görüneni kodlanmış sınırlı sayıda anlama indirgememek için zihinlere dinleyebilecegi en zengin müzigi : sessizligi; hareket edebilecegi en geniş alanı: boşluğu sunan. İçinde dolaşıp dansedecek, olabilecekleri görecek olansa zihnin kendi kamerasıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/gun/", "text": "Aramızda hiçbir ilişki yok. O, bambaşka bir dünyanın nesnesi sanki. Üzülerek. Bir nesneyi küçümsemek sana onun karşısında büyüklük hissi mi veriyor? Konumlandırma manyaklığı, deliliğin ilk anlamlarında gizli bir sakatlık. İstiklal Caddesi'nden Asmalımescit'e uzanıyorsun, körlük geliyor birdenbire. Körlük eskiden kaldığı odaya yeniden yerleşiyor. Zamanın efendisi yok. Grimbsy'de bir kız, geceleyin denizin örttüğü kumlarda sabahleyin yalnızlığı yürüyor. Her zaman bir boşluk. Doğan bir boşluk. Boşluk değil tam. Sapına kadar boşluğa doğru. Tren istasyonu bizim sokağın bitiminde hemen. Mennn. Oradan boşlukla başlıyor. Kesin değil boşluk olduğu. Ğummm. Biraz anlat boşluk. Ne zamandır uzak kaldığımız. Akın eden boşluk. Yineleme em. Kalıntılar vinçlerle taşınıyor. Son ceset de çıkarıldı. Hindistan'da veya boşluk. Boşluk bir. Taksiye atladığın gibi boşluk. Lukkk. -Sensiz yaşayamam! -Yaşarsın. -Sensiz? -Evet, herkes sensiz yaşayabilir. -Bensiz? -Sensiz."}
{"url": "https://futuristika.org/guncel-sanata-parataktiksel-yaklasimlar-amberfestival/", "text": "Türkiye'de bilim, sanat ve teknolojiyi buluşturan Amber Sanat ve Teknoloji Festivali bu yıl 9-18 Kasım 2012 tarihleri arasında İstanbul Teknik Üniversitesi Taşkışla Kampüsü, Çukurcuma Hamamı, Pasajist ve Beyoğlu Gençlik Merkezi'nde düzenleniyor. Altıncısı düzenlenen festivalin bu yıl üzerinde çalıştığı tema ise 'Parataktik Müşterekler'. Dijital teknolojilerin tasarım ve işleyiş mantığının ilham verdiği müştereklerin parataktiksel bir şekilde yeniden düşünülmesini amaçlayan festival, uluslararası platformda üretim yapan 50'den fazla araştırmacı ve sanatçının katılımıyla gerçekleşecek. İstanbul Teknik Üniversitesi Taşkışla Kampüsü, Çukurcuma Hamamı, Pasajist ve Beyoğlu Gençlik Merkezi'nde düzenlenecek konferans, atölye çalışmaları ve sergilerle İstanbul, iki hafta boyunca bilim, teknoloji ve sanatın kesiştiği bir sanat ortamına dönüşecek. Türkiye'de sanat ve teknoloji alanında festival düzeyinde gerçekleştirilen ilk ve tek etkinlik olan amberFestival uluslararası sanat arenasının en güncel örneklerini Türkiye'deki sanatçı ve izleyiciye sunarken, Türk sanatçıların işlerini dünyada görünür kılmayı ve uluslararası zeminde yeni işbirliklerine olanak sağlamayı hedefliyor. Bu sorular etrafında Ekmel Ertan ve Fatih Aydoğdu'nun küratörlüğünü yaptığı sergi, Parataktik Müşterekler teması ile son yıllarda dünya genelinde gündemi meşgul eden müşterekler konusunu dijital teknolojilerin perspektifinden yeniden gündeme getirmeyi, değişen dünya ile müşterekler ilişkisini sorgulamayı amaçlıyor. Dört farklı mekanda gerçekleşecek serginin açılışı 9 Kasım 2012, Cuma akşamı saat 19.00'da İstanbul Teknik Üniversitesi Taşkışla Kampüsü'nde düzenlenecek. Ebru Yetişkin ile Zeynep Gündüz'ün organizasyonunu yaptığı ve 10-11 Kasım 2012 tarihleri arasında düzenlenecek konferansta 'Müşterek Olmayanları Yeniden Düzenlemek', 'Doğası Müşterekler', 'Parasal Müşterekler', 'Oto Müşterekleri Tasarlamak', 'Müşterekler Trajedisini Tatmak', 'Kentsel Müşterekler' başlıklı altı panel yer alacak. Müşterekler konusunda dünyanın en tanınmış uzmanlarından biri olan David Bollier'in 'Müştereklerin Yükselişi: Dijital İnovasyon Siyaset ve Kültürü Nasıl Değiştiriyor' başlıklı açılış konuşmasını yapacağı konferansta çeşitli disiplinlerden gelen araştırmacılar son dönem çalışmaları kapsamında edindikleri bilgi ve deneyimleri 'parataktik müşterekler' teması etrafında paylaşacaklar. Bager Akbay'ın organizasyonunu yaptığı atölye etkinlikleri 11-18 Kasım tarihleri arasında Beyoğlu Belediyesi Gençlik Merkezi'nde düzenlenecek. Genç sanatçı, sanat, teknoloji ve tasarım öğrencileri ve diğer disiplinlerden konuyla ilgilenen herkese açık olan etkinlikler ücretsiz olarak gerçekleşecek. Farklı alanlarda uzman olarak çalışan eğitmenler Parataktik Müşterekler teması çerçevesinde 'Bir İçerik Nasıl Üretilir?', 'Blender 3D', 'Kendi Robotunu Yap','Bilgisayar Oyunu Bozmaca', 'Seksek 2.0' başlıkları altında eğitimler verecekler. 09 Kasım Cuma günü kapılarını İstanbul Teknik Üniversitesi Taşkışla Kampüsü'nde ziyaretçilere açacak olan amberFestival, festival süresince ev sahipliği yapacağı etkinliklerin yanı sıra uluslararası sanatçılar ve düşünürler arasında yer alan birçok önemli ismi ağırlayarak, İstanbul'u dünya sanat ve teknoloji çevrelerinin buluşma noktası haline getirecek. 11 Eylül sonrası terörle mücadele adı altında dayatılan korku ve kontrol toplumunun, her şeyi kendi ideolojisine bağlama eğilimindeki ulus-devletin ve her ölçekte, her şeyin özelleştirilmesini teşvik eden global tüketim ekonomisinin işbirlikleri ve çatışmaları arasında bireysel özgürlüklerimizi ve müştereklerimizi hızla kaybederek daralan bireysel atmosferlerimizde yaşamak zorunda bırakıldık. Müşterekler olarak sahip çıkmak zorunda olduğumuz değerler, doğal kaynaklarımızın özelleştirilerek ya da ortak hayati çıkarlarımız göz ardı edilerek sorgusuzca ve sorumsuzca kullanılmasının sonucunda ekolojik dengelerin bozulmasından, adalet sisteminin 'de facto' olarak özelleştirilmesiyle insanlığın ortak değerlerini savunmak yerine özel çıkarların ve resmi ideolojinin emrine verilmesine kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Öte yandan da yeni medya yeniden müştereklerimizin farkına varmamız ve hararetle sahiplenişimizin esin kaynağı oldu. Yeni medyanın olanakları içerisinde bilginin herkese ve hepimize ait vazgeçilemez varlığımız olduğunu ve bilgiye erişim hakkımızın kutsallığını, sınırsız ve özgürce iletişim ve kendini ifade etme hakkımızı, adım adım elimizden alınan kamusal alanı yeni medyada yeniden yaratarak dayanışmanın ve paylaşmanın gücünü yeniden keşfettik, hatırladık. amber'12; Parataktik Müşterekler teması ile sanatçıları, tasarımcıları, akademisyenleri, araştırmacıları ve ilgilenen herkesi özgür, yaratıcı ve katılımcı düşüncenin ve sanatın perspektifinden yeni medya ortamında ve aynı kudretle hayatın diğer alanlarında müştereklerimizin alanını genişletmeye çağırıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/gundelik-istanbul-uzerine-mutevazi-fikirler/", "text": "Masum Bir Kent: Gündelik İstanbul Üzerine Mütevazı Fikirler sergisi Ian Alden Russell küratörlüğünde Çukurcuma'daki Masumiyet Müzesi'nden esinlenerek hazırlandı. Sergide Koç Üniversitesi yüksek lisans öğrencilerinin müzeden seçtikleri 12 nesne ile ilgili çalışmaları yer alıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/gundemebir/", "text": "Bir canhıraş savaş anında seni arıyorum. Ömrümün az bir kısmını seni bulmak, tamamını ise seni bozmak için harcadım. Matematikten hiç anlamadım. Fizik ise Beden eğitiminin bir koluydu o vakitler. Kol yoksa börek de yok Jhonotton diyen kolsuz Jhonattan -dikkatli ve karar değiştiren acılar sizi) ve kol börekli anneleri, kısacası herkesler, herkesler bir şeylerin koluydu o vakit. Ben sağlık ve temizlik koluydum. Yeşil sabunluk almıştım sınıfıma ama çantamda taşıyor ve asla temizlemiyordum onu. Öyle öyle, İsa olmuş chiko gibi, dövmelerimi halka gösterip bunu aklında tut, git kime istersen tut. Dedim. Halk o sırada ya çok meşgul ya çok tenhaydı. Neredeyse yoktu. Ölmemizi beklediklerini anladım. Halk da haliyle fizikten az çakan ve sırasıyla yorulup doğup camdan bakıp pencereyi arkasından kapayan ve komşunun gözünden kapanan cama geçildiğinden üzerinde fazla durulmayan açılardaydı. Tatlı tatlı başlayan bir mahalle muhabbeti yine nasıl bir dramatik eğriden geçtiyse geçti, iki üç, daha çok iki, merhaba -merhaba insanının cinnetini birbirinden şeytanmışcasına çıkardığı süslü cümlelerli -arabanı parka çek, burası babanın araba parkı değil, o zaman arabanın kafasında odun da kırılır, şimdi burada ben bunu kırarken arabana da gelme ihtimali var. E o zaman yolda da yürüsen başına taş düşme ihtimali de var. Koymayın kardeşim arabanızı. Burada odun kırıyoruz- galibi sesinden çoktan belli bir kavgaya döndü. Mübalağ etmiyorum. Bittiğinde bile kavga devam etti. Taraflar çekildiyse de, kazanan tarafın apartmanındaki kadın, aslında ne arabası ne odunu olduğundan rahatlıkla bir kadın da denilebilecek bir kadın; o kadın -ama o zaman öbürünü iptal edeceğiz- kapanmış pencerelerin arkasından kavganın artık maruf bayrağını almış hala, zaten bu mahallede ne yaparsa hep mağlup diğer apartmanın doğalgazlı/lacivert/arabalı/ insanına dırım dırım dırdırıyordu. Dırımdırıyordu. Yeter artık. Neler olmuşsa olmuş, bir iki sinirli sınıflar içi aynı apartmandan pencereden sarkan kadın ve pencerenin altında odun kıran aynı apartmanın biraz ufukurası andıran adamı aralarında, birbirlerinden aslında hır çıkarmak isteyen ve fakat tür gereği sonunda hep gülme efekti olduğu için boşalamamış bir nefretle biten sinir akımından geçtikten sonra, ortak hırı belirlediler, Nereden hır çıkarayım? diyen ve bunu birbirinden çıkaramayan bir sınıftan daha korkunç bir sınıf olduğunu bilmeyen, mahalle havası yaşamak için Nişantaşı'ndan bizim mahallenin en eski apartmanının (133 yıllık) üst katlarından hem şehir hem deniz manzaralı bir daire alan lacivertin şöförü, buna biçilmiş kaftan, incili kaftan idi. Karşı apartmanın kadını ve ufukurası ise, 46 yıllık apartmanlarında kuşaklardır oturuyorlardı -bir kuşak-. Bir arabalı -arabasız daha doğrusu arabalı/doğalgazlı-arabasız/sobalı, en doğrusu; arabalı/doğalgazlı/park yerine park etmeyip sobalıların evinin önüne parkeden arabalı ile sobalı/arabasız/soba bu, su ile çalışmıyor ya, buldukları ölmüş çocuk beşiklerini, portakal kasalarını, artık esrar içmekten tahtaya dönmüş heriflerini parçalayarak ısınan ve evlerinin önüne park edilen bilhassa lacivert arabalardan kıl kapan, soba odunularını da bu park eden arabalarının yanında kıran, -ne de olsa evlerinin önü- ve kavga gelse de etsek diyen ile 133 yıllık binanın üst katlarda oturan ve hiç odun kırmamış, tam şehri izleyecekken kalın baltalarla medeniyete 5 metre kala hala yaşayan bu ilkel yedi cüceler sokağındaki seslerle irkilen, bu iki apartmanın, bir kadın ve ufukurasın sarkastik denilebilecek bir dil hatasıyla kazanmasıyla sonlanan tartışması tüm bunların olacağını bile bile bir anda başladı. Ve fizik sevmeyen ile fizik sevmeyen tüm halkların sokağından hiçkimsenin sevmeyeceği partiler, kornalarını kulak zarlarımızla göt deliğimiz arasında bir yere soktuklarında, fizik sevmeyen halklar, üçe, beşe, dörde bölündü. Tüm bunlar, Genco Erkal'ın Marx'ın Dönüşünü ne de iyi oynamasından daha az önemli şeylerdi elbette. DSP, halkın Ecevit'e küfretmeyeceği gerçeğini kullanarak -hepimize bunu meşru kılan, Kuran sayfalarına kılıca geçirme hikayesinden çıktığını biliyoruz değil mi- Beyoğlu'nun B'si gibi akla hayale sığmayacak Fransız filmlerini kıskandıracak açık mı açık uçlarıyla dolu adaylarının -neden, çünkü Beyoğlu'nun B'si. Kim buldu bunu, bizim Büst-. Bayraklarını Sıraserviler'e sallaya sallaya, Ecevitlerini bir Leninsiz Lenin gibi, İstavrit gibi kötü bir müziğin önünde dalgalandırıp geçirirken oradan buraya, içinden, bütün islümanlar, ülkem insanları, düzülen onların kulakları değilmiş gibi üç kuluvallabielham okuyordu. Tam şu anda kedi, aslında hiç de hoş olmayan bu aptal oğlana veriyor. Neyse biz tekkemize bakalım. Abidin Dino der. Koço eroini meze diye kullanır, dirhem kokaini bulunca dille süpürür yalardı: Afyonu leblebiden fazla yutar, binlik rakıyı haram saymazdı."}
{"url": "https://futuristika.org/gunesin-zapti/", "text": "Süprematizm'in kurucusu Kazimir Maleviç'in 1915'te 0,10 sergisinde tavanla iki duvarın birleştiği köşeye bir ikona gibi astığı Siyah Kare sanat tarihindeki en belirgin kırılmalardan birinin sembol eseridir. Beyaz zemin üzerine siyah bir kareden oluşan bu tablonun çıkış noktası Maleviç'in sahne ve kostümlerini tasarladığı ilk fütürist opera Güneşin Zaptına dayanır. Velimir Hlebnikov ve Aleksey Kruçenih'in kaleme aldığı bu çarpıcı metin Maleviç'in sahne ve kostüm tasarımlarıyla birlikte beklenmedik kitapları bekleyen okurların beğenisine sunuluyor. Çağırıcılar sizi uzakyerli gökcisimleri gibi çağırır. Maziciler size bir zamanlar bazen kim olduğunuzu anlatır. Yaşacılar kim olduğunuzu; olmuşçular kim olmuş olabileceğinizi. Ufakçılar, sabahçılar, yarıncılar size kim olacağınızı anlatır. Aslacılar sessiz bir rüya gibi geçecek. Onlarla birlikte uyur ve vurur olacak."}
{"url": "https://futuristika.org/gunler-geciyor-gel-de-yasa/", "text": "Cezaevlerinde süren açlık grevi 61. gününe girdiğinde, Türkiye siyasi tarihinde ilk kez milletvekilleri de süresiz-dönüşümsüz açlık grevine başladı. Milletvekilleri açlık grevi süresince TBMM'deki komisyon çalışmalarını da askıya aldı. Çözümsüzlüğe tepki amacıyla eyleme başladıklarını duyuran milletvekilleri, Çözüm için gerekirse biz de ölürüz mesajı verdiler. BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak, Aysel Tuğluk, Sırrı Süreyya Önder, Sebahat Tuncer, Adil Kurt ve Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in süresiz dönüşümsüz açlık grevine başladığı ilan edildi. Sürecin başından bu yana hükümet başta olmak üzere toplumun önemli kesiminin, bedenlerini ölüme yatıran insanlara karşı yürüttüğü bilinçli yanlış bilgilendirme ve itibarsızlaştırma eylemlerini gözledik. Özellikle ve sürekli, devletin ezici politikalarına meşruluk kazandırmak için hukuku istediği gibi değiştirmesine rağmen, yine de baskı sınırlarını genişlettiği alanı yeterli bulmayan hükümet, yine kendi kanunlarına aykırı olarak tecrit politikasını imha politikasına çevirmek yönünde adımlar atmaya devam ediyor. Türkiye, tarihte olmadığı kadar iktidar saldırganlığını tecrübe ediyor. Hükümetin, açılan davalardan, cezaevlerine atılan insanlardan politika ürettiğine şahit oluyoruz. Sorunun çözümünü, siyasi talepleri olan tarafı yok etmek üzerinden kurmaya odaklanmış hükümetin davranış biçimindeki saldırganlık, yine ne yazık ki toplumun milliyetçi-muhafazakar reflekslerinden besleniyor. Sorumlu olanın devlet olduğunu, hesap sorulması gerekenin de devlet olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Görüş bildirenler: Av. Fikret İlkiz, Ali Ersen Erol, Av. Behiç Aşçı, Kerim Afşar, Celil Kapar, Vildan Daşdöğen, Recep Şener, mydeniz2001, Armağan T. Açlık grevleri üreten ve başka çare kalmadığı düşüncesiyle böyle bir yola başvurulmasına neden olan bir hukuk düzeni, hukuka ve insan haklarına aykırıdır. Hukuk devleti; açlık grevini yaratan ortamın her halini, hukuki düzenini, politik ve siyasal yaşamını, toplumsal sorunlarını ve tercih ettiği ceza adaletini mutlak surette gözden geçirip çözüm üretmelidir. İnsan onurunu ve her şeyden önce yaşam hakkını korumalıdır. Bilinmelidir ki, açlığa ve ölüme yatmaya karar veren kişinin kişisel kararı sorunların çözümde bir insanın ölümü veya sakat kalması bahasına kazanılacaksa eğer, üstün tutulması gereken asıl değer insan yaşamının korunmasıdır. Bir kişi bile, ölmemelidir, sakat kalmamalıdır. İster hukuki, ister siyasal ve isterse politik tercihlerden kaynaklanan ve kimseye zarar vermeyen ama kendi bedenini taleplerinin kabulü için kendi kararı ile ölüme yatıran her insanın yaşamı korunmaya değer. Açlık grevi ve ölüm orucuna yatmak tasvip ve teşvik edilmemelidir, etmiyorum. Hukuk devleti, bireylerin hukuken kendilerini güvende hissettikleri böyle bir ortamı yaratmak zorunda olduğunu ve kendisinin de hukuk kurallarıyla bağlı olduğunu bilir, bilmelidir. Hukuk devletinin asıl varlık nedeni olarak kişi haklarını koruyacak ve güvence altına alacak bir hukuk düzeni yaratmaktır. Demokratik hukuk devletinde, devletin sahip olduğu gücün hukuki sınırları, insan temel hak ve özgürlükleriyle sınırlıdır. Çünkü özgürlüklerimizi koruyan, biçimsel anlamda yasalar değil, haklardır. Herkes, içeriği adil yasaların var olduğu adaletli bir toplumda yaşamaya hak sahibidir. Yasalara aykırı görülse bile hukuksal olan, siyasal olsa bile hukuka, adalete ve hakka uygun olan taleplerin ve sorunların çözümü için Türkiye'nin birçok cezaevindeki açlık grevlerine duyarlı olunması ve yaşam hakkının korunması hepimizin görevidir. Öncelikle, cezaevindekilerin yaşamı devletin koruması ve teminatı altındadır. Sorunların çözümü için hayatını ölüme ve açlık görevlerine yatıran insanların hiçbirisi düşman değildir. Türkiye'nin ceza hukuk sistemi ve ceza adaleti düşman ceza hukuku hiç değildir. Geçenlerde aklıma Artin Penik geldi. Hatırlayan kimse çıkmaz muhtemelen. Harabe haldeki Taksim meydanında, o meydanın neler görüp neler geçirdiğini düşünerek yürürken tam da anıtın yanından geçerken geldi aklıma. Yürüdüğüm yer tam olarak onun üzerine benzini döküp kibriti tutuşturduğu yerdi. O zamanlar gencecik halimle her gün yürüdüğüm yolda çakmıştı kibriti hayatına. Üzerinden 30 sene geçti ama aklımdan bir türlü çıkmadı o kibrit ve o isim. Ve o günden beri hayattan onlarca, yüzlerce kendini feda eden insan suretleri geldi geçti. Bir amaç uğruna bedenini, hayatını ortaya koyan sessizce atılan dünyanın en güçlü çığlıkları... Kendini yakanlar, açlık grevleri, ölüm oruçları... Bu sessiz çığlıkları duymak asgari bir vicdandan başka neyi gerektiriyor bilmiyorum? Hayata tıkanan kulakların kanallarını açmak için ölümün çağrılıyor olması ne kadar acı veriyor insana. Her gün 'yaşama hakkından' bahseden iktidar yancılarının hükümetin ölüm çığlıkları karşısındaki tavırları karşısında insanın kanının çekilmemesi elde değil. Hepiniz çok toksunuz ve maalesef açların halinden asla ve asla anlamadınız. Ne içerideki açların ne de dışarıdaki açların. Ve de açlık arttıkça 'son' da yaklaşmakta. 10.000 Kürt Siyasi Tutuklu 62 gündür açlık grevinde. Bu artık bir grev olmaktan çıktı. Gözlerimizin önünde bir katliam yaşanıyor. Associated Press'in yaptığı bir araştırmaya göre dünyada 2001-2011 tarihleri arasında 35 bin kişi terörle ilişkilendirilen suçlardan tutuklanmış veya hüküm giymiş. Bu tutukluların 13 bini Türkiye'de! Dünyanın ve yurdun birçok yerinde binlerce kişi 12 Eylül'den itibaren süresiz ve dönüşümsüz açlık grevine destek verirken, çok yakında binlerce kişinin ölümünden birinci derecede sorumlu olacak hükümetin başındaki Recep Tayyip Erdoğan, bu durumu bir şantaj olarak değerlendiriyor. İktidar olduğu tarihten itibaren çeşitli örneklerle insan hayatına olan saygısızlığını ve vicdansızlığını türlü örneklerle kanıtlamış biri olduğunu biliyorduk, fakat göz göre göre bir katliamı bize izleterek kendi geçmişimiz ve geleceğimiz üzerinde de büyük bir vebal bırakıyor. Çünkü ölümler gerçekleşmeye başladığında biz hayatta kalanlar bu katliamın yalnızca tanıkları olacağız, onlar için yapabildiğimiz ve yapabileceğimiz sadece polis şiddetinden nasibimizi almış olmak olacak belki de. Diğer tarafta insanlar canlarını ortaya koymuşlar, bedenlerine 62 gündür besin girmiyor! Açlık grevi çoktan ölüm orucuna dönüşmüş durumda. iki ay içinde neler yaptığınızı dönüp bir düşünün desem, sanırım içine birçok detay girer. Orada ise her geçen gün büyüyen acı ve azalan vücut direnci var! Bizlere, insanlığa neredeyse iki aydır ısrarla, hiç pes etmeden bakıyorlar, kararlılıkla gözlerimizin içine doğru. Yaşamak için ölümü göze almışlar, son ne zaman ise onu bekliyorlar! Ölüme giden bu yolu başka bir yola çevirecekler, çevirmesi gerekenler ne yapıyorlar? Olmayan vicdanlarına başka bir boyut ekleyerek yaşamaya devam ediyorlar! Bütün bu vicdan yoksunluğu içinde, ölüm değil de yaşam kazansa? Tek kelimeyle: Umut! Cezaevlerinde devam eden açlık grevleri 62 günü devirdi. Kangren haline gelen bu sorunun çözümü için hükümetin adım atması yönünde birçok sivil toplum örgütü çaba gösterdi ve bu çabalar devam etmekte. Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun eşit haklara dayalı demokratik çözümünde önemli bir adım olacak ve aynı zamanda halkları birbirine yaklaştıracak bu taleplerin karşılanması ülkede uzun bir süredir süregelen gerilimi azaltacaktır. Bu, kabul edin ya da etmeyin bir kısım insanın görüşüdür. Doğru ya da yanlış olduğu kuşkusuz tartışılır bir konudur. Ancak durumun tartışılmasından ziyade dikkat edilmesi gereken asıl detay, 12 Eylül'den bu yana 800 kişi ile başlayan, şu an yaklaşık 11.000 insanın katılımına varan ölüm oruçlarının toplum üzerinde yaratmış olduğu algıdır. Ucunda ölüm olan, 11.000'e yakın insanın uğruna canlarını feda etmeye hazır oldukları bir ölüm oyunu, kimimizin hemşerisi, kimimizin yoldaşı, kimimizin komşusu, kimimizin sıra arkadaşı 11.000'e yakın insan neden bu taleplerin dikkate alınması uğruna canlarından vaz geçiyorlar? Bu toplumsal duyarlılığın tavana vurduğu yegane olgudur. Türk misafirperverliğinin dile getirildiği şu toplumda feda edilen bu canları görmezden gelmek körlük değilse nedir? Gözleri açmak için daha kaç bin cana ihtiyaç var merak ediyor insan. Yurttaşlık göreviyle dört yılda bir kullandığı oyu meclise girmesi kesin olan partilerden birine verir ki oyu boşa gitmesin. Çünkü bilir ki, çoğunlukta olmanın avantajları vardır bu ülkede. Çoğunluğun içinde kendini güvende hisseder, yalnızlıktan kurtulur, geleceğe güvenle bakar. Standartlarını, hobilerini, ilişiklerini çoğunluğa göre belirler ki azınlıkta kalmasın. Çoğunluk meşrudur çünkü. Bu yüzden arada bir gösterdiği toplumsal hassasiyeti çoğunluğa ayarlıdır hep. Ortalama bir hayat kurmanın bile kendini kurtardı diye ifade edildiği bir toplumun maldır çünkü o. Akıl makası buna göre kesip vicdan terazisi de buna göre ölçer haliyle. Kendinden olmayana hep kuşkuyla yaklaşır. Onlar ki bir tehdittir. Yabancıdır. Ötekidir. Toplumsal konularda pazarlık etmeyi taviz olarak görmesi bu yüzden. Böyle bir çoğunluğun ürettiği iktidarın da ölüm oruçları karşında gösterdiği tavır bu maalesef. Ölüm oruçları adalete, toplumsal duyarlığa dair ölümcül bir çığlıktır. Atılması gereken adımların biran önce atılmasını bekliyorum. Av. Fikret İlkiz: İmralı Ceza İnfaz Kurumu, F Tipi Yüksek Güvenlikli ceza infaz kurumudur. İmralı Adası 2. derece askeri yasak bölgedir ve ada güvenliği Jandarma Komando Birliği tarafından sağlanır. Ceza infaz kurumunun dış güvenliğinden jandarma, iç güvenliğinden ise infaz koruma memurları sorumludur. Güvenliğin sağlanması ile hükümlülerin aile yakınları veya avukatlarla görüştürülmesi birbirinden çok ayrı hukuki kavramlardır. Hükümlülerin görüşmeleri ceza infazı ile ilgili 5275 sayılı Kanun ile tüzük ve yönetmelik hükümlerine göre gerçekleştirilir. Dolayısıyla bir adada cezası infaz edilen hükümlülerle görüşmek isteyen görüşmecisini görüştermek; adaletin gereğidir. Kanun gereği görüşmelerin nasıl düzenleneceği hem kanunda ve hem de tüzük ve yönetmelik hükümlerinde açıktır. Görüşmenin kanun, tüzük ve yönetmelik hükümlerine uygun olmayan nedenlerle gerçekleştirilmemesi hukuka ve kanuna aykırılıktır. Görüşmelerin yapılamaması gibi bir sonuç doğuran fiziksel engellerin kaldırılması zorunludur. Eğer fiziksel koşullar cezaevine ulaşımı engelliyorsa, bu koşullar görüşmenin hemen sağlanması yönünde iyileştirilmeli ve sorun çözülmelidir. Aksi takdirde kanuna uygun yapılması gereken hükümlülerin cezasının infazı, hükümlünün tecridine dönüşebilir. O yüzden cezaevine ulaşımda engel oluşturacak fiziksel koşullar vakit geçirilmeden iyileştirilmelidir. PKK tutsaklarının yapmakta olduğu ve bugün (12 Kasım 2012) itibarıyla 62. günde olan açlık grevi haklı ve meşru bir eylemdir. Talepleri demokratik talepler olup yerine getirilmesi için herhangi bir düzenleme yapılması gerekmemektedir. Anadilde savunma için herhangi bir yasal düzenlemeye ihtiyaç yoktur. Ülkemizdeki mahkemelerde yargılanan ve Türkçe bilmeyen her insan için zaten tercüman hazır edilmektedir. İngilizce, almanca, ispanyolca v. b. her dilde yapılan savunmada tercüman mahkeme heyeti tarafından hazır edilir. Ancak kürtçe savunma yapılmak istenildiğinde bu talep kabul edilmez. Oysa çok değil daha yedi yıl önce anadilde savunma mahkemelerde kabul edilmekte idi. Yargılanan Kürtler anadillerinde savunmalarını verebilmekteydi. Daha sonra AKP Hükümetinin aldığı bir idari kararla bu hak ortadan kaldırıldı. Öcalan'ın avukatlarıyla görüşmesi konusunda herhangi bir şey söylemeye dahi gerek yoktur. Her tutuklunun şartsız ve istediği zaman, her hükümlünün ise vasisinden alınacak vekaletname ile avukatı ile her zaman görüşme hakkı vardır. Avukat görüşü sınırlanamaz, yasaklanamaz. Bu nedenle Başbakan Erdoğan suç işlemektedir. Erdoğan, Öcalan'ın ailesiyle görüşebileceğini ama avukatlarıyla görüşemeyeceğini söylemişti. Bu durum, yasalar karşısında suç işlemektir. Yasa hükümleri çok açıktır ve tercih hakkı yoktur. Yani görüştürülebilir denmemektedir, görüşür denilmektedir. Yasal düzenlemeler hükümetin ya da başbakanın idari tasarruflarıyla kaldırılamaz. Bu durumda aslında PKK tutsakları yasaların uygulanması talebiyle açlık grevi yapmaktadırlar. Bu da haklı ve meşru bir taleptir. Gelinen noktada artık eylemin açlık grevi ya da ölüm orucu eylemi olup olmadığının önemi yoktur. AKP hükümeti hak gasplarına son vermeli ve direnen PKK tutsaklarının taleplerini derhal yerine getirmelidir."}
{"url": "https://futuristika.org/gurbuz-dogan-eksioglu-dun-bugun/", "text": "EKAV / Eğitim Kültür Araştırma Vakfı, yeni sezonun ilk sergisini #gürbüz doğan ekşioğlu'nun çalışmaları ile açıyor. Dün & Bugün Gürbüz Doğan Ekşioğlu sergisi 23 Eylül 25 Ekim 2014 tarihleri arasında #ekavart gallery'de gerçekleşiyor. Çizimleri New Yorker dergisine birçok kez kapak olan sanatçının karikatür ve illüstrasyon çalışmaları ayrıca New York Times ve Forbes gibi dünyaca ünlü dergilerde de yer almıştır. Sanatçının bu sergisinde; kağıt, tuval, üç boyut ve fotoğrafın yer aldığı, özgün anlayış biçimiyle yarattığı kompozisyonlardan oluşan yapıtları yer alıyor. Sanatçı biçim ve düşünce arasında kurulmuş mükemmel bir sanatsal dengeyi dışa vurarak, yaşadığımız dünyada bambaşka içgörüleri ortaya çıkararak bizi gündelik hayatın rutininden çekip alır. Onlara baktığınızda biçimsel güzelliğin zarif desenlerin ve renk katmanlarının doğurduğu içkin enerjiyi hissedersiniz. O anda bir kez daha öyküler sizi cezbeder, gerçeküstü ve çoğu kez de ironik imgeler aracılığıyla kurulan gerçeğin şiirsel ama aynı zamanda absürt inşası üzerinden şekillenen öykülerdir. Resimlerindeki iletişim boyutu, Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun çalışmalarını anlamlandırmada birincil önemdedir. O, felsefe siyaset ve şiir üzerine düşünceleri didaktik olmayan polemikçi bir üslupla görsel olarak tartıştırır. Bununla beraber onun resimleri, sosyo-politik eleştirinin yanı sıra mizah unsuru da taşır. Gerçeğin alternatif kavrayışlarını ifşa etmek için yaygın klişelerin ötesine bakmaktan çekinmeyen sanatçının çalışmalarının gücü toplumumuzun serinkanlı ama titiz gözlemine dayanır."}
{"url": "https://futuristika.org/gustav-klimt-fasizmin-unutturamadigi-adele/", "text": "Gustav Klimt'in Adele Bloch-Bauer I isimli tablosu kendisine ödenen 135 milyon dolar ile zamanında bir sanat eserine ödenen en yüksek meblağ olmuştu. Viyanalı bir şeker tüccarının karısının, yine zamanında bir seks makinesi gibi gezen Klimt'e aylarca poz vermesinin yarattığı fısıltılar tahmin edilebilir kuşkusuz. Resme poz veren Adele 1925'te öldü. Ne Nazilerin Avusturya'yı işgal edip başta Klimt olmak üzere sanat eserlerini çaldıklarını gördü, ne kocasının 1938'de işgalin hemen sonrasında resimleri ardında bırakıp İsviçre'ye kaçtığını ve orada öldüğünü. Viyana, 2012 yılını Gustav Klimt'in 150. doğum yılı olarak kutluyor. Dolayısıyla, Nazilerin sanat hırsızlığının timsali olan Klimt tablosunu çalmaları da tekrar hatırlanıyor. Klimt'in mirasçıları ABD'ye kaçmaları sonrasında açtıkları uluslar arası davalarla tabloyu Berlin Müzesi'nden geri almayı başarmış olsalar da, Nazi işgali sırasında tüm Avrupa'nın sanat eserlerinin %20'sinin Nazilerce çalındığı düşünüldüğünde, mevzunun nihayete ermediği anlaşılabilir. Birçok eser hala saklanıyor, Nazi subayların akrabalarının evlerinde, kişisel koleksiyonlarda gizleniyor. Bulunan Klimt eserlerinin şansı, kamuya açık müzelerde sergileniyor olmasıydı. Adele Bloch-Bauer portesi ise, Hitler'in ve Nazilerin Klimt'e özel ilgileri neticesinde, bir nevi karşı propaganda aracı olarak Altınlar içindeki kadın diye adlandırılmış. Adele Bloch-Bauer, dönemin yahudi entelijensiyasının önde gelen isimlerinden, şehre yolu düşmüş Mark Twain için şarkı yazan bir arkadaş grubundan bir isimdi. Naziler, resmin isminde Adele'nin soyadını atarak yahudi köklerinden arındırıp bir de üzerine, 1940'lı yıllarda Viyana'da değiştirilmiş ismiyle bir sergide yer vermişlerdi. Klimt'in eleştiri aldığı konulardan biri, kadınları birer seks nesnesi olarak, pasif birer oyunca gibi resmettiği üzerineydi. Seks fantezilerini yansıtan biri olarak eleştiriliyordu. Öte yandan, Klimt'in sermayeye ilişkin de ilginç düşünceleri vardı. Klimt'e göre aşırı zengin olmak çirkin, estetiği olmyan bir durumdu ve herkes parasını özgür harcasaydı, yeryüzünde ekonomik sıkıntı çeken insanlar olmazdı. Klimt'in Adele'yi resmetesi de sıradışıydı. Toplamda tamamlanması dört yılı bulan portrenin ikincisi de yapılmıştı. Klimt başka hiçbir kadını iki kez resmetmedi ve yüzlerce deneme çizimi yaptığı Adele kadar hiçbir kadına zaman ve dikkat ayırmadı. Adele'nin portresinin hikayesi The Rape of Europa ve Adele's Wish gibi belgesellere konu oldu. Avusturya'nın, Klimt'in 150. doğum yılı nedeniyle çıkardığı altın paraların bir yüzünde Klimt'in, diğer yüzünde Adele'nin olmasının anlamı bu nedenlerle öne çıkıyor: faşizm sanata düşman, insana düşman."}
{"url": "https://futuristika.org/gustav-klimt-muzikal/", "text": "Avusturyalı ressam Gustav Klimt'in özellikle gençlik günlerinden ölümüne dek geçen süreye odaklanan bir müzikal yakında sahnelenmeye başlıyor. Bir ressam olarak başarısının yanı sıra, kardeşinin ve babasının ölümüyle sarsılan Klimt'in, Emilie Louise Flöge başta olmak üzere modelleriyle yaşadığı aşklar anlatılıyor. Özellikle Flöge ile platonik kaldığı sanılan ve diğer kadınların her zaman olduğu ilişkisi Klimt'in yaşamının sonuna dek sürmüş ve Klimt bu sürede çeşitli sevgililerinden, bilinen, en az 14 çocuk sahibi olmuştu. 1881 yılında kardeşi Ernst ve arkadaşı Franz Matsch ile Sanatçılar Kumpanyasını kuran Klimt'in, dönemin muhafazakar sanatçılarına karşı mücadelesi de müzikalde yerini buluyor. 1 Eylül-7 Ekim 2012 tarihleri arasında Viyana Künstlerhaus'da ingilizce ve almanca sahnelecek müzikal, Niki Neuspiel'in kitabından müzikleri Gerald Gratzer tarafından bestelenerek uyarlanmış. Yine Viyana'da, Gustav Klimt'in 150. Doğum yılı nedeniyle en önemli eserlerinin yer alacağı bir sergi de başlıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/guy-peellaert/", "text": "Taxi Driver, Paris, Texas ve Wings of Desire ya da The Rolling Stones, David Bowie... Bu film ya da albümler hayatınızın herhangi bir anında size bir anlam ifade ettiyse, kapaklarının unutulmaz tasarımcısı Guy Peellaert'in hayatını kaybettiğinde bir sızı duyulmalı. Özellikle 70'li yıllarda rock star portreleriyle bilinen Belçikalı ressam, illüstratör, fotoğrafçı ve çizgi roman çizerinin çalışmalarında yoğun bir Pop art ve saykodelik etki söz konusuydu. Diamond dogs isimli David Bowie albüm kapağıyla tarihin en yamuk albümlerinden birine yine tarihin en yamuk plak kapaklarından birini yaparak, kadife yeraltı etkilenimli dar cemaatlerde sonsuz saygıya mazhar olmuştu. Bununla da yetinmeyen sanatçı, Martin Scorsese'nin Taxi Driver isimli filminin afişini de hazırlamış ve pop kültür içinde unutulmaz çalışmalardan birine imza atmıştı. Rock dreams de işte bu hayaller için bir hatıra defteridir... G. P."}
{"url": "https://futuristika.org/guzel-seyler-bizim-tarafta/", "text": "Okumuş, mürekkep yalamış adamın aşkı mı daha sahicidir yoksa cahil cühelanın mı? Berkun Oya'nın Güzel Şeyler Bizim Tarafta adlı oyunu size her türlü değişik bir tecrübe yaşatıyor. Öncelikle oyunu kulaklık olmadan izleyemiyorsunuz çünkü olan biten her şey cam panelin arkasındaki bölümde gerçekleşiyor. Bir sonraki nokta ise oyunun dili, oldukça gündelik. Size orospu diyen bir sevgiliniz var mesela ama üzülmeyin o anlamıyla değil. Son olarak da oyunun adı. Bütün oyun boyunca oyunun adını nereden aldığı konusunda birçok teori üretiyorsunuz, en azından ben bunu izlediğim her tiyatro oyunu ve film için yaparım. Aynı şey bu oyun için de geçerliydi ve oyunun adını aldığı bölüm öyle güzel bir gülümseme bıraktı ki yüzümde. Oyuncular Bartu Küçükçağlayan, Ozan Çelik, Öykü Karayel ve Tülin Özen; yazan ve yöneten Berkun Oya; ışık Cem Yılmazer. Kadroyu da saydığıma göre artık gönül rahatlığıyla Ayşe rolündeki Öykü Karayel'in oyunculuğunun tam anlamıyla muhteşem ötesi olduğunu söyleyebilirim. Hatta tarif edecek daha başka ala bir kelime varsa o. Bir yanda asit atmış gibi triplere giren bir kız arkadaş, bir yanda her şeyin rahvan gitmesi yanlısı erkek arkadaşı Orhan ve bu ikilinin evine giren Ayşe ile Ali. Ayşe türbanlı, Orhan'a göre de böylesi cahil bir kız ne anlar sevmekten. Ama ters köşenin en güzeli de zaten bu noktada devreye giriyor, el mi yaman bey mi yaman tadında bir oyun izliyor seyirci. Hatta gülerken gülerken bir anda genzi yanmaya ve gözü sulanmaya başlıyor. Belki derdi bir aşk hikayesi değil, hatta nereden baktığınıza göre bile değişebilir ama benim baktığım yerden çok okuyanın çok bilmediği bir ilişkiler analizi var Tiyatro Krek'te. Bir fanus söz konusu salonda ama sizin için mi yoksa oyuncular için mi bunun kararı size kalmış. Bir de biz oyundan çıktığımızda aklımızda birçok replik kalmıştı ama favori olanlar Kendimizi kandırmayalım / Ya kimi kandıralım? ile Bu makina pahalı mı? idi. Tiyatro Krek ise 1999 da Berkun Oya ve Ali Atay tarafından kurulmuş ve artık kendi mekanı olan Santralistanbul'da. Güzel Şeyler Bizim Tarafta dışında Bomba ve Hoop Gitti Kafa adlı oyunları da sergiliyorlar. Yolu dert edenlere de AKM'nin önünden kalkan servislere binmelerini tavsiye ederim, gittiğinize değiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/h-g-wells-korler-ulkesi/", "text": "H. G. Wells'in ilk olarak 1904'te Strand dergisinde yayımlanan kısa öyküsü Körler Ülkesi, genç dağcı Nunez'in Körler Ülkesi denen vadide başından geçenleri anlatıyor. Nunez, daha önce ayak basılmamış Parascotopetl denen hayali bir dağa tırmanırken kayıp aşağı düşer ve dağın gölgesinde kalan bir vadideki efsanelere konu olmuş Körler Ülkesi'ni keşfeder. Zamanında İspanyollardan kaçıp buraya yerleşmiş insanlar vardır, ancak büyük bir depremin ardından vadinin dış dünyayla bağlantısı kesilir. Bu da yetmezmiş gibi, bu soyutlanmış topluluğun bireyleri yavaş yavaş körlüğe mahkum olurlar. O vadiden kolay kolay çıkamayacağını anlayan Nunez insanların kör olduğunu fark edince, Körler Ülkesi'nde tek gözlü insan kraldır sözünü kendine düstur ederek, orada krallığını ilan etmeye karar verir. Fakat işler planladığı gibi gitmez ve kendisini vadiye, aşka ve körlüğe hapsolmuş bulur. H. G. Wells'in bu meşhur öyküsüne İspanyol çizer Elena Ferrandiz'in muhteşem resimleri eşlik ediyor. -Vladimir Nabokov- -Jorge Luis Borges- Herbert George H. G. Wells 1866 yılında Kent'e bağlı Bromley'de dünyaya geldi. Küçük yaşlardan itibaren kendini kitapların dünyasına adadı. Ailesine destek olmak için üç yıl boyunca bir manifaturacıda çıraklık yaptı. 1884'te Londra'daki Normal Bilim Okulu'ndan burs kazanarak, meşhur Thomas H. Huxley'den biyoloji dersleri aldı. Okul yıllarında bir yandan ders verip bir yandan dergilere makaleler yazdı. Bir dergi editörünün teşvikiyle 1890'ların ortalarından itibaren bilimkurgu öyküleri kaleme almaya başladı. Daha sonra sağlık sorunları sebebiyle öğretmenliği bırakıp bütün zamanını yazmaya ayırdı. 1895'te ilk romanı Zaman Makinesi'ni yayımladı. Sonraki beş yıl boyunca aralarında Dr. Moreau'nun Adası, Görünmez Adam ve Dünyalar Savaşı'nın bulunduğu yedi kitaba imza attı. Bilhassa bu bilimkurgu eserleriyle tanınan ve bilimkurgunun babalarından kabul edilen Wells ayrıca tarih ve siyaset üzerine pek çok eser yayımladı. 1946'da hayata gözlerini yuman yazarın 150'den fazla kitabı bulunmaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/h-r-giger-necronomicon/", "text": "5 Şubat 1940'da doğan Hans Rudolf Ruedi Giger İsviçreli ressam ve heykeltraş, Alien için yaptığı çalışmalarla bilinir. Yağlıboya çalışmalara geçmeden önce mürekkep çizimlerle başlamış üretmeye. Tüm üretimini gerçeküstü, kabusların eşlik ettiği, baktığımızda bu bir Giger çalışmasıdır dedirten çalışmalarını fırçayla yaparken, sonrasında bunu terk edip pastele geçmiş. Giger, bir makine ile insan birleştirme ustası aslında. Çalışmalarında makine ile insan arasındaki mesafeli ilişki, birbirine ihtiyaçları olduğu için tahammül eden, artık çürümüş bir çift sevgili gibi. Tahammül etmek zorunda olduklarından birlikteler veya birlikte olmaları zorunlu olduğundan tahammül ediyorlar. Etkilendiği Ernst Fuchs ve Salvador Dali'den yola çıkıp, hayatı boyunca müzdarip olduğu uyku sorununun da etkisiyle, çalışmalarında rüyalar, fetiş seksüel imgeler coşuyor. İsmini tabii ki Lovecraft'tan alan Necronomicon, sanatçının ilk kitabıydı. 1977 yılında basılmıştı. Ridley Scott kitabı görünce, Alien'in konsept tasarımlarını kime yaptıracağını da bulmuştu. HR Giger'ın ayrıca, DUNE serisi için çalışmaları da oldu. Giger'ın ölümle ilk teması, babası kendisine hediye edilmiş bir kafatasını Giger henüz beş yaşındayken eve getirmesiyle başladı. Sürekli kabus gören Giger arkadaşlarını kendi yaptığı hayalet tren çizimleriyle oynamaya zorladı. 12 yaşında geldiğinde, çizimlerinde kullandığı mürekkep sorun yaratmasın diye sürekli siyah giymeye başlamıştı. 15 Yaşındayken, odasını tamamen siyaha boyayıp bir mezar şekli verdi. 1969-71 yılları arasında, Samuel Beckett için bir dizi çalışma yaptım. Yağlıboya ile işim orada bitti. Sergius Golowin diye, mit ve fabl yazarı olan bir arkadaşım vardı. Bu işlerde uzman biriydi. Magick bilgisi çoktu. 1960'ların sonunda bana bir Lovecraft kitabı verip, Necronomicon Ölüler Kitabı'nı fısıldadı. Çalışmalarımın pekala Necronomicon'dan fırlayan sayfalar olabileceğinden bahsetti. Şimdi Lovecraft'ın çalışmalarının hayranıyım işte. Lovecraft'ın üzerimdeki en büyük etkisi, Alhazred'in kara büyü kitabı Necronomicon oldu. Sergius hakkında komk olan ise, herkese evimin duvarlarının Necronomicon kitabından sayfalarla kaplı olduğunu söylemesiydi. O zaman bu tam anlamıyla gerçek değildi ancak sonradan duvarları gerçekten de kaplamaya başladım ve evimin duvarları bir nevi Lovecraft tapınağına döndü. Büyü ve okült ile ilgileniyorsanız tabii ki Aleister Crowley ismi da başa yazılmalı. Ancak söylemeliyim ki her ne kadar kitaplarını çalışmış olsam da bahsettiklerini anlamakta zorluk yaşadım. Ama yaptığı resimlerle her zaman ilgilendim. Gerçi resimlerini geç görme şansım oldu. Londra'da 1998'de yağılmış bir serginin kataloğundan çalışmalar var bende bir yerlerde, bir de 1932'de Berlin'de bir sergiden kalan katalog var. Gördüğüm çalışmaların çoğu arkadaşlarının portreleri ve bana oldukça kötü bakıyorlar! Resmini yaptığı kadınlar ise berbat durumdalar. Resmettiği kadınları sevmiyorum, çünkü benim resmettiğim kadınlar güzel ve estetistik açıdan güzeller, en azından bana göre öyleler. Austin Osman Spare, Stanislas Szukalski gibi sanatçıları beğeniyorum. Ernest Fuchs ise en benim en ama en derin ilham kaynağım ve bana göre yaşayan en büyük sanatçı. Bir tekniker olarak çalışmaları fantastik. Eğer çalışmalarını gençken görseydim, asla resme başlamazdım. Hem ustam hem de mutulukla söyleyebilirim ki yakın bir arkadaşım. Tüm mevzu Salvador Dali'nin evinde başladı aslında. Sık sık Dali'nin evine giden bir arkadaşım vardı. Çalışmalarımı O'na göstermiş. Dali'nin etrafında her zaman insanlar olurdu, bazen 30-40 kişi... Alexandra Jodorowsky, İspanya'ya gelip Dali'den Dune projesinde İmparator'u oynamasını istediğince Dali benim çalışmalarımı kendisine gösteriyor. Jodorowsky de etkilenip, film için çalışabileceğini söylüyor. Beni aradıklarında İspanya'ya gittim ama geç kalmıştım. Jodoworosky amaçlı gidip Dali ile tanışmış oldum. Çok iyiydi. İki ay sonra Paris'e bir arkadaşımı ziyarete gittiğimde Jodorowsky'ye de gittim. Bana tasarım yapar mısın? dedi. Harkonen Şatosu için Dune çizimleri yaptım, o da bunalrı alıp ABD'ye gitti ama 1975 yılında bilim kurguya ayıracak para fazla yoktu, film ise 20 milyon dolara mal oluyordu. Henüz sanat okulunda öğrenciyken tanışan Giger ve Tobler, uzun yıllara dayanan karmaşık bir ilişki içinde yer aldılar. Giger'ın yakın bir arkadaşının sevgilisi olan Li, sonradan Giger ile sevgili ve hayat arkadaşı oldu. İkili birlikte ve ayrı ayrı sık sık LSD triplerine giriyordu. Her iki tarafında da sevgilileri olan ve zaman zaman kesintiye uğrayan bu ilişkide, sahne sanatçısı olan Tober'in önce Giger'ı terk edip bir başkasıyla ABD'ye gitmesi, sonrasında ise orada yapamayıp Giger'a geri dönmesiyle sonuna yaklaştı. Giger'ın tersine depresif bir döneme giren Tober iyice içine kapandı. Arkadaşlarının telkiniyle sanat galerisi de açsa Tober toparlayamadı ve 1975 yılında kendini öldürdü. Giger bundan sonra iyice karamsarlığa düşerken, Tober anmasında satanist ve Lovecraft stili ayinler düzenlediği söylendi. Giger, 18 yaşındayken tanıştığı Li'yi yaşama aç biri olarak tasvir ediyor. Yaşamının kısa ama etkileyici olmasını tercih eden bir kadın. İlk dönem resimlerindeki kadınların yüzü hep Li'nin yüzü. 1975'te kendini öldürmesinden önce de denemeleri oluyor Li'nin. Benliğine işlemiş hedonist ve nihilist refleksinin yansımasıyla, kendini tutmuyor. Giger, Necronomicon'u Li Tobler'e adadı. Hep paranoyaktı, hep böyle oluyordu... diye not düşerek. H. R. Giger, Necronomicon 88 sf. Almanca, 1977."}
{"url": "https://futuristika.org/halbuki-resmin-bana-dostca-bakiyor/", "text": "n ufak bir temasın canını acıttığını söylüyor. Cildi üzerinde, cidden, ağrı benzeri bir şey hissediyormuş ona dokunulduğunda. Yanık gibi. Hani kışın dışarı çıkarsın da ayakların donar; sonra tekrar eve geldiğinde ağır ağır ısınır ya. Onun gibi işte. diyor. Elleri eldivensizken tokalaşmıyor bile. Dokunmasına izin verdiği tek nesne, el örgüsü bir şal. Onu boynundan ayırmıyor. Çünkü o, canını yakmıyor. Kendisini doğururken ölen annesi tarafından örülmüş basit bir şal değil yalnız bu; anne elinin ebedi dokunuşu. Başka kimseyi kendisine dokundurtmuyor. Canlı olanın can yakabileceğinden hassas bir şekilde haberdar. Yalnız. İçtenlikli insanların çevrelediği küçük bir kasabada yaşıyor. Seviliyor da her biri tarafından şaşırtıcı derecede. Görevini olabildiğince yerine getiren bir mümin, her pazar kiliseye zamanında gidiyor, ağır paket taşıyanların yardımına koşuyor. Mütevazı bir iş sahibi aynı zamanda. Yine de yalnız. Çünkü hayatında eksik bir şey var. Doğduğundan beri etini kaplayan ince, hassas ikinci bir deri... O eksiklik. Kat kat giyiniyor. O eksikliğin ördüğü derisine hiç kimse dokunamasın diye üst üste giyiniyor giysilerini. Mevsimlerden kış, ona çok yardım ediyor. İri cüssesi büyümesine yetmiyor. Öyle çocuk ki, bedeni içinde dolaşmaktan ürküyor. Karanlık buluyor vücudunu. Öyle terk edilmiş ki bir defa, koca kasabanın toplam nüfusu açılan o çentiği dolduracak et topağı olamıyor. En kestirme yoldan filmi tanımlamam istense şu iki sözcüğü kullanırdım: Sakin ve dokunaklı. Pek çok ayrıntısıyla psikanalitik okumalara açık bir film aynı zamanda. Plastik çiçekleri seviyor; asla ölmeyecekleri, solmayacakları ve onu hiç terk etmeyecekleri için ya da belki kendi kalbini kırmayacak ama öfkelendiğinde sakınmadan kalbini kırabileceği birini istiyor: Sessiz bir sevgili. Sessizliği, soğukluğunu umursatmayacak kadar büyük, asla incitemeyecek oluşundaki kesinlik, kıpırtısızlığını hoş gösterecek kadar kapsamlı. Koca bir mukavva kutu içindeki plastik ve plasebo sevgili: Bianca. Lars Lindstrom'dan bahsediyorum. O bir film karakteri. Craig Gillespie tarafından 2007'de çekilen Lars and the Real Girl/Gerçek Aşk adlı filmin karakteri. Lars'ı Ryan Gosling canlandırıyor. Fakat sinema jargonu icap ettiği için sarf etmiyorum bu sözcüğü. Gerçekten can vermek manasında canlandırıyor. Bağımsız sinema örneklerinden, hatta deneysel bir film bile diyebiliriz. Bağımsız filmlerden en başarılı olanlar, konu odaklı olmak yerine genellikle karakter odaklı bir hikayeyi temel alır. Muhakkak, bu da çok güçlü oyunculukları zorunlu kılıyor. İşte oyunculuktaki hayran bırakan başarı nedeniyledir ki kolayca bir karikatür haline gelebilecek karakter ya da basit bir komediye evrilebilecek öykü, son saniyeye kadar hassas dengesini korumayı biliyor. Bir insan ne kadar yalnız olabilir ki? Bu tenhalık duygusu nerelere götürür? Bir nevi insanlara karşı izole edilmiş beden ile ne çeşit üzüntüler, travmalar baş gösterir? İnsan bunlarla nasıl başa çıkar? Yer yer sürrealite ve saçmalık sınırlarına varan hikayenin gidişatında, Lars karakteri Gosling, tüm bu soruları inandırıcı bir samimiyetle yanıtlar. Böylesi bir hikayeyi birinden dinlerken burun kıvırabiliriz belki. Ama Ryan Gosling üzerinden izlerken tastamam inanırız. Lars, doğduğundan beri annesizdir. Hiç görmesek de bazı alt vurgularla hafif depresif bir baba tarafından büyütüldüğünü biliriz. Gus adında bir de abisi vardır Lars'ın. Kendi ayakları üzerinde durmayı başardığında, ortak hikayelerindeki tragedyayı paylaşmak ağır geldiğinden olmalı; kardeşi ve babasını bırakıp kendi hayatını yaşamaya gider. Yıllar sonra, sevdiği kadınla eve döner. Babası ölmüş; görünüşte küçük kardeşi Lars büyümüş, yirmi yedi yaşında bir adam olmuştur. Eşiyle baba evine taşınır Gus. Lars da onların yanında kalmak istemez ve evin karşısındaki garajda yatıp kalkmaya başlar. Bir sosyo-fobik değildir. İşine gider, kiliseye gider, yapması gerektiği kadarıyla kasaba yaşamına katılır. Ama hepsi o kadar. Bir milim bile fazlası değil. Kimseye değmez, kimseyi kendine değdirtmez. Yengesi tatlı Karin, onu hayatlarına, insanlarla daha sıkı ilişkiler içine çekmeye çalıştıkça Lars şiddetle direnir. Abisi Gus da kardeşinin bu münzevi haline üzülmektedir. Hatta durumdan kendini sorumlu hissettiği için biraz suçluluk da duymaktadır. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, onu yalnızlığından koparamazlar. Ta ki günün birinde Lars'ın onlara internet yoluyla tanıştığı kız arkadaşı Bianca'nın geldiğini haber vermesine kadar. Evde bayram havası eser. Kız için oda hazırlanır çünkü dindar bir Hıristiyan olan Bianca ile aynı odada kalmasının doğru olmadığını söylemektedir Lars. Güzel bir akşam yemeği tertiplenir ve Lars ile Bianca'yı beklemeye koyulurlar. İkisi de tam zamanında yemeğe gelirler. Gus ve Karin'in yüzlerindeki hayret, cidden görülmeye değer bu sahnede. Çünkü Bianca, üzerinde siyah file çorapların, parlak çizmelerin olduğu, anatomik açıdan mükemmel bir kızdır. Ne var ki Bianca gerçeğe yakın tasarlanmış ve umumiyetle seks oyuncağı tabir edilen plastik bir bebektir. Fazla belli etmemeye çalışsa da abi dehşete düşer. Ne yapmaları gerektiğini bilmezler, nasıl davranılmalı böyle bir durumda. Düpedüz delirmiş, kafayı sıyırmış yirmi yedi yaşındaki bir adam bu yaptığından nasıl alıkonulabilir? En sonunda, psikolog da olan kasaba doktoruna başvurmaya karar verirler. Çünkü Lars, Bianca ile konuşmakta, tabağına konan yemeği yemesine yardım etmekte hatta onun adına yengesinden daha basit giysiler, gecelikler, atkı ve bereler istemektedir. Lars için Bianca plastik falan değil, enikonu aşkla bakıştığı bir sevgilidir. Halil: Resmin sen değilsin ki? Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın. Meral: Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor. Halil: Evet. Bu korku sevdiğim bir şeye ebediyen sahip olmak için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de, sana aşık olsaydım ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor. İşte Lars'ı cansız bir kadına, bir nesneye aşık olmaya iten saiklerden biri buydu. Sevdiği şeye ebediyen sahip olma tutkusu ile onu kaybetme korkusunun götürdüğü yerde Bianca duruyordu. Bianca, hele de tekerlekli sandalyesindeki bu sessiz ve itaatkar haliyle Lars'ı bırakıp gitmeyecekti. Değişmeyecekti. Artık seni sevmiyorum demeyecekti. Boynundan ayırmadığı annesinden kalan tek yadigar şal gibi, bir tek Bianca dokunduğunda canı yanmıyordu Lars'ın. Hatta henüz tanıdığı bir mutluluk bile duyuyordu. Galeano Hinduların kutsal bir inek gördüğü yerde, başkaları koca bir hamburger görür. demişti. İnsan filmi izlerken bu söze nasıl hak vermesin? Onu sipariş edenlerin muhtemelen tamamı için Bianca benzeri nesneler birer real-doll, bir şişme kadından ibarettir. Ama Lars, Bianca'yı, yalnızlığının eczasıyla insan yapacaktır. Aynı izleğin bir gereği olarak Lars'ın bir sahnede Bianca'ya kitap okuması da kayda değer. Çünkü okuduğu kitap, Don Kişot'tu. Hayalperestlerin atası Manchalı Şövalye ve yel değirmenlerinin; Dulcinea'nın hikayesi. Lars, tıpkı temel terimlerinden olan eksik/manque ile Lacan'ın söylediği üzere annesinden doğmak yoluyla kopan bizlere ek olarak, o anne imgesinden de sonsuzca kopmuştu. En kestirme yoldan filmi tanımlamam istense şu iki sözcüğü kullanırdım: Sakin ve dokunaklı. Pek çok ayrıntısıyla psikanalitik okumalara açık bir film aynı zamanda. Özellikle Lacan'ın objet petit a dediği ve dilimize en basit biçimde küçük öteki-nesnesi olarak çevrilebilecek kavram üzerinden Lars'ın şalı ve Bianca'sı çok enterese etti beni. Gerçi Lacan, bu fantazmatik ve simgesel nesneyi peşinde koşulan ve esasında bir türlü yakalanmak da istenmeyen arzu nesnesi ile açıklar. Bu durumda Lars'ın elinde tuttuğu şeylere belki geçiş nesnesi ya da ikame nesnesi olarak bakmak daha doğru olur. Ancak yine de gerçeğin bir türlü sığdırılamadığı simgesel sistem dikkate alındığında bu kavramdan pekala yararlanabiliriz. Çünkü Lars, tıpkı temel terimlerinden olan eksik/manque ile Lacan'ın söylediği üzere annesinden doğmak yoluyla kopan bizlere ek olarak, o anne imgesinden de sonsuzca kopmuştu. Bu eksikliği dilsel yoldan ifade edecek bir sözcük olmadığına göre -yani anne gereksinimi ve ona duyulan talep arasındaki dilsel ilgi tamamıyla yitirildiğine göre- bu eksik yalnızca erişilmesi imkansız bir somut-nesne tasarlayarak tamamlanmaya çalışılacaktır. İlginç biçimde Lacan, bu eksiği gidermesi için koordine edilmiş nesnenin aslında yok olduğunun altını çizer. Yani özne; filmimiz açısından Lars, bu nesnenin fantazmatik yönünün, gerçeklenmediğini bilir. Bundan ötürü o nesneye büsbütün ulaşmaktan kaçınır. Şöyle açıklıyordu Lacan: Je sais bien, mais quandmeme.../Aslında çok iyi biliyorum, ama gene de... Kısaca Lars da pekala bilincinin bir yanıyla biliyordu Bianca'nın onun eksiğini gideremeyeceğini. Öte yandan herhangi canlı bir bireyin gideremeyeceğine ilişkin inancı, bu delüzyon ile çakışıyordu. Biliyordu; ama gene de deniyordu. Sahiden aramaktan vazgeçemezdi. Ne var ki bulmaktan da deli gibi korkuyordu. Lars'ı gerçek insanların sevgisi karşısında ürküten, bulduğu şeyin, büyük uçurumunu kapatmaya yetmeyeceği bilinci idi belki: Nasılsa terk edilebileceği, ölerek yahut kalarak birini yitirebileceği. Dedim ya başlarda; büyümek için kocaman bir cüssenizin olması yetmez. Anne bedeninde başlangıçta sahip olunan bütünlüğe dönmek içinse parmak kadar küçülmek, müzmin bir çocuk olmak hiç yetmiyor. Tek bildiğimiz, eksik bir şeyin olduğu. Bazılarımız onun giderilemeyeceğini de bilir. Bununla baş etmekse o bazıları için galiba fazla zor. Bu hikayeyi emsalsiz kılan ince bir nokta da bana kalırsa, alıştığımız iyi ve kötü çatışması üzerinden kurulmamış bir drama çatısına sahip olması. Doktor Dagmar'ın, Lars'ın kabullerini zedelememek gerektiği konusunda Gus ve Karin'i ikna etmesiyle birlikte, onlar da diğer kasabalılarla konuşmaya karar verirler. Kilise cemaati derhal toplanır, nasıl yardım edebileceklerini tartışırlar. Böylelikle elbirliği içinde Lars'ın Bianca'sı onlardan biri gibi yaşamaya başlar aralarında. Bianca, en önce, fabrika ayarlarından ve tasarlanma maksadından uzaklaştırılır Lars tarafından. Ortalama bir kasaba insanı gibi giyinmeye başlar. Ziyaretleri sırasında elinde ya bir çiçek buketi ya da ufak bir hediye taşır. Dahası, kasabalı kadınlarla hayır işlerine dahi iştirak eder. Hatta parodik biçimde kasabalı kadınlardan biri, sevgilisinin çok meşgul olmasını hazzetmeyen Lars'a Bianca'nın da bir hayatı var Lars! diyebilecektir. Bianca'yı kabullenme hususunda, birlikte çalıştıkları küçük ofisteki Margo, açıkça Lars'tan hoşlandığını defalarca belli etmiş olmasına rağmen, en az diğerleri kadar içten çaba gösterir. Aslında bütün bu dayanışma ve birlik beraberliğe rağmen herkesin kendi köşesinde, apayrı da bir yalnızlığı olduğu için belki, her birinin yalnızlık damarları Lars'ı tanır. Bunlardan en sevimli, aynı zamanda iç burkan sahne, Margo'nun oyuncak ayıcığını şaka olsun diye iş arkadaşlarından birinin telle boğmasıyla başlayan bölümdü. Margo, ayısının bu haline bir kenarda ağlarken, Lars ilk kez kıza yaklaşmayı göze alıp, yanına oturuyordu. Sonra da oyuncağı ağzına yaklaştırıp ona suni solunum yaptırıyor ve hayata döndürüyordu. Bir nesneye hayatiyet atfetme müştereğinden Lars, ilk kez canlı bir kadına karşı yakınlık hisseder böylece. Hikayenin ibresi yumuşakça Bianca'nın aleyhine, Margo'nun lehine kıpırdanmaya başlar. Bu hikayeyi emsalsiz kılan ince bir nokta da bana kalırsa, alıştığımız iyi ve kötü çatışması üzerinden kurulmamış bir drama çatısına sahip olması. Doğrusu daha önce denenmişse bile ben bu ölçüdeki çatışmasızlık haline hiç rastlamamıştım. Öykünün belli kriz noktalarında apaçık şekilde Tamam, şimdi biri gelip durumla alay edecek ve oyun sona erecek dediğim çok oldu. Fakat bu hikayenin içinde tek bir kötü figürle karşılaşmayız. Hele de öykü bileşenlerinin neredeyse tüm kasaba halkı olduğu düşünülürse, inandırıcılık parametreleri açısından bunun ne denli riskli olduğu fark edilir. Görünür bir düşman yok, vicdansız adamlar ya da kadınlar yok. O devasa zedeleyiciliğiyle yalnızlık daha bir görünür olabilsin diye ihtimal ki, filmde başka herhangi negatif unsur yer bulmuyor. Filmimizi şaibe altında bırakmayacağına inanarak yine de şunu belirtmek zorundayım: Hoşgörü, gedikler içermeyen sevgi ve İsa olsaydı bu durumda ne yapardı? sorusu gibi terim ve önermeler üzerinden, son derece başarılı Hıristiyan bir portreyi tamamlayan figürler kullanılıyor. Bunun için hikayede payı olanları kim suçlayabilir. Nihayetinde bu biraz da örtük bir ahlak hikayesi. Mevcudu kutsallaştırmaktansa, olması arzu edileni absürt yoldan süblimleştirmek çok daha insani. Her pazar düzenli şekilde Luteryan Kilise'deki cemaat içinde yerini alan Lars, abisi ve yengesi, cemaatin sadık parçalarından sayılır ve buna binaen davranılır elbette. Craig Gillespie filmografisine vakıf olduğum bir yönetmen değil. Lars and the Real Girl, gördüğüm ilk filmi. Daha ziyade televizyon için işler yapan bir yönetmen. Fakat senaryo yazarı ve oyunculuk konusunda bir iki cümle edilebilir. Ryan Gosling'i Half Nelson ve Drive'da da etkileyici bulmuştum. Her ikisinde de karakter ağırlıklı bir drama çerçevesi için Gosling tartışılmaz biçimde mükemmel bir seçimdi. Benim için henüz yirmilerinin başlarında çektiği ve parlamasına yol açan The Notebook/Aşk Defteri'nin de yeri başkadır. Çünkü Gosling'i ne tanıyor ne özel olarak ilgileniyordum, o filmini gördüğüm zamanlar. Ortalama bir aşk hikayesiydi. Pek çok klişeler de içeriyordu ama müzikleriyle, senaryosuyla çok severim hala o hikayeyi. Ne yalan söylemeli, o filmdeki Noah'ın Half Nelson'daki Dean ya da Blue Valentine'deki Dan olduğunu; yani Ryan Gosling olduğunu bile çok sonra bir araya getirebildim. Hakikaten Gosling, başta De Niro olmak üzere, sinemada yüzünü bir karakter inşa etmekte en başarılı kullanan aktörlerden biri olduğunu defalarca kanıtlamış biri. Böyle olsa da, benim için, Gosling'in bu yeteneği açısından opus magnum'u, Lars karakteri. Filmi, senaryonun ustalığı yanında böyle inandırıcı, naif ve dokunaklı kılan zaten oyuncu seçimindeki şaşmaz isabet. Bunun altını defalarca çizme duygusu uyandıran yalnızca Gosling de değil üstelik. Abi, yenge, bayan doktor ve Margo rolleri için seçilen sırasıyla Paul Schneider, Emily Mortimer, Patricia Clarkson ve Kelli Garner da tek tek alkışlanmayı hak ediyorlar. Senaryoya gelince: Ben her ne kadar az sonra sözünü edeceğim iki diziden herhangi bir bölüm bile izlemiş değilsem de pek çok kişinin hayranlığını kazanmış Six Feet Under ve True Blood için bölümler yazan Nancy Oliver yazmış filmimizin senaryosunu. Filmdeki karakter isimlerine dair benim de katıldığım bir tahmin var: Bağımsız sinemanın tanıdık isimlerinden Gus Van Sant ve Lars Von Trier'e selam yollarcasına seçilmiş isimler olabilir Lars ve Gus. Eksik bir şey mi var hayatımda/Gökyüzü bazen ciğerime doluyor. Lars da sanki kendi dilinde bu şarkıyı mırıldandı bir süre. Film bitti."}
{"url": "https://futuristika.org/halim-al-karim-hidden-goddess/", "text": "Irak doğumlu sanatçı Halim Al Karim'in Türkiye'deki ilk kişisel sergisi, XVA Galeri Dubai ve Galeri Merkur işbirliğiyle, 8 Ekim 5 Kasım 2012 tarihleri arasında izleyiciyle buluşuyor. Hidden başlıklı sergide, sanatçının Hidden Love ve Hidden Goddess serilerinin yanısıra pek çok farklı konseptte ürettiği işler yer alıyor. Halim Al Karim, Orta Doğu ve Asya'dan Amerika'ya kadar geniş bir alanda, provokatif fotoğraf stiliyle biliniyor. Hidden Love ve Hidden Goddess serilerinde, politika, insan doğası ve Saklı olma fikri üzerine yoğunlaşan Al Karim, saklı kalmış bir aşkı herkesçe deneyimlenen ama kelimelere dökülememiş, yasaklanmış, karşılıksız ya da sevdalanmanın ilk evrelerinde olan bir aşk- betimliyor. Karim'in Irak'ta yaşadığı dönemden aldığı ilhamla ortaya çıkan Hidden Love işi, parlak gözleri dışında tüm fotoğrafın yarı saydamlaştırıldığı, suskun kalmaları için ağızları bantlarla kapatılmış bir kadın portresi içeriyor. Hidden Goddess serisinde ise, aynı teknikle yüzleri kapatılmış kadın portreleri yer alıyor. Her fotoğraf, peçeli kadın fikrinden hareketle, ince bir katman halindeki siyah ipek bir kumaşla çerçeveleniyor. İpek katman, figürü daha da uzaklaştırarak, izleyiciyi, Kim bu kadın? Neden bizden saklanıyor? sorularını tahmin etmeye çağırıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/halim-kulaksiz-nostalgia-impossibile/", "text": "Fotoğraftaki elli beşinci sanat yılını kutlayacak olan A. Halim Kulaksız, fotoğraf sanatındaki serüvenine Nostalgia Impossibile serisi ile devam ediyor. Sanatçı, bu serideki fotoğrafları için Fransız mucit Louis-Jacques-Mande Daguerre'nin geliştirdiği ve daha sonra kendi adıyla anılan bir teknikten esinleniyor. Fotoğrafın ilk tekniklerinden biri olan Daguerre tekniği ile görüntüler, bakır ve gümüş alışımlı plakalar üzerine pozlanıyor. Elde edilen görüntüler, objektifin önündeki kusurların yanı sıra, hem uzun pozlandırmanın hem de metal plakanın tüm kusurlarını barındırıyor. A. Halim Kulaksız, Nostalgia Impossibile serisindeki fotoğrafları, kendine özgü bir yöntem ve üslup geliştirerek bir sene süren uzun bir uğraşın sonucunda yaratıyor. Çıkış noktasında, günümüzün dijital devrim çağında, her görüntünün mükemmel bir şekilde üretilme uğraşının unutturduğu, klasik tekniklere olan özlem var. Klasik teknik, fotoğrafa kusurlarıyla lirik bir resimsellik kazandırıyor. Eski teknikle gelen güzel ve mutlu anıları yaşatırken, artık günümüzde ilk çıkış tekniği ile üretilmesi imkansız olan görüntüler sunuluyor. Sanatçı, izleyicilerini imkansız bir nostalji, nostalgia impossibile gezintisine çıkarıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/halit-bey/", "text": "Halit Bey, kutusunun üzerinde yarım ekmek bulunan kemanını az daha yatırarak düzeltti. Ekmeği çantasına koydu, kemanı kapattı. Boyları kısa ve birbirinden farklı pantolon paçalarını yere sürmeye çalıştı, dizlerini kırarak. Kısa olmayı pek sevmiyordu. Salondan çıktı. Halit Bey, evini alırken, salona dikkat etmişti. Alçak tavanlar, pütürlü yüzeyler, su geçirmez boya, çift pimapen onun sevmeye çaba sarfettiği ettiği konulardı. Bunlar kendi rahatı için olduğu kadar kemanının ve ekmeğinin iyiliği içindi de. Ancak tek salon bulunan evinde tuvaleti bulması birkaç saati almıştı. Basitti aslında. Dış kapı açılıp salona giriliyor. Salonun diğer ucundaki kapı açılıyor ve bahçedeki tuvalete çıkılıyordu. Halit Bey, tam bunu keşfettiği için mutlu olacaktı ki, tuvaletin salona açılan herhangi bir kapı kolu olmadığını farketti. İşte o anda bile düşündüğü, tek salonlu evinde kendisinin evin gizli bir dışarısında, kemanının ise salonun bir içerisinde olduğuydu. Ev sahibi başka bir aileye evi satmaya çalışmasaydı, tıpkı zorlu 4 ay gibi, bir 4 yıl daha Halit Bey dışarıda, gün be gün kemanını konuşturma yetisini yitire yitire. Vah. Halit bey, geçen sene dul kaldığında evden ayrılmıştı. Kendisini dul bırakan o alnı geniş işportacı, bir toz yumağı halinde ona kemanını ve içerisinde, üzerinde çay lekesi olan sofra örtüleri doldurulmuş çöp poşetini, içine bir de Halit Bey'in hiç sevmediği kot gömleğini sararak fırlatmıştı. Geceleri o gazinoya, kıçı çirkin yüzü güzel Asiye'nin ardında çalmak için giderken, bu yeni adam, Eminönü'nde kaçak çöp poşetlerini satarak, eski karısına kim bilir belki elmalar incirler almaktaydı. Şimdi ne karı, ne kulpsuz kapı, ne işportacı, ne Asiye kalmıştı hayatında. Ben sanatçıyım diyerek perdeci kavga ediyordu mahallenin karılarıyla. Mahallede kadınlar her gün haberlerden sonra dışarı çıkar, genel istişare yaparlardı. Televizyonu veya radyosu olmayan şuursuzlar, saat başlarını on geçe pencerelerinin önüne dizilir ve son durumları öğrenirlerdi. Ve olayların aslını bilen biri için, sinirle sonuçlanan bu kulaktan kulağa hızla haberi değiştirme bilinci, Halit Bey'in gerçeklik duygusunu biraz zedelemişti. Halit Bey, geçen sene dul kadıktan hemen sonra, ikinci çöp poşetinin sağ kulağına isabet etmesi sonucu sağır kalmıştı. Artık sol kulağı duymuyordu. Halit Bey, olayın şokundan ya da sağını solunu karıştırdığından bu durumun acayipliği üzerinde durmadı. Alan razı, veren razı olmasa ne olurdu. Hadi ama dostlar diyerek mahalleli kadınları, perdelerini yaptırmaları için samimice zorladı perdeci. Mahallenin kadınlarından birinin gözü Halit'teydi. Şişman, yuvarlak yüzlü, hafif cinli bakışlı. Biraz korkunç bir kadındı. Kadını hiç ayakta göremezdiniz. Kolunun altındaki yastığıyla birinci kattaki penceresinde, yanlarından içeride kalarak etrafı gözler veya bir metre aşağısındaki kapının önünde bir eli belinde, bir eli ufka açık, güllü şalvarıyla oturur olurdu. Halit geçince ona bakardı. Halit kadının aslında herkese baktığını bilse bile, sağır olduğundan duymamazlığa gelirdi. Sonra, kadınlar, birilerinin kadınları elbette, önce çocuklarıyla, sonra birbirlerinin çocuklarıyla, en son da kocalarıyla kavga ederlerdi. Halit, bir gün parası olunca bu kadınları bu mahalleden taşımak niyetindeydi. Halit o gün oradan geçerken, yine ortalık gergindi. Şişman cinli kadın, en kıdemli komşusu, hem de en cazgırı, hiç saygı uyandırmayan Yaşar Teyze'ye bağırdı. Kadının sesi geldi. Çünkü evi aynı apartmanın iki kat aşağısındaydı ve komşularla konuşabilmek için, düğün ayakkabılarını giyip, klozetinin üzerine çıkıp yukarıya doğru bağırmak zorundaydı. Şişman cinli kadın, yaşlı kadının sabah kalkar kalkmaz aslında o klozetin üzerinde beklediğini biliyordu. Halit, ufak bir pencerenin açıldığını gördü. Ardından genç bir kadın, diğerlerine görünmeden konuşmaları dinliyordu. Halit'in onu farkettiğini görünce perdeyi hızla çekti içeri girdi... Salağın karısı herhalde. diye düşündü. Halit yürümeye devam etti. Sağa yönelmiş bulundu. Ayaklarında yürüdükçe bir rahatlama vardı. Doğru ya burda yokuş yoktu. dedi kendine. Öyle neşelendi ki kemanıyla bir şeyler çalmak, paylaşmak, gülüşmek istedi. Bu nedenle hiç aklında yokken, bakkalda alışveriş yapmaya karar verdi. Böylece hem ne zamandır istediği sigaraya başlayabilecek, hem de esnafla sohbet edebilecekti. İçeri girdiğinde içeride kimse yoktu. Bir müddet beş metre karelik yerde bir yerlere döndü. Sonra dışarı çıktı. Bakkal, Ciğerci ile tavla oynamaktaydı. Yanlarında bir sandalye de boştu. Turşucu'ya göz ucuyla baktı Halit. Müşterisi vardı. Böyle durumlar için geliştirilmiş en güzel sözü bulduğu için sevindi. Aleyküm selam. dedi Bakkal ve Ciğerci. Bi' çay da bana kap. dedi Halit, otururken orada olmayan hiçbir kimseye. Zaten o çay da gelmedi. Ciğerci, Halit'e baktı. Hangi takımı tutyordun sen hocam? dedi. Halit takım tutmuyordu. Yalan da söylemeyi sevmezdi. Muhabbet de hoşuna gitmişti. İstanbul üstlerinde yakan güneşle birlikte, demlikte serin tatlı bir mayıs rüzgarını döküyordu insanların başından aşağı. Sorumsuz bir mutluluk hali. Bir şeyler çal da dinleyelim... demelerini bekledi Halit. Neler çalabileceğini düşündü. Hatta, kendini o denli kaptırdı ki kalbi yerinden çıkacak gibi heyecanla çırpınmaya başladı. Ama Ciğerci de Bakkal da mutsuz görünüyorlardı. Onların kafasında mor bulutlar. Mor bulutlardan mırıldanmaya başladı Halit, patlat bir şarkı desinler diye. Ciğerci tavlayı kapattı. Bakkal üzgün tavlaya baktı. Halit kim kazandı anlayamadı. Ciğerci Bakkal'a Üzülme. dedi. Bakkal da Ciğerci'ye Sen de üzülme. dedi. Halit Bey bir anda Üzüldük valla. dedi. Bakkal sıkkın bir sigara yaktı, yanan ateşe bakarak, İyice canı sıkılan Halit, keman çantasını düzeltti, Ben hoca değilim aslında. Öğrenciyim. dedi. Kolay gelsin dileyerek ayağa kalktı. Turşucu da çıkmış oraya geliyordu. Bakkal, büyük bir mutlulukla ellerini açarak turşucuyu karşıladı. Ya sen neredesin güzel kardeşim? dedi. Turşucu Geldik geldik patlama. diyerek işi biraz ağırlaştırdı.. Halit'in canı hiçbir yere gitmek istemedi. Tekrar eve doğru döndü. Mayıstı gerçi ama biraz soba yakar, biraz Kleist okurdu. Sedyesinde ayaklarının üzerine yastıklar koyar, kendini kumlarına gömerdi. Kim bilir belki orada öylece dururken ölüp ölüp ölebilirdi. Evine girdi Halit. Artık akşam olmuştu. Yaşlı klozet teyzenin romatizmaları azmış, yatağında sesi duyulamayacak bir yerdeydi. Cinli kadın sokakta, sigara içerek bekliyordu. Sonra bağırdı birine. Sokaktan sessiz bir alkış koptu yaradana. ... Bir adam girdi sokağa. Cinli'nin apartmanına. Cinli bırakmadı. Sesler yavaşça yükseldi. Halit karasız, bir bacağı merdivende kalan adama baktı. Adam sesini biraz yükseltti. Adam sinirle karısının ziline bastı. Küçük pencereden yine gizli bakan kadın Ne var? dedi. Aşağı gel aşağı. dedi adam. Sinirden sağa sola gider bir hali vardı. Kadın aşağı geldi, cinli kadını kenara çekildi. Adam kadını kendisinin de bilmediği bir sebepten dövdü. Halit biraz çıtırtı duyunca perdelerini kapattı. Bir sigara yaktı. Kemanını eline aldı."}
{"url": "https://futuristika.org/halka-sanat-projesinde-cilgin-gunler/", "text": "Baharda Halka Sanat Projesi'nde üç farklı etkinlik dizisiyle sinema etrafında toplanıyorlar: Ücretsiz belgesel film gösterimleri, Kutay Ucun'un eğitmenliğinde bir sinema semineri ve sinemalı yemekli, sohbetli geceler düzenliyorlar. Hayat bu insanlara güzel, size de güzel olsun diye aktarıyoruz. Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi'nin katkılarıyla Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali'nden ücretsiz belgeseller izlenecek. Kutay Ucun'un eğitmenliğinde beş hafta boyunca Sinemada Alternatif Topluluklar ve Hareketler üzerine çekilmiş filmleri inceleyip konuşacaklar. Beat kuşağı, yavaş yemek-yavaş şehir hareketi, 68 kuşağı ve devrim hareketleri, feminist hareket, anarşizm ve primitif anarşizm hareketine ait filmler inceleme alanını oluşturacak. Her ayın son salı akşamı sevdiğimiz filmler eşliğinde yemekli sohbetli bir gece geçirilecek. Her etkinlik için yer kısıtı olduğundan kayıt olmak gerekmektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/ham-haldun-ve-editor-baris-k/", "text": "konu: Arabam Necif'te, ben onu bekler, olmadı buraya kıvrılırım. Ben almıyım Necif, bu saatte kahve uykumu kaçırıyor. Ama Haldun'u bilemem. O da içmeyecek. Zırnık yok ona. İnsanların bana tavırları. Ne bileyim. Belki bir daha beni görmeyecekler ama. Elimde sanki mutluluklar yağlı yağlı boyuyor, tinerim yok, inceltemiyorum. Sanırım sıra trajedilerde. Ben de bir viski alırım Necif'im. Haldun kardeşim. Burası normal, çanak antenli bir aile evi. Uzun uzun konuşmuyoruz biz, devrilmiş cümleler hele, hiç. Hiç! Trajedi? En son hangi deyyus kullanmıştır kimbilir. Ama biz. Yok bizde öyle şeyler. Hele hele. Hiç. Barış beyin hatrına, yoksa biz, seni, yani hiç hiç hiç. Haldun, Necif'ciğim seni fazlasıyla tanıyor. İşte o beraber çalıştığımız fabrika için bir Kullanma Klavuzu çevirmiştin Almanca'dan, üç yüz tane falan basmıştık. İşte bizim Necif'imiz de, fabrikanın tam bir buçuk senelik değerli bir emekçisiydi. Haldun'cuğum, burası eski emektarımız, sadık dostumuz o Necif'imizin kapıcı dairesi. Saat de sabaha karşı dört yirmidört. Bizim ofisi de evi de dün dağıttılar biliyorsun. Gecenin bir yarısı beni avukatına arattırıp resmi bir toplantı talep ettiğin için şu anda bu talihsiz üçlü buradayız. Her yazarın hayatında karakteri, editörü ve okuyucusuyla kesiştiği bir an vardır. O da olmuştur. Ama Necif bey, sıradan bir okuyucu değil, birliktendi. Ha, O Necif... Sizde mi? Böyle tedbil kıyafet görünce, şu olmayan şair. Nobel'i törene gidip kürsüden değil, mektupla reddedecek yazarlardanım. dizesi beni çok etkilemişti. Hayır Haldun'cuğum, onu sen yazmıştın, ancak yer darlığından varlık dergisi basamamıştı. Bu Necif, biz işi kitabından öğren birlikçilerindendi. İşlerini senin çevirdiğin klavuzlardan öğrenmişlerdi. Canlarımız. Sağolun. Canlarım. Gözlerimsiniz. Yüreğiniz sağolsun. Eeesi ne, senin yazdıklarınla yaktık fabrikayı bizim birlik. Dilini çıkarıp götünü de salla bari NECİF. Biraz yaşadığın sıkıntılarının içinde mağrur ol, güçlü ol. Erdemli bir sınıfın, Bodrum katında, sınıfsızlığı için mücadele edecek tek sınıfın bir ferdisin sen. Ne işin var hem senin madem burda, git iş ara. Dikkat et. İşsiz birini, hiçbir aklı başında kamyon şöförünü ıskalamaz. Şu turuncu şeylerden giyin. Hadi sen bakma bu oğlana, çık Necif Bey, bahçede biraz oyalan. Anlaşıldı, benim arabanın anahtarlarını al, çıkın dolaşın biraz. Haldun, girmiyim araya diyorum olmuyor. Yoldaşlar, yangından Necif'imizin kurtardıkları son kalan birlik üyeleri. Yüzleri yandığı için, saçları uzayana kadar şimdilik böyle çarşaf, havlu gibi tekstil ürünlerinin yardımıyla yaşayacaklar... Birliği tekrar kurana kadar. İşte onlar da ne yapsın, bu arda kaçı erkek kaçı değil tespitten sonra üreyecekler mecburen. Hem. Bizden davacı da olmadı. Pekala, biz burada okuduklarımızı aynen yaptık ve fabrikayı ateşe verdikten, sonra aynen yazıldığı gibi Yapmadık biz yapmadık, Allah Allah kim yaptı? Valla gören duyan yok, inanır mısın sanki bu şeytanın işi diye bağırarak bahçeye koşmadık. diyebilirlerdi. Ama onlar ne dedi; Biz doğru anlayamadık klavuzu, aslında her şey gayet güzel anlatılmıştı. dedi. Hayata yeniden tutunan bu dörtlü, Yeniden başlayalım diye ayaklanarak yeniden başladılar. Eski bir kiliseyi altı ay onarma karşılığı, orada bir açılış yaptılar. Senin de imza günündü. Gelmediğin için gerisini hatırlamıyorum. Ama bir süre sonra birlik üyeleri özgüvenlerini yavaş yavaş ve sinirli bir biçimde yitirmeye başladıklarından yeniden bitirelim diye ikinci bir örgüt kurarak kendilerini bu eve hapsettiler. Ben onu demiyorum, ben diyorum ki, sen versen de ben zaten içmem. Burama kadar doluyum. Yeni içtim. Ne bulursam içtim. Dünyayı dibinden içtim. Uygun bir yerde olursa dinlerim tabii. Uygun bir yer bulduktan sonra yine dinlerim. Emin olana kadar dinlerim. Herkes senin benim gibi mi bakalım. Nasıl laf o öyle, herkes senin benim gibi işte. Biriz. İp durum içinde hiç yok. İkisiyle de hiç tanışmadım ancak, insan gibi insan demişler merhumun arkasından. Ah bu canlarım... Nasıl da öyle hain olabiliyor kuzu gecenin köründe, nasıl da bir kurt gibi... Arkamızdan bize neler yapıyorlar arkadaşlarım, ama yine de sevelim o halkı. Alma günahlarını, kimse kimseyi ellemiyor Haldun. Ha, ellemediler de, İsa ve Sait de öylesine öldüler yani. Bu yanılgılar içinde seni görmek beni parçalıyor. Benim cenazemde kimse olmayacak. Bir taş gibi, sessiz yalnız çukuruma devrileceğim. Hep tökezliyorsun, kullanma şu eski cümleleri yalan yanlış. Ben hala eski kalem bir yazarım. Değilsin. Daha bir şey yazmadın. Soruna gelince, neredeyse kişi başına en az bir imam düşüyor ülkemizde. Birden de fazla ölsen, hep bir imamın var. Olacak. Onlar başına kaç ölü düşüyordur kimbilir ama böyle söylemek doğru olmadığından kullanılmayan bir ölçü birimi. Beni de kendin gibi içsesli yaptın ya Haldun, aşkolsun sana. Sonra, canım yazarımın cenazesine, ben öldüm mü, ben de gelirim, çiçek falan bekleme öyle süslü, ama belki yoldan sana düşen yaprakları getiririm... Necif bey de katılmak ister mutlaka. Necif Beymiş. Onunkine beraber gitmeyeceğimiz ne malum? Beylik, paşalık, dünyayı bunlar zaptediyor, benim gibi bir Köroğlu ne yapsın! İmamı düş. Yakılmak istiyorum. O zaman, Necif beyler gelmezler hehalde. Tam prosedürü bilemiyorum şimdi, ama araştırır öğreniriz. Kimler katılabiliyor, kimler saklayabiliyor. Bir liste yaparız. Ne listesi. Boş o sayfa, boş. Kimse olmayacak. Sanki damarımda daha öncede kan akmamış kadar doğal olacak her şey. Ne çabuk alışacaklar sopuk toprak altındaki bedenime.. Sopuk Toprak, bu bu arada kitabımın ismi. Ölürüm daha iyi. Bu, ziraat çalışanları hakkında bir fotoroman. Toprak... Ölümün üzerindeki tehlike. Bu konuyu konuşmuştuk. Sen önce ölürsen yedi tane yüzlük ampul taktırıyorum mezarına, güneş enerjisiyle çalışan bir radyo koyuyorum, toprağına cebindeki tohumlardan atıyorum arada sulayıp budayıp, ekinlerini toplayıp, kurutup sarıp, yakıp sana bırakıyorum. Açıp içirsem daha makbul ama bu nasıl öldüğüne bağlı. Ve kesinlikle gül suyu istemiyorsun. Harika, sen de... En geç on beş gün içinde annene haber verilmesini istiyorsun. Haldun, daha birinci kitabını da yazamadın ki, dört ay geçti, bir elimiz götümüzde dolanıyoruz kimse yorulmasın diye, her ay, Çetinkayalar'dan benim kredi kartımdan bir atkı alıyorsun. Çoraptı bereydi derken hal kalmadı. İnsan her ay da cüzdan mı değiştirir. İçinde de Oğuz Atay'ın falan resimlerini dolduruyorsun. İcra gelmese o faturaları da bulamayacağım üstelik. Senin oğlan bu sefer enayilik etmese de Amiga 64'ünü saklasa bari. Kıçına mı soksun çocuk Haldun, tepesine alıp koşsun mu, daha üç buçuk yaşında çocuk. Bilemem. Ne de olsa kirvesinden geldi. Sen, F Klavye yazamıyorsun ki Haldun. Ama kahramanım yazabiliyor... Ama artık hiçbir şey yazmaz o da, herkes memnun olur. Denemelisin. Ve elli sayfalık bir şarkı çaldığında bana gel. Al şu çeyrekliği. Senin şu tarihçi arkadaşların, hani ansiklopedi hazırlıyorlar ya. Neden değil, ne ile olacaktı cevap. Tebeşirle. Telefonda konuşurken okuman kolay olsun diye. Ama ona tebeşirle yazmak zor, hem o zaman haberlerin taşıdığı ciddiyetten uzak olacaktın. Özellikle yarattığı atmosferlerdeki gerçekçilik duvarını döndürerek yanlamasına kullanan ve kurgularında parça pincik edilmiş bir yılanın hırçın öfkesini bölümlerine taşıyan Aldun... H'yi unutmuşsun. Bir yazar, yazmadığı hiçbir şeyi unutmamıştır, sadece koşullar onu yazmak için uygun değildir. Maalesef, ansiklopedilerden hiçbir şey silinemez, bunu biliyor olmalısın. O zaman ben... Başka şeylerle uğraşıyım. Lig başlıyor, gerçi kablolu tv'yi kestiler ama, belki bir yerden sinyal minyal gelir. Açmışlardır o zaman. Bende izleyelim mi?."}
{"url": "https://futuristika.org/hamil-i-kart-yakinimdir/", "text": "Mika Hakkinen der ki; arkadaşım değildir 'yakinen!' desem de size, neye inanacağınızı benden daha iyi bilirsiniz evelallah! Yakın-yakin korelasyonunun balonunu şişireceğim müsaadenizle. Balonları milletçe seviyoruz nasılsa! Reklam yazarı unvanıyla reklam sektöründe yığınla jr ve dahi sr. yazar gününü gün, Türkçeyi de harap ederken, Yazmak Eylemindeki üslup oyunlarından habersiz, az Marketing Türkiye üstü MediaCat, Kotler, Ries ve Penguen-Uykusuz-Bobiler üçlüsüyle elma dişleyebilmek için ıkınıp duruyor. Oysa Yazmak Eylemi candır! Harikadır! Baldır bal! Siz, gençler, aaaam, nasıl diyor siz... Hah, buldum: Süpper! Kitaplığımda Bir Gemide ile Tüm Ders Notları da var. Tavsiye ederim. Sixtir Etin yanında bu da bulunsun. İyi olur. Hakkari'de Bir Mevsimin yeri ise sinemayla ülfet edenler nezdinde apayrıdır. O isimli romanından rahmetli Onat Kutlar ile senaryolaştırdığı bu filmin yönetmenliğini Erden Kıral yapmıştı. Kral bir filmimizdir! Severim. Kahraman Kıral da Canım Kardeşimdir. Hakkari'de Bir Mevsimin kadrosunda Genco Erkal, Şerif Sezer, Macit Koper, Erkan Yücel gibi has oyuncular vardır. 1983'te Berlin Film Festivali Gümüş Ayı Ödülü ile taltif edilmiştir. Günümüzde Rap, illüzyon, bale, jimnastik, şarkı-türkü, Uzakdoğu sporları uzmanlığınıjüri üyeliğinde değerlendirerek hayatını idame ettiren şahsınBerlin in Berlinindeki mastürbasyonuyla afyonlananların ıskaladığı bir filmdir, Hakkari'de Bir Mevsim. Federation Internationale de la Presse Cinematographique ödülünü de almıştır 1983'te. Atlamayalım. Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu doğru bir tercüme midir, her nerede katledilip dilimleniyorsan ve mışıl mışıl uyutuluyorsan Türkiye? Neyse. Beni aşar. Bu arada, Altan Aşar ne tatlı bir ağabeyimizdi. Hey, sen! Sikini sokacak yir arayan... Evet, sen! Sanal alemin muhtarı Google efendi hazretlerine pornoların her türlüsü, sexs pornosu vb. kelimeler yazıp durma! Ben Google Değilim ama! Her ne arayacaksan içinde ara. Elini ha babam donuna, Roger Daltrey'i anmadan daldırıp durma! Tık, tık rahmi aramayı bırak da usul usul rahmanı ara! Sex veya seks yazamıyorsan, bacaklarının arasında sallanan uzvuna kan doldurduğunda, onu nereye duhul eyleyeceğinin ne önemi var, bunu bir düşün. Cemal Süreya'dan, Turgut Uyar'dan, Ziya Osman Saba'dan, Yahya Kemal'den bir dize fısıldayamıyorsan şefkatle koynuna aldığın gönüldaşına veya şiir gibi bir söz çıkartamıyorsan dudaklarının arasından... Bacaklarının arasında sallanan o uzvunu birkaç santimetre daha büyütsen ne olur, büyütmesen ne olur! Ruhunu yüceltmen pek mümkün, bunu bilhassa düşün. Gözün o kadar dönmüş ki, Nihal Bengisu Karaca'nın frikik görüntülerini dahi arar olmuşsun! En beteri ise arama motoruna cemalnur sargut frikik yazacak kadar tepeden tırnağa koca bir penis olmuşsun! Gözüne mil çekilmiş. O miller ki, millerce öteden mi sipariş edilmiş? İbiş ile Memiş mahkemeleşmiş mi, mahkemeleşmemiş mi? Ve atet küllü vahiddin mihünne sikkineni duyunca aklın belinin altında kıpraşmıyor değil mi? Deli Birader, siki kalkık der sana. Hep fikfik, hep frikik... Çok antipatik! Deli Birader'im senin gibiler için sikini Tuna gibi bir suya köprü itmiş de diyor. Ankara'dan abim nasıl gelsin! Tek çocuğum. Bir abim bile yok, hadi ikile! Ankara'dan birkaç kitap geldi. Dilin Dilinden mi çıkmıştı acaba? Hain bellek! Nadir kitaplar için nadirkitap güzel ilaç! İçinden de işte bu kartvizit çıktı. YKY'nin bir jestiymiş. Ne hoş! Yakinen ise kesin olarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde demektir. Bu kart sahibini hiçbir kuşkuya mahal bırakmayacak kadar çok iyi/yakından tanırım, diyenler var ve aramızdalar. Vay! They Live ha? Endişelenmeyin. Yakından ile yakinen eş anlamlı değildir. Bunu hiç çekinmeden söyleyin. Ferit Edgü'nün bu kartviziti kimin eline geçer acaba? Eğer birinin eline geçerse, göğsünü gere gere şöyle demesini isterim: Hamil-i kart yakınımdır."}
{"url": "https://futuristika.org/hangi-lider-ile-uyumak-istersiniz/", "text": "Belgrad'da merkez tren istasyonundan az uzaktaki Bay Başkan oteline doğru ilerliyor bir Alman kadın turist. Az sonra otelin 501 numaralı odasında yatağa uzanıyor. Yatağın üstünde Adolf Hitler'in bir yağlıboya portesi duruyor. Bunda şaşılacak pek bir durum yok zira odanın diğer adı Hitler Odası. Otellerin daha fazla müşteri çekmek için yaptıkları yeni tasarımlardan yola çıkan Dusan Zabunovic otelinin yeni dizaynını belirlerken geçmiş ve günümüzden liderleri temel almış. Otelin girişinde sizi ABD Başkanlarının tabloları karşılıyor. Odalar ise liderlerin isimleriyle anılıyor. İsteyen Stalin'in, Margaret Thatcher'ın ya da Fidel Castro'nun odasında kalabiliyor. Kral dairesi ise dağılan Yugoslavya'nın eski Devlet Başkanı Josip Broz Tito'ya ait. Jakuzide yolculuğun yorgunluğunu atarken tam tepenizde Tito'nun resmini görebiliyorsunuz. Baba ve oğul Bush'un odaları olmasına rağmen en çok tepki doğal olarak Hitler'in odasına gelmiş. Belgrad Yahudi Cemaati bu odanın değiştirilmesini isterken Zabunovic Müzelerde Hitler ile ilgili heykeller varken benimki neden suç olsun? Hitler'i ve yaptıklarını unutturmak onun kurbanlarının kemiklerini sızlatmak olur diyerek kendini savunuyor. Ayrıca Hitler'i takdir etmediğini de sözlerine ekliyor. Zabunovic odaların müşteri profilinin değiştiğinden de bahsediyor. Ruslar genel olarak Stalin'in odasında kalırken Almanlar Hitler'i tercih ediyormuş."}
{"url": "https://futuristika.org/hanne-orstavik-gunes-asagidan-dogunca/", "text": "Psiko analitik teoriyi okuyarak, Freudçu teoriden iç nesne ilişkileri teorisine ve daha yakın zamanda yavaş yavaş Jungian analitik teorisine geçerek dünyayı, varlığı anlama biçimimde büyük bir gelişme yaşadım. Bu benim için gerçekten akıllara durgunluk vericiydi, çünkü yazma şeklimi tanıyabileceğim analitik bir çerçeve açtı, çünkü her şey imgelerle ilgili. Bu Jungcu düşünme şekli bir resme gömülmek gibidir, çünkü rüya imgeleri ve masal imgeleri kullanırlar, iç dünyanızda şeylerin canlandığı sihirli bir dünyaya gitmek gibi. Kendimi görüntülerle bu şekilde yaşamaya bıraktığımda diğer insanlarla ilişki kurma şeklimi gerçekten değişiyor. Değiştim ve hayatım gerçekten iğrençti, çünkü her zaman değişimin zor bir iş olduğunu, terapiye gitmeniz gerektiğini veya gerçekten zorlamanız gerektiğini düşünürdüm ve sonra, diğer tarafta, bazı görüntülerin gerçek olmasına ve içinde yaşamasına izin verirseniz, bu bir tür erimeye ve patlamaya izin vermek sizde gerçekten bir şeyleri değiştirebilir. İçindeki görüntülerle evrilirsin. Bu benim için büyük bir aydınlanmaydı: ruhlarımızın potansiyeline ve içimizde ne kadar büyük olduğumuza güvenmek ve somutlaştırdığımız gerçek bir gücü farketmek. Bence, daha incelikli bir şekilde, bu yazımı etkiledi, çünkü bir resimde veya kitapta her ne varsa ona daha da fazla güvenmemi sağlıyor. Bu romanı, Sevgi, yazmaya kızım yeni doğduğunda yani 18 yıl önce başladım. Kızım çok küçüktü, onu hastaneden yeni almıştım, kucağımda tutuyordum ve onu sevdiğimden emin olamayacağından çok korkuyordum, neredeyse çaresiz bir duyguydu, büyüdüğünde sevildiğini hissedeceğinden nasıl emin olabilirdim? Tabii ki, sanırım bu korku aynı zamanda sevilmeme korkusunu da yansıtıyordu. Ayrıca dili ve birinin size nasıl seni seviyorum diyebileceğini düşünüyordum. Duyduğunuzda buna inanabilirsiniz ve sonra başka biri veya aynı kişi farklı bir anda size gelip seni seviyorum diyor ve bunun sadece bir yalan olduğunu hissediyorsunuz; ama kelimeler tamamen aynı. Bu romanı yazarak bu kaygan duyguyu keşfetmek istedim. Nasıl okunduğuyla ilgilenmiyorum, benim için varoluşsal ve duygusal temalar önemliydi. Aşkın bir varlık olduğunu, o anda, sahip olduklarınızla var olma ve hissettiklerinizi paylaşma yeteneği olduğunu daha fazla düşünme eğilimindeyim gitgide. Özleminin ifadesi olan hayalleri ve fantezileri var. Bu oldukça üzücü, çünkü onu başka bir sevgiyi paylaşma olasılığından uzaklaştırıyor, çocuklarınızla yaşayabileceğiniz sevgiyi. Ama Vibeke bir canavar değil. Aslında onda kendimi görüyorum. Kızımdan çok şey öğrendim, çok zeki ve bence çocuk sahibi olmak nasıl sevileceğini, nasıl ebeveyn olunacağını öğrenmeye giden bir yolculuk gibi. Bana ihtiyaç duyması beni değişmeye zorladı, çünkü bekar bir anneydim ve onunla yalnız kaldım ve bu her açıdan zordu: Her zaman yapmak istediğim şeyi yapamadım, o benim sorumluluğumdaydı ve neden özgür değilim sorusuyla, öfkemle mücadele etmek zorundaydım ve bu öfkeyi kabul etmek ve aynı zamanda orada olmak ve iyi olmak benim için büyük bir süreçti. Değiştim ve bu zorluklar için çok minnettarım, onunla daha fazla birlikte olmayı öğrendim ve şimdi ilişkimiz harika. Anne olmak beni değişmeye, büyümeye zorladı ve bazen değişmeye zorlanmamız gerekiyor. Çocuk sahibi olmak hayatımda bana çok fazla şey kazandırdı ve bunun yanı sıra, bana yalnız olmadığım, bana her zaman yakın birinin olduğu hissini verdi."}
{"url": "https://futuristika.org/hans-lukas-kieser-istanbulda/", "text": "Kieser 29 Ocak 2011 Cumartesi günü saat 14:00'te Türkiyeli okurlarıyla buluşacak. İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon tarafından, Av. Eren Keskin'in moderatörlüğünde düzenlenecek olan DOĞU VİLAYETLERİ'NDE KAYIP BARIŞIN TARİHSEL KÖKLERİ konulu toplantıya Sabancı Üniversitesi'nden tarihçi Fikret Adanır da tartışmacı olarak katılacak. Hans-Lukas Kieser ve Fikret Adanır'ın konuşmalarının ardından Iskalanmış Barış kitabının çevirmeni Atilla Dirim de bir konuşma yapacak. Konuşmaları takiben de izleyicilerin katılacağı bir soru-cevap bölümü yer alacak. Toplantıda İngilizce ve Almanca kullanılacağı için simültane çeviri olanağı sağlanacaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/harfhane-ilhan-berkin-ozur-diledigi-patates-gibi-gercek-bir-yayinevi/", "text": "Gülçin Sesil Sar Karasulu : Harfhane'nin öyküsü... Şöyle anlatabilirim sanırım. İlkokulu Avusturya Linz'de diğerlerini de İstanbul'un çeşitli semtlerinde, hatta Türkiye'nin bazı şehirlerinde okudum. Turizm ve Sosyal Bilimler öğrenimi gördüm. Yaklaşık on yıldır çalışıyorum. 28 yaşındayım. Üniversiteyken telefoncuda, kuaförde, yerel gazetede çalışarak başladım iş alemine. İstanbul'a döner dönmez kendimi bir Lojistik firmasında Finans Sorumlusu olarak buldum. Aklım hep yazı çizi işlerindeydi. Lojistik firmasındayken LeMan'ın Kaçak Yayın isimli edebiyat dergisinin yazınsal ve düşünsel geliştiricilik seminerlerine katıldım. Ondan sonra da hem yazın hem de yayına adım atmış oldum. Uzun bir süre Plan b Yayınları'nda çalıştım. Kitap okumak, dizgi yapmak ve kitap okumanın getirdiği ilave imla bilgisi dışında hiçbir şey bilmiyordum yayınla ilgili. Orada çok şey öğrendim: Ardından reklam ajansına girdim. Yayın ve reklam arasındaki uçurumu gördüm. Sonrasında da Zihin Engelliler Rehabilitasyon Merkezi'nde çalıştım. Sosyal bilimler saha araştırmaları yöntemlerinden kendimize uyarladığımız bir sistemle saha çalışması işlerini yürütüyordum. Engelli çocukları olan aileleri özel eğitim merkezi kavramıyla tanıştırıyor ve ücretsiz eğitimden faydalanmaları için çalışıyorduk. Bu işler kendimi bulana, ne istediğime karar verene kadar beni ayakta tutan işlerdi. Bütün bu işlerde çalışırken de dergi çıkarmak ve dergilerde yazmak dışında, kukla senaryosu, dizi senaryosu, metin yazarlığı alanında eğitimler aldım. Farklı iş alanlarında çalışmak, hep farklı bilmece çözmeyi öğretirken, farklı alanlarda çalışmak yazının edebiyat dışındaki çeşitliliğini ve gücünü fark etmemi sağladı. Yazı da iş de benim için oyun gibiydi. Hatta kimsenin pek de hoşlanmadığı evrak işleri bile oyundu... Yazının gücü muazzamdı! Benim için haldır haldır çalışmak oyundu ama asıl mesele farklıydı. Yeni kapitalizm kültürüne göre, baktım ki meritokrasinin içindeyim. Şöyle yetenekliyim, böyle bulunmazım dediğim sanılmasın. Bu sistemin içinde herkes öyle olmak zorunda. Ama benim için asıl potansiyel taşıma hali, bilmece çözmek gibi görünen şey oyundu. Kobiler hobimiz değil, işimiz, diyorlar ama bence tam da hobimiz. Yine sistemin bir oyunu, hobileri küçümsemek. Asıl damar orada. Tabii yeni kapitalizmin kültürüne göre öyle değilmiş gibi görünmek zorunda. Uzun lafın kısası, Harfhane Yayınları aslında Harfhane Reklam ve Yayın Hizmetleri'dir. Nedeni de şu: Bundan 5 yıl önce kültür bakanlığındaki pek yetkin bir yetkiliye: Lütfen araba reklamları gibi kitap reklamları da olsun, demiştim. Kendisi de bir çeviri ajansı olmayı önermişti. Üzülmüştüm. Fatma Aliye okumak, onun tanıtımını yapmak istiyordum. Şükufe Nihal'i okumak ve onun tanıtımını görmek istiyordum. Ama ne kitaplarını görüyordum ne de herhangi bir tanıtımlarını... Ben de kendi potansiyelimle kendi oyun alanımı yarattım. Şimdi üzüldüğüm, şöyle olsa dediğim, istediğim şeyleri hayata geçirmeye çalışıyorum. Birkaç yılın damıtılmış birçok şeyin not edilmiş karşılığı. Kısaca Harfhane potansiyel bir yer. Şöyle idealist, böyle kuralları var, demem. Çünkü yaşam böyle değil. Harfhane, yaşama uyum sağlayan bir yer. Bazen entelektüel, bazen dengesiz, bazen erotik, bazen sığ, bazen de ironik; Harfhane patates gibi. Yazı patates gibi çünkü her şeyin içinde... Umarım İlhan Berk'in özür dilediği patates gibi gerçek bir patates olur O yüzden de yayın, reklam, video, sergi... Yazıyla ilgili her şey olabiliyor burada. Bağımlı bağımsız beş kişiyiz. Yazıda da grafikte de ortak dili tutturduğumuz için şanslıyız. Yayın olarak sırada kişisel gelişim ve kadın yazarlarla ilgili projeler var. Onun dışında da yine kitapla ilgili video ve kitap aksesuarları projeleri. Şu an hazırlık aşamasındalar. Dilerim güzelce hayata geçerler, o zaman daha rahat söz edebiliriz."}
{"url": "https://futuristika.org/hartmut-bitomsky-ve-bent-hamer-filmleri/", "text": "İstanbul Modern Sinema, Goethe-Institut Istanbul işbirliğiyle Alman yönetmen ve yapımcı Hartmut Bitomsky'yi ve Norveç Büyükelçiliği işbirliğiyle İskandinav sinemasının Türkiye'de de çok sevilen yönetmenlerinden biri olan Bent Hamer'i İstanbul'a getiriyor. Hartmut Bitomsky 24 Ekim Perşembe günü saat 19.00'da, Bent Hamer ise 31 Ekim Perşembe günü saat 19.00'da İstanbul Modern Sinema'da izleyicilerle buluşacak. 24-26 Ekim 2013 tarihleri arasında Hartmut Bitomsky'nin çeşitli festivallerden ödüllerle dönmüş üç belgeseli, yönetmenin katılımıyla izleyicilerle buluşacak. Program kapsamında gösterilecek olan filmlerden ikisi, yönetmenin 1980'lerde yaptığı Üçüncü Reich Otobanları ve Almanya'dan Kareler. Seçkideki üçüncü film ise ilk gösterimi 2007 Venedik Film Festivali'nde yapılan Toz. Hartmut Bitomsky 24 Ekim Perşembe günü, üç filminin gösteriminin ardından saat 19.00'da İstanbul Modern Sinema'da izleyicilerle sohbet edecek. 31 Ekim-3 Kasım 2013 tarihleri arasında gerçekleşecek Bent Hamer filmleri programında ise melankolik komedi tarzında, karanlık ve ama sıcak filmleriyle tanınan yönetmenin Norveç yapımı Mutfak Hikayeleri, Yumurtalar, Güneşli Bir Gün, O'Horten ve Yeni Yıl filmleriyle, Amerikan yeraltı edebiyatının ünlü ismi Charles Bukowski'nin aynı adlı romanından uyarlanan ve başrolünde Matt Dillon'ın oynadığı, ABD yapımı Factotum da yer alıyor. 31 Ekim Perşembe günü saat 19.00'da İstanbul Modern Sinema'da Bent Hamer ve Norveçli yazar Levi Henriksen'in katılacağı, Müge Turan'ın moderatörlüğünü üstleneceği bir söyleşi gerçekleşecek. Henriksen, Hamer'in 2010 yapımı filmi Yeni Yıl'ın uyarlandığı 'Bare mjuke pakker under treet' isimli öykü kitabını yazmıştı. 1942 Bremen doğumlu Hartmut Bitomsky, Alman film endüstrisinin son 50 yılda ortaya çıkardığı en önemli ve köklü isimlerinden biri. Yönetmen, yapımcı ve deneme yazarı olan Bitomsky 1973 yılından başlayarak on yıldan fazla Avrupa'nın en önemli film dergilerinden Filmkritik'in hem editörlüğünü hem de yayımcılığını üstlendi. Film tarihi ve film teorileri üzerine sayısız kitap yazan Bitomsky, 40'tan fazla belgesel ve deneme türünde filme yönetmen ve yapımcı olarak imza attı. Dünyayı olduğu gibi açık, net ve tüm çıplaklığı ile izleyiciye sunan filmlerinde bir anlamı açıklamak ya da bir konuyu çözmeye çalışmak yerine yönetmen, asıl konuyu doğrudan izleyiciye anlatır. Berlin, Londra, Tokyo, Los Angeles ve pek çok farklı ülkede festivallerde ödül toplayan yönetmenin onuruna 2000 yılında Uluslararası Viyana Festivali'nde tüm filmlerini kapsayan Hartmut Bitomsky Retrospektifi gösterildi. 1975 yılında Berlin Frei Üniversitesi'nde akademisyenliğe başlayan Bitomsky daha sonra 2002 yılına kadar Kaliforniya Sanat Enstitüsü'nde dekan olarak görevine devam etti. Günümüzde ise Berlin Sanat Enstitüsü'nde yönetmenlik ve prodüktörlük üzerine ders veriyor. Deutschlandbilder, Hartmut Bitomsky'nin 'Deutschlandtrilogie/Almanya Üçlemesi' serisinin ilk filmi. 1930'lu yıllarda sinemalarda program başlamadan önce gösterilen 'ön filmler', Nazi rejimi tarafından bir propaganda platformu olarak keşfedildi ve kullanılmaya başlandı. Hartmut Bitomsky bu filminde 'kültür filmi' etiketi altına gizlenmiş ideolojik malzemeyi açığa çıkartıyor. Yaptığı film kolajında, Nazi rejiminin kendi ideolojisini insanların gündelik hayatına alttan alta sızdırmak ve yerleştirmek için medyayı nasıl kullandığını gösteriyor. Bitomsky, Almanya İmgeleri'ni çekerken incelediği Nazi rejimi tarafından üretilen film malzemesi arasında otobanların planlanması ve inşasıyla ilgili de pek çok görüntüye rastlamıştı. Belgeselinde bu arşiv malzemesini ele alarak otobanların gelişme ve modernite sembolü olarak nasıl stilize edildiklerini gösteriyor. Otobanlar bugün artık gündelik hayatın bir parçası olabilir, ama o zamanlar medya aracılığıyla 'yaşam damarı otoban' miti yaratılmış ve altyapı unsurundan ziyade bir prestij ve sanat objesi olarak sunulmuştu. Bitomsky'nin ilk gösterimi 2007 Venedik Film Festivali'nde yapılan Toz'un konusu, toz. Toz'un çapı bir milimetrenin onda biri kadar ve o, hiç kimsenin hayatına girmesini istemediği bir madde. Ama toz her yerde, ortadan kaldırılması hiç kolay değil. Yalnızca kir olarak tanımlamak da yeterli değil. Ona karşı verilen tüm mücadeleye rağmen hep geri gelir, hem de tam artık gitti dendiği anda geri dönmeye başlar. Toz, üzerine bir film çekilebilecek, çıplak gözle görülmesi mümkün en küçük obje. Belgesel 'toz'a derinlemesine bakarken, onunla uğraşıp duran temizlik ekipleri, bilim insanları, sanatçılar ve sanayi temsilcilerine de söz veriyor. Mo ve Pa, 70'lerinde sakin ve tekdüze bir hayat süren iki erkek kardeştir. Bu sakin hayatları Pa'nın bedensel engelli yetişkin oğlu Konrad'ın gelişiyle değişir. Uzun yıllar bu gerçeği bilmeden yaşamış olan Pa, hayatına oğlunun girmesi ile onunla nasıl ilişki kuracağını bilemez. Konrad yanında devamlı yumurta dolu bir kutu taşır. Konrad'ın kıskanç ve tuhaf yapısı her iki kardeşin yaşamında yeniliklere yol açar. Bu ilk filmiyle Hamer, insan doğasının ironik ve detaylı bir incelemesini sunuyor. Filmlerinde taşıdığı mizah unsuru ile tanınan yönetmen bu filminde Almar adlı genç, Norveçli bir denizcinin hikayesini anlatıyor. Manevi değeri yüksek olan altın saati kırılan Almar, saati tamir etmek için İspanya'da bir kasabaya gider. Saatinin tamir olmasını beklerken kasaba halkı ile tanışır. Bu halk sıradan değildir. Wind isimli Avustralyalı denizci ona gerçekliği kuşkulu maceralarını anlatırken, İspanyol güzel Marta'nın da tuhaf bir büyükbabası vardır. Almar şehirde dolaşıp yeni insanlarla tanıştıkça, tıpkı bozulan saatindeki gibi, bu kasabada da zamanın durduğunu düşünmeye başlar. Hamer, Mutfak Hikayeleri'nde bilimin soğuk yapısı ve insan ilişkileri arasındaki çelişkiyi mizahi bir şekilde işliyor. İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle İsveç Ev Araştırma Enstitüsü, emek ve paradan tasarruf etmeyi sağlayacak çok işlevli mutfak tasarımları imal etmenin gerekliliğine inanır. Bu nedenle çalışanlarından Folke Nilsson'ı daha etkin tasarımlar üretebilmesi için Norveçli dul erkek İsak'ın mutfak alışkanlıklarını izlemek için görevlendirir. İsak kendini dış dünyadan soyutlamış inatçı bir çiftçidir. Folke görev gereği gözlemlediği adamla konuşmamalı ve yemek yaparken ona yardım etmemelidir. Araştırma görevini büyük bir istekle yapan Folke'un mutfağına yerleştiği İsak ile arasında beklenmedik, hoş bir diyalog başlar. Charles Bukowski'nin aynı isimli romanından uyarlanan film, Bukowski'nin gençliğinden erken dönemine geçişe dair biyografik bir çalışma sunuyor. Film, Henry Hank Chinaski adlı yazarın işten işe, mekandan mekana ve kadından kadına maceralarını takip ediyor. Bu sırada Hank'ın karmaşık hayatında değişmeyen tek şey, yazma tutkusu oluyor. Bu tutkusuna rağmen, yazılarını defalarca aynı yayınevine yollayan Hans bir türlü olumlu sonuç alamıyor. Film şiirsel bir atmosfer sunduğu izleyiciyi, kaos ile yaratıcılık ağının içine düşürüyor. Factotum'da, hayatı dibine kadar yaşamaya kararlı bir adamın öyküsüne tanık oluyoruz. O'Horten, 40 yıllık tren makinistliği işinden emekli olmaya mecbur edilir. Ancak son seferini yapacakken Horten işe gecikir. Bu gecikme tren istasyonunu alt üst eder. Platform onun için artık güvenli değildir. 67 yaşındaki Horten, emekliliğinin gelmesi ile kabul ettiği yaşlılığının eğlenceli yanını keşfetmeye başlar. Horten yaşamakta olduğu monoton hayattan sıyrılarak macera dolu ve tuhaf bir hayata sürüklenir. Film boyunca Hamer, ölüm temasını yaşlı Horten'in sıcak ve melankolik portresi üzerinden mizahi bir dille anlatıyor bize."}
{"url": "https://futuristika.org/hasan-bey-ve-bizans/", "text": "Bu kadar yıl sonra, şu ana dair bir hikaye. Adliye salonunda kim yok. Hepimiz. Sık sık da mübaşirler. Köşede, kalın bir sütunun yanında, Özer Turan ve Hasan bey. Hareketleri büyük, geniş: konuşması coşkun, tesirli. En başta Bizans. Bizans ile Osmanlılar: Bizans ile içtimai müesseselerimiz. Müesseseleri başından itibaren almalıyız, yoksa.. Gözlüklerini tekrar çıkardı, havada geniş bir daire çizdi ve dinleyicilerine doğru sertçe salladı. Turan, araya girmek istedi. Ellerini cebinden çıkarmış, ceketini iliklemişti. Evet, doğru Hasan bey. Yalnız ben. Sen mi? Sen Teodora'nın aşklarını bilirsin oğlum. Güldü. Kesik kesik ve alaylı. Cübbesinin yakasını ensesinden arkaya attı. Keskin ve parlak zekası, konusunu hamur gibi yoğurmuştu. Nüktelerle de delik deşik: biliyordu. Galiba, dedi, galiba Fellini rejisördür. Araya mübaşir girdi, Hasan bey'i çağırdı. Bizans da, Roma da, Osmanlılar da yarıda kaldı. Sigarasını attı ve gitti. Şimdi geliyorum, bir dakika, kısa bir iş.. Nasıl da aval aval dinliyorlardı. Zekam, müktesebatım ve çalışmalarım gösterdi ki, dedi. Sonra güldü. Hafifçe güldü. Bu gülüşte herşey vardı. Gurur da, güven de, hepsi. Biraz da alay. Hiç, bu günlerde Bizansı tetkik ediyorum da.. Bırak sen şimdi Bizansı. Elhamra'daki filmi gördün mü. Eh birader çocuklarla gitmiştik, görme bir güldük bir güldük. Gülmek mi, hah, düşünmeyi tercih ederim dostum. Gülmek nedir biliyor musun? Psikolojik ve sosyal her hareketin bir menşei vardır. Ogüst Kont eserinde.. Kusura bakma Hasan, biraz işim var. Cevdet bey çantasını çabucak topladı ve gitti. Yine traşa tutulduk diye düşünmüştü. Kurtulduğuna seviniyordu. Müktesebatım ve çalışmalarım, dedi kendi kendine. Bizans, yine Bizans, tekrar Bizans. Yolda bu, yazıhanede bu, her yerde bu. Otururken Bizans, kalkarken Bizans. Hasan bey konusunu parça parça bölüyor, didik didik didikliyordu. Artık Bizans'ın iler tutar tarafı kalmamıştı. Mağlup bir düşman gibi yerde can çekişiyordu. Dirseklerini, yazıhanesinin parlak camına dayadı, başını elleri arasına aldı. Böylece konusuna en son ve kat'i darbeyi indirmiş oldu. Sonra kalktı geniş adımlarla odasında dolaşmaya başladı. Bizans'ı tetkik eden bir çok ilim adamı vardı, fakat onun gibi kimse. Fikirlerimi bir makale halinde toplamalıyım, dedi. Bir sigara yaktı. Meseleyi siyasi, iktisadi ve hukuki olmak üzere üç bakımdan tetkik ediyordu. Sigarasından bir nefes çekti ve birden anladı. Konusu ve fikirleri bir makalenin çerçevesine sığmıyordu. Taşmıştı. Onun gibi bir adam böyle bir konuda ancak kitap yazabilirdi. Kararını verdi, kitap yazacaktı. Heyecanlandı, bir ileri bir geri dolaştı. Adımları sert ve genişti. Bir sigara yaktı, bir iki nefes çekti söndürdü. Sonra tekrar bir sigara. İlk, kitabının ismini düşündü. İnce ve parlak zekasını bu işte güçlük çekmiyeceğini biliyordu. Ve öyle oldu. İkinci turda isim hazırlanmıştı. Roma Bizans Tesirleri ve Osmanlı Müesseseleri. Bir de düşünceler, ekliyecekti, vazgeçti. Hemen yerine olurdu. Vakit kaybetmek istemiyordu. Önce yeni bir karton aldı. Sonra bir top da kağıt. Kağıtları dikkatle deldi ve kartona tek tek yerleştirdi. En sonunda da teli bastırdı. Artık hazırdı. Kartona büyük harflerle kitabımın ismini yazdı. Yine büyük harflerle birinci sayfaya da Giriş, onun altına da romen rakamıyla bir. Kitabı ilim dünyasına yenilik getirecekti. Metodunun sağlamlığı, fikirlerindeki kuvvet ve yenilik, dikkatten kaçmamalıydı, kaçmıyacaktı da. Cumhuriyet gazetesinde genç bir avukatın başarısı başlığını görür gibi oldu, eseri hakkında verilen izahları tasarladı. Resmi basılmış altına da ilim dünyasında yeni bir ses, yazılmıştı. Yabancı diller, mese18, İngilizce, Fransızca. Eseri mutlaka bu dillere çevrilecekti. Metodundaki sağlamlık, meseleleri incelemekte gösterdiği kuvvet ve fikrindeki yenilik. Hasan bey şimdi de eserinin yabancı dillerdeki nüshalarını görüyordu. Tebessümü dudaklarında zorla saklıyabildi. Sevinci de, gururu da, hepsini. Budalalar görsünler bakalım. Benim kim olduğumu anlasınlar. Hadi Hasan göster kendini, gayret. Tekrar bir sigara yaktı, sonra dolmakalemini aldı. Ar(ık eserini yazmağa başlamıştı. Kağıdın sol yanına küçük bir rakamını yazdı ve bir küçük çizgi çekti. Sigarasından bir nefes, bu defa da Bizans. Arkasından gözlüklerini düzeltti. Yazıhane karanlık değil miydi. Yağmur yağacaktı galiba. Işığı yakmak istedi, hatta yerinden biraz kalktı da, ama sonra vazgeçti. Bol ışıkta çalışamadığını hatırlamıştı Nasıl bütün büyük adamların kendilerine has incelikleri varsa bu da onun inceliğiydi, bol ışıkta katiyyen çalışamazdı. İmkansız. Fikirleri kaybolur giderdi. Loş ille de loş. Önce yazdığı Bizans kelimesinin yanına bir virgül koldu. En çok Cevdet'e kızıyorum, ukala serseri. Cumhuriyet gazetesinde resmimi görünce ne hale düşecek. Sigarasını söndürdü ve başladı. İlk olarak kartonun kapağına yazdığı eserinin ismine bir daha baktı, ve yüksek sesle okudu. Kalemi uzandı, Bizans'ın si, Roma'nın sı ve Osmanlıların si üzerinden bir daha gecti.. İyi yazılmamışlardı, anlaşılmıyordu. Arkasından hatırladı, ismini yazmayı unutmamış mıydı? Bu defa kalemi sag köşeye büyük harflerle Hasan Dinç ismini yazdı. Altına da avukat, onun altına de kalın sert bir çizgi, Gözlüklerini düzeltip şöyle bir baktı. Gizli bir tebessüm dudaklarını büzüyordu. Şimdi sıra, giriş'e, büyük bir'e gelmişti. Kalem onların da üzerinden bir daha ve yanlış anlaşılmıya yer vermiyecek şekilde gecti. Açıklık ve kesinlik. Hasan bey açık ve kesin olmıyan hükümleri sevmezdi. Bizans ile başlıyan cümlesine devam etmek istedi, ama olmadı. Kaleminin ucuna küçük bir kağıt parçasının takıldığını dehşetle görmüştü. Bu şekilde bir uçla kat'iyyen yazamam. Temiz uçlu bir kalem Hasan Bey'in inceliklerinden ikincisiydi. Yazıhanesinin bütün gözlerini aradı, küçük, üzerinde herhangi bir not bulunmıyan bir kağıt parçasını sonunda buIabildi, Kağıdı katlayıp ucunu sivriltti ve büyük bir dikkatle kaleminin ucunu temizledi. Bu arada başka hiçbir şey düşünemezdi. Kalem ucuyla, Bizans'ın, Roma'nın bir arada bulunmıyacağını biliyordu. Eserinin ilk sayfasını ilmi kuvvetine uygun bir şekilde şiddetle buruşturup kağıt sepetine attı. Kalan yazılara tahammül edemezdi, kat'iyyen edemezdi. Yeni bir kağıda tekrar Giriş yazdı, tekrar büyük bir, sonra sol köşeye tekrar küçük bir ve Bizans, en sonunda da tekrar bir virgül. Bizans ile Roma'nın bir arada düşünülmesi... eserinin ilk satırı oldu. Ama devam edemedi. Terslikler üst üste geliyor, eserini yazmasına engeloluyordu. Bu defa da saati görmüştü. Gözlerini bir an için eserinden kaldırmıştı. Sigarasından bir nefes çekecekti. İşte o anda saati gördü. Vakit öğleyi geçmişti. Evde yemeğe bekliyorlardı. Üzüldü. Şimdi herşeyi bırakıp eve gitmek. Yanlızca bir yemek için. Ama karısı bekliyordu. Sonra, dedi, sonra, ne yapalım. Belki de bir gün bu yüzden ölüp gideceğim, dedi. Bizans ile Osmanlı münasebetlerini düşünürken üzerine gelen bir otobüsü hissetmiyor ve ölüp gidiyordu. Ölmesi bir şey değildi, fakat eseri yarım kalacaktı, Bunun hem milli kültürümüz, hem de ilim dünyası için bir kayıp olduğunu biliyordu. Üzüntüsü bundandı, başka hiç. Otobüste durmadan ölümünü düşündü. Bir arkadaşı selam verdi, görmedi. Zihni düşüncelerle doluydu, Ölümüne dalgınlığının sebep olduğunu anlıyacaklardı. Dalgınlıksa ilmi konularda fazla çalışmaktan oluyordu. Bunu bilmiyen mi vardı ?. Alim adamdı, diyeceklerdi, kimbilir ne düşünüyordu. Sokağın başında indi. Caddenin diğer tarafına geçerken hızla gelen bir otomobile yol verdi. İşte diye düşündü, bu otomobilin altında kalabilirdim. Evinin kapısını çalan artık Hasan bey değildi. Konu komşu herkes toplanmıştı. Alim adamdı diyorlardı. Neler bilmezdi. Bir dakika bile boş geçirmezdi. Ya kitap okurdu, ya da düşünürdü. Sorma, dedi, az daha senin efendi gidecekti, ölüyordum. Şu otomobiller de.. Anlamıyorum, hiç anlamıyorum. Ben de biraz dalgındım ama. Bizans. Biliyorsun son günlerde Bizans üzerinde çalışıyorum. Dikkat zihnin bütün faktörleri ile bir noktaya teksif edilmesidir. Ben aklımı otomobil yollarına teksif edecek yerde, eserime tahsisi evleviyetle tercih ederim, mevzubahis olan hayatım da Olsa. Önce aptesthanede sonra, da el yıkama yerinde tekrar etöekten kendini alamadı. Sözlerini beğenmişti. Mevzubahis olan hayatım da olsa.. mevzubahis olan.. Mutfağa gecti, yemeğin çabuk hazırlanmasını söyledi. Geç kalmak istemiyordu. I4itabına hemen başlamalıydı. Vakit kaybetmiyecekti. Hiç mi hiç. Hasan bey fikir meselelerinden sonra, ikinci olarak yemeklerin çeşit ve nefasetlerine düşkündü. Sofraya her zaman büyük bir dikkat ve zevkle oturur, yemeğini iştahla yerdi. Bu arada karısını ve başka bir davetlisi varsa onu fikir meselelerinde aydınlatmaktan, olayların gerçek yönlerini belirtici İzahlar yapmaktan da geri kalmazdı. O gün de karısına eseri hakkında bilgi vermek istedi. Karısı Hasan bey'in bu yoldaki izahlarının büyük bir dikkatle karşılanması gerektiğini biliyordu. Herhalde çok büyük bir kitap olacak. Büyük ve güzel. Evet. Bugüne kadar olan müktesebatım ve bundan sonra yapacağım çalışmalarla eserimi ilim dünyasına yeni bir ses olarak bırakacağım. Eserimde meseleyi üç bakımdan mütalea ediyorum. Önce umumi bir giriş ve metod, sonra meselenin iktisadi, içtimai, hukuki yönü, en sonunda da netice.. - Tabii, dedi, görmüyor muyum, sen konuşurken herkes nasıl dinliyor. Dinlemek dedin de aklıma geldi, bugün Baro'da arkadaşlarla Bizans'ı tetkik ettik. Onlara meseleyi şöyle kabataslak anlatıverdim. Şaşırdılar. Budalaların hiçbirisinin aklına Bizans gelmemiş. Bizans bilinmeden bir şey yapılamaz. Onlara bunu anlattım. Metodum, olayları oluş şartları içersinde incelemektir. Romadan sonra Bizans. Evet pozitivizm'i kabul ediyorum, ama gerçek manasiyle pozitivizm ve yeni bir idrakla, nitekim.. Sıra kayısı kompostosuna gelmişti, bir kaşık aldı ve cümlesi tekrar yarıda kaldı. Sözünü yine tamamlıyamadı. Komposto hakikaten güzel olmuştu. Aralıksız içti. Bitirdiği zaman karısı kalkmış, sofrayı toplamağa başlamıştı. Artık çalışmak zamanıydı. Akşama kadar aralıksız. Bugün girişi tamamlıyacaktı. Sigarasını yaktı ve radyoda bir müzik buldu. Sonra divana uzandı. Üzerinde bir ağırlık hissetmiyor değildi. Sıcaklar da. Eserinde meseleyi üç bakımdan inceliyordu. Önce giriş ve metod. Bu sıcak da. Kolunu kaldıracak hali kalmamıştı. Yorgunluk. İş bir yandan, fikri çalışma bir yandan. Sabahtan akşama kadar. Yine iyi dayanıyorum, yerime başkası olsa, dedi kendi kendine. Bir sigara daha. Gözleri küçülüyor küçülüyor, ufacık bir nokta oluyordu. Zekasını bütün incelikleri ile aksettiren gözleri, yok gibiydiler. Kolunu kaldırmak istese kaldıramazdı. Yavaşça. Davranmak istedi, imkansız. Arkasından hemen hatırladı. Kendisinde en çok beğendiği taraflardan birisi de gerçekleri görmesi değil miydi? Zindelik fikirlerin iyi ifade edilebilmesi için şarttı. Bu yorgunlukla yazacağı kısımlar istediği kuvvette olmıyacaktı. Giriş gibi mühim bir kısım da zaafa gelmezdi. Hasan bey biraz uyumanın maddi gerçeklere ve eşyanın tabiatına uygun geleceğini anlamakta gecikmedi. Tabiatı eşya bunu emrediyordu ve Hasan bey gerçekçi bir adamdı. Sigarasını söndürdü, radyo'yu kapattı. Hanım, dedi, ben biraz yatacağım."}
{"url": "https://futuristika.org/hasere/", "text": "Franz Kafka'nın novellası Dönüşüm 1912 yılının sonlarında yazıldı. O yıllardaki nişanlısı Felice Bauer'e, sefalet içinde yatarken kendisine gelen ve şimdi de peşini bırakmayan bir roman yazdığını söylüyordu. Çabucak yazabileceğini düşünmüştü. Uzunluğunu tahmin edemiyordu fakat bir ya da iki uzun oturuşta tamamlayabileceğini düşünüyordu. Fakat çok bölündü ve Bauer'e şikayetlerinde gecikmelerin hikayeyi baltaladığını anlattı. Üç hafta sonra, 7 Aralık'ta yapıt tamamlanmıştı. Basılabilmesi için bu kez üç yıl beklemesi gerekecektir. Kafka'nın kitaptan bölümleri arkadaşlarına okuduğu Kasım ve Aralık aylarında metnin sıradışılığı çevrede konuşulur. Avangard edebiyat dergisi çıkaran Franz Blei metni beğendiğini söyler, yayıncı Kurt Wolff Mart 1913'de kitapla ilgilendiğini ve basmak istediğini belirtir, Robert Musil de kitaba ilgi duyduğunu söyler. Aylar geçtikten sonra, Kafka baskıya hazır taslağı tamamlayamadan Birinci Dünya Savaşı patlar, Musil savaşa gider, Blei savaş nedeniyle edebiyat yayınlamayı bırakmıştır. Blei'nin avangard yayını Die weissen Blatter'i devralan Rene Schickele'nin onayı ve Max Brod'un yardımıyla hikaye Ekim 1915'de dergide çıkar, Aralık 1915'den 1916'ya kadar Leipzig'de incecik bir cilt şeklinde yayımlanır. Gregor Samsa, bir hamamböceğine dönüşmemişti. Kitapta ısrarla bu kelime kullanılmamış, haşere denmiş, kitabın cildinde herhangi bir yerde tam olarak neye döndüğü belirtilmemişti. Böcek diye tanımlayan, arkadaşları olmuştu. Kitabın başlangıcında özenle seçilmiş yüklemler, Samsa'nın nasıl süründüğünü, tırmandığını belirtirken, çok sayıda bacağının tasviri ve Alman panzerleri gibi kabuğu, dönüştüğü yaratık hakkında ancak fikir verebiliyor. Samsa'nın ailesiyle ilişkisi, kitapta bazı kısımlarda oldukça komikleşir, kara mizah kıvamına gelir. Dönüşüm ingilizceye tekrar çevrildi. Kapağı hazırlayan Jamie Keenan, 16. yy'da İtalya'da kullanılmış bir yazıtipini dönüştürüp, aşağıdaki kapağı yarattı. Franz Kafka'nın kitabı bir sabah yayımlandığında kendini tipografik haşereye dönüşmüş buldu."}
{"url": "https://futuristika.org/hatirliyorum-realite-mi-dualite/", "text": "Benimdeki im imparatorluğuna... Camera Lucida masamda, tarator da... Okur doğarken metinde, yazar ölür; Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil! CC dedim de... Hatırıma Tikhonenko'lu, Kurtiniatis'li, Sabonis'li, Marchulenis'li, Volkov'lu ve CCCP kısaltmalı SSCB Basketbol Milli Takımı geldi. Genizden gelen, boğuk sesiyle cemşatları, hukşatları yaşardı, yaşatırdı mikrofon başında, Ertan Yüce. Çilekli reçele tuz döküp yemek gibiydi cemşatları ondan dinlemek... Rocky'nin, Komünist Manifesto'nun emir eri Drago karşısındaki haline benzerdi SSCB basketbol takımının önünde afallayıp ne yapacağını bilemeyen diğer ülkelerin basketbol milli takımlarının acınası çırpınışları. Haa, Allah diyordum... Oğlan Şeyh, Molla Lütfi, Nadajlı Sarı Abdurrahman Efendi yaşasaydı günümüzde kenardada mı otururdu Taksim'de, yoksa taraftar sahaya inip zorla mı oynatırdı bu ileri uç forvetleri, ha? Dom! Çözemediğim, çözümsüzlüğün kasnağında ruhumu, bedenimi duman eden bir olgu da sek sek oynar gibi narına yandığım seksti... Hem çardı hem mıhtı! Libidom külotuma dar gelmeye başladığında, beynim ve hayallerim de kafatasıma iki numara büyük gelmeye başlamıştı. Adolphe Sax'ın icadına inadına inadına... Candy Dulfer'ı görseydi Adolphe Sax keşke! Hollanda'dan sadece Kuyt ile Sneijder çıkmıyor! Van Gogh, hayatımızı turuncuya çalıyor! Seyhan Erözçelik, kiliselerden camilereydi turuncu ilticalarım mısrama mim koyup o turuncuyu değiştir diyor. Ne devlet! Var şu turuncuda bir hikmet! Mekanınız Bartın olsun, Seyhan Bey. Sizinle aynı reklam ajansında çalışmak şerefti benim için. V. B. Bayrıl deseniz hakeza! Deseni hatıradır zamanın. Şiir Atı'na bir koyup beş almanın şiircesi, Ali Hikmet Yavuz apranti! Entelektüel fiyakanın ana unsuru tuğla gibi romanlardan şiir kitabı devşirmeyi ise yıllar sonra mahkeme koridorlarında öğreniyorum Entelektüel fiyakanın ana unsuru tuğla gibi romanlardan şiir kitabı devşirmeyi ise yıllar sonra mahkeme koridorlarında öğreniyorum. Intertextuality budur işte sayın vekilim! Yo, ben dördüncü sınıf mısralar yazan sıradan bir müvekkilim. Allahıma kitabıma şiir değil yazdıklarım, beni sizler de adliye saraylarında umursamazca bıçaklayın! Şiir'sel çapkınlıklarınıza haydariyi sakın ola bulaştırmayın! Anamın memesine meftun olan kardeşimi de hatırlıyorum hayal ile meyalin meyanında. Hatta Annemi Hatırlıyorum radyo mikrofonlarında. Saat 10.00. Bu meyanda babam, Rafaella Carra'nın uzuuun bacaklarında buluyordu teselliyi. Freud nam fiyord suratlı, aksakallı Avusturyalı kefere çıkmış ortaya, her edimimizde cinsellik kokar buyurmuş. Kokarca herif! Saplantılarımız, kompleks complex'lerimiz, tutkuya tutkun oluşumuz vs. Herifçioğlu, her haltı getirip dayamış cinselliğe... Dayan dayanabildiğin kadar cinselliğe! Okuyunuz lütfen Aşka Kitakse! Herif, dedim diye alınmasın Freud tutkunu ağabeylerim, ablalarım... Aşağılama, horlama mahiyetinde kullandığımız herif kelimesi, hırfet veya ehl-i hırfetten zanaat sahibi manasına gelmekteymiş. Peçevi Tarihi'nde kahvenin serüveni nakledilirken; Sene-i mezbure hududunda Halep'ten Hakem namında bir herif ve Şam'dan Şems nam bir zarif gelüb... diye devam eder. Meraklıları arar bulur nasılsa. Bulanlar, muhakkak arayanlardır, yazın bir kenara. Ubor Metenga'nın sırrına çarpılıp norgunk aşağı teslarom yukarı volta attığım yıllarda çocukça bir hevesle örgüt kurmaya kalkmış, kalkar kalkmaz da süklüm püklüm oturmuştum yaylarını gevşettiğim somyamıza. Soma, sen nasıl rahat uyursun şimdi? Insomnia kol gezmeli güzel yurdumuzda. Aldığım hisse şu: Turşu kurar gibi parti nasıl kurulamazsa örgüt de kurulamazdı. İkinci Yeni'nin papazını dinledim ve oturup aşık oldum! Anamın memesine meftun olan kardeşimi de hatırlıyorum hayal ile meyalin meyanında Zaman zaman da namaza durayazıyordum, Tayyar Altıkulaç Mantık ut Tayr'ı seslendirip piyasaya sunsa da Sun Yat Sen'in ölümünün seksen dördüncü sene-i devriyesinde mezarı başında Philips kasetçalarımdan ruhuna göndersem diye dalayazdığım gecelerde, hece hece Ece'yi sökmeye uğraşırken ayaklı kütüphane İbnülemin amca sayesinde... Ecce Ece! Deniz, gezmiş diye duyduydum... Deniz, nasıl gezerdi ki? İpe çekilir miydi ki? Soyutlamalar eşliğinde soyulduğunda amigdalamın zarı, ipe un seren hukukun ezici üstünlüğünü de öğrenecektim dalağım zonklaya zonklaya. Bu korkunç şiiri dize dize, dize getiren Dağlarca'nın huysuzluğu, hayata susamışlığından değil mi Allah'ım? Peki, düalite nedir Allah'ım? İçimdeki kainatla düello ettiğim çapayalnız gecelerimde, Şeyh Galib'i düşünmekten de beynim haşat oldu. Teşbihte ve tespihte hata olmaz değil mi Allah'ım? Vitamin varmış beyin salatasında diyen annem, ölüsünü ortaya koyup imambayıldı yemem için şantaj yapardı... Yemezdim tabii! Potansiyel ölülerin üzerinden tehditlere boyun eğmemeyi öğrendim Allah'ım. Ömer'i düşündüm... Hayyam'ı... Adam rübaileriyle çözmüş dedim olayı... Kolayı var dediler. En çok da mürdüm yerken hürdüm... Babaannemin dut ağacından düştüğümde, dizime dörde katlanmış ipek mendiliyle pansuman yapan Asuman'a düştüğünde, üşüştüğünde kalbim... En çok o vakit hürdüm! Önce Osmanlıca-Türkçe sözlüklere, sonra göğe, Asumanlar taşınana kadar da Asuman'ın içimdeki rengarenk balonları havalandıran gök mavisi gözlerine baktım her gün... Gece bir tabut gibi çöker omuzlarıma her günün bitiminde Arkadaş'ım! Unutmadan, Nerval'i de severim. Anlamam. Sevdiğim birçok şeyi anlamadım ki! Hafif ve naiftir yazma serüveni. Çilemi çektiğim ortamdır on beş l/inç ekranlar... Kokarım, korkarım ve bulaşırım, bulaştırırım beynimdeki Mikrop'ları büyütüp büyütüp... Akıttım her şeyimi. Kanımla yazdım hayata dair kanımı. Hayat atta kısalığında bir kandırmaca. Ve hatta kınına sığmayan bir plastik kılıç sanki."}
{"url": "https://futuristika.org/hausu-1977/", "text": "Yönetmenliğini Nobuhiko Obayashi'nin yaptığı, 1977 yapımı japon korku filmi Hausu/House/Ev, ilk bakışta, seyrettiğiniz korku filmlerinden farksız görünebilir. 2008 yılındayız ve korku filminin her çeşidine aşinayız. Ancak bu filmde yeryüzünde hala şaşırabileceğimiz şeyler olduğunu görüyoruz. Konu basit aslında. Bir grup kız büyükannelerinin eski evlerini ziyaret ediyorlar. Ancak evde herkesin hayatını karartmaya kararlı bir iblis hüküm sürmektedir. Gayet basit bir konu gibi dursa da, filmin sahnelerindeki görsellik, korku, komedi, sürrealizm ve yetmişlerin ruhuna uygun olarak görülen psychedelia öğeleri filmi renklendiriyor. Bazı sahnelerde Dali ve Bunuel'in ünlü göz kesme sahnesinin aşıldığını bile söyleyebilirim. Bazı B-movie dergilerinde film hakkında Ed Wood benzeri yakıştırmalar yapıldığına bakmayın. Burada durum absürdlüğün seyircinin algısını bozması değil daha çok izleyiciye bir çizgi romandaymış hissi veren renklilik. Piyanonun yediği insanlar, süper kötü bir beyaz kedi, piyano çalan kesik parmaklar, bakire kızların dehşeti sırasında arkada çalan pop müzik... Hepsi birden dehşet ortamı yaratmaya çalışırken gözümüzde şirinleşiyor. İnsanlığın gittikçe artan bir hızda şiddeti kanıksaması bunun nedeni olabilir belki. Sosyal çıkarım yapma densizliğinde bulunan son cümle kayıtlardan çıkarılsın lütfen. Hausu trailer'ı, filmden alıntı ve kült haline gelmiş piyano sahnesi için yazının sonuna bakabilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/haxan-muzik-hakkinda/", "text": "Cadılıkla suçlananların yargılanması ve sözde tedavilerinin yeniden canlandırıldığı kurgusal belgesel bir cadılık tarihi filmi olan Haxan'da, Christiansen'ın film yapma tarzı Carl Dreyer'ınkini, özellikle de Joan of Arc'ın Tutkusu'nu çok etkiledi. Mezar soygunu, işkence sahneleri, şeytanın ele geçirdiği rahibeler ve iblise saygı için düzenlenen bir Şabat sahnesi gibi örnekleriyle Benjamin Christiansen'in filmi, orta çağ cadılarının ve onları suçlayanların yüzyılın başındaki psikiyatri hastalarıyla aynı histeriyi yaşadığı hipotezini araştırmak için bir dizi dramatik vinyet kullandı. Fakat filmin kendisi ciddi olmaktan çok uzaktı aslında bunun yerine korkunç, iğrenç, grotesk ve karanlık mizahtan el alan bir cadılık eğlencesidir. Gillian Anderson Criterion seçkisi için filmin 20. yy ilk çeyreğindeki gösteriminde kullanılan müziğin peşine düştü ve kurduğu küçük orkestra ile bu hezeyanı yeniden canlandırdı. Christensen, Stockholm'de eşlik eden müziği bu kadar beğendiyse, filmin diğer sinemalarda gösterilirken kullanılmasını talep etmiş olması mantıklı görünüyor. Yine de, Haxan'a eşlik edenlerin Stockholm ve Kopenhag'da da aynı olduğunu varsayabiliriz. Varsayımaslında, burada kullanılan müzikal rekonstrüksiyonla ilgili hemen hemen her şeyin anahtar kelimesidir. Emin olduğumuz tek şey parçaların listesi. Hangi sırayla kullanıldığını, birden fazla kez kullanılıp kullanılmadığını, listede bazı parçaların kullanılıp kullanılmadığını, her bir parçanın hangi bölümünün kullanıldığını, yayımlanmış liste haricinde bir beste kullanılıp kullanılmadığını veya filmin hangi bölümüyle eşleştirildiğini bilmiyoruz. Müziğin sırasının programda yayınlandığını varsaydık ve müziği resme göre ayarladığımızda, bu varsayımın işe yarayabileceğini gördük. Kopenhag'da Haxan'a 50 kişilik bir orkestra eşlik etmişti. Daha ekonomik olduğu için 11 kişilik bir ekip kullandık. Bununla birlikte, bu tür daha küçük ölçekli topluluklar bu düzenlemeleri birçok sinemada icra etmiş olurdu, bu nedenle tarihsel olarak haklı çıkabiliriz. Orijinali eşliğinde Haxan'la yeniden bir araya gelişimizden birçok şey öğrendik. Birincisi, oldukça basit bir şekilde, müziğin filme uygun olması. Örneğin süpürge sopalı cadılar Schubert'in Rosamunde üvertürüne başarılı bir şekilde oturur ve çılgın rahibe Aulis'teki Gluck's Iphigenia'dan Slave Dance'te çılgınca dans eder. İkincisi, Max Bruch'un Kol Nidreisinde gereksiz bir anti semitizm var gibi görünüyor. Bu melodi, Yahudi ayin yılının en kutsalıdır ve şeytanın eühakimiyetiyle ilgili bir film bağlamında kullanılması o zaman için saldırgan sayılır. Bununla birlikte ilahi, sinemasal nedenlerle işe yaramıştır- şeytan ayinine uyar ve antik derinliği sahnenin farklı kısımlarını birbirine bağlar, aynı zamanda ekranda olanlara garip bir duygusal kontrpuan yaratır. Yine de, Yahudiler hep haksızca şeytana tapanlar olarak kabul ediliyordu ve şüphesiz Bruch'un kısmını seçtiğinde birisi bu göndermeyi yaptı. Bu çağrışıma sahip olan kişinin kim olduğu, özellikle de Christensen'in müzik seçimiyle gerçekten bir ilgisi varsa, kritik bir soru haline gelir. Orijinal müziği resimle birlikte geri koymaya çalışmasaydık, bu çağrışımla yüzleşmeyebilirdik. Daha genel olarak, müzik seçiminin ne kadar tutarlı ve iyi işleyebileceğini veya filmin kendisi hakkındaki algımızı nasıl değiştirebileceğini bilemezdik. Müzik sürekli olarak daha derin, henüz anlaşılmamış, ekranda açıklanmamış bir şeyi ifade eder. Bir tür derin acıma yaratıp filmin sonuna hazırlar. Bu müzikal/duygusal kontrpuan ilk altı bölüme eşlik eder ve daha sonra Beethoven'ın yoğun dinginliği ve tarif edilemez dokunaklı yönleriyle yedinci bölümde gerilimini birden serbest bırakır. Büyücülük çılgınlığının vahşetini izlemek zorunda kalmamızın bir nedeni olduğunu anlarız. Hem zalim suçlayıcılar hem de sanık durumuna düşmüş cadılara acırız, çünkü bugün bile histeri ve duygusal dengesizlik konusunda ne yapacağımızı anlamış değildiler. Bilimsel açıklama imajları, o noktaya gelene dek gördüğümüz acımasız şiddetin ötesine geçmiş değilken, gerekli olan o geçiş bizi bu çözüme hazırlayan müzikle birlikte nihayet gerçekleşir."}
{"url": "https://futuristika.org/hayalet-oguz-bes-adet-ismail/", "text": "Araya uzun zaman girdi. Gene de arada sırada, o şantiyede çalıştığım günleri hatırlarım. Böyle zamanlarda her şey bir yana, sadece beş adet İsmail gelir aklıma. Sabahları bakıma giren ve gece vardiyasında çalışmış olan traktörlerin operatör mahallerinde bulduğumuz boş konyak şişelerini, naylon sütyenleri düşünmem. Stajyer olarak şantiyede çalışan, dört ay içinde tam yedi kişiyle nişanlanan, en sonunda da mutemed ve mutemedin çantası ile birlikte kaçan mimar kızı da düşünmem. Evet, şantiyede ne eksik, ne de fazla beş adet İsmail vardı. Bu İsmail'lerden biri muhasebeci, birisi ambar memuru, bir başkası personel memuru, ötekiler de baş makinist ve puantördü. Ancak Tanrının yahut bizim patronun olacak müteahhidin işine bakın ki, İsmail'lerin hepsi de birer taraflarından arızalıydılar. Makinist İsmail sağır, muhasebeci olan miyop, puantör İsmail'in bir ayağı öteki ayağından birkaç santim kısa, ambar memuru İsmail sarsak, personel memuru İsmail de çolaktı. Patron, yapılacak olan yoldan ziyade kendi yolunu yapmayı düşünen bir adam olduğu için foyası çabuk meydana çıktı. Bir teftiş heyeti işe el koydu ve inşaat başka bir müteahhide devrolundu. Enjektör pompasında arıza var, usta. Hımm, derdi. Sür şunu caraskalın altına. Traktör caraskalın altına sürülür, orada sadece bir iskelet kalıncaya kadar neyi var, neyi yok sökülürdü ama, daima garip tesadüf eseri olarak neresi bozuksa o tarafa el sürülmezdi. Atölye şefi oturduğu bezik partisinden kalkıp o tarafa da gelinceye dek iş işten geçmiş olur, kocaman Caterpillar traktör, bir zamanlar traktör olduğunu herkesin anlayamayacağı bir kılığa girerdi. Ayağı Sakat puantör İsmail'in çalışması da daha başarılı sayılmaz. Sabah puantajını yapmak için odasından çıkar fakat çok yavaş yürüyebildiği için ancak öğleden sonra puantajına yetişirdi. Ambar memuru İsmail'in sarsaklığı kim bilir hangi hastalıktan kalma bir şeymiş. Onu görünce insanda şöyle bir kanaat uyanırdı: Bu adamın elini kolunu bağlasanız, ayaklarına prangalar vursanız, dört bir taraftan da payandayla besleseniz gen kara etmez. Olduğu yerde poyraz önünde hazan yaprağı misali titrer dururdu. Bu titremelerin gerçek sebebi çok sonra, bizim ambar memuru şantiyeden ayrılıp da bir bakkaliye açınca anlaşıldı ama iş işten geçmişti. Meğer ambarlardan bir şey çıkarırken kantar başında sıtma nöbetleri geçirircesine tiril tiril titremesi başka sebeptenmiş. Muhasebeci olan İsmail pek zararlı sayılmazdı. Sadece maaşlarımı vaktinden on, on beş gün sonra ve ancak üç dört bordronun yırtılıp atılmasına müteakiben almamızdan gayri bir zararı dokunmuyordu bize. Şimdi düşünüyorum da, rahat rahat karara varıyorum. İnşasına çalıştığımız yolun bilmem ne kadar zaman içinde bitmeyişinde, proje hazırlayanların bu yolu dağlardan ve göllerden aşırıp geçirmek merakından ziyade, bizim beş adet İsmail'in tesiri var. Beş adet İsmail, şantiyede ve kendi aralarında bir takım karışıklıklara da sebep oluyorlardı. Makinist İsmail, benzin ve mazot kokusundan çok şarap ve rakı kokusunu seven bir adamdı. Arada sırada şantiyeye yakın bir kasabaya inerdi. Bu inişleri esnasında, hiç şaşırmayan bir intizamla, kasabanın jandarma karakoluna çalışma mevzusu olacak bir iş hazırlardı. Bu işler muhtelif cinsten olurlardı. Fakat sonunda, ortada ya her cümlesine namusum diye başlayan bir kadın yahut da başı gözü biraz değişmiş bir dispanser müşterisi kalırdı. Makinist İsmail, marifetlerinden sonra karakola uğrayıp soyadını ve şantiyedeki işini söyleyecek kadar düşünceli olmadığından, şikayetçilerin davası şantiyeye sadece İsmail adında birisiyle ilgili olarak aksederdi. Tabii bundan sonrasını kolayca tahmin edebilirsiniz. Şantiyedeki beş adet İsmail'den dört adedi, bahsi geçen olay sırasında orada değil de bilmem nerede olduklarını ispata çalışırlardı. Herkes şaşırmıştı. Acaba hangi İsmail'den bahsediyordu? Sonunda alt tarafı İsmail bu, dedik. Hangisi olsa olur. İşi dolayısıyla idari meselelere vukufu akla gelen personel memuru İsmail, şantiye şefi oldu. İşler büsbütün sarpa sarmıştı. Eski personel memuru, yeni şantiye şefi vekili çolak İsmail, güreşçilikten kalma bir alışkanlıkla her şeyi pazu kuvveti yoluyla halle çalışıyordu. Sonunda, şantiyenin bir güreş minderi olmadığını düşünerek onu makamından yürüttüler. Yerine puantör İsmail'i getirdiler. Onun zamanında yolun inşası bir kaplumbağanın hızıyla ilerlemek istidadını gösterdi. Yeni şantiye şef vekili sakat ayağına bakara edindiği fikirle: Yol dediğiniz koşar gibi yapılmaz, buyurdu. Günde birkaç santim ilerleyelim ama temiz ve sağlam olsun. Bir punduna getirip onu da mevkiinden indirdiler. Sıra Makinist İsmail'deydi. Ne de olsa teknik bilgisi vardı. Herkes buna güveniyordu. Fakat daha önce söylemiş olduğum gibi, makinist İsmail sağırdı. Üstelik okuma yazması da yoktu. Dolaysıyla kendine ne söylenirse söylensin yanlış anlıyordu. İşler birbirine karıştı. Bundan başka şantiye şefliği masasını bir idare makamı olmaktan çok, bir içki masası olarak kullanıyordu. Sözün kısası sırayla bütün İsmail'ler şantiye şef vekilliği yaptılar. Artık yol inşaatını falan bırakmış, karışan Arap saçına dönen işleri eski haline getirmeye çalışıyorduk. Miyop muhasebeci İsmail'in şantiye şefliği sırasında hazırlamış olduğu bütün hesaplar yanlış çıkmıştı. Sarsak ambar memuru İsmail ise şantiye şef vekilliği yaparken yol projesi üzerinde çok ufak bazı değişikler yapmaya kalkmış, bu yüzden iki dağ silsilesini daha aşmak mecburiyetini aşmak hasıl olmuştu."}
{"url": "https://futuristika.org/hayalet-oguz-simdiyi-kesfetmek-icin-ihtiyac-duyulan-yikim/", "text": "Kaya Tanış1 ile Moda pasajında çalıştığı zamanda tanışmamışız, ıskalar, ıskalar. Hayalet Oğuz2 biyografisi3 yayımlanınca kapısını tıklattık, sebebinden kuvvet alan sorulara cevaplar aldık. Ozan K. Dil Barış Yarsel İz sürmek gibi geldi, bağlamı aslında uygun olmasa da. İz sürende bir umut var belki, avcının avından beklentisi. Siz bir hayaletin, Haluk Oğuz Alplaçin'in peşine düştünüz, ele avuca gelmeyeceğini bilerek. Belgelemenin çorak olduğu edebiyatımızda bu takipte sizi en zorlayan şeyler nelerdi? Parçalar halinde yaşamaya çalışmış birinin yaşam öyküsünü birleştirip düz bir çizgiye dönüştürmeden kitap haline getirmek yıpratıcı veya riskli olmalı. Kaya Tanış Umut baki elbette. Ancak avcının umudu çoğunluk yakalamaya dönüktür; adı baştan konmuş bir eyleme geçiştir ondaki. Avından mutlak bir teslimiyet talebidir bu; böylece eylemi kendisi için mutlu sona ulaştırmaktır. Benim umudum yakalamaktan çok görmeye dayalı olmuştur. Ben görmek istemişimdir, ancak ondan sonra içimdeki güdüye hakim olamayıp gördüğümü yakalamaya koşullanmışımdır. İşte burada tam da söylediğiniz gibi ele avuca gelmeyeceğini bildiğim halde bunda ısrarcı oldum, bunun bir bedeli elbette vardır: Bu sefer siz yakalanırsınız. O yüzden altını hep çizmek isterim: Buldum mu, yoksa arandım mı? Nihayet gelinen noktada kendime daha rahat yanıtlar verebiliyorum, evet. Ama şunu demeden de adil olunabileceğini düşünmüyorum; verdiğim kadar, aldım da! Bu takibin en büyük zorluğu kuşkusuz Oğuz Haluk Alplaçin'in kendisiydi. Dağınık bir yaşamdan geride kalanlar da aşırı dağınık bir halde olduğu için bunları belgelemek normalinden daha zordu. Bir akım içinde yer etmiş bir şairin yahut hikayecinin izini sürerken belirli çizgiler üzerinden gidebilir, belirli oluşumlara odaklanıp, bunların yansıması haline gelmiş yayınlara bakabilirsiniz. Ancak Alplaçin için bu söz konusu değildi. Herhangi bir akımın içinde yer bulamadığı için, bilindik yerlerde de görülmesi güçtü. Ayrıca memleketteki ciddi hafıza/arşiv sıkıntısı herkes gibi benim de en çok zorlandığım meseleydi. En fazla 60-70 sene geriye gitmek istediğinizde bile bir kaynağı toplu halde bulmak çok kolay değil. Bu acıdır, yazıktır! Belgelemenin en zor kısmı ise elbette yaşamöyküsünün içine girdiğimde ortaya çıktı. Devlet belgelerine ulaşmak kolay olmadı. İzin verilmedi, geciktirildi vs. Bir yandan Hayalet'le uğraşırken diğer yandan bürokrasiyle uğraşmanın zorluğu. Kitaba dönüştürmenin hem yıpratıcı hem de riskli olduğunu kısmen söyleyebilirim. Zaten sizin de dediğiniz gibi, mesele biraz düz çizgi meselesi. Bu düzlükten daima kaçındım. Hem yazıda hem kitabın yapısında böyle bir düzlük olmasın istedim. Yıpratıcı, burada belki biraz fazla olabilir, sadece olması gerekenden daha çok dikkati gerektirdi diyebilirim. Okumalarla/aktarımlarla Hayalet arasında bir denge kurmam, adil durmam gerekiyordu. Bu yıpratmadı, ama zorladı, inkar edemem. Ancak risk konusu iki nedenden kaynaklı kesinlikle vardı. İlki böyle bir yaşamı zapturapt altına almaya hak bulma meselesi. Alplaçin'e karşıt bir şey çünkü yaptığım. Ayrıca mite dönüştürülmüş bir karakter için hayır değildir, bunu yapamazsınız demenin de bir riski vardı. Hele de bu miti en çok da o dönemin ağır kalemleri içten içe beslemişse. Diğer risk ise kitabın biraz önce bahsettiğim düz çizgiden cayar yapısı. Hem klasik biyografi anlayışının dışında bir biyografi yazımı kurmak isteği hem de kitabı yapı olarak bir derleme ve seçmece kitaba sıkıştırmadan oluşturmak düşüncesi belki riskliydi. Bilmiyorum. Güzeli seçmek değil, her şeyi görmek, göstermekti önemsediğim. Bu ava kuşbakışı göz atınca uzandığınız yerler arasında en şaşırtıcı geleni herhalde Amed oldu. Yakın dönemde devlet eliyle hayaletler kenti kılınmıştı. İstanbul da öte yandan, malum talan edildi. Olabildiğince eksiksiz biyografisi önemli bir yer tutuyor kitapta, böylece nihayet kendisine bir ev çatıyorsunuz. Öncelikle madem bir önceki soruda isme açıklama getirmek istedim, burada da ilk Amed'e dair bir açıklama yapmak, yükselteyim bir özeleştiri vermek isterim. Kitapta Amed değil Diyarbakır dedim. Bunun nedeni hem günümüze kadar gelen aktarımlarda Diyarbakır kullanılması hem de devlet belgelerinde böyle geçmesi, benim alıntılarda da buna bağlı kalmamdı. Ancak Giriş Niyetine dediğim ve Hayalet'le meselemi anlattığım yere yakışanı elbette Amed'di. Bu kusuru en azından burada gidermek için Amed'den devam etmek, bu şansı verdiğiniz için de teşekkür etmek isterim. Amed hala şaşırtıcıdır! Düşmemiştir çünkü, bunu imkansız kılmıştır! Diridir, kalacaktır! Ben Hayalet'e uzandığım zamanlar Amed'de ona dair bir iz elbette yoktu. Çoğunluk babasını ve geniş aileyi kapsayan bir yeri vardı şehrin Hayalet'in yaşamında, ama oraya varıp varmadığına dair bir iz asla belirmedi. Hayalet malum mirası için Diyarbakır'a gidiyorum dese de ihtimal bu gerçekleşmemiştir. Ben Amed'de farklı zamanlarda bulundum. İlk zamanlar şehir henüz işgal edilmemişti. Aydınlıktı. İz aramak da bu nedenle daha kolaydı. Elimde kütük bilgileri vardı, ama ana yapıyı güçlendirecek bir sonuç çıkmadı. En son gidişimde devlet vardı. Tam da belirttiğiniz gibi, işte o zaman bir hayalet gördüm, ama benim hayaletim bu değildi. İstanbul'un talanı yıllardır var. Bunu Menderes'ten almak gerek. (Elbette talan için orası da geç dönem ancak kitapta 1950'leri merkez aldığım için yapıyorum bu ayrımı.) Ama şimdi, günümüz iktidarı bu talana takla attırmıştır. Çünkü doyumsuz bir sürü yaratmış, kendisine ait olmayanı zorla almayı hak gören geleneğini güncellemiş, esasında geçmişine hiç olmadığı kadar sahip çıkmıştır. Hayalet'in şehirleri böylesi talanlara maruz kalmıştır demek gereksiz bir romantizm olur. Herkes maruz kaldı! Ama sorunuza kitap üzerinden gitmem gerekirse; İstanbul'da ve özellikle Beyoğlu'nda 1950'lerde başlayıp hala bitmeyen bir dönüşüm var. Pogromdan işgale, ranttan devşirmeye kadar uzanan bir şehir politikası bu. İmha demeyi tercih ederim. İstanbul'u elbet elimden geldiğince canlı tutmak istedim kitapta, ama Hayalet'e ev çatmak meselesini salt buradan aldım diyemem. Eksik olur! Dönem okumalarında ve bunların kitaba yansıyan yerlerinde İstanbul'un canlılığını ne kadar göstermek, Hayalet'in buradaki zamanlarını hala yaşatır kılmak istesem de bunun tamamen mümkün olamayacağının bilincindeyim. Olsa olsa çatmak istediğim evin yerini kalın çizgilerle belirlemek istemişimdir: Beyoğlu'dur burası. Kanımca hala düşmemiştir ve hayaletleri saklayabilecek takati kalmıştır. Bilgi, çoğunluk dedikodudur. Ama bundan taşan bir genişliği de vardır. Aynı zamanda kültür sanata dair yeniliklerin bilgisine de ilk elden sahiptir. Bu şaşırtır! Bunu her zaman kullanmıştır. Çünkü ağır masalar bilginin bu canlılığına çoğu kez Hayalet sayesinde sahip olmuştur. Kendisini kabul ettirme konusunda bu bilgi her ne kadar işe yaramış, varlığına bir sandalye çekebilmesine imkan sağlamışsa da aktarımdan sonra oradan kalkmamanın yolunu da çoğunlukla kavgacılığı ile, bunun verdiği özgüvenle sağlamıştır. Ayrıca sadece masa sandalye üzerinden bir yer edinme değil, eviçlerine sızmanın yolunu da bu bilgi aktarımlarıyla bulmuştur. Nazik bir insandır evet, ama sivri dili her zaman dikelmiştir. Çelişki çok doğru bir ayrım, Alplaçin kesinlikle çelişkileri yek bünyede barındıran bir yapıdadır. Ama buna rağmen nasıl kabul görmüştür? Dengelidir çünkü. Kimi, ne zaman, nasıl acıtacağını ve seveceğini biliyordur. Çelişkilerden bahsedeceksek; rahatı terk etmiş, saraydan kaçmıştır evet, ancak burjuva inceliklerinden ve kimi heveslerinden asla vazgeçmemiştir; kadınlara dair nezaketi elden bırakmamıştır evet, ancak Mine ile olan ilişkisinde kabalıktan çekinmemiştir; acımasız sözlerle hır çıkarmaktan hiç çekinmemiştir evet, ancak Dürnev Tunaseli gibi kendisine benzer bir gece insanı ile çarpışmaktan kaçındığı anlar olmuştur; sanatçıları ve edebiyatçıları küçümsemiştir evet, ancak onlarsız bir yaşamın mümkün olmadığını bilecek kadar ayık kalmıştır; son olarak şiir yayımlamayı bırakmıştır evet, ama ölene kadar yazmaktan caymamıştır. Ama çelişki dediysek, olmayan kısmı da söylemek gerek: haysiyeti söz konusu olduğu zaman çelişkiyi tedavülden kaldırmıştır. Hikayeleri, çevirileri, senaryo çalışmaları, novellası hakkında ne düşünüyorsunuz? Hala canlı mizahı, hikayede üslup denemesi bir kez daha okunmayı hak ediyormuş gerçekten. Hikayeleri neredeyse tamamen mizahi yapıda ve dönemin mizah algısından sıyrılamamış. Kimi yerlerde cinsiyetçi, kimi yerlerde hızlı tüketime ayak uydurmuş. 1950 kuşağı hikayecilerinin metinleriyle bir dirsek teması bulamayız ama buradan yola çıkarak da zayıf diyemeyiz. Birkaç hadise vardır hikayelerde; ilkin teşbih ustalığı göze çarpar. Amansızdır, bu da Hayalet'in gündelik yaşamdaki sivri dilinin kalemine sızmasından kaynaklı. Acımasızdır. Bir diğer yan, yaşamına dair kalıntıların metinlere sinmiş olması, Hayalet'ten pek beklenmeyecek bir işaret koyma bu. Geçmişine dair ip uçları vermekten çekinmemiştir, ama elbette bunlar o zamanlar -biraz da ona olan bakış nedeniyle- fark edilmediği için kenarda kalmıştır. Ayrıca Hayalet'in yine gündelik yaşamdaki tavrı kimi hikayelerde daha net belirir. Önemli olmayı ve kendini önemli kılmayı küçümser tavrı; bu küçümseme etrafındaki sanatçıları ve edebiyatçıları da kapsıyor -belki de en çok oradan besleniyor-, yazısına sızmıştır. Gece Milleti hikayesi buna güzel örnektir. Senaryoları yoğun olarak Bülent Oran'la birlikte devam ettirdiği bir iş. Bu nedenle ayrılmamıştır. Salt kendi kaleminden çıkan şu senaryo var diyemeyiz. Ama Oran sinematografisi içinde büyük bir yeri kaplar, ismi görülmediği için bu yer de belirsiz kalmıştır. Ancak kitapta örnekleyerek bilerek altını çizmek istedim; senaryolara dokunuşu ufak ve sevimli bir hafiflikte değil, yeri gelince karakter sokup çıkartacak, yeri gelince ek sahne kurgulayacak kadar ağırdır. Novelladan kasıt Dünya Sarsılıyor Rock'n Roll değil mi? Novella demek doğru olmaz. Şaşırtıcı bir kitaptır. Henüz dünyada dahi karşılığını bulamamış bir olayın kokusunu almış, bunu genişletmeyi başarmıştır. Ancak belirtmek gerekiyor ki bu kitapta rock'n roll meselesine bakışı sıkıntılıdır. Bunu muzır bir hadise olarak ele almayıp biraz uzun bakabilseydi sanıyorum büyük bir efsaneye imza atardı. Yine daima bir Hayalet Oğuz eğlencesi olarak anlatılan, dönemin sanatçı ve edebiyatçılarıyla rock'n roll üzerine konuşması ve kitabı bu bölümle kapaması bana eğlenceden ziyade müthiş bir kayıt tutuşu gösteriyor. Kayda girenler gelişine bir yargıda bulunsalar da bunun bugüne aktarılmasını önemli görüyorum. Şunu da eklemek isterim, Dünya Sarsılıyor Rock'n Roll evet, bir Hayalet Oğuz mucizesidir, hadiseyi görmüştür, ama ikinci mucize Demir Özlü'nün Hayalet'e ve kitaptaki diğer yorumculara rağmen rock'n roll konusundaki geniş bakışıdır. Burası Orası Değil isimli hikayede iyi denediğinin de altı çizilmeli elbette. Mizahının hala çok canlı olduğunu ben de söylerim, okudukça aşırıya varan bir eğlenceye düşmekten alamıyorum kendimi. Bu mizah, çevirilerinde de olduğu gibi duruyor. Üslup demeli yahut buna, daha doğru olur. Ama çevirileri çok önemsenmiş midir, hayır. Yoğun olarak ucuz polisiye kitaplar çevirdiği ve kimi zamanlar çevirinin bir kısmını yazdığı için ciddi bir çevirmen olarak görülmemiştir. Esasında Türkçe söylemiştir ama duyulmamıştır. Diğer yandan Nabokov, Simenon, Faulkner, Çehov çevirileri de vardır, ama onlar da kurtarmamıştır. Bütün bunların bir araya gelmesi biraz da yeniden bakılması gerektiğini, belki alamadığı ama hak ettiği kimlikleri ağırdan ona yaklaştırmanın da zamanının geldiğini düşündüğüm içindi. İyi olarak görmeniz mutlu kılıyor elbette. Teşekkür ederim. Siz sormamışsınız ama kenarda kalsın istemem, şiirleri, hikayelerinden daha derine iner. Bunda Hayalet'in şiiri çok önemsemiş olmasının, şair kimliğini kendisine daha yakın görmesinin payı yüksektir. Ancak yine de olmaz! Genel algı İkinci Yeni etkisi altında kaldığı yöndedir ve gariptir. Daha kendi sesini yeni bulmaya başlayan bu akımın akranıdır Hayalet, ancak nedense buradan bakılmaz. Etki kuşkusuz vardır, dirsek teması vardır. Oradan sıyrılacak bir zaman ve imkan bulamadan bırakmıştır şiiri.4 En çok da bunun görülmesini, yeniden değerlendirilmesini dilerim. Belki de sıyrılmanın işaretleri o dizelerde duruyor. Hep derim, şiirlerine dair bu değerlendirmeyi benden daha iyi yapacak kişiler vardır. Onların yorumlamasını ümit ederim. Ama şunu bilirim, yaşamındaki en büyük acılardan birisi şiiri bırakmak zorunda kalmasıdır. Edebiyat tarihi demek doğru olmaz. Edebiyat tarihine dair çalışmalar çok yeterli olmasa da hep vardı. Ayrıca kanımca edebiyat tarihi kazıdan ziyade nesnel bir değerlendirmeye ihtiyaç duyar. Ancak ne var, edebiyat tarihi içinde edebiyatın nereden görüldüğü üzerine düşünmek çok doğru. Soruyu buradan alırsam evet, kanonik metinlere ve bunları üretenlere dair kazılar daima yapılmış, edebiyat tarihi de böylelikle bu buluntular üzerinden yazılmış, değerlendirilmiştir. Bu elbette sakattır. Belki de kanondur sakat olan. Kanonun sürekli genişler bir yapısı var, genişlerken kendi zamanında olduğu gibi sonrası zamanları da belirler bir kudrete sahip. Bu öyle bir kudret ki kimi zaman akademik, kimi zaman bağımsız çalışmaları da yönlendirmiş, yetmemiş biçimlemiştir. Kenarı görmek güçleşmiştir. Hala aynı doğrultuda devam ediyor diyemem, haksızlık ve inkar olur. Örneğin Turgut Çeviker5 yıllardır mizahtan edebiyata, şiirden sinemaya kazı çadırını öyle yerlere kurdu ki kimseler varmamıştı oralara; Tuncay Birkan kazıya dair daha çok Refik Halid külliyatıyla anılsa da hazırladığı ve hala devam eden İzler serisiyle kenarı içeri çekmeye devam ediyor; Serdar Soydan'ın Suat Derviş ve Nahid Sırrı kazıları hem çok kıymetli hem de birer hak teslimidir; Reyhan Tutumlu ve Ali Serdar'ın Tefrika işleri özellikle kadın yazarların edebiyat tarihindeki yerlerinin neden görülmediğine dair geçmişe de bir şerh düşüşü kapsar; yahut tamamen edebiyat demesek de farklı alanlarda da olsa kenarda duran figürler üzerine yaptığı çalışmalarla Ümit Bayazoğlu biraz da hafıza kazıcıdır. Bu çalışmalar ilk aklıma gelenler. Unuttuklarım bağışlasın. Sorunun şimdi ve gelecek kısmına gelirsem; şimdiyi kazamayız, ama keşfederiz. Bu, elbette mümkün. Ancak işte bu da edebiyata nereden baktığımızla, şimdinin kanonunu yaratma gayretiyle ya da bunun reddiyle belirlenebilir. Dert tekrar değil de yaratmaksa, keşif daha zordur. Sanıyorum o zorluğun içindeyiz. Tektip metinlerin çokluğundan şikayet ederken, bu metinleri koşullayan gerçekliği kimin yarattığını neden konuşmuyoruz? Şimdinin keşfi genelde ya aykırı bir-iki metin bulmak ya da taşra anlatılarını keşfedip birbirinin ardışığı üretimleri destekleyerek bir modern zaman klasiği yaratma gayreti oldu neredeyse. Eskiye nazaran biraz rahatladı edebiyat bu konuda, kabul etmek gerek; çünkü bu sefer şehir köye ev yapmaya başladı. Bunun kazılacak hali yoktur, buradan kazı çıkmaz. Enkaz çıkar. Enkaza gelirsek, doğru, işte onu kazımak lazım. Ancak o zaman gelecek diyebileceğimiz zamanı ve o zamanın edebiyatını biraz biçimleyebiliriz. Geleceğe el vermektir bu, kötü olmamalı. Uzattım, yıkım gerekir esasında. Şimdiyi keşfetmek için ihtiyaç duyulan bu yıkımdır. Bu yıkımın da iki ayağı olduğunu düşünüyorum; ilki kadın yazımındaki direnç ve yükseliş, diğeri de politik olanın edebiyatın içinde kendine yeni bir yer bulmasıdır. Salt toplumcu gerçekçi bir yerden bahsetmiyorum. Savaş var, bundan bahsediyorum! Kadınların, çocukların, LGBTİ+ bireylerin, iklimin, işçinin, genişletelim halkların sürekli gaspa ve zulme uğradığı bir savaş. İfadenin, en çok da dilin, katiliyle bir arada yaşamak zorunda kaldığı bir savaş. Dil, bu savaşa kayıtsız kalamaz, ancak bunu didaktik bir ezber üzerinden değil, başka bir yaratıcılık üzerinden yapabilir. Mesele biraz da bu, bahsettiğim keşif de bu esasında. Bir başka ifadeyi, dili, bir başka vuruşma halini artık içeri çekmek gerek, dili oradan bükmek gerek belki de. Bir örnekle kapatmak isterim: Türkçede bu yıl yayımlanan Edouard Louis imzalı Babamı Kim Öldürdü birçok imkanı içinde barındıran ve bağıran bir metin. Karşı çıkan, savaşmaktan kaçınmayan bir metin. Evet, savaş var! Edebiyat, hiç hariç değil denilecek bir savaş. Uzun yürür bu sorunun yanıtı. Hayaletlik kesinlikle bir müşterekliği yaratıyor. Ama izin verirseniz bunu soykütüğü üzerinden değil, soysuzluk üzerinden almak isterim. Soysuzdur hayaletlik. Elbette burada kastım bir zürriyet meselesi değil, aksine bir illiyet durumudur. Buna göre kendi kökünü/kökenini kendi belirleme gücüne sahip olmak gerekir. Nedenleri belki kendiniz yaratmamışsınızdır, ancak bunun ayığında durup sonuçlarını kendiniz biçimleyebilir, nihayet buna sebebiyet veren durumları da böylelikle büküp dönüştürürsünüz. Bir oluş yaratabilme durumu, ardından bunun karşısında değil, yanında durabilme, bu oluşa -yeni hale- sürekli omuz verecek direnci gösterebilme meselesi. Bunun çok kolay olabileceğini düşünmüyorum. Çünkü sadece fevri patlamalarla biçimlenecek kadar basit bir mesele değil bu, aksine içte olan ne varsa döküp atmayı birincil koşul sayan, geri dönüşün namümkün olduğu bir yol. Esasında bir başka yolsuzluktur bu. Manaya şerh düşmenin yetmediği, neredeyse manayı tamamen değiştirme isteğinin baskınlığı vardır bu müşterek yapıda. İstek hafif de kaçmış olabilir, irade demek daha doğru olur. Böylesi bir iradeye sahip başka hayaletler mutlaka vardı. Belki de her dönem vardı. Sorunun bu yanını sadece edebiyat tarihinden almak istemem, biraz daha genişletmek, yakın tarihin biraz daha gerisine düşmek isterim. Elbette dönemleri, yapıları, yazıları, tavırları birbirinden farklı figürler vardır; ancak onları bir araya getiren bir müştereklik, bir irade de vardır: yıkıcı olmak! Hayaletlik biraz da bunu gerektirir, bunu her zaman gerektirmiştir. Ha ne var, kimi dönemler yıkıcılık, bozuculuğa evrilmek zorunda kalmış, hafif perdeden devam ettiği anlar olmuştur. Ancak kendini hemen toparlamayı bilmiş, sonu sonu yapacak bir şey kalmayınca -hafiflik kafi gelince- tutup kendisini yıkmıştır. İlhan Şevket böyle bir figürdür mesela. Sadece keskin bir zekayı imlemiyordu, aynı vakit direnci de imliyordu. Neye olan direnç? Güce, ama daha çok gücün karşısında konumlanan zayıflığa. Galatasaray Lisesi öğretmenliği sırasında herkes eğilip Atatürk'ün elini öperken, onun tokalaşmak için uzattığı elin, Atatürk dışında herkesi serseme çevirip çarpması boşuna değildir. Sonra ne olacağını bilmeyecek bir yapıda değildi İlhan Şevket; Atatürk değil, beni onun etrafındakiler sürgün ettiler diyecek kadar etraftaki acizlikten haberdar ve tiksintiliydi, ama kabul edelim biraz da saftı. Dayanamayıp yaşamının son elli yılını yer altında geçirdikten sonra üstüne büyük çevirisini de tamamlayınca yapacak bir şey yoktu, kendini yıkacak, 84 yaşında asıl büyük tasarıyı, intiharı gerçekleştirecekti. Başarılı olmuş bir hayalet sayarım. Kemal Ahmet vardı mesela. Babıali'de aç bırakmak istemediler mi, matbaa diplerinde gazeteler üzerinde yatmak bile değil, neredeyse yaşamak zorunda kalıp anasona batmadı mı, üzerine oyunlar kurup hapse koymak istemediler mi, yetmedi henüz 29 yaşında veremden bir başına ölünce ardından rakı parasına yazı yazardı diyerek aşağılamaya kalkışmadılar mı? Kemal Ahmet, Sokakta Harp Var! diye sadece bir kitap yazmamıştı, haykırmıştı. Kaç kişi duydu bu haykırışı? Nazım Hikmet ve Suat Derviş taşımaya çalıştılar sesini, yutturmadılar. Ama yetmedi! 1970'lerde bir görünüp yeniden kayboldu. 2018'de ortaya çıkardığım bir kazıydı Kemal Ahmet. Ne olmuştu, işte hayalet elli sene sonra yeniden zuhur etmişti. Hak yememeli, ben kazıyı yapınca, Ali Çakmak Sokakta Harp Var!'a, esasında hayalete, ömründen daha uzun bir önsöz yazmış -dövüşmüş de denebilir pekala-, vefa sahibi bir yayıncı, Ali Özgür Özkarcı da hesap yapmamış, tutup bunu basmıştı. Ölmedi, hala dolaşıyor bir yerlerde Kemal Ahmet. Daha geriye gidince Sakallı Celal'i görebiliriz rahatlıkla. Vecizeleri hala bir efsane olarak dilden dile aktarılır. Ama duralım lütfen, biraz da vecize mizacın önüne geçmiştir. Elbette tavrını kapsıyor o vecizeler, bu inkar edilemez, ama şimdi bakınca Sakallı Celal'e olan hayranlığın nedense eğlenceli bir yapının aktarılmasına döndüğü görülüyor. Yine eğlenebiliriz, hayaletlik eğlenceyi de taşır elbette içinde, ama az geride durmak ve oradan bakmak, öyle görmek gerekir. Sakallı Celal o zaman ne kadar görüldüyse, şimdi de o bakıştan çok yol almıştır diyebileceğimizi sanmıyorum. Abisinin kayınbiraderi olan Sakallı Celal'e Cemil Filmer'in bakışını nedense unutmuyorum: Bir orada bir burada, değişik bir yapısı olan bir adamdı, der. Kolay demiştir. Oysa iyi filmci ve tüccardır Cemil Filmer. Hak geçirmeyeyim, önce tüccardır; Yemen'e askere giderken bile, gittiğim yerde iyi para eder düşüncesiyle savaş yolunda uğradığı pazardan satın aldığı cezeryeleri emrindeki askerlerin beline sardırarak intikal ettirip, gittiği yerde de iyi paraya satacak kadar hakiki bir tüccardır hem de. Sağ olsun, askerlere de payını vermiştir. Aynı vakit eğlenmeyi de bilir; yine rakı içtikleri bir akşam emrindeki bir askerden istediği portakal yerine, askerin omuzladığı portakal ağacını görünce de pek eğlenmiş, anlatmaktan hiç çekinmemiştir: Esasında bir Ermeni'nin bahçesinden koparmak istediği portakala, bahçenin sahibinin izin vermeyişine aldırış etmeyen asker, biraz da fetih ruhuyla olmalı, portakala ağacıyla kökünden sökerek sahip olmuş, komutanının takdirini kazanmıştır. Filmer eğlenceyi bir Ermeni bahçesinin söküğü olunca kolay kabul etse de, Sakallı Celal'deki derinliğini nedense hiç görememiştir. Bitirelim, sonrasında iyi filmcidir Cemil Filmer. Soykütüğü de bunu imler zaten. Ancak yine de zihninde dahi Sakallı Celal gibi orijinal bir adamdaki filmi bir türlü çevirememiştir. Hayalet kayıt dışı düşmüştür. 1930'lara gelince Niyazi Remzi'nin hayaletliğini nasıl görmeyiz? Dahası, nasıl görmemişler öyle? Edebiyata açlığı karakter gibi sokup, karnı doymayan insanın adından size ne der gibi, yazdığı hiçbir hikayede bu karakterlere isim dahi vermeyen o sivri zekayı ne yapmak gerek? Şair-i Azam Hamid'in ardından, sanki az almış gibi, hak teslimi gayretkeşliğiyle yas tutturulmak istenen bir zamanda, bu yasın karalığına dair sorulan soruya verdiği yanıt hala çınlar bir yerlerde: 90 yaşında bir adamın pek tabii olan ölümü karşısında duyulacak şey bir lakaydidir. Herhalde Hamid'in ölümü en fazla kendisinin arzu etmediği bir şey olmuştur. Zira Hamid zaten senelerden beri eser vermeyecek bir hale gelmişti. Binaenaleyh bu yası o zamandan itibaren tutmak gerekti. Sonra ne olmuştur, ardında bir kitap ve onun dışında biraz daha hikaye bırakıp sır olmuş, nihayetinde tam bir hayalet haline gelmiştir. Kazısını sonlandırdığım bir başka hayalettir Niyazi Remzi, ama karşılığındaki vefayı bulamamış bir kazıdır, lakin bakidir! Çok yürüdük, ama işte soysuzluk dedik ya, dur durak bilmiyor. Hazır gelmişken 1940'lara da bir uğrasak? Orada Faik Bercavi'yi ya da daha bilinen adıyla Faik Berçmen'i, ondaki hakiki hayaleti görünce, yalan değil biraz da irkilince, üstüne düşünmemek mümkün mü? Henüz lisedeyken Bursa zindanına düşüp Nazım'ın yanına sokulan, hapisten çıkınca başta sadece kalemiyle geçinip, hikayeler, çeviriler üreten ama daimi takipten asla kurtulamayan Bercavi. Yeraltına inişin hakkını öyle bir verir ki, ölürken dahi sırlarını ifşa etmez. Ne yapmıştı ki? Kendi deyimleriyle; savaşın, faşizmin karşısında insan haklarını savunmak için yeraltına çekilen vatanperver gençlerden oluşan bir örgütle Nazilerin peşine düşmüşlerdi. Sınırı aşmışlardı evet, savaş vardı! Vicdanen zor zamanlardı, öyle işler de yaptık diyerek herhangi bir halde konuşmayı ve arkadaşlarını anlatmayı -ifşayı- disiplinden yoksun bir zayıflık olarak gördü. Doğruydu! Yaşamının sonuna kadar kaçıp gitmek zorunda kaldığı Fransa'da bu sırlarıyla yaşadı, sadece resim yaptı ve öyle öldü. Disiplinden yine hiç hariç değil. Şu an üzerinde kazıya durduğum kişidir Faik Bercavi ve kazının daha ortalarında olmama rağmen, diyebilirim ki esaslı hayalettir. Varlar! Rasih Güran var mesela, diyebilir miyiz ki hayalet değildir? Bu hayaletleri bir kez daha saygıyla anmak isterim. Elbette dahası var, ama yerim dar! Necati Yusuf, Güney Halim, Gaffar Güney, Alp Zeki Heper bağışlasınlar beni. Elbet daha geniş bir yerde denk düşeceğiz onlarla. Evet, her dönem varlar ve birinin varlığı ötekini ufaltmaz. Peki sizin de dediğiniz gibi, bugün olabilirler mi? Hayalet Oğuz üzerinden alıp başlarsam; onun fiziki hayaletliği gibi bir durumun bugün kurulabileceğini sanmıyorum. Bir kere görülmenin, kayıt altına alınmanın revaçta olduğu bir dönemde bunun zıddına düşmek pek mümkün değil. Ancak içinde bir hayalet ruhu taşıyan kimseler elbette bugün de vardır, varlar. Ama ruh işte, bir yerde içe dönük. Faydasız bir hayaletlik mi o zaman bugün olan durum, diye düşünebiliriz. Sanıyorum daha çok faydayı önemseyen bir akış var bugün. Sıyrılmak demiştim, yıkım demiştim başta, oradan sonlandırmak isterim; zamanın albenisi içinde bu yıkımı gerçekleştirmek daha güç bir halde. Öyle sanırım, bu görülüyor. Şimdinin hayalet ruhu, yıkımdan ziyade bozuma daha yakın. Bozmak, bir kere daha korunaklı, çünkü savunması daha kolay. Kendini ifade edebilme yeteneği deniyor şimdi, bunu çok görüyor, hatta okuyoruz. İşte hayaletlik ifade etme gibi bir gereksinim duymaz, zihnini buradan çoktan taşımıştır. O, yapar! Bugün eğer yapamıyorsa ve buna ihtiyaç duyuyorsa, koşulları oluşturur. Zorba bunu daima yapıyor, hayaletlik çoğu zaman da bu zorbanın karşısındaki, onun baş edemediği değil midir? Bu zorba kimdir, nerededir, onu iyi tanımak gerek. Ama anlamaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Evde, sokakta, edebiyatta, sanatta ya da politikada; devlette ya da millette. Her yerde! O zaman zorbayı tanırsanız, onun zeminini ölçerseniz, kendinizi konumlandırabilir, bu sefer siz kendi koşullarınızı biçimleyebilir, sonra da nihayet hayalet olabilirsiniz. Sorunun bir kısmının yanıtı aslında bir önceki soruya verdiğim yanıt içerisinden çıkabilir. Her ne kadar insan kendini hayalete dönüştürme gayretine girse de aslında bu dönüşümün çoğu zaman zorunlu olduğu büyük gerçektir. Bir kere hayaletlik büyük bir sıkıntıyı getiriyor, ayak uyduramama sıkıntısı bu. Çıkıntılık da denebilir, sonuç bu olur. Kimi zaman teamül karşısında, kimi zaman dayatma karşısında, kimi zaman ise normal karşısında bir olamama hali. Yine biraz önce saydığım örnekler üzerinden gidersem, hepsi sıkıntılı birer figürdür. Hepsi, normale uyum sağlayamayan, bunu yapmamak için direnen figürlerdir. Ancak şuna bir açıklama getirmek gerek, sadece hayaletler mi uyumsuz ve aykırıdır, geri kalan ve kendi yapılarında direnen kişileri uyumlu ve pasif figürler olarak mı ele almalıyız? Elbette hayır. Bu kolay olur, ayrıca adil olmaz. Ama farkı belirtmek için şu söylenebilir; benim hayalet olarak tanımladığım karakter, konumların ötesinde bir yaşama halini baştan kabul etmiş bir karakterdir. Aslında orada yaşamayı, sadece orada var olabilmeyi, baştan bir gözü karalıkla zihninde oluşturmuş bir karakter. Konum insanı sarar, zamanla bu sarış tamamen içinde tutma dayatması/zorunluluğu getirir yaşama. Hayalet bu yaşamın, bu konumların, bu önemli olma halinin ötesinde belirir. Kaybetmeyi göze almak mıdır bu, sanmıyorum. Bu, kazancı bir gereksizlik olarak görme biçimidir, kazanmama durumu, kazanmamak için var olma hadisesi. Elbette her hadise gibi bu da kendi kendine ortaya çıkmaz; geride, altta işleyen bir silsile vardır. Benzerlerin arasında benzemez durmaya itilen yerdir burası. Koşullanan gerçeklik. Hakiki yaşam diyorum ben buna. Hayalet Oğuz da bu nedenle bu hakiki yaşama çekilmiş, koşullandırılmış kişidir. Bu yüzden Ahmet Oktay'ın Hayalet Oğuz'a dair şu aktarımı önemli, dahası kapsayıcıdır: Bir tutunamayan değil, bir tutunmayan. Ancak her kapsayıcı durumda olduğu gibi burada da bir gedik, bir açık vardır: Çünkü etrafında tamamen tutunan demesek dahi, tutan figürler vardı ve buraya el uzatmak pek mümkün kılınmamıştı. O zaman bir düzeltme yapabiliriz; Hayalet Oğuz tutunmayan da değil, tutulana, tutunana ve nihayet tutma haline itiraz eden bir figürdür. Sanıyorum sorunuzun ikinci kısmı da buradan bir yanıt buluyor kendine. İkinci kısım bir ihtimali imliyor. Ben bunun ihtimal değil, gerçek olduğu kanısındayım. Hayalet Oğuz üzerinden bakınca, yaşadığı dönemde dışarıda tutulduğunu söyleyebilirim, hem de pek ileri gittiğimi düşünmeden. Yine biraz önce belirttiğim konumların, bunlara tutunmaların, konumların bir zorunluluğu olan tutma gereksiniminin Hayalet Oğuz gibi bir karakterle ezeli bir birlikteliğinin olması güç. Kabul görmüştür Hayalet, ama bu kabulün sınırları vardır. Belirlenmiştir. Sizin söylediğiniz üzerinden gidip haleli kabul diyebilirim buna. Ancak üzerindeki o hale ile kabul almış, böylece daha kolay baş edilmiş bir karakterdir. Buna dayatma demek doğru olmayabilir, fakat kolaya varma denebilir pekala. Dışarıda tutmaya doğru bir ayrım. Evet, yinelerim; dışarıda tutulmuştur. Tüm sızmalarına rağmen esasında içeri girememiştir Hayalet Oğuz. Dert biraz da onu içeri almaya çalışmak ya zaten. Bunun bedelleri var. İlkin ihanetin albenisiyle uğraşma hali. Kötümserdir ihanet, böyle bilinir, böyle gelmiştir. Bir yandan bunun böyle olmadığını kendinize anlatma, kabul ettirmeye çalışma hali, diğer yandan içten içe bir albeniye kapılmanın verdiği zayıflığınızla çarpışma, asıl bunu kabul etme hali, zorunluluğu. Önemsiz olduğunu düşünmüyorum. Ama bu sizin içinizde dönen bir mesele olduğu için, insanlar için önemsizdir. Olabilir. Peki, hayaletler için ne demeli? Onlar için önemsiz midir? Sanmıyorum. Hayalet Oğuz Kitabı çıktıktan sonra, Şaban Özdemir telefon açmış ve şöyle sormuştu: Hiç korkmadınız mı ya bu adama dönüşürsem diye? Acayip soruydu. İçeriyi gören bir soru. O ana kadar Şaban Özdemir'le hiç tanışmamış, konuşmamıştım. İlk konuşmayı böyle bir yerden kestirmesi şaşırtmış, ama iyi gelmişti. Hem soruda hem de Hayalet Oğuz Kitabı'na dair yazdığı kısacık yazıda meseleyi gördüğü için burada bir kez daha teşekkür etmek isterim. Özdemir'in sorusu bir başka bedel işte. Bundan korkmadım mı? Her şeyden daha çok. Bu yüzden belki biraz sert de olsa Hayalet'in Laneti dedim. İçine girdikçe kendi gerçekliğinizin üstüne çıkan, kendinden başka bir mesele kabul etmeyen, sizi hep orada tutmak isteyen bir lanet. Tam tutulma hali. Peki bu çok ve gereksiz bir duygusallık mı? Ya da yapılan işi kenarda tutmayı başaramadan bir sınıraşımı mı meydana geldi? Sanmıyorum. Çünkü bu sorgulamalar çattı kitabı, onu bu hale getiren biraz da bunlar. Sancılı zamanlardı, korkutucu zamanlardı; her zaman olmasa bile kimi zamanlarda ya da durumlarda onu, Hayalet'i daha içeriden bir yerden duyup görmek istediğim için onun gibi tepkiler verdiğim anlar vardı. Oldu bunlar. Bunu inkar edemem. Bu sürede kırdığım, kaybettiğim kişiler de olmuştur, bunu da inkar edemem. Başka bir imkan olamaz mıydı? Sanmam, bu yüzden pişman da olmam! Son bir bedel daha var: artık sürekli onunla anılma hali. Sizin önünüze geçer, geçebilir. Ondan önce yaptığınız işlerin olduğu gibi, ondan sonra yapacağınız işlerin de önüne geçebilir. Ama işte bunu da önceden kabullenmek zorunda olmaktan başka bir gerçek yok. Eğer bu kadar içe girerseniz, bu kadar içinize girer. Asıl o zaman girer. Kazanır! Bütün bunlardan sonra nasıl olacak, Hayalet Oğuz nasıl görülecek? Buna benim bir şey demem pek uygun olmaz. Dileklerde bulunabilirim, ama bunlar havai durur. O yüzden biraz kenarda durmak, Hayalet'e sığınmak, onunla bir arada izlemek en iyisi. Ama şunu derim: görmedik diyemezler artık! Bu inkara düşmek isteneceğini sanmam. Harika bir yorum. Teşekkür ederim. Sorunuzu kendime yine Ben neyim? kısaltmasıyla sormam gerek. Elbette bu oldu. Ama itiraf etmem gerek, kendime sorduğum en zor soruydu bu. Şimdi siz de sordunuz, biraz daha yumuşak, belki de daha kibar. Kendimi onun bir arkadaşı gibi görmem kabalık olur. Zaten tek yanlı başlattığım bir hareketi iyicene kendime, kendi sözüme, kendi düşünceme göre biçimlemek, itiraz ihtimalinin olamadığı bir yerde bu düşünceyi yegane gerçek saymak, bunda ısrarcı olmak olur. Olmasın! Bir kere şunu her zaman biliyorum ve daima altını çiziyorum, Hayalet'in arkadaşı olabilmek kolay değil, herhangi birisinin onun yakınına sokulması için o alanı ancak kendisi açabilir, bu da çok olmamıştır. Ama şunu da demeden geçmem; Hayalet'i anlayabiliyor, dahası onu ne kadar uzakta, derinde de olsa duyabiliyorum. Buna mecalim var, bu oldu. Duydum onu. Şahsi tarihçilik bir dereceye kadar doğru olabilir, onu kayıt altına aldım çünkü, dışarı aktardım. Bugünün deyimiyle, dolaşıma soktum. Ama bu tanım çok büyük geliyor bana. Sanırım Hayalet de böyle bir tanımın/konumun öznesi olmak istemezdi. Bu yüzden büyük olmayan, daha az genişliği olan bir yerden almak isterim: En fazla Hayalet'in bir toplayıcısı/eskicisi sayarım kendimi. Çünkü yıllar yılı yaptığım buna daha yakındı. Elden çıkmışları, sonra da kimsenin pek almak istemediklerini toplamaktı işim. Kimi zaman evlerden, kimi zaman yazıhanelerden itilmiş bir yaşam ve onun uzantılarıydı topladığım malzeme. Böyle diyebilirim. Ama eklerim, kıymet verdiğim tek şeydi bunlar. Hakkını vermek istediğim, göz nuru saydığım şeyler. Dediğim gibi burası zor yer benim için. Kendime burada bir kimlik biçemem ben, Hayalet üzerinden bunu yapmak çok istemem. Başta da belirttiğim gibi en fazla, bazı zamanlar da en sert, Ben neyim? sorusunu sormuşumdur burada, ama bu soru kestirmedir. Uzun taraftan gidersem; Bu birliktelik devam ederken, böyle bir yaşamın karşısında, senin yaşamın nedir? sorusudur bu. Teferruattır! Zor bir yaşama bağlanabilir ancak. Alplaçin'in yaşamı her zaman güç olmuştur. Bunu yarısını kendi elleriyle inşa etmiş, o zorluğu kabullenmiş, göğüslemiş olsa da sadece buradan karşılamak kolaya kaçma olur. Yara vardır Alplaçin'de. Geçmişten aldığı, oradan gelen, derin bir yara. Bunu göstermemiş, görülmemesi için elinden geleni yapmıştır, ancak bunun hissini yaşamı boyunca atamamıştır. İz durur! Bu nedenle hesabı da kapanmayacak bir yerden tutmaktan başka bir gerçekliği olmamıştır. Hesabı ödememiştir aslında, öyle gitmiştir. Anneyle, annenin yokluğuyla açılan bir hesap bu. Ölüm zor da olsa kolay karşılanabilir bir durumu, bir genişliği, rahatlığı vardır; ancak birisinin var olduğunu bildiğiniz halde yokluğuyla terbiye edilmek zorunda kalırsanız hasar alırsınız. Yetişkin bir kişi değil, altı yaşında bir çocuk buradaki. Hasar bakidir. Ardından bir başka evde, kurallar olan, kalabalık olan, benlik yapısını ezmeye meyilli olan bir evde üvey evlat olarak yer alması hasarı kalıcı hale getirmiş, sizin deyiminizle hesabı kabartmıştır. Annenin yokluğu, babanın dönüşümü, evdeki düzencilik, çocuğun oradaki yadırgı konumu yarayı derinleştirmiştir. Bu hesabın ilk kısmı. Bir de diğer yan var, benim alacaklıdır dediğim yan, İstanbul! Alplaçin'in dünyayla hesabını biraz buralardan almak gerek, sanıyorum daha çok gerek. Köklü kişilerin ortasında köksüz bir kimse olarak durmuştur Alplaçin. Güçlü figürler vardır etrafında. Gücün, sanıyorum en belirgin yanı kimdeyse ona bunu, güçlü olduğunu hissettiren yapısıdır. Epey hisli ortamlarda bulunur Alplaçin. Peki güçsüz müdür? Hayır, değildir; ancak hesap üzerinden bakacaksak hesap kimi zamanlarda daha ağırdır onun için. Daima mücadele etmek zorunda kalmıştır. Çocukluğunda içine girdiği bu durum İstanbul'da da devam eder, orada da mücadele etmekten başka şansı yoktur. Kendini kabul ettirmek zorundadır ve ettirmiştir de ancak sınırlı, belirlenmiş bir kabuldür bu. Biraz ileri gitmek isterim, sınırları çevresindekiler tarafından belirlenen bir kabuldür. Buradan ona karşı daimi bir haksızlık yapıldığı sonucunu çıkarmak yanlış olur, ama anlaşılmamıştır demek yanlış olmaz. İz durur derken biraz da buradan, İstanbul'dan bahsediyorum aslında, iz burada daima durmuş. Kimileri tarafından görülmüş, hissedilmiş de Alplaçin'deki bu iz. Yahut derin bir yarayı işaret eden dostları olmuş. Ancak gerisindeki mesele görülmemiş. Mesele: Hayalet! Bu derinliğin -buna kanama da denebilir pekala- onu biçimlediği hal görülmemiş. Onu Hayalet kılan Beyoğlu'nun karanlığı değil, derinindeki yaradır. Ama karanlıkla daha kolay baş edilebilir tabii ki, yarayı görmek için sizin de biraz kanamanız gerek. Burada Demirtaş Ceyhun'un bir aktarımını hatırlatmak isterim, ama bunun bir sataşma olarak görülmemesini dilerim. Hayalet'in önceden verem geçirdiğini öğrendiğinde şaşırır Demirtaş Ceyhun ve eğer Hayalet sözünü etseydi ne olacağını da ekler: Önemsemezdik, ciddiye almazdık galiba. Dalga geçerdik, 'Ulan sende ciğer var mıdır ki?' filan derdik. Ciğer de teferruattır! Bundan sonra Hayalet'e ne olacak, ben bundan sonra Hayalet'le ne yapacağım olarak alıyorum soruyu. Ümidim bundan sonra Hayalet'in daha bir gerçek haliyle görülmesi, kabul edilmesi. Yaşamıştır, denilmesi. Hakkının verilmesi, teslim edilmesi. Bunlar olurken, onun yarattığı o bir başka imkanın daha iyi anlaşılması. Benim Hayalet'le işimse henüz bitmedi. Gerçekleşecek daha başka şeyler, işler, hatta yükselebiliriz; hadiseler var. Bunları zamanla göstereceğim. Hayalet Oğuz'u bir başka halle dolaşıma sokmak gibi bir isteğim, yeni bir derdim var. Bunun için çalışmaya başladım, günü geldiğinde ortaya çıkacaktır. Hayalet'in çoğaldığını biraz da o zaman görebileceğim. Öte yandan daha kısa zamanda yapmak istediğim birkaç şey var: ilkin mezarının bilgilerin de düzeltilerek değiştirilmesi var. Bu değişimin onu yansıtan, hatırasına sadık kalan bir yapısı olmalı, hakkını vermeli. Tek dikili taşı! Sonra Kurtuluş'ta yaşadığı Oğuz Apartmanı'na oradaki izini gösteren bir tabela asılması meselesi var. Dilerim kısa zamanda çözülecek. Ayrıca kitabın adıyla bir internet sitesi kurulması, kitaptaki tüm görsel malzemenin renkli bir biçimde orada sergilenmesi, dergilere yaptığı, ama kitaba almadığım hikaye çevirilerinin orada yeniden yayınlanması düşüncesi var. Bu düşünce epeydir dönüyor zihnimde, ama kitap elbette önüne geçti, ertelendi. Olursa güzel olur, ayrıca bu siteyi bir toplanma alanı olarak tasarlıyorum kafamda. Hayalet'in tüm kayıtlarının toplandığı bir alan olduğu gibi, Hayalet'e yakın duran, onu seven, önemseyen, merak eden kişilerin de daima akışta olacağı bir alan. Ve Hayalet'e dair yapmayı en çok istediğim şeylerden teki İstanbul, özellikle de Beyoğlu merkezli bir Hayalet haritası çizmek, böylece güzergahları belirlemek. Hayalet'in içinden geçtiği mekanlar, yollar, kaldığı evler, oteller... Tamamı bu haritada olacak. Dijital olarak da bu yerlerin konumları görülebilecek, artık olmayan mekanların yerlerinde şimdi nelerin olduğu da bilinecek ve Hayalet kayıttan hiç düşmeyecek. Bellek Hayalet'e olduğu gibi şehre dair de işleyecek. Bunu çok istememin bir başka nedeni daha var; kimi günlerde Hayalet için bir arada olunmasını, bu güzergahlara uğranarak Hayalet'in günlük döngüsünün yeniden yaşanır, hatırlanır olmasını istiyorum. Misal, toplansa Hayalet severler Karaköy'de, vursalar yukarı Yüksekkaldırım'dan; az bir soluk alıp -e biraz da Tünel'de saklanan Mayk Hammer'i bekleyip- Asmalı'ya kıvrılsalar; artık olmasalar da Refik'teki, Nil'deki, Bacı'daki silinmez izleri bir bir görseler; Tepebaşı'na varıp yıkıntılar içinde de olsa Emperyal Otel'in, Alp Otel'in önünden geçerken şöyle bir kolaçan etseler Hayalet'in odasından bir ışık sızıyor mu, ayık mı diye; İngiliz Konsolosluğu'nun oraya gelince rakıdan önce zemini sağlama almak için bir kuru-pilav indirseler aşağı; kaysalar sonra Balıkpazarı'na, devrilmiş de olsa duysalar Krepen'in uğultusunu; Çiçek Pasajı'na göz kırpıp caddeye uzansalar; sonra Parmakkapı Sokakları, sonra İmam Adnan, sonra Mis Sokak, biraz da Fuaye Adnan ve mekanı işte, biraz da Yeşil Horoz, dönünce biraz Papirüs, biraz da ama en çok da Afrika Han; girseler buralardan; duysalar Hayalet'i; sonra, ansızın yılankavi bir dönüşle Baylan'ı geride bıraksalar Galatasaray'a düşseler; hemen aralarından birini Galatasaray Pasajı 4 numaraya gönderip Peri Magazin'in son sayısını aldırsalar; nihayet artık usul usul, evvelden göz kırptıkları Çiçek Pasajı'na girseler; olmaz, çökseler ve Hayalet'in anısına kaldırsalar kaldırsalar rakıları... Güzel olmaz mı? Hayalet biraz da böyle anılsın istiyorum işte. Hayalet şehirden çıkmaz, yok olmaz, bu, bilinsin istiyorum. - 2017 yılında Kurdeşen isimli bir roman, 2018 yılında Ari Erk Cetveli isimli bir hikaye kitabı yayımladı. İstanbul'da yaşıyor. - 2 Eylül 1929 yılında Ankara'da Haluk Oğuz Alplaçin olarak doğdu. 17 Eylül 1975'te Heybeliada Sanatoryumu'nda Hayalet Oğuz olarak öldü. Geride, yılankavi bir yaşam bıraktı. - Oğuz Haluk Alplaçin Yaşamı ve Eserleri, Kaya Tanış, Kırmızı Kedi Yayınevi - İkinci Yeni'ye dahil edilmeyenlerin bir yeni dalgası vardır edebiyat tarihinde. Kendisine dahil olmayanlarla da tarih yazan bir akım İkinci. Çekmeköy'de İkinci Yeni isimli bir oto galeri vardı eskiden. Oto tamircisi olsa daha uygun olabilirdi. - Güldiken, Türk Edebiyatında Futbol, Posta Kutusu Dijoyen, http://turgutceviker. blogspot. com/ Enis Batur: Başka bir ülkede yaşıyor olsaydı, bugün bir üniversitenin 'Honoris Causa' doktorasına layık görülürdü."}
{"url": "https://futuristika.org/hayalet-yapilardan-hortlaklara-taksim-topcu-kislasi-vakasinin-imgeler-uzerinden-mekansal-politik-belirlenimi/", "text": "Bu yazıda ele alınacak olay, 1940 yılında Prost Planı kapsamında yıkılmış olan Taksim Topçu Kışlası'nın, 2013 yılında Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında yeniden ihya edilmesi projesi olmakla beraber, vaka olarak adlandırılmasının sebebi, Cumhuriyet öncesinden günümüze uzanan politik, mimari, kamusal ve ideolojik birçok katmanı imgeler üzerinden açığa çıkartarak farklı zamanları kendisinde toparlayan karmaşık bir olaylar bütünü olmasıdır. Geçmişle bugünü bağlayan bu tartışma düzleminde Walter Benjamin'in diyalektik imge kavramıyla gezinmeye çalışacağım. Herkesle ve her şeyle birlikte imgelerimiz ve hayalgücümüz de büyük değişikliklere uğradı ancak direniş boyunca ve sonrasında yaratılan imgeler ne yazık ki bu yazıda yer almıyor. Yazıya eşlik eden imge kronolojisine bakacak olursanız Nisan 2013'de sonlandığını göreceksiniz. Haziran ve sonrasında sokakta ve sosyal medyada yapılan üretimlerde ise bu yazıda izini sürmeye çalıştığım 'diyalektik imge'yi bulmamız mümkün olabilir. Birbirine karşıt öğelerin yanyana getirilmesi için gerekli eksenleri sağlayarak bunları billurlaştıran bir görme tarzını belki de yakalamış olabiliriz. Herkesle ve her şeyle birlikte imgelerimiz ve hayalgücümüz de büyük değişikliklere uğradı ancak direniş boyunca ve sonrasında yaratılan imgeler ne yazık ki bu yazıda yer almıyor. Yazıya eşlik eden imge kronolojisine bakacak olursanız Nisan 2013'de sonlandığını göreceksiniz. Haziran ve sonrasında sokakta ve sosyal medyada yapılan üretimlerde ise bu yazıda izini sürmeye çalıştığım 'diyalektik imge'yi bulmamız mümkün olabilir. Birbirine karşıt öğelerin yanyana getirilmesi için gerekli eksenleri sağlayarak bunları billurlaştıran bir görme tarzını belki de yakalamış olabiliriz. T TK'nın ve kışlayla ilişkisi üzerinden Taksim Meydanı'nın tarihsel değişim sürecini Osmanlı Devleti'nin modernizasyonuyla paralel olarak okuma amacı bu makalenin sınırlarını fazlasıyla aşmaktaysa da, bugünkü temsiliyet savaşında ortaya çıkan imgeler kışladan meydana, oradan da Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Osmanlı İmparatorluğu'nun modernleşme sürecine kadar uzanmaktadır. Kışlayla ilgili görsel kronolojiyi (bkz. Ek1) özetlemek için 1786 Kauffer Haritası (Resim1) ile başlayabiliriz. Burada kışla, güneyde Galata bölgesinden başlayarak çoğunlukla Levantenlerin yaşadığı ve konsoloslukları barındıran Cadde-i Kebir ile kuzeye uzanan aksı sonlandıran askeri bir kütle olarak gözükmektedir. Daha sonra bu modernleşme aksının kuzeye, Maslak yönünde, uzamasıyla önceden bir sınır olan kışla, kentin küçük meydanına bakan bir yapıya dönüşecektir. 1869 yılında kışlaya bitişik eski Latin ve Protestan mezarlığının tanzim ve tesviye edilerek bahçe yapılması ile Grand Champs de Morts düzenlenmiştir (Resim2). 1909-1914 arasında askeri amaçlı kullanımı terk edilen ve Birinci Dünya Savaşı sırasında kısmen boş kalan yapı, 1921 yılında futbol stadyumu olarak yeniden işlev kazanır. 1925 Pervetich haritasına göre kışlanın avlusu maçlara ev sahipliği yaparken, yapının içinde bar, araba tamircisi, ayakkabıcı, konut gibi işlevler bulunmaktadır (Resim3). Kışlanın avlusunda, futbol maçları dışında klasik müzik dinletileri, Cumhuriyet Balosu ve 19 Mayıs töreni gibi modern devletin ideolojik ve kültürel yansımaları da görülebilmektedir. 1928 yılında Taksim'de Pietro Canonica'ya yaptırılan Cumhuriyet Anıtı açılmıştır. Kaide ve çevre düzeni mimar Giulio Mongeri tarafından yapılan anıt böylece TTK'nın ana cephesinin önünden kuzeye giden modernleşme aksını işaret ederek meydanın merkezini oluşturmuştur. Anıtın çevresini gerçek bir meydana dönüştürmek için öncelikle kışlanın ahırları tıraşlanmış, daha sonra da tamamen yıkılmıştır. Bugün otellerle bir turist adasına çevrilmiş olan Talimhane bölgesi ise kışlanın işlevini kaybetmesinden sonra parsellenmiş ve lüks konutların inşasına açılmıştır. 2010 İstanbul Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında açılan Hayal-et Yapılar sergisi günümüzde var olmayan, İstanbul'un farklı dönemlerinden seçilen ve farklı nedenlerle yıkılan 12 yapıyı bilgisayar ortamında modelleyerek, Peki bu yıkımlar olmasaydı, kent nasıl gelişirdi? sorusuna alternatif cevaplar üretmeyi amaçlıyordu. 12 yapıdan biri olan Taksim Topçu Kışlası için de beş farklı senaryo oluşturulmuştu ve 'Kolektif Hatıraların Kenti' senaryosu için de kışlanın geçmişte ev sahipliği yaptığı futbol maçlarına ve diğer spor müsabakalarına referansla aynı işlevi koruyan ve kolektif hafızayı devam ettiren bir kullanımın görseli hazırlanmıştı (Resim4). Tek bir imajla başlayan bu sürecin, katları açılan ve çoğalan bir imajlar savaşına dönüştüğü öne sürülebilir. Bu imaj bolluğunu konuya girebilmek için dört grup altında toparlamak faydalı olabilir: 1. Eleştirel Rekonstrüksiyon İmgesi 2. Siyasi Propaganda ve Belediyecilik Faaliyeti Olarak Uygulamaya Yönelik Rekonstrüksiyon İmgesi 3. Taksim Topçu Kışlası'nın Tarihine Ait İmgeler 4. Rekonstrüksiyon Projesine Muhalif Propaganda İmgeleri. Benzer şekilde tek bir anlatı ile başlayan bu sürecin, katları açılan ve çoğalan bir anlatılar savaşına dönüştüğü de öne sürülebilir. Bunları gruplamaya çalışırsak: 1.'Tarihi Değerleri ve Kolektif Hafızayı Koruma' Anlatısı 2. 'Küresel/Marka Şehir' Anlatısı 3. 'Güvenlik/Hijyen' Anlatısı 4. 'Ulus-Devlet/Modernlik Projesi' Anlatısı. Bu maddelerden bazıları kutuplaşmaya diğerlerinden daha dirençli gözükmektedir. Bu yüzden çelişkili ve muğlak imgeleri barındırdıkları söylenebilir. Örneğin 'kolektif hafıza' anlatısı iktidarın ana çıkış noktalarından biriyken, muhalefet de aynı anlatıyı kullanmaktadır. Aynı mekana ait farklı tarihlerden imgeler ortaya dökülmekte ve hangisinin korunmasının gerektiği tartışılmaktadır. 'Güvenlik/hijyen' için de benzer bir durum söz konusudur: orta sınıf ailelerin boş vakit geçirip yürüyüş yapabilecekleri düzenli ve temiz bir yeşil alan 'modernist' imgesine karşılık, ailelerin tinerciler yüzünden çıkamadıkları pis ve tehlikeli bir alan imgesi. Ve buna karşı önerilen yeni güvenlik/hijyen alanı: orta sınıfın güvenlikle alışveriş yapabileceği hijyenik AVM. Tanju (2007)'nun Gezi Parkı'na yönelik getirdiği eleştiri, aynen Taksim Topçu Kışlası Projesi'ne de uygulanabilmektedir: Yabancının ve tekinsizliğin mekanı olan sokak ve burada başıboşça ortaya çıkma tehlikesi olan farklı öznelleşme türleri, kentsel mekanın 'aile salonuna' dönüştürülmesi ile denetlenmek istenmektedir. Örneğin 'Cumhuriyet Balosu'na ev sahipliği yapan Kışla' imgesi, kışlayı ortadan kaldıran rejim tarafından sahiplenilen bir kışlayı gözümüzün önüne getirdiğinde kutupsallaşmış zihinsel şemamızda bir kısa devre olur ve bu kısa devre de iktidar tarafından kurulup, muhalefet tarafından desteklenen tarihsel anlatıyı sarsar. Bize sözcüklerle başlayıp, seçilmiş imajlarla desteklenen anlatı ikili ve net bir imge sunuyordu: Tek parti iktidarı totaliter ve faşizan bir iktidar olarak halkın hafızasını silmeye çalışmıştır. Bunun için de kışlayı yıkıp yerine inönü heykeli dikmeye çalışmıştır. Biz şimdi bunu aslına döndüreceğiz. Benzer şekilde muhalefet de başlarda gezi parkını rejimin yerleştirmeye çalıştığı modernite ilkelerinin bir simgesi hatta kurucu öğelerinden biri olarak okumuştur. Cumhuriyet'in oluşturduğu bir kamusal alanı yıkarak yerine eski rejimin askeri yapısını koymak modernlik projesine ihanet etmektir. 'Ecnebi barlarında içki içilen' kışla gibi imgeler iktidarın geçmişten çağırdığı kışla imgesinden ayıklanmıştır. 'futbol sahası' olarak kışla bile bu imgeden ayıklanmıştır çünkü yeni rejimin futbolla ya da kamusal kullanımla bir derdi olduğunu iddia etmeleri saçma olacaktır. Benzer şekilde 'Batılılaşma hareketleri çerçevesinde modernize edilen Osmanlı ordusu' imgesi de kullanışsızdır çünkü hem militarizmle hem de modernleşme projesiyle ilişkilenmektedir. 'Cumhuriyet balosu' ve 'klasik müzik dinletisi' imgeleri zaten sakıncalıdır çünkü baskıcı rejimin halkı köklerinden nasıl koparttığına işaret eder. Saydığımız program ve kullanımlara ev sahipliği yapmış, bunlarla kolektif bir hafıza oluşturmuş bir binayı bunlardan soyutlayarak yeniden oluşturmak istediğinde iktidarın elinde çok az ve çarpık malzeme kalır: Kışla şanlı Osmanlı tarihinin simgesidir, zamanında kışlada bir mescit bulunmaktadır ve kışla 31 Mart Vakası'na ev sahipliği yapmıştır. Bu üç malzemeden yalnızca ilki resmi olarak kamuya duyurulurken, ikincisi İslami çevreler tarafından sahiplenilmekte ve duyurulmakta, sonuncusu ise modernleşme projesi savunucuları tarafından sahiplenilmekte ve duyurulmaktadır. İlk malzemeye bakacak olursak, aslında kışlanın oryantalist üslubu ve yapıldığı dönemde imparatorluğun durumuyla pek de iktidarın hayalindeki 'yükselme dönemindeki klasik ve olgun Osmanlı üslubu' imgesine uymadığı söylenebilir. Belki de, daha doğrusu, mimarlık tarihçilerinin övgüyle bahsettiği saf ve olgun klasik Osmanlı mimarlığı kurgusu iktidarın hayalinde zaten hiçbir zaman yer etmemiştir. İktidar, güncel olarak da vapur iskelesinden konuta kadar her alanda uygulanabilen ve bütün zamanları birbirine geçirip yassılaştıran amalgam bir 'Osmanlı Mimarisi' kurgulamıştır ve bu kurgu Selçuklu'dan Barok'a ve Oryantalizm'e kadar her çeşit akımı ve üslubu kucaklayarak mimarlık tarihi kanonunu yerle bir etmektedir. İkinci ve üçüncü malzemeler ise iktidar tarafından sahiplenilmemekle birlikte kolektif imgelerinde yer ettiği iddia edilebilir. Zaten Recep Tayyip Erdoğan'ın belediye başkanlığı yaptığı dönemde burada bir cami projesi gerçekleştirmek istediği bilinmektedir ve çok az yer bulmakla beraber İslami çevrelere yakın basında kışla ile birlikte yıkılan mescit ve cami düşmanlığı temaları işlenmiştir. 31 Mart Vakası ise iktidar ve İslami çevreler tarafından sahiplenilmemekle birlikte, modernleşme projesini sahiplenenler tarafından bu kesime atfedilmiş bir imgedir. Özellikle son iki imge tipi hemen yerleşecek bir kutup bularak düşünceyi sabitlemekte ve aşkın bütünsel bir anlatıyı desteklemektedir. Öyleyse etrafta dolaşan diyalektik imgelerin, kışlanın sabitlenmeye çalışan anlamını hareketlendirdiği, canlandırdığı iddia edilebilir. Aslında bu ikili kutuplaşmadan Tanju'nun bahsettiği beş güç çizgisinden oluşan çokluğa geçersek, TTK vakasında iktidarın imgeleminin İslami çevrelerden çok sermaye ile örtüştüğü görülecektir. Kamu ile paylaşılan ve başlarda muğlaklığını koruyan 'Siyasi Propaganda ve Belediyecilik Faaliyeti Olarak Uygulamaya Yönelik Rekonstrüksiyon İmgeleri', son zamanlarda 'alışveriş', 'rezidans', 'otopark' ve 'buz pateni sahası' gibi kavramlarla donandığından, bir güç çizgisi olarak sermayeye yakınlaşmaktadır. 'Rekonstrüksiyon Projesine Muhalif Propaganda İmgeleri' olarak adlandırdığım ve STKlar, meslek odaları, aktivist gruplar gibi farklı oluşumlar tarafından üretilen imgeler ise Tanju'nun 'özgürlükçü siyaset üretmeye çalışan çokluk' olarak adlandırdığı grup ile modernleşme projesinin savunucuları arasında dağılmaktadır. Bu imgelerin özelliği görselden ziyade metin ve slogan ağırlıklı olmaları ve diyalektik bir yapıdan uzak olmalarıdır. Genel olarak farkındalık yaratmaya çalışan, kutupsallığı pekiştiren ve konum tutmaya/yerleşmeye teşvik eden, didaktik ve duygusal açıdan tahrik edici imgelerdir. Görseller genellikle projenin gelecekte yol açacağı olası zararları temsil etmektedirler. Sloganlar muhalefet etme, isyan etme, karşı durma çağrısı yapmakta, çoğu zaman emir kipinde işlemektedir. Açıkçası bu türden, düşünceyi hareket ettirmek yerine sabitlemek amacı taşıyan imgelerin 'özgürlükçü siyaset üretmeye çalışan çokluk' ile örtüşmediğini ve bu yüzden hareketlerin zayıfladığını düşünüyorum. Bu noktada diyalektik imgenin doğasına ve nasıl işlediğine dair spekülasyonlara geçebiliriz. W alter Benjamin, diyaletik imge kavramının Pasajlar projesinin temel metodolojik unsuru olduğunda ısrar etmekle birlikte, tam olarak ne olduğu ve nasıl kullanılacağı konusunda sistematik bir teori ya da doktrin geliştirmemiştir. Susan Buck-Morss'a göre 'diyalektik imge Benjamin'in yapıtında aşırı tanımlanmışken ', Rolf Tiedemann bu fikrin 'hiçbir zaman terminolojik bir tutarlılık içermediğini' belirtmektedir (Pensky, 2006). Dolayısıyla elimizde Benjamin'in ve Adorno'nun yaptığı tanımlar ve kullanımlar ile bunların çeşitli yorumları mevcuttur. Bu kısıtlı alan ve belirsizlik içerisinde ben de diyalektik imgeyi kendimce kullanmak zorunda kalacağım. İkinci kısımda bahsetmiş olduğum ve muğlak ve çelişkili yapısından dolayı kutuplaşmaya diğerlerinden daha dirençli olan olarak tanımladığım imgeler, diyalektik imgeye girmek için bir başlangıç teşkil edebilir. Diyalektik imge 'geçmişle bugünü biraraya getirip kutuplar arasındaki salınımı donduran bir an' ise belki de onu kutuplaşmaya direnen bu imgelerde aramak daha doğru olacaktır. Bu imgeleri diğerlerinden ayrıştıran özellikler, düşünceyi tek bir kutba hapsetmemek ve yeni kutuplar yaratacak bir sürece dahil etmemek olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla gerçekten Benjamin'in belirttiği gibi düşüncenin askıya alınması ve hareketsizliği söz konusudur ancak bu belirli bir yerde duran bir düşünce değil, bütün yerleşme olasılıklarını ortadan kaldıran bir düşüncedir. Söz gelimi 'modern cumhuriyet kadınının sosyalleşebileceği İnönü Gezisi' imgesi ve 'mütedeyyin orta sınıf ailenin alışveriş yapabileceği AVM-kışla' imgesi 'güvenlik/hijyen' imgesinin iki zıt kutbunu oluşturmaktadır. Bununla birlikte, ikisi de tanımlanmış ve kodlanmış, steril bir mekan kurgusunda birleşmektedirler. Bu ikisini yanyana getirerek kutuplar arasındaki anlamsız sıçramaya son verecek bir imgeyi diyalektik olarak tanımlamak mümkündür. Benzer şekilde, ilk görüşte insanı şaşırtan 'lüks konutları barındıran Gezi Parkı planı'(Resim5) ya da 'klasik müzik konserine ev sahipliği yapan kışla' (Resim7) gibi imgelerin de diyalektik potansiyellere sahip olduğu iddia edilebilir. Belki de en başta söylemek gerekiyordu ama bu yazıdaki asıl amacım TTK projesini analiz ederek bir çözüm üretmek değildi. Her ne kadar projenin bu şekliyle uygulanmamasını savunuyorsam da bu yazının amacı bu fikri destekleyerek projeye muhalefet etmek de değildi. Asıl amacım cümle içinde kullandığım fikir, analiz, muhalefet, çözüm gibi düşünsel süreçlerin ve genel olarak düşünmenin işleyişi üzerine düşünmekti. Bunun için neden imge kavramına başvurduğumu yeterince anlatamamış olabilirim ancak farkettiyseniz imgeyi kimi zaman zihinsel bir imaj, kimi zaman iki boyutlu bir imaj, kimi zamansa bir olay yerine kullandım. Yazıda kullandığım imajlar için yazısını kullanırken de düşündüm: Bu baktığım şey bir olay, bir bellek ve hareket halinde taze bir düşünce ve ben bunu resim/şekil gibi akademik bürokrasinin belirlediği isimlerle yazılı olarak tanımlamak ve kodlamak zorunda kalıyorum. Gezi sürecindeyse dilin ve beraberinde duygu/düşünce dünyamızın nasıl yapıbozuma uğratıldığını, anlamların tersyüz olduğunu, varolan kodların nasıl da neşeyle paramparça edildiğini gördük. Bunun üzerine oturup yeniden düşünmek gerekiyor. Erdem Üngür binasız bir mimar. Mimarlıkla ilgili olduğunu düşündüğü şeyler yapıyor. - Akın, N. (2012). YENİ TARİHİ YAPI?: Taksim Topçu Kışlası, Mimarlık Dergisi, 364 Mart-Nisan. - Akpınar, İ. (2010). Modern İmgelerin Günlük Yaşamda Mekanlaşması: Prost'un Yeni Kamusallıkları, Osmanlı Başkentinden Küreselleşen İstanbul'a: Mimarlık ve Kent, 1910-2010, Yayıma hazırlayan: İpek Yada Akpınar, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, İstanbul. - Altıner, F. P. (2008). II. Abdulhamid Dönemi'nde İstanbul Bahçeleri (1876-1909), Mimarlık Tarihi Programı YL Tezi, İTÜ. - Buck-Morss, S. (2010). Görmenin Diyalektiği: Walter Benjamin ve Pasajlar Projesi, çev. Ferit Burak Aydar, Metis Yayınları, İstanbul. - Gourgouris, S. (2006). The Dream-Reality Of The Ruin, Walter Benjamin and The Arcades Project, ed. Beatrice Hanssen, Continuum, NY. - Köksal, A. ve Özaydın, G. (2013). Bir Temsiliyet Alanı Olarak Taksim`in Mekansal Değişim Öyküsü başlıklı söyleşi, TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi. - Pensky, M. (2006). Geheimmittel: Advertising and Dialectical Images in Benjamin's Arcades Project, Walter Benjamin and The Arcades Project, ed. Beatrice Hanssen, Continuum, NY. - Tanju, B. (2007). Asıl Yakan Temsiliyet, 10. Uluslararası İstanbul Bienali Kataloğu, İKSV, İstanbul. - http://www. hayal-et. org - http://www. arkitera. com/haber/index/detay/topcu-kislasinin-tarihi-seruveni/12669 - http://www. dosdogruhaber. com/gundem/taksimde-aslinda-cami-varmis - http://www. kenthaber. com/Haber/Genel/Dosya/gundem/taksim-meydani-ve-topcu-kislasini-biliyor-musunuz-/bf96059e-cd4e-43df-9e83-51daeccccc51 - http://www. sabah. com. tr/Gundem/2010/12/02/iste_hayalet_istanbul - http://emlakkulisi. com/basbakan_recep_tayyip_erdogan_in_taksim_projesi_-61923. html - http://www. ibb. gov. tr/tr-TR/Pages/Haber. aspx?NewsID=19490#. UT9ZOtajVIE - http://siyaset. milliyet. com. tr/taksim-meydani-trafige-kapatiliyor/siyaset/siyasetdetay/01.06.2011/1397317/default. htm - http://www. radikal. com. tr/Radikal. aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1051458&CategoryID=77 - http://www. radikal. com. tr/Radikal. aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1051623&CategoryID=77 - http://emlakkulisi. com/taksim_topcu_kislasi_hayalet_yapilar_dan_alinti_cikti_-77412. html - http://www. yapihaberleri. net/haber/Taksim-Topcu-Kislasi-icin-Anitlar-Kurulundan-vize. html - http://www. arkitera. com/haber/index/detay/taksimde-yaya-plani-ibb-meclisinden-gecti-/3174 - http://www. sendika. org/2012/02/dayatilmis-bir-akp-hayali-taksim-projesi/ - http://www. arkitera. com/gorus/index/detay/hayal-et-yapilar-sergisi-nde-taksim-kislasi/268 - http://www. arkitera. com/haber/index/detay/taksim-projesinde-ilk-etap-basliyor digerleri-kurulda-bekliyor/10377 - http://www. cnnturk. com/2012/guncel/11/02/taksimde. yeni. toplu. ulasim. guzergahi/682923.0/index. html - http://www. arkitera. com/haber/index/detay/kultur-bakani-gunay-da-topcu-kislasina-karsi/10694 - http://www. arkitera. com/haber/index/detay/topcu-kislasi-projesine-koruma-kurulundan-red/11709 - http://gundem. milliyet. com. tr/-taksim-gezi-parki-kaldirilmamali/gundem/gundemdetay/02.03.2013/1675299/default. htm - http://www. arkitera. com/haber/index/detay/topcu-kislasina-onay-cikti-mimarlar-karara-tepkili/12438"}
{"url": "https://futuristika.org/hayaletin-elektronik-sarkilari/", "text": "Adı yok, sadece lakabı var: ghost. Kesinlikle farklı olmaya çalışmıyor. Bilmemiz gereken tek şey eserleri. Ghost sadece buna yoğunlaşmamız gerektiğini düşünüyor. Ayşegül Dogan : İlk dinleyişte bayıldım. The Secretın davullarıyla farklı bir şey hissettim ve ardından Computerrok ile aklım başımdan gitti. Bütün albümü müthiş ve enerjik bir havada dinledim. Çıkış albümünüz büyük başarı topladı. Bize projenizden bahseder misiniz? Ayrıca biliyorum herkes aynı şeyi soruyor ama neden gaz maskeli gizemli bir karakter? Umarım kimse kimliğinizi açıklamanızı istemez. Ghost: Çok memnun oldum Ayşegül. İsimsiz bir multimedya sanatçısıyım ve elektronik müzik yapıyorum. Sanatçının değil, sanatın önemli olduğu bir görsel sanatlar geçmişim var. Bunun müziğim, yaşattığım deneyim ve dinleyici hakkında olmasını istiyorum, benimle değil. G: Hiçbir zaman belirli bir tarzım olsun diye uğraşmadım, sadece hissettiğim şeyi ifade ediyorum. Çok uzun ve faydalı bir süreçti. Altı yıl boyunca çalıştım, ardından stüdyoda canlı davul ve değişik enstrümanlarını kaydettim. Sanırım bu sırada şarkılar canlandı. Hem elektronik ve hem organik olarak. G: Katılıyorum. Albüm gerçekten film müziği gibi hissettiriyor. Aslında hayatımın altı yılının film müziği. Hayatımın bazı karanlık ve acı veren anlarını alıp güzel bir şey haline getirdim. Acele etmedim. Şarkılar artık kontrol edilemeyecek duruma gelene kadar yavaşça bir araya getirerek ve parçaları güzelleştirerek. Bu şarkılar, farklı olmalarına rağmen, benzer özelliğe sahip ve birbirine bağlı tek bir sanatsal ifade için birlikte hareket ettiler. A: Bandcamp albüm satışları üzerinden elde ettiğiniz gelirle MusiCares ve Nordoff Robins gibi kuruluşlara bağış yaptığınızı okudum. Oldukça cömert bir davranış. Müzik tedavisine kesinlikle inanan biri olarak kafanızı dağıtmak ve dinlenmek istediğinizde kimleri dinlediğinizi öğrenmeyi çok isterim. G: Hammock, Max Richter, Alva Noto, Hans Zimmer, Aphex Twin, Industries of the Blind, The Moscow Coup Attempt, Helios, Nine Inch Nails, Trent Reznor and Atticus Ross, Radiohead, Thom Yorke, Björk, Boards of Canada, Sigur Ros, Atra Aeterna, Loscil, Four Tet, Trentemoller, Pink Floyd, Mogwai, Godspeed You! Black Emperor en çok dinlediklerim arasında."}
{"url": "https://futuristika.org/hayallerin-koprusu-brooklyn/", "text": "Bazen bir roman yazmaktır hayal, bazen para kazanmak bazen de bir köprü inşa etmek. Her zaman başarılı olunacak ya da hayalin sonu görülecek diye bir kaide de yoktur, başarısız da olunabilir. Ama o zaman çekilen acı da gerçekten kötüdür. Amerika'nın New York şehrinde Manhattan ile Brooklyn'i bağlayan o meşhur köprü de birinin hayaliydi. Ama bu hayal bir ailenin felaketi de oldu. Bazı hayallerin bedellerinin çok ağır olması kuralı burada da işledi ve meşhur Brooklyn Köprüsü'nün yapılmasının bedeli Roebling ailesine çok ağır geldi. Tel kablonun mucidi olan John A. Roebling'in en büyük hayali Brooklyn ile Manhattan arasında artan trafiğe çare olmak için bir köprü inşa etmekti. 19. yüzyılın sonlarında Roebling dünyanın en büyük kablo üreticisi şirketin sahibiydi. 1865 yılında hayalindeki köprünün çizimine başladı. Dört yıl sonra köprünün inşaat projesini almayı başararak yapılacağı yeri belirlemek için arazi bakmaya başladı. Hayalinin gerçekleşmesi için atılan bu ilk adımlar sırasında iskeleye yanaşan bir feribot ayağını ezdi. Roebling kendisine müdahale edilmesini istemedi. Önemli bir şeyi olduğunu düşünmüyordu, ne var ki tetanos olmuştu ve iki hafta sonra 22 Temmuz 1869'da büyük acılar çekerek öldü. Hayalini gerçekleştirmek isterken ölen bu adamın yerine oğlu Washington Roebling köprünün başmühendisliğine getirildi. 1972 yılında köprünün kulelerinin inşa edileceği sualtı odalarında çalışan Washington yukarı çıkarken vurgun yiyince yatalak oldu. Ailenin yaşadığı felaketler köprü hayalinin de sonunu getirecek gibiydi, fakat eşi Emily Warren'in büyük çabaları sonucu Washington görevinden alınmadı. Emily gayri resmi başmühendis olarak kocasının isteklerini çalışanlara iletmeye başladı. Washington da yattığı yerden köprünü inşaatını kontrol etti."}
{"url": "https://futuristika.org/hayat-hayaldir-andy-warhol/", "text": "Andy Warhol ve Nico, 1967 yılında Esquire dergisine Batman ve Robin olarak poz vermişler. Bu ilginç fotoğrafları tekrar hatırlarken, Andy Warhol'un, hala yaşayan Interview dergisinin kurucusu olduğunu unutmadan, derginin onun döneminden bazı kapaklara ve kendisiyle yapılan son röportajdan bir kolaja dikkat kesiliyoruz. Bazı resimlerin çift olması enteresan. genelde bir İsa görmeye alışığızdır. Aynen. Avrupalı papa ve Amerikalı papa. Ileanaya dimension ne sormam gerektiğini sordum. O da Fark etmez, Andy için her şey aynıdır, dedi. Bu oldukça Zence bir cevap. Zence... Sevdim bu kelimeyi. Yeni kitabım için güzel bir isim. Hayır. İzleneceklerine, hakkında konuşulsa daha iyi. Hep biter sandım ama sürüyor. Hala Ritz'de ortalığı dağıtıyorlar. Punk da pop gibi, hiç bitmeyecek. Fena değil. 170.000 satıyor, sayı giderek artıyor. Ben her şeyi okurum. Resimlerine bakarım. Daha fazla bakmak isteğiniz olur. Hiç istemeden Çin'e gittim mesela. Çin Seddi'ni gördüm. Muhteşem bir şey, muh-te-şem. Bilmem, ben çok çalıştım. hepsi hayaldi."}
{"url": "https://futuristika.org/hayat-kisa-sanat-uzun-bizansta-sifa-sanati/", "text": "Pera Müzesi dünya tıp tarihinden bir kesite ışık tutan Hayat Kısa, Sanat Uzun: Bizans'ta Şifa Sanatı sergisini açıyor. Adını Hippokrates'in ünlü aforizmasından alan sergi, Bizans'ta şifa sanatı ve pratiğini, Roma döneminden geç Bizans dönemine uzanan bir süreçte incelemeyi amaçlıyor. Küratörlüğünü Brigitte Pitarakis'in yaptığı sergide, antik dünyanın kutsal şifacıları Apollo ve Asklepios ile rasyonel tıbbın ve farmakolojinin kurucuları Hippokrates ve Dioskorides'in altyapısını oluşturduğu Bizanslılar'ın şifa metodları, İstanbul'daki şifa ve mucize merkezleri, doktor azizler gibi çeşitli konular; ulusal tıp ve botanik elyazmaları, mermer oyma eserler, ikonalar, rölikerler, muskalar, tıp aletleri, bitki örnekleri, antropolojik veriler, nadir baskı kitap, gravür ve arşiv fotoğrafları aracılığıyla anlatılıyor. Hastalığın, birincil nedeninin şeytanlar olduğuna dair inanç ile Hippokratik öğretilere dayandırılan akılcı bir algılanışın şifa sanatının öncülerinde -hekimler, eczacılar, azizler ve büyücüler- çarpıcı biçimde birlikte var oluşu ele alınıyor, sağlıklı olmak ve hastalıklardan, şeytanlardan korunmak, bedeni ve ruhu arındırmak için yapılan günlük ritüeller anlatılıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/hayatin-icinde-bir-saat/", "text": "Fazla tiyatro ile arası olmayan biri de olsam, koltuğumu sahneyi ortalayacak şekilde ve üçüncü sıra civarından almaya dikkat ederim. Her zaman için bu durum mümkün değil tabii ki. Misal bazen dekor gereği sahne içinde olduğunuzu hissetiğiniz oyunlar da oluyor. Serbest Bölge'nin sahnelediği Çatı oyununa giderken sahnenin nasıl olacağından pek haberim yoktu. Bununla birlikte biraz da erken gidip, kapıda, Oyun başlamadan seyirciyi içeri almıyoruz dediği zaman görevliler farklı bir şeylerin karşıma çıkacağını hissettim. Oyun alıştığımız İtalyan sahnede sergilenmiyor. Bir salonun içinde geçen Çatı'yı seyircide olabildiğince yakından izliyor ya da gözetliyor. Funda Eryiğit, Güven Murat Akpınar, Taner Ölmez ve İsmail Semih Habiboğulları'ın rol aldığı oyunun normal bilinen tiyatro oyunlarından oldukça farklı olduğunu belirtmek lazım. İlk başta biraz düşük tempo ile başlayan Çatı giderek temposunu arttırırken bazı noktalarda gerçeklikten biraz uzaklaşıyor. Oyunun yazarı olan Görkem Şarkan Serbest Bölge'nin en ilkel dramayı benimseyerek kuralları olmadan oynadıklarını belirtiyor. Şarkan, esasında oyunu daha farklı aklında yarattığını ancak yer problemi yüzünden sahnelemeyi başka şekilde yaptıklarını belirtiyor. Sadece salonda geçen oyunu kimi sahnelerini uzatmak istediklerini, diğer odalarda olanları da yansıtmak istediklerini ama bunun tiyatroda zor olacağından mümkün olursa ilerde Çatı'nın filmini çekip burada izleyiciye diğer odalarda yaşananların aktarılacağını belirtiyor. Şarkan ve diğer oyuncuların en fazla karşı çıktıkları nokta ise oyunlarının in your face olarak tanımlanması. Onlar Çatı'nın kesinlikle in your face olmadığını vurguluyorlar. Tolstoy'un Diriliş romanına, oyunda sürekli okunan kitap Diriliş bu arada, sürekli atıf yapılan Çatı'nın karakterleri için Şarkan'ın bir de itirafı var, O karakterlerin her biri benim. Konservatuarda öğrenci olan ve yeni kurdukları Çatı oyunu ile çoğu izleyiciye farklı bir tiyatro örneği sunan Serbest Bölge, ileride daha da iyi işler yapacak gibi. Merak edenler oyunun tarihlerini ve sahnelendiği yerleri http://www. serbest-bolge. net/ adresinden bulabilir. Bir de ufak bir uyarı, yağmurlu ya da karlı havada oyuna gidiyorsanız tam vaktinde gidin yoksa beklerken dışarıda ıslanabiliyorsunuz ama bu da oyuna ayrı bir tat katıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/hayatini-yasamak-vivre-sa-vie/", "text": "İ]nsan, özünü hep kendine saklayabilir mi? Demek istediğim, her şeyini paylaştığı halde, bir parçayı alıkoyup, başkalarından daima dokunulmaz tutabilir mi? Ve eğer bu mümkünse, niçin yapacaktır insan bunu? 'Başkaları cehennemdir' se ve eğer giderek 'ben bir başkasıdır' ise; hatta ben dahil herkes cehennemse, kendime sakladığım o öz, nihayetinde cehennemin dibini boylamayacak mı? Bu, mutlak güvensizliğin en iyi sigorta olduğu yönündeki düşman dünya benzetmesinden çok daha öte, ileri bir anlam taşıyor olmalı. Bir defa, öz ve biçim; madde ve ruh gibi Kartezyen ayrımları peşinen kabullenmelisin öz'ünü kendine saklama konusundaki öneriyi değerlendirebilmek için. Başka deyişle, 'değişen yüklemlere desteklik eden değişmez gerçeklik'in olduğunu; büyük harfli bir Töz'ün bileşeni olduğunu ön-kabul ediyorsun demektir. İyi de durum eğer böyleyse, zaten onu istesen de-herhangi biri ile paylaşamazsın. O; senin iraden dışında seni belirleyen ilkedir, alıp satamazsın, üleştirme ya da kaçırma konusu edemezsin. Birinin elini tutmasına izin verdiğinde, maddesel varlığının uzantılarından olan elinden fazlası işgal edilmiyor mu sözgelimi? Sakınımlı alan yalnızca elinin etsel varlığı iken, temasın sende yarattığı duyumun yönü hakkında patron olmaya soyunamazsın. Nana adının edebiyat ve sinema dünyasında yapacağı muhtemel çağrışımların tamamını haklı çıkaran bir hikaye bu. Başta Emile Zola'nın yaklaşık yüz yıl önceki Paris'inde bizi tanıştırdığı, meşhur romanı ile aynı adı taşıyan kibar fahişe Nana. Sonra, 1926'da Jean Renoir'ın Zola uyarlaması olan Nana. Vivre Sa Vie'de de Godard'ın ana karakteri olan Nana'nın; sıradan bir plak mağazasında tezgahtarlık yapan Nana'nın fahişeliğe doğru evrilen hayatından kesitler sunuluyor. Son derece tanıdık ve basit bir hikaye. Filmi de hikayeyi de diğerlerinden farklı ve değerli kılansa, aslına bakılırsa en özet cümleyle, ona Godard elinin ve dilinin değmiş olması. Godard sinemasını tanıyanlar, onun analitik yanını fark etmiştir. Vivre Sa Vie'de de 12 ara başlıkla fragmanlara ayrılıyor hikaye: Başında ve sonunda Michel Legrand tarafından yapılan müziğin tekrarlı duyurulduğu, çarpıcı 12 Tablo. Finalde ise bu fragmanlardan her birinin birer tablo olarak adlandırılışına hak veriyoruz. Parçalı anlatıyı, ara başlıkları seviyor Godard. Ama bu filmde, deyim yerindeyse, fırçasını Brechtyan anlatı tekniğinin yabancılaştırma inceliklerine dek uzatıyor. Diyalogların en can alıcı yerlerinde karakterin durduk yerde kafasını hafif yan çevirip doğrudan kameraya bakmasından tutun, bazan belgesel-drama tarzına yaklaşan biçem denemelerine dek bu oldukça başarılı hissettiriliyor. Godard yabancılaştırma girişimlerini, seyirciyi dilediğince hikayeye dahil etmek ve uzaklaştırmakta kullanırken, görsellik-işitsellik dengesini şaşırtıcı biçimde sarsar aynı zamanda. Son dönem izlediğim Leigh'in Naked adlı filmini saymazsak, bugüne dek izlediğim filmler içinde, aynı zamanda bende bir kitap okuduğum hissi uyandıran çok fazla film anımsamıyorum. Film ilerledikçe mevcut göndermeleri üst üste koyuyorsunuz ve Godard'ın düpedüz siyah-beyaz, sesli bir sessiz film çekmeye giriştiğini; bunu açıklayıcı uzun bölüm başlıkları dışında da sürdürdüğünü görüyorsunuz. Godard bu hissi; kelimeleri görüntünün etine gömülmüş tırnaklar halinde hikayeye yerleştirmek marifetiyle, dahiyane biçimde başarıyor. Bernard Queysanne'in Un Homme Qui Dort/Uyuyan Adam'ı da söze ağırlık vermiş bir filmdi, üstelik sadık bir Perec uyarlamasıydı fakat kategorik ve biçimsel açıdan Vivre Sa Vie'den oldukça farklı olarak bunu bir dış ses aracılığı ile yapıyordu. Hatta başta Sontag'ın bu film üzerine yaptığı analiz olmak üzere pek çok eleştirmen tarafından Godard, görsel estetiği bir kenara itip, söz ağırlıklı bir film yapmakla itham edilmişti. Ki bana sorulursa bu son derecede anlamsız ve temelsizdir. Vivre Sa Vie'de gelecek sahnenin olagelişi hakkında fikir veren betimleyici uzun başlıklara geçmeden önce, Nana'nın hikayesini kısaca özetlemek lazım. Dikkatli izleyicilerin fark edeceği küçük ayrıntı cümleleri gösteriyor ki, Nana ilk sahnelerden birinde kafede buluştuğu Paul ile evlidir ve çocuğu vardır. Kocasını-her ne sebeple ise-terk etmeden önce, Paul'ün ailesiyle birlikte yaşamaktadırlar. Paris'in arka sokaklarından birinde bakımsız bir oda kiralar. Plak satan bir mağazada çalışmaktadır, ancak kirasını bile denkleştirememektedir. Fotograflar çektirip dergilere yollar, tiyatrolarda ufak roller kapmak için çırpınır. Ayrıca sinemaya da meraklıdır Nana. Onun için gününü anlamlı kılan tek eylem belki de bilet alabilecek parası olduğu zamanlarda, sinemaya gidip film izlemektir. En yakınlarından kira için borç para bulmayı dener. Fakat kimse borç vermeye yanaşmaz. Tüm bunlar olagelirken, Nana'nın varoluş sancıları çektiğine tanıklık ederiz. Sokaklarda başıboş dolaştığı günlerden birinde köşe başlarındaki fahişelerden biri sanılır ve bu sanıyı değiştirmek için en ufak çaba göstermez. Böylelikle bu işler için ayarlanmış bir otel odasında bulur kendini. Sonrası? Sonrası tesadüf gibi görünen bir karşılaşma onu muhabbet tellalı Raoul ile bir araya getirir. Nana Kleinfrankenheim artık, kaldırımlarda müşteri ayırt etmemesi öğüdünü almış olarak bekleyen bir fahişedir. Nana'nın neden fahişe olmayı seçtiğini bilemeyiz, onu haklı ya da haksız bulmak gibi bir yargı zemini sunmayı reddeder hikaye. Yalnızca incelikli ayrıntıları atlamadan bize gösterilen Paris sokakları eşliğinde, bir kadının hayatını yaşaması konusundaki ironi ile yüzleştiriliriz, o kadar. Nana Paul ile buluşur. Arkası aynalı bar sandalyelerinde sırtları kameraya/bize dönük olarak oturmaktadırlar. Arada yalnızca aynaya yansıyan bulanık görüntüleri ile yüzlerine çok uzaktan bakarız. Yönetmen, sahnenin fazla yakınına gelmemize izin vermez. Kısmen rontgenlemekteyizdir ve daha çok da kulak kesilmişizdir konuşmaları duymak için. Nana, kocası olduğu anlaşılan adamdan ayrılmak istediğini söyler. Konuşmanın sonlarına yakın tilt oynarlarken adam kısa bir hikaye anlatır. Paul'ün babası öğretmendir. Babası öğrencilerine en sevdikleri hayvanı tarif etmek üzerine bir ödev vermiştir. öğrencilerden biri kuşu tarif eder: Kuş; bir içi, bir de dışı olan bir hayvandır. Dışını kaldırırsanız, içini görürsünüz. İçini kaldırırsanız, ruhunu görürsünüz. Nana ile Paul vedalaşıp ayrılır. Nana'nın çalıştığı plak dükkanındayız. Dışarıda Paris sokaklarında insanlar akmaktadır. Dükkana giren müşteriler, tezgahtarlar; Nana iş arkadaşından da tıpkı Paul'den istediği gibi 2000 Frank borç ister kirası için. Alamaz. Nana İş çıkışı evine döndüğünde, kapıcı tarafından odasına girmesi engellenir. Çünkü birikmiş kira borcu vardır. Işıklı caddelere yönelir, bir sinemaya girer. Sinema perdesinde Maria Falconetti'nin yüzünün klasik yakın plan bir çekimi yansımıştır. Bu, Danimarkalı asıllı Carl Theodor Dreyer'in 1928'deyönettiği sessiz film La Passion de Jeanne d'Arc'dır. Jeanne rahipler tarafından sorgulanmaktadır, birazdan ölüm cezası uygulanacaktır. Birden Antonin Artaud'nun yüzüyle karşılaşırız. Filmi izleyen Nana ağlamaktadır. Nana Jean D'arc izler; biz Nana'nın izleyişini izleriz. Godard ise filmi bitirince muhtemelen topumuzu birden izler, gülümser. Aynada çoğalan yansıları bir çuvala doldurup, yeni hikayeler peşine düşer. Sinema çıkışı Nana bir fotografçıyla ayarlanmış buluşmasına gider. Adam, ona yarı çıplak fotograflar çektirip dergi ve tiyatrolara yollarsa, günün birinde oyunculuk konusunda şansı olabileceğini söyler. Nana ondan da borç ister, alamaz yine. Kafeden birlikte çıkarlar. Gazeteciyle aralarında tam olarak ne geçtiğini göstermez yönetmenimiz. Bu bölümde Nana hırsızlık ithamıyla karakolda sorgulanırken görülür. Yine Brechtyan anlatının işe koşulduğu bölümlerden biri. Nana'yı daha çok boynu ve yüzü görülecek şekilde portre halinde yakın çekim çerçevelerinde görüyorken, onu sorgulayan kişinin yalnızca sesini duyarız. Böylesi çekimler ve geniş açılı Paris sokak görüntüleri başta olmak üzere, film boyunca görüntü yönetmeni Raoul Coutard'ın ustalığı karşısında insan şapka çıkarmak ister. Godard'ın isteğiyle Anna Karina yüzünün sık sık sanatsal yakın plan çekimleri, ondan neredeyse efsanevi bir ikon yaratır. Nana caddenin birinde bekleyen fahişelerden biri zannedilir. Yabancı adamla otel odasına girer. Fiyatını söyler, penceredeki perdeyi çekerek iyice kapatır ve yine Godard bu kadarından daha fazlasını seyircinin izlemesine sinemasal yollarla mani olur. Bir bakıma bu teknik, izleyici ilgisini hem canlı tutan bir etki, hem de sürekli filmdeki hikayenin bir parçası değil de, bir dış izleyici olduğumuzu anımsatan etki yarattığı için çarpıcı biçimde kısmi rontgenleme ile yetinilir. Bir ara kafe dışından makineli tüfek sesleri duyulur, insanlar dışarı bakıp kaçışırlar, Yvette'in kafeye girerken selamlaştığı Raoul da kaçar. Nana oradan koşarak ayrılır ve başka bir kafeye gider. Aslında birden bire sahnenin ortasında peyda olan silah sesleri, başlangıçta hikaye içinte bağlantısız gibi dursa da, finale yakın Godard bu görüntüleri metnin bileşenlerinden biri haline getirmeyi başaracaktır. Arkasında Paris sokaklarını gösteren dev bir posterin asılı olduğu kafede Nana muhtemelen genelev patroniçesine tane tane mektup yazmaktadır. Mektup bitince Raoul içeri girer. Raoul, Yvette'i de pazarlayan bir muhabbet tellalı. Nana ile adam sohbet etmektedir. Nana Raoul'a kendisinin özel bir kadın olup olmadığını sorar. Raoul; Bence dünyada üç tip kadın vardır. Yüzünde tek bir ifade taşıyanlar, iki ifade taşıyanlar ve üç ifade taşıyanlar. diye yanıtlar. Bu bölüm, adeta bir belgesel-drama karışımı halinde ilerliyor. Muhabbet tellalı Roul, Nana'nın fahişeliğin incelikleri, kazancı ve yasal zorunlukları hakkında sorularını cevaplarken, dönemin Fransız toplumunu belirleyen ahlak, sağlık ve hukuk sistemi konusunda tastamam didaktik bilgileri ilk ağızdan dinliyoruz: İlgili yasalar, yönetmelikler, yaygınlık kazanan genel uygulamalar, fiyat aralıkları... Raoul'un brifingi sürerken bir yandan da fahişeliğin otel odaları, kaldırımlar ve kamusal alanlarda sürdürülebilirliğine ilişkin bir dizi kısa çekim eşlik ediyor sözlere. Bir fahişe sözgelimi yaşadığı hukuksal sorunlar konusunda öncelikli olarak müşterisine başvurur yardım almak üzere. Çünkü hukuk yürütücüleri ve takipçileri de fahişenin müşterileri arasındadır. Bilhassa bu tablo başlığında sunulan perspektifin güçlü vurgusu, Vivre Sa Vie'yi politik bir film olarak değerlendirmeye olanak veriyor. Bir kadın neden fahişe olur? Erkek bakışı altında, diyelim bir fotografçının bastığı deklanşör karşısında, bir ressamın tuvali ve fırçası karşısında, bir yönetmenin kamerası karşısında, bir kocanın süzen ve bedensel haz talep eden bakışı karşısında, kadın fahişelik durumuna arz yaratan bu zincirleme güzellik-haz-erk ve arzu nesnesi diktası karşısında fahişe olmaktan hiç kurtulabilmiş midir ki esasında? Temel ekonomi-politik dönüşümler için kılınızı bile kıpırdatmazken, dahası erkek erkini pekiştirmekte sınırsız bir kullanışlılık sağlayan fahişelik durumunu meslek olarak onayıp, üzerinden vergi alırken, ahlak ahkamları kesmek riyakarlıktan başka ne anlama gelebilir? Godard'ın film boyunca kullandığı bu fahişelik eğretilemesi, kadınlık durumuna dair afallatıcı bir analizin yordamı. Ancak küçük bir ayrıntıyı ihmal etmeden: Kadınlık durumunu tanımlayan, kadının koordinatlarını belirleyen akıl da, yasa da ihtiyaç ve talep de tamamıyla erkeklik durumunun ne'liğine, nasıllığına götürüyor bizi. Eğer fahişelik önlenemez kadınlık durumlarından birine tekabül ediyor ise bir toplumda; orada erkeklerin de durumu apaçık ya muhabbet tellallığı olacaktır, yahut müşteri. Raoul Nana'yı hafta sonları sinemaya götüreceğine söz vermiştir. Ancak, kafede bir arkadaşıyla buluşması gerektiğini söyler. Birlikte kafeye giderler. Üst katta Raoul arkadaşı olan adamla konuşurken, Nana bilardo oynayan genç erkeği görür. Bu Luigi. Nana müzik kutusuna para atıp bir şarkı çalar ve bilardo masasının etrafında şen şakrak dans etmeye başlar. Pazar günleri sinema salonları hınca-hınç doludur. Kamera, o salonlardan birinin kapısında uzun kuyruklar oluştuğunu gösterirken, afişe de yaklaşır bir an. Sinemada oynayan film, Truffaut'nun Jules et Jim'idir. Böylece Godard, aynı dalgadan olan meslektaşına da selamını yollar. Nana kaldırımda müşteri bekliyor. Farklı talepleri olan adamlar artık onu hiç şaşırtmıyor. Nana'nın işi bu; işini yapıyor, iyi para kazanıyor ve hayatını yaşaıyor. Nana'nın zaten yaşayacak başka bir hayatı yok, yalnızca kendi hayatı elindeki: Ucuz oteller, bazıları Nana'nın tanımladığı gibi korkunç adamlar, Paris manzaralı posterlerin gölgesinde kafe masaları. Nana'nın hayatı bu; özü de. Bu bölüm de yine filmin en çarpıcı ve kayda değer parçalarından. Kafedeyiz. Nana beyaz kürk yakalı şık bir manto giymiş, girip oturuyor bir masaya. Yanda kitap okuyan bir adam var. İzin alıp, adamın masasına gidiyor. Nana'nın kafede konuştuğu adam, bir oyuncu değil, aslında dil felesefecisi olan Brice Parain. 1971'de ölen Brice Parain aynı zamanda Godard'ın okul yıllarından felsefe hocası. Tüm bu konuşmalar süregelirken, Nana kafasını çevirip bilerek kameraya bakar. Aslında daha çok seyreden güruhun gözüne bakar. Bize; sınırı aşmamamızı, orada durup dinleyebileceğimizi, fakat fazlasını talep etmenin budalalık olacağını sezdirircesine bakar. Böylece son bölüm olan 12. Tabloya geliyoruz. Nana'nın para karşılığında kadın tacirlerine takas edilmek için götürüldüğü sahnenin bir öncesinde, kafede bilardo oynayan genç adamı görüyoruz yeniden: Luigi. Nana'nın sevgilisi artık Luigi. Duvara yaslanmış, yüzüne iyice kapattığı kitaptan bir şeyler okuyor Nana'ya Luigi'nin elinde tuttuğu kitabı rahatlıkla görebiliyoruz: Edgar Allan Poe'ye ait Oeuvres Completes / Toplu Eserler'in Baudelaire çevirisi. Nana belki de hikaye boyunca yüzünde en hüzünlü ifadeyle pencere önünde Luigi'nin okuduklarını dinliyor. Yalnızca kafasına, yüzüne odaklanıyor kamera. Küçük odanın içinde Poe'nun Oval Portre adlı en kısa ve belki de en etkileyici öykülerinden birine ait cümleler yankılanmaktadır. Bu öyküde Poe, yaralanan bir adamın, uşağı ile birlikte sığındığı terk edilmiş bir şatoda geçirdiği bir geceyi anlatıyordu.: Adam, gece boyu mum ışığında, duvarlara asılmış tabloları inceliyor ve yanı başında bulduğu bir kitaptan; bu tablolara ait öyküleri okuyordu. Tam uyuyacağı, şamdanı söndüreceği esnada, köşede gölgeler arasında daha önce farkına varmadığı bir portreyi görüyor ve afallıyordu. Bu oval çerçeveli, altın yaldızlı portre, kadınlığa henüz geçmekte olan genç bir kızın portresiydi. Adam oval portreden fazlasıyla etkilenmiş ve durumunu şöyle açıklamıştı: Beni bu kadar etkileyen şey, ne eserin yapılış tarzı, ne de o çehrenin sonsuz güzelliğiydi. Portrenin büyüsünü, sanki gerçekmiş izlenimi veren ifadesinde bulmuştum. Hemen sonra adam, yanındaki kitaptan, oval portreyi anlatan öykünün sayfasını buluyor ve okumaya başlıyordu. Biz de öykü içinde öykücükler anlatmayı seven Poe'nun öykü tüneline giriyorduk. Yazımın başındaki epigraf da, işte bu öykü içindeki öykünün bir parçası ve finali idi. Luigi Oval Portreden satırlar okurken onun ağız hareketlerini göstermez kamera. Bunun başlıca nedenlerinden biri, okuyucu-ses'in yabancılaştırma efekti ise, diğeri Godard'ın muzipliği belki. Çünkü Poe okuyan ses, bizatihi Godard'ın kendisi. Eminim sesini tanımayanlar için, başlangıçta bana olduğu gibi bu tatlı bir sürpriz olacaksa da, Susan Sontag'ın analizinde bu ayrıntıya çemkirdiğini; filmin bütünlüğüne zarar verici bir etki yarattığı iddiasını dillendirdiğini anımsıyorum. Oysa, nasıl ki Poe öykü içinde öyküler anlatmayı seven öykü büyücüsüyse; Godard da parçalı anlatımı, fon-bozucu efektleri, alışılmamış kurgu bileşenlerini seven, bu yolla sinematografiye devrimsel hamleler kazandıran bir yönetmen. Sontag'ın bunu görmezden gelişine şaşıyorum. Kaldı ki size kim söyledi Godard'ın beylik anlatı bütünlüğü ilkesini hedeflediğini? 12 tablo; 12 fragman halinde anlatılan hikaye finalde bizi su damlasına benzeyen bir doğallıkla Poe öyküsünün içindeki terk edilmiş şatoya akıtıyor. Duvardaki tablolara bakıyor ve onlara dair öyküler okuyoruz. Biri belki fazlasıyla etkiliyor bizi, onun üzerine düşünüyoruz. Halbuki aynı yüzün bir bıçakla parçalanmış kesitleri bunlar. Ve o koca köhne şato dünyanın kendisi; duvarlarsa zaman, anlar bileşkesi. - Tabloda, Nana ile Luigi arasında geçen bazı konuşmalarda yönetmen bilerek sesi kapatıyordu. Burada yalnızca dudaklarını kıpırdattıklarını ve altyazıyı görüyorduk. Seyredenler olarak sesten dışlanmak, o iki kişi arasında konuşulanların özel olduğu vurgusu idi bir bakıma. Yazının bir bölümünde Godard'ın yaptığı bu işi sesli bir sessiz film olarak değerlendirişimi yineleyeceğim şimdi. Bu, göründüğünden de zor bir girişim. Bir yandan koca puntolarla bölüm başlarına koyduğunuz betimleyici başlıklarla hikayeyi adeta özetleyecek ve izleyenin merakını makaslamayı göze alacaksınız; diğer taraftan da sonunu, gelişimini en vurucu noktalarından bildirdiğiniz hikayeyi nasıl başarıyorsanız artık, son dakikasına dek heyecanla izlettirebileceksiniz. Godard bu ikilemin altından nasıl kalkabildi? Bazı eleştirmenlerce, gelmiş geçmiş en etkileyici filmler listesine konulan Vivre sa Vie, sonuna dek bunu hak ediyor. 12. Tabloda Nana'nın arkasındaki duvara raptiyeyle tutturulmuş Elizabeth Taylor portresinden tutun, boş metal askılığın üzerine düşen Nana gölgesini izlediğimiz sahneye kadar her ayrıntı çarpıcı. Geniş gönderme skalası bir yana, her bir tablo neredeyse bir filme bir hikayeye ilham olacak kadar zengin. Marcel Sacotte'in bir kitabından senaryolaştırmıştı Godard bu filmin metnini. Evet Anna Karina eşi idi, çalkantılı bir ilişkileri vardı. Filmi, Jean Luc'un Anna'ya kendince yazılmış bir çeşit aşk mektubu olduğunu söyleyenler oldu. Kendi hayatlarından kesitler sunduklarını düşünenler oldu. Film boyunca Nana'nın hayatına giren, sırtını görüp yüzünü pek görmediğimiz kocası Paul dışındaki üç adamdan biri fotoğrafçı, diğeri muhabbet tellalı, üçüncüsü de Poe hikayeleri okuyan genç adamdı. Godard bunlardan hangisiydi diye soranlar oldu. Bir yönetmen olarak Nana'nın, yahut anagramı da olan Anna'nın yüzünü çerçeveye yerleştiren o değil miydi? Sonra onun plastik güzelliğini banda kaydedip seyre sunan? Onun bedeninden beslenen ressam? Elbette bir bakıma hepsi idi. Ama finalde arzusunu Luigi'ye Poe'dan Oval Portre'yi okutan sesin kendisi olarak belki de en fazla Luigi olma yolunda kullandı Godard: Her biri olan ve tüm bu olumsallıkları listeleyip gözleyen, gözleten adam."}
{"url": "https://futuristika.org/hayatta-hem-japon-hem-surrealist-olmak-zor/", "text": "Yamamoto Kansuke çeşitli açılardan şanssız sayılabilecek bir fotoğrafçıydı. En büyük şanssızlığı, belki de atası olan, en büyük samuray liderlerinden biriyle aynı adı taşmasıydı. Ayrıca, Freud psikolojisiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan Japonya gibi bir toplumda, Freud etkisiyle hareketlenen bir sanat akımı olan sürrealizme bulaşmış bir fotoğrafçıydı. Erken dönem sürrealistler yazın ve resimde otomatik düşünceyi başarıyla uygulayıp bilinçaltı gerçekliklerini ortaya çıkarırken, bu tekniğin fotoğrafta uygulanıp uygulanmayacağını merak etmişlerdi. Sonuçta deklanşöre basmak gayet bilinçli bir hareketti ve bilinçaltının dehlizleri söz konusu olmuyordu. Ancak, ilerleyen dönemde, tüm araçların sürrealizm için kullanıldığı zamanlar yaşandı ve fotoğraf da, sürrealist akımda kendi yerini buldu. Hayat ve sanat, Michel Foucault'nun ortaya koyduğu, iktidara karşı direniş odakları yani heterotopya'lar sayesinde yaşanır ve anlaşılır kılınıyor biraz da. Bu yönden bakıldığında, Yamamoto Kansuke, söz söyleyen sanattan pek hazzetmeyen Japon polis sisteminin içinde kendi bilincinin direniş noktasını, kendi bilinçaltında görmüştü. Tüm klikleriyle Batı'ya dair bir hareketi olan sürrealizmin, yeryüzünün en doğusunda, hem coğrafi hem de kültürel olarak yer alan Japonya'dan bir fotoğraf sanatçısı olarak yankı bulması, takip edilmesi, sürrealizmin temeli olan kara mizah duygusuna veya ileri derecede ironiye uygun görünebilir. Oysa bu çelişki her iki taraf için de geçerli olmalıdır. Japonlar da aynı şekilde, tamamıyla batıya uygun düşen bir hareketin parçası olmak isteyerek, kendilerini lanetlemiş olabilirler. Bir zaman geldi ki, Kansuke ıssızlıktan ve izolasyondan sıkılıp kendi avangart topluluğunu kurdu: VIVI. Yirmili yaşlarının ortalarında Yoru no funsui isimli bir şiir dergisi yayınladı. Kansuke, sanat hayatı botunca bazen Avrupa'da sergi açmayı, önemli dergilerde çıkmayı başarsa da genel olarak, uç bir sanatçı olarak kaldı. Gerçeküstünün gerçekliğin içinde varolduğunu ve yeni fotoğraf sanatının aslında yeni bir güzellik anlayışını yansıttığını düşünen bu unutulmuş, belki de hiç bilinmeyen usta fotoğrafçı, son günlerini geçirdiği hastane yatağını çizdiği kağıdı ardında bırakıp öldü. Japonya'da köklü bir gelenek olan, ölünün Budist geleneklere göre yakılmasına karşı çıkan vasiyetine uygun olarak, bedeni tıbbi araştırmalarda kullanıldı."}
{"url": "https://futuristika.org/haydi-imamlar-yahudiler-icin-birlesin/", "text": "9 Mart tarihinde İnsan Hakları İçin Hahamlar isimli web sitesinde güzel bir makale vardı. Değişik yerlerden, değişik geçmişlere sahip 26 tane haham, İslam karşıtlığına tepkilerini dile getiriyorlardı. Hepsinin vurguladığı bir nokta, bu değerlerin ne Amerikan ne de Yahudi değerleri olarak sınırlandırılabileceği. Onlara göre başka bir dine karşı yapılan ayrımcılık, herşeyden önce insani bir mesele. Şimdi olması gereken, İmamların birleşip benzer bir şey yapmalarıdır. Farklı ülkelerden ve farklı geçmişlerden İmamların yayınlayacağı anti-Semitizm karşıtı bir bildiri, İslam'a karşı var olan bir sürü kuşkuyu ve önyargıyı ortadan kaldırmakla sınırlı olmaz. İmamların, İslam'ın şartlarını tutarlı bir biçimde ciddiye aldığını da gösterir. Böyle bir bildirgenin liderliğini Türk imamların üstlenmesi ise bir çok şey ifade eder. Hem son zamanlarda çok bir meraklı olduğumuz bölgesel liderlik rolümüzü pekiştirir, hem İsrail ile aramızda bir köprü olur, hem ülkemizdeki İslam anlayışının vahabiliğe gitmediğine dair bazılarımızın içimizi rahatlatır."}
{"url": "https://futuristika.org/hayvan-deneyleri-air-france-klmyi-boykot-et/", "text": "Hayvan deneyleri, türcülüğün bir sosyal norm haline getirilmesine ciddi etkiler yapan insanmerkezci Batı kültürünün bir yansıması olarak sofralarımızda, ekolojiyi tarumar eden uygarlığımızın yarattığı hastalıkları ertelemek için kullandığımız ilaçlarda, kapitalist kültür endüstrisinin oluşturduğu güzellik algısına kendimizi uydurmak için kullandığımız kozmetik ürünlerinde, temizlik malzemelerinde, her yerde! Doğalarından koparılarak alınan hayvanların, laboratuvarlara taşınırken taşıma koşullarından ötürü yarı yarıya ihtimalle ölmenin, diri kesimin, canlı canlı yakılmanın, etkisi bilinmeyen binlerce kimyasalın etkisi altında bırakılmanın ve profesyonel işkencecilerin etiğinin son vicdanı olarak 'uyutulmanın' hikayesidir hayvan deneyleri. Otuz yılı aşkın süredir, hayvan özgürlüğü aktivistleri bu işkencelerin ve katliamların 'bilimsel' yuvası olan deney merkezlerinin kapatılması için dünyanın dört bir yanında eylemler yapıyor. Bu eylemler sayesinde onlarca deney merkezi ve bu merkezlere hayvan sağlayan çiftlikler, kapatılmak zorunda bırakıldı. Deney merkezleri ve çiftliklerin yanı sıra havayolu şirketlerine de yönelen hayvan deneyi eylemleri Lufthansa, Caribbean Airlines, Eithad ve Air China gibi çoğu büyük taşımacılık şirketinin laboratuvarlara hayvan taşımacılığından vazgeçmesini sağladı. Cehennemegidenyol. com'a göre, bu iki havayolu firması deney hayvanı taşımacılığında lider oldukları için hedef olarak seçildi. Kampanya, şu ana kadar Lufthansa'dan United Airlines'a kadar onlarca büyük havayolu şirketini ikna ederek vahşi hayvanların doğal ortamlarından koparılıp laboratuvarlarda eziyete maruz kalmasını önledi. Alman Der Spiegel'de yayımlanan bir makaleye göre bir makakı deney için yetiştirmek Almanya'da 5000 Euro'ya mal olurken, Asya'dan getirtmek nakliyesiyle birlikte 1000 Euro'ya mal edilebiliyor. Asya ve Afrika'daki ormanlardan laboratuvarlara getirilen maymunların beşte dördünün yakalanma ve taşınma esnasında ölmesi, bu ticaretin 'ıskarta'sı sayılıyor. Air France ve KLM, protestocuların çağrısına deney hayvanlarını taşımaya kanunen mecbur oldukları cevabını verse de, aynı ülkelerde iş yapan firmaların çoğunun taşımayı reddetmesi bu savunmaya gölge düşürüyor. Cehenneme Giden Yol'un iddiası ise daha çarpıcı: Air France yönetim kurulunun şimdiki ve geçmişteki bazı üyelerinin ilaç endüstrisi ile güçlü bağları var. İlacın ticarileşmesi her zaman tartışılan konulardan biri oldu. Dünya Sağlık Örgütü'nün 2003'te gerekli ilaç sayısının 240 olduğunu açıklaması da soru işaretlerini arttırmıştı; zira piyasada 200.000'den fazla ilaç var. Hayvan deneyleri, bilim insanlarını ve doktorları her geçen gün daha fazla kaygılandırıyor. Her sene ilaçların beklenmedik yan etkileri nedeniyle, her 6 kişiden 1'i hastanelere başvuruyor. Ecza devleri ise öngörülemeyen etkileri olan bu ilaçları piyasaya pompalamaya devam ediyor. Sektör, ürünleri test etmek için biraz daha fazla zaman ve para harcayarak daha güvenli yöntemlere geçmek yerine, yeni ürünleri bir an evvel piyasaya süren rakip ilaç firmalarının yarışına odaklanmış durumda. Köpekler ve kediler dahil olmak üzere, her yıl yüz milyondan fazla hayvan, deneylerde diriyken kesiliyor; vücutlarına zehirli kimyasallar enjekte ediliyor. Bilim dünyasının bir kısmı 'insanlığın faydası' gerekçesi ile deneyleri savunsa da istatistikler aksi yönde. İngiltere İçişleri Bakanlığı'nın yayınladığı 2011 resmi hayvan deneyi istatistiklerine göre, genelde ticari firmalar tarafından sipariş edilen zehirli madde deneylerinin sayısı 399.000'i bulurken, kanser için yalnızca 10.200 deney yapılmış. 2004 Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi raporuna göre hayvan deneylerinden geçen 10 ilaçtan 9'u insanlar için tehlikeli veya faydasızdır. Bunun en büyük sebebi, insan hastalıklarının %98'ine insan dışı hayvanlarda rastlanmamasıdır. Geçerli bilimsel prosedürlere göre, bir ilacın insanda test edilmeden önce, iki tür hayvanda test edilmesi gerekir. Geçmişte hayvan deneylerinin güvenirliğine dayanılarak piyasaya sürülen ilaçlar sonrası talidomit faciası gibi vakalar yaşanmış, binlerce insan sakat kalmış veya ölmüştü. Bugünkü prosedürler de insanlar için tamamen olumlu sonuç vermiyor. İngiltere Ulusal Sağlık Dairesi'nin 2008 verilerine göre her yıl 1 milyondan fazla insan, ilaçların öngörülemeyen yan etkileri yüzünden hastaneye başvuruyor. Eylemciler, mikrodoz veya bilgisayar modellemesi gibi hayvan deneylerine alternatif ve işe yarayan yaklaşık 450 metot olduğunu belirtirken, işkencelerin bilim yapan insanın bilim yapmayan diğer hayvanları sömürmeye hakkı olduğunu öğreten insanmerkezci modern Batı zihniyeti yüzünden gerçekleştiğini söylüyorlar. Yüceltilen bilimsel faaliyetlerin hemen hepsinin gizlediği gerçek, ilerlemenin kansız mümkün olmadığıdır. diyerek ilerlemenin nelere rağmen gerçekleştiğini sorguluyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/helene-cixous-satoya-saldirilar/", "text": "İki hafta önce Prag'daydım, ilk defa oradaydım ve mutlak olarak görmek istediğim tek şey Kafka'nın mezarıydı. Ama Kafka'nın mezarını görmek demek sadece Kafka'nın mezarını görmek demek değil. Nihayet Prag'daydım ve nihayet Mektup'un yazarının elini, izini, ayakizini, yani doğal ve çıplak etli yüzünü, yani tanrının gözkapaklarını görmek istiyordum. Bugün için savaşmamın otuzbeşinci senesi artık, uzun bir savaş ve her savaş gibi anlaşılması güç bir mücadele. Herşeyin birbirine karıştığı, mücadelenin en kızıştığı anlarda insan kim olduğunu asla bilmez. arzu, korku sevginin düşmanlığı, insan savaşır, arzu insanın kendiyle kendisine karşı arasındaki savaştır, kendini savaşı kaybetmek üzere kalkıp gitmekten alıkoymak için hayali bir engel. Ama en sonunda oradaydım, ne fena. Uzun zamandır beklenen gün kaçınılmazdı. Kafka'nın mezarını görmek istiyordum. Görmek istediğini göremeyeceğini gayet iyi bilerek, göremeyeceğimi görmeye mezarlığa gittim. Bu kanundur. Herşey kanun. Arzu yüzünden. Kanun yuvasını arzunun kabuğunda yapar. Devam et: İçeri girmeyeceksim. Gitmeyi arzulamasaydın, kapının açılma şansı olabilirdi. İsraelica sokağına gittim. Ve mezarlık kapalıydı. Biz de muazzam mezarlığın etrafını dolaştık. Umudum yoktu. Arada sırada süslü demir kapılar görüyorduk, araba sıkı sıkı zincirlenmiş kapıların yanından geçti. Hepsi kapalıydı. Araba muayyen bir anda paslı büyük zincirlenmiş demir parmaklıklı bir kapının yakınında durdu. Kapıya sıkıca yaslandım, çünkü vaadedilen ülkenin paslı kapısına yaslanacağın yazılıydı, unutmuştum. Ve orada karşımda Kafka'nın mezarı duruyordu ve ben onun önündeydim. Temiz bir mezar, modern, mezar taşı kabartmalı bir taş, benden önce görenler siyah olduğunu söylüyor ama bu beyaz, benimki, ayakta gördüğüm, karşımda duran, karşısında durduğum ince beyaz dikti, benim büyüklüğümde. Bana doğru dönüktü ve kenarındaki Dr. Franz Kafka sözcükleri bana bakıyordu. Bu mezarın daha önce metamorfoz geçirip bir ismin harflerine dönüşmüş gözlerle bana baktığını görmüştüm. Cezayir'deki mezarlıktaydı, babamın ciddiyetle ismini söyleyen çocuklar ve ölülerin yaptığı gibi: Dr. Georges Cixous- gözleriyle bana bakmasına baktım. Yüzyüze ellerim paslı demir çubukların üzerinde dururken anladım ki her zaman ciddiyet ve vakalarla çocukluğa indirgenmiş aynı yüzü aradım. Ben ve mezar yüksek kitli kapıyla ayrılmıştık ve bu iyiydi. Arzu ve korkunun beraberce cevap bulması ümit edilmedik bir durumdu. Demir çubukları sıkı sıkı kavradım. Görmek istediğim ve hiçbir zaman göremeyeceğim üç şehir var. Oralara gidebilmek için herşeyi yapabilirim ama gerçekte başaramam, demek istediğim kendimi orada bulmam, sokaklarda, meydanlarda, yollarda, duvarlarda, köprülerde, kulelerde, katedrallerde, bina cephelerinde, avlularda, rıhtımlarda, nehirlerde ve okyanuslarda, onlar hala iyi korunuyorlar. Bunlar en çok düşünüp niyet ettiğim, kuşattığım sık sık rüyalarda hikayelerde rehberlerde içlerinde koştuğum şehirlerde sözlüklerde çalıştığım o şehirlerde yaşadım bu haytta değilse başka hayatlarda. İnsan oraya giderken bile nasıl Atina'ya gidemez. Freud bunu onyıllarca sormuş kendine ta ki bir eylül günü Trieste'de erkek kardeşinin yanında kalırken oradan Korfu'ya gitmeye karar verene kadar. Korfu?! mu demiş bir arkadaşı. Yazın ortasında? Delilik! 3 günlüğüne Atina'ya gitsen çok daha iyi. Ve Lloyd's vapuru hakikaten o öğleden sonra hareket etti, ama iki kardeş bundan hiç emin değillerdi. Bu nedenle Atina'ya karşı olan herşey rağmen kendilerini orada bulduklarında çok şaşırdılar, gerçekten Akropolis'teydiler, fakat Freud buna ancak kısmen inandı: herşey iki kardeşin okulda öğrendiği gibiydi. Okul kitabından manzaraya sonuç çok iyiydi. Hakikat olabilmek için fazla güzeldi. Ama Freud eğer Korfu'ya gitmeye karar vermemiş olsaydı tam ya da kısmen kendini asla Atina'da bulamazdı. Viyana'ya gittim. Berggasse'nin dik yokuşunu Dr. Freud'un kapısını çalmak üzere inerken, Prag'ın yakınlarda soluk alıp verdiğini hissettim. Viyana ve Prag'ı ayıran-birleştiren yoldaydık. Araba ne sağa ne sola gitti. Büyükbabam Michael Klein'ın doğduğu Trnava'nın birkaç kilometre uzağından geçtik. Oraya hiç gitmedim. Ama Trnava atlasta var. O zamanlar sınır sabit değildi, bir gün Çek bir gün Avusturyalı her gün Bohemyalı'ydınız. Turnau'da Trnava'da ikamet eden biri. Bir gün Prag'lı Dr. Franz Kafka Turnau'ya, büyükbabam Michael Klein'ın bir gün önce çiftlikten getirdiği taze sebzeyi teslim ettiği otelde kalmaya geldi. Bunların hepsini yaşadım. Dr. Freud'un Gmund'a gitmek üzere Berggasse'den çıktığı an Dr. Kafka'nın Dr. Freud'un evinin önünden başı öne eğik geçtiği güne benziyor, çünkü kaçırılan bir karşılaşmanın rüyasıydı. Hiçbir zaman gitmeyeceğim Turnau'ya gitmedim, ama hayatım yakınında geçti. Gelincik ve mavi keten tarlaları aramıza mavi ve kırmızı ayrılık örtüsünü sermişti. Arzum asırlarca bazen Altneusynagogue bazen Staronova sinagogu diye adlandırılan benim de Yaşlıgenç sinagog dediğim bir varlık tarafından rahat bırakılmadı. Ve sürekli Eski Musevi Mezarlığı'nın, Alt Jüdischen Friedhof'un dışında dolaşırım, yorumsuz kör emin mutlak arzu. Ne istiyorum? Göreceğim. Bekleniyorum. Umuyorum. Orada kendimi bekliyorum. Rüyalarda oraya sık sık gittim. Oradaki mezarlık çok büyük ve okyanus gibi tatlı. Sincaplar çam ağaçlarının etrafında dans eder, ölülerin yeniden beden bulmuş şen ruhları. Arıyorum. Beşiğim olan mezarı görmek istiyorum. Beşiğimi görmek istiyorum, mezarlarımın beşiği, çocukluğumun mezarı, rüyalarımın ve endişelerimin kaynağı. Benden başka herkes Eski Musevi Mezarlığı'na gitti. Çocuklarım arkadaşlarım aşklarım herkes bensiz gitti benden önce benim için benden öteye beşiklerime eğilip bakmaya. Annem de gitti, ben hariç. Ama diğer taraftan, mezar-beşiklerimize hiç gitmemiş olmamız mümkün değil; bu bir yükümlülük. Ölüm vaktinden önce kaynaklara gitmemiz zorunlu. Bütün insan kaderleri bir mezardan başlatılır. Bunu her zaman bilmeyiz, ama sonunda limana geri döneriz. Birgün herşeyin oradan başladığını düşündüm, bu kadar kaçınmak yeter çünkü sonunda gideceğim haydi şimdi şimdi gidelim böylece oraya yalnız bir kadın olarak sessiz bir kadın olarak dul bir kadın olarak, bir şahıs olarak ve her rüyanın dışında. İçeri girmemle birlikte bir hücum gibi geri püskürtüldüm. Bunu nasıl yorumlayayım? Her yerde kapıyı, girişi, eksikliği arıyorum. Charles Köprüsü'nün ve sakin azizler gibi dikilmiş heykellerinin oradan geçerek Mala Strana'nın yanına, Saksonlar arayolundan, Velkoprevorske Meydanı'ndan Prokopka arayolundan Malovstraske Namesti'ye Schönbron Sarayı'nın önünden hızlı bir tempoyla geçerek sonra Bretislavova'dan çıkarak Nerudova'ya kadar ve oradan yokuştan Mala Strana'ya içine girebilmeyi hiç beceremeden iniyorsun. Ertesi gün, ikinci denem: rıhtımlardan yukarı Milli Tiyatro'ya, sonra Starometske'ye dönüş, Madenci sokağını geçiş, önümden kaçıyordu. On kere Almanca yol sordum, bana yanlış bir hayaletmişim gibi baktılar, artık kimse annemin babamın dilini konuşmuyordu. Yok etme yok etme senin adın şehir. Üçüncü defa Celetna yolundan Altın Melek'teki evin önünden geçerek yukarı Ovocny Meydanı'na, meyva pazarına, oradan yukarı çiçekli balkonları operanın iç sahnesinden kendilerini o gün pencereden atmış Tyl Tiyatrosu'na çünkü oyun şu anda Eski Şehir Meydanı'nda sahneleniyor. Pazar'dı. Sonra, meydanda, Jan Hus'un siyah ve dolgun heykeli yerine, heykel yok, meydan yok herşey sihirli bir şekilde yok olmuş, Starometsky Orlo'yu dün üstünde güneş ve ayın hala döndüğü saati de göremiyorsunuz, ve sarayları, ya da evleri, bu Pazar evrenin merkezi bir spor pabuç seliyle kaplanmış. Şehre saldırıp Spor pabuç virüsüyle tanıştıran maratondu. Şehir düşmüş müydü? Spor Pabuç, Prag Atı, bir kavramı başka bir kavramla anlatma usulünle zaptedilemez şehri mi mağlup ettin!? Tankın etrafından Jan Hus'a üstü yüzlerce spor pabuçla kaplanmış hava fluoresan mavisiydi. Bütün ülkenin Venüs'ü, muzaffer spor pabuçları Coca-Cola suretli binlerce teneke kutuyu toynaklarının altındaki kaosta yuvarladılar. Meşum karnaval, yorgunluktan bitkin, maskelerini yitirerek aniden çöktü. Evrensel bir tişört bağırsakları çıkarılmış şehrin kalıntılarını sardı. Kefenden yalnız Tyn Kilisesi'nin ehlileştirilemez iki boynuzu ortaya çıktı. Ama ertesi gün şato yeniden başladı. Daha dimdik kalkmış bir şehir asla olmamıştı. Bir şehir? Bir ordu. Daha mücadeleci, daha dik, daha tahrik edici ve cazibi yok. Bir şehir? Bir kadın kahraman, adı Prag. Tanyeri ağardığında insan yeni kalkarken, o aykta, mızrakları hazır, miğferleri dik. Tepelerinin zirvesinden siz yokken sesleniyor: beni almayı dene! Ayağını yere vuruyor, taş paltosuna sarınıyor. Nerede olursanız olun, başınızı kaldırdığınızda, o orada sallanan erkeklik uzvu gibi mütevazi, her zaman her yerde var olan erişilmez. Ondan daha kazanılmazı yok. Bazı şehirler ayakta kalır, kalabalıklar ayak altında çiğnediklerini sanırlar turist alayları yabancı küçük bayraklarını çekerler, yollarından akarlar, kapalı çarşılarını zaptederler, hiçbir saldırı şehri teslim olmaya zorlayamayacak. Asırlar boyunca talipler huzuruna çıktılar, fethettiler, ehlileştirdiklerini sandılar; saraylarını inşa etmeye koştular, inşa sırasında endişe onları yaşlandırdı, duvarların onlar öldükten sonra yaşamaya devam edeceğini bilmek onları terletti. Fakat birbirlerinin peşisıra, inşa ettiler, bunu isteyen şehir'di. Öldürülene kadar inşa etmek yazgıydı; sonra ani ve şiddetli bir rüzgar çıktı, hükümdarlar sırayla yıkıldılar: kül oldular, kan oldular ve saraylar ayaktaydı, kar altında sakin. Yüzlerce yıllık mezarların ara yollarının ihtiyatı. Asırlar: ara yollar: mezarlar: hepsi birbiriyle değiştirilebilir. Bilmiyorum neden, neden Prag, Prag, neden ara yollarında bu kadar çok yüzyıl akıyor? Nesillerin tozuyla dolu, kalıp kalıp bina dolu. Prag kabuğunun katmanlarının stratigrafisi. Sütun sütun tarihler, stil yığınları. 10uncu asır 1050, takiben 1050-t., 1260, t. 1260-1310, 1310-1419, t. 1450-1526, 1538-1580, t. 1580-1620, 1611-1690, 1690-1745, 1745-1780, 1780-1830, 1895-1914, 1918-1039: Gotik yüksek Barok neo-Rönesans, neo-Barok Fonksiyonalizm ve Konstraktivizm Geç Rönesans Romanesk öncesi mimari eski usül Gotik Rokoko Art Nouveau Yeni Sanat yüksek Rönesans Romanesk mimari Romantik Tarihçilik: neo-Romanesk stil, neo-Gotik iptidai Barok geç Gotik. Herşey şato'yla başladı, 1050'de Vysehrad Otto mimarisi, ve şato mevkine kanun tablosunu verdi: Ve Kızıl Deniz üzerinde inşa edeceksin, ve kanın koyu gölü üzeirnde hoteller ve kiliseler inşa edeceksin. Herşey şato ile son bulacak. Ama bu hayali bir hikayedir: ve bu içinde uykuda yaşayanlarıyla Saçmalık Şatosu'dur. Bir ölmüş kişi hala nöbet tutar, 22 Alkemist sokağındaki bir kibrit kutusunda yakılmış bir mum gibi. Her yerde gökyüzüne saldırır gibi vinçler yükseliyor. Hayır bu daha bir şehir değil, bir fikir, bitmeyen bir inşaatı tersine döndürme çılgınlığı. Pelion ve Ossas'lardan başka bir şey değil. Düşünülen o ki, şehir en sonunda bir gün yığının tepesinde kurulacak. İlk defa Prag'daydım ve Prag orada değildi. Kadın biraz önce gitmişti, belki de bir erkekti, şehrin ruhu, bizim 'hemen şimdi' evinde ikamet eden doktor K. bu Odradek'ten bahsedildiğini duyduk, bu makara olmayan makara, yalnız makara olmayan ve iki bacak gibi iki küçük değnek üzeirnde duran makara. Bir zamanlar yararlı olduğunu ve sonra kırıldığını düşünebilir insan, ama bu hata olur. Dr. Franz Kafka tarafından iki küçük değnek üzerinde duruyor diye tarif edilmişti, görünüşü anlamını yitiren şeyi andırır, ama hata yapmadan konuşmak mümkün değildir, çünkü Odradek son derece hareketlidir, ben konuşurken, koşarak uzaklaşır ve artık burada değildir. Onu yalnızca aramak mümkündür. Öyleyse nerede? Bir sözlükte mi, bir müzede? Hayır, 'şimdi tavan arasında, şimdi merdiven boşluğunda, şimdi hollerde ve şimdi girişte.' O çok dolaşır. Misafir olduğu bir yer yok, o evin oturulmayan her yerinde, sayılmayan her yerinde, ziyaret edilip geçilen veya kaybolunan her yerinde. Yoksa orada olmayan ben miydim? Yaşadığımızda hayalet olduğumuzu bilmiyoruz. Vaadedilen şehirlerde neyiz biz? Neslimizden olanların bugünkü ölüleri, gelecekte geri gelen hayaletler. Bugün Pazar K.'nın şimdi altmış sene önce ofisine gitmek üzere çıktığı 'hemen şimdi' evinin önünden geçiyorum. Kapıdan çıktı ve gitti. Daha doğmamış biri kırk yıl sonra buradan geçecek ve kesilmiş ipliği makaraya saracak. Zaman dört köşeli bir tekerlek. Ara sokaklarda hızla koşarsam belki ben doğmadan önce buradan geçeni yakalayabilirim. Bunun için şato'nun içinde asırların iyi korunması yeterli. Hayali hatıralar, hayali hayat: Burada daha önce yaşadım dördüncü katta oturuyorduk, oturma odasının penceresinden Belediye Binası'nın köşesi görülebiliyordu. Öteki geçmiş hayatlarımdam daha hayali bir hayat değil bu. Geçmişin ülkesi hayali ülkenin de olduğu kıtaya ait. Karşılaşıyorlar ve çayırlarını, meydanlarını, tatlı tuzlu sularını birbirlerininkine karıştırıyorlar. Resmin arkasında Oran'ın sokakları Prag'ın sokaklarıyla kesişiyor. Prag'a gitmeyi hayal ediyoruz. Nasıl gidileceğini bilmiyoruz. Korkuyoruz. Gidiyoruz. İçeri girdiğimizde bulamıyoruz. Uzun bir müddet şato'da dolaşıyoruz. 22 Zlata Ulicke'deki küçücük kapı olmasaydı, Altın sokaktaki küçücük kapı, bir an demirlemek için, hiç bir zaman karaya bile çıkmamış olacaktık. İyi bir tesadüfle, oraya hiç bir zaman ulaşmıyoruz bile. Çok geçti. Yeni kapanmıştı. İçeri girmeyi başaramazdık. İyi bir tesadüf sonucu başarılı olamadık. Sincaplarıyla büyüleyici Yaşlıgenç Musevi Mezarlığı nerede? Burada, burada, koyu kasvetli duvarların arasında, tam burnunun dibinde. Aşağılanmış başlarımızın üstünde kargaların savurdukları küfürler kaba ve ters tehditlerini haykırıyor. Acı bir mucize bu kargalar: tıklım tıklım ölü insanlarla dolu küçücük yere dikey gökyüzünün küçücük bir köşesinde aslanlar gibi gaklıyorlar. Eski Musevi Mezarlığı mezarlarla dolu görünmez pınarını gökyüzünün ayaklarına kaldırıyor, sonunu göremiyorsun, kargalar orada haykırıyorlar: burada, burada. Hiç bu kadar yüksek ve küçük bir mezarlık görmemiştim, toprağın dibinden gökyüzünün dibine çıkıp alçalan bir ölüler rulosu gibi. Yol açın, diye gürlüyor kargalar, ölüler tırmanıyor bırakın geçsinler! Mezarlığın bu kadar küçük olduğu bana söylenmemişti. Bin yıl şehrinin, sadece mezarlar burnunun ucunu ve birkaç aşınmış dişini asrın yüzeyinde görünebilir bıraktığı bana söylenmemişti. Mezarlar mezarları gömüyor. Oniki kat mezar. Bana oyuncak bebek evlerinden bahsedilmemişti, oyuncak bebek evi Sinagog, oyuncak bebek insanlar. Prag'ınız Prag'da değil, gayet iyi görebildiğiniz gibi. Vaadedilmiş Prag yerin altındaki gökte."}
{"url": "https://futuristika.org/hem-kucuklere-hem-buyuklere-lego-park/", "text": "Kimi zaman hayatımızda çoğunlukla kullandığımız kelimelerin esas anlamlarını bilmeyiz. Bize söylenen halini kabul eder ama onun nereden geldiğini, ilk başlarda hangi anlamları içerdiğini neredeyse hiç araştırmayız. Bu yanlış tarihte bazen çok ilginç olaylara yol açmıştır. Mesela, İngiliz kaşif ve denizci James Cook 1770'lerde Avustralya'da iken ceplerinde yavrularını taşıyan ve zıplayan hayvanları gördüğünde onları ne olduklarını sormuş ve 'Kanguru' cevabını almıştır. Arada 200 yıl geçtikten sonra bölgedeki Guugu Yimidhirr halkının dili üzerine araştırma yapan dil bilimci John B. Haviland bu kelimenin esas anlamının 'Seni anlamıyorum' olduğunu dünyaya duyurdu. Aynı şekilde çoğu kişinin çocukluğunda oynadığı Lego'nun Danca 'Leg' ve 'Godt' kelimelerinin birleşiminden meydana geldiği ve anlamının 'İyi oyna' olduğu da bilinmez. Bizim için Lego birbirine kolayca eklenen, her türlü yapının ufak modelini yapabileceğimiz bir oyuncaktır. 1932 yılında kurulan şirketin ilk ürettikleri tahtadan yapılan kaba prizmalardı. Yıllar içinde bu prizmalar plastikten yapılan ve birbirine kolayca takılıp çıkarılabilen bloklar oldular. 1960'larda üretilmeye başlayan plastik parçaların günümüzde üretilenlere uyumlu olduğundan Lego efsanesinde yıllar içinde yayıldı. Tüm dünyaya yayılan bu oyuncağın yıllar içinde parklarının açılması da kaçınılmaz oldu. Dünyada şu an dört tane olan Lego Şehirleri'nde çalışanlar bir tutku olarak bağlandıkları oyuncaklarla dünyadaki önemli yapıtları ufaltarak tekrardan birebir yapıyorlar. Sabah yedi gibi erken bir saatte parka giden mühendisler ilk başta parktaki oyuncakları kontrol ediyorlar. Daha sonra yapacaklara projeye odaklanan ekip, kimi zaman bir Boeing uçağın cokpitini yaparken, bazen de Empire State binasını yapıyorlar. Londra'nın ufak bir minyatürünün bulunduğu İngiltere'deki parkta şehrin o ara yaşadığı kimi olayları da görmek mümkün. Mesela bir şehirde yapılan bir maraton aynen parktaki kopyasında da yer alıyor. Ekip üyeleri her ne kadar yaptıkları işi sevseler de kimi zaman çalışma şartları onları zorluyor. Yapım aşamasında sürekli dışarıda olma zorunluluğu özellikle soğuk havalarda pek hoş olmuyor. Yağmur ya da kar altında yapılan kimi tasarımlar bittiğinde park ziyaretçilerinin gösterdiği ilgi ise her şeye değer nitelikte."}
{"url": "https://futuristika.org/hendekten-beri-devlet-devletten-otesi-hendek/", "text": "Bugün, Kürt illerinde yaşanan Devlet terörünün karşısında, kurgu ile gerçeği ayırt edebilmekle başlamak gerekliliği çok can alıcı olarak ortada durmaktadır. Kürtlere, kendisini ayrı tutarak bakan her birey, hatırladıklarının doğru olup olmadığını sorgulayarak başlaması elzem bir hal almıştır. Türkiye'de çok açık şekilde 100 gündür, devletin askeri, özel harekat polisleri, tankları, zırhlı araç gereç ler, helikopterler, hakim tepelerden top atışları ile Kürtleri esir dahi almadan yok etmesini izliyoruz. Musa Anter, Türkiye'nin 55 yıllık girdisinin, çıktısının yeminli, canlı bir şahidiyim. Hem yalnız şahidi mi? Değil. Sanığıyım, mahkumuyum ve davacısıyım demişti 20 Eylül 1992 günü Diyarbakır'da katledildiğinde, davacı olduğu tarih 74 yıl olmuştu.. Elbette geçmişi bugün düşündüğümde, şimdinin içinde bulunduğum ve geçmişten bu yana değişimi içeren duygularım, değişmemiş olması mümkün olmayan düşüncelerimle çatışan, birbiriyle kavga eden taraflar olduğunda o konu hakkında daha da fazla odaklaşmak, zaman ve uzamda, mümkün olan ilk kaynağına inmek arayışında oluyorum. Eğer belleğin geçmişi şimdinin çıkarında aslından bağımsız yeniden kurgulanmasına direnmezsek, bir Orhan Miroğlu olur çıkarız. Kurgu kişinin kaderi/gerçeği olmuştur ki, katliamdan yaralı kurtulan Miroğlu, Beyaz Toroslarla korkutarak oy isteyen Başbakan Davutoğlu'nun vekili olarak bu kez Beyaz Toros'u kullananların yanındadır. Dün, Ape Musa'nın yanında yaralı kurtulan Miroğlu, Kürt illerinde Kurdun dişine kan değdi yazan PÖH mensuplarına moral ziyareti yapmış, onlara operasyonlarında başarılar da diler, kişiliğinin özdeşleştiği kurguda, gerçekliğini ayakta tutacak hiç bir dayanağı kalmamıştır geçmişi dahi. Ve bu fark sadece belleğin kıvrımlarında gerçekleşebilir! Evet, bir Hendek, neleri neleri ortaya çıkardı aslında. Belleğin kıvrımlarında kurguya kurban gitmemek için, bu geleceğe dair beklentileri de içeren sağlam bir zemin ararım daima. Yaşananların benim için bir tarafı vardır ve tarafımı ona göre belirlerim. Devlet. Eğer tüm Zoru meşru kılan araçları ile askeri ile silahı ile devlet varsa bir tarafta benim tarafım onun karşı tarafıdır. Bir organizmanın, bilgiyi depolama, saklama ve sonrasında ise geri çağırma yeteneği, hafıza. Şimdilik bu geri çağırma yeteneğine vurgu yapmak istiyorum. Kişisel olarak çağırdığımız anılarımızın bugün bizde karşılık bulduğu duyguların tazeliği ile onları yeniden anımsarız, her anımsayışta yeni şeyler ekler, bazı ayrıntılar yerini başka detaylara bırakır, asıl hikaye sürekli yeniden üretilir. Sarışın kadını otobüste gördüğümden bu yana tam bir yıl geçti. O günden beri kentte birkaç kez karşı karşıya, göz göze geldik. Sarışın kadının bende bıraktığı duygu karmaşasını içselleştirirken oldukça kafa patlattım sanırım. Şimdi de geriye dönüp tam bir yıl önceki olayı ne kadar hatırladığımı kavramaya çalışıyorum... Bu giriş, Münir Göle'nin, Doğru olmadığını biliyorum, ama öyle hatırlıyorum, isimli makalesinden. (Cogito sayı 50; Bellek: öncesiz, sonrasız s.23). Braveheart, Türkçeye çevrilmiş ismi ile Cesur Yürek isimli filmi bilmeyen yoktur, benim yaş kuşağımda ki sonraki kuşakta da bu vardır. Türkiye toplumunun izlerken kendini özdeşleştirdiği kişilere dair fikir yürütmek gerekirse ezici çoğunlukla, hatta hiçbir konuda hemfikir olunamayan bir çoğunlukta, Wallace der. Orada da devrilen bir çözüm süreci. Bu filmi izlediğimde yurtsever Kürt bir arkadaşımın sözü gelir hep aklıma Buraya çekelim minibüsü çıkanlara bir iki kandil diyelim, minibüs beş dakikada dolar, demişti. Özgür Gündem gazetesinin İstanbul Kumkapı binası bombalanmış, gazete çalışanı Ersin... hayatını kaybetmişti, Dönemin başbakanı Tansu Çiller, İçişleri Bakanı M Ağar imzalı bombalama dahil öldürme emri binanın boyunca asılmıştı, ancak ortada tek bir suçlu dahi bulunamadı, suçlu devletti. Türkiye, Köylüsüne bok yediren ülke olarak mahkum olmuş ve tazminat ödemişti. Bunlar yaşanırken aynı şekilde bugünün manşetleri vardı: Teröristler. Ve artık sorun Kürtlerin olaylar karşısında nasıl davranması gerektiğinin çok ötesinde, Türk Milleti iddiasının ve Tek'liğinin, hendek içinde nasıl boğulduğundan bahsetmek gerekir. Moda deyimle, Kürtlerin Duygusal Kopuşu. J. Robinson, hayatımızın anlamlı deneyimlerini düşünürken, onları anlatırken karşımıza duygular çıkar diyor. Duyguların yeniden yaratmak olasıdır, buna karşın onları yeniden yaşamak mümkün değildir. Anılar geri geldikçe, duyumsal kimi tepkilerin de ortaya çıkması kaçınılmazdır. Kişi, olayın geçtiği dönemde neler hissettiğini hatırlayabilir, ama duyguyu tekrarlayamaz. Anlamlı olmayı sürdüren deneyimler, anlamını yitirmiş olanlardan daha güçlü duygular esinler. 40 yıllık bir geçmişi düşündüğümde, Kürtlerin yıllardır unutmadığı tek şey Devletin getirdiği ölüm olduğu gerçeğini net olarak ortaya koyabiliriz. Yani Kürtlerin hayatında yıllardır anlamlı olan deneyimleri, dayatılan inkar imha saldırıları karşısında yarattığı örgütlülük ve direniş olduğunu da belirtebiliriz. Kürtler 40 yıldır devletin katliamlarını bir an olsun unutma şansını hiç bulamadılar. Çözüm sürecinde bu kadar umutlu olmaları devlete güvendiklerinden değil, ilk kez böylesi bir şansı bulmanın kıymetini bilmelerindendi. Süreç ile Kürt hareketine yönelik eleştirilerin genelinin bugün Hendek ile de benzeştiğinin detaylarına girmeyeceğim, yarın başka bir şey olacaktır. Aslında bir eğimi olan çizgi gibi düşünürsek, CHP, MHP, Cemaat, AKP bu ip üstünde sıralı halde, Devlet de bu çizginin bütün olarak kendisi zaten. Geçmiş, kendi zamanı ve uzamından koparılıp, şimdinin gerçekliğine uygun yeniden yazılıyor. Bugün hendekler konuşulurken, hatırladıklarımızı sorgulamak hiç aklımıza gelmiyor. Hatırlamak, aynı anda hatırladığımız anıları yeniden tanımlama süreci değil midir? Geçmişi yeniden üretmek, onu şu an yaşanan gerçeğe uydurmak, kolaydır, üstelik bu yeniden tanımlamayı kabul edip doğruluğuna şüphe duymadan inanmak bireye sorumluluktan kaçış fırsatı da sunar. Cemaatin sesi Emre Uslu, 23 Aralık 2015 tarihli Yeniyöntv sitesinde yer alan yazısına, Hendek savaşını kim kazanır PKK mi Devlet mi? sorusuyla üçüncü bir göz olarak başlıyor. Uslu, Haziran seçimlerinden sonra AKP PKK ile olan anlaşmasını rafa kaldırdı... Başından beri söyledim ne PKK'nin ne de AKP'nin niyeti çözüm değil... Bunun için devlet ne yapıp edip bölgedeki savaşı bitirmeli. PKK ile savaşı bir istihbarat savaşına dönüştürmekten başka çaremiz yok Tüm cümleleri ile seçilmiş yazısını noktalarken 3. Şahıs olarak başlayan cümle 1. ci çoğul şahıs olarak başka çaremiz yok şeklinde Devletle bir bütün olarak bitiriyor. Uslu, AKP'de istihbaratın önceliği PKK değil Cemaate karşı yürütülen Erdoğan savaşı. Diyerek kendi iç savaşını, Erdoğan karşıtlığında bulmayı umduğu ittifaklarla sürdürmek istiyor. Her yol Devlete çıkıyor, Hendek hariç! Devleti, çekiç olup vatandaşını çivi görme eleştirisinden bakın nereye varıyor: Devlet, önce çatışma bölgelerindeki halkını kucaklayacak (Basında Hayata dönüş başlıklı gülümseyen çocuk başını okşayan asker resmi, spotlar, sizce Kürtleri mi ikna ediyorlar? Güvenli bir bölgeye bırakacak, sora 'erdemli gücü' ile hendeğin içine elini uzatacak. Gençlerden o eli tutmak isteyenler o hendekleri boşaltacak.. ne güzel: Ya Sonra! Haziran seçimleri HDP açısından bir zafer olarak değerlendirildi. Seçimde bu başarıyı en başından beri ısrarla söyleyen tek kişinin de Abdullah Öcalan olması ayrıca belirtilmeli. , Birlikte yaşamın kazandığı diye yorumlanabilir HDP'nin başarısı, ortak bir gelecek inşasında temelleri atacak bir hareket iddiasına uygun bir çıkıştı. HDP birlikteliğinde vücut bulan gelecek içinde, Özyönetim hakkını da tanıyordu, başarı bu açıdan bütünlüklü değerlendirildiğinde büyüktü. AKP tek başına iktidarı kaybetmişti, sonra tek bir şey oldu: Kürtlere savaş başlattı. Kürtlere savaş açmak ile AKP oy kazandı. Akp değil, Beyaz Toros tehdidi kazandırdı denilebilir!. Ancak Beyaz Toroslardan korktukları için değil, Beyaz Torosları isteyip destekledikleri için kazandı. Kürtlere karşı Devletin kustuğu ölüm, yıkım, katliam, oy getirdi. Tekrar belirtmek gerekir, Korkudan değil, Destekten ötürü. Devletin, Cizredeki yüzü, cenazeyi taşıyan beyaz bayraklı sivillere açıkça ateş açarak arkasında yeni cenazeler bırakan Devletin bu hali, destek görüyor. Tıpkı bir ferdin mevcudiyetinin kesintisiz bir yaşama iddiası olması gibi, bir milletin mevcudiyeti de bu benzetme için müsaade ediniz- her gün tekrarlanan bir plebisittir. Der. Bu önemli tespitten yola çıkarak şunu sormak yazının iddiası ve devamı açısından elzem bir hale geliyor. Türk milletinin Hatırladıkları ve unuttukları nelerdir? Hatırladıkları, unuttuklarının sınırlarını da belirleyen bir çerçeve ise, Renan'ın Alman Milleti için yaptığı tespiti üstte bir kez daha okuyarak, Almanlar yerine Türkler diye okunduğunda anlam bütünlüğünü kaybediyor mu? Ve bunları, Şimdi bu gün yaşananlar açısından bir kez daha tekrar ederek adım adım kaynağını yitirmiş, kahraman geçmişin gerçekler karşısında hendek ile yeniden nasıl üretildiğini ele alalım. Üretilen, şimdinin çıkarına uygun, devletin resmi tarihinin iz düşümü, Türk'ün bireysel geçmişi ve geleceksizliği haline geliyor. Türk milleti hendekte boğuldu ifadesinin arkasını doldurmalıyım elbette. Bugün yaşanılanları Hendek ile analiz edip başlayarak, Devletin, geçmişinin tekrarı olan Katliamlarının devamına giden ve sürekli yeniden düşülen yola döşenen taşları tek tek görebilmek, Zaman'ın ayrımına varmakla başlayabilir. Cogitonun aynı sayısında (Sayfa 55) Kollektif Bellek ve Zaman başlıklı makalesine Maurice Halbwachs Kollektif bellek, zamanla sınırlıdır. Bu zaman sınırın genişliği ya da darlığı, her toplum için farklı olabilir. Kollektif belleğin, bu sınırın ötesinde kalan olaylara ve kişilere doğrudan ulaşması mümkün değildir cümlesiyle başlar ve farklı topluluklar için farklı kollektif süreçlerden bahsedilmesi gerektiğinin altını çizer. Toplulukların iç içeliğinden, bir topluluktan bir topluluğa geçişin her an gerçekleşmesinden örnekler verdiği makalesinde Halbwachs, Ne kadar çok topluluk varsa o kadar çok zaman anlayışı vardır. İçlerinden hiçbirinin, kendini diğer topluluklara dayatması mümkün değildir. Tespitini yapar. Burada Türk Milleti kavramının 100 yıllık geçmişini bugün iki farklı bir topluluk olarak açıkça ayrılmış olan Kürtler ve Türkler açısından ele alırken, Türklerden yola çıkmak gerektiğine inanıyorum. Öncelikle Türk Devlet geleneğinin, ne diğer toplulukları kendi içinde eritmesinden bahsedilebilir, Ermeni, Rum, Yahudi azınlıklara yapılan, soykırım, katliam ve sürgün tarihinde azınlıkların yok edilmesi eritme olarak kabul edilemeyeceği gerçeği ortada. İslam kollektif bilinç altında, gayri Müslimlere uygulanan politikalar, türk milleti bilincini yeni bir evreye geçirmediği gibi milliyetçilik kavramının daha da ilkel bir güncelliğe bürünmesine yol açtı. Türklük altında, Kürt varlığının önce resmi ideloloji tarafından 70 yıl boyunca inkarı üstünden oluşturduğu Türk milleti bilincini zor ile dayattı. Bu zor, daha başlarken, iki farklı topluluğu Teke indirilebileceği öngörüsüyle baştan eşyanın tabiatına aykırıydı. Zaman ile, Türk Milleti kavramının ve Tekçi dayatmasının, değişime manasızca direnerek, geçmişi şimdinin çıkarında yeniden ve yineleyerek üretmesi, ortak bir gelecek arayışı için zemini, sürekli bir katliam ve şiddet hali ile yok etti. Şu an ki gerçeklik üstünden bir birliktelik kurmanın ilk ve en öncelikli koşulu, Kürt ve Türk'ün ayrılması gerçekliğine büründü. Bugüne kadar Türk milleti bilinci altında buluşmak, Türklük üstünden değil de, Türk dışındaki toplulukların, inkarı ve yok edilmesi ile mümkün kılındı. Devletin resmi tarihi, Türkün otobiyografisi haline geldi. Devletin katliamına yönelik tepkileri kendi kişiliğinin bir parçası gibi algılayan, kişisel tarihi, devletin resmi tarihinden ibaret bireyler, katliam ve inkar tarihini sahiplenen birer suç ortağı gibi hareket etti. Ve en ürkütücü boyutu, Türk milleti kavramının, Türklük değil de ötekinin inkarı ve yok edilmesi üstünden kurmanın ağır yıkımını ancak altında kaldığında kabullenecekleri bir bir yolda devlet ve millet suçtan gurur duyarak ilerlemeye devam ediyor. Toplum devlet arasındaki ilişkide, kurumların farklılıkları değil aynılıkları, sorunun çözümü için bir gelecekten ziyade sorunun her farklı kesimde homojenleşerek kronikleşmesini sağlıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/henk-slager-kuratorlugunde-sen-bilge/", "text": "Rezan Has Müzesi'nde küratörlüğünü Henk Slager'ın üstlendiği Şen Bilge isimli sergi 14 Eylül 20 Ekim tarihleri arasında sanatseverlerle buluşacak. Eğlenceli bilim olarak veya daha çok Nietzsche'nin Şen Bilge konusundaki düşüncelerinin güncel bir şekilde yorumlanması olarak sanatsal araştırma üzerinde odaklanan sergi, Tiong Ang, Lonnie van Brummelen ve Siebren De Haan, Burak Delier, Jan Kaila, Aglaia Konrad, Marion von Osten, Jalal Toufic, Mick Wilson'un eserlerinden oluşuyor. Sergi, epistemik gerillacılığın stratejik bir yöntemi olarak, sanatsal araştırmanın, bilgi üretiminin akademik kimlik mantığını hiç durmaksızın, tekrar tekrar sıradanlaştırmaksızın ve zapturapt altına almaksızın yapılmasını ve gerçekleştirilmesini nasıl sağlayabileceğimizin sorusuna cevap arıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/henrik-isaksson-garnell-un-plugged/", "text": "Çalışmaları en son Stockholm'deki Nobel Ödülleri töreninde sergilenen İsveçli sanatçı Henrik Isaksson Garnell'in Un-plugged ve PollY serilerinden toplam 12 fotoğrafının yer aldığı İstanbul'daki ilk sergisi 28 Ocak 2011'den itibaren SODA'da. Ancak bilimkurgu filmlerinde rastlayabileceğiniz; ahtapot, patlıcan, iskelet gibi doğal oluşumları, kablo ve tellerle birleştirerek meydana getirdiği bu yeni türleri fotoğraflayan sanatçının yaptığı özgün bir heykeli ve video çalışması da sergide yeralacak. Küratör ve sanat tarihçisi Nina Grundemark, yıldızı hızla parlayan genç sanatçıyı şu sözlerle tanımlıyor: İsveçli fotoğraf sanatçısı Henrik Isaksson Garnell, fotoğraflarında bilim ve doğayı bir araya getiriyor. Manipüle edilmiş bu çalışmalarla Stokholmlu 24 yaşındaki bilimadamı ruhlu genç sanatçı bir fotoğrafçıdan öte, adeta bir mucit, heykeltraş ve sanat vizyoneri. Varolan sıradan nesneleri fotoğraflamak yerine, onları tümüyle değiştirerek, tekrar şekillendirerek, yeni canlı türler meydana getiriyor. Isaksson Garnell'in gündelik cansız nesnelere hayat verip yepyeni türlere dönüştürdüğü, ürpertici ancak aynı zamanda büyüleyici bir güzelliğe sahip çalışmalarını 26 Mart 2011'e kadar SODA'da görebilirsiniz. Açılış sonrası 20:30'da başlayacak partide ise Koray Kantarcıoğlu'nun DJ setiyle SODA'nın 1. Yaş gününü kutlayacağız!"}
{"url": "https://futuristika.org/hepiniz-olursunuz-insallah/", "text": "umudu gazete sayfalarının aşırı enformatik-dizinsel yüzeyindeki piyango sonuçlarında aramaya başlamasının ya da mesanesinde birikmiş sidiği Sümerbank Birikmiş Paranızın Teminatıdır yazılı reklam panosunun altına boşaltmasının, sıradan anların arasındaki ayrıcalıksız aralıkların sürtünmelerinde, devletin ve Yeşilçam'ın çifte büyüsünü aşındıran karşı-büyü de ortaya çıkar. Bütünüyle rastlantısal olarak da olsa ona mutlaka kendi adını vermeli. umuda, rakamların bilinmeye değer olup olmadıklarını bilmeden, onları yabancı izlerden ayırt edemeden bel bağlar. Dilini icat etmesi gereken umuda. Kendi içkin koşullarının saflığına geri dönmek üzere. Arapça cenne fiilinden: gizlemek, örtmek, kaplamak. Cin, insan gözünden muaf olan. Nurullah Ataç, zamanında film evreninin cin evreninin çalışma prensiplerine benzer çalışması sebebiyle cinema'yı Türkçe'de karşılamak için cin sesinin hususen korunmasını önerir: cin-ema. Lakin Ataç'ın film maneviyatının unutulmamasını dileyen şerhine rağmen sinema, hissiyatları alınıp-satılabilirin fazladan-görünür maddi kataloğu haline getirmeyi Yeşilçam'da ve Yeşilçam-dışı Türkiye sinemalarında da sürdürdü. Kokuların, sıvıların, seslerin, aile şiddetinin, duanın, yansımaların, gözyaşlarının, bakışmaların ve imajların birbirini tetiklediği ve az rastlanır biçimde sine-cümlelere, sine-tertibatlara dönüşebildiği bu sekans, Güney'den önce bu topraklarda belki yalnız Lütfi Akad'la mümkün olabiliyor, ancak Akad'ın lirizmi filmlerinin kavram setini örneğin 1968 yapımı benzersiz Kader Böyle İstedi'nin pek çok sahnesinde bile çoğu zaman kısır döngülere sokuyordu. Güney'in Yeşilçam dekupajının dışına çıkmaya cesaret eden kurgusunda film, sadece bu sekans ile bile, iki boyutlu negatif üzerinde çok-katlı düşünce, ses ve hissiyat blokları inşa edebilmiş, bu blokları ailenin muğlak bütünlüğünün parçalı doğasına, hem de sütü ve köpeği dışarıda bırakmadan tahvil edebilmeyi denemiştir. At'ın yassız ve ağıtsız anısı, ineğin sütünün köpek tarafından çocuğun üzerinden yalanmasında yeniden belirir. Bir dizi deneyimin ilk dili. umudunu şeytanlar/cinler aracılığıyla ve onlarla karşı karşıya gelme fikriyle çünkü yeraltı hazinelerinin sahipleri onlardır bulmaya çalışırken, Güney, çekimin ve platonun ve bedenlerin kendisini define ve diyalektik-itikat fikri üzerinden ritimlerin kinestetik kazısına dönüştürmeyi göze alır. Filmin hissiyat rejimi bizimkine bir tür kan dolaşımının ortaklaşması gibi bağlanır. Ayrılmalarının ölmelerine bağlı olduğu durumda bu yapışık-ikizlik artık burjuva aydınların filmlere atfedegeldiği sanatsallık/şiirsellik gibi üstdiller tarafından zapt edilemez. Alman İdeolojisi'nin 1845'te 20'li yaşlarını süren yazarlarına göre erçeklik temsil edildiğinde felsefe, bağımsız bir faaliyet alanı olarak varoluş mecrasını kaybedecekti. Tıpkı filmdeki definenin her kılığa girebilmesi, karınca olup, böcek olup, yılan olup, kuş olup kaçabilmesi, ancak fark edilip dokunulduğunda derhal altına kesmesi, aslı neyse ona dönmesi gibi, 33 yaşındaki Güney de Yeşilçam'ın kimi başat günahlarını, altına imza attıkları hariç, karanlık odanın bu yeni çalışmasında elden geçirerek sinemasına yeni bir mecra, yeni kaçış rotaları vermek ister gibidir. Örneğin, gururlu fakirlerin yerini filmde mutlak-yoksulluğun limitlerine taşınması alır. Örneğin, Güney'in de starlarından/motorlarından biri olduğu avantür filmlerde elden düşmeyen tabanca filmde çatışmaya yaramayan, işlemez durumda, alınıp satılan sıradan bir dolaşım değerine yine aslına dönüştürülür. Hepsinden önemlisi, Andre Bazin'in apıt, sanatçının bilinçli niyetlerinin toplamı olsaydı, pek bir değer taşımazdı. Bir ilke olarak şu öne sürülebilir ki, bir yapıtın niteliği ve derinliği, yaratıcısının bir yapıta koymak istediği ile sonunda bu yapıtta yer alanlar arasındaki başkalıkla ölçülür sözlerini hatırlatırcasına, Yeşilçam'ın kutsal, fedakar, adanmış Anne'si, filmde Fatma, önce bir tür varlık gibi ailenin geri kalanının karşısında, onları tehdit eden tablo-planda görünür, ardından da çocukları için Bıktım artık, başımı alıp gideceğim valla, uğraşamam artık, dertlere düşürdüler beni, dertlere düşerler inşallah, hınzır kafir, geber, inşallah hepsi ölür, hepsi ölür, ben de kurtulurum, hepiniz ölürsünüz inşallah, hepiniz, hepiniz diyerek filmin senaryosundaki dırdırcı anneyi aşağı/geriye-doğru-aşar, Alkarısı soykütüğünün bilgelik dolu beddua irfanına bağlanır. Kutsal Kitap'ın rahme yönelik, hamileliğini sorun haline getireceğim ve acı içinde doğuracaksın tehdidine yanıt allahtanımaz mideden gelir: annelerimiz açısından hepimiz, kurbanla kurban-olmayanın birbirinden ayırt edilemeyeceği derecede eşitlendiğimiz büyük sevilme tehdidi altındayızdır artık. Bugün kendi eril praksisi ve dırdırcı kadın yazmaya çalışırken daralttığı alanlardan ya da geçersizliğini ilan ettiği matematiğin intikamını alan egemen hukuk tarafından kısaltılan ömründen bir Güney fikrine erişilebilecekse, filmin mevcut toplam adaletsizlikten payını almakta gönülsüz olarak işaretlediği sınıflar en kaba halleriyle havuz kenarında kola içip tavla oynayan zenginler ve zenginliğin imkan dahilinde ve meşru olduğu kabulünü canlı tutan orta sınıflar ile toplam acıyı herkese pay edecek tekiller arasında aldığı pozisyona da bakılmalı: Cabbar'ın sınırlı kaynaklara rağmen çocuklarda serbest bırakmaya çalıştığı tüketim fütursuzluğu karşısında grubun genel iyiliğini, tasarrufu savunan Fatma'nın yalnızlığı göze alan söylenmesi, böyle bir tekilliğe olanak veren açıklık sayesinde, gidebileceğini oraya gitmeden bilemeyeceği yere gider: Filmik-Fatma'nın beddua-anlatısında adalet, adaletsizliğin de eşit dağıtılmasıyla sağlanır. Kocasının karısı ve çocuklarının anası, intizar etmemesini buyuran erkeğe rağmen göklere ailesinin işgücünden eksilmesini buyurur. Temel dört işlem, eksilme. Ancak sadece matematikten kalınmadı. Ailenin okuyan çocuğu Cemile'nin İngilizceden sınav edildiği sahnede, ondan dünyadaki toplam İngilizceden payına düşeni alabilmek için önce İngilizce cümleleri karşılıksız üretmesi/tekrarlaması beklendiğinde, ağlayarak arkasını dönüşünde çocuğun imajında ses ve görüntü birbirinden ayrılır; daha doğrusu kara tahtaya sadece dönmeyen, onun üzerindeki yeni bir veriye/yazıya/silgiyedönüşen çocuk, bu kez bu kara ekranda eğitim-egemenleri tarafından beyaz tebeşirle çizilmiş statik-yabancı işaretler yerine özgün ve gerçekten-evrensel gözyaşlarını döken kanlı canlı sesle bir tür ikizliğin çağrısına uyar: bize cinema dei telefoni bianchi'nin İtalya'sında ses kuşağının gerçek ağlama sesleri yerine hakiki ağlamayı taşımaya başlamasını anımsatır. Görüşünün alan derinliği sıfıra indirilmiş Cemile'nin gözyaşlarını ve belki de bak mayışını tahtaya dönerek dökmesi saklanmaktan çok, sorgucuları ve oturma düzenlerini Cemile'nin onlarla ilgili tahayyülünün dışında bırakır. Why didn't you study? sorusunun cevabını, sorguculara bakan cephesinin çehresi artık bir yüzden değil saçtan ibaret olan demonik-baş verir. Bir tas seansında bakışlarını uhrevi sudan maddi kültür öğelerine gizlice çeviren küçük kardeşi Hatice'nin tersine, alacaklıların babasının borçlarına karşılık el koymayı planladıkları Cemile'nin çalışma sının yeni bir üretimi var: dili konuşamama olduğu kadar, bakış ın teslimiyetini de alenen susturma. umudun temsili krizinin karşısında konumlanır. Film-dışı evrende yok edilebilir, tarihin çöplüğüne gönderilebilir olan yoksulluğun/eşitsizliğin, filmdeki mutlak, kendinden başka hiçbir şeye göndermeyen, kalıcı imajı ile akrabalığı sürdürülebilir mi? Temsil ettiği yoksulların kurtuluş umudu olabilmek için sonsuza dek kurtarılamaz halde kalacak olan filmik-varlığın mevcudiyeti, belki sinemanın neden benzer tertibatları kullanarak teolojinin devamı olageldiğini yeniden düşünme olanağı verecek. Güney'in yıkıcılığı, yanıtı içgüdüsel olarak biliyor gibidir: Filmin ünlü pickpocket sahnesinde, Güney kamera ile kendisini bir iple bağlayıp eksen etrafında dönmeye ve objektife-doğru, aygıtın boş hacmini eylemle doldurmak ister gibi vurmaya başlar. Şok, sıkılan yumrukta, hem de bir sinemanın önünden geçmiş olduğu için soyulabilir bir tür ideal dalgınlıkta ve haydutluğu kendi de denemiş olan Cabbar tarafından Yankesici'nin maddi; star sisteminde bu dalgınlığa yakıt sağlayagelmiş Güney tarafından Seyirci'nin ontolojik olmak üzere, aynı anda, büyük hırsızlıkları sebebiyle cezalandırılmalarında aranabilir mi? Belki de. umut. Adı da Amorti'ye çıkmıştı ama amorti falan da kazandığı olmadığı halde. Büyük ikramiye ona çıkarsa ablasını kenara çekecek ve bu adamdan boşan diyecekti; ben sana da yeğenlerime de bakarım. Ablası kabul etmezse, ben kocamı seviyorum derse ne yapacaktı? Bilmiyordu. Bir belediye otobüsü satın alıp İstanbul'u gezerdi belki. O nereye isterse oraya gidecek, nerede dur derse orada duracak bir belediye otobüsü. Eniştesini de şoför olarak işe alırdı. Kabul etmezse? Çok para teklif ederdi, memuriyetten iyidir. Şurada dur, kenara çek, gidelim gibi emirler yağdırırdı. Dinlemezse? Dinlerdi, bu hayalde güç ondaydı. Dinlemezse? Dinlemezse, onu kovardı. Ablası ve yeğenleri bu durumda ona küserlerse? Evet, memuriyetten ayırdığı eniştesini şoförlükten kovamazdı. Emirlerini de dinlemezse, ona vuramazdı da, çünkü direksiyonda o vardı. Hayatının direksiyonunda eniştesi vardı ve istediği yerde durabilir, onu istediği yere götürebilirdi. Gidecek bir yeri olmayan garibanları almak için de durmayabilirdi. O kadar para hiçbir işe yaramayacaktı. Hiçbir şey, görüneni şimdinin doğrudanlığından kurtaran ve yinelemenin boş uzayına çöp olarak bırakan zaman-imaj da dahil olmak üzere hiçbir şey kaydedilemiyor. Umut, taşıdığı yüzeyin arkasındaki asıl ikametinde; ama artık fark etmez."}
{"url": "https://futuristika.org/her-istedigini-her-istedigin-an-yapabilmek-xiu-xiu/", "text": "Xiu Xiu diye tabir edebileceğimiz, şiu şiu diye telaffuz edebileceğimiz, Mark E. Smith'in The Fall'u ya da Ian Curtis'in Joy Divison'ı peşinden giden Jamie Stewart'ın grubu Xiu Xiu dans anlayışından uzak bir post punk icra ediyor. Yeni albümleri Woman as lovers'ın açılış şarkısı I Do What I Want, When I Want üflemelileri de bünyesine katarken suratı asık ama içten içe neşeli çocuklar gibi bir köşede her an yaramazlık yapmayı bekleyen ruh hali aşılıyor. Jamie Stewart bir roman yazarı ya da şair gibi bakıyor müziğe. Kara mizah, korku tekdüze bir sesle anlatılıyor. Dünyada bloglar aracılığıyla ünlü olmuş bir grup olarak nitelendirilebilir Xiu Xiu. Sitelerinde, hayranlarının yazdığı haikulardan, yine hayranlarının yükledikleri şarkıları sunuyor olmalarıyla internetin iletişim kanallarını iyi kullandıklarını görüyoruz. Unutmadan, grup bir de video dergi yayınlıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/her-sey-aydinlik-olmali/", "text": "Müziklerini Ukrayna asıllı çingene punk grubu Gogol Bordello'nun yaptığı ve Elijah Wood ile Gogol Bordello vokalisti Eugene Hütz'ün başrollerde olduğu 2005 yapımı filmin esinlenildiği aynı isimli kitap Her şey Aydınlandı Siren Yayınları tarafından Algan Sezgintüredi çevirisiyle Türkiye'de de yayımlandı. Jonathan Safran Foer'in yazdığı ve The Guardian'ın ilk kitap ödülünü de kazanan, ince dil ve zeka oyunlarıyla örülü Her şey Aydınlandı, yaşamını sürdürebilmek için geriye dönmesi gerektiğini düşünenlerin yolunu aydınlatıyor. Yazarın ikinci kitabı Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın daha önce yine Siren Yayınları tarafından yayımlanmıştı. Kitabın akıcı dili ve özenli çevirisinin ışığında elinde solmuş bir fotoğrafla Ukrayna'ya, dedesini Nazilerin elinden kurtardığını düşündüğü bir kadının izini sürmeye giden genç yazar Jonathan, arayışı derinleştikçe geçmişinden öğrendikleriyle bulanıklaşan gerçek hayatta kendi özgürlüğü için de çabalıyor. Kitapta gerçek ismini kullanan Jonathan Safran Foer'in Ukrayna yolculuğunda ona eşlik edenler arasında, yabancı dili bir sözlükten öğrenmiş gibi duran ve hayatında ilk kez yabancı dil konuşmak zorunda kalmış hissi veren biri de var. Bu kişi ayrıca yazarla yaşıt ve modayı oldukça geriden takip ediyor. Kendisi Amerikan pop kültürüne düşkün tuhaf çevirmen Alex'ten başkası değil. Yol bilmeden Jonathan'a şoförlük yapan Alex'in savaşın ardından yaşamak ağır geldiği için üzüntüden kör olduğunu iddia eden büyükbabası ve yaşlı adamın biraz akıl hastası olan ama oldukça iyi gördüğü iddia edilen köpeği Sammy Davis Junior Junior da yolcular arasında. Bu tuhaf ekip, savaşın ardından hayatta ve ayakta kalmış minnacık köylere doğru ilerlerken, karşılarına çıkan insanlarda, mekanlarda ve hatıralarda, kimi zaman hafızalarındaki boşlukları dolduruyorlar, kimi zaman geçmişlerinden öğrendikleri bilgi kırıntılarıyla yaşamlarının artık aynı olamayacağının farkına varıyorlar. Tüm bunlar gerçekleşirken, kimi zaman hüzünleniyor, kimi zaman kahkahalarla gülüyorlar. Gözlerindeki yaşların ise üzüntüden mi yoksa mutluluktan mı olduğunu ise çoğunlukla fark edemiyorlar. Çünkü hem ülkelerin tarihlerinde hem de insanların hafızalarında her şey aydınlanmalı, her şey. Ancak bu sayede yaşamlarımızı sürdürecek kadar güçlü hissedebiliriz."}
{"url": "https://futuristika.org/her-sey-mahvoluyor-her-sey-degersizlesti/", "text": "her şey mahvoluyor. her şey değersizleşti. fakat şunu söyleyebilirim ki, onlar mahvetti ve değersizleştirdi her şeyi. çünkü sözde masumane insani yardımla gelen bir çeşit afet değil bu. tam tersine insanın kendi kararlarıyla ilgili bu, kendi kararlarının kendisinin önüne geçmesiyle. tabii ki bunda tanrı'nın da eli var. hatta bana kalırsa, büyük bir payı var. ve bu pay ne olursa olsun, hayal edebileceğin en korkunç yaratılışa sahip. çünkü görüyorsun sen de, dünya bayağılaştı. benim ne söylediğimin bir önemi de yok, çünkü her şey satın alınarak değersizleştirildi. sinsi, alçakça bir savaşla ele geçirdiklerinden beri, her şeyi adileştirdiler. her neye dokundularsa, ki her şeye dokundular, onu değersizleştirdiler. işte bu nihai zafere kadar giden yoldu. muzaffer bir sona doğru giden. ele geçir, değersizleştir. değersizleştir, ele geçir. ya da istersen farklı şekilde de ifade edeyim: dokun, değersizleştir ve dolayısıyla ele geçir. ya da; dokun, ele geçir ve dolayısıyla değersizleştir. durum bu şekilde yüzyıllardır devam ediyor. yüzyıldan yüzyıla, her çağda. bazen sinsice, bazen kabaca, bazen kibarca, bazen acımasızca, ama durmaksızın devam ediyor. değişmeyen tek şey ise şekli, pusudaki bir sıçan saldırısı gibi. çünkü bu mükemmel zafer, diğer taraf için de aynı şekilde gerekliydi. mükemmel, bir şekilde önemli ve asil olan her şey, böylesi bir savaştan kaçınmalı. herhangi bir mücadeleye girmemeli, bu sadece bir tarafın aniden mükemmelliğini, büyüklüğünü ve asilliğini kaybetmesi demek. şimdi kurdukları pusudan yönettikleri dünyaya saldırıyor bu kazanan galipler ve birilerinin onlardan bir şey saklayabileceği küçük bir köşe dahi yok. ellerini attıkları her şey zaten onların çünkü. ulaşamayacaklarını düşündüğümüz şeyler bile, ki onlar her yere ulaşır, onların. çünkü gökyüzü şimdiden onların, düşlerimizin olduğu gibi. onların zaman, doğa ve sonsuz sessizlik. hatta ahlaksızlık bile onların, anladın mı? her şey ama her şey sonsuza dek kayboldu! ve o asil, önemli ve mükemmel pek çok şey orada kaldı, bilmem izah edebildim mi? o noktada çark ettiler, durup anlamaya başladılar, ve kabul etmek zorunda kaldılar, ne tanrının ne de tanrıların olmadığını. mükemmel, önemli ve asil olanın ise bu doğruyu en başından beri anlayıp kabul etmesi gerekiyordu. tabii onlar bunu anlamaktan oldukça yoksundu. inanmış ve kabul etmişlerse de, bunu anlamamışlardı. şaşkın ama boyun eğmemiş bir şekilde orada dururlarken bir şey oldu ve, beyinlerinde çakan bir kıvılcım, sonunda onları aydınlattı. ve birden ne tanrının ne de tanrıların olmadığını fark ettiler. birden ne iyinin ne de kötünün olmadığını gördüler. akabinde görüp anladılar ki, eğer öyleyse aslında kendileri de yoktular! söndüler, yanıp kül oldular dediğimiz an bunlar olmuş olabilir sanıyorum. çayırda cayır cayır yanmaya bırakılan bir ateş gibi söndü ve yanıp kül oldu. biri daimi kaybedendi, diğeri doğuştan kazanan. mağlubiyet, galibiyet. mağlubiyet, galibiyet, ve bir gün, yine bu civarlarda fark etmek zorunda kaldığım ve sonunda fark ettiğim bir şey oldu, ben hatalıydım. şu dünyada herhangi bir değişimin asla olmamış olduğunu, ve asla olamayacak oluşunu düşünürken gerçekten de hatalıydım. çünkü, inan bana, artık biliyorum ki, bu değişim aslında gerçekleşti."}
{"url": "https://futuristika.org/herhangi-bir-karanligin-manifestosuna-onsoz/", "text": "Sanat herhangi bir karanlığı aydınlatmaya yaramayacaktır. Okuduğum son üç makale sanatın uyan ışları üzerine kurgulanmış. Russolo, Marinetti gibi büyük sanatçılar, bir eleştirici gözüyle yaklaştıkları ve müthiş bir edebiliilik örneği göstererek yazdıkları bu makalede insan'ın dışındaki tüm gerçek'lere yönelmiş görünüyorlardı. Günümüz çağcıllığının ya da postmodernizminin, belki de kolonyal alerjisinin temelinde de bu olsa gerekti. Şiirde insan, romanda insan, sanatta insan göz önüne alınmaksızın üretilen gerçekler. Burada, insanın yüceliğinden ya da gerçeğin insan karşısındaki pasifizminden dem vurduğum asla düşünülmesin. Ben bir engelin, tümseğin tasvirini yapmaya çalışıyorum yalnızca. İnsan engelinden geçebilen sanatların, günümüzü aşacağına inanıyorum ve bu inancın şiirden resme, videodan elektronik müziğe kadar her alanda kendini göstermesini savunuyorum. Aksi halde sanat ve düşün, kendi kısırlığı içinde boğulacak ve LeGuin tasvirlerinin kötü birer taklidinden öteye geçemeyecektir. Günümüzde de bundan fazlası olduğu söylenemez. Çağdaş söylencelerin ne denli çağdaş olduğunu ya da işaret ettiklerinin ne olduğunu sorabiliyor muyuz kendimize ya da başkalarına? Manet'nin gördüklerinden daha azını gören, içinde Leonardo'nun hırs ve dehasının kırıntılarını dahi taşımayan, Baudelaire'nin acılarına ortak olmadan, Poe'nin trajedisini paylaşmadan hangi sanatın hangi oluşuyla uğraşabilir sayın çağdaş? Peki bu çağdaş, tüm bunların yanında, koca yoksulluğu bir kenara atıp kağıt toplayıcısının geri dönüşüme olan etkisini tartışarak, hangi avant-garde düşünün peşinden götürmeye çalışır bizi. Günümüz çağdaşlığı miyoptur. Toplumculuğun üzerine çıkmak yerine onu aratmıştır. Tıpkı dualizmi aratan toplumculuğun düştüğü hataya düşmüştür."}
{"url": "https://futuristika.org/herkesin-moby-dicki-kendine/", "text": "Baktım, Muzaffer Buyrukçu'yu es geçip gidiyor herkes. Popüler ne kadar roman, anlatı, kişisel gelişim teranesi varsa boka üşüşen sinekler gibi bir kalabalık... İçim daraldı. Üst kata çıkıp kafamı dağıtmak istedim. Bir de ne göreyim! Modern meddah olarak anılan Sunay Akın'ın T. İş Bankası Yayınları'ndan o kadar çok kitabı çıkmış ki! Ay Hırsızı, Ayçöreği ve Denizyıldızı, Kaza Süsü, Kırdığımız Oyuncaklar vd. Birkaçını karıştırdım. Sunay Akın'ın, modern meddah sıfatıyla elini kolunu nasıl kullanacağını henüz tam anlamıyla çözdüğü söylenemese de kültürel tarih kazıcılığı babında, -o trendy ve gıcık olduğum kelimeyle söylersem- belli bir kültürel farkındalık yarattığını ve Oyuncak Müzesi hamlesiyle de müze kültüründen nasiplenememiş halkımıza müzelerin işlevini hatırlattığı için selamlamalıyız. Robert Mulligan'ın 1962 tarihli, Harper Lee'nin aynı adlı romanından uyarlanan To Kill a Mockingbird filminde -ki, unutulmaz bir siyah beyaz mahkeme filmidir- Atticus Finch karakterine can veren, 1916 doğumlu Gregory Peck'in akıllardan pek tabii kolay kolay çıkmayacak bir Kaptan Ahab performansı ortaya koyduğu, Addams Ailesi'nin Morticia Addams'ı Angelica Huston'ın babası John Huston imzalı 1956 tarihli Moby Dick, neredeyse Yunus Emre'nin, Mevlana'nın metaforik metinleriyle, hikayeleriyle aşık atacak kertede sağlam bir romandır. Filmin görsel yönü, zamanın teknolojik olanakları düşünüldüğünde hiç de fena değildir. Esas hadise ise romanda; yani yazıda billurlaşıyor elbette. Ahabın ahbapı çağrıştırması hoş bir edebi sanat olan aliterasyona göz kırpmasının yanı sıra Eski Ahit'teki kral Ahaba bir göndermedir. Mutlak bilginin peşindeki, Tanrısal bilginin peşindeki bir nevi Faust'tur o! İncil'e dair pek çok gönderme cirit atar romanda. Kaptan Ahab'ın kaptanlığında balina avına çıkan bir avuç gemicinin, balinayla olan mücadelesinin derininde mevcudiyetimizin, kainatın ustaca sorgulandığı trajik bir şaheserdir Herman Melville'in Moby Dick'i. Yok, böyle olmayacak, ben bu Moby Dick çözümlemesini tamamlayamayacağım!"}
{"url": "https://futuristika.org/hey-ayatollah-leave-those-kids-alone/", "text": "The Wall İran'da yazılsaydı nasıl olurdu?... Bu soruyu, 86 yılında ailesiyle birlikte Kanada'ya kaçan, İran kökenli Sepp ve Sohl kardeşlerden daha iyi kimse cevaplayamaz sanırım. Kanada'ya geldikten sonra kurdukları Blurred Vision grubuyla ellerinde gitarları, akıllarında İran, Pink Floyd'un marş haline gelmiş şarkısı The Wall'a el atmışlar ve şarkının en can alıcı yerinde, Hey, Ayatollah, leave those kids alone! olarak ufak ama cesur bir değişiklik yapmışlar. Ardından, İranlı yönetmen Babak Payami tarafından, Ahmedinejad'ı protesto eden öğrencilere uygulanan vahşet görüntülerinden derleme bir klip yapılmış. Klip, birçok uluslararası festivalde gösterilmiş ve Youtube'da da kısa sürede 160.000 kişi tarafından izlenmiş. Bu arada, grup elemanları Roger Waters'a şarkıyla ilgili bir e-posta yollamışlar. Ancak haftalar sonra cevap yazabilen Waters, şarkıdaki bu ufak değişikliği çok sevmiş ve -kendisinden beklediğimiz bir tavırla- şarkıyı kullanabileceklerine dair izin vermiş. Bizim biraderlerin sevinçten elleri ayaklarına dolaşmış tabi."}
{"url": "https://futuristika.org/heyecanlarin-sistemi/", "text": "-Napıyorsunuz- diyor Bölük pörçük ritimlerle yürüyen insan güruhuna -kendi amaçları doğrultusunda ki peltek aksanlarıyla her biri zırva hikayelerini bir diğerine yutturma telaşı içindeyken- beklenen çağrı yapılıyor. Açılan kapıya akın eden, histeriyle kendilerine yol açma telaşındaki arsız bedenlerin -ki işin içinde kalıtsal etmenlerin de bulunduğu göz önüne alınacak olursa özlerini ilk çığlıkla etiketli yahut etiketsiz bir elde bırakmış oldukları aşikardır- bir diğerini alt etme mücadelesi başlıyor. Etrafa yayılma konusunda lütfen sakin olunamaz insan virüsleri arka-ön kümeler oluşturmak üzere ilerliyor. Güçlünün edilgeni ezip otoritesini sağlamlaştırma isteği. Beyaz üstünlüğünün yaş grupları ve şartları arasından sıyrılıp muktedir olduğunun kabullenilmesi gerektiğini haykıran kişi, sinir düğümlerinin zaptedilemeyen tikleri eşliğinde -ki duyu ötesi algı kavrayışı varken konuşarak daha fazla bilgi edinilebilirmiş- pek muktedir şahsın yanına bir hışımla varan ve kolunu -tereddütsüz- oltaya takılmış koca balık kafasına eski ahbap misali dolayan karşı şahıs anti-muktedir hareketin neferi, Ve siz jüri üyeleri hayal edebileceğiniz üzere gerçek asalak organizmalar her türden bileşimle harmanlanmıştır. Coşkun zırvaların yırtık ciğerlerde depolanıp hasta hayvan gözlerden hedefe yönelmesi ve dilin ağızda dalgalanıp yarı saydam sözcükler kusması karşı bedeni yüksek gerilim hattına dokunmuş biri gibi ayrıştırır. Hayır, beyefendi boş laflara karnımız tok. Ardışık birlerin ardı sıra sayın bayım; tertemiz parıldayan gözler, ayak parmaklarından başlayarak bütün ruhu ele geçiren su telepatik duyarlılık, size burada kendi başınıza olduğunuzu tekrar haykırıyor. Peki sözüm ona sözün özü sayın jüri üyeleri.."}
{"url": "https://futuristika.org/hic-kimse-olumsuz-degil-ama-bay-hic-kimse-olumsuz/", "text": "Oksimoron değil film. Jaco Van Dormael yönetmenliğinde, başrollerinde Jared Leto, Diane Kruger ve Sarah Polley'nin olduğu, literatüre bilim kurgu olarak geçmiş olan ancak bize göre uzun bir video klip gibi olan film: Bay Hiçkimse. 2092 yılında, Nemo Nobody isimli adam 118 yaşındadır ve dünya üstündeki son ölümlü insandır. Bir doktor, son günlerini yaşayan yaşlı adamı hipnotize edip geçmişini öğrenmeye çalışırken, yarım akıllı bir gazeteci de adamla röportaj yapmak için son anlarını yaşadığı hastane odasına sızar. Filmin devamı ise, farklı seçimleriyle alternatif hayatları arka arkaya ve kimi zaman da aynı anda yaşayan bu ilginç adamın paralel hayatlarındaki sevinçleri, acıları, mutluluğu ve duygu değişimlerine odaklanıyor. Film bunu yaparken, muhteşem bir görsellik, zaman zaman insanı uyutabilecek bir durağanlığın yanı sıra, bir şarkıdaki koro misali kendini tekrarlayan sahnelerle zaman zaman hızlanıyor, zaman zaman keskin dönüşler yapıyor. Film boyunca sık sık zaman felsefesi, büyük patlama, sicim teorisi ya da hafızanın insandaki etkisi gibi konulara göndermeler yapıyor. Tamamını göremiyor olsak bile 11 boyutlu bir evrende yaşadığımızı öğrenince kendinden geçtiğini söyleyen yönetmen Van Dormael, biraz rüzgarın estiği yöne doğru savrulmuş gibi dursa da, 140 dakikaya yaklaşan filmde yarattığı görsellik nedeniyle de olsa, atlanmaması gereken bir çalışma yapmış."}
{"url": "https://futuristika.org/hirokazu-kore-eda-bosluktan-yasama-bakis-ve-air-doll/", "text": "adın ya da erkek, hepimiz havalıyız biraz. Boşluğa kısmi bir referans olan hava ile dolu içimiz. Havamız söndüğünde, etten kılıflar halinde geziniyoruz. Yeniden nefesle dolmamız için bedensel vanalarımızı açık tutup, devr-i daim yapmak zorundayız. Günde ortalama yirmi beş bin kez nefes alırız. Dolduğu hızla boşalan hava ile kendi başımıza ancak bu kadar haşır neşir olabiliyoruz. Marx'ın ilk dönem çalışmalarında önemseyip, sonradan bir bakıma meta fetişizmi ile yer değiştirdiği yabancılaşma, bu havalı, şişme varlıklarımızı tariflemek için hala kullanışlı bir kavram. Doğadan kopuyoruz; hadi bu neyse. Neyse dedim çünkü buna 'uygarlık' ve 'ilerleme' adı veriliyor. Fakat insanın kendine yabancılaşması? Bu ne menem bir şeydir? Kapitalist toplumsal sistemin, affedilebilebilir bir yan etkisi mi sayacağız? İnsanın emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve nihayet kendine yabancılaşması ne olacak? Dünya her geçen gün maddi ve tinsel eklentilerle çeşitlenip zenginleşirken, insanın kendisi neden durmadan yoksullaşıp yoksunlaşıyor? İnsan; insan-olmayan'a dönüşürken, bu yeni form, aldatıcı biçimde fetişleştirilen kutsal metaya denk düşmüyor mu? Protogoras, insanın her şeyin ölçüsü olduğunu haykırıyordu. Şimdi de öyle mi? İnsan-olmayan insan, meta-insan sahiden her şeyin ölçüsü mü? Doğrusu bu, içinde bulunduğumuz sosyo-ekonomik düzen için pek de yarayışlı olurdu. Ego ve Kendi adlı eserini yazdığı sırada, Marx'ın eleştirilerine maruz kalsa da, insanlığın, birey için bir yabancılaşma ideali olduğunu söyleyen Stirner, şu sıra o kadar da haksız görünmüyor gözüme. Öyle ya; 'insanlık'ın düpedüz ideali olarak yürürlüğünü sürdürüyor yabancılaşma ne de olsa. İnsan, yalnızca biyolojik ve biçimsel bir formun adı olamaz. İnsan; aynı zamanda bir tarihsel durumun da adı. Düşünen, acı çeken, empati kuran, inanan, reddeden, öfkelenen, sevinen, yazan, ilişki kuran, yıkan... Kore-eda'nın son dönem filmlerinden 2009 yapımı Kuki Ningyo, yaygın adıyla Air Doll/Şişme Bebek de tüm bu insan ve insan-olmayana avdet ediş durumlarını bazen tersinden önermelerle yoklayan bir film. Yönetmenimiz de zaten filmiyle ilgili sorulara genellikle kent yalnızlıklarını ve insan olmanın anlamını irdeleme amacını açık eden yanıtlar vermişti. Air Doll, Yoshiie Gouda'nın hepitopu yirmi sayfalık aynı adlı mangasından uyarlanmış bir hikaye. Senaryolaştıran yine Kore-eda'nın kendisi. Linda Linda ve daha çok da Sympathy for Mr. Vengeance filmlerinden anımsadığımız Koreli aktris Doona Bae canlandırıyor şişme bebek Nozomi'yi. Kore-eda'nın After Life'tan beri kemikleşmiş oyuncularından Arata ise video dükkanının çalışanı Junichi rolünde. Nozomi'yi ikame seksüel arzu nesnesi olarak evinde tutan Hideo ise Itsuji Itao tarafından oynanmış. Air Doll ismini koyduğu filmiyle kolayca Asia Extreme çizgisinde cinsel şiddet yahut komedi dozu yüksek bir gişe filmi yapılabilecekken Kore-eda, şaşırtıcı biçimde, bu isimden derin felsefi ve ontik soruları barındıran bir film kurgulamayı seçti. Air Doll'un alışılageldik anlamda, hele de Asya sineması söz konusu olduğunda adının refere ettiği erotizm merkezli bir film olmadığını söyleyerek başlamak lazım. Yüzyıllık bir zaman diliminde kökleşmiş usta sinemacıları yetiştiren Japon Sineması, seksenli yılların başından doksanların başına dek uluslararası düzlemde Kitano ve Miike ile adını duyuruyordu en fazla. Doksanların ortasından sonra, bu iki sinemacı, sıklıkla Uzakdoğu filmlerinden beklenen samuray ve yakuza temaları, kan, şiddet ve erotizm unsurlarını da kullanarak kendi özgün dillerini oluşturmuşlardı. Ancak son dönemde pek fazla üretimde bulundukları söylenemez. Asya'nın Kore, Tayvan, Hong-Kong ve Çin'den yükselen kimi yeni isimlerinin de sinemaseverlerin dikkatini çekmesi, Kitano ile Miike'nin seslerine daha az dikkat kesilmemizin nedenlerinden olabilir. Hirokazu Kore-eda ise tam da bu yıllarda, doksanların ortalarından itibaren filmler yapmaya başladı. Evvelce, biraz Maborosi'nin Naruse-Ozu ve Bergman görme biçimiyle karşılaştırılan üstün sinematografisi, Kore-eda'yı adeta festival yönetmeni yaftası içine sıkıştırdıysa da filmografisi bize onun çok farklı tema ve teknikleri cesurca denediğini gösterdi. Kabul etmek lazım ki bazı işlerinde, ticari başarı için kimi yeltenmeleri oldu. Yine de sözgelimi, Air Doll ismini koyduğu filmiyle kolayca Asia Extreme çizgisinde cinsel şiddet yahut komedi dozu yüksek bir gişe filmi yapılabilecekken Kore-eda, şaşırtıcı biçimde, bu isimden derin felsefi ve ontik soruları barındıran bir film kurgulamayı seçti. Bugün Air Doll hakkında konuşan eleştirmenlerin hemen hepsi, filmi şiirsel, dokunaklı, derin ve cesur olarak değerlendiriyorlar. Açılış anından itibaren etkileyici müzik bizi hikayeye çağırır. World's End Girlfriend adlı orijinal müzik Katsuhiko Maeda'ya ait. Tokyo şehir silueti, arka sokaklar ve derin nefes alma efekti eşliğinde başlarız temaşaya. Açılış anından itibaren etkileyici müzik bizi hikayeye çağırır. World's End Girlfriend adlı orijinal müzik Katsuhiko Maeda'ya ait. Tokyo şehir silueti, arka sokaklar ve derin nefes alma efekti eşliğinde başlarız temaşaya. Hikaye oldukça basit. Lokantanın birinde garson olarak çalışan Hideo, eski sevgilisinin adını verdiği şişme bir bebekle birlikte yaşamaktadır. Hideo için Nozomi elbette seksüel bir arzu aracıdır. Ama aynı zamanda yemek yerken Fransız hizmetçi-kız kıyafetleriyle karşısına oturttuğu, geceleyin uyumadan önce ufak çaplı bir planetaryum gibi düzenlediği tavandaki yıldızlar hakkında konuştuğu, iş yerindeki tersliklerden dert yandığı ve parka gittiği biridir de. Hideo, Nozomi ile mutludur. O kadar ki her iş çıkışı evine koşarak gelir, Nozomi'yi giydirir, gerektiğinde pahalı şampuanlarla yıkar. Günün birinde, Nozomi işe giden Hideo'nun ardından yataktan kalkar, pencereye yürür, elini uzatır ve bir yağmur damlası tenine temas eder. Dünyaya karşı kullandığı ilk sözcüğü: Güzel olacaktır Nozomi'nin. Önce tam bir plastik manken sarsaklığıyla yürür. Evdeki açık-saçık kıyafetlerden birini üzerine geçirir ve sokağa çıkar. Kendisini çevreleyen her nesne, durum ve canlı onun için yenidir. Bu nedenle, doymaz bir çocuk merakı ve saflığıyla etrafa bakar, anlamaya çalışır. Doona Bae'nin filmin ekseriyetinde çıplak yahut yarı çıplak olduğunu biliyoruz. Ancak Bae öylesine isabetli bir seçim ki Air Doll'un Nozomi'si için; muhteşem vücuduna bakarken hemen hiç bir sahnede onu pespaye bir seksüel nesne olarak görmüyoruz. Özellikle mimiklerle doruğuna ulaştırdığı oyunculuğu ile Doona Bae bize masumiyet, saflık, çocuksuluk ve dokunaklılık telkin edip duruyor. Yaşadığı eve pek uzak sayılmayacak büyük bir video dükkanında iş bulur Nozomi. Kısa zamanda daha da 'insan'laşarak, orada çalışan Junichi'ye güçlü bir duygusal yakınlık hisseder. Eve geliş gidişlerde, bir yandan etraftaki insanları gözlemleyip, insan olmanın gerektirdiği davranışları kendince hafızasında sıralar -ki bunlardan en dikkat çekenlerinden biri, parkta otururken eline bir çift örgü şişi ve yünü alması idi. Öte yandan da film kiralanan mağazada, Junichi'nin yardımıyla film adları da dahil, insana dair kayda değer bulduğu kimi yeni bilgileri, çantasında taşıdığı deftere listeler. Nozomi, birlikte zaman geçirdiği Junichi'den anlaşılması zor, yeni şeyler öğrenir. Yıldızların gündüz de gökyüzünde oldukları halde görünmeyişleri, insanın yaşlanma ve ölüme yazgılı oluşu gibi anlaşılması zor, yeni şeyler. Bu bilgilerle donandıkça, insan olmanın bileşenlerine tek tek talip olup, geçiciliğe avdet etmek, plastik varlığının ötesine geçmek ister. Küçük bir karton ambalaj içinde kendisini satın alan Hideo'nun Ne kadar şanslısın; hiç yaşlanmayacaksın. deyişindeki şansı değil, bir kalp sahibi olmanın faniliğe bağlanmış koduna dahil olmayı diler. O nedenle de yaşlanma korkusu olan kadına, bir karşılaşmalarında gülümseyerek Yaşlanıyorum ben de! diyecekti. Kendisine bir yaşam armağan edilmiş olmasına rağmen bebek Nozomi, akşam Hideo'nun eve geliş saatinden önce gidip yatakta, onun bıraktığı şekilde yerini alırken ve erkeklerin kendisine bakışlarını görürken, durmadan şu bilgiyi yineler: Ben bir şişme bebeğim ve arzuların tatmini için kullanılan bir aracım. İnsanlaşma yolunda mesafe kaydettikçe, attığı her adım, gözlemlediği her insan ona hayatın, canlı olmanın yeni bir acısını tanıtır. Yine de ilerlemek ve kemale ermek ister. Acı ve keder; umut ve sevinç ile harmanlanarak solunum sisteminde dolanır. Yaşadığı, yiyecek ardiyesini andıran çöp-evde, histerik şekilde, aralıksız yedikten sonra parmağını boğazına sokup kusan blumik kız, statü kaybına uğrayacağına dair endişelerini anlattığı telefon konuşmalarıyla yaşlanma korkusuyla kıvranan orta yaşlı kadın, çamurdan heykelcikler yapan anaokulu öğrencileri, dehşet saçan dedektiflik hikayeleri aradığını söyleyerek video kiralamak isteyen polis memuru. Her biri Nozomi'nin kafasını çevirdiği yerde havaları alınmış, çaresiz bebekler olarak debelenmektedir. Dev bir sisteme ait kallavi dişlilerin dönedurduğu Tokyo denen makinede, yalnız ve yabancılaşmış insansıları, diyelim birinin çorabının arkasındaki şeritten dolayı, Nozomi, kendisi gibi sonradan insana evrilmeye çalışan canlılar olarak bile düşünür. Onlarla empati kurduğunda her biri için bir şeyler yapmak ister. Otobüsün arka koltuğunda uyuklayan birine yaklaşıp ona omzunu uzatmak, kadına kırışık kapatıcı bir kozmetik ürünü vermek. Elinden gelen budur. Küçük yara bantları; kocaman yara üzerinde hüzünle parlayan küçük, iğreti armağanlar. Böyle bir şey midir, insan olmak? Yabancılaşmanın vardığı nokta, tam da Adorno'nun tespitini akla getirecek boyuttadır. Evler, insandan ve insani ilişkilerden boşalmış, göğe değmeye meyilli beton kabuklardır ve sahiden Ev geçmişte kalmıştır. Yeri gelmişken şunu da belirtmek gerek: Ana izleğe eklenmiş bu küçük yan hikaye fragmanlarıyla film hem sıkıcılık riskinden sıyrılır, hem de modern dünyanın yalnızlık ve yabancılaşmaya dair acı bilgisini Tokyo parantezinden çıkarıp evrensel imajlara çevirir. Burada, Kore-eda'nın oyuncu seçimi ve yönetimine ilişkin üstünlüğüyle olduğu kadar, görüntü sanatlarına gönül vermiş sahici sanatçıların tevazuları üzerinden filme kattıkları zenginlikle de karşılaşıyoruz: Yan hikayelerde yer alan kısacık performanslar için kullandığı artistlerin, Japon sinemasında kendilerini kanıtlamış, meşhur insanlar olması, bizim ülke sinemamızda özellikle sık rastlanan bir durum değil. Halbuki Air Doll'da sözgelimi yalnızca birkaç sahnede görünen polis memurunu Susumi Terajima, yaşlanmaktan korkan kadını Kimiko Yo ve bebek imalatçısı olarak sonlara yakın gördüğümüz kişiyi ise Jo Odagiri oynuyor. Her biri köklü oyuncular kısacası. Azımsanmayacak kadar çarpıcı sahnenin olduğu bir film Air Doll. İnsan, laf deydirmeden geçmek istemiyor hiç birine, ancak elbette bu harfler marifetiyle çok sıkıcı olurdu. Havası azaldığında, Nozomi'nin göbek deliği üzerindeki tıpayı açıp kendini şişirmesi; Junichi ile yan yana yürürlerken kendi gölgesinin içi boş, şeffaf halini fark edip birkaç adım geriden yürümesi akla ilk gelenlerden. Filmin, beklenmedik bir finale doğru gidişatında, diğer etkileyici, hatta insanın kanını donduran bazı sahneleri ise izleme keşfine bırakabiliriz. Sözel bakımdan, hikayeye dair önermelerin dillendirildiği; sonradan vekil öğretmen emeklisi olduğunu öğrendiğimiz yaşlı ve yalnız adamla Nozomi arasındaki diyaloglar da çok dikkate değerdi doğrusu. Nozomi, irkiltici Tokyo şehir siluetinin sık yinelenen gökdelen manzarası karşısında, parktaki banklardan birinde oturmaktadır. Yaşlı adam da hemen yandaki diğer bankta. Nozomi'ye, mayıs sineği denen böceği bilip bilmediğini sorar ve başlar anlatmaya: Mayıs sineği, dünyaya geldikten bir-iki gün sonra ölür. Organsızdırlar, gövdeleri boştur. İçleri tamamıyla yumurtayla doludur. Sadece doğurmak, üremek için dünyaya gelmiş bir varlık. Artık insanlar da farklı değiller yazık ki. Adamı ilgiyle dinleyen Nozomi, kendisinin de içinin boş olduğunu söyler. Adam; Ne hoş tesadüf! Ben de aynıyım! diyerek gülümser. Nozomi bu defa, kendileri gibi başkalarının da olup olmadıklarını sorar adama. Yanıt şudur: Şimdilerde herkes öyle! Hele bunun gibi şehirde. Merak etme yalnız sen değilsin içi boş olan! Sahne bitmeden hemen önce yaşlı adam Hayat diye başlayan bir şiirden bahseder: Hayat... İnoçiva... Şiirin devamını merak ederken, sahne değişir. Hikayeye ara verip, filmin sinematografisinde akıllara yer eden enstantaneleri düşününce, Mark Lee Ping-bin'in büyüleyici yeteneğinden birkaç cümle bahsetmek gerekecek. Air Doll'un görüntü yönetmeni olan Tayvanlı sanatçı Ping-bin Lee'yi daha çok Hou Hsiao-Hsien filmlerinden biliyoruz; özellikle Red Balloon Flight ile. Christopher Doyle ile çalıştığını da kaydetmek lazım. Fakat sinema ile biraz daha uzak ilgisi bulunanlar bile onu, Kar-wai'nin yönettiği ve yine Doyle ile birlikte çalıştığı In The Mood For Love'daki, şiirsel çerçevelerinden hatırlayacaklardır. Air Doll'da ise cidden Ping-bin Lee kentin ruhunu yakalamayı başaran fotoğraflar ile modern bir masal görüntüsü sunuyordu. Bu filmi ile Kore-eda yalnızca sanatsal başarı değil, aynı zamanda diğer filmlerine nazaran ticari başarı da yakaladı. Elbette bunda görüntü yönetmeninin payı önemli. Çünkü Ozu ilhamlı köklerine bağlı filmografisinde, Kore-eda'nın realite yaklaşımlarına kıyasla Air Doll çok daha gerçeküstü bir anlatımı tercih etmiş görünüyor ve bu karanlık, sürreal masalın farklı bir görsel anlatıcıya ihtiyacı vardı. Nokta odaklı yakın çekimler, kamera açıları ve renk seçimi ile herhalde Ping-bin Lee'den daha iyi bir seçim olamazdı görüntü yönetimi için. Köpeklerden nefret ederim. Sen fark etmeden yaşlanır ve sonra da ölürler. Köpeğinin olması sadece seni daha da yalnız hissettirir. Kore-eda'nın bu filmi için tematik bakımdan Jun'ichiro Tanizaki'nin çalışmalarından ilham aldığı şeklinde değerlendirmeler oldu. Modern Japon edebiyatının kurucularından sayılan Tanizaki, bazı eserlerinde cinsellik ve yıkıcı erotik obsesyonlarla çevrili, oldukça şok edici bir dünya sunuyordu. Bunu yaparken, kimlik, yabancılaşma gibi evrensel temalara da değiniyordu. Yine filmimizi, Air Doll'dan iki yıl önce çekilen Lars and The Real Girl ile karşılaştırmak da mümkün. Craig Gillespie'ın 2007 yapımı Lars and The Real Girl filmiyle bilhassa yola çıkılan önermeleri bakımından, çarpıcı benzerlikler taşısa da Air Doll, esasında Gillespie filminin ters köşesinden sürdürür hikayeyi. İlkinde yalnızlığın içeriden anlatımı ve yalnız'ın dış-evren görüsü; ikincisindeyse buna kontrast teşkil edecek şekilde yalnız'ın dış evrenden çekilen fotoğrafı bahis konusu denilebilir sanıyorum. Bana kalırsa, görsel ögelerdeki metaforik benzerlik bir yana, her iki filmin kesişim kümesini en iyi özetleyen sözler, filmimizdeki yaşlı vekil öğretmenin Nozomi'ye söyledikleriydi: Köpeklerden nefret ederim. Sen fark etmeden yaşlanır ve sonra da ölürler. Köpeğinin olması sadece seni daha da yalnız hissettirir. Bu cümleler, Lars'ın sevmek için bir nesneyi tercih etme nedenini de özetlemiyor mu? Canlı çiçekler yerine, hiç solmayacak ve bizi güzelliğinden, varlığından hiç mahrum etmeyecek plastik olanlarını tercih etmesini de öyle. Nozomi, bir akşam, her zamanki vaktinde eve döndüğünde sahibi Hideo'nun kendisine yeni bir şişme bebek alıp ona da Nozomi adı verdiğini görür. Junichi'nin yanındayken kendini kanlı-canlı gerçek bir kız olarak görmeye başlamışken, özel olmadığı, benzer kutularla ambalajlanmış fabrikasyon bir ikame arzu nesnesi olduğu acısına toslar yeniden. Hideo'ya bir kalbi olduğunu söyler. Kalbi olmak, acı çekmeye yeterli bir gerekçedir çünkü; belki bu yüzden üstüne basarak söyler: Benim bir kalbim var. Oysa Hideo, tıpkı diğer filmimizdeki Lars gibi, canlı olan her şeyden ürkmektedir. Canlı olan yaşlanır, yargılar, ölerek ya da bir şekilde giderek terk eder. O nedenle Hideo tüm kalbiyle/kalpsizliğiyle Nozomi'nin kalpsiz haline rücu etmesini diler. Ama kalp dediğin, bir kez sahip olunduğunda yok saydırtmaz kendini. Nozomi evden ayrılır ve kendisini imal eden her kimse, onun peşine düşer. Daha önce, satın alınırken içine konduğu kutu üzerindeki adresten kolayca bebek tasarım ve imalatçısına ulaşır. Orada Evine hoş geldin diyerek karşılanır. Kendisiyle neredeyse birörnek yığınla plastik bebek arasında hüzünle gezinir. Bir kısmı artık kullanım dışı olan bu atıklar, plastik cesetler halinde öbek öbek durmaktadır. İlk sorusu, neden bir kalbinin olduğudur. Adam; onu kendisinin yaptığını, fakat bunun yanıtını bilmediğini söyler. Hatta neden birer kalbimiz olduğu sorusuna, Tanrı'nın bile kolay yanıt veremeyeceğini. Nihayetinde buradaki bebeklere ne olacağını da öğrenir Nozomi. Onlar bahar geldiğinde çöpe atılacaklar, yerlerine yeni modeller konacaktır. Öğrenir ki öldüklerinde, gerçek insanlarla aralarındaki fark, yakılabilir olan ve olmayan çöpler arasındaki farktan büyük değildir. Maddesel varlığı içine kilitlenmiş insan, aşk, teslimiyet, öz yıkım, yalnızlık ve yabancılaşmaya dair bu telaşsız hikaye, bana bir de 2008 yapımı Tokyo! adlı üç yönetmen ve üç öykülü filmin ilk segmentini anımsattı. Michel Gondry'nin bu kısa anlatısında genç kız kendini öyle anlamsız, boş ve gereksiz hissetmişti ki en sonunda sert bir metamorfoza uğrayıp, tahta bir sandalyeye dönüşmüştü. Yazının başlangıcında sözünü ettiğim meta-insanlarla dolu bir kafese benzeyen kentsel yaşamın karşısına, Kore-eda'nın Nozomi'siyle insan olma umudunun hangi bileşenleri içerdiği bilgisi kondu biraz Air Doll ile. Donna Bae, bizi başarılı oyunuyla insanlık durumunu keşfetmeye davet etti. İnsanın; sözcüğün ifade ettiği anlamı yitirmiş bir et topuna dönüştüğü dünyada, cansız nesnelerin bizden fazla kalpsiz olmamaklığına davet edildik iki saatlik film boyunca. Sürenin gereğinden biraz uzun tutulduğunu söyleyenler haklı olabilirler. Fakat Japon sinemasının karakteristik sorunu olarak görülebilir o halde filmlerin uzunluğu. Ben yine de bu uzunluku, telaşsızlığın uzantısı olarak algılamaktan yanayım. Bu bakımdan Kore-eda'nın Air Doll ile, video dükkanında film kiralamak isteyen birine, Arıcı adlı filmi sordurtmak yoluyla selam gönderdiği Angelopoulos'un sineması da biraz böyle telaşsız, sakin bir sinemadır. Parkta yaşlı öğretmenin Hayat... diye başlayan sözlerinin devamını ilerleyen sahnede Nozomi'nin sesinden dinliyorduk: Hayat, kimsenin tek başına dolduramayacağı şekilde kurgulanmış... Sadece bir başkasının tamamlayabileceği, kendi yoksunluğunu içerir hayat. Dünya; senden gayrı olanların toplamı gibidir... Belki de Hayat; hayata öykünen ticari bir girişim halinde işliyor epey bir zamandır, kim bilir! Epeydir kentlerde kimse ölmüyor gerçekten; kimse yaşamadığı için ölmüyor da. Oldukça güçlü işlediğini sandığımız ölüm bürokrasisi bile, artık kentte tavsamaktadır. Plastik torba içinde çöpe atılan cesetler, ölüm bürokrasisinin hiyerarşisini zorlar. 'Ölüm' sözcüğü uzak durulan gramatik birçok öcü ihtiva eder. Kimseye öldü diyemeyiz. Onlar; bileti kesilenler, toz olanlar, dünyaya gözlerini yumanlar -sanki hep yummamışlar gibi!- aramızdan ayrılanlar -sanki aramızda olmuşlar mıydı?- etkisiz hale gelenler -sanki herhangi bir zamanda etkili olabilmişler gibidir. Yahut filmimizin vurgusu bakımından 'yakılabilir' veya 'yakılamaz' diye ikiye ayrılan atık teknolojileri uyarınca onlar; 'yakılabilir çöp'türler. Cannes ve Toronto Film Festivali'nde de gösterime sunulan filme dair söylenebilecek son sözler, Air Doll'un postmodern bir anlatı olduğu değil; postmodern algılara sahip, yabancılaşmış insanların öyküsünü anlattığı olabilir: Anlatırken, insan olma ve kemale ermeye dair küçük imler de koyduğu. Filmin alt metnini okurken, hikayenin daha ziyade Japonya'daki kadının sosyal statüsüne atıf yaptığını söylemek, dünyanın geri kalan kadın ve erkekleri için fazla iyimserlik olurdu. Dedim ya; kadın ya da erkek, hepimiz havalıyız biraz."}
{"url": "https://futuristika.org/hobbes-ve-mccarthy/", "text": "Thomas Hobbes, Leviathan'ında, hukukun üstünlüğü veya bir tür sosyal sözleşme olmadan, insan hayatının iğrenç, vahşi ve kısa olduğunu yazmıştı. John Gray ise Hobbes'un sözlerini insanlar doğaları gereği şiddet içeren hayvanlardır olarak kabul etsek de, bu algının Hobbes'un aslında kastettiği şeyin neredeyse tam tersi olduğunu savunuyor. Aslında Gray'e göre Hobbes'un insanların daha çok korku ve aşırı güvenlik ihtiyacı tarafından yönlendirildiğini ve öncelikle şiddete yöneldiğini düşündüğünü ileri sürüyor. Hobbes haklı mı? Gray başka bir yanlış anlaşılmış kitabın, Cormac McCarthy'nin Blood Meridian romanının cevap verebileceğini düşünüyor. Thomas Hobbes, Leviathan'ında, hukukun üstünlüğü veya bir tür sosyal sözleşme olmadan, insan hayatının iğrenç, vahşi ve kısa olduğunu yazmıştı. John Gray ise Hobbes'un sözlerini insanlar doğaları gereği şiddet içeren hayvanlardır olarak kabul etsek de, bu algının Hobbes'un aslında kastettiği şeyin neredeyse tam tersi olduğunu savunuyor. Aslında Gray'e göre Hobbes'un insanların daha çok korku ve aşırı güvenlik ihtiyacı tarafından yönlendirildiğini ve öncelikle şiddete yöneldiğini düşündüğünü ileri sürüyor. Hobbes haklı mı? Gray başka bir yanlış anlaşılmış kitabın, Cormac McCarthy'nin Blood Meridian romanının cevap verebileceğini düşünüyor."}
{"url": "https://futuristika.org/holiganin-savunma-tekniginde-zen-sanati-millwall-tuglasi/", "text": "Mezarlık sabahlamalarından çekirdek çitlemeye dönüşen süreci lanetleyerek, eski güzel günlerin özlemini çeken futbol gezginlerine eşsiz bir hizmet sunuyoruz. Az bilinen ancak çok pratik bir holigan savunma aracı olan Millwall Tuğlası! Millwall Tuğlası özellikle İngiltere'de 60lı ve 70li yıllarda dikkat çekmeden, polise çaktırmadan yapılan kullanışlı bir araçtı. Kavgalarda popüler olmasının nedeni ise, oldukça kolay bulunabilen ve kolaylıkla yapılabilen bir şeyden yapılıyor olmasıydı: Gazete! Ancak o dönemde işçi sınıfına mensup taraftarların Guardian ya da Financial Times gibi entelektüel gazeteler ellerinde dolanmalarından polis kıllanmaya başladı. Bu nedenle, İngiltere'nin meşhur tabloid gazeteleri Millwall tuğlası için yeni hammadde olma görevini üstlendi. Gazete sayfaları tam olarak açılır. Bir ya da bir kaç sayfa kenarından rulo haline getirilir. Gerekli kalınlığa ve sertliğe ulaşan gazete tomarı ortadan ikiye bükülür. Böylece sert plastik kadar sağlam, kıvrıldığı için kırılmaz ve gerektiğinde işe yarayacak bir Millwall Tuğlası elde edilmiş olur. Etkiyi artırmak için gazete sayfası kıvrılmadan önce hafif ıslatılabilir. Islaklık gazeteyi ağırlaştıracak, etkiyi artıracaktır. Bazı sanatkar ruhlu holiganlar kıvrılmış gazetenin sonuna deri bağlayarak Orta Çağ'daki atalarına gönderme yapabilir ya da olası bir sorguda biz aslında FRP memur bey diyerek Uzak Diyarlar'a ya da Tolkien'e falan selam yollanabilir. Not: Bu yazı eğlence amaçlıdır, evde denemeyiniz. Her insan, yaptıklarından... ya da yapmadıklarından sorumludur."}
{"url": "https://futuristika.org/holy-motors-cehennemdeki-balo-sarhoslar-ve-oluler/", "text": "Leos Carax'ın on üç yıllık aradan sonra geçtiğimiz yıl çektiği Holy Motors da -her ne kadar doğrudan referansın üzeri gölgelendirilmişse bile- Dante'ninkini anımsatan cehenneme inişle başlıyor. Film, ana temaya geçmeden hemen önce siyah-beyaz ve sessiz bir görüntü ile açılıyordu. Çok geçmeden, bu orjinal parçanın, kronoskopu icad ederek ilk hareketli görüntüleri kaydetmesiyle sinema tarihine geçen Fransız fizyolog Etienne-Jules Marey'in dijital marifetlerle restore edilmiş çalışmalarından biri olduğunu anlıyoruz. Bu sessiz filmde bir adam; anadan doğma, taş döşeli kaldırımda sağa sola koşturup durmaktadır. İlerleyen bölümlerde de ara ara gördüğümüz bu görüntü geçişini, koca bir salon dolusu insan perdede izlemektedir. Toplu halde görülen bir rüyadalardır. Kıpırtısız ve sımsıkı kapalı gözlerle. Yirmi sekiz yıllık sinema geçmişi içinde, Pola X'i hariç tutarsak, çektiği dört uzun metrajlı filmin dördünde de Carax'ın değişmez oyuncusunun Denis Lavant olduğu aşikar. Holy Motors'da kılık değiştiren egzantrik bir anti kahramandır Lavant. Mösyö Oscar'ın yirmi dört saatlik bir zamanında geçiyor olsa da oyun, Lavant'ın bugüne değin girip çıktığı her kılıkta arzı endam eylediği, ömürlük bir karnaval aynı zamanda. Edith Scob'un başarıyla canlandırdığı şoför Celine ve onun kullandığı beyaz limuzin, Mr. Oscar'ın çalışma mekanıdır. Gün içinde randevu olarak adlandırılan işlerini icra edebilmesi için girmesi gereken kılıklar ve rolü konusunda ona, Celine tarafından bir dosya sunulur. Limuzin içinde her türlü makyaj ve kostüm malzemesi tedarik edilmiştir. Oscar, gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra, Paris'in şu ya da bu bölgesindeki hayat sahnesine çıkar ve o hayatı terennüm eder. Yaklaşık iki saatlik film boyunca Denis Lavant'ın canlandırdığı tastamam on bir hayatla yüzleşiriz. Bu başarının altını çok zarifçe çizen Leos Carax, jenerikte 11xDenis Lavant şeklinde kayda geçirecektir. Fazlasıyla, edebiyat ve sinema yapıtına, atıfta bulunan, akıl almaz sayıda kaynaktan beslenen filmi; tüm bu göndergelerden bihaber izlemek bile, sahiden şaşırtıcı ve keyifli olacaktır. Fakat bu filmi bir elemente benzetseydim, Civa'yı seçerek diyebilirim ki, son derece kaygan, hacmine oranla yüksek kütleli bir metinler-arasılığın tezahürü eğer dikkate alınırsa, bu defa 'hayranlık, gıpta ve acayiplik' arasında benzersiz bir filmle karşı karşıya olduğumuzu görmek ayrı bir haz verecektir. Yaklaşık iki saatlik film boyunca Denis Lavant'ın canlandırdığı tastamam on bir hayatla yüzleşiriz. Seine Nehri kenarında dilenen bir kocakarı olur mesela ikinci randevusunda, Oscar. İlkinde ise elinde evrak çantası, gemiyi andıran malikanesinden çıkarak limuzinine binen bir iş adamıydı. Ki bu rolde yine 1999'da Lavant'ın oynadığı, Claire Denis'nin Beau Travail /İyi İşler filmindeki iktidar ilişkilerine bir telmih olduğuna kuşku yok. Bir fotoğraf çekimi sırasında Eva Mendes'in canlandırdığı Amerikan modeli kaçırarak, yer altında yaşadığı mezbeleliğe götüren 'Merde' tiplemesini ise Carax'ın üç yönetmen tarafından çekilen Tokyo adlı filmdeki Le Merde segmentinden zaten hatırlıyoruz. Denis Lavant, çılgınlığa adanan o vurucu yeşil elbiseler içerisindedir yine. Yine, Paris'in ışıklı meydanına bir rögar kapağını açarak duhul etmektedir. Bana kalırsa, Holy Motors içindeki en çarpıcı, dahası, sürreal bölüm de Le Merde'e ait olan bu bölümdür. Bir yanıyla Esmeralda ile Quasimodo'yu bir kilisenin çan kulesinden indirip, yerin dibinde buluşturuşuyla nutkumuz tutulurken, diğer taraftan ise, adamımız büyük bir mezarlıkta -muhtemelen ünlü ölülerin ikametgahı Pere Lachaise'de- ziyaretçilerin bıraktığı muazzam çiçek demetlerini yerken, mezar taşlarına yazılı internet linklerini göstererek dumura uğratır. Her mezar taşında, Visitez mon site; www..... yazılarak ufak çaplı bir reklam panosuna dönüştürülen ölüm parsası. Kutsallık ve saygı mı? Holy ve motor sözcüklerinin paradoksal biraradalığına belki buradan bakmamız gerekecek. Marx'ın, katı olan her şeyin buharlaştığına dair sarf ettiği hayli eski ve tanıdık sözlerin durduğu yerden bakmamız gerekecek. Ölüler arasında Merde, www. tobeornottobe yazılı taşın yanından geçerken hınç ve öfke dolu bakar yüzümüze. Gözlerinde, Boris Vian'ın meşhur kitabına ad olan cümle okunmaktadır sanki: Mezarlarınıza Tüküreceğim! Hemen bu noktada, Pola X'in siyah-beyaz açılışında da Carax'ın, uçaklar tarafından aralıksız bombalanan bir mezarlığı gözümüze soktuğunu anımsatmadan edemeyeceğim. Rahatsız edici, gizemli ve aynı zamanda ziyadesiyle berrak bir kombinasyonda popüler magazin ikonalarından Eva Mendes, tek kelime etmeden rolünü oynar. Filmin salt bu bölümü için bile, öyle zannediyorum, sayfalarca yazmak mümkün olurdu. Çünkü Mendes'in fotografçıya poz verirkenki yarı-çıplak halinden, başına Merde'in geçirdiği eteğinin kumaşından başörtüsü hatta peçeye varana dek, bir tür Maria Magdelena kompozisyonu oldukça derin imler koyuyordu; teoloji ve iktidarın ataerkil izleğine. Bu bölümü ilginç kılan ayrıntılardan biri de fotograf çekimi sırasında Merde'in çirkinliğini fark eden moda fotografçısının, bu 'çirkinlik'i verili sistem tarafından tariflenmiş 'güzel'in yanına koyarak ticari bir değere dönüştürme arzusunu görünür kılan kısımdır. Fotografçının, bu doğrultuda, yardımcısını Merde'e gönderdiği sahnede; ellerini başının iki yanına doğru kaldırıp tırnak işareti yaparak konuşan kadının parmakları, bir çırpıda adamımız Merde'in ağzında birer çubuk krakere dönüşüyordu. Bilhassa bu ve birkaç bölümde iyice netlik kazanıyor ki, Holy Motors, sinemaya dair geniş bir topografyada gezinmektedir. Kara film, absurd tiyatro derken neredeyse bilimkurgu sınırlarına varan sahnelerle şaşkınlığımız tırmanıyor; gerçeğin tam da çatı katına. Denis Lavant'ın görsellik açısından, bilgisayar tabanlı bir CGI akrobatı olarak göründüğü sahne nefes kesiciydi. Yine de Oscar'ın girdiği kılıklar içinde beni en fazla etkileyen diğer bir sahne, yüzünde yara izi olan Alex'in -muhtemelen bir kiralık katil olarak gittiği- ardiyede geçen sahnesi oldu. Kurban ile katil tıpatıp benzemektedirler. Alex karşısındakini öldürür öldürmez onun yerine geçmek için tüm hazırlıkları tamamlamışken, birden yerde yatan kurban son bir hamleyle elindeki bıçağı şahdamarına saplar. Tıpkı, onun kendisine saplamış olduğu yere. Şimdi boyunlarından oluk oluk akan kan içinde yanyana yerde uzanmaktadırlar. Hangisi kurban, hangisi katil, dahası, hangisi Alex bundan böyle kimse bilemeyecektir. Geçtiğimiz yüzyılın 'görme diyalektiği' üzerine en fazla kalem oynatan düşünürlerden biri de muhakkak Walter Benjamin'dir. 'Paris Modernleşmesi' hakkında çok değerli başlıkların da bulunduğu Pasajlar adlı eserde 'rüya alemi' benzetmesi ile tıpkı Holy Motors'da olduğu gibi filmlerin toplumsal rüyalar olarak tanımlanabilmesi için zemini hazırlanmış oluyordu. Ancak Holy Motors'u, filme konulmuş ad olarak, ilk duyduğumdan beri, beni götürdüğü yer 'görme diyalektiği' teriminden hareketle doğrudan G. Deleuze oldu. Onun, özellikle 'tinsel otomat' kavramsallaşması, tam da bir adlandırma olarak, Holy Motors'un üzerine sabitlendiği kaide olmalı. Deleuze'ye göre sinema, teknik bir biçim olmaktan ziyade felsefenin 20. yüzyılda aldığı yeni bir form olarak anlaşılmalıdır. Bu etkileme gücü yüksek 'görme diyalektiği' artık bizim belleğimiz vasıtasıyla imgeler çağına geçtiğimizin en önemli ipuçlarındandır. Öyle ki, tekniğin çok ötesinde, sinemanın sunduğu algı evreninde imge artık bambaşka bir hakikat dizgesinde konumlanmaktadır. İyi de, Leos Carax ile Deleuze arasında bir bağ kurma çabasıyla nereye varılabilir? Tek derdimiz biraz sinema felsefesi yapmak değilse o halde nedir? Buradan varmak istediğim yer ilk olarak tastamam şu: Yazının başlangıcına eklenen Carax'ın mesajı rehber alındığında, onun sinemasının düpedüz Deluzien manada yersiz-yurtsuzlaştırılmış bir sinema olduğu, ikinci olarak da sadece Holy Motors ile bile, Carax'ın hem sektörel açıdan hem de mevcut muhteviyatı bakımından sinemayla bir derdinin oluşuna not düşmektir. Deleuze'nin altını çizdiği nokta, halihazırda, Hollywood ana akım sineması, kültür endüstrisinin önemli ayaklarından biri olarak tamamen teknik görkeme indirgenmiş değil mi? Dahası, tüm felsefi, estetik ve imgesel alt-metinleri silkeleyip, buna rağmen 7. Sanat olma iddiasından zerrece caymamaktadır. Yukarıda, filme dair yazılmış bütün analiz denemelerinin dışında, bana öyle geliyor ki Carax, Holy Motors ile, Hollywood'un kargadan başka kuş tanımayan, teknik ihtişamdan gayrı öz tanımayan sistematik ormanını gözler önüne sermek istedi. Cehennemleştirilmiş bu rüya alemiyle inceden dalgasını geçip, bir yandan da yabancı dilde filmlerin yönetmeni olduğunu sinematografik yoldan ifşa etmek istedi. Herhangi bir kostüme bürünmezken kel kafalı bir adam halindeki Mr. Oscar, Akademi Ödülleri sırasında, eline alanın coşkuyla havaya kaldırdığı şu meşhur heykelciğe de benzemiyor değildi hani! Öte yandan yönetmenimiz Leos Carax'ın asıl adının Alex Oscar Dupont oluşu da başka bir hoşluk. Bu Oscar'lık beraber ve solo hayatlar geçidini izlerken, birbirine eklemlenmiş imaj ve enstantanelerin izini sürerken, bir ara, güzel şoför Celine'in trafikte kızgınlığını ifade etmek için söylediği gibi tekerlekli ektoplazmaya dönüşüp dönüşmediğimizi sormak geliyor insanın aklına. Filmin etkileyici finalinde Holy Motors şirketinin garajına çekilen arabaların, o kuğu gibi süzülen limuzinlerin son marifeti öyle zannederim Pixar'ın bol ödüllü teknoloji harikası malum animasyon filmine tatlı bir göndermeydi. Finalden hemen önce Mr. Oscar on birinci ve son randevusuna hazırlanmaktadır. Celine, gece yarısından önce gülmeliyiz, bir sonraki hayatımızda güleceğimizi kim bilebilir! diye seslenecekti, elindeki son randevu dosyasını incelerken. Dosyada, evi, karısı ve çocuklarına ait küçük notlar bulunuyordu. Nihayet, Celine ile o güne dair son konuşma yapar Mr. Oscar, Cehennemin dibinde bir balo sergiliyoruz. Hepimiz sarhoşuz, ölü ve sarhoş. dedikten sonra arabadan iner. Bu cümle bir bakıma Carax'ın da bütün film boyunca söylediklerini/söylemediklerini özetler gibidir. Oscar arabadan iner, kapının ziline basar ve hemen açılmayınca anahtarı kilide sokar, kapıyı açar. Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, gördüğüm en çarpıcı, en düşündürücü sahnelerden biriydi. Evrimsel manada, geri vitese takıp takmadığımızdan emin olamadığım bir sahne. Demek yüzyılı aşkın bir süredir, sessiz filmlerle başlayıp varabildiğimiz yer, insanı insanca konuşturan filmleri atlayıp, metal motorları konuşturduğumuz yerdi. Biz buna terakki diyorduk. İki ayağı üzerinde durmayı henüz başaran 'homo sapiens'e tersinden evriliyorken, sahi arabaları konuşturabildiğimiz, kendi ağzımızdan kestiğimiz dili metal parçalarına monte ettiğimiz için kendimizle gurur duymalı mıyız? Belki de yabancı dilde filmlerin yönetmeni asıl bunu soruyordur. Che la diritta via era smarrita. Not: Kylie Minogue Who Were We adlı şarkıda There was a child, a little child, we once had a child/Bir zamanlar bir çocuk vardı, küçücük bir çocuk diyordu. Ardından da Lovers turn into monsters and yearn to be far apart sözleriyle, aşıkların nasıl birbirinin uzağına düşmüş canavarlara dönüştüklerini soruyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/horaley-sergisi-mtaar-12-haziran-12-temmuz/", "text": "Horaley sanat yayını, 2007'den beri internet üzerinden yaptığı sergilemeleri sonunda gerçek bir sergiye dönüştürüyor! Mtaar'ın düzenlediği sergi 39 genç sanatçının katılımıyla gerçekleşiyor. Horaley sayılarından seçilmiş resim, illüstrasyon, fotoğraf, kolaj gibi farklı görsel disiplinlerden toplam 70 eser 12 Temmuz tarihine dek Mtaar, G. A. F. ve Alan'da izlenebilir. Horaley, herkesin iştirak edebileceği bir sanat yayınıdır. Her ay tekrar belirlenen bir bağlamın ışığında gönderilen eserler, çevrimiçi bir galeride sergilenir. Bağlam olarak seçilen Güncel Sanat, Sansür, Diktatör, Kadın ve Feminizm, Karanlık, Gündemin Kastı, Pornografi, Arkadaş, Fetiş, Türkiye gibi kavramsal önerilerin dışında, kimi sayılarda katılımcılara esinlenmeleri ya da bir nirengi noktası olarak almaları için bir fotoğraf, kısa bir metin, bir video, hatta bir şarkı dahi sunuldu. Temmuz 2007'de çıkan ilk sayının ardından, bugüne dek Horaley'in 22 sayısı yayımlandı. Bu sayılara toplam 1000'e yakın eser gönderildi ve bu eserlerden 450'si sergilendi. 22. sayı itibariyle yurtiçi ve yurtdışından 200'den fazla sanatçının çalışmaları horaley. com'da sergilenmiş oldu. Not: Baskıya hazır görseller için lütfen eposta gönderiniz. Facebook grup! Facebook page! Facebook event! 21:30 Horaley Partisi: Arka Oda ROCK'N ROLL! 21:30 Açılış / Parti: Alan C64 / 8BIT!"}
{"url": "https://futuristika.org/horasan-carpisma/", "text": "Bu sergide her iki galeride de yer alacak işler; 2009-10 yıllarına ait, Çarpışma serisi olarak adlandırılan boya işler. Bu seride sanatçı, kendi sanat yaşantısında birçok kere karşı karşıya kaldığı, kendi sanatına yakın bulduğu sanatçıların bazı işlerinden, video performanslarından yaşadığı etkileşim sonucu oluşan bazı kareleri izleyiciye sunuyor. Yapıtlarıyla karışımıza çıktığı önemli çağdaş dünya sanatçılarından birkaçı ise; Paul Mc Carthy, Jan Fabre, Maurizio Cattelan ve Otto Muehl. 200x170cm yağlı boya bir seri olarak gelişen bu yapıtlarla bu etkileşim sonucunda sanatçının hem yapıtlara nasıl baktığı hem de kendi içine nasıl baktığını görebiliyoruz. Nisan ayında Londra' da gerçekleşecek ikinci Sotheby's Türk Çağdaş Sanatı müzayedesinde iki işi bulunan sanatçı, 2010 Scope Basel Fuarında Pi Artworks tarafından temsil edilecektir."}
{"url": "https://futuristika.org/hur-yumer-bir-arayisin-notlari/", "text": "İyi İnsan,-bence-kendini hayata kaptırandır. Örnekleri olmasaydı bu sözü söyleyemezdim. Sözcükler de kendilerini dağıtıp toplarlar. Ama insanlar gibi değil. Bir tümcede bütün bir hayatı okuduğunuz, yanılsamasına kapıldığınızda, o tümcenin bir yerinden, ya da o tümcenin çağrıştırdıklarının içinde yaşıyorsunuzdur artık. Bazen öteki tümceye geçmeyi bile gereksiz bulursunuz. O kadarı yeter size. Ama merak edersiniz işte. İyi yazar kendini değil hep kendinden öncekileri, kendinden sonrakileri merak ettirir. Ya da kendini onlarla nasıl silebildiğini gösterir. Yazı nefes alan bir dokudur. Ritim budur. Yazıda en güç şey başka biri gibi nefes almaktır. Sözcükleri öteki nefesler seçtirir size. Bulunmuş bir sözcüğün sırıtması bundandır. Yapaylık kendini gizlerse yazı kötü olur. Nefes, yalancıktan başka birinin nefesiymiş gibi yaparsa, yazı okunmaz. Sözcükler sıradanlaşır. Mesele, herkes gibi, herkes kadar, ancak farklı seslenmektir. Mucize denen şey sıradanlıktır. Yazarın kişisel sıradanlığı. Üç cümle yazabilmek için üç sokak gezmek gerekmiyor. Ama bir iki sokakta tökezlemek kesinlikle gerekiyor. Hele sokaklar, yarattığınız, kendi sokaklarınızsa. Bu çağın en büyük sorunlarından biri, sıradan insanın, kendini, silah tüccarlarıyla, milyarderlerle, erişilmez düzenbazlarla, dedikodusunu yaptığı mayalarla, eşit görmesi, kendi basit hayatında, adeta onların çıkarları doğrultusunda düşünerek onlara öykünmesidir. Bu noktaya maalesef gelinmiştir. Yoksul, ancak, başkaldıran insanın ahlakıdır yitirilen. Ben para gücünün küçümsendiği bir dünyada yaşamak istiyorum. Ben insana yakışan bir soyluluk arıyorum. Müsrifleri severim. Sıkıldıkları için tüketirler. İhtiyaçları olmadığı için harcarlar, kendileri dahil. İnsan, dönüp dolaşıp kendini anlattığını anlar. Ama dönüp dolaşıp. Eğer dönüp dolaşamıyorsunuz, yolculuklarını sahte düşlerinden başka hiçbir şey anlatamazsınız. Kendi dünyanız bir zindan gibi karşınıza dikilir."}
{"url": "https://futuristika.org/huseyin-bahri-alptekin/", "text": "1990'ların başından itibaren sanat üretimine yoğunlaşan Alptekin, eserlerinde küreselleşmenin etkileri, göç ve sürgün, kültürlerarası imge dolaşımı gibi temaları inceledi. İşbirliği ve müellifsiz üretim ile ilgilenen Alptekin, Michael Morris ile yaptığı erken dönem işbirliklerinden başlayarak kariyeri boyunca Grup Grip-in, Deniz Fili Seyahat Acentası ve Bunker Araştırma Grubu gibi bir çok grup kurdu. Fotoğraf enstelasyonları, kolajlar, videolar, objeler -hatta kasası plastik futbol toplarıyla dolu bir kamyon gibi- eserlerinde birçok farklı malzeme ve yöntemler kullanarak, birbirine referans veren çok katmanlı bir görsel dil yarattı. SALT Beyoğlu'ndaki sergi, ziyaretçilere sanatçının üzerinde durduğu temaları ve kullandığı farklı yöntemleri deneyimleyebilecekleri bir seçki sunuyor. Alptekin'in kariyerinin başlangıcında yaptığı erken dönem kolajlarından en komplike heterotopya enstalasyonlarına, dilin anlamlarıyla oynayan neon yazılarından 2007 Venedik Bienali Türk Pavyonu'nda gösterdiği duygusal videolara kadar bir çok dönemin ve eserin ele alınacağı bu sergi ile renkli olduğu kadar derinlikli bir sanatsal düşünce biçimi görünür kılınacak. Ben bir stüdyo sanatçısı değilim, sanatçının Türkiye'de ve uluslararası platformda düzenlenen en kapsamlı sergisi olma niteliğini taşıyor. Bu sergide Hüseyin Bahri Alptekin'in eserlerinin yanısıra Alptekin'in hayatında rol oynamış beş sanatçının da özellikle bu sergiye müdahale olarak ürettikleri, Alptekin'in hayatı, işleri, araştırdığı ve üzerinde düşündüğü temalar etrafında şekil bulan yeni eserler de yer alacak. Alptekin'e bu sergide Can Altay, Gülsün Karamustafa, Gabriel Lester, Camila Rocha ve Nedko Solakov eşlik edecekler. Sanatçı, yazar, öğretim görevlisi ve küratör Hüseyin Bahri Alptekin (1957-2007), İstanbul ve Paris'te estetik, sanat felsefesi ve sosyoloji üzerine eğitim gördü. Basın fotoğrafçısı, sanat ve tasarım eleştirmeni olarak yaptığı çalışmaların yanı sıra Bilkent Üniversitesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde ders verdi; Türkiye'de ve yurtdışında güncel sanat üzerine birçok konferans ve sempozyuma katıldı. 2007'de, 52. Venedik Bienali'nde Don't Complain adlı yerleştirmesiyle Türkiye'yi temsil etti. Aynı yıl Londra'da, Tate Modern'de düzenlenen Global Cities sergisinde yer aldı. 2000-2004 yılları arasında, kar amacı gütmeyen ve sanatçı misafir programları ile konferanslar düzenleyen Sea Elephant Travel Agency sanatçı kolektifini yürüttü. Katıldığı birçok sergi ve bienal arasında Sao Paulo Bienali (1998), UNESCO Ödülü'nü kazandığı Çetine Bienali (2002), Walker Art Center'da gerçekleştirilen How Latitudes Become Forms (2003), Manifesta 5 (2004), 3. Tirana Bienali (2005) ile 4. ve 9. Uluslararası İstanbul Bienali (1995, 2005) bulunmaktadır. SALT görsel ve maddi kültürde kritik konuları değerlendirir, deneysel düşünceye ve araştırmaya yönelik yenilikçi programlar geliştirir. Öğrenmeye ve tartışmaya açık bir ortam sağlamayı amaçlar. SALT, ziyaretçilerini ilgi duymaya, eleştirmeye ve iletişim kurmaya teşvik eder. SALT Araştırma değişik bilgi alanlarını harmanlar. Farklı disiplinlerin kesişim noktaları ve aralarındaki boşluklardan yeni düşüncelerin oluşmasına önem verir. Kurumun araştırma projeleri, doğrusal tarih yazımlarının, malzemeye tabi okumaların ve geleneksel öğrenim dallarının ötesine uzanır. SALT, bir araya getirdiği güncel sanat, mimari, tasarım, şehircilik, sosyal ve ekonomik tarihlere odaklanan kapsamlı bilgi ve belge kaynaklarını yeni araştırma imkanlarıyla kamuya açıyor. Sergilerle yeniden yorumlanacak olan araştırma arşivleri program mekanlarında da tartışılacak. SALT etkinlikleri, aralarında 15 dakikalık bir yürüyüş mesafesi olan iki tarihi binada ve saltonline üzerinden yürütülüyor. İstiklal Caddesi üzerindeki SALT Beyoğlu, sergi ve etkinlik mekanlarından oluşuyor. SALT Galata ise 19. yüzyılda Alexandre Vallaury'nin tasarladığı eski Osmanlı Bankası binasıdır. SALT Galata, bünyesindeki kamuya açık bilgi ve belge kaynaklarına, atölye, sergi, konferans alanlarına ve Osmanlı Bankası Müzesi'ne ev sahipliği yapıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/i-am-a-shuji-terayama-ayse-gungore-acik-mektup/", "text": "Öncelikli olarak görüntülerin değil sinema sanatının hayattan çaldıklarından kalan boşluğun kurgusunu yaparken I Am A Shuji Terayama demişti. Bu kadar mı? Boşluğun kurgulanmasından söz ediliyor, kendi kabusunu üretmekten ve onu aktif bir güce dönüştürmekten. Kabuslarından kaçmamaktan, korkularını iade etmekten. Kimi insanlar sadece korkuları vasıtasıyla iletişim kurabilirler ve misafir ağırlayabilecekleri yegane divan da sadece kabuslarıdır. David Lynch adlı kabus üreten bir makinanın çalışan bir kameraya dönüşmesinin ya da Koji Suzuki'nin negatifi kabuslar yoluyla yakmasının, Sadako'nun insanlara korkusu vasıtasıyla ulaşabileceğini varsaymasının zamanları. Üç büyük Japon kabus-görücülüğü-geleneğinin medyumları: Terayama, Lynch ve Suzuki. Bunlara belki Takabayashi Yoichi ya da Teshigahara Hirsohi eklenebilir. Ama ruhumuzu şeylerin zahiri kopyalarını barındırabilecek bir tür sığa olarak kurma eğiliminde olmayışımızın tarihi yok Ayşe. Kamerada barınamadığı gibi, filmler bizde de barınamıyor; bir film için sadece tek delikli bir elekten geçip giden durgun ama çileci hareketli görüntüler var. Kamera sonuçta takma bir ad; aygıtın bütün kozmogonisi ise Ori'nin açılış planlarındaki açılmayan-kapı'nın hareket-imgenin tarihiyle kıyaslanmasına indirgenebilir. Aynı zamanda, Carpenter'ın Cigarette Burns'ünde La fin absolue du monde'dan kaçırılmış bir filmik-meleğe işkence edilmesi vardır; filmler üzerine konuşurken hep böyle bir varlığın canını yakıyormuş hissine kapılırım. Dün gece bir kabus tarafından görüldüm. Bellinger'ın hareketli fotoğrafa buz fırlatması vardır. Terayama'nın görsel tarihimizi, paslanmasın diye boşa çalıştırılan sinematik düzeneklerimize karşı sonsuza dek bir saçılmayla pas-tutarak-olarak çalışabilecek saf-optik-mekanik bir tertibat olarak kurmasında işbu kameraya direnebilme kudretlerinin bir tasnifinin yapılması var. Derin odağa karşı derin bir kapalılıkla açılan film hariç hiçbir şey eskisi gibi değil artık. İşgal edegeleceği süreye tam yerleşmemiş, olmamış şeyler, aşırı-retinal kıyma makinasından geçip asla dolduramayacakları boşluklara akmadan hemen önce, kameradan görünüşlerin kilidini açan bir tür anahtar olarak ve kameramandan da bir tür çilingir olarak söz etmenin çarpık açısı. Ori'nin jeneriğinde yazılar değil Ayşe, bir kapı akıyor. Daha doğrusu film kendi jeneriği olmuştur. Film ağırlanamaz bir şeye dönüşmüştür. Bir filmi ağırlayabilecek bir yer kalmamıştır. İsim-soyisim, film-duman-kapı... bir tür sözdizimi önerse bile kendini okumaya açıyor ama okunaklılığa kapatıyor. Ekran siyaha değil, başlangıçta yeşile düşüyor. Shuji yazmaya devam ediyor ama harfleri göremediği gibi görüntüleri de duman yüzünden seçemiyor. Biliyorsun, kör bir yönetmen olmak kolay değildir ama biliyorsun Shuji kör olmadığı için bu zorluğun üstesinden gelmek zorunda kalmamış, tam tersini deneyimlemişti... görmenin üstesinden gelmek. Hepçilingirler'in eski bir öyküsündeki gibi, Potluğu Gidermek. Sokağın aktif güçleri neler ve onu nasıl düzenleyeceğiz? Boşuna çakmak sattırmıyor ve inşaatta kürek sallatmıyorlar Dütdüt'e. Türkiye'nin Terayama'sı Zeki Ökten'dir belki. Az sonra kapının görkemli süslemesi, Düşünen Adam dedikleri şey, çerçevede çalışmaya başladı. Deleuze'ün düşünen filminin düşünüp düşünmediğinden ne kadar emin olabilirsek bu ünlü heykelinkinden de ancak o kadar emin olabiliriz. Ama Terayama kendi başına sanat eserinden değil bir kapı süslemesinden söz ediyor. Sadece bir kapı süslemesi. İnsana kaidesinden bağımsız bir düşünüş atfetme hatasına düştüğünü böbreklerindeki dayanılmaz ağrı yüzünden Japon Dili ve Edebiyatı'ndan ayrılmak zorunda kaldığı günlerde hastanede keşfetmişti. Pencereden bakarak kendi ameliyatına cevaben manzaranın belirişini kamerasıyla ameliyat etti. Karnı açılınca dışarısı içeri dolmuş gibiymiş. Bağırsakları film makarasında dönüyor gibiymiş. Andrei de kendi filmlerini izlemenin kanserinin röntgenine bakmak gibi olduğunu söylemişti. Bakmak mı demişti, izlemek mi... bu çok önemli. Ameliyatını yansıtıyor, ekranın-içinde ve ona-karşı düşünen adam olmak 60'lardaki kaçış hareketinin merkezi figürü olmayı güçleştiriyor. Düşünen adamın düşünmesi de çocuğun kapıyı açmasını güçleştiriyor. Aslında Ori'nin ünlü kapalı kapısının kilidi tam da düşünme bağımlılığı. Bu yüzden az sonra, izlemeye devam edenler, ilkesel olarak düşünce içermeyen bir bakışın yarığı kolayca açabileceğini görecek. Yarığı açmak, ondan sınırlandırıcı olmayan bir düzlük devşirmek isteyebilecek hasletleri ve inceliği sinematografisinde barındırabilecek, aslında yarık olmayı devralabilecek potlaççı film yapıcısının işi. Köleliği yeniden üreten günümüz sanatçı sinemacılarını ise işbu düşünce içermeyen bakışın gözetlediği vücut geliştirmecilerde aramak yanlış mı olur? Sinemada az da olsa modernist bir tavır modern bir yankesicilikti Japonya'da. Geleneğe karşı grotesk. Zenginden alıp fakire veren bir kamera, elmayı tam ortasından vuran fotoğraf okunu tam ortasından vuruyor. Kaydın tarihini nasıl bir hırsızlığın tarihi olarak okuyabilirsin diyorsun, dev bir camın ve İstanbul siluetinin önünde volta atarak. Kendimizi tanımıyor, başkalarından dışlıyoruz. Terayama'yı gördüğünü iddia edebilenler artık yaşamıyor. Bizim de düşünmemeyi öğrenmemiz gerekiyor. Rögar kapağını merkeze alan bir güneş saatinde, yeni melez-zaman-imge'nin düzenlenişindeki sezgi değil vücut olmayı tercih etmek var. Şimdiki sinema fazla vücutlar sineması değil mi sence de? Olanla görünen arasındaki rabıta fazla abartılıyor. Yönetmen burada zaman-imge'ye karşı sokak-imge'yi devreye sokmuştur. Sho o suteyo, machi e deyo, 1971. Zamanı ölçmek için saate bakarsın ama onu anlamak için keçiyi izlersin. Gölgeler keçilere benziyor ve onların kaçışlarına. Bu şimdilik sadece bir ihtimal, Ayşe. Kamera şimdi Düşünen'in pozisyonuna yerleşti. Ünlü cogitoya bir açı-karşı-açı meselesinden bakmaktan daha Terayamatik bir yorum olamaz. Kapalı bir pencere olarak rögar kapağı insan-merkezli bir zamanı sokakta kuruyorsa, kapağın açıldığı içeri'deki kanalizasyon sisteminin başlangıcı olan bir tür boşaltım rejimini de sokağa taşımanız gerekir. Ama direncin asıl kaynağı başka yerdedir. Kimi zaman çalışıp çalışmadığı ve çalışmasının sonucunun düşünmek olup olmadığı görsel olarak saptanamayacak beyin'den çalışıp çalışmadığı ve çalışmasının sonucunun bir faaliyet olup olmadığı imgesel olarak saptanamayacak kaslara geçmek yeterli olur. Sen de olsan Vücutçuları sokağa çıkarırdın. Terayama herkesi sokağa çıkardı. Bu toprakların sinema tarihlerini sokağa çıkaran Düttürü Dünya'da çok sevdiğim bir replik vardır: Yakında hepimiz sokakta oynayacağız. Umur Bugay ve Zeki Ökten'in dehası. Sokağın aktif güçleri neler ve onu nasıl düzenleyeceğiz? Boşuna çakmak sattırmıyor ve inşaatta kürek sallatmıyorlar Dütdüt'e. Türkiye'nin Terayama'sı Zeki Ökten'dir belki. Seslere sağırlıkla, görünüşlere sadece körlükle ulaşılabilen bir yer ama elbette ulaşmak ender olarak gerekli oluyor. Ori, bu noktada bir gibi'nin içine kapanmayı reddetmeye başlıyor. Geveze olduğunun farkına varmaksızın uzun süre konuşan insanların kendi seslerinden yorulması gibi, film suskunlaşıyor. Keçi takma adlı varlık filmsel organizasyonun onun biçimi adına konuşmasına engel teşkil etmek için devreye giriyor. Keçi mi, keçi rolünde bir keçi mi? Her şeyi bir otomatik portakala dönüştüren bakışa karşı çalışır ve verimli olmayı reddeden, greve giden kalan-bütün-görüntüler'in önderliğini alıyor. Ama tabii, sözcüklerden oluşan koyun sürüsünü güden görüntüleri sürüyü tehdit eden kurgudan korumanın yolunu aramayı daha başında bırakmış gibidir Terayama. Tek bir keçi ve bir insan sürüsü. Kendimi en az onun kadar umutsuz hissediyorum. Umut bir komplo. İzleyicinin saate bakma sıklığına yakın bir sıklığın parodisini yapar gibi sürekli saat göstermek. Terayama ve Teshigahara'nın zihnini ama aynı zamanda Ori'nin Vücutçular'ını ve ölü yayın balıklarını aynı anda güden kadının halkını sokağa çağırmak ve önderliği kendiliğinden geçmişe doğru ilerleyen bir keçiye vermek. Öyle ucuz Forrest Gump esprilerine benzemiyor değil mi? Keçi olmamayı öğreten bir varlık, keçi olmanın mümkün olmadığını öğreten bir varlık, film olmamayı öğreten filmde dolaşıyor. Daha az tırnak, daha çok italik. Güneş saatleri ve gerisi. Artık belki zaman-imge bir krizin değil bir zihin-imgenin evriminin sonucunda ortaya çıkmıştır. Ayşe, güneş saatinin tartışmalı merkezi ve seyircinin doğanın görsel envanterini düzenleme görevinden azadının sineması var ve mevcut. Terayama 60'larda bunun farkında gibi çalışıyor. Pseudo-documantary ya da Terayamantary diyebileceğimiz kurtarma sinemasında bir saat görüntüsü koleksiyoncusu olduğunu söyleyebiliriz. Seninle sokaklarda peşine düşecektik ama O bizim peşimize düşünce belgeselci olmanın anlamı neye tekabül ettiyse Terayama açısından Japon kırsalının dost zamanını şehrin zaman düşmanının içine zerk etmek de aynı anlamı taşımış olmalı. Jean Chesneaux'nun dramaturg Katsuo Shimitzu'dan aktardığı birkaç cümleyi anmama izin ver; Biz ellilerde doğanlar, artık zamanı, geleceğe yönelik bir gelişme olarak görmüyoruz. Nereye gittiğimizi bilmeden, hiçbir tutanağımız olmadan, doğal olarak kum üzerine çizilmiş manzaralara doğru çekiliyoruz. Tüm bu saatler, balıklar ve Vücutçular sokaklarda karşılaşmak üzere ilerliyor. Sinemanın komplosu filmlerle büyük randevuyu daha ne kadar organize edecek ve daha ne kadar geciktirecek? Sonunda Chris Marker'a teşekkür edeceğiz. Aynı Chesneaux, müslümanları günde beş kere ibadete çağıran saatlerin Japonlar tarafından icat edildiğini ekler. Ketum bir gösteri geleneği Batının ağız ishaline mi açılıyordu sence? Gerçekleşmekte olan neydi? 1950'lerin sonunda artık film kendi hakkındaki konuşmaların toplamı olmaktan başka bir şeye, belki tam da bu toplamdan daima eksilegelecek şeye dönüştü ve artık dayanamıyordum. Büyük hesap görülüyor. Filmin izlenişinden intikam alan körlük kendini biraz sonra filmin sonu olarak sunacak kayıtsızlığı kaydediyor. Eksiltili bir film. Devrik bir film. Ayşe, körlük kayıtsızlığı kaydediyor. 4.51'den 7.38'e sinema tarihinin en heyecanlı dans sahneleri. Oysa bizim olmakta olduğumuz şey süreklilik içermiyor. Yanlamasına duran bir kum saatinde artık var olmayanla henüz var olmayan arasında çarmıha gerilmiş zamanımız. 7. dakikadan sonra güneş saatinin figüratif merkezi yere, saatin üzerine düşecek. Kamera geçip gitmekte olan zamana ne yapıyor? Peki bunun karşılığında büyük bir gülümsemeye close-up almak dışında ne yapabiliriz? Keçi takma adlı varlığı çekiyor mu kayıt mı ediyor ve hangisi daha kötü belli değil bir kamera: Bakış öncelikli stratejisi değil. Japon bakışı bir tür görsel-vantrilok olarak Ayşe, karnından bakar, bilirsin. Jestlere karşı karından oyunculuk ve Kyoko Kishida'nın eceline iştirak etmek. Uyuyan bir unutkanlığı uyandırıyor. Kyoko Kishida, 1930'da doğdu, 2006'da öldü. İnsanların ecellerine iştirak edilebilir. Film, düşünen bir seyircinin heykelini yontuyor. Taşlaşmış pozisyonlar olarak salonlardan, galerilerden çıkıyoruz. Saat yerde dağıldı ama kadın, kapı ve keçi aynı kapalılık ve aynı kilitlenmişlikle dolaşmaya devam ediyor. Saatin evet-deme işini devralmaya hevesli bir topluluk oluşturmaya evet demiş gibiler. Geriye şemsiyeli yalınayak bir adamın vitrin camlarındaki yansımasının Vücutçular'ın kendi vücutlarına bir yansımaya ya da aynaya bakar gibi bakmalarını gösteren bir plana kesmeyle bağlanmasından başka bir UMUT kalmadı. Ayrıca o da yetmez. Terayama sineması bu türden bir umudu tüketmenin bir eylem olduğunu önererek başladı. Terayama sondan başladı. Dolayısıyla saat geriye doğru, kendi produktif köklerine doğru bir de-monte dünyaya gitse ve ama zaman artık yerli bir şeye dönüşse de, keçi hep şimdiki zamanı ona bakmadan gösterir. Tahta tavlalarla kapalı pencereleri açacak bir bakış da kalmadı. Ama bir şey oldu: Duvardaki döküntüler sinematografik bir optik olanakla tamir olmakla ileri sarılmış mı oluyor, geri mi? Ayşe, Ori'nin 9. dakikasını dikkatine sunarım. Bu oda geçmişten kalan bir cep gibi hayatın karnına yerleşmiş. Ori... Kafes. Satırlarımın sonuna geliyorum. Kaosun keçisi bir tür kömür yığınlarından oluşturulmuş labirentte yolunu arıyor ama kamera da onunla aynı mekanda. Aslında insan dışı hayvanlara çevrilen belgesel kamera bir estetik safari yürütüyor."}
{"url": "https://futuristika.org/ibu-yilsonu-sergisi-track09/", "text": "2001 yılından bu yana düzenlenen ve şimdiye kadar Ağ, Uçuş, Derinlik, Roket Bilimi, Sıkıştırma, Yerleştirme, Temas ve Verilerin Parçalara Ayrılması gibi farklı kavramlar çerçevesinde öğrenci işlerini bir araya getiren ve bunları her yıl bünyesinde araştırıp geliştirdiği yeni bir kullanıcı arayüzü ile sunan Track sergisinin bu yılki teması Hata olarak belirlendi. Bu temayla TRACK/09, sürekli karşımıza çıkan hataların ve bunlardan kaynaklanan kesintilerin beklenmedik olmadığı kavrayışından yola çıkarak, hatanın çevrenin var olan bir parçası olarak yorumlanmasını öneriyor. Sergi, bu amaç için tasarlanan bir simülasyon ile izleyiciyi hatanın etkilerini yeniden değerlendirmeye davet ediyor. Bu kavramsal yapı içerisinde düzenlenen TRACK/09 sergisi, kültürel, profesyonel ve akademik çevrelerin değerlendirmesine sunuluyor. Kuruldukları günden bu yana Görsel İletişim Tasarımı ile Fotoğraf ve Video Bölümleri, tasarım ve görsel sanatlar alanında yeni medya teknolojilerinin, yaratım, sunum ve korunum süreçlerinde kullanılmasını destekliyor. Geçtiğimiz yıl Track 08'de, çözünürlüğü yüksek, çoklu dokunmatik arayüz tasarımı kullanılmıştı. Bu yıl ise TRACK/09'da kullanılacak arayüz tasarımı, katılımcıların beden hareketleri aracılığıyla işleri izleyebilmelerine olanak sağlıyor. Son dokuz yıl boyunca hem kültür sanat izleyicileri, hem de teknoloji geliştiren uluslararası firmalar ve akademik çevreler tarafından izlenen Track sergisi bu yıl da aynı ilgiyi bekliyor. Türkiye'de ilk defa Görsel İletişim Tasarımı adıyla, 1996 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde açılan bölüm; estetik açıdan duyarlı, teknolojik tabanlı, ülke dışında mesleki alanıyla ilgili gelişmeleri yakından takip eden, uluslararası standartları benimsemiş, profesyonel olduğu kadar akademik kriterlere de önem veren bir eğitim sunuyor. Bölüm, grafik tasarım, fotoğraf, animasyon, çoklu ortam tasarımı, web tasarımı, etkileşimli video, masaüstü yayıncılık gibi alanların, görsel kültür ve sayısal ortam tasarımı formasyonu içinde birleştirilmesini amaçlıyor. Görsel İletişim Tasarımı bünyesinde, 2003 yılında kurulan Fotoğraf ve Video Programı, içerisinde olduğumuz sayısal çağda, fotoğrafçılığı hem tek başına hem de gelişmekte olan çoklu ortamlarla olan etkileşimleriyle, mesaj taşıyan ve anlam yaratan bir ortam olarak görmekte ve aynı zamanda video üretimi üzerine yoğunlaşmaktadır. Bölüm, fotoğrafın ve videonun araç olarak kültürel, sosyal, estetik ve ticari bağlamlarda eleştirel bakış açısıyla incelenmesini ve bu aracı kullanabilmenin gerektirdiği kapsamlı teknik ve pratik becerilerin kazandırılmasını amaçlıyor. Böylece, öğrenciler mezuniyetlerinin ardından kendilerini bekleyen profesyonel fotoğrafçılık ve video sektörüne hazır kılınıyor. Akademik hiyerarşiyi kıdem ve yaşla değil, bilgi birikimine göre yapılandıran ve akademik kadrosunda genç öğretim görevlilerinin de yer aldığı Görsel İletişim Tasarımı ile Fotoğraf ve Video Bölümleri, yüksek donanımlı bilgisayar ve animasyon laboratuvarları, fotoğraf stüdyosu, fotoğraf makineleri, video yapım ve kurgu donanımıyla uluslararası düzeyde eğitim vermekteler. Ve yaratıcı, üretken, paylaşımcı, rekabetçi ve dinamik bir anlayışla yürütülen yenilikçi ders programlarıyla da öne çıkıyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/icimdeki-seytani-oldurursen-melegi-de-oldurursun/", "text": "Ana galeride yer alacak olan video, ses enstelasyonu, yerleştirme, heykel ve tipografiden oluşan işler çocukluktan başlayarak karşılaştığımız travmalar, gelenekler, ahlak değerleri, din öğretileri, kanunlar, tüketim yönlendirmeleri ve bize doğruyu göstermeya çalışan büyükler üzerinde yoğunlaşıyor. Vitrindeki heykel ve tipografi yerleştirmesi insanın kendi içine yönelmesi ve insandaki iyilik kötülük duygusundan bahsetmekte, içerideki video ses enstelasyonu heykel yerleştirmesi ise insanları manipule eden ve yönlendiren şeylere vurgu yapıyor. Galeri 2'de tüm mekanı kaplayacak 100x70cm kağıt işlerde ise yine aynı sorunlar etrafında dönen kelimeler, kavramlar ve konular yer alıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/icimizdeki-sato-inan-cetin/", "text": "İçimizdeki Şato'da ikisi kısa dört öykü var. Dilsizlik, körlük gibi izlekler çevresinde etkileyici bir öykü dünyası yaratıyor İnan Çetin. Birbirleriyle uzak yakın bağları var her bir öykünün. Kişilerinin iç dünyalarını işlemede, gündelik yaşamın çatlaklarında oluşan gerilimleri dile getirmede özgün bir üslup yakalıyor. Kendi anlatı dünyasının ortasından sesleniyor okuruna. İnan Çetin'in öykülerinde anlatılanlar, öykülerin kişileri, kişiler arasındaki ilişkiler değerli bir halıyı dokurcasına gelişip ayrıntılarda öyle dünyalar yaratıyorlar ki, bu yapı son zamanlarda az rastladığımız zenginlikte bir bir okuma etkinliği yaratıyor. Ne ki bu öyküler bununla yetinmeyip ayrıntılardan hayata ilişkin bütüncül ve özgün düşünceler üretiyor. İçimizdeki Şato -ister istemez- Kafka'nın Şato kitabını hatırlatıyor. Hiçbir yere varmayan, tuhaf değişimler geçiren kahramanlarıyla İnan Çetin, Kafka'yla aynı coğrafyaya taşıyor öykülerini. Ben okuduğum metinleri, beni düş kurmaya zorladığı kadar severim; belki zaten okurluk dediğimiz de budur. Bu noktada İnan Çetin'in İçimizdeki Şato, Avlu gibi öykülerinin dikkatle incelenmesi gerektiği açıktır. İnan Çetin'in İçimizdeki Şato'sunu çok sevdim. Kitabı okuyup bitirdiğimde, hikayelerin içinde kaybolduğumu hissettim ve hala nerede durduğumu kestiremiyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/icinde-niconun-durdugu-filmler/", "text": "Nico Icon, anglosaksonların Nico'nun isminden harflerle uydurmayı pek sevdiği icon/ikona kelimesini barındıran başlıklardan biri daha. Aynı isimli bir kitap da yayımlanmıştı. 1960'lar ve 70'lerin yeraltı kültürünün bayraktarı, simgesi, The Velvet Underground ve Nico denebilir, yanlış olmaz. Pop kültürünün yuttuğu Nico aurası, şöhret, seks, skandallar, uyuşturucu gibi, dönemin basınının pek sevdiği konular olduğundan, zorlu bir hayat yaşayıp genç ölen Nico, sarı saçları, yüzünün güzelliği, donuk bakışları ve fotoğraflardaki gizemli imgesine uygun boğuk ses tonuyla, harca harca bitmez bir ikona, bir simgeydi. Genç öldü derken, pop kültürün işine yarayacak yılları kısa sürdü demeliyiz. Solo albümlerine yöneldiği ve ilerleyen yıllarda uyuşturucu ve alkolden temizlendiği dönem, onun aurasını kullanmak isteyen tüm pop kültür medyasının işine yaramadığı, onlara göre ölümü tattığı dönemdi. İlginçtir, Nico'nun müzik anlamında en üretken dönemi de, geri çekildiği zamanlara rastlar. Hem mannequin olarak, hem şarkıcı hem de Andy Warhol'un The Manufacturing unit'sinde bir sanat projesi olarak sunulduğunda, bulunduğu ortama bir türlü ayak uyduramayan, bir şekilde oturmayan bir Nico görülür. Bu haliyle, hareketsizliğinde bulur çareyi Nico. The Velvet Underground konserlerinde öyle dikilir mesela. Ayakta durur. Onun bu şekilde ayakta dikilmesinde bile, bulunduğu yere ait hissetmediği görülebilir. Alman yönetmen Susanne Ofteringer'in belgeseli, Nico'nun modellik yıllarından ölümüne kadar olan kısmı özetleme derdinde. Biraz bizim Bergen'in daha estetik bir projesi olarak sunulmuş gibi gösteriyor Nico'yu. Yönetmenin Nico'yu, belli belirsiz, ulaşılması zor bir kişilik, bir puslu yüz hattına sahip, güzel ama uzak bir kadın, sanki bir hayalet, gerçek olmamış biri gibi sunduğu da söylenebilir. Nico'nun The Velvet Underground ile birlikte çıkan albümüyle aynı ismi taşısa da, İngiltere'de Nico'nun kendi grubuyla verdiği iki konserin kayıtlarından oluşan bu konser, Nico'nun TVU sonrasında John Cale'in müzikal danışmanlığının da etkisiyle oluşan gotik persona örneği olarak, unutulmazdır. İki konserin kayıtlarında hem solo albümlerinden hem de TVU günlerinden önemli şarkılar bulunuyor. Kalitesi bir korsan kayıt olması nedeniyle çok iyi olmasa da, nadir bir Nico yadigarı. Andy Warhol, 13 Ocak 1966 tarihinde New York'da bir Psikiyatri derneği tarafından konuşmaya davet edilir. Warhol yanında The Velvet Underground elemanlarını ve Factory2ye takılanları da alır. Andy Warhol dışında Allen Ginsberg, Barbara Rubin, Tuli Kupferberg, Peter Orlovsky, Ed Sanders, Gererd Malanga ve Storm De Hirsch de orada olanlar arasındadır. Konserin önemli bir özelliği, Nico'nun, Velvet tayfasıyla ilk kez dinleyici karşısına çıkmış olmasıdır. Ses senkronize değil, kamer açıları berbat, ışık kötü, çünkü, gerçek bir korsan kayıt, ancak Nico için önemli bir an. Paris'de Bataclan Membership'da 29 Ocak 1972 tarihinde verilen bir konserin kaydı. Sahnede Lou Reed, John Cale ve Nico var. Grubun dağılması sonrasında ilk kez birlikte sahnede yer almaları açısından yine tarihi önemi var. Andy Warhol'un unutulmaz filmini en sona bıraktık. İlk kaydı 1966 yılında yapılan çalışmada the Velvet Underground ekibi avangard anlayışlarına uygun takılırken, Nico bir köşede, bir buz tanrıçası gibi dikilir. Movie gerçek anlamıyla edtlenmemiştir, zaten bir sahnede, gürültü nedeniyle baskın yapan polisler de gözükür. Yine bir sahnede Warhol da kısa bir an gözükmektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/ideal-askini-arayan-heykeltiras/", "text": "1. kare : Bu bloktan yontma makasınla bir şaheser, muhteşem bir kadın yaratalım. Bana derler, toy Pierrort. Pierrot aleti kullanarak kesip biçtiği anda, bir kadın ortaya çıkar baştan ayağa. Cesaretlenen mutlu Pierrot aceleyle işe koyulur. Kısa bir süre sonra, mermer blok harika bir yontuya dönüşür. Ah! der Pierrot, Ama bu çok güzel! Ne tapılası bir kadın! O anda ruhunda, hiç de şaşırtıcı olmayan bir aşkın doğuşunu hisseder. Ve işte o an bizim Pierrot, eserine ilan-ı aşk eder. Ve o an bir mucize gerçekleşir ve eser canlanır ve bir kadın olur."}
{"url": "https://futuristika.org/ideal-kadin-wasp-woman/", "text": "Janice Starlin, gitttikçe yaşlanan ve bu nedenle satışları ciddi anlamda düşen bir bakım ürünleri şirketi sahibidir. Profesör Zinthrop, bilim için etik değerlerini bir kenara bırakmış bir bilim adamıdır. Boş zamanlarında eşekarılarının kolonilerinde hayatı sürdürmek için ürettikleri enzimlerden ilaçlar yapmaktadır. Sterlin, gençlik iksiri için gerekli parayı ve kobay olarak kendisini sunmayı kabul eder. Sonuçta, gençleşmeyi beklemeye dayanamayan bayan kendine aşırı doz enjekte eder. O sırada, daha önceki kobaylarda agresif hareketler gözlemleyen doktor hastasını uyarmaya giderken olaylar gelişir, artık kafası güzel yüzlü bir kadın, bedeni bir eşekarısı olan yaratık vardır. 1959 yılında bir haftadan daha kısa sürede çekilmiş bu bilimkurgu filmi evladiyelik olarak tanımlanabilir. Filmin tamamını MPEG4 archive. org'dan indirelim. yaklaşık 50 yıl önce yapılmış güzide bilimkurguyla şenlenelim."}
{"url": "https://futuristika.org/ideolojik-tecavuz/", "text": "Kendisini kutsarken kendinden geçercesine vecdeden sadist siyasetin söylemi, tecavüz için kadınların dekolitesini suçlayan zihniyetin siyasi ayağıdır. Bu cahiliyet devrinde biz cahillere ideolojilerini zorlayanlar, konkistadorların Güney Amerika yerlilerine moderniteyi, gerçek dini getirmeleri; veya A. B. D. ordusunun Irak'a demokrasi getirmesi gibi, bize doğru ve gerçek ideolojiyi getirmektedirler. İçinde bulunduğumuz cahiliyet devrinden Asr-ı Saadet'e geçmeyi hedefleyen sadist siyasetin ütopyasını gerçekleştirmesindeki aşamaların gözlerimiz önünde gerçekleşiyor olması, aslında ne kadar tarihi bir ana şahit olduğumuzun göstergesidir. Siyasi söylemi her türlü egemenliği altına alan ve çoğulculuğun seslerini sadist söylemin yankılarına dönüştüren bu siyasi anlayışın sonraki aşaması, toplumu da kendisine benzetmesidir. Tabii, toplumsal sadizmin benimsetilmesi için yapılması gereken farklı düşüncelerin ortadan kaldırılmasıdır. Böyle bir ortadan kaldırma için anlı şanlı bir tarihi olan kitap yakma yönteminden daha güzel ne olabilir? Türlü türlü kiliselerin, diktatörlerin ve zalimlerin en favori yöntemleri arasında olan kitap yakmaların post-modern sürümü kitap silme sayesinde, bizim sadist siyasetimiz dünya tarihine geçecek bir ilke imza atmıştır. Artık biz cahillere yapacak tek şey kalmıştır: Bu ütopyayı benimsemek!"}
{"url": "https://futuristika.org/idil-biret-ve-the-whitehall-orchestra/", "text": "Sıradışı klasik müzik konserleriyle tanınan Hakan Erdoğan Prodüksiyon tarafından düzenlenecek İdil Biret The Whitehall Orchestra konserinin öncesinde, kültür dünyamızın çok sevilen duayeni Doğan Hızlan da DJ'lik yapacak ve kendi arşivini izleyicilere açacak. Bu konser, İdil Biret'in Yedikule Zindanları'nda Çaykovski'nin eserlerini yorumladığı konserlerin devamı niteliğinde olacak. 1996 ve 2001'de düzenlenen önceki iki konseri binlerce seyirci izlemişti. Türkiye'de ilk kez konser verecek olan The Whitehall Orchestra, İdil Biret'le en son 2 Mayıs 2009'da Londra'da çaldı. Türkiye'de de basında geniş yer bulan bu konser İstanbul konserinin öncüsü niteliğindeydi. Orkestra İstanbul'da hareketli bir program sunacak: Çaykovski'nin I. Piyano Konçertosu'nda solist İdil Biret'e eşlik edecek ve ayrıca yine Çaykovski'nin 1812 Uvertürü'nü seslendirecek. Konserde ayrıca Edward Elgar ve Beethoven'ın bestelerine de yer verilecek. Hem keyifli hem tarihi bir ortamda düzenlenecek bu konser, yurtdışındaki Tanglewood ve NYC Central Park Summerstage Konserleri gibi benzerlerini aratmayacak. Kayra'nın şarap sponsoru olduğu konserde seyircilere ücretsiz şarap da ikram edilecek: Fransa, Italya, Kaliforniya ve Anadolu'nun belli başlı bağ bölgelerinde üretilen Terra şarapları tadılacak. Sınırlı sayıda numaralı sandalye düzeni ile numarasız minder düzeninin yer alacağı İdil Biret-The Whitehall Orchestra konserinin biletleri biletix'ten temin edilebilir. Adını Londra'da hükümet binalarının bulunduğu caddeden alan The Whitehall Orchestra, seksenli yıllarda, üyelerinin tamamı İngiliz devlet görevlilerinden oluşan bir senfoni orkestrası olarak kuruldu. Alanında bir öncü olan The Whitehall Orchestra, bugün, aralarında üst düzey bürokratların da bulunduğu çeşitli kademelerden devlet çalışanlarının katılımıyla 70-80 kişiye ulaşmış durumda. Orkestranın müzik yönetmenliği ve şefliğini Michael Nebe, başkemancılığını Nathaniel Vallois üstleniyor. İngiltere'de yılda üç defa uluslararası üne sahip sanatçılarla konserler veren orkestranın performansları BBC Radio'da da yayımlanıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/ifade-festivali-words-up-hey-katilsana/", "text": "Araçlar: Fotoğraf, video, resim, grafik, illüstrasyon, kolaj, pop-art, poster, stencil, animasyon. Kurallar: Her tema için en fazla 3 eser, işlerde yaratıcılık ve yüksek çözünürlük, video ve animasyonlar için max. süre 15 dk., çalışmalara ek olarak katılımcıyı tanıtan bir yazı, resim ve e-posta, website gibi iletişim bilgileri. İfade Festivali Words Up!, bir güncel sanat-deneysel DVD projesi. 15 Nisan gününe kadar toplanacak çalışmalar bir DVD'de toplanıp bir sanat merkezinde sergilenecek. Ayrıca web üzerinden indirilebilen bir versiyonu da hazırlanacak. Words Up DVD'si sınırlı sayıda kopyalanarak ilgili sanat merkezlerinde yer alacak ve medyaya sunulacak. Çağlar Kaya: Görsel sanatları ve zekayı sadece eğlence odaklı çalışmalar yerine, biraz da konsept ve derin çalışmalara kanalize etmek, bu konuda bir pratik sağlamak, bize dair en temel olgular üzerinde derine inerek düşünmeye ve sonrasında bunu yaratıcı biçimlerde ifade edebilmeye yönlendirmek düşüncesiyle bu proje doğmuş oldu. Festival aslında bir anlamda psikolojik bir kusma kulübü. Güzel ve yaratıcı işler geliyor, önümüzdeki günlerde bunun daha da artmasını umuyorum. Evet, yorucu bir süreç olduğunu söyleyebilirim fakat bu biraz mükemmelliyetçilikten kaynaklanan bilinçli bir tercihti. Görsel ve düşünsel anlamda bu seçimleri yapabilecek kadar kendime güveniyorum, fakat yine de bu konularda özellikle akademik eğitim alan arkadaşlarımdan da yardım alıyorum. Seçilen argümanlar özel bir DVD'de yer alacak ve sonrasında bir güncel sanat merkezinde sergilenecek. DVD sınırlı sayıda çoğaltılarak alternatif sanat merkezlerine ve üniversitelerin ilgili bölüm ve kulüplerine dağıtılacak. Ayrıca çalışmanın internet üzerinden download edilebilir bir versiyonu da hazırlanacak."}
{"url": "https://futuristika.org/ifsakta-ayni-gunde-uc-ayri-fotograf-gosterisi/", "text": "İFSAK, 15 Haziran'da Ömer Bakan'ın çalışmalarından oluşan üç ayrı fotoğraf gösterisi düzenleyecek. - yılını kutlamaya hazırlanan İFSAK, 15 Haziran Pazartesi günü saat 19.30'da Ailenin Şahitliğinde, Pişirdiği Kahve Bekaretini Sunan Genç Kız, Eşcinsel Davranışlar Sonucunda İşlenmiş Cinayet Masalı ve Mazot Kokusu konulu üç ayrı fotoğraf gösterisi düzenleyecek. İFSAK binasında yapılacak gösterilerin konuğu Ömer Bakan olacak."}
{"url": "https://futuristika.org/ihsan-cemal-karaburcak/", "text": "- yüzyıl Türk resminin en özgün sanatçılarından biri olan İhsan Cemal Karaburçak, akademik eğitimi reddederek kendini geliştirmiş sayılı otodidakt sanatçılardandır. Uzun yıllar sürdürdüğü memuriyet döneminde resimle tanışan, yaşamının büyük bölümünü geçirdiği Ankara'da evinin bir odasından dönüştürdüğü mütevazi atölyesinde çalışmalarını sürdüren Karaburçak, Türk resminin değeri yıllar geçtikçe anlaşılan gizli kalmış ustaları arasında yer alıyor. Retrospektif niteliğindeki bu sergi, özgün üslubu kadar renkleri, özellikle de tuvaline imzası kadar yer etmiş moruyla tanınan İhsan Cemal Karaburçak'ı yeniden tanıma fırsatı veriyor. Resim fırçasını eline ilk kez 1930 yılında, Telgraf İşleri Müdürlüğü'ndeki görevi gereği bulunduğu Paris'teyken kaydolduğu Ecole Universelle'de alan ancak katı öğretim kuralları ve sanat anlayışına uygun düşmemesi sebebiyle yarıda bırakıp kendi kendini yetiştirmeye karar veren Karaburçak, modern sanatı yakından incelemiş, herhangi bir akım ya da üsluba bağlı kalmadan kendine özgü bir resim dili oluşturmuştur. 1930-1970 yılları arasında portre, natürmort, doğa görünümleri, kent manzaraları, gece manzaraları, soyutlamalar ve soyut çalışmalar olmak üzere pek çok konuda eserler üretmiştir. Öğrenimini Beşiktaş Rüştiyesi'nde, Kabataş İdadisi'nde ve PTT Mekteb-i Alisi'nde tamamladı. Çeşitli devlet hizmetlerinde bulundu. 1933'te Anadolu Ajansına geçti. 1944-48 yıllarında, bu kuruluşun Bükreş temsilciliğini yaptı. 1949'da bu görevinden kendi isteğiyle ayrılarak, ilgi duyduğu sanat çalışmalarına daha geniş zaman ayırma olanağı buldu. Resim yapmaya ileri bir yaşta (32) başladı. Paris'te hocaların verdiği akademik bilgilerle bağdaşamadığı için, kendi eğilimleri doğrultusunda çalışmayı tercih etti. 1951'den itibaren açtığı kişisel sergileri nedeniyle, Sanat Anlayışı adı altında bir dizi broşür yayımlayarak Genç arkadaşım diye seslendiği sanat meraklısına kuramsal bilgiler ve görüşler iletmeye çalıştı. 1956'da Ankara'da kendi adını taşıyan bir galeri açtı. 1965'e kadar burada sergiler düzenledi. Türk Plastik Sanatçıları Derneği başkanlığı yaptı. Sanat Tenkitçileri Cemiyeti, Çağdaş Ressamlar Cemiyetinin üyeliklerinde bulundu. Ankara'da Siyah Kalem Grubu isimli bir ressamlar topluluğu oluşturdu. 1962'de Venedik Bienaline katıldı. 1968'de 29. DRHS'de resim dalı ikincilik ödülünü kazandı. Resimlerine imzasını kısaca İCK olarak atan Karaburçak, Ankara ve yöresinin koyu mor ve lacivert tonlar içinde geceye dönüşen görüntüsünü, kendi paletine özgü bir resim türüyle özdeşleştirmeyi başarmıştır. Saf bir duyarlık, içten bir doğa ve insan sevgisi, etkileri aşmaya çalışan bilinçli bir seçicilik, onun resimlerine, özgün bir kimlik katmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/ihsan-oktay-anar-sempozyumu/", "text": "Murat Belge, Ahmet İnam, Handan İnci, Asuman Kafaoğlu Büke, Ömer Türkeş, Semih Gümüş gibi akademisyen ve eleştirmenlerin konuşmacı olarak katılacağı sempozyumda; Elif Şafak, Gürsel Korat gibi romancılar Anar edebiyatı konusundaki fikirlerini paylaşacak. Mustafa Altıoklar, Ezel Akay, Derviş Zaim gibi sinemacıların Anar'ı sinemaya aktarmayı tartışacağı; roman konuları ile alakalı olarak mekanik, denizcilik ve müzik uzmanlarının da sunumlar yapacağı; İlban Ertem'in Puslu Kıtalar Atlası'nı çizgi roman olarak yeniden oluşturma çalışmalarını, Turgut Berkes'in bu romanı İngilizceye çevirme sürecini; Zeynep Avcı'nın Efrasiyab'ın Hikayeleri'ni oyunlaştırırken yaşadıklarını anlatacağı oturumlar sırasında romanlardan yola çıkılarak hazırlanan bir drama ve bir meddah gösterisi, ve dahi üç boyutlu animasyon görüntüleri izlenebilecek, Bezmara dönem müziğini yansıtan kısa bir dinleti sunacak. Oturum aralarında gezilecek sergi alanında, Kitab-ül Hiyel'deki üç makinanın maketleri, Suskunlar'daki müzik aletleri ve roman karakterlerinin güzergahlarının eski İstanbul haritaları üzerindeki izlerini gösteren kolajlar, beş roman kahramanının minik heykelcikleri, Metin Üstündağ'ın kuratorlüğünde günümüzün usta çizerleri tarafından tasarlanacak yirmi beş roman karakterinin insan boyutundaki kopyaları yanında Anar'ın kendi çizimlerinden ve el yazmalarından örnekler bulunacak."}
{"url": "https://futuristika.org/ihtilalci-orguculer-birligi/", "text": "Mülakat, 1990'lardA ilkgençlik çağındaki feministlerden mürekkep Revolutionary Knitting Circle kolektifinin üç üyesiyle 21 Ocak 1996 tarihinde yapıldı. 15 yaşındaki Toad ve 18 yaşındaki Amanda ile DanIelle. TOAD: ama o bir kişilerin hepsi de birbirini bulur. Tuhaf olan da bu. Fanzinler izole edilmiş insanlara bilgiyi götürür. Banliyöler o kadar ıssız yerler ki, ürkütücüler. Banliyöler beni deli ediyor. Muhtemelen şu anki halimin sebebi oralarda büyümüş olmam. Bu kasabadaki insanların çoğuyla başa çıkamıyorum; yöntemleri çok tuhaf bütün o normallikleri. Nebraska veya Tennessee'nin ortasında yaşayan ve hiç arkadaşı olmayan insanlardan mektuplar alıyorum kasabalarındaki herkes onlardan nefret ediyor, dövülüyorlar. Ve benim gibi hisseden insanları bulduklarında çok şaşırıyorlar; kendilerini yaşadıkları şeyi yaşayan tek kişi sanıyorlar. Banliyöler ve küçük kasabaların insanlara yaptığı bu işte. T: Bilmiyorum, insanlar aracılığıyla. Satıyor ya da reklamını yapıyor değilim. Yaklaşık iki yıl önce ilk fanzinimi tereddütle arkadaşlarıma verirken utanıyordum. Ama dediler ki, Bu gerçekten çok iyi! Sonrasında hatırladığım tek şey, birisinin bunun hakkında yazdığı ve başkasının da bu konuda yazdığı ve giderek yayıldığı; fanzinler için basılı bir reklam falan verildiğini hiç duymadım. T: Bu yüzden buna Fotokopi Devrimi diyorlar. Çünkü tek ihtiyacınız bir fotokopi makinesi. T: Ailemin. Bazen burada uyuyorum ama çoğunlukla evimin, her yer olduğunu düşünüyorum. Çoğu evsiz olduğu için arkadaşlarım sık sık burada kalıyor ve ben de onlara izin veren bir ailem olduğu için şanslıyım. T: Kesinlikle. Küçük bir çocukken bu beni rahatsız ederdi, utanırdım ama şimdi çok mutluyum, çünkü normal ebeveynlere sahip olmayı kaldıramazdım. Tanıştıklarında sanırım annem nakkaş olarak çalışıyormuş ve babam da çılgın bir hippiymiş. T: Bence sadece şans eseri olarak, gazete ilanlarına bakarak kereste sektöründe bir iş buldu. Annem bir sanatçı. Çocukluğumun başları çoğunlukla Oakland'da geçti. Küçükken beni Haight Sokağı'na götürürlerdi. Dördüncü sınıftayken Sonoma County'ye taşındık ve o zamandan beri burada yaşıyoruz. Bir süre popüler olmak için çabaladım. Saç spreyiyle şekillendirdiğim kabarık ve uzun saçlarım vardı. Kıyafetlerim doğruydu ve içlerine girebilmek için sıkı çaba harcadım. Ortaokuldayken, yıllıkta En Güzel falan seçildim. Ama yedinci sınıftayken bir şey oldu. Her zaman diğer insanların sahip olmadığı şeylere karşı garip bir duyarlılığım vardı sanırım buna dünyaya karşı bir sanatçının duyarlılığı diyebilirsiniz. Ve insanların içini görmeye başladım. İnsanların kendi arkadaşlarını gerçekten sevmediklerini fark etmek beni incitti özellikle de sözde popüler insanlar arasındakiler. Başkalarına karşı duyulan böyle bir zalimliğe tanık oldum ve oyunu daha fazla oynayamadım. Bu yüzden gerçekten içime doğru yolculuk ettim. Deliriyordum, terapistlere gidiyordum kötüydü. Bana anti-depresan vermek istediler, ama kabul etmedim ve Müdürlerin beni danışmana göndermesi de iyi oldu çünkü düşünceleri Benim bir sorunum olduğu yönündeydi. Bana asıl sorunun çevre olduğunu söylemediler. Belki bir danışman bana yardım etmiş bile sayılır. Tüm bu zaman boyunca herkesten aşağı olduğumu düşündüm sosyal sınıf açısından değil, ama içimde kusurlu hissettim. Diğer herkes hayatla iyi geçiniyor gibi görünüyordu, ama ben her zaman onların yapabildiği gibi gülümseyemedim. Herkesin benim gibi olduğunu henüz bilmiyordum gizlemekte gerçekten iyi olmaları dışında! T: Kesinlikle, biraz erken geliştim. Şuna karar verdim: Zaten kendimi öldürecektim; dolayısıyla kaçıp, bir macera yaşayıp neler olabileceğine bakabilirdim. Bir gece geç saatlerde kendimi bir benzin istasyonunun tuvaletine kilitledim ve tüm saçlarımı kestim ve Humboldt House adlı bir yere kaçtım. Sonunda ait olduğum bir yer bulmuş gibi hissettim. Humboldt, Santa Rosa'daki bir komün eviydi. İçinde her türden insan yaşıyordu. Her şey dökülüyordu; merdivenler çürümüştü, kırık pencereler duvarlara bant ve grafiti ile yapıştırılmıştı gerçekten güzeldi! İyi bir ruhu olan eski bir Viktorya dönemi eviydi. Arkadaşlarımın çoğuyla evden kaçtığım bu zamanlarda tanıştım. T: Evet. O zamandan beri çok şey yaşadım. Gazete makalesini de herkesin evden kapı dışarı edildiği zamandan beri sakladım. Eve tahliye emri geldiğinde, herkes o kadar uzun süre orada yaşamış haldeydi ki, o kötü koşullar altında karar savaşmadan ayrılmamaya karar verdiler. Bu yüzden duvarları yıktılar. Arka bahçede ateş yakarken ve camları kırarken çok eğleniyorduk. Ama çok geçmeden polisler gelip tahliye için iki gün süre verdiler. Sanırım içeri girmiş ve herkesi tutuklamışlar. Ben orada değildim, bunu sadece duydum. Herkes evden atıldı; gidecek yerleri yoktu. Çoğu evsiz kaldı ve hala da öyleler. İhtilalci Örgücüler Birliği, Ekim 1994'ten bu yana haftalık olarak bir araya geliyor. Tüm kadınlar toplantılarımıza katılmakta özgürdür. Üyelerimizden toplantılarda ayık olmalarını istiyoruz, çünkü grubumuzun gerçekten iletişim kurması için ayıklığın gerekli olduğunu düşünüyoruz. Üyelerin toplantılarda paylaştıklarımızı gizli tutmaları da önemli bir konu. Önemli, çünkü Gizlilik güven inşa eder ve üyelerin kendilerini güvende hissetmelerini sağlar. İ. Ö. B. toplantıları için belli bir tarzımız yok. Bazen birlikte oturup kendimiz hakkında konuşuruz veya çeşitli konularla ilgili görüş ve bilgilerimizi paylaşırız. Bazen kitap veya el ilanlarını paylaşır ve tartışırız. Ayrıca el ilanları, çıkartmalar, tişörtler ve bir fanzin de yaptık. Mitinglere, gezilere, savunma sanatı gösterilerine gittik. Ayrıca, bowling oynayıp eğlendik. İ. Ö. B., üyelerine gerçekten iyi geldi. Grup aracılığıyla bazılarımız kadınlara güvenmeyi ve onlarla arkadaş olmayı öğrendi; bazılarımız sorunlarının birçok kadın tarafından paylaşıldığını fark etti. Her İ. Ö. B. üyesi gruptan farklı şekilde yararlanır, ancak hepimizin ortak kazanımı kişisel ve/veya politik olarak bir arada olmak. Birçok İ. Ö. B. üyesi için, punk sahnesi, hayata yaklaşmak için alternatif bir yol sunuyor. Bununla birlikte, punk sahnesi hala erkek egemen bir ortam ve bu nedenle bir alternatife ihtiyacımız var. Ayrıca İ. Ö. B.'ün diğer kızlarla rekabet etmek yerine onlarla arkadaş olmamıza yardımcı olduğunu düşünüyoruz. Grup bize, cinsiyetimizle söz konusu olduğunda benzer sorunlarla karşılaştığımızdan ve birbirimize destek sunabileceğimizden emin olabileceğimiz bir alan sağlıyor. Toplantılarda her birimiz diğerlerine kendini ve fikirlerini diri tutması konusunda yardım ediyor; aynı zamanda bu toplantılar bize eğlenmek ve insanlarla tanışmak için bir yer de veriyor. Erkeklerin ve kadınların toplumsal cinsiyetle ilgili olarak farklı sorunları vardır; bizi ilgilendiren, kadınların sorunları. Ayrıca toplumumuzdaki kadınlara erkekler için birbirleriyle rekabet etmeleri öğretiliyor. Erkeksiz ortamda birlikte olduğumuzda, rekabet olmadan dayanışma içine girmek daha kolay oluyor. Sadece-kadınlar grubu, erkeklerle ilgili oynadığımız rollerin dışına çıkmamızı ve onlara mesafe alarak bakmamızı sağlıyor. Karma gruplara karşı değiliz, sadece onlardan biri olmamayı seçiyoruz. Karma bir grup kurmak isterseniz bize de haber verin! Eminim birçok İ. Ö. B. üyesinin ilgisini çekecektir. Erkekleri kabul etmiyor oluşumuz gey olduğumuz anlamına gelmiyor. D. Ö. B. üyelerinin her birinin kendi seksüel tercihleri vardır ama biz özellikle lezbiyen grubu değiliz. İ. Ö. B.'ün varoluş amacı erkek boklamak değil. Zamanımızı arkadaş olmak, bir kadın dayanışması tesis etmek, problemlerimizi çözmek ve hayatımızı masaya yatırmak için kullanıyoruz. Kendimiz hakkında konuşuyoruz daha çok, erkekler hakkında değil. Erkeklerle olan ilişkilerimizin dışında da hayatlarımız var ve kadınların erkeklerle olan ilişkilerinin ötesinde de kadın sorunları var. Ayrıca, kadınların sorunlarına yönelik endişe, erkeklerden nefret etmekle eş anlamlı değildir. Grup olarak kadınlara yönelik baskının karşısındayız. Bunu feminizm olarak görüyoruz. Bizi feminist olarak görüp görmemeniz ise sizin feminizm tanımınıza bağlı. Riot Grrrls üyeleri İ. Ö. B.'ne katılmakta özgürler, ancak biz Grup olarak onlarla ya da diğer organizasyonlarla bağlantılı değiliz. Amanda: Ama Punk'ın bahsettiği şeylere bak: Gösteri yapmak, kim kiminle sikişiyor, kim kime uyuz bulaştırıyor... bir paralellik var gibi burada. T: Bir aile toplumsal bir sahneye dönüşmeye başladığında işler boka sarar. Bu kadar toplumsallık yerine, daha çok bir komün gibi olmalı. A: Bir komün, daha çok ortak bir bağ gibidir ve üyeleri birbirlerine destek olur; bir toplumsal sahne ise daha yüzeysel bir düzeyde bir toplantı gibi... Bir müzik grubu gördüğünde toplumsal bir sahne görmüş olursun; Toad'un evinde takılıp konuştuğunda ise bir komün görürsün. T: Yüzden fazla insan dahil olduktan sonra komünal birliğin bozulacağı teorisine dayanan A Hundred Punks Rule adlı bir şarkı var. Kalabalıklaştıkça grup artık birbirine sıkı sıkıya bağlı olmuyor; ortada çok fazla insan var ve farklı klikler ortaya çıkıyor. Hayatı hissetmek için birbirine tutunmak varken herkes tuhaflaşmaya başlıyor. A: İnsanlar etraflarında çok fazla insan olduğunda duyarsızlaşırlar, çünkü çok fazla insan karşısında yapabileceğiniz tek şey onları kabullenmektir. Bazı Afrika kabilelerinde karşılaştığınız her kişiyi istisnasız selamlıyorsunuz; orada her insan önemli. New York'ta herkes önemli olamaz, yoksa kafayı yersin. Böylece duyarsızlaşırsın. Küçük bir kasabada yapılan bir çalışma vardı, bir adam yerde yatıyor ve biri gelip ona sorunun ne olduğunu sorana kadar on dakika boyunca hareket etmiyor. Aynı çalışmayı New York'ta da yaptılar ve etrafta çok daha fazla insan vardı. Herkes yanından geçip gitti. Ormandaki ağaçlar, ormandaki ağaçlar oh, düşen şu kütüğe bak. Ormandaki ağaçlar, ormandaki ağaçlar... Şehirde sadece kendi küçük topluluğunuzdan insanları tanırsınız. Telefon defterinle adres defterin arasındaki fark gibi. T: Fanzinim vesilesiyle o kadar çok mektup alıyorum ki, insanlarla bireysel olarak ilgilenemiyorum; herkese gerçekten uzun bir mektup yazamıyorum ve posta yoluyla iyi bir ilişki kuramıyorum. Sadece Bir nüsha gönder yazan yüz kişi yerine çok iyi tanıdığım on kişinin bana yazmasını tercih ederim. İşler çok büyüdüğünde, her şey kaybolur. A: Gitar çalıp şarkı söylüyorum ve küçük konserler verdiğimde insanlar tamamen duygusallaşıyor; hatta bazıları ağlıyor. Ancak sosyalleşmek eğlenceli olduğu için büyük olanları da severim. Bazen sohbet etmeyi seviyorum. A: Golden Gate köprüsünde doğmak üzereymişim ama ailem hastaneye yetişmeyi başarmış... allah kahretsin! Çok iyi bir hikaye olurdu. Ama 1 yaşındayken neredeyse ölüyormuşum, yani sanırım bu iyi bir hikaye olmazdı. Ciğerlerimde o kadar çok mukoza varmış ki doktorlar hepsini alamayacaklarından endişe etmişler. Rengim maviye dönmüş, kendi balgamımdan ölüyormuşum. Annem benzin dumanından olabileceğini düşünüyor. Arabamızda bir sorun vardı. T: Ailesi tacizci olan çocuklar tanıyorum ve onlara diyorum ki: Evden kaçma opsiyonunun olduğunu da biliyorsun değil mi? Kötü örnek oluyormuşum gibi görünebilir, ama sanırım onlara yardım da ediyorum. T: En kolay çıkış yolu bu çünkü sarhoşken hiçbir şeyle başa çıkamazsın. Fark yaratamazsın ya da hiçbir şeyi değiştiremezsin. Sadece arkana yaslanıp oturursun... Sikerler dersin. A: Bir süre sonra da neyin önemli olduğunu unutuyorsun. T: Asla uyuşturucuyla ilgilenmedim ama en azından iki günde bir içmeye gittiğim bir dönem hatırlıyorum. Aslında, bir sürü tecrübem olduğu için bir sürü şey yazdım galiba. Garip: alkol ve yazmak neredeyse el ele gidiyor. Sanırım bunun nedeni, duyguların alkolle çok daha derinden deneyimlenmesi. A: ... Danielle, Melissa, Lani, ben ve birkaç kişi daha vardık kuruluşunda. Kadınlar için bir destek ağına ihtiyacımız vardı çünkü birbirimizi sadece sarhoş olduğumuzda ya da biri hoşlandığımız adamla yattığı için deliye döndüğümüzde görüyorduk. Ortak bağlarımız üzerinde birleşmek yerine, birbirimizle savaşıyorduk. Ayılabileceğimiz ve bizi ilgilendiren konuları konuşabileceğimiz bir gruba ihtiyacımız vardı. RKC iki yıldır devam ediyor. T: İnsanlar değişti. Kuruculardan bazıları artık ortada yok, ama her zaman içinde konuşabilecekleri bir alan bulduklarına şaşıran yeni insanlar oluyor. A: Özellikle genç kızlar için ideal, çünkü hoş karşılanabilecekleri bir ortama girme şansları var. Bu arada birkaç ismi gözden geçirmedik değil... bir süreliğine Dokumacı Kunduzlar'da karar kılmıştık. A: Geçmiştekiler gibi bir örgü cemaati olmak istedik. Tarihsel olarak, kadınların bir araya gelip konuşmamazlık edemediği az sayıdaki ortamlardan... O zamanlar kadınlar farklı bahanelerle tanışıyorlardı. A: Grupta babaları şöyle düşünen kızlar var: Kızlar birlikte takılıyor... o zaman lezbiyensiniz. Hayır, sadece bir destek sistemi ve bir topluluk oluşturmaya çalışıyoruz, çünkü halihazırda bunlar mevcut değil. A: Yani, gitar çalıyor ve şarkı söylüyorum. Hep şöyle düşünürdüm: Hiçbir zaman bir grubum olmayacak; hiçbir zaman çalamayacağım; hiç kimse müziğimi hiçbir zaman duymayacak. Sonunda şöyle dedim: Sikerler... ben de kendimin grubu olurum. Çalıp söyleyeceğim ve bunu kabul etmeleri gerekecek. Şimdi insanlar benimle çalmak istediklerinde onlara Adamım, ben tek kişilik bir performansım diyorum. T: Punk'ın altında yatan felsefelerden biri de KYdir, ... Kendin Yap. Küçük bir çocukken yazar olmak istiyordum ve annem bana yayıncılara yazmamı ve bir şeyler yayınlatabilir miyim, bakmamı söylerdi. Ben de ona öyle yapayım da içimden geçsinler öyle mi, derdim. Bu yüzden fanzin devrimci bir şey değil mi? Başkası karışmadan ortaya bir şeyler koyup, istediğini söyleyebilirsin. T: Bence sokağımın sakinleri falan, herkes fanzin yapsa harika olurdu. Herkesin hakkında konuşmak istediği çok yönlü yaşamları var ama televizyon dışında bir medyumları yok. Televizyon her şeyi sikip atar. Her şey bir medya nesnesi haline gelir; pornografi gibi. Her şey önemsizleşir ve çarpıtılır. Bilgi edinmek istiyorsanız, insanları tanımanız, mektup yazmanız, okumanız gerekir ve tüm bunların bir önemi vardır. Televizyonda bilgi denen şey emek etmeden, eleştiri olmadan ve düşünmeden kabul görecek bir şey gibi lanse ediliyor. Fanzinleri vücuda getiren Kendin-Yap ruhundan ve topluluktan söz ediyorduk. DANIELLE: Bir grup olarak çalışmanın ve aynı zamanda lineer değil döngüsel düşünmenin bütün o komünal doğası bizden çalınmış. Dolayısıyla, tüm bu bağımsız projeler bir ikilemle karşı karşıyadır: bu kültür bizi komün davranış veya yaşam tarzını teşvik etmemek için sosyalleştirir. T: İtiraf etmeliyim ki, alkol hayatımın zor zamanlarını atlatmama yardımcı oldu. Terapi gibiydi çünkü sarhoşken bana neyin zarar verdiğini tam olarak anlıyor olurdum. D: O kadar köksüz ve ruhlarımızdan arınmış durumdayız ki, sorunun kökeni asla sorunun kökenini bulamamak! Ufak sorunlar yüzünden dikkatimizin dağılması ezberletilmiş bize. A: Problem çözerken, duygularımla aklım arasında bir kesişme noktası bulamıyorum. D: Descartes'ın bedensizleştirilmiş zihin modeli, zihnimizi duygularımızdan nasıl ayırdığımızla ilgilidir. Bizim kültürümüzde duygular negatif işaretleniyor. A: Öyle, çünkü çocukları kontrol etmek daha kolay; zayıf ve savunmasızlar. T: Çocuklar, toplumdaki her yetişkinin her bir çocuğun yetiştirilmesine yardımcı olmaktan sorumlu olduğu bir komünde yetiştirilmeli. Şehirleşme, ama aynı zamanda banliyöleşme. İspanya'da birçok şehirde birkaç blokta bir park vardır; tüm jenerasyonların düzenli olarak takılabileceği, bir tür toplanma merkezi. Bu şehirler banliyölerden çok daha az yabancılaşmış görünüyor. T: Rohnert Park'ın aslında ülkedeki ikinci tasarlanmış şehir olduğu anlatılır. Haritada şöyle bir bakarsan, bir merkezi yok. Şehir merkezine en benzeyen yer, birbirine bakan iki alışveriş merkezinin olduğu bir şerit. Kaldırım yok ve meydana en benzeyen yerde de bir park alanı var. Ama burada durup konuşmana izin verilmiyor, bu yüzden dükkanlara dalıyorsun. Tabii bir şey satın almadığınızı anladıklarında, bir güvenlik görevlisi gelip size gitmenizi söyler. Çok dışlayıcı. Rohnert Pork'ta yaşıyorsanız, pratikte televizyondan başka bir şeyiniz yoktur. T: Bir sürü iyi hareketlenme de var, ama sonra medya onları çarpıtıp tamamen farklı bir şeye dönüştürüyor. Her şey sulandırılıyor. A: Green Day ve Rancid falan derken orası da sulanıyor. Popüler, moda bir söylem haline geliyor. D: Medya, hangi hareket olursa olsun, onun özünü fikirlerinden sıyırıp atıyor. Başlangıçtaki mesaj Acı çekiyoruz. Yardım için inliyoruz. Bir şeye ihtiyacımız var. Toplumsal değişim istiyoruz bile olsa medya bunu alıp paraya çeviriyor. A: Alçaltabileceği kadar alçaltıyor; ardından her zamankinden daha kudretsiz hale geliyoruz. T: Televizyonda bir zamanlar sempati duyduğum birilerini her gördüğümde incinme sebebim de bu. Mesele kişisel olarak kendilerini satmaları değil, içtenlikle inandıkları şeyin metalaştırılması. A: Temel bir mesele bir şeyin metalaştırılmasının onun bütün gücünü kaybetmesi anlamına gelmesi. Kadının objeleştirilmesi, örneğin; kadınlar televizyonda anlamlı bir şey söylemek ya da duyulmak için var olmazlar hiç... bir şey olarak var olurlar. T: Punk topluluğundan öğrendiğim şey, varlığının kökenine kadar her şeyi sorgulaman gerektiğiydi. Sana öğretilen her şeyin, dünyadaki her şeyin nedenini düşünmen ve sorgulaman gerek. D: Bir şeyleri hızla kabul eder, düşünmez ve sorgulamazsanız kendinizi canlı olarak da kabul edemezsiniz. A: Ama ben her zaman öyle yaptım: bir şeyleri sorgulamayı unuttum. Bize sorgulamak hiç öğretilmez. Daima başına gelen şeyler için tetikte olmak da zordur; sorgulaman gerekir. D: Örneğin, tüm hayatlarını sorgulayarak geçiren insanlar vardır... bazı araştırmacılar... Noam Chomsky, her zaman bir araştırma halinde ve yine de işi hiç bitmemiş gibi hisseder. Savunduğu şeylerden biri de bilginin bütün toplum düzeyinde yayılmaya başlaması. T: Şuna benzemiyor mu? Yabancı bir şehirdesin ve punk gibi görünen birine öylesine yaklaşsan mutlaka hoş karşılanırsın ve ihtiyacın olan bütün bilgiyi ondan alabilirsin, onda kalabilirsin de... Yuppie'ler konusunda durum hiç de böyle değil. Asıl mesele kulaktan kulağa yayılıyor. Punk, bunu yapabileceğin bildiğim tek topluluk. D: Punk sahnesi iyi, güzel. Ama orası da erkek egemen bir alan. Bazı yönlerden toplumun minik replikası: İnsanlar uyuşturucu ve alkol tüketiyor sadece, erkek egemen ve bayağı hiyerarşik. A: Okuldaki sorunlarımın çoğu ne kadar popüler olunduğu hiyerarşisiyle ilgiliydi. Ne yazık ki o zincirin altında sıkışıp kalmıştım. Bazen hala iyi olmak için bir erkeğe ihtiyacım olduğunu hissediyorum çünkü popüler bir kızın her zaman bir erkek arkadaşı vardır onu iyi yapan şey de bu. Okulda olanlar bugün beni hala etkiliyor. Erkeklerle ve kadınlarla etkileşim şeklim, ve aynadaki kendimle etkileşim şeklim, hepsi bu erken dönemlerle ilgili. D: Bugünlerde çocuk yetiştirme işini kültür ve medya yapıyor. Artık rehber olarak görebileceğimiz ebeveynlerimiz yok. Rollerimiz çok belirsiz ve kafa karıştırıcı hale geldi. Medya bizden kurtulmak için elinden geleni yapıyor. Bu medya modelinin parçası olmak için kadınlar benliklerini kaybediyor ve erkeklerin istediği şekilde davranan ve görünen sahte benlikler yaratıyorlar; kurtarılmak için inleyen gerçek benliklerine kulak vermeden. Kadınlar böyle olmalı, kadınlar şöyle olmalı: Seksi olmak zorundasın, ama seksüel bir varlık olamazsın çünkü bu seni bir sürtük yapar. Uyman gerekektiği söylenen bir sürü standart var böyle. T: Kazanabileceğin bir savaş değil. Şu Crass şarkısının sözleri gibi: Dürüstlük hayatta kalmanın iyi yollarından biri değil. İnsanlar kendi vücutlarıyla ilgili güzel olması gerekmeyen şeyler hakkında dürüst olurlarsa belki sonunda kendilerine karşı da dürüst olabilirler. Başlıca adım bu. Kadınlar memelerinin sarkık oluşunu kabul etmeliler çünkü böyle olmaları tamamiyle normal. A: Olduğum kişinin kim olduğu konusunda kendimle sık sık didişirim. Hala bakireyim. Kendimi son derece seksüel biri olarak görüyorum ama halen bakireyim. Etrafım çok fazla gelişigüzel sarhoş seksi yapan insanla çevrili ve ben buna katılmayı reddediyorum. Bir sürü insanla seks yapmak istemiyorum! D: İnsanlar hala regl hakkında konuşmakta zorlanıyor. Çünkü Kadınlar kötüdür; kadınlar iğrençtir. Adet görüyorlar ve bu iğrenç! İnsan vücudu olduğu şey olamaz, Barbie bebekleri gibi olmalı. Karnımın ağrımasına izin yok, mutlaka hasta olmalıyım. Karnım ağrıyor, ayrıca her yerim kanıyor... Siktirsinler! D: Beyazlatılmış suni ipekten yapılmış zehirli tamponları vücudumuza sokmamız korkutucu. İnsanlar kanamamız olduğunu anlamasın diye toksik şok sendromuna yakalanma riskine giriyoruz. D: Hıristiyanlık noktasında... Hıristiyanlığı seçenler geleneksel olarak kadınlardan nefret eder. Kadınlar eskiden fazla güçlüydü; yaşam döngüsünü bir zamanlar tanrıçalar kontrol ediyordu. A: Bir kadının kanaması önemli bir şeydi çünkü bu onun doğurgan olduğu anlamına geliyordu. D: Kadınları aşağı çekmek, onları kontrol etmek gerekli hale geldi. Böylece kadınlar iğrenç ve yozlaşmış kabul edildi. Halen güçlülerse, cadıdırlar. T: Klasik Hıristiyan paradoksu da bu: Kadınlar aynı anda hem bakire hem de anne olmalılar. Saçmalığın daniskası! Mastürbasyon şeklim yüzünden deforme olduğumu sanıyordum. Meme uçlarımın falan deforme olduğunu... Bir keresinde bir kız memelerimi gördü ve dedi ki, Gördüğüm en garip meme uçlarına sahipsin! Ama aslında çok normaller; sadece meme halkalarım büyük. A: Bir arkadaşım bana kadınlar ve cinsellik hakkında bir kitap aldı. Hite Report. Bu hayatımda bir dönüm noktasıydı. Mastürbasyon kelimesine baktım ve kadınların en sık kullandığı yolları listeledim. Birincisi sırt üstü yatmak ve parmaklamak, ikincisi ise karnınızın üzerinde yatıp parmaklamak. Sonra üçüncü en yaygın yönteme geçtim: bir nesne kullanmak. Kitapta bir kadının şöyle dediği yazıyordu: Yastıklara yaslıyor ve onları beceriyorum. Benim de yaptığım tam olarak bu oldu! T: Aylarca herkese anlatıp durmuştun, En yaygın üçüncü mastürbasyon yöntemini kullanıyorum diye. A: Söylememize izin verilmeyen o kadar çok şey var ki, sadece çığlık atıp insanlara duyurabilseydik her şey yoluna girecekti. T: Bu, en çirkin detayı alıp 500 kat büyütmek gibi... böylece herkes alışır. T: Revolutionary Knitting Circle için bir pijama partisi verdiğimizde, saçlarımızda boya ve bigudiler vardı ve gelenekselleşen şekilde avokado maskeleri takıyorduk. Çirkin pijamalarımız ya da çirkin iç çamaşırlarımız vardı ve normal bir şekilde oturuyorduk. Bence bu kızlar arasında temel bir ilişkilenme deneyimi: birbirinizin önünde çirkin olmak ve bu konuda dürüst olmak. Çirkinlik gerçekten onu tanımlamayı seçmenizle ilgilidir... örneğin vücut kılları. Bir gün duşta oturuyordum ve kendi kendime şöyle dedim: Tıraş olmalıyım... hayır, aslında sevdiğim bir şey değil; bu halim çok hoş. Sikerler! Gerçekten tıraş olmak istiyorsan, hiç durma. Ama neden istediğini bir düşün. A: Her tıraş oluşumun sebebi erkeklerdi. Bir erkeğin koltuk altı kıllarımı görüp Iyy, iğrenç ya da bacaklarımı görüp kıllı demesinden korkuyordum. T: Demir Bakire diye bir şey duydunuz mu? İçine doğru çivileri olan, kadın şeklinde büyük bir kutu. Ortaçağ'da büyücülükle suçlanan kadınlara işkence yapmak için kullanılırdı. Bugün bütün bu insanların vücutlarını değiştirmek için gelişigüzel ameliyat olmaları kendilerini onun için koymak gibi bir şey. Kalçalarınız çok mu büyük... vızzzzzz! Biliyorum, iğrenç bir benzetme ama bence doğru: Çekici olmadığını ve istenmediğini düşündüğün parçalarını kesmek... daha sağlıksız bir şey düşünemiyorum. T: Kötü filmler ve kötü TV programlarına bakarsanız, hepsinde kadınlar için aynı temel rollerin olduğunu fark edeceksiniz. Özellikle tecavüz içeren filmlerde. Daima arabasına doğru yürüyen sıradan bir iş kadını tipi vardır ve bilinmeyen karanlık bir adam ortaya çıkar ve ona arabanın yanında saldırır. Bu görüntüyü birçok kez gördüm. Freudyen rüya analizini kullanarak bunu çözümleyebilirsiniz: Araba günlük yaşam demektir, evrak çantasını taşıyan kadın ise sadece işi sayesinde ekonomik güç kazanmış durumdadır. Ama hala günlük hayatında her gün tecavüze uğruyor çünkü bilinçaltımızda beklemekte olan karanlık adam, ona saldırıyor. A: Gördüğüm en iğrenç şeylerden biri de bir meme-göt filmiydi. Bir kız daracık bir kıyafet giymiş dans ederken bir çizgi film karakteri de onu köşeden izliyor. Kadın gerçek; etrafta dans ediyor ve çizgi film karakterinin gözlerinin büyüdüğünü görüyorsunuz. Sonra çizgi film karakteri kadına tecavüz etmeye başlıyor: İnanabiliyor musunuz? Ve bir yerlerde bira içip ereksiyon olan biri de bunu izliyor, gülerek. Buna gülmemiz mi gerekiyor? Hiç mantıklı değil. Bir komün kurmalıyız. Geçmişin bütün o sosyal damgalarından kurtulabileceğimiz yeni bir koloni. D: Her türlü insani düzenek kalıntısından uzakta, bütünüyle ıssız bir bulmak isteyen bir adam vardı. Medeniyetten mümkün olduğunca uzaklaşmak istiyordu: Uçak, motor sesi veya insan kaynaklı herhangi bir gürültü istemiyordu. Afrika'ya gitti ve beş dakikalık, mutlak bir sessizlik içeren bir kayıt yapmaya çalıştı ama başarılı olamadı. İnsanların bir şekilde sesleriyle nüfuz etmediği bir yer bulamamış. A: Sanırım cevabı biliyorum. Çöp mavnalarını alıp üzerine toprak koyan ve bitki yetiştirebilen korsanlar hakkında bir şeyler okumuştum. Kimsenin size dokunamayacağı uluslararası sulara yelken açtığınızı düşünün. Yeterince toprak ve mavnamız varsa, bir ada yapabiliriz! Çöp mavnası komünü olabilir. Farkında olsanız da olmasanız da, bu eylemler başka bir kişiye yapılan saldırılardır. Kendinizi bunlardan herhangi birini yaparken bulursanız, birine cinsel tacizde bulunuyor olabilirsiniz. Diğer kişinin bu konuda bir şey söylememesi sorun olmadığı anlamına gelmez. A: Böyle konulardan sohbet ettiğimde, başka biriyle de konuşuyorum ve iki gün sonra başkalarından, o kişiye söylediklerimi duyuyorum... dallanıp budaklanıyor. D: Geçenlerde Çehov'un Üç Kız Kardeş oyununu izlemeye gittim. Üç kız kardeş bu korkunç küçük kasabanın entelektüelleri. Amaçları gelecek için çalışmak, her zaman buna hazırlanmak: İnsanlar bizi hatırlayacak. Bize dönüp bakacaklar ve mutlu olacaklar. Her çağda herkes kendini kayda değer olarak görüyor. Herkes hatırlanmayı ve fikirlerinin yayılmasını istiyor. D: Ben ne varoluşçuyum ne de Çehov kadar alaycıyım, ama bildiklerimizin her zaman nasıl değiştiğine dair sarsıcı bir gerçek var ortada... her çağda memnuniyetsiz olmaya, elimizde olmayan özlem duymaya devam ediyoruz. T: Ben bunun o kadar da kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. A: Muhtemelen her şey her zaman olduğu gibi olmaya devam edecek. Önemli olan kendinizi geliştirmeye ve başkalarını etkilemeye çalışmak; yani yarın tüm dünya değişmeyecekse ve uluslararası sularda bir çöp adasında yaşamayacaksam, tanıdıklarımız ve değer verdiklerimiz arasında bu fikirleri yaymaya çalışmak lazım... beni destekleyen bir komünüm olduğu sürece, bana bir şey olmaz. A: Ayrıca her zaman şöyle düşünürüz: Tanrım, bir tarafta biz, bir tarafta bütün dünya. Yapabildiğim kadarıyla insanların yüzde birinin milyonda birini etkileyebileceğim. Bu benim küçük komünal destek anlayışım; değer verdiğim insanlar... Tüm dünyayı değiştiremezsin, bu imkansız. D: Diğer insanları değiştirmeye çalışmamalıyız. Kadınlar zaten kendi-kendiliklerinden yoksunlar, her şey diğer insanları değiştirmeliyize çıkmamalı. A: Kadınlara öfke hissetmemeleri öğretilir. Öfkeli olduğum için suçlu hissediyorum. Geçenlerde bir çocukla travmatik bir durum yaşadım ve bütün gün ağladım. Bu geceki şovum için güzel görünmeliyim yoksa kimse beni sevmeyecek diye düşündüm. Banyo aynasının önünde on beş dakika boyunca tekrarladım: Güçlüsün, güzelsin. Sen güçlü, güzel bir kızsın; güzel kız; çok güçlüsün. Amanda'nın güçlü ve sakin bir kadın olma zamanı gelmişti. Kadınlar artık özgürlüğün tadını alıyorlar ve bir grup olmayı ve yüzyıllarca süren baskılara karşı savaşmayı öğreniyorlar. T: Ama bu kadınların tarihte birlik olmayı ilk başardıkları ilk an değil. Sadece tarih kitaplarında anılmamış, o kadar. Sonsuza kadar Roma hakkında falan konuşmaya devam edecekler, ama olan sadece patriyarkanın geri dönüşü. D: Kadınların çalışmalarını sunabilmesi için son derece iyi olması zorunluluğu var. Bu yüzden hala bir tane yapmadım. T: Benim yapmama sebebim de hemen hemen bu. Sorun şu ki, bunu asla yapamayabilirsin. İdeal bir zaman, ideal bir yer, ideal koşullar veya ideal bir konu hiçbir zaman olmayacak. O yüzden elimizde ne varsa ortaya koymalıyız belki de. D: Haklısın, kendimi daha kararlı hissediyorum, kesinlikle kendi fanzinimi yapacağım. Yıllardır bu konuda kıvranıyorum ve özellikle bunu yapmak istememi sağlayan şey de, erkek fanzinlerinin kadınlar tarafından yapılanlara oranla çok daha fazla sayıda olduğunu duymam oldu. Kendimi kenar mahalledeki punk göçmenlere küçümseyerek bakarken yakaladım; ama bir dakika, bir iki yıl önce ben de onlardan biri değil miydim? Aptal gururumu bir kenara bıraktım ve kendimi onlarla konuşmaya zorladım. Burada ne işin var? bakışı ve BİZDEN BİRİ DEĞİLSİN duruşu. Sırf kıyafetleri yeterince pejmürde değil ya da saçları yeterince punk değil diye dünyada asla tanışamayacağın iki zihin daha var. İnsanlar bir şeyleri etiketlemeye, bilinmeyeni tanımlamaya ve bir kavanoza sokma eğilimine sahip. Kendimize bunu yapıyoruz. Her zaman kendimizi başkalarına göre tanımlamak zorunda gibi görünüyoruz. İnsanlıkla aramıza bu şekilde bariyerler koyuyoruz; biz punk'ız, onlar spor-manyakları; biz çetin ceviziz, onlar pozcu... Onlar'a karşı Biz, Bizimkiler'e karşı Onlarınki... Kimliğimiz izolasyondan mı ibaret? Boyun eğmemizde bir hakimiyet mi var? Punk ya da değil, PunkOrNot, Punkernaut... çoğunuz sikik punkernaut'larsınız! Kendinizi yüzeysellikten koruyun. En kaba şeylerden biri önemsizleştirilmek, yanlış anlaşılmaktır. Kiminle konuşabileceğiniz veya kiminle arkadaş olabileceğiniz konusunda kurallar koymayın. Eğer sizi kabul etmek istiyorlarsa, siz de aynısını yapmalısınız. Zihinleri açmak için kollarınızı da açın. Saçları küstahlıkla yapış yapış olanlara bile. Toad bu zaman zarfında yeniden evden kaçtı ve macera yaşadığı bir dönemin ardından yeniden ailesinin yanına döndü. Aşağıdaki söyleşi 23 Mayıs 1996'da, telefon aracılığıyla gerçekleştirildi. TOAD: Ailemle yaşamaya geri döndüğüme memnunum çünkü bir başka fanzini henüz bitirdim, resim yapıyorum, aynı zamanda bir filmde ve bir müzik grubunda çalışıyorum. Sokaklarda yaşayan insanlar sürekli yiyecek ve barınak bulamamanın baskısı altındalar ve dünya ve kendileri için bir şeyler yapamıyorlar. Bu korkunç bir şey; harika hayatları ve anıları olan ama duyulmalarına, hikayelerini anlatmalarına izin verilmeyen insanlar var. Fanzinlerimi bizzat elle çiziyordum çünkü insanların yaklaşımlarının kırıcı seviyede dürüstlükten gelmesi gibi bir durum vardı. Ama artık öyle değil ve bence bütün orijinal fanzin yazarları artık bıktırıyor ve tiksindiriyor. Fanzinler kitle iletişim araçları tarafından absorbe ediliyor. Medyada kullanılan türden bir argo var, sadece laftan ve saçmalıktan ibaret; ve bunun geri dönüştürülmüş versiyonundan başka bir şey olmayan fanzinler görmek beni üzüyor. Ama daima bozulmadan kalan ve bir şeyler üretmeye kalpten devam eden insanlar da vardır. Portland'a kaçtım ve sokaklarda yaşıyordum. Sokaklar sizi içine çeken kara deliklere dönüşür; dışarı çıkamazsınız. Tek düşünebildiğin ne yiyeceğin ve nerede uyuyacağın olur. Bir keresinde bütün gece soğuk ve sefil bir şekilde dolaştım ve içerideki herkesin koşu bantlarında yürüdüğü bir spor salonunun penceresinin önünden geçtim. İçimden şöyle düşündüm: Tanrım! Onlar yürümek için para ödüyorlar, bense bütün gece yürümek zorundayım çünkü hiç param yok! Eminim bazıları da diyet yapıyordu ve yemeyi reddettikleri tüm yiyecekleri yemek için benim için zevk olurdu. Ne ironi ama... Sokaklarda yaşamak size hayatta gerçekten neyin önemli olduğunu gösterir: en temelde, yaşamanın tadını çıkarmak, kendinize ve arkadaşlarınıza göz kulak olmak. Şimdi anılarını kayıt altına alma ve onlara kendilerinden kaynaklanan bir hayat verme imkanın var. T: Bir roman yazmak istememi sağlayan şey de bu. Gördüklerim hakkında yazmak istiyorum ama arkadaşlarımın yazdıklarımı okumasından da korkuyorum. Belki Sylvia Plath'in yaptığı gibi takma bir isimle yazmalı ve başka bir ülkede yayımlamalıyım. Kimseyi umursamana gerek yok; yapman gereken, sadece yazmak! T: Evet. Gizliden gizliye bir roman yazıyorum ama sürekli isimleri değiştirip bir şeyleri çarpıtıyorum. Anlatacak çok güzel hikayelerim var, ama henüz tam olarak bitmedi; sanırım en az bir on yıl daha yaşamam gerekiyor. Her zaman uzun bir hayat yaşamış gibi hissediyorum, ama sadece keşfettiğim, seyahat ettiğim iki ya da üç yıldır gerçekten yaşıyorum. Çocukluğum, hayatımın gerçekten başladığını hissettiğim 13 yaşıma kadarki kısmı bulanık, gri bir alan. T: Yaptığım her şeyi bir şekilde yapıyor oluyorum. İlham benden başka bir yerden geliyor sanki ve ben bunu gerçekten anlamıyorum; sadece sonuçları görüyorum. Annem ressamdı ve yakınlarda dolapta onun eski resimlerini buldum. Bazı eski suntaları da tuval olarak kullandım. Bu her zaman iyi sonuç verir. Yaptığım her şeyi, ister resim ister yazı ister müzik olsun, kendi yöntemimle yapıyorum. Eskiden bir şeyleri olmaları gerektiği gibi yapmaya çalıştığım olmuştu ama bunu yaptığımda kendimi hep aptal durumuna düşürdüm. Sadece devam etmeli ve kendi yönteminizi icat etmelisiniz; ancak o zaman gerçekten ne yaptığınızı biliyor gibi görünürsünüz, çünkü bu kendi tarzınızdır. Büyük miktarda paraya sahip olmamanın iyi bir tarafı var: yapacağınızı sahip olduğunuzla yapmak zorundasınız. T: Ben her zaman çöplerin içinde işe yarar ilginç bir şeyler olup olmadığını görmek için aşağı bakarak yürüyen insanlardan oldum. Çevrenizde bulduklarınızı kullanmanın gerçekten harika bir yanı var. Bir sürü zengin-çocuk grubu ve fanzini var ve en iyi imkanları ve en iyi ekipmanları kullanıyorlar, ama ortaya koydukları hayal edebileceğiniz en kötü şeyler. Her türden sahteliği zorluyorlar. Bir tür geriye gidiş gibi görünüyor. T: Gerçekten öyle çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar. Formun sadece yüzeysel yönlerine odaklanıp altında ne olduğunu bilmiyorlar. Şık bir X Kuşağı dergisinden bir mektup aldım; yayınlarına katkıda bulunmamı istendi. Barnes&Noble gibi zincirlerle dağıtıldıkları gerçeğiyle hava atıyorlardı, sanki bu benim için gerçekten cazip olacakmış gibi. Dedikleri şu: Müzik ve moda konusunda en iyi alternatif ana akım kaynağı biziz. Alternatif ana akım mı? Beni ne sanıyorlar? diye düşündüm. Fanzin yapanlardan tamamen farklı bir tutumdan geliyorlar. Fanzinler tamamen bağımsız olmakla ilgilidir. T: Komün evinde toplantılar yapardık. Çoğunlukla punk sahnesinden farklı kızlar gelirdi. Başlangıçta sadece konuşurduk ve sonunda insanlar ağlar ve birbirlerine sarılırlardı. Ama bir süre sonra, kitle sadece çıkartma yapmak ve tişörtler üzerinde çalışmak isteyen bir grup liseli kıza dönüştü. Bir yandan iyi bir şey, çünkü birlikte yapılacak bir eylem, ama bir yandan da çok gayrişahsi... çoğumuz birbirimizi tanıyamamaya başladık. Çok üzücü: baştaki orijinal kadrodan insanların çoğu hala aynı şeyleri hissediyor ve tanışmak istiyor, ama hepimiz ayrı yollara gittik. Temiz bir sayfa açmaya ihtiyacımız var. Bir şeye başlıyor olmak, bir süre boyunca bir şeyi yapmaya devam etmekten çok daha kolay. T: Bence en önemli şey insanların önemsemeye devam etmesi. Eskiden çok tutkulu hisseden ve bir şeylere karşı savaşan arkadaşlarımı görüyorum da; şimdi ya gerçekten umurlarında değil ya da meşgul görünüyorlar. Başa gelebilecek en şeytani kötülüğün iş bulmak mı yoksa çok içmeye başlamak mı olduğuna karar veremiyorum. Eskiden çok eğlenirdik, büyük maceralar yaşardık, devrimden ve politikadan bahsederdik. Şimdi evlerine bir uğrasam göreceğim manzara: her gece aynı birayı içiyorlar, aynı oturma odasında, film izliyorlar, çok sigara içiyorlar, pek konuşmuyorlar ama gözleri yarı kapalı bir şekilde kanepede yatıyorlar. Umursamayı bırakırsan böyle olur. Alkolizmin en korkutucu yanı da bu. Bazı insanların bu kadar düz olmasına şaşmamalı. T: Aynen. Sanırım herkesin böyle arkadaşları vardır. Ölü arkadaşlar. Artık umursamayacaksan ve büyüyü hissetmiyorsan yaşamanın ne anlamı var? Ölmüşsün demektir. İnsanlar işlerine, çalışmalarına ve diğer günlük işlere daldıklarında da böyle olur. Bir süre sonra, bir zamanlar çok önemli görünen şeyler sadece bir evre gibi görünmeye başlar. Oysa bir kez punk olanın, kendini artık bu terimle etiketlemeyi seçmediğinde bile her zaman punk olacağına inanıyorum. Bu ruh haline bir kez ulaştın mı, onu asla terk edemezsin ya da unutamazsın. Tekrarlamak gerekirse, Riot Grrrl sadece feminist ilkeler ile Kendin-Yap punk ilkelerinin bir birleşimiydi. Çıkartmalar, el ilanları veya fanzinler gibi şeyler yapmak asla bir evre olarak küçümsenemez. Bunları sonsuza kadar yapabilirsiniz çünkü hızlı, ucuz ve kolaydırlar. Bir gecede bir çıkartma veya el ilanı basabilir ve kasabayı bunlarla sıvayıp hızlı sonuçlar elde edebilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/ii-wilhelmden-ab-i-hayat/", "text": "Sultanahmet Meydanı; farklı zaman dilimlerinin ve farklı kültürlerin insanlığa kazandırdığı görsel zenginliğin açık hava müzesi. Savaş alanında kazanılan zaferin anısına dikilen dikili taşlarından, bir zamanlar atların koşturduğu, yarışmaların düzenlendiği hipodromuna, ibadethanelerden saraya açılan yollara merkez noktası olmuştur toplumların. Sultanahmet meydanına serinlik getiren, Divan yolundan geçen yolcunun susuzluğuna derman olan bir çeşme vardır meydanda; Alman çeşmesi. Osmanlı'nın sıkı dostu olmuş Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından yaptırılan ve 1901 yılında hizmete açılan çeşme, Neo-Bizanten üslubuyla diğer anıtların yanında sırıtmadan varlığını korumuştur. Sanayisi gelişmemiş Devlet-i Aliyye'yi büyük bir pazar olarak gören ve savaş endüstrisinin kazandıracağı paraları kendi yönüne çekmek için böyle bir hediye yaptıran II. Wilhelm, istediğini de bir ölçüde başarmıştı. Çeşmenin planlarını Kaiser'in özel danışmanı Mimar Spitta çizmiş, yapımını Mimar Schoele üstlenmiştir. Çeşmeyi oluşturan mermer blokları ve diğer değerli taşlar Almanya'da işlenmiş ve parçalar halinde gemi ile İstanbul'a getirilmiştir. Üst düzey yönetici ve o dönemin aydınlarının katılımıyla II. Wilhelm'in doğum günü olan 27 Ocak 1901'de görkemli bir tören ile çeşmenin açılışı gerçekleşmiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/ikametgah-kadikoy-birlikte-ve-bagimsiz-ii/", "text": "Kadıköylü galeriler, sanat inisiyatifleri ve tasarım mekanları bu yıl İkametgah Kadıköy-Birlikte ve Bağımsız-II başlıklı etkinlikler dizisinin ikincisini, 7 Kasım-9 Aralık 2012 tarihleri arasında gerçekleştiriyor. İlkinde Anadolu Yakası'ndaki üretimi ve paylaşımı çıkış noktası olarak alan etkinlik, bu yıl içine yeni mekanları, Kadıköy'de üreten sanatçıların yanı sıra Avrupa yakasından ve yurt dışından katılan sanatçıları da katarak yola devam ediyor. Yukarıdan aşağıya bir örgütlenme modeli yerine, katılan her mekanın ve her sanatçının kendi özgünlüğü ve bağımsızlığını koruyarak birlikte hareket etme ve paylaşma modelini benimsiyor. Sanatçılar kavramsal ve biçimsel bir çerçevenin içine girmeden resim, heykel, video, illüstrasyon, fotoğraf, yerleştirme, tasarım, karikatür gibi farklı disiplinlerdeki çalışmalarını 12 ayrı mekanda sergileyecekler. Sergilerin yanısıra çeşitli performanslar, konserler, workshoplar, sanatçı konuşmaları, çocuklarla yapılacak çalışmalarla paneller ve söyleşilerle de izleyicilerle buluşulacak. Bu hafta Kadıköy'de Barış Manço Kültür Merkezi'nde Sibel Çağlayan ve Çetin Keçeci'nin sergisi ile İkametgah Kadıköy Birlikte ve Bağımsız-II başlıyor. 7 Kasım 9 Aralık 2012 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan İkametgah Kadıköy, Asfalt Art Gallery, Barış Manço Kültür Merkezi, İstanbul Hatırası Fotoğraf Merkezi, KargART, Halka Sanat Projesi, Kabine Nadire, Sanat Bahane, Zelazo, Tasarım Parkı, Dunia, GİT ve Burg Giebichenstein University of Art & Design sanat alanlarında tüm sanatseverlerin paylaşımına açıktır."}
{"url": "https://futuristika.org/iki-baska-yasam-philip-k-dick-ve-boris-vian/", "text": "Kendini bir Philip K. Dick romanı kahramanı olarak tanımlayan Philip K. Dick de, yazdığı romana bir Amerikalı yazarın eseri görünümü verip, bir güzel de önsöz ve sunuş yazısı ekleyip, çeviri roman gibi yayımlatıveren Boris Vian da enteresan durumlar ihtiva eden yaşam öykülerine sahipler. Saldırgan tarzına hayran olunası Vian, Mezarlarınıza Tüküreceğim isimli romanının sinemaya uyarlanmış halini izlerken ve maalesef henüz filmin sonunu göremeden ölüp gider. Bu acayip adam, Mezarlarınıza Tüküreceğim; Bütün Ölülerin Derileri Aynıdır; Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek; Kızlar Farkına Varmıyor isimli kitaplarının, kendi hayal ürünü olan Vernon Sullivan adlı bir yazarın çevirisi olduğunu iddia etmiş ve yazının başında da bahsettiğimiz gibi, kitaplar öylece yayımlanmıştır. Kırkına gelmeden öleceğini öngördüğü söylenegelen Vian, otuz dokuz yaşında ölmüş-neye yarar- haklı çıkmıştır. En azından kendi eserinin beyaz perde uyarlamasının bir kısmını görebilmiş olan Boris Vian'ın yanında, Philip K. Dick için, Vian kadar şanslı olduğunu söyleyemiyoruz. Öykülerinden meydana getirilen Blade Runner filmi henüz gösterime giremeden ölüyor Philip K. Dick. Tüm bunlar bir bilim kurgu yazarının elinden çıktığı için şaşırtıcı gelebilir ya da tam tersi, bilim kurgu yazdığı için dünya dışı varlıklara inanmak zorunda olmayan bir karakterin gayet doğal bir söylemi gibi gelebilir kulağa ancak bunun yalnızca bu iki düşünce için bu öyküde yer almıyor olabileceğini de akla getirmek, gerçek denen kavramı sorgulamada işlevsel olabilir. Söz etmeden geçilemeyecek bir ayrıntı da; yazarın özel yaşamı ile ilgili. Kleo adlı eşinden, güzel komşusu Anne'e kendini kaptırınca boşanıp Anne ile evlenen PKD, Anne'nin eski kocasını öldürdüğünü öğrenince, kendisinin de aynı sonla karşılaşacağı paranoyasıyla olacak ki, tek başına bir kulübeye yerleşir. Orada geçirdiği zaman, yaklaşık üç yıl, kendisine yaramış olacak ki on bir roman yazmış bu sürede."}
{"url": "https://futuristika.org/iki-genc-kizin-albumu/", "text": "Fransız iki kızın grubu Deux Filles, 80'li yılların başında, ziyadesiyle karanlık, deneysel pop denebilecek bir musiki icra ediyordu. Punk evrim geçiriyor ve post punk/gotik öğelere kayıyordu. Henüz post rock diye bir terim çıkmamıştı. Gemini Forque ve Claudine Coule isimli iki genç kız ise, aileleriyle tatildeyken tanışmışlardı. Her iki kızın da darbeli olduğu söylenebilirdi, hayat erkenden sert yüzünü göstermişti onlara. Coule'nin annesi kanserden ölmüş, Forque'nin annesi ise cinayete kurban gitmiş, babası ise bir otomobil kazası sonucu felç olmuştu. İkili bunun üzerine müzik yapmaya karar veriyor. Ses getiren iki albüm çıkarıp Avrupa ve Amerika'da konserleri veriyor. Ancak iki kız, 1984 yılında Kuzey Afrika'ya yaptıkları bir gezi sırasında ortadan kayboluyorlar. Türlü spekülasyonlar olmasına rağmen, iki kızdan bir daha haber alınamıyor. Böylece, Forque ve Coule'nin kısa ama hüzünlü hayatları, albümlerinin etkileyiciliğiyle birlikte, unutulmazlar arasına giriyor. Eski dönem didaktik türk filmlerini aratmayacak bu hikaye, gerçek olsaydı gerçekten üzücü olurdu. Ancak, albümlerin gerçekliği bir yana, albümde yer alan kızlar ve hayat hikayeleri tamamen hayal ürünü. Gerçekte, bir zamanlar çocuk yıldız olan Simon Fisher Turner ve yakın arkadaşı Colin Lloyd Tucker'dan oluşan grup, sahneye kafalarında perukla çıkıp seyirci farketmeden Fransa'dan gelmiş iki genç kız gibi konser bile vermişti! İkili aynı peruklarla albüm kapaklarında da boy göstermişti."}
{"url": "https://futuristika.org/iki-sergiyle-antrepo-5/", "text": "Piraeus Bank Grup'un Kültür Vakfı, her yıl düzenlenen Avrupa Kültür Başkenti festivaline, İstanbul'da Sanat Limanı'nda (Antrepo 5), 30 Temmuz ve 19 Eylül 2010 arasında yer alacak iki sergi ile katılıyor. Yunanistan'da mimari paralellikler: 19. yüzyıl geleneğinden 21. yüzyıl değişikliğine ve Aramızdaki Mekan. Aramızdaki Mekan adlı güncel sanat sergisi, bu mekana özel bir enstalasyon olarak, nesneler, çizimler ve resimler ile bir Yunan ve iki Türk sanatçıları arasında diyalog açan bir etkinlik oluşturur. Eleni Koçoni'nin eseri, genellikle mekan kavramını fikir ikameti olarak ve geçiş kavramını bir güzergah ve kayıtlama olarak belirtir. Yarattığı mekana özel enstalasyonlarda, çizimler, resimler, fotoğraflar, dokunmuş kumaşlar, tahta parçaları, gündelik hayatın basit materyalleri ve eski eserlerinden geriye kalan parçaları dahil eder; böylece bir çeşit takvim mekanı yaratır. Çizimlerinde örnek uygarlık motifleri kullanır; bunları devamlı bir aranjman sürecinde tahrif eder. Daha sonra, bir ön bakışla sayısız tesadüfi şekillere adapte olabilen, çeşitli unsurlardan ibaret bu koleksiyon, temelinde bir kimsenin alternatif ikamet şekilleri düşünebileceği bir mozaik oluşturur. Raziye Kubat'ın Ahşap Kitaplar adlı, tahta üzerinde karma teknik eserleri, sanatçının İspanya'da kaldığı dönemden, tahta kartpostal ve o devire ait küçük resimler ve notlar şeklinde başladı, ve İstanbul'da bütünlenen ve her seferinde değişik bir şekilde sergilenebilen bir dizi oluşturdu. Çağrı Saray bu sergiye yeni bir enstalasyonla katılıyor. Aramızdaki mekan için de anlatıyor: Geride bıraktığı hayatı ve Kayıp Oda'yla birlikte sırra kadem basan tüm geçmişi artık çok uzaklarda... Her ne kadar öfkesini tek bir kişiye odaklamış olsa da, karşısında intikam alması gereken koca bir şehir var; doğup büyüdüğü, 'ev' dediği yer ve bir bayrak... ADAM, kaderini yazmak üzere şehrin tepesindeki yerini almış durumda. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan bu bekleyiş, şehri aniden saran sesle geri dönüşü olmayan bir ritüele dönüşüyor. Ses tüm evlerin duvarlarına, çatılarına, antenlerine çarpıyor. Tüm şehir bu rezonansa direnç gösteriyor. Yakında hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Sanat Limanı'nda, çeşitli eser ve yapıtlara bezenmiş, havada asılı bu koleksiyon, mekanın boyutlarına uygun bir şekilde yayılır; seyircinin şifresini çözdüğü el sanatı tekniği birleştirici bir kuvvet oluşturur. Tüm eserlerin sentezi, herhangi bir taslağa bağlı olmayıp, her eserin yapımına katkıda bulunan özel koşulların tesadüfi neticesidir. Eleni Koçoni: 1967'de Rodos adasında doğdu. Atina'da arkeoloji (1984-1988) ve Paris'te sanat tarihi (1989-1995) okudu. 2002'den beri Atina'da yaşıyor ve çalışıyor. Çağrı Saray: 1979'da İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. Türkiye'de ve yurtdışında çok sayıda kişisel ve grup sergilere katılmıştır. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/ikram/", "text": "Komutan azgın bir eşeğin kamışı gibi durmaksızın sağa sola hareket eden, titrek ve parlak jopunu bütün gücüyle duvara vurdu. Vurduğu kısmın kavlak boyaları kepek kepek betona döküldü. Şiddetin başlama vuruşundan irkilen Cüce Somo hıçkırmaya başladı, kollarını bacaklarıma doladı ama ben bile onu koruyamazdım ki! Somo'nun titreyişlerinden cesaret alan komutan her yaptığı gösterinin üzerimizde bir etki yapacağını anladı. Birkaç adım attı, postallarının plastik tabanları sert betonda gıcırdıyordu. Jopunu bacağıma sarılmış Somo'nun kafasına vurdu. Somo elleri yanan bir kız çocuğu gibi iradesizce bacaklarımı bıraktı, ince sesiyle haykırıp yere yığıldı. Korkudan bayılmıştı. Komutan gülümseyerek yarım adım sağa döndü. Yakışıklı bir adamdı ama sağlıksızdı. Çekici, insanı muhabbete iten bir yakışıklılık değildi yüzündeki, nerde ne yapacağı belli olmayan vahşi bir hayvanın dengesizliği vardı üzerinde. Mavi gözlerde kapkara bakışlar! Konuşurken ağzından yüzüme çarpan sıcak yağ ve sigara kokusuyla tiksindim. Elimde olmadan yüzüm ekşidi. -Neden tutmadın lan arkadaşını. -... -Neden lan, yavşak mısın sen, satıcı mısın? -... -Ya cevap verirsin ya da şimdi şu elimdekini ağzından sokup kıçından çıkarırım. -Emredersiniz komutanım! Bunu neden demiştim ki? Benden bile tedirgin arkadaşlarım ve komutanın arkasındaki komutanlarını taklit eden askerler karşısında küçük düştüğümü hissettim. Komutan tebessüm etti, ona bu zevki yaşattığım için pişman oldum, başını Senin gibi aptallarla uğraşmaktan bıktım! dercesine sağa sola çevirdi. -Ne emrettim lan ben sana? -... -Sen emirlere bu kadar itaatkar mısın? -Elbette komutanım. Ama bizi hiçbir suçumuz yokken burada, bu şekilde tutmanız hukuki mi? Komutan tebessümünü kahkahaya çevirirken usta bir çeviklikle jopunu iki bacak arama yerleştirdi. Yumurtalarımın sancısını beynimde hissettim, az daha gözlerim yuvalarından dışarı çıkacaktı. Çığlığım bile korktu, gırtlağımdaki bir noktaya tutundu. -Maşşallah, hukuk mukuk. Dili yılandan uzun bu itin! -Hayır efendim yanlış anlıyorsunuz? Arka taraftaki askerler gülümsediler. Telaşımızdan haz alıyorlardı sanki. Somo'nun yığılmış bedeninin sağındaki Çoban Ceve bir adım öne çıktı. Mesleği askerlik olan biri gibi esas duruşta, boğazının tüm gücüyle haykırdı. -Komutanım arkadaşımız biraz gevezedir siz onun kusuruna bakmayın. Oysa askerlik bile yapmamıştı Ceve, bir gözü kördü. O anca hayvan gütmeyi ve sigara sarıp dertli türküler söylemeyi bilirdi. -Kes lan baykuş, kaburgalarını ciğerlerine gömerim yoksa senin! Ceve bir adım geri gitti, az önceki halinin zıttı bir sinmişlikle içli içli ağlamaya başladı. Ardından komutanın iğrendiren nefesi yüzümü tekrar buruşturdu. -Gelelim sana. Şimdi ben bir emir vereceğim, sen de yerine getireceksin. Oldu mu? -Emredersiniz komutanım? Komutan jopunu ucunu iki metrelik şapşal bir askere uzattı. -Gel buraya! Asker sevgili komutanından bir vazife almış olmanın onuruyla öne atıldı. -Emret komutanııııım! Komutan jopun ucuyla yerdeki bir noktayı gösterdi. -Buraya sıç! -Ben mi? -Yok ben! -Ama komutanım, bu kadar adamın önünde! Komutan dünyanın en önemli dersini veren ünlü mü ünlü bir alimin edasıyla elini alnına götürdü. Önce tek tek bizleri süzdü, ardından alnından çektiği elini emir verdiği askerin omzuna koydu. -Yiğidim, komutanla, silah arkadaşına ayıp olmaz. Bu karşında gördüklerinde insan sayılmaz. Ha köyde sırtına bindiğimiz katır, ha bunlar. Bu çekincen yüce bir ahlak sahibi olduğunun göstergesi ama unutma askerin ahlakı komutanına itaattir. Haydi! -Emredersiniz komutanım. Asker yüzündeki hicaptan bir şey kaybetmeden, kendiyle mücadele ede ede pantolonunu sıyırdı. Kıllı, kalın bacakları vardı, organını eliyle kapatarak eğildi. Kapatmasa da görmeyecektik zaten, başımızı önümüze eğmiştik. Kulağımıza gelen ıkınma sesi kısa sürdü, diğer askerler gülüştüler. Ardından ihtiyar öksürüklerini andıran tiz bir osuruk sesi. Asker tekrar ıkınmaya başladığında ortalığı dayanılmaz bir koku kaplamıştı. Komutan çocuklar gibi neşelenmişti. -Ulan bir daha size ıspanak yedirtenin! -Tatlıcan, şimdi ben emredeceğim, sen itaat edeceksin! Bakışlarındaki kin artmıştı ve çekindiği bir şey vardı. Ne emredecekti tahmin ediyordum. Emrine itaat etmesem başıma gelecekleri de tahmin ediyordum. İki dağ arasında sıkışmış bir fare gibi tedirgindim. Keşke bilseydim yerlerini, sırf bu tedirginliğin inadına, ne insanlığımı, ne onurumu umursayacaktım. Umursadığım tek şey maruz kalacaklarımdı. Çaresizdim. -Emredersiniz komutanım! -Sohbeti pek sevmiyorsunuz anladık, e bari ikramımızı kabul edin be kardeşim. Ev sahibine saygınız olsun biraz. -Emredersiniz komutanım! -Şimdi gidiyorsun, usulca eğiliyorsun ve yerde görünen şu mis kokulu parçaları en iştahlı halinle tıkınıyorsun. Bir yerdekilere, bir yerdekilerden daha itici olan iki gözlü vahşiliğe baktım. Ne gelecekti ki elimden, öyle de bedenim büyük bir acıya maruz kalacaktı, böyle de. -Yapmam komutanım, yapamam. Jop dudaklarımın üzerine nasıl yükseldi, ağzım bir anda nasıl kanla doldu ve kırılan dişlerimin acısını nasıl hissetmedim, şaşırdım. Uçları uyuşukça sızlayan dudaklarımdan kan taşıyordu. Bu zavallı halim biraz merhamet uyandırır derken komutan dirliğinin tüm cakasıyla karnıma dizini geçirdi, öğürmeye başladım, midem delirmişti, geğiriyordum. Kapaklandığım zeminin tozları ağzımdan akan su ve kanla bordo balçıklara dönüşmüştü. -Memnun olacak mısın komutan, kendinle gurur duyacak mısın? Sesin geldiği yöne döndüm. Eniştem gözü dönmüş bir meczup gibi titreyerek konuşuyordu. Saçları terden ve sinirden dik dik olmuştu, gözlerinden hastaydı zaten. Gözlerinin yeşili kan dolu taslara düşmüş birer adet zümrüt gibi ışıldıyordu. -Olmam mı be ihtiyar. Hele sen başla bakalım, yediğini ye! Bizde mal çok, kimseyi karnını doyurmadan göndermeyiz. Eniştem her şeyinden vazgeçmiş bir savaşçı gibi bokların olduğu yere yürüyüp eğildi. Birer kere süzdü hepimizi, yüzüne bakmaya utandım, elimden bir şey gelmiyordu. Askerler de benden farklı değildi ama komutan sanki bir ülke fethetmişti. Eniştemin onları yiyemeyeceğini biliyordu. Eniştem hıyarcıkları alıp löp löp yutmaya başlayınca komutanın yüzündeki ifade değişti. Şaşırmıştı, neredeyse eniştemin üzerine atılacak ve artık yeme diyecekti. Eniştem midesinde fare gezinen biri gibi tiksintiden sarhoş ayağa kalkınca komutan sinirle yere tükürdü. Başka bir askeri işaret etti. -Gel oğlum buraya! -Emredin komutanım! -Hadi şimdi sen sıç, aynı yere! -Emredersiniz komutanım! Asker başka bir noktaya gidip pantolonunu çıkarırken eniştem içindeki bulanıklıkla komutanın üzerine yürüdü. -Komutan hepsi bitti, bir daha olmayacak. Komutan jopunu eniştemin omzuna indirince eniştem bilerek mi, bilmeyerek mi vallahi bilmiyorum- içindeki her şeyi komutanın yüzüne kustu. Dengesini kaybederken komutanın yakasından tuttu, birlikte yere düştüler. Komutanın ağzı, yüzü az önce yerde gördüğümüz yeşile boyanmıştı. Ayağı kopmuş yaramaz bir çocuk gibi bağırırken parıldayan postallarıyla eniştemin kafasına vurmaya başladı. Çığlık atıyordum, eniştemi çok seviyordum. Bir dakika geçmedi ki eniştemin burnunda püsküren kan ağzından dökülen kusmuğa karıştı. Tozlu betonu cırmalıyordum, elimden bir şey gelmiyordu. Ablamı ve yeğenlerimi düşündüm. Eniştem çırpınmıyordu artık. Askerler, ben ve diğerleri şaşkındı. Komutan terlemiş ve yorulmuştu. Çatladı çatlayacak bir at gibiydi, damarları atıyordu. -Asker! -Bak lan şu köpek ne alemde, kaldırın revire götürün. Asker eğildi, eniştemi zorlukla sırt üstü çevirdi. Elini boynuna koyunca gözleri fal taşı gibi açıldı. -Ölmüş bu adam komutanım. Komutan irkilip eğildi, yeşilli ellerini eniştemin boynunda gezdirdi. -Kahretsin. Askerler şaşkın, biz ise üzgündük. Ne gelirdi ki elimden. -Alın bu yavşakları içeri, imzalatın. Askerler halimize acımaya başlamışlardı, bir kazadan sağ kurtulan yaralılar gibi davranıyorlardı artık bize. Kapıdan çıkarken son kez komutana baktım, sigara yakmıştı. -Demedim mi bu tip görevleri bana vermeyin, bu orospu çocukları adamın başını belaya sokar, demedim mi! Sözlerini bitirince işlerini ağırdan alan askerlere haykırdı. -Hadi lan, acele edin."}
{"url": "https://futuristika.org/ilahi-komedyaya-onsoz/", "text": "Uzun zaman önce tam olarak tarihini hatırlamıyorum, çünkü benim hayatımda tarihler hiç olmadı; ne bir doğum günü kutladım, ne de evlilik yıl dönümü, hiçbir tarihi hatırlamadığım gibi, her şeye de uzun zaman önce demekle yetineceğim bundan sonra. İşte uzun zaman önce yayıncım Dante adlı bir yazarın kitabına önsöz yazmamı istedi. Yadırgamayın doğal bir şey bu; orta sınıf bir yayınevinin, taksitle aldığı pahalı takım elbisesiyle övünmek için sürekli fırsat kollayan patronu çeşitli kitaplara önsöz yazmam için kapımı çalar... Rica minnet yazdırdığı önsözlerin de hiçbirini kullanmaz. Şimdiye kadar yazdığım hiçbir önsözü kullanmadığı gibi hepsi hakkında da laf söyler ve bu söylediği laflar da genelde bir yazar için hiç yenilir yutulur şeyler değildir. Dante denen yazarın kitabını ilk getirdiğinde de böyle bir durum söz konusu oldu ve bu defa kesinlikle yazacağım önsözün yayınlanma garantisini istedim, tabii malum bir iki sebepten dolayı önsözüm yayımlanmadı. Artık o kadar sıkıldım ki böyle boşa önsöz yazmaktan, hem yayıncımın sürekli korktuğu edebi yeteneğimi göstermek, hem de kendisinden biraz da olsa intikam almak için yazdığım bütün önsözleri yayımlamaya karar verdim. Şimdi edebi yeteneğim ve önsöz yazmam arasında bir bağ kuramayan okurlar için açıklama yapmam gerektiğini düşünüyorum. Bu okurlar hemen önsözlerin edebi olmayacağını söyleyecekler. Önsözlere hırsla saldırmış Oğuz Atay'ı da kendi kızgınlıklarına kaynak olarak göstereceklerdir. Evet! yaptığı eleştirinin büyük bölümünde haklıdır Oğuz Atay. Yayıncım Oğuz Atay'ın yarım kalan bir romanına, adını hatırlamıyorum, önsöz yazmamı istediğinde, ben saygı gösterip Oğuz Atay'a önsöz yazamayacağımı kendisine iletmiştim geçenlerde. Gerçi bozuldu biraz, kızdı masayı filan terk etti, hatta o akşam meyhane de hesabı da ben ödemek zorunda kaldım. Yine de insanın ilkeli olmasında her zaman fayda var diye düşünüyorum. Önsöz kızgını okurlara karşılık ben de bir tez olarak Borges'i sunuyorum. Latin Amerika edebiyatını başlı başına başka bir hale getirmiş bu yazar, ki adını hepiniz muhakkak duymuşsunuzdur, kendini her zaman bir önsöz yazarı olarak görmüştür. Biraz mütevazı bir insan kendisi tamam, ama o ne dediyse ben de onu söylüyorum. Ve hiçbir önsözüm daha önce yayımlanmamış bile olsa kendimi, yani bildiğiniz Sarcaalili Godot Mustafa'yı bir önsöz yazarı olarak değerlendiriyorum. Bu uzun girizgahtan sonra Dante adlı yazarın -Dante diyorum çünkü soy ismi o kadar karışık ki bir türlü tam olarak ne telaffuz edebildim, ne de doğru yazabildim. Bu yüzden kendisine böyle ön ismiyle sesleneceğim; Dante diyeceğim. Başkaları nasıl sesleniyor bilmiyorum, ama ona ismiyle sesleniyorum diye yanlış anlaşılma olmasın, kendisini tam olarak tanımıyorum ve benden yaşça epey büyük olduğunu düşünüyorum. Çünkü kitabında bahsettiği insanların birkaçı hariç hiçbirini tanıyamadım. Bu da benim cehaletim olabilir. Dante'nin şiir boyunca bilmem nerenin valisi, bilmem kimin akrabası diye bahsettiği insanların hiçbirini tanımadığım için canımın sıkıldığını söylemek isterim! İyi bir okur olarak ilk dikkatimi çeken şiirin üç ana bölümde yazılmış olduğuydu. Elbette bir şairin bunu yapma hakkı vardır. Kimse bir şiiri neden böyle üç bölüme ayırdın diyemez, ben de kendisine böyle bir şey sormaktan ziyade, ne yapmak istediğini anlamaya çalıştım. Anladığım kadarıyla şair okuru Cehennem, Araf ve Cennet'te dolaştırıyor. Oraları da sanki mübarek bir insanmış da gidip görmüş gibi bizlere anlatıyor. Anlatım elbette başarılı, diyecek bir şeyimiz yok, hatta o kadar uzun şiiri bu kadar soluksuz nasıl yazabildiğini şaşıyor insan... Ama okurken şöyle bir şey oluyor; Cehennem bölümünde insan bir heyecan, bir telaş, bir korku yaşarken, Araf biraz sıkıcı, Cennet ise büsbütün can sıkıcı bir yer olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden kitaba bir yaş sınırı konması taraftarıyım. Çocuklara kitap okutma merakımızdan dolayı yanlışlıkla ellerine bu kitabı verirsek maazallah, bu cehennemin eğlencesine kendilerini bir kaptırırlarsa, kendi ellerimizle küçük küçük satanistler yetiştirmez miyiz aziz okuyucu? Birazdan okuyacağın kitabın böyle bir meselesi olabilir, dikkat etmekte, çoluk çocuğun okuyacağını yerlerde bırakmakta fayda var. Bizim yayıncı herkesten gizli boyama kitapları basıyor onları okusunlar, bilemedin boyasınlar. Dante yapıtını üç, yedi ve özellikle 22 sayısını esas alan bir sistem üzerine kurduğu söyleniyor. Sayılara aklım pek ermez, ama 22 sayısı Kabala'da, tarotta, ezoterizmde önem verilen hatta sayıların arasında üstat kabul edilen bir sayıdır. Gizem bununla da kalmıyor, kitapta Can Grande della Scala sözü gizemini hala koruyor. Ben de tam olarak yazarın orada ne dediğini anlamadığımdan bir şey söylemek istemiyorum. Edebiyata bükemediğin bileği öpeceksin esasıyla yaklaşmakta fayda var bazen."}
{"url": "https://futuristika.org/ilginc-bir-gelisme/", "text": "Büyük bir oda. Sağda bir kapı. Fonda kuş cıvıltıları. Sahne yavaşça aydınlanır. Yere uzanmış bir biçimde duran adam sürünerek kapıdan çıkar. Sonra sürünerek içeri girer. Sahnenin ortasında birkaç saniye izleyicilere bakar. Kalkmaya çalışır ama kendini kaldıramaz; yere yığılır, sürünerek yeniden dışarı çıkar. Emekleyerek içeri girer adam. Sahnenin ortasında birkaç saniye izleyicilere bakar. Ayağa kalkmaya çalışır ama kalkamaz. Emekleyerek çıkar. Sürünerek içeri girer adam. Sahnenin ortasında birkaç saniye izleyicilere bakar. Kalkmaya çalışır ama kalkamaz, yere yığılır. Sürünerek çıkar. Kambur bir biçimde içeri girer adam. Sahnenin ortasında birkaç saniye izleyicilere bakar. Doğrulmaya çalışır, doğrulamaz. Çıkar. Diğerlerine göre biraz daha uzun bir süre geçer. Kuş cıvıltılarının yerini rahatsız edici sesler almıştır: Teneke sesleri, gıcırtılar... Adam boynunda bir köpek tasmasıyla oldukça dik bir biçimde yürüyerek içeri girer. Tasmayı çıkarmaya çalışıyordur biçimden biçime girerek. Bir süre uğraşır, boynunun acıdığını anlarız. Yüzünü buruşturur. Tasma nihayet çıkar. Birden elindeki tasmayla yere yığılır. Sahne kararırken adam izleyicilere bakar ve sürünerek çıkar."}
{"url": "https://futuristika.org/ilhan-mimaroglu-avangard-ilahi/", "text": "Ali İlhan Kemalettin Mimaroğlu, Valencia şarkısının dillerde dolaştığı 1926 yılında, Kaiser Wilhelm II'nin Hollanda'dan sıkıldığı için İsviçre'ye yerleşmek istediğini gazetelerin bildirdiği 11 Mart Perşembe günü doğdu: sonradan Bizans imparatorlarından biriyle görüş birliğine varıp dünyanın merkezi saydığı İstanbul kentinde. Her normal çocuk gibi, büyüdüğünde şoför, itfaiyeci ya da sucu olmak istediyse de bu amaçlarında engellendiği için, başka ne iş tutacağını da bilmediğinden, yoyo çağından başlayarak müziğe yöneldi; hula hup çağında daha çok müzik konularında, frisbi çağında da daha çok müziğin kendini yazdı. Gün geldi, dünyanın merkezi olduğunu taslayan bir başka kente, New York'a taşındı. Bir başka gün geldi, adını bir takvimde gördü: doğmuş olduğunun kanıtını yılı ve günüyle veren, ama o gün Kaiser Wilhelm II'nin Hollanda'dan sıkıldığı için İsviçre'ye yerleşmek istemiş olduğundan söz etmeyen bir takvim yaprağında. Gene o günlerdeydi ki, müzikle uğraşan, azı önemli, çoğu pek de önemli olmayan yüzlerce kişi arasında adı ansiklopedilere geçmeye başladı. Bu kaynakları erken dikilmiş mezar taşları olarak görsede, belleğine güvenmediği için, özgeçmişiyle ilgili özsüz bilgiler istendiğinde ansiklopedilere başvurduğu olur. Otuz yıla yakın bir süredir Güngör'le paylaşmakta olduğu yaşantılar dışında, yaşamakta olduğu yolundaki söylentileri büyük ölçüde abartılmış saymaktadır. Okuduğunuz özgeçmişi, hem kitabın arka kapağına bir özgeçmiş gerektiği için, hem de başka kaynaklarda eksik kalmış bilgilerden birkaçını vermek amacıyla kendi yazmıştır: tekil üçüncü kişi olarak. Özgeçmişiyle ilgili bilgiler bu kitabın içindedir. Orada da yoksa, bilen bilmeyene söyler."}
{"url": "https://futuristika.org/ilk-ciplak-son-ciplak/", "text": "Galeri Nev, 2013- 2014 sergi sezonunu, 27 Eylül'de Foto-Gerçekçi akımın Türkiye'deki öncüsü Nur Koçak ile açtı. İlk Çıplak, Son Çıplak başlıklı sergi, Koçak'ın 1960'lı yılların başında, Güzel Sanatlar Akademisi'nde gerçekleştirdiği ve akademik sanat eğitiminin temelinde yer alan ÇIPLAK etrafında şekil alıyor. Böylece sanatçının öğrencilik desenleri yarım yüzyıl sonra günışığına çıkıyor veilk kez sergileniyor. Desenler, o yıllarda Akademi hocalarının yakın durduğu geç kübizmden, sanatçıyı son yıllarda meşgul eden 'iç çamaşırları'nın ilk örneklerine, hem Türkiye'de sanatın tarihine, hem de Koçak'ın kişisel tarihine ilişkin önemli ipuçları taşıyor. İlk çıplakları, aradan geçen elli yıl içinde gerçekleştirilmiş yağlıboya, akrilik ve karakalem eserler, fotoğraflar ve son olarak sanatçının 2012'de gerçekleştirdiği ve yine ilk kez sergilenecek olan Denizli Horozu isimli heykel izliyor. Nur Koçak (1941, İstanbul) ilk resim çalışmalarını, ilk ve ortaöğrenimini tamamladığı TED Ankara Koleji'nde Turgut Zaim ile gerçekleştirdi. Liseyi bitirdiği Washington'da resim öğretmeni Soyut-Dışavurumcu Leon Berkowitz idi. 1960'ta Türkiye'ye dönerek İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü'ne giren Koçak, burada önce Adnan Çoker'in, ardından Cemal Tollu'nun ve kısa bir süre de Neşet Günal'ın öğrencisi oldu. 1970'te Milli Eğitim Bakanlığı'nın açtığı Avrupa sınavını kazanarak resim dalında uzmanlık eğitimi almak üzere burslu olarak Paris'e gönderildi. Ecole Nationale des Beaux-Arts'da Jean Bertholle ile çalıştı. Öğrenciliği sırasında Salon d'Autome'da yer aldı. 1975'te İstanbul'a döndü ve Akademi'nin öğretim kadrosuna katıldı."}
{"url": "https://futuristika.org/ilk-tasi-gunahsiz-olaniniz-atsin/", "text": "Yaşadığımız topraklarda kadınların durumunu ve aslında ülkemizde nasıl bir anlayışla, ya da daha isabetli bir deyişle anlayış kıtlığı ile karşı karşıya olduklarını gayet acı bir şekilde gösteren iki örneği ard arda yaşadık. Seçici toplumsal hafızamız yaşadığımız kötü anıları unutmaya çok yatkın olduğu için birincisini tekrar hatırlayalım: 6 Aralık 2010'da Başbakan'ı protestoya giderken durdurulan ve polis tarafından dövülen öğrencilerin arasında olan 19 yaşındaki E. Ö., bunun sonucunda bebeğini kaybettmişti. Aslında görevini kötüye kullanmak, kasten adam yaralamak ve kasten adam öldürmekten suçlu bulunması gereken bu polisler, Türk devletinin ve özellikle de hükümetinin koruyucu kanatları altında bu yaşananları ölü bir bebeğin sükuneti içersinde badiresiz atlattılar. Bu yetmezmiş gibi, genç bir kadının neden hamile kaldığı ve neden protestoya katıldığı konuşuldu. Yaşanan ikinci hadise ise, Defne Joy Foster'ın ölümünün sonrasında bazı saygıdeğer açık görüşlü gazeteci ve dimağı geniş düşünürlerin tanımadıkları bir merhumenin ardından ahlak polisliği görevini üstlenmiş olmalarıydı. Manevi değerlerinin yüksek olduğunu iddia edenlerin, dünyasını değiştirmiş olan birine gösterdikleri saygısızlık, ailesinin ve sevenlerinin acılarına karşı gösterdikleri hassasiyetsizlik ise söylenilenlere kat kat anlam ekledi. Tabii, bu yaşananlar medyanın gözü önünde gerçekleşen olaylar oldukları için dikkatimizi çekti. Belki de, hatta çok büyük bir ihtimalle, böyle bir anlayışın çok daha kötüsü sadece ülkemizdeki değil, dünyadaki çoğu kadının günlük gerçeği. Fakat bu kesinlikle böyle değildi ve böyle olmak zorunda da değil. En basitinden, Ankara Kalesi'nde bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne, yani mirasımızın büyük bir kısmının sergilendiği yere, gidildiği zaman, kadim medeniyetlerin kadının üretgenliğini ve doğurganlığını nasıl kutsadıklarını görebiliriz. Yanılmıyorsam bunu yılda binlerce ilk öğretim öğrencisi zaten tecrübe ediyor. O zamanlardan bu zamanlara her ne değişti ise, öyle bir mirası devralan coğrafyada kadınlar kutsandıkları tahtlarından, erkeklerin kontrolü altında var olmaya mahkum mallığa, köleliğe, bakıcılığa, akılsız, beceriksiz ve ahlaksız birer hizmet etme ve çocuk yapma makinesine indirgendiler. O yüzden, dışarıdan insan görünenlerin E. Ö. ve Defne Joy Foster hakkında böyle şeyleri nasıl düşünebileceğini ilk olarak hayretle karşılamış olsak da, aslında üzerinde biraz durunca bunda şaşırılacak birşey olmadığını görebiliriz. Hatta korku ve titreme içerisinde şunu da ekleyebiliriz: O insanlar, kendi yazılarında, akıllarında ve vücutlarında temsil ettikleri, cisimleştirdikleri insan ve kadın nefreti ile, milyonların duygularına tercüman, dilsize dil, sözsüze söz oldular. O yazarlar bize sadece yaşadıkları toplumdaki kör hoşgörüsüzlükleri, artık günlük hayatın bir parçası haline gelmiş ve normalleşmiş kötülükleri hatırlattılar. Bunarı duyunca şaşıranların yüzlerine bir tokat gibi şu gerçeği yapıştırdılar: bu topraklardaki insanlık, anlayış ve hoşgörü çok uzun zamandır bitti. Buraya biz hakimiz. Ve bu gerçeğin yüzümüze bu denli sert, bu denli açık seçik ve utanmaz bir biçimde vurulmuş olması karşısında bu denli tepki verdik. Kaybetmek istemediğimiz bir çatışmayı çoktan kaybetmiş ve bunu yeni farkına varmış olmanın isyanıydı bu. Yaşlı ve bilge bir adamın bir zamanlar dediği gibi: Tanımlar her zaman rekabet alanıdır. 'Kadına saygı'nın onun özgürlüğünü kısıtlamak ve eşitsizliğini dayatmak olarak tanımlandığı bir coğrafyadan fazlası ile payını almış bir ülke olarak, saygı kavramını yeniden tanımlamamızın ne kadar önem taşıdığı sanıyorum ki bu noktada hepimize aşikar. Fakat bunu yapıcak olan bir erkek olamaz, umarım bu da o kadar belirgindir. Hiç bir zaman, gücü elinde bulunduranın, güçsüze sadaka gibi sunduğu taviz kalıcı olamaz. Kadınlar kendilerine dayatılan nesnelliği sadece entellektüel olarak değil, herkesin gözüne sokarak, tüm ülkenin dikkatini çekerek, gündem meşgul ederek aştıkları, kendilerinin aslında özne ve fail olduklarını, bu saygınlığı alenen talep ve beyan ettikleri, güç odaklarına boyun eğdirdikleri ve son olarak buna uygun yasal düzenlemeyi yaptırdıkları zaman birşeyler değişmeye başlayabilir. Sadece kadınlar değil, güçlü tarafından ezilen her hangi bir kesim, yüce demokrasinin artık toplum olarak bir kenara ittiği ve toplumsal yapının şiddetine maruz kalmış her kitle, kendi gücünü ortaya koymadığı ve güçlüden merhamet beklediği her saniye sadece büyük bir yanılgıya düşmekle kalmıyor: kendine karşı yapılan gaddarlığa herkesten çok katkıda bulunuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/illustrasyonun-antik-bir-kitabi-diriltmesi/", "text": "Herman Melville'in 1851 tarihli romanı Moby Dick, yapıtta kullanılan dil, semboller, tasvirler, karakterlerin kurulması gibi sebeblerle, modern romanın öncüsü sayılabilir. Hala okumamış olan varsa, hayatındaki o büyük boşluğu farketmesini umarak, kitabın 1930 baskısındaki illüstrasyonların peşine düşelim. İlk baskısı 1851 yılında yapılan kitap, tarihe geçmiş olan giriş cümlesiyle dikkat çeker. Melville, o dönemde gerçekleşen balina saldırıları dışında, asıl olarak, 1838 yılında Şili açıklarında öldürülen ve şu ana kadar tarihteki tek beyaz balina olan albino 'ten etkilenmiştir. Kitap, ertesi yıl yayınlanan Tom Amca'nın Kulübesi'nin gölgesinde kalmıştır. Tom Amca'nın Kulübesi, Amerika'da 19. yy'da İncil'den sonra en çok satılan ve okunan kitap olmuştur. Melville'in ölümüyle yeniden basılan Moby Dick sadece New York yeraltı edebiyatı camiasından ilgi görmüştür. Moby Dick'e tekrar hayat veren ise, ressam Rockwell Kent olmuştur. 1930 yılında Kent'in illüstrasyonlarıyla yeniden basılan kitap hemen tükenmişti. O yıldan itibaren, ABD'de hemen her Moby Dick basımı Kent'in illüstrasyonlarıyla yayınlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/imece-sen-ekolojik-manav-acilis-partisi/", "text": "İlki 14 Mart Cumartesi günü Kuzguncuk'ta açılacak olan İmece Organik Manavları'nın ikincisi de Avrupa Yakası'nda Galata-Kuledibi'nde açılacak. Organik manavlarda, Anadolu'nun farklı yerlerinde organik tarım yapan sözleşmeli çiftçilerden gelen tamamı organik sertifikalı taze sebze ve meyvelerin yanı sıra nohut, mercimek, zeytinyağı, bal, reçel, çay gibi organik sertifikalı daha birçok ürün de yer alacak. Türkiye'de organik ürün tüketiminin ve üretiminin yaygınlaşması amacıyla üretici ve tüketicileri imece adı altında bir araya getiren İmece Ekolojik, ekolojik yaşamın sadece yemek-içmek ile sınırlı olmadığı, bir yaşam felsefesi olması gerektiğinden yola çıkarak faaliyetlerinde -gerek kutu dağıtımı gerekse manavda- herkesi ekolojik yaşam ortaklığı paylaşmaya davet ediyor...."}
{"url": "https://futuristika.org/imece-usulu-ekolojik-yasam/", "text": "İmece Ekolojik Yaşam ve Organik Ürünler projesini, Türkiye'nin ilk ekolojik ürünler pazarı olan İstanbul Feriköy Pazarı'yla duymuştuk. Şehir yaşantısının bezgin ruhlarımıza işlettiği günahlar arasından gülümseten bu girişim henüz birkaç yıllık geçmişinde sadece doğal sebze ve meyve tüketim şansı sunmakla kalmadı, pek çok sevindirici alt başlıklar içeren projeleri de tezgahında sergiledi, sergiliyor. Bunlara örnek olarak akla ilk gelen; İmece sayesinde AB tarafından da onaylanan Küre Dağları'nda Aşağı Çerçi Köyü Kırsal Kalkınma Projesi. Sağlıklı yiyecek ve içecekler tüketmenin yanı sıra ekolojik yaşamın bir yaşam tarzı olmasına çabalayan İmece, bünyesinde yürütmekte olduğu ekolojik projelerde birlikte çalışabileceği ve beraber projeler geliştirebileceği, ekolojik yaşam hakkında ortak idealleri paylaşan kişiler de aramaktadır. İlgilenenlere duyurulur. İmece Ekolojik Yaşam ve Organik Ürünler'i -iyi ki- hayatımıza katan Mehmet Gökmen'in bu röportajını, Futuristika! okuyucularıyla paylaşan M. Hakan Patır'a teşekkür eder, keyifli okumalar dileriz. İmece Ekolojik fikri ilk olarak 2005 yılında oluştu. İlk olarak evlere paket servisi yapmayı amaçlıyorduk. Bu amaçla Anadolu'daki üreticileri dolaşmaya başladık, nereden nasıl ürün getirilebiliri araştırdık. Aynı yıl daha fazla fikir edinmek ve yurtdışındaki organik ürün pazarını takip etmek için Almanya'da düzenlenen BioFach Fuarı'na ziyaretçi olarak katıldık. Bu projemiz iyice oluşmaya başladığı sırada 2006'da Buğday Derneği öncülüğünde Feriköy Ekolojik Pazar'ı kuruldu. Bunun üzerine paket servisi oluşturmak amacıyla halihazırda görüşmekte olduğumuz birçok üreticinin ürünlerinin pazarda da yer almasını sağladık ve onların temsilcisi olduk. Böylece İmece Ekolojik esas olarak 2006 yılında Türkiye'nin ilk Ekolojik Pazarı olan Feriköy Pazarı ile eş zamanlı olarak faaliyetlerine başlamış oldu. Ekolojik yaşam ortaklığı; tüketim alışkanlıklarımızdan başlayarak çevreye olan duyarlılığımızı ifade ediyor. İmece Ekolojik olarak, duruşumuzla özellikle günlük rutin içinde kaybettiğimiz duyarlıklarımızı yeniden hatırlamak ve kendimizi dönüştürmek için gerçekleştirdiğimiz projelerde işbirliğine davet ediyoruz. Örneğin; ekolojik tarım, doğaya uyumlu ve doğayı kirletmeyen bir tarım sistemidir. Dolayısıyla doğayı kirletmeyen tarım, insana da zarar vermez. Bugün insan vücudunun bağışıklık sistemini çökerten çok ağır hastalıkların tedavi süreçlerinde hastaların bünyeleri sadece ekolojik ürünleri kabul ediyor. Bu oldukça acı ve bir o kadar da önemli bir gösterge. İmece Ekolojik olarak, büyük üreticiler yerine ekolojik tarım yapan küçük ve orta ölçekteki çiftçilerin ürünlerini iç pazarda tanıtıp pazarlamaya özen gösteriyoruz. Çünkü köy üretimi önemlidir. Tarım üretiminin temelini oluşturan köy hayatının devamlılığını sağlar, köylerde üretim yapılmasını teşvik etmek iş olanaklarını, beraberinde de bulunduğu bölgede ekonominin hareketlenmesini sağlar. Aksi takdirde iş kapısı olarak görülen büyük şehre göçün engellenemez hale gelir ki, bu da köy hayatının tamamen sona ermesine neden olur. Bugün Türkiye'nin dört bir yanında çok sayıda küçük ve orta ölçekli üretim yapan çiftçi var. Ekolojik tarım yoluyla küçük ve orta ölçekli üretimin sürdürülebilirliğini ve köy yaşamının devamlılığını sağlamayı amaçlıyoruz. Öncelikle bu konudaki bir karışıklığa açıklık getirmek istiyoruz. Türkiye'de organik olarak lanse edilen kavram dünyada ekolojik olarak geçer. Biz de ekolojik demeyi tercih ediyoruz çünkü ekolojik yaşam felsefesiyle bir bütünlüğü olan ürünleri yani ekolojik ürünleri. Ekolojik bir ürünün öncelikle yetiştiği toprağın kimyasallardan tamamen arınmış olması gereklidir. Yetişme döneminde de sentetik bazlı hiçbir gübre ve zirai tarım ilacı kullanılmaz. Dolayısıyla yetiştiği bölgedeki ekolojik sisteme zarar vermez. İnsan sağlığına zararlı hiçbir kimyasal madde içermeyen ekolojik ürünlerin bitkilerin iyileştirici özelliklerini korumalarını sağladığını da söyleyebiliriz. Bir üretici ekolojik tarıma başlamak istediğinde Türkiye'de yerli ve yabancı olmak üzere sayıları 13'ü bulan sertifikasyon ve kontrol firmalarından birine başvurur. Tarım Bakanlığı tarafından denetlenen bu firmaların yetkilileri üreticilerin toprağını inceler ve koşulların uygunluğunu denetler. Ayrıca hem toprağı hem de ürünleri kayıt altına alarak ekolojik tarım konusunda çiftçiyi bilgilendirirler. Denetlemeleri sonucunda toprağın temiz olduğuna karar veren sertifikasyon firması üretim için kararını verir. Bundan sonraki aşamada da, yani üretimden son kullanıcıya ulaşana kadarki süre boyunca, ürünlerin izlenmesi ve denetlenmesi devam eder. Türkiye'de bu konu hala çok yavaş gidiyor, bu kültürün oturması için epey zaman var. Yürütülen çalışmalar ve projelerle organik ürün pazarı büyüyor ama şu anda popüler bir tüketim alışkanlığı şeklinde devam ediyor. Şu anda organik ürün tüketicileri ağırlıklı olarak üst-orta sınıfın yanı sıra hamileler, çocuklu aileler ve Türkiye'de yaşayan yabancılardan oluşuyor. Feriköy'ün ardından Ankara, Antalya, Samsun ve Bursa'da açılan ekolojik pazarlar tüketimin yaygınlaşması bakımından oldukça etkili oldu. Organik ürün tüketmek isteyenlerin ürünlere çok daha kolay ulaşabilmelerini sağladı. Ama tabi tüketim henüz çok da yaygın değil. Türkiye için organik ürünler ve ekolojik yaşam çok yeni oluşumlar, bu kültürün tam anlamıyla oluşması için önemli adımlar atılıyor ve fakat daha işin çok başındayız. İstanbul'da olduğumuzdan öncelikle İstanbul'da Feriköy Pazarı'na gelemeyen ya da gelmeyi tercih etmeyen, organik ürün tüketen müşterilerimize haftalık standart kutu dağıtım hizmetimiz var. Gerek tüketiciler gerekse de dükkanlar bazında hafta içi taze sebze-meyve bulmak konusunda sıkıntılar var. En önemli çalışmalarımızın başında, büyük şehirlerde haftanın 7 günü ürün tedarik edebilecek organik manavlar kurmak geliyor. Ayrıca ağaç yaşken eğilir felsefesiyle kreşler ve ilköğretim okullarında çocukların organik gıdalarla beslenebilmelerini sağlayacak çalışmalarda bulunuyoruz. Ayrıca Türkiye'de üretilen ürünlerin yurtdışı pazarlara sunulmasının yanı sıra Türkiye'de üretimi olmaması şartıyla ekolojik ürünlerin ithalatı konusunda çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Örneğin; Backaldrin isimli Avusturyalı bir firmayla unlu mamüller ve pasta katkıları konusunda işbirliği hazırlılarımız var. Yine organik kahve konusunda da araştırmalar yapıyoruz. Türkiye'de ekolojik üretim zor değil ancak ürünün tüketiciye ulaşması, depolanması ve pazarlanması konusunda sıkıntılar var. Bu konuda ÇEKÜL derneği ile ortak bir proje çalışması içindeyiz. ÇEKÜL'ün Köyler yaşamalıdır projesini bir parçası olarak organik tarım yapan köylerden çıkan ürünlerin lojistik ve depolama operasyonu ile pazarlama olanakları konusunda işbirliği yapmaktayız. Böylece en önemli hedefimiz olan küçük ve orta ölçekte üretim yapan çiftçilerimizi desteklemiş ve ÇEKÜL projesinin amacı olan bölgesel üretim ve kültürün de sürekliliğini sağlamış olacağız. Biz İmece Ekolojik olarak sağlıklı olmanın en değerli özgürlük olduğuna ve önemle korunması gerektiğine inanıyoruz. Bu doğrultuda doğaya ve insana zarar verecek her şeyden arındırılmış bir yaşamın insan hayatına ve doğaya gösterilen saygının önemli bir parçasıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/imkansiz-arzu-dostoyevski-suslova/", "text": "Dostoyevski. 59 yıl yaşadı. Dünya edebiyatın en önemli eserlerini yazdı. Zor bir hayatı oldu; hastalıklar, sürgünler, mali sıkıntılar içinde geçti yaşamı. Hayatına pek çok kadın girdi, bunlardan ikisiyle evlendi. Polina Suslova ise Fyodor Dostoyevski'nin hayatında ayrı bir yere sahiptir. Dostoyevski için gerçekleşmeyen bir arzu nesnesi gibidir. Onunla yaşadıkları, ayın diğer yüzü gibi hala biraz karanlıktadır. Dostoyevski ve Polina Suslova 1861 yılında yoksul öğrenciler yararına düzenlenen bir gecede tanışırlar. Dostoyevski böyle gecelere sık sık katılır ve eserlerinden parçalar okurdu. Polina Suslova ise böyle gecelerin müdavimlerinden biriydi. Dostoyevski ile karşılaşması bu gecelerin birinde olur. Olayın tam olarak nasıl gerçekleştiği biraz muamma ama o günlerin birinde Suslova, Dostoyevski'ye yayımlaması için bir öykü gönderir. Suslova'nın öyküsü 1861'in Ekim ayın da 'Vakit' dergisinde yayımlanır. Eski bir mujik kızıdır Suslova. Ablası Rusya'nın ilk kadın hekimi olurken Suslova arzularının peşinden gitmeyi tercih eder. Fakültelere yazılır ama derslere girmez. Devrimcidir. Tanrı'ya inanmayan solgun yüzlü bir feministtir. Güvenilmezdir. Sert bakışları olan görkemli bir kadın olduğu söylenir. Yürek yakan bir nihilisttir. Onu tanıyanlardan birisi; sadece içinden geldiği için adam öldürebileceğini söyler. Ruhundaki karmaşayı kendisinden 16 yaş büyük Dostoyevski'nin çözebileceğine inanır. Ne var ki Dostoyevski düşündüğü gibi biri değildir. Suslova'nın yanında çirkin kalır. Borçlardan bunalmıştır. Sara hastasıdır. Kuşkucu biridir. Suslova, bütün varlığını ona teslim etmek isterken Dostoyevski ona teslim olur. Kurtarıcısı olarak gördüğü adam gözyaşları içinde ayaklarının dibine yığılır zaman zaman. Suslova, korkunç bir kıskançlıkla saplantılı bir aşığa dönüşen Dostoyevski'den nefret eder, ondan tiksinir. Günlüğüne, Dostoyevski'den nefret ediyorum. İnancımı ilk öldüren oydu. diye yazar. 'Vakit' dergisi kapanınca Rusya'dan ayrılmaya karar verir Dostoyevski. Suslova'ya birlikte gitmeyi teklif eder, Susluova kabul eder. Dostoyevski bu yolculuğu Suslova ile birlikte geçirebileceği romantik bir yolculuk olacağını düşünür; fakat Suslova'nın başka planları vardır. İşler aksayıp yolculuk kısa bir süre ertelenince Suslova bavulunu toplayıp Paris'in yolunu tutar. Dostoyevski ise işlerini bitirir bitirmez onunla Paris'te buluşacağı günü düşünür. Kısa süre sonra Dostoyevski Paris'e gider. Yolda, Wiesbaden'de bir mola verir. İçindeki kumar tutkusuna engel olamayıp kumarhanelere girip çıkar. Büyük gösterişli salonlarda oyun oynar. Şansı yaver gider, üst üste kazanır. En sonunda bütün parasını koyar masaya ve yine kazanır. Sevinç içinde dışarı çıkıp otele döner. Paris'e gitmek için hazırlanırken içindeki tutkuya boyun eğer ve geldiği yere geri dönüp tekrar kumar oynar, tekrar kazanır. Masadan kalkıp odasına döndüğünde yorgun ama mutludur. Paris'e gitmek için hazırlanır. Dostoyevski Paris'te Suslova'yı görecek olmasından dolayı hem heyecanlıdır hem de Suslova'nın kendisini bırakıp Paris'e gitmesine kızgındır. Suslova, aynı gün için günlüğüne, Dostoyevski'den bir mektup aldım. Beni göreceği için çok mutlu. Acıyorum zavallıya. diye yazar. Dostoyevski, Suslova'yı Paris'te küçük bir pansiyon odasında bulur. Solgun bir yüzle karşılar onu Suslova. Dinle Polina, öğrenmem gerek. Neresi olursa olsun bir yere gidelim. Her şeyi anlatacaksın bana. Yoksa Ölürüm! diyerek bağırır Dostoyevski. Sonrasında Dostoyevski'nin kaldığı eve giderler. Yol boyunca hiç konuşmazlar. Dostoyevski sabırsızlanır çabuk olması için arabacıya bağırır yolda. Eve girer girmez Dostoyevski birdenbire yere yığılır Seni yitirdim, biliyorum bunu. Suslova, onu sakinleştirip yatıştırır. Paris'teki Salvador isimli sevgilisinden söz eder. Gözyaşları içinde anlatırken Dostoyevski tutulmuş bir halde sessizce dinler ve mutlu olup olmadığını sorar. Bir kadın ile bir erkek arasındaki dostluk çoğunlukla gelişmemiş aşklardan doğar diyordu Milan Kundera. Dostoyevski ve Suslova'nın gelişmeyen aşkları dostluğa evrilir mecburen. Durumu kabullenen Dostoyevski İtalya'ya gidelim... der, ağabeyin olacağım senin. Suslova, Salvador ile ilişkisini kesip Dostoyevski ile İtalya'nın yolun tutar. Birlikte kumar masalarına otururlar. Kazandıkları da olur kaybettikleri de. Suslova'nın yüzüğünü rehin vermek zorunda kaldığı da olur. Şehir şehir dolaşırlar. Roma'dan Napoli'ye oradan Torino'ya giderler. Birliktelikleri de Torino'da son bulur. Suslova Paris'in yolunu tutarken Dostoyevski birkaç hafta sonra Rusya'ya geri döner. Suslova ve Dostoyevski Ekim 1863'ten sonra bir daha hiç görüşmezler. İki yıl sonra 1865 yılında birkaç kez görüşürler fakat ilişleri daha fazla devam etmeyecektir. O günlerde yazdığı bir mektup Suslova'yı çok kızdırır. Kendisi cevap yazamayınca kardeşinden Dostoyevski için bir mektup yazmasını ister. Nadezhda Suslova kardeşinin istediği üzerine bir mektubunda Dostoyevski'yi Başkalarının acıları ve gözyaşları senin için içki ve etten ibarettir. diye suçlar. Dostoyevski'nin bu mektuba cevap olarak yazdığı mektup ise hiçbir zaman bulunamaz. Polina Suslova'nın Henüz Türkçeye çevrilmeyen günlüğünde Dostoyevski ile olan ilişkisinden bahseder. Dostoyevski ise romanlarında söz eder ondan. Kumarbaz romanında açık açık ondan söz eder. Aralarında geçen kimi konuşmaları romanında yer vermekten çekinmez. Polina Suslova, Suç ve Ceza romanında Dunya olarak karşımıza çıkar, Budala'da Nastasya Filipovna, Karamazov Kardeşlerde ise Katrin ivonava. Polina Suslova; 1880'de kendisinden 16 yaş küçük eleştirmen Vasily Rozanov ile evlenir; fakat bu evlilik altı yıl sürer. Polina Suslova altı yılın sonunda kocasını terk eder."}
{"url": "https://futuristika.org/imre-kertesz-eksik-hesap/", "text": "Macar asıllı yazar İmre Kertesz on beş yaşında götürüldüğü toplama kampından bir buçuk yıl sonra serbest bırakılır. Yazdıklarında karanlığın umudu ve yarına duyulan inanç öne çıkar. akşam eve geldiğinde babamın cebinden çıkan şekerlemeler, köpeğimin beni beklerken sallan kuyruğu. Her gün aynı ızdırap. On beş yaşındaki oğlan çocuğunun Auschwitz toplama kampındaki hayatı. Bugünün umutsuzluğunu yaşarken yarın kaygılarından öylesi uzak. Buraya geleli ne kadar oldu? Anneme mektup yazmamı isteseler altına atacak tarihi bilemem. Bazen biraz güneş gördüğümüzde ağustosun onbeşi olduğunu düşünüyorum. Onu takip eden günlerde kış bastırıyor. Bir okul dönüşü yoldan toplandım. Ailemi, odamı, arkadaşlarımı, köpeğimi son kez göremeden, yağ, zamk ve pas karışımı kokuya bulanmış kara trenin içine fırlatıldım. O an her sabah okula giderken kullanmak zorunda olduğum is kokulu otobüs cennetim olabilirdi. Benim yaşlarımda yüzlerce çocuk ve aynı titrek gözyaşları. O güne kadar yaşadığımız bütün hüzünler geride kaldı. İlk aşk, ilk kavga, ilk dayak. Ne kadar da önemsiz. Son hatırladığım tarih 9 Kasım 1929. Doğduğum güne lanet etmiştim. Uzun bir yolculuktan sonra her tarafı silahlı Almanlar ve bağıran sarı kafalarla kuşatılmış sevgiden çok uzakta bir kampa getirildik. Tüm fısıltılar, ölüme giden yolun başlangıcı hakkında yapılan dedikodular doğru. Hayvanların bile yaşamasına izin verilmeyecek koşullarda yaşamaya çabaladık. Bugün hayatta kalabilmişsem bunu Serge'e borçluyum. Hayatının çok daha uzun yıllarını mayınlar arasında geçirmiş bir düşsever. Bana güneşin tonlarını ve torağın kokusunu öğretti. Yağmurlu günün erken saatlerinde silahlar onu götürmeden önce bana son söyledikleri bunlar oldu. Başında yas tutacağım bir mezarının olmaması ne acı. İnsan kendi kaderine terkedildiğinde, yani sadece yaşamak için çabalamak zorunda kaldığında komik duruma düşüyor. Ben, bana doğduğumda verilmiş bir hakkın kavgasındayım. Ne kadar anlamsız bir boğuşma. Kendi hayatım için avuç açtım, bir anı avucuma atmalarını bekliyorum Onların elindeki tüfekler derdime derman olacaksa bu trajikomik oyunun ikinci perdesinde yerime başkasını bulsunlar. Kalbim şimdi çok uzaklarda. 1945'te serbest bırakıldım. Ruhumun da tenim gibi kararacağını beklediğim bir öğleden sonra kapılar açıldı, sarıkafalar yana açılıp termoslarına koydukları kahveleri yudumlamaya başladı. Hatta birisi yolumuzun önüne bir paket sigara fırlattı. Aşağılama mı yoksa insanlık belirtisi mi olduğunu bugün bile çözebilmiş değilim. Budapeşte'ye döndüm. Oldukça zor oldu. Vatanımda kimilerince kahraman, diğerleri tarafındansa zavallı olarak kabul edildim. Toplama kampına gitmeyen yaşadıklarımı anlayamaz bu yüzden sessiz kalıp hayatıma devam etmeye çalıştım. Çocukluğumdan kalan tek şey gazetecilik yapmak konusunda verdiğim karardı. 1951 yılında askerlik görevimi yerine getirmek için orduya alınana kadar yazmaya, araştırmaya, merak etmeye devam ettim. Muhabirlik, editörlük aklınıza ne gelirse. Kimi günler gece dokuzda yazmakta olduğum makaleden başımı kaldırıp şaşkınlıkla yirmi metrekarelik odayı dolduran kimsenin kalmadığını farkederdim. Sessizlik garip bir şekilde korktuğum tek şey oldu. Askerlik tahmin ettiğiniz gibi benim için çok da keyifli geçmedi. Bu sefer silahı taşıyan taraf olsam da bir kez daha yaşamın kıyısında gezinmek, ölebilme ihtimaline karşı kurşun doldurmak canımı sıktı. Bittiği gün bir daha çıkarmamak üzere tüm savaş hırdavatlarını toprağa gömdüm. Yazı çizi işleri ruhumu besledi. Bu yüzden Nietzsche, Hofmannsthal, Schnitzler, Freud, Roth, Wittgenstein çevirileri yaptım. Bazen uyumadan geçen üç dört gün kelimelerle beslenirdim. Sonradan yazdıklarımda bu ustaların izlerine çok rastladılar. Ben saygımdan kaynaklandığını tekrarlamak isterim. Yalnızlıkla ilişkim de sevgi- nefret paradoksundan kurtulamadı. Evimde tek başıma uyumak zorunda kaldığım her gece kabuslar peşimi bırakmadı ama hayatımda hiçbir zaman kalabalık bir jazz kulübüne ya da stadyuma gidemedim. Kimi aylar Pardayanlar'ı bitirmek ya da Yaşlı Adam ve Deniz'i sekizinci kere okumak için kendimi eve kitledim, hemen ardından arkadaşlarımı görebileceğim mahalle kahvelerinden birinde viskimi yudumlarken 60'larda yaklaşan özgürlük hareketlerini konuşurken demlendim. Sanırım etrafımda uzanabileceğim birilerinin olduğunu bildikçe, ya da kitapların arasında kaybolan günlerde yalnızlıktan hiç korkmadım. İlk romanım Sorstalansag onca yıl beynimde biriktirdiklerimi kusmam oldu; on altı yaşında, babasının Auschwitz'e gönderilmesinden birkaç ay sonra, hiç tanımadığı Yahudi çocuklarıyla bir otobüse bindirilen ben kaderimin bana çizdiklerine katlanarak toplama kampına gönderilirim. Auschwitz'de hiç değilse babamı bulacağımı umarak. Kitap benim beynimi kemiren solucanlar, askerlere duyduğum iğrenme ve sonunda yeniden hayata tekmelenmemi anlatır. Abartıya kaçmadan sadece algılarımın duyumsadıklarını saklayarak. 'Ben'i orada yaşayan milyonlarca insandan farklı kılan yazma yeteneğim yüzünden. Bu yüzden Kadersizlik'in bir otobiyografi olduğunu şiddetle reddediyorum. O günleri, ölümü bile yaşadıklarımıza tercih etme hissini, yarının bugünden daha da kötü olabileceği fikrini hepimiz hissettik. Ben sadece söylenmesi gerekenleri açıkladım. 2002 yılında Nobel'i kazanmak da aslında yaşadığımız hayatların bir anlamı olduğunu kanıtladı. Biz son kurbanlardık. Bizden sonra gelenler dilenmediler. Daha komik olan kitabımın Maceristan'da yasaklandıktan sonra ilk baskısının Almanya'da yapılmış olması. Yorum yapmama hakkımı buraya saklıyorum. Ardından bu seriyi takip eden iki kitap daha karaladım. 1988'de A Kudarc ve 1990'da Kaddis a Meg Nem Született Gyermekent. Fiyasko aslında tam da hayatımın romanı diyeceğim kitabım. Auschwitz'ten Buchenwald'e toplama kamplarına taşınan Yahudi, Komünist Parti'nin yayın organı olan günlük bir gazetede çalışırken birdenbire işte çıkarılarak kimliği elinden alınan muhabir, geçimini Almanca'dan Macarca'ya çeviri yaparak sağlayan çevirmen ve yazdıklarıyla 'başarı'yı bir türlü yakalayamayan yazar. Hepsi benim bölünmüş kimliklerim. Biri olmadan diğerinin altından kalkamam. Sonrasında gelen Doğmayacak Çocuk İçin Dua ise aşkta yaşadığım çöküntüleri, dünyayla ilişkimde sürekli eksik çıkan hesabı, beni seven karıma karşı elimde son kalan Auschwitz kozunu oynamamı ve asla doğmayacak çocuğumuzun azabını çekmemi gün be gün, satırlar arasına serpiştir. Bugün bile size aklımdakileri en içten gülümsememle dökerken soykırım kamplarında geçen bir hayatın mı yoksa küçüklüğümden beri bana dayatılan Yahudi inancının mı kadersizliğimin nedeni olduğunu itiraf edemeyebilirim. Kimlik algısından kurtulmak istiyorum. Bir sabah uyandığımda adımın, cinsiyetimin, dinimin ve şehrimin olmadığı, boşlukta süzülerek hareket edebildiğim, bir iki kadeh viskiyi devirmeden de içlenebildiğim, yazmadan huzur duyabildiğim bir hayat arıyorum. Bulduğunuzda beni de yanınızda götürdüğünüzden emin olun. O zaman anlatacak bir hikayem kalmayacak olsa da. Son satırlarımı 2003'te Felszamolas kitabıma sakladım. Odamda oturmuş rafları montelemeye ve kitaplarımı koyacağım ideal düzeni yaratmaya çalışırken hayatı da tasfiye etmeye başladım. Toplama kamplarında doğan bir yazarın intiharla sonuçlanan hikayesi. Yazacaklarımı tamamlayıp, bilmeniz gereken herşeyi anlattığımı düşünüyorum artık. Bundan sonra güneşe ve bulutlara zaman ayırmalıyım."}
{"url": "https://futuristika.org/in-absentia/", "text": "kurgu gücünü kaybeden bir kadıköylü, yaşama karşı silahsız kalmış sayılır ve beyoğlu bar ortamlarında kurban olarak satışa çıkarılır. bu işin sonunda cihangir'de pis bir çarşafın üstünde kullanılmış olarak uyanabilir ki, bu durumda düş, bir daha yanına gelmez. tersi de olmuş ama yalanlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/in-several-aspects-halka-sanat-projesi/", "text": "Caferağa Mah. Dr. Esat Işık Cad. in several aspects projesi sanatsal bir yöntem olarak arşivlemeyi kullanıyor. Yaklaşık 25 yerli ve yabancı sanatçının katılımlarıyla gün geçtikçe genişleyen sergiye, her sanatçı kendi çalışmasının bir taslağıyla katkıda bulunuyor. Bu nesneler birbirleriyle ilişkili olarak, yayılan bir ağ içinde dokunarak yeni bağlantılar yaratıyor. Sergi alanının içi, üst üste bindirme, yeniden düzenleme ve katmanlara ayırma stratejilerini kullanmak yoluyla bir organizma olarak İstanbul'u yansıtacak. halka sanat projesi'nde kentin sosyal, kültürel, mekansal ve estetik boyutlarının analizine dayanan kurgusal ve kolektif bir sanatçı hafızası yaratılacak."}
{"url": "https://futuristika.org/inancin-dansicam-galeri/", "text": "Mehmet Günyeli, DERVİŞLER serisinde bir inanç hiyerarşisini ön plana çıkarıyor. İnançların insanları eşitleme hedefini ve bir ve bütün olma amacını benimseyen ruhunu fotoğraflarında estetik bir yücelişe doğru taşımayı ihmal etmiyor. Bu da onun fotoğraflarının, dinsel mistisizmi törensel bir disiplin ve uyumlu bir görsellik içinde bütünlemesine kaynaklık ediyor. Mevlevi dervişler, bulundukları mekana inanç dolu bir atmosfer yayıyor, bu bütünleşmenin ritmini sanki tüm evrene mal eder gibi bize solutuyor. Mehmet Günyeli'nin fotoğrafları, alışılagelmiş mevlevi görüntülerinin çok ötesinde, yani dönmek suretiyle bir devinim oluşturan derviş imgesinin hayli dışında, özellikle etkili bir geometriyi öne çıkaran bir bakış açısını sergilemekte. Baş'ların sıra halinde dizildiği bir anlatıma odaklanan Günyeli, dervişleri çevreden soyutlanmış birer figür olarak bu geometriye katkı yapan bir boyuta taşıyor. Mistik bir duygu dinamizmini alabildiğine güçlendirmeye çalışırken, geleneksel kültürümüzde bir realite olarak kabul gören Alevi semahları ve Muharrem törenlerindeki kitlesel inanç ritüellerini çağrıştıran bir yığınsallığı sergilemekten de uzak kalmıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/ince-bilekli-kadinlar-ve-william-butler-yeats/", "text": "William butler yeats, kelt ruhunu keşfeden, kadim inançlarını hatırlayan toplumların belleğine hayranlık duyan mistik şair, hermetik öğrenci, hayatının tek aşkını bulmuş mutlu bir adamdı, ölülerle iletişim kuruyor, yeniden doğanları takip ediyor, periler hakkında kitaplar yazıyor ve irlanda kırlarının pagan geçmişini kutsayan kitaplar yazıyordu. Yaşadıklarını, yaşayacaklarını, başka dünyaları yazıya dökme cesaretini kendinde bulan her ölümlü gibi ince bilekli kadınlara karşı zaafı vardı, düzeltmek gerekir, ince bilekli bir kadına hayatını adadı. İrlandalı devrimci, aktivist, feminist Maud gonne, hayatını irlanda milliyetçiliğine verdi, William butler yeats'in bir tiyatro oyununda yer aldı ve Yeats ona aşık oldu, gönül düşürdü, defalarca evlenme teklifi yaptı fakat gonne her seferinde onu reddetti ve en sonunda bir politikacı ile evlendi, çocukları oldu ve katolik kilisesine girdi. Yeats ise hermetik öğreti, Altın Şafak Tarikatı, Kelt atalarının çağrısında ömrünü geçirdi, Gonne'ın onu yıllarca oyalayıp sonra başkasını seçmesini asla kabullenemedi ve yeryüzü tarihinde sık sık gördüğümüz gibi, en güzel şiirlerini bu kadına yazdı. Yeats, belki de unutamadığı kadının peşinden gittiği Fransa'da, bir otel odasında, Kelt şafağını göremeden öldü, bedeni atalarının topraklarına getirildi. ama bir tek kişi seni sevdi,"}
{"url": "https://futuristika.org/incognito/", "text": "Incognito, bilinmeyen bir yerde bekleyen beş insanın, varoluşlarını tutabildikleri yerden yakalamaya çalışmalarını, klasik anlamda bir metin akışı olmadan ve izleyicisine bir konu vaad etmeden pek çok durumla anlatan bir tiyatro oyunu. Çok mu gerçek çok mu hayal olduğu izleyiciye bırakılan bu tuhaf hikayede, içine atıldığı dünyaya dışarıdan yabancı gibi bakan ama yine de aynı dünyanın kurallarına göre yaşama zorunluluğuna uyum sağlayan yaşamları yalın bir anlatımla sahneleyerek beğeni topluyor. Fehmi Karaarslan'ın tasarlayıp yönettiği ve Birleşik Aksiyon Tiyatro Topluluğu'nun sahneye koyduğu oyunda Düzgün Aslan, Volkan Çıkıntoğlu, Hüseyin Urcan, Derya Yıldırım ve Uğur Cem Lalek oyuncu olarak yer alıyor. Oyun biletleri için www. bitiyatro. com veya www. biletix. com adreslerini ziyaret edebilirsiniz. Oyun, izleyicisine bizi biz yapan şeyleri, bunları nasıl bulup çıkardığımızı, ne kadar sahiplendiğimizi, kişiliğimizi bulma yolunda emin adımlarla ilerlememizi ve parametreleri sürekli değişen bu sonsuz mücadeleye ayak uydurma çabamızı çarpıcı bir şekilde sunuyor. Aktör-Clown oyunculuk modeli arayışının ilk ürünü olarak ortaya çıkan ve doğaçlamalar yoluyla kurulan Incognito, izleyicisini sarıp sarmalayan farklı bir anlatım gücüne sahip. Türkiyede yeni fark edilmeye başlanan ve örneğine az rastlanan bu cesur biçim, klasik yöntemlerin ötesinde kendine has teknikleriyle dikkat çekiyor. Incognito, izleyiciyi tuhaf bir maceraya katılmaya davet eden, ilginç ve aynı zamanda cok derin ve güzel bir oyun. Yarattığı geniş ve özgür anlatımı, çok titiz şeçilmiş sessiz anlarla, içinde yaşadığımız günümüz dünyasının gerçeklerinin sıradışı olduğunu gözler önüne seriyor. İnsanın dünyada varoluş meselesi hem oyunun ana hareket temasını belirliyor hem de sahneleme estetiği konusunda deneysel bir dil arayışını tetikliyor. Söz konusu olgu eğlenceli bir dille anlatılırken, trajik olan popüler ve ironik bir bakışla yansıtmak isteniyor. Bu yolla seyircinin oyunla organik bir bağ ve sempatik bir yakınlaşma kurması amaçlanıyor. Oyun kişileri için olduğu kadar oyuncular için de bir arayış İncognito. Sahnedeki varoluşlarını kurabilmek için clown-aktör diyebileceğimiz bir yapının üstüne tırmanmaları gerekiyor. Bu bakış açısı clown disiplinini bir oyunculuk metodu gibi görerek, aktörün oyun kişisini yaratmasını sağlıyor. Bu şekilde var olan oyuncu ve oyun kişisi, kendine clownesk olandan bir adım ötede bir alan yaratmayı başarıyor. Biçimsel olarak değil, düşünsel olarak clowndan temellenen oyun, komik olanı, hatta trajikomik olanı ilk bakışta yakalamayı hedefliyor. Uluslararası festivallerden de davet alan Incognito, Nisan ayında Fransa ve Almanya'da sahnelenecek. İstanbul'da doğan Fehmi Karaarslan Paris Devlet Yüksek Konservatuarı Tiyatro Oyunculuk Bölümü'ndeki eğitiminin ardından Fransa'da birçok tiyatro oyununda oyuncu olarak yer aldı. Lyon merkezli tiyatro topluluğu Le Spoutnik'in kurucularından olan Fehmi Karaarslan çalışmalarını Türkiye, Fransa ve Almanya arasında sürdürmektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/independent-ninjalar/", "text": "Bağımsız müzik evreninde önemli bir yeri olduğunu düşündüğüm Ninja Tune hakkında kısa bir yazıdır az sonra okuyacağınız. Aslında inceleme yazmak için yola çıkmıştım ama yazının sonuna geldiğimde gördüm ki tanıtım yönü daha ağır basmış. Başlarken, taşıdığım kuşkuları paylaşayım istedim: albümlerin labellara ihtiyaç duyulmadan müzisyenlerin bulduğu çözümlerle dinleyiciye sunulabildiği günümüzde bir 'record label' hakkında yazı yazmak ne derece anlamlı olur bilmiyorum. Üstelik indie tanımının ulaştığı boyutları düşünürsek, Ninja Tune'un independent özelliğinden bahsetmek yerine onu diğer indie oluşumlardan ayrı bir yere koyan ve neredeyse kendi türünü yaratmış olan seçkinliğinden söz etmek, bağımsız müzik ülkesi içinde yolumuzu kaybetmeden ilerlememize yardımcı olabilir umarım. 1990 yılında Londra'da Dj ikilisi Matt Black ve Jonathan More tarafından kuruldu Ninja Tune. Coldcut olarak da bildiğimiz bu ikili, Ninja serüvenine çıkmadan önce korsan radyo kanalı Kiss Fm'de yayın yapıyorlardı. Benim açımdan bir albümü sadece 'Ninja' etiketine bakarak bile satın alabilme güzelliğini sağlayan bu label, electronica, ambient, nu-jazz, avant-garde jazz, drum'n bass, chill out ve trip hop türlerinde işler yayınlamakta. Rock ve Hip Hop gibi türler içinse kendisinden başka dört adet label türemiş bulunmakta Ninja'dan. Yazının başında da dediğim gibi, bağımsız bir plak şirketi olmanın ötesinde, bir müzik türü ve ekolü sayılabilecek seçkinliğe sahiptir Ninja Tune. Bu seçkin soundun ortaya çıkmasında, hemen hemen aynı titizlik ve benzer tekniklerle oluşturulmuş seslerin, ilk bakışta birbirinden farkı yokmuş gibi duran fakat aslında her birinin artık müzisyenlerin neredeyse imzası haline gelmiş benzersiz ürünler olmasının, yani kaliteli soundun çıtasının çoktan belirlenmiş oluşunun büyük payı var bana kalırsa. Hatta biraz abartmış olur muyum bilmem, Ninja'nın bu seçkinliğini tıpkı ECM'nin her fırsatta övgüye layık bulunan o eşsiz 'ECM Soundu'na benzetebilirim. Caz ile ilgilenenler bilirler, ECM seçicidir ve o labeldan albüm yayınlatmak az sayıda müzisyenin bulabildiği bir şanstır. Albümleri, çıkmadan haftalar önce programında yayınlayan, müzik zevkinden kuşku duyulmaz adam Gilles Peterson'un eleştirisini almak Britanya taraflarından çıkan her müzisyen için önemlidir tahmin edildiği üzere. Aynı zamanda bir labelın kurucusu ve plak koleksiyoncusu olan Peterson'ın BBC Radio'daki programında çaldığı ve üzerine bir iki söz söylediği albümler genellikle büyük beğeni toplar ve ne kadar önem verdiğimiz kuşkulu ama yine bu albümler Pitchfork gibi mecralarda hatırı sayılır puanlar alırlar. Ninja Tune'un kanatları altındaki müzisyenler de Peterson'ın süzgecinden mutlaka geçerler. Bir de Ninja Tune'un bahsetmeden edilemeyecek bir Radyo kanalı var. Solid Steel isimli bu radyoda hem Ninja Tune tayfasından isimler hem de Dj Shadow, Four Tet gibi önemli müzisyenler yayınlar yapmaktalar zaman zaman. Bu programlar, Ninja'ların akıllarından neler geçtiğini anlamamıza yardımcı olabilir belki."}
{"url": "https://futuristika.org/ingiltereden-sevgilerle-ismail-saray/", "text": "İngiltere'den Sevgilerle, İsmail Saray sanatçının 20 yıldan uzun bir süredir Türkiye'deki ilk sergisi. Bugüne dek birkaç metin dışında, İsmail Saray üzerine ne bir kitap ne de bir sergi kataloğu yayımlandı. Saray'ın eşi ve yaşam boyu ortağı Jenni Boswell-Jones ile çıkardığı AND Journal of Art and Art Education (1984-1993) dergisi, hiçbir tarihsel incelemeye konu olmadı. SALT son iki yıldır, 1970'ler ile 1980'lerin başlarında Türkiye kültür ve sanat ortamında belirleyici bir konuma sahip olan ve zamanının ötesinde bir üretim yapan Saray'ın yaşamı ve pratiği üzerine kapsamlı bir araştırma yürütüyor. İngiltere'den Sevgilerle, İsmail Saray yoğun bir arşivleme süreci ve sanatçıyla derinlikli bir iş birliğine dayalı bu araştırma sonucunda hazırlandı. Uzun vadeli tasarlanan proje, Saray'ın tüm arşivinin toplanıp koruma altına alınması ve sanatçı arkadaşlarının sakladığı işlerinin gün yüzüne çıkarılmasıyla başladı. SALT, sanatçının iş birliğiyle birtakım işlerini arşivsel malzemeyi baz alarak yeniden üretti ve pratiğiyle ilişkili materyallerin detaylı bir arşivini oluşturdu. Gelecekteki araştırmalara da yardımcı olabilecek bir sözlü tarih çalışması bağlamında, Saray'ın birlikte üretim yaptığı kişilerin yanı sıra, arkadaşları ve öğrencileriyle söyleşiler gerçekleştirildi. Araştırmanın ilk aşamasının sunulacağı, sanatçının 20 yıldan uzun bir süredir Türkiye'deki ilk sergisi olan İngiltere'den Sevgilerle, İsmail Saray SALT Galata'nın farklı katlarına yayılacak. Kat -1'deki ana sergi mekanında Saray'ın eskizleri, katıldığı sergileri belgeleyen fotoğraf ve videolar, yazışmalar, yurt dışında sergilenen işlerinden parçalar ve sanatçının 1970'lerin başlarında ürettiği 8mm filmler ile bu sergi için öğrencilik dönemindeki işlerinden yaptığı alıntılar yer alacak. İkinci ve üçüncü katlarda Saray'ın 1980'lerden orijinal işleri; Açık Arşiv'de İngiltere'de gerçekleştirdiği isimsiz bir enstalasyonun yeniden kurulumu (1970); birinci katta da otoportrelerinden oluşan ve bu sergi için yeniden basılan 1972 tarihli Envoy fotoğraf serisi sergilenecek. Aynı kattaki okuma odası, Saray'ın katıldığı sergilerin afişleri, tıpkıbasım sanatçı kitapları ve hakkında yayımlanmış gazete haberlerinin bir derlemesini içerecek. Saray'ın 2010'da Londra'da düzenlenen From Floor to Sky sergisi için ürettiği en yakın tarihli işleri de, belgesel malzeme eşliğinde SALT Araştırma'da sunulacak. İngiltere'den Sevgilerle, İsmail Saray kapsamında ayrıca bir sesli rehber hazırlandı. Saray'ın seslendirdiği bu rehber, arşivin kör noktalarına sanatçının anlatımıyla ışık tutuyor. Sergi adını, sanatçının Atatürk Kültür Merkezi'nde düzenlenen 8 Sanatçı 8 İş: B Sergisi'ndeki (1990-1991) İngiltere'den Sevgilerle işinden alıyor. Sanatçı tarafından imzalanmış bir mektuba işaret eden bu ad, Saray'ın sanatsal üretimindeki uzakta olma hissi ile mesafeye atıfta bulunuyor; serginin çıkış noktasını oluşturan arşiv malzemesinin, özellikle de yazışmalarının altını çiziyor. Tamamı dijitalleştirilmiş olan İsmail Saray Arşivi sergiyle eş zamanlı olarak SALT Araştırma'da erişime açılırken, sergiyi takiben sanatçı üzerine bir e-yayın da hazırlanacak. İngiltere'den Sevgilerle, İsmail Saray 18 Kasım 2014-10 Ocak 2015 tarihlerinde ise SALT Ulus'ta sergilenecek."}
{"url": "https://futuristika.org/ingmar-ve-andrei-tanismadiklari-gun/", "text": "Antrede Anna-Lena Wibom ve Katinka Farago ile tanıştık. Karşılıklı hoşbeş ettikten sonra Andrei, Bergman'la tanışmak istedi. Bergman onun idolüydü; Bergman'ın filmleri genç yönetmenler jenerasyonunun tamamı için bir bağımlılık gibiydi. Andrei, Bergman'la birlikte Kurosawa, Antonioni ve Fellini'yi de dahil etmeyi umduğu, bütün bu yönetmenlerin tek bir senaryonun kendi versiyonlarını çekmelerine dayanan bir işbirliği konusunu ona açmak istiyordu. Bergman bizden sadece birkaç adım ötede duruyordu ve bir grup gençle canlı bir sohbet içindeydi. Andrei onu hemen tanıdı ve onunla tanışmak üzere olma düşüncesiyle mutlu oldu. Fanny ve Alexander'ın yapım müdürü olan Katinka Farago, Anna-Lena ile birkaç kelime konuştuktan sonra Bergman'a yaklaştı ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Bergman onu dinledi ama bize doğru dönmek için herhangi bir harekette bulunmadı. Utancından pancar gibi kızarmış bir halde Katinka, Andrei'in yanına döndü ve Ingmar'ın her galadan önce daima aşırı derecede gergin olduğunu, genel olarak da yeni insanlarla tanışma konusunda patolojik bir korkusu olduğunu açıklamaya çalıştı. Bizi onunla gösterimden sonra tanıştırabilmeyi umuyordu. O anda Andrei'in kafasında neler olduğunu hayal etmek zor, ama Bergman'ın davranışı için bir bahane bulmak daha da zor. Sizden sadece iki adım uzakta, tüm dünyada saygı duyulan, ülkenizda bir misafir olan bir yönetmenin olduğunu bilmek ve yine de selamlamak için ona elinizi uzatmamak son derece yakışıksız bir şey."}
{"url": "https://futuristika.org/insan-doga-ve-egemenlik/", "text": "Hayatın yüksek amaçlarını belirleme yetkisi elinden alınan ve karşısına çıkan herşeyi basit bir araca indirgemekle yetinmek zorunda bırakılan akıl için, geriye kalan tek amaç, bu düzenleyici faaliyetin sürdürülmesidir. Bu faaliyet bir zamanlar özerk bir özneye aitti. Ama Öznelleşme süreci bütün felsefi kategorileri etkilemiştir: bunun sonucu, bu kategorilerin görelileşmesi ve daha iyi yapılanmış bir düşünsel bütünlük içinde korunmaları olmamış, sadece kaydedilecek birer olgu durumuna düşmeleri olmuştur. Bu, özne kategorisi için de geçerlidir. Ama bütün doğa bir çeşitli nesneler yığını olarak, insan-öznelere oranla basit nesneler olarak görüldüğü ölçüde, bir zamanlar özerk olduğu varsayılan özne de giderek her türlü içerikten arındırılır ve bir noktadan sonra, adlandıracak hiçbir şeyi kalmamış bir ada dönüşür. Bütün varlık alanlarının bir araçlar alanına dönüştürülmesi, bunları kullanması gereken öznenin de yok oluşuna yol açar. Modern sanayi toplumuna o nihilist görünümünü veren budur. Özneyi yücelten öznelleşme, onu aynı zamanda yok oluşa da mahkum etmektedir. İnsan türü, bağımsızlaşma süreci içinde, içinde yaşadığı dünyanın yazgısını paylaşır. Doğa üzerindeki egemenlik, insan üzerindeki egemenliği getirir. Her özne sadece dışsal doğanın köleleştirilmesine katılmakla kalmaz, bunu yapabilmek için kendi içindeki doğayı da boyunduruk altına alır. Egemenlik için egemenlik içselleştirilir. Genellikle bir hedef olarak gösterilen şey bireyin mutluluğu, sağlık, refah anlamını sadece işlevsel potansiyellerinden almaya başlar. Mutluluk, sağlık gibi terimler, düşünsel ve maddi üretim için elverişli koşulları belirtmektedir artık. Bu yüzden, sanayı toplumunda bireyin kendi kendini yadsımasının bu toplumu aşan bir hedefi yoktur. Böyle bir kendini silme, araçlara rasyonellik kazandırırken, insan hayatını akıldışı kılar. Bireyin kendisi kadar toplum ve kurumları da bu uyuşmazlığın izini taşır. İnsanın içindeki ve dışındaki doğanın köleleştirilmesi anlamlı bir amaç olmadan gerçekleştiği için, doğa aşılmış ya da kazanılmış değil, sadece bastırılmış olur. Doğanın bu bastırılışının sonucu olan direnme ve tepki başlangıcından beri uygarlığın içinde bir çıban başı olmuştur: bazen, on altıncı yüzyılın kendiliğinden köylü ayaklanmalarında ya da günümüzün daha hesaplı ırksal isyanlarında olduğu gibi, toplumsal başkaldırılar biçiminde, bazen de bireysel suçlar ve akıl hastalıkları biçiminde... Uygarlığın gelişmesinde bir etken, doğal ayıklanmanın yerini rasyonel eylemin alması olarak tanımlanabilir. Sap kalma ya da başarı diyelim buna bireyin toplumdan gelen basınçlara kendini uyarlama yeteneğine bağlıdır. Sağ kalmak için, hayatını oluşturan anlaşılmaz, çetrefil durumlara her an en uygun tepkiyi gösteren bir aygıta dönüştürür kendını insan. Herkes her durumla karşılaşmaya hazır olmalıdır. Kuşkusuz, bu sadece modem çağın bir özelliği değildir; bütün insanlık tarihi boyunca geçerli olmuştur. Ne var kı, bireyin düşünsel ve psikolojik yetenekleri maddı üretim araçlarıyla birlikte değişmiştir. On yedinci yüzyılda bir Hotlanda köylüsünün ya da ressamının veya on sekizinci yüzyılda bir dükkan sahibinin hayatı, günümüzün bir işçisinin hayatından çok daha güvensizdi. Ama sanayi toplumunun doğuşu, nitel olarak yeni olgular getirmiştir. Günümüzde, uyarlanma süreci bilinçlidir ve o yüzden de toptandır. Bugün hayatın tümü artan ölçüde rasyonelleştirilmekte ve planlanmaktadır; aynı şekilde, her bireyin hayatı da, geçmişte özel dünyasını oluşturan en gizli dürtüleri de içinde olmak üzere, rasyonelleştirme ve planlamanın gereklerine uymak durumundadır bugün: bireyin varlığını sürdürmesi için sistemin varolma koşullarına uyması gerekmektedir. Toplumdan kaçacak yeri kalmamıştır. Ve nasıl rasyonalizasyon süreci artık pazarın İsimsiz güçlerinin değil, plan yapan bir azınlığın bilinçli kararının eseriyse, kitlesel özneler de kendilerini öyle bilerek uyarlamak zorundadır: özne, bütün enerjisini, pragmatistlerin deyimiyle, şeylerin hareketinin içinde ve o hareketin yönünde olmaya adamak zorundadır. Geçmişte gerçeklik, özerk birey tarafından geliştirildiği varsayılan ideale karşıt sayılır ve onunla karşılaştırılırdı; gerçekliğe bu ideale uygun bir biçim verilmesi gerekli görülürdü. Bugün ilerici düşünce bu tür ideolojileri zayıflatmakta ve bir yana atmakta, böylece farkında olmadan da gerçekliğin bir ideal durumuna yükseltilmesine yardımcı olmaktadır. Uyum, düşünülebilecek bütün öznel davranışların ölçütüdür artık, Öznel, biçimselleşmiş aklın zaferi, aynı zamanda, öznenin karşısına mutlak, egemen bir nesnellik olarak çıkan bir gerçekliğin de zaferidir. Günümüzün üretim tarzı, her zamankinden daha çok esneklik ister. Hayatın her alanında istenen daha büyük girişkenlik, değişen koşullara daha iyi uyarlanabilme yeteneğini gerektirmektedir. Eğer bir ortaçağ zanaatkarı bir başka mesleğe geçebilseydi, yaptığı değişiklik, tamircilikten seyyar satıcılığa, oradan da sigorta şirketi yöneticiliğine geçen bir günümüz insanının geçirdiği değişiklikten çok daha köklü olurdu. Bugün teknik süreçlerin gittikçe artan birörnekliği insanların iş değiştirmesini kolaylaştırmaktadır. Ama bir faaliyetten ötekine geçişin kolaylaşması, spekülasyon için ya da yerleşik modellerden ayrılmak için daha çok vakit kalması anlamına gelmemektedir. Doğaya egemen olmak için geliştirdiğimiz araçlar arttığı ölçüde, bir sag kalma koşulu olarak bu araçlara hizmet etme zorunluluğumuz da artmaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/insan-durumu/", "text": "Çizimlerle ifade edilen tüm düşünceler, yüzey üzerinde imge oluşturmaya çalışırken aynı zamanda dünya üzerindeki yerimizi işaretler. Zira çizmek, en basit ve en ilkel halimizdir. Çizgiler dünyayla bağ kurduğumuz ilk iletişim yollarındandır. İnsan gördüğünü, düşündüğünü kendi özgün ve özgür kuralları içerisinde yaratır. Maddesel dünyaya sürekli bir şeyler çizerek varlık kazandırırız. Ya bilinçli bir anlatısallıkla -mağara resimleri, grafitiler, işaretler ile- kendimizi ifade ederiz ya da bilinçsizce doğaya izler bırakırız -ayak izleri, kazınmış bir nesne, yırtılmış bir kağıt şeklinde... Bunlar her ne kadar bilinçsizce bırakılan izler gibi görünse de aslında belli bir belleğe, doğa ve kendisiyle iletişimde olan insan durumuna işaret eder."}
{"url": "https://futuristika.org/insan-merkezli-tavirdan-yapaylik-kavramina/", "text": "Hush Gallery (20/4) ve Galeri Piha ortak açılış gerçekleştirecektir. Bugünün dünyasında, zaman ilerledikçe insanlar arasındaki ilişkilerin beklenti ve amaçlar doğrultusunda giderek gerçek anlamını kaybetmeye başlayıp sıradanlaştığı, iletişim problemlerinin ise günden güne attığı görülmektedir. Durum böyle olunca psikolojik olarak kendini tüm doğallığı ve gerçekliği ile ifade edemeyen birey, çoğu zaman toplumsal ilişkiler içerisinde yapmacık tavırlar içerisine girebilir. Bir savunma mekanizması gibi oluşturduğu bu yapay karakteri, sanki maske takıp sahnede kendisine verilmiş rolü oynamaya çalışan bir tiyatro oyuncusuna benzetebiliriz. Eski dönemlerin görkemli saraylarında, nasıl ki saray soytarıları ve hokkabazlar, onları himayesi altında tutan krallarına karşı, yaşamlarında zaman zaman farklı psikolojiler içerisinde bulunsalar da, daima iç gerçekliklerini kısa süreliğine bir kenara atıp, güler yüzlerini ve türlü oyunlarını göstermek zorunda oldukları gibi, günümüz dünyasının ilişkilerinde de bireyler, adeta her zaman eğlendirme zorunlulukları olan bu karakterler gibi, çeşitli seviyelerde ilişkiler içerisinde bulundukları ya da yaşamı paylaşmaya mecbur kaldıkları kişiler perspektifinden ne yazık ki sadece nesnel ve eğlendirici işlevleriyle beğeni gören kuklalara dönüşüyor çoğu zaman. Nehir Çetin, insan merkezli bir tavırdan yola çıkarak ürettiği resimlerinde, günümüz ilişkilerindeki yapaylık kavramını ve iletişim problemlerini yansıtmada, simgesel anlamlar yüklediği tiyatral sahneleri bir ifade biçimi olarak benimsiyor. Mekan, tıpkı bir tiyatro sahnesine dönüşüyor resimlerinde. Işık, tiyatral tavırlar içerisinde bulunan karakterlerin ifadelerinin algılanmasında izleyiciyi yönlendiren bir unsur olarak kullanılmıştır. Kompozisyonlarındaki farklı unsurlar ve açık-koyu tonları aracılığı ile yakaladığı ritim de, yine izleyiciyi yüzlerde biçimlenen ifadenin algılanması doğrultusunda yönlendiren bir yapılanma boyutunda karşımıza çıkmaktadır. Genç bir ressam olan Nehir Çetin'in resimlerinde, kurgusunun yanı sıra resim kurallarına bağlılığı da dikkati çekiyor. Mekan içerisinde oluşturduğu tekli ya da çok figürlü kompozisyonlarında, sıcak ve soğuk renk kontrastlarını uyguladığını görüyoruz. Resimlerinin tamamına egemen olan soğuk atmosfer anlayışı ise, insan ilişkilerinde yaşanan problemlerin yarattığı iç gerilimin etkisini görsel boyutta hissettiriyor. Resimlerinde başat olarak karşımıza çıkan figürleri, belirgin konturlarla sınırlanıyor. Bu biçimsel yapılanmanın yanı sıra, mekan içerisinde dağılmış olan masklar, buruşturulup atılmış kağıtlar gibi bazı nesneler ile mekan içerisinde uyguladığı renklere yüklenen simgesel anlamlar bize Paul Gauguin'in resimlerini de düşündürüyor. Gerek tek figürlü kompozisyonlarının birçoğunda, tuvalde resme egemen bir konumda yerleştirdiği karakterlerin, gerekse de çok figürlü kompozisyonlarında figür toplulukları içerisinde bulunan bir veya iki karakterin, sanki içerisinde bulundukları ortamın dışına çıkmak istercesine resimle temas kuran izleyiciye yöneltilmiş bakışları, izleyiciyi bu ifade aracılığıyla resmin içine çekme arzusunun yanı sıra, kavramlar boyutunda düşündürmeye yönlendiren bir bağ kurma isteği olarak da açıklanabilir. Nehir'in açmış olduğu bu ilk kişisel sergisi ile birlikte gerçekleştirdiği çıkış, ona bir genç sanatçı olarak ileriki süreçte, bu resimleriyle ortaya koyduğu tutarlı tavrının altyapısı üzerine, duruş ve üretim boyutunda zorunlu olarak sürekliliği de koyacağı bir misyonu beraberinde getirmektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/insan-olmak-kirmizi-siyah-ve-cahil/", "text": "Birçoğumuzun doğal afet olarak adlandırdığımız felaketler yapay felaketlerdir. Her tarafımızı azgın bir bitki gibi saran ekonomi ve onun sanayileri, gitgide artan fırtınalarla, kasırgalarla, sellerle ve kıtlıkla insanların ve şehirlerin yok oluşuna neden olmaktadır. Bu aynı zamanda kültürümüze, yaşam tarzlarımıza iş kazaları, yalan yanlış bilgiler, sokakta işlenen suçlar, ancak ortaçağda görünen zengin ve fakir arasındaki uçurumlar bizlere felaket getirmektedir. Bu, sanki toplumu birbirinden ayırmak için zihnimizde yarattığımız tusunamiler gibidir. Kırmızı Siyah Ve Cahil paradoks üzerine kurulmuştur. Acil bir durumda bir askere birini öldürmesi emredilir. Kimi öldüreceğine asker kendi karar verebilir. Bu herhangi biri olabilir. Ölü bir beden sunmak zorundadır. Eğer bu bir Yunan draması olsaydı, kendini öldürürdü. Kendi yaşamını, insanlığın yaşamının anlamını korumak için feda ederdi. Trajik kadın ve erkek kahramanlar bunu yaparlar. Ama bu oyun bir Yunan trajedisi değil. Modern bir oyun. Devlet, ölü bir asker istemez. Başkaldıranları, baskı altında tutmak için askerlerinin hepsine ihtiyaç duyar. Bir askerin kendisini öldürmesi her koşulda itaatsizliktir. Bu diğerleri için bir örnek teşkil eder. Devlet böyle bir durumda intikamını toplumdan alır. Sokaklarda katliamlar yaşanır. Antigone gibi, bu asker de otoriteye boyun eğmeyecektir. Devletten daha insancıl olduğunu gösterecektir. Aslında, bizleri insan yapan paradoksal duruma göre hareket edecektir. Yunan tragedyasının temelinde yatan gerçek de budur: olağandışı bir durumda, yaşamın anlamının kendi yaşamımızdan çok daha önemli olduğunu öğrenmemizdir. Yunan tragedyasını, medeniyetimizin temeli yapan bu gerçektir. Bu aynı zamanda modern tiyatronun da temeli olmalıdır. Fakat bir oyun kadar hassas ve kırılgan bir şey gerçekten de o kadar önemli ve güçlü bir etki yaratabilir mi ? Bunun ispatı kolaydır. Kendi yaşamınıza, zihninize bakın... Bir saat kadar uzun uzadıya bakın içinize. Hamlet'in Antigone'nin, Hecuba'nın yaptığı budur. Onların içine düştükleri paradoksu kendinizde bulamıyorsanız, kendinize saygınız yoktur. Çünkü başkalarına saygı duymuyorsunuzdur. Modern devlet, bıkıp usanmadan vatandaşlarını kontrol altına almak için yeni yollar arar. Tarihsel anlamda bu günlere kadar gelmiş olan insani gerçekliği, sanal gerçeklik yaratarak bozabilir mi devlet? Bilim, genlerimizle oynayarak askerin paradoksunu ortadan kaldırmak için yeni bir mühendislik inşa edebilir mi? Madem havayı kirletebiliyoruz, kıtalardaki buzulları eritebiliyoruz, okyanuslardaki su seviyesini yükseltebiliyoruz, bizi yok olmaktan koruyan ozon tabakasını delebiliyoruz öyleyse en son nokta olan insanlıktan çıkmamız da mümkündür. İçimizde taşıdığımız paradoksu kaybedersek insan olamayız. Neyi kaybettiğimizi bile bilemeyiz. Ölü doğarız. Devletin plastik mermileri, gerçek mermileri, Tomaları, copları, biber gazları, tasmalı köpekleri, prangaları, gözaltıları, tutuklamaları, işkenceleri, mahkemeleri ve idam cezaları var ama bunları kullanmaya artık ihtiyaçları kalmayacak. Yaşayan ölüler kendilerine her daim emredileni yapacaklar. Devletin bulduğu muhteşem çözümdür bu. Hatta buna demokrasi bile derler! Bizimle, bu korkunç gelecek arasında duran sadece tek bir şey var. Çoğu zaman delilik ile akıl arasında gidip gelmemizi sağlayan şey. Olağan dışı trajik bir durumla yüz yüze geldiğimizde, tıpkı bu oyundaki asker gibi, bizlere birden fazla yol göstererek içimize bakmamızı ve böylelikle kendimizi anlamamamızı ve ne yaptığımızı bizlere fark ettiren şey. Bizler dramatik canlı türüyüz. En derinimizde drama yatar. Yaşamlarımızı tiyatro ile anlatmaya zorlar bizi. Medeniyetin beşiğidir o. Tiyatronun temelinde olan insanın paradoksudur. Olağan dışı trajik bir durumda, yaşamın anlamı yaşamın kendisinden çok daha önemlidir. Otorite bizi baskı altına alabilir hatta bizi ortadan bile kaldırabilir. Ancak plastik mermilerini, gerçek mermilerini, tomalarını, coplarını, biber gazlarını, tasmalı köpeklerini, prangalarını, gözaltılarını, tutuklamalarını, işkencelerini, mahkemelerini, idam cezalarını tiyatroya karşı kullanamaz. İşte bu yüzden medeniyet tiyatroyu yaratmıştır. İşte bu yüzden bu oyunu oynuyoruz. İşte bu yüzden umutluyuz."}
{"url": "https://futuristika.org/insanlarin-sessizlik-dedigi-ciglik-direnisin-melankolisi-ve-laszlo-krasznahorkai/", "text": "Bela Tarr'ın harika film uyarlaması Werckmeister Harmonies'i sevenler bu yoğun metafizik benzetmenin temel taslağına aşina olacaklar: Bir sirkin yolu, dünyanın en büyük balinasına sahip uzak bir Macar kasabasına düşüyor ve gizemli bir karnavalesk şiddet patlamasına neden oluyor. Bununla birlikte, Tarr izleyicilerinin hazırlıksız olabileceği şey, tematik ve felsefi zenginlik. Birçok yönden Direnişin Melankolisi, Conrad ve Mann aracılığıyla Dostoyevski'den bu yana gelen söylesimsel geleneğinde eski bir Avrupa fikirler romanıdır, ancak aynı zamanda Kafkaesk bir huzursuzlukla da donanmıştır. Tarr'ın filmi muhtemelen İngilizce konuşan izleyici kitlesi arasında kaynak metninden daha iyi biliniyor ve Werckmeister Harmonies karakteristik olarak sade ve anlaşılmazdır; yüzeye ve sessizliğe dayanır ve kendi şifreli açıklama eksikliğinin bir erdemini yapar. Bu unsurlar Krasznahorkai'nin romanında bir dereceye kadar mevcut olsa da, Tarr'ın tedavisinin titiz minimalizmi göz önüne alındığında, beklenenden çok daha söylemsel, gerçeküstücülüğü ve kara mizahında daha tonsal olarak daha çeşitli ve stilistik olarak daha baroktur. Krasznahorkai, uzun cümleleri ve Bernhard'ın paragraf aralarından duyduğu hoşnutsuzluk sayesinde kazanmış olabileceği avangard şöhret ne olursa olsun, malzemesi edebiyatın en eskilerinden biri: aslında, zaman zaman Elizabeth trajedisine Nietzsche sonrası bir bakış açısı gibi okunan sembolik araçlar. Roman boyunca birbirine bağlı iki ana metaforik kod var. Bir yandan, dev ölü balina, leviathan, gizemli bir memento mori olan Moby Dick ve yıkımının tohumlarını kasabaya gizlice sokan bir Truva atı arasında bir yerde, sembolik olarak yüklü bir edebi göstergedir; öte yandan maddeselliğin ve varolmamanın inatçı sessizliğini, fenomenal dünyanın kayıtsızlığının bir anıtını korur. Bu arada, düzen ve düzensizliğin tematik karşıtlığı Şekspiryen trajedisinin merkezi mekanizmasına bir geri dönüş dört ana karakterin felsefi dünya görüşlerinin prizmasından canlandırılır: Bayan Plauf, Bayan Eszter, Valushka ve Bay Eszter. Kitap, çeşitli inanç sistemleri ile şiddet olayları arasındaki bölünmeyi vurgulamaktadır. Romana, mevsimsiz bir Baltık Kasım'ında, orta Macaristan'ın donmuş ovalarında trenle geri dönerken gergin bir küçük burjuva olan Bayan Plauf'un gözünden başlıyoruz. Serbest dolaylı tarzda yazılmış yolculuk rahatsız edici: darmadağınık bir sarhoş, görünüşe göre sütyeninin masum ayarını yanlış yorumluyor ve onu tuvalete kadar takip etmeye çalışıyor. Kasabaya döndüğünde, bir grup garip adama, rastgele bir şiddet patlamasına, bir elektrik kesintisine tanık oluyor acınası yanılgılar. Her ne kadar onun yalıtılmış referans çerçevesi nazikçe alay konusu olsa da, yine de kendi naif sözlüğünde şiddetin nihai patlamasının habercisidir. Şiddet, Cormac McCarthy'nin Yargıç Holden'ını hatırlatan gizemli bir kıyamet peygamberi Prens tarafından yönetilen garip bir kalabalık tarafından mantıksız bir vahşetle kasabaya salınır. Şiddet, çeşitli düzen yanılsamalarıyla yan yana getirilmiştir. Bay Eszter, düzen/düzensizlik temasının ana eklemlenmesini, müzikal tonalite üzerine yaptığı araştırmaların sürüklediği umutsuzluk biçiminde sunmaktadır. Eszter'in kötümserliği, Bernhardiyen bir anlatıcınınkini, müzikoloji, hermetizm, takıntılı olumsuzluk ve trajik-komik gerçek fikirlilik çalışmalarını hatırlatır. Bernhard'ın en kötümser romanı Düzeltme, gevşek bir şekilde erken Wittgenstein'a dayanan ve kendisini var olmayan bir şekilde akıl yürütmeyi başaran bir karakterin mantıksal-felsefi ölüm sarmalıyla ilgili. Düşünce ve deneyimi aynı hizaya getirmenin imkansızlığı yüzünden umutsuzluğa sürüklenen o, otobiyografik bir metnin kusurlarını, nihai kendini düzeltme eyleminde hem onu hem de kendisini yok etmeye zorlanana kadar saplantılı bir şekilde düzeltir. Temsil ve gerçek arasındaki bu ölümcül kopuş fenomenal dünyanın akışına bilişsel olarak empoze ettiğimiz düzen illüzyonlarından sızan geri kalanı Eszter'in müzikal tonalite çalışmaları aracılığıyla temsil edilmektedir. Ezsther'in umutsuzluğu tamamen kavramsal olsa da, mektupsuz yoldaşı Valushka, estetiğin kavramsal öncesi alanında oynanan kendi Weberci 'dünyanın büyüsünü yitirmesini' gözlerimizin önünde geçiriyor. Eszter, armonik yazışmalar metaforu aracılığıyla dünyayı rasyonelleştirmeye çalışırken, cahil Valushka, bütünlüğün rapsodik bir sezgisiyle onu estetize eder. Köyün delisi olarak kabul edilen Valushka, mektuplar dağıtır, gezegenlerin hareketlerini mest olmuş haldeki gösterileriyle yansıttığı pub kapanış saatinde bahisçileri eğlendirir ve kasabanın gece devriyelerini gerçekleştirir, onu koruyucu bir melek gibi izler. Valushka, olağanüstü dünyanın sadece bir gölge dansı olduğu platonik bir alem olan evrenin muhteşem sakinliğinin loş bir şekilde kavranmış bir imgesiyle büyülenmiştir. Büyük balinanın ortaya çıkışına ilk tepkisi insanların balinayı unutması ve her birinin, hiç istisnasız her birinin gökyüzüne bakması gerektiğini haykırmaktır; ancak onun aptal hacmi bile kısa süre sonra şeylerin görünüşte kaybolmuş birliğine işaret eden bir detay olarak inanç sistemine dahil edilir. Eszter kendisini düşkün durumuna düşürürken, Valushka'nın büyüsüzlüğü, garip sirkin kasabaya saldığı anlamsız şiddetin bir sonucu olur ve idealizminin yanıltıcı doğasını acımasızca açığa vurur: Artık dünyanın 'büyülü bir yer' olduğuna inanmıyordu, çünkü gerçekten var olan tek güç 'silah zoruyla ilan edilen' idi. Krasznahorkai'nin irade ve temsil dünyasında, ikincisi başarısızlığa mahkumdur; yırtıcılığın üstünlüğü, şişman bir makyevelist olan Bayan Eszter'in iktidara gelmesiyle kişileştirilir. Belediye meclisinin kontrolünü ele geçirmek için şiddetten yararlanır, önce polis şefiyle, sonra da isyanı bastırmak için getirilen ordu albayı ile çevirdiği işler aracılığıyla meşru şiddet kullanımını tekelleştirir. Konuşmadığınız için, fısıldıyorsunuz veya sitem ediyorsunuz; sokakta yürümezsiniz ama inançlı bir şekilde ilerlersiniz; bir yere girmiyorsunuz ama eşiğini geçiyorsunuz, soğuk ya da sıcak hissetmiyorsunuz, ama kendinizi titrerken buluyorsunuz ya da şıpır şıpır terlediğinizi hissediyorsunuz! Saatlerdir doğru düzgün bir kelime duymadım, sadece miyavalamalar ve ciyaklamalar çıkarıyorsunuz; eğer bir haydut pencerenizden bir tuğla atarsa, kıyamet kopsun istiyorsunuz çünkü beyinleriniz tıka basa dolu ve tütsülenmiş, çünkü birisi burnunuzu boka sokarsa, tek yaptığınız koklamak, şöyle bir bakmak ve büyücülük bu! diye ağlamak. Roman, kendi metafizik karşıtlığını haklı çıkarmak istercesine, Bayan Plauf'un bedensel ayrışmasının bilimsel olarak ayrıntılı beş sayfalık bir anlatımıyla sona eriyor, tıpkı Bayan Eszter'in iktidar iradesinin kişileştirilmesi şeklinde mezarının başına dikilip baktığı gibi. Yapısal kaçınılmazlığın acımasız bir cilvesiyle, tecavüze uğramıi ve katledilmiştir kitabın başında biraz gülünç paranoyasının ironik bir kanıtı. Anlam ve önemle yatırım yaptığımız fenomenal nesnelerin mutlak ve ezici kayıtsızlığını çağrıştıran bir romanda, anlatının başladığı gözlerin, biyolojik betimlemenin titizlikle tarafsız dilinde, nihayetinde toza gömülmesi uygundur. Bayan Plauf'u uğursuzca trendeki tuvalete kadar takip etmeye çalışan adam gerçekten de son sözü söylemiş olabilir; kendi küçük-burjuva paranoyasının kabus gibi hayallerini taklit ederken bile tamamen kayıtsızlık çığlıkları atan sapkın ironik bir kader. Her iki durumda da, inançlarının kaderi üzerinde hiçbir etkisi yoktur."}
{"url": "https://futuristika.org/insanlik-sonrasini-tahayyul-eden-musiki-heave-blood-die-ve-post-people/", "text": "Transgresif metinlerin yazarı J. G. Ballard, Macar postmodernist Laszlo Krasznahorkai ve Amerika'nın 'modern dilbilimin babası' Noam Chomsky'nin ortaklaştığı alan nedir? Yazılarında kök salan kıyamet sonrası ve distopik dünyaların tehdit edici korkusunun ortak noktaları dışında, Norveçli anti kapitalist Heave Blood & Die'ın dördüncü stüdyo albümü Post People'ın arkasındaki etki. Post People, duygularının kapılarını açan, yeni keşfedilmiş bir deney dünyasında ayaklarını yere basan bir grubun fiziksel ve ruhsal vücut bulmuş hali. Acımasızca acı manzaralar, göze çarpan güzel rüya manzaraları ve aşağıdaki karanlığın kabaran sopalama derinlikleri boyunca kayan dream-pop, shoegaze, post-metal ve prog-rock zemininde kıyamet sonrası özelliklerle ilgili gelecekten uyarıcı bir hikaye paylaşıyor. Özel bir grup insan tarafından yapılan özel bir albüm, ama bir tür deneysel tipoloji içinde olması amaçlanmamış. J. G. Ballard'ın Atrocity Exhibition ve Laszlo Krasznahorkai'nin The World Goes On gibi öykü kitaplarının etkisi Post People'ın genetik yapısına, çevremizdeki dünyaya ve yansımalarına dolaylı biçimde etkili olsa da, sol ve insanlık yanlısı edebiyata eğilimli anti kapitalistler olarak, Heave Blood & Die, son çabalarını umutlarını bulmak için bir tür sosyal yorum olarak kullanmak istiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/instyle-moda-tasarimlari/", "text": "Moda dergisi InStyle'ın Mart ayında, Audi, SK II ve Sony sponsorluğunda düzenlediği Women of Style Awards etkinliğinde dikkati çeken narin çizgiler Sarah Carter-Jenkins ve Chantal De Sousa'ya aitti. Bu, bana göre bir parça ipin ne kadar uzun olduğunu sormak gibi. Stil pek çok şey ifade ediyor ama en çok, modayla ve yargılanma korkusundan uzak durarak kendinizi çevrelemek için seçtiklerinizle bir duruşun ve kişiselliğin ifadesi. Edie Sedgewick buna en iyi örnek. Stili kendisine özgü ve onun giydiği giysileri, kullandığı aksesuarları kimse onun gibi giyemez, kullanamaz. Stiline öyle çok güveni var ki, bunun için kendisine imrenmekten başka yapılacak bir şey yok."}
{"url": "https://futuristika.org/internette-sansur-inadina-isyan/", "text": "İnternet kullanımında Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'na olağanüstü yetkiler getiren yeni internet yasa teklifi, üç muhalefet partisinin hayır demesine karşın tek başına AKP milletvekillerinin oylarıyla meclisten geçti. Akabinde gelişen tepkiyle, halk sansüre ve yasağa karşı meydanlara çıktı. İnternette özel hayatının ihlal edildiğini düşünen kişi mahkeme yerine doğrudan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'na başvuracak. TİB, yayının engellenmesine karar verirse, kararı Erişim Sağlayıcıları Birliği'ne bildirecek. ESB durdurma kararını en geç 4 saat içinde uygulayacak. Bu talep 24 saat içinde sulh ceza hakimine götürülecek. Yer sağlayıcılar, internet kullanıcılarının kullanım trafiklerini iki yıla kadar saklamak zorunda olacak. Ayrıca TİB mahkemenin erişimin engellenmesine karar verdiği sitelere alternatif erişim yollarını da engellemekle görevli olacak. DNS ve IP tabanlı engellemenin yanı sıra, daha çok URL tabanlı engelleme yöntemleri genişletilecek. Kullanmakta olduğumuz sistemde erişim engellense bile, yasaklar bir şekilde aşılıyor. Ancak yasakla beraber gelen URL bazlı engellemeyle bu ortadan kalkacak. En önemlisi kullanıcı ulaşmak istediği içeriğin engellendiğini dahi bilmeyecek. Haberden hiçbir şekilde haberdar olamayacak. Kullanıcı bir linke tıkladığı zaman, o içerik URL bazlı engellendiyse, ya sayfa hiç açılmayacak, ya başka bir sayfaya yönlendirilecek ya da yanlış bir bilgiye ulaşacak. URL bazı engellemede, siteye girmeye çalışan kişiler, linke tıklayanlar takip edilebilecek. Şimdiki yasayla içerik engellenmesi için hukuki bir yol izlemek gerekiyordu, ancak bu değişiklikle yetkili kişinin istemediği içeriğe kimse ulaşamayacak. Yasa'nın meclisten geçmesiyle birlikte internet kullanıcıları bu yasakçı ve sansürcü uygulamayı protesto etmek için Sayfalar Ortak Platformu adıyla Taksim'de bir açıklama yapmak üzere toplandı. Ancak polisler toplananlara TOMA ve plastik mermilerle saldırdı. Polis ve eylemciler arasındaki çatışmalar uzun süre İstiklal Caddesi'nin ara sokaklarında sürdü. Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 16. sayısında yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/intihar-salgini/", "text": "Batıda eski bir tartışma konusudur intihar. Tanrı'ya ya da topluma karşı bir suç olarak görülüp kınanıp yasaklandığı dönemler oldu. İntihar edenlerin bedenlerine işkence edildi, yakıldı, mallarına el kondu. Aydınlama dönemi pek çok şey gibi intihar edimine olan bakış açısını da değiştirdi. İntiharla köklü bir ilişkisi bulunan Batı toplumunda intihar salgınları da yaşandı. 'Genç Werther'in Acıları' bunun en uç örneklerinden biriydi kuşkusuz. Goethe'nin bir yanda Charlotte Buff'a duyduğu aşk, öte yandan dostu K. W. Jerusalem'in intiharı onu 'Genç Werther'in Acıları'nı yazmaya iter. 1774 yılında yayımlanan kitap Goethe'ye şöhretin kapılarını açarken bir intihar salgınını da beraberinde getirir. Dönemin gençleri kuyruklu mavi ceketlerle, sarı yeleklerle dolaşıyor, Werther ile ilgili her konuşmada Napolyon'un bu kitabı tam yedi kez okuduğu özellikle vurgulanıyordu. Werther fincanları, parfümleriyle doluydu her yer. Werther salgını Almanya, İngiltere, Fransa, Hollanda'dan Çin'e kadar uzanıyordu. İsveçli bir genç kendini tabancayla vurduğunda hemen yanı başında 'Genç Werther'in Acıları' duruyordu. Ertesi yıl ise sevgilisi tarafından terk edilen bir kadın 'Genç Werther'in Acıları'yla beraber kendine suya atar. Kendini pencereden aşağıya atan bir kunduracı çırağın cebinde, 1784 yılında yatağında intihar eden bir kadının yastığının altığında yine Werther vardı. Werther salgını endişe verici boyutlara ulaştığında kimi yerlerde kitap yasaklanırken Goethe de eleştirilere maruz kalır. Kendisine melankoliden dolayı acılar çektiğini yazan bir genci ziyaretinden sonra Tanrı beni tekrar bir Werther yazmak zorunda olmaktan korusun diyecektir sonrasında. Werther'den kısa bir önce ise yazar olmak için geldiği Londra'da Brooke Caddesi'ndeki bir evin çatı katında arsenik içerek yaşamına son veren Thomas Chatterton'ın intiharını taklit edenler olur. Benzer bir durum ise 'Gloomy Sunday' parçası ile ortaya çıkar. 1933 yılında Rezso Seress tarafından bestelenen parça savaşın da yarattığı ruhsal çöküntüyle birlikte insanları intihara sürükler. Tıpkı Werther gibi 'Gloomy Sunday' de ilk yıllarında yasaklanır. Rezso Seress kınanmış mıdır bilmiyoruz ancak onun da Ocak 1968'de intihar etmesi ilginç ayrıntılardan biridir. Daha yakın bir tarihte; 5 Nisan 1994'te intihar eden Kurt Cobain de ardında benzer bir moda yaratmak üzereydi. Seattle'da kurulan bir kriz merkezinin Kurt Cobain'in yasını tutmak isteyen gençler için bir toplantı düzenleyerek olası bir toplu intiharı önlediği rivayet edilir. Her insan, sessizce tamamlanmayı bekler bir köşede. Olumlanmayı diler hayattan. Ne var ki herkese yüz vermez hayat. Kendi işini kendi gören kurt misali insan da kendi işini kendi görür; hayatın eksik bıraktığı anlamı arar kendi dışında. Kendi dışındaki bir başka şeyle bütünleştirir kendini. Bütün çabası, anlamı odur hep. O bazen 'Genç Werther'in Acıları' adında bir kitaptır. Bazen 'Gloomy Sunday' isimli bir şarkı, bazen Beşir Fuad."}
{"url": "https://futuristika.org/intihar-sozlesmesi-birlikte-yasayip-birlikte-olenler/", "text": "İntiharı anlamaya çalışmak, karanlık bir odaya anahtar deliğinden bakmaktan farksız. Verili bilgiler, teoriler, istatistikler sayesinde anahtar deliğinden gördüklerimizi yorumlamaya çalışıyoruz. Oysa, fazlasıyla kişisel bir duyarlılığın sonucu olarak ortaya çıkan intihar edimi, tastamam kavrayabileceğimiz bir fenomen değil. Nicel gözlemler bize intiharın nedeni açıklayabilir ne olduğunu değil. Evet, intihar ürkütücü konu ama bir o kadar da ilgi çekici. Uçurum misali; siz ona baktıkça, o da size bakar. Bu uçurumun en gözü pek üyeleri ise hiç kuşkusuz birlikte intihar edenlerdi. Lyon Aşıkları intihar tarihinin en ilginç olaylardan biriydi kuşkusuz. 1770 yılında yaşanan olayın kahramanları Faldoni ile Theresa isimli iki sevgilidir. Faldoni, yakın zamanda öleceğini öğrenir. Durumu öğrenen sevgilisi Therese, onsuz yaşayamayacağını düşünür ve iki sevgili birlikte ölmeye karar verirler. Her ikisinin de kalplerine bir tabanca doğrulmuş ve tabancanın tetiklerine bağladıkları ipin diğer ucu sevgililerin ellerine bağladır. İki sevgili ellerini kavuşturmak için birbirlerine uzattıklarında silahın tetiği çekilir ve genç sevgililer beraberce ölüme giderler. Olay hem yankı uyandırır, hem hayranlık. Rousseau 'Julie, or the New Heloise' isimli kitabında Sıradan dindarlık bu işte yalnızca bir cinayet görür, duygu hayran kalır ve akıl suskundur diye yazar Lyon Aşıkları için. 1783 yılında ise Fransız yazar Nicolas-Germain Leonard 'Therese ve Faldoni' isimli romanında anlatır onları. Onlarca insanı intihara sürüklemiş, intiharı neredeyse bir modaya dönüştürmüş olan 'Genç Warther'in Acılıarı'nın olaydan sadece dört yıl sonra yazılmış olması, Avrupa'daki intihar salgınları ile dönemin romantik edebiyatı arasındaki ilişkiyi belgeler niteliktedir. Heinrich von Kleist ve Henriette Vogel çiftinin Lyonlu Aşıklar'dan çok farklı olduğu söylenemez aslında. Henriette Vogel, kansere yakalanır ve olayın ciddi boyuta ulaştığını öğrendiğinde Kleist'ten kendisini öldürmesini isteyince Kleist birlikte intihar etmeyi teklif eder ona. Anlatılanlara göre Henriette Vogel, Kleist'in intiharı teklifi ettiği ilk kişi değildir. Daha önce de birlikte intihar etmeyi teklif ettiği kadınlar olmuş. Birlikte ölebileceği birilerini arayıp duran Kleist, Henriette Vogel sayesinde amacına ulaşır. 21 Kasım 1811 günü Berlin'de bulunan Kleiner Wannsee gölü kıyısında birlikte kahvaltı ettikten sonra Kleist, Vogel'i tabanca ile kalbinden vurur, hemen ardından da silahını kendi ağzına dayar ve tetiğe basar. Olay kısa sürede bir efsaneye dönüşür. Mademe de Stael, olayın halkın üzerinde kötü etkiler yaratabileceğini düşünerek olayı kınar. Heinrich von Kleist, geride bıraktığı veda mektubunda Ben gidiyorum çünkü bu hayatta artık benim için öğrenilecek ya da kazanılacak hiçbir şey kalmadı. Fakat asıl mesele şu ki: Bana bu gezegende hiçbir zaman bir yardım eli uzanmadı, diye yazar. Henriette Vogel ise kocasına şunları yazar: Çok sevgili Louis'im! Yaşamaya daha fazla dayanamayacağım. Demirlerden bir yumruk yüreğimi eziyor. Buna hastalık de, zayıflık de, ne dersen de rahatsızlığımı ben de adlandıramıyorum. Söyleyebileceğim tek şey, ölümümü mutlulukların en büyüğü olarak düşündüğümdür. Hayata olduğu gibi ölümde de benim sadık yoldaşım olmak isteyen Kleist, yaşamdan ayrılmamı sağlayacak. Sonra kendini öldürecek. Ağlama üzülme, benim mükemmel Vogel'im. Çünkü pek az ölümlünün ayrıcalıklarına sahip olabileceği bir ölümle ölebileceğim. En derin aşkla taşınarak, dünyevi mutluluğu ebedi mutlulukla takas edeceğim. Goethe Kleist için; Onunla ilgilenmek konusundaki arzum ne kadar içten olsa da o, doğanın onun için belirlemiş olduğu güzel hedeflere rağmen ölümcül bir hastalığın yemi olacak bir kişiymişçesine, bana ürküntü ve dehşet esinlendirmekten geri kalmadı, demişti. Osamu Dazai de tıpkı Kleist gibi birlikte ölebileceği birini aradı hep. Dazai'nin Kleist'ten farkı bu işi daha önce tek başına da denemiş olmasıdır. Başarısız intihar girişimleriyle doludur onun yaşamı. Bohem yaşamını ölüme adamıştır sanki. İdolü olarak gördüğü Ryunosuke Akutagawa'nın intiharı ise onu başka türlü etkiler. İlk intihar girişimi de Ryunosuke Akutagawa'nın intiharında hemen iki yıl sonradır. Henüz yirmi yaşındayken, bir sınav öncesinde uyku hapları alarak intihar girişiminde bulunur. Günlerce komada kaldır. Ertesi yıl 1930'da ise Tanabe Shimeko ile tanışır ve onunla intihar girişiminde bulunur. Tanabe Shimeko ölür fakat Dazai kurtulur. 1935'te kendini asmayı dener ancak bu sefer de ip kopar. Bir geyşa ile evlenir, onun karşısında kendini öldürmenin hayalleri kurar. 39 yaşına birkaç gün kala, 1948 yılında intihar etmeyi başarır Osamu Dazai. Yanında ise kendisine eşlik eden Tomie Yamazaki vardır. Çift, ılık bir akşamüzeri birlikte alkol aldıktan sonra civardaki bir kanalın sularına bırakırlar kendilerini. Dazai, Doğmuş olduğum için beni affedin, diye yazmıştı geride bıraktığı notta. Yazdığı not, 'İnsanlığımı Yitirirken' isimli kitabının da giriş cümlelerinden biridir. Stefan Zweig ve Lotte Altmann'ın intiharı ikinci dünya savaşının sürdüğü yıllara denk düşer. Toplumsal yaşamın alt-üst olduğu dönemlerde gerçekleşen intihar vakalarını Anomik intihar olarak tanımlar Durkheim. Na var ki, Durkheim'ın intihar sosyolojisine en büyük itiraz edenlerin başında gelen Jack D. Douglas; İntiharın evrensel bir tanımı olamayacağını, intihar vakalarının ahlaki, toplumsal ve kültürel olarak birbirleriyle farklılık göstereceğini söylüyordu. Stefan Zweig ve Lotte Altmann'ın intiharını Anomik intihar olarak genellemek elbette mümkün ama bu onların yaşadığı alt üst oluşu kavramamıza yetmeyecektir. Arthur Koestler ve Cynthia Jefferies, 3 Mart 1983'te Montepillier Square'deki evinin solunda ölü bulundu. Arthur Koestler, bir koltukta oturmuştu ve son kez yudumladığı konyak kadehi hala elindeydi. Eşi, Cynthia Jeffries ise bir divana uzanmıştı. Yanındaki masada bir kadeh viski duruyordu. Her ikisi de aşırı dozda uyku ilacı almıştı. Arthur Koestler, geride bıraktığı mektubunda Eğer bu girişimim sonuçsuz kalırsa, ya da eğer bana yapılan şeyi daha fazla denetleyemeyecek ya da dileklerimi aktaramayacak bir durumda fiziksel ve zihinsel yönden çökmüş olarak hayatta kalırsam, kendi evimde ölmeme izin verin diye yazmıştı. Eşi Cynthia içinse Hayatımın son dönemindeki mutluluğu ona borçluyum, diyordu. Arthur Koestler, Lösemi hastası olmakla birlikte 'Gönüllü Ötanazi Derneği'nin de başkan yardımcılığını yapıyordu. Andre Gorz ile Dorine, 24 Eylül 2007'de birlikte ölümü seçerler. Dorine 20 yıldır bir hastalıkla boğuşurken Andre Gorz da ona eşlik ediyordu neredeyse. Son mektubunda Andre Gorz, Dorine için şöyle yazmıştı: Yakında seksen iki yaşında olacaksın. Boyun altı santim kısaldı, olsa olsa kırk beş kilosun ve hala güzel, çekici, arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum. Sadece benimkine değen bedeninin sıcaklığıyla dolan, kahredici bir boşluk taşıyorum göğsümün tam ortasında yeniden. Le Traitre'i yazarken hedef edindiğim derinlemesine incelemeyi gerçek anlamda yapmadım. Anlamam, açıklığa kavuşturmam gereken çok soru var. Anlamını tümüyle kavramam için aşkımızın hikayesini yeniden kurmaya ihtiyaç duyuyorum. Birbirimizin aracılığıyla ve birbirimiz için olduğumuz kişiler haline gelmemizi mümkün kılan bu hikaye oldu. Ne yaşamış olduğumu, birlikte ne yaşamış olduğumuzu anlamak için yazıyorum sana."}
{"url": "https://futuristika.org/intihar-ve-ceza/", "text": "İntihar, öldürmeyeceksin emrine dayanan Aziz Augustinus'un sayesinde suç haline dönüşür. Aziz Augustinus'un Hıristiyan dinini temellendirirken intihar edenleri ıssız bir yerde taşsız bir mezarı reva gören Platon'dan yararlanmış olması önemli etkenlerden biri kuşkusuz. İntiharın yasaklanmasının temelinde din olgusu bulunsa da yarıcılık sistemin gelişmesi intihara karşı artan baskının başka bir boyutu. 452'de Arles Konsili inthar eden kölenin sahibini zarara uğrattığı düşüncesiyle köle ve uşakların intiharını yasaklar. 533'te ise Orleans Konsili Aristoteles'i referans alırcasına intiharı Tanrı'ya, doğaya ve topluma karşı bir suç sayarak intiharı yasaklar. Sonrasında intiharın yasaklanması giderek yayınlaşır... Affedilen tek intihar delilerin intiharıdır. Ancak onun da bir şartı vardır; İntihar etmeden önce düzgün bir yaşam sürmüş olmak. Artık intihar edenlerin bedeni aşağılık bir nesneye dönüşmüştür. Geçmişi karalanır, ailesi hor görülür ve toplumun vicdanın söküp atlır. Akılalmaz cezalar, uygulamalar sürer gider. Bu cezalar bölgeden bölgeye de değişirdi üstelik. Örneğin Fransa'nın kimi bölgelerimde intihar eden kişinin cesedi pencereden çıkarılırdı. Metz'de ise intihar eden kişinin bölgeyi tanıdığı düşünülerek geri döner diye cesedin yüzü yere dönük bir şekilde eşiğin altından açılmış bir delikten çıkarılırdı. Daha sonra bir fıçıya konulur ve ırmağın akıntısına bırakılırdı. Fıçının akıntıda sürüklenmesini engelleyenler olur diye de Tekmeleyin akıntıya doğru, bırakın gitsin. O bunu çoktan haketti. yazılı bir tabale asılması da unutulmaz. XIII yy Lili Belediyesi'nde cinsiyete göre ayrıcalıklar uygulanırdı. Erkekler bir ata bağlandıktan sonra darağacına kadar sürüklenerek götürülürken kadınların bedeni oracakta yakılırdı. Zürih'te ise intiharın türüne göre cezalar vardır. Eğer bıçaklamaysa cesedin kafasına bir odun parçası saplanır, boğulmaysa su kenarına beş adım uzakta kuma gömülürdü. Düşmeyse başına, karnına ve ayaklarına büyükçe bir taş konularak bir dağın altına gömülürdü. İngiltere'de ise herkesin gelip geçtiği bir kavşağa gömülen ceset, göğsüne saplanan bir kazıkla toprağa çivilenirdi. Fransa'da mallara el koyma hakkı Fransız devrimiyle son bulurken bir dönem İntihar Ülkesi olarak anılan İngiltere'de ise 1870'lere kadar devam etti. İngiltere'de başarısız intihar girişimlerinde bulunanlara 1960 yılına kadar hapis cezası uygulanmaya devam ediliyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/intiharame-yilli/", "text": "Jale'nin bana verdiği kitaplar arasında eski bir sinema kitabı vardı. Sinemayı sevmeme rağmen sinemayla ilgili kitaplara bir türlü ısınamadığım için okumadım bu kitabı. Fakat bazı sayfalarına düşülmüş notlar ilgimi çekti. Çince, Japonca, Korece ya da o taraflarca yazılmış bir şeyler işte. İngilizce ve Türkçe notlar da vardı. Kitabın o sayfasında anlatılan bir şeye düşülmüş bir dipnot, üstnot, yannot. Sayfanın alt ve üstbilgi kısımlarına sıkıştırılmış şeyler işte. Meraklandığım için bir sonraki konuşmamızda Jale'ye bu kitabı nereden aldığını sordum. Sahafların birinden aldığını söyledi. Bana vermek için almamış ama. Birkaç yıl olmuş alalı. Hatta biz okuldayken bile varmış o kitap elinde. Tatilden dönünce Jale'yi görmeye gittim. Bana memesini elleteceğine dair söz vermişti. Önce o işi hallettik. Dayanamadığını söylemesi üzerine daha fazlasını da yaptık. Sonra kitap ve kitabın eski sahibi üzerine uzunca konuştuk. Bu konuda bir şeyler öğrenebilir miyiz diye kafa yorduk. Çocuğun ya da kızın okuduğu okulun adı yazıyordu ne de olsa. Okula gidip Sinema Televizyon Bölüm Başkanlığı'na girdik. Derdimizi en kısa yoldan anlattık. Sarışın bir hoca vardı, o ilgilendi bizimle. Kitabın içindeki notları merakla inceledi. O notları oraya düşenin kim olduğunu çok iyi bildiğini belirtti. Yüz ifadesi oldukça ciddi bir hal aldı. Sandalyesine oturup geriye yaslandı ve sağ elinin baş parmağının tırnağını dişlerine sürtmeye başladı. Bunu yaparken de bir bana bir Jale'ye bakıp durdu. Onu neden aradığımızı sordu. Bu notları kimin aldığını, onun nasıl birisi olduğunu merak ettiğimi söyledim sadece. Baş başa konuşabileceğimiz bir yere geçtik. Kahramanımız İntiharame Yilli, Japon asıllı Norveçli bir gençti. Okulun parlak öğrencilerinden. Oldukça dikkat çekici kısa filmler, reklam filmleri, belgeseller ve videolar çekiyor. Yaptıklarıyla öğrenci arkadaşları arasından sıyrılsa da kendisi pek memnun değil işlerinden. Hep bir kusur buluyor; olmamışlık hissi, prova yetersizliği, kameranın başka yerden daha güzel bakacağının farkındalığına geç varışı, kendisini durmadan çuvaldızlayışı. İnsan kendisine karşı daima daha acımasız. Oysa ki İntiharame mezuniyet projesi vermeyip mezun olan tek öğrenci. Neden böyle yaptığını çok merak etseler de üstelemiyorlar. Zaten çocuğa ne ulaşabiliyorlar, ne de onu bir daha görebiliyorlar. İntihareme'nin yaptığı filmleri görmek istedik. Kendisi iki yıl önce mezun olmuş. Arşivin altını üstüne getirmemiz filmlerini bulmamıza yardımcı olmazmış sarışın hocanın dediğine göre. Hem zaten filmler aklındaymış. Anlatmayı teklif ediyor, elimiz mahkum kabul ediyoruz. İlk filmi Falsetto. Gördüğü rüya üzerine falsettonun ne olduğunu arayan bir gençle ilgili film. Annesine soruyor falsettonun ne olduğunu. Bir çeşit domates çorbası yanıtını alıyor. Tadına bakınca falsettonun böyle bir şey olamayabileceğini düşünüyor. Çareyi bir arkadaşında arıyor. O da falsettonun yıllar önce çekilmiş, Alman yapımı bol ödüllü bir kısa film olduğunu söylüyor. Filmi izliyorlar. Filmde sürekli yolculuk halinde olan bir adam var. Çoğunlukla da kaputun üstünden görüyoruz kendisini. Araba sağa ya da sola dönmeye kalkışıp aniden fren yaptığında kamera kameramanla birlikte fırlayıp taklalar atıyor. Sonra yine gelip kaportanın üzerine yerleşiyor. Filmde hiç diyalog yok. Siyah beyaz. Ağır bir müzik yarenlik ediyor görüntülere. Oyuncu üç mimikle oynuyor. Benzini biten araç ana cadde üzerinde durmak üzereyken film bitiyor. Genç filmi ilgi çekici bulsa da bunun falsettoya bir yanıt olabileceğini zannetmiyor. Devam ediyor aramaya. Pazara girip Falsetto! Falsetto! diye bağırıyor. Teyzenin birisi yaklaşıp Falsettonun kilosu ne kadar evladım? diye soruyor. Genç gülümseyerek yoluna devam ediyor. Dağda, bayırda, sahilde, kumsalda, ormanda, kuruyemişçide, mahalle bakkalında, hipermarkette falsettoyu arayıp duruyor. Geceyarısı evine dönüp yatağına giriyor. Bir Cem Adrian şarkısıyla akıyor kapanış jeneriği. A'dan Z'ye tüm insani özellikleri taşıyan spermlerin yumurtalıklardaki yaşantılarının anlatıldığı bir prezervatif reklamı. İkarus Dondurmaları diye hayali bir marka adına çekilmiş, güneşte ne kadar kalsa da erimeyen dondurma reklamı. Sakin'in Artık Gel şarkısı için, şarkının hikayesine birebir uygun güzel bir video. Hocanın derse gitmesi gerekli. Bize İntiharame'nin arkadaşlık ettiği birkaç eski öğrencisinin telefon numarasını veriyor. İntiharame'ye ulaşacak olursak haber verelim diye kendi numarasını da veriyor. El sıkışıp ayrılıyoruz. Verdiği beş numarayı teker teker aramaya başlıyoruz. İlki yanıt vermiyor. İkincisi daha derdimizi tam olarak anlatamadan telefonu yüzümüze kapatıyor. Üçüncüsü müsait olmadığını, bize sonra ulaşacağını belirtiyor. Dördüncüsü görüşmeyi kabul ediyor. Beşinci numara artık kullanımda değil. Görüşmeyi kabul eden kişiyle akşam vakti buluşuyoruz. Uzun boylu, ince yapılı, at kuyruklu bir çocuk. Pipo içiyor. Yüzüyle küfür eden insanlar vardır ya, onlardan birisi işte. İntiharame ile sınava girmeyi beklerken tanışmışlar. Kendisi Drama ve Oyunculuk Bölümü mezunu. İntiharame bir gün konferans salonu önündeki kalabalığı görünce meraklanıp gidiyor. Bekleşenlerin sınava gireceğini öğreniyor at kuyrukludan. Nedir, nasıldır falan derken mezuniyet projesi için oyuncu aradığını belirtiyor. Üç Maymun'daki Ahmet Rıfat Şungar'ı nasıl bulduğunu soruyor. Pipolu da dayak yemiş haliyle annesine baktığı sahneden söz ediyor. İntiharame ince yapılıyla birlikte sınava girmek istiyor. Uzun boylu bunun mümkün olmadığını belirtiyor. Bunun üzerine İntiharame salon başkanından özel izin alıyor. İntiharame hocalar arasında saygı duyulan birisi. Kıramıyorlar, tersleyemiyorlar onu, mümkün değil böyle bir şey. Birlikte giriyorlar sınava. Arkalara doğru bir yere yerleşiyor İntiharame. At kuyrukludan ilk olarak bir penisi canlandırmasını istiyorlar. Kendisi gayet ciddi. Yavaşça çömelip tespih böceği gibi kapanıyor. Biraz öyle durduktan sonra kademeli olarak yükseliyor. Dimdik olana kadar yükseliyor böyle hazır ol vaziyetinde. Zonkladığını belli edecek şekilde yanaklarını şişirirken omuzlarını indirip kaldırıyor. Ayakları üzerinde yükselip alçalmaya başlıyor. Birkaç kere böyle yaptıktan sonra sanki titriyormuş gibi seri şekilde zıplamaya başlıyor. Hızının pik noktasına ulaştığı vakit ağız dolusu tükürüyor. Bunu diğer tükürükler takip ediyor. Tükürükler kesilince zonklama da azalarak sona eriyor. Kademeli olarak çömeliyor sonra. Çömelip tespih böceği gibi kapanıyor. İntiharame bu performansa hayran kalıyor. Kesinlikle çalışmak istiyor pipoluyla. Sözleşiyorlar. Ortada senaryo menaryo yok. Buluştuklarında anlatacağını belirtiyor İntiharame. İki de kız arkadaşını getirmesini istiyor. Birkaç gün sonra buluştuklarında filmin çekimlerine başlıyorlar. İntiharame senaryoyu hala göstermiyor. Sahnede neler olacağını anlatıyor, ne söylemeleri gerektiğini belirtiyor, o kadar. Tiyatro salonunda bir sahneleri var. Kioskun önünde, kafede ve bir de koridorda bir sahneleri var. Birkaç saatte hallediyorlar çekimleri. Sonra işlerinin bittiğini söyleyerek herkese teker teker teşekkür ediyor İntiharame. Gülümseyerek kuvvetlice sıkıyor ellerini. Bitirir bitirmez filmi onlara ileteceğini söylüyor. Ama iletmemiş. Filmi tamamladıysa bile proje danışmanına herhangi bir film teslim etmemiş. Çektiklerine ne olduğunu kimse bilmiyor. En azından biz bilen birisine henüz ulaşamadık. Geceyarısı üçüncü arkadaş arıyor beni. Derdimi bildiğim en kısa yoldan anlatıyorum. Ertesi gün buluşmak için sözleşiyoruz. İntiharame'nin eski ev arkadaşı kendisi. Kontrat İntiharame'nin üzerine olduğu için gittiği zaman birtakım sorunlar yaşamışlar. Neyse, İntiharame'ye ait bazı kişisel şeyler getirdi bize. Market fişlerine, broşürlere, faturalara yazılmış bazı notlar. Özel bir polikliniğe ait ödeme planı kağıdı geçiyor elimize. Toplamda 160 lira tutan bir tedavi görmüş. Ödeme planından iki seanslık bir süreç olduğunu anlıyoruz bunun. Arkasında birazcık bozuk bir el yazısıyla şunlar yazıyor: Doktorun mide bulantısı için verdiği ilacın tesir etmesini bekliyorken bir çekirdek aile geldi. Ailesi resmi işlemleri hallederken küçük çocuk korkuyla 'İğne yapmazlar, değil mi?' diye sordu resepsiyoniste. Ağzı erimiş plastik gibi kenarlardan aşağı doğru kaymıştı. Onu öyle görünce dayanamayıp 'Akşamları iğne yapmıyorlarmış. Uyumaya gidiyormuş iğneler' dedim. 'Gerçekten mi?' dedi gözlerini kocaman açarak. 'Gerçekten!' dedim gözlerimi kocaman açarak ve neredeyse onun gibi ağlamak üzereyken. Ablasının kucağından inip bana geldi. O kadar ufak tefekti ki kolları belimi dolamasına yetmiyordu. Başını okşadım. Doktor geldiği için içeri almak zorunda kaldılar onu. Biraz sonra içeriden çığlığı ve akabinde ağlaması duyuldu. İçeriden babasının omzunda çıktı. Oldukça bitkin bir haldeydi. Yanımdan geçerken 'Bir tanesi uyumamış' dedi, orta parmağını göstererek. Marketten su, süt, sütlü çikolata, traş bıçağı, yufka, pirinç, makarna, ketçap, hardal, yoğurt, ceviz ve soslu fıstık almış. Fişin arkasında da Sekiz Buçuk'taki 'Çünkü sevmeyi bilmiyor' muhabbeti! yazıyor. Senaryolarından birisine ait olduğunu düşündüğümüz bir sayfa var bir de. Oldukça kötü bir el yazısıyla çeşitli notlar alınmış. Tam olarak anlaşılmıyor. Türkçe başlamış ama sanırım düşündüklerini daha hızlı aktarabilmek için kendi diliyle devam etmiş. Yalnız sayfanın sağ üstünde Olafur, II. Mehmed, Goethe, Dolan yazıyor alt alta. İntiharame hakkında pek bir şey öğrenemiyoruz ev arkadaşından. Babasının mimar olduğunu, bu sebepten dolayı buraya geldiklerini, annesinden hiç söz etmediğini, arada sırada birileriyle anadilinde hararetle telefonlaştığını, bazen üç gün uyumadığını sonra iki gün yataktan çıkmadığını, kitaba çok az para verdiğini, daha çok kütüphanelerden faydalandığını öğreniyoruz. Jale sevgilisi olup olmadığını soruyor. Gelip giden kızlar olurmuş ama özellikle ilgilendiği birileri yokmuş. En azından benim gördüğüm bu diyor. Kimselere çaktırmadan bir şeyler yaşadıysa bilmiyorum. Odasında neler olduğunu soruyorum. Pencereden uzak bir yatak, portatif gardrop, yuvarlak bir tahta masa, milyon tane notla, gazete küpürüyle donatılmış mantar pano, 8½ filminin afişi, afişin çerçevesinin kenarına iliştirilmiş karlı bir fotoğraf, komodin, üzerinde radyo, televizyon yok. Peki ya bilgisayar? Dizüstü. Nereye giderse yanında. Oradan kalktığımızda bu işin peşine niye bu kadar düştüğümüzü anlayamadım. Sıkıntı bastı. Niye bu kadar kurcalıyorduk ki? Nereden geldik buraya kadar? Sıkıntı insanlara neler yaptırıyor. Çok terledim, çok sıkıldım. Ekşi ve soğuk bir şeyler içme ihtiyacı hissederek limonata söyledim. Jale de vişne suyu istedi. İçerken bir yerlerde okuduğum Kimse kimseye hayatını anlatacak kadar kötülük yapmamalıdır deyişini anımsadım. Bunu bu kadar geç hatırlayışım kötü oldu ve zararın neresinden dönülse kardır. 8½ filmi, sinema öğrencisi, erken yaşta işe yarar bir şeyler üretebilmek ya da üretememek, her halinden belli olan varoluşsal sorunlar. Japon asıllı Norveçli. Harakiri. İntihar. Ölümün yönetmen kurgusu versiyonu. Toprağı bol olsun. Jale'ye bu işin peşini bırakıp daha çok sevişmeyi önerdim. Bana iyice hayvanlaştığımı söyledi. Niye bu işe giriştiğimize anlam veremiyor olmak canımı daha da sıkmaya başladı. Sonuna geldiğimizde başını unutmuştuk. Çenem düştü; anlattıkça anlattım. Alakalı alakasız, havadan sudan şeyler anlattım durdum. Bulutlara bakıp hava tahmininde bulunduk. Bana kalırsa yağmur geliyordu. Jale'ye göre güneşin önünü kapatan büyük ve sıradan bir buluttu sadece. Birazdan geçtiğinde ortalık yine aydınlanacaktı. Metroya doğru yürürken bulut çekildi ve güneş dünyanın bu kısmını kuvvetlice aydınlatmaya devam etti."}
{"url": "https://futuristika.org/intikamci-lezbiyenler-sehre-geliyor/", "text": "L esbian Avengers grubunun 1992'deki çığır açan ilk gösterilerinden, Beyaz Saray önünde ateş yuttukları muhteşem Dyke Yürüyüşü'ne kadar pek çok etkinlik ve eylemlerini anlatan İntikamcı Lezbiyenler Ateşi de Yutarlar'' (Lesbian Avengers Eat Fire Too, 1993), Türkiye'de ilk kez 4. Pembe Hayat KuirFest'te gösterilecek. 1993'te çekilen film, Lesbian Avengers üyelerinin kolektif bir ürünü. İntikamcı lezbiyenler bir yandan sokaklara çıkıp lezbiyen varlığını haykırır, görünürlük ve hak talep ederlerken; bir yandan da kameranın başına geçip eylemlerini, yürüyüşlerini, performanslarını, toplantılarını kayıt altına alırlar. İntikamcı Lezbiyenler Ateşi de Yutarlar grubun tarihini belgelerken aynı zamanda izleyiciyi 1990'ların Amerika'sının lezbiyen aktivizmiyle tanıştırıyor. Heteroseksist sistemden intikamlarını almaya yeminli öfkeli lezbiyenlerin 1992'de New York'ta kurduğu grup, lezbiyenlerin kamusal alandaki görünürlüğünü artırmayı ve medyada lezbiyenlere dair üretilmiş önyargıları ve klişeleri yıkmayı hedefler. Kendilerini lobi yapmak ya da dilekçe yazmak için fazla sabırsız olarak tanımlayan grup üyeleri, çıplak sokak performanslarından mor balonlu protestolara, Beyaz Saray önünde ateş yutmaktan binlerce kişilik Dyke yürüyüşlerine dek pek çok eyleme imza atarlar. 1990'ların başında Amerika'nın pek çok yerinde geylerin ve lezbiyenlerin evlerinde diri diri yakılmasının ardından Ateş bizi tüketemeyecek, onu içimize alıp bizim yapacağız şiarıyla hareket eden lezbiyenler, 1992'de New York'ta düzenledikleri anma/protestoda ateş yutarak hem kaybettikleri arkadaşlarının yasını tutarlar hem de homofobi ateşinin onları yakamayacağını tüm dünyaya haykırırlar. 1993'te Washington'da düzenlenen ve 20,000 lezbiyenin katıldığı Dyke Yürüyüşü belki de o zamana dek lezbiyenlerin düzenlediği en görkemliyürüyüş olur. Yürüyüş sonunda intikamcı lezbiyenler Beyaz Saray önünde ateş yutarak erkek egemen ve heteroseksist sisteme güçlerini gösterirler. 4. Pembe Hayat KuirFest kapsamında gösterilecek İntikamcı Lezbiyenler Ateşi de Yutarlar belgeselinin ardındanEating Fire: My Life as a Lesbian Avenger kitabının yazarı Kelly Cogswell'le bir panel gerçekleştirilecek. Lesbian Avengers grubu üyesi Cogswell, filmde tanıştığımız ateş yutan kızgın lezbiyen kadınlardanda biri. Grup dağıldıktan sonra mücadelesine devam eden Cogswell, The Gully isimli internet dergisini çıkarıyor, Havana'nın kafelerinden Paris'in ve New York'un çamaşırhanelerinedek her yerde hakikati ve adaleti arıyor. Cogswell'in kitabı neredeyse iki asıra uzanan lezbiyen aktivizmini konu edinirken 11 Eylül sonrasında yaşanan toplumsal dönüşümleri ve değişen vatandaşlık algısını da ele alıyor. KuirFest, Ankara'da Kaos GL'den Aylime Aslı Demir, İstanbul'da Gülkan Noir'ın kolaylaştırıcılığını üstleneceği söyleşilerde, ateşi de yutan kadınların hikayesini dinlemeye çağırıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/iranin-yeralti-kedileri/", "text": "No One Knows About Persian Cats / Kasi az Gorbehaye Irani Khabar Nadareh / Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor, İranlı yönetmen Bahman Ghobadi'nin yönettiği ve başrolünde Hamed Behdad'in olduğu ve İran yeraltı rock sahnesinde tek dertleri müzik yapmaya çalışmak olan bir grup gencin sistemle ve baskıyla mücadelesini anlatıyor. Filmin kahramanı kızla erkek, bir polis baskını sonrasında gözaltına alınıp serbest kaldıktan sonra grup kurup Londra'ya gitmeye çabalıyor. Bu yolda Tahran'ın merkezi ve varoşlarında dolaşan gençler yeraltı müzisyenlerinin çektiklerine şahit olurken, onları da Londra yolculuğuna ikna etmeye, hayallerini gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Tabi para, pasaport ve vize gerekirken, bir yandan da bu tür müziği ve kadının müzikte yer almasını haram bulan devletin de baskıcı zihniyeti karşılarına çıkıyor. Filmin bütününde bir sistem eleştirisi olan senaryosunun, aslında yaptıkları sanata odaklanan ve yaptıklarının arkasında dik duran genç müzisyenlerini göstermesi bir yana, sistem eleştirisi bir bütün olarak duygusallığa kaçmadan, olanı gösterme gibi bir tavırla gerçekleşiyor. Filmin kaçak yollarla ve 17 günde çekildiği, filmde başrol dışındaki herkesin kendisini oynayan amatörler olduğu da düşünüldüğünde, batıyla doğu arasında sıkışmış ve bunun farkında bile olmayan ülkemizde pek ilgi görmemiş bir çalışma olmasına üzülmemek elde değil. Eğer bu filmdekiler ellerindeki imkanlarla bunu yapıyorsa, bizim sözde alternatif sahnemizin Beyoğlu'nda birkaç barla sınırlı kalmasının ve buralarda da çoğunlukla müziğe değil de sosyalleşmeye önem verilmesinin karşılaştırmasını yapmamak imkansız hale geliyor. İran kedilerinin iki kahramanı Negar ve Ashkan bugünlerde Londra'da, filmin müziklerinin yer aldığı albümde de bulunan Human Jungle ile aynı ismi taşıyan albümlerini çıkarmış durumdalar. Aralarında indie, rock'n'roll, rap şarkıları olan film müziklerinden oluşan albümleri de dikkat çekici. İran'da yeraltı müziği dinlemeye gittiğimde, o garip mekanlarda sıklıkla kediler ve köpekleri görüyordum. Kedilerin bile sokakta serbestçe yürüyemediği ve bu genç müzisyenlerin de kediler gibi oldukları düşüncesi hakim oldu bende. Ancak şimdi, İran kedileri tüm dünyada büyük ilgi gördü. İran Kürdistan'ıyla ilgili Kürtçe üç film yaptım. Sonrasında İran hükümeti beni uyardı. Onlara göre ben bir Kürt ayrılıkçısıyım. Halkım için filmler yapmamı teşvik edeceklerine, durmamı istediler. 17 yıl Tahran'da yaşadım ve kendi kendime hep bu şehirle ilgili bir film yapabilirim diyordum. Ancak şehri iyice öğrenene kadar bekledim. Diğer filmlerimden ve diğer yönetmenlerin filmlerinden farklı bir iş çıkarmak istiyordum. Film, yasaklı bir konu hakkında. Çünkü müzikten bahsediyor. Sonunda filmin oyuncuları ve birlikte çalıştığım ekip sayesinde yaptık. Bence orjinal bir film oldu. Üç yıl boyunca ('Sixty Seconds About Us / Hakkımızda 60 Saniye') için izin almayı bekledim ama reddedildim. Sonunda bir arkadaşım Müzik sanattır. Film yapamıyorsan müzik yap... dedi. Tahran'daki yeraltı müzik sahnesini bana tanıtan da aynı arkadaşım. O noktada böyle bir film yapmak aklımda yoktu. Sonrasında ise bana Biliyorsun, eninde sonunda bu ülkeyi terk edeceğiz. diyen Negar Shaghaghi ve Ashkan Koshanejad ile tanıştım. Böylece onlar hakkında bir film yapmaya karar verdim. Kaygılıydım ancak senaryoyu yazıp filmi çektim. Sanatçılar olarak dünyadan önce bizim görebilmemiz bize bağlıdır. Bu çocuklarla karşılaşınca şoka girdim çünkü kendilerinden hiç haberim yoktu. Müzisyenlerin kendilerini oynadıkları bir film yapmış oldum. İran yeraltı sahnesinde çalmakta olan binden fazla grup olmalı. Belki de henüz en iyilerini keşfetmiş değiliz. Olabildiğince fazlasıyla tanışmaya çalıştım ama hepsiyle görüşemedim. Filmde gördüğünüz her şey gerçek. Sadece bazı konular ekledik, son sahneler gibi. Ancak Tahran'da her hafta evlerde, sonu kötü biten müzik partileri düzenleniyor. Hükümet yetkilileri evleri basıp insanları alıyor, ki bu tamamen kabul edilemez bir durum. Ancak bana anlatacak birçok hikayesi olan bu çocuklarla tanışınca, filmde bunlardan bahsetmeden geçemezdim. İran'daki yeraltı sahnesi diğer ülkelerdekiler gibi değil. İran'da hükümet her şeyi damgalamak istiyor. Diğer ülkelerde ise müthiş bir özgürlük var. İran'da yaptığım son film olabileceğinin farkındayım ve gruplarına eleman aramakta olan Negar ve Ashkan ile tanışınca, İran'da mevcut tüm müzik türlerinden bahsetme şansı yakalamış oldum. Filmin ana karakterleri, son çekimlerden dört saat sonra İran'ı terk ettiler. Aralarından biri, müziklerden sorumlu Mahdyar Aghajani, Fransa'da hastaneye yatmak istedi, geri döndüğünde tutuklanıp işkence edileceğinden korkuyor. Politik yorumlar yapmayanlar ise İran'da kaldılar. Birkaç kişiyle ise terk etmeleri konusunda konuştum, onlar da çıktılar. Ancak ülkelerine çok bağlılar, dolayısıyla bazen geri dönüyorlar. Müzik aslında tümüyle yasak ülkede. Geleneksel müzik bile yasak. Asla bir kadın tek başına şarkı söyleyemez. Ancak üç ya da dört kadın sesi aynı anda kullanılabilir. İran devlet televizyonunda, yasak olduğu söylendiğinden müzik enstrümanı gösterilemez. Müzik yapacaksanız, izin almalısınız. Kayıtlarınızı bakanlığa göstermelisiniz. Onlar da kesin değişiklikler talep edecekler ya da tamamen reddeceklerdir. Genel olarak kanunsuz bir faaliyet kabul edilen müzik için hükümet desteği filan yok. Bu film ve müzikle, Tanrı'ya daha önceden daha yakın olduğumu hissediyorum. Sansür konusu ise daha kötü. Üç yılda Kültür Bakanlığı'na onay almak için 200 kez gittim. Her defasında 4-5 saat bekletip, Sonra gel bakarız. dediler. Senaryo ve hikayenin yönünü tamamlamak istediğimde, bakanlığa gidip onay almak için çok zaman kaybetmiştik ve halimiz kalmamıştı. Böylece hile yapmaya zorlanmış olduk. Hayali bir sahne ekledik, bir dua sahnesi, aslında filmle bir ilgisi olmayan bir sahne, böylece film için onayı aldık. Hükümetle nasıl uğraşacağımız konusunda endişeliydik. Eğer insanlar filmi görüp beğenirlerse destekleneceğini umuyorum. Bu tür bir filmin dağıtımı zayıftır. Bu nedenle insanların bu filmi duyurmalarını rica ediyorum. Filmde yer alan rapçi Hichkas İran'da çok meşhur, en iyilerden biri. Ancak pasaportuna el konmuş durumda; bu nedenle ülke dışına çıkamıyor. İran'daki sorunlardan bahsediyor. Korkusuz biri, ancak ben onun adına korkuyorum. Toplumuzdaki acılardan doğrudan bahsediyor. Oldukça ilginç biri, Tahran'ın şık semtlerinden birinde büyüdüğü halde fakirlerle yakın bağları var. Onların karşı karşıya kaldığı zorlukları şarkı sözlerinde kullanmayı seviyor. Sigara içmekten kötü örnek olmamak için kaçındığını söyledi bana. Yeraltı sahnesindeki müzisyenlerin çoğu sakin, huzurlu kişiler. Uyuşturucu ya da içkiyle işleri yok. Ancak uyuşturucu ve alkolle teması olan nadir kişilere rastlayabilirsiniz ki bu da üstlerindeki ağır baskıların etkisiyledir. Hükümet hepsinin normal olmayan, şeytana tapan kişiler olduğu yalanını yayıp gençlerin etkilenmesini önlemeye çalışıyor. Resmi televizyondan bile bu konuda açıklamalar yapıyorlar. Çocukken sandviçlere bayılırdım. Doğduğum küçük kasabada bir sandviç dükkanı yanında sinema salonu vardı. Babama ya da amcama ne zaman sandviç istediğimi söylesem sinema salonuna gidip orada yememi söylerlerdi. Yanında kolayla, kağıda sarılmış sandviçlerimi ışıklar kapanmadan yemeyi beceremezdim. Işıklar kapanıp da film başlayınca karanlıkta hem filmi izler hem de yemeğimi yerdim. Film bitip de ışıklar açılınca, ancak o zaman kağıdın da yarısını yediğimi fark ederdim. Demek ki sandviçlere olan sevgim beni bir yönetmen yaptı."}
{"url": "https://futuristika.org/irem-tok-gozden-kayip-outlet/", "text": "Genç sanatçı İrem Tok, mitolojide Aşil tendonu kavramı ile sembolize edilen insanın yaralanabilirliği, şiddete açık olması durumunu sergisinin ana konusu olarak belirliyor. Sanatçı, insanın var olduğu günden bu yana taşıdığı güvenlik açığı ve hasar görebilir olmasını, kendi kişisel dili içinde farklı medyumlar kullanarak yorumluyor. Bugüne dek ürettiği işlerinde kendini bir gözlemci olarak pozisyonlayan sanatçı, bu kez içeriden içeriye doğru bakmanın getirdiği tecrübeyi görünür kılmayı dert ediyor. Serginin ana mekanı olarak ilk bakışta görünmeyen bir alanı seçen İrem Tok, bu alana bir periskop yerleştirmek suretiyle, mekanın bir denizaltı olduğu hissini uyandırıyor. Denizaltından bakan izleyicinin gerçeklikle kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesini amaçlıyor. Aynı mekana yerleştirdiği hızla düşen ve yükselen animasyon videolarında kendi bedenini kullanan sanatçı, ölümle yüz yüze gelme ve hayatta kalabilirliği etkileyen unsurlarla ilgileniyor. Ürettiği desenleri dijital teknikleri kullanarak figüratif formlara dönüştüren Tok, alışılagelmiş tekniklerin dışında bir görsellik geliştiriyor. Önceki çalışmalarında, neredeyse minyatüre varan bir hassaslıkla işler üreten sanatçı, bu kez tekniğin olanaklarını insan doğasının vülger gerçekliğiyle kesiştiriyor. Belirsizlikten uzak ancak tedirginlik yaratan sahneler tasarlıyor. Sanatçı sergisiyle ilgili; sergi, bireysellik üzerine kurulu, bireysel riskler, kararlar ve kendini savunma hali.. Toplum içinde, kalabalık yığının bir parçası olarak görünüyoruz uzaktan.. Bizi tanımayanlara göre de, aslında ölmüş olmamız, kaybolmamız, başımıza iyi ya da kötü bir şeyler gelmesi pek de önem taşımıyor. Olaylar, durumlar ve kişiler bize dokundukları müddetçe görünür hale geliyorlar.. Ve biz sürekli bir sallantı halinde, bir karaltı, bir deniz canlısı gibi suyun üzerine arada bir çıkıp sonra tekrar gözden kayboluyoruz.. diyor. Aşil: Ölümlü bir baba olan Peleus ile bir tanrıça olan Thetis'in oğlu olan yarı tanrı. Yunan mitolojisinin en önemli kahramanlarından biridir. Truva Savaşı'inin Grek kahramanlarının başında gelmekte ve Homeros'un İlyada mitolojik eserinde Greklerinin en büyük savaşcısı olarak baş karakterdedir. Homeros'un M. Ö. 720'lerde yazmış olduğu on altı bin dizelik İlyada eserininde Achilles yer alır. 1982 yılında İstanbul'da doğan İrem Tok, İstanbul'da yaşamakta ve çalışmaktadır. Marmara Üniversitesi Resim bölümünde eğitimini tamamlayan sanatçı, yurtiçinde ve yurtdışında pek çok sergiye katılmıştır: Fikirler Suça Dönüşünce, 26. ve 28. Günümüz Sanatçıları Sergisi, Ambivalance Video, Korean Curry, Somewhere, Sometime Kendine Ait Bir Oda, 10. İstanbul Bienali/ Nightcomers sergilerinden birkaçıdır. Sanatçı, Borusan Art Center ve Litmus Air 'de residency programlarına katılmıştır. Outlet, sosyal ve kültürel adaletsizliğin bunca derinleştiği bir ortam/zamanda, lüks olarak görülen sanatı, kitlelerle buluşturma girişimidir. Outlet; müzeler, enstitüler, banka galerileri, kurumlar arasında giderek sıkışan sanat ortamı için bir nefes alma alanı yaratmayı ve yenilikçi, risk alabilen projeler gerçekleştirmeyi hedefler. Sanatın gündemini takip etmek isteyenlerin adresi Outlet; Canan Pak, AYK, MAS Matbaası, BenQ, The Point Otel, Beck's, Coca Cola, Netcopy Center ve Derin Design'ın sponsorluğuyla Azra Tüzünoğlu tarafından yürütülmektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/iscilerin-greif-isgali-suruyor-halil-celik/", "text": "İstanbul'un Hadımköy ve Dudullu ilçelerinde şubeleri bulunan, çuval üretimi yapan Greif fabrikasında, Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerindeki anlaşmazlık sonrası işçiler, fabrikayı işgal etti. Greif işçilerinin 10 Şubat Pazartesi gece vardiyasında başlattığı işgal Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam şiarıyla sürüyor. Patronlar ile sendika ve işçi temsilcilerinin bir süredir gerçekleştirdikleri TİS görüşmelerinde ikramiye, ücret ve taşeron çalıştırmama konularında anlaşma sağlanamaması üzerine işçiler, doğrudan eylem gücünü kullanarak aynı gece fabrikanın Hadımköy'deki şubesini işgal etti. TİS görüşmeleri boyunca fabrika bahçesinde işgal grev direniş sloganlarıyla bekleyen işçiler, görüşmelerden bir sonuç çıkmaması üzerine, gece vardiyasının da katılımıyla fabrikayı işgale başladılar. İş paylaşımı yaparak hemen bir grup işçi fabrika kapısını tutarken, başka bir grup işçi fabrika içinde üretimin tamamen durması için çalışmalara başladı. İşçiler fabrikadaki kameraları kapatarak, özel güvenlik elemanlarını da fabrikadan çıkardı. Fabrika kapısına gelen polisler karşısında Direne Direne Kazanacağız sloganlarıyla barikatlar kurarak işgali koruyan direnişçiler, gece boyunca yaptıkları toplantılarla güvenlik, mutfak ve diğer alanlar için komiteler oluşturdu. İşgalin ikinci gününde direnişçi işçiler işgale dair bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Direnişçi işçi temsilcilerinden Ferhat Alsaç'ın okuduğu açıklamada Greif'te örgütlenme çalışmalarının başladığı süreç değerlendirilirken, örgütlü bir işçinin işten atılmasına karşı 8 saatlik iş bırakma eylemiyle fabrika yönetimine geri adım attırılan doğrudan eylem anlatıldı. TİS sürecinde de patronların örgütlü işçileri yok saymak istemeleri, taşeron köleliğinden vazgeçmek istememesi üzerine işgale başladıklarını belirten Alsaç, sendika yönetiminin de TİS sürecinde ve işgal sürecinde takındığı tavrı teşhir etti. Direnişçi Greif işçilerinin eylemine, işgalin başından beri Greif fabrikasının önünde bekleyen BDSP ile Devrimci Anarşist Faaliyet, UİDDER gibi devrimci kurumlar da katılarak dayanışma gösterdi. İşgal süresince, direnişte olan Punto Deri işçileri ve Kazova işçileri de farklı zamanlarda ziyaretlerle sınıf dayanışmasını yükselterek direnişi büyüttü. Greif işçilerinin örgütlü olduğu DİSK TEKSTİL Sendikası, işgal sürecinde direnişçi işçileri sahiplenmek bir yana işgalin TİS sürecini sabote edeceği yönünde açıklamalar yaptı. DİSK Tekstil'in açıklamalarına karşı direnişçi işçiler de Direnişimizi baltalayanlardan hesap soracağız! başlığıyla bir yazı yayınlayarak sendikanın tavrını teşhir edip, yüzlerce işçinin sendika yönetimine karşı geliştirdiği öz örgütlülüğe vurgu yaptı. Greif direnişçilerinin öz örgütlülüğün gücüyle fabrikayı işgal ettiği, fabrika önünde barikatlar kurarak direndiği bu süreçte DİSK 47. yılını kutlamak için Şişli Kent Kültür Merkezi'nde konser etkinliği düzenledi. Etkinlikte DİSK başkanı Kani Beko'nun konuşması sırasında sahne işgal edildiğinde, direnişçi Greif işçileri de Yaşasın direnişimiz! DİSK Tekstil üyesi Greif işçileri pankartı açtı. Sahneye çıkan Greif direnişçileri İşçiler burada sendika nerede!, İşçiler kürsüye! sloganları atarak DİSK Tekstil'i protesto etti. DİSK'in etkinliği, direnişçi işçilerin işgal eylemleri sebebiyle iptal edildi. DİSK yöneticileri salonu terk ederken direnişçi işçiler eylemi bir süre daha sürdürdükten sonra salondan ayrıldı. Böylece 47. yıl etkinliğini Feniş, Greif gibi işgal edilmiş fabrikalarda, Kazova -DİH Kazak ve Kültür Mağazası'nda veya Punto Deri fabrikası önünde yapmak yerine işçilerden, direnişten, işgalden uzak bir salonda gerçekleştiren DİSK yönetimine en iyi cevabı devrimci işçiler, öz örgütlülüğüyle direnişini sürdüren işçiler vermiş oldu. Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 16. sayısında yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/isik-sese-donusuyor-braun-tupu-caz-grubu/", "text": "Genç medya sanatçısı WADA Ei'nin, 17 ve 18 Eylül'de Pera Müzesi'nde gerçekleştireceği canlı performansı, Braun Tüpü Caz Grubu ses, imge ve ışık arasındaki muhteşem ilişkiyi ortaya çıkarıyor. Yapay anten olarak ellerini, perküsyon ve ışık birleştiricisi için de VCR'ı kullanarak birkaç tüplü televizyonu çalabilen WADA, televizyon ekranına dokunduğunda ışığı sese dönüştürebiliyor. 2010 Japonya Medya Sanatları Festivali'nde Mükemmellik Ödülü'nü alan genç medya sanatçısı WADA, 17 Eylül Cuma saat 19:00'daki performansı öncesinde Pera Müzesi Oditoryumu'nda bir sunum da gerçekleştirecek. Sunumların dili Japonca'dır; Türkçe simültane çeviri yapılacaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/isimsiz-pilevneli-project/", "text": "Pilevneli Project'in İsimsiz başlıklı projesinde aynı kuşaktan gelen, 80'li yıllarda doğmuş 10 genç sanatçı yer almaktadır. Sanatçılar İstanbul Bilgi Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Viyana Güzel Sanatlar Akademisi, Middlesex Üniversitesi ve Slade Güzel Sanatlar Okulu gibi çeşitli okullarda eğitim görmüşlerdir. Yapıtlarsa birbirlerinden farklı olup, kolajdan heykele, resimden ışık ve ses enstalasyonuna kadar güncel sanatın farklı tekniklerini içermektedir. Projenin İsimsiz olarak sunulması her sanatçının yapıtlarını bir diğerinden bağımsız olarak üretip sergilemesinden kaynaklanmaktadır. İsimsiz başlığıyla işler sadece mekan içerisinde yerleştirilmelerine göre bir birliktelik sağlamaktadır. Bu tür bir yerleştirmeden hareketle projedeki eserler, üretim süreçleri, yaptıkları göndermeler ve bir araya geliş biçimleriyle de bağlamın kendisi üzerinden farklı bir yapı kurmaktadır. Sanatçılardan bazıları gelecekte kişisel sunumlarıyla da Pilevneli Project'te yer alacağından, bu proje her birinin bir ön tanıtımı niteliği de taşımaktadır. 80'li yıllarda doğmuş 10 genç sanatçının katıldığı İsimsiz 24 Mayıs 09 Haziran 2012 tarihleri arasında Pilevneli Project'te izlenebilir. Aslı Özdemir (1984, İTU Devlet Konservatuarı) kolaj çalışmalarını popüler kültüre ait öğelerin kullanımıyla oluşturmaktadır. Şiddet, kahramanlık, erotizm ve güç gibi değişik temalar üzerinden üretilmiş farklı sembolleri alarak, bunların kitlesel olarak nasıl tekrar eden bir akış içerisinde topluma sunulduğunu çarpıcı bir şekilde göstermektedir. Bu sembollerin endüstriyel bir şekilde üretim, sunum ve tüketim süreçleri karşındaki toplumsal belirlenimlik durumu işlerinde üzerine eğildiği temel konulardandır. Berk Çakmakçı'nın (1988, Parsons The New School For Design) ürettiği işler ağırlıklı olarak sese dayanmakta ve ses çalışmalarını proje dahilinde mekana yayılan bir enstalasyon olarak uygulamaktadır. Sintisayzır ve çeşitli elektronik enstrümanlar aracılığıyla ürettiği ambient ve emprovizasyona dayalı komposizyonlar müziğini oluşturmada önemli yer tutmaktadır. Çakmakçı'nın müziklerinde dışa vurduğu ağır ve karanlık atmosfer görsel işlerine de benzer bir şekilde yansımaktadır. Projede yer alan ses enstalasyonu mekanda bir videoyla birleşmektedir. Videonun kurgusu da ses çalışmalarına paralel olarak umut barındıran, fakat nostaljik ve melankolik bir his üzerine kurulu. Bora Akıncıtürk'ün (1982, Middlesex University) projede yer alan çalışmalarında bronz heykelleri ön plana çıkıyor. Heykellerin temel özelliğiyse Akıncıtürk'ün resimlerinde de karşılaşıldığı üzere hareket noktaları olmasına karşın, bunların üzerinden işlerin nasıl biteceğine karar vermeden, başlangıç noktasının deforme edilmesiyle yapılmış olmalarıdır. Heykeller üzerinde görülen çeşitli figürler hazır nesnelerin kullanımıyla oluşturulmuş. Herhangi bir nesneyi sanata dahil olabilecek bir oyuncak olarak gören Akıncıtürk'ün heykelleri, üzerinde birçok ilişkisiz figürün yer almasıyla dağınık bir forma sahip. Lara Kamhi (1987, Slade School of Fine Art) enstalasyon/video projeksiyon çalışmalarındaki soyut görüntülerle gerçeklik ve temsiliyet / iç ve dış arasındaki ilişkiye eğiliyor. Gerçekliğin ve görüntünün algılanmasındaki öznelliğe dikkat çekerek, renk, biçim ve ışığa dayalı olarak imge ve uzam'ın seyirci üzerinde yarattığı algı süreçlerini kendisine konu edinen Kamhi, mekan içerisinde çeşitli görüntüler yaratıp, bunların algılarını seslerle birleştirerek seyirciye farklı bir düzlemde deneyim sunuyor. Murat Üf Yaa'nın (1983) fotoğraf dizisi yakın çevresindeki insanların günlük yaşamlarından çektiği karelerden oluşmaktadır. Fotoğraflarında yer verdiği insanları doğal hallerinde veya onları bizzat doğal olmayan durumlara yönlendirerek görüntülemektedir. Aynı zamanda iç içe geçmiş iki dünyanın, doğal dünya ve bunun içine kurulu hayatın, farklı iki yönü olarak toksik ve etkileyici taraflarını yansıtmaya çalışmak öncelikli çaba olarak beliriyor. Fotoğraflarındaki kişilerin kendi çevresinden olması Üf Yaa'nın yaratım sürecinin kişisel boyutunu vurguluyor. Toplumsal cinsiyet ve bunun inşası, Nazım Ünal Yılmaz'ın (1981, Viyana Güzel Sanatlar Akademisi) resimlerinde sorunsallaştırdığı konulardan birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Resimlerdeki erkek figürleri 'öteki' tarafından çizilmeyi veya oluşturulmayı betimlerken, Yılmaz in resimleri aynı zamanda bu kurgunun bir sonucu olarak ortaya çıkan duygusal gerilim, aşk, inanç ve hayal kırıklıklarını da konu ediniyor. Refik Anadol (1985, İstanbul Bilgi Üniversitesi) işlerinde fiziksel mekanla sanal mekan arasında bir sentez oluşturmaya yönelmektedir. Anadol'un sunduğu bu sentezse izleyicinin dış çevreyle kurduğu ilişkideki algıyla oynayarak, farklı bir ortam sunmaktadır. Anadol, Arttırılmış Gerçeklik gibi günümüz gösterim teknolojileri aracılığıyla seyirciyi tekinsiz bir mekan deneyimi içerisine çekiyor. Proje alanında koridora kurduğu mekana-özgü enstalasyonunun PC ile üretilmiş içeriğini, video mapping tekniğiyle short-throw projeksiyonlar kullanarak yansıtırken, 2 kanallı ses tasarımı da bu yansıtmaya eşlik ediyor. Sezer Arıcı'nın (1988, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) resimlerinde kurduğu komposizyonlar projede yer alan kimi çalışmalarda da karşılaşıldığı gibi toplumsal belirlenimlik üzerine kurulu. Gerek ABD'de gerekse ABD dışında sunulan ideal yaşam tarzını çalışmalarında yeniden işleyen Arıcı, merkezde yaşanılan bir ideal olarak yansıtılan bu görüşü, dışarıda konumlanan ve bu ideali oradan gözlemleyen biri olarak ele alıyor. 'Hollywood' serisindeki renklerin kullanımıysa bu idealin yapaylığına biçimsel bir referans olarak kendini gösteriyor. Sılacan Köseler'in (1986, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) 'Fantezi' isimli, metal çubuk, galvaniz ve delikli sacdan yapılmış rölyefi, bir hayal olarak içimizde bulunan günlük yaşamın dışına çıkma ve dinginlik isteğiyle oynuyor. Güneşli bir hava ve uzak bir şehir görüntüsü olarak tahayyül edilen bu uzaklaşma, fırtınada dalgalanan bir palmiye ve gökdelenlerin ardında batmakta olan güneşle kasvetli bir atmosfere bürünüyor. Volkan Şenozan (1984, İzmir Ekonomi Üniversitesi), web tasarım ve kodlara dayanan işlerinde gizli linklerle ilerleyen labirentler oluşturuyor. Ağırlıklı olarak Graphics Interchange Format üzerine kurulu işlerin bazıları sanatçının kendisi tarafından yapılmışken bazıları da internet üzerinden toplanmış GIF'lerin kullanılmasıyla ortaya çıkarılmış. Bu eklemlenmeler bir tür kolaj olarak beliriyor. Dolayısıyla bu interaktif kolajlar, GIF'in en önemli özelliklerinden olan saydamlık ve hareketli grafik desteklemeleriyle hareketli bir yapıya sahip. Şenozan mültimedya çalışmalarında ekranın bilincin retinası haline gelmesi ve ekrandaki görüntülerin gerçeklikle aramıza girerek, kendilerini başlı başına birer deneyim olarak sunmasından yola çıkıyor. Pilevneli Project, kendisini bir proje mekanı olarak kurgulayarak sanatçılar ile sanat profesyonelleri arasında bir köprü kurmayı hedeflemektedir. Bu doğrultuda, sanat çevreleri tarafından henüz tanınmayan genç sanatçıları başta galeriler olmak üzere farklı sanat kurumları, koleksiyonerler, küratörler ve sanat basını ile tanıştırmak; böylece Türk sanat dünyasına yeni sanatçılar kazandırmak Pilevneli Project'in temel işlevidir. Bir sanat galerisi olmayan Pilevneli Project, galeriler ve diğer sanat kurumları için hizmet veren bir oluşumdur."}
{"url": "https://futuristika.org/islam-sosyalizmle-evlenir-mi/", "text": "Bu tartışma aslında Osmanlı'nın son dönemlerinde ufak da olsa hayat bulmuştu. Kısa bir geçmişi olan Osmanlı Sosyalist Fırkası'nın çıkardığı İştirak Dergisi'nde bu konuyla ilgili bazı yazılar vardı. Partinin kurucusu ve partiyle bağı olan derginin yazarı Hüseyin Hilmi'nin Şura-yı Ümmet'e Cevap başlıklı yazısında, sosyalizmin Hz. İsa ile başladığını, İslamiyet'te dahi nice ayat-ı kerime ve ehadis-i şerife ile teyit ve tasdik olunan' sosyalist esasların zekat gibi ameli bir surete dahi ifrağ edildiğini söylüyordu. 1910lardaki Osmanlı Sosyalist Fırka çevresinde İslam'la solu barıştırmak için yazı kaleme alan diğer bir zat ise, Karesi mebusu Abdülaziz Mecdi idi. O da Düşün başlıklı yazısında, sosyalist olmayı, Müslüman olmanın gereği olarak değerlendiriyordu. İki görüşte sosyalizmin gelişmesi için İslam'ı bir araç olarak görüyordu; sosyalizmin muhafazakar bir toplumla tanıştırmak adına yapılan bu ufak tartışmaların devamının gelmemesi sebebiyle havada kalan bir durum söz konusu oldu. Bu tartışmaların geniş bir alana yayılmamasının sebebi savaşlar, Osmanlı'nın yıkılması ve sonrasında cumhuriyetin kurulması oldu. Cumhuriyetin kurulması burada önemli bir kırılma noktasıydı. Çünkü Osmanlı'dan sonra cumhuriyetle birlikte din, devlet nezdinde toplumu etkilemek, onu kontrol altında tutmak için bir araç olarak kullanıldı. Oysa birçok alanda laikleşmeye çalışan devlet neden bu konuda tutarsız davrandı. Bunu şöyle açıklayabiliriz. Din, muhafazakarlığı güçlü olan coğrafyalarda toplumsal mühendislik için bulunmaz bir nimettir. Dinin kontrol altına alınması, hem dine yeni bir şekil vermeyi, onu dünyevileştirmeyi, hem de bu dünyevileşmeyi toplum üzerinden yapmayı mümkün kılar. Yapılan inkılaplarda, din adamlarının fetvalarında bu örnekleri gördük. Ama Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bu, başarılı gibi göründü oysa problemin formülü değişiyordu. Din, sosyal hayatın bir parçası olmaktan çıkıyor, sadece devletin tanımladığı ve insanların belirli zamanlarda yapması gereken fiiliyat anlamına geliyordu. Din ve devletin, bu noktada içi içeliği haliyle iki kavramı da kendi benliklerinden uzaklaştırıyordu. Kısacası Kemalizm dinin hareket alanının çerçevesi çiziyordu. Buradaki ilk ayrışma dönemi Demokrat Parti zamanıydı ama o dönemde de sonu gelmeyen laiklik tartışmaları oldu. Bu tartışmalar ise sol ile İslam'ı birbirinden daha da uzaklaştırdı. Dindarlar da, o dönem de komünistler gibi tutuklandı. Tartışmalar yapılmadı, Müslümanlar yine sosyal hayatta çekilmeye ve devletin istediği dinde bir birey olarak yaşamaya çalışırken, sosyalistler kendi küresel sosyalist enerjiyle daha da var olmanın telaşındaydı. Peki, sol bu tartışmanın neresinde duruyor? Yıllarca Kemalizmin tüm siyasi ideolojileri kendine göre tanımlamasıyla birbirinden uzak kalan sosyalist sol ve İslam, aitlik duvarlarını içeriden örmek zorunda bırakılmış birbirine kavuşup evlenmeyi bekleyen bir çift gibi... Aitliklerinden kurtuldukça birbirini daha iyi anlayacaklardır. Zira Müslümanlar yıllarca sosyalizmi, din, halkın afyonudur, cümlesi üzerinden okumaya, anlamaya çalıştılar. Oysa iki düşüncenin birbirine yakın ve uzak tarafları ancak tartışarak ortaya çıkar. Burhan Sönmez'in de hatırlattığı gibi İbni Haldun, Marx'tan beş asır önce söylediği, ekonomi, dini belirler, cümlesi bu kapitalist dünyada sosyalizm ve dinin buluşması için önemli bir ortaklığı vurgulamaktadır bence. Tabii bu tartışmayı sadece ekonomi değil, diğer alanlar üzerinden de okumak gerekir. Bu tartışma devam etmelidir."}
{"url": "https://futuristika.org/ispanyol-kadin-yonetmenler/", "text": "Akbank Sanat, İstanbul Cervantes Enstitüsü ve AECID işbirliğiyle Mayıs ayı boyunca her çarşamba İspanyol kadın yönetmenlerin yakın dönem filmlerinden örnekler Akbank Sanat Sinema Kuşağı'nda ücretsiz olarak sinemaseverler ile buluşuyor. Akbank Sanat, İstanbul Cervantes Enstitüsü ve AECID işbirliğiyle Mayıs ayı boyunca her çarşamba İspanyol kadın yönetmenlerin yakın dönem filmlerinden örnekler Akbank Sanat Sinema Kuşağı'nda ücretsiz olarak sinemaseverler ile buluşuyor. Etkinlik ilk olarak 2 Mayıs 2012, Çarşamba günü Patricia Ferreira'nın yönettiği Hanım filmi ile başlayacak. Ardından 9 Mayıs 2012, Çarşamba günü Ana Diez'in yönetmenliğindeki Vatancık, 16 Mayıs 2012 Çarşamba günü Juana Macias'ın yönettiği Yarın İçin Planlar ve son olarak 23 Mayıs 2012 Çarşamba günü Iciar Bollain'in yönettiği Yağmuru Bile filmleri ücretsiz olarak Akbank Sanat'ta izleyici ile buluşacak. - 2 Mayıs 2012, Çarşamba - 9 Mayıs 2012, Çarşamba - 16 Mayıs 2012 Çarşamba - 23 Mayıs 2012 Çarşamba Filmler, orijinal dillerinde ve Türkçe altyazılı gösterilecektir. Hanım, tarihin onlara hayal kurmalarına bile izin vermediği farklı jenerasyonlara ait kadınların tanıklıklarını ve hikayelerini anlatıyor. Bu kadınların yapabildikleri tek şey, sesleri, arzuları ve hatta fikirlerinin susturulduğu, farklı bir zamanda doğduklarını kabullenmek olmuştur. Şehirli ve köylü, denizden ve topraktan gelen bu kadınlar, hayatlarında ilk defa, Batı toplumunda yer alan, kısıtlayıcı geleneklerden ve kendi anılarından bahsediyor. Özellikle de Galiçya ve İspanya'nın yakın geçmişine ayna tutmayı başarıyorlar. Montevideo, 1973: Güney Amerika'nın en küçük ülkesinin, en kanlı askeri darbesinden bir hafta önce 12 yaşında, farklı ve aşık olmak. Osasuna Pamplona'nın yeni transferi futbolcu Xavi, ailesinin topraklarına ayak basar basmaz, geçmişiyle karşı karşıya kalır. Otuzlu yaşlarında, hayatında ilk kez vatanından ayrılmıştır ve yirmi senedir kendisini bulmasını ve 1973 Uruguay'ına dair anılarını paylaşmasını bekleyen, aşkı ve nefreti arasında sıkışıp kalmış olan Rosanna ile karşılaşır. O zamanın Uruguay'ı, ünlü demokrasisi ve milyonlarca insanın kitle psikolojisine rağmen yine de halkın sorunlarını örtememekte, politik çalkalanmalar, Tupamarolar ve askerler arasında, gelmesi önlenemez olan darbeyi beklemiştir. Tüm bunların ortasında ise, Rosanna ve Xavi'nin ailelerinin tek amaçladıkları şey, çocuklarının güvenliğini sağlamak ve fikirlerinin bilincinde bir hayat sürmelerini sağlamak... Ve tabii ki, futbol izlemektir. Vatancık'ta, savaş dönemlerinde bile, futbol herşeydir. 'Yarın İçin Planlar', hayatlarının tamamen değişeceği bir gün geçiren dört kadının öyküsünü anlatıyor. Yeniden başlama fırsatını yakalayan kadınlar, yıllardır inşa ettikleri herşeyle ilişkilerini kırmanın korkusunu kalplerinde taşıyorlar. Paragöz film yapımcısı Costa ile genç ve idealist Sebastian, Bolivya'da çekecekleri yeni film için çalışmaktadırlar. Film, İspanyollar'ın Amerika'ya gelişlerine, burada uyguladıkları acımasız uygulamalara ve kilisenin bazı cesur üyelerinin, onlara karşı durmaya cesaret etmelerine odaklanacaktır. Costa ve Sebastian, sinematografik Santo Domingo'larını kurdukları Bolivya'da, kendi benliklerini sorgulamalarına sebep olacak bir olaylar zincirinin fitilinin ateşlenmek üzere olduğundan ise habersizdiler. Su Savaşları başlar başlamaz, ikisinin de fikir ve duruşları değişerek, yer yer birbirleriyle karşı karşıya kalmak zorunda kaldıkları duygusal bir yolculuğa yelken açmak zorunda kalacaklardır."}
{"url": "https://futuristika.org/istanbul-industrial-fest-2013/", "text": "Istanbul Industrial Fest uluslararası deneysel avant-garde müzik ve sanatın farklı yüzlerini İstanbul'da buluşturmaya devam ediyor. Türkiye'de 2012 yılında bu alanda bir ilke imza atan festival bu yıl yine endüstriyel, deneysel ve ambient gibi çeşitli tarzlardan yerli ve yabancı 6 bağımsız proje ile Ghetto İstanbul'da 10 Ekim akşamı sizlere farklı sanat disiplinlerinin özgün ve sıradışı müzik performanslarıyla iç içe geçtiği bir gece sunuyor. İngiltere'den besteci, performans ve video sanatçısı Mike Dando 80'lerden günümüze kadar gelen noise/power electronics müzik kültürünün İngiltere'deki öncü isimlerinden biridir. CONTROL & DOMINATION anlamına gelen Con-Dom bu müzik kültürünün Whitehouse, Ramleh, Genocide Organ, Anenzhephalia gibi gruplarla birlikte anılan en ünlü temsilcilerindendir. Dando'nun çalışmaları analog synthesizerlardan ses modülasyonları ve looplar ile oluşturduğu kompozisyonlarla yarattığı şiddetli ses ortamı, vokaller ve görseller ile yaşamsal bir projedir ve dünyadaki pek çok sosyal karşıtlıkları ve sosyal kontrolü konu almaktadır. Bir çok kayıt ve dünyanın pek çok yerinde verdiği konserler ile uluslararası endüstriyel müzik sahnesinde tam bir 'sahne hayvanına' dönüştüğü canlı performansları ile tanınmaktadır. Roma/İtalya Endüstriyel Müzik sahnesinin iki önemli sanatçısının ortak müzik ve video sanatı projesidir. İkili'den Flavio Rivabelli İtalyan underground müzik sahnesinin seçkin projelerinde yer aldıktan sonra 2000 yılında DBPIT adlı deneysel/endüstriyel/elektronik müzik projesini kurdu. Müziğinin büyük bir kısmını Trompet, Field Recording ve Elektroakustik öğelerden oluşuyor. sanatçılarla ortak çalışmaları bulunuyor. Arianna bir çok sergide ve müzik compilation'ında yer aldı. 2008 yılında yollarını birleştiren ikilinin performansları DBPIT'nin seslerinin üzerine Xxena'nın video manipülasyonuna dayanıyor ve ikilinin her birinin çalışmalarının kendine özgü özellikleri bulunuyor. BRUT, İngiltere'den Sonia Dietrich'in eserlerini sadece izleyenlerle canlı olarak buluşturduğu bir body-art ve deneysel-noise projesidir. ''BRUT sosyal medyada, sanatta ve post endüstriyel müzikte kadının eşitsiz rolüne karşı bir öfke olarak doğmuştur. BRUT sanat-olmayan bir projedir. BRUT oksijendir. BRUT düşükten sağ kalan ve bilinçaltımın her şeyi mutlak olarak tüketen varlığı haline gelmek için büyümüş bir bebektir. Ben feminist olarak adlandırıldım-eğer etiket önemli ise, pekala BRUT feministtir ve bununla gurur duymaktadır. BRUT performansları kişisel olarak üretilmiş filmlerin, seslerin ve beden hareketlerinin bir birleşimidir. Bedenimi bir enstrüman olarak kullanıyorum. Her performans diğerlerinin ya da bir bütünün parçası, bir oyun bir hikayedir, farklı ülkelerden, kültürlerden, ve etnik kökenlerden, sosyal ve ekonomik pozisyonlardaki kadınların toplumlarındaki pozisyonlarının bir yansımasıdır. Wounded Wolf Press; Gözde Omay ve Atay İlgün tarafından yürütülen, Ankara'lı küçük bir basım ve yayın evidir. Folk, dokusal müzik ve şiir üzerine yoğunlaşır. Müziğine erişilebilirliğini, her birini hatırası saklanabilir sanat objeleri olarak tasarladıkları kutuların içine yerleştirir. Aokigahara Atay İlgün ve Alper Yıldırım'ın Japonya'nın Fuji Dağ'ında bulunan Aokiagahara ormanı hakkında 2012'de Wounded Wolf Press'ten yayımladıkları Drone/Ambient bir konsept albüm projesidir. Orman'ın Japon Mit'leri dışındaki en büyük ünü orada gerçekleşen intiharlar ve intihar edenlerin arkalarında bıraktıkları mektup, fotoğraf gibi objelerin hikayesidir. Albüm yayınlandıktan kısa bir süre sonra 'A Closer Listen' gibi sitelerde yılın albümleri arasına kısa sürede girerek dünya çapında bir ün salmıştır. Analog Suicide, ses kavramının gerçek üzerinde durulması gereken konu olduğunu savunan proje, 1999 yılında, tamamen adıyla doğru orantılı bir mantıkla oluştu. Raslamsal bir yaklaşımla, analog elektronik sesler üzerine yoğunlaşan Batur Sönmez, içinde endüstriyel, deneysel ve sert tınıların yoğunca bulunduğu öncü projesini gerçekleştirdi. Sanatçı, experimental, electronic, industrial, noise müzik alanında, tüm dünyada tanındı. Japonya'dan İspanya'ya, Rusya'dan Lübnan'a, dünyanın bir çok ülkesinde çeşitli festival ve konserlere katıldı. Sönmez, müzik kariyerinin 15. yılını, 2013 'de gerçekleştirdiği Türkiye turuyla kutladı. Ayrıca, 15. yıl için hazırlanan özel Analog Suicide video DVD festivalde ilk defa dinleyici ile buluşacak. Robotik Hayaller; Gerçeküstü ile Bilimkurgunun birleştiği tinsel noktada yan yana gelmiş ve sesten gürültüye, ortak düş evrenlerini birleştirmiş bir ikilidir. Robotik Hayaller; ses ile ilgili uğraşısını aynı zamanda yarattığı düşsel dünyanın öyküleri ve imgeleri ile birleştirmek ister. Ürettiği ses ve gürültüyü- yani tarzını ifade etmek için tinsel, atonal, gerçeküstü, kromatik, cyberpunk, endüstriyel, aksak ritim, analog elektronik düşler kavramlarını kullanır. Çeşitli kayıtlar ve performanslarda farklı alanlarda ses ve görüntü üreten müzisyenlerle kolektif çalışmalar yapmayı sever. 2011 yılında Periferi Kolektif'in Ubik Project başlıklı disiplinler arası sergi/etkinliklerde bir performans ile yan yana gelen Can Batukan (DDR, Alpha-60) ve Rafet Arslan çalışmalarına 4 kayıt, 1 canlı performans ve çeşitli session kayıtları ile devam etmektedir. Robotik Hayaller ikilisi, aksak bir ritimle ilk albümlerini hazırlamaya devam etmektedir. 3- 33 Robotik Hayaller'in 3 kaydının 33 adet, numaralandırılmış koleksiyon baskısını içeren bir kaset projesidir. Kasetteki desen, kolaj ve diğer artwork'ler Robotik Hayaller ikilisi tarafından üretilmiş olup, projenin grafik dizaynı ise sanatçı cins'e aittir. Günebakan Prods'un basım ve dağıtımını üstlendiği koleksiyon nesnesi ilk kez, 10 Ekim 2013 tarihli İstanbul Industrial Fest'te meraklısı ile buluşması için çalışmalar sürüyor."}
{"url": "https://futuristika.org/istanbul-konstantinopolisti/", "text": "Fotokopinin bir biçim olarak kullanımı kurallı bir bütünlükten öte, yapılan işlere geçici doğasını kazandırıyor. Bu biçim, İstanbul'un günlük hayatının bütün yönlerinin egzotik karşılaşmasını taşıyor. Boyutta ve yüzeyde aynı olan fotokopiler aslında farklılığın oluştuğu alanlara dikkati çekiyor: Kompozisyon, derinlik, anlam, renk seçenekleri, işaretleme, ruh hali ve atmosfer. İşler, İstanbul ziyaretimize, İstanbul'un çeşitli tarihsel dönemlerine, Doğu ve Batı arasındaki eşsiz konumuna, canlı çağdaş sanat ve kültür ortamına bir cevap niteliğinde üretildi. Başlıkta da ima edildiği gibi eski ve yeni arasındaki gerilim sanatçıların yaklaşımını yansıtıyor: Antik, romantik, yeni yeni tempolu ve hızla değişen bir şehirle bağ kurabilmek için yeni bir araç kullanmak. Hayret verici ışık ve renkler, melankoli ve atmosfer, kültürel karmaşa ve mimari bu sergiyi yapmamızda İstanbul'un bize esin kaynağı olan yönleriydi. 19 Nisan 2010 Pazartesi 18:00'de açılacak olan sergi, 30 Nisan Cuma 2010 tarihine kadar 10:00 21:00 arası ziyaret edilebilir. Facebook etkinlik sayfası için tıklayın!"}
{"url": "https://futuristika.org/istanbul-modern-sinema-biz-de-variz/", "text": "İstanbul Modern Sinema, 3-13 Ekim 2013 tarihleri arasında yeni Türkiye sinemasından bir program sunuyor: Biz de Varız! Sinema Sponsoru D-Smart'ın katkılarıyla gerçekleşen program, son iki yıldır adından söz ettiren, Türkiye'de veya yurtdışında merak uyandıran, festivallerden ödüllerle dönen ama vizyonda şans bulamamış veya az yer bulmuş filmlerden oluşuyor. Bu filmler son 20 yıldır gelişmekte olan Türkiye sinemasına yeni karakterler, yeni kimlik temsilleri, yeni toplumsal yaklaşımlar katarken, toplumda öteki olana yer ayırarak çoksesli bir seçki oluşturuyor. Toplam 16 filmden oluşan bu seçkide uzun metrajların yanı sıra, İnan Temelkuran veKristen Stevens'ın Siirt'in Sırrı, Can Candan'ın Benim Çocuğum, Batu Akyol'un Türkiye'de Caz başlıklı belgeselleriyle birlikte bu yıl Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı için yarışan ve DAAD ödülüne değer görülen Köken Ergun'un kısa filmi Aşura da yer alıyor. Gösterime sunulacak filmler arasında Mahmut Fazıl Coşkun'unYozgat Blues, Deniz Akçay Katıksız'ın Köksüz, Hüseyin Tabak'ın Güzelliğin On Para Etmez, Ali Aydın'ın Küf, Aslı Özge'nin Hayatboyu, Onur Ünlü'nün Sen Aydınlatırsın Geceyi, Erdem Tepegöz'ün Zerre, Belmin Söylemez'in Şimdiki Zaman, Pelin Esmer'in Gözetleme Kulesi, Derviş Zaim'in Devir, Atıl İnaç'ın Daire ve Ufuk Aksoy'un Devremülk filmleri bulunuyor. Mahmut Fazıl Coşkun'un müzik öğretmeni ve şarkıcı Yavuz ile öğrencisi Neşe'nin taşradaki hikayesini anlatan Yozgat Blues, bu yıl 20. Adana Altın Koza Film Festivali'nde En İyi Film, Film-Yön En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerini aldı. Aniden yaşanan bir kaybın ardından ayakta kalmayı başaramayan bir ailenin hikayesini aktaran Deniz Akçay Katıksız'ın ilk filmi Köksüz, 32. İstanbul Film Festivali'nde Seyfi Teoman En İyi Film ve Radikal Halk ödüllerini aldı, Adana Altın Koza'da ise Yılmaz Güney Ödülü ve en iyi kadın oyuncu ödülleriyle değerlendirildi. Yıllardır kayıp olan oğlunu aramaktan vazgeçmeyen demiryolları bekçisi Basri'yi izleyen Ali Aydın'ın ilk uzun metrajlı filmi Küf, dünya prömiyerini bu yıl yaptığı 69. Venedik Film Festivali'nde Geleceğin Aslanı ödülünü kazandı. 49. Antalya Altın Portakal Festivali'nden En İyi Film, En İyi Senaryo dahil toplam 6 ödül alan Hüseyin Tabak'ın yazıp yönettiği Güzelliğin On Para Etmez, 12 yaşındaki Veysel'in gözünden, Avusturya'ya göç etmek zorunda kalan bir ailenin yeni hayat dinamiklerine ayak uydurma çabasını aktarıyor. - İstanbul Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ve En İyi Görüntü Yönetmeni ödüllerini alan Aslı Özge'nin yönettiği Hayatboyu, mutsuz ve tutkusu sönmüş ilişkilerine rağmen, birbirinden kopamamanın duygusal sıkışıklığı arasında kalan bir çiftin ilişkisini konu ediyor. İstanbul Film Festivali'nde En İyi Film olarak değerlendirilen Sen Aydınlatırsın Geceyi adlı son filminde Onur Ünlü, fantastik ve absürd dram arasında gidip gelen öyküsüyle, birtakım olağanüstü özellikleri olan kasabalıların olağan sıkıntılarını yansıtıyor. - Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde 4 ödül alan Erdem Tepegöz'ün ilk filmi Zerre işçi sınıfına gerçekçi ve sade bir bakış sunuyor. Atıl İnaç'ın üç karakterin kullanılmayan bir havaalanı etrafında gelişen trajik komik hikayeyi aktaran Daire, Derviş Zaim'in Anadolu'nun gerçek insanlarının günlük hayatını izlediği Devir, Ufuk Aksoy'un ıssız bir adaya sığınan genç bir kadının dört gününü anlatan Devremülk, Pelin Esmer'in başkalarından kaçan iki insanın karşılaşma öyküsünü yansıtan Gözetleme Kulesi ve Belgin Söylemez'in insanlar arasındaki dostluk ve kader ilişkilerini aktaran Şimdiki Zaman adlı filmleri de gösterilecek filmler arasında bulunuyor. Biz de Varız! başlıklı programda yer alan filmlerin gösterimlerine yönetmenler ve oyuncular da katılacak. Her yıl Muharrem ayında Türkiye'de yaklaşık bir milyon Caferi Şii'nin bulunduğu İstanbul Caferi Cemaati düzenledikleri aşure töreninde Kerbela faciasını canlandırdıkları bir oyunda ortaya koyuyorlar. Bu oyunun provalarında yaşanan dokunaklı anları da gösteren film, 63. Berlinale'den Alman Yabancı Akademisyen Değişim Programı'nın Kısa Metrajlı Film Ödülü'ne layık görüldü. Türkiye'deki beş farklı ailenin evinde geçen belgesel, anne-babaların gözünden lezbiyen, gey, biseksüel ve trans çocukları anlatıyor. Tüm bu farklı hikayeler; inkar, travma, çaresizlik, korku, utanma ve kabullenme gibi temalarla ortak bir zeminde buluşuyor. Çocuklarını olduğu gibi kabul edebilmekle kalmayıp deneyimlerini paylaşan ebeveynler, homofobik bir toplumda aktivist olmanın ne anlama geldiğini yeniden tanımlıyorlar. Homofobinin ve transfobinin karşısında sağlam ve içten anlatımıyla duran belgeselde, gücünü anne babalarının sevgilerinden alan gençlerin hikayelerini izliyoruz. Daire, üç karakterin kullanılmayan bir havaalanı etrafında gelişen trajikomik hikayesi. Feramus, babasını ve üniversitedeki işini kaybettikten sonra büyük şehirden taşraya geri döner. Bir yandan miras işlerini yoluna koymaya çalışırken bir yandan da kullanılmayan havaalanında çalışmaya başlar. Feramus'un komşusu, tek başına iki çocuğunu yetiştirmeye çalışan Betül ise, belediye tiyatrosundaki işini kaybeder ve ölü yıkayıcılık yapmaya karar verir. Atıl İnaç, sıradışı sorunlara şaşırtıcı çözümler bularak hayata meydan okuyan bu karakterlerin yaşamaya fırsat bulamadıkları aşklarını, yaşamla ölüm arasındaki hikayeleriyle harmanlıyor. Derviş Zaim son filminde Anadolu'nun gerçek insanlarını ve günlük hayatlarını izliyor. Burdur'un Hasanpaşa köyüne kamerasını çeviren yönetmen, inançları ile modern dünya arasında kalmış çobanların başlarından geçen komik ve zaman zaman trajik olayları anlatıyor. Köyde her yıl düzenlenen çoban yarışmasında, geleneğe göre koyunların postu bir kayadan parçalayarak elde ettikleri toz boya ile kırmızıya boyanır. Fakat o sene köyün yakınında açılan mermer ocağı kırmızı renkli kaya bulmayı zorlaştırmıştır. Belgesel ile kurmacayı fantastik unsurlarla bir arada kullanan film, kendine has anlatım diliyle dikkat çekiyor. 2005 yılından beri çektiği kısa filmlerle festivallerden ödüllerle dönen Ufuk Aksoy'un ilk uzun metrajı Devremülk, geçirdiği kötü günlerin ardından yalnız kalmak için kış vakti ıssız bir adaya sığınan genç bir kadının dört gününü konu alıyor. Yalnız kalarak iyileşebileceğine inanan kadının bu melankolik adadaki ziyareti, aniden çıkagelen davetsiz bir misafirle bozulur. Geceyi birlikte geçirmek zorunda kalacak iki kadın üzerinden yalnız kalamama, kaçamama, kıstırılma halini resmeden film, geçtiğimiz yıl! f İstanbul'un 'Ev' bölümünde gösterilmişti. Pelin Esmer,11'e 10 Kala'dan sonra başkalarından kaçan iki insanın karşılaşma hikayesini anlatıyor. Nihat, ıssız bir ormanın tepesindeki gözetleme kulesine bekçi olarak sığınmış; Seher ise Tosya'da otoyol kenarındaki bir gara kendisini zor atmıştır. Her ikisinin de kendileri ile bir savaşı vardır. Beklenmedik bir anda yolları kesişen bu iki insan, suçluluk duygusuna karşı verdikleri savaşı artık beraber sürdürmek zorundadırlar. Hüseyin Tabak'ın yazıp yönettiği filmi, Avusturya'ya göç etmek zorunda kalan bir ailenin yeni hayat dinamiklerine ayak uydurma çabasını 12 yaşındaki Veysel'in gözünden izler. Veysel için geldiği ülkedeki yeni dile ve kültüre alışmak bir hayli zordur. Onun bu zor hayatındaki tek umudu sınıf arkadaşı Ana'ya aşkıdır. Veysel bu aşka tutunarak hayalleri ile yaşamaya çalışır. Aşkını ilan ettikten sonra hayallerinin bittiği yerde gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalır. Film, 49. Antalya Altın Portakal Festivali'nden En İyi Film ve En İyi Senaryo dahil toplam altı ödül kazandı. İlk gösterimi Berlin Film Festivali'nde gerçekleştikten sonra ve İstanbul Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ve En İyi Görüntü Yönetmeni ödüllerini kazananan film, Köprüdekiler ile iyi bir başlangıç yapan yönetmen Aslı Özge'nin ikinci filmi. Filmin ana karakterlerinden Ela, güncel sanat dünyasının saygın isimlerinden biri, Can ise başarılı bir mimardır. İstanbul'un en seçkin semtlerinden birinde, Can'ın tasarladığı bir evi paylaşırlar. Can ve Ela mutsuz ve tutkusu sönmüş ilişkilerine rağmen, evlilik kavramının konforuna sığınarak çevrelerine ve kendilerine karşı bir oyun oynarlar. Tüm sorunlarının çözümü ayrılık olabilecekken, birbirinden kopamamanın duygusal sıkışıklığı arasında kalan bu çiftin ilişkisi bir gün değişecektir. Köksüz, aniden yaşanan bir kaybın ardından, ayakta kalmayı başaramayan bir ailenin hikayesini anlatıyor. Nurcan kocasının ölümünden sonra üç çocuğu ile hayatta tek başına kalır. Evin en büyük kızı Feride, kaybolan baba rolünü üstlenince, evin tek erkeği 17 yaşındaki İlker, babasına duyduğu hayranlık nedeniyle Feride'nin eline geçen kontrole tepki olarak aileden hızla uzaklaşır. Evin en küçüğü Özge ise ergenlik çağındadır ve ailesine en çok ihtiyaç duyduğu zamanlarda bir kenarda unutulur. Evin yükünden bunalan Feride'nin bir kaçış olarak önüne gelen evlenme teklifini kabul etmesiyle ailedeki dengeler bir kez daha alt üst olur. Köksüz, yönetmeni Deniz Akçay Katıksız'a, İstanbul Film Festivali'nde Seyfi Teoman En İyi İlk Film ve Radikal Halk ödüllerini kazandırdı. Dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali'nden Geleceğin Aslanı ödülüyle dönen Ali Aydın'ın ilk uzun metrajlı filmi Küf, yıllardır kayıp olan oğlunu aramaktan vazgeçmeyen demiryolları bekçisi Basri'yi izliyor. Basri'nin hayattaki tek varlığı olan oğlu Seyfi, bundan 18 yıl önce üniversite öğrencisiyken gözaltına alınır ve o günden sonra kendisinden bir haber alınamaz. Yetkili kurumlardan herhangi bir bilgi alamayan Basri için oğlu ne ölmüş, ne yaşıyordur; ne vardır, ne de yoktur. Oğlunun ortadan kayboluşundan altı yıl sonra eşini de kaybeden Basri gitgide yalnızlaşır. Kendini sosyal hayattan soyutlayan bu babanın artık tek umudu geri döneceğine inanmak istediği oğlu için yazdığı dilekçelerdir. Belgesel olarak çekilen bu film, 16 yaşındaki profesyonel kadın güreşçi Evin Demirhan'ın hayatına odaklanıyor. Güreşten kazandığı para ile ailesinin geçimini sağlayan Evin, 2010 yılında kendi kulvarında kazandığı Avrupa Şampiyonluğu gibi büyük başarılar kazanmış olmasına rağmen, ağabeyleri onun bu sporu meslek olarak sürdürmesine karşı çıkar. Evin'in hedefi Dünya Şampiyonası'nı kazanmaktır. Siirt'te genç bir kız olarak yaşamanın getirdiği zorlukları tek başına göğüsleyen Evin'in hayali, yaşadığı şehirdeki kanlı olayların önüne geçebilmektir. Mina, günümüz toplumundaki pek çok genç gibi işsiz, yalnız ve mutsuzdur. Yaşadığı ülke ile bağlarını koparıp Amerika'ya kaçmayı ister ama bu hayalini gerçekleştirecek parası yoktur. Gerekli parayı biriktirmek için bir kafede falcı olarak çalışmaya başlar ve insanlara kaderleri ile ilgili umut dağıtır. Telve izleriyle insanları beklentileriyle buluştururken bir yandan da kendi şimdisini ve geleceğini sorgular. Bu sırada kafede çalışan diğer falcı Fazi ve kafe sahibi Tayfun'un, Mina'dan farklı beklentileri vardır. Belgeselleri ve kısa filmleri ile tanınan Belmin Söylemez'in bu ilk uzun metraj deneyiminde insanlar arasındaki kader ve dostluk ilişkilerini ve Mina'nın şimdiki zamandan geleceğe kaçış hikayesini izliyoruz. Önder ve Zuhal Focan, Kerem Görsev, Muvaffak Falay, Herbie Hancock, Can Kozlu, Okay Temiz, İlhan Erşahin, Cüneyt Sermet gibi caz müziğinin 50 duayeni ile yapılan röportajlar sonucu derlenen bu belgesel, caz müziğinin ve müzisyenlerinin sosyal konumlarını, gelişim evrelerini ve etkileşimlerini Türkiye'nin tarihiyle paralel olarak ele alıyor. Bu çalışma aynı zamanda sosyolojik bir gelişim sürecini de izleyiciye sunuyor. Film, Türkiye'de caz tarihini anlatan ilk belgesel olma özelliğini taşıyor. Bu ay düzenlenen Altın Koza Film Festivali'nden En İyi Film ödülünü alan Mahmut Fazıl Coşkun ikinci filminde müzik öğretmeni ve aynı zamanda şarkıcı olan Yavuz ve onun kurstan öğrencisi Neşe'nin taşradaki hikayesine bakıyor. Aldıkları bir iş teklifi sonunda Neşe ile Yavuz, Yozgat'a taşınırlar. İcra ettikleri müzik türüyle kimsenin ilgisini çekemeyen ikilinin çabalarına orada tanıştıkları Sabri'nin yardımları da eklenir. Yavuz, Neşe ve Sabri'nin bu taşra hayatında kurdukları ilişki karmaşıklaşır ve hayattan ve birbirlerinden beklentileri değişmeye başlar. Altın Portakal Film Festivali'nden dört ödülle ayrılan, Erdem Tepegöz'ün ilk yönetmenlik denemesi Zerre, işçi sınıfına gerçekçi ve sade bir bakış sunuyor. Pek çok insan gibi işsizlikle mücadele eden Zeynep, küçük kızı ve annesiyle büyük şehirde kendi ayaklarının üzerinde durmaya çalışır. Tekstil atölyesindeki işinden atılmasıyla hayat daha da zorlaşır. Şehir dışında bulduğu yeni işi için yollara düşer. Girdiği bu işte herkes birbirinden üçkağıtçı çıkar. Film boyunca Zeynep'i yalnız bırakmayan kamera, onun karanlık dünyasını, her gün verdiği mücadeleyi izleyiciye birebir verirken, yönetmen bu küçük insan öyküsü üzerinden varoluş kavramını sorguluyor."}
{"url": "https://futuristika.org/istanbul-review-iktidarin-edebiyat-dergisi/", "text": "on dönemlerde daha da sık şekilde dergiler birçok nedenden ötürü kapanırken, yepyeni ve Paris Review ilhamlı bir dergi yayın hayatına başladı: İstanbul Review. Yaz 2012, ilk sayısı, başta 214 sayfalık kuşe kağıt ve kaliteli kapağı, sade temiz tasarımı, kısa öyküleri, yerli yabancı illüstrasyonları, kitap incelemeleri ve özellikle de Recep Tayyip Erdoğan röportajı ile dikkat çekmekte. Genel yayın yönetmeni Hande Zapsu Watt, kendilerinin, multikültürel bir altyapıya sahip, köklü ya da keşfedilmeyi bekleyen ve yazdıkları kelimelere ışık tutup onları değiştiren yazarlardan oluşan, özet olarak dünya edebiyatı için sınırları geçmek ve boşlukları doldurmak için varolan bir platform istediklerini yazmış şubat 2012 tarihli giriş yazısında. Tamamı ingilizce olan dergide sadece Almanya eski başbakanı Gerhard Schröder ve Recep Tayyip Erdoğan'ın röportajları kendi dillerinde, almanca, türkçe olarak verilmiş. Röportajların geneli 8-12 soruluk olmakla beraber konu bütünlüğü neredeyse aynı, favori kitaplar ve yazarlar, karakterler ve yaratım süreçleri; farklı olarak devlet erkanı üyelerine yöneltilen sansür ve edebiyata bakışları. Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu'nun verdiği raporlara dayandırılarak yayınevlerine ve çevirmenlere hala devam etmekte olan davalar açıladursun Bazı kitaplar bombadan daha tesirlidir. şeklinde bir açıklama yapan Recep Tayyip Erdoğan'ın edebiyat üzerine verdiği röportaj gerçekten ilgi çekici. Sansürün her alanda normalleştirilerek uygulandığı günümüzde, bu işe en fazla emek sarfeden ve konu ile alakalı duruşunu madem konu edebiyat- tecahül-i arif sanatını başarılı şekilde kullanarak gösteren başbakanın verdiği cevaplar da keza. Kendisi çocukluk döneminde hemen her çocuk gibi edebiyatla ilk tanışmasının ninniler ve masallar yoluyla olduğunu, yine aynı dönemde simit ve su satarak kazandığı paralarla hemen gidip kitap aldığını belirtirken gençlik dönemini Benim neslimin gençlik yılları ne yazık ki Türkiye'de ve dünyada oldukça çetrefilli meselelerin tartışıldığı, tatsız hadiselerin yaşandığı bir döneme rastladı. Sembollerin, sloganların ve eylemin, fikirlerin önüne geçtiği, zihinlerin ipotek altına alındığı, gençlerin başkalarının fikirlerine tahammülde zorluk yaşadığı bir dönemdi o dönem. Kitaplara, dergilere, gazetelere, yazarlara, şiire, romana, öyküye farklı anlamlar, farklı misyonlar yüklenmişti. Gençler, öğrenmek için okumak yerine, ideolojilerini desteklemek için okumayı tercih ediyorlardı. İfade özgürlüğü, bizim de üzerinde hassasiyetle durduğumuz ve standartlarını her geçen gün yükselttiğimiz bir alandır. Böyle zor bir süreçte, ben de, arkadaşlarım da gençlerin maruz kaldığı, ya da maruz bırakıldığı bu puslu ortamdan kendimizi muhafaza etmek için yoğun gayret gösterdik. Dar ideolojik kalıplara sıkışıp kalmak, başkalarına kulaklarını tamamen kapatmak, yeniliklere, farklı ve aykırı düşüncelere tehdit gözüyle bakmak gibi dönemin arızi durumlarına kendimizi kaptırmadık. Fikri temeli olmayan, düşünceyle zenginleştirilmeyen hiçbir hareketin başarılı olamayacağını biliyorduk. Fikir alışverişinin ve münazaraların ancak okumakla, çok okumakla verimli hale getirilebileceğinin bilincindeydik. İşte onun için, hem çok okumaya, hem de geniş bir yelpazede okumaya özen gösterdik. Dönemin yazarları, muharrirleri kadar, Türk ve dünya edebiyatına yön vermiş, kalıcı eserler bırakmış yazarları ulaşabildiğimiz ölçüde takip ettik. Bu noktada şunu da hatırlatmak zorundayım; kitaba ulaşmanın ve kitap okumanın zor olduğu dönemlerdi o dönemler. Bugünkü kadar kitap ve kütüphane yoktu. Ailelerin bütçelerinde kitap bugünkü kadar yer tutmuyordu. Kitapları koltuğunuzun altına alıp, otobüste, dolmuşta, parklarda, üniversite kampüslerinde serbestçe okuyabilmeniz de kimi zamanlar mümkün olamayabiliyordu. Yine de kitaba ulaşıyorduk ve bir kitap onlarca kişi tarafından okunabiliyordu. İnternetin olmadığı, fotokopinin yaygınlaşmadığı bir dönemde bile, güzel bir makale, güzel bir şiir elden ele dolaşıyor, Anadolu'nun her köşesine ulaşabiliyordu. Bugün, ders kitaplarını eğitim öğretim dönemi başlangıcında sıralarının üzerinde hazır halde bulan bir nesil için bu söylediklerim ilginç gelebilir. Ama biz, kitabın kıt, erişilemez, ama bir o kadar da değerli olduğu dönemleri yaşayan bir nesil olarak, bugün çocuklarımızın hiçbir güçlük çekmeden kitaplara ulaşabilmesini temin için mücadele veriyoruz. Çocukluk ve gençlik yıllarıma ait onca şiir ve roman arasında birini öne çıkarmak zor. Ama yine de, burada, Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Sakarya şiirini anmadan geçemem. Tarihi ve o günü anlayabilmek, anlamlandırabilmek adına, Üstad ve Çile'si bizim için gerçekten mümtaz bir yerde olmuştu. şeklinde açıklamış. Sansür sadece edebiyatta değil, sanatta, medyada, siyasette ve diğer alanlarda kabul edilemez bir engelleme yöntemidir. İfade özgürlüğü, bizim de üzerinde hassasiyetle durduğumuz ve standartlarını her geçen gün yükselttiğimiz bir alandır. Başkalarının özgürlük alanlarına mğdahale etmemek, hakaret ederek kişisel hak ve özgürlükleri incitmemek kaydıyla, fikirlerin en özgür şekilde ifade edilmesini savunduk ve savunmaya da devam edeceğiz. Biraz önce bizim neslimizin, gençlik yıllarında yaşadığı sıkıntılara değinmiştim. Yasakların, kısıtlamaların, sınırlamaların ülkenin, gençliğin, fikir, edebiyat ve medya dünyasının üzerine çöktüğü dönemlerden bugünlere geldik. Sadece gençliğimizde değil, yakın siyasi tarihimizde de bu baskıları yakından hissettik. Ben, ders kitaplarında bile yer alan bir şiiri okuduğum için mahkum olmuş, hapis yatmış bir siyasetçiyim. İfade özgürlüğünün, fikir özgürlüğünün ne manaya geldiğini çok iyi bilen bir Başbakanım. Şair Ece Ayhan'ın şu dizesini ben geçmişte de birkaç kez alıntılamıştım: Biz, tüzüklerle çarpışarak büyüdük. Dolayısıyla, genç nesillerin, yeni nesillerin, tüzüklerle, yasaklarla, sansürle itham edilmesine tahammül de rıza da göstermeyiz. Bu gerçekten yüksek bir nokta ki biz ya farklı bir yerde yaşıyor ya da bahşedilen hak ve özgürlükleri beğenmeyip nankörlük yapıyoruz, kimbilir. Sonuç olarak İstanbul Review ilk sayısı ve bu çarpıcı Recep Tayyip Erdoğan röportajı ile her alanda olduğu gibi edebiyat dünyasında da sansürün yerinin aslında bizim hiç de sandığımız gibi olmadığını göstererek bir derecede abarttığımızı göz önüne sererken, istenildiği zaman gerekli desteği sağlayabildiğimiz takdirde kaliteli dergi ve matbuat üretebilmenin hiç de zor olmadığını kanıtlıyor. Son bir kaç yıl içinde kapanan dergiler, yasaklanan kitaplar, dava açılan yayınevleri, hapse giren yazarlar bir yerde yanlış yapıyor olmalılar."}
{"url": "https://futuristika.org/istanbula-yeni-bir-etkinlik-takip-sitesi-eventz/", "text": "Müziğin artık tek taraflı olamayacağı bir dönemde, çalan ve dinleyenin birbiriyle etkileşimde olduğu tek yer konser ve festivaller. İşte bu nedenle etkinliklerin önemi gün geçtikçe artıyor. İstanbul'da son zamanlarda bunların sayısının da artması neticesinde yeni bir etkinlik takip sitesi var artık; EventZ. Yalnız diğerlerinden farklı. Bir konsere ait işitsel ve görsel tüm ihtiyaçlar tek adreste; grubun-müzisyenin albümleri, öne çıkan şarkı ve video'ları, son konserlerinden bir setlist, twitter'da etkinlik hakkında konuşulanlar ile dikkat çekici içerik sunuyor. Tüm bunların yanı sıra son müzik video'ları Video bölümünde, son müzik haberleri Weblog bölümünde takip edilebilir. Özellikle One Love Pageant ve Rock'n Coke gibi festivallerde epey yararlı olacak olan EventZ'i, Fb ve Twitter'dan da takip edebilirsiniz. Ekip tek kişi, o da ben :) Gökhan Karabıçak. Üç yıldır yayın yapan ve Mart başı son sayısını çıkaran Reset! Journal'de editördüm. Altyapı wordpress tabanlı, ama kodlama bildiğim için onun üzerine geliştirmeler yapabiliyorum. Website 10 Nisan'da açıldı; 1,5 ayda gayet iyi bir tekil kullanıcı sayısına ulaştı. Alexa sıralaması da giderek yükseliyor. Reset!'in hitlerine henüz ulaşmadı, ki zaten bu çok alakasız olur. Reset!; içeriğinde sadece yazı olan bir dergiydi. EventZ ise daha işitsel ve görsel bir website. En azından albüm indirme linkleri ile gelen uçucu hitler her ikisinde de olmadı, olmayacak. Şu an için müzik odaklı bir website olacak, sadece konser ve festivaller olacak. Bunun yanında müzik video'larının olduğu Video bölümü ve müzik haberlerinin olduğu Weblog bölümü de devreye alındı. Evet, Reset! Journal'deyken bir çok konsere davetiyeler, albümler veriyorduk, EventZ'de de yapacağım bunu. Muhtemelen yeni sezonda."}
{"url": "https://futuristika.org/istanbulun-kayip-hazinesi/", "text": "Başka başka şehirlerin kendi bölgelerine has yarattıkları define veya gömü diye tabir ettikleri hikayeleri vardır. Kuşaktan kuşağa aktarılan, kahve köşelerinde define avcılarının masalarına konuk olan ya da uydurulmuş rivayetlerle yola çıkılan efsane masallarıdır. Kimi zaman bir varmış bir yokmuş ile başlayan tepe arkasında sonuçlanan kazma kürek hüsranları, kimi zaman ise büyük paralar harcayıp, devletten izin alınarak yapılan resmi kazılardır. Tamamıyla uydurma hikayelerdir diyemem, ama eğer bir yerde böyle bir hazine yatıyorsa tarihsel sebepleri vardır. Örneğin, insanlık tarihinin bir parçasını oluşturan ölünün defin işlemi sırasında, ölüm sonrası yaşam için mezarına konan kişisel eşyaları olabilir, ya da savaşlarda elde edilen ganimetleri yol boyunca taşıyamayacak olan askerlerin gömdükleri altın, gümüş tarzı parçalarda. Kimi zaman çıkan haberlerde duyarız, kanalizasyon çalışmasında hazine bulundu. Aslında bulunan hazine olmakla birlikte, o hazinenin orda olmasıyla başlayan hikayenin asıl sebebi daha önemli tarihi adına. Lozan antlaşması gereğince 1923 yılında Yunanistan ile Türkiye arasında gerçekleştirilen nufus değişiminde, o döneme kadar yerleşik hayat sürdükleri yerlerinden edilmeleriyle bırakmış olabilecekleri maddi birikimleri de olabilir. İstanbul için de ayrı ayrı hikayeler uyarlanmıştır. Ayasofya için ayrı, Topkapı Sarayı'nın konuşlandığı Sarayburnu bölgesi için ayrı veya geçmiş tarihten günümüze yerleşim alanı teşkil etmiş bölgelerin ayrı hikayeleri, efsaneleri vardır. Nedense hikayelerin bir tarafından her zaman için şifrelemer vardır. İşte hikayelerde yatan gizemde budur. Byzantion'dan bu yana yerleşik yaşamın sürdüğü İstanbul'da farklı toplumların farklı sebeplerinden dolayı geride bıraktığı ganimetler, aslında farklı inançların, kültürlerin sonucunda bizlere ulaşmaktadır. Efsaneler hikayelendirmekle bitmez. İyisi mi sadece efsane olarak kalsınlar ve gizem olarak kuşaktan kuşağa aktarılsınlar."}
{"url": "https://futuristika.org/istihare/", "text": "Bazılan yasaklanmış, bazılan imha edilmişken, bazıları armağan edilsin. Kabul görüyor. Onay, damga, mühür. Bu olaylar herkesi harekete geçiriyor. Yazarlar, topluca, bir karar veriyorlar: Uygulama yürürlüğe sokulduğu an kalem bırakacaklar. Yayınevleri, topluca, bir karar veriyorlar: Uygulama yürürlüğe sokulduğu an kapağında yazar ve kitap adı bulunan boş kitaplar yayımlayacaklar. Okurlar destek çağnsında bulunuyorlar: Boş kitaplan satın alacaklar, hatta kampanyayı yaya bırakmayarak armağan da edecekler. Yayınevleri yazarlara ve çevirmenlere telif haklarını hemen ödeyecek, kitapçılar yüzdelerini alacak, okuyucular boş kitaplan üst fiyattan satın alacaklar. Ne kadar devam edecek bu? Onay, damga ve mühür çözülene kadar. Uzun sürerse? Yola devam edilecek. Peşpeşe yayımlanan boş kitaplarla fuar düzenlenecek, yazarlar kendi boş kitaplarını imzalayacaklar, gazetelerde bu boş kitaplarla ilgili dolu söyleşiler yer alacak, boş kitapların çok satanlarının listesi dergilerde yayımlanacak. Boş kitaplar ciltletilecek, kısa sürede sahaflara düşecek, eleştirmenler acımasız yazılar döktürecekler, bir ikisi lobut'lanacak. Okurlarda örgütlenecek: Kendi aralarında toplayacaktan para ile bazı ödüller koyup, jüriler oluşturacak, boş kitaplar için yarışmalara katılma koşullarını belirleyecekler. Bu arada, dergiler boş özel sayılan ardarda patlatacak, yayıncılar kapsamlı boş antolojiler çıkartacak, birkaç kıdemli yazar bütün boş eserlerini yayma hazırlayacaklar. Boş kitaplar kataloğu basılacak, boş kitaplar kulübü üye kaydına başlayacak, toplu atımlarda indirim uygulanacak, tş burada bitmiyor. Yazarlar, okuyucular, yayıncılar ve kitapçılardan oluşan bir ihbar komitesi' ' kurulacak. Bazı boş kitaplar siyasal, bazılan da törel nedenlerle alt, orta, ön ve üst komisyonlara hatırlatılacak. Toplatılması, yasaklanması, yakılması, hamur edilmesi gerekli kitaplar için ayrıntılı gerekçeler kaleme alınacak. Onlar da bir boş kitapta derlenecek. Örgütlenme yayılıyor. Ressamlar boş çerçevelerle sergi açıyorlar. Kısa filmciler Beyaz Filmler üretip toplu gösteri yapıyorlar. Müzisyenler etiketli boş kasetler çıkartıyor piyasaya. Tiyatrocular boş sahneye perde açıyor. Fotoğrafçılar beyaz beyaz çalışıyorlar. Çerçeve içleri kapış kapış gidiyor. Sinema ve tiyatrolarda biletler beyazborsada. Kasetler anında tüketiliyor. Karanlık odalar günlük güneşlik."}
{"url": "https://futuristika.org/italyan-sinemasinda-progressive-rock-etkisi/", "text": "Dario Argento'nun 1977 tarihli filmi Suspiria'nın müziklerini yapan Goblin'i bir constant olarak düşünürsek, İtalyan sinemasında yoğun bir progressive rock etkisi olduğu iddiasını, gerçek olması umuduyla ortaya atıyoruz. Aslında konunun derinliği The Exorcist'e uzanıyor. Filmin açılışında Mike Oldfield'in Tubular Bells'in açılış müziği kullanılmıştı. Sonuç o kadar etkileyici olunca, benzer ruh halini yansıtmak için bu yola aşina denemelere girişildi. Bunun ilk akla gelen ve en önemli örneği, Suspiria'nın müziklerini Goblin'in yapmasıdır. Ancak 1977 yılında gerçekleşen bu olaydan önce Goblin yine bir Argento filmi olan 'de yer almıştı. Sonraları kült olacak bu filmin 1975 yılında çıkan plağındaki orjinal müziği 29 dakika sürerken, ilerleyen yıllarda daha önce yayınlanmamış ve 40 dakika süren besteci Giorgio Gaslini ve Goblin çalışmaları da eklenmiştir. Ara not: Üniversitenin ilk gününde ilk derste ilk anda, yanıma saçlarını arkaya taramış, esmer tenli iri biri oturdu. Bir süre bakıştıktan sonra, Merhaba dedi. Merhaba diye karşılık verip kendimi tanıttıktan sonra, Benim adım X ama bana italyan der misin? dedi. Sonra bir kartvizit uzattı. Üzerinde ismi yazıyordu, evet: İtalyan. Tabi ki derim neden olamsın? İkinci derste yerimi değiştirdim. Bu kelimeye gayri normal biçimde saplantılı olmam bu tanışmaya rastlayabilir. Bu noktada, ortada bir İtalyan progressive rock ortamı var mı diye sormak gerekiyor, ki cevabımız coşkulu bir evet olacaktır. Genesis ve Van der Graaf Generator gibi grupların etkisiyle hareket eden 70'li yılların ortasında kurulan gruplar bu akıma dahil edilebilir. 1970'li yılların başında İngiliz Van der Graaf Generator'ın Pawn Hearts isimli albümünün İtalya müzik listelerinde 12 hafta bir numarada kalması, İtalya'daki müzik ortamının o dönemde ne kadar ilginç olduğu hakkında bir fikir verebilir. Bu dönemde öne çıkan İtalyan grupları arasında Cervello, Museo Rosenbach, Alusa Fallax, Apoteosi, Murple, Alphataurus, Gruppo 2001, Locanda Delle Fate, Maxophone, RIO ve Semiramis örnek olarak verilebilir. - Le Orme Felona e Sorona, iki ıssız gezegen hakkında - Banco del Mutuo Soccorso Darwin!, Darwin'in Galapagos adalarına gezisi ve evrim teorisi hakkında - Metamorfosi Inferno, Dante'nin Cehennem'i hakkında - Museo Rosenbach Zarathustra, Nietzsche'nin kitabı hakkında - Murple Io Sono Murple, Esir bir penguen hakkında. Bu grup özellikle penguen takıntılı ve hayali penguen arkadaşları için şarkılar yapmıştır. - Il Rovescio della Medaglia Contaminazione, Bach'ın prelüd ve füglerinden oluşan 24 eserini barındıran the Well-tempered Clavier hakkında - Alusa Fallax Intorno alla mia cattiva educazione, bir çocuğun kendi yolunu çizme çabası hakkında. - I Teoremi, nadir bulunan bir İtalyan progressive rock çalışması. Bu tek albüm sonrasında basist hariç elemanların tümü müziği bırakmıştır. - Il Balletto di Bronzo Ys, Ys adlı hayali bir şehrin hikayesi, bir düşsel kent anlatısı - Cannibal Holocaust Riz Ortolani - Death Dies Goblin - Zombie Flesh Eaters Fabio Frizzi - Sighs Goblin - Suoni Dissonanti Fabio Frizzi - Flashing Goblin - Adulteress' Punishment Riz Ortolani - Suspiria Goblin - Voci Dal Nulla Fabio Frizzi - Deep Shadows Giorgio Gaslini & Goblin - L'alba Dei Morti Viventi Goblin - Suono Aperto Fabio Frizzi - Markos Goblin - The Dead On Main St/Voodoo Rising Fabio Frizzi - Escape From The Flesh Eaters -Fabio Frizzi - Roller Goblin"}
{"url": "https://futuristika.org/itu-radyosu/", "text": "İTÜ Radyosu, 1945 yılında Prof. Dr. Mustafa Santur, Doç. Dr. Adnan Ataman, Doç. Dr. Tahsin Saya, asistanları ve öğrencileri tarafından Gümüşsuyu'nda kurulmuş. Türkiye'nin ilk üniversite radyosu için açılış müziği olarak Mozart'ın Türk Marşı seçilmiş. Kısa zamanda geniş bir dinleyici kitlesi edinen radyoda, İstanbul konser salonlarından kayıtlar, basketbol ve futbol karşılaşmaları yayınlanmaya başlar. Klasik Batı müziği, Türk Sanat müziği programları, yarışmalar derken İstanbul ve Ankara radyoları kadar takip edilen bir frekans olur. Bağışlarla, gönderilen hediyelerle arşivini zamanla geliştirir. 1957'de Taşkışla binasına, 1963'te Maçka Maden fakültesine taşınır radyo. 1971'de radyo ve televizyon yayını tekelinin TRT'ye verilmesi üzerine düzenli yayınlara son verilir fakat 1980'e kadar yayınlarını aralıklarla sürdürmeyi başarır, sonra susar İTÜ Radyosu. Dönemin İ. T. Ü. Rektörü Prof. Dr. Gülsün Sağlamer'in öncülüğünde yürütülen bir yeniden yapılanma süreci sonucunda, 29 Ekim 1995'te Maslak yerleşkesinde Kablo TV şebekesi üzerinden düzenli yayınlara yeniden başlanır. Ama her güzel şeyi baltalayan mevcut bir sistem içinde olduğumuzdan, Kamu Kurumu olan üniversitelerin yayın yapamayacağını belirten Radyo TV yasası engeli çıkar bu sefer de. 1999 Nisan'ında verici susar. Neyse ki 1998'de başlayan internet ortamında canlı yayınını bugün de sürdürebilmektedir İTÜ Radyosu. Dinleyin, dinletin!"}
{"url": "https://futuristika.org/iyi-bir-oyku-yazmak-icin-kurt-vonneguttan-8-ipucu/", "text": "1. Sizi okuyan bir yabancı vaktinin ziyan olduğunu hissetmemeli. 2. Okura destekleyebileceği türden en az bir karakter verin. 3. Karakterlerden her birinin, bir bardak su bile olsa, istek duyduğu bir şey olmalı. 4. Her cümlenizi ya karakteri ya da hikayeyi ilerleten bir biçimde yazmalısınız. 5. Hikayenin başı, sonuna mümkün olduğunca yakın olmalı. 6. Sadist olun. Baş karakterleriniz ne denli tatlı ve masum olursa olsun, başlarına korkunç şeyler getirin ki okurunuz onların nasıl bir insan olduğunu görebilsin. 7. Yalnızca tek bir kişiyi mutlu etmek için yazın. Bir pencere açıp, lafın gelişi, tüm dünyayla sevişmeye kalkarsanız zatürre olursunuz. 8. Okura mümkün olduğunca fazla ve mümkün olduğunca çabuk bir biçimde bilgi verin. Sakın ola hiçbir şeyi geciktirmeyin. Okurlar, neyin, nerede, nasıl olduğunu tümüyle kavrayabilmeli; o kadar ki, hamamböcekleri son birkaç sayfayı yiyip bitirse bile okur hikayeyi kafasında tamamlayabilmeli."}
{"url": "https://futuristika.org/izler-bir-mekan-bulusmasi/", "text": "Yolları Büyükada'da buluşan Gül Bolulu, Nuray Karşıcı, Fatma Sağ Tunçalp, adanın 19. yüzyıla ait bir konut mimarisi örneği olan ve Avlonitis Evi olarak anılan Rum evini sergi mekanı olarak seçtiler. Sergide yer alan işler, tek bir tema etrafında değil farklı ifade dilleri kullanılarak bağımsız izlekler üzerinden ortaya çıkarak mekanla buluşuyor. Gül Bolulu ve Fatma Sağ Tunçalp'in işleri; doğa/insan bağlantısının ve çelişkisinin, sanat/mekan ilişkisi üzerinden sunulması ile zengin bir çeşitlilik oluşturarak mekanın düşsel şiirini yansıtıyor. Nuray Karşıcı 'nın işleri ise; kendi benini merkeze alarak yaptığı yolculuğun sanat içindeki üretim sürecinde anlam sorgulamaları olarak vücut buluyor. iZLER; BİR MEKAN BULUŞMASI sergisi 2-12 Ağustos 2014 tarihlerinde, 13:00-20:30 saatleri arasında her gün, Büyükada Avlonitis Evi'nde izleyicisiyle buluşuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/izumi-suzuki/", "text": "Yazmaktan Shuji Terayama ile çalışmak için vazgeçmiş Izumi Suzuki'nin öykü derlemesi Verso Books'dan yayımlandı. Hakkında bir derlemedir. Suzuki, 1972 gibi erken bir tarihte beş tuhaf, rahatsız edici hikaye yayınlayarak BK yazmaya başladı, ancak Kasım 1975 'te San Francisco Dergisi'nin özel 'kadın sayısında yayınlanan Cadının Çırağı ile Ursula K. Le Guin ve Marion Zimmer Bradley gibi aydınların çalışmalarının çevirilerinin yanında yer aldı. 1970'lerde, Japon BK dünyası, genel olarak hemen her edebi camia gibi, bir erkek kulübüydü 1977' de Kiso Tengai dergisinde yayınlanan bir röportajda Suzuki, BK yazarı Taku Mayumura'ya, aralarında 30'a yakın üyenin hiçbirinin kadın olmadığı BK Yazarlar Kulübü'ne katılıp katılamayacağını yarı esprili bir şekilde soruyor. Sonra gülüp geçiyor. Eleştirmen Nozomi Dismori, Suzuki ve bazı kadın çağdaşlarının BK topluluğu tarafından dışlanmış ya da belki de turist olarak muamele gördüğünü yazıyor. İnsanlar çalışmaları yüzünden şaşkına dönmüştü ve hikayelerin kendisinden ziyade eksantrik biyografisine odaklanmışlardı Ama Dismori'nin dediği gibi, O zamanlar okuyucular muhtemelen ona ayak uyduramıyordu. O zamanlar hiçbir BK yazarı onun gibi bir şey yazmıyordu. Suzuki'nin hem sosyal hem de edebi normlara meydan okuması, Haruki ve Ryu Murakami'den Yoko Tawada'ya, Gen'ichiro Takahashi ve Amy Yamada'ya kadar sonraki yazarların önünü açtı, ancak muhtemelen kanona asla kabul edilmediği gerçeğine de dayattı. Suzuki'nin hikayelerinin, tüm anti-toplum ve anti-otoriter etkileri ile karşı kültüre kök salması şaşırtıcı değildir. Ancak sonuçta, çalışmalarının odak noktası büyük ölçüde yereldir. Hikayelerinin çoğu kadın ve erkek arasındaki sorunlu ilişkilere geri döner ve yıldızlar arası yolculuğa hazır olmasına rağmen nadiren Tokyo'dan ayrılır. Suzuki, günlük yaşamın temel mücadelelerinin, hayatımıza hangi yeni teknolojilerin sızdığından bağımsız olarak nasıl devam ettiğine hayrandır. 'Unutulmuş' (1977) filminin kahramanı Emma için ileri teknoloji, hem uyuşturucu bağımlılığını hem de sevgilisinin sadakatsizliği konusundaki şüphelerini gidermenin bir yolunu temsil ediyor. Terminal Can Sıkıntısı'nda (1984), sinirbilimdeki gelişmeler sadece işsizlik ve ilgisizlik tarafından uçurumun kenarına sürüklenen bir toplumu uyuşturmaya hizmet eder. Suzuki'nin ödün vermeyen, ancak çoğu zaman karanlık bir mizah anlayışı olan hikayeleri, bulaşıkları yıkayan kişinin perspektifinden anlatılan mutfak lavabosu gerçekçiliğinin bir tür BK versiyonunu temsil eder. Günlük hayatın gerçekleri asla uzak değildir. Örneğin, 'That Old Seaside Club' (1982 )' un sanal dünyası, popüler, iyi hissettiren Black Mirror bölümü 'San Junipero'yu (2016) esrarengiz bir şekilde öngörür, ancak mutsuz bir evliliğin angaryasına acımasız bir geri dönüş lehine dokunaklı sondan vazgeçer. Cinsiyet bir şekilde Suzuki'nin çalışmalarının merkezindedir ve konunun dışında kalmaz. Bu nedenle, hikayelerinin cinsiyet dinamikleri çağdaş okuyuculara garip gelebilir. BK dünyasında kendi izlerini bırakmıştır ve bu onun siyasetini de kapsar. Kotani, İzumi Suzuki'nin BK edebi çevresine hakim olduğu kadın kurtuluş hareketi döneminde, feminist ayrılıkçılık feminist ütopyaların anlatılarına dönüştürüldü. Bununla birlikte, bu anlatılar sadece feminist ayrılıkçılığı desteklemedi; aksine, bununla ilgili belirli bir belirsizliği ortaya koydu, der. Suzuki'nin en ünlü hikayesi,' Kadınlar ve Kadınlar'(1977), erkeklerin gettolarla sınırlı olduğu kıyamet sonrası bir anaerkil toplumu tasvir eder, ancak bu sözde ütopyaya bir huzursuzluk duygusu nüfuz eder ve genç anlatıcının kendisine aşılanan değerleri sorgulamasına yol açar. Nobuyoshi Araki ona 'çağın kadını' dedi, ama Suzuki zamansız bir yazardır ya da belki de zamanı geçmiş bir yazar. Birçok BK yazarının, ona yaklaştığımız anda eskiyen ve modası geçen fantastik bir 'gelecek' hakkında yazdığına işaret eder; Suzuki 'şimdi'yi yazmıştır ve hikayeleri her zamanki gibi rahatsız edici bir şekilde ilgili kalarak belirli bir zamanı, kültürü veya yeri aşmıştır tekrarlayalım: Izumi Suzuki her zaman şimdinin yazarıdır. VerVerso Books tarafından yayımlanan Terminal Boredom'dan gözatım metni. Bu sabah evimin önünden bir oğlan geçti. Kız kardeşim Asako'ya bunu anlattığımda, bana sadece, 'Salak, buralarda hiç oğlan olmadığını biliyorsun,' dedi. Uzun zaman önce, Dünyada sadece kadınlar vardı. Huzur içinde yaşadılar, ta ki bir gün bir kadın, daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir çocuk doğurana kadar: Vücudu şekilsizdi, her şeyi kaba ve dikkatsizce yapardı ve birkaç çocuk doğurup ölmeden önce herkese büyük sorunlar yarattı. Dertlerden biri de erkeğin ortaya çıkışıydı. O andan itibaren erkek sayısı istikrarlı bir şekilde arttı. Savaşı ve birbirini yemek için gereken aletleri icat edenler de onlardı. Daha da kötüsü, devrim, iş ve sanat gibi kavramlarla oynamaya başladılar, enerjilerini türlü türlü soyut arayışlara harcadılar. Ve hatta bunun, insanlığın en büyük özelliği olduğunu iddia etme cüretini gösterdiler macera, romantizm, günlük hayatta tamamen yararsız olan her şeyin gayretli arayışı. Erkekler yetişkin görünmelerine rağmen aslında çocuklardı, görünüşte karmaşık ama olabildiğince basitlerdi; aslında tamamen yönetilemez yaratıklardı. Kadınlarda da bir şey vardı, 'sevgi' denilen bir şey, ama bu çok daha somuttu. Ağlayan bir bebeğe katlanmak, yorgun olmana rağmen bezini değiştirmek gibi hareketlerde ortaya çıkardı. Bulduğunuz yiyecekleri bakımınızdaki zayıf küçük varlıklarla paylaşmaktı. Ama yabancılarla değil. Çünkü bunu yaparsanız, siz ve soyunuz hayatta kalamazsınız. Erkek sayısı arttıkça, kadınların bu yaratıkların herbirini yakından takip etmesi gerekiyordu. Bu gerçekten zahmetli bir görevdi, ancak çoğu kadın bu konuda yetenekli görünüyordu. Evlerini ve ailelerini korumak zorundaydılar. Uzun yılların geçmesiyle birlikte, erkekler şiddet ve kurnazlıkla topluma hakim olmaya başladı ve daha sonra savaştan başka bir şey yapmaz oldular. Varoluş nedenlerini hem büyük hem de küçük çatışmalarda buluyor gibiydiler. Savaş günlük hayatta bile yolunu buldu ve böylece 'trafik savaşları' ve 'oraya buraya giriş savaşları' doğdu. Bu tür terimler o kadar yaygınlaştı ki 'savaş' kelimesi tüm anlamını kaybetti. Bu üzücü durum elbette erkeklerin hatasıydı. Trafik hırıltıları ve üniversite giriş sınavı çok çok kötüye doğru gittiğinde, insanlar artık buna dayanamaz oldular, 'savaş' kelimesini 'cehennem' ile değiştirdiler ve 'trafik cehennemi' veya 'sınav cehennemi' gibi ifadeler ürettiler. Fabrikalar çalışmaya devam etti bu arada ve çağ ilerleme ve uyum ilahileriyle yankılandı. Ama sonra, yirminci yüzyılın ikinci yarısında garip bir şey oldu: erkek doğum oranı düşmeye başladı. Görünüşe göre bu kirlilik denen bir şeyden kaynaklanıyordu. Buhar makinesini icat eden adamlar muhtemelen kendi türlerinin sonunu getirecek olayları başlattıklarını bilmiyordu. Her halükarda, erkeklere kıran girdi. Bazı nedenlerden dolayı kadınların her biri, sevecek belirli bir erkek bulma alışkanlığı geliştirmişlerdi, bu yüzden durum onları çok üzdü Bununla birlikte erkek sayısı azalmaya devam etti. Bugünlerde, Cinsiyet Dışlama Terminali İşgaliye Bölgesi'ni ziyaret etmediğiniz sürece bir tanesini bile göremezsiniz. Asako biraz çay koydu. Sorusu karşısında güvenim buharlaştı. Asako'nun saçları gerçekten kısa kesilmişti ve bir çift pamuklu belden düğmeli pantolon giyiyordu. Erkeklerle ilgili materyallerin yayınlanması kesinlikle yasaktır. Okulda bu konuda pek bir şey öğretmiyorlar. Bu tür tabu konularını sadece arkadaşlarınız arasında fısıldaşarak öğrenirsiniz. İki ya da üç yıl önce biri gizlice Erkekler Hakkında adında bir broşür yayınladı ve bir arkadaşım da bana gösterdi. Sonunda polis olayı takip edip baskıyı durdurdu ve tüm kopyalara el koydu. Suçlular çabucak yakalandı ve bir cezaevine kondu. Haber afişleri, 'merak uyandırdığı' için tehlikeli bir yayın olarak damgaladı. Bilim kurgu distopyaları genellikle siyaseti, ideolojiyi veya teknolojiyi incelemenin bir aracı olarak kullanılır, ancak Izumi Suzuki için bu araç kaygı, acı ve üzüntünün yakından araştırılmasına hizmet eder daha çok. Terminal Can Sıkıntısı'nda toplanan hikayeler bilim kurgu distopyalarına bağlıdır, ancak bir bütün olarak toplumla ilgili büyük anlatılardan ziyade yollarını kaybetmiş ve kendi kişisel kefaretlerini arayan karakterlere odaklanır. Bazen bu dünyadan olmayan uzaylılar veya geleceğin yeniden tasarlanmış toplumlarında yaşıyor olsalar da, bunlar şimdi mücadele ettiğimiz şekilde mücadele eden insanlardır. Koleksiyondaki yedi hikayeyi Japoncadan İngilizceye altı çevirmen çevirdi. Terminal Boredom, Suzuki'nin İngilizceye çevrilen ilk kitabı olmasına rağmen, gelecek yıl başka bir koleksiyon, Love < Death, gelecek. Suzuki 1986 'da vefat etti, ancak bugün bile onu güncel tutan bir öngörüyle yazdı. Onun dünya görüşü en iyi biçimde ilerici olarak tanımlanabilir. Koleksiyonda kadınlar ön planda ve ortadadır, kadın yoldaşlığı özellikle önemlidir. Kadınlar ve Kadınlar da, anaerkil bir toplum erkekleri toplama kamplarında tutar, bu fazlalık insanları sadece üremek için saklarlar. Yakın geçmişte, insanlar toplumun özgür üyeleridir, ancak anlatıcı o dünyayı tanımak için çok gençtir. Bir ıslahevine okul gezisinde erkeklerle tanışır. Erkekler beklediğim gibi çıkmadı, diye hatırlar. Çırpınıyorlardı ve tuhaf kokuyorlardı ve hepsi beni ürpertiyordu. Okul gezisine paralel olarak, anlatıcı da mahallesinde başıboş bir çocuk fark eder. Kaçmıştır ve kamplardan uzak durmaktadır. Babası kanun kaçağı olarak yaşar ve çocuğun annesi onu yıllarca bir kız gibi giydirmiştir. Anlatıcı onunla arkadaş olur. Suzuki'nin zanaatının başarısı bu çocuğa sempati yaratma yeteneğinde yatıyor. Hayatı çok zordur. Babası tedavi edilebilir bir hastalıktan ölmüştür ama tıbbi yardım almak hapsedilmesine yol açabilirdi. Çocuk da gizli yaşamalıdır yoksa hapse girme riski vardır. Suzuki bizi, kısaca, bu anaerkil ütopyanın bazı karanlık sırları olması gerektiğine ikna eder, eğer bunun gibi genç çocuklar kamplarda hapsedilmekten korkuyorlarsa eğer? Ve sonra çocuk anlatıcıya tecavüz eder. Anlatıcı, erkeklerle dolu bir dünyayı hiç tanımadığı için kendini koruyamayacak kadar masumdur. Oğlan ona babalar ve bebeklerin nasıl yapıldığı hakkında çok şey anlatır ve anlatcı karakterin hiç fikrinin olmadığı konulardır. Tecavüze uğradığını bile fark etmez aslında anlatıcı. Günün geri kalanını insan hayatıyla ilgili beklenmedik, korkunç gerçekleri öğrenerek geçirdiğini söylemekten başka eylemi tanımlayacak bir dili yoktur. Vücudumla öğreniyorum, der. Aniden adamların neden toplama kamplarında kilitli olduğunu anlarız. Türün devamı için bu insanlar gereklidir, ancak varlıkları tehlikelidir ve şiddet doğalarının bir parçasıdır. Bu koleksiyonda Suzuki'nin hikayeleri usta Philip K. Dick'in akıl almaz bilim kurgu distopyalarını anımsatıyor. Çalışmalarının çoğunda, Terminal Can Sıkıntısı hikayelerinde olduğu gibi, zaman ve mekan genellikle uyuşturucuların yardımıyla kopuktur. Ve Dick gibi Suzuki de çoğu zaman belirsizlik, kopukluk hissi ve siyah beyaz gerçekler arasındaki grilik lehine somut ayrıntıları dışarıda bırakır. Bu belirsizlik, anlatı hızının sürüklenmesini önlerken okuyucunun birçok eksik noktayı doldurmasına izin veren amaçlı bir dışlama duygusu yansıtır. Suzuki, uzay yolculuğu gibi teknik detaylarla özellikle ilgilenmez: yöntemler önemsizdir. Uzay yolculuğu olur, tıpkı New York'tan Tokyo'ya Bernoulli'nin prensibinin bir açıklamasına ihtiyaç duymadan uçağa binmemiz gibi. Dünya dışı türler hakkında yazdığında, dünyanın çeşitli halklarıyla herhangi bir yabancı gezegenden daha fazla ortak noktaları vardır. Dünya dışı türler de, hikayelerdeki insanlar gibi, kendilerini düzeltmeye çalışan varlıklardır. Suzuki ayrıca hikayelerde gerilim yaratmak için okura aktarılan bilginin ihmal edilmesini sağlar. Eski Deniz Kenarı Kulübünde, yakın zamanda arkadaş olan iki kadın, uzak bir eğlence gezegeninin iskelesinde buluşuyor. Emi, sağaltıcı nedenlerden dolayı gezegende olduğunu kabul ederken, anlatıcı piyangoyu kazandığı için bu cennette olduğunu söylüyor. Ancak anlatıcı odasındaki sandalye ile sohbet etmeye başladığında belki de burada başka bir şey olduğunu fark etmeye başlarız. Uzay ve zaman karmaşası vardır. Hikaye dışa doğru yayıldıkça Emi'nin içki problemi olduğunu öğreniriz. Aslında, bu gezegendeki herkes beyinlerini bir terapi biçimi olarak yeniden başlatmak için kolektif bir fantezi kuruyordur. Ancak Suzuki, ayrıntıları yalnızca gerektiği gibi dağıtarak, bu açıklamayla yavaş oynayarak ve süreçte gerilim yaratarak bu gerilimi ustaca sürdürür. Buradaki karakterlerin kişisel zorluklarla uğraştıklarına dair derin bir sezgi de vardır. Suzuki, karakterin birbirleriyle olan ilişkilerine, Emi ile anlatıcı çevredeki ortamdan ziyade, anlatıcı ve ünlü biri olan Noashi arasındaki arkadaşlığa odaklanır. Bilim kurgu, insanlıkları için elbise görevi üstlenir. Koleksiyon boyunca yayılan bir melankoli duygusudur. Suzuki, Unutulmuştaki Emma gibi derin bir üzüntü kuyusundan yararlanır, kolyesinde sakladığı bir uyuşturucudan başlayarak hikayeye girer. Sol, dünya dışı sevgilisi, onu bağımlı olacağı konusunda uyarır. Emma, That Old Seaside Clubdaki Naoshi ve Emi gibi değildir. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığından kurtulup hayatlarını yeniden başlatmaya çalışırlar. İlaçlar gizli bir acıyı örter, Suzuki'nin her zaman görmemize izin vermediği bir acıyı, bazı insanların diğerlerinden daha iyi baş ettiği bir tür gençlik endişesini. Uzaylıların ve gezegenler arası ilişkilerin çerçevesi sadece Emma'nın gençlik huzursuzluğunun bir zemini olarak hizmet eder, uyuşturucu kullanımı bir semptomdur, ancak seçimleri önemlidir; sonuçta sevgilisi ve ailesi, gezegeni, türü arasında seçim yapmak zorundadır. Suzuki her zaman karakterlerinin başarılı olmasına izin vermez ve başarılı olsalar bile başarının bir bedeli vardır."}
{"url": "https://futuristika.org/j-g-ballard-alintilari/", "text": "- Gezegen devasa bir Disneyland'a dönüyor. Japonların geleceğe, avrupa'nın geçmişe ve Afrika'nın da kocaman bir kıyamet bölgesine denk gelen bir park gibi, Batının çıkarı için sahnelenen bir felaket filmi. - İnsan vücüdunun ağrıkesici kapasitesi neredeyse sınırsızdır. - Herşeyi hoşgörebiliriz, ancak biliyoruz ki liberal değerler, bizi sadece pasifleştirmek için tasarlanmıştır. - Herşey çok temiz ve parlak ama aynı zamanda saçma sapan bir şekilde tehdit edici. - Listeler heyecan vericidir. Sadece listelerden bir roman bile yazılabilir. - Genel kural: eğer yeteri kadar insan öngörüyorsa, gerçekleşmeyecektir. - Özgürlük: Yirminci yüzyılın son büyük yanılsaması. - Doktorlar, avukatlar ya da emlakçılardan daha güvenilir değildir. - İlk eşler, olgunlaşma yolunda bir geçiş ayinidir. Bir çok durumda ilk evliliklerin iyi gitmemesi önemlidir. Kendimiz hakkındaki gerçekleri böyle öğreniriz. - Sekse düşkünüzdür ancak seksüel hayalgücünden korkup büyük tabularla korumak zorunda hissederiz. Eşitliğe inanır, alt sınıflardan nefret ederiz. Bedenimizden ve daha da önemlisi ölümden korkarız. Unutulup gitmenin birkaç adım uzağındayız ancak garip bir şekilde, ölümsüz olmayı ümit ediyoruz. - Marksizmin sorunu, fakirler için sosyal bir düşünce olması. Oysa bizim zenginler için sosyal bir düşünceye ihtiyacımız var. - Özgürlüğün barkod numarası yoktur. - En büyük arzum bir TV programına dönüşmek. - Hayat avangart bir film değil! - Belki de dünyanın kendini yakabilecek birkaç kişiye ihtiyacı vardır. - Tüketiminiz, davranışlarınızı değiştirir. - İki şey her zaman çok ilgimi çekti: Kadınlar ve tuhaflık. - Burjuva hayat tarzı bu gezegenin hayal gücünü öldürüyor. Bu durum tersine bir etki yapabilir çünkü hayalgücü asla bastırılamayan bir şeydir. Bu nedenle yeni bir sürrelizm doğabilir. - Tek gerçek mutluluk, kendinizi bulup, kim olduğunuzu bilmektir. - Hiçbir şey doğru değil. Hiçbir şey yalan da değil. - Cevaplar aslında yok. Bu bir cevap olabilir..."}
{"url": "https://futuristika.org/j-g-ballard-borgesin-bitmeyen-isiltisi/", "text": "Kısa öyküler, kurgu denen hazinenin en gevşek bozukluğudur; mevcut romanların zenginliiğinde kolayca bir yana atılırlar, sıklıkla kalpazanlığa dönen aşırı değerli bir tedavül gibidir. En iyilerinde, Borges, Ray Bradbury ya da Edgar Allan Poe'da ise kısa öykü değerli metalden yapılmış sikke gibidir. Hayalgücünüzün o derin cüzdanında sonsuza dek ışıldayacak bir altın parıltısı gibidir. ben de kesinlikle bir kısa öykü yazarı olarak başladım. Birinin yazar olarak yeteneklerini öğrenmesinin en iyi yoludur. Ne yazık ki bugün birçok genç romancıda olduğu gibi, yok olmak üzere olan bir tür. Üzüntü verici ama sanırım bugün birçok insan kısa öyküleri okuma yeteneklerini yitirmiş durumda. belki de TV dizilerinin kötücül ve sarkmış, bitmek bilmeyen anlatılarının etkisiyle. Borges, Edgar Allan Poe ve Ray Bradbury gibi en iyi kısa öykücülerin yapıtları ise, ışıltılarını asla kaybetmeyecek, hiç solmayacak birer altındır. Crash'de, ne kurgu ne de gerçeklik vardır. Bir şekilde her ikisini de bozmuş olan bir durum mevcut. Borges'ten sonra, tamamen farklı bir yazımla Crash, simülasyon evreninin ilk büyük romanıdır. Bundan sonra karşılaşacağımız dünyanın ilk yapıtıdır. Benim yaşıma geldiğinizde, kimse sizi düzyazı stiliniz için sevmez, tıpkı kimsenin güzel bir kadını sadece tabiatı nedeniyle sevmeyeceği gibi. Ben kuşkusuz ki sinema sayesinde büyük kitlelere ulaşan ilk yazar değilim. Benden önce de birçok yazar aynısını yaşadı. Popüler yazarların tersine, filmleri olmadan sadece kitaplarıyla bilinir olan ciddi yazarların sayısı pek az. sadece Borges gibi bir yazarın şöhreti herhangi bir filmden bağımsız sayılabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/j-g-ballard-icin-ne-dediler/", "text": "J. G Ballard'ın öldüğünü dün öğrendik. Ballard doğrudan doğruya değil ama gizliden gizliye sinemayı ilgilendiren bir yazardı. Onun ölümüyle birlikte, beylik deyişle 'bir devrin kapandığı' hissine kapılmak bile mümkün. Ballard, soydaşı yazarlar olarak düşünülebilecek ve sinemanın son 20-30 yıldır konu ve fikir ödünç aldığı Philip K. Dick, William Gibson ve Asimov gibi yazarların belki de en ilginciydi. Doğrudan bir kurgu-bilim yazarı denemezdi ona, ama gelecekle ilgili fikirleri daima beklenmedik ve ilginçti. Teknolojinin marifetleri ve teknolojinin biçimlendireceği bir gelecek kadar, teknolojinin bugüne nasıl bulaştığı, nereden eklemlendiği ile de ilgilenmesi dikkat çekiciydi. Bu anlamda 'gelecek çoktan geldi' hissine en erken sahip olan yazarlardandı. Şehirle ilgiliydi; mimari ya da sosyoloji gibi tanımlı alanların kenarında gezinir ve onların mesela antropolog Marc Auge gibi kimselerin çok sonradan merak edeceği 'kenarsal' tanımlarını yapardı. Auge'nin 'Yok-Yerler' kitabında havaalanı bekleme salonu vb. gibi çağdaş kentsel ara alanları tarif edişinden yıllar önce, Ballard başyapıtlarından biri olan 'Beton Cengeli'ni yazmıştı. Bu romanda kenti çevreleyen yollardan birinde arabasıyla yol alan bir adam kaza geçirerek refüje düşer ve yardım istemek üzere hiçbir arabayı da durdurmayı başaramayınca refüjün üzerinde bir hayat biçimi kurar. Anlaşılabileceği gibi, Ballard'ın edebi öncüllerini bilen ve bir biçimde yeniden yorumlayan yanı da vardı. Ben onu hep bir bulut heykeltıraşı olarak hayal etmiştim. Nasıl bir havada olursa olsun pırpır uçağına atlayıp, al kumsallardaki meraklı kalabalığın bakışları altında, bulutların altından girip üstünden çıkan, uçağın kanatlarını bir keski gibi kullanıp benzersiz sanatını icra eden maceracı olarak. Böyle günlerden birinde, tıpkı öyküsünde anlattığı gibi fırtınalı, kötü bir hava yüzünden yere çakılacak ve hayatı son bulacak diye düşünürdüm. Oysa Al Kumsallar kitabı, boş bir maceradan çok daha fazlasını anlatır. Kendisinin de söylediği gibi, geleceğin gerçekte nasıl olacağına dair çarpıcı bir tahmindir. O, bilimkurgunun paradoksunun farkındaydı; zamandan ve mekandan ne kadar uzaklaşılırsa uzaklaşılsın bilimkurgunun hemen tamamı bugüne dair olmaktan kurtulamıyordu. Gelecekle ilgili korkularımı tek kelimeyle özetlemem gerekirse şöyle derim: Sıkıcı. Olabilecek her şey zaten gerçekleşti, heyecan verici, ilginç ya da yeni bir şey asla gerçekleşemeyecek.. Gelecek ruhumuzun varoşlarına uyarak büyük bir boşluktan ibaret olacak... demişti J. G. Ballard. Gelecekle ilgili fazla umudu ya da beklentisi yoktu. Artık biz de biliyoruz, Ballard olmadan gelecek daha sıkıcı olacak, o yeni bir kitap yazamayacak, okurlarını ancak eski bir kitabı yeniden okunup içerisinde yepyeni kıvılcımlar bulunduğunda heyecanlandırabilecek. Çünkü olabilecek her şey gerçekleşti artık, edebiyat dünyasının en büyük yazarlarından biri olan J. G. Ballard hayata gözlerini yumdu."}
{"url": "https://futuristika.org/j-g-ballard-inaniyorum/", "text": "Dünyayı baştan yaratmak, içimizdeki hakikatı salıvermek, geceyi dizginlemek, ölümü alt etmek, otobanları büyülemek, kendimizi kuşlara sevdirmek, delilerin güvenini kazanmak için imgelemin gücüne inanıyorum. Kendi saplantılarıma, trafik kazasındaki güzelliğe, su altındaki ormanların dinginliğine, tenha kumsalların heyecanına, otomobil hurdalıklarının zerafetine, kat otoparklarının gizemine, terkedilmiş otellerin şiirselliğine inanıyorum. Hayalgücümüzün okyanusuna yönlendiren, Wake Island'ın unutulmuş uçak pistlerine inanıyorum. Margaret Thatcher'ın gizemli güzelliğine, burun deliklerinin kıvrımına ve alt dudağındaki pırıltıya, yaralı Arjantinli askerlerin melankolisine, benzin istasyonu çalışanlarının tekinsiz gülüşlerine inanıyorum; Margaret Thatcher'ın adı sanı kalmamış bir motelde veremli bir benzin istasyonu çalışanının nezaretinde genç bir Arjantinli asker tarafından okşanırken gördüğüm düşe inanıyorum. Bütün kadınların güzelliğine, kadınların imgeleminin ihanetine, kalbime öylesine yakından, efsunlu süpermarket raflarının krom parmaklıklarıyla kadınların inancını yitirmiş bedenlerinin kesişimine, tüm sapkınlıklarıma gösterdikleri candan hoşgörüye inanıyorum. Yarının ölümüne, zamanın tükenişine, şehirlerarası otobüslerin hosteslerinin gülümsemelerinde ve sezon dışında kalmış hava limanlarının trafik kontrolörlerinin yorgun gözlerinde yepyeni bir zamanın peşinde koşmamıza inanıyorum. Büyük adamların ve kadınların cinsel organlarına, Ronald Reagan, Margaret Thatcher ve Prenses Diana'nın bedenlerinin duruşlarına, tüm dünyayı kameraların önünde selamlarken dudaklarından çıkan güzel kokulara inanıyorum. Deliliğe, açıklanamazın gerçekliğine, taşların sağduyusuna, çiçeklerin divaneliğine, Apollo astronotlarının insan ırkına yığdıkları hastalığa inanıyorum. Max Ernst'e, Delvaux'ya, Dali'ye, Titian'a, Goya'ya, Leonardo'ya, Vermeer'e, Chirico'ya, Magritte'e Redon'a, Duerer'ye, Tanguy'ya, Facteur Cheval'e, Watts Towers'a, Francis Bacon'a ve gezegenin tımarhanelerine kapatılmış görünmez sanatçılara inanıyorum. Varoluşun imkansızlığına, dağların ironisine, elektromanyetizmanın absürtlüğüne, geometrinin güldürüsüne, aritmetiğin zalimliğine, mantığın cinayete azmine inanıyorum. Yeniyetme kadınlara, bacaklarının duruşlarıyla ortaya çıkardıkları ahlaksızlıklarına, darmadağın bedenlerinin saflığına, apış aralarının pis otellerin banyolarında bıraktıkları izlere inanıyorum. Uçmaya, bir kanadın güzelliğine, en azında bir kez uçmuş her şeyin güzelliğine, küçük bir çocuğun fırlattığı ve devlet adamlarının ve ebelerin bilgeliğini taşıyan taşa inanıyorum. Cerrahın neşterinin sühuletine, sinema perdesinin sonsuz geometrisine, süpermarketlerin içlerinde gizlenmiş evrene, güneşin yalnızlığına, gezegenlerin gevezeliklerine, kendimizi tekrarlamamıza, evrenin ademi mevcudiyetine ve atomun can sıkıntısına inanıyorum. Alışveriş merkezlerinin camlarındaki video kayıt cihazlarından yayılan ışığa, galerilerdeki otomobillerin radyatör mazgalllarında mesihsel içgörüler olduğuna, havaalanının asfalt pistine park edilmiş 747'lerin motor kapaklarındaki yağ kalıntılarının zarafetine inanıyorum. Geçmişin olmadığına, geleceğin öldüğüne, bugünün ise sınırsız ihtimallerine inanıyorum. Rimbaud, William Burroughs, Huysmans, Genet, Celine, Swift, Defoe, Carroll, Coleridge ve Kafka'daki çıldırmaya inanıyorum. Piramitlerin, Empire State Binası'nın, Berlin Führer Yeraltı Sığınağı'nın, Wake Island uçak pistlerinin tasarımcılarına inanıyorum. Migren nöbetlerine, öğle sonralarının can sıkıntısına, takvimlerden korkmaya, saatlerin dönekliğine inanıyorum. Anormalliğe, ağaçlara, prenseslere, başbakanlara, terk edilmiş benzin istasyonlarına, bulutlara ve kuşlara delice sevdalanmaya inanıyorum. Duyguların ölümüne ve hayalgücünün zaferine inanıyorum. Tokyo'ya, Benidorm'a, La Grande Motte'a, Eniwetok'a, Dealey Plaza'ya inanıyorum. Alkolizme, zührevi hastalıklara, hummaya ve tükenmişliğe inanıyorum. Haritalara, şemalara, şifrelere, satranca, bulmacalara, havayolu uçuş çizelgelerine, havalimanı sinyal lambalarına inanıyorum. Mitolojilerin, hatıraların, yalanların, fantezilerin ve kaçışların hepsine inanıyorum. Bir elin gizemine ve hüznüne, ağaçların şefkatine, ışığı bilgeliğine inanıyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/j-g-ballard-vs-grace-jones/", "text": "Grace Jones'un dördüncü albümü, 1980 yılında yayınlandı. Şarkı aslında Daniel Miller'a ait ve The Normal isimli elektro-punk çalışmasında 1978'da duyuldu. Şarkının sözleri, J G Ballard'ın Crash/Çarpışma isimli yapıtında göndermelerden oluşuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/jacques-vache-savas-mektuplari/", "text": "Rüyamda devamlı kırmızı bir gömlek, kırmızı bir fular ve botlarla görüyorum kendimi. Çinli bir topluluğun üyesi ama aynı zamanda Avustralyalı bir ajanım. Yazma hakkınızı aydınlatıyor muyum? Bir zulüm görenle ya da herhangi bir katatonikle haberleşeceğim. Beklerken Saint Augustin'i tekrar okuyorum ve cahil bir nükte keşişini görmeye çalışıyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/jake-baddeley/", "text": "Jake Baddeley'in eserleri bende daima, gecenin içinde barındırdığı esrarengiz imgeleri açığa çıkarır. Ruh, Jake'in imgesinde genellikle kadındır. Rüya yorumculuğundan kaynaklanan bir düzlemde eserlerini yaratır. Gecenin baskınlığı, rüyanın erdeminden gelir. Kıskaçta olan bir kadın vardır. Duvarlardan iki delik, kadının arkasına yansır. Hayatın kapalı bir kutu olduğunu ve ancak bize pencerelerden gösterdiğini anlatır. Sağ elinde bir kilit, altında ise sular vardır. Bir şeyleri açmak istediği kesin gibi görünse de kendini kilitliyor da olabilir. Beynin sağ tarafı bir bölünmüşlük yaşıyor. Sağ taraf insanın yaratıcı tarafıdır. Sol ise adaptasyon tarafı. Kadın yani ruh yaratıcılığıyla bir bölünme hali yaşıyor. Sol eli ise bunu çözümlüyor-muş gibi bir durum içindedir. Kalp ile beyin çekişmesi gün yüzüne çıkıyor. Sağ tarafı özgürlüğe giderken 'Sol' ise onu inceleyip kendine göre yorumluyor. Sol tarafın 'din' olduğu açıktır. Yarı-melek kanadı sol gözünü sarar. 'Sağ' ise bölünmüş bir şekilde kurtulmaya çalışır. Kendini kilitliyor-muş gibi bir izlenim olursa eğer durum daha basit açıklanacaktır. Gece olduğunda ruh bir mahkemeye çıkarılıyor. Fakat bunu, gece olduğunda, ruh serbest kalmak istiyor diye de çevirebiliriz. Sağ tarafın mavi yani özgürlük istemesi, sol tarafın grimsi yani dini açıklamalarda bulunması bize büyük ipuçları verir. Resmin ise, belki de, en büyük ayrıntısı arkadadır. Arkada bir ayna çerçevesi vardır. Kişi gece aynasında kendi yansımalarının gücünü bulmak isteyişi yüzünden bu durumdadır. Tepede ise şeffaf bir küre dengededir. O küre, yarın sabah olduğunda, her şeyin yine eskiye döneceğinin büyük bir habercisidir. Hava biraz kapalıdır. Kadın, elinde bir anahtarla atın üstünde durur. Anahtarın üzerinde sancağa benzer bir bez vardır. öteki bezin kadından mı yoksa elinde tuttuğu başka bir anahtardan mı geldiği bilinmez durumdadır. Eğer öteki anahtar yoksa burada kadın devreye girecektir sanki. 'Truva Atı' imgesi bir baskının olacağı haberidir. Bu baskın, ruhun gerçekten ne istediğini belirleyecektir. Anahtarlar sokulursa, yeşilliğe karışmak ve özgür olmak istenci vardır. Sağ alttaki boşluğun nedeni, büyük bir ihtimalle, anahtarın yeri olduğu içindir. Bu da anahtarın sadece bir tane olduğunu gösterir. Bu durumda kadın, öteki anahtar deliğine de aynı anahtarı sokacaktır. Zorlu bir süreç sonucunda gelmiştir kadın. Atın ise içinden ne çıkacağı meçhuldur. Önemli bir ayrıntı ise kapının olmayışıdır. Bu kadar anahtar deliği, anahtar ancak bir uğraşın ötesine geçemez anlamı acı da olsa beliriyor; beynin köhne damarlarında. Arkadaki altın çember, bir göz imgesi olarak olana bitene hakim bir bakış açısıyla izliyor. Gece olduğunda ruh bir mahkemeye çıkarılıyor. Piyon, at ve kale satranç tahtasında dururlar. Maça as, kadını ve orduyu temsil eder. Bir savaş haberi gibidir bu eser. Kadının başında kağıttan bir şapka vardır. Önemsiz bir şey olduğu halde takılan. Elindeki sancak mavi beyaz göstergesi. Parmaklarıyla değdiği bir karga burun. İnancın sembolizmi. Atın altında ise bir mektup vardır. Burada en önemli ayrıntı ise Karo beşin Kaleye yakın bir konumda olmasıdır. Karo beşin destede anlamı: Düşmanınız çok olan birinin çizdiği yoldur. Bu yol çok kederlidir. Bir taraftan beklediğiniz haber veya mektup gelecektir ama sizi üzüntüye düşürecektir. O mektup, kuşkusuz, bir atla gelecektir ve ordunun piyon gibi önemsiz kaldığını bildirecektir. Bu işin maddi boyutu. Manevi boyu ise ruhun bir karar aşamasında olduğunu fakat bu karar aşaması gerçekleşirken haberlerin hep kötü yönde olduğu gerçeğidir. Kişi egosuna sarılarak, kendini sahte bir komutan ilan eder. İyi bir insanın nasıl olması gerektiği anlatılmıştır bu eserde. En sağda, bir kağıt vardır. Üzerine A harfi işlenmiştir. B harfi olan kağıt ise daha büyüktür. Burada büyük bir mesaj gizlidir. Hayatta ilerlerken ilk başladığın yer, bir sonrakinin ancak yarısı olabilir mesajıdır. Fakat C harfi çok azdır, D ise silikleşmiştir bile! A'dan B'ye geçerken çoğu insan bırakır ama C çok rahattır artık, bunu kimse kolay kolay anlamaz. Ruh onu büyük bir özveriyle tutuyor. İlerlerken uçmayı öğreniyor kuş. İlerlemek ise ancak okumaktan geçiyor. Sağdan sola ilerleyen döngü. Kalbin boşa gelmeyeceğinin altını çiziyor. İleri giderken her zaman sağ beyninle düşün ama sol tarafa git. Kalbinin dilediği yere. Sonunda bir kartala bürünen ruhun arkası tüylenir. Yeşil bir giysi giyer, bu; onun doğayla iç içe geçtiğinin simgesidir. Yarım gibi küpesi vardır, bu; geceye artık hükmedebilir çağrısıdır. Özetlersek; harflerin yolunda gitmeli ama kalbin ne istediğini unutmamalı yoksa ancak A'yı geçer B'de kayboluruz."}
{"url": "https://futuristika.org/james-duvalin-darkonun-afis-jeneriginde-adinin-gecmemesine-dair-soylesidir/", "text": "Bugün Donnie Darko'nun bir nevi süper kahraman olduğunu söyleyebiliyorsak aslan payı Frank'e ait. Ufak bir dilimi de Gretchen'a ayırabiliriz. Kısacası; yardımcı karakter demeye utançtan dilimin varmayacağı bir karakter Frank. James Duval de ona hayat veren. İki çift güzel söz edilecek türden bir oyunu yoktu filmde, doğruya doğru. Fakat saydığım sebeplerden dolayı en az Darko kadar önemli. Bunca tantanadan sonra lafı getirmek istediğim yer James Duval'in filmin afiş jeneriğinde isminin yer almıyor oluşu! Jake ile Jena var; eyvallah, boynum kıldan italik. Drew Barrymore'a bir şey demiyorum. Mary McDonnell'a itirazım var. Katherine Ross, Patrick Swayze ve Noah Wyle'ı kabul edebilirim. Mary'ye itirazım var, tercih yapmam gerekirse Katherine'i de çıkartabilirim. Çünkü James ile kıyaslayınca esameleri okunamayacak karakterleri canlandırıyorlar Mary ile Katherine. Zaten bana kalsa Jake, Jena ve James'i yazar geçerim. Aslında diğerleriyle de bir derdim yok ama Frank gibi önemli bir karakteri canlandıran James'in olmadığı yerde alayına isyanım var. İşte bu konudan yola çıkarak söyleşi yapmak istemiştim kendisiyle. İnternetten mail adresini buldum ve kısaca kendimi tanıttım. Futuristika'dan söz ettim. Kendisiyle Donnie Darko eksenli söyleşi yapmak istiyordum. Postayı 9 Mayıs'ta göndermişim. O günden beri ses seda yok. Ben de soruları yayınlıyor ve günün birinde denk gelip de merak edip bu nedir diye bize ulaşmasını ümit ediyorum. - Filmin afiş jeneriğinde adınızın geçmediğinin farkında mısınız? Movie için inanılmaz önemli bir karaktersiniz ama afişteki jenerikte adınız bile geçmiyor! Haksızlık değil mi bu? - Filmde yer alma süreciniz nasıl gelişti? - Filmde oynayan bazı oyuncular düşünülen ilk isimler değillerdi. Sizin karakteriniz için de geçerli mi bu durum? - Çekimlerde baştan sona yer aldınız mı, yoksa sadece kendi çekimlerinizin olduğu dönemlerde mi sette bulundunuz? - Tavşan kostümünü hatıra olarak aldınız mı? - Filmden sonra nasıl tepkiler ve teklifler aldınız? - Richard Kelly'nin ilk filmiydi. Set ortamı, sete hakimiyeti nasıldı? - Richard Kelly'nin kariyerinin gidişatı açısından neler söylemek istersiniz?"}
{"url": "https://futuristika.org/james-gleeson/", "text": "Gleeson'nun imgesinde din, mitoloji, temiz vücutlar ve değişik kafalar vardır. Lilith'in ölümü dersek resmin özetini çıkarmış oluruz. Yerde yatan kadın lilith, ayaktaki çıplak adam Adem'dir. En arkada yatan ise doğmaya çalışan Havva'dır 7 tane karalar içindeki insanlar ise Adem'in aklındaki gelecek kötülükleridir. Ortadaki göl ikiye ayrılmış. Bunu Adem ile Lilith'in ayrı görüşleridir. Su hayatı temsil ettiği için ikisininde sular birbirine karışmaz. Bu gölün üstünde Havva'nın olması ironiktir. Çünkü doğan Havva bunların özütünden doğmuştur. Adem Havva'dan asla büyük olamayacaktır da böylelikle. İlginç bir ayrıntı da vardır. Gölün sağ tarafı biraz kurumuştur. Kuruyan bu yer Lilith'in kanıdır aynı zamanda. Çünkü yerde yatan Lilith Sağ tarafını tutar. Beyniyle hareket ettiği için sağ ona daha yakındır. Gölün kuruyan kısmı ise Havva'yı çok etkileyecektir. Çünkü beyin suyundan az girecektir vücuduna. Tablodaki renk uyumu neredeyse kusursuzdur. Adem'in bedeni ile Havva'nın bedenindeki tonlar aynıdır. Yerdeki kan Lilith'in kanıdır. Kırmızıdır. Ana renktir. Adem sarı tonuyla, Lilith kırmızı tonuyla Havva'yı doğurur. Yani turuncu tonunu. Kara giysi giyenlerde içteki zıtlıklar ve bunların doğuracağı kötülüklerdir. Beyaz başlılar ama giysileri siyah. Toplum, normları, din, aile ve buna benzer toplumsal yaşantıları betimler gibidir. Başları beyaz ve iyi bir şey yaptıklarını düşünüyorlar ama giysileri siyah. Göremiyorlar. Burada yunan mitolojinine gönderme de vardır. Dünyanın yaratılış mitinde Uranos ile Gaia arasındaki olaylar görünür. Yeryüzünün ırzına geçen gökyüzü. Bunların devamında dağların oluşumu falan. Arkada oluşan fırtına gelecek kötü günlerin habercisidir. Kötü günlere tahminde bulunursak da; Nuh mitini gösterebiliriz. İnsansoyunun biraz hastalıklı tarafları doğmaya başlıyor fırtınada. Lilith'in vurulduğu yerinden bir çiçek açmış gibidir. Vurulduğunun farkında ama üzgün değil. Asi kişiliğinin arkasında adalet taşıyor. Kısa saçlı olarak gösterilen Lilith kendine bakan ve avcı bir kişiliktir. Avlanırken saçları dikkatini dağıtmasın diye. Kendine baktığı kısmı ise bunun erkek gibi değilde kadın gibi göstermeye çalışmasıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/james-joyceun-cocuk-kitabi-kedi-ve-seytan-peri-masallarinda-kopru-sorunsali/", "text": "10 Ağustos 1936'da James Joyce, torunu Stevie'ye mektup yazdı. Sana birkaç gün önce içi şekerle dolu kedi gönderdim. Beaugency kedisinin hikayesini bilmiyor olabilirsin dediği mektupta Joyce'un -bilinen- tek çocuk öyküsü yer alıyordu. Öykü, ilk kez 1957'de yazarın mektupları yayımlandığında bilinir oldu. 1964 ve 1981 editlerinde ise bu mektup ilüstrasyonlarla birlikte iki kere daha basıldı. Kitabın önsözünde Joyce'un İrlanda ve Fransa folklorunu harmanlayıp, sihirle bir gecede Lorie üzerinde inşa edilen köprüden bahsediliyordu. Öyküden şüphe duyan çocuklar ise, artık yaşlanmış köprüde gezintiye çağırılıyordu. Beaugency halkının Lorie nehri üzerinde köprüye ihtiyacı vardır. Böylece, Beaugency belediye başkanı şeytanla anlaşma imzalar. Buna göre şeytan, insanların çok ihtiyaç duydukları Loire nehri üzerindeki köprüyü bir gecede inşa edecektir. Ancak tek şartı, köprüyü ilk geçecek olanın ruhunun ona teslim edilmesidir. Ertesi sabah köprü yapılmıştır. Başkan köprüyü geçip şeytanla kucaklaşması için bir kedi gönderir. Kediye bir kova su boca ederek şeytanın kollarına koşmasını sağlar. Böylece şeytanın isteğini yerine getirdiği gibi, bir insan ruhunu da kaybetmemiş olur. Şeytan bu işe bozulmuştur ama belli etmez. Sakince oradan uzaklaşır. Öyküyü, tam da çocuklara uygun olarak masalsı bir tonla anlatan Joyce, kitabın sonlarına doğru kendisine de gönderme yaparak, metinsel detaylara gömülmekten de geri durmamış. Şeytan'ı kızdığında kötü bir Fransızca ile konuşan, hatta duyanların güçlü bir Dublin aksanına sahip olduğunu söylediği biri olarak aktardığını yazar. James Joyce'un bu hikayesi, Finnegan's Wake ya da Ulysses kadar dikkat çekmese de, özellikle Avrupa folklorunda yaygın olan köprü ve şeytanla anlaşma hikayelerinin değişik bir yorumu olarak önemlidir. Bu hikayelerde çoğunlukla şeytan köprüyü tamamlayamayan insanlara ruhları karşılığında yardım eder. İnsanlar ise köprüden hayvanları geçirerek şeytanı kandırır. Bu hayvan hikayesine göre ya bir keçi, horoz ya da köpek de olabilir. James Joyce'un kediyi tercih etmesinin nedeni kuşkusuz ki torununa daha önce gönderdiği hediyedir. Bugün bile, Frankfurt'taki Sachsenhauser köprüsündeki horoz, şeytanın kandırılmış olmasına kızıp parçaladığı hayvanı temsil eder. Avusturya, İsviçre, Galler ve diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye'deki masallarda ve türkülerde de köprü, köprüyü geçmek sıklıkla kullanılmış. Bizdeki iki inatçı keçinin hikayesi tabii ki şeytandan arındırılmıştı."}
{"url": "https://futuristika.org/jan-morris-hav/", "text": "Hav kurmaca bir şehir devleti, bir Akdeniz şehri, sokaklarında Türkçenin, Ermenicenin, Rumcanın, Arapçanın, Rusçanın, İtalyancanın bir arada duyulduğu bir coğrafya. Yirmi yıl arayla bu coğrafyaya giden bir seyyah yazar, şehrin iki yakın dönemi arasındaki siyasi, kültürel, yaşamsal doku değişimlerini nefis bir dille anlatıyor. Önce 1985 yılının Hav'ını tanımaya başlıyoruz, sonra bir Müdahale oluyor, altüst oluyor şehir, yirmi yılın ardından aynı yere dönüyoruz, yirmi birinci yüzyılın Yeni Hav'ına, Kutsal Mirmidon Cumhuriyeti'ne. Eskisinin izini sürmeye çalışsak da zorlanıyoruz, şehrin tarihini bağnaz bir bakışla baştan yazanların eliyle görgüsüzlüğün tüm şehirde itinayla teşhir edildiğini görüyoruz. Hav hibrit edebiyatın usta bir örneği, seyahat edebiyatıyla bilimkurguyu bir araya getiriyor. Hav diye bir şehir yok ama pekala olabilir. Gemiyle Konveyör Köprüsü'nün altından geçip de Hook'tan Yeni Hav limanına bakınca ilk Mirmidon Kulesi görünüyor: Kutsal Mirmidon Cumhuriyeti'nin en önemli ve meşhur uğuru. Eşyanın doğası gereği insan gördüğü bir yeri bir kez daha görünce ilk intibayı ikinci kez yaşayamaz. Ama deniz otobüsüyle gece yolculuğumuzun arkamızda bıraktığı köpüklü iz ve motorların muazzam homurtusu eşliğinde Hav'a geri geldiğimde gerçekten de kendimi daha önce buraya hiç gelmemiş gibi hissettim. Hislerim, bir açıdan yirmi yıl öncesinden farklıydı ama en az o zamanki kadar güçlüydü; o aynı hafif sinir bozucu çelişkiyi hissettim. Belki de sadece bana öyle gelmişti ama bir kez daha görünenden farklı bir şeyler, havada bir müphemlik seziyordum, tam da güneş yükselirken köprünün altından geçip de müthiş kuleyi önümde gördüğümde. Daha önce bunu görmemiştim tabii ki; gerçi yüzlerce fotoğraf sayesinde bilmedik bir şey değildi, yine de şoke olmuştum. İşte önümde duruyordu, sırık gibi incecikti, altı yüz on metre cam ve çelik. Kule, tepesindeki üç helikopterlik pistin de yukarısında aşırı aydınlatılmış, şafak vakti dahi göz kamaştıran ikonik nişanıyla yükseliyordu: Kenarları altınla çizilmiş, Cumhuriyet'in devlet amblemi olan Akhilleus miğferinin önüne yerleştirilmiş Mirmidon'un Msi sırasıyla farklı renklerde, bir kırmızı, bir sarı, bir yeşil, bir mavi renklerde parlıyordu. Gemiden Lazaretto'ya inmek başlı başına rahatsız edici bir deneyimdi. Rıhtıma ayak basar basmaz Hav kostümleri içinde bir görevli, hışırdıya hışırdıya yanıma geldi. Dirledi, dedi, çok hızlı konuşarak, sanırım bizim şeref konuğumuz sizsiniz, sizi bekliyorduk, lütfen beni takip edin, çantalarınızı alacaklar, Lazaretto'ya hoş geldiniz, ismimizin sonuna ünlem işareti koyuyoruz çünkü yaşayacaklarınızın gerçekten çok etkileyici bir deneyim olacağına inanıyoruz. Bütün cümleyi sanki tek bir nefeste söyleyivermişti, eski bir alışkanlıkmış gibi; bunun bir Hav adeti olduğunu o zaman hatırladım. Adam zaten benim cevabımı beklememişti bile, hızla beni kenarları çalı çitlerle çevrili kıvrımlı yoldan götürdü; sonunda lüks ama tuhaf bir biçimde yabancı bir tasarıma sahip bir salona girdik. Sersemlemiştim. Bir bütün olarak hiçbir yere benzemiyordu ama belirli açılar- dan birçok başka yeri çağrıştırıyor, ayrı ayrı görkemli, meşum ve neşeli yerleri anıştırıyordu. Tolkienvari asilzadelerin sarayı olabilirdi. Alevli meşalelerle aydınlatılmıştı; beyaz ve altın renk giysiler içinde mütebessim uşaklar kaynıyordu etraf; yanımdan geçerken, dirledi diye mırıldanıp yerlere kadar eğiliyorlardı. Hoş geldiniz, dedi insanı korkutacak kadar şık bir resepsiyoncu, büyük bir samimiyetsizlikle. Kızın üstünde altın Hav işlemeli giysiler vardı, kulaklarında da sanki betondan yapılmış gibi duran sallanan küpeler. Pasaportunuzu rica edeyim. Dostluk nişanesi olarak Kathar Entelektüeller Birliği size mavi bir paso veriyor. Bu pasoyla Hav Şehri'ni ziyaret edebilir, Birlik'in tesislerinden yararlanabilirsiniz fakat unutmayın bu paso tam iki hafta sonra sona erecek. Pasaportunuzu burada tutuyoruz, mavi pasonuz gerektiğinde kimliğinizin yerine geçer. Meslektaşım sizi süitinize götürecek; ben de size Lazaretto! adına güzel bir tatil geçirmenizi diliyorum, dedi kız ve nasıl becerdiyse Lazaretto'nun sonundaki ünlemin de duyulmasını sağladı. Pasaportumu çekmeceye kaldırırken başka bir robot çağırdı. Palast Bir, dedi gülümsemeden."}
{"url": "https://futuristika.org/janecilik/", "text": "Merdümgriz yazarların en büyüklerinden Thomas Bernhard, nadir söyleşilerinden birinde ne kendi kaderiyle, ne de kitaplarının, özellikle de başka dillere çevrilen kitaplarının kaderiyle zerre ilgilenmediğini söyler. Bernhard'a göre çevrilmiş bir kitap, artık farklı bir kitaptır. Asıl kitapla ilgisi yoktur. Yazarın kitaplarını yazıldığı dilde değerlendirmek gereklidir. Ne kitaplar, ne yazarları ne de okuyucuları çok da önemli değildir. Nihayetinde her şey sonunda kaybedilir, her şey mezarlıkta son bulur. Bu konuda yapılacak bir şey yoktur. Bernhard, insanlar konusunda ön yargılıdır ve gayet nettir. Detaylara takılmazsak, hiçbiri işe yaramazdır. Benzer bir ön yargı Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam isimli romanında garsonlar için fark edilebilir. Kitapta tüm garsonlar, kötü varlıklardır. Sürekli sinsilik peşindedirler. Kahramanı gözlerler. Anlamlı hareketler yaparlar, bazen surat asarlar. Yüz vermeye gelmezler. Bernhard'ın romanlarında takip edilen şık karamsarlık ve yazına dair farz-ı hüsniye, kendisinden 150 yıl önce doğmuş, kadın yazarlar için hiç de uygun bir dönemde yaşamamış İngiliz Edebiyatı'nın ilk büyük kadın romancısı Jane Austen'da görülmez. Hayatına dair detayların pek bilinmediği Austen, papaz babasından aldığı kısıtlı eğitim ile, pek dışarı çıkmadan, en sevdiği kişi olan ablası Cassandra ile paylaştığı yatak odasında ya da beş erkek kardeşinin ve diğer aile bireylerinin de mevcudiyedinin gölgesi altında, çevresinde sürekli birileri ve etrafta gürültü varken yazdı Gurur ve Ön Yargı isimli romanını. Hatta Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda'da Austen için değil bir odası, sessiz bir köşesi bile yoktu der. Hiç evlenmediği halde romanlarındaki çiftleri sürekli evlendiren ve dönemin İngiltere'sini detaylarıyla aktaran Austen, çağdaş yazında çoğunlukla romantik bulunsa da, kısıtlı taşra hayatına ve neredeyse hiç yazınsal eğitim almamasına rağmen henüz yirmili yaşlarının başında baş yapıtı Gurur ve Ön Yargı'yı yazmıştı. Henüz on beş yaşında yazdığı metinlerde romantik klişelerle örülü kitaplarla dalga geçen Austen'ın mektuplarında, zamanının çalkantılı siyasi ortamıyla ilgilenmemesi, savaşta ölenleri umursamadığını belirtmesi eleştiri konusu olmuştur. Oysa Austen, tam anlamıyla gerçekçi bir yazardı. Bir yazarı sıradanlaştıracak duygusallıktan uzak, karakterleri aracılığıyla sözünü sakınmadan söylemeyi başarıp, yapıtlarının asırlar sonra bile kadınlara ve erkeklere seslenmesini sağlamıştır. Austen'ı ilgilendiren kesim, taşralı orta sınıftır. Geçim derdi olmayan bu insanlar, belirli toplumsal kurallar altında yaşarlar, zamanı geldiğinde evlenirler. Austen, erkekler tarafından ezilen kadınların durumunu ince bir alaya aktarır, bu sorunu görmezden gelmez. Bunun dışında romanlarındaki karakterlerin evlerindeki işçiler, karakterler arasındaki aşkın detayları ya da toplumdaki çatışmalar hiç yer bulmaz. Bu açıdan bakıldığında, Bernhard'ın tersine, bir mutlu son yazarıdır Austen ve çağdaş tüketici yazınsal ortamında, filme aktarılan, dizileri çekilen kitaplarıyla canlılığını korumaktadır. Ne de olsa okuyucu, mutu sonları tercih etmektedir. Austen, kendisini sıradanlaştıran eğlence sektörüne rağmen, romanlarına bir yazın işçisi olarak yaklaşmıştı oysa. Gurur ve Ön Yargı'yı 1796'da bitirip, romanı fazla hafif bulduğundan ve daha ağırbaşlı, daha gölgeli bir yapıt istediğinden, üzerinde yıllarca çalışıp 1813'de yayımlamıştır. Austen hiç evlenmediğinden, romanlarını çocukları yerine koyardı ve Gurur ve Ön Yargı ise, her iki kavramı temsil eden iki karakteriyle birlikte, en sevdiği çocuğuydu. Bennet ailesinin ironik hikayesini anlatan kitap 200 yaşında. İşte bu Jane'ci yazarlar, şarkıcılar, çizerler, taksiciler, bakkallar, AVM Müdürleri, Süpermarket Yöneticileri, büfeciler, anneler, babalar, arkadaşlar, kardeşler, kadınlar ve erkekler 200 yıl sonra, 2013 Haziran ayında Türkiye'de belirmişlerdir. Dışarıda kıyamet koparken, bir araya gelen üç beş kişiye biber gazı atılırken, insanlar yerlerde sürüklenirken, kıyasıya dövülürken, vurulurken ve kaçışırken ve birbirleriniz ezerken ve haykırırken ve kanarken, Jane'cilerin hepsi kafalarını başka yere çevirmiş, havaya bakıp ıslık çalmışlar ve kendi taşralarındaki çay partilerinin düşünü görmeyi sürdürmüşlerdir. Romanlarında karakterlerini hiç sektirmeden evlendiren Jane Austen gibi, memleketin Jane'cilerinin romanlarının sonu mutlu mu bitecek? Onu da tarih yazacak."}
{"url": "https://futuristika.org/japon-baliklari-ve-sisme-bebekler/", "text": "Marketten dönerken yine o adamı gördüm; siyah takım elbiseli, zayıf, uzun boylu biri. Başındaki fötr şapka onu biraz komik gösteriyor ama içinde bulunduğum durumun komik olduğu söylenmez. Birkaç gündür nereye gitsem onu görüyorum karşımda. Sinemada, Parkta, otobüste her yerde o var. Dün gittiğim kafede de tam karşımdaki masada oturuyordu. Bir an göz göze geldikten sonra adam, güneşten rengi solmuş siyah ceketinin cebinden bir gazete çıkarıp gazete okumaya başladı. Kim olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok ama uzaktan bakınca kiralık katillere benziyor. Üstelik oldukça da sakardı; masadan kalkarken çayı üzerine döktü. Arkama bakmadan yürüyemez oldum neredeyse. Ya paranoyaktım ya da gerçekten takip ediliyordum. Geçen yıl Merve'den ayrıldıktan sonra bir süre psikolojik tedavi görmüştüm. Doktorumun paranoyayla ilgili bir şey söylediğini hatırlamıyorum; sadece basit bir travma yaşadığımı, fazla büyütülecek bir şey olmadığını söylemişti. Merve'yi hatırlatan şeylerden uzak durmamı ve bir hayvan beslememi tavsiye etmişti. O gün eve bir Japon balığı ile dönmüştüm. Merve'nin beni tanıyan herkese çoraplarıyla uyuyan yavşağın biri olduğuma dair isimsiz mektuplar gönderdiğini öğrendiğimde ise balıkların sayısı iki olmuştu. Olayı Akın'dan öğrenmiştim. İsimiz mektuplardan bir tane ona da göndermiş. Akın, bir akşamüzeri bana gelip Abi sen geceleri çorapla mı uyuyorsun? diye sormuştu. Gerçeğin karşısında çaresiz kalan herkes gibi ben de soruya soruya cevap vermiştim: Kim dedi? Akın, Burada öyle yazıyor, dedikten sonra cebinden çıkardığı mektubu uzatmıştı bana. O boş zamanlarını acı çekerek değerlendiriyordu, bense sürekli sigara içiyordum. Akın, geçen ay oyuncak bir tabancıyı test ederken laboratuvarın bir köşesinde test edilmek için sırasını bekleyen şişme bebeklerden birini vurunca işten kovuldu. Dokuz yıldır çalıştığı laboratuvardan içinde, birkaç parça eşyanın bulunduğu küçük bir koli ve yaralı bir şişme bebekle eve döndü. Eve dönünce ilk işi şişme bebeğini tamir etmek oldu. Söylediğine göre eskisinden daha sağlam olmuş. Laboratuvar teknisyenliğini bırakıp yazar olmaya karar verdi ve bunun için bir yazarlık kursuna yazıldı. Şimdilerde bol bol acı çekip öyküler yazıyor. Beni takip eden adamla ilgili Akın'la konuşmak için bir akşamüzeri onun evine gittim. Şişme bebeği ile birlikte Lars And The Real Girl filmini izliyorlardı. Nasıl, iyi mi? diye sordum, Bilmiyorum, film daha yeni başladı. dedi. Evet, gerçekten iyi anlaşıyoruz. Şimdiye kadar en ufak bir tartışmamız bile olmadı, dedi gülümseyerek. Akşamları Puşkin'den şiirler okuyorum ona. Galiba o da benim gibi Puşkin seviyor, dedi. Nerden anladın? Diye sordum. Gözlerinden, dedi. Oturup 'Lars And The Real Girl' filmini izledik daha sonra. Film boyunca sık sık şişme bebek Bianca'ya sarıldı Akın, kolunu bir an olsun Bianca'nın omuzundan indirmedi. Gerçekten güzel bir varlık Bianca ve balıklar gibi ıslak da değil."}
{"url": "https://futuristika.org/japon-yeni-muzik-festivali-kargart/", "text": "Japon Yeni Müzik Festivali; Ruins'in kurucusu, beyni Tatsuya Yoshida ile Acid Mothers Temple'dan Makoto Kawabata ve Atsushi Tsuyama'nın oluşturduğu üçlünün farklı oluşumlarının performanslarının sergisi. Toplam sekiz farklı grup ya da proje Kod Müzik ve kargART'ın birlikte düzenlediği gecede yer alacak. Uzun zamandır süren bu projenin bu yılki kadrosunda şunlar var: Ruins Alone, Acid Mothers Temple SWR, Akaten, Zoffy, Zubi Zuva X, Psyche Bugyo, Atsushi Tsuyama Solo, Makoto Kawabata Solo. Tüm gruplar hemen hemen tüm müzik türlerini karıştırıp yapı bozuma uğratıyor. Zappa'nın mizah müziğin bir parçası olmalı düsturunun etkisinde kalan müziklerin kategorize edilmesi çok zor. Her bir müzisyenin derin müzik bilgisini, erişilmesi zor alet çalma hakimiyetini, zengin müzikal tecrübesini getirip masaya koyduğu Japon Yeni Müzik Festivali aynı zamanda Karga Bar'ın 18. yaşgünü kutlamalarına eklemlenerek şenliği doruğa çıkartır nitelikte."}
{"url": "https://futuristika.org/japonlarin-son-tutkusu-bos-mekanlar/", "text": "Terk edilmiş binalar, boş mekanlar, kullanılmayan eşyalar, yıkılmayı bekleyen harabe yapılar... Aldığımız son haberlere göre Japonya'da son trend boş mekanları fotoğraflamak. ... Mavi VW bir minibüstü. Almanya'da yaşayan bir aileye aitti ve aile yaz tatili için akrabalarını ziyarete gelmişti. O kadar çok çocukları vardı ki ancak bir minibüse sığabilmişlerdi. Hepsi güzel, hepsi çok neşeliymiş. Sadece 1 kere uzaktan görmüştüm, yaşıtım olan kız çocuğuyla bakışmış, ortanca ağabeyleri gülümsemişti bana. Kilometrelerce yolu kazasız gelebilmişler ama memlekette kasabadan şehre giderken kaza geçirmişlerdi geldikten birkaç gün sonra. Tüm aile kazada ölmüştü. Anne. Baba. 6 çocuk. Ya da 5. Belki 7. En büyüğü 17 yaşlarında, en küçük bebek. Hepsi bir akşam üstü ölmüşlerdi. Herkes çok üzülmüştü, herkes şaşkın. Minibüsten geriye ne kaldıysa bizim araziye çekilmişti enkaz. Günlerce arazinin ortasında bekledi minibüs. Parça parça olmuştu, tekerlekleri yamulmuştu, yırtık perdeleri rüzgarda uçuştu durdu. İçinde koltuk parçaları kalmıştı, cam kırıkları, metal parçalar, birkaç eşya; bir kazak kolu, bir kemer... Bir de bir bebek emziği -kapıya dokununca düşmüştü yere- ayakkabımın ucuyla ittiğim. Cesaretimi toplayıp yakından bakmaya gittiğim o gün, çok küçüktüm, ilk defa bilinçli bir şekilde, acıma, hüzün, çaresizlik ve merak duygularını hissetmiştim, sanırım, emin değilim, aslında nefret gibi hepsini doğuştan biliyordum."}
{"url": "https://futuristika.org/jauna-gaita-modern-zamanlarin-retro-dergisi/", "text": "İkinci Dünya Savaşı sona erince, Letonyalı birçok yazar çizer dünyanın çeşitli bölgelerine göç etmişti. Çoğunlukla da İngiltere, Kanada ve ABD'ye gidenler olmuştu. Gittikleri ülkelerin olanakları sayesinde birçok yayınevi, kitap ve dergi çalışmaları ortaya çıkmıştı. Savaşların, kimi zaman matbuata böylesi katkıları da olabiliyor. Bu tarz dergi çalışmalarından en önemlilerinden biri ise, Yeni Yol gibi bir anlamı olan Jauna Gaita dergisi. 1950'lerde yayımlanmaya başlayıp hala çalışmaları devam eden derginin, 1950-70 arası retro kapakları ise tam bir şenlik. Bir nevi, Letonyalıların baskısı ülke dışından gerçekleşen Varlık dergisi versiyonu diyebileceğimiz bu matbuat, hem kapak tasarımı, hem de bu kadar yıl hala inatla yayımlanması açısından, güzel bir görsel örnek."}
{"url": "https://futuristika.org/javier-marias-insanlarin-en-huzunlusu-ivan-turgenyev/", "text": "İvan Turgenyev'in romanlarının ve kısa öykülerinin bazı meslektaşlarının da yakındığı karamsarlığı, dosdoğru cehennemi dememek için korkunç, diye tanımlanabilecek aile ortamı nedeniyle ödemek zorunda kaldığı bedellere, asgari ve en azından zararsız bir saygı gösterisi olarak yorumlanabilir. Ünlü ve zengin annesi Varvara Petrovna o kadar zalim, dar kafalı ve barbar ruhlu bir kadındır ki, sadece yazarın şu satırlarla anlattığı kendi annesi İvan'ın anneannesi bu konularda onu geçebilir. Felçten ve yaşlılıktan ıstırap içinde, zamanının büyük bölümünü bir koltukta hareketsiz geçirirdi. Bir gün ona hizmet eden oğlana sinirlendi ve kızgınlıkla kaptığı odunu çocuğun kafasına öyle bir geçirdi ki, zavallıcık bilinçsiz yere yığıldı. Bu görüntü yaşlı kadını çok rahatsız etmiş olmalı ki, oğlanı kendine doğru çekti, başını oturmakta olduğu koltuğa yerleştirdi, üzerine bir yastık koyarak yastığa oturdu ve oğlanı boğdu; sanırım oluk oluk kan boşanan kafasının görüntüsüyle onu rahatsız etmemesi için bulduğu bir çözümdü bu. Böylece ataları olan Turgenyev ilk romanı Avcının Notları'nı yazarak büyük fazilet ve cesaret sergiler. Romanın temel aldığı efsaneye göre, Çar Aleksandr kitabı okuduktan iki gün sonra kölelerin azat edilmesi emrini vermiş. Çariçe'nin de en az iki kez sansür görevlilerine Turenyev'e ilişmemelerini emrettiği söylenir ki; bu övgüdür yergi midir, tartışılır. Bu başlangıca ve durmadan Rus sorunsalı hakkında kalem oynatmasına rağmen, Turgenyev yaşamı boyunca vatandaşlarının nefretine ve küçümsemesine hedef olmuştur; onu son derece Batılılaşmış mesafeli, ateist ve havai; zamanının çoğunu Fransa, İngiltere ve Almanya'da keklik avlayarak geçiren biri züppe olarak görüyorlardı. Avlanmaktan çok hoşlandığı doğrudur ama hiçbir zaman vatanının meselelerinden uzaklaşmadığı da bir o kadar doğrudur; bir arkadaşının Rusya'da olup bitenleri izlemek için teleskop satın alması önerisi, son derece haksızdır. Turgenyev ikiye bölünmüş bir adamdır, belki de bu ikiye bölünmenin her iki taraftaki dostlarından da bağışlanma dilemeye ihtiyacı vardı: Slav arkadaşlarına yazdığı mektuplarda Batı dünyasını kötülüyor, özellikle de Fransızların alışkanlıklarından ve inançlarından hoşnutsuzluğunu dile getiriyordu; Flaubert, Maupassant, Merimee ve Henry James gibi dostlarına yazdıklarındaysa acı acı tüm Rusların şikayet ettikleri şeylerden, yani Rus olan ne var ne yoksa topundan yakınıyordu. Paris'te bir Fransız yazar gibi karşılansa da, aristokrat havası nedeniyle bir yabancı olmaktan kurtulamıyor, Sen Petersburg'a ya da Spaskoye'deki malikanesine gittiği zaman da, hem serfler hem de diğer Rus yazarlar tarafından yine bir yabancı gibi algılanıyordu. Kitaplarının İngilizce çevirmeni Ralston ile Spaskoye ye gittiğinde çok dikkat çekici bir karışıklık yaşanır: Ralston fizik olarak Turgenyev'e çok benzer, ikisi de iri yarı, ak saçlı ve sakallıdır. Serfler efendilerinin bir anlamda yabancı ikiziyle gezdiğini, adamın Rusça bildiğini, her evi, her kulübeyi ziyaret ederek ayrıntılı sorular sorduğunu ve bir deftere gördüğü her şeyi, kendisine verilen her yanıtı not aldığını görünce bunu hayra yormazlar. Sonunda gizemli varlığın kendilerine gönderilen bir tür ceza olduğuna kanaat getirip bohçalarını toplar, kırık dökük arabalara yükleyerek yola dizilir, hareket emri beklemeye başlarlar. Öyle ya, efendinin bu Şeytan'ı andıran ikiziyle birlikte İngiltere'ye sürgüne gönderilecektir; Onların yerini buyruklara daha iyi uyan başkaları alacaktır, bu İngiltere'e varılan tuhaf bir değiş tokuş anlaşmasının sonucudur olsa olsa! Turgenyev, anlayışlı ve insancıl bir efendi olsa da, aile geleneğini iyi bilen kölelerinin en korkunç misillemeleri beklemeleri seyrek değildir. Annesi Varvara Petrovna zalimlikte kendi annesinden hiç de aşağı kalmaz, kölelerinden kulları olarak söz eder ve onlara çok kötü davranır, Çok fazla vahşet hikayesi anlatmamak için sadece bir örnek vermek gerekirse: Hizmetçilerinin işlerini ihmal edeceklerini düşünerek çocuk sahibi olmalarına izin vermezdi, tüm önlemlere rağmen bir talihsiz yavru dünyaya gelecek olursa havuza atılarak boğulur, ebeveynleri de kovulurdu. Oğulları Nikolay ve İvan'a da daha farklı davranmazdı, her iki çocuk da neredeyse birer yetişkin oluncaya dek dayak yemişlerdi. Torunlar da bu kötü davranışlardan nasibini alır, özellikle de İvan'nın malikanenin hizmetindeki bir terziden doğan gayrimeşru kızına eziyet edilirdi. Turgenyev'in sürekli yolculuk etmesini fırsat bilen anneannesi kıza işkence eder, arada bir de hanımefendi gibi giydirerek konuklarının önüne çıkartır ve alay konusu yaparak eğlenirdi: Kızın kime benzediğini sorduğunda aldığı ortak yanıt hep oğul İvan Sergeviç olurdu, sonra kızcağızın üzerindeki güzel giysiler çıkartılır, zavallıcık zamanının büyük bölümünü geçirdiği mutfağa, zorlu yaşantısına geri gönderilirdi. Her şeye karşın favorisi İvan'dı, Varvara Petrovna müthiş bir kavganın ardından onu kıran İvan'ın bir gençlik portresinin üzerinde ter ter tepinmiş, sonra hi hizmetçilerine resmi, cam kırıklıklarını temizleyerek kaldırmayı yasak etmiş, bir yıl boyunca öylece yerde bırakmıştı. Tüm bunlardan sonra Turgenyev'in kadınlarla ilişkileri asla kolay olmadı; ama annesinden öylesine nefret ediyordu ki, aynı egemenlik kurma ve şiddet uygulama modelini benimsemekten başka çaresi yoktu, demek fazlasıyla kolaya kaçmak olur. Hayatının aşkı Pauline Viardot adlı bir şarkıcıydı, La Garda diye bilinirdi, İspanyol Çingenesi olduğundan muhtemelen gerçek adı da buydu. Kendisinden yirmi yaş büyük Mösyö Viardot ile evliydi, kocasını ne Turgenyev'in tekliflerini reddettiği on yılda ne de sonunda kabul ettiğinde terk etti. Aslında kendini duruma göre ayarlaması gereken de Turgenyev oldu. Uzun saatlerini çiftle birlikte geçiriyor, Mösyö Viardot ile kardeşlik, La Garda ylaysa üç aşağı beş yukarı evlilik kavramlarına sığan bir ilişki sürdürüyordu. Çirkin ama çekici bir kadındı La Garda, çok güçlü bir karaktere sahipti, yetenekten de yoksun bırakılmamıştı. Şair Heine'nin yaptığı edebi bir portresi kalmıştır günümüze. Turgenyev'in şair Heine ya da ressam Delacroix'dan farklı olarak kadına sadece sahnede hayran olmakla yetinmediği düşünülürse şairin tutkulu hayranlığında ürkütücü bir ton vardır: Tutkulu performansında çok özel anlar vardır, der heyecanla Heine, özellikle de bembeyaz dişlerin süslediği o koca ağzını yavaş yavaş açıp son derece zalim bir tatlılıkla, leziz bir vahşetle gülümsediğinde, insan Hindistan'ın ve Afrika'nın tüm o canavar bitki ve hayvanlarının bir anda sahnede belireceğini sanır. Madam Viardot ya da la Garda sonunda Turgenyev'i bir ressamla aldatır ve ilişki yarım kalır ama bu durum sonsuza dek sürmez: Turgenyev yaşamının sonuna doğru operetler için librettolar yazar, kadın bunları besteler ve yorumlar; yazar sadece bununla kalmaz, Osmanlı sultanı kılığına girerek sahnede rol alır, çevresinde cariyeleriyle yerlerde sürünür. Bu aile içi eğlencelerden birine katılan Kraliçe Victoria çok eğlense de, bu davranışların bu kadar büyük bir adamın itibarına uygun düşmediği konusundaki kuşkularını sağlamaz. Avlanmaktan çok hoşlandığı doğrudur ama hiçbir zaman vatanının meselelerinden uzaklaşmadığı da bir o kadar doğrudur; bir arkadaşının Rusya'da olup bitenleri izlemek için teleskop satın alması önerisi, son derece haksızdır. Büyük bir coşkuyla kutlanan bir doğum günü partisinde, Turgenyev'in on iki yaşında bir kız çocuğuyla kankan dansı yaptığına tanık olan Tolstoy da benzer kuşkulan paylaşır. Ağırbaşlı Kont Tolstoy o gece hakkındaki düşüncelerini günlüğüne şöyle not etmiştir: Turgenyev... kankan. Hüzün verici. İki yazar arasında büyük farklılıklar ve bir dereceye kadar da arkadaşlık vardır kuşkusuz. Bir tartışmada konu gelip Rusya'nın Batılılaşmasının uygun olup olmadığına dayanınca bu farklılıklar doruk noktasına ulaşır ve Tolstoy, Turgenyev'e meydan okuyarak onu düelloya davet eder, mesele bir-iki çiziği ardından kutlamayla ve şampanyayla sona ermesin, diye de düello silahının tabanca olmasını önerir. Turgenyev özür diler ve iş tatlıya bağlanır ama Tolstoy'un sağda solda onu ödleklikle suçladığını duyunca, bu sefer o Tolstoy'u düelloya davet eder; ancak uzun bir yolculuğa çıkmak üzere olduğu için davetini dönüşüne erteler. Bu kez özür dileme sırası Tolstoy'a gelmiştir, böyle birbirlerini düelloya davet edip erteleyerek tam on yedi yıl geçirirler; sonunda düello yapmaktan tümüyle vazgeçerek barışırlar. Tolstoy da Dostoyevski de Batı'da yolculuk ederlerken, varlarını yoklarını kumar masalarında kaptırınca {Dostoyevski saatini bile bırakır) çareyi Turgenyev'e başvurmakta bulurlar. Turgenyev'in her ikisine de borç verir. Dostoyevski, borcunu ödemekte dokuz yıl gecikir, o da yetmezmiş gibi, durmadan Turgenyev'e saldırmaktan da geri kalmaz. Dostoyevski'nin bu saldırılarını, geçirdiği sara nöbetlerine yoran Turgenyev, bir hasta olarak kabul edip hoş ve hor gördüğü Dostoyevski'yi her defasında bağışlar. Turgenyev'in saygıda kusur etmeyen Fransız meslektaşlarıyla ilişkilerinde çok daha rahat ettiğine kuşku yok. Mermiee'yi ya da Flaubert'i ziyaret ettiği zaman uyumaz, tüm gece boyunca sohbet ederler. Kimi İngilizlerse yazarı bu denli sıcak karşılamazlar: Turgenyev son derece hazin bulduğu bir anekdotu anlattığında Cariyle kahkahalara boğulur, herkesin hayran olduğu Puşkin'in bir şiirini Rusça ezbere söylediğini duyan Thackeray de aynısını yapar. Maupassant ölümünden iki hafta önce ziyaretine gittiğinde Turgenyev, dostundan bir sonraki ziyaretinde bir tabanca getirmesini ister: ilik kanseridir ve dayanılmaz ağrılar çekmektedir. Son günlerini hezeyanlar içinde geçirir, Pauline Viardot'ya Lady Macbeth diye hitap ederek bahtiyar bir evliliği ondan esirgediğinden yakınır. Gerçekten de kadınla olan ilişkisinden her zaman gayri resmi evlilik olarak söz etmiştir. Girdiği komadan sadece Pauline'e şu sözleri edebilmek için çıkar: Gel yaklaş... Daha yaklaş... Veda zamanı geldi... Tıpkı Rus çarları gibi... İşte kraliçelerin kraliçesi burada. Ne iyilik yaptı ki Bu son sözlerinde bir ironi var mıydı, kestirebilmek mümkün değil. İvan Turgenyev 3 Eylül 1883'te, Paris yakınlarındaki Bougival'de, altmış dört yaşında öldü. Naaşı vasiyet ettiği gibi Sen Petersburg'a götürülerek yıllar Önce ölen eski dostu Belinski'nin yanına gömüldü."}
{"url": "https://futuristika.org/jean-baptiste-del-amo-ekonomik-mantik-diye-delilige-suruklenmek/", "text": "1981 yılında doğan Fransız yazar Jean-Baptiste Del Amo, 2008 yılında Une education libertine ile Goncourt du Premier Roman ve François-Mauriac ödüllerini kazandı. 2010'da Le Sel, 2013'te Pornographia kitaplarını yazdı. Dördüncü kitabı Hayvan Hükümranlığı ile Prix du Livre Inter'i kazanandı; 2021'de çıkan son kitabı Le fils de l'homme ile de Prix du Roman Fnac'a layık görüldü. Del Amo; hayvan sömürüsü ve türcülüğe karşı çıkan bir aktivist ve çeşitli senaryo ile oyun projelerinde de yer alıyor. Orijinal adı Regne Anima olan Hayvan Hükümranlığı, Fransızcada ilk defa 2016 yılında yayımlandı. Roman, endüstriyel bir domuz çiftliğinde süregelen yaşam üzerinden modernite üzerine sert bir eleştiriyi biçiminde olunabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/jean-baptiste-del-amo-isiklar-kokular-renkler/", "text": "Jean-Baptiste Del Amo'nun Fransa'da 2016'da yayımlanan kitabı yakında Can Yayınları'ndan Türkçe çevirisiyle yayımlanacak. Del Amo, genizsil metinler yazıyor. Çeviriyi merakla beklemenin nedeni, yazarın kokular başta olmak üzere kimi yerlerde kullandığı zorlayıcı dilin Türkçe'deki karşılığını görebilmek. Bir Breton domuz çiftliğinden XV. Louis'in sefil Paris'ine giden on dokuz yaşındaki meteliksiz biri hakkında 2008'de yazdığı Une education libertine, en iyi ilk roman dalında Goncourt Ödülü'nü kazandı; 2013'te yayınlanan Pornographia, eşcinsel bir adamın adı açıklanmayan bir tropik şehirde geçirdiği halüsinatif gecesini anlatıyor ve Sade Ödülü'nü kazandı. Kitaplarında Paris, Fransa'nın nombril crasseux et puant ; şehir l'odeur de sexe crasseux, de bois piqu e, de fruit tal e, d'urine rance, de sueur tropicale ile dolu. Bu nazal, genizden gelen metinleri, 1898 ve 1981 yılları arasında bir Gascon domuz çiftliğinde yaşamaya çalışan ailenin beş neslini gösteren bize göre harika ve tamamen kindar -2016 romanı Regne Animal ile devam ediyor. Bu kitap da Livre Inter Ödülü'nü almıştı. Yakın dönemde yayınladığı Le Fils de l'homme ile sondan başlıyor ve yakında Türkçe'de belirecek krallığa dönüyoruz. - Une education libertine (2008) - Le Sel (2010) - Pornographia (2013) - Regne animal (2016) - Le Fils de l'homme (2021) Jean-Baptiste Del Amo: Evet, tüm zamanımı buna ayıralı uzun zaman oldu artık. Montpellier'de sosyal hizmet görevlisi olarak başladığımda böyle yapmayı planlamamıştım. Ne edebiyat diplomam var, ne yüksek lisans derecem. Güneybatı Fransa'da büyüdüm ve okula uyumlu değildim. Hızla çalışmaya atılmak ve militan bir işim olsun istedim. Benim için sosyal hizmetler belirginleşmişti. Herault ve Gard'da sosyal koordinatör olarak ilk işime başladım, ancak gençlerin istihdamına son verdikleri ana dek sadece birkaç yıl sürdü ve sözleşmem feshedildi. Jean-Baptiste Del Amo: Evet, tüm zamanımı buna ayıralı uzun zaman oldu artık. Montpellier'de sosyal hizmet görevlisi olarak başladığımda böyle yapmayı planlamamıştım. Ne edebiyat diplomam var, ne yüksek lisans derecem. Güneybatı Fransa'da büyüdüm ve okula uyumlu değildim. Hızla çalışmaya atılmak ve militan bir işim olsun istedim. Benim için sosyal hizmetler belirginleşmişti. Herault ve Gard'da sosyal koordinatör olarak ilk işime başladım, ancak gençlerin istihdamına son verdikleri ana dek sadece birkaç yıl sürdü ve sözleşmem feshedildi. Aynı dönemde genç yazarları kabul eden Genç Yazar Ödülü'ne katıldım. Birincilik ödülünü aldım. Ben de düşündüm ki, Bir roman yazmak için işsizliğinden yararlan. Başka birşeyler yazmıştım zaten ama bir yıllık boşluk fırsatım vardı. O yıl Une education libertine'i (Gallimard, 2008) yazdım. Bir yıl içinde, o zaman, bugün bana tamamen sayıklıyor gibi görünen metin... Ama bu bir ilk romandı ve tüm ilk seferler gibi, onu da bir bilinçsizlik, dikkatsizlik biçiminde yazdım. Çok hızlı bir şekilde çok iyi karşılandı, bu da çağırıldığında bulunabilmeyi gerektirdi. Ve bu süreçte, Roma'daki Villa Medici'de seçildim. O zaman anladım ki, bir özgürlük olarak gördüğüm şey aynı zamanda bir tecrit de olabilir, çünkü böylesine tek başına bir faaliyette, kendi kendine kapanmış bir haldesin... O zamana kadar bir ekip olarak çalışmıştım, bu yüzden zaman zaman geçici işleri, belirli süreli sözleşmeleri birkaç aylığına geri almak, bir normallik biçimine geri dönmek diyeceğim durumlar başıma geldi. Evet, ya da böcekbilim işleri. Çünkü çocukluğumdan beri böceklere tutkuyla bağlıyım. Mutlak anlamda, dünyadaki tüm işleri yapmak isterdim. Bugün yazma etkinliğim o kadar çeşitlendi ki daha az izole olabiliyorum. Senaryo yazımında çalışıyorum, yazarlık atölyelerine liderlik ediyorum. Çok üretken bir yazar olmadığım için çeşitlendirmeye çalışıyorum... Son kitabım beş yıl önceydi. Topluluğa ayak uydurmayı ve belirli eylemlerin aktivisti olmayı da sağlıyorum. Hayvanlar için veya S. O. S. Akdeniz için. Bildiğim tek şey, kendimi homoseksüel bir yazar olarak gördüğüm. Homoseksüellik konusuyla ilgilenmesem bile. Cinsel kimliğim, dünyayla veya şeylerle olan ilişkimi o kadar tanımladı ki tamamen yazımı oluşturuyor. İnanıyorum ki, bir Fransız taşrasında genç bir homoseksüel olarak büyümeseydim, yazmaya kalkışmazdım ya da en azından bu şekilde yazmaya. Homoseksüel kitaplar yazmaktan kaçınırım, çünkü her şeyin bu olmadığına inanıyorum, ama aynı zamanda homoseksüel bir yazar olma gerçeğini de savunuyorum, hatta açık bir şekilde bundan bahsetmeyen metinlerde bile. İnsanoğlu'ndaki (Le Fils de l'homme, 2021) çocuğun homoseksüel olduğunu düşünebiliriz. Belki de öyle okunabilir. Psikanalitik bir okuma katmanı koyarsak, anneyle füzyonel bir ilişki, babanın vücuduna bir hayranlık, kendi deneyimlerime hitap eden ipuçları görürüz. İnanıyorum ki yeraltında bu duyarlılık kesinlikle var. İlk başta, kimlik inşası ve cinsiyet kimliği hakkında konuşma ihtiyacı hissettiğimi fark ettim. Bu konuyu Une education libertine, Le Sel'de (Gallimard, 2010) anlattım. Bu roman, oğulun eşcinselliğinin aile dinamiklerinin sorunlarından biri olduğu bir romandı. Hayvan Krallığı'nda da bir dereceye kadar mevcuttu (Gallimard, 2016, Inter Kitap Ödülü). Ama kendi kimliğimi anladıkça, kendi hikayemi ve dönüştüğüm adamı kabul ettikçe, onu yazmaya daha az ihtiyaç duydum. Bu, konuya geri dönmeyeceğim anlamına gelmez, çünkü bedenle, cinsellikle olan ilişki bir yazar olarak beni büyülüyor, ancak kendimi o konuya daha az bağımlı hissediyorum. Ve sonra yazma arzusu bir tür libidodur: Gerekli bir arzu tarafından yönlendiriliyoruz. 18. yüzyılda heteroseksüellik ve homoseksüellik konuları bugünkü gibi tanımlanmamıştı. Bir cinsellikten diğerine yelken açabilirdiniz. Tabii ki bahsediyorduk, ama bulanık, daha kapalı bir sınır vardı. Gaspard karakteri cinsel arzusunu sorgulamıyor. Hatırladığım şey, arzularını ve iradesini tanıyacak bir karakter yaratmak istediğim ve şehre ve karşılaşmalara göre şekillenmiş bir karakteri hayal etmek istediğimdi. Başlarda oldukça yumuşak başlı bir adamdı, en azından çok iyi tanımlanmamıştı. Bu, okuyucuların onda kendilerini tanıyabildiklerine inandığım şeydi. Biraz zor bulunur bir tipti. Çoğu zaman, karakterlerim bir metinden diğerine seyahat eder. Reddedilen tiplerdir. Pornografya karakteri (Gallimard, 2013, Sade Ödülü) de zor bulunur... Daha şiirsel, daha az anlatımlı bir metindir, ancak aynı zamanda Gaspard'ın kısmen olduğu gibi arzuyla hareket eden ve ölümün musallat olduğu bir adamın hikayesidir. Bu iki romanın hastalıklı bir boyutu var denebilir. Tema biçiminde konu asla romanın önüne geçmez. Belirli bir konu hakkında yazacağımı sanmıyorum. Yukarıda bahsettiklerim hem zayıf hem aynı zamanda benim için kesin konular. Görüntüler, hisler, yerler. Çoğunlukla uzun zamandır yüklendiğim kitaplardı. Bir kitap diğerini doğurur, tamamen yerleşmeden önce beynimin bir köşesinde yuva yapar. Okuduğum kitapların, gördüğüm fotoğrafların, yaşadığım ve bir hikayeye ulaşmamı sağlayan şeylerin birçok etkisinin kesişme noktasındadır kitap. Ve sonra metin kendini açık bir mantık parçası olarak empoze eder. Ardından gelen metnin beni yazmaya yeni koşullar koymaya zorlayan bir meydan okuma olduğundan ve bir öncekinin bir uzantısı olduğundan emin oluyorum. Bence deli gömleğine hapsolmuş, toksik erkeksilikten muzdarip bir adam. Bu ataerkillik mirasını, bu sahip olma arzusunu, bu erkek gururu biçimini, egemenlik ihtiyacını, çevresindekilerle olan güç ilişkilerini taşıyor. Arkadaşına tutunacak ve onun hasta bir kıskançlıkla kuşatıldığını ve sonra kendi hikayesinin, bu sertliği ona ileten kendi babasının hikayesinin onu rahatsız ettiğini çabucak anlayacağız. Ama bu bir kötülük figürü değil, Manişeist olmak istemem. Çok kırılgan bir adam olduğuna inanıyorum, çünkü kendisi de determinizmlerin esiri. Mirasının farkında olduğunu hissediyoruz, ancak kontrol edemediği gölgenin ona düşen payı onu bunaltıyor. Bunu daha sonraları fark ettim. Kültüre ayrıcalıklı erişimi olan bir çocuk değildim, kendimi entelektüel bir şekilde şekillendirmeme izin veren hiçbir unsurum yoktu. Fransa'nın güneybatısında bir kırsalda büyüdüm ve dünyayla ilişkim duyumsallık yoluyla oldu. Çok özgür çocuklardık. Merak ve sihirle dolu bir dönemdi. Yazma eyleminde çok çocukça bir şey vardır: birbirimize hikayeler anlatırız. Yetişkinliğe girdiğimizde kaybettiğimiz bir şeydir. Ama yazarlar büyüyü bulmaya çalışan çocuklarmış gibi hissediyorum. Anlattığın hikaye birdenbire yaşadığın hayattan daha gerçek oluyor. Yazma işimde, her zaman tutunduğum duyumlara, dönüştüğüm doğaya, sahip olduğum hayvanlarla olan ilişkilerime hitap ediyorum. Büyüdüğüm manzaraları sık sık tekrarlıyorum. Çocukken tutkuyla sevdiğim bir taşra olan Gers, ya da burada adı konmamış olsa bile Ariege Pireneleri. Unuttuğum, ama hala duygulandığım, yazarak bulmaya çalıştığım duygularım olan manzara. Aşırı duyarlı mısın? Bu duyusal anıları kopyalamak için sünger gibi olmak gerekir. Bildiğim tek şey tüm anılarımın ışık veya kokularla ilgili olduğu. Evet, bir tür aşırı duyarlılığa sahip olmalıyım, her halükarda entelektüel veya fotoğrafik hafızadan çok daha gelişmiş bir duyusal hafızam var. Metinlerime yansıyan şey bu, çünkü teori benim için yazıda asla bir rehber değil, rehber duyulardır. Tam olarak kopyalamaya çalıştığım zihinsel imgeler ile çalışıyorum. Tek mutluluk anılarım, garip bir şekilde, ışıklarla, kokularla, renklerle ilgili. Çocukluğumla ilgili birçok mutlu anım var, ancak bunlar genellikle tamamen doğayla bağlantılı anların çok zayıf anıları. Çocukken, beni çevreleyen doğa ile bir arada hissettiğim anlar. Ne yazık ki, şu anda kırsalda yaşamama rağmen bu bağlantıyı kaybettim, artık bu olası merak duygusuna sahip değilim. Çoğu zaman, bugün mutluluk anlarını hissettiğimde, onları daha önce yaşadığım anlarda hissettiğimi fark ediyorum ve çünkü bir ışık veya bir koku bana çocukken yaşadığım bir şeyi hatırlatıyor. Sanki, yetişkinliğe geçerken, bir şey kaybetmiş ya da üzerime bir filtre inmiş gibiydi. Gerçekten de, her zaman insanın doğayı etkileme niyetini yazma ve ne kadar boş olduğunu göstermek istiyorum. İklim felaketlerinin canlanması bize şunu gösteriyor. Kontrol ettiğimizi ve köleleştirdiğimizi düşündüğümüz her şeyin bizden kaçtığı bir kırılma noktasına geldik, sanki doğa bizi kusuyormuş gibi. İnsanlığın evrenimizin tarihinde sadece küçük bir an olduğunu asla unutmuyorum. İnsanoğlu'nda baba, dünyadan başka yaşam olmadığını umduğunu söyler, çünkü yaşam olur olmaz, şiddet, tahakküm ve aradaki her şey var olacaktır. Bunlar onun sözleri, insanlıkta da bir güzellik payı olduğunu görüyorum. İnsanın onu aşan bir görünümde olduğunu göstermeye çalışıyorum. Hayal kırıklığına uğradım ve insanlıktan hiçbir şey beklemiyorum. Erkeklerin birey olmasını umuyorum ve erkek dediğimde, bugün daha çok kadınlar. Küçük gruplarda farkında olabiliyorsunuz, savaşabiliyorsunuz, ancak topluluğa kapıldığınızı ve işlerin asla ilerlemediğini hissediyorsunuz. Evet, bu bir çeşit karamsarlığa yol açar. IPCC'nin söyledikleri 1970 'lerden beri tekrarlanıyor... Bana yazar olarak sorular soruyor. Bugün ne yazabiliriz? Bugün roman yazmak ne anlama geliyor? Ne anlamı var? Şimdi ne hakkında yazmam gerekiyor? Sadece umudun, mümkün olanın alanı olan çocukluk hakkında yazabilirim. Masumiyetin sona ermesiyle, ikamesiyle gittikçe daha fazla ilgileniyorum. Dünyanın sonundan başka bir şey hakkında yazamazmışım gibi hissediyorum. Tanık olduğumuz şey bu. Bugün yazmaya dair bir ilgi varsa, bu kargaşaya, bu devrilme noktasına tanıklık etmek olabilir. Daha açık söyleyebilirsem, ölümden her zaman hem büyülenmiş hem de dehşete düşmüşümdür. 1980'lerde ve 1990'larda taşrada genç bir homoseksüel olarak büyüdüm. AIDS zamanıydı. Hastalık ve ölüm dışında cinsellik açısından olumlu bir referansım yoktu. Kendimi cinsel kimliğimin ve arzumun sırrı üzerine inşa ettim, ama aynı zamanda ölümün üstünlüğüyle, bir üst kavram biçiminde. Ve sonra büyüdükçe bu korkuyu dönüştürdüm, estetik bir ilgi nesnesi haline geldi. Bunu başka bir şekilde kullanıyorum, her zaman hepimizi kapsayan bu doğada, asla bir bütünün sadece bir parçası olmadığımızı göstermek için, bedenlerimizin göründüğü ve dünyaya geri döndüğü bir evrendoğumun. Bedenleri yazarken, ölen bedenleri kurtarmak benim elimde değil. Okuyuculardan ya da entelektüellerden oluşan bir ailede büyümedim. Erişebildiğim kitaplar belediye kütüphanesindendi. Fantastik edebiyatın başlangıcında özellikle hevesliydim, örneğin Stephen King. Bugün hala korku filmi manyağıyım. Klasik edebiyata daha sonra, okul aracılığıyla geldim. On sekiz yaşındayken evden ayrıldığımda ancak kitapçılara erişebildim. Anlattıklar hikayelerden ziyade dilinden etkilendiğim yazarlar var. Örneğin Claude Simon'u okumak benim için önemli bir keşifti. Guyotat'ı okumak, Eden Eden Eden, beş yüz bin askere mezar... Genet'in edebiyatı. Diğerlerinden de alıntı yapabilirim: Proust, Sade ve özgürlük alanı nedeniyle ilginç olan yeraltı edebiyatı. Ortak paydamızın çok olduğu meslektaşlarımın, Marie NDiaye ve Tristan Garcia'nın kitaplarına tutkuyla bağlıyım. Alain Guiraudie de sevdiğim biri. Son kitabı Rabalaire, çılgın, orantısız, kusurlu bir kitaptır ve Alain'in tüm insanlığı ve özel bakışını taşır. Ayrıca, çok eğlenceli! Alain sınırlar ve ifsat ile oynar. Edebiyatın bu yönünü seviyorum. Kafamı karıştırması, edebiyat tarafından kötü muamele görmek, kaybolmak, rahatsız olmak, anlamak için zaman ayırmak... Bugün elimde kalan kitaplar sadece uğruna savaşmak zorunda kaldıklarım. Çünkü talep ediyorlar, bakışımı değiştirdiler. Sorunuza cevaben, Annie Ernaux'un 'da yer alan şu güzel ifadesinden alıntı yapmak istiyorum: Kitap yayınlandığında çoktan gitmiş gibi yazmak istedim. Ölmek üzereymişim gibi yazmak için her türlü yargıdan muaf. Ayrıca, kitap muhtemelen son kitabımmış gibi yazmak zorunda olduğum duygusu var. Konuşmak zorunda kalma durumunda olmak bu tür bir aciliyet, belki de bir gerçeğin keşfine katkıda bulunabilir. Ancak daha pragmatik ve resmi bir cevap vermek gerekirse: Her kitap benim için yazarın yolunda, tek ses arayışında bir adımdır ve beni kendi sınırlarıma itmelidir. 1960 'lardan 80'lere kadar sosyal orta sınıfın ortaya çıkışı ve tüketicinin yükselişi görüldü. Her gün et yemek herkes için erişilebilir bir sosyal refah işareti haline geldi. Özellikle endüstriyel çiftçilik 1970'lerde Avrupa'da gelişmiş ve Avrupa ve tarım grupları tarafından teşvik edilen birçok yetiştirici yoğun ve kapalı modelini seçmişti. Bu önemli dönemi çok ilginç buldum, çünkü canlıların üretimi ve öldürülmesi sisteminde vücut bulan dizginlenemeyen bir kapitalizmin ortaya çıkışına dair içgörü sunuyordu. 1980'lerde doğduğum için, elbette bu sosyal ve ekonomik bağlamla şartlanmıştım. Dahası, eskiden yaşadığım kırsal alanda geçen bir çocukluğun hikayesini anlatarak, duyumlara, manzaraların anılarına, doğaya hitap etmeyi daha kolay buldum. Her şeyden önce, Animalia bir nesilden diğerine şiddetin aktarımını sorgulayan bir aile destanı. Kitabı 1980'lerin bölümüyle yazmaya başladım ve bu karakterleri bu yabancılaşma biçimine neyin götürdüğünü anlamak için zamanda geriye gitmem gerektiğini fark ettim. Kısa bir süre sonra, iki dönem ortaya çıktı: biri 20. yüzyılın başından Birinci Dünya Savaşı'na kadar süren, silah endüstrisinin ve dolayısıyla şiddetin gelişmesine tanık olan ve diğeri yoğun tarımın gelişmesiyle 1980'leri kapsayan. Sembolik olarak, bu iki dönem bana insanlığımız ve şiddet ve baskınlıkla ilişkimiz hakkında bir şeyler söylüyor gibi geldi. Tarihsel dönemle ilgili olarak, çiftçilerin 20. yüzyılın başlarında Fransız kırsalında nasıl yaşadıkları hakkında araştırma yaptım: zaman, mevsimler, ayinler, vücut, hayvanlar ile ilişkileri neydi? Çağdaş dönem için endüstriyel çiftlikleri ziyaret ettim ve hayvancılık sektörünün çöküşünü izlemek için veteriner arşivlerine danıştım. Endüstriyel çiftlikleri ziyaret ederken, ıslahın sıhhi ve ekonomik dengesini korumanın, yetiştiricinin dışkı ve sürekli kontaminasyon riski içerme kapasitesine dayandığı gerçeğinden etkilendim. Endüstriyel tarımın yoğun olduğu toplama kampı benzeri evrende, bozulma her anı tehdit ediyor. Antonin Artaud, Bokun kokusunu nerede alırsan al, hayatın kokusunu alırsın, demişti. Sanki bokun her yerde olması, nesnelerin değil, varlıkların varlığında olduğumuzun dayanılmaz bir hatırlatıcısıydı. Çiftlikleri ve kesimhaneleri gözden uzak tutarak, bu kirlilik sorunundan kaçındık ve aynı zamanda hayvanı bir soyutlamaya dönüştürdük. Bu şekilde düşünmedim ama ilginç bir bakış açısı. En azından bana öyle geliyor ki, eğer çocuğun hayvanla ortak bir şeyi varsa, bu belki de dünya ile içgüdüsel bir yakınlıktı. Ancak, çocuk için, bu kırılgan bağ, insanlık gerçeği ve insanlığın şiddeti ile karşı karşıya kaldıklarında kaçınılmaz ve onarılamaz bir şekilde kırılır."}
{"url": "https://futuristika.org/jean-genet-cenaze-merasimi/", "text": "Yeraltı Edebiyatı'ndan bahsedip, romanlarında oldukça şiirsel bir dille, kendi özyaşamından yola çıkarak yakından tanıdığı hırsızlar, katiller, kaçakçılar, fahişeler ve eşcinsellerle dolu yeraltı dünyasına, güçlü anlatımıyla şaşırtıcı bir güzellik katan Fransız yazar Jean Genet'yi tanıtmamak olmaz. Paris'te doğdu. Evlilik dışı bir çocuk olduğu için annesi tarafından kimsesizler yurduna terkedildi ve Jean ismi kendisine burada verildi. On yaşındayken girdiği ıslahevinden 1926'da kaçarak Fransız Sömürge birliklerine katıldı. Kısa bir süre sonra oradan da kaçarak, sahte pasaportla Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde hırsızlık, kaçakçılık olaylarına karışarak eserlerine konu olan yeraltı dünyasının tüm şiddetine ve pisliğine bulaştı. İşlediği suçlar yüzünden sık sık hapse girdi. 1948'de Fransa'da hırsızlık yüzünden onuncu kez yargılandı ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Ama, 1942'de yine hapisteyken yazdığı ilk romanı Notre Dame des Fleurs Andre Gide, Jean Cocteau ve Jean-Paul Sartre gibi ünlü yazarların dikkatini çekmeyi başardığında, bu yazarların dönemin cumhurbaşkanına verdikleri bir dilekçe üzerine bağışlandı. Bu af sonrası, tekrar yeraltı dünyasına dönmeyip, kendisini tamamen edebiyata verdi. Ancak toplumsal olaylara, ezilen insanlara karşı hiçbir zaman duyarsız kalmayıp, 1968 Mayıs'ında öğrencilerin, Vietnam Savaşı'nda Amerikan solunun, ırkçılığa karşı Kara Panterler'in ve İsrail'e karşı da Filistinliler'in tarafında olup bu konular hakkında yazılar yazıp röportajlar yaptı. Toplumsal disiplin ve siyasi bağlantının her türlüsüne karşı çıkışı, yaşadığı şiddetli ve çoğunlukla da aşağılayıcı nitelikteki erotizm, onu mistik bir alçakgönüllülük kavramına götürdü. Jean Paul Sartre dünyanın en ünlü filizofu olduğu dönemde kaleme aldığı Saint Genet Comedien et Martyr (1952: Aziz Genet Oyuncu ve Kurban) adlı yapıtında, Genet'nin kendini küçük düşürme ve aşağı görme çabalarını bir azizin çabalarıyla karşılaştırmıştır. Jean Genet kahve yudumlar ya da bir bardak su içer gibi okunmaz; Genet'yi okuyup da sarsılmayan, şok olmayan, etkilenmeyen biri Genet'yi gerçekten okumamıştır denebilir. Genet'nin hazmı zor, kabullenmesi kolay olmayan bir çok etkisi vardır ama onun en önemli özelliği, sizi düşündürten sorular sorması ve siz düşünüp duvarlara toslarken duyduğunuz rahatsızlığın yanında kalbinize de dokunabiliyor olmasıdır. Asil davranmak için bir insan uzun süre düş görmelidir ve düşler gecenin koynunda beslenir. diyen Jean Genet, bu romanında evrensel bir insanlık hali olarak savaşa ve işgal dönemi Paris'indeki insan ilişkilerine odaklanıyor. İnsanlar, tıpkı aşkta olduğu gibi savaşta da politikanın, idealizmin ve etiğin sınırlarını aşar; yani aşkta ve savaşta her şey mübahtır. İşte Cenaze Merasimi her şeyin en uç noktalarda yaşandığı o günlerde, insanlar, onları ölüme gönderen hükümetler ve savaş alanlarında çözüme bağlanmaya çalışılan kişisel çatışmalar arasındaki paralellikleri ve zıtlıkları anlatan fantastik ama bir o kadar da gerçekçi bir roman. Bu romanda anlatıcı olarak Jean Genet'nin kendisi var; Alman işgaline direnirken sokak savaşında ölen aşığı Jean var; aşığının Alman işbirlikçisi, Hitler'in de aşığı olan erkek kardeşi var; bir Alman subayını evinde saklayan, şahsında Genet'nin orta sınıfı yerden yere vurduğu Jean'ın annesi var. Bu romanda tüm güzelliği ve çirkinliği, tüm çıplaklığı ve şiddetiyle aşk var, ihanet var."}
{"url": "https://futuristika.org/jean-genetun-chant-damour-veya-ask-sarkisi/", "text": "Jean Genet'nin yönetmenliğini yaptığı tek film, Un Chant d'Amour, bir Fransız hapishanesinde, iki mahkum ve mahkumları izleyen gardiyanı da içine alan, tensel bir temasın olmadığı eşcinsel bir erotik aşk hikayesi. Film, konusu dışında, teknik olarak da Genet'nin üretimlerinde önemli bir yere sahip. 40'lı yıllarda romanlar yazan Genet, 50'lerde tiyatro oyunlarına yönelmişti ve bu film tam da bu geçişin arasında yer almakta. Kuzey Afrika kökenli ve yaşı daha ileri olan mahkum kendisinden genç Fransız mahkuma tutku duyarken, onları gözetleyen gardiyanın heyecanı da giderek artar. Filmde genç Fransızı oynayan Lucien Senemaud o dönemde Jean Genet'nin sevgilisiydi. Film bir yanıyla Jean Cocteau (Blood of a Poet/Şairin kanı, 1930) ve Kenneth Anger (Fireworks/Havai fişekler, 1947) sinemasına saygı duruşuyken, öte yandan, Genet bu tek filmiyle eşcinsel sinemanın merkezi konumuna yükselmiştir. Filmin künyesinde sadece iki isim göze çarpar, Jean Genet ve Nikos Papatakis. Nico, Paris'te beatniklerin mekanı olan Saint-Germain-des Pres / The Rose Rouge'un yöneticisidir. Fellini'nin La Dolce Vita'sında başrol oynayan Anouk Aimee ile Nico evlenirken, Jean Genet damadın sağdıcıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/jean-luc-godard-bir-arti-bir/", "text": "Sinema ekranının ticareti kamuya temas edince, işler planlandığı şekilde ilerlemeyecektir. Bir Artı Bir'in sinema tarihine kazınan anı, Jean-Luc Godard'ın I. Quarrier'in suratına yumruk atmasıdır, evet. Sebep Bir Artı Bir'in sonunun değiştirilmiş olması denir. Asıl sorun, filmin gösteriminin planlanan eş gösterim yerine sadece prodüktör çekimiyle sinemada yer almasıdır. Godard, gösterimi yapılan sinemaya cebinde sağlam miktarın yazılı olduğu bir çekle girer ve Quarrier filmi sunarken sahneye fırlar, izleyiciden paralarını geri talep etmelerini, şu an gösterimi gerçekleştirenler gibi burjuva faşistler yerine Eldridge Cleaver Fonu'na hibe etmelerini ister."}
{"url": "https://futuristika.org/jean-luc-godard-halk-icin-degil-halkin-yaptigi/", "text": "Britanya'da bir gazetenin arşivinde bulduğumuz söyleşi, Godard hakkında konuşurken yaşadığı coşkunluğunu bulaştıran Peter Kien için yayımlanıyor. Son filmi Bir Artı Bir'i henüz tamamlamış Godard, bu röportaj için gazeteciyle görüşmeyi kabul etmiş, ancak konuşulanların kaydedilmesini istememişti. Hatırlayamadığın bir kısım olursa, uydur, diye yol göstermişti. Hayır öyle söylemedim. Daha çok kişi film yapmalı dedim. Yeteri kadar film yok. Bakın, siyah sinema yok mesela. Stokely Carmichael film yapmalı mesela. Fakat yapamaz. Mao kendisine para gönderse bile dağıtımcı bulamayabilir. İşçilerin yaptığı filmler de yok. Kendi tertibatımı, elde avuçta ne varsa hepsini verip en azından bazılarının gerçekleşmesini mümkün kılmayı istiyorum. Bizim halkın yaptığı filmlere ihtiyacımız var, onlar için yapılan filmlere değil. Ayrıca daha başka bir şeyi gayet iyi yapabilecek birçok profesyonel film yapımcısı var. Çok iyi. Dükkana gidip en son Godard'ı almalısınız ve eve götürüp ciltsiz bir kitap okumaktan daha az titizlikle göstermelisiniz. İki yıl içinde TV setlerine kendi filmlerimizin kasetlerini yerleştireceğiz. İngiliz filmi yok. Londra'da Amerikan film setleri var. Dünyadaki en muhafazakar sinema. Bugünle ilgili olmayan, haşat formüller üzerinden gidiyor. Tek amacı insanları çevrelerinden bir an için uzaklaştırıp daha güzel bir ortama sürüklemek. Böylece insanlar sessizliklerine devam edecek ve sistemin böylesi filmler yapmasını sağlamayı sürdürecek. Ya kafalarına bir bomba atın ya da onları satın alın. Sinema ve TV filmleri arasında bir fark görmüyorum. Daha fazla yapmak istiyorum evet, fakat gösterirler mi şüpheliyim. TV hükümete çok bağlı ve bu durum sadece Fransa'da geçerli değil. Hükümetler, egemen olmak konusunda her zaman çok akıllıdır. TV de Küba'da neyse Yunanistan'da da odur. Hipiler politize olmadan hiçbir şey yapamazlar. Hayır. Sadece bilinçli politikliğe ihtiyaçları var. Green Berets'in ilk gecesindeki toplumsal gösteri bazı şeylerin tutuştuğunu gösteriyor. Evet mükemmeldi. Keşke biri bana da söyleseydi. Ben de giderdim. Evet, çünkü burada parası ve açık zihni olan birçok insan var. Ama heyhat, akıllarını kullanmıyorlar ve çoğu da paranın bozduğu insanlar. Birşeyler yapabilirler ama yapmayacaklar. Beatles'ı ele alın mesela. Ya da Peter Brook. Marat-Sade'ı Buckingham Sarayı'nın önünde oynatmalıydı. Hayır. Kehanet faşizmin mülayim bir şeklidir. Amerika'da çevrilecek. Tek bildiğim bu. Başlığını biliyorum bir de. Bir Amerikan Filmi. Hayır. İlgimi çekmedi. Sokaklarda posterlere bakarak kafayı bulurum. İnsanlar bana kafayı buldurur."}
{"url": "https://futuristika.org/jean-luc-godard-olumsuz-olmak-ve-sonra-olmek/", "text": "Malayali 'ler ve Godard'ın bir araya gelişi. 1970'lerde Kerala'da film Prodüksiyonu yapan bir baba, iki çocuğuna Godard ve Fellini isimlerini verir. Sadece Fellini şu an bir film yapımcısı. Malayali kitapları, film festivalleri ve sol dergilerin kapakları Tanrı yok, Godard var alt başlığıyla çıkar. Neyse, Kerala'da Godard filmleri yıllarca tıklım tıklım izlenmiş, onca yeni yönetmene rağmen ondan hiç vazgeçmemişler ve nihayetinde festivali Godard'ın Öz Memleketi/Godard's Own Country diye adlandırdıklarında bir ödül verelim demişler. Oraya kalkıp gidememiz Godard, gitmesine de gerek yok zaten, video ile halletmişler. Yaşam Boyu Başarı ödülü için ekranda elinde bir Küba purosuyla belirdi, Tamam, egemenlerin diliyle, İngilizce konuşacağım. Kerala'nın festival kalabalığının sevgilisi Godard, ödülü kabul etti, iki dakikalık konuşmasını tamamlamadan önce sömürgecilerin diliyle bir kez daha alay etti. Kerala Film Festivali'ne ödül için teşekkür etti, festivaller sadece dağıtım aracı olsa bile, iyi ve mantıklı filmlerin yapımına da yardımcı olabilir dedi. Birkaç bozuk cümle kurdu sonra İngilizcem için özür dilerim, dedi, sonra ekledi, Aslında İngilizcem için hiç de üzgün filan değilim. Kalabalıktan bir başka gürültülü alkış geldi. Godard ve halk, eğer varsa hala sadece halkların görebildiği Godard, ölümü öldürdü."}
{"url": "https://futuristika.org/jean-luc-godardin-vedasindan-onceki-son-gunlerini-anlatan-belgesel/", "text": "Fabrice Aragno, Jean-Paul Battagia, Nicole Brenez, Mathilde Incerti ve Mitra Farahani'nin Jean-Luc Godard'ın dünyadaki son günlerinde yanında oldukları entelektüel arkadaş çevresi. Farhani'nin Godard'la dostluğu sayesinde Godard'ın son döneminde bir belgesel çektiğini öğrendik. CNC, 30 Haziran 2023'te son çeyrek için fonlarını açıkladı ve seçilen projelerden biri Farahani'nin yönettiği ve Ecran Noir Productions yapımı yeni Godard filmi oldu. Sinopsise göre Farahani, JLG'nin 13 Eylül 2022'de İsviçre'de destekli intiharına kadar son filmi Scenario üzerinde çalışırken hayatının son aylarını takip etti."}
{"url": "https://futuristika.org/jean-painlevein-zoolojik-surrealizmi-ve-hot-jazz/", "text": "Zoological Surrealism: The Nonhuman Cinema of Jean Painleve; James Leo Cahill; University of Minnesota Press, . Freshwater Assassins'deki hot jazz soundu, olası aktüalizasyon amaçlarına iki temel biçimde katkıda bulunur: sinematik ve bağlamsal olarak. Sinematik aktüalizasyon öncelikle müziğin görüntüleri canlandırmak ve yoğunlaştırmak için kullanılmasıyla gerçekleşir. Hızlı tempolu ritimler ve inlemeye dayalı gruplar ekrandaki eylemin aciliyetini arttırır ve doğanın ebedi görüntülerine şimdiyle sınırlı bir hava katarak izleyicinin ilgisini gergin tutmayı amaçlar. Bağlamsal aktüalizasyon ise, dehşet verici küresel felaketlerin hemen ardından hayvan davranışlarının şiddet içeren sahnelerini sunmanın tarihsel mütekabiliyetinden yararlanır. Ancak aktüalizasyonu sağlayan şey, hot jazz'ı çevreleyen savaş arası söylemlerin ve II. Dünya Savaşı sonrası günümüz kültürünün yeniden canlandırılmasıdır da, aynı zamanda. Vahşi yaşam görüntülerini ırk müziği ile eşleştirmek 1933 veya 1947'de masum bir jest değildi ve sayısız risk getiriyordu. Cazın iki savaş arasındaki alımlanmaları, Avrupa'daki siyah taraftarlığı veya Afrika diasporasının dışavurum tarzları için egzotikleştirici ve genellikle özcü bir coşku; Afrikalı, Afrikalı-Amerikalı ve Karayip kimliklerinin bir tür teyidi ve Jane, Paulette ve Andree Nardal Kardeşler ya da Aime Cesaire, Leopold Sedar Senghor, Leon Damas ve Rene Menil gibi Paris merkezli siyah diaspora entelektüelleri arasında ırkçılık karşıtı ve geniş ölçüde anti-kolonyal felsefe ve siyasetin detaylandırılması olarak düşünülen bir tür negritude ve Fransız kültürel ve ırksal şovenizmi gibi pek çok boyut tarafından şekillendirilmiş bir tarih kokteylidir. Hem meraklılarının hem de onu kötüleyenlerin hot jazz'a bir tür bulaşıcılık atfetmesine ek olarak, tür, aynı zamanda yırtıcı, hayvani, yabani, hayvanlaştırıcı ve mideden bir müzik olarak düşünülüyordu. 1930'ların başlarını Paris-Sorbonne'da geçiren Antilli filozof, şair ve eleştirmen Rene Menil ise cazı Sürrealizm gibi benzer süregelen kültürel çalışmalarla eşleştirerek kavramsallaştırdı. Menil, cazın şimdiki zamanda doğaçlama ile anılmasını ve sert mizahını vurgulayarak, Ellington ve Armstrong'un II. Dünya Savaşı sonrası dönemde giderek artan bir aciliyetle duygusal ve bilişsel bir anti-emperyalizm geliştirdiklerini ve bunu böcek avı, caz kültürü ve politik şiddet gibi göndermeler arasında yapılan çağrışımlar yoluyla düşünmek için başka bir bağlam önerdiklerini yazdı. - Fletcher Henderson'dan Just Blues (1931) - Baron Lee ve Blue Rhythm Band'den The Growl (1931) - Duke Ellington ve Orkestrası'ndan Stompy Jones (1934) - Duke Ellington ve Orkestrası'ndan Drop Me Off in Harlem (1933) - Louis Armstrong'dan Mahogany Hall Stomp (1933) - Gene Krupa ve Orkestrası'ndan Wire Brush Stomp (1938) - Jimmie Lunceford'dan White Heat (1934)"}
{"url": "https://futuristika.org/jean-paul-sartre-akilli-olsun/", "text": "1945 yılında, Modern Zamanlar isimli yayınında Jean-Paul Sartre, Celine'i proveke edeni Nazileri desteklediğini söyleyen, Bir AntiSemitiztin Portresi isimli yazı yayımlamıştı. Celine'in cevabı, kendine ancak 1948 yılında bir kitapta yer bulabildi. Celine cevabında Sartre'a, ağzına geleni söylüyor. Söz konusu yazı buradan okunabilir. Aşağıda ise, bu karşılaşmadan yola çıkan ve ikilinin bahtını Türkiye'de bir kahvehanede buluşturan olay aktarılıyor. Pek okumuyorum, zamanım yok. Aptallık ve hapishaneyle çok yıllar kaybedildi zaten! Fakat insanlar baskı yapıyor, tövbemi bozduruyor, kafa ütülüyor. Görünen o ki, Jean-Baptiste Sartre'ın Aralık 1945'de Temps Modernes'de yayımladığı 'Bir Anti Semnitistin Portresi'ni okumak zorunda kaldım. Bu uzun ev ödevine göz attım. Ne iyi ne kötü. Hiçbir şey değil genel olarak, bir öykünme.... bir tür 'taklitçiyazar'... Bu ufak JBS Leylaksever filan okuyor işte. Yakalanmış onlara ve kurtulamıyor.... Hala lisede kendisi... bu JBS. Öykünmeleri, taklit çalışmalarıyla... Celine'in stili de dahil... ve diğer birçoklarının.... Ciddi bir mevzu değil tabii ki, götümün dibinde bu taklitçilerden var birkaç tane. Ne yapabilirim ki? Bunaltıcı, kin dolu, acemi, hain, yarı kan emici yarı çıyan, bana saygı göstermiyorlar. Ben de onlarla asla konuşmuyorum, bu kadar. Gölgelerin çocukları. Edep! Bu JBS ufaklığına zarar vermek istemem istemem. Kader zatne zalim kendisine. Ancak ev ödevinden bahsettiğimiz için, kendisine 20 üzerinden yedi verirdim. Hakkında da daha fazla konuşmayalım. Zaten sıcaktı ve bunalmıştım. Kahveye de destursuz girdim masa bulabilme umuduyla. Hanım desen ayrı çıldırtmış. Deliriyorum. Bu sinir ve ter yoğunluğu ile kimseyle iki kelam etmeyi bırak, surat çekecek halim bile yoktu. Alnımdan başlayıp burnum üzerinde yol yaparak üzerime damlayan terleri silmekten helak olmuştum. Allahtan şu bizim koca ağaç altındaki küçük ve iki kişilik masa boştu da koşaradım tahta sandalyelerden birine yerleştim. Orada oyun rahat oynanmaz. Ne pişpirik ne de okey. Fayans döşemeciler bu yüzden hep büyük masaları severler. Bu durum da benim işime gelmedi değil hani. Bahsettiğim o pis ve nemli sıcaktan olsa gerek tahmin ettiğim şekilde kalabalıktı kahve. Masaların hemen hepsi doluydu ki onlar da hep bizim tanıdıklar: Dükkanı içinde sıcaktan kavrulup iki nefes almaya gelen, kahve bahçesine yerleşen esnaf. Kasap Ragıp, nalbur Mithat, Kuru temizleme Şener ve diğerleri. Hepsine şöyle bir Selamın Aleyküm diyip Recep'e, bizim çırağa, çay söyledim. Çay harareti alır derler ya, bir semaver boşaltsam gırtlaktan mideme yine de içimdeki ateş topuna bana mısın demezdi yemin billah. İşte tam bunları düşünüp dururken karşı çaprazımdaki masada tek başına oturup önündeki deftere gömülmüş biri gözüme çarptı. Gözüme çarptı çünkü pek de tanıdık gelmedi. Bizim mahalleden olsa bilirim, çevre mahallelerden olsa yine bilirim ki bir yerden de çıkartacak gibiydim. Ben bu şekilde düşünedurup bakarken o da ani bir hareketle kafasını kaldırdı ve Recep'e el etti. Bizim Recep pire gibidir, daha eli kaldırmadan havada yakaladı ve terini omzundaki beze silerek Buyur abim? dedi. Hemmen abim. Ocağa doğru döndü, Eniştee bir orta çeek! diye bağırdı ustaya. Ben bu yabancıya dönmüş bakarken o da aynı anda tekrar defterine hamle yapmaya yeltendi ve baktığımı görmüş olacak, gözleri aşağı inmeden önce bana takıldı. Oraya oturduğumdan beri ilk kez net bir şekilde suratını görüyordum. Tahmin ettiğim gibi, evet tanıyordum onu. Ama aksilik işte, bir türlü ismini hatırlamıyordum. Bizim mahalleden değildi fakat tanışlarından, arkadaşlarından biri sık sık bu kahveye gelirdi. Çok kez yanında görmüştüm bu yabancıyı. Tevekkeli buraya ısınmış olacak, o da gelmeye devam etmişti. Tepem durur mu bunun üzerine, direkt attı tabii. Bizim Ferdi süper adamdır. On numara delikanlı derler ya, aynen öyle işte. Dobradır bir kere, ne lafını sakınır ne de düşündüğünü gizler. Üstüne üstlük bu mahalledendir. Bizde yerellik esastır. Hepimiz birbirimizi tanırız, sevmesek bile sayarız. Buradan birine yamuk yapmak demek herkese yamuk yapmak demektir ki bir yapılan binin kulağına anında yayılır. Çok ilginç, bu durumdan haberdar olmamıştım. Artık nasıl dalıp adamı süzdüysem dayanamamış olacak, Geldiğinizden beri bana bakmaktasınız. dedi. Tütünümü sarıp yapıştırdım. Konuya girsem mi diye tereddüte kalmadan Sen bizim Ferdi'ye laf koymuşsun? deyiverdim. Gözlerini kırpıştırdı. Bakın, ben onun görüşlerini eleştirdim sadece. Yazarlığı ile sorunum yok. Ayrıca kendisi de edebiyata inanmadığını söyler. Sanırım gözleriyle alakalı bir sorunu vardı. Böyle olunca da üzüldüm. Albert bir kaç kere mevzusunu açmıştı. İyi biri derdi onun için. Hafiften gülümsedi. Yine eliyle sigara paketini yoklayıp çıkardı. Bir iki hafif sallamadan sonra öne doğru çıkan, bu sefer tek dal sigaraya hayır demedim. Tütün sarmaya pek üşenmiştim açıkçası. Önce benim sigaramı sonra kendi sigarasını yaktı. Gözleri acıyor olacak kırpıştırmaya devam etti. Tekrar güldü. Kendi kendimle biraz gurur duymadım değil hani. Sonuçta böyle entel adamları güldürmek ve onlarla muhabbet etmek zordur. Demek ki yazsam ben de yazabilirdim, pekala onların cemiyetinde yer edinirdim. Bizim Ragıp ile Mithat yabancıyı güldürdüğümden ve koyu sohbetimizden rahatsız olmuş olacak ki kafalarını çevirip bize bakmaya başladılar. E, herkesin harcı değil bizim bu yazar taifesi ile konuşmak. Kıskanılıyordum haliyle. Sevmiştim sanırım bu adamı. Dobraydı o da. En azından neysem oyum diyordu. Korkmuyordu ki herkes çekinirdi benden. Gülümsedi. Gözlerinin acıdığı çok belli oluyordu ama defterine eğilerek karalamaya ve okumaya devam etti."}
{"url": "https://futuristika.org/jeff-shantz-devletin-otesinde-anarsiye-geri-donus-2003/", "text": "Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, ile gösterilmiştir. Eski ve görünüşte yenilmiş bir hayalet politikaya bir kere daha dadanmakta anarşizmin hayaleti. Son birkaç yıl içerisinde, hükümetsel ve şirket güç-odaklarının küresel toplantıların dışarısında gösteri yapan kızgın, siyahlar içindeki, maskeli gençliğe ilişkin medyadaki göze çarpan haberler, 20nci yüzyılın başlangıcına damgasını vuran anarşizme dair ahlaki panik anılarını canlandırdı. Dünya Ticaret Örgütü'nün 1999 yılında Seattle'daki toplantısından beridir küresel kapitalist zirvelerdeki kara blok anarşistleri olarak adlandırılanlara mal edilen kaba itaatsizlik özellikle de şirket mülkünün tahrip edilmesiyle ilgili olduğunda , anarşistleri yeniden haber başlıklarına taşıdı, ve televizyonun Sixty Minutes II'sinin ana konusu olmasının yanısıra Time ve Newsweek'in kapaklarında kendisine yer bulmasına neden oldu. Keza, ekonomi zirveleri sırasındaki biber gazı, göz yaşartıcı gaz, plastik merrmiler ve kitlesel tutuklamaların yanısıra ateş açılması ve hatta öldürmeler dahil olmak üzere polis saldırganlıkları, genel kamuoyunun aklına anarşistlerin korkulması gereken bir şey olduğunu fikrini soktu. Bu görüş, ana medyada anarşistlerin eşkiyalar ve holiganlar olarak resmedilmesi ile güçlendirildi. Anarşistlerin yetkililerle başlarının belaya girmesinde şaşılacak pek bir şey yoktur. Aslında, anarşizmin Devlet kurumları ve bunların savunucuları ile doğrudan çatışmasına ilişkin uzun bir tarihi vardır. Anarşistlerin bizzat yöneticiliğin meşruiyetini sorgulamasından ötürü, yöneticilerin anarşistleri nihilist fanatikler olarak göstermeyi istemelerine de şaşmamak gerekir tabii ki. Anarşist tarihçi Peter Marshall'ın belirttiği üzere, anarşizmin yönetenleri veya yönetilenleri üzerindeki radikal etkileri tamamen silinmemiştir, yöneticileri, gereksiz hale gelecekleri için, ve mülksüzleştirilenler ile düşünceliler açısından özgürce kendi kendilerini yönetebilecekleri bir zamanı hayal etmelerine neden olarak bir umut kaynağı olabileceği için korkuya itebilir. Hükümetin şiddetinin aksine, çoğu anarşist uygulamalı inisiyatif yeni topluluklar ve kurumlar inşa edilmesine yönelmiştir. Sosyologlar böylesi asi hareketlere pek az ilgi gösterirken, kriminologlar son zamanlarda anarşizmi ciddiyetle bir siyaset olarak kabul etmeye yönelik bazı eğilimler göstermektedirler. Kriminolog Jeff Ferrell, bugünkü bağlamda anarşist pratiğe ve anarşist Devlet eleştirisine ayak uydurmanın gayet geçerli olduğunu öne sürmektedir. Ona göre, anarşizme gösterilecek dikkatli bir ilgi, kriminologları direniş kriminolojisini geliştirmek için cesaretlendirecektir. Direniş kriminoloji, suç teşkil eden veya suça dönüş en davranışların, insan onurunun ve özbelirlenimin bastırılmış boyutlarıyla ve devlet yasasının otoritesine karşı yaşanmış direnişle ilişkilendirilmesinin çeşitli yollarını araştırmanın bir aracı olarak, anarşistler tarafından gerçekleştirilen suça dönüş müş faaliyetleri ciddiyetle ele alacaktır (Ferrell, 151). Bu davranışlar artık çocukluk hastalıkları veya haydutluk belirtileri olarak dışlanmamalı, aksine oldukları şekilde siyasi faaliyetler değerlendirilmelidirler. Bu, tabii ki, direnişin ayrıcalıklı biçimleri ve aktivizm hakkında kabul edilmiş nosyonlar hakkındaki varsayımlardan uzaklaşmayı gerektirmektedir. Otonom hareketlerinin küreselleşmenin bugünkü biçimleri içerisinde gömülü olan tahakküm, sömürü ve dışlanma kalıplarını reddeden, alternatif toplumsal dönüşüm görüş ve projeleri (22) sunduklarını savunan Castells, Yazawa ve Kiselyova'dan bahsedebiliriz. Bu alternatifi oluştururken, anarşistler sıklıkla kapitalist ekonominin veya liberal demokrasi siyasetinin sorunsuz işleyişini bozan pratikler geliştirirler. Bu, sosyolog Leslie Sklair'i izlersek, anarşizmin, anaakım siyasi kanalları içerisinde daha büyük bir bütünleşmeye imkan tanıyan bir örgütsel modeli amaçlamayan, kapitalizme karşı sosyal hareketlerin ve direnişin bir aksatma modelini örneğini teşkil ettiği söylenebilir. Anarşist hareketler, taviz vermeyen retoriği ve haddini bilmez stratejileri sayesinde, aksatıcı kuvvetinin normal siyaset içerisine yönlendirilmesi girişimlerine karşı direnirler. Aktivistler, kendilerin ya marjinalleştirildiği veyahut da assimile edildiği bütün bir bağlamı reddetmeye girişirler; kendi zeminlerinde kalırlar. Bu nedenle, Sklair'in aksatıcı siyasetinin ötesine geçerek çağdaş anarşizmin büyük bir kısmını meydana getiren yapıcı projelere bakmak gerekmektedir. Devletlerin ve sermayenin kendi küresel gündemlerini dayatma kapasitelerini engelleyen siyaset, birçoklarının devrimci siyasetin devrinin sona erdiğini düşündüğü bir çağda devrimci siyaset için olası başlangıçlar sunmaktadır. Otoriter komünizmin çöküşü ve neo-liberal sermayenin dünyanın büyük bir kısmındaki görünüşteki zaferi, birçoğunun görüşlerini radikal bir demokrasinin ancak biraz fazlası olan bir konuma geriletti. Anarşizm, bu gibi tarihin sonu senaryolarını parçalamakta, devletçi kapitalizmin ötesindeki bir geleceğe yönelik mücadelelerin yenilenmesi için radikal bir bakış sunmaktadır. 1990 ların başlarından itibaren, kendinin bilincinde olan siyasi bir kuvvet olarak anarşizm dikkate değer bir yeniden diriliş yaşamaktadır. Küresel ekonomik dönüşümler, onlara eşlik eden toplumsal yerinden olmalar ve ekolojik krizlerle birlikte, hem kapitalizme hem de komünizme alternatif arayan insanların anarşizmi yeniden keşfetmesine neden oldu. Sovyetler Birliği'ndeki devlet kapitalizminin çökmesi ile Batılı sosyal demokrat partilerin Sağa kaymasının eşanlılığı, neo-liberal kapitalizme karşı bir alternatif olarak sosyalizme itibar kaybettirdi. Anarşizmi güya ebedi ikametgahına göndermiş olan Leninizmin ve Sosyal Demokrasinin kalıntıları kendilerini ölümcül darbeler almış bir halde buldular. Siyasi Sol'un dağınıklığı ile birlikte, anarşizm pek çokları açısından hem liberal demokrasiye hem de Marksizme karşı gözden kaçırılan bir alternatif sunmaktadır. Devleti küresel sermayenin ihtiyaçlarına uygun bir çizgisiye getirmeye yönelik son girişimler, yoksul ve dezavantajlı kesimlere karşı kaslarını gererken küresel kuvvetlere karşı zayıf olduğu iddia edilen, kriz devleti olarak adlandırılabilecek ortaya çıkmasına yol açtı. Yönetici seçkinler, geçen yüzyılda verilen büyük mücadeleler sonucunda sermayeden kazanılmış olan reformlardan kurtulmak için olanca güçleriyle çalışıyorlar. Minarşist girişimlerin en popülerleri arasında yer alan sağlık hizmetleri ve kamusal eğitimden yapılan kesintiler, emek karşıtı yasamanın uygulanmaya başlanması, sosyal desteklere kısıtlamalar getirilmesi, ve gevşetilmiş çevresel düzenlemelerle sosyal programların parça parça yok edilmesine devam ediliyor. Bu politikalar, bir güvenlik ağı veya bir çeşit sosyal güvence sunmak yerine, Batılı endüstriyel ulusların işçi sınıfları içerisinde çeşitli krizlere, hizmet taleplerini genişletmeye yönelik veya sermayenin tercih ettiği dönüşümlere direnmeye yönelik girişimleri zayıflatan krizlere sebep oluyor. Dikkate değer bir şekilde, bu politikalar hem Sol'un hem de Sağ'ın anaakım siyasi partilerince kabullenilmektedir. Örneğin, ABD'de, Demokrat Parti, refah, olumlu faaliyetlerde ve NAFTA gibi konularda rutin olarak Cumhuriyetçilere oldukça benzer bir pozisyon almaktadır. Bu yakınlaşmaya tepki olarak, yönetici sınıfların bu partileri arasında hiçbir fark olmadığı inançlarına işaret edecek şekilde anarşistler onlara Cumhuriyetratlar demektedir. Anarşistler, daha fazla hapishane inşa edilmesini ve katı ceza süreleri dahil olmak üzere daha sert hapis uygulamalarını savunan Cumhuriyetratlar politikalarına karşı harekete geçmektedirler. Anarşistlere göre, böylesi politikalar yalnızca ırkçı suç histerisine (Subways 11) ve yoksulları şeytanlaştıran anlayışlara başvurmak demektir. Philip McMichael, piyasa akımlarının Yeni Dünya Düzeninin hakim gerçekliği haline geldiğini belirtiyor. Ulus-devletler sermayenin küresel devrelerinin sürdürülmesine tabi hale gelirken, finansal sermaye dünya ekonomisinin düzenleyici ilkesi haline geliyor. Benzer şekilde, O Tuathail ve Luke, eski istikrarlı bölgesel oluşumların kaos içerisine düşerken, istikrarsız bölgesel akımların ahenkli bağıntılara doğru evrildiği, Soğuk Savaş düzeni sonrasını damgalayan bölgeselleşme ve yeniden bölgeselleşme dinamiklerine değiniyorlar. McMichael, yeni oluşan akım yönetiminin, popüler yönetimi yeniden tesis etmeyi amaçlayan geleneksel olmayan karşı-hareketler ortaya çıkardığı sonucuna varıyor. Böylece, caddelerde çılgınca koşan anarşistleri görüyoruz. O Tuathail ve Luke'ın geçen yüzyılın sonunda oldukça özlü bir şekilde ifade ettikleri üzere: Artık 1990 lardayız ve herşey değişiyor (381). Kuramcılar açısından sorunun bir kısmı, toplumsal hareketleri anlamak üzere genellikle kullanılan sivil toplum, yurttaşlık ve sivil itaatsizlik metaforlarına yaygın bir şekilde farkında olmadan olsa bile bağlı olmalarrıdır. Olağan kimlik, topluluk ve siyaset kuramları siyasi aktörleri belirli kurumlar veya uygulamalar içerisine dahil etmeye uğraşır. Bunlardan en önde geleni, öznenin egemen ulus-devletle ilişkisi üzerine kurulmuş olan yurttaş kimliğidir. Richard Falk'ın dikkat çektiği üzere, modern yurttaş fikri, egemen bölgesel devletlerle ilgili olarak bireylerin ortaya çıkmasıyla bağlantılıdır. Böylesi kimlik kavramları, kimliğin çoklu veya katmanlı nosyonlarını reddeder. Coğrafyacı Simon Dalby'nin belirttiği üzere, bölgeselliğin dili, birleştirici kimliği ve mekansal çevrelemesiyle birlikte, siyaset açısından güçlü ontolojik kategorileştirmeler sağlamıştır. Anlamlı bir şekilde, bölgesel devlet, hem fiziksel hem de sembolik olarak yurttaşı içermek açısından hakim çerçeve olmaya devam etmektedir (Shapiro 80). Son zamanlardaki post-yapısalcı kuramsallaştırma, siyasetin özcü nosyonlarının ve siyasi faaliyet için ayrıcalıklı mekanların ötesine geçmeye çalışmıştır. Bu, son zamanlardaki küresel yurttaşlık, göçebe yurttaşlık, internet yurttaşlığı ve benzeri nosyonlarda yansımasını bulmuştur. Peter Taylor, bir kap olarak devlet metoforunun ötesine geçmemiz gerektiğini, çünkü bunun devletlerin, ulusların ve bölgelerin çeşitliliğini, ve onların karşılıklı ilişkilerini göz ardı ettiğini belirtmektedir. Benzer şekilde, Michael Shapiro, siyasi mekanın devlet-odaklı modelinin kimlik-sabitleyici etkisine karşı direnen yeni bir siyaset anlayışını teşvik eder (72). Bu, tabii ki, istikrarlı, sabit, bağıntısız, öz kimlikler sunan çeşitli kap olarak kimlik metaforlarını yeniden düşünmemiz gerektiğini ima etmektedir. Tarihsel olarak anarşistler, insanların gönüllü olarak katılacakları, zorlayıcı, hiyerarşik ve otoriter ilişkilerden arınmış, hükümetsiz veya Devletsiz bir toplum yaratılmasını amaçlarlar. Anarşistler, dayatılmış otoritelerden özgür olmaya vurgu yaparlarlar. Onlar, zorunlu bir yasal düzen planını korumayı amaçlayan özel bir organ olarak Devlete (Marshall 12) karşı çıkan, otonom, kendinden örgütlü ve gönüllü federasyona dayanan bir toplum tasavvur ederler. Çağdaş anarşistler, çabalarını, alternatif toplumsal düzenlemeler ve örgütlenmeler geliştirilmesi yoluyla günlük yaşamı dönüştürmek üzerine yoğunlaştırmıştırlar. Yani, onlar seçkin-inisiyatifli reformları veya geleceğin post-devrimci ütopyaları beklemeye razı değildirler. Eğer toplumsal ve bireysel özgürlükler genişletilecekse, bu işe başlamanın zamanı bugündür. Fikirlerini hayata geçirmek için anarşistler işleyen örnekler yaratırlar. Devrimci sendikacılar olan Dünya Endüstri İşçileri'nin bir deyişini ödünç alacak olursak, anarşistler eskisinin kabuğu içerisinde yeni dünyanın yapısını şekillendirmektedirler. Popüler olarak KBY olarak anılan bu canlı pratikler, çağdaş anarşistlerin rızalarını geri çektikleri ve diğer ilişkileri daraltmaya başladıkları araçlardır. KBY, neo-liberalizmin normatif siyasi ve kültürel nutuklarına karşı, motive edici ilkeleri olarak otonomi ve kendinden örgütlenme nosyonlarına dayanan karşı-kuvvetleri harekete geçirir. Anarşistler, erişimle ile ilgili olmayan, girişin şartlarının reddedilmesiyle ilgili olan otonom mekanlar yaratırlar. Kendi-Başına-Yap etosunun anarşizmle uzun ve zengin bir birlikteliği vardır. Bu, anarşist Pierre-Joseph Proudhon'un Halk Bankası ve YDTS biçiminde yeniden ortaya çıkan yerel paralar nosyonlarına kadar geri götürülebilir. Kuzey Amerika'da Benjamin Tucker'ınkiler gibi ondokuzuncu-yüzyıl anarşist komünleri, bugünün A-bölgelerinde ve işgal topluluklarında yankılanmaktadır. Son dönemde, Durumcular (Paris'deki 1968 isyanının esin kaynağı olan heterodoks Marksistler), Kabotajcılar ve Britanya punk hareketi, yabancılaştırıcı tüketim pratiklerinin, çalışmanın otoritesi ve kontrolünün üstesinden gelmek amacıyla KBY aktivitelerini cesaretlendirmektedirler. Punklar, müzik endüstrisinin dışında kayıt yapmak ve bunları dağıtmak için KBY'a yöneldiler. Güncel KBY'ın ön sırasında Otonom Bölgeler, veya kısacası A-Bölgeler bulunmaktadır. A-Bölgeler, sıklıkla ihtiyacı olanlara yemek, giysi ve barınak sağlayan, anarşist ilkelere dayanan topluluk merkezleridir. Her zaman olmasa da bazen işgal edilmiş yerler olan A-Bölgeler, anti-otoriter tarihçe ve gelenekleri incelemek ve öğrenmek amacıyla kullanılan toplanma mekanlarıdır. Kendi kendini yetiştirme amarşist siyasetin önemli bir yönüdür. A-Bölgeler yeniden beceri kazanma, KBY ve katılımcı demokrasinin alanları olarak önemlidirler; önemlidirler, çünkü öğrenme sürecini ve özbelirlenimli topluluklar için gerekli olan bağımsızlığı teşvik ederler. AÖM keza Toronto'daki aktivist gruplar için mekan sağlamaktadır. Irkçılık Karşıtı Eylem ve Toronto Video Aktivistleri Kolektifi toplantılar ve video gösterimleri için mekanı kullanmaktadır. Tutuklular için Kitap programı başlatılmış ve oldukça başarılı olmuştur. Kısa bir süre önce Özgür Mekan'dan hem kadın hem de erkek hapishanelerinin sakinlerine ilk teslimatlar yapılmıştır. Şehirdeki aktivist gruplarla diğer bağlantılar da yapılmıştır. Ontario Yoksulluk Karşıtı İnisiyatifi her Cumartesi filmlerini mekanda göstermek üzere davet edilmiş, başarılı birçok büyük sahneleme gerçekleştirilmiştir. Mekanın birçok katılımcısı, tam bir polis ayaklanmasıyla sonuçlanan OYKİ tarafından başlatılan 15 Haziran Queen's Park protestosuna katılmıştır. AÖM üyeleri yine, Pazar alanını değerlendirme girişimlerinin bir parçası olarak Şehir tarafından taciz edilen evsizleri savunmak için OYKİ ile birlikte çalışmaktadır. Bu örnekler, kültürel engellerin üzerinden geçen anarşist kaygıları dile getirmektedir. A-Bölgeler katılımcıları, kaynakların ve koşulların el verdiği ölçüde genişletilebilecek olan otonom özgür bölgeler yaratmak amacıyla yaşadıkları semtlerin sakinleriyle bağlantılar oluşturmaya çalışırlar. Bu diaspora niteliğindeki topluluklar arasındaki iletişim kısmen yeni teknolojik gelişmelerle mümkün hale gelmiştir. Anarşistler, teknolojinin etkileri hakkında oldukça kuşkulu olmakla beraber sınıfsal dışlayıcılığı ve toplumsal denetiim aracı olarak kullanılma olasılığı , bu teknolojik ürünleri aktif direniş araçları olarak kullanmakta oldukça becerikli hale gelmişlerdir. Anarşi, internet üzerinde yoğun bir varlık alanı geliştirmiştir. Internet üzerindeki en önemli anarşist gruplardan birisi TAO İletişim'dir. TAO, 1990 lardan beridir, kaynak kodlarını açarak, böylece de insanların kendi web sitelerini ve posta listelerini oluşturmalarına imkan tanıyarak, çalışanların sahipliğinde ve işletiminde olan bir erişimi güvenceye alarak, ve kara değil karşılıklı yardımlaşmaya dayanan bir enternasyonalist ağı büyüterek internetin şirketlerce kuşatılmasına karşı mücadele etmektedir. Öğrenci, emek, ve çevre grupları için sekreterler ve kodlayıcılar olarak, vurgu sanal gerçeklik denilene değil, toplumsal mücadeleye, sokaklardaki bedenlere yapılmaktadır. Seyyah örgütleyiciler internetin önemini azaltmakta, ve bunun yerine üretim araçlarının mülkiyeti, toplumsal ilişkiler, ve diğer maddi koşullar hakkında konuşmaktadırlar. TAO, yalnızca aktivistlere açık olan elektronik posta hesapları, web sayfaları, ve posta listeleri barındırmaktadır. TAO yine beş ülkedeki yorulmak bilmeyen aktivist gruplarca üretilen, günlük, çok dilde uluslararası anarşist haber servisi olan A-infos'un sürdürülmesine yardım etmektedir. A-infos, TAO matrisi içinde kendi sunucusunu kullanmakta, birden çok listesi ve günlük dağıtımıyle 12 değişik dildeki 1200 abonesine anarşistler tarafından, anarşistler için ve anarşistlerle ilgili hazırlanan haberleri dağıtmaktadır yoğun bir günlük trafiği, ve keza dünya geenelinde basılı yayın ve radyo programı bulunmaktadır. TAO tarafından desteklenen diğer projeler arasında şunlar bulunmaktadır: Öğrenci Aktivist Ağı, Doğrudan Eylem Medya Ağı, ve PIRG. CA. En son dayanışma projeleri arasında Ontario Yoksulluk Karşıtı Koalisyonu, Esgenoopetitj İlk Uluslar, CUPE 3903, ve Bush'un savaşlarına karşı çıkan sayısız diğer grup. TAO şu anda en az 8 kutusu işletmekte, 500 den fazla listeyi ve yüzlerce web sayfasını kendi başlarına yöneten örgüt ve bireylerden oluşan binlerce üyesinin gereksinimlerini karşılamaktadır. Reklam veya mekan kotaları olmaksızın temel hizmetleri sağlamasının yanısıra, örgütlü TAO çalışanları web-tabanlı elektronik postaya güvenli erişim, Internet sohbetleri ve veri tabanları sunabilmektedir. Bu çeşitli uygulamalar, ulusötesi, sınırlar-ötesi ve hareketler-ötesi karmaşık ağların bir parçasıdır. Bunlar bizi hareket olarak, harekete karşı yazmaya teşvik etmektedir. Hareket süreçleri, Devlet'in dışında ve yanıbaşındaki karmaşık ağları içermektedir. Bu gibi yaratıcı pratiklerin yayılması yoluyla, katılımcılar faaliyetlerinin sınırlarını çizmeye ve kapitalist toplumsal ilişkilere yönelik eleştirilerini kısıtlamaya çalışan çabaları engel olmaya çalışırlar. Anarşist otonomi, uzlaşmanın hüküm sürmesine karşı bir çatlama anı meydana getirir. Anarşist eylemler siyasetin sınırlarının parçalanmasını ve yeniden çizilmesini öne çıkarır. Bu eylemler, aktivistlerin pek az maddi kuvvete sahip olduğu bir bağlam içerisinde karşı-eklemlemeler olarak düşünülmelidir. Anarşi kelimesi eski bir Yunanca kelime olan anarchosdan gelir, ve yöneticisiz demektir. Yöneticiler, bekleneceği üzere, yönetimin sona ermesinin kaçınılmaz olarak bir kaosa ve karmaşaya düşmek olduğunu iddia ederken, anarşistlerse yönetimin düzenin sağlanması için gerekli olmadığını savunurlar. Hükümetsiz bir toplum, Hobbes'in herkese karşı herkesin savaşına dönüşmez, anarşistlere göre yaratıcı ve barışçıl insani ilişkileri mümkün kılar. Proudhon, anarşist duruşu ünlü sloganında açık bir şekilde özetlemiştir: Anarşi Düzendir. Anarşi kelimesini popüler hale getiren ve çalışmaları anarşist hareketin ilk gelişimi üzerinde etkili olan Michael Bakunin, dağınık yazılarında dışsal yasama ile otoritenin her ikisinin de toplumu köleleştirme eğiliminde olduğunu belirtmiştir (240). Ona göre, tüm sivil ve siyasi örgütlenmeler, sistematik bir sömürü olarak yukarıdan aşağıya doğru uygulanan bir şiddet üzerine kurulmuştur. Bu örgütlerden kaynaklanan herhangi bir siyasi yasa, ayrıcalıkların bir ifadesidir. Bakunin, tabi kılınan çoğunlukların çıkarlarının aksine güçlü azınlıklara avantaj sağlayacağına inandığı tüm yasamaları reddeder. Yasalar, dışsal bir irade dayattıkları ölçüde despotik niteliktedir. Bakunin'e göre, siyasi haklar ve demokratik Devletler terim olarak pek çirkin çelişkilerdir. Herkesin yönettiği yerde hiç kimse yönetilmiyordur, ve bu durumda Devlet mevcut değildir. Herkesin eş derecede insan haklarından faydalandığı yerde, tüm siyasi haklar otomatik olarak fesholur (240). Bakunin örnek ile bilginin otoritesini olgunun etkisini hakkın otoritesinden ayırır. Birincisini duruma bağlı olarak ve gönüllü bir şekilde kabul etmeye hazırken, ikincisini kesinkes reddeder. Evler, kanallar ve demiryolları söz konusu olduğunda, ... kendi sorgulanamaz eleştiri ve kontrol hakkımı daima saklı tutmak kaydıyla, mimar veya mühendisin otoritesine başvururum. ... Buna göre, ortada sabit veya kalıcı bir otorite bulunmamakta, aksine karşılıklı, geçici, ve herşeyden öte de gönüllü bir otorite ve tabi olmanın sürekli bir değişimi söz konusudur (Bakunin 253-254). Resmi bir dayatma olan hakkın otoritesini, zorunlu olarak saçmalığa yol açacak bir yalancılık ve baskı olarak adlandırır (Bakunin 241). Proudhon gibi Bakunin de geleceğin toplumsal örgütlenmelerini siyasiden çok ekonomik olarak tasavvur eder. Toplumu, hem kırsal hem de kentsel olan üreticilerin özgür federasyonları etrafında örgütlenmiş bir toplum olarak görür. Herhangi bir koordinasyon çabası gönüllü ve akla dayanır olmalıdır. Peter Kropotkin tüm yasaları üç ana kategoriye bölmüştü: mülkiyetin korunması, kişilerin korunması ve hükümetin korunması. Kropotkin tüm yasaların ve hükümetlerin ayrıcalıklı sınıfların denetiminde olduğunu, yalnızca onların ayrıcalıklarını korumaya ve genişletmeye hizmet ettiğini görmüştü. Çoğu yasanın emeğe el konulmasını savunmaya veyahut da Devlet'in otoritesini korumaya hizmet ettiğini belirtmişti. Kropotkin, mülkiyetin korunmasından bahsederken, mülkiyet yasalarının üreticilerin emeklerinin ürünleri güvenceye almak için değil, üreticilerin ürünlerinin bir kısmına el koymayı ve bunu üretici olmayanların eline devretmeyi meşrulaştırmak için yapıldığını belirtmişti. Kropotkin'e göre, emeğin bu şekilde alıkonulması nedeniyle, göze batan bir eşitsizlik ortaya çıkmakta ve bütün bir yasa deposu, ve bütün bir asker, polis ve yargıçlar ordusu bunu sürdürmek için gerekmektedir (213). Ayrıca, çoğu yasa, sadece işçileri işverenlerine tabi olma konumunda tutmaya hizmet eder. Diğer yasalar ise, neredeyse tamamiyle mülk sahibi sınıfların ayrıcalıklarını korumak üzere düzenlenmiş olan idari makinanın korunması, tamir edilmesi ve geliştirilmesinden başka hiçbir amaca hizmet etmezler (241). Kişiye karşı işlenen suçlar söz konusu olduğunda, bunu en önemli kategori olarak görür, çünkü yasanın herhangi bir itibar kazanmasının sebebi burada yatmaktadır, çünkü yasaya ilişkin çoğu önyargı buradan kaynaklanmaktadır. Kropotkin'in yanıtı iki yönlüdür. Birincisi, suçların çoğu mülkiyete karşı suçlardan oluştuğu için, bunun yok edilmesi bizzat mülkiyetin ortadan kaldırılmasına dayanmaktadır. İkincisi, cezalandırma suçu azaltmamaktadır. Bu düşünceleri onu yasanın faydasız olduğu, aslında zararlı olduğu sonucuna götürdü itaat yoluyla aklın ahlaki bozukluğuna neden olması, gaddarlık yoluyla da şeytani tutkuları canlandırması. Cezalandırma suçu azaltmadığı için, Kropotkin hapishanelerin ortadan kaldırılması çağrısında da bulundu. Ona göre elimizdeki en iyi yanıt sempati idi. Yirminci yüzyıl anarşistleri Devlet/toplum ilişkilerine dair bu okumaları daha ayrıntılı olacak şekilde geliştirdiler. Çağdaş anarşist analizler arasındaki en önemlilerinden birisi, Foucault'dan yarım yüzyıl önce de-merkezi ve durumsal olarak yasalaştırılmış bir iktidar anlayışı sunan Gustav Landauer'in çalışması olmuştur. Landauer, Devlet'i toplumla ilgisi olmayan sabit bir dışsal varlık olarak değil, toplumun geneline yayılmış, insanlar arası belli ilişkiler olarak kavramsallaştırmıştır. Yakın zamandaki çalışmasında Murray Bookchin Devlet'ten bir kurumlar toplaması olarak değil de yavaş yavaş öğretilmiş bir zihniyet olarak söz eder. 20nci yüzyılın liberal demokrasilerinde iktidar daha az kaba kuvvet sergilenmesi yoluyla, ve daha çok La Boetie'nin gönüllü hizmetkarlık dediğinin beslenmesi yoluyla icra edilmektedir. Yönetimin çağdaş pratikleri, Bookchin'in Devlet'i, siyasi ve toplumsal kurumların, baskıcı ve bölüştürücü işlevlerin, fazlasıyla cezalandırıcı ve düzenleyici düzenlemelerin, ve en nihayetinde de sınıf ve idari gereklerinin bir melezlemesi olarak nitelendirmesine yol açmıştır. Savunucuları Devlet'in süren varlığını meşrulaştırmak için onun koruyucu işlevlerine başvururken, anarşistler, düzenlemelerin, polisin ve hapishanelerin hızla çoğalmasında örneklenen Devlet'in baskıcı karakterinin sağladığı korumanın çok çok ötesine geçtiğini belirtirler. Üstelik, Devletler pratikte, toplumun tüm üyelerine eşit koruma sağlayamamakta, tipik olarak daha ayrıcalıklı üyelerin çıkarlarını daha az talihli olanların aleyhine korumaktadır. Ağırlıklı olarak mülkiyetin korunmasını vurgulayan yasalar, fahiş harçlar ve dışlayıcı giriş koşullarına sahip olan hukuk okullarınca korunan hukuk bilgisinin sınırlı ve seçkinci karakteri, ve kanun ve intizamın uygulanmasındaki ırkçı tonlar, Devlet'in adaletinin adaletsizlikleri hakkında anarşistlere yeterince kanıt sunmaktadır. Anarşistlere göre, Devlet, engin ve karmaşık hukuk, hapishaneler, mahkemeler ve ordular düzenlemesiyle, eşitsizliğe karşı toplumsal adaletin savunucusu değil, adalet ve baskının asli sebebi olarak durmaktadır. Bunun yanısıra ve bu anarşistlere özgü bir eleştiridir Devlet pratikleri, daha az güçlü olana karşı bir sapmaya sahip olmasa bile, topluluklar içerisindeki toplumsal ilişkilerin aslında altını oyar. Bu, insani faaliyetlerin giderek genişleyen alanı içerisinde Devlet ağlarının karşılıklı yardımlaşma ağlarının yerini almasıyla gerçekleşir. Bu, anlaşmazlıkların çözüme kavuşturulması ve toplumsal ihtiyaçların karşılanması için Devlet'in dışsal pratiklerinin giderek yegane meşru mekanizmalar olarak görülmesi nedeniyle ilişkilerde özbelirlenimden çok bağımlılığa yol açar. Anarşistlere göre, Devlet'in kurumları aracılığıyla idare edilen hukuk düzeni özgürlüğün güvencesi değildir; aksine, giderek daha fazla insanı kendi sınırların içerisine hapsederken, insani etkileşimin, yaratıcılığın ve topluluğun alternatif buluşma yerlerini kapatan, özgürlüğün düşmanıdır. Üstelik, Devlet kaynakların yeniden dağıtımı için etkin bir mekanizma bile değildir. Gerçekte, Devlet, kaynakları ihtiyacı olanlardan kendisine doğru yönlendirir. Devlet'e vergi ödemek yerine ki ardından kimin ihtiyacı olacağına o karar verecektir, anarşistler topluluk örgütlenmelerine katılarak veya gönüllü olarak verme faaliyetleriyle dezavantajlı olanlara doğrudan yardım etmeyi tercih ederler (Marshall 24). Anarşistler, Devlet'in sosyal hizmet ve refah işlevlerinin etkilenen insanların dahil olduğu ve onların ihtiyaçlarına doğrudan yanıt veren gönüllü karşılıklı yardımlaşma birlikleriyle daha iyi yerine getireleceğini savunurlar. Yüze yüze seviyesindeki karşılıklı yardımlaşma, kurumsallaşmış programlar veya hayırseverliğe tercih edilir. Bir kere daha çağdaş anarşistler, anarşizmi yeni, bilinmeyene doğru bir adım, veya bugünden kopma demek olan bir devrimci kurulum olarak değerlendirmeyen Landauer'i takip ederler. Landauer, anarşizmi, her ne kadar gömülü ve işlevsiz bir halde bekler olsa da devletin hemen yanıbaşında bulunan, daima mevcut bir edimselleşme ve yeniden oluşum olarak değerlendirir. Benzer şekilde, Paul Goodman, özgür bir toplum, eski düzenin yerine yeni bir düzenin ikame edilmesi olamaz; bu, özgür eylem alanlarının toplumsal yaşamın çoğunluğunu oluşturuncaya kadar yayılmasıdır demektedir. Çağdaş anarşistler, bu anlayıştan yola çıkarak, günlük yaşamın şimdi ve buradasında otoriter olmayan, hiyerarşik olmayan ilişkiler geliştirmeyi amaçlarlar. Anarşistler, otonom gruplaşma ağları sayesinde, Devletler'e olanlar dışındaki bağlılıkları beslerler. Anarşizm, Devletin meşruiyetinin günden güne inkarları yoluyla, mecburen ve tercih edilir olduğu üzere, ebediyen devlet ve yasal otoritenin altında ve ona karşı akan gizli bir direniş tarihi (Ferrell 149) olarak var olur. Basitçe ifade edilirse, Colin Wards şöyle demektedir, Anarşizmin düşmanları bu iddiaya anarşizmin naif bir insan doğası görüşüne yaslandığı tipik iddiasıyla yanıt verirler. Bu gibi eleştirilere karşı en iyi yanıt, insan doğası meselesine ilişkin anarşist görüşlerin çeşitliğine işaret edilerek verilebilir. Max Stirner'in kendi çıkarını gözeten egoisti ile Kropotkin'in karşılıklı yardımlaşmanın özgeci destekçisi arasındaki ortaklık nedir? Aslında, anarşistlerin birey ve onun topluluk ile olan ilişkilerine ilişkin görüşlerinin çeşitliliği, anarşizmin devasa eşitsizliklere karşın ayakta kalmasını sağlayan yaratıcılığının, çoğulculuğa saygısının bir tanığı olarak desteklenebilir. Anarşistler basitçe insanların kendilerini ve kendilerini içinde buldukları koşulları değiştirme kapasitesine vurgu yaparlar. Çoğu anarşist yine bunun, ne kadar kaba ve toplumsal ilişkilerin dışında olurlarsa olsunlar bireyler tarafından gerçekleştirilemeyecek, kolektif bir proje olduğunu belirtir. Bu nedenle, amaç hükümet ve Devlet safrasını atarak bir 'öz kendi' yaratmak değil, diğerleriyle yaratıcı ve gönüllü ilişkiler içerisinde olarak kendini geliştirmektir (Marshall 642-643). Özgürce girilen, toleransa, karşılıklı yardımlaşmaya ve sempatiye dayanan toplumsal ilişkilerin ihtilafların ortaya çıkmasını azaltacağı, ve ortaya çıktığı yerlerde de yardım çözümünün beklenmektedir. Burada hiçbir garanti yoktur; vurgu daima potansiyel olana yapılmaktadır. Anarşistlerin tasavvur ettikleri otoriter olmayan, hiyerarşik olmayan ve çoğulcu toplulukların, güç, otorite ve Devlet hakkındaki eleştirel düşünceye sunacak pek çok şeyi vardır. Ferrell'in belirttiği üzere, anarşizm, yasanın dışında durarak ve yasal otoriteyi, onun toplumsal ve kültürel yaşam üzerindeki tahripkar etkilerini inkar etmek suretiyle, insani ilişkilerin ve insani farklılıkların önemli olduğunu her halükarda, düzenleme ve yasanın abartılı otoritesinden daha önemli olduğunu bize hatırlatmaya hizmet eder (153). Anarşizm, işlerin olduğu şekilden daha farklı bir şekilde olabileceğini asla unutmamızı temin eder. Kökleşmiş varsayımları sorgulamak ve alışkanlık haline gelmiş pratikleri tekrar düşünmek için bizi cesaretlendirir. Anarşizm, mevcut toplumun mantıklı bir eleştirisini, ve idealini hem bugün hem de gelecekte gerçekleştirmek için tutarlı bir strateji alanı sunar (Marshall 662). Anarşistler, demokrasiyi reddetmekten ziyade, yaşamın tüm alanlarına nüfuz eden bir katılımcı demokrasi görüşü sunarlar. Çağdaş anarşistler, Hakim Bey'in Geçici Otonom Bölgeler'inin ruhuna uygun bir şekilde, Devletlerin ve yasal otoritenin katı olarak haritalandırılmış bölgeleri içerisine hapsedilmeyi redden özgür mekanlar, alanlar ve pratiklerin hızla çoğaltılması çağrısında bulunuyorlar. Bu otonom düşünce ve eylem alanları, Devletler'in zamansal ve mekansal sınırlamaları karşısında kapsamlılık, açıklık, ve akışkanlığa vurgu yapıyor. Çağdaş anarşistler yine çoğunlukçu görüşün baskıcı ilişkileri besleme tehlikesinin fazlasıyla farkındadırlar. Aslında, çağdaş anarşizm, kısmen, arzuları piyasa devrelerinin izin verilen alanıyla sınırlayan tüketim kapitalizminin anlamsız konformizmine karşı bir tepkidir. Anarşistler, yaratıcı bir yanıt olarak, yaşamda denemeyi cesaretlendiren ve sansürü aşağılayan toplumsal ilişkilerdeki çoğulculuğu ve çeşitliliği savunurlar. Otorite ve güç sorununa verilebilecek tek bir doğru yanıtın olabilirliğine inanmayarak, anarşistler insanları karşı karşıya oldukları belirli koşulların göz önüne alınması suretiyle çoklu alternatifler geliştirmeye teşvik ederler. Bu nedenle, bugünün anarşistleri kolaj, veganizm, gürültü müziği, çoklu-cinsellik ve elektronik sivil itaatsizlik yoluyla arzularını silahlanan punklar, hayvan hakları aktivistleri, toplumsal ekolojistler ve neo-ilkelciler gibi çeşitli şekillerde tanımlarlar. Her zaman olduğu üzere, anarşistler, kapitalist olduğu kadar sosyalist otoriter toplumsal örgütlenme biçimlerine karşı alternatifler sağlarlar. Castells, Yazawa ve Kiselyova'yı takip ederek, otonomi hareketlerinin, şu anda küresel yönetim süreçleriyle ilgili olan toplumsal dışlama ve kültürel yabancılaşma süreçlerine karşı küresel düzene meydan okumak ve karşı-kurumlar geliştirmek suretiyle yanıt verdiği söylenebilir. Katılımcıların küresel zorlamaların mantığının anlamsız kılacağı belirli deneyim tarzları sayesinde karşı bir anlam yaratacakları, kültürel anlamı inşa etmeye yönelik girişimler yapılmıştır. Radikal toplumsal hareketin müttefikleri, çoğunlukla ortaya çıkmakta olan küresel ilişkilerin normatif kültürel ve siyasi kodlarını dönüştürmekle meşguldürler. Yeni anarşist hareket ise, düşmanı ortak değerlerin eklemlenmesi ve kimliklerin ironik bir şekilde inşası yoluyla karşılamaktadırlar. Anarşi, siyasetin halihazırdaki oluşturulmuş şeklinin yeniden kavramsallaştırılmasını teşvik eder. Protesto, sivil itaatsizlik veya devlet gibi bilindik kapların herhangi birisi tarafından içerilerek sınırlanmayı reddeden bir siyasetin pırıltılarını sunar. Böylece, bugünkü anlamı bağlamında egemenliğe daha da fazla meydan okuyabilir. Bu gibi gösterimler, ister devlet, ister sınıf veya isterse kimlikle ilgili olan herhangi toptancı bir söylemin çevrelemeye yönelik eğilimini istikrarsızlaştırarak, siyasetin oluşturulması için alan açmaktadır. Küresel dönüşümlerin kap olarak devlet metaforunu istikrarsızlaştırması gibi, anarşizmde kimlik ve topluluğun yeniden şekillendirilmesi de kap olarak kimlik nosyonlarını istikrarsızlaştırır. Siyasi mekanlar, siyasi kaplara meydan okuyarak yaratılır. Kuram, kategorilerin üretilmesine izin veren, topluluğun sürekli gelişimine ket vuran veya teşvik eden, ve alternatiflerin ortaya çıkmasını engelleyen mücadelelere ilişkin daha sofistike bir anlayışa gereksinim duymaktadır. Olağan toplumsal kuramlar alternatiflerin farkına varmakta başarısız kalmıştır kısmen şüpheli metaforları eleştirmeksizin kabul etmeleri nedeniyle. Toplumsal hareketlere ilişkin çalışmalar hareket davranışının gerçekçi olmayan yönlerinin önemini az-kuramsallaştırmıştır. Bu çalışma, gayrimeşru veya uygulanamaz olarak mahkum etmenin ötesine geçerek, böylesi gerçekçi olmayan dolambaçlı stratejilerin anlaşılmasına yönelik bir girişim sunmaktadır. Çıkarlar ve gruplar marjinal olarak tanımlanırlar, çünkü bunlar toplumsal bütünleşme sistemi içerisinde birer 'rahatsızlık' haline gelmişlerdir; çünkü bunlar toplumsal hiyerarşi ve tahakkümden tarihsel olarak kurtuluş bakış açısına göre en önemli olabilecek mücadelelerdir (Aronowitz 111, vurgu aslındadır). Anarşi, küresel sivil toplumun, en başta yoksulluk, evsizlik, ırkçılık ve ekolojik imhayı ortaya çıkaran sivil toplumdan neden daha iyi olacağı sorusunu sorar bize. Jeff Shantz: York Üniversitesi Tarih Bölümü. 01. Bu nitelendirme Lenin'in ünlü eseri Sol-Kanat Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı'ndan (1965) gelir. 02. Plekhanov'un kafası karışık Anarşizm ve Sosyalizm'ine (1912) bakınız. 04. Anarşistler, ezilen insanların güvenceye aldığı reformlara ve bilhassa da bu reformların kazanılmasını sağlayan mücadelelere karşı saygılıdırlar. Anarşistler, bu reformları onları ortadan kaldırmak isteyen neo-liberal hükümetlere ve onların kapitalist destekçilerine karşı aktif bir şekilde savunurlar. Aynı zamanda anarşistler, reformları bir amaç olarak değil, mücadelenin somutlaşmış anları olarak görürler. 05. THÖK yazınının örnekleri için bakınız Jackie Smith, Ron Pagnucco, ve Winnie Romeril (1994) ve McCarthy (1996). 06. Bakınız Laura MacDonald (1994) veya Martin Shaw (1994). 07. Bu deyiş Dünya Endüstri İşçileri'nin Tüzüğünün Önsöz kısmında bulunmaktadır. 09. Kabotajcılar 1960 ların sonlarında ve 1970 lerin başlarında Amsterdam'da aktiftiler. Kropotkin ile sibernetiğin ilginç bir karışımı için bakınız Roel van Duyn'un Küstah Kabotajcıların Mesajı (1972). 10. Anarşist Özgür Mekan'daki en popüler dersin taslağı: SINIF MÜCADELESİ, ANARŞİZM, SENDİKALİZM VE LİBERTER SOSYALİZM. Anarşizm, siyasi bir hareket olarak işçilerin daha geniş olan sosyalizm ve komünizm mücadelesinin bir parçası olarak ortaya çıkmış, bu mücadelelere oldukça katkıda bulunmuştur. Ancak, anarşizm giderek büyük ölçüde bir altkültürel fenomen haline geldiği için, Kuzey Amerika'daki anarşistler bu önemli bağlantıyı genelde unutmuşlardır. Benzer şekilde, sosyalizmin farklılaşan tarihi içerisindeki otoriter ve anti-otoriter gelenekler arasındaki ayrım, kendilerini sosyalist olarak adlandıran devlet kapitalist rejimlerinin dehşetleri sayesinde silinmiştir. Bu ders, her çeşidinden kapitalizmin ötesine geçen daha iyi bir dünya kurmak için anarşizmi çalışan insanların mücadeleleriyle yeniden bağlamayı amaçlamaktadır. Ders sınıf analizi ve günlük örgütlenmelerle ilgili olan aktivistler tarafından başlatılmıştır ve yalnızca bir çalışma grubu olmayı amaçlamamaktadır. 11. Yine oldukça canlı bir anarşist yayıncılık mevcuttur. Uzun süredir var olanlar arasında Freedom, Fifth Estate, Anarchy, ve Kick it Over bulunmaktadır. Yerel düzeyde, The Match, Anarchives, Demolition Derby, ve Agent 2771 gibi KBY fanzinler, anarşist siyasetin alanını yeni katılımcıları içerecek şekilde genişletirken, anarşist düşünceyi de canlı tutmaktadır. 12. Sınırların ihlal edilmesi yalnızca metaforik değil gerçek anlamındadır. Çağdaş anarşist ağlar önemli ölçüde hapishane duvarlarının içine de geçer. Çoğu anarşist yayın bedava abonelik sayesinde tutuklulara sunulmaktadır. Albert Meltzer (1920-1996) tarafından kurulan tutuklulara yardım grubu Anarşist Kara Haç gibi örgütlenmeler durup dinlenmeksizin tutuklular için çalışmaktadır. 13. Tüketim kültürü keza sayısız şekilde kesintiye uğratılmakta ve tahrip edilmektedir: kapitalist piyasaların dışında kalan kendi-başına-yap üretim ve değişimin yanısıra meta fetişizminin ifşa edilmesi, kapitalist gelişmeye direnme, alışveriş merkezleri gibi tüketim alanlarının işgal edilmesi, boykotlar veya bir şey çal günleri. Graffiti, reklam panolarının tahribi veya sabote edilmesi gibi yeraltı faaliyetleri de kullanılmaktadır. 14. Bakınız Woodcock (1962), Horowitz (1964), Joll (1964) ve Marshall (1993). 15. Mülkiyet Nedir?'deki asıl alıntı şöyledir: İnsanın eşitlikte adalet istemesi gibi toplum da anarşide düzen ister (Berman'ın alıntısı, 1972). Graffiti sanatçıları bu sloganı ünlü daire-A ile açıkça sembolleştirmişlerdir. 16. Proudhon'a göre bununla hiç alakası yoktur. O, otoriteden toplumun laneti olarak bahseder (94). 17. Bu vurgu Proudhon'un çalışmasını sendikalizmin ortaya çıkması üzerindeki önemli bir erken etki kılmaktadır. 18. Proudhon komünizmi kesinlikle reddeder: ğer toplum anarşiye veya insanın kendisi tarafından yönetilmesine yaklaşmak yerine komünizme yaklaşırsa, o halde toplumsal örgütlenmenin kendisi bizzat insanın melekelerinin suistimali haline gelir (94). 23. Otonomiyle ilgili söylemler hem hareketlenmenin yakıtı olarak hem de Dallmayr'ın terimleriyle uyum göstermennin panzehiri olarak işlev görmektedir. 24. Anarchy dergisi, alt başlığı olan Arzularını Silahlanmış Dergi olarak tanımlanmaktadır. Aronowitz, Stanley. The Crisis in Historical Materialism. Minneapolis: Minnesota UP, 1990. Bakunin, Michael. The Political Philosophy of Bakunin: Scientific Anarchism. New York: The Free Press of Glencoe, 1953. Bookchin, Murray. The Ecology of Freedom. Palo Alto: Cheshire, 1982. Castells, Manuel, Shujiro Yazawa, ve Emma Kiselyova. Insurgents Against the Global Order: A Comparative Analysis of Zapatistas in Mexico, the American Militia and Japan's AUM Shinrikyo, Berkeley Journal of Sociology (1996): 21-59. Dalby, Simon. Culture, Identiy and Global Security: Notes on the Theme of Modernity and the 'POGO Syndrome' . York Üniversitesi, Centre for International and Strategic Studies'de sunulan makale, Toronto. 6-7 Şubat 1997. Dallmayr, Fred. Hegemony and Democracy: A Review of Laclau and Mouffe. Philosophy and Social Criticism 13.3 (1987): 283-296. Falk, Richard. The Decline of Citizenship in an Era of Globalization. Citizenship Studies 4(1) (2000): 5-17. Ferrell, Jeff. Against the Law: Anarchist Criminology. Thinking Critically About the Crime. Editörler B. D. MacLean ve D. Milovanovic. Vancouver: Collective P, 1997: 146-154. Godwin, William. On Punishment. Ed. George Woodcock. The Anarchist Reader. Glasgow: Fontana, 1977: 118-124. Horowitz, Orving L., ed. The Anarchists. New York: Dell, 1964. Joll, James. The Anarchists. New York: Grosset and Dunlap, 1964. ___, The Uselessness of Laws. The Anarchist Reader. Ed. G. Woodcock. Glasgow: Fontana, 1977: 111-117. Lunn, Eugene. The Prophet of Community: The Romantic Socialism of Gustav Landauer. Berkeley: California UP, 1973. MacDonald, Laura. Globalizing Civil Society: Interpreting International NGO's in Central America. Millenium 23.2 (1994): 267-286. Magnusson, Warren. The Reification of Political Community. Contending Sovereignties: Redefining Political Community. Ed. R. B. J. Walker ve Saul Mendlovitz. Boulder: Lynne Rienner, 1990: 45-60. Marshall, Peter. Demanding Impossible: A History of Anarchism. London: Fontana P, 1993. McCarthy, John. Transnational Social Movements and Social Movement Theory. Solidarity Beyond State: Transnational Social Movement Organizations. Ed. Charles Chatfield, Ron Pagnucco, ve Jackie Smith. Syracuse: Syracuse UP, 1996. McMichael, Philip. Global Regulation or Global Governance? . American Sociological Association Paper, New York. 16-20 Ağustos 1996. Negri, Antonio. The Politics of Subversion. Cambridge: Polity, 1989. O Tuathail, Gearoid, ve Timothy W. Luke. Present at the integration: Deterritorialization and Reterritorialization in the New Wor d Order [ entegreleşen Bugün: Yeni Dünya/Kelime Düzeninde De-bölgeselleşme ve Yeniden Bölgeselleşme. Annals of the Association of American Geographers 84.3 (1994): 381-398. Proudhon, Pierre-Joseph. Selected Writings of Pierre-Joseph Proudhon. Garden City: Anchor Books, 1969. Ruggie, John Gerard. Territoriality and Beyond: Problematizing Modernity in International Relations. International Organisation 47.1 (1993). 130-174. Shapiro, Michael J. National Times and Other Times: Re-Thinking Citizenship [Ulusal Zamanlar ve Diğer Zamanlar: Yurttaşlığı Yeniden Düşünmek. Cultural Studies 14.1 (2000): 79-98. Shaw, Martin. Civil Society and Global Politics: Beyond a Social Movements Approach [Sivil Toplum ve Küresel Siyaset: Toplumsal Hareket Yaklaşımının Ötesi. Millenium 23.3 (1994): 647-667. Smith, Jackie, Ron Pagnucco, ve Winnie Romeril. Transnational SMO's in the Global Political Arena. Voluntas 5.2 (1994): 121-154. Subways, Suzy. Not on the Guest List or the Newcasts: Resistance at the Republicrats' Conventions. Love and Rage 7.5 (1996): 11. Taylor, Peter R. Beyond Containers: Internationality, Interstatedness, Interterritoriality. Progress in Human Geography 19.1 (1995): 1-15. van Duyn, Roel. Message of a Wise Kabouters. London: Duckworth, 1972. Ward, Collin. Anarchy in Action. New York: Harper Torchbooks, 1973."}
{"url": "https://futuristika.org/jeffrey-r-sarmiento-kitaplar-ve-binalar/", "text": "SODA, Amerikalı cam sanatçısı Jeffrey R. Sarmiento'nun ''Books and Buildings Kitaplar ve Binalar'' adlı sergisine 20 Haziran 28 Temmuz 2012 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sergide yer alan büyük ebatlı eserler, ilhamını kentsel mimari yapıların cephelerinden alıyor. Eski fotoğraf, çizim ve el yazılarından esinlenilen görsellerin camın içine yerleştirildiği ''Ansiklopedi'' adlı seri 20 adet kitap bloktan oluşuyor. Çalışmalarını İngiltere'de sürdüren Filipin asıllı Amerikalı sanatçı aynı zamanda Sunderland Üniversitesi Cam bölümünde doçentlik yapıyor. Sanatçı eserlerinde ilhamını etnik mimari yapılardan alan konuların üzerinde yoğunlaşırken, camın içinde görüntü katmanlarını çarpıştırarak yansıtıyor. UrbanGlass, New York ve Fulbright, Danimarka'nın da içinde bulunduğu dünyanın çeşitli yerlerinde çalışmalarını devam ettirmiş sanatçı, 2008 yılında Bombay Sapphire Ödülllerinde finalist olmuş ve eserleri Collect fuarında Saatchi Gallery'de sergilenmiştir. Jeffrey R. Sarmiento'nun eserleri İngiltere, Sunderland Müzesi ve Amerika'da Speed Müzesi'nin koleksiyonunda yer almaktadır. Sanatçının son çalışması ''Liverpool Haritası'' adlı eseri Liverpool Müzesi'nde sergilenmektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/jennifer-martenson-xq-28-1/", "text": "ve son olarak, xq 28 1 sanırız türkçedeki ilk queer şiir kitabı örneği. toplam 222 adet basılmış, tamamı numaralandırılmış, ilk yirmi iki tanesi satış dışı tutulmuştur."}
{"url": "https://futuristika.org/jenosid-meyyalligi/", "text": "Alman Romantikleri modern Avrupa'nın akılcılığını boş, eklenti, yapay ve hatta bazen onursuzca görüyorlardı. Onlar şahsın yapıcı özünü usunda ve tasarımcılığında değil, şahsın sezgilerinde ve bilincin derinliklerinde kabalaşmış bir duygusallıkta aradılar. Onlara göre akıllı olmak, üretebilir olmak, düşünebilir olmak değil, tarihsel bir dayatmanın kökenindeki organizasyon şuuru, Alman olabilmek bambaşka bir şeydi. Daha 1800'lerin başında Almanya'nın Avrupa için apayrılığını, seçkinliğini ve farklılığını felsefi zeminlerde iddiaya başlamış, Nasyonal Sosyalizminde bilinç taşlarını tarih zeminine yerleştirmişlerdi. Bu zeminde Almanlık kavramı zamanla öyle özgün, nevi şahsına münhasır bir hal aldı ki, tarihsel, düşünsel, politik bir kuşatılmışlıkla sınırları aşırı belirgin biyolojik özlü bir milliyetçiliğe doğru yöneldi. Bu biyolojik özlü milliyetçilik Almanya'nın Avrupa demokrasisinin gelişim safhalarının birçoğundan beslenemeyerek gelecekte başına büyük işler açmasına sebep olacaktı. Bu milliyetçilik prototipinin Almanlar bünyesinde tamamen içselleşmesi sonucunda, çeşitli kaygılarla Almanya'ya gelen yabancılara (1. Dünya Savaşı öncesinde Polonyalılar, 2. Dünya savaşı sonrasında Türkler) hep geçici, geri dönücü gözüyle bakıldı. Özellikle günümüzde Türklerin Almanya'ya bütün yönleriyle bağlanması ve demografik, ekonomik bir güç haline gelmesi, Alman milliyetçilerinin bilinçaltında bir nevi onursuzluk olarak telakki edilmektedir. Tarihçilerin göz ardı ettiği bir şey Nazizmin Almanya bünyesinden kazındığıdır. Oysa Nazizm, kendisini yaratmış olan Alman romantizminin eliyle yok edilerek tarihe gömülmedi. Nazizm 2. Dünya Savaşı'nda müttefiklere karşı yenildiği, maddi ve manevi gücünü kaybettiği için Alman halkının bilinçaltına, yani başka bir söyleyişle Avrupa Tarihi'nin yeraltına çekildi. On beş yıl önce Solingen'de, geçtiğimiz aylarda ise Ludwigshafen'de gerçekleştirilen saldırı aslında birkaç aşırı milliyetçi serserinin alkol-uyuşturucu etkisiyle gerçekleştirdiği istisnai saldırılar değil, yavaş yavaş başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde de görülen toplumu temizleme ihtiyacına dair yapılacak faaliyetlerin ön provalarıdır. SSCB'nin çöküşü, Yugoslavya'nın parçalanmasından sonraki süreçte çok büyük ekonomik ağırlıklar yüklenen Avrupa, 11 Eylül'le başlayan İslam bazlı kimlik ve diğerleriyle ilişkiler problemlerini aşmada medeniyetinin birikimlerini kullanamayarak Emperyalist tutumlarını kör bir tavırla devam ettirdi. Başta karikatür olayı olmak üzere, benzeri birçok yüz kızartıcı krizde Avrupamerkezci bir güvenle suçluları kınama, yargılama gibi bir faaliyete girişmedi. Bu güven Avrupa'nın kendi tutumlarını iyi kötü demeden içselleştirerek, kendine yeni bir tarihi bir karakter pekiştirme gibi algılanırken kendi içindeki yabancı unsurları bariz bir şekilde dışladı. Bu dışlamada yabancıları sindirme merkezli aykırı halk hareketlerine güven zemini oluşturdu. Bu zeminin oluştuğu tarihsel şartları bir kez tahlil etmek isteyenlerin yapacağı en iyi iş 1930'ların sonundaki Avrupa Tarihi'ni ve İkinci Dünya Savaşı öncesi ve esnasındaki Jenositleri incelemek olacaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/jens-bjorneboe-ofkeli-basarisiz-romancinin-basardigi/", "text": "Jens Bjorneboe yirminci yüzyılın başarısız olmuş en büyük romancısı. Başyapıtı kabaca Canavarlık Tarihi olarak adlandırılan üçleme olarak kabul edilir çünkü başlık aslında bitmemiş olan otobiyografik anlatının on iki ciltlik projesine aittir. Bu nedenle Bjorneboe'nun üç romanı böyle kendi tarihini değil, daha ziyade o derinden rahatsız karakterin deneyimlerini, hastalıklı yansımalarını, acı dolu anılarını ve korkunç rüyalarının yanı sıra korkunç araştırmalarından elde edilen korkunç olayların ezberden okumalarını sunar. Romanların hiçbirinin ciddi kusurları yoktur, ancak her biri kurgusal literatürde nadir görülen bir güçle zulüm ve vahşete karşı bir öfke iletir. Benzer bir şey bulmak için savaş mağdurları için acil başvurulara veya afet bölgelerinde çalışan acil yardım kuruluşlarının raporlarına veya hakarete uğrayanların ve yaralıların durumunu protesto eden öfkeli siyasi metinlere başvurmalıyız. Ya da belki de en iyisi, kendini korkunç bir yerde bulan ve gerçekten var olduğuna inanamayan birinden gelen mektuplara, akıl hastanesine kapatılmış aklı başında bir adam ya da bir vebanın ortasında sağlıklı bir adam gibi durumlara bakmalıyız. Bununla birlikte, bunlar bu şeylerin hiçbiri değil, daha ziyade kuralları çiğneyerek ve sınırları geçerek net ve düzgün yazanların tüm okullarından, belki de tüm edebi geleneklerden daha fazla tutku ve kişilik gücü ileten tutkuyla tasarlanmış kurgusal buluşun, tarihsel gerçeğin, romanın, kompozisyonun, fantezi ve itirafın melezi. Sorun ilk olarak on beş yaşındayken, Oranienberg'deki Nazi toplama kampının kaçan bir mahkum tarafından yazılmış bir raporu okuduğunda ortaya çıktı. Nazi kampları kamuoyuna açıklanmadan on yıl önce Bjorneboe orada neler olduğunu böyle öğrendi. Bu deneyim onu şok etti, dönüştürdü ve dünya ile ilgili birçok sorun varken normal bir kariyere devam edemeyen bir arayıcı ve yabancı yaptı. İlk yayınlanmış romanı Horozlar Ötmeden Önce'nin otobiyografik kahramanında olduğu gibi, çalışmalarında o anı defalarca andı. Güneş neredeyse gökyüzünde hareketsiz duruyordu. Ben okudukça griye döndü. Orada takılıp duran şeyi bir daha asla unutamam. Ve orada oturup o güneşli öğleden sonra saatlerinde okuduklarımdan bir daha kendimi kurtaramadım. Ama bütün yaz boyunca diğerleri güneşin, denizin, rüzgarın, bütün bunların eskisi gibi olduğuna inandılar. Bundan başka şeylerin olduğunu en iyi bilen tek kişi bendim. Diğerleri için, dünya temelde düzenli ve iyiydi, kaos, barbarlık ve deliliğe ara sıra sıçramalar görülse de. Bjorneboe için ise başlangıçta düzenli ve iyi olan ne varsa şimdi tolere edilen ve hatta sosyal sisteme dahil edilen dehşetle doluydu ve dünya cenneti restore etmenin ilk adımı, insanlara tolere edilemez olduklarını hatırlatarak onları yaşananları olduğu gibi kabul etmeyi bıraktırmaktı. Kurumsal adaletsizliklerin maskesini düşürme, bireysel zulümleri ortaya çıkarma, tarihsel zulümleri hatırlama ve bir yazar olarak geleneksel formlar ve genel konvansiyonlara karşı çıkma isteğindeydi ve estetik etkileri için işe yarayabilecek, ancak muhtemelen yanlış bir dünyada yaşamanın şokunu ve öfkesini yaymak istediği mesajı yumuşatacak edebi araçlara sahipti. Yine de sadece okurun rasyonel zihnini ve ahlaki yargısını değil, aynı zamanda hayal gücünü, fantezisini de yakalamak istiyordu ve bu yüzden kurguya ihtiyacı vardı. Bu gerilim, her biri gerçek ve kurgu, yazar ve anlatıcı, gerçek olay ve hayal arasındaki ayrımları bulanıklaştıran ve her biri en iyi kısımlarında kişisel ifadenin aciliyetini, ama aynı zamanda en kötü tarafında yorucu bir söylemin can sıkıntısını taşıyan, her biri eşi benzeri görülmemiş bir forma sahip olan Canavarlık Tarihi'nin üç romanını ortaya çıkardı. Her şeyden önce, her biri okurun beklentilerini hayal kırıklığına uğratmıştır, çünkü orta ve son bölümler ilkinin potansiyelini taşımaz, çünkü geleneksel edebi gelişime karşı çıkar ve böylece edebi biçimi ihlal ederler. Bu yüzden ister fantastik romanlar, ister otobiyografik romanlar veya gerçekçi romanlar, anti romanlar, karışık türler veya kendine özgü türler diyelim, bu üç şey, şüphesiz dahiyane eserler, sonuçta tamamen gerçekleşmiş ve tutarlı kompozisyonlar olarak başarısızlık olarak kabul edilmelidir."}
{"url": "https://futuristika.org/jeremiah-healy-john-cuddy/", "text": "Jeremiah Healy kitaplarının başrol oyuncusu John Cuddy, Boston'da tek başına yaşar, dedektiflik yapar, ölmeye yakın durur. Son 1 yılda kabus gibi diyerek bitirdiğim günlerin sayısı: 293; tadı kötü olduğu için geri gönderilen yemekler: 48; çantamdan eksilen eşya adedi: 7. Sokaklar benimle uğraşmaya devam ediyor. Umursamıyorum. Sonunda büyük bir aşk yaşadığım şehirle iyi geçinmeye karar verdim. Tüm hayatım tamircimin çöpe atmam gerektiğini öğütlediği Fiat 124 içine sığabilir. Yine de Şikago'ya giden bir doktordan kiraladığım çatı katında yaşamayı tercih ediyorum. Bir evi olan adamlar kadınların güvenini kazanıyor. Arada bir aletlerin kaslarımı çalıştırdığı spor salonuna gidiyorum. Geri kalan günler acabayla başlayıp teşekkür ile sona eriyor. Yeni bir maceraya boyun eğmekle evime dönebiliyor olmak arasında bocalayan bedenim genellikle memnun. Özel dedektifim. Mecburen. Bu mesleği sınavları kazanamadığım için ya da ailemin baskısı yüzünden seçmedim. Kimse çocuğunun her an tehlikede olacağı bir iş yapmasını istemez. Dedektiflik kaderimde yazılıymış. Ölüme direnen doktorlar ya da rüyalardan uyanan sanatçıdan farkım yok. Ben de bunun için seçilmişim. Merak duygumun üstesinden gelmeye çalışıyorum. John Cuddy. 1.80. Otuz sekizle, yetmiş üç arası. Erkek. Beni tanımış oldunuz. Boston'da yaşarım. New Yorklular'ın ciddiye almadığı şu küçük kent. Sokaklarda öğrencilere çarpmadan, İngiliz aksanıyla konuşan birine rastlamadan ya da metro kalabalığına karışmadan yürümenize imkan yok. Havanın tonu, binaların rengi ya da pasta kokusu, bir zamanlar elimden kayıp gitmiş olanları hatırlatır. Hüzün duyarım. Başkalarının hayatlarına bulanmam da yalnızca bundan. Sabah yeni bir güne uyanmanın heyecanıyla yataktan ayrılırım. Ilık bir duş, bir iki fırça darbesi ve dün geceden tasarlanmış giyisilerle evden çıkmaya hazırım. Çantam neyse ki bıraktığım yerde beni beklemekte. Ofisime, evime ve arabama uygun anahtarlar içinde. İşimin büyük kısmı beklemek. Üzerinde adım yazan kapı, koyu renkli masa, ağırlığımla ezilmeyecek sandalye, kahve fincanı, iyi kesim bir ceket, kilitli dosya dolapları ve kararlı bir ifade sahibi olduğum sürece olaylar beni bulur. Seçiciyim. Her para verenle çalışmayı sevmem. Koltuklarının altı terleyen adamları, bana emirler yağdırmaya niyetli olanları, kocasını aşığıyla yakalamak isteyenleri eledikten sonra çalışmaya hazırım. Dedektiflik yaparken çok dikkatliyim. Paparazzilikle polislik arasında duraklamaya çalışan işim insanları çoğu zaman korkutuyor. Kapılarını günün herhangi bir vakti çalmamdan huzursuz olanlar var. Bir de her şeyi bilmek isteyen komşular. İkisi de bana yardımcı olmaz. Bir sigorta şirketinde çalışmıştım. İnsanların damarlarına HİV virüsü vermek daha akıllıca olurdu. Çaresizlik içinde bekleyen insanlara yardım etmemek için her şeyi denerdik. Yeni eşini kaybetmiş bir adamın mirastan çıkarını hesaplayıp, bunu karısıyla olan kavgalarına çarpıp, sonunda kazanacağı paraya böldüğümüzde onu mahkemeye çıkarmak için yeterince delil toplamış olurduk. Karım öldüğünde şirketi terkettim. Artık sadece kendimden sorumlu olduğuma göre aç kalmamın bir önemi kalmamıştı. Çeşitli meslekler denedim. Askeriyede takılmak sıkıntımı geçirmedi, polis için araştırmalar yapmaksa adalet inancıma iyi gelmedi. Polis olabilirdim. Şu anda yaptığım işlerle karşılaştıracak olursanız kolay bir meslek. Her şeye rağmen arkanızda olacak bir partneriniz, pek çok durumda ateşleyebileceğiniz bir silahınız, sireniyle herkesi korkutan bir arabanız var. Birkaç telefonla giremeyeceğiniz maç, açtıramayacağınız lokanta olmaz. Oysa dedektif olduğumda yalnızım. Eski arkadaşlarım ihanete uğradıklarına inanıp çoktan terk etti. Üniformam olmadığı için kimse beni yeterince güvenilir bulmuyor. Önemsemiyorum. Yeterince eşelediğimde toprağın altından mutlaka kötü kokan bir şeyler çıkıyor. Üniversite'de ders vermem için teklif geldi. Nasıl iyi dedektif olunur? Daha büyük bir şaka olamaz herhalde. Her hafta benim için ayrılmış süre boyunca Kanun kaçakları nerede bulunur, ölümden nasıl dönülür, sizden zeki adamlarla karşılaştığınızda alınacak önlemler, dört adımda dedektif olmak konularını anlatmamı istediler. Reddettim. Tehlikeyle burun buruna kalamadıktan sonra teorik bilgilerin faydası olamaz. Erkekler hakkına kitaplar yazan bakire kadınlara benzemek istemem. Fazla dostum yok. Polis teşkilatında görev yaptığım zamanlardan kalma bir kaç silahtar, cennetten beni izlediğine inandığım Beth, masada oturarak büyüttüğü göbeğiyle gazeteciliğe devam eden Mo. Hepsiyle çıkar ilişkim var. Mo, polislerin sakladıklarını açıklar. Polisler arşivlerde tozlanmış dosyaları tesadüfen çantama düşürür. Beth her gün daha da iğrenç olduğuna inandığım hayattan, ruhumu saklar. Bedenim entrikalar arasında yolunu bulsun. Bu mesleğin tek kuralı var: Korkuna rağmen gitmek. Stilim bu. Farkettirmeden evlere girmem, bana ait olmayan hiçbir şeyi çalmam. Kibarca bildiklerimi anlatır, ardından yüzlerinde oluşan ifadeleri incelerim. Biraz psikoloji bilgim olması bu durumlarda işe yarıyor. Belirli davranış şekilleri var. Yalan söyleyenlerin aceleciliği, bildiklerini saklayanların sizi başınızdan atma hevesi... Alıştım artık. Sıkıldığım zamanlarda ukalalık yaparım. Laf kalabalığı zeka seviyesi düşük insanlar üzerinde etkili bir yöntem. Sizi pes ettiremediklerini görünce mutlaka açık verirler. Korkulardan destek alırım. Belki de tehlikeye bu yüzden balıklama atlıyorum. Bana herkesin bulaşmaya çekindiği, politikacılar ya da çocuk pornosuyla kaplanmış birkaç hikaye verin. Ardından koltklarınızda rahatça uzanıp olayların gelişmesini bekleyin. Bazen kendimi bile şaşırtacak kadar zeki olabiliyorum! Bugün ölebilirim. Yaşamam bile mucize. Mafya işine karıştığım için beni kaçırtabilir, polisler yolsuzluklarını açığa çıkarttığım için tutuklanmamı sağlayabilir, yayın yönetmenleri etrafta dolaşmamdan rahatsız olabilir. Bir araba tam karşıya geçmeye çalışırken bana çarpabilir, yangın merdivenlerinde kalp krizi geçiren bir adam üzerime düşebilir. Hepsine hazırım. Nefes almamın o kadar önemi olsaydı bu işi yapıyor olmazdım. Şüpheli ihtiharlar, Viyetnam Savaşı'nda ölenlerin yerine geçen kimlikler, kanundan kaçanların trilyarder olduğu bir borsa. Hayatın hiç bir anı, olması gereken düzeni takip etmiyor. Önemli olan buna uyum sağlamayı başarmak. En iyi çözüm kötülere bile iyi davranmak. O zaman bocalamaya başlıyorlar. Çoğu zaman oraya buraya kartımı bırakarak, ya da etrafta dolaşarak işleri çözüyor olduğumu sanıyorum. Oysa olaylar kendiliğinden hareket ediyor. Bir iki özel durumda, Tanrı geride kalanlara bir hediye vermek istediğinde herşeyi açıklıyor. Bütün bunlar onun kararı, ben ortalarda dolaşarak kahraman oluyorum. Bir keresinde kayıp bir çocuğu aramak üzere görevlendirilmiştim. On altı yaşındaydı. Babası fidye için kaçırıldığını iddia etti. Teyzesine göre ailesinin baskısına dayanamadığı için kaçmış olması da mümkündü. Arkadaşları sadece gitmek istediğini söyledi. Sonunda onu bulduğumda sevgilisiyle birlikte bir barakadaydı. Evine geri götürmek zorunda kaldım. Olduğu yerde bırakmak doğru karar olacaktı ama bunun için para almıştım. Bazen bizim meslek insanın hayatına müdahale etmek zorunda kalıyor. Kabul ediyorum. Her zaman hikayeler benim istediğim gibi sonlanmıyor. Herşeyin çözümü yok. Yüzlerce adım sonrasında yine ilk sorduğum soruda buluyorum kendimi. Sessiz kalıyorum. Bazen kaybettiğimi itiraf etmekten bıkıyorum. Dedektiflik yapmadığım anlarda zamanımı merak ederek geçiriyorum. Dünyanın dönme hızı, kedilerin görüş açısı, kağıdın nasıl beyaz oduğu gibi pek çok konudaki bilgi açlığımı uzmanlara danışarak gideriyorum. Bazen ansiklopediler yeterli oluyor, çoğu zaman onlar için de uzun konuşmalar yapmak zorunda kalıyorum. Çoğunlukla sokaklarda dolaşıyorum. Bir binaya girip, görmem gerekenleri inatla bekler, ardından arabama atlayıp başka bir mekandaki hedefe yönelirim. Günlerimin hareketi bir futbol maçını andırır. Gol atmak için önce sahadaki rakipleri altetmek zorunda kalırım. Önümü kesmek için pek çok yol denerler. Korkutmaya çalışanları iki kol darbesiyle yere indirme alışkanlığım olduğu için beni ortadan kaldırmak işlerine gelir. Kimsenin olmadığı ambarlara çağırılmak, sabah koşum sırasında arabayla ezilmek gibi kaza niteliği taşıyabilecek şüpheli ölümler kurgularlar. Bir koruyucum olduğundan mı, şansımdan mı bilmiyorum ama hala hayattayım. Evde boşluğa baktığım zamanlarda düşünüyorum. Ben deli miyim? Gelecek garantisi olmayan bir işim var. Ölüm her gün sırıtarak gözümün içine bakıyor. Hayat sigortam, geriye para bırakabileceğim ailem, vasiyetimi okuyacak avukatım yok. Sonra farkediyorum ki bir aşığın sevgisine benziyor hissim. Ondan korktukça, yanında kalmama nedenlerim arttıkça daha da çok bağlanıyorum. Ölüme çelme taktıkça keyfim yerine geliyor. Her ışık kapandığında bir gün daha bitiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/jeremy-revenue-artik-protesto-etmiyorlar-intihar-ediyorlar/", "text": "Bununla ilgili ilginç birşeyler söylemek isterdim ama gerçek şu ki bir web sitesi oluşturmak, weblog ya da fb sayfası açmak gibi şeylerle hiç ilgilenmiyorum. İşlerimin görülmesi ve bir dinamik elde etmek için bunu yapmam gerektiğini biliyorum ama zamanım yok. Bir işimin olmasının yanı sıra evde çizim yapıyorum. Kendime her zaman şöyle diyorum: Görülmeye değer olacak daha iyi çizimler yaptığımda, işlerimi sergileyeceğim. Ayrıca işlerim -ki 4 ya da 5 yaşından beri çiziyorum- oldukça büyük ve bir bilgisayar ekranından görebilmek kolay değil. Bugünlerde 'tumblr'da weblog açmaya çalışıyorum... Yani, hayır, kasıtlı olarak gizlenmiyorum. Evet, işlerimde şiddet var. Kapitalist toplumda şiddet her yerde. Hatta medya ve televizyon reklamları konfora ve barışa methiyeler dizse de, kapitalizm 1914'ten beri dünyanın her yerinde kesintisiz savaşını sürdürüyor. Ciddi ciddi çizimler yapmaya başlamadan önce, punk müzikle ilgileniyordum, daha doğrusu gerçekten şiddet içeren bir tür olan grindcore ile. Grubumun adı Öpstanddı ve müziğimiz aşırı saldırgan, şarkı sözlerimiz oldukça politikti. Bir bakıma çizimlerimle de aynı şeyi yapmaya çalıştığımı düşünüyorum, politik unsurlar daha soyut olsa da. Hikayeler var tabi ama hikayelerin konusunu anlamak zor. Hikayeleri bozmak için bir sürü şey birden koymaya çalışıyorum. Bu bazen işe yarıyor, bazen de hikayenin ne hakkında olduğu anlaşılıyor ve ben başarısız olmuş oluyorum. Herkesin çizimlere farklı yorumlar getirmesi hoşuma gidiyor. İnsanları çizimlerim hakkında konuşurken duymak biraz komik çünkü her zaman benim hiç aklımdan geçmemiş hikayeler düşünüyorlar. Kapitalizm ve kurbanları... Çizimlerimi yaparken içine günlük yaşamdan resimler koyuyorum, özellikle şiddet barındıran savaş konulu fotoğraf gazeteciliğinden, kapitalizmin dünyanın dört bir yanında neden olduğu yıkımdan. Çizimlerim bunların dışında bizim toplumumuzun depresyonu hakkında konuşur. Emekçi sınıfın yıkımı gerçekleşti, tüketildi. İnsanlar, böylesine şiddet barındıran bir toplumda, kolektif değişim umudundan yoksun bir şekilde, bireysel var oluş savaşı veriyorlar. Fransa'da günlük yaşam... Burası zengin bir ülke dolayısıyla her şeye sahipsiniz. Yani ulaşım, altyapı, tesisler, bilgisayar, her yerde web falan... Burada hayat, Peru'yla ya da Somali'yle karşılaştırıldığında çok daha kolay. Ama tabi bu herkes için kolay olduğu anlamına gelmiyor. Eğer bir işin yoksa, burada hayat hiç kolay değil. Eğer bir göçmensen ya da müslümansan, bir işin bile olsa burada hayat hiç kolay değil çünkü çok büyük bir baskı altındasın demektir. Ücretli çalışan birçok insan, Yeter artık der gibi çalıştığı fabrikada ya da ofiste intihar ediyor. Son yıllarda sanki bu yeni bir fenomen. Antidepresan ilaç tüketiminde dünya rekoru Fransa'nın. Bu ülkede iyi hissetmek çok zor. Sanırım bu duruma iki açıklama getirilebilir. Herşeyden önce Fransa oldukça bireysel bir ülke ama aynı zamanda politik ve kolektif düşünme konusunda da oldukça idealist. Günümüzde politik ve idealist duruş çökmüş durumda. İşçi sınıfı hareketi ve sınıf savaşı yenik durumda. Ve artık kolektif bir umudu besleyecek, ayakta tutacak hiçbir şey yok. Yani, Fransa depresif ve bireysel. Politikacılar asıl problemin göçmenlerden ve müslümanlardan kaynaklandığına insanları inandırmaya çalışıyorlar. Gerçekten çok utanç verici. Oldukça kapalı bir ülke ve bu daha ne kadar süre böyle devam edecek bilmiyorum. Fransız baharına ihtiyacımız var! Yapabileceğim ikinci açıklama ise -hatta bu sorduğun soruyu cevaplandırabilir belki- Fransa'nın özellikle kültürel anlamda dünyanın gözünden düşmesi. Fransa geçmişte büyük sanatçıları, yazarları, entellektüelleri ile önemli olan bir ülkeydi. Dünyadaki tüm ülkeler yeni ve büyük şeyler yaratıyorlar şimdilerde. Belki Fransa da Batı Avrupa'nın tamamı gibi, kendiyle ilgili şüpheye düşmüştür. Kapitalist bir dünya. İnsanları kapitalizme karşı hiçbir şey bir arada tutamadığında, daima aynı şey oluyor: eski kapitalist sistem sınıf atlıyor ve her şeye sahip oluyor. Ve kendi egemenliğini meşrulaştırmak için ideoloji üreten, savaşlar çıkaran, petrol gaz gibi yeryüzü kaynaklarını kontrol etmeye çalışan bir kapitalizm. Sistemi değiştirmek için bir şeyler yapmak çok zor. Toplumu yalnızca kitle hareketinin değiştirebileceğine inanıyorum. Yıllar önce Marxist hareketin içindeydim ve hala militarist eyleme inancım tam. Ben kişisel olarak bırakmayı tercih ettim. Militan olmak yapılacak iyi bir şeydi. Bana çok şey kazandırdı ama harekete hiçbir şey katmadığımı ve bu konuda da kendimi iyi hissetmediğimi fark ettim. Ama kim bilir, belki ilerde devam ederim. Bilmiyorum ama bir sanatçı olarak eğer işlerimin politik bir yanı varsa da, bu kesinlikle politika yapmaktan ya da militan hareketten tamamen farklı. Çizimlerimle herhangi bir şeye karşı gerçek bir mücadele verdiğimi düşünmüyorum. Yalnızca bu yaptığım şeyin daha verimli, etkili olduğunu ve beni uyanık ve hayatta tuttuğunu hissediyorum. Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri müttefikler. Sanki bazen her konuda tam olarak anlaşamıyorlar. Ama temelde aynı dış politika anlayışına sahipler. Fransa, Afganistan'da ABD ile birlikte yer aldı ve daha sonra Libya'da. Şimdilerde Fransa gaz şirketlerini, petrol şirketlerini ve başka diğer şirketleri savunmak için Mali'de."}
{"url": "https://futuristika.org/jessica-harrison/", "text": "Eco, çirkine dair bu şikayetinde epey haklı. Ancak, durum sanat çerçevesinde ele alındığında, sanatın genellikle- yüzyıllar boyu güzeli konu alışının da oldukça haklı bir gerekçeye dayandığı iddia edilebilir. Ayrıca, gösterilerin halk için yapıldığı, mutlak niteliklerinin de ancak halk üzerindeki etkilerine göre belirlenebildiği kabul edilirse, sanatın, güzel olanla ilgilenmesi olağan kabul edilebilir. Bunların yanı sıra, sanatın bir zamanlar hoşa gitmek için var olduğu tezine göre, sahnesinde güzeli barındırması da oldukça doğal olacaktır. Güzel, sadece sevdiğimiz şey değil ayrıca kendimiz için isteyeceğimiz şeydir. Çirkin ise, hissedilendir. Bu hiyerarşik ikili, aslında birbirinin tam olarak tersi değildir. Sadece biri güzel- daha önceliklidir. Çirkin, tarih boyunca dışlanmıştır, bu dışlanmışlığın yarattığı müphemlik ise, çirkin kavramının uçlarını açık bırakmıştır. Öte yandan, çirkin kavramının sınırlarının belli bir kuramın içine yerleştirilememesinin nedenini, kavramın her dönemde soru işareti taşıması olarak göstermek de mümkün. Çirkinlik olgusunun, her dönemde değişmesi, net olarak tanımlanmasını da güçleştirmekte. Belki de, tek net tanımı 'güzelin ötekisi' olan çirkin, idealize edilen güzelin dışındaki her şeyi kapsar. Charles Feitosa, güzel ve çirkini, duyulan hisler yardımıyla, birbirine bağlar ve birbirinden ayırır. Çirkin, güzel olmayana dair olanı içerir. Sürekli kendi kimliğini inşa eder. Kimi zaman, deliliği, hastalığı, bedensel deformasyonu bünyesinde barındırır, kimi zaman da idealin, normların, genel geçer algının dışındakini... Ancak, korku öğesinden asla vazgeçmez. Çünkü normal insan, delilikten, bedensel deformasyondan, normların dışında olmaktan; çirkine dair olan her şeyden korkar. Peki, çirkin, bu gücünü ne kadar koruyabilir ya da koruyabilirdi? Anlaşılan odur ki, estetik anlayışı başkalaştıkça, güzel sıradanlaşınca, çirkin de bu gücünü kaybeder. Örneğin, Edgar Allan Poe, Berenice adlı kısa öyküsünde, estetik algısının farklılaşmasına değinir. Translar geçirmesine sebep olan bir hastalıktan muzdarip olan ana karakter, eşsiz güzellikteki kuzeni Berenice'i ancak hastalanıp, bedeni deformasyona uğrayınca 'haz verici' bulur. Bu farklı estetik algısıyla, geleneksel anlamdaki kültürün öldüğü öne sürülür. Modernizm ve modern sanat, geleneği yıkma girişiminde bulunup, çirkini popülerleştirmiştir. Modernizm ve modern sanatın, çirkini özellikle gördüğü ve onu evcilleştirdiği iddia edilir. Çirkinin çirkinliği daha az önemlidir artık. Anlaşılan odur ki, çirkin, el birliğiyle demistifiye edilmiştir. Çirkin tek başına iken ehlileşir ancak güzelle birlikte olduğunda hala etkili olmaktadır. Bu anlamda, çirkini tam anlamıyla ehlileştirmeyip, onu kullanan sanatçılar da mevcuttur. İşte, güzel ve çirkini birlikte okuyan, yabancılığı ve tuhaflığı, yakınlığı ve aşinalığı, kompozisyonlarında işleyen, gönül rahatlığını bozmayan bu modern sanatçılardan biri de Jessica Harrison. Sanatçı, tüm dünyada adeta arzu nesnesi haline dönüşmüş porselen figürleri 'parçalayarak' bilinç altına seslenmiştir. Güzelliği kurgulamak için araç olan malzemelerden porseleni, çirkinlik için de kullanmıştır. Yapıtlarında, güzel olmayanı ve korku duyulanı anlatan Harrison, hoşa gitmeye çalışmaz. Çirkinliğe başvurmak, kötülüğün varlığını dışa vurmak için bir araç mıdır? Anlaşılan o ki, Harrison, hem kötülüğü dışa vurmayı çalışmış hem de güzel ve çirkini bir arada okumuştur."}
{"url": "https://futuristika.org/jg-ballard-ve-duygunun-olumu/", "text": "Çarpışma'nın 1995 baskısındaki giriş bölümünde Ballard şöyle yazar: 'Fazla söze gerek yok ki; Çarpışma'nın esas rolü uyarıcı olmasıdır, teknolojik manzaranın sınırlarından bizleri gün geçtikçe daha ikna edici bir şekilde çağıran gaddar, erotik ve parlak dünyaya karşı bir uyarıdır.3' Yine de bu uyarı, Ballard'ın insan davranışlarının tezatlarında da bulunan özgürlüğü ve canlılığı açık bir şekilde övmesiyle susturulmuştur. Günlük hayatın sıradan gerçeklerinden hiçbir kaçış yolu göstermeyen bir manzara, çevremizin uygunluğuna karşı tepki göstermek için bizi kışkırtarak bu beklentilerimizi çok geçmeden altüst eder. Eğer sitüasyonistlerin ölümü avangard sürecin sonunu4 belirtmek için gösterilmişse, o zaman Ballard 60'ların sonu ve 70'lerin başını içeren süre boyunca, bariz bir şekilde sürrealist betimlemelerden ve tekniklerden yararlanarak bir dizi çalışma üretmeye ve romanında modern kent içi bölgelere dair, her sitüasyonist araştırmanın benzerini yapınayı hayal edebileceğinden çok daha detaylı bir psikocoğrafi haritayı derlemeye devam ederek bu durumdan mutlu bir şekilde habersiz kalmıştır. 60'lı yılların ikonik görüntülerine dair parçalar halin deki 'romanı' Vahşet Sergisi'nde, hem sürrealist kolajdan, hem de Alfred Jarry'nin The Assassination of ]ohn Fitzgerald Kennedy Considered as a Downhill Motor Race adlı parodisinde görünen Marilyn Monroe ve john F. Kennedy gibi medyanın ünlü figürlerinin detournement'inden faydalanması bakımından önemlidir. Oysa Ballard kentsel çöküşe dair serbest üçlemesinde (Crash, Concrete Island ve High Rise modern teknolojinin 'kişiliklerimizdeki anormal gerginliklere sonsuz bir bayram sunduğunu'5 anlatır. Bu çalışmalar; kentsel çevre ile insan doğası arasındaki ilişkiyi en iyi kavrayanın teorisyenler değil, roman yazarları olduğunu açık ve net bir şekilde gösterir. Şehri yarı-tükenmiş bir form olarak sayıyorum. Londra temel olarak bir on dokuzuncu yüzyıl şehridir. Ve; yirminci yüzyılın Londra'sında geçen romanlarda yaşayan on dokuzuncu yüzyıla uygun ruh halleri, bugünkü yaşantıda aslında neler olduğunu anlamaya pek uygun değildir. Bence varoşlar, insanların açıklayacağından çok daha ilginçtir. Varoşlarda merkezlenmemiş hayatlarla karşılaşırsınız... Böylece insanlar kendi hayallerini, kendi saplantılarını keşfetmek için daha fazla özgürlüğe sahiptirler."}
{"url": "https://futuristika.org/jillian-becker-sylvia-plathin-son-gunleri/", "text": "1963 yılının dondurucu bir Şubat öğleden sonrasında Sylvia ve iki çocuğu, Frieda ve Nick ile Islington'da Barnsbury Meydanı Mountfort Crescent'deki evime geldiler. Önceden, gelebilir miyim, diye sormuştu, dolayısıyla zaten bekliyordum. Geldiği gibi uzandı. Şaşırtıcı değildi. Kötü hissediyordu, onu tanıdığım beş ay boyunca olduğundan daha kötüydü. 1962 Eylül'ünde, Ted Hughes ile ayrılmalarından kısa süre sonra tanışmıştık. Üzülmüştüm. Ona hep saygı duydum ve yeteneğine imrendim. Birlikte geçirdiğimiz zaman keyifli olmasa da arkadaşlığından hoşlanıyordum. Şiir kitabı The Colossus'un imzalayıp hediye etmişti, şiir ve başka birçok şey hakkında konuşmuştuk. Plath'i büyük kızımın odasının olduğu kata çıkardım. Kocam Garry, yatak odamızda nezlenin etkisiyle uyuyordu. Çocukları en ufak kızım, Madeleine'le oynasınlar diye, gürültünün uyuyanları rahatsız etmeyecekleri alt kattaki odaya aldım. Nick hemen hemen Madeleine ile aynı yaşta, bir yaşından biraz fazlaydı. Freida ise neredeyse üç yaşındaydı. Sylvia bir ya da iki saat uyuduktan sonra yanımıza geldi. Gitmesem daha iyi olur, dedi. Ona kal demek kolaydı. İki büyük kızım Claire ve Lucy haftasonu için evden ayrıydılar. Sylvia ve çocuklar için odamız vardı. Fitzroy Road'daki Evinin anahtarlarını uzattı ve evden birkaç parça eşyasını almamı rica etti Diş fırçaları, gecelik, ilaçları, özellikle bir elbisesi, okumakta olduğu birkaç kitabı istedi. Geri döndüğümde banyo yaptırıp Frieda ve Nick ile Madeleine'i yedirdim. Üçü de gece uykuya yattığında Sylvia, Gerry ve kendime yemek hazırladım. Tavuk çorbası Garry için ilaç niyetine hazırlanmıştı ve Sylvia için de iyi gelmiş gibi gözüküyordu. çorbadan sonra Soho'daki Fransız bir kasaptan alınmış biftek ile patates ve salata yedik. Sylvia iştahla yedi ve yemeklerin güzel olduğunu söyledi. Ne hakkında sohbet ettiğimizi hatırlamıyorum fakat içinde bulunduğu zor durum hakkında değildi, onu biliyorum. O zaman bunu konuşmamıştık. Fakat daha sonra yanına gidip oturmamı istedi. Bana haplarını gösterdi, hangilerinin onu uyutup hangilerinin uyandırmaya yaradığını anlattı. Saat 10 gibi uyku ilacını aldı fakat belki de bir saatten fazla süreyle sanki ortak arkadaşlarımızmış gibi hiç tanımadığım insanlar hakkında çene çaldı. Ağzı dolanıyordu, uykusu geldiği için olduğunu zannettim. Daha sonra sesinin tonu değişti. Ted ve Sylvia'yı terketmesinin nedeni olan kadın Assia Wevill hakkında duygusal ve enerji dolu bir tavırla konuşmaya başladı. Sylvia uyuduğunda ve nihayet yatağıma gittiğimde vakit gece yarısına gelmişti. Fakat bir saat sonra Sylvia'nın oğlu Nick uyandı. Bir şişe süt ısıttım ve Sylvia'nın bize seslendiğini duydum. Karnını doyursun diye Nick'i yanına götürdüm. Frieda da annesinin yatağına geldi. Çocukları yataklarına yolladım. Sonra Sylvia uyanması için alması gereken ilaçların zamanının gelip gelmediğini sordu. Hayır, dedim, henüz çok çok erken. Sylvia uyuyamıyordu. Biraz yanında kalmamı istedi. Işığı söndürüp yatağının kenarına oturdum. Odaya sadece koridordan biraz ışık sızıyordu. Sylvia gözlerini kapatmıştı, sonra aniden gözlerini açtı ve yarım doğruldu. Hala yanında olduğumu gördü ve varlığımdan güven duymuş gibi tekrar uzandı. Uyuduğundan emin olunca kendi yatağıma geçtim. Sabah ilaçlarını verdikten sonra ve güzel bir kahvaltının ardından Sylvia çocukların bakımında yardımcı olmak üzere sözleştikleri fakat daha sonra fikrini değiştiren au pair genç bir kadına telefon açtı. İkna etmek için çok uğraştı ancak işe yaramadı. Sylvia'nın doktoru telefon açtı. Dr. Horder'ı, Sylvia'yı tanıdığımdan daha uzun süredir tanırdım. Çocukların her işini yapmamamı, Sylvia'nın yapması gerektiğini söyledi. Sylvia, çocukların ona ihtiyacı olduğunu hissetmeliymiş. Tavsiyeye uydum. Yemek hazırlayıp çocukları banyoya götürdüğümde Sylvia'yı da çağırdım. Nick'in doyurulması ve altının değiştirilmesi gerekiyordu. Fakat Sylvia sabunu ya da havluyu veya kaşığı, çengelli iğneyi tutamıyordu. Hiç bir şey yapmadan izliyordu. Özellikle banyodan çıkıyordum, dönmemi bekliyordu. Çocukları yıkanmamış, doyurulmamış ve temizlenmemiş bırakacak ya da kendim yapacaktım. Daha çok kendim yaptım. Sonraki akşam Sylvia verdiğim mavi ve açık gri elbiseyi giydi. Zaman ayırıp saçlarıyla uğraştı. Neredeyse gülümsedi. Güzel göründüğünü söylediğimde kesinlikle memnun gözükmüştü. Birisiyle buluşacağını söyledi ama kim olduğunu belirtmedi. Frieda ve Nick'e iyi geceler diledi. Frieda kapıya kadar geldi ve Sylvia tam kapıyı açacakken eğilip küçük kıza Seni seviyorum, dedi. Günler sonra öğrendim ki Sylvia'nın o gün buluştuğu kişi Ted'miş. Ted onu bizim eve arabasıyla geri getirmiş. Geldiği saati ya da ne söylediğini hiç hatırlamıyorum. Ertesi gün her zamanki geniş pazar kahvaltımızda masaya geldiğini, çorba, garnitürle fırında et ile peynir ve tatlı yiyip şarap içtiğimizi hatırlıyorum. Sylvia'nın keyif aldığını hatırlıyorum. Nick'in karnını doyurdu. Keyifli olmasa bile en azından kederli gözükmüyordu. Kahve içip sohbet ettik. Çocuklar uyumaya gittiler. Şarap da bizi gevşettiğinden yataklarımıza çekilip dörde kadar kestirdik. Sonra çay yaptık. Gerry iyileşmişti ve çocuklarla oynuyordu. Akşam erken iniyordu. ızlarım Claire ve Lucy yakında dönecekti, herkesi nerede yatıracağımı düşünmeye başlamıştım. Üst katta iki ayrı oda ve banyo vardı ve Sylvia ile çocukları oraya mı yerleştirsem yoksa onları benimle aynı katta tutup kızlarımı mı yukarı yerleştirsem diye karar vermeye çalışıyordum. Sylvia aniden Eve dönmeliyim. Çamaşırları ayırmalıyım. Sabah bir hemşire uğrayacak. Daha önce Nick hastayken gelip yardımcı olmuştu, dedi. Sonra aceleyle eşyalarını toplayıp çantalara yerleştirmeye başladı. O an, hiç görmediğim kadar canlı ve coşkuluydu. Gerry'nin haklı olduğunu biliyordum. Yine de Syliva gitti diye tam olarak üzgün olduğum söylenemezdi. Çocuklarına ya da kendisine bakıcılık yapmak zorunda değildim artık. Kızlarım odalarını bırakmak zorunda değildi. Gecelerim artık bölünmeyecekti. Hepsinden önemlisi, acıma duygusu kalbimi yoruyordu. Tüm bu düşündüklerim yüzünden daha sonra çok uzun zaman azap duydum."}
{"url": "https://futuristika.org/jim-morrison-kaosun-sairi/", "text": "Flaneur Çizgi Roman, yeni albümü Jim Morrison Kaos'un Şairini 8 Aralık Pazar günü çıkarıyor. Çıkardıkları albüm seçimleri, içerik, cilt ve tasarımıyla dikkat çeken ekip, aynı gün Kadıköy Trip'te video-kolajlar, şiir okumaları ve şarkılarla şairin doğumgününü de kutlayacaklarını açıkladı. Şair Morrison memleket sathında böylesi temaşaya neden olurken, biz de şairin William Blake ile ilişkisine hafiften dokunduralım dedik. Şahane hayatlar kısmı Walter Benjamin'den, etki William Blake'den, gerisi Morrison'dan. Göz ile görmüyorsan seni yalana inandırırlar, Blake kendi görü şiirlerinde pencerelerden bakar, Morrison kapıları aralar, her ikisinde de gözler kendilerine sunulan dünyaya karşı boyut değiştirdikleri evrenlere ulaşırken aklı ve niteliksiz duygu yoğunluğunu kenara ittikleri, güvendikleri tek organlarıdır, yol gösteren parçalarıdır. Ray Manzarek'in biyografisinden anladığımız kadarıyla Jim Morrison'ın kitaplardan duvarı vardır. Genel beğenilerin dışında okuması olmasa da kitapları oldukça eklektiktir, sayıca fazladır. 1964 yılında birkaç ay kütüphanede çalışmış Morrison'ın Blake kitaplarına gömüldüğünü hayal edebiliriz. 1965 baharında Blake ve Romantikler için bir makale, ayrıca Bosch için metin yazdığı biliniyor. Bir gün okulun öğretmenlerinden birine Blake uçuyor muydu? diye sorar. Öğretmeni zannetmiyordur. Sağlığında basılmış tek şiir kitabı Tanrılar Yaratıklar'ın temeli olan ilk not defterinin başlığı Görü Üzerine Notlar, Artaud'nun Vahşet Tiyatrosu, Rimbaud ve Blake temellidir. Şamanik birleşme tezahürü Blake ile Milton arasında da yaşandıysa? William Blake, John Milton'un ruhuna girip Milton şiirini yazdırmıştır. Morrison poetikasında, Blake'in kentleri ateşe atması gibi, evlerin cehenneme dönüştüğü tasvirler gibi Amerikan kentlerini tam da savaş zamanında kan ile boyar. Kentler kan gölüdür, güneş kan rengidir, kentler paçalarından aşağı, sokak araları vasıtasıyla, apış aralarından kanarlar. Çocuğunu düşüren bir kadın gibidir dünya. Kendi lanetli çocuğunu kanayarak doğurup, kendi çocuğunu yiyecek, kendini kaybetmiş bir şehvet ve tatminsizlik duygusıdır dünya. Kadın da sevişmenin doruğunda kıyanet görüsüne yaklaşır, şairle bütünleşir. Nihayetinde, Morrison modern zamanda yaşamını kaybettiği binada her yıl çok sayıda hayranıyla anılan, mezarında şarkıların söylendiği, adına dev posterlerin yapıldığı, aurasını sürdüren bir emtia fetişidir. Şair olan ise, orasında burasında gezinip kendisini tatlı tatlı kaşındıran kertenkeleyi kucağında tutmaya çalışırken görülerindeki geleceği anlattığı şiiriyle zamansız bir ifadeyle bakmaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/jindrich-streit-siradan-hayat-sonsuzdur/", "text": "1993 yılında Çekoslovakya'nın Olomouc bölgesindeki yaşamla ilgili bir proje üzerinde çalışıyordum. Bir gün, Dlouha Loucka Kriva köyüne geldim ve bir avluya gittim. Orada iki yaşlı insan gördüm, bir karı koca, kış için odun kesiyorlardı. Sessizce çalışıyorlardı, yaptıkları işe dikkatlerini vermişlerdi. Yıkık bir ahırdan bir kiriş getirmelerini izledim ama testereye nasıl taşımayı planladıklarını konuşmadılar. Kadın bir yöne, adam diğer yöne bakıyordu. Farkına vardıklarında, kadın sonunda döndü ve kocasını takip etti. Çektiğim resim birçok ilişkinin resmidir her partner farklı bir şey istediğinde, ancak bir anlaşmaya varmak zorunda kaldıklarında, sonunda bir araya gelirler. Çektiklerim, ABD'den Brezilya ve Japonya'ya kadar birçok ülkede sergilendi ve herkes bunu böyle anladı. Ben köyde büyüdüm. Şehirlerden gelen fotoğrafçıların genellikle yaptığının aksine köyleri romantik bir şekilde sunmamaya çalışıyorum. Bununla birlikte, 1989 Kadife Devriminden sonraki yıllarda, Çekoslovakya'nın köyleri bile değişmeye başladı: cepheler onarıldı, iç mekanlar güncellendi, yeni liderler yeni seçimler kazandı, din daha rahatladı. Babam bana kamera için para verdiğinde, 10 yıl sigara içmeyeceğime söz vermek zorunda kaldım. Vsetin kasabasında büyüdüm. Babam fotoğrafçılığı severdi ve ilginç işler yapardı, ama sadece eğlenmek içindi. Köy okullarında öğretmen olarak çalıştı. Kamera almak istediğimi söylediğimde bana unutulmaz bir şey söyledi: Bunun için sana para vereceğim, ama 10 yıl sigara içmeyeceğine söz vermelisin. Bu beni biraz incitti, çünkü hiç sigara içmemiştim. Ama üniversiteye gitmeden önce yine birkaç söz vermemi istedi. Belgesel fotoğrafçılığa ilgi duydum ve bir öğrenci sergisinde yer aldım. Her şeyi ayarladıktan sonra sinemaya gittim ve yanımda güzel bir kız oturdu. Ona nasıl çıkma teklif edeceğimi merak ediyordum. Ben de onu gösteriye davet ettim. O günden beri birlikteyiz, geçen sene 50. yılımızı kutladık. 1982'de, bayrakları, başkanın portrelerini ve çekiç ve orak gibi sembolleri fotoğraflamaya başladım. Onları ironik bir şekilde, dağınıklığın, reklamların, harap olmuş evlerin veya kutsal binaların yanında çerçeveledim. Hafif bir protestoydu, ancak cumhurbaşkanına ve cumhuriyete hakaretten 10 ay ertelenmiş hapis cezası aldım."}
{"url": "https://futuristika.org/joachim-trier-ve-eskil-vogt-temel-mesele-bellek/", "text": "Recep Şener İntihar üzerine araştırma yaptığım bir dönem vardı. Konuyla ilgili kitapları, dergileri, şarkıları, filmleri araştırıyordum sürekli. Joachim Trier'i de o günlerde keşfettim. Akın Çetin Ben ilk olarak televizyonda Altın Lale ödül törenini seyrediyorken gördüm Joachim Trier'i. Reprise'ın fragmanı epey ilgimi çekmişti. Trier de ödül konuşması esnasında Yabancı dil derslerinde Türkçe öğrenseymişim keşke gibisinden bir espri yapmıştı. Filme de adama da kanım kaynamıştı. Filmi çok merak etmiştim ama ulaşabilmem epey zaman aldı. Hatta yanılmıyorsam ilk gördükten dört yıl sonra falan izleyebildim filmi. Çok sevmiştim. Yazmaya meraklı insanların başından geçen şeyleri edebiyatta bilinç akışı tekniğine denk düşecek tarzda anlatması çok hoşuma gitmişti. Zaman zaman araya giren bir anlatıcının varlığı da yazılmış ya da yazılmaya çalışılan bir romanmış izlenimi vermişti bana. Çok zekice bulmuştum. Oslo, 31 August'u da festivalde izlemiştim. Filmi heyecanla beklemiştim, çünkü Reprise en sevdiğim filmlerden olmuştu ve yönetmenin ondan sonra neler yapacağını merak ediyordum. Başta enteresan bir deneyim oldu benim için. Çünkü filmden daha önce hiçbir filmden çıkmadığım gibi çıkmıştım. Olumsuz anlamda söylüyorum bunu. Ama bu durumun askerden yeni dönmemle ve o gün aldığım bazı haberlerle de ilgisi olabileceğini düşünüyorum. Movie izlemeye formsuzdum diyelim. Recep Şener Belli konular etrafında dönüp dolaşan yazarlar, yönetmenler her zaman ilgilimi çeker. Joachim Trier de böyle biri. Toplumsal bağları zayıf karakterlerin kendileriyle olan savaşına odaklanmış durumda filmerinde. Reprise ve Oslo, 31 August filmleri farklı hikayelere sahip olsa da benzer yönleri var. Reprise'daki Phillip, Oslo, 31 Augusttaki Anders aynı mücadeleyi veriyor. İlgimi çeken nokta, her iki karakterin de saplantılı olması ve kendi belleklerine gömülmüş bir halde yaşıyor olmaları. Kendi varoluşlarını inşa ederken saplantıları nedeniyle yıkıma uğruyorlar. Oslo, 31 August filminin girişi bu açıdan önemlidir. Philip'in Kari ile Paris'e gidip daha önce çektiği bir fotoğrafı yeniden çekmeye çalışması benzer bir duyarlılığın ürünü gibi gelmişti bana. Akın Çetin Ben de çok seviyorum belli konular etrafında dönüp dolaşan yazarlarla yönetmenleri. Ben de Oslo, 31 August'u izlerken Anders'i Philip'in devamı gibi düşünmeden edememiştim. Kari ile olan saplantısı bir şekilde sona ermiş, o da başka birini takıntı haline getirmiş. Phillip'in Kari ile birlikte geçirdiği o güzel günleri tekrar yaşayabilme ümidiyle Paris'e gitmelerinden etkilenmiştim. O senkronu tutturabilmek çok zor ama. Uzun bir aradan sonra bir kafede tekrar buluştuklarında kurgu sapıtıyordu. Ses bandının üzerine konuşulanlardan bağımsız görüntüler düşüyordu. Bunun görsel bir oyundan ziyade aralarındaki kopukluğun göstergesi olduğunu düşünmüştüm. İkisi de geçmişe takıntılı; biri onu tekrar yaşaması gerektiğini düşünürken diğeri ondan kurtulması gerektiğini düşünse de bir ayağı orada ve oradan kurtulamıyor. Akın Çetin Filmi sevdim. Reprise ve Oslo'ya göre daha iyimser iyi ya da kötü anlamında demiyorum bunu bir filmdi. Görme yetisinin yok olması gibi oldukça ciddi bir meseleyi duygu sömürüsüne kaçmadan, çok farklı bir yerden anlatıyor. Filmin başlarında bir televizyon programında adamın biri soruyordu Kör olmayı mı yoksa sağır olmayı mı tercih ederdiniz? diye. Ben kesinlikle sağır olmayı tercih ederdim. Diğerine göre daha katlanılır geliyor. Kör olsaydım intihar ederdim herhalde. Her neyse. Blind'da en dikkatimi çeken şey Reprise'ta anlatıcının zaman zaman araya girip olasılıklardan söz etmesini burada ana karakter sık sık yapıyor. Gerçeklikle kurgunun harmanlandığı bu sahneleri, o muğlaklığı çok seviyorum. Ayrıca bu bana her iki eserin de yazılmaya çalışılan bir kitap olduğu duygusunu yaşatıyor. Kuvvetli bir edebi tat alıyorum. Recep Şener Filmi geçen yıl İstanbul Trendy'de izlemiştim. Eskil Vogt'un tek başına neler yapabileceğini merak ediyordum. Genel olarak bakıldığında Blind filminin karakteri de senaryosunu yazdığı diğer iki filmde olduğu gibi hayatla uyumsuzluk içinde. Görme yetisinin olmaması sebebiyle kendi içinde yaşayan biri. Korkuları, paranoyaları var. Diğer iki filmde olduğu gibi yine bıçak sırtı bir konu var karşımızda. Durumu dramatize etmeden, gözyaşı avcılığı yapmadan anlatmasını takdir ettim. Blind filmini Oslo ve Reprise filmleriyle yan yana koyduğumuzda Blind daha mizahi duruyor. Eskil Vogt, şartlar ne kadar kötü olursa olsun, en dramatik şeyin bile mizahi bir yanı olabileceğini gösteriyor bize. Bu özelliğini çok sevdim. Diğer yandan kurgu olarak da Oslo ve Reprise filmlerinden ayrılıyor bu movie. Gelecekte yapacağı işleri şimdiden merak ediyorum. Akın Çetin Ben çok sevdim. Belki de bununla intihar üçlemesini tamamlamışlardır diye düşündüm. Bundan sonra nasıl bir şeyle karşımıza çıkacaklarını merak ediyorum. Filmin meselesini yüzleşmek ve kabullenmek diye yorumladım. Bu da bana senden aldığım ve üzerine yattığım Viktor Frankl'ın İnsanın Anlam Arayışı'nı çağrıştırdı. 'Okuduğunu anlamamış, ne kadar da salak' dedirtmek istemiyorum kendime ama Frankl'ın felsefesi kabaca başa gelen kötü bir şeyin iyi bir şeye vesile olması gibi bir şeydi diye anımsıyorum. Ve bu filmin tonuna uygunmuş gibi geldi. Yazılan şeylerin okunduğu ve kimi rüya sahnelerinin canlandırmaları da tarz olarak yine senin tavsiyenle okuduğum Edouard Leve'nin Otoportre'sini anımsattı. Belki çok sevdiğim için bana öyle gelmiştir ve zorlama bir anlam çıkartıyorumdur, bilmiyorum ama Joachim Trier ile iletişim kurabilirsek okumuşlar mıdır, bir etkilenme var mıdır diye sormak isterim. Bir de Richard'ın Isabelle ile ilgili yazdığı makalenin başlığı Life Throughout Wartime'dı. Bir savaş fotoğrafçısı için gayet uygun bir başlık diye düşündüm ama aynı isimli Todd Solondz filmine de bir gönderme olamaz mı diye düşünmedim değil. Çünkü sözü edilen filmde de karakterlerden birisi intihar eden eski sevgilisinin hayaletiyle karşılaşıp duruyordu. Mevcut sevgilisi de sonradan intihar ediyordu. Joachim ile Eskil'in intiharla ilgili meselesi sırf Norveçli olmalarından mı geliyor acaba? Bir de şöyle bir not almışım: Reprise'ta Erik uzun bir süreden sonra Phillip'in yazdığı ilk şeyi okuduktan sonra duygusal uzaklıkla ilişkilendirdiğin su metaforu gibi bir laf ediyordu. Oslo'da Anders suda intihar etmeye kalkışıyordu. Sonra havuza girmiyordu. Havuz sahnesinden sonra eve gittiğinde finalde bir bardak su alıyordu yanına. Recep Şener Bu filmden sonra Trier'in temel meselesinin bellek olduğuna emin oldum artık. Annenin ölümüyle geride kalan aile bireylerinin hem kendi hayatlarıyla hem de birbirleriyle yüzleşip içinde bulundukları durumu kabullenmeye çalışırken, sık sık geçmişe yöneliyorlar. Trier, kim olduğumuzu ne olduğumuzu bellek ekseninde arıyor diye düşünüyorum. Frankl'ın kitabını sana hediye etmiştim diye hatırlıyorum, üzerine yattığını hiç düşünmedim. Frankl'ın İnsanın Anlam Arayışına David Foster Wallace'ın İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler kitabında rastlamıştım. Wallace'ın kitapla ilgili söyledikleri ilgimi çekince kitabı alıp okumuştum. Wallace, kitaba atıfta bulunurken çok temel bir şey soruyor; sizi siz yapan değerler elinizden alındığında geriye kalan şey nedir? Sevdiğiniz insanları elinizden aldıklarında, onurunuzu, saygınlığınızı elinizden aldıklarında geriye ne kalır? Bu soruyu Trier filmleri üzerinden düşünmek güzel olabilir. Reprise'ta Phillip'in sevgilisiyle Paris'e gidip geçmişte yaşadığı bir anı tekrar diriltmeye çalışması ya da Oslo, 31 August filminde Anders'in movie boyunca sevdiği kadını telefonla arayıp ulaşamaması daha anlamlı bir hal alıyor bu açıdan. İnsan, içinde bulunduğu kötü günlerden kurtulmak için hayatını, kimliğini yeniden kurup inşa ederken ilk başvurduğu şey belleği oluyor, anılarına güveniyor daima. Phillip, sevgilisi Kari ile hayatına devam etmeyi başarıyor bir şekilde ama Anders, Philip kadar şanslı değildi. İntihar etmeden hemen önce son bir umutla telefon etmişti ama telefon yine açılmamıştı. Soruya dönecek olursak; bizi biz yapan şeyler elimizden alındığında geriye kalan anılarımız oluyor aslında. Geçmişle olan bağı ancak belleğimiz, anılarımız ile kurabiliyoruz. Otoportre gerçekten ilginç bir kitap, esenleyici de üstelik. İntihar eden yazarların yazdıklarını okumaya gayret ediyorum. Okuduklarım arasında en çok Edouard Leve'nin yazdığı İntihar kitabını sevdiğimi söyleyebilirim aslında. Öte yandan ürkütücü bir kitap. Sahip olduğu soğuk atmosfer insanı çarpıyor. Trier filmlerinin de soğuk bir atmosferi var ve bu açıdan da Edouard Leve'i anımsatması mümkün. Life Throughout Wartime filmini izlemediğim için bu konuya hiç girmeden Norveçli olma konusuna geçmek istiyorum; Kuzey ülkelerinde intihar oranlarının yüksek olduğu bilinir genelde. Kuzey Avrupa ülkeleri toplumsal refahın yüksek olduğu ülkeler ve buralarda intihar oranlarının yüksek olmasını sanırım kapitalizm ekseninde düşünmek gerek. Oslo, 31 August filminin arka planında kapitalizm eleştirisi var. Anders'in bir zamanlar alem yapıp kafayı çektiği arkadaşı evlendikten sonra burjuva bir aile babası olup çıkıyor, sistemin yarattığı, kurguladığı bireye dönüşüyor. Anders bunu yapmıyor, bunu bilinçli olarak reddediyor. Kapitalizm, yarattığı topluma uyum sağlamayan, sağlayamayan insanları marjinalleştirip kapının önüne koyuyor, aslında olan biten bu. Recep Şener Ben aslında bunun hep tersini düşünmüşümdür. Sevdiğim filmlerin kitapları yazılsa nasıl olur diye düşündüğüm çok olmuştur. Hatta bir ara In Bruges filminin senaryosuna sadık kalarak öyküsünü yazmayı ciddi olarak düşündüğüm oldu. Öykünün girişine de Etgar Keret'in Bir Adım Ötede öyküsündeki Kiralık katiller kır çiçekleri gibidir. Tahmin edemeyeceğiniz kadar farklı türlerde açarlar sözünü yazmayı düşünüyordum. Kitapları olsa da okusam dediğim çok movie var ama sinemaya uyarlanmasını istediğim pek kitap yok. Dürüst olmak gerekirse istediğim bir şey de değil bu. Bir cevap vermem gerekirse Echenoz'ın Bir Yıl kitabını söyleyebilirim. Leve'nin İntiharı'nı Trier gibi bir adam çekecekse kesinlikle hayır demem aslında. Oslo'nun Le feu follet kitabından uyarlama olduğunu biliyordum. Kitabın ilham kaynağı intihar eden Jacques Rigaut. Notos'un İntihar ve Edebiyat dosyasında Jacques Rigaut'nun Genel İntihar Komisyonculuğu öyküsünü okumuştum. Kült Neşriyat, Jacques Rigaut'nun İstiridye Kumsalı'ndaki Ayna kitabını bastı yakın zamanda. Notos'un Genel İntihar Komisyonculuğu ismiyle yayımladığı öykü Kült Neşriyat'ın bastığı kitapta İntihar Genel Ajansı ismiyle yer alıyor bu arada. Akın Çetin Benim de uyarlamalarla ilişkim şöyle genelde: Filmi önce gördüysem kitaba, kitabı önce gördüysem filme yabancılaşıyorum. Önce gördüğümü daha çok seviyorum yani. Reprise'ta Erik'in yeni çıkan kitabını kitaplığa yerleştirirken şu kitapların göründüğüne dair bir not almışım: Tor Ulven Samlede Dikt, Marguerite Duras Emily L., Paal Brekke Aldrende Orfeus, Albert Camus Veba. Recep Şener Erik'in yeni çıkan kitabını kitaplığa koyarken benim bir kitabım olsa hangi yazarın kitabının yanına koyardım diye kendine kendime sormuştum. Akın Çetin Hangi yazarın kitabının yanına koyardın peki abi? Zambra'nın Bonzai'siyle Barış Bıçakçı'nın Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra'sı arasına koyardım sanırım. Barış Bıçakçı sabit kalırdı ama Zambra'yı Keret'le değişmeli oynatırdım herhalde. Ayrıca para saklayacaksam da Barış Bıçakçı kitaplarının arasına koyuyorum. En güvenilir o geliyor. Recep Şener Bir yanda Zambra'nın Bonzai'si olurdu ama diğer yanda kim olur pek emin değilim, Kafka'nın Dönüşüm'ü olabilir belki. Akın Çetin Reprise: Phillip ile Kari'nin uzun zaman sonra ilk defa birbirlerini gördükleri sahne. Kafede konuşuyorlarken ses-görüntü senkronu bozuluyordu. Sahnenin sonunda da bir köprünün üzerinde ayrılıyorlardı. Aralarındaki kopukluğu anlatmanın çok güzel bir yolu olduğunu düşünmüştüm. Çok güzel bir kısa filmdi o sahne. Oslo, 31 August Bisikletli sahne. Rahat nefes aldıran ender sahnelerindendi filmin. Blind: Kadının markette alışveriş yapıyorken gelen telefondan çocuğunun o hafta sonu yanında olmayacağını öğrendiği ve sonrasında çocuğu için aldıklarını geri koyduğu, sonra tekrar aldığı sahne. Louder Than Bombs: Çocuğun yazdıklarını abisine okuttuğu sahne. Recep Şener Oslo, 31 August : Bisikletli sahne. Bana çok şiirsel gelmişti. Reprise: Phillip'in hastaneden çıktıktan sonra eve döndüğünde annesinin özel eşyalarını kaldırdığını görünce gösterdiği tepki bana çok tanıdık gelmişti. Filmin en güzel sahnelerinden biri değil belki ama Phillip'in orada gösterdiği tepkiyi anlıyordum. Louder Than Bombs: Conrad'ın ağladığı sahne. Sevdiği kızla yolda yürürken kızın çişi geliyor ve işemek zorunda kalıyor. Kolu kırık olduğu için Conrad kızın pantolonu indirmesine yardımcı olduktan sonra arkasını dönüp kızın işini bitirmesini bekliyor. Bu sırada, kızın sidiği yoldan aşağıya doğru akıp Conrad'ın ayaklarının dibine geldiğinde Conrad ağlamaya başlıyor. Hem çok komik hem de çok dramatik bir sahneydi. Replikler: Oslo'nun sonunda Andres'in ailesi hakkında söyledikleri. Oslo'nun açılış bölümündeki sözler. Diğer filmlerden aklıma pek bir şey kalmadı. Benim de uyarlamalarla ilişkim şöyle genelde: Filmi önce gördüysem kitaba, kitabı önce gördüysem filme yabancılaşıyorum. Önce gördüğümü daha çok seviyorum yani. Genel olarak düşüncelerimi söyleyip yavaş yavaş toparlamaya başlıyorum;. Reprise ilham verici bir filmdi benim için. Bir kere çok çok iyi bir ilk filmdi. Yönetmen olsam yapmak isteyeceğim türden bir movie. En sevdiğim filmler listesi yapsam ilk onda yer alır kesinlikle. Reprise'tan sonra takibe aldığım yönetmenlerden oldu Joachim Trier. Sonrasında neler yapacağını çok merak ediyordum. İçimde bir yerlere dokunan işleri oldu. Yakın buluyorum kendime. Bendeki yerleri çok başka."}
{"url": "https://futuristika.org/joan-baezin-japonya-turnesi-ve-cia/", "text": "Joan Baez, uzun zamandır ertelediği Japonya turnesine 1967 yılının Ocak ayında çıktı. Toplam dokuz konser vereceği turneye giderken yanında Menejeri Manny, dostu İra, Susan kız kardeşi Mimi, ve bir Dylan turnesinde tanıştığı o zaman ki sevgilisi Paul vardı. Bavulunda ise; beyaz, koyu mavi, açık mavi ve gri renkte dört elbise duruyordu. Yolculuk boyunca yanındaki Japonca sözlükten Merhaba, Nasılsınız?, İyi akşamlar, Tuvalete gitmek istiyorum gibi, günlük hayatta işine yarayacağını düşündüğü kelimleri öğrenmeye çalışyordu. İlk konserini Tokyo'da verdi Joan Baez. Dinleyiciler oldukçe heyecanlı ve cömerttiler. Joan, eğilerek dinleyicelere selam veriyor, onlar da armağanlarını sahnenin önüne koyuyorlardı. Her şey güzel görünüyordu ancak yolunda gitmeyen bir şeyler vardı sanki. Joan Baez derdini tam olarak anlatamıyordu dinleyicilerine. Onlarla istediği iletişimi bir türlü kuramadığını düşünüyordu. Yaptığı espirilere dinleyiciler tepkisiz kalıyor, Vietnam savaşını finanse etmemek için vergi vermediğini söylediğinde ise salonda küçük gülüşmeler duyuluyordu. Tercümanları olan Deko-san ve Takasaki'nin yeterince iyi çeviri yapmadığı düşünüyordu. Bu kızın çok güzel bir sesi var, onu dinlemelisiniz ama savunduğu politikya gelince o ne dediğiniz bilmezin biri. Çok genç değil. Onun söylediklerine aldırmayın. diyordu. Joan Baez'in Vietnam savaşını finanse etmemek için vergi vermiyorum sözlerini ise; Amerika'da vergiler çok pahalı... diye çeviryordu dinleyicilere. Jaon Baez, Osaka'da tanıştığı ve sonradan tercümanı olan Tsurumi'den öğrenir gerçekleri ve 1 Şubat günü de Japonya'dan ayrılıp Hawai'ye gider. 21 Şubat 1967 günü The New York Times gazetesinin sayfalarında, kendisini CIA örgütünden Harry Cooper adıyla tanıtan bir Amerikalı'nın Japon tercüman Takasaki'ye Bayan Baez'in Vietman, Nagasaki'ye atılan bomba hakkında söylediklerini tercüme ederken sözlerini zararsız bir şekilde çevirmesi için talimat verdiği yazılıydı. Bu iddaları öne süren kişi ise Takasaki'nin ta kendisiydi. Takasaki, Tokya gazetlerinden Asahi Shimbun gazetesine ise; Harry Cooper tarafından baskı gördüğünü, her yıl, iki ay ABD'de çalıştığını, Harry Cooper'ın isteklerini yerine getirmediği taktirde bir daha Amerika'ya gidemeyeceğini, iş hayatında çeşitli sorunlar yaşayacağını, Japonya'da genel seçimler olduğunu için Baez'in politik görüşlerini tercüme etmesi konusunda dikkat etmesi için Harry Coopper'ın kendisine talimatlar verdiğini söyledi. Harry Cooper, Takasaki'ye yardımları için teşekkür edip edip gitmeden birkaç gün önce Tokyo'daki Amerikan elçiliği, Takasaki isimli biriyle hiçbir şekilde bağlantı kurulmadığını, elçilikilerinde Harry Cooper adında bir görevlinin bulunmadığını açıklamıştı bile."}
{"url": "https://futuristika.org/joe-strummer-dostoyevski-ve-orospu-cocugu-piktler/", "text": "Strummer, yaşasaydı 59 yaşında olacaktı. Her yılbaşında arkadaşlarına kendi eliyle yaptığı kartlardan atmaktan hoşlanan, kelimenin gerçek anlamıyla son mohikan punk'ı, Judy McGuire'ın yaptığı ve bu 2011 Ekim ayından önce hiçbir yerde yayımlanmamış bir röportajdan kesitlerle analım. Hollywood'a gidip, büyük bütçeli hit bir filmi editlerken izledim. Filmi her çarşamba akşamı on yedi yaşındaki çocuklara gösteriyorlar. Sorular soruyorlar. Diyelim ki yirmi kişiden oluşan bu odak grubun cevaplarına göre diğer çarşambaya kadar filmi yine editliyorlar. Bu mevzu sekiz hafta sürüyor. Benim yer aldığım film ise bu sekiz haftadan önceki filmdi. Sekiz hafta sonra ise başka tür bir filmde oluyorsun. Piyasada ve başarılı bir film. Ama şöyle düşünmeye başladım, hiç risk yok. Biz on yedi yaşındayken yetişkin işlerin yer aldığı yetişkin filmleri görmek isterdik. Otomatik Portakal gibi bir şey anlamadığım filmleri izlemek istiyordum. Ossang ile film yapmam da böyle bir şey. Bay Şans'ı Londra Film Festivali'nde gösterdiler. Filmden sonra, bin civarında izleyicinin önünde Ossang ile beni sahneye alıp izleyiciye sorularını sorabileceklerini söylediler. İzleyicilerin tamamı kıpırdamadan öyle durdu. İnsanların kasları bile kıpırdamadı. Çünkü kimse ne bok olup bittiğini anlayamamıştı. İdealizm ya da naifliği yaşatmak için biraz aptallık şart. Aklımı, az ya da çok delirmeden tutabileceğimi biliyordum. Kaçındığım şey kafayı kırmaktı. Bir köşeye kıstırılmış, Harcadılar beni diye zırlamamak. Bundan kaçış yok. Bir girdap gibi. Yaşarken ölmek demekti biliyordum. Dolayısıyla her şey için kendimi suçlamayı denedim ki yüksek ihtimalle en uygun böylesi oldu."}
{"url": "https://futuristika.org/joe-strummer/", "text": "Hayat darladığında yüzünü Joe Strummer'a çevirenler var ne de olsa. Malum, Strummer'ın 1982 yılında ortadan kaybolmasını konu eden filmi Julie Delpy çekecek. Strummer daha sonraları, kimselerin onu bulamadığı o dönemde sokaklarda takılıp Paris havaalanında yaşadığını, merdivenlerden inip çıkarak vakit geçirdiğini söylemişti. Strummer'ın ölmünün onuncu yılı nedeniyle, 17-19 Ağustos tarihleri arasında Strummer of Love isminde bir festival düzenleniyor. Yaşamdan keyif aldım. Çünkü her tür şeyle uğraşmak zorunda kaldım. Başarısızlıktan başarıya, sonra oradan tekrar başarısızlığa... İnsani yanınızı kaybettikten sonra, ünlü olmanın pek bir anlamı olduğuna inanmıyorum. Punk rock sizin, içinden çıktığınız bir olgu değildir. Punk rock biraz mafya gibidir, bir kez olduysanız, artık öylesinizdir. Punk rock bir tavırdır ve bu tavrın özü de, bize gerçeği verin. Tekrar sokaklara dönmek, diyorum. Her şeyi kapatıp yeniden sokaklara çıkmak. Sokakta insanlar olduğu sürece, rock'n'roll yine olacaktır. Kaçıp gitmek iyi fikir değil. Gülümsemeli, ıslık çalmalı, kendinden emin gözükmeli ve deneyip gidişatı biraz da olsa değiştirmelisiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/joe-strummerin-bbc-radyo-programi-london-calling/", "text": "Mahallenin abileri vardır. Biraz haylazdır, bakkal önünde bira içerler. Ama her biri pırlantadır aslında. Bir şekilde mahalleye sıkışmışlardır. Hem biraz çekinirsin, hem de gerektiğinde orada olduklarını bilmek garip bir güven duygusu verir. Artık neye gerekeceklerse? Yıllar sonra farkedersin ki, o hep çekingenlik duyduğun abiler o kadar da sert değillermiş. Naif yanları varmış. Hatta o kadar uzun da değillermiş. Ufak tefek, titreyen elleriyle kahvede oturup, gazetelere bakıyorlarmış saatlerce. Oysa bazıları aklında hala upuzundur, güneşin altında parlayan yüzleriyle örnek adamlardır, öyle kalmıştır aklında. Mahalleden, çeşitli nedenlerle, erken ayrılmak zorunda kaldıklarından olsa, hep iyi hatırlanırlar. Ya birileri gelip almıştır onları ya da haberlerini almışsındır. Strummer da algınızda değişmeden kalanlardan. Gençken de güzel adam, yaşı ilerlediğinde de güzel. Hep güzel şarkılar yapan, anlamını yitirmeyen sözler söyleyen bir adam. Strummer bir yana, tüm punk/reggae/ska alemi bir yana. Hani, leş politikacılara atılan yalaka sloganlardaki gibi değil de, üç büyükler dışındaki ufak bütçeli takımların ya da alt liglerdeki kulüplerin futbolcularına, başkanlarına açılan samimi taraftar pankartlarında yazdığı gibi: İçimizden biri. Bizde her ne kadar, konserleri ya da şarkılarıyla bilinse de, Strummer radyo ve televizyonun, genelde iletişimin gücüne inanırdı. Özellikle, radyo programlarını sevdiği bilinirdi. Röportajlarında hep söyleyecek sözü olan bir adamdı. The Clash sonrasında çok gezdiği bilinir. Ortadan kaybolmuştu. Değişik kültürleri tanımaya çalıyordu. Gerçek anlamıyla aklı ve kulağı, ana akım dışında pek bilinmeyen her sese açıktı. Özellikle The Mescaleros ile birlikte, sağlam, sapasağlam ve eklektik bir punk/rock'n'roll yaptılar. Albümleri ısrarla dinlenmeye devam etmeli. Ancak, yakın dönemde keşfettiğimiz kayıtlar gösteriyor ki, Strummer'ın büyük bir keyifle gerçekleştirdiği radyo programı, onun müzik zevkinin ve kültürünün renkliliğini gösteriyor. BBC World Service'de London Calling ismiyle yaptığı yarım saat süren programlarda, seçtiği albümlerden şarkıları sıralamıyor sadece, ruhunu açıyor. Biz burada, sadece bir programı örnek olması açısından vereceğiz. Tüm programların kaydına, iTunes'dan ulaşılabilir. Ancak naçizane tavsiyemiz, iTunes kayıtlarından uzak durulmasıdır. Çünkü Amerikan tarzıyla editlenmiş o programlar Strummer ruhuna oldukça ters. Oysa, BBC'deki ham haller, bir punk radyo tarzı, kesinlikle büyük keyif. İleride, çocuklarına sadece müzik tarihi değil de, güzel bir insan göstermek isteyenler, bu kayıtları geleceğe saklamalı. Dijital ortam güvensiz olabilir. Kasetlere, bantlara kaydedilmeli. Bir gün uygarlık yeniden kurulursa, bu dünyanın ruhu bu şarkılarda da vardır diyebilmek için. Strummer, radyo programına sevgisini şöyle anlatıyordu: 1960'ların ortasında Afrika'nın sıcak bir geceyarısında, genç bir oğlan, babasının kısa dalga radyosunu, yurdundan birkaç ses duyma umuduyla karıştırırken, Britanya'dan BBC'ye denk geldiğinde hem şaşırmış, hem mutlu olmuştu. Babasının peşinde, Ankara'da doğup, çocukluğunu babasından uzak yaşayan ve Afrika'da, Malawi'de çalışan babasını ziyaret ederken, ülkesinin radyosunu duyup mutlu olan o oğlan, Joe Strummer, bir şekilde vefa borcunu bu programla ödemek istemişti, arzusu o radyoda yer alan bir ses olmaktı. İnsanların, istedikleri her şeyi değiştirebileceklerini söylemek isterim. Dünyada her şey değişebilir. İnsanlar kendi küçük yollarını takip ediyorlar, ben de onlardan biriyim sadece. Ancak hepimiz durmalıyız. Kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan bir fare gibi dönüp durmaya son vermeliyiz. İnsanların her şeyi yapmaya muktedir olduğunu anlamaya henüz yeni başladım. Dışarıda birbirlerine kötülük yapan insanlar var, insanlıktan çıkarılmışlar. Kaybedilen o insaniyeti tekrar geri kazanıp yaşamın merkezi haline getirmek zamanıdır. Açgözlülükle bir yere varılmıyor! Times Meydanı'ndaki büyük billboard'lara bunu yazmalılar aslında. İnsanlar olmadan, siz bir hiçsiniz!"}
{"url": "https://futuristika.org/johan-august-strindberg-babadan-butun-ev-silahlanmis-bulunuyor/", "text": "YÜZBAŞI : Onu olağanüstü bir varlık yapmak, ya da kendi kalıbıma dökmek istiyorum sanma. Kızıma pezevenklik edip onu evlenme pazarına uygun biri olarak yetiştirmek niyetinde değilim. Çünkü, sonunda evlenemezse, yaşamak bir dert olur kendisi için. Öte yandan, uzun bir yetişme dönemini gerektiren bir erkek mesleğine girmesini de istemiyorum, çünkü evlendi mi hepsi boşa gider. YÜZBAŞI : Hayır. Denemelerini, ünlü bir ressama göstermiştim: Bunlar okulda öğrenilen cinsten şeyler ancak, demişti. Derken züppenin biri geldi bu yaz, sözde daha iyi anlarmış bu işlerden: Kızınız dahi, dedi; bunun üzerine davayı Laura kazandı. RAHİP : Öyleyse Tanrı yardımcın olsun dostum, çünkü ben hiçbir çıkar yol göremiyorum. Ama çok can sıkıcı bir şey bu; bana öyle geliyor ki, Laura'yı destekleyenler de var... Orada. YÜZBAŞI : Bundan emin olabilirsin. Bütün ev silahlanmış bulunuyor; laf aramızda, öbür tarafın savaş yöntemi hiç de yiğitçe değil. (d. 22 Ocak 1849, Stockholm ö. 14 Mayıs 1912, Stockholm) İsveçli oyun yazarı, romancı. Oyunları, romanları ve kısa öyküleriyle tanınır. Yaklaşık yarısı tiyatro oyunu olan 120 kadar eser üreten Strindberg, Avrupa ve Amerikan tiyatrosu üzerinde büyük etkisi olmuş bir yazardır. Toplumsal eleştiriler içeren ve bir yandan da kadın-erkek çatışmasını konu edinen oyunlar yazmıştır; Bayan Julie, Ölüm Dansı, Rüya Oyunu, Hayalet Sonatı gibi oyunları günümüzde de dünya sahnelerinde sıklıkla oynanır."}
{"url": "https://futuristika.org/johan-tahon-beyaz-tohumlayicilar/", "text": "Küratör Hasan Bülent Kahraman sergi ile ilgili değerlendirmesinde, İnsan evrensel varoluşunu bilerek yaşayan tek varlıktır. Yeryüzünde kendisini meydana getiren tüm olguları, yaşam evrelerini, gerçekliklerini insan bir yandan sezgileriyle yaşar, ama bir yandan da onları bilinçle sınar. Sonunu bilmesine rağmen insan yaşama adanmış bir varlıktır. Aynı şekilde kendi gerçekliğini de yaşamın içinde sınar. Johan Tahon, insanın hayatla kurduğu bağın evrensel olduğu kadar kendi bedensel sınırları içinde de sorgulanması gerektiğini işaret ettiği yapıtlarında, aşkınlık arayışını onları mekanla kökleri çok derinlere inen bir gerilim içinde ele alıyor dedi. Johan Tahon'un sessiz, mütevazı, hayaletimsi heykellerinin pütürlü yüzeylerinin altında koskocaman bir dünya saklı. Kendisine eserlerinin başlangıç noktası hakkında soru sorduğunuzda ise; Tahon, aşka benzer bir duygu çarpması ve hemen onu takip eden kaçınılmaz bir reddedişten bahsedecektir. Heykellerinin temelinde acı veren, ama hiç yok olmayan bir arzu yatar. Acının varoluşçu deneyimi, ani yalnızlık ve hiçbir zaman doldurulamayacak sonsuz bir boşluk temasını işlemektedir. Tahon'un tüm eserlerinde görsel anlamı bastıran duygusal anlamların vücut kazandığını görüyoruz. Heykeller bizi ulaşılamaza ve bilinmeze ulaşmaya davet etmenin yanı sıra yaratıcı değişime geçit veren birer eşik gibidirler."}
{"url": "https://futuristika.org/john-bennett-sikeyim-bukowskiyi/", "text": "Buradan nereye gidilir? Bira içmeye mi? Zamanın hava deliğinden geriye? Yirmi dört yıl önce yazdığım Survival Song üçlemesini okuyorum, her biri 250 kopya ile üç cilt basılmıştı, mimeo. Daha dün yazılmış gibi taze ve hedefini bulan bir metin. İspanya'dan biri Bukowski'nin bana saldırdığı bir mektubun yayınlanmış kopyasını e posta attı. Beni o kadınlardan uzak, şair gibi ortada gezen o hüzünlü hıyarlardan biri gibi gösteriyormuş. Hayatı boyunca fabrikalarda çalışmış Bukowski'nin aksine. Kazancını kaybetmekten korktuğu için on yıllarca postanede çalışmış Bukowski'nin aksine. Sanırım mektup, Bukowski'nin sevgilisi Lady King'e çaktığım zamanlarda yazılmış. On beş yaşındayken bütün gün elle patates toplayıp bowling yarışma gecelerinde labut düzüyordum. On yedi yaşındayken okuldan ayrılıp fabrikada çalışmaya başladım. Orduda üç yıl geçirip, ordu sonrasında New Orleans ve San Fransisko'da barlarda çalıştım, kısa süreli tamir işlerinde çalıştım ve son yirmi sekiz yıldır pencereleri silerek hayatımı kazanıyorum, garantim yok, güvenliğim yok, emekliliğim yok. Yani sikeyim Bukowski'yi. San Pedro'da küçük bir sarayda kendisine bakan kadınla yaşayıp BMW'ye binen Bukowski'yi sikeyim. Seksenlerin ortasından beri beni yazıyor, tanıdığı her bir insandan daha çok ve temiz dövüşmüş benden bahsediyor. Bazı yönlerden kendisine siktir çekelim fakat bazı yönlerden şapka çıkaralım. İçinde bir yer var ki en uçtaki korkuları ve güzelliğin farkında. Yüreğimde Mavi Bir Kuş Var şiiri hepsini anlatır. Öyle bir şiir yazan adamı affedebilirim. Ve zaman aktıkça, boktanlığından sıyrılmaya başladı, öldüğünde, gayet şık öldü ve mavi kuşu özgür kaldı. Shunryu Suzuki'nin biyografisi Crooked Cucumber'ı okuyun. Suzuki ve Bukowski arasında paralel bir çizgi çizilebilir. Suzuki, Japon Zen rahiplerinden biriydi. Ticaretin ağırlığına yakalanmıştı, yaşamı adilik ve ego ile çürümüştü. Fakat sonra Amerika'ya geldi, durumlar ufaktan değişmeye başladı. Ölüme yaklaşırken, çok acılı ve ağır bir ölüme doğru giderken, o da tüm ağırlığından kurtuldu. Tertemiz öldü. Ben de ölüme yakınım. Çevremde gördüğüm her şey telaşlı bir delilikten ibaret. Hiçbiri bana bir anlam ifade etmiyor fakat Bukowski ve Suzuki orada yol gösteren işaret fişekleri gibi duruyor."}
{"url": "https://futuristika.org/john-cheever-ile-soylesi-hayat-anlamak-icin-hikayeler/", "text": "John Cheever dört roman ve altı hikaye kitabını yazarı. İlk romanı The Wapshot Chronicle 1958 Ulusal Kitap Ödülü'nü kazandı; en son hikaye toplaması John Cheever'ın Hikayeleri, 1979 'da Pulitzer Ödülü'ne layık görüldü. Jo Brans, Güney Metodist Üniversitesi'nde İngilizce öğretim üyesiyken, SMU edebiyat festivalinde konuşmak için Kasım 1979 'da Dallas'ı ziyaret ettiğinde Cheever ile bu söyleşiyi yaptı. Jo Brans: Bu röportaj için senin odana çıkmamızı önerince kendimi John Cheever hikayesindeki bir karakter gibi hissettim. John Cheever: Bana yıllar önce bir kadının benimle yaptığı bir röportajı hatırlattın. Çok yorgundum. Beş söyleşi filan yapmıştım ve dedim ki, Çok yoruldum, neden sen şu yatağa uzanmıyorsun, ben de bu yatağa uzanırım, sonra da sadece uzanırız. O da bunun harika olduğunu söyledi. O zaman benim birkaç fotoğrafımı çekebilir miydi? Ben de Tamam dedim. Gömleğini çıkarır mısın? dedi. Ben de dedim ki, Şey, evet, aslında isterim, çünkü gömleksiz aslında berbat görünüyorum. Sonra birden yatağıma girdi ve üzerimde hiç kıyafet yokken benimle oynaşmaya çalıştı. Ve sonunda dedim ki, Defol git buradan. Dışarı çıkmak istemedi, vizon kürkü vardı. Ben de kapıyı açtım ve vizon kürkü dışarı attım, o da kürkünün peşine çıktı gitti. Akıllıcaymış. Zavallı adam, tüm o agresif röportajcılar. Radio City'de bir mağazanın önündeydi ve eğer televizyona çıkmak istiyorsan ortaya atlardın ve pano taşırdın. Dışarıda isyan çıkmış gibi bir kalabalık vardı. Red Warren'la devam ettim. İkimiz de Ulusal Kitap Ödülü'nü kazanmıştık bu yirmi üç yıl önceydi. Dizide Joe adında bir şempanze de vardı ve tamamen giyinikti, Red ya da benden çok daha iyi giyiniyordu ve çok daha sakindi. Red ve ben akşamdan kalmayız ve Garroway dedi ki, Bay Warren, şiir ve nesir yazıyorsunuz; neden önce birini sonra diğerini seçtiğinizi açıklar mısınız? Red istifini bozmadan şöyle dedi: Eh, kaşınan yeri kaşıyacaksın. Seyirciler pencerelerin dışında Para gönder, hamileyim yazan tabelalar tutuyorlardı. O günlerdeki talk şovlar gerçekten çılgıncaydı. Tüm bu hikayeler nereden geliyor? Hepsini gözlemlemiş olamazsın. Bullet Park'taki trenin altında kalan adam mesela, geride sadece pabucunun teki kalıyor. Benim hissiyatım, tabii ki, edebiyatla çalışırken hafızanın gücüyle uğraşıyoruz şeklinde, rezervuarla değil, hafızanın gücüyle. Kişisel hafızadan bahsetmiyorsun o zaman. Yani bir şekilde insan olan her şeyi hatırlayabildiğini söylüyorsun. Belki de dünyada hatırladığım ilk şey bana bir hikaye anlatılmasıydı. Ve sonra çocukluğumda bana ya hikayeler anlatıldı ya da okundu. Ve hayattaki herhangi bir olaydan şaşkına döndüğümde, bunu hikayenin diline sokmaya çalıştım onu kavrayıp kavrayamayacağımı görmek için. Aşkla ve ölümle yüzleşti. Sanırım dünyada yapacağım son şey, son nefesimde, yalan söylerken ve ölürken ne olursa olsun, kendime bir hikaye anlatmak olacak. Yani, gerçekten kendinizi dışarıdaki tüm bu güçlerle bağlantıya sokuyorsunuz. Her zaman toplanan hikayeleri tekrar okuduğumda bana hep Hıristiyan anlatılar gibi göründü. Evet, on üç yaşındayken falan. Ne saçma bir sapan bir iş! diye düşündüm. Ama sonra bana öyle geliyor ki, yeniden dönüşümümü aşık olmakla birleştirdim. Ve sanırım aşk hayatımın başlarında kiliseye tekrar katıldım. Geri alıyorum. Kafir olmanı istemem. Çalışmalarındaki tüm o Hıristiyan vizyonuna bayılıyorum. Her türlü karanlığın içinde, her zaman beklenmedik ve güzel bir şeyin içinde olan lütuf anları. Hikayelerini alaycı bulmuyorum. Ama bazıları öyle olduğunu söylüyor. Eh, zaman, hikayelerin algılanma biçimini değiştirmiş gibi görünüyor. İnsanların, dünyanın en pahalı reklamlarının sayfaları arasında dar sütunlarda koştukları için alaycı olduklarını düşünmelerini seviyorum. Şu anda oldukça merhametli oldukları düşünülüyor. Ve yakında duygusallıkla suçlanacağımı umuyorum. Kendimi hiç alaycı olarak düşünmemiştim. İftira dolu bir hikaye yazdığımı hatırlamıyorum. Notlarımda var ama neredeyse hiç yayınlamıyorum çünkü insanlar kendilerini tanıyorlar. Sanırım insanlar kendilerini görüyorlar ve evrenselliği tanımıyorlar. Söylesene, çağ daha liberal hale geldiğinde, cinsel açıklığa ve bu tür şeylere karşı, bu sizin için özgürleştirici bir şey miydi? New Yorker hikayeleri oldukça ihtiyatlı olmalıydı, ama insanlar Falconer'daki seksten şok oldular. Evet. Bölümümüzdeki bir öğretmen bana dedi ki, Falconer'ı okuma listeme koydum, sonra kitabı tekrar okudum ve bu konuda öğrencilerle konuşamayacağımı düşündüm. Bu yüzden öğrencilere nasıl hissettiğimi anlattım, onlar da merak etmeyin, biz sizinle konuşabiliriz dediler. Ama mastürbasyon sahnesini kastetmiştim. Hani o su teknesinin oradakini. Hayır, o işler tren istasyonlarında ve havaalanlarında devam ediyor. Bence John'un Ahlaki Kurgu Üzerine kitabı hepimizin sahip olduğu fikirlere bir yaklaşımdı. Bu kurgu, elbette, göze çarpan istisnalar dışında şeytani uygulamalara kendini adamış erkekler hayatın tarafındadır. Kendi kendini deklare eden çöküş. Kurgu hayata doğru bir çabadır. İnsanoğlunun şöhretli olma mücadelesinin tek tarihidir. Yazmanın kendisi ahlaki bir edim değil mi sence? Sanırım ahlaki olanı, yaşamı sürdüren bir şey olarak düşünüyorum. Benim için çağrışımı, belki de New England'dan geliyor olmamdan dolayı, biraz zorlanmış ve esnek değil. Zihnimde yasama organlarıyla, sosyal baskılarla karışıyor. Eğer lisans öğrencilerine bir kitabın ahlaki olduğunu söylerseniz, genellikle bunun seksle ilgili olduğunu düşünürler, ve genellikle de ona karşı biçimde. Sanırım bahsettiğin şey bu. Gardner bir deneme yazarı olduğunu söyledi kitapları uzatılmış denemelerdi. Ahlakın kokusu olarak adlandırabileceğiniz şey Saul'un kitabında çok güçlü. Uygun ve terbiyeli olanın hissi. Saul'dan daha uzlaşmaz bir çağdaş yazar düşünemiyorum. Nobel Ödülü konuşmasında edebiyattan medeniyetin belki de ilk işareti olarak bahsetti. Saul'u mu? Yakından tanımıyorum. Yani birbirimizi çok az görüyoruz. Onu gördüğüme hep sevinmişimdir ama. Varsayıma göre başka bir hayatta tanıştık ve bu yüzden bu dünyada birlikte vakit geçirmek zorunda değiliz. O Chicago'da yaşıyor, ben de Ossining'de. İlk tanıştığımız zamanı hatırlıyorum ama tarihi hatırlayamıyorum. Otuz beş yıl kadar önceydi. Red Warren'la evlenmeden önce Eleanor Clark'ın evinde tanışmıştık. Doğru. Senede yaklaşık iki kez buluşuruz. Kendi çalışmamı okumuyorum çünkü hepsini utanç verici ya da sıkıcı buluyorum. Hepsini sıkıcı buluyorum. Kesinlikle olmaz. Üç satır okurdum iyi olsalardı... Birisi bana Aşkın Geometrisi ni sordu, acı dolu bir hikaye. Taslak gönderildiğinden beri, sanırım, hikayeyi hiç elime almadım. O zamandan bir kenara atmıştım. Faulkner'ın Virginia'da yaptığı sohbetlerde bazı romanlarında ne olduğu konusunda kafasının karıştığını hatırlıyorum. Düzeltilmesi gerekmişti. Çok zevkliydi. Öğrenciler zıplayıp Hayır, yanlış anladınız ya da Adı bu değil derlerdi. Okuduğumda numara yaptığını düşünmüştüm ama belki de çalışmalarını da yeniden okumamıştır. Belki de gerçekten unutmuştu. Etkilenmek istemezsin. Neden bilmiyorum ama bu çok başarılı bir iş. Wapshots'un yeni baskısı çıktığında yapmam gereken uzun bir tren yolculuğu vardı. Tamam deneyeceğim, Chronicle'ı okuyacağım, dedim. Chronicle umurumda değil oysa, 4 Temmuz sabahı bile göz atamam. Sanki çoktan gerçekleşmiş ve sizin için tükenmiş bir üretim süreci gibi. Yarın gece Justina'nın Ölümü nü okumaktan zevk alacağım ama. Gittiğim her yerde, Japonya ve Moskova'da bile Justina yı okudum. Senden okuyup da oturup düşündüğüm ilk metin Falconer'dı. John Cheever'ın New Yorker için kısa hikayeler yazdığını düşündüğümü hatırlıyorum. Hazırlıklı değildim ve roman beni çok şaşırttı. Falconer'ın hala muazzam bir kitap olduğunu düşünüyorum. Açılış cümlesinden sonuna kadar histerik bir şekilde yazdım, Neşelen, sevin. Sekiz ayımı aldı. Birlikte yaşamak için korkunç biri olmalıydım o dönem. Tüm bu ipuçlarını toplamaya devam ediyorum ve senin ve kardeşinin hikayesini ya da bunun kurguyu nasıl etkilediğini anlamıyorum. Ben de anlamıyorum. Yıllar önce Freudçuların tavsiyesini çok ciddiye almıştım. Kardeşimi sevdiğimi ve büyük ihtimalle başkasını sevmeyeceğimi. Ve bununla yaşamayı öğrenmem gerektiğini. Evet. Ve şöyle derlerdi, Erken döneme girip bakalım, değil mi ? Ve bu böyle devam ederdi. Sonra kardeşimden uzaklaştım. Yedi yaş büyük. Ve yaklaşık beş yıl önce ölene kadar içti, sanırım. Evet. Aramızdaki sevginin, kadınlarla düzgün ilişkilerimizle aramıza gireceği çok belli olduğu için ayrıldık. Sadece çantamı topladım. Boston'dan ayrıldım. Evet, veya sadece kolaylık olsun diye oldu da diyebilirim. Hepsi bana özyıkım biçiminde geldi. Sanmıyorum. İki erkek, iki kardeş için Boston'da yaşamak çok mümkün olurdu. Eskiden birlikte takılabilirdik. İki kardeşin hayatını barındıran bir toplum vardı o zaman. Boston topumunun diğer tuhaflıkları kadar doğruydu işte. Bir ev arıyorduk, Boston'da eski bir evde yaşayacaktık. Ben roman yazacaktım, o da pamuk tekstili işinde çalışacaktı ve bu kesinlikle kabul edilebilir bir durumdu. Kurgunuzda bu nasıl devam eden bir motif haline geldi? Örneğin Falconer'daki kardeş katli. Bundan kaçabileceğimden şüpheliyim. Ama bu bana hiçbir şekilde kendimden müdahale gibi gelmiyor. Büyük ihtimalle. Bilmiyorum. Yıllardır o karakterin kafasına taş ve sopalarla vuruyorum. Onu son gördüğümde kardeşime söyledim. Vedalaştık. Tekrar içmeye başlamıştı- Kapımın eşiğinde duruyordu ve dedim ki, Bu arada Fred, seni son kitabımda öldürdüm. Falconer'ı yeni bitirmiştim. O da Güzel, güzel, dedi. Güldü ve Sorun değil dedi. Mutlu olmuştu. Bu konularda Denise kadar cesur değilim. Verdiği cümleyi söylediğini duyunca çok şaşırdım. Bir Gestalt terapisi ya da meditasyondan sonra şairin formun kendisini gösterdiğini hissediyor herhalde. Şimdi böylesi vahiy alanına girmek için hazır olmamam bir yana, kurgunun beni seçtiği bir yere adım atıyor da değilim. Tamamen farklı bir katmana girersiniz, dokunduğunuz ya da nefes aldığınız şeye güvenemezsiniz, ya da nerede olduğunu bile fark etmezsiniz belki. Bence böylesi bir durumu olması takdire şayan ama ben kesinlikle onunla aynı hissi paylaşmıyorum. Ama çok genç yaşta kurgu yazmaya karar verdin. Ama bu çok da sıra dışı bir görev değildi. Çoğu zaman insanlar ahşap işçiliğini karşı konulmaz bulur ya da müzik aletlerini. Romanın ya da kısa hikayenin beni seçtiğini kesinlikle söyleyemem. 17 yaşında New York'a gidip, küçük, kasvetli bir odada yaşamak ve yazmaya başlamak senin için çok cesurcaydı. İnsanın aldığı nezaket aslında hayatta bulduğu en şaşırtıcı şeylerden biridir. Muazzam bir yardım neredeyse herkesten gelebilir. New York'a gitmemin nedenlerinden biri, Boston'dan gelen E. E. Cummings'in beni buna teşvik etmesiydi. Ailem bana eğer herhangi bir yerde başarılı olacaksan bunu Boston'da yapacağını öğretti. Sıkıntıdan öldüysen, bu tamamen senin karakterinden yoksun olmandı. New York berbat bir yerdi. Gitmedin? Fikir şuydu: Boston'dan ayrılmak sizi eksik bir karakter olarak işaretledi, hiçbir şekilde değerli bir karakter olarak değil. Ve Cummings dedi ki, Joey, Joey bana eskiden böyle seslenirdi, Uza buradan. Ve o şahane sesiyle bağırırdı, Çık dışarı, yürü git bir yerlere! Ve tabii ki Cummings bir Yankee'ydi. Ben de dedim ki, Neden Cummings? Ve dedi ki, Boston sıçrama tahtası olmayan bir şehir, dalış yapmaya cesareti olmayan insanlar için sadece. Başka yerlere git. Ve her yerde anlayış ve yüce gönüllülükle karşılandım. Ve hala öyleyim, ve bana öyle geliyor ki sen de öylesin, hepimiz öyleyiz. Onunla Hazel ve Morey Werner adında bir çift aracılığıyla tanıştım. Morey Werner, Cummings'in çok iyi bir arkadaşıydı. Walker Evans'ın senin o kir pas içindeki odanda çektiği fotoğrafı gördüm. Tabii ki son derece berbattı. Çoğunlukla üşürdüm ve hemen hep açtım. Bugünkü kadar korkmuş ya da yalnız olmamıştım. Ortak varsayım, sanatçının bazı büyük sanat eserleri yapma noktasına kadar işkence gören bir insan olduğudur ve sonra kendisini yok eder, çünkü işkencesinden başka bir çıkış yolu göremez. Bu fikir meslekten olmayanlar için çok tatmin edici olabilir, çünkü o zaman insan neden sanatçı olmak istesin, değil mi? Jackson Pollock ya da Hart Crane gibi birinin kendini yok etmesinin izlenirse neşe müstehcen bir hal alır. Sanatçının meslektaşları için pek keyifli edici değildir oysa. Saul Bellow, alkollü intihar etmeyen Nobel Ödülü'nü kazanan ilk Amerikalı yazar olarak herkese büyük katkıda bulundu bence."}
{"url": "https://futuristika.org/john-giornoya-veda-hepimiz-ait-oldugumuz-yere-geri-donuyoruz/", "text": "John Giorno'nun inatla 20. yy'ı aşıp 21.'yy'a taşıdığı savaş sonrası amerikan şiirinin sesi çınladı çınladı, nihayetinde şairin tamam demesiyle beat şiirinin son kapılarından biri kendi üzerine kapandı. Giorno için öldü denebilir mi, emin olamıyoruz, Budistti, ölmez otuydu. AIDS'in indiremediği cinsel özgürlük mücadelesinin önemli karakteriydi. Şiirinin sözcüklerinden resim yapıldı, tınından müzik duyuldu. Henüz lisedeyken sözüne güveneceği ilk şairi Allen Ginsberg, ilk yazarı Jack Kerouac olmuştu. Dünyanın bu denli büyümediği o günlerde, henüz yeni yetme bir şairken, basbayağı oğlan bir şairken, bir partide önce Ginsberg, hemen ardından Jack Kerouac ile tanıştırılır. O gürültüde birbirlerinin ne dediğini duyamadıklarından, Kerouac iyice eğilir kulağına, işte, dirsekler çarpışır, kulağına fısıldayan Kerouac onun kulağına ıslak bir öpücük kondurmuş olur, kalabalık onları göğüs göğüse çarpıştırır, şiir anlardan yükselir. Andy Warhol'un metin okuma günlerinin sıkıcılığını sorgulamasıyla Giorno, şiiri genişletmeye karar verir. Şiir okunduğu kadar, coşkusunun aktarılma çabasını da içeren bir performansa dönüştürülebilir mi? Buna yeltenirken, zamanın Beatniklerinin cesaretle ortaya koydukları eşcinsel çıplaklığı gösterebilir mi? 1964'te Pornografik Şiir'i yazar. Şiiri beş duyuya iletmek için uğraşmaya başlar. Fransa'da tuhaf işler yapan Gysin ile temasa geçip ses sistemleri üzerine çalışır. New York metrosundan doğaçlama kayıtlar yapıp bunları şiirle karacakları ses parçalarına çevirirler. Burroughs ile bir araya gelip kes yapıştır tekniklerini geliştirmeye uğraşır. Elektronik müzikte önemli icadı the Moog synthesizer'ı ile bilinen Robert Moog'dan bir odayı ses ile adil biçimde nasıl dolduracağını öğrenmeye çalışır. Kafasındaki fikir temelde alanı ses, ter, beden, ışık ile doldurup şiirini duyuların kabul sınırına taşımaktır. Giorno'nun kar amacı gütmeyen Giorno Şiir Sistemleri altında teknoloji, sanat ve şiiri birleştirmede zamanının nasıl ilerisinde olduğu Giorno sürekli deneyler yapıyordu, farklı sanat formlarını birleştiren disiplinler arası projeler üzerinde çalışıyordu. Ocak 1967 'de New York'un taşrasında elektronik müzik öncüsü Bob Moog'u ziyaret etti; ikili daha sonra Giorno'nun şiirlerinin önceden kaydedilmiş okumalarını Moog'un sentezleyicisinde ses kompozisyonlarına dönüştürdü: Sözcüklerdeki doğal müzikal nitelikler olan onomatopoeia, doğal olarak geliştirildi ve vızıltılar, çırpılar, vızıltılar, çizikler, gurultular, çığlıklar, geğirmeler ve gıdaklarla müzikal olarak büyütüldü. Ancak Giorno'nun en önemli ve önemli yeniliklerinden biri, insanların bir telefon numarasını arayıp Anne Waldman ve John Ashbery gibi yazarların şiirlerinin yanı sıra insan hakları konuşmalarını duyabildikleri Dial a Poem'di: Kanadalı filozof Marshall McLuhan'ın Araç mesajdır. Araç ve mesaj ikisi de bizdik. Ve gerçek mesaj bilgelik sesiydi. Sonraki yıllarda, Dial a Poem yeni bir telekomünikasyon çağı başlatacak, milyonlarca insana şiir getirecekti. 1968 in sonlarında başlatılan hizmet devrim niteliğindeydi, ancak Jim Carroll'un The Basketball Diaries adlı biyografisinden alınan The Celia Sisters adlı eserine Queens merkezli on iki yaşındaki bir çocuğun annesinin kızmasıyla proje neredeyse bozuluyordu. Ama telefon şirketi yüz binlerce arayanı bu servise bağladı. Giorno en sevdiği katılımcıyı seçiyor: Ocak 1969 ortasında Vito Acconci 222 Bowery'e geldi ve onu altı şiir okurken kaydettim. Vito en çok sevdiğim şairdi... Onun kaygıları benimkine benziyordu... Bir bütün olma özgürlüğüne sahiptik, ama belirli bir geleneğin değil. Biz ve diğerleri, şiirin cildini değiştirmesinin başlangıcıydık. Andy durakladı, bana döndü ve Yakın çekim için hazır mısın? diye sordu. Dondurucu soğukta Jackie korteje liderlik etti, onu dünyanın dört bir yanından devlet başkanları ve ileri gelenler izledi. O kadar muhteşem ki, dedi Andy. Öğleden sonra, derin üzüntü içinde Jacqueline Kennedy'nin olağanüstü varlığı bunaltıcıydı. Andy, siyah peçeli bir resmini yapmalısın, dedim. Başka insanlar da birkaç hafta sonra Andy'ye bunu önerdi ve 1964 ün başlarında Andy, Jackie'nin JFK suikastı ve cenazesinin gazete fotoğraflarından oluşan bir dizi resim yaptı. Karşılaştığı ilk üstün varlık Allen Ginsberg olmuş: Yıldırım çarpmış gibiydim. Ardından Jack Kerouac: Sadece içimdeki bir şeyi yerine getirdiğini görmek. Sonra çok önemli biri geldi, Andy Warhol: Birbirimizin gözlerinin içine baktık. Bir şey oldu, bir kıvılcım."}
{"url": "https://futuristika.org/john-lennon-ve-utanma-duygusu/", "text": "John Lennon ve Yoko Ono 1968 yılının asitli günlerinde, çağdaş celebritylerden farklı olarak, tabu kırıcı bir hareket yapmışlardı. 1968 yılının bir gecesini aşk yapmak yerine, deneysel müzik yaratmaya ayırdılar. Ortaya çıkan müzik oldukça avangart içeriğe sahipti. Sabah kadar süren kayıt aşamasının sonunda, John Lennon'ın eklediği reverbler ve looplarla, albüm tamamlanmıştı. Albümden daha ilginç olan ise albümün kapağıydı. Albüm kapağında John Lennon ve Yoko Ono çırılçıplak poz veriyorlardı. Bir söylentiye göre, albümü kaydettikleri ev stüdyosunda değil Ringo Starr'ın evinde kendi çıplak fotoğraflarını çekerek albüm kapağını yapmışlardı. Olumlu ya da olumsuz çok sayıda tepki alan albüm kapağı, dünyaca bilinen bir erkek ünlünün, kendi isteğiyle, çırılçıplak olarak göründüğü ilk yapıt sayılabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/jon-fosse-yazinin-isigi-acida-ve-kederde-bir-cesit-uzlasma-olmali/", "text": "Jon Fosse'nin 2010 ve 2019 arası söyleşilerinden yazmak ve yaşlanmak üzerine kısımlardan yapılan bu derlemeyi Ömer Naci Jr. çevirdi. Benim için yazmak bir tür dinlemedir. Ne dinlediğimi bilmiyorum ama dinliyorum! Ve sonra yazı, aşağı yukarı kendini yazar. Sık sık, belli bir noktada, yazdığım şeyin zaten yazıldığını ve kaybolmadan önce yazmam gerektiğini hissediyorum. Ya da bazen zaten orada olan metni bulmam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Yaşadıklarımı yazmak beni hiç ilgilendirmiyor. Kendimi ifade etmekten çok kendimden kurtulmak için yazıyorum. Yeni bir evrenin yaratılması, karakterler, ruh halleri, bir hikaye, bana ilginç gelen belirli bir yazma şekli. Ve eğer iyi yazabilirsem, bu dünyaya daha önce var olmayan bir şey getiririm. Ve bu da benim için tamamen yeni. Öte yandan, elbette ne hakkında yazdığım hakkında bir şeyler biliyorum, ancak deneyimlerim yazı yoluyla dönüştürülüyor. Sanırım bu dönüşüm, sizin deyiminizle, neden yazımın bu kadar gezindiğini kısmen açıklayabilir. Septoloji uzun bir roman. Daha önce bu romanın uzunluğuna yakın bir şey yazmamıştım. O kadar uzun olmasını planlamamıştım, ama sadece yazdım, yazının hareketinde ve sonunda 1500 'den fazla sayfa yazdım. Ne kadar yazmayı planladığım hakkında bir fikrim olsaydı, belki yüz elli sayfa derdim. Roman aşağı yukarı kendi kendini yazdı. Uzunluğunu kendisi talep etti. Ve bunu yazarken, yerine getirmeyi başarmanın, sonuna kadar yazmayı başarmanın benim için çok önemli olduğunu hissettim. Ve başardığımda gerçekten mutluydum. Şimdi yazdıklarımı düşündüğümde, Septoloji'de oyunlarımdan ve diğer romanlarımdan birçok unsur olduğunu söyleyebilirim, ancak bunlar yeni bir şekilde düzenlenmiş ve yeni bir ışıkta, bir tür eşzamanlılık, belki de bir yüklü an olarak bir araya geliyorlar. Bazı insanların ölmeden önce ya da ölüm anında tüm hayatlarının geçip gittiğini gördüklerini duymuştum. Kimse böyle olup olmadığını bilemez, ama belki. Kendi yazımı yorumlamak beni çok rahatsız ediyor ama ilk söylendiğinde Septoloji'nin böyle bir an olarak görülebileceğini anlayabiliyordum. Ya da roman bu perspektiften okunabilir. Ama bu elbette bunu yorumlamanın sadece bir yolu bu. Ayrıca yazılarımdan bir tür ışığın çıkmasını istiyorum. Tüm acılarda, tüm kederlerde bir çeşit uzlaşma. Ve böyle bir ışığın mümkün olduğunu düşünüyorum. İhtiyacın olan ışık orada bir yerde. Aslında hiçbir zaman bu ya da bu tema hakkında yazdığımı hissetmiyorum, hakkında yazdığım şey biçim olarak adlandırabileceğim şeyin bir parçası. Ve bu biçim ve içerik birliği, ya da tema, yazıldığı şekilden başka bir şekilde söylenemeyecek çok spesifik bir şey söylüyor. Yine de sanki bir şeyle ilgili değilmiş gibi, bir bakıma neyse odur. Elbette, bu karşılaştırmanın hem Ibsen'e hem de bana haksızlık olduğunu söyleyebilirim. Ama bunun bir sebebi var, ikimiz de Norveçliyiz ve Ibsen'den beri çok fazla Norveçli oyun yazarı yok ortada. Ne zaman bir oyun veya bir etkinlik yayınlansa, Ibsen ve ben oluyoruz, bu yüzden birçok yönden çok bariz bir karşılaştırma oluyor. Genç bir okurken Ibsen'i hiç sevmedim, oyunlarının çok kurgulu olduğunu düşündüm. Tiyatroda çalıştıktan ve tiyatronun nasıl işlediğini belli şekillerde gördükten sonra onun eserleriyle ilgilenmeye başladım. Ama şimdi ona tiyatronun iblisi olarak hayranım. Tüm edebiyat türlerinde tanıdığım en karanlık yazar bence. Ibsen büyük bir kincidir ve bu yüzden ona hayranım. Demek istediğim, Ibsen en azından sonraki oyunlarında, ama ilk çalışmalarında bile, Peer Gynt ve Brand gibi mesela, sürekli hala geçerliğini sürdüren bir şekilde yaşamın yıkıcı güçlerini tasvir ediyor. Bunu merhametsizce yapıyor. Ibsen'e hayranım ama onu sevmiyorum. Strindberg'in nefreti mesela, normal bir nefrettir, çünkü aynı zamanda aşkla da bağlantılıdır. İbsen'in yazılarında sevgi yok, en ufak bir dokunuşu bile. Bu kadar sonuca ulaşmak ve yıkıcılığın böyle bir resmini vermek için bir yazar olarak çok güçlü olmanız gerekir; bir dahi olmalısınız. Benimki mitolojik bir aşka çok yakın. Bu benim görüşüm. Aptalca olan Ibsen'in feminist olarak kabul edilmesi ki bu bana hiç mantıklı gelmiyor. Ibsen feministse, ben de piskoposum diyen James Joyce'dan alıntı yapmalıyım. Mesaj yazarı değildi, harika bir yazardı. Eğer bir yazar olarak bir şey yapmaya çalışırsan bunu ödün vermeden yapman gerektiğine ikna oldum. Bir yazar olarak böyle ya da böyle olmaya ya da bir şeyi başarmaya çalışmıyorum, böyle yazmak mümkün değil. Bence iyi bir yazar olmanın taviz vermemekle bir ilgisi var. Bu yüzden yazarken yarattığı etkiyi düşünmüyorum. Yazdıklarımda mesajını hiç düşünmüyorum. Elbette benim eserimde de çok fazla yıkım var ama içinde biraz da sevgi olduğunu düşünüyorum. Sevgi, ilgi ve bir çeşit uzlaşma. Ve bunu Ibsen'de bulamıyorum. Siyaset bende çok alçak sesle konuşuyor. Eğer bunu yapacaksam, bir yazar olarak değil, bir insan olarak yapıyorum. Norveç'te, ister inanın ister inanmayın, çok güçlü bir Marksist modelimiz vardı. Sosyal gerçekçi doktrini aldık ve birkaç yıl boyunca bu propagandaya hayran kaldım hatta. Ama sonra bu modelin aptallığını fark ettim ve o zamandan beri mesafe koydum, politik olarak dahil olmak istemedim. Ben bir çeşit anarşistim, eğer bana bir şey demek zorundaysan. Bir yerden baskı geldiğinde kimin aradığını bilmezsem telefona cevap vermem. Bjornoson'a kadar uzanan bir geleneğimiz var. Kamusal alanda çalışan halk figürleri. Konuşma yapmaya çok hevesli olan Bjornosone neredeyse Cebrail'in habercisi ve aynı şeyi yapmaya çalışan bir dizi yazar var. Ama bu ben değilim, ben tam tersiyim, ben sadece bir şairim. Altmış yaşına girmek iyi değil. Ama kırk yaşına girdiğimde kendimi iyi hissediyordum, hayatımda çok şey olmuştu ve elli yaşına girdiğimde de iyiydim. Geçmişte altmış yaşlı olarak kabul edilirdi. Bu tür şeyler biraz değişti. Bir zamanlar yetmiş olan bugün seksen artık ve altmış yaşındaki biri belki de artık yaşlı bir adam değildir. Aslında, yaşlanmak umurumda değil, ama ciddi sağlık sorunları olan bazı iyi arkadaşlarım oldu ve buna şahit olmak korkunçtu. Ama biraz huzura sahip olmak, uzun süre yaşamak ve birçok şey yapmak güzel. Şimdiye kadar hiç bu kadar iyi olmamıştım belki de. Altmış yaşında yeni bebeği dahil olmak üzere altı çocuklu olmak. Bebeğimin olması başıma gelebilecek en iyi şeydi. Şu anda bebek sahibi olmanın, daha erken yaşta bebek sahibi olmaktan farklı olduğunu fark ettim. Ama elbette genç bir babaya sahip olmak daha iyidir. Rahmetli arkadaşım Lars Roar Langslet'in de yaşlı bir babası vardı ve ben de bir baba olma konusunda endişelendiğimde beni rahatlatmak için, Ben de işlevsel bir insan oldum, değil mi?! demişti. Her neyse, benden çok daha yaşlı babalar var. İsveçli bir aktöre de şikayette bulundum. Sonra hızlı bir cevap aldım: yetmiş beş yaşındaydı ve aynı durumdaydı, karşılaştırıldığında endişelenecek bir şeyim yoktu."}
{"url": "https://futuristika.org/jorge-luis-borges-ben-bir-yahudi/", "text": "Buenos Aires'te yayınlanan avangart dergi Megafono'nun 1934 yılı Nisan sayısında yayınlanan yazıda Ben, Bir Yahudi diye seslenen Borges'in bu yazısı, en az bilinen metinlerindendir. Yazının yayınlandığı tarihte Arjantin, askeri dikta ile yönetilmekteydi. Megafono, 1933 yılında bir sayısını tamamen Borges'e ayırmıştı. Dergide Borges övülürken, yerelliğinden dem vurulmuş ve metafiziksel konulardan oldukça etkilenmiş ve kelimeleri iyi kullanan bir yazar olarak bahis açılmıştı. Derginin bu sayısına cevap olarak, o dönemde aşırı sağ/milliyetçi bir çizgide yayın yapan Crisol isimli yayın ise, Borges'in gizli bir Yahudi olduğunu ve Musevi köklerini gizlediğini iddia ederek Borges'e saldırmıştı. Hatta Borges'in metinlerindeki o fantastik göndermelerin de, ataları ile arasındaki kayıp bağı oluşturma çabası olarak nitelendirmişti. Borges, cevaben yazdığı yazıda da bahsettiği gibi, Güney Amerika'da yaygın olan Yidiş cemaatinden olan herhangi bir atası olmasa da, kendini Yahudi hissediyordu. Bunun en büyük nedenleri ise Yahudilerin zamanda yolculuk eden bir kültür anlayışıyla, kitap severlikleri ve mistizmlerine duyduğu saygıydı. İlginçtir, Borges'in Ben, Bir Yahudi yazısı, onun Platonculuğunun tek kanıtı sayılabilir. Benzer dönemde yazdığı Gizli Mucize'de, isim vermeden Kafka'ya saygı duruşunda bulunan Borges'in iş özellikle Kabala'ya geldiğinde ne derece takıntılı olduğu, yazdığı şiir ve öykülerden bilinir. Borges'in tüm bu Yahudi göndermelerinin aslında çok kültürlü gözüken ancak derinlerde, farklı olana güçlü bir tahammülsüzlük eğilimi gösteren Güney Amerikalılar arasında tepki alması bir dereceye kadar tahmin edilir bir hareket olmuş. Öte yandan, bahsedilen askeri cunta sırasında sisteme karşı direnen radikal sol grupların çoğunda Yahudiler etkin yer almış. Bu açıdan da Musevilere yönelik sistemsel baskının arttığı görülmüş. Solcu Yahudiler cuntanın işkencelerinden geçmiş. Tüm bunlar bir yana, Borges Museviliği bir kültür olarak kucaklamış. 50 yaşında, tıpkı Homeros gibi kör olduğunda, körlüğü nasıl alegorik olarak geçersizliğini yitirdiyse ve bakışında bir değişiklik olmadıysa, milliyetçilere karşı kendini savunduğu yazısında da benzer tavrı sürüyor Borges'in. Borges nereye bakarsa, orada göreceğini görür, kimse engelleyemez. Tıpkı Dürzüler gibi, ay gibi, ölüm gibi, gelecek hafta gibi, uzak geçmiş de cehaleti zenginleştirebilecekler arasında yer alır. Sonsuz biçimde dövülerek şekil verilebilir ve ikna edebilir, geleceğe karşı çok daha sorumluyken, çok daha az çaba gerektirir. Mitolojilerin meşhur ve en sevdikleri duraktır. Kim, bir şekilde, bazen atalarını merak edip incelememiştir ki? Et ve kanının tarihine kim bakmamıştır? Ben sıklıkla yaptım bunu ve çoğunda Yahudi olduğumu düşünmek beni hiç rahatsız etmedi. Bu, kimseye hatta İsrail'in ününe bile zararı olmayan, basit ve yer etmiş, kendi halinde bir maceranın temelsiz bir hipotezi hakkında. Sanki benim Yahudiliğim Mendelssohn besteleri gibi, kelimesiz. Ramos Mejia, Rosas'ın beşinci kuşağından bir parça, kendi döneminde o tarihte soyadı Buenos Aires'li olanları listeleyerek hepsi ya da en azından tamamının Portekiz Yahudisi soyundan geldiğini göstermek istemiş. Acevado bu listede yer almış, Crisol'ün belgelemesine kadar Yahudi olduğumu gösteren tek döküman bu. Ancak Komutan Honorio Acevedo göz ardı edemeyeceğim gerekli bazı araştırmalar yapmış. Bu araştırma bana bu topraklara ilk ayak basan Acevedo'nun, Katalan Pedro de Acevedo olduğunu, toprak ağası olduğunu, 1728 yılında çoktan Pago de Arroyosa yerleşenlerden olduğunu, bölgedeki çiftçilerin pederi ve atası olduğunu, Rosario de Santa Fe'nin yıllık raporunu ve Yerel Yönetim'in tarihini sunan adam olduğunu, büyükbabanın, kısacası, iflah olmaz bir İspanyol olduğunu söyler. İki yüzyıl ve Yahudiler hakkında hiçbir şey bulamıyorum, iki yüzyıl ve atalarımı hatırlayamıyorum. Crisol dergisinin sunduğu fırsata müteşekkirim. Ancak umut sönüyor, konu Ekmeğin Masası, Bronz Denizi, Heine, Gleizer, On Sefirot, Kral Süleyman'ın Eski Ahdi Ecclesiastes ve Chaplin'le benim aramda bir bağ bulma keşfime geldiğinde. İstatistik olarak, Yahudiler en küçük azınlık. Dört bin yılına gelindiğinde her yanda Aziz Juan'ların olduğunu keşfeden bir adam hakkında ne düşüneceğiz? Engizisyon sorgucularımız Yahudi aramışlar ama Fenikelileri, Berberileri, İskitleri, Persleri, Mısırlıları, Hunları, Vandalları, Ostrogotları, Etyopyalıları, İlliryalıları, Paflagonyalıları, Sarmatları, Medleri, Türkleri, Britonları, Libyalıları, Tepegözleri ya da efsanevi Lapitleri asla aramamış. İskenderiye'nin, Babil'in, Kartaca'nın, Memfis'in geceleri bir büyükbabayı canlandırmaya yetmemiş; sadece katranlı Ölü Deniz'in kabileleri bu güzelliği vermiş."}
{"url": "https://futuristika.org/jorge-luis-borges-hakkinda-yaptiklarinin-delilik-oldugunu-kabullenmek/", "text": "Barış: O kitabın, bildiğimiz anlamda Borgesian öykülerin dışında kalması nedeniyle kendisi tarafından dışlanması beni de hep şaşırttı. Gerçekten de, mükemmel bir kitap o. Aynı baskı bende de var ve gözüm gibi bakıyorum. 2012 yılında, metinlerin bilgisayar ekranlarından, akıllı telefonlardan aktığı, yazının yerini mesajlara bıraktığı çağda, tüm kısa metinleri ve epik tarihsel yansımalarla zengin şiiriyle Borges'in zamanımızda kurgu ve okura dair yeri nedir? Eduardo Labarca isimli yazarın Borges'in mezarına işediğini de hatırlatarak sormak isterim. Barış: Twitter da örneğin, tüm kendi bayağılını dışarıda tutarak, bir Kum Kitabı sayılmaz mı? Yeryüzünde o ana dair sonsuz sayıda kelimenin, aradığında bir daha önüne gelmeyecek akışında Borgesian bir hal göremez miyiz? Tam da bu noktada, Borges'in hep iyi bir yazar olmaktansa iyi bir okur olmanın önemini vurgulamasını hatırlatarak, Türkçe edebiyatta Borges'i duyumsadığını düşündüğün kimse var mı diye sormak isterim. Ferhat: Aslında twitter'ı bir Kum Kitabı olarak hiç düşünmemiştim... Ama dediğin gibi olabilir, neden olmasın ki? Postmodern çağın Kum Kitabı belki de twitter'dır... Ama ben onu yani Kum Kitabını daha farklı düşledim hep... Büyükçe maun bir masanın üzerine konmuş cildi yıpranmış tozlu bir kitap olarak düşledim onu. Gözden kaçmışlığı hep bunu hatırlattı bana, mesela Kutsal Kase'deki gibi... Kutsal Kase'nin kutsallığından dolayı ışıltılı ve değerli bir madden yapıldığını düşünürüz ya, aslında o değersiz bir ağaçtan oyulmuş bir tas olamaz mı? Kum Kitabının da böyle bir değersiz görüntüsü olmalıydı. Barış: O metni bilmiyorum ama Savaş abiyi de anmış olalım bu sayede. Borges'in aktardığı bir metin bazen her şeyi anlatmış zaten diyorum: Chuang Tzu düşünde bir kelebek olduğunu gördü, ama uyandığında, düşünde kendini bir kelebek olarak gören bir insan mı, yoksa düşünde kendini insan olarak gören bir kelebek mi, olduğunu bilemedi. Öte yandan, Zahiri ayrı severim. Hem Borges'in Zahirini, hem de Kadıköy Rıhtım'da karanlığın içinde, köşeyi döndüğünde aniden karşında ışıklar içinde beliren el arabasında sandviç satan adamın arabasında yazan Zahiri... O sonsuz sandviçler olasılığını bir araya getiren adamın da Borges labirentlerinden kendini kurtaramamış olduğunu hayal ederdim, uzun ve içkili gecelerin sonunda arabanın başında dikilirken. Borges'in ilginç bir yanı da futbol ile ilgisi. Futbol popülerdir çünkü aptallık popülerdir dediği rivayet edilir, öte yandan Borges'in Arjantin ulusal takımını heyecanla dünya kupası karşılaşmalarında takip ettiğini de biliyoruz. Futbolu güzel seven bir yazar olarak senin de hayat ve futbol arasındaki garip rastlantılara verdiğin önemi biliyorum. Barış: Calvino'dan bahsetmen ne güzel oldu. Sandık Müşahidinin e yayınları baskısı olacak bir yerlerde. Calvino'nun Borges sevgisi malum, özellikle Sandık Müşahidinden Görünmez Kentlere giden o yolda etkileşim açık. Amerika Dersleri'nde Borges'in önemini çok yalın anlatıyor, her Borges okuyucusunun kitaplığında olması gereken bir yapıt diyelim. Borges'i çok ciddiye alıyorum ben. O da ilginç. Borges'in kendisinin de kendisini benim onu düşündüğüm kadar ciddiye almadığını biliyorum bir yandan. Burada bir paradoks beliriyor zaten, benim sevdiğim Borges ile, gerçekte yaşamış Borges'in aynı kişiler olduğundan emin olamıyorum. Ya yoksa diyorum, hepsini ben uydurmuşsam? O zaman emin olmak için işte sana geliyorum, Borges'ten konuşmak için. Ama senden de emin olamıyorum, seni bir yerlerde uyduruyor ya da hayal ediyor olabilirim. Bir Feryat gibi karanlıkta çıkıyor olabilirsin. Ah, o kadar önemli iki isim ki. Ama ben kaderimi biliyorum. Casares, çevirilerinden okuduğumuz kadarıyla biliyoruz ki, müthiş bir hayalgücüne sahip büyük bir yazardı ve Alberto Manguel ise, Borges'e kitap okumak şansına ermişti. Ben bu iki kişi kadar şanslı olamayacağımı biliyorum, ayrıca bu ikisinin kafa kafaya verip Borges namlı bir yazar yarattıkları komplosunu da ima ediyorsun gibi geldi. Ben, sanırım, olmak isterdim, unutulmuş, yersiz, yurtsuz, hiçbir şeye sahip olmamayı başarmış bir adam."}
{"url": "https://futuristika.org/jorge-luis-borges-heykel-ve-golem/", "text": "iyelim ki büyük bir şans eseri, Paris ya da New York'da hiç kimse saf bir heykeli deneyimleyip de görü'yü bir yana bırakacak ve açısal, pürüzlü, cam gibi, metalik, yumuşak, tümsekli, içe bombeli ya da sert yüzeyi hissedemeyecek kadar duyularından yoksun değil. Heykel çalışması aslında görseldir ve kendisini neredeyse sonsuza dek tanımlayabiliriz. Çünkü bir heykele neredeyse sonsuza yakın açılarla bakabiliriz. Atlı büstlere gelince ise, konu tamamen epik bir hal alır. Şimdi Gattamelata ve Colleoni'yi hatırlıyorum, Padua ve Venedik sınırlarından birbirlerine bakan o iki bronz heykeli. Güney'deki meydandaki Lee heykelini anımsıyorum, gözleri Kuzey'e bakıyordu. Buda ve Nara'nın oturduğu yerdeki lotuç çiçeğinin taçyaprağına dokunduğum hatırlıyorum, uzun ve korku doluydu. Henry Moore'un, yakında neredeyse insan dönecek ama büyüsünü kaybetmeyecek kocaman şekillerine dokunduğumu anımsıyorum. Çocukça hatırlıyorum mermer bir merdivenin dibindeki iki Viktoryen mermer aslanı, tren garında yılanlarla oynadığımızı. Heykeller, bedenler arasındaki bedenlerdir, insanın evren yaratan diğer icatları arasındaki yaratıcı damlalarıdır, imgesi idealizme göre evrenin kendisi olabilir. Gariptir, malzemesinin karakteristiği muhteşem karakterini vurgular. Her heykel bir Golem'dir. Psikanalistler, özellikle bir kelimenin size neyi çağrıştırdığını sordukları oyunu yaygınlaştırmışlardır. Ben ise burada heykel denen kelimenin bana neyi hatırlattığını yazıp bırakıyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/jorge-luis-borges-ile-soylesi/", "text": "Jorge Luis Borges ile 1984 yılında Buenos Aires Üniversitesi Felsefe profesörleri ve Psikoloji bölümündeki öğrencileri tarafından gerçekleşen bu söyleşi, İngilizce'de ilk kez, bir diaspora dergisi olan Habitus'un Buenos Aires sayısında, Şubat ayında yayınlandı. Dolayısıyla Türkçe'de ilk kez -bize gelen bilgi doğrultusunda- yayınlama keyfi Futuristika'nın oldu. Söyleşinin Futuristika'da yayınlanmasındaki yardımı nedeniyle, Habitus editörü Joshua Ellison'a teşekkür ederiz. RUSSOVICH: B'reshit bara elohim et hashamayin ve et ha'aretz, Tanrı başlangıçta, yıldızları ve yeryüzünü yarattı. ABRAHAM: O zaman bu sözde şaire, felsefe ve şiir arasındaki ilişkiyi sorabiliriz. Her felsefi düşünce kendi özel kanunları olan bir dünya yaratır. Bu modeller fantastik olabilir ya da olmayabilir. Bunun önemi yok. Ben şiir ve fabl'lar ile ilgilendim, çünkü romancı değilim. Ömrümde çok az roman okudum. Bana kalırsa en önemli roman yazarı Joseph Conrad'dır. Hiç roman yazmaya yeltenmedim. Fabl yazmayı denedim. Ömrümü her şeyden çok, okumaya adadım. Bunu yaparken fark ettim ki, felsefi metinleri okumak, edebi metinleri okumaktan daha az keyif verici değil. Hatta aralarında temel bir farklılık da bulunmuyor. Babam bana kütüphanesini gösterdi, ki kütüphane bana sonsuz gibi gelmişti. Ne istersem okuyabileceğimi söyledi. Ancak her hangi bir şey bana sıkıcı gelirse, onu hemen yerine koymalıymışım. Bu durum, mecburi okumanın dışındadır. Okuma eylemi mutluluk vermelidir, felsefe mutluluk vermelidir, bu durum da bir sorunu gözlemektir. Quincey, problemin ne olduğunu keşfetmenin, onu çözmek kadar önemli olduğunu söylemişti. Hiç çözüm bulundu mu bilmiyorum ama bir çok problemin keşfedilmiş olduğu kesin. Dünya daha esrarengiz, daha enteresan ve daha büyüleyici olmaya devam ediyor. Biraz önce, hayatımı okumaya ve yazmaya adadığımı belirttim. Bana göre bu ikisi, eşit derecede keyif veren eylemlerdir. Yazarlar, yazmanın bir işkence olduğunu söylediklerinde, ne demek istediklerini anlamıyorum. Yazmak bana göre bir gereklilik. Eğer Robinson Crusoe olsaydım, kendi ıssız adamda yazabilirdim. Küçükken, asker atalarım gibi kahramanlık dünyasında yaşayacağımı düşünmüştüm. Zengin ve bana ait bir yaşam... Bir okuyucunun yaşamı ise, bazen acı verici biçimde sefil geliyordu bana. Şimdi artık buna inanmıyorum. Bir okuyucunun da yaşamı diğer hayatlar kadar zengin olabilir. Kütüphanesinden ya da Cervantes'in adlandırdığı gibi kitaplığından hiç ayrılmayan Alonso Quijano'yu düşünün, O'nun okuma yaşamı, kendisini Don Kişot'a çevirmeden önce de en az o kadar renkliydi. O'na kalırsa, sonraki yaşamı daha gerçekti, ben onun yaşamını okurken ise, yaşamımın en canlı deneyimlerinden birini tecrübe etmekteyim. Benim yaşımda birinin çağdaşı yoktur. Hepsi ölmüştür. Ve şimdi, seksen beş yaşıma girmenin açıklığıyla, içimde hiç hüzün olmadan, anılarımın dizeler ve kitaplarla dolu olduğunu kabul ediyorum. 1955 yılından beri göremiyorum -okuyucu görümü kaybettim. Ancak, geçmişteki yaşamımı düşündüğümde, arkadaşlarımı, aşkları düşünsem de hemen hemen tamamen düşündüğüm şey kitaplar oluyor. Hafızam, birçok dilden alıntılarla dolu. Felsefeye dönersek, bence felsefenin sunduğu çözümlerle zenginleşmiyoruz, sunduğu çözümler kesin değil, o çözümler keyfi. Felsefe, bizi dünyanın düşündüğümüzden daha gizemli bir yer olduğunu göstererek zenginleştiriyor. Felsefenin bize sunduğu, bir sistem değildir. Biri sanki somut ve şeffaf bir bilgi parçası açıklamış gibi bir şey değildir. Daha çok bir dizi şüpheden oluşur ve keyif veren nokta bu şüpheler üzerinde çalışmaktır. Felsefe çalışmak çok güzel olabilir. Bana göre ölüm umuttur. Yok olmanın akıldışı kesinliğidir, silinmek ve unutulmaktır. İşte bu gizemler arasında, bir gizem gerçek olan, diğeri ise ölümün gizemi. Özgür iradeye inanmıyorum. Bu nedenle, kurgulamıyorum. Fakat geçmişi kastettiğimizde, kötü bir davranışta bulunduğumu düşünün, pişman olmak için herhangi bir nedenim yok çünkü zaten karar verilmiş bir hareketti. Her şey önceden belirlenmiş olduğundan, ceza ve ödül fikirlerinin her ikisi birden yanlış olabilir. Özgür irade yoksa, her şey belirli şartlara bağlı demektir. Ancak bu durum bireyin kişiliğine göre değişiklik gösterir. Belki siz gençler daha özgür hissedebiliyorsunuz. Ancak bana gelince, buna inanmak oldukça zor geliyor. Bunun zorunluluk olduğunu fark ettim. Mesela, evreni uzay olmadan tahayyül edebilirsiniz. Çünkü uzayın kendisi dokunulan ve görülebilen bir yaratımdır. Ancak, dokunma ve görme hissini ortadan kaldırıp sadece bilinç olduğunu varsayacağız. Bu bilinç ya da bilinçler sonsuz olabilirler- kendi, sesimizden ya da müziğimizden kelimelerle iletişim kurmalılar, böylesi çok daha güzel olurdu. Uzay, o boşluk, olmasaydı, çok daha dünyevi bir evrenimiz olurdu. Ancak, zaman olmadan evren, bana göre, düşünülemez. Söz konusu labirent olunca cevap basit: labirent, zihin karışıklığının yeryüzündeki en bilinen sembolüdür. Kendimi tamamen kaybolmuş hissediyorum ve labirent de, kayboluşun simgesi. Ancak, ayna konusu o kadar kolay değil. Birinde Ben olmanın fikri, daha sonra üçüncü şahıs olmaya dönecektir ki bu durum, aynanın görüntüsüdür. Bu konuları ben seçmedim, konular beni seçti. Yazarların konu arayıp seçmeleri gerektiğine inanmıyorum. Konuların yazarları arayıp bulmaları daha uygundur. Hikayede ise, başlangıç ve son kısımları bana her zaman belirirler, başlangıç noktası ile bitiş arasındaki kısım ise muallaktır. Bu şekilde çalışmadıklarını belirten yazarlar vardır. Onların ihtiyaç duydukları bir başlangıçtır, daha sonra en iyi sonu, en iyi çözümü ararlar. Oysa ben başlangıcı ve sonu olduğunu biliyorum, bulmam gereken kısım öykünün kendisi, arada olanlardır. Yanılabilirim de. Bunu fark ettiğimde her şeye yeniden başlamak zorunda kalırım. Tüm bu süreçteki gerçek görülebilmeli, görülmese sıkıcı olurdu. Benim yaşımdaki birinin çağdaşı yoktur. Hepsi göçüp gitmiştir. Zamanımın önemli bir bölümünü tek başıma geçirdim ve bundan şikayetçi değilim. Zamanı, kuşkusuz ki herhangi bir anda nihayete erebilecek bir geleceğe yönelik planlarla çoğaltıyorum. Birçok genç arkadaşım var, ancak, doğal olarak, onlar bana kendi zamanlarını veremezler. Öncelikle, böyle mi bilmiyorum ama, kendisine teşekkür ederim. Ben tabii ki, Buenos Airesliyim, tam ortasında doğdum. Bu şehri çok iyi tanıyorum, ancak o zamanlar daha farklıydı. Esmeralda ve Suipacha arasındaki Maipu'da doğdum. Bloktaki tüm evler alçaktı, sokağa açılan tek bir kapı, üstünde kapı tokmağı zil yoktu-, koridor, iç kapı, veranda, kuyu ve çok yüksek tavanlar. Buenos Aires çok ayrıydı. Aslında bilmediğim birçok bölgesi var. Mesela, Teatro Colon'a hayatımda ilk kez bir yıl önce gittim; Villa del Parque ve La Boca del Riachuelo'da hiç bulunmadım, buraları bilmediğim yerler. Barracas, El Sur, El Centro, Palermo da öyle. Ancak düşlediğim Palermo, Evaristo Carriego 'nun ortadan kaybolduğu bölgedir. Bazı çalışmaların başyapıt olması bana göre yanlış, her çalışma başyapıt olabilir. Bu durumun hangi yazarın okunduğuna göre değişiklik gösterdiğine inanıyorum. Eğer bir günlük okuyorsanız, onu unutmak üzere okursunuz; eğer bir kitap okuyorsanız, hatırlamak üzere okuyorsunuz. Eğer okuduğunuz yazar ünlüyse, daha fazla saygı gösteriyorsunuz. Ancak okuduğunuz metin aynı olabilir. Her iki metin de aynı şekilde geçerli ya da hatalı olabilir. Eksiksiz bir kitabın varolduğuna inanmıyorum. Dahası, belki de her neslin, eski güzel kitapları kendi konuşma şekline ve etkisine göre yeniden yazmakta olduğunu görmelisiniz. Bir hikaye için on ya da on iki adet taslak olduğunu düşüneceğiz, her birinin hikayeyi kendince, tabii ki her biri değerli olan, küçük farklılıklarla anlatması gereklidir. Bu durumda söylenen her şey, zaten kendi içinde hatalıdır. Öte yandan, bu kitaplar okuyucuların nesilleriyle zenginleşmektedir. Hiç şüphesiz ki, Alonso Quijano şu anda Cervantes'in düşlediğinden çok daha kompleks bir yapıdadır. Çünkü Alonso Quijano, mesela Miguel Unamuno ile zenginleşmiştir. Hiç şüphesiz, Hamlet şu anda Shakespeare'in onu orijinal olarak ortaya çıkardığı zamana göre daha karışık bir hal almıştır ve Coleridge, Bradley, Goethe ve diğer birçok kişi tarafından zenginleştirilmiştir. Demek ki kitaplar, yazarının ölümünden sonra yaşamaya devam ediyor. Her okunduklarında, metin, az da olsa, değişiyor. Büyük bir saygıyla okurken, kitapta yazarı tarafından göz ardı edilen zenginlikleri görebiliyoruz. Belki de iyi bir kitap, yazarının onu kurguladığı şekil ile tam olarak örtüşmeyebilir. Cervantes şövalyelik ile biraz dalga geçmek istemiştir ve gerçekten de, eğer hatırlayan birileri varsa, Palmarin de Inglaterra, Amadis de Gaula, Tirante Blanco'ya Cervantes oldukça gülmüştür. Hernandez, Martin Fierro'yu vergileri protesto etmek için yazmıştır, çölü fethetmenin tersine. Gerçekte, tüm bu temalar, tasarlandıkları hallerin dışına çıkmaktadır. İşte, Martin Fierro, yaşayan, acı çeken ve yaşamaya devam edip, Martin Fierro'nun düşündüğünden daha fazla acı çeken biridir şimdi. Her iyi kitabın değiştirilmiş, dönüştürülmüş olduğuna, kültürlerin tarihiyle zenginleştiklerine, neredeyse ikna olmuş durumdayım. Ancak, kendi kitaplarımdan bahsedemem. Onları yazdım ve sonra da unutmaya çalıştım. Ben bir kere yazıyorum, okuyucu defalarca okuyor, öyle mi? Hayır. Yazdıklarım hakkında düşünmemeye çalışıyorum, geçmiş hakkında düşünmek oldukça sağlıksız bir durum. Şikayet örneklerinde olduğu kadar, ağıtlarda da oldukça hüzünlü."}
{"url": "https://futuristika.org/jose-mojica-marins-ve-tabut-joe/", "text": "Brezilya asıllı film yönetmeni, oyuncu ve senarist Jose Mojica Marins, 13 Mart 1936'da Sao Paulo'da sıradan diyebileceğimiz bir evde dünyaya gelir. Jose'nin filmlere olan tutkusu erken yaşlarda kendini gösterir. Zamanının büyük çoğunluğunu babasının işlettiği sinemada ailesiyle birlikte geçirmeye başlar. Henüz on sekiz yaşındayken seksenin üzerinde film izlemiştir. Korku filmleri ve kötü eleştirilere maruz kalanlar her zaman ilgisini çekmiştir. Jose, 1964 yılında Brezilya yapımı ilk korku filmi olan At Midnight I'll Take Your Soulda Tabut Joe rolüyle, silindir siyah şapkası ve peleriniyle sahneye çıktığında, karakter kısa süre içinde bir efsaneye dönüşür. Tabut Joe, semt sakinlerinin korktuğu bir ölü gömücü, bir mezarcıdır; kendini başkalarından üstün gören ve insanları kendi amaçları için hunharca kullanan ahlaksız ve şeytani bir karakterdir. Zayıflar için bir avuntu dediği genel ahlak kuralları ve dinden son derece nefret eder. Takıntılı bir biçimde kafasını, soyunun devamına, üstün çocuk fikrine ve onu doğuracak olan kusursuz kadını aramaya takmıştır; ve bu yolda karşısına çıkan herkesi öldürmeye hazırdır. Bir üçleme olarak düşünülen Tabut Joe serisinin ilk ikisi At Midnight I'll Take Your Soul ve This Night I'll Possess Your Corpse 1960'larda çekilmesine rağmen, serinin son filmi olan The Embodiment of Evil ne ilginçtir ki aradan kırk sene gibi bir süre geçtikten sonra Aralık 2006'da tamamlanmıştır. Serinin ilk filminin çekildiği 60'ların Brezilya'sının Katolik kilisenin güçlü etkisi altında olduğunu göz önünde bulundurursak Marins'in kışkırtıcı ve Tanrı tanımaz yaklaşımının ne derece tehlikeli bir tavır olduğunu anlayabiliriz. Tabut Joe, sadece insanların değil aynı zamanda Tanrı'nın da yasasına meydan okumaktadır. Bazı açılardan bakıldığında Nietzsche'nin Zerdüşt'ünü hatırlatır, iyinin ve kötünün ötesinde bir adam. Zerdüşt gibi Tabut Joe da eyleme inanır. gerçek bir varoluşçudur. Onun felsefesi ve yaşamın amacı yaşamaktır. Kutsal değerlere karşı gösterdiği saygısız tavrının yanı sıra 1963'te yapılmış bir film için görülmedik derecede ve çok sayıda vahşet, seks, sadizm sahneleri içerir. Bu sahneleri özellikle rahatsız edici kılan şey aşırı derecede bir açıklıkla sunulmuş olmalarıdır. Fakat her filmin sonunda, Joe'nun planları suya düşer ve öldürdüğü kadınların hayaletleri tarafından doğa üstü şekillerde katledilir ve ilahi adalet yerini bulur. Jose Mojica Marins filmlerinde sahneden taşan korkunç bir enerji vardır. Bu ham enerji aynı zamanda Marins'in karakterini de yansıtır ve pek çoklarını boğabilecek yaşamsal engeller karşısında sinemaya devam edebilmesini sağlayan ödün vermez iradesini. Marins, her ne kadar düşük bütçeli film tarzıyla tanınmış, ilk başlarda arkadaşlarından ve amatör oyunculardan oluşan bir ekiple çalışmış olsa da Dracula, Frankenstein gibi Hollywood korku klasikleriyle boy ölçüşebilecek kalitede bir karakter yaratmayı başarmıştır. Çoğunlukla korku türü filmleriyle tanınmış olan Marins, aynı zamanda exploitation, drugsploitation, sexploitation ve western türlerinde de filmler yapmıştır. Bilhassa Finis Hominis, izlenmeye değer ilginç bir filmdir. Marins' in tuhaf dünyasını merak edenler ayrıca 2001 yılında gösterime giren Coffin Joe: The Strange World of Jose Mojica Marins isimli belgeseli de izleyebilirler. -Kaynakça: Mondo Macabro Pete Tombs"}
{"url": "https://futuristika.org/josef-koudelka/", "text": " Beginnings/Başlangıç: Koudelka'nın 2o'li yaşlarda yaptığı ilk çalışmalar. Ailesine ait bakalit 6x6 bir makinayla aile fertlerini, çevresini fotoğraflamaya başlar 1950'lerde, 60'lara kadar devam eder özgün çalışmalarına. Theater/Tiyatro: Divadlo Magazine ve Divadlo Zu Branou adlı Çek tiyatrolarından görüntüleri sıkıştırdığı kareler. Charles Üniveritesi Havacılık bölümünden mezun olduktan sonra çalışma hayatına Prag-Bratislava arası mekik dokuyarak başlar. Bir yandan da yeni kamerası Rolleiflex ile Çek tiyatro oyunlarından sahneleri, dönemin oyuncularını fotoğraflar. Çalışmaları, arşivlik niteliği yanı sıra, kendisine fotoğrafın artık hayatının bir parçası değil de bütünü olacağı mesajını vermektedir. Ülkesinin ekonomik ve siyasal gidişatındaki dengesizliklerin yarattığı kaygılarla yakın durduğu sivil muhalefet oluşumuna dahil olan isimler yakın bir zamanda Çeklerin kahramanları, idolleri olacaklardır. Bu isimlerden Bohumil Hrabal, Josef Skoverecky, Milan Kundera, Josef Topol, Milos Forman, Vaclav Havel, Jiri Menzl, zamanla Futuristika!'ya da konuk olacaklardan birkaçıdır. Bu gruba o zamanlardan dahil olması İşgal bölümünde de bahsedilen, önce zorunluluktan doğan nedenlerden, sonra kendi kararıyla yaşamın akışına kendini bırakmak eylemini bile affettirecektir. Gypsies/Çingeneler:Aynı zamanda bir müzisyen olan Koudelka'nın 1960-1970 arası arşivlediği fotoğraflar. İşi gereği Prag-Bratislava arası yolculuklarında giderek yoğunlaşan fakat her zaman ilgi duyduğu Çingene kültürü Koudelka'yı hızla içine çeker. İşinden geriye kalan boş vakitleri ve ara verdiği zamanlar onun Slovakya ve Romanya'daki Çingene köylerine, kamplarına, mahallelerine çıktığı yolculuklarla değerlenir. Komünist rejim baskısıyla sık sık başı derde girer; toplum dışı kabul edilen Çingeneler'e olan yakınlığı sorgulanır. Koudelka'nın müzisyen yönü artık pek bilinmiyor çünkü kısa bir süre öncesine kadar yaşadığı göçebe hayat, yılın yarısını ülke ülke gezerek diğer yarısını da gezerken biriktirdiği kareleri düzenlemekle geçirmesi müziğe istediği önemi vermesini engelliyordu. En azından kendisi böyle söylüyor! Bir uzun parantez; (Bu sene 70 yaşına giren sanatçı, sağlık problemleri nedeniyle gittiği ülkelerde otel, dost, ahbap evi yerine bir parkta, bir plajda, bir kovukta ya da herhangi bir yerde ama mutlaka dışarıda uyumak ilkesini uygulamama kararı almıştı 50'li yaşlarda. Hala dışarıda uyuyabilmek umuduyla artık seyahatlerini yaz döneminde gerçekleştiren Koudelka, yıllardır bilinen en mülksüz sanatçı ünvanını da Paris ve Prag'dan küçük mütevazi birer apartman dairesi alarak bıraktı. Kış aylarını henüz içine sinmediğini söylediği bu evlerde geçirmeye başladı. Evinde hala televizyon olmayan, bilgisayardan hazzetmeyen, telefon kullanmayan, ehliyet almaya hala başvuracak olan Koudelka'nın ayrıca, bildiğimiz kadarıyla, hiç evlenmemiş olmasına rağmen denilen o ki 3 çocuğu var. İyice yaşlanıp seyahat edemeyecek hale gelene kadar fotoğraflamaya devam edecek, bir röportajında söylediğine göre. Ölene kadar da çektiği anları düzenleyecek. Kış dönemlerinde bulunduğu şehirleri fotoğraflayan Koudelka çok sıkıldığı zamanlarda evde kanepede uzattığı ayaklarının fotoğraflarını çekmekten mutlu oluyormuş, bahsetmeden geçemeyeceğim. Tekrar tekrar görüntülediği, eğitimsiz bir göze aynı görünen karelerin aslında her seferinde farklı olduğunu, kimilerinin bunu çok aptalca bulduğunu kimilerinin de iyiden iyiye acayipleştiğini düşündüğünü söylüyor. Bir de Çingene fotoğrafları, beni en çok etkileyen fotoğrafı İşgal bölümünden olsa bile, Koudelka'nın ruh haline en yakınlaşabildiğimiz çalışmalar. Bunun nedeni sanırım fotoğraflarının Çingene hayatının sefil ve acınacak yanını belgelercesine yansıtması değil de bu kültürün, özellikle o dönemde pek fark edilmeyen büyülü ve gizemli yanları. Benzer bir büyü altında, hiçbir zaman fotoğraf çekmek için görev almadan kendi kendisinin patronu olarak uzun yıllar çalışan Koudelka'nın bugüne kadar elinden geldiğince sakladığı gizemli dünyası ise sadece kendisine ait. Invasion/İşgal: Ağustos 1968'de Varşova Paktı ordularının Çekoslovakya'yı işgalinden fotoğraflar. Prag'da o günlerde olup bitenleri dünyaya farklı bir bakışla gösteren ilk fotoğraflardır bunlar. Belgesel niteliğinde fotoğraflar çekmek gibi bir amacı olmayan Koudelka, askerlerin şehre girmesiyle ayaklanan direnişçilere -ki yukarıda saydığımız arkadaşlarıdır pek çoğu- katılmaya ve bir yandan da olayları görüntülemeye Prag sokaklarına bırakır kendini. Hayatımın dönüm noktası, maksimuma eriştiğim günler. dediği o günlerde gelişmeleri yakaladığı kareler anlatır bize. Derin bir hüzün, ağrılı bir utanç, bütünüyle kuşkuda bir huzursuzluk dönemi. Fotoğrafların ülke dışına çıkması ise şöyle gelişir: Magnum üyelerinden Ian Berry Rus işgalini görüntülemeye Prag'a gelir ve uçuk kaçık bir adamla tanışır. Adam elinde fotoğraf makinası tankların tepesine çıkıyor, askerlerce itiliyor kakılıyor ama vurulmaktan korkmuyor, bir cinnet anının ortasında, yılmıyor, sanki koruyucu bir melek yanındaymışcasına deklanşöre basıyor ve basıyor. Josef Koudelka fotoğrafçılığının ilk defa Batılı bir hafızaya yazılması. Nadiren katıldığı söyleşilerden birinde bir delikanlının, arada kapısı çalınıp Baba? diyen birileri oluyor mu sorusuna gülerken... Seyirciler arasında, Sylvia Plachy, Alex Webb, Chien-Chi Chang, Paul Fusco, Eugene Richards gibi tanıdık simalar bulunmakta. Fotoğraflarını ülkesinde asla yayınlayamayacağını bilen Koudelka, özel bir izinle ülke dışına çıkacak olan arkadaşı Anna Farova'ya birkaç tanesini verir. Tarihçi, küratör ve Çekoslovak fotoğraf sanatında söz sahibi olan Farova, Amerika'da Magnum'la bağlantıya geçer. Magnum fotoğrafları çok beğenir. Prag'da bir konferansa katılacak olan bir doktordan Koudelka'yla bağlantıya geçmesini ve onu kalan fotoğrafları bir şekilde ülke dışına çıkarmasına razı etmesini isterler. İşgalden yaklaşık bir yıl sonra dünya basınında yer alan fotoğraflar, hala ülkede bulunan Koudelka'yı ve ailesini korumak amacıyla P. P. imzasıyla yayınlanır; Prague Photographer. İşgalin ilk 10 gününde bir hayal aleminde yaşadığını söyleyen Koudelka'nın o günlere dair belki de en hatırlamak istediği anıları, şehrin sokaklarında sürekli karşısına çıkan bir genç kızla. Önce KGB'li olduğundan şüphelendiği ve kendisini izlediği kuşkusuna kapıldığı genç kıza işgalin 3. gününde yine rastladığında genç kız yanına yaklaşır. Çantasını yavaşca aralayarak Koudelka'ya içindekileri gösteren kız Sürekli karşılaşıyoruz, 3 gündür hiçbir şey yememiş olmalısın. der. Koudelka, hayatının doruk noktasında, aşık olmuştur. Bu dizinin bence en maksimum fotoğrafı Koudelka'nın tam öğlen 12'yi gösteren kol saati ve gerisinde bomboş uzanan Wenceslas/Vaclavske Meydanı'nı betimlediği fotoğraftır. Sanatçının Başarılı bir fotoğraf birden çok öykü anlatır. sözüne çok yakışan bu fotoğrafta, bir öğle vakti en kalabalık olması gereken saatte ıssız ve terk edilmiş görüntüsüyle şehrin en bilinen meydanına yüklediği anlamlar sadece işgal edilmiş bir şehrin yalnızlığı değil. Rusların Bizi siz çağırdınız! söylemleriyle Yardım elimizi uzatıyoruz! iddialarını protesto etmeye Çekler işgalden birkaç gün sonra tam öğlen vaktinde sokağa çıkma yasağı uygularlar kendilerine. Böylece kim kimin tarafında anlaşılacaktır. Benzer bir eylem yine ülke çapında oturarak da yapılır; yine bir öğlen nerede olunursa olunsun yere oturarak 1 saat kalkmama eylemi yapar halk. Tankların önüne, siper üstlerine oturan halkla Rus askerler birbirlerine bakarak saniyeleri sayarlar. Bu sessizliğin ardında aslında çığlıklar yatar. Yine de bu fotoğrafa eğer Koudelka'nın çatısına çıktığı binanın hemen altındaki küçük bir kitapevinde rastlarsanız size yüklediği anlamlar bambaşka bir öykü sunar. Hepimizin gerçeği değil de fotoğrafçının hayal ettiği ve hissettiği gerçekler ve zaman ve mekandan soyutladığı sizin gerçekleriniz. Exile/Sürgün: Ülkesine veda etmesiyle girdiği bunalımları yansıttığı çalışmalar. 1970 yılında Çekoslovakya'dan yine özel izinle Batı Çingeneleri'ni fotoğraflamaya ayrılan Koudelka, gezgin ruhunun devinimlerini ülkesi için bile olsa dizginleyemez. Kadife Devrim'e daha çok yıllar vardır ama o sabredecek kadar dingin, bekleyecek kadar azimli değildir. Ülkesine geri dönmesi 20 yıl sürecektir. Çekler, bu dönemde ülkelerini terk eden pek çok sanatçıya küskünlerdir ama Koudelka sanırım onlar için farklı bir noktada. Çünkü Koudelka için ülkesinden kaçış hiçbir zaman rahat bir yaşamı beraberinde getirmemiştir ve bu tümüyle kendi seçimidir. 1987'de Fransız vatandaşlığına geçene kadar ülkesiz, pasaportsuz bir hayata devam eden Koudelka'nın yaşadığı yabancılaşmayı ve yalnızlığı karelere sığdırdığı bu fotoğraflar aslında kalben ülkesini hiç terk etmediğini gösterir. Yaşamına getirdiği sınırlamalar belki de aklındaki ülkesinin sınırlarını zorlamaktır. Chaos/Karmaşa: 1986'da panoramik fotoğraf makinesiyle çalışmaya başlayan Koudelka'nın fotoğrafını çekmek istediği kişilerin sayısı azalınca peyzaj fotoğrafçılığına yönelmesi ile ortaya çıkan kareler. 1990'da cumhuriyeti seçmiş ülkesine yıllar sonra dönen Koudelka İşgal fotoğraflarını ilk defa Prag'da sergiler. Takip eden 4 yıl boyunca Polonya, Almanya ve Çek Cumhuriyeti'ni içine alan, Kara Üçgen olarak adlandırdığı Bohemya dağlarında meydana gelen doğa katliamını fotoğraflar. Seriye daha önce Fransa'nın kuzeyinde yaptığı aynı temalı çalışma da dahildir. Koudelka, Avrupa'yı panoramik fotoğraf makinası ile arşivlemeye devam etmekte. Türkiye'ye de 2 yıl önce gelen ve çingenelerimizi fotoğraflayan sanatçı, çalışmalarını beğenmediği için yayınlamadı. Pera sergisinin açılışına gelen Koudelka'yla yapılan söyleşide Buradaki insanları fotoğraflamak isterim çünkü yüzlerinde yaşam var. dediğini duyduk. Koudelka'nın bu kadar geniş kapsamlı bir sergiyi sadece 1 kez daha -ki nerede henüz belli değil, hazırlayacağını eklerken bu sergiyi kaçırmamanız gerektiğini de hatırlatırız."}
{"url": "https://futuristika.org/joseph-cornell-golge-kutularindaki-dusler/", "text": "Joseph Cornell, Alman kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1903 yılında, New York'ta dünyaya geldi ve 29 Kasım 1972 tarihinde, 69 yaşında öldüğünde, New York'taki sanat camiası tarafından pek de tanınmıyordu. Zaman geçtikçe, günümüzün tanınan sanatçılarından biri haline dönüştü. Cornell'ın olağandışı kişiliği ve kendine özgü yaşantısı, onun etkileyici bir figür haline dönüşmesinin başlıca sebebiydi. Sanat camiasında utangaç bir insan olarak tanınıyordu fakat ailesi ve arkadaşlarına karşı oldukça neşe doluydu. Çoğunlukla bir münzevi olarak bilindi. Hiçbir sanat okuluna gitmedi, hayatı boyunca ailesiyle birlikte, basit müstakil bir evde yaşadı. Çalışmaları, Avrupa sanatıyla, bilhassa 19. Yüzyıl Romantik Balesiyle derin bir bağ taşısa da, hayatı boyunca hiç Avrupa'ya seyahat etmedi. Fakat rüyaları ve fantezileri yüzünden, Cornell'ın o halinin Romantik Çağ'a ait biri gibi olduğunu rahatlıkla düşünebiliriz. Bu kutularda, bir çocuğun masum merakı, fantezi ve inşa yeteneği bir araya geliyordu. Kutudan kutuya değişen bu sevecenlik ve umutsuzluk, acımasızlık ve yalnızlık, kutunun içine hapsolmuştu. Her kutu kendi hikayesini anlatıyordu. Aslında o, çocuksu olanın izini sürüyor, düşlerinden bazı fragmanlar çıkartıp, onları çerçeveliyordu. Düşlerini bu kutuların içine sığdırıyordu. Cornell onu çocuk gibi sevindiren objeler -deniz kabukları, kelebekler, pullar, oyuncaklar, bilyeler- ile, bir yetişkin olarak takıntılı olduğu nesneleri -balerinler, boş kafesler, gökyüzü haritaları, Chaplin, Mallarme, tahta çekmeceler, çalılar- bir araya getirmeyi başardı. Benjamin, 'Pasajlar' projesinde flaneur kavramından söz ediyordu. Benjamin'e göre labirent, tarihsel olanın düşsel mimarisidir. Paris gibi şehirlerde, şehrin kazısı sadece arkeologlar tarafından değil, sokağın sakinleri tarafından da yapılmalıdır; yani koleksiyoncu, toplayıcı ve flaneurler tarafından. Bu noktada, Benjamin Cornell'a yeni bir ayna tutmaktadır. Cornell'ın tarihi araştırması, New York şehrinin caddelerindeydi. Gezdiği yerlerde gözü sürekli açık biçimde, işine yarayabilecek parçaların varlığını gözlüyordu. Bu parçaların hepsini bulduğu yere göre etiketliyor, gruplara ayırıyordu. Bu durum Cornell'ın bir sanatçı, doğa bilimci ve bir flaneur olmasının sonucuydu. 1920'li yıllarda Cornell, New York'un Fransız sanatından ve klasik müzikten olabildiğince faydalanan kültür-sanat yaşantısına, bir şekilde dahil oldu. O sıralarda tiyatroya gitmeye ve doğuya özgü ürünler satan dükkanları gezmeye başladı. Bu dükkanlarda ilk kutularını yaparken kullandığı küçük nesneler ve çeşitli Japon baskı resimler buldu. Çeşitli kitapevleri ve beğendiği resimlerin fotokopisini almak için uğradığı Metropolitan Müzesi'nin Kütüphanesi de uğrak yerlerinden olmaya başlamıştı. Çalışmalarında kullandığı malzemeleri çoğunlukla ikinci el dükkanlarından, ucuz eşya mağazalarından, deniz kıyısından, nadir veya ucuz kitaplardan, National Geographic dergilerinden ve daha nice çeşitli yerden buluyordu. Artık kutuları ve kolajları onun çocukları gibi olmaya başlamıştı; onlarla sürekli bir diyalog halindeydi. Ve bu kutular ve kolajlar, bu diyaloğu şimdi bizimle sürdürüyor. Cornell hiçbir sanat eğitimi almamış olmasına rağmen, sonraları New York'taki sanatsal iklimden olabildiğince faydalanmaya başladı. Bu sıralarda, New York'ta yeni avangard galeriler de kurulmaya başlamıştı. Birçok sürrealist sanatçıyla tanıştığı, Julien Levy Galeri de bunlardan biriydi. 1932'de Sürrealist Grubun bu galeride düzenlediği bir serginin katalog tasarımını yaptı. Bu sergiye Max Ernst, Dali, Man Ray gibi isimler katılmıştı. Aynı senenin sonbaharında, Julien Levy Galeri'de Cornell da minutae, Glass Bells, Coups d'Oeil, Jouets Surrealistes isimli, gölge kutularından oluşan bir sergi açtı. Cornell kolajlarında da tıpkı kutularında olduğu gibi görsel şiirin en üst noktasında seyreden bir fantezi dünyası mevcuttur. 60'lı yılların başında Cornell uzun süreliğine kutularından yapmayı bıraktı, çoğunlukla kolajlarına ve filmlerine yöneldi. Cornell'ın yıllar boyunca Sürrealist grupla bir bağı olsa da, onların etkinlikleri içinde hiç yer almadı. Yine de sürrealizm, yaptıklarını pratiğe dökmesi konusunda ve yaptıklarına bir sanatsal uğraş olarak yaklaşması konusunda onun için bir yol gösterici oldu. Özellikle Max Ernst'ten çok etkilenmiş olduğu söylenebilir. Ernst de dahil olmak üzere Tanning, Matta, Duchamp gibi birçok sanatçıyla sürekli iletişim içinde oldu ve kimi zaman, onun ziyaretine geldiler. Ayrıca çalışmalarında Duchamp etkisinin de belirgin olduğu söylenebilir, Misal olarak Pharmacy isimli çalışmasında Duchamp'ın 1914 tarihli, Pharmacy resmine doğrudan bir gönderme mevcuttur. 1930'larda Cornell sinemayla da ilgilenmeye başladı ve birçok film çekti. 1936 çekmiş olduğu, ilk filmi Rose Hobart 19 dakikalık bir deneysel filmdi ve bir Hollywood yapımı olan East of Borneo filminin bir kısmının kesilmiş ve yeniden kurgulanmış haliydi. Cornell öldüğü yıla kadar, toplam 14 film çekti. Stan Brakhage da dahil olmak üzere, birçok farklı yönetmenle çalıştı. Cornell, çok defalar çocukların algıları en açık ve en meraklı izleyiciler olduğundan söz etmiş, onların masumluklarından ve görmeye olan açlıklarından söz etmiştir. 1972'de hayatının son senesinde, açmış olduğu sergi 'sadece çocuklar'a açık bir sergiydi. Sergideki her şey bir çocuğun göz hizasına göre yerleştirilmişti ve sergi sırasında vişneli kola ile brownie ikram edilmişti."}
{"url": "https://futuristika.org/joseph-kosuth-uyanma/", "text": "Kuad Galeri, 1960'lardan bugüne Kavramsal Sanatın en önemli temsilcisi olan Joseph Kosuth'un sergisini duyurdu. Kuad Galeri'de 22 Kasım'da açılacak ve 2013 Şubat sonuna kadar sürecek olan Joseph Kosuth'un UYANMA başlıklı sergisi James Joyce'unFinnegans Wake kitabı üstüne kapsamlı bir yerleştirmeden oluşmaktadır. Kosuth'un sanatı 1960'ların ortasında, yeni dilsel ve ideolojik kuramlar Modernizmin temel ilkelerine saldırdığında ve Modern felsefe yapı-söküme uğradığında ilk etkisini yaratmıştır. Kosuth'un işi sanatın doğasını ve anlamın sanat içindeki üretim sürecini ve rolünü keşfetmektir. Sigmund Freud'ün analizlerine, Ludwig Wittgenstein'ın dil felsefesine ve Walter Benjamin, Jorge Luis Borges ve Friedrich Nietzsche'nin kuramlarına zengin sentezlerle gönderme yaparak çalışmıştır. Kosuth, başlangıçta fotoğraf ve metin kullanarak, daha sonra dünyanın büyük müzeleri ve kurumlarında ve çok sayıda kamusal alanda neon metinlerle büyük yerleştirmeler yaparak yeni bir estetik, biçim ve sanat yapma eylemine çığır açmıştır. Kosuth'un İstanbul'daki ilk sergisi Borusan Sanat Galerisi'nde (15 Eylül 28 Ekim 1999) Konuklar ve Yabancılar: Rossini Türkiye'de başlığıyla, Türkiye için özel bir yerleştirmeyle gerçekleşmiştir. Bu sergide sanatçının ilk işlerinden birisi olan Bir ve Üç Sandalye (1965, MoMa Koleksiyonu) başlıklı bir sandalyenin kendisi, onun bir fotoğrafı ve sandalye sözcüğünün sözlük tanımından oluşan işine benzer bir işi de sergilenmiştir. Bu iş galerinin asma katındaki kapı, kapının fotoğrafı ve kapının sözlük tanımından oluşuyordu. Kosuth'un bu sergisinin bir kataloğu da yayımlanmıştır. Onüç yıl sonra tekrar İstanbul'a gelerek Kuad Galeri için bir iş oluşturması, bugün küresel pazarların güdüleyici etkisi altına girdiği ileri sürülen sanatın işlevi, doğası ve statüsü üstüne yeniden düşünme ve sorgulama alanı açacaktır. Kuşkusuz Kosuth gibi bir sanatçının varlığı ve yapıtı günümüzün küresel kenti İstanbul'un çağdaş sanatı çekici bulan izleyicisinin kavrayış ve algısına büyüleyici bir etki yapacaktır. En önemlisi de, günümüzde sanat üretirken disiplinlerarası kavramsal, kuramsal ve entelektüel içerik, biçim ve estetik arayışına giren genç kuşağın bilgi ve algı süreçlerine büyük katkıda bulunacaktır. Kosuth'un 19 bölümden oluşan bu neon metin yerleştirmesi bir bütün olarak veya 19 ayrı iş olarak satışa sunulmaktadır. Kosuth İstanbul'da 10 gün kalacak, yerleştirmesini yapacak ve AICA Türkiye işbirliğiyle düzenlenen bir söyleşi 22 Kasım'da Contemporary İstanbul Fuarı'nda 14.15-15.15 arasında gerçekleşecektir. Joseph Kosuth, 1945 yılında Toledo, Ohio'da doğdu. 1955-1962 yılları arasında Toledo Museum School of Design'da, 1963-64 yıllarında Cleveland Institute of Art'ta, 1965-1967 yılları arasında School of Visual Arts'ta öğrenim gördü. 1971-72 yıllarında New School for Social Research, New York'ta antropoloji ve felsefe eğitimi aldı. 1967-1988 yılları arasında School for Visual Arts, New York'ta çeşitli akademik pozisyonlarda çalıştı, 1988-1990 yılları arasında Hochschule für Bildende Künste, ve Staatliche Akademie der Bildende Künste, 1991-1997 yılları arasında Stuttgart'ta Devlet Sanat Akademisi'nde, 2001-2006 yılları arasında Münich Sanat Akademisi'nde profesörlük yaptı. Şimdilerde İtalya'da Venedik'te Istituto Universitario di Architettura'da profesördür ve 2012'de ona Londra Üniversitesi, Goldsmith'de Milliard Kürsüsü Profesörlüğü verilmiştir. Yale University; Cornell University; New York University; Duke University; UCLA; Cal Arts; the Museum of Modern Art; Art Institute of Chicago; Royal Academy, Kopenhag; Ashmoleon Museum; Oxford University; Berlin Kunstakademie; Royal College of Art London; The Hayward Gallery; Londra, The Sigmund Freud Museum, Viyana gibi üniversite ve enstitülerde ziyaretçi profesör ve konuk konuşmacı olarak bulunmuştur. Kazandığı burs ve ödüller arasında 1968 yılında henüz 23 yaşındayken Marcel Duchamp'ın seçimiyle aldığı Cassandra Foundation Grant bursu vardır. 1993'te Venedik Bienali'nde mansiyon ödülünü aldı ve kendisine Chevalier de l'Ordre des Arts et des Lettres nişanı takdim edildi. 1999'da, çalışmaları şerefine, Fransız hükümeti Figeac'ta gerçekleştirdiği yapıt için 3 frank değerinde posta pulu bastırdı. 2001 yılında Bologna Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat bölümünden Laurea Honoris Causa doktorasını aldı. 2003'te Avusturya Cumhuriyeti'nin bilim ve kültür dalındaki başarılarından dolayı Decoration of Honour in Gold ödülüne layık görüldü. Diğer ödülleri arasında Brandeis Award (1990) ve Frederick Weisman Award (1991) bulunmaktadır. Figeac'taki Rosetta taşını deşifre eden Mısırbilimci Jean François Champollion için 1990'larda hükümet desteğiyle bir anıt tasarladı. Almanya'da Frankfurt'ta kültür tarihçisi Walter Benjamin için neon bir anıt gerçekleştirdi. Tokyo'da Tachikawa şehri için Word of a Spell ismini verdiği, Michiko Ishimure ve James Joyce alıntılarından oluşan 42 metrelik uzun duvar resmini üretti ve kızı Noema'ya adadı. 2009 yılında Musee du Louvre Paris'te, Louvre'un 12. yüzyıl Ortaçağ duvarları üzerine uzanan 280 metrelik beyaz neondan oluşan yerleştirme çalışması ni apparence ni illusionu sergiledi. Şimdilerde Bibliotheque Nationale de France, Paris binası üzerinde kapsamlı bir neon çalışması geliştirmekte ve 9. Şangay Bienali'nde bir yerleştirme sergilemektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/juana-evlilik-yerine-rahibelik/", "text": "Kadın olarak düşünebilme cesareti, yalnızca bugünün sorunu değildi. Bir zamanlar manastıra çok uygun düşünemeyen kadınlar yaşarmış. Gündelik mutfak işlerinin dışına çıkmaya cesaret eden kadınlar yazmak için girişimlerde bulunuyordu. Bu yazma eylemine kalkışma yeterince anlaşılamaz bir mesele olmasının yanında bazı kadınlar, bir de güzel yazıyordu. Bu gerçekten tartışılmaya kapalı bir durum olarak görülmek zorundaydı. Avinalı Teresa gibi Juana da evlilik gereklerinden kurtulmak için rahibe olmayı tercih etmişti. Rahip Gaspar de Astete, Hristiyan bir kadının yazmayı bilmesi gerekmez, bu onun kendi hayatına zarar verebilir, diye kendisini sık sık uyarıyordu. Juana tüm bunlara rağmen yazmaya devam etmişti. Rahibe Teresa gibi Juana da yazmaya cüret etmesi yetmezmiş gibi bir de iyi yazıyordu. Farklı zamanlarda yaşayan ve aynı coğrafi toprakları paylaşan bu iki kadın dünyanın hor görülen tüm kadınlarını savunurcasına yazmaya, pasif bir direniş göstermeye devam ediyorlardı. Bazı cesaret gösterilerinin kaçınılmaz sonları da vardı. Juana'da tıpkı Teresa gibi Engizisyon tehdidi yaşamak zorunda kalacaktı. Kilise, her ikisini de ilahi gücü terk ederek, insanlara seslendiği için fazla sorguladıkları ve az itaat ettikleri gerekçesiyle suçlu bulacaktı. Herhangi bir zaman diliminde yaşanan sorunların sadece kahramanları değişiyordu. Kadın olarak düşünmek ve bunları yazarak kalıcı kılma arzusu bu iki insanın hayatında hiç değişmeyecek kötü tarih anılarına dönüşecekti. Juana da diğer kadınlar gibi kendini ifade etme biçimini her zaman savundu ve yaptığı tüm o direniş belki de bugün için her kadına birey olarak, kendi mücadelesini vermek adına yeni kapılar açabilecek hikayeler doğurabilecektir. Juana, yanlış zaman içerisinde, yanlış insanların arasında dünya 'ya gelen binlerce kadından sadece bir tanesi olarak hayatlarımıza kalıcı izler bırakıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/kacaklar-ve-bakayalar-davut-erkan/", "text": "Geçtiğimiz aylarda zorunlu askerlik süresinin 15 aydan 12 aya indirilmesi gündeminin ardından sayılarının 600 bin ila 750 bin arasında olduğu zikredilen asker kaçaklarının, artık GBT sistemine işleneceği, yakalandıklarında askerlik şubesine teslim edilecekleri, bu konuda Savunma Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında bir protokol imzalandığı zikredildi. Yoklama kaçağı ve bakaya durumunda olanlar hakkında yurtdışına çıkış yasağı, banka hesabı açtırmaktan yasaklanma gibi yaptırımların uygulanacağı yönünde demeçler verildi ve haberler yayınlandı. Bu şekilde bir korku iklimi yaratılmaya çalışıldı. Son olaraksa Milli Savunma Bakanı, kanunu okumak aklına gelmiş olacak ki, bu kişiler hakkında idari para cezası uygulanacağını açıkladı. Oysa daha önce suç olarak düzenlen yoklama kaçaklığı ve bakaya, 22.05.2012 tarihli 6138 sayılı kanunla ilk kez işlendiğinde kabahat olarak kabul edildi ve idari para cezası verileceği düzenlendi. İkici kez aynı fiil işlendiğinde ise bu kez suç olarak kabul edildi ve kişi hakkında ceza soruşturması açılacağı Askeri Ceza Kanunu'nda düzenlendi. Ancak bu sanki yeni bir şeymiş gibi anlatılıyor ve bu şekilde bir korku iklimi yaratılmaya çalışılıyor. TC Anayasasının 72. maddesindeki Vatan hizmeti, her Türk'ün hakkı ve ödevidir şeklindeki hüküm Askerlik Kanunu'nun 1. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti tebaası olan her erkek, işbu kanun mucibince askerlik yapmağa mecburdur şeklindeki bir düzenlemeyle yasal karşılık bulmuştur. Askerlik yükümlüsü olanlar ise tarih boyunca bu yükümlülükten kurtulmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Parası olanların kimi Türk lirası cinsinden bedel ödemiş kimi dövizi bastırıp askerlikten kurtulmuştur. Parası olan sahte çürük raporu alarak, olmayansa kendini sakatlayarak askerliğe elverişsiz hale getirmiş. Bunların dışında bir de, vicdani retçiler var ki dini, ahlaki, politik vb. gerekçelerle zorunlu askerlik hizmetini reddetmekte; bunu yaparken de kaçmak yerine sivil itaatsizlik eylemi şeklinde bunu kamuoyuna deklare etmekte, yasaya açıkça karşı gelmektedirler. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi'nde düzenlenen din ve vicdan özgürlüğü, kişilerin zorunlu askerlik hizmetini bu sebepler tahtında reddetmesini de kapsıyor. Türkiye, imzaladığı bu uluslararası sözleşmelerin bunu zorunlu kılmasına rağmen vicdani ret hakkını tanımamakta ve vicdani retçileri de yoklama kaçağı/bakaya/itaatsiz asker/firari vs. şeklindeki sınıflandırmalara tabi tutmaktadır. Gelelim yoklama kaçağı ve bakayaların hukuksal durumuna... Bilindiği üzere kişi ancak kıtaya katıldıktan sonra, askerlik yapacağı birliği belli olduktan sonra gidip birliğine teslim olduğunda, asker kişi sıfatını kazanır. Askerlik Kanununa göre yoklamada bulunmayan ve bulunamadıklarına dair bu kanunda yazılı bir mazeret gösterememiş olanlara yoklama kaçağı; yoklamada bulunarak asker edildikleri halde istenildikleri sırada gelmeyenlere veya gelip de askerlik yapacakları kıtalara gitmeksizin toplandıkları yerlerden veya yollardan savuşanlara ise bakaya denir. Yoklama kaçağı veya bakaya olanlar ilk olarak idari para cezasıyla karşı karşıya kalırlar. İdari para cezasının miktarı Askerlik Kanunu'nun 89. maddelerinde düzenlenmiştir. Buna göre; dört ay içinde gelenler iki yüz elli, yakalananlar bin; dört aydan sonra bir yıl içinde gelenler beş yüz, yakalananlar iki bin; bir yıldan sonra gelenler yedi yüz elli, yakalananlar üç bin Türk Lirası idari para cezasıyla cezalandırılır. Bir yıldan sonra tamamlanan her takvim yılı için kendiliğinden gelenler ayrıca bin, yakalananlar ayrıca iki bin Türk Lirası idari para cezası ile cezalandırılır. Yoklama kaçağı veya bakaya durumunda olan kişi, birliği belli olsa dahi kendiliğinden birliğine teslim olmadığı sürece kimse onu zorla asker yapamaz. Sevk evrakı verilerek kişi birliğine sevk edilir. Sevk edildikten sonra birliğe katılmayan kişi bakaya sayılır. Verilen idari para cezası kesinleştikten sonra yoklama kaçağı/bakaya durumunun devam etmesi halinde kişi hakkında askerlik şubelerince suç dosyaları hazırlanarak kişinin nüfusa kayıtlı olduğu yer Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilir. Bu durumda kişi hakkında Sulh Ceza Mahkemesi'nde ceza davası açılabilir. Bu suçlardan açılan davalar askeri mahkemelerde değil, sivil mahkemelerde görülür. Askeri Ceza Kanunu'nun 63. Maddesine göre; dört ay içinde gelenler altı aya kadar, yakalananlar iki aydan altı aya kadar; dört aydan sonra bir yıl içinde gelenler iki aydan bir yıla kadar, yakalananlar dört aydan bir yıla kadar; bir yıldan sonra gelenler dört aydan iki yıla kadar, yakalananlar altı aydan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Kişi, hakkında açılan soruşturmada veya davada vicdani ret itirazını veya varsa başka itirazlarını ileri sürebilir. Verilen karara karşı itiraz veya temyiz yollarını kullanabilir. İtiraz veya temyiz yolunda da bir sonuç alınamazsa karar kesinleşir. Kesinleştikten sonra Anayasa Mahkemesine veya AİHM'e bireysel başvuru yapılabilir. Çeşitli yasal düzenlemeler ışığında yakalama/GBT konusuna bakıldığında asker kaçaklarının GBT sorgusu sonucunda yakalanmalarının ve askerlik şubesine teslim edilmelerinin yasal dayanağı olduğu görülecektir. Ancak bu kişinin askeri birliğe zorla götürülerek asker edilmesi anlamına gelmez. Yani yoklama kaçağı veya bakaya durumunda kalmayı tercih eden kişiler, baskerlik yapmaya zorlanamaz. Oysa Askerlik Kanunu nedeniyle yakalanan ve askerlik şubesine sevk edilen kişilerin serbest bırakılmalarını sağlamak için başvurabilecekleri herhangi bir mahkeme yoktur. Bu nedenle de AİHS 5. Maddesinde düzenlenen kişi özgürlüğü hakkı ihlal edilmektedir. Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 15. sayısında yaymımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/kadikoy-bagimsiz-ve-birlikte-ses-veriyor-ikametgah-kadikoy/", "text": "İkametgah Kadıköy, Kadıköy'ün öncü sanat oluşumlarını ve Kadıköylü sanatçıları ortak bir platformda birleştirerek Anadolu Yakası'nda süregiden bağımsız çağdaş sanat üretimini ve kolektifliği gündeme getirmeyi amaçlıyor. Kadıköy'deki üretimi ve paylaşımı çıkış noktası alan etkinlik, merkezinde farklı karakterlerdeki mekanlarda ayrı perspektif çeşitliliği sunan sanatçılarla aynı projeyi estetik bir çizgide buluşturuyor. 25 Ocak'ta izleyicilerin deneyimine açılacak İkametgah Kadıköy'ün yaratıcıları Anadolu Yakası'nın yeni ve alternatifin üzerinden bağımsız kültürel ve sanatsal çalışmaları destekleyen Asfalt Art Gallery, Hush Galeri, İstanbul Hatırası Fotoğraf Merkezi, KargART ve Piha Kolektif Sanat alanlarıdır. Bu 5 sanat alanı sabit sınırları özgürleştirerek yeni bir sanat yolu inşa ediyor ve bu yol üzerinden Kadıköy kimliğini soyutlaştırarak İstanbul'un sanatsal doğasına alternatif bir bakış açısı geliştirmeyi, -eksik parçaya köprü tutarak- bağımsız çağdaş sanatla ilgili söylemi ve de sanatın tüm boyutlarını daha çok izleyiciyle buluşturmayı hedefliyor. Bu alanlara ek olarak Arka Oda ve Dunia, İkametgah Kadıköy'ün yan etkinliklerine kapılarını açarak, bağımsız plak firması Müzik Hayvanı ise bir ses kataloğuyla etkinliklere destek olarak Kadıköy için birlikte üretme düşüncesini paylaşıyorlar. İkametgah Kadıköy, kolektif bilinci kavramsal bağımsızlık ilkesiyle inceliyor, Bağımsız ve Birlikte bir kurgu sunuyor. Bu bağlamda, Anadolu Yakası'nda yaşayan, üreten sanatçılar kavramsal ve biçimsel bir çerçevenin içine girmeden resim, video, illüstrasyon, fotoğraf, yerleştirme gibi farklı mecraları kullandıkları işlerini mekanlarda sergileyecekler ve çerçeve mekanlar üzerinden izleyicilerin deneyimleriyle yorumlanacak. Sergiler dışında çeşitli performanslar, konserler, gösterimler ve panellere de davetli olacak izleyiciler için güncel sanatın tarihsel devinimine tanık olunması adına da İkametgah Kadıköy iyi bir fırsat yaratıyor. 25 Ocak-19 Şubat tarihleri arasında Anadolu Yakası'nda ilk defa gerçekleşecek kolektif sergi projesi, Kadıköylü sanat oluşumlarının yeni projelerine de yön verecek. Etkinlik süresi boyunca ve ardından ortaya çıkacak kıpırtıların anlarda bıraktıkları izler ve sesler doğrultusunda amaçlarını sürdürmek için araştırmalarına ve paylaşımlarına devam edecekler. Ada Tuncer, Ahmet Can Mocan, Ahmet Doğu İpek, Ali Çetin, Ali İbrahim Öcal, Altan Bal, Arda Yalkın, Arzu Parten, Ayça Telgeren, Babek Sobhi, Bahar Kocaman, Başak Mangör, Baysan Yüksel, Billur Melis Koç, Bora Başkan, Burak Şentürk, Can Kurucu, Ceyda Ildıroğlu, Cins, Çağdaş Şahin, Çağrı Saray, Çetin Keçeci, Dağhan İş, Defter Kazıyıcılar Kooperatifi, Dicle Erver, Didem Dayı, Doğu Çankaya, Dora Bakan, Ebru Ceren Uzun, Ece Kalabak, Eda Gecikmez, Ekin Onat, Emine Corduk, Engin Güneysu, Ercan Elmacı, Ercan Vural, Ercüment Usluer, Erdal Kuruzu, Erim Bikkul, Ersin Tavukçu, Evren Erbatur, Funda Karadağ, Füruzhan Şimşek, Gaye İnal, Gaye Su Akyol, Gökçe Birtan, Güneş Oktay, Hande Şekerciler, Hikmet Tanur, Hilal Polat, Hülya Küpçüoğlu, Hüma İnciören, İnsel İnal, Kardelen Fincancı, Kemal Tufan, Kurucu Koçanoğlu, Lale Altunel, Mehmet Öğüt, Mehmet Selçuk Bilge, Melike Kılıç, Melissa King, Merve Akyel, Merve Şendil, Mustafa Karasu, Mürteza Fidan, N. Güneş Güven, Nazan Azeri, Nilhan Sesalan, Nurgül Polat, Okan Dirim, Orhan Cem Çetin, Özgül Arslan, Özgür Korkmazgil, Peri Demirbaş, Rafet Arslan, Reyhan Özdilek, Sadi Güran, Sedef Hatapkapulu, Selcan Aksel, Serkan Çalışkan, Serkan Türk, Sümer Sayın, Süyümbike Güvenç, Şerif Karasu, Taşkın Esin, Tülin Onat, Yasemin Erdin, Yaşar K. Canpolat, Yavuz Şahin Başar, Yeşim Ustaoğlu. Etkinlikler kapsamında 16-17-18-19 Şubat tarihlerinde Kadıköylü müzisyenlerin ve grupların sahne alacağı ufak çaplı bir festival düzenlenecek. Arka Oda, Dunia ve Karga'da gerçekleştirilecek konserlere katılacak isimler; Alper Maral Multiphonics, Cenk Taner, DDR, Halimden Konan Anlar, Hamervah, Hayvansaray, Koyu Beyaz, Künt, Motorr Moose, Oak, Ömer Sarıgedik & Emir Emre, Seni Görmem İmkansız, Toz ve Toz, Umut Töre Bandosu. Festivale eklenecek yeni isimler ve kesinleşmiş program daha sonra duyurulacak. Sergilerin ana eksenini oluşturacağı İkametgah Kadıköy etkinliklerini çağdaş sanat, bağımsız inisiyatifler, kolektif üretim, Kadıköylü müzikler ve benzeri konularda gerçekleştirilecek paneller, sunumlar, söyleşilerle desteklemek ve gösterimler ile zenginleştirmek bir başka amaç. İkametgah Kadıköy'ün bu ilk yılında, olabildiğince farklı disiplinlere yer vermek, bir tartışma ortamı yaratmak, gerçekleştirilecek panellerin, sunumların kayıtlarını alarak bu tartışmaları, görüşleri sürüme sokmak, gelecek yıllarda etkinliğin temellerinin sağlamlaştırılmasını sağlayacak. Bu minvalde gerçekleştirilecek yan etkinliklerin programı da daha sonra duyurulacak. Ancak Beral Madra, Feyyaz Yaman, Fırat Arapoğlu, Güven Erkin Erkal, Hilmi Tezgör, İnsel İnal, Rafet Arslan, Zahit Atam farklı konularda konuşmacı olarak kesinleşen isimler. Ayrıca İstanbul Hatırası Fotoğraf Merkezi'nde Altan Bal, Canay Özden, Dağhan İş, Kenan Kavut ve Yılmaz Başar Babür'ün fotoğraf, kısa film, belgesel gösterimleri üzerine de atölye çalışması ya da söyleşiler gerçekleştirilecek. Sonuç olarak; İkametgah Kadıköy projesiyle sanatseverler Anadolu Yakası'nın, fikirlerin sanatsal pratiğe dönüştüğü bir merkez olma durumunun ve sanatın her yakanın katmanlarına uzandığının canlı kanıtları olacaklar. Sanatın bağımsızlığını ve evrenselliğini savunan Asfalt, Hush Galeri, İstanbul Hatırası Fotoğraf Merkezi, KargART ve Piha Kolektif Sanat izleyicileri iddialarının yaşayan, yürüyen, dokunan, değiştiren ve büyüten parçalarına dönüşmeye davet ediyor."}
{"url": "https://futuristika.org/kadin-bedenine-aidan-salakhova-yorumu/", "text": "Kadınlara dair sorunlar uzun zaman süresince sanat ifadelerinin malzemesi olarak sanat tarihinde yerini bulmuştur. Tarih öncesi dönemlere gittiğiniz zaman küçük hikayeler bulursunuz. Avlanan insanlar, mağaralar ve daha gerçek bir yaşam anlatısına şahit olursunuz. Temel güdülerin getirdiği bir doğallık vardır bu resimlerde, kendinize samimi birkaç an bulmanız mümkündür. Sanat tarihi açısından ana akım temalara geçtiğimiz zaman temalar ve kişiler değişmeye başlamıştır. Küçük anlatılardan daha büyüklere geçmeye başlayan sanat gündemi eskisi kadar samimi ve gerçekçi olmaktan zaman zaman vazgeçecektir. Din ve politika duruşlarının değişmesi ile birlikte dünya sanat tarihinin gündemi ve öncelikleri de mecburen değişmeye başlamak zorunda kalmıştır. Artık sanatın konusu 'büyük olmak' üzerinden yeniden tanımlanacaktır. Küçük insanların hikayelerinin yerini büyük adamların olayları almaya başlayacaktır. Dünya sanat tarihi açısından kadının güzelliğini normalleştirerek yeniden sunulacak bir malzeme haline getirilmesi çok uzun ve eski zamanların bakış açısı olarak doğmuştur. Özellikle pop sanatçılarının çoğunun erkek olması ve onların kadın tanımlamalarının gündelik, geçici ve tek kullanımlık bir meta olarak yönlendirmesi sonrasında tüm algı normalleşmiştir. Çıplak ve çekici kadın tanımlaması artık, sanatın gerçekten çok satanlar listesinde ilk sırada yer almış ve uzun zaman da vazgeçmemiştir. Aidan Salakhova, sanat tarihi değerlendirmelerinde önde gelen bir isim olarak kabul edilmiştir. Moskova doğumlu sanatçı, heykel, resim, grafik, fotoğraf ve video gibi birçok farklı disiplinde eser üretmiştir. Aidan Salakhova, Aidan Studio'nun kurucusu ve sahibidir. Rusya'da güzel sanatlar akademisinde akademisyendir. Dünya sanat tarihi açısından Aidan Salakhova'nın değeri kadın meselesine yaklaşırken her zaman doğru bir dil kullanmayı başarabilmiş olmasıdır. Gerçekten karanlıklar ardında yaşamak zorunda olan kadınların, cinsel yaşamlarının kim bilir hangi şekillerde gerçekleşeceğinin üzerine gidip bunları işlerinde sergileyebilecek kadar cesur olmuştur. Başarısı cesaret ve gerçeklerin yansımaları üzerine bu kadar özgün gidebilmesinden kaynaklanıyor olabilir. Sanat tarihi açısından her şekilde kullanılan kadın bedeni açısından, Salakhova'nın işleri toplumsal bir yorumlama olarak da önemlidir. Gelecek açısından da bir kültürel belge olma özelliği taşımaktadır. Birçok işi ile eleştirilere maruz kalan sanatçı her zaman duruşunu korumuştur."}
{"url": "https://futuristika.org/kadinin-a-hali/", "text": "Hayıflanır bir yüz ifadesiyle yerdeki kirli sarı paspasa uzandı. Şöyle bir silkeledi. Hızlı bir hareketle kirli sepetine attı paspası. Yan odadan gelen bebek ağlayışıyla toparlanıp mesaisine döndü sonra. Ayaküstü verilmiş kısa molası; üç aylık bir bebeğin altını ıslatma efektlerine kurban gitmişti yine. Daha önce de pek çok kez olduğu gibi. Bazen içinde küçük isyan birlikleri oluşturup, bu gidişe bir dur demenin teorisini yapıyordu, elinde çamaşır suyu, tuvalet temizlerken mesela. Sonu gelmeyen bir koşuşturmaya mahkumdu. Daha şimdiden yorulmuştu. Müebbet bir yorgunluktu onunki. Anneydi artık. Ninesinin türlü çeşit kumaş parçalarından diktiği ve hala sandığının bir yerlerinde özenle sakladığı çocukluk battaniyesine benziyordu yaşamı. Bölük pörçük. Sanki daha doğar doğmaz, o titrek ve yaşlı ellerle yazgısı tariflenivermiş bir yaşam. Kimi canlı, kimi solukça, hatta daha bir eskice duran küçük karecikler. El yordamıyla bir araya getirilmiş. Çiçekli pazenle yan yana düştüğüne sevinen, büyük dedenin belli ki; pijama eskisi. Sümerbank işi. İnce ve eskice duruyor, pazenin pembeli morlu çiçeklerinin yanında. Görüntüde çok kaynaşmış olmasalar da sanki aslında hoşnutlar birbirlerinden."}
{"url": "https://futuristika.org/kadinlar-icin-kadinlar-tarafindan/", "text": "Kadına yönelik şiddete dikkat çekmek ve kadın kuruluşlarına maddi destek sağlamak için bir araya gelerek oluşturdukları Kadınlar İçin Kadınlar Tarafından fotoğraf projesi ile üç yıl önce 111 kadın fotoğrafçı olarak yola çıkan ve sayıları 3 senede 300'ü aşan kadın fotoğrafçılar, dördüncü ve son senelerinde projelerini, 2005'teki ilk açık arttırmalarındaki gibi coşkulu bir tadda gerçekleşeceğini umdukları müzayedeleri ile 25 Mayıs'ta İstanbul, Beyoğlu'nda The Hall'da olacaklar. Üç yılda Türkiye'nin üç farklı noktasında gerçekleştirilen müzayedeler ve İstanbul, Çanakkale, Diyarbakır, Düzce, İzmir, Ankara, Bursa, Şanlıurfa, Kars, Trabzon, Konya, Kastamonu, Londra, Washington DC'de açtıkları sergilerde satılan fotoğraflar ile proje, üç sivil toplum kuruluşuna maddi destek aktarmayı başardı. İlk sene Mersin Bağımsız Kadın Dayanışma Derneği, ikinci sene Urfa Yaşamevi ve son olarak da Bursa Günyüzü Kadın Dayanışma Kooperatifi bu sınırlı yardımdan yararlanma şansını buldu. Proje bir acil durum çağrısı idi; Nakit sıkıntısı yüzünden kapatılmayla karşı karşıya kalan üç ayrı sivil toplum kuruluşuna maddi yardım yaparken bir yandan da ülkede kadına yönelik şiddete karşı bir farkındalık yaratmayı amaçladı. Bu projenin ana fikrinin şekillendiği ilk günlerden bu yana Türkiye'de kadına yönelik şiddete karşı yeni projelerin hayata geçmesi ile Kadınlar İçin Kadınlar Tarafından katılımcıları gönüllü girişimlerinin amacına ulaştığı inancında. Tüm gelirin projeden destek alan üç sivil toplum kuruluşuna eşit aktarılacağı son bir açık arttırma ile de fotoğrafları ile son kez karşınızda."}
{"url": "https://futuristika.org/kadir-akyol-bir-fenomen-olarak-imge/", "text": "Kadir Akyol, Galeri Ark'ta açtığı onuncu kişisel sergisi ile bir fenomen olarak imge kavramını geçmiş-gelecek, modern-gelenek karşıtlığı içinde yeni bir ilişkisellikle ele alıyor. Akyol'un resimlerinde imge, bilinen anlamsal bağlamlarından kopan, kendini her türlü geleneksel benzetmelerden kurtarmış bir fenomen olarak karşımıza çıkıyor. medya-dantel-portre gibi birbiri ile ilişkisiz imgelerin aynı düzlemde bir araya gelerek karşıtlık üzerinden yeni bir ilişkisellik oluşturması, yeni bir gerçekliğin ortaya çıkmasına hizmet ediyor. Bu yeni gerçeklik, varlığın kendi hakikatini içinde barındırmakla birlikte, yan yana getirilen her yeni imgenin birbiri ile kurduğu karşıtlık ilişkisi içinde, kendi gerçekliğini kırarak, yeni anlatıların önünü açıyor. Sanatçı, yaşadığı toplumun güç ve iktidar ilişkilerini medya-dantel-portre üçgeninde ele alıyor. Akyol, resimlerinde yer verdiği geleneksel dantel motifi ile doğu-batı sentezine gönderme yaparken, iktidar yapılanmasında önemli bir rol oynayan medyanın temsilini, tek kanallı devlet televizyonunun açılış modunu kullanarak ortaya koyuyor. Sanatçı, toplumun üzerindeki sosyo-politik ve kültürel basıncı içeren her düzeydeki iktidar yapılanmasını portreler üzerinden açığa çıkaran dijital imgeler ile anlatıyor. Akyol'un resimlerinde doğu kültürüne ait geleneksel giyim tarzları içinde ele aldığı aile bireylerinin portreleri, tematik düzeyde Doğu'nun özcü bir tarzda betimlenmesi olarak okunabilir. Doğu-batı karşıtlığının ardındaki gerçeğin arayışı içinde Gramsci'nin Hapishane Defterlerinde... eleştirel olgunlaşmanın başlangıç noktası, birinin gerçekte ne olduğudur., tespitini sanatçı aile bireylerini, yaşadığı coğrafyayı gerçekte kim oldukları üzerinden sorguluyor. Fotogerçekçi bir rasyonellikle ele aldığı portrelerinde kültür, iktidar/bilgi ve değişim arasındaki ilişkiyi sorgulayan sanatçı, iktidarın medya aracı üzerinden yarattığı hakim evrensel bir norm ve merkez olarak kurgulandığını, O'ndan farklı toplumlar ve kültürlerin ise norm karşıtlıkları içinde temsil edildiklerine dikkati çekiyor. Kadir Akyol'un portrelerinde devletin tek kanallı TV açılış modu, normu imgelerken, norma aykırı olan modernin içinde geleneğin izlerini taşıyan doğulu karakterler ile geleneksel kültürün başka bir simgesi olan dantel motifleri bir karşıtlık oluşturuyor. Normu yaymak ve genelleştirmek üzere tek kanallı TV açılış modunun arka planda yer alması, norma uymayanların ötekileştirilmesi bir iç oryantalizm eleştirisi olarak da okunabilir. Normu temsil eden TV ekran modunun önünde yer alan dantel motifi ve doğulu-geleneksel karakterler ile normun dışına itilen öteki karşıtlığı pornografik bir imgeye dönüşüyor. Norma aykırı portrelerin gerçekte kim olduklarının sorgulaması, iktidar/ güç ilişkileri kapsamında, dijitalin olanca sertliği ve soğukluğuyla karşımıza çıkıyor. Yeni teknolojilerin işgali altında tutsak kalan hayatlarımızın, bir iletişim aracı olarak tasarlanan TV'nin dijital soğukluğu ile el emeği olan dantel motifinin geleneksel sıcak imgesinin birbirine nasıl yabancılaştığını modern ile geleneğin gerilim yüklü karşılaşmasını, çarpıcı bir ironi ile gözler önüne seriyor. Sanatçı, insanın imgesel temsili üzerinden, bir yandan aile bireylerini, akrabalarını dijital bir tasvir ile bir temsile dönüştürürken, diğer yandan portreleri kaplayan dantel motifi ile geleneğin temsiliyet özelliğini sorgulayan kendine özgü bir tipoloji yaratıyor. Sanatçının ele aldığı portreler, bu tipoloji içinde sosyo-kültürel, politik ve etnik gerilimlerle yüklü iktidar yapılanmasının kodlarını açığa çıkarırken, medya-dantel-portre üçgeninde postmodern bir ilişkisellik düzemi yaratarak yeni bir söylem analizi geliştiriyor. Kadir Akyol tuvalinde, modernin geleneğe olan uzaklığını, geçmişin bugüne olan mesafesinde, el emeği dantelin, dijitalin mekanik duygusuzluğu içinde birbirine yabancılaşmış pornografik imgelere dönüşmesini görmemize imkan verirken, postmodern dünyanın sorgulamalarını ve yeni anlam arayışlarını da gündeme getiriyor. Kadir Akyol'un Bir Fenomen Olarak İmge başlıklı sergisi, 22 Kasım-13 Aralık 2014 tarihleri arasında Galeri Ark'ta görülebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/kafaya-almadik-kafayi-aldik/", "text": "The Head Project, anonim kalmayı tercih eden Headguy'ın internet üzerinden tek başına yürüttüğü kolektif bir çalışma. Yaratıcılık, algı ve sosyal davranış biçimleri üzerine devam eden bir proje olan The Head Project'de, fotoğraf, video gibi araçlarla, hareketsiz bir objenin ulaştığı kişilerle olan ilişkisi kayıt altına alınıyor. Bu çalışmalar projenin -şu sıralar yenilenmekte olan- web sitesinde arşivleniyor. Yaratıcılığı -ya da isteyene daha sade bir şekilde sadece güne neşe katmayı- tetikleyen projede, küresel anlamda kişilerin birbirleri ile bağlantıya geçmesi de hedefleniyor. Projeye ilgi duyanlar katılmak için Headguy ile bağlantıya geçiyorlar. Headguy'un kafasına yattığında da, onun yönlendirmesiyle kendilerine en yakın ülkede bir başka katılımcıda bulunan bir manken kafası adreslerine postalanıyor. Manken kafasını alan katılımcılar istedikleri şekillerde, istedikleri araçlarla manken kafasının misafirliği boyunca kayıt tutuyorlar ve bu çalışmaları The Head Project ile paylaşıyorlar. Bu arada Futuristika!, projeye katılan ilk dergi olma şansını da yakalamış bulunuyor. Bir süre önce başlatılan, proje katılımcıları arasından seçilen en iyilerine verilen Head First ödülünü İstanbul'dan katılan ilk dergi olarak kapan Futuristika! kafaya almıyor, kafayı alıyor da diyebiliriz."}
{"url": "https://futuristika.org/kafka-arzusu/", "text": "3 Haziran 2010. Kafka'nın öngörüsü doğrulandı: Kafesin biri kuş aramaya çıktı. Nihayet işimin başına oturabildiğim için fena hissetmiyorum. Bu nedenle bu hafta kafemize uğrayamayacağım. Orada olmayı çok isterdim çünkü saat yediden sonra çalışmıyorum ancak bu tarz bir değişiklik yaparsam, ertesi günkü çalışmalarımı da olumsuz etkiliyor. Vakit kaybetmeye ise cesaretim yok. Dolayısıyla, akşam oturup Kugelgen okumak benim için en iyisi olacaktır. Aklım için biraz iyi vakit geçirip uykum geldiğinde yatmak en iyisi. Dün akşam için özür dilerim. Saat beşte geleceğim. Özrüm o kadar komik ki kesin inanacaksın. Aslında bahane, isteyene çoktur. İnsan Hitler sevmek için bahane isterse, yolu Almanca yazan Alman düşünceli bir Yahudi olan Kafka'dan geçebilir. Kafka Metomorfoz/Dönüşüm isimli romanında Gregor Samsa'dan vermin, haşere/parazit diye bahseder. İlginçtir, Hitler'in de Avrupa Yahudileri için sarf ettiği söz tıpatıp aynıdır: Parazitler."}
{"url": "https://futuristika.org/kafka-okumak-kafkayi-okumak/", "text": "a. Aynalara bakmayı düşünmeden, neye benzediğini keşfetmek için delicesine yazan bir adam. Geceler ve gündüzler boyunca, hep yazmış. a. Kafka'nın çalışmaları edebiyat dışıdır. Kurgu değildir. Bilinen bir yeri, bilinen kimseleri, bilinen bir zamanda anlatmadığı halde, hepsi gerçektir. b. Totaliter bir polis devleti ve Nazilerin gerçekleştirdiği soykırım Kafka'nın asıl konularıdır. İnsanın insana ve daha da önemlisi, insanın kendisine yönelik zulmü. d. Kafka'yı gerçekte en az tanıyan kişi Max Brod olmuştur, iyi ki. Kafka okuduktan sonra Brod'a olan kızgınlığınız, sözüne sadık davranmayıp bu metinleri gün ışığına çıkardığı için artar. b. Max Brod, Kafka güldüğünde ona inanmamıştır. Ona göre Kafka asla gülmezdi. Oysa kafkaesk yaratıcılık sınırı, kara mizah ile içli dışlıydı. Bu noktada Brod Kafka metinlerini bozdu. Onu, edebiyata dahil etmeye çalıştı. c. Kafka için, Bauer sadece bir semboldü. Kafka'nın babasına, neden asla evlenmemesi gerektiğini anlatan, nefes alan bir sembol. a. Hem evet hem hayır. Kafka iki Yahudi sorusuyla hayatını geçirdi. Birincisini tüm dünya soruyordu: Yahudilere ne yapmalı? İkincisini sadece kendisine soruyordu: Yahudilerle ne gibi bir ortak yönüm var? İkisinin de cevabı: Hiçbir şey. Ağustos böceklerinin ninnileri, dızdızlarının ahengi sanki bu karanlık gölgelerde saklı haşeratı uyutuyordu.- Ö. Seyfettin."}
{"url": "https://futuristika.org/kafkanin-fareleri/", "text": "Franz Kafka, arkadaşı Max Brod'a yolladığı bir mektupta, Brod'un kendisinden pek az bahsettiğini, bu nedenle intikamını farelerle aldığını anlatır. Brod, arkadaşı kadar yazma yetisine sahip olmadığından, çekingen davranmaktadır. Brod fareler için tuzakları önerir, çünkü kedilerin nihayetinde bir iştahları vardır, doyduklarında farelerle ilgilenmezler. Oysa tuzaklar, hiç yorulmadan fareleri parçalamaya devam eder, sınırsızdır. Oysa Kafka aynı fikirde değildir. Kediler, doğanın kendilerini fareleri yutmaya tasarladığının bilinciyle dolaşırken, varlıkları bile fareleri ortadan kaybolmaya zorlayan tasarım harikasıdır. Kafka da, bu açıdan kendisini kedi gibi görmektedir. Kafka'nın iri gözleri, çilesini çektiği hastalık ve uykusuzluktan değil de, fareleri gözleyen bir kedi olduğundan büyümektedir. Kafka'nın fare tiksintisinin nedeni aslında çoğalma hızları da olabilir. İnsan ve fare, gereksiz bir hızda çoğalmaktadır, Kafka'ya göre, dünya sanki fareler ve insanlarla dolup taşmaktadır. Tıpkı Nietzsche gibi düşünür bu açıdan, insan, aslında hiç doğmamış olmalıydı."}
{"url": "https://futuristika.org/kafkanin-gulumsedigi-an/", "text": "Franz Kafka, tüberküloz belirtileri göstermesi üzerine kızkardeşi Ottla Kafka'nın, Kafka'nın deyimiyle biricik kızkardeşi Ottilie'nin yanına kalmaya gitti. 1917 yılının sonlarından, ertesi yıl Haziran ayına kadar, Prag'ın kuzeybatisinda Zürau'da kızkardeşiyle yaşayan Kafka, kendi söylediği kadarıyla hayatının en mutlu günlerini burada yaşadı. Gürültüye karşı aşırı duyarlı, sosyal fobileri olan, verem olmuş ve son derece kırılgan, içe kapanık Kafka, burada enerjik, huzurlu, dingin ve son derece esprili haliyle çevresine neşe verdi. Yeryüzünde belki de en sevdiği kişi olan ile burada geçirdiği birkaç ay sırasında, pek popüler olmayan kitabı Mavi Oktav Defteri'ni yazdı. Bu kitapta, çeşitli sözler, metin fragmanları ve skeç çizimlerini toplamıştı. Kızkardeşi ise, Kafka'nın tersine, olabildiğince mutlu olmaya çalışan bir kadındı. Kafka'nın yıllar içinde gönderdiği sayısız mektubu, fotoğrafları ve çizimleri saklayan kızkardeşi Ottla ise, güzel bir beraberliği bulunan kocası Josef David'den bir Nazi kampında alıkoyulmak için alınınca ayrıldı. Bohemia'nın kuzeyindeki Terezin kampındayken, Ottla, Nazilerin bir tren dolusu çocuğu başka bir yere nakledeceklerini öğrenince, çocuklara eşlik edip onları yalnız bırakmamak için gönüllü oldu. Böylece 1.260 Yahudi çocuk ve aralarında Ottla'nın da olduğu 56 bakıcı trene bindi. Varılacak yer Auschwitz kampıydı, ve tren kampa vardığı gün, hepsi gaz odalarında katledildi. 1924 yılında hayatını kaybetmiş olan Franz Kafka, kızkardeşinin başına gelecekleri bilmeden gitmişti. Arkalarında ise, Kafka'nın kızkardeşiyle gülümserken poz verdiği belki de tek gülümsediği anları gösteren fotoğraflar kaldı."}
{"url": "https://futuristika.org/kagadanan-sa-banwaan-ning-mga-engkanto/", "text": "Labradford'un dinleyeni umursamaz nağmeleri yayılırken geceye, huşu huşu huşu gibi humalar dört bir yanında gibi, distorsiyon ve vokader yaygınlaşmadan önce mikrofona sarılan kalın bez parçasının sarıldığı, buğulandırdığı, mekanize ettiği kelimeler dolduruyor her yanımızı. Şöyle ki: Belgesel denen form bir kategori şeklinde değil de, yaşamadığımız acıyı duyumsamamız için kendi başına, mütevazi bir araç işlevi görmeliyse, görmeli, Tarkovski, Tarr ve Kiarostami'den el almış, bunu kuşkusuz özgün bir durağanlıkla anlatır gibi yapmadan, açıklıkla göstermiş, dürüst bir film de gözlere yayılıyor. Filmi iki gözümüzle aynı anda izlediğimizden emin miyiz. Karşımızda tek mercek üzerinden bize aktarılmış bir resimler yığını düşerken, iki gözümüzü de kullanmamız gerektiğini, kullandığımızı düşünmek bedbaht değil midir. Belki de iki gözün birbirinden bağımsız hareket edebileceği elastikiyete kavuşamamış ilkel canlılar olarak, filmleri gereğinden fazla anlama boğacak densizliklerimizi entelektüel birikim diye yuttuyoruz. Lütfen. Uzanarak ekrana bakalım. Bir akşamdan bir akşama, bir sürgünden bir sürgüne, ölülerini gömmeye dönen bir insanın elinin ayağının gitmemesini izliyoruz. Kendi yasımızı ve ölülerimizi ve yanık insan bedenlerimizi görmezden gelmenin büyük becerisiyle, yas nasıl tutulur, ölüler nasıl kaldırılır, yeniden ve baştan, öğrenmeye başlıyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/kahramanligin-iflasi/", "text": "A tilla ve Cengiz Han'ın torunlayız; bunu bildiğimden canım toplumumun adalet ararken bile kabarttığı uçarılık, pespaye kabadayılığı ya da sönük şiddet gösterilerini kınamam, tam tersi bana hoş gelir, samimi gelir, genetik derinliklerinde hala o savaş sanatkarı yalın akıllı adamların öfkesini görürüm, sevinirim. İşte derim bozkırlı ayvazlığımız, sarkık bıyıklı, top göbekli aslanlığımız. İşte Çinli ve Lehli kızları mest eden şey! Evet o şey... Basit bir postane binasındaki kırık dökük, kübik sırada işini hızlı yapmayan memura duyulan öfkenin patladığı ya da yaşlılar, öğrenciler ve eli faturalı ev hanımlarıyla dolu bir devlet bankasının mermer koridorlarında kitlenen bilgisayar sistemine ayıp sayılmayacak küfürlerle gazaplanırken badem gözlerin dürüldüğü o an. Sonrasında değişmezliğe dair onlarca sitayiş, şikayet... Ardından denizin çarşaflaşması, sesi en çok çıkan adamın Köroğlu gururu ile etrafa bakınması... Kahramanlarına saygıyla yaslanan banka, postane, otobüs halkı... Hiçbir kitaba girmeyecek kadar cılız olsa da tarihsel bir manzara. Bu manzaranın daha literal, daha edebi, daha estetik hallerini o renkli kapakları kılıçlarla, kalkanlarla, atlarla, çöllerle, develerle süslü gazavatnamelerden okurduk. Birkaç kalitesiz film ve birkaç roman, uydurma masallar. Tüm zayıflıklarına rağmen öyle hayranlık duyulasılardı ki. Hani bir söz vardır ya Köroğlu'nun kendi dayak yer namı adam döver diye. O sayfalardaki, o tasvirlerdeki şahsı manevi bizi bizden alırdı. Mızrakları, kılıçları, gürzleri, topuzları bozuk devranlara giren pırlanta çomaklar olurdu. Karşılarında zalim dayanmazdı, nerede mazlum, garip, hakkı yenmiş, aç, açık, yetim varsa, bu adamlar onları kolları arasına alır, o güzelim adaleti, o adamı insan eden adaleti ihdas ederlerdi. Bilinçaltlarımızın en kaslı koltuklarında yer edinmişlerdi. Okullarda öğretmenlerimiz kafası kavuklu saray eli kanlılarını ve boyunbağlı vampir diktatörleri bizlere kahraman diye yutturmaya kalksalar da, beyinlerimize, biz ha doğmadan kazınmış bir şeyler gri duvar yalanlarına meyil vermezi salık verirdi. Bir Öküz Kağan, bir Kür Şad, bir Köroğlu, bir Pir Sultan adı duyar duymaz 'işte' derdik 'bizimkilerden bahsediyorlar'. 'Ezikliğimizi, yılgınlığımızı, çaresizliğimizi sahiplenecek adamlar geldi işte'. O an Bolu Beyleri, Hızır Paşalar yağmura tutulmuş birer sokak kedisi gibi pespaye, kudretsiz, namsızlaşırdı gözümüzde. Varlıkları zaferdi, insanlıkları bayrak. En garibanları Keloğlandı, Nasreddin Hocaydı. Kelimizin bile gözü padişah sarayıydı, içtiği kuru tarhana olsa da aklında filleri çukurlara doldurmak vardı. Hocamız aksakallı, boz eşekli bir yiğitti ki canı hakikate feda. Kellerimiz saç tohumu merkezlerine, hocalarımız da 657 de tabi hırslarıyla bir mevlüt fazla okuyup kredi kartı asgarisi derdine düşmeden önce böyle yiğitlerimiz vardı işte. Ülkemizdeki bazı entelektüel vatandaşlar toplumların kahramancı kültlerini daima hakir gördüler ve bu onlar için toplumun zavallılığının yalın bir göstergesiydi. Varoluşsal bir düşünce bütünlüğü oluşturamayan geri kalmış kültürler hala kahramanlar üretiyor ve bunlara romantik bir duygusallıkla bağlanıyordu onlara göre. Çaresizliğe, sıkışmışlığa, umutsuzluğa dair en belirgin gösterge... Lakin doktoralarını yaptıkları Amerikaların Süpermenlerini, böcek adamlarını, kedi avratlarını gözleri görmedi. Alamanların, İtalyanların Gamalı Haçlı Robin Hood'ları onlar için modern ilerlemenin basit birer nüvesiydi, kınanmamalıydı. Aklı, bilimi, insan onurunun doruğunu simgeliyordu bu adamlar. Çarpık mı çarpık birer kişiliğe sahiplerdi ama olsun! Oysa zaman gösterdi ki kahramanlık kültü modernliğin ve onun inşa ettiği toplumların bile yok edemeyeceği bir güce sahipti. Açlık, sömürü, katliamlar, evrensel kahırlar devam ettikçe yeni yeni kahramanlar rücu ediyordu. Refah, bollu, düzen kimi diyarların her noktasını kaplasa da, bu diyarlar da kahramansız kalmıyordu. Güzel İnsanlık, bu kocaman yeryüzü ve koca koca milletlerin üç beş tane hanedanlı şizofrene teslim edilmeyeceğini bir yerden seziyordu. Her olumlu veya olumsuz sürecin acılarına dair bir refleksti bu kült ve ürünleri. Hala heyulalarımızdaki cenkler Allah içindi, karılarımızın, bacılarımızın namusu, Urum gavuruna köleleşmemek içindi. Modernite belası kahraman nedir, kahramanlık nedir sorularını henüz cevaplamadığından, hasat nasırıyla paralanmış avuçlarımıza yeni bir tanım tutuşturmadığından kafamız rahattı. Dedelerimizin İtalyan malı fötrler giyip, sakallarına ustura vurarak hamam oğlanına döndükleri günlerde; Komünizm nedir, vatan-millet nedir, devletiydi demokrasisiydi ne menem şeylerdir, bilmediğimizden, ayaklarımız Kore, Kıbrıs yolları, midemiz süt tozu, kafamız bit ilacı, gerdanımız parfüm bilmediğinden, evliyaullahlarımız mebuslara dönüşmediğinden, Hz. Alilerle, Zal oğlu Rüstemlerle, Köroğlularla idare etmedeydik. Hala heyulalarımızdaki cenkler Allah içindi, karılarımızın, bacılarımızın namusu, Urum gavuruna köleleşmemek içindi. Modernite belası kahraman nedir, kahramanlık nedir sorularını henüz cevaplamadığından, hasat nasırıyla paralanmış avuçlarımıza yeni bir tanım tutuşturmadığından kafamız rahattı. Gün geldi; Sevgili milletimiz Cenk Hikayeleri, Hayber Kaleleri alması gereken paralarla, koca sinema salonlarında Cüneyit Filmleri izlemeye başladı o zaman Köroğlu'nun mezarına ilk avuç toprak atıldı. Modernlik kafamızdaki kahraman imajını o iğreti İngiliz sırıtışıyla çarpıtma faaliyetine girişti. Modernlik klasik usulüyle, Türkleri, Japonları, Arapları karikatürize ederek kendilerinden tiksindirirdi ya! Teni tenimize, saçı saçımıza benzemeyen, Arabistanlı Lawrence kılıklı bir adam Briyantinli saçları ve renkli gözleri ile altında etsiz bir sütçü beygiri, elinde yamuk bir kılıç, alacalı, veremli köy gariplerinden müteşekkil papaz elbiseli Urum ordularını doğruyordu. Bizim padişaha kafa tutan kahramanlarımız Fatihlerin, Yavuzların fedaisi bıyıksız şaklabanlara dönüşmüştü. Alnı secdeli, harama uçkur çözmeyen, peygamber aşığı yarı derviş kahramanlarımız artık Rum saraylarında aşk yaşamadık dilber bırakmıyor, bir oturuşta bir testi şarap içiyor, elinden gelince de fazla değil yarım saatte, kırk beş dakikada İznikleri, Bursaları toplu kelimei şahadet törenleri ile Müslüman ediyordu. Tarkan'ımız bacağına dolanan uyuz bir itle, basit bir mağara adamı kıyafeti ile Adriyatik'ten Çin Seddi'ne dünyanın anasını ağlatıyordu. Keloğlan'ımız İstanbul varoşlarına yerleşip iş buluyor, yalı kızlarının peşinde topuk aşındırıyordu. Daha acısı bu milletin Kel Oğlanı porno film çeviriyor, İstanbullu boyalı dilberlerin koynunda tarihini sonlandırıyordu. Allah bize yine acı ki Nasreddin Hocaya banka kurdurup halka yüksek faizili kar payı verdirmedik, Hacıvat'ımızı, Karagöz'ümüzü namusundan edip Şişli ve Merter sokaklarına düşürmedik. Şükrümüz sadece bu kadar çünkü Modern kahırlar bütünü öyle bir oynadı ki bu masum dirayetimizle! Kahramanı maymunlaştırma süreci sadece Cüneyit ve Keloğlan filmlerinde kalsa karikatürize birer çarpık eser der bunu da aşardık. Zaman ilerleyip Batılı saygınlarımızın elimize tutuşturduğu vatanı, milleti, hukuku, parlementoyu, siyasi partileri, demokrasiyi suyu kandan ve hamaset dili salyalarından müteşekkil birer tarhanaya dönüştürüp kanmaz bir şekilde içerken bütün tanımlarımızı, hayatın zor yanlarına dair bütün tasarımlarımızı garabetlere dönüştürdük. Darbe darbe sindirdik tank paletindeki tepsilerde önümüze sunulan dikenli özgürlüğü, yeni yeni değerlerimiz oldu, yeni yeni yiğitlerimiz. Halden anlamaz, eli kanlı, her şeyi ile çarpık yiğitler! Köroğlu'nun, Zaloğlu'nun, Kiziroğlu'nun yaşasa peşlerine düşecekleri işkenceci, vatancı, milletçi, en büyük şerefleri insan doğramak, en büyük süsleri kan olan, İtalyan elbiseli, Amerikan cüzdanlı tipler! Yüzlerinde zerre nur olmayan, at hırsızından azcık hallice, eroinman bakışlarıyla artık gökdelenlerle bezenmiş şehirleri haraca kesen tipler. Nerede Bolu Beylerini devirmeye and içen Köroğulları, nerede uyuşturucu baronlarının, altın kolyeli pezevenklerin, kadın tüccarlarının yüzde üç beşleri ile ekmek yiyen, alınları secdeden değil el öpmekten aşınmış bu tipler. Halkın vatanını, Allah'ın dinini, peygamberin misyonunu kimseye bırakmayan bu tipler! Evet, modern kahramanlarımızdan bahsediyorum. Yaklaşık on yıl önce yüreklerimizden yiğitliği taşırmış Deli Yüreklerimizden ve yıllardır kanallarımızın paylaşamadığı, yedi cihan dağlarına yiğitliğin resmini kazımış Polat Alemdar ve nursuz çetesinden ve türevlerinden. Uzun zamandır tarihin kahraman kavramını nasıl bu şekilde evrilttiğini düşünüyorum. Geçenlerde Japon bir tarihçi arkadaşım ile internet üzerinden bu konu hakkında konuşuryorken Bizim Samuraylarımızın yerini Porno starları aldı cümlesinin ardından konuya dair ilk düşüncelerim belirginleşti. Zaten kendi tarihimizde bir konunun flulaştığını, işaretlerin kaybolduğunu görünce Japon tarihçilerle konuşurum; onlarla özdeş çelişkilere sahibizdir çünkü. Modernizm iki toplumun onuruylada aynı şekilde oynamış, iki toplumu da aynı şekilde dönüştürmüştür. Onların yiğitleri Porno Starlara, Bizim yiğitlerimiz, Celalilerimiz de eli kanlı mafya babalarına dönüşmüş işte. Defterler açılsa başka neler çıkacak ama kısmet! Türkiye'de şehirleşme, büyük insan yığınlarının kentlere doluşması onların Modernlikle olan alakalarını kabalaştıran süreçti. Şehre gelmeleri ile tüm tarihsel benliklerinden sıyrıldıkları bir mecradaydılar ve bunun geri dönüşü olmayacaktı. Kültürleri, dinleri, inançları terk ettikleri yerelliğe dair birer nostaljik unsur olacaktı ve Keloğlanları, Köroğluları, Yunus Emreleri kent için ayrıksı, yabancı, kent için hiçbir şey ifade etmeyen balçıktan birer doneydi. Bu donelerin hiçbir özelliği şehirde para etmiyordu. Yiğitlik davasının ekmek davası yanında esamesinin bile okunmadığı bu ortamda kahraman ihtiyaçlarını Modern kültürü halka yayma aracı olan Medya karşılayacaktı. Sinema salonları ve aç gözlü prodüktörlerin görevini zamanla televizyon kanalları ve yapımcılar aldı. B u ihtiyaç önem olarak aslında yiyecek ve taşıt kadar önemli bir ihtiyaçtı çünkü eski köylü yeni şehirliler aşağılık komplekslerini bastırmak zorundalardı. Kendini bu tip adamların varlığı ile güçlü hissetmek, bilinçaltlarındaki kahramanlık güdüsüne bir kılıf bulmak zorundaydı. Muhayyilesindeki güç ve güçlü kavramlarının tanımı için hiç olmazsa görselleşecek kadar somut bir unsura muhtaçlardı çünkü artık edebiyat yapma, edebi eser oluşturma gibi bir yetenekleri, bir olanakları da kalmamıştı. Şehirde karşılaştığı canavar ruhuna ve bu ruhun tahakkümüne karşı çaresizliğin doğuracağı ahlaksızlığı haklı çıkaracak girift ilişkileri tanımlamaya muhtaçtı. Ahlak terk edilen yerele ait bir değer olduğu için ve artık kahramanın ahlaklı olması gibi bir gerekliliği kalmadığından onun içtimai mefkureci değerlere sadakati neo kahramanımıza ahlak olarak yetiyor artıyordu bile. Adil sıfatını hak etmesi için etrafındaki çakal sürüsünü doyurması ve zeki sayılabilmesi için de rakiplerini bir şekilde katakulliye getirip alt etmesi yeterliydi. Kahramanın savunucu imajı onu bir koruyucu melek seviyesine çıkarıyordu. Vatanı savunmak için yaptığı tek şey çetesi ile oraya buraya mermi yağdırmaktı, dini savunuyor ama alnı secdeye bir kez bile gelmiyor, üstüne üstlük açık saçık hatunlarla yatıp kalkıyordu ama olsun. Sorunlarını çözmek için şiddetten başka bir yol bilmese de ara sıra kitabın ortasından konuşması yetiyor, onu hikmetinden sual olmaz bir bilgeye çeviriyordu. Gayesine ulaşmak için kumarhane kralları ya da uyuşturucu baronları ile hep el eleydi ama olsun sonuçta vatanı, milleti, dini savunuyordu. Ve garibi ölmüyordu. Yıllar süren bölümler boyunca Ürdün ordusuna muadil miktarda adam öldürmüştü, binlerce çatışmaya girmiş, çetesinden onlarca şehit vermişti ama kendisine bir tane mermi isabet etmiyordu. Yunan tanrısı gibi bir şeydi bu sinekkaydı adamlar. Toplumumuzda böylesi adamlar varken sırtımız yere gelir miydi? Yunan'dan, Ermeni'den neden korkacaktık ki? Uyuşturucu baronlarından, kumarhanecilerden, kaçakçılardan, pezevenklerden çekinmemize ne hacet... Aslanlarımızın kudreti bizi bir şekilde kötülüklerden koruyordu. Alnı secdeli, harama uçkur çözmeyen, peygamber aşığı yarı derviş kahramanlarımız artık Rum saraylarında aşk yaşamadık dilber bırakmıyor, bir oturuşta bir testi şarap içiyor, elinden gelince de fazla değil yarım saatte, kırk beş dakikada İznikleri, Bursaları toplu kelimei şahadet törenleri ile Müslüman ediyordu. Acı çok acı. Tarihimizin o aslan tavırlı yiğitlerini yerlerine bu adamları koyarak ihanet etmemeliydik. Kahramansız kalmak, tarihin kuytularında birer unutulmuş olarak onları bırakmak, yüz çevirmek ama yerlerine başkasını koymamak, en azından onların nezdinde adımızı haine çıkarmazdı. Kardeşlerim, Polat Alemdar ve türevleri Türkün Modernizmle imtihanının kanserli bilinçaltı. Üzerlerindeki takım elbise aklını kaçırmış, irfanını farelere yem etmiş koca bir millete giydirilmiş deli gömleği. Bu neo kahramanların hiçbir zaman ahlakı olmadı, hiçbir zaman mert bir yüzleri, kahraman bir tarihleri olmadı. Ellerine bir kere kalem almadılar, aldıklarında da pavyon şarkıcılarının bestelemeye tenezzül etmeyecekleri şiirler yazdılar. Nerede bir insan, nerede bir yücelik görseler kurt iştahlarıyla bu güzelliklerin üzerlerine atladılar. Ne İslam, ne insan, ne vatan mücadeleleri oldu. 6 7 Eylül olaylarında Rum kızların ırzına tasallut edip, kaçmaya çabalayan ailelerin bavullarını yağmaladılar... 6. Filoyu protesto edenlere bu gariban toplumun en hürmetli nidaları ile saldırdılar, Zalimliğin babası olan Amerikan Ordusuna karşı Karaköy kevaşelerinin gösterdiği dirayeti göstermediler. Bir tane cami yaptırma dernekleri olmadı, en namlı kumarhaneleri, en namlı hayali ihracat şirketlerini inşa ettiler. Maraş'ta, Çorum'da çoluk çocuğu doğrayanlar bunlardı, gecekondu mahallelerinde bahçelere dalan çocukların ellerine 14 lüleri tutuşturanlar bunlar... Prodüksiyondan olmayan tarihlerinde bir tane garibanın elinden tutmadılar, bir tane mazlumun ekmek veren eli olmadılar. Ne halkçıydılar, ne ulusçuydular, ne de İslamcı. Konu mahallede göz koydukları kız olduğunda halkçı oluyorlardı. Birkaç esnaf haraç vermeyi reddettiğinde Anti Moskof ve ara ara, cumadan cumaya da Müslümanlıkları tutuyordu. Bu zavallı bozkırlıların basit bir siyasi görüşü bile olmadı, olamadı, üretemediler."}
{"url": "https://futuristika.org/kainatin-en-hizli-saati/", "text": "İngiliz in-your-face akımının tanınmış yazarlarından Philip Ridley, 90'lı yılların İngiliz tiyatro çevresinde oldukça ses getirmiş bir yazar ve son birkaç yıldır oyunları ülkemizde de değisik tiyatro grupları tarafından sahneleniyor. Kendisini ilk defa alternatif tiyatro grubu sıfırnoktaiki tarafından sergilenen Korku Tüneli, orijinal ismiyle Pitchfork Disney sayesinde tanıdım. Oyunun başında orta yaşlı bir izleyicinin ana karakterlerden birinin aniden sahneye girip kapıları zincirlemesiyle fenalaşıp Çıkmam lazım, çıkmam lazım diyerek salonu terketmesiyle bugüne dek hiç de alışık olduğum bir şey ile karşılaşmayacağımı o zaman anlamıştım. Salonu terkederken hangi ruh haline bürüneceğim konusunda da hiçbir fikrim yoktu ve evet sonunda gözlerimde yaşlar olduğunu gizledim herkesten. Şimdi o terk eden izleyicinin neleri görüp de kaçmak istediğini anlayabiliyorum. Ocak 2011 ile prömiyerini yapan Kainatın En Hızlı Saati yine bir Philip Ridley oyunu ve sıfırnoktaiki tarafından 28 Eylül, 5-12 Ekim ve 26-27 Aralık tarihlerinde yeniden izleyici ile buluşacak. Oyun insanların nasıl fark etmeden bedenlerine, ruhlarına yenik düşerek yaşlandığı ve zamanın akışına direnmek istemeleri üzerine. In-your-face akımının da etkisiyle koltuğumda bile rahat oturamadığım, kendimi sanki karakterlerden biri ya da hepsi yerine koyduğum, 50 kişilik salonda bir başıma kaldığımı hissettiğim ve Beyoğlu'nun o dışarıdan gelen uğultusunun bile dikkatimi dağıtamadığı, geçirdiğim 1 saat 40 dakikada kainatın akan en hızlı saatini yaşadığım muhteşem oyun."}
{"url": "https://futuristika.org/kaldirim-taslarinin-altinda-kumsal-var-pi-artworks/", "text": "2007 'de Açılım II sergisi ile Atatürk Kültür Merkezi'nde ve 2002- 2005 yılları arasında Pi Artworks'de açtığı kişisel sergilerden tanıdığımız Ayten Turanlı, bu yıl Kaldırım Taşları isimli Duvar Heykellerinden oluşan sergisi ile 16 Aralık 2010 16 Ocak 2011 tarihleri arasında Pi Artworks Galeri 1' de. 17 farklı Duvar Heykeliden oluşan sergide heykeller birbirinin aynısı gibi görünen ama tamamen değişik, 1x1cm boyutunda ve farklı yüksekliklerde olan 2036 adet birimin birleştirilmesinden meydana geliyor. FANTAZİ ismi verilen bu işleri seyreden kişi, kendi fantazisini kurup, farklı yorumlarla algılayabilir. Fantazi serisi dışındaki çalışmalar ise aynı boyutlarda ama daha az parçanın bir kompozisyon oluşturarak, bir araya gelmesiyle ortaya çıkıyor. Bu işler ise birer kaldırım taşı, birer kişilik, birer hayatı temsil ediyor. Sergideki tüm parçalar tek renk, siyah; sır kullanılarak farklı kalınlıklarda ve farklı ısı derecelerinde pişirilerek değişik tonlar elde ediliyor. Siyahın, işler içindeki farklı renk tonları bu teknik ile gözler önüne seriliyor. Aynı malzemeden, aynı teknikle, aynı sayıda yapılmış ama hepsi farklı. Sanatçının diğer sergilerinde kullandığı gibi çoklu parçaların bir araya gelmesiyle elde edilen bütünlük bu sergide de göze çarpıyor. 1994 1996 George Washington Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü, Türker Özdoğan Atölyesi aldığı eğitimlerden sonra yurtdışında çeşitli karma sergilere katılan sanatçı, Türkiye'de kendi atölyesinde çalışmalarına devam etmektedir ve son 13 yıldır Pi Seramik Atölye'sinde eğitim vermektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/kaleciyi-delirtmek-veya-eski-zaman-futboluna-dair-bir-film/", "text": "Transfer müptelalığı ile geçen yazın bir başka tuhaflığı, yıllar önce bir başka kaleci Enke'yi tek maç ile yerin dibine sokan azgın kitlenin bu kez bir başka kaleci Bayındır'a kafayı takması oldu. Vesileyle, Pal Sandor'ın zamansız komedisi Regi idök focija aklımıza düştü, biz derken, oradan buraya buradan oraya kayıp giden çoklu kişiliklerimiz yani. Film, 1924 yılının Budapeşte şehrinde geçiyor. Çamaşırcı Ede Minarik'in tek tutkusu futbol. Tek hayali, takımı Csabagyöngye'nin birinci lige yükseldiğini görmek. Bu amaç uğruna sahip olduğu her şeyi feda etmeye hazır. Ama elinde hiçbir şey yok, hatta neredeyse futbolcu bile yok. Takım tıpkı geçen zaman gibi, eksiliyor. Ama yine de bir takıma ihtiyacımız var! diye inat ediyor. Fakat önce Ivan Mandy'den bahsetmek lazım. Pal Sandori filmi kendisinin bir kısa romanından A palya szelen'den uyarlamış. Yani saha kenarında; saha kenarında çaresiz veya saha kenarında yerinde duramayan; saha kenarında tarihi değiştirmek için sırasını bekleyen veya saha kenarından maçın bitimiyle sessizce orayı terk eden. Ivan Mandy'nin futbola düşkünlüğü kadrolarla skorları sektirmeden hafızadan yanıtlamasıyla bilinirmiş. Hızını alamayan romancı gazetecilik günlerinde spor muhabirliğine de soyunmuş, gazete haber geçmek için gittiği Ferencvarosi TC MTK Budapest derbisi için editör masasını arayıp ahizeye heyecanla haykırmış dört üç bitti dört üç! ve telefonu kapayıp içmeye gitmiş. İyi de kim kazandı veya kaybeden kimdi? Futuristika tahmini bu maçın 1969'da oynandığı yönünde. Kendi anlatımına göre Ivan Mandy' çok kötü bir spor gazetecisiydi, örneğin ne zaman bir haber için taşraya gitse, maç çıkışında postaneye en son ulaşan her zaman oydu, maç sonlarında sahayı terk etmekte zorlanıyordu ve o gidene kadar diğerleri zaten telefon hatlarını ele geçirmiş oluyordu. Editoryal ekibi kendisinden illalah etmişlerdi, defalarca sayfa hazırlayamadıkları olmuş. Yaşamının son günlerinde yapılan bir röportajda Mandy'ye hayattan hala ne beklediğini sormuşlar. Cevabı: Belki tekrar gerçek anlamda iyi bir Macar milli takımı görürüm, olmuş. Paul Sandor'un filmindeyse olaylar 1924 yılında Budapeşte'da geçiyor. Yakınları tarafından yalnızca fanatik çamaşırcı Minarik diye tarif edilen Eda Minarik'in öyküsü anlatılmakta. Minarik büyük bir futbol hastasıdır. Kendisine bir futbol sahası kiralamış ve Tatlı Üzümler diye anılan, taraftarı olduğu bir takımın da sahibi durumuna gelmiştir. Fakat o yıllar enflasyon, yoksulluk ve sosyal problemlerle doludur. Takımı ayakta tutabilmek için gerekli parayı sağlamak için çamaşırhanesinin ve var oluşunun bütün olanaklarını kullanır. Bu gidişle iflas edecektir. Takımından başka hiçbir şey onun için önemli değildir. Takımın bütün oyuncuları, her türlü zorluklara göğüs gerebilecek fakir çocuklardır aslında, sadece kaleci Vallev her zaman para isteyip durmaktadır. Problemler daha da bastırmaya ve Minarik gerekli parayı bulamadıkça iyice çaresiz biçimde oradan oraya koşturmaya başlamıştır. Kimse ona borç para vermez, son çare olarak takımın sağ kanadını satar ve çok para alır. Fakat bundan çok utanmaktadır. Takımı için verdiği bir çay partisine çok tehlikeli iki kötü adam, yanlarında bir dansözle gelirler. Minarik, onların niyetlerinin kaleci Valley'i başka takıma satmak olduğunu bilmektedir. Minarik, sağ kanadın yerine oyuncu bulmak zorundadır ve bulur. Yeni oyuncu Minarik'e bir zamanlar milli takımda oynayıp oynamadığını sorar ve ansızın perdede çok güzel bir sahada, güzel üniforma içinde milli marş çalarken, Minarik'i topa vururken görürüz. Minarik topun arkasından uçmuş ve kaybolmuş ve geçmişte kalmıştır. Oysa şimdide durum hiç de iyi değildir. Minarik çok üzülmekte fakat büyük maç günü, kalecisinin kalede, yerinde olacağını ve takımın diğer on oyuncusunun ellerinden geleni yapacaklarını ümit etmektedir. Aksi olur. Valley bir mektupla Madrit'e gittiğini bildirir. Minarik kalecinin yerine kendisi geçer. Üç atağı kurtarır. Bir mucize olacak mıdır? Fakat bir dördüncü için artık kuvveti olmadığını bilmektedir. Sahayı, kendi sahasını bir daha dönmemek üzere terkeder. Bu ancak bilek güreşi yapan Bednarik tarafından söylenebilecek bir şeydi. Kalecinin neler yapabileceğini çok ama çok merak ediyormuş gibi bir yüz ifadesiyle Csempe-Pempe'nin yanında duruyordu. Üstünlüğü ele geçirdiğini hissediyordu ama bu hoşuna gitmiyordu. Bu bilek güreşçisi burada ne arıyor? Evinde de kalabilirdi. Bu beyefendi ne dedi? Hübner'in babası endişeyle sordu. Ama hayır, bu çakallar sahayı terk etmeyecek, Csempe-Pempe'nin etrafında toplanıyorlar. Teker teker etrafını sarıp başlıyorlar. Biz kazanacağız, diye fısıldıyor biri, açık ara kazanacağımızı söyle bana. Csempe-Pempe sanki bunların hiçbirini duymuyormuş gibi maçı izliyor. Ama her kelimeyi duyabiliyor ve etrafında belirip sonra tekrar kaybolan yüzleri görebiliyor. Hücum hattının ileri gitmesi için bir şey yap. Sanki bir dakika sonra Csempe-Pempe'nin mezarı üzerine talaş dökeceklermiş gibi. Etrafındaki herkes ona dönüyor, yüzüne bakıyor bir inanç duvarı ve atak tezahüratına katılıyor. Bu haykırış tribünde ve tribünün altında yankılanıyor, haykırış bir kükreme ve bu kükremede Titania takımı atak üstüne atak yapıyor. Saha altüst oluyor, Titania büyük rakibini, ezeli rakibini kapıya çiviliyor. Tribünden biri tam Csempe-Pempe'nin kafasına düşüyor. Tribünlerde ve tribünlerin altında bir uğultu. Sonra galibiyet golü için uğraştıkları o an geliyor. Karcsi Lestar'ın omzunu ne zaman okşamışım? Bednarik biraz kırgın bir şekilde soruyor. Armalı formayı! Hübner'in babası Csempe-Pempe'ye sonsuz bir saygıyla bakıyor o anda. Bahse girerim Bednarik'ti. İmparator bir puro yaktı ve başını salladı. Böyle ıspanak rengi ceketi olan bir tek o var. Tokiç arabaya gitti ve çok yorgun halde basamaklara oturdu. İmparator döndü ve Tokichi'ye doğru yürüdü."}
{"url": "https://futuristika.org/kalp/", "text": "Bizim 'ilk günah'ımız belki de budur: Kapalı sistem yaratıklarının dış dünyaya karşı beslediği korkudur. Fütuhat da, herkese ve her şeye boyun eğdirerek bu korkudan kurtulma çabasıdır. Dünyayı bir savaş alanına çevirdikten sonra, her yandan düşman saldırısı bekleyenlerin korkusudur. Bir şehire kapanıp, bütün ülkenin saldırısını bekleyen sarayın korkusudur bu. Kardeşleri tarafından öldürülmeyi bekleyen sarayın korkusudur. Her davranışın devlete yöneldiğini sanan paranoyak yöneticilerin korkusudur. Matbaadan, şiirden, resimden, felsefeden, hatta dinden korkmaktır bu. Halk Partisi'nin Köy Enstitüleri'nden korkmasıdır, Demokrat Parti'nin modern resimden korkmasıdır. Bazı solcuların modern edebiyattan, modern sanattan korkmasıdır. Halkın içinde sivrilen esnafın, eşrafın, mollanın halktan korkmasıdır. Yeni yazarların kelimeler icat ederek azınlık olma telaşıdır, toplumsal sorunlara eğilerek kendini tanıma korkusudur. Kavram kargaşası yaratarak temel kavramlardan uzaklaşma çabasıdır. Temel kavramların onu bir hiçe indireceği korkusudur. Korku ortadan kalkarsa postunu kaybedeceğinden korkan tekke şeyhinin korkusudur. Bunun için müeyyideler gevşektir; herkes korkmalıdır ama ceza da uygulanmamalıdır. Müeyyideler hayatı zehir edecek kadar korkutmalıdır ama isyan ettirecek kadar kesin olmamalıdır. Neyin ne olduğu, hangi suçun cezası ne kadar olduğu bilinmemelidir. Fakat herkes her an, suç işlediği halde kendisine taviz verildiğini hissettiği için başı önünde dolaşır insanımız. Bizim 'ilk günah'ımız budur: Cezalandırılmayan küçük günahların toplamı -hoşgörümüz de budur. Ayrıca devlet de aynı suçluluk duygusu içinde müeyyideleri uygulamaz. Bağışlanmayan tek suç, bu oyunu fark etmek, bu oyuna karşı çıkmaktır. Bilim bunun için tehlikelidir, felsefe bunun için tehlikelidir, 'deneme' bunun için tehlikelidir, roman ve hikaye bunun için tehlikelidir. Belirli kalıplar içinde kalan şiir bunun için tehlikesizdir. Taklitçi olmayan batıcılık bunun için tehlikelidir."}
{"url": "https://futuristika.org/kambocya-rock-hezeyani/", "text": "1996 yılında, 60'ların ve tahminen 70'li yılların başındaki Kamboçyalı saykodelik ve garaj müziklerinden oluşan Cambodian rocks isimli bir plak kaydedilmiş. Toplama, Amerikalı turist Paul Wheeler tarafından oluşturulmuş. Wheeler o dönemde Kamboçya gezisi sırasında Phnom Penh şehrinde satın aldığı sayısız kasetten oluşturmuş toplamayı. Kasetler de genelde toplama albümler olduğundan şarkılarda herhangi bir grup adı, şarkıcı ismi ya da şarkı bilgisi bulunmuyormuş. 2000 yılında, plağı basan Parallel World isimli plak şirketi plağı bazı ek şarkılarla CD'ye aktarmış. Zaten yapılan bir araştırmaya göre, şarkıları kaydeden müzisyenlerin çoğu 1975 yılında Kızıl Kimerler'in iktidarı devralmasıyla birlikte öldürülenler arasında olduğunu gösteriyor. Bize kalan ise, dönemin Batı müziğinin yoğun etkilenimiyle kalan muhteşem şarkılar. Fuzzy gitarlar, Doors etkisiyle arka planda akıp giden klavye arayolları, garaj/rock'n'roll davulu ve dahi kimi anlarda agresif, hatta pre-punk vokal. Toplamada en çok şarkısı yer alan iki sanatçı ise Sinn Sisamouth ve Ros Serey Sothear. Dönemin, Kamboçya'nın Elvis'i denebilecek, Budist eğitim almış ve futbol delisi şarkıcı, daha sonra Kızıl Kimerler tarafından Batı yanlısı olduğu gerekçesiyle katledilmiş. Zaten Kızıl Kimerler'in ilk yaptıkları işler arasında sinemayı ve Kimer propagandası haricinde her müziği yasaklamak olmuş. Fakir bir ailenin kızı olan ise, bir şarkı yarışmasında ödül alması sonrasında şansı açılmış ve başkent Phnom Pen'e çağırılıp ulusal radyoda şarkı söylemeye başlamış. Daha çok romantik şarkılarıyla öne çıkan Sothear, başlarda geleneksel Kamboçya şarkılarına yoğunlaşırken, zamanla araştırmalara girişip, dönemin rock'n'roll ve garaj müziklerine merak salmış. Bu yönde şarkılar yapmaya başlamış. 1975 yılı Nisan'ında başkenti ele geçiren Kızıl Kimerler'in Sisamouth'u zorla şehirden çıkarıp Ölüm Tarlaları'na sürmesinin aksine, Sereysothea'nın akıbeti tam bilinmiyor. Bir söylentiye göre 1977'ye kadar sağ kalmış ve Pol Pot onu yardımcılarından biriyle zorla evlendirmiş. Pol Pot'un yardımcısının onu sık sık dövdüğü de söylenmiş. Bir başka iddiaya göre ise çalışma kamplarından birinde yorgunluktan ölmüş. Bir devlet görevlisinin iddiasına göre ise, Vietnam kuvvetlerinin Kamboçya'yı işgaline kadar sağ kalmış ve hemen ertesinde bir hastanede hayatını kaybetmiş."}
{"url": "https://futuristika.org/kamelyali-kadin/", "text": "Kart no 3: Ah! Laisse-moi te contempler, chere demeure de mon aime! / Ah! Sevdiceğimin evi, bırak da seni seyre dalayım! Kart no 4: C'est la ou s'ecoula son enfance, ou grandit ce coeur qui est lout a moi et dont l'amour me refait une virginite! / Bu köşkte çocukluğu geçmişti. Bana ağır gelen kalp orda büyümüştü. Bu kalbin aşkı beni tekrardan bakir gençliğime döndürüyor!"}
{"url": "https://futuristika.org/kan-kokusu/", "text": "Balkonumda oturdum. Camımı araladım ve rüzgarın sağ kolumu emmesine izin verdim. Karşıda yan yana iki apartman. Salonları bana, odaları birbirine bakıyor. İşte bir erkek bacağı yan odanın balkonunda geziniyor. Sonra da bana bakan balkonda. Aynı bacak mı? İnsanların, odalarında farklı kimliklerine büründüklerine inanırım. Orada farklı bir pasaport geçerlidir. O zaman aynı bacak olamaz. Odalarındaki aynaya bakar insanlar ve o gün dünyayı nasıl kandırdıklarını/kandıracaklarını düşünürler. Her ruh bununla utanır, evet, başını çevirir, ama beden gurur duyar, her zamanki gibi. Ne kadar iyi bir yalancıyım! Çoğumuz elbisemize göre, tenimizi kapatan şeye göre kişiliğimizi belirleriz. Bugün dar kotumu giyip seksi görünmeliyim. , Mor kravat ve puro... Sonra hepsi benim. O gün J. de böyle düşünüyordu. Biliyorum çünkü J. artık benim! Tahta masasında minicik kalmış bir mum, iki kalem ve saman kağıtlar. Kedisi ortalıkta yoktu ilk kez. Saçını taradı; can alırken bugün güzel görünmeliydi. Kadın sesleri geliyordu -yaşlı kadın sesleri. Camın önünde değillerdi bile halbuki. Kirli beyaz perdesinin uçları rüzgardan dışarı çıkmıştı. Ay vardı -hala- ve doluydu. Dışarıdaydı artık. Dudaklarında kırmızı şarap tadı vardı. Keyifliydi. Bugün kendini oldukça seviyordu. İçeride ve dışarıda başkaydı. Aynada aksini görmedikçe mutluydu belli ki. Apartmanların zillerine basıyordu yanlarından geçerken ve sesleri duymuyordu. Birini öldürebilmek... Ruhu ve bedeni ayırabilmek... Buna karar verecek iradeye sahip olmak... O gücü ve zayıflığı yaşamak... Hani belki en dipteyken bambaşka bir tepede olmak... Eğer kanının sıcak olduğunu, başkalarının kanlarını durdurarak anlayabiliyorsa insan, o zaman öyle olmalıydı. -Hey dikkat etsene! Amacı yokmuş gibi yürüyordu, geçiyordu insanları. Eğer onlara çarpmazsa onu fark etmiyorlardı bile. Ya öldürürse? O zaman zorunda kalacaklardı. Hava kararmıştı artık. Şarap istedi, kırmızı. Dudaklarındaki tat geçmişti zira. O hep orada olmalıydı. Herkes kendi yerinde, J. hariç. Çıkış kapısında bekledi onu. Kız çıktı. J. çıktı. Kız yürüdü. J. yürüdü. Pembe bulutlar vardı uzakta. Kafasının üstünde, sol tarafta da ay. Katil olunabilecek bir gün. Öyle parlak ki ay! Etrafta çok fazla insan vardı. Demek ki çok geç olmamıştı henüz. Biraz daha yürüdüler. Kız önde ve J. arkada. Henüz o bile fark etmemişti. Tahmin edebilseydi başına neler gelebileceğini, belki ona bakardı. Bir kez yeterliydi yaşamaya devam edebilmesi için. Nereden bilecekti? J. verecekti ona hayatı asıl şimdi, piyano çalan parmakları hissizleşince, ruhu bilecek ve J.'ye hayran olacaktı. Kız durdu. Karşıya geçecekti birazdan. J. durdu. Karşıya geçmesine engel olacaktı, nefes almaya devam etmesine de. Yakınına geldi kızın. Kız kaldırmadı başını yerden. J. Kaldırmadı gözünü üstünden kızın. Daha da yakınına geldi J. Kızın gözleri-her şeyi- hep yerde. J. , elinde bıçak, her adımında kızın ardında... Hafifçe oynadı elindekiyle. Bıçağın sert kabzasının piyano çalan parmakları denli yumuşak-belki de nasırlı- olmasını istedi. Oldukça ağırdı bıçak. Ve sertti. Ve kabaydı. Gizlice mor kravat takar adamlar gibiydi. Eline ağır gelen bıçak artık nedense hissedilmez olmuştu. Ah işte buydu! Herkes ona bakıyordu şimdi. Korku, şaşkınlık, endişe vardı yüzlerinde. Kaybettiğimiz şeyi beklemediğimiz anda bulmanın hissi kadar rahat bir anımızda istemeyeceğimiz her şey vardı. Tam olarak ona da değildi çevrilen boş gözler. Pembe dudaklı kız yerdeydi, kandan minik bir havuz çevrelemişti onu. Birkaçı onu tanıyordu sanki. Derken J. yığıldı yere elinde bıçağı ve vücudunun orta yerinde koca bir yarıkla. Etrafta kim varsa gözleri ondaydı tam o dakika. O ise sanki gülüyordu. Artık ses gelmiyordu vücudundan. Ağzında şarap tadı, kırmızı. Kalabalığı gören geliyordu bakmaya. Fark etmemek imkansızdı yerde yatan kırmızı bedenleri. Henüz yirmi beş dakika olmamıştı bile, ama o kalabalık, cansız yüzlerini de alarak dağılmaya başladı. -Yazık, dertleri neydi acaba? -Tüh tüh..."}
{"url": "https://futuristika.org/kan-parasi/", "text": "Zeminin beyaz mermerleri arasında kırmızı damarlar vardı. Bıyıklı, kara yağız, serkeş eli bıçaklıların bol küfürlü, bol köpüklü kavgalarının ardından saçılıp kuruyan kan lekelerinin ardından kalanlar mıydı bu damarlar? Zemini mermer, duvarları taştan, tavanından kireç kepekleri dökülen her mekan gibi, ölüm soğukluğu, irkilten, uyuşturan bir korku, bunalım ve sıkıntıyla taşkındı bu koridor. İnsanın morali bozuluyordu, bozulmuş morallerde havayı; adı üstüne adliye koridoru! Koca yakalı cübbeleriyle asık yüzlü ve kibirli avukatlar, hakimler... Neden giyerlerdi bu garip cübbeleri, kim giymelerini emrederdi, giymeden gelselerdi ne olurdu ki? Ya mübaşirler? Eskiden köylülerin o, korkaklığın ardına gizlenmiş yalınkılıç bir uyanıklığa, tilki bakışlarına, aç ayı telaşını emerek zehir gibi görünen yalancı bir zekaya kanmış suratlarına sahip bu adamlar şimdi daha bir beyefendiydiler. Bıyıksızdılar, olur olmaza bağırmıyorlar, bir soru sordunuz mu okumuş adamlar gibi karşısındakine değer veren bir saygıyla tane tane anlatıyorlardı. Eskiden iğil iğil sigara kokardı bu koridor, köşeler öbek öbek izmarit, cam kenarları, kalorifer üstleri, dipleri bordo, geri kalan kısımları yaşlı adamların dişleri gibi sapsarı bardaklarla dolu olurdu. Şimdi her şey yeni evli bir gelinin yatak odası gibi düzgündü ama bu nizam koridoru ruhsuzlaştırmıştı. Başlarına bir örtü geçirip, çıplak bacakları ve neredeyse uçları görünecek memeleriyle camileri gezmeye giren turist kadınlar gibi ruhsuz, yapmacıktı her şey. Fehmi'nin başındaki kasket, Fehmi'nin karısı Güler'in şalvarı ve başındaki ucu külahlanmış başörtüsü olmasa koridor geçmişten bakiye bu katreden bile mahrum olacaktı. Yanlarındaki çocukları Birdal ile Merve bile kendileri gibi değildi. Karşı tarafın avukatı yaklaşık on metre ileride kendilerini umursamadan oturmuş, dizleri üzerine koyduğu deri çantasının içindeki evrakları telaşla karıştırıyordu. Bir şeyler yanlış gidiyor olacak ki kendisini olduğundan daha olgun gösteren gri takım elbisesi ve kulaklarının üzerinde yoğunlaşmış aklara inat öğretmeni ile takışmış liseli bir kız çocuğu gibi oflayıp puflamaktaydı. Hayatında kayda değer bir sıkıntı çekmemiş bütün ortadirek kentli okumuşlar gibi etli, beyaz ve diri bir bedeni vardı. Muhtemelen bir sürü maaş alıyordu! Güzel bir karısı, güven dolu okullarda her gün yeni şeyler öğrenen sevimli çocukları vardı. Kendileri gibi dolmuşa otobüse binmez, lokantalarda canının istediğini yer, mağazalarda hoşuna giden elbiseyi alırdı. Ara sıra bakışları dudaklarının arasından çıkacaklar kendileri için çok değerli olan aileye değse de hiçbir şey onun için şu anda aradığı evrak kadar önemli değildi. Muhataplarının ince süzüşleri üzerindeyken cep telefonu çaldı, açıp konuşmaya başladıktan kısa süre sonra bedeni gevşedi, yüzündeki gerginlik yerini uçarı bir rahatlığa bıraktı. Şimdi yapmacık gülücüklerde vardı suratında ki böylesine cesurca gülen adamlardan her türlü tilkilik beklenirdi. Herhalde çantasının içinde bulamadığını telefonunun gerisinde bulmuştu! -Şerefsiz köpek, nasıl da şakrak... Benim yavrum çürürken, biz yarı aç yarı tok sürünürken... Fehmi iç cebinden çıkardığı mendille gözlerini silerken, kafasını yanında hırslı hırslı söylenmekte olan karısına çevirdi. Gözlerini kurulamadan konuşmazdı. Ağladığından, yüzünü gözyaşlarından arındırmak için silmiyordu ikide bir gözlerini. Son birkaç yıl gözleri durmadan sulanır, pınarlarından yerli yersiz yaş taşardı. Bir doktora gitmişti ama doktor gözlerini doğru düzgün muayene bile etmeden üzerindeki bütün parayı alınca bu aslında çok da abartılmayacak rahatsızlığa katlanmaya karar vermişti. Sesi de bakışları gibi buğuluydu. -Konuşup durma, Allah'a şükret. Güler'in şap dudaklarının gerisindeki seyrek dişleri paslanmış demir vidalar gibiydi. Konuşurken sesini özellikle yükseltiyordu. Herhalde etraftakiler de derdinden haberdar olsun istiyordu! -Fidan gibi kızım gitti, buna mı şükredeyim? Birdal annesinin yükselen sesinin etraftaki tüm bakışları üzerlerine toplayacağını bildiğinden tartışmanın rezalete dönüşmesini başından engellemek istedi. Burada olmaktan, ailesinin cehaletinden, anlayışsızlığından ve düşkünlüğünden utanıyordu. Diğer insanlar gibi başına gelen belaya bile hakkıyla üzülememekten, yas tutması gerekirken adliye koridorlarında sürünüyor olmaktan utanıyordu. Eğer ablası biraz daha dikkatli olsa ne onu kaybedecekti, ne de şu anda neredeyse başını kumlara gömdürecek rezaleti yaşayacaktı. -Kesin sesinizi be tartışılmaz burada. Merve sanki abisi yanlış bir şey söylemiş gibi ateş saçan gözlerle bir adım yanaştı. Kadın ihtirasının çılgın duyarsızlığı yüzünü kırmızıya kesmişti. Belki gücü yetse abisine saldırır, yüzünü, bedenini yıpratabildiği kadar yıpratırdı. -Ne o, ablamızın acısını unutalım mı, susalım mı? Birdal'ın ince ses tellerine oturan soğukkanlı kararlılık Merve'nin yüzündeki ihtirasın alevini hemen söndürdü. Birdal gerçekten dayanamıyordu. -Ulan cevap verme şerefsizim şurada boynunu kırarım senin! Güler'in kadın içgüdüleri kendisine politika yeteneğini bahşettiğinden bu tartışmada kimin yanında olacağını çok iyi biliyordu. -Bağırma lan bacına, soysuz. Haksız mı? Sende bir parça gurur olsa zaten ablanı çiğneyip öldüren pezevengin başına bir iş açardın ama... Kimin oğlusun? Cümlesini bitirirken dudağının kıvrık ucuyla kocasını işaret etmişti. Birdal çocukluğundan beri aniden öfkelenen ama aniden öfkelenen diğer insanların aksine bu öfkesini uzun süre muhafaza eden, öfkelenince ağzına ne gelirse veren ve karşısındakinin kim olduğunu umursamayan biriydi. Tokgözlülüğüyle annesi ve kız kardeşinin tam zıttıydı, taşkın öfkesiyle de babasının. -Allah belanızı versin tamahkar köpekler. Ölü satıcılar, ceset tüccarları. Utanıyorum lan sizden. Oğlunun yükselmiş sesini pek umursamayan ama işlerin daha da karışmasından korkan Fehmi kangren renkli parmaklarıyla gözlerini silerken kısık bir sesle oğlunu uyardı. Çekiniyordu. -Doğru konuş lan ananla, bacınla. Ayıp. Ahlaksız! Birdal'ın öfke kusan ağzı bu sefer babasına döndü. -Kes lan sünepe. İki karıyla baş edemedin, kızının cesedinden medet umdular... Bu yaşında seni buralara sürdüler iki tane çakamadın ağızlarına. Allah seninde belanı versin domuz soyu. Sünepe! Allah belanızı versin, ne haliniz varsa görün. Birdal arkasını ailesine dönmüş öfkesi yüreğinden taşmış adamlar gibi hırslı adımlarla yürüyordu. Sırtında taşıması güç bir yük varmışçasına boynunu öne eğmişti. O kadar uğultunun içinden sıyrılan topuk takırtıları duvarlara çarparken ayağa kalkan avukat, üstünü başını düzelterek sayıları üçe inmiş tedirgin aileye doğru yürümeye başladı. Avukat bu aileyle ilk karşılaştığında öylesine üzülmüş, içerlemişti ki! Müvekkili Rasim Bey'in Ne isterlerse veriniz talimatı doğrultusunda elinden geldiğince cömert davranacaktı. Aslında kazada Rasim Bey'in bir suçu yoktu. Kızcağıza çarptığı yerin yaklaşık on metre ötesinde bir üst geçit vardı ve sadece bu delille bile mahkeme Rasim Bey'e önemli bir ceza veremezdi. Rasim Bey sırf bu yoksul ailenin yürek acısı bir nebze dinsin diye paraya kıyıyordu. Lakin avukat aileyle muhatap olup, anne ve kızın para düşkünü, ölmüş canlarının talihsiz kaderine sığınıp Ne koparsak kardır mantığıyla hareket eden zavallılar olduğunu görünce Rasim Bey'i uyardı. Rasim Bey'de avukata verebileceğinin en azını verip bu davayı kapatmasını, bu trajediyle daha fazla uğraşamayacağını belirtmişti. -Duruşmaya girmeden önce son kez konuşalım. Bu acı mesele sizi üzdü, bizi yordu. Artık dinlenmemiz lazım ama; siz diretiyor, işi yokuşa sürüyorsunuz. Diretirseniz kaybedeceğinizi bilmeniz lazım. Rasim Bey iyi niyetinden, geniş yürekliliğinden size bu parayı sunuyor, yoksa mahkemenin aleyhimize vereceği herhangi bir karar yok. Zaten kazadaki asıl suç rahmetli kızınızda. Güler hırsından öyle bir öksürdü ki iri ve biçimsiz göğüsleri adi bluzunun altında titredi, öksürüğün sesi duvarlarda yankıdı. Çaresizliği kendini öfkelendirince böyle olurdu hep, sinirden ne yapacağını bilmez öksürürde öksürürdü. Konuşurken soluk soluğaydı. -Allah'tan korkma da birde suçu çiğnediğiniz garibime at. Sen ne insafsız, ne merhametsiz, ne adi... Avukatın yüzündeki lop etlerin titrekliği çevreye yenilmesi mümkün olmayan bir kararlılığı yayıyordu. -Sizinle tartışamam, isterseniz mahkemenin verdiği sonuç üzere hareket edelim. Davanın sonucunu bekleyelim. İsterseniz de buyurun! Avukat iç cebinden çıkardığı zarfı kızarmış göz damarları tiksinti uyandıran Fehmi'ye uzattı. Fehmi daha zarfın kendine uzatıldığının bile farkına varmadan Güler elini uzatarak zarfı kaptı. Açtı. İçinde para var sanmıştı ama üzerindeki desenlerin varlığını önemli kıldığı bir kağıtla karşılaştı. Kağıdı eline aldı, önce eğik bir yazıyla işlenmiş rakamlara baktı, kafası karıştı. Bir alt satıra bakınca ince bir çizginin üzerinde iki bin beş yüz lira yazdığını gördü. Çeki Merve'ye uzatınca kızının gözlerinde alazlanan parlaklık ona bu para ile çok şey yapılabileceğini anlattı. Ne kocasına ne de kızına bir şey demeden çeki zarfa soktu. Zarfı da ikiye katlayıp koynundan çıkardığı minik bir keseye tıkışırdı. Keseyi de iki boynundaki açıklıktan atarak sutyeninin ortasındaki boşluğa bıraktı. -Eee napalım, yüreğimize soğuk su olsun bu bari. Allah kızıma rahmet eylesin. Cümleyi sarf ederken dilinde öyle bir boşluk vardı ki sanki kızı dünyanın en günahkar yaratığı olarak ölmüştü. Adliye sarayının önündeki duraktan herhangi bir dolmuşa bindiler. Camındaki tabelaya bakmamışlardı bile çünkü buradan geçen dolmuşların hepsi şehir merkezine gidiyordu. Fehmi, binadan çıktıklarında binanın arka tarafına geçip kendi mahallelerine giden dolmuşa bineceklerini sandı ama karısı ile kızının hemen eve gitme gibi bir niyeti yoktu. Dolmuştan indiklerinde asfaltı ve kaldırımları parıldatan güneş yağmur yüklü bulutlarca gölgeleniyordu. Etraf adının ne olduğu hakkında pek fikir yürütülemeyecek çekimser bir mevsimin huzursuzluğuyla bulanıktı. Bu bulanıklığın belirsizliğinde anne ve kız önden, baba ise bu oyunda hiçbir rol verilmek istemeyen gereksiz bir ayrıntı gibi silik adımlarla arkadan yürüyordu. Karısı ve kızı bankanın boylu boyunca camdan kapısından girdiklerinde adımlarını hızlandırdı. Banka ayaklarının pek alışkın olmadığı ve arı, berrak camlarıyla ulaşılması zor bir hedefin heykelleri gibi gelmişti hep kendine. İçeriye girdiğinde klimalardan yayılan serinlik bedenine çarpınca kendini tazelenmiş hissetti. Her şey tazeydi ki. Kısa etekli ve bacakları etli kadın memurlardan tıraşlı ve asık suratlarıyla güçlü görünen okumuş adamlara... Vakitsizliklerinden yakınan zenginlerden, toplumun bir parçası olduklarına dair tek resmi evrak olan faturaları, ellerinde terlemiş kötü kılıklı ve utangaç fakirlere. Ve her noktasının bir başka alem olduğu nadir yerlerdendi banka. Sokak nasıl en kutsal ve erişilir mezbahaysa, banka da en ihtişamlı ve zor erişilir sirkti. Karısı ve kızını izlerken kendinden utandı çünkü ikisi de sanki dünyanın yarısı kendilerine verilmiş gibi mutlulardı. Böyle bir huzuru, gevşekliği üzerlerinde ömrü boyunca görmemişti. Keşke bir şeyler yapıp bir baba olarak o mutluluğu bir şekilde sunabilseydi kendilerine. Merve'nin parayı eline aldığında arkasını dönüp ışıldayan bir gülüşle kendine baktığını gördü. Paranın verdiği mutluluktu bu, paranın inşa ettiği bir huzurun yüze yansıması. Ne çok seviyordu kadınlar şu kokmuş el kirini! Pervin güzeldi, sağlıklıydı, uçarı ve ihtiraslıydı. Baba gibi görmezdi onu. Birlikte yaşamaya mecbur olduğu sokaktaki herhangi bir adam gibiydi kızı karşısında. Bir kere bile sözünü geçirememişti, bir kere bile otururken, kalkarken babamdır deyip istifini düzeltmemişti. Neden? Kendi parasını kazanıyordu kızı, kendi hayatını yaşıyordu, eve destek oluyordu. Geçen sene acısına dayanamadığı çürük dişlerini bile kızının verdiği parayla çektirmişti. Kızı ona değil, o kızına muhtaçtı ve insan kendisine ihtiyacı olan bir insanı neden o kadar ciddiye alsındı ki? Bulduğu kocaları beğenmemişti, evlenmeye gözü yoktu. Belki bir sevgilisi vardı, belki orda burada gizliden gizliye sevişiyorlar, birbirlerini öpüp, koklayıp, emiyorlardı. Güzeldi Merve, her erkeğin tatmak isteyeceği kadar güzeldi. Ya Leyla? Leyla, Merve'den de güzeli. Talipleri vardı, o kahrolası kazada ölmese belki de evlilik hazırlıkları yapıyordu bugün. Aklı başındaydı Leyla, büyüğünden, küçüğünden, oturmaktan, kalkmaktan haberi vardı. Hayatının her döneminde dengeli davranmış, her türlü krizi küçük kayıplarla atlatmış olgun kadınların yüzü vardı Leyla'da. Yakışıklı, okumuş bir kocası olacaktı belki. Bayramlarda alışverişe götürecekti babasını, yeni ayakkabı, yeni gömlek alacaktı. Onunla gezerken kendisini yeryüzünde herhangi bir izi olan bir erkek gibi hissedecek, Boşuna gelmedik be şu dünyaya diyecekti. Bir taneydi Leyla, ne karısı gibiydi ne Merve gibi. Hepsinden farklı, hepsinden apayrı bir incelikti o! Öyleydi de ne olmuştu, Kaderi mi gülmüştü, başına altın bulutları mı yığılmıştı? Kızının adli tıpta gördüğü cesedi aklına gelince gözleri birden boşaldı, bu sefer gerçekten ağlıyordu. Kendini dünyanın en yalnız, en çaresiz, en çıplak insanı gibi hissetti. Kızının ezilmiş başından taşmış beyni aklına geldi. Kanla birbirine yapışmış saçları, patlamış gözleri, kemikleri parça parça çenesi, etine karışmış elbiseleri... Boğulacak gibi oldu, şekeri düştü, neredeyse içindeki her şeyi kusacaktı. Karısı ile kızı başına dikildi. Bir şeyler söyleyeceklerini sandı ama hiçbir şey demeden, bir mezarı terk edercesine sessiz ve umarsız ayrılıp bankanın güzelim kapısından dışarı çıktılar. Kalktı, cebinde dolmuş parası bile yoktu. Şehrin bu uzak ve yabancı köşesinde yapayalnız kalmaktan korktu, karısı ve kızının peşine takıldı. İki kafadar dişi, canlarına can katan bir coşkuyla şehrin sahibi gibi emin yürüyorlardı. Çok hızlıydılar, havaysa sıcaktı. Sırtına ağırlığınca yük yüklenmiş bir hayvan gibi nerden geldiğini bilmediği bir ağırlıkla terden sırılsıklam olmuş, hedefine yetişmekte zorlanıyordu. İleride, karısıyla kızının caddenin sonundaki lokantaya girdiğini görünce rahatladı. Onları kaybetmemek için harcadığı çabaya gereği yoktu artık. Lokantaya girdiğinde bankadaki serinliğin aynısıyla karşılaştı. Öğlen vaktiydi. Ofislerinden kaçmış onlarca güzel ve güzelliklerini yetersiz bulup birde kendine özenle bakan kadınlar... En büyük hayalleri o kadınlarla sevişebilmek olan çoğu gri veya lacivert takım elbiseli, tıraşlı erkekle dolu lokantadaki en aykırı, en alışılmadık nesne karısı, kızı ve kendisiydi. Masaya yaklaştığında garson sipariş almak için masa başına geldi. Kendini hizmet ettiği insanlardan sananların dengesiz ukalalığı vardı üzerinde. Ne işiniz var burada? der gibi bakıyordu. Haklıydı da. Ne işleri vardı burada? Herhangi bir günde bu lokantanın kapısında bir tanıdıklarını beklemeye bile cesaret edemezlerdi. -Bana bir buçuk tereyağlı İskender. Yanına künefe... Ama dur! Sen bana iki porsiyon İskender getir. Pilavı bol olsun. Yanında ekmek de ver. -Aynen. İçecek olarak kola istiyorum ama. Merve cümlesini bitirdikten sonra gülümsedi. Öyle alışkın duruyordu ki herhalde bu lokantaya sık sık uğruyordu. Garson Fehmi'ye baktı. Sanki Fehmi üzerinde kurtçukların gezindiği irinden bir yaratıktı. -Ben bir çorba isterim. Bir kase. Mercimek olsun. -Doyur karnını doyur. Adam gibi bir şeyler ye, çorbayla karın mı doyar? -İstemem, tokum! Yemekler on dakikadan daha kısa bir sürede geldi. Aylardır doğru dürüst bir şey yememiş hayvanlar düşünün, etçil hayvanlar! Anne ile kız işte böyleydi. Baba ise karnı tıka basa tok bir tüccar gibi isteksiz ve çekingendi çorbasına karşı. -Anne koltuk takımını ne renk alacağız? Güler'in yağız kalın dudakları kebabın salçalı, tereyağlı suyuna bulanmıştı. Kıpkırmızı, iğreti bir yaraydı şimdi bu dudaklar. -Gidince bakarız. -Anne beşer tane de cumhuriyet altını alalım. Kötü günler için... Yutkundu. Ağzı o kadar doluydu ki, böylesine büyük bir lokmanın yemek borusundan nasıl geçtiğine şaşırılabilirdi. -Gidince bakarız. Künefe o kadar lezzetli görünüyordu ki! İlk lokmaları ağızlarında dağılırken tırnaklarından saç uçlarına kadar tarifi imkansız bir haz aldılar. Demek zenginler istedikleri zaman bu hazzı elde edebiliyorlardı! Kuran'da adı geçen kudret helvası bu kadar tatlı olabilirdi ancak."}
{"url": "https://futuristika.org/kanatsiz/", "text": "Halbuki yazmaya başladığı son öyküye odaklanması ve onu bir an önce bitirmesi gerekiyordu. Saatlerdir bilgisayarın başında boş gözlerle ekrana bakıyordu. Şu cümle bir terk etseydi zihnini, her şey daha kolay olacaktı. Hüzün koymuşlardı avcuna bir tutam kına yerine... Lanet olasıca cümle yine yankılandı zihninde. Öfkeyle ayağa kalkıp yazı masasına, bir yumruk indirdi. Derin bir nefes alıp tekrar masaya oturdu. O sırada içerde, salonun kapısının açıldığını duydu. Korku dolu bir şaşkınlık yaşadı. Evde kendinden başka kimse yoktu! Kedi, diye düşünüp rahatlayacaktı ki, onu az önce dışarı çıkardığını hatırladı. Ayrıca Usta, yani kedisi kendinden beklenmeyecek sesler çıkarırdı tamam da, daha önce kapalı bir kapıyı açtığı hiç görülmemişti. Kendini toparlayıp, salona bakmaya karar verdi. Eline, kendini koruyabileceği bir şey alıp almamak konusunda tereddüt yaşarken köşedeki büyük şemsiyeyi fark etti. Babasının eski şemsiyesi. Odada, bu amaçla kullanabileceği tek şey bu şemsiye idi. Onu almak üzere sessizce yerinden kalkarken, yıllardır köşede sessizce bekleyen bu şemsiyenin sonunda bir işe yarayacağını düşünüp, kendince bir teselli hissetti. Çıldırıyor muyum acaba? diye düşündü. Hırsız filan olsa tamam da... Bu da, nereden çıkmıştı şimdi? Zihninde aynı cümle parladı. Hüzün koymuşlardı avcuna, bir tutam kına yerine... İşte! Lanet cümle geri gelmişti! Tabii ya! Bu görüntünün, bu cümleyle bir alakası olmalıydı. Böyle düşünmek onu biraz rahatlattı. Kafasını tekrar uzatacak cesareti buldu. Odaya tekrar baktığında, kıpırtısız vaziyette oturan kına gecesi kıyafetli kızın elinden uzanan ipi fark etti. Elleri bu kalın iple bağlanmış gibiydi. Kafasını hemen geri çekti. Bu görüntü, zihninde bir ışık yaktı. Bu görüntüyü çok iyi biliyordu sanki... Evet! Bu, içerde oturan; hikayelerinden birinin kahramanı idi! Uzun yıllar önce yazdığı bir hikayenin! Şu lanet, tekrarlanan cümle de, o hikayenin bir cümlesi idi. Neydi o öykünün adı?... Neydi?... Kafasını uzatıp tekrar bakarken aklına geldi: Kördüğüm! Tam bunu hatırladığında kız yok oldu. Korkuyla irkildi. Gözlerini açıp kapatarak tekrar baktı. Evet, salon boştu! Rahat bir nefes aldı. Acaba, son zamanlarda kullanmaya başladığı depresyon ilacının yan etkisi miydi bu? Tabiii ya, çıldırıyor olamazdı ya! Ama, doktor ona sıkı sıkı tembih etmişti; Bu ilaç günde bir kez alınacak, kafanıza göre doz arttırılmayacak ona göre!... diye. Orada uslu bir çocuk gibi başını sallamış, ancak eve geldiğinde ilacı kafasına göre kullanmıştı. Hatta son zamanlarda günde üç taneye kadar çıkarmıştı. Halsizlik, uyku filan yapıyor ama rahatlatıyor da diye düşünüyordu. Demek, epey ileri gitmişti. Tekrar diğer odaya geçti. Şemsiyeyi bırakıp, bilgisayarın karşısına oturdu. Artık, şu lanet cümleden de kurtulduğuna göre, öyküsünün sonunu yazabilirdi. Aklına hiçbir şey gelmiyordu... Bir ilaç daha mı alsam? diye düşünürken, içerden bir ses duydu. Korku ile kulak kabarttı. Yukarı doğru bakıp, o hapları bir daha leblebi gibi yutmayacağına yemin etti. Ses yaklaşıyordu. Hatta bu durumdan kurtulursa ilacı bırakacağına... Ses daha da yaklaştı. Ve fırsat buldukça, hayır kurumlarında gönüllü olarak çalışacağına... Ama fayda etmedi. Ses iyice yaklaşmıştı. Kalbi deli gibi atmaya başladı. Gözlerini kapatıp, elleri ile başını koruyarak bilgisayarın üzerine kapandı. Ses odaya girmişti. Kalbi her an yerinden fırlayacakmış gibi atıyor, her an üzerine bir darbe bekliyordu. Ayaklarına bir şey sürtündü. Korkuyla irkilip yere devrildi. Ama hala gözlerini açmaya cesaret edemiyordu. O an kulağına bir martı sesi geldi. Şaşkınlıkla gözlerini açtı. Karşısında bir martı duruyor, tüm sevimliliği ve şaşkınlığı ile gözlerinin içine bakıyordu. Martı ile birkaç saniye bakıştıktan sonra korkusu şaşkınlığa dönüştü. Martı, onu inceledikten sonra arkasını dönüp, tekrar içeri doğru yöneldi. Martının bir kanadı yoktu! Ebediyen yürümeye mahkum bir martı! Şaşkınlığı hüzne dönüştü. Ayağa kalkıp, evin girişinden içerideki odalara doğru yürüyen tek kanatlı martının arkasından baktı. O sırada evin kapısında, Usta'nın miyavlama sesi duyuldu. Martı geri dönüp, şaşkınlıkla kapıya baktı. Usta'yı içeri alamazdı. Bu martıyı biran önce, geldiği yere göndermeliydi. Kapıya doğru bakarak; Hayır oğlum, git biraz daha dolaş! dedi. Bu kedinin hiçbir zaman söz dinlediği görülmemişti gerçi. Usta, inatla kapıyı tırmalamaya başladı. O ise, düşüncelerini toparlamaya çalışıyordu. Bilgisayarın başına oturdu. Martı da onu takip etti. Kendi kendine bu şirin kuşa ısındığını hissetti. O yüzden, onu kapıyı tırmalayan Usta'ya yem etmeden göndermeye karar verdi. Derin bir nefes alıp, yazmaya başladı. ... Adam, kadına ne söyleyeceğini bilemedi. Ne söylese gitmesini engelleyemeyeceğini hissediyordu. Hüzünlü gözlerini yardım istercesine denize çevirdiği sırada bir ses duydu. Uzaktan küçük, paytak adımlarıyla bir martı onlara doğru yürüyordu. Adam, martıya dikkatle bakınca, bir kanadının olmadığını fark etti. Kadına döndü ve sevgi dolu bir ses tonu ile konuşmaya başladı. Kadın hüzünle önce martıya, sonra adama baktı. Gözlerindeki hüzün bir anda dağıldı ve sevgi dolu bir ışıltıya dönüştü. Bu kadar heyecan yeter! dedi. İlaç kutusunu alıp camdan dışarı fırlattı. Kapıdan öfkeli bir miyavlamanın yükseldiğini duydu."}
{"url": "https://futuristika.org/kane-miciler/", "text": "Ankara Sanayi Odası Başkanı Nurettin Özdebir: Kan emiciler için Gezi Parkı fırsat. Türkiye'de faizin düşmesi bir sürü insanı rahatsız ediyor. Hazır yemeye, kan emmeye alışmış insanlar için bu tip olaylar çok büyük fırsat. Reco kongo kenesi: Leman dergisinin 6 Temmuz 2006 tarihinde, Reco Kongo kenesi Türkiye'nin anasını ağlatıyor başlığı ile kapak yaptığı ve bir vatandaşın sırtına Kırım Kongo hastalığına neden olan bir kene'nin bindirildiği şekliyle resmedilmiş Leman dergisi çizerlerinden Mehmet Çağçağ'ın karikatürü. Kapak nedeni ile Leman dergisi aleyhinde Recep Tayyip Erdoğan'ın avukatları Fatih Şahin ve Muammer Cemaloğlu tarafından; Başbakanı kan emici, habis ve parazit bir hayvan olan keneye benzeten karikatürün kişilik haklarına tecavüz niteliğinde olduğu, Erdoğan'ın küçük duruma düşürülerek eleştiri sınırları aşıldığı iddiası ile Ankara 14. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde 25 bin YTL'lik manevi tazminat davası açılmıştır. Dava karikatürün, dünyada en pahalı benzin kullanan Türk halkının tepkisini, en yüksek vergi veren yurt insanının dileklerini tepkisel olarak anlatmak amacıyla çizildiğini, Kırım Kongo kanamalı hastalığına yol açan kan emici kenenin dünyada bilinen bir varlık, benzetmenin de Erdoğan'ın kişilik haklarına saldırı değil eleştiri hakkı olduğu vurgulanarak reddedilmiştir. Takvim Gazetesi Yazarı Bekir Hazar, Taksim Gezi'de ağaç için eylem yapan gençlerin hepsi kol kola girmiş oradaki yasadışı örgütlere karşı bir duruş sergilemiştir. Ben o gençleri tebrik ediyorum. Ama bu kan emiciler, onu göstermek yerine, gençlerin bu samimi, içten eylemini göstermek yerine, bu kan emici ailelerin uşakları maalesef dönüp olayları, teröristleri göstermiştir. dedi."}
{"url": "https://futuristika.org/kanoto-shindo-onibaba-1964/", "text": "Onibaba, Orta çağ Japonyasında geçen, literatüre korku filmi başlığıyla geçmesine rağmen, güçlü psikolojik dram öğeleri taşıyan, 1964 yılı yapımı, çok sinemaseveri derinden etkilemiş bir film. Kaneto Shindo'nun filmi, insanlığın sinsiyeti çizgisinde ilerleyen, toplumun bireylerinin sürekli karşılıklı çıkar ilişkileri çerçevesinde ilişki kurduğu bir yapıyı gösteriyor. Özellikle iki kadına odaklanan filmde erkekler, yoğun tüketicilikle sonsuz bir ağırlığa ve yavaşlığa kapılmış, umarsız birer asalak gibi resmediliyor. 1964 yılına göre oldukça cesaret isteyen çıplaklığın kullanımıyla, Japonya da dahil olmak üzere dünyanın heryerinde sansüre uğramış filmin yönetmeni Kaneto Shindo, birçok tam olarak 48- başarılı filmin yönetmeni olarak, mayıs 2012'de 100 yaşında hayata veda etti. Asıl esin kaynağım, yardımcılığını da yaptığım Mizoguchi'ydi. Amerikalı Orson Welles ve Rus Eisenstein, Fransız Godard gibi batılılardan da etkilendim. Onibaba'da asıl tarihsel ilgim sıradan insanlara, onların karşılarına çıkan günlük açmazlar karşısında kendilerini taşıyabildikleri enerjilerine odaklanıyor. Kaydedilmiş tarihte yer bulamayan, sıradan insanlar denen kişilerin çabalarını tasvir etmeyi arzu ettim. Onibaba'yı yapmamın asıl nedeni buydu. Aklım hep o sıradanlardaydı. Ağalar, politikacılar ya da ismi ve şöhreti olanlar umurumda değildi. Ot gibi yaşayan gayet gerçek insanların hayatlarını aktarmayı istedim. Evet, uzun salınan sazlıklar bana göre dünyanın, insanları çevreleyen toplumun sembolü. Kuroneko'da da çalılıklar aynı sembolik sonla kullanılıyor. Uzun, sık ve salınan sazlıklar bahsetmeye çalıştığım sıradanların yaşadığı ve ağaların, politikacıların gözlerinin ulaşmadığı dünya. Gözlerim, kameranın gözleri, toplumun en dipteki seviyesinden dünyaya bakmaya ayarlanmıştı, en üstündekilerin değil. Marksist! Sosyalizme inan biriyim. Sosyalistim diyebilirim. Topluma en diptekilerin gözleridnen baktığınızda, her şeyi bir politik sınıf savaşı duygusuyla değerlendirmek ve algılamak zorunda olduğunuz gerçeğinden kaçamazsınız. Tüm bu durumi filmin politik arka planını oluşturuyor. Film yapımcısı olarak sınıf bilincine sahibim. Ancak, her şeyden önce bir sanatçı olduğumu da vurgulamak isterim. Sınıfı savaşını bu nedenle politik mücadeledeki gibi görmüyorum. Daha çok günlük hayatında, bireyleri nasıl etkilediğini görüp tasvir etmeyi seviyorum. Politikaya ve sınıf savaşına tarafsız bir sanatçının bakış açısından bakmayı tercih ediyorum. Politik idealizm ile sosyal çatışmayı görmek zor değildir, en azından politik bir arzunun şaşı bakışlarıyla görebilirsiniz. Bu anlamdaki yaklaşımdan uzak durmaya çalışıyorum. Hepsinden öte, bu savaş bizim toplumumuza özgü bir durumdur. Demek istediğim, sanatçı bakış açısında ise, filmlerimde başrolde olan işçilerin karşılaştığı sorunları görmeyi istiyorum. Onların zorlukları aşarken izledikleri yolla ilgileniyorum. En azından, geleceğe dair bir kazanma umudunu, bir bakış açısını yansıtmayı seviyorum. Onibaba'da sonda annenin cezalandırılması sayesinde kendi dünyasının sınırlarından kaçmasını istedim. Her iki kadının da kaçışını aslında. Onu cezalandırdım çünkü bu dünyasının sonunu getiren türden bir ceza değildi, cezalandırmanın gücünü tek başına barındırmıyordu. Bu cezalandırılmanın ruhani bir yönü vardı. Böylece çektiği azapla annenin ruhunu kurtarıyordum. İyileştikten sonra, hem anne hem de yönetmen, yeni dünyaya ilk adım için hazırdır artık. Bizi yeni bir geleceğe taşıyabilecek o yeni adıma hazırdır."}
{"url": "https://futuristika.org/kanuni-sultan-suleyman/", "text": "Osmanlı'da saray eşrafı zevki alem içerisinde hayatlarını idame ettirmelerinin yanında giyim kuşamlarına da titizlikle dikkat ederlerdi. Muhteşem Yüzyıl dizisiyle birlikte çeşitli spekülasyonlar ortaya atılsa da, benim düşüncem o dönemin yaşayış şeklini ve adabı muaşeretini bugünün gözüyle değerlendirilmemesidir. Tarihe mal olmuş şahsiyetlerin dizilerle birlikte anılması ve yaşam şeklinin tartışılması yanlıştır. Muhteşem yüzyıl dizisinde hayatı ve hüküm sürdüğü dönemi anlatılan Kanunu Sultan Süleyman hakkında okunabilecek en güzel kaynak Cumhuriyet Gazete ve Matbaası tarafından 1937 yılında basılan ve milli roman formatında M. Turhan Tan tarafından kaleme alınan Hürrem Sultan kitabıdır. Muhteşem Yüzyıl dizisinde konu edilen Kanunu Sultan Süleyman şehzadeliğinden beri güzel ve şık giyinmeye dikkat eden bir kişilikti. 1.74 ila 1.78 metre boyu arasında olduğu tahmin edilen Sultan Süleyman'ın giyimiyle iç ağalarının birincisi olan Odabaşılar ilgilenirdi. Genellikle hadım ağalarından seçilen Odabaşılar'a her sene padişah tarafından Came-i Hassa-i Padişah adı altında beş parça elbise verilirdi. Topkapı sarayında Sultan Süleyman'a ait olduğu düşünülen 87 parça giyim eşyası muhafaza edilmektedir. Kanuni giyiminde güzel renkli ve desenli kıyafetleri tercih ederdi. Açık renk atlaslardan, ipekten entariler ve kaftanlar giyermiş."}
{"url": "https://futuristika.org/kapisma-duchampa-ovgu-gocebe-bagimsiz-sanatci-inisiyatifi/", "text": "Bu sene yurt içi ve yurt dışından 100'den fazla sanat galerisi ve sanat kurumunun katılacağı İstanbul Sanat Fuarı dokuz gün süresince birbirinden önemli sergilere ev sahipliği yapacak. İstanbul Sanat Fuarı yirmi iki yılını geride bırakırken, yurt içi ve yurt dışından 100 sanat kurumu ve galerisinin katılımıyla kapılarını açmaya hazırlanıyor. 22. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı, TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A. Ş. ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile düzenlenen 31. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı ile eş zamanlı olarak gerçekleştirilecektir. Göçebe Bağımsız Sanatçı İnisiyatifi; davet ettikleri sanatçılarla birlikte hazır malzeme kullanımı üzerinden Duchamp'a övgüler düzüp, aynayı birbirlerine ve kendilerine tutuyor. Birbirleriyle aynı/benzer hazır malzemeyle ürettikleri eserleriyle kapışıyorlar... Dilimizde belki de en çok ada sahip bir mekana ait nesneyi; sanat tarihinin dönüm noktasından hareketle ve güncel bakış açısıyla, geleneksel mekanından kopararak ele alıyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/kapitalist-tuketim-kulturune-karsi-kedi-kolektifinin-kafesi-yalovada-acildi/", "text": "Kapitalizmin dayattığı bencil ve rekabetçi kültür yaşamlarımızın her alanına-her alanına saldırıyorken, bu kültüre karşı paylaşma ve dayanışmayı örgütleyen birliktelikler de büyüyor. Bencil sömürü sistemine karşı gönüllü insanlar tarafından temelleri atılmış, paylaşma ve dayanışmayı esas alan Kedi Kolektif, Yalova'da açıldı. 1 Şubat Cumartesi günü Yalova Cemal Nadir Sokak'taki kafelerinin açılışını yapan kolektif, patron-işçi kandırmacasından uzakta, gönüllü olarak çalışmanın esas alındığı ve hep birlikte üretilenlerin yaşama katıldığı kafelerinde, yeni bir yaşamı filizlendiriyor. Kapitalist reflekslerin gündelik yaşantılarımıza kadar sızdığı, bireyin bu kültür içinde giderek yalnızlaştırıldığı zamanlarda kapılarını açan Kedi Kolektif herkesi Hep birlikte kapitalizme karşı düşleyebileceğimiz, elimizdekini paylaşabileceğimiz bir barikat kurmaya çağırıyor. Açtıkları kafeyi aynı zamanda bir sahaf gibi de kullanan kolektif, kitaplıklarında bulundurdukları kitaplarla daha fazla insana ulaşmayı, özgür bilgi paylaşımını artırmayı hedefliyor. Kafe içerisinde bir bölüme kurdukları Kedi Radyo ile de, yakın zamanda internet radyoculuğuna başlayacak olan Kedi, bu radyodan hem müzik yayını, hem radyo tiyatrosu yapacak, hem de kafe içerisinden yaptıkları canlı yayınlarla orada olamayanlar için de Kedi'de olanları paylaşacaklar. Kafe içerisinde haftalık film gösterimleri yapmayı planlayan kolektif, aynı zamanda güncel anarşist yayınların, dergilerin ve çeşitli fanzinlerin bulunduğu bölümle de, bu yayınların daha fazla okuyucuya ulaşmasına zemin sağlıyor. Coca-Cola gibi küresel kapitalist şirketlerin ürünlerini kafelerinde barındırmayı reddeden Kedi Kolektif, bu tüketici kültür yerine kendi deyimleriyle üzerinde emek sömürüsü ve çocuk kanı bulunmayan ürünleri misafirleriyle paylaşıyor ve herkesi bu paylaşıma ortak olmaya çağırıyor. Henüz açtıkları kafelerinde, kapitalizmin bencil ve rekabetçi kültürüne karşı paylaşma ve dayanışmayla bezeli bir kültürü örmeye başlayan Kedi Kolektif Çünkü bizler düşledikçe kötü olan lanetlenir. Çünkü bizler düşledikçe var edebiliriz. Çünkü bizler düşlediğimiz kadar var olacağız. Ama bizler aynı zamanda paylaştığımız ve dayanıştığımız kadar düşleyebileceğiz. Sömürüye karşı birleşelim, omuzlarımız birbirine değsin diyerek herkesi bu kültürü, hep birlikte, ilmek ilmek örmeye çağırıyor. Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 16. sayısında yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/kapitalizmin-suc-tarihi/", "text": "Keşiflerin, o insanı insanlığından utandıran süreçlerini okumak, Avrupalı açgözlülüğünün sınırsızlığını, medeniyet denen beladan kahır kılıklı çocuklar peydahlamamış ki Avrupalı barbarlar karşısında tek günahları bu kutlu kısırlıktı- yerlilerin maruz kaldıklarını okumak tarihçiliğe dair en sadist zevkleri tattırmıştı şahsıma. Özellikle Raymond Luraghi'nin Sömürgeciliğin Tarihi ile başlayan yolculuk keşifler ve sömürgeler tarihine dair aslında rahatlıkla anlamlandırabildiğim bir ilgiyi başlatmıştı. Bu tarihin dimağdaki çalkantısını, hele de Frantz Fanon, Sartre, Ali Şeriati gibi, Batı -Emperyalizm-Kapitalizm karşısına, 3. Dünya ve koloniciliğin acılarını dikebilen filozofların fikirleri ile şekillendirdiğinizde, ezilen toplumların herhangi bir bireyi olarak kişisel safınızı daha belirgin kılıyordunuz. Okumamışlardansanız onun elinde en fazla yarı aç yarı tok yaşayan bir kalfa, işsiz bir depresif ya da müşteri bulamadığı için hayıfla sokak sokak gezinen bir fahişe olursunuz. Ne dini, ne ahlakı, ne sevecenliği olan, kırmızı başlık takmış bir Godzilla'dır. Onun için değerli olan tek şey ya kafa çalıştıramayıp silah geliştirememiş gariplerin ülkelerindeki madenler, ya da işsiz güçsüz kalıpta emeğinizi boğaz tokluğuna sunacağınız hayalet tepsilerdir. Onun taptığı tek şey kara dönüştürebileceği güçsüzlük ve onursuzluktur. Kapitalizmin Suç Tarihi bu utandırıcı çılgınlığı en ince hatlarına kadar inceliyor ve çoğumuzun herhangi birer tarihi olay sandığı unsurları yürek delici birer tarihi belge olarak kullanıyor. Yerlilerin kanının nasıl altına dönüştüğünü, köle ticareti denen şeyin insanın yeryüzünün her noktasını kara anıtlarla donatmasına yetecek kadar büyük bir utanca yetip artacağını görüyoruz. Koskoca Çin'in üç tane tüccarın açgözlülüğüyle afyon manyağı yapıldığını, petrol denen şeyler uğruna tasarlananları görünce Keşke hep ilk çağda kalsaydık! diyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/kara-grotesk-jan-svankmajer/", "text": "Kült Neşriyat, yeni yayın döneminde biz naçizane takipçilerinin merakla beklediği bir über-metni, bu toprakların sarsıcı sarsaklığında kendine has bir etki alanı yaratacak bir kitabı yayına hazırlıyor. Levent Şentürk, Jan Svankmajer hakkında yazdı. Bu küçük kitap, Svankmajer'in imge dünyasına yönelik bireysel susuzluğumun bir sonucu olarak ortaya çıktı, diyor Levent Şentürk. Şentürk'ün bu nevi şahsına münhasır metni, gerçeküstücülüğün puslu Çek koluna uzanıp, oranın usta imge büyücüsünün dünyasında eşine zor rastlanır bir yolculuk sunuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/kara-istanbul/", "text": "New York merkezli Akashic Books yayınevinin Noir isimli dizisini kapsamında, editörlüğünü Amy Spangler ile Mustafa Ziyalan'ın üstlendiği ve 16 yazarın İstanbul'un farklı semtlerinde geçen öykülerinin bir araya getirildiği isimli kitap, sanırım, dünyayla eş zamanlı olarak Türkiye'de de yayımlandı. On altı yazar, farklı semtlerde geçen birer öykülerini verdiler Kara İstanbul'a. Bu yazarlar: İsmail Güzelsoy, Feryal Tilmaç, Mehmet Bilal, Barış Müstecaplıoğlu, Hikmet Hükümenoğlu, Jessica Lutz, Algan Sezgintüredi, Lydia Lunch, Yasemin Aydınoğlu, Mustafa Ziyalan, Behçet Çelik, İnan Çetin, Tarkan Barlas, Rıza Kıraç, Sadık Yemni ve Müge İplikçi. Ayrıca, kitapta, bir dönem İstanbul'a kafayı iyi takmış olan, efsane No Wave'ci Lydia Lunch'dan da bir öykü olması, karşımızdaki kitap projesini daha da güzelleştiriyor. Aslında kitaba önce önyargıyla yaklaştım. Konu İstanbul'un karanlık yanı olunca, böylesi sonsuz bir konu kaynağında kitap naif kalabilir diye düşünüyordum. Ancak seçki gayet iyi kotarılmış; kara, bazen karamsar ve hatta komik. ABD'nin Ohio eyaletinde doğdu, büyüdü. Bryn Mawr College'ın Arkeoloji ve Alman Dili ve Edebiyatı bölümlerinden mezun oldu. İstanbul'a taşındı. Bir süre Çitlembik Yayınları'nda yayın koordinatörlüğü yaptı. 2005 yılında AnatoliaLit Ajansı kurdu. Türkiye edebiyatından çeşitli eserleri İngilizce'ye çevirdi, çeviriyor. Bunlardan biri, Aslı Erdoğan'ın romanı Kırmızı Pelerinli Kent 2007 yılında The City in Crimson Cloak adıyla Amerika'da yayınlandı. Zonguldakta doğdu. Şimdilerde New York'ta psikiyatristlik yapıyor, Red Hook semtinde yaşıyor. İnternette Marmara dergisini yayınlıyor. Şiir, deneme ve öyküleri 1983'ten bu yana süreli yayınlarda, seçkilerde yer aldı. Su Kedileri adlı bir öykü, Yakılacak Kentlerden adlı bir gezi kitabı var. Son şiir kitabı Bucaksız 2008 yılında yayınlandı."}
{"url": "https://futuristika.org/karanliktan-thomasya/", "text": "Nedendir bilinmez, yazmak da, kendisini karşıtına dönüştürmüş olan şeyin baskısıyla başlangıcına gider. Her şeyden önce karşı çıkarız, öne geçeriz, önünde dururuz, yazılmış bir şeye karşı yine yazarız. Bu yüzden her yazı bir karşı yazı olduğu gibi neyin karşısında olduğu da pek açık olmaz. Çelişkili bir şekilde düşünür ve yazarız, gerçeğe pek uymaması yönünden bu tutumumuz bizim temel gerçeğimiz olur. Nedir öyleyse bir soru, neden sorulur, yanıta gücü olmadığından mı, yoksa yanıtın bir beklentisi midir? Varlığın kendine sorduğu şey olan insan nedir, neden her şeyi karıştırır, eğer doğasından dolayı ise neden bu doğayı tehdit eder? Şüphesiz çelişki güç üretir, gerilimdir o, güçlüyü yok eder, ve dünyaya karşıt olarak insanı da yaratır. Bu yüzden çelişki üzerine ne kadar karşıtlık uzlaştırıp yok etsek de, çelişki denen şey bir doğası olmadığından kendisi hakkında söz ettirmez. Yapabileceğimiz, ancak çelişkili düşünüp, düşündüğümüz şeyle karşıt bir konum almak. Üstelik çelişki kendisi olmayandır, çelişkili bir şekilde. Dolayısıyla çelişkilik ikircikliğin karşıt anlamlısıdır. Çelişki her zaman en büyük karşıtlık içinde en büyük açıklığı gerektirir; sözcükler son derece güçlüdür hep, ancak sahip oldukları güçle duyulmaları halinde anlaşılabilir, ne var ki bu anlayış kırılmış, parçalanmış gibidir. . Aynı anda biliyoruz çiçeklenmeyi ve solmayı. Bir yerlerde aslanlar dolaşıyor daha, bilmeden, Öbürünün ağırlığı, ama diğer öbürünün ağırlığından sonra. Hayır, yazmak hala bir çelişki, ve neden kitaba dönüşmek istediği, neden kendisinden kopacak olana izin verdiği bilinmez: çelişki kitaptır çünkü yine kendisi yazmayı sonlandırır. Maurice Blanchot üzerine bir şeyler yazmaya çalıştığımızda, bir şeyler düşünmeye başladığımızda önümüze dikilir Karanlık Thomas. İlk kitabıdır Thomas, bütün kitaplarının ilki, bütün yapıtlarının başı, bütün yapıtlarındaki o karanlık nokta. Kitap hem Blanchot için bir ilk kitaptır, hem de, kendi açısından da bir ilktir ve bir ilkin tüm özgünlüğünü taşır. Karanlık Thomas bir ilk deneyimin tüm zenginliğini yoksulluğuyla birlikte içeren, içerdiğinden çok çıkartıldığıyla artmış ve Blanchot tarafından eksiltilerek kendinden çıkartılan bir bilinmez. Çelişik bir dil ve çelişik bir kitap, çelişik bir çelişki ve karşıtlar arasında katıksız bir karşıtlık. Yazmak zordur bu kitabı, hele yazacak bir şeyimiz yoksa, hele de bu yokluk bize kendini göstermezse. Yazabiliriz ancak yazamayız da. Öyleyse kitaptır kitap olmayan: ama yapıt, ve yapıt nesnede yok olan şeyin ortaya çıkmasını sağlar. Maurice Blanchot yazmak için yazmayı ayırdığında, ortaya çıkan şeyin ışıltısı yine yazdıklarının yazıya dönüşemeyenden aldığı güçten kaynaklanır. Blanchot, Karanlık Thomas'yı yazdığında kitap henüz ortaya çıkmadığından, kitaba yeniden müdahale edilmiştir -ilk basım büyük oranda kısaltılmıştır-, yapılması gizemden yana olan bu müdahale kitabı büyük oranda kısaltarak daha bir dışarı çıkartmıştır; belki okurun huzuruna. Kitaba girmek için sabır gereklidir. Asla kitap dememek için de tüm hazırlıklarımızı yapmalı. Bir kitapta neye kitap değil denir? Bir kitapla ilgili düşüncelerimiz varsa eğer, karşı bir kitaba mı dönüşür, bir kitabın içinde, kenarlardan gitmek, sonra notlarla yeni bir kitaba malzeme toplamak nedendir, bunları düşünmeliyiz. Gülünç, karınüstü duruşun. Sürünüyorsun. Duvarı temelinden kazıyorsun. Kaçıp kurtulmayı umut ediyorsun, bir fare gibi. Sabahleyin, yola vuran gölge gibi. Bir delik, yalnızca bir delikti, kitabın talihi. Çıkıyorum sanırsın, daha da gömülürsün içine. Tek bir kurtuluş olasılığın bile yok. Yapıtı yıkman gerek. Orada çözüme ulaşamazsın. Yazıyorum işte, yavaş ama kesin artışını sıkıntının. Duvar ardına duvar. Sonunda kim bekliyor seni? Kimse. Kim senin sayfalarını karıştıracak, çözecek, sevecek? Kimse hiç kuşkusuz. Tek başınasın gecede, dünyada tek başına. Yalnızlığın ölümün yalnızlığı. Bir adım daha. Belki biri gelir, duvarı deler; senin için yolu bulur. Yazık! Kimse buna kalkışmayacak. Kitap adını taşıyor. Adın, kendi üstüne kapandı, el, beyaz silahı sıkar ya, öyle. Ama biz, bir şey düşünürken bile, tek bir şey, Kendine sınırda insan bir çalışmayla dönüşür, dönüştüğü şeyde dönüşümü kaybederek olmadık bir sınıra varır. Olmadık bir sınırda, sınırın bittiği o en uç noktada başladığı yere varır. Bir başlangıç olarak bu sınır, dışarısına kadar açar onu, kendi dışarısına kadar, ve oradan dışarının kendisine. Dışarı, dışarıda olanın yaklaşmadığı yer olarak, kendi olanaksız varoluşunda olanaklının dışındadır. Dışındadır. Sınırlı varlık olarak insan, yapıtı yoluyla kendini aşar, bir nesne yapar, dünyadan bir yokluk alır, bir varlığa dönüştürür. Görüneni, biçimi yoluyla görüneni içeriği yoluyla gösterir. Görünmez olanı görünüründen çekip çıkartan sanatçı insan, görünmezi de görünür kılar, bir kereliğine yapıtta ortaya çıkan şey, gecesinde dinlenendir. Onu sanatçı da tek başına çıkartamaz, sanatçı tüm varlığıyla kendini unutuşa verir, dünyanın başlangıcına gider, ve orada yapıtına sınır arar. Yapıt dediğimiz şey sanata bir belirlilik katmaktır. Ona bir dünya vererek, onu dünyadan çekip almaktır. Yapıt böylece aşılmış bir şey olarak bizi aşacak şeye izin verir. Öyleyse, bir sanat çalışmasında sınır, bu sınırı var eden şeyi dönüştürmek olmalıdır. Bir müzik parçasında onu bestecisinin yapan şeyi bulmak belki de. Gerçeğin sürgün yeri olan, masum bir oyunun tehlikesi olan, insanın içi ve sınırı olmayan dışarısına, onun yapabildiğinin dışına ve olanağın tüm biçimlerinin dışına atıldığı yere bağlılığını doğrulayan sanata sahipsek eğer, bu nasıl olmaktadır? Nasıl, eğer tümüyle olasılıksa insan, kendine bir sanat sunar? Bu gerçek diye adlandırılan, aydınlığın yasasına uyan zorunluluk olan zorunluluğu karşıt olarak, onun ölümle, olasılığa ait olmayan, ne egemenliğe, ne anlamaya, ne de zamanın işlemesine götüren ancak onu kökten tersyüz etmeyle karşı karşıya bırakan bir ilişkisi olduğu anlamına gelmez mi? Öyleyse bu tersyüz olma yapıtın ulaşması gerektiği, üstüne kapandığı ve sürekli olarak onun üstüne kapanabilecek ve onu alıkoyabilecek kökensel deneyim olmaz mıydı? Demek ki son artık insana bitirme, sınırlandırma, ayırma, böylece kavrama gücü veren şey de değil de sonsuz, kendisiyle sonun asla aşılamayacağı çok kusurlu sonsuz olmaz mıydı? . Blanchot, Karanlık Thomas ile yazıyı arar, yazıyı yapıta dönüştüren simyayı; ancak yersiz bir çabadır çünkü yazı elindedir ve tüm boşluğa attığına karşılık boşluk ona atma olanağını yeniden verir. Yazı, Blanchot'nun alanında mezarını genişletmiştir. Yazı kendini onun aracılığıyla içeriden açar, dışarıya kapalı gibi görünen, bu yüzden onu dışarıyla ilişki olarak anladığımız bir şekilde. Belki de bu yüzden Karanlık Thomas'nın sularına kapıldığımızda hissettiğimiz ilk şey olarak derinlik yüzeyde kalır. Karanlık Thomas'nın sularında derinlik kaybolmuştur, bu yüzden ne bir kuyudur ne de kara bir delik. Ancak karanlık olduğu apaçıktır ve bu yapıtı kavramak bizzat kavramın kendisine mal olur. Öyleyse Karanlık Thomas'da ne aradığımızı bilmemenin rahatlığıyla bir ilk söze başlamak, diğer bütün sözleri geride bırakmış olmak gibi olmalıdır. Sularına kapıldığımız bu yazı bize boğulmayı garanti etse de boğulmanın bizi kurtaracağından emin olmamak gerekir; çünkü yazının önünde yazı durur ve önümüzde duran su düşüncesi bizi suyun içinde düşünmekten ayırır ve içimiz harflerle dolar. Kitapta sözcüklerin bize o kadar gerçek göründüğü düşünüldüğünde, onları oluşturan harflerin gerçek birer kemirici canavar olduğu söylenebilir. İçeriden içeriye doğru kemiren bu canavarlar aynı zamanda kitabın da içeriden kemirici gücünü doğrular. Kitaplar vardır içerikleriyle gerçekte büyük yaralar açar, ve kitaplar vardır kitaba dönüşmüş şeyin, belki bir ağacın hüznüyle yoğrulmuştur. Her kitap içindeki ölümün yoğunluğu kadar anlamlı olsa da biz de kitabın zamana yayılmış mezarıyızdır, kitap bizde ölümünü bulur çünkü ona hayatı veren biziz. Tıpkı Thomas'ın yolculuğunda ölümün kılıktan kılığa gizlenmesi gibi, ve tüm bu varoluş her şeye bulaşarak taşınır. Karanlık Thomas anlaşılmaz değildir, anlaşılmazın merkezidir, ve kitap bu merkezin üzerine kapanır. Eğer ölüm dürtüsü bizde saklanmış cansızın bizden bizi istemesi ise, kitap da bu dürtüyü harekete geçiren temel suç ortağıdır, ve bizi sürüklemeyi sürdürür."}
{"url": "https://futuristika.org/karen-russell-timsah-park/", "text": "1981 doğumlu #karen russell, ilk romanı Timsah Park ile Orange ve Pulitzer'e aday gösterildi, Young Lions ve Bard ödüllerini kazandı, New Yorker'ın 40 Yaş Altı 20 Yazar seçkisinde yer aldı. Russell, bataklıkta bir adada yaşayan ve hayatını timsah gösterileriyle kazanan bir ailenin çöküş öyküsünü anlatıyor. Hayatta kalma stratejileri, algının kör noktaları farklı diyebileceğimiz bir bakış ile karşımıza çıkıyor. Aile de bir garip. Timsahlarla güreşen bir anne, Kızılderili şefi havalarında bir baba, dahi olduğuna ikna omuş bir ağabey, ruhlarla konuşan bir abla ile günün birinde timsah güreş, şampiyonu olma hayalleri kuran bir kız. Batmakta olan bir dünyada ayakta kalmak uğruna verilen mücadelenin temeldeki aynılığı ortaya konuyor. Siren Yayınlar'ından Püren Özgören çevirisiyle yayımlandı. Karen Russell, ayrıca Sleep Donation isimli son novellasını ABD'de sadece dijital formatta yayımladı."}
{"url": "https://futuristika.org/kargamecmua-futuristika-roportaj/", "text": "KargaMecmua'nın Yemek dosya konulu 41. sayısı çıktı! Yeni sayıda yemek ve yemek yemek ile ilgili bolca kişisel yazının yanında Nekropsi, Laurie Anderson, ANBB, Tuli Kupfer Berg yazıları, Güney Amerika Seyahatnamesi'nin 2. bölümü, Dostoyevski ve Puşkin evlerine ziyaretleriyle Saffet Sözen izlenimleri, Osman Kaytazoğlu ve Rafet Arslan'ın kişisel dökümleri bulunmakta. Tabi bir de Futuristika röportajı! Zafer Yalçınpınar'ın KargaMecmua için gerçekleştirdiği röportajın tamamını aşağıda okuyabilirsiniz. KargaMecmua ekibine, Tayfun Polat'a ve Zafer Yalçınpınar'a gösterdikleri ilgi ve özen için teşekkür ederiz. Barış Yarsel: Tam tarih vermek gerekirse, 1 Ocak 2008 ilk saatlerinde doğdu. Tıpkı Meksika'daki Zapatist hareket gibi, yeni bir yılın sabahında ilk sözümüzü söylemiş olduk. Başlangıçta konsepti blog zannedenler çoktu haklı olarak. Oysa derginin kurucu tayfası olan ben, eşim İpek ve Pınar İlkiz Türkçe bloglarda uzun geçmişlere sahip insanlar olsak da, Futuristika! tamamen bir dergi mantığıyla başladı yayına. Sayfaların içeriğe göre farklı tasarlanmasından, teknik ve editoryal olarak planlanmasına kadar, önemsenen bir iş olmasına çalışıldı. Tek farkı basılı olmamasıydı. Bir anlamda, hem kendimizi hem de okuyucumuzu dönüştürme sürecine girdik ve bu konuda çok yol almış olsak da, diyebilirim ki, bu dönüşüm alanını genişleterek yayılıyor. Dergilerin muazzam bir etkileme gücü olduğuna inanıyoruz. Kitap ya da gazete ya da herhangi bir yayın aracında olmayan bir özgürlük hissi veriyor. Dünya, dergilerin keşfettikleri güzel konularla daha da güzelleşiyor. Birer dergi delisi olarak, uzun yıllardır sanat, edebiyat, moda, tasarım, müzik, kısa öykü dergilerini takip ediyoruz. Yeraltına ilgi gösteriyoruz, fanzinleri okuyoruz, dişçimizin dergilerine sulanıyoruz. Bir dergiyi bulabilmek için şehri boydan boya dolaşabiliyoruz. Moskova'ya gidince Kiril alfabesinde, Atina'ya gidince Yunanca bir dergiye bakıp sahip olmaktan, tümüyle anlamasak da haz alabiliyoruz. Dünyanın herhangi bir yerinde dergilerle uğraşan o büyük, kalabalık ve güzide yaratıcı kitleye dahil olmanın tadını yaşamaya karar verince, dergimiz harekete geçti. Fikir de şuradan çıktı; bu ülke avangart, gerçeküstü, ana akım dışında kalan karşı kültür ve alt kültür mecralarında ve bunların yanında genel olarak orta sınıf ahlakının lanetlediği karaşın mevzularda bir miktar kavruk gibi, hatta neredeyse çöl gibi... O zaman piste çıkalım da iki kıvıralım dedik ve değişen zamana rağmen, dergi kolektif bir zihnin yeri geldiğinde suratlara iyi oturan bir yumruğudur diye düşündük, böyle başladı. Neden Futuristika? Çünkü kendimizi geçmiş ve gelecek arasında sıkışmış, ancak bunun acısını dergi için üretimle aşan kişiler olarak konumlandırıyoruz. Retro ve vintage olan ile gelecek arasında ruhani ve maddesel bağlar olduğuna inancımızla, geçmişteki geleceğe, gelecekteki geçmişe atıyoruz. Gelecek tüm güncel sıkıntılara, çürümüşlüğe rağmen, rezil bir gelecek olacağına dair güçlü işaretlere rağmen dikkate alınması gereken bir umuttur. Ayrıca, Türkçe'de fütursuz olmak da, hiçbir şeyi takmamak anlamında. Yani, gelecek yok diyen punk hissiyatından hareketle, gelecek varsa da biz geleceksiziz. BY: Bir yandan belirli kurallarımız var; faşist, cinsiyet ayrımcısı, önyargılı, cahil ve cehaletinin farkında olmayan ve hatta fedakarlıkla üretilen her türlü esere sadece internet üzerinde Andy Warhol'un mutasyona uğramış önsezisiyle sadece 15 saniye ayırıp ahkam kesenlerle işimiz olmayacaktır. Öte yandan, dergiye ulaşan, Futuristika! bünyesinde yer alsın diye düşünülen her esere saygı duyuyoruz ve ismine cismine bakmadan değerlendirmeye çalışıyoruz. Çünkü ana akıma dahil mecralarda olmayan önemli zihinlerin olduğuna mutlulukla inanıyor ve şahit oluyoruz. Bu konuda zamanı geldiğinde unutulacak olan önemsiz bir ayrıntıyız, bu yanıyla da kendimizi gereğinden fazla ciddiye almamaya ve keyfini çıkarmaya çalışıyoruz. Tabi ki editöryal planlamamız, tashih çalışmalarımız, görsel çalışmalarımız oluyor, her dergi gibi. Futuristika! online bir dergi olmasının yanında, belirli dönemlerde İngilizce olarak hazırlanan PDF versiyonuyla da basılı dergi tasarımında yer alıyor. Bu versiyon İngilizce sitede ücretsiz elde edilebilirken, sınırlı sayıda basılı dergiyi dünyada çeşitli yaratıcı kişilere, sanat direktörlerine, bienallere, tasarımcılara, yayıncılara ve kitapevlerine gönderiyoruz. Basılı versiyonun tasarımını 4. sayıya kadar Fatih Gül yaparken, 4. ve 5. sayılar Murat Özköroğlu tarafından kotarıldı. İllüstratörler, şairler, yazarlar, röportaj sorumluları ve fotoğrafçılar derken, sayısı 15'den aşağı düşmeyen bir ekiple hareket ediyoruz. Ayrıca uyuyan ve zamanı geldiğinde bir işaretle ayaklanacak birimler de var şehirlerde, onlar da o büyük geceyi bekliyor. Konularda oldukça serbest gibi gözüküyor olsak da, aslında belirli ana hatlar üzerinden hareket ediyoruz. Hem yerel hem de uluslararası ilginç işlere imza atan sanatçıları takip edip görüşüyoruz. Bu isimler sokak sanatından, ilginç eşya tasarımcılarına, müzisyenlerden entelektüel simit satıcılarına, politik aktivistlerden sadece bir adet basılmış kitap yazarlarına değişiklik gösterebilir. Önemli olan tek nokta, gerçekten farklı, yüksek ihtimal popüler olmayacak, ancak hızla değişen bu garip dünyada yer almaya devam edecekleri bir araya getirmek mücadelesidir. Bu noktayı dikkate alarak diyebiliriz ki her dönemde Kadıköy'ü seçenler, Kadıköy'le kendini tanımlayanlar, kör olmayı seçtikleri şeyler yanı sıra oldukça açıkgözlüler de. Karşı yakalar ya da suyun öte yanı, Kadıköylü bizler için uzaktan seyredince güzel, arada o kalabalıklara karışıp Kadıköy'de kalabalıklar içinde yalnız olabilmek tercihimiz. Bahsettiğiniz tını, burada yaşayanların ve yaşananların yarattığı bir tını değil sadece, geçmişten gelen bir farkındalık da var ve bu ülkenin belki de gelecekteki son kalesi Kadıköy... Bu hislerin Futuristika'ya yansıması Kadıköy sokaklarında kaybolmakla eş değer. Bir zamanlar bir yazarın tarif ettiği gibi saçları taranmış düz saçlı kadın misali denize paralel inen Kadıköy sokaklarında, diğer her şehrin bir yansımasını bulabileceğimiz bir memleket Kadıköy. Sürekli tavaf ettiğimiz, boyunca hep yeniden doğduğumuz, alışkanlıklarımızın, şaşkınlıklarımızın, korkularımızın ve tedirginliklerimizin kısır döngüsü Kadıköy sokakları. Futuristika!'da duyulan tüm bunların bir eskizi, görünen ise belirsiz bir kesit aslında. BY: Bu konuda dergide çıkan yazılardan etkinliğin başlangıç dönemi, gelişimi ve gecenin tamamlanması, okuyucuya sunulduğu haliyle bulunabilir. Sorunuzu daha kişisel algılayıp şöyle cevap vermek isterim; yoğun bir hazırlık döneminden sonra gerçekleşen 12 Temmuz gecesi -benim açımdan- son bulduğunda, aslında her şeyin daha yeni başlayacağını fark ettim. Ece Ayhan ve hayatımda Ece Ayhan gibi yer eden birkaç isim hakkında düşüncelerimi, hislerimi paylaşmamak için bencillik hakkımı kullanırım genelde. Fakat gece sonrası Chris King ve ilgili kişilere yazdığım e-postada da ifade ettiğim gibi sanırım şairin ne dediğini belki de ilk defa duyar oldum o dönemde, o gece ve sonrasında ve tedirginlikle ama bilinçli olarak sağır olmayı seçiyorum. BY: Futuristika! tezgahında, yaz rehaveti boyunca yine kimseleri boğmadan benzer enteresanlıkta yazıları, röportajları, fotoğrafları, şiirleri, öyküleri, çizimleri, renkleri okuyucularımıza sunacağız. Sonbaharın gelmesiyle Marmara palamutlarının aksine dipteki parlak kayalıklara doğru bir akıntıya kapılacağız gibi görünüyor, lodos yardımcımız olsun. Olabilecekleri biraz üstü kapalı geçiyorum, zira Futuristika! şaşırtmaca oyununu seviyor."}
{"url": "https://futuristika.org/kargart-film-yapim-ve-yonetim-atolyesi/", "text": "Ödeme Koşulu: Her ayın ilk dersi başlamadan peşin olarak ödenir. Metin Gönen'in hazırlayıp yönettiği Film Yapım-Yönetim Atölyesi, 16 haftalık pratik dersleriyle temel sinema eğitimi ve yönetmenlik programı sunuyor. Yoğun ve zengin programıyla atölye, sinema dilini, film estetiğini ve mizansenin temel teknik-estetik operasyonlarını öğrenmeyi, fikirlerini bir filme dönüştürmeyi arzulayan tüm sinemaseverlere açık olarak hazırlanmıştır. Atölye, bir film yapmanın tüm aşamalarının somut olarak öğretileceği komple bir temel sinema eğitiminden ve yönetmenlik pratiğinden oluşmaktadır. Bu temel sinema eğitimi çerçevesinde atölye, sadece kameranın nasıl kullanıldığını öğretmek değil; aynı zamanda, kameranın neyi, ne şekilde ve ne tür bir ışık altında çekeceğine karar verebilecek sanatçı-gözler yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Yani atölye, sadece bir hikayeyi görsel olarak kaydetmeyi öğretmeyi değil; aynı zamanda, bir hikayenin sinematografik anlatımıyla birlikte seyirciye söyleyecek bir sinema-fikri olan, düşünen sanatçı-zihinler yaratmayı hedeflemektedir. Profesyonelliği, çalışma disiplini ve derslerinin Avrupa standartlarındaki yüksek kalitesiyle her şeyden önce katılımcıların takdirini kazanan atölye, eğitimin bitiminde de katılımcıların çalışmalarını desteklemeye devam eden uzun soluklu bir perspektife sahiptir. Çünkü bireysel gelişimi ve özgür sanatsal yaratıcılığı destekleyen estetik çabalara dayanan Film Yapım ve Yönetim Atölyesi, aynı zamanda, fikir alışverişine dayalı kolektif ve eşitlikçi bir çalışma prensibiyle de bir sanatsal-toplumsal demokrasi ekolünü yaşama geçirmektedir. Öğrenciler önce en iyi film ve yönetmen ödülleri alan filmlerin üzerinde bir filmin nasıl yapıldığını somut olarak görecekler, bir filmi gerçekleştirmek için gerekli olan temel sinematografik operasyonları tek tek ve ayrıntılı olarak öğrenecekler. Atölyenin bu ilk döneminde temel sinema dilinin ve film estetiğinin özü öğrenilecek, özellikle de bir filmde anlatılan hikayenin, görsel-işitsel-dramatik yani sinemasal olarak nasıl öykülendiği somut örnekler üzerinden kavranacak ve bir filmde sinematografik fikirlerin bir öykü aracılıyla seyirciye nasıl sunulduğunu görülecek. Sinema sanatının ve sinematografik öykülemenin özgünlüğünün ne olduğuyla ilgili genel bir tablo oluştuktan sonra, öğrenciler bu ikinci aşamada bir film çekmek için gerekli olan tüm bilgileri ve teknikleri pratik olarak öğrenecekler. Temelde sinema pratiğinin öğretildiği atölyenin bu ikinci aşamasında öğrenciler somut olarak senaryo yazım tekniğini görecekler, kamera ve objektifleri tanıyacaklar; ışığın, sesin ve kurgunun teknik-estetik kullanımının öğrenecekler ve uygulayacaklar."}
{"url": "https://futuristika.org/kargart-geceyarisi-filmlerinde-bir-inci/", "text": "Son üç senedir Londra'da ayda bir toplanan ve bilinmeyen 'kült' filmleri seyirciye izletme şansını kendine görev seçen 'Duke Mitchell Film Club' ilk defa İstanbul'a geliyor. 'Geceyarısı Filmleri'nin çatısı altında kendi 'a night at the movies' konseptlerini Türkiye'ye getirmeye çalışan Duke üyeleri, Nisan ayı için oldukça değişik bir program hazırlığı içindeler! Son üç yıldır bilinmeyen Avusturalya filmlerinden iki film bir arada programlarına ve hatta avangardın bile en uzak köşelerine uzanan Duke, bu sefer de İstanbul film seyircisini şaşırtmak için hazırlanıyor. Eleştirmen Evrim Ersoy ve Medya Uzmanı Alex Kidd tarafinda kurulan kulüp, her ay sinemada bir gece konsepti içinde eski günleri canladırmaya çalısıyor: Seyirciyi geldiği zamanda çalan müzik ve poster galerilerinden tutun da, her filmden önce oynatılan ve her ayki temaya göre değişen 'Trailer Trash', kısa filmler ve film quiz'i, Duke'u Londra'daki diğer film kulüplerinde çok farklı kılıyor. Time Out Londra tarafından 'Çok önemli bir film kulübü' ve 'Kayıp filmlerin durdurlamaz desktekçileri' olarak tanımlanan ikili, İstanbul programı için Londra'da oynattıkları en bilinmeyen ve garip filmlerinden birini seçtiler. 1972 yılında çekilen An American Hippie In Israel şimdiye kadar gelmiş geçmiş en garip, bilinmeyen ve unutulmaz kült filmlerden birisi! Yıllardır 'kayıp' diye bilinen ve fakat bazı sinema koleksiyonerlerinin destekleriyle bir kopyası bulunup onarılan bu film, Duke'un en ilginç seçimlerinden biri! İlk defa Türkçe altyazı ile gösterilecek bu filmi kaçırmamalısınız!"}
{"url": "https://futuristika.org/kargart-mayis-2009-etkinlikleri/", "text": "Sergi 16 Mayıs Cumartesi günü kapalıdır. Sergi Pazartesi hariç her gün 13:00- 20:00 arası gezilebilir. Katılımcılar: Zeynep Özkazanç, Bob Achtor/aka: E. C. A, Ferzan Aktaş, Dilan Bozyel, Cins, Burak Cirik, Şenol Erdoğan, Fantom, İnci Furni, Kerem Kamil Koç, OnstOn, Juan Carlos Otano /Grupo Surrealista del Rio de la Plata, Zeynep Özkazanç/İlmek Sultan, Bay Perşembe, Alper Tekgüler& Süyümbike Güvenç, Hüseyin Uğur/Hayali, Müstehcen: Müstehcen olmanın karakteri veya niteliği; bir edim, bir ifade veya bir öğenin genel ahlakı, kendi uygunsuzluğu ve hayasızlığı ile bozma eğilimi. Hayal: Gündelik yaşamın totaliter süregelişinin tektürleştiriciliğini bir edim, bir ifade veya bir öğe ile bozmak. Obscene: The character or quality of being obscene; an act, utterance, or item tending to corrupt the public morals by its indecency or lewdness. Dream: is not available in the legal dictionary. Dream: An act, utterance or item tending to corrupt the homogeneity of daily life's totalitarian continuity. Müstehcen sergisi; sistemin ürettiği sansürcü, ötekileştirici, ayrılıkçı; müstehcen söylemi ile Gerçek'in çıplak müstehcen gözü arasındaki farkın altını çizmeye çalışıyor. Ebu Gureyb hapishanesinden tüm dünyaya yayılan snuff filmvari görüntüleri deşmeden bir müstehcen algısına varmamız zordur. Ceza yasasına göre müstehcen halkın ar ve haya duygularını inciten veya cinsi arzuları tahrik ve istismar eden, genel ahlaka aykırı eserlerdir. Bu tanımla kamu ister istemez müstehcende erotik olan ile politik olanı yan yana getirir. Underground Film Gösterimleri Şenol Erdoğan tarafından organize edilmektedir. 2008 Ekim ayından bu yana her ay bir Salı akşamında KargART Salonu'nda underground film gösterimlerini izleme şansına erişmektesiniz. 12 dakika, siyah& beyaz, 35 mm. Şubat ayında Fast Filmini gösterdiğimiz Virgil Widrich'in bu sefer bu sefer 30'dan fazla uluslararası ödül alan ve Oscar'a aday gösterilen Copyshop adlı filmini izleme fırsatımız olacak. Filmde, fotokopicide çalışan bir adamın tüm dünyayı kaplayana kadar kendisini kopyalamasını izliyoruz. Fastfilmden önce çekilen Copyshopda da imajların çoklu sayıda kopyalanıp- bu örnekte 18.000 adet- dijital ortama aktarılması ve filmleştirilmesi söz konusu. Filmin yönetmeni Virgil Widrich 1967 Salzburg doğumlu. İlk filmi Heller als de Mond ile 2000'de birçok uluslararası festivalde ödül aldı. Birçok multimedya ve film prodüksiyonunda çalıştı. Ekim ayında, Chromofobia adlı animasyonunu izleme fırsatı bulduğumuz Raoul Servais'nin bir başka muhteşem animasyonunu daha izleyeceğiz: Sirene. Üç arkadaş amatör bir film yarışmasına katılarak para ödülü kazanma ve Hollywood'da bir anlaşma imzalama hayali kurarlar. Çöpleri ve kül tablaları dolup taşana kadar bir senaryo üzerinde çalışırlar. Bir bacanın dibinde, bir telefon direğinde, bir anahtar deliğinin içinden, ve gece dürbünle çekim yaparlar. Ertesi gün filmlerini kurgulamalı ve ürettiklerini: The Afternoon of a Rubberband- göstermeleri gerekmektedir. Film sürrealizme göndermeleri ile önemli. Richard Kern, New York underground sahnesinden çıkan Cinema of Transgression // İhlal Sineması hareketinin en önemli yönetmenlerinden biri. Ve Manhattan Love Suicides onun en önemli başarılarından. Manhattan Love Suicides dört kısa hikayeden oluşan bir toplama. Bunlar StrayDogs, Woman at the Wheel, Thrust in Meve I Hate you Now. Bu filmlerden üçüncüsünü yani Thrust in Me yi daha önceki aylarda izleme fırsatı bulmuştuk. Bu ay ise ilkini yani Stray Dogsu izleyeceğiz. Bu film çoğunlukla diyalogsuz ilerleyen bir sapkın mizah örneği. Bir ressam kız arkadaşıyla New York sokaklarında dolaşmaktadır. O sırada kasılıp duran genç bir adamla karşılaşır. Genç adam, ressamı ilk önce sokaklarda, sonra bir bankaya girerken en sonunda da evine kadar takip eder. Ressam tüm bunları görmezden gelir. 2008 kasım ayında başlayan! Geceyarısı Filmleri! ilk programında Giovanni Scognamillo belgeseli ve Barış Yöş imzalı gotik bir kısa film çalışması göstermişti. Aralık ayında, Other Cinema'nın katkılarıyla avangart korku filmlerinden oluşan Experiments In Terror seçkisini Can Evrenol'un bir kısa film çalışmasıyla birlikte gösterdik. Ocak ayında, 28. İstanbul Film Festivali'nin de programında yer alan Aşık Garip'i ve özel bir Paradjanov belgeselini gösterdik. Şubat ayında giallo. tr dedik ve yerli malı, kült giallo filmleri geldi. Mart ayında ise kısa extramücadele filmleri ve Punishment Park geldi perdemize. Bu sıkı ve sert ayın ardından nisan ayında dinlendik ve mayıs ayında kanlı bir program ile sezona veda ediyoruz. Amerika'da geceyarısı sineması kültürünü başlatan filmler arasında bulunan, George Romero imzalı öncü zombi filmi Night of The Living Dead'in farklı versiyonları ile sezona veda ediyoruz. Önce SAGA'nın katkılarıyla filmin fantastik bir şekilde renklendirilmiş versiyonunu göstereceğiz. Hemen ardından ise az bulunan özel bir kurgusu karşınıza gelecek. Night Of The Living Dead>Reloaded, Roger Sanchez'in hazırladığı tekno müziklerin eşlik ettiği, 31 dakikalık özel bir parti kurgusu. Romero'nun zombilerini video klip estetiği içinde, dans müziği eşliğinde izlemek, filme bambaşka bir gözle bakmamızı ve yeniden keşfetmemizi sağlıyor. B movie'lerin bu erken tarihli örneği, sadece sıkı bir korku filmi değil, aynı zamanda son derece politik bir çalışma. 2008 yapımı avangart zombi filmi Pontypool'u izlediğimizde, Romero'nun hikayesinin ne kadar anlamlı ve güncel olduğunu bir kez daha fark ediyoruz. Yaz sonunda aniden karşınıza çıkabiliriz, korkmayın! İstediğin formatta, kendi çektiğin filmini alıp geliyorsun. Seansın yönetmeni ve tüm katılımcılarla birlikte filmler seyrediliyor. Filmin incelemeye alınıyor, tartışılıyor ve bir sonraki filme geçiliyor. Günün sonunda çekeceğin yeni filminiz için daha farlı fikirler edinerek ayrılıyorsunuz KargART'dan. Mayıs ayının konuğu, değerli yönetmen Derviş Zaim. Derviş Zaim, İlk filmi Tabutta Rövaşata (1996) ile yurtiçi ve yurtdışında birçok ödül kazandı. Ares Harikalar Diyarında adlı yayınlanmış bir romanı var. Cenneti Beklerken bir üçlemenin ilk filmi. Geleneksel el sanatlarını temel aldığı bu üçlemede Derviş Zaim bu sanatların çekim estetiğini sinema estetiği ile harmanlamaya çalıştı. Nokta filmi üçlemenin ikinci filmi idi. Yönetmenin filmleri: Tabutta Rövaşata (1996) // Filler ve Çimen (2000) // Çamur (2002) // Cenneti Beklerken (2005) // Nokta (2008). Öteki, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığının desteğiyle, TRT Ankara Televizyonu Belgesel Programları Müdürlüğü'nce hazırlanan adlı altı bölümlük belgesel bir dizi. KargART'da ise bu altı bölümden 4'ünü izlenecek. Araştırma, çekim ve post prodüksiyon çalışmaları iki yıl süren belgeselde, konunun uzmanları ve araştırmacılarla görüşüldü. En önemlisi; ihlal, şiddet ve ayrımcılığa uğrayan mağdurlarla yüz yüze görüşülerek, onların yaşadıkları birinci elden belgelendi. Belgeselde ayrıca, konuyla ilgili belgelere yer verilerek, uluslararası nitelikte görsel malzeme kullanıldı. Belgesel, hayatın her alanında küresel düzeyde karşı karşıya bulunan eşitsizlik ve ayrımları ortaya koymak ve geleceğin eşitlikçi dünyasına ulaşmak için düşünmeyi teşvik etmeyi amaçlıyor. Altı bölümden oluşan belgeselde, hayatın değişik alanlarında yaşanılan insan hakları ihlallerinden kesitler; örnek olaylar, tanıklar, mağdurlar ve uzman görüşleriyle birlikte aktarılmaya çalışılıyor. Bu belgeselle dünya üzerindeki ayrımcılık uygulamaları yerinde belirlenerek, insan haklarının yeniden tam olarak yerleşmesi için uluslararası bir kamuoyu oluşturmak da belgeselin amaçları arasında yer alıyor. Bir toplumun bir diğer toplumu düşman kabul ederek kendi değerlerini yeniden tanımlama sürecine girdiği 11 Eylül sonrasında, İslamofobya ve Antisemitizm gibi kavramlar yeniden sorgulanmaya başlandı. Karşılıklı iletişimin kurulmasına izin vermeyerek oluşturulan kaos ortamı, içe dönük, etnik, dinsel ya da ulusal milliyetçilik anlayışlarını pekiştirirken, din ve ırkçılık temelinde şekillenen çatışmaları körüklüyor. Yurtlarını bırakıp belirsiz bir yarının peşine takılan, sadece şimdide var olup yaşamaya çalışan, öncesiz ve sonrasızlar. Sosyal güvenceleri yok. Kötü şartlarda çalışıp, yaşamaya çalışıyorlar. Kimliksizler, vatansız ve yarınsız. Peşin hükümler, ideolojik kamplaşmalar, ten rengine göre sınıfsal ayrımlar, baskılar, eşitsizlik, adaletsiz yargılama, hak ihlalleri, kısaca insanca yaşamanın önündeki tüm engeller!"}
{"url": "https://futuristika.org/kargart-ocak-2011-etkinlikleri/", "text": "Katılımcı Sayısı: Katılımcı sayısı en az 6, en fazla 20 kişi ile sınırlıdır. Ücret Bilgisi: info@argart. org dan bilgi alabilirsiniz. Ücret Bilgisi: info@argart. org dan bilgi alabilirsiniz. Biletler etkinlikten 1 saat önce satışa çıkacaktır. Sergi Pazartesi günleri hariç 13:00-20:00 saatleri arasında gezilebilir. Bakunin'e atfedilen bir söz var: 'En ateşli devrimciyi alın, ona mutlak iktidar verin, bir yıl içinde Çar'dan daha beter olur.' 'Halk için Halka Rağmen!' düsturundaki iktidar aşkı, olguların ve olayların tarihin yasalarına bağlı olduğu gerçeğini görmezden gelmekte ve üst tabakadan halka doğru dayatılan devrimleri ifade etmektedir. Bu gerçeklik Türkiye Cumhuriyeti için de geçerlidir ki; Tanzimat Fermanından Milli Demokratik Devrim ve inkılaplarına kadar rahatlıkla gözlemlenebilir. Devlet, halk tarafından başta benimsenmese de devrimleri zorla kabul ettirme yolunu seçer, kendisini her koşulda haklı görür. Bunun nedeni, halkını her zaman bilgisiz ve eğitimsiz olarak kodlamasıdır. Eğer yaratmak istediği yapı oluşmazsa, bunu halkın cehaletine bağlayacak ve halkını suçlayacaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/kargasa-10-yil-ozel-sergisi-yolu-kargadan-gecenler/", "text": "10 yıl önce Yukarıda boş bir salon var, niye orada sergiler düzenlemiyoruz? fikri üzerine ilk olarak Kargaşa sergisiyle kapılarını açan KargART, artık gelenekselleşmiş sezon kapanış sergisi Kargaşa 10 için özel bir seçki hazırladı. Yolu Karga'dan Geçenler 10 yıl boyunca KargART'ın ağırladığı sanatçılardan bir kısmının işlerine ev sahipliği yapacak bu yıl. KargART kurulduğu günden beri genç sanatçıların ilk işlerini astıkları, gösterdikleri bir mekan olmayı istedi. Ağabeylik yapan danışmanları, zamanla KargART bünyesinde yetişen elemanları, bu elemanların ilgi alanları değişti. Ama genç sanatçılara, etkinlik alanı bulamayan sanatçılara sahip çıkma, destek olma algısı hiç değişmedi. 10larca kişisel ve karma sergi, 10larca gösteri, 10larca gösterim, yüzlerce etkinlik. O kadar çok sanatçının yolu Karga'dan geçti ki 10 yıldır. Her birininin adını anmak çok uzun sürer. Her birini Kargaşa 10'a davet etmek de imkansız. Bu nedenle kataloglarımızı, hafızalarımızı, veri tabanlarımızı sınayıp bir seçki hazırlamak zorunda kaldık. Bu sergide KargART'ın da kolektif işi olacak. Duvarlarımızdan birinde 800 isimlik bir gurur tablosu asıyor olacağız. Sergi 4-30 Haziran 2010 tarihlerinde her gün 13:00 20:00 arası gezilebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/kargasa-9-hackleyin/", "text": "Sergi Pazartesi günleri dışında 13:00- 20:00 arası gezilebilir. Hack ve hacker kavramlarını olağan kullanımlarından farklı tutarak katılımcıları içinde yaşadığımız sistemi hacklemeye ve kodlarını çözmeye çağırdık. sanatçı / üretici / yaratıcı da tabii ki bu sistemin içinde yaşıyor ve onların üretim süreci sistemin işleyişinin içerisinde nerede duruyor? aslında tüm derdimiz buydu sergiyi kotarmaya çalışırken. Sanatta da kapitalizmin hareket alanımızı kısıtladığı -ki bu zaten uzun zamandır tanımlanabilir bir durum- günümüzde, sanatçı / yaratıcı / üreten; var edilmiş ve dayatılmış olan kodları nasıl ortadan kaldırır, kaldırabilir, ya da hackler? Böyle bir olasılık günümüzde gerçek üreticiyi dayatılan onca baskıya rağmen engelleyebilir mi? en genel ve geniş adlandırmayla sanat, bu kodları görmek, yok etmek ve karşılarında uyanık durmak için ve sinsice dayatılanları kapıp dayatanlara karşı kullanmak için hala en kullanılası araç değil midir? Aslına bakılırsa artık tüm bunların artık pek de önemi kalmadı. sanat ve diğer tüm varlığımızı anlamlandırma araçları arasında gittikçe belirsizleşen çizgi ve bizim içinde devindiğimiz, sayısız parmağın birbirini gösterdiği yeni dünyada artık yeni bir dil oluşmalı. oluşmakta belki de, o kadar içindeyiz ki farkında değiliz. Unutmadan hack'lemek için izin almanıza gerek yok! Ayhan Mutlu, Etki Tepki, video, 8', KargART KArgaşa 9 Hack'leyin!"}
{"url": "https://futuristika.org/karl-marks-manga-oluyor-oligarsi-ciziliyor/", "text": "Kimileri çok gerçekçi bulmasa da, Karl Marks'ın Kapital'i modern kapitalizm üzerinde giderek artan eleştirilere destekle, daha fazla popülerleşiyor. İşçilerin ellerinde gün içinde göz atmak üzere Karl Marks yok belki. Ama Kapital, Japonya'da manga olarak piyasaya çıkıyor. Kapital, pop kültür öğelerinden biri oluyor. Bu durum pek de gülüp geçilecek bir olgu değil bize göre. Sonuçta, dünyanın en büyük ilk üç ekonomisi içinde yer alan Japonya'da manga kültürü, animeden farklı olarak, ana akıma dahil ve toplumun hemen her kesimince takip ediliyor. Yayıncıların Kapital'i seçmesinin en büyük nedenlerinden biri, son dönemde giderek artan global anti-kapitalist homurtular ve tabi ki Japonya'da yoğun ve ağır şartlarda çalışan işçi sınıfının göstereceği tahmin edilen ilgi. Dolaylı bakıldığında yine bir pazar hareketi ve sömürü olarak algılanabilecek bu karar, olumlu açıdan bakıldığında ise, son yedi yılda ikinci büyük ekonomik resesyon yaşayan Japonya'da, sorunun artık sistemde ve şirketlerin politikalarında yattığına kuvvetle inanmaya başlayan Japonya için önemli bir adımdır. Kapital'i yayınlamaya karar veren East Press, Takiji Kobayashi'nin Kanikosen isimli, liman işçilerinin direnişini anlatan romanının mangasını piyasaya sürüp 507.000 sattığından, Karl Marks kararını kolaylıkla almış olabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/karotteindigo/", "text": "Karotte'nin bir önerisi var ve bunu Indigo kitlesi ile paylaşmak için 13 Mart gecesi Indigo sahnesinde. Karotte bir elektronik müzik hayranı. O nedenle elektronik müzik üzerine prodüksiyonları ve DJ setlerinin yanında önermeleri, düşünceleri ve bunlar ile ortaklaşa ürettiği projeleri var. Karotte's Kitchen bunlardan en bilineni. Ne kadar ileri gittiği tartışılsa da Kaotte'nin bu olanlara karşı geliştirdiği kitle dans silahı Karotte's Kitchen çok başarılı bir seri. Oldukça doğal bir DJ olan Karotte, plaklarını dans pistleri dinlemeden önce stüdyoda çalmaya veya içinden gelen plakları çalmaya değil popüler olanı pikap'a koymaya oldukça sert tepki vererek DJ'liğin anlık gelişmesi gerektiğini savunan bir isim."}
{"url": "https://futuristika.org/kasabalar-tekinsizdir/", "text": "Türk edebiyatının genç kalemleri arasında adından söz ettiren bir isim Ferhat Uludere. Özellikle taşra sıkıntısını anlatmadaki başarısı, genç kuşak yazarlar arasında onu farklı bir yere koyuyor. Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba'da da yazar, yine taşra izleğinin peşinde kasabadan gidememişleri, gitseler de ondan kopamamışları anlatıyor. Feryat'la Hazan'ın aşkı çevresinde örülen kasaba halkının, balıkçıların, tutunamamışların öyküleriyle roman, her sayfada derinliğini artırıyor. Gözyaşlarıyla beslenen denizin kokusu, efsanevi denizkızlarının ardı sıra giden balıkçıların ruhlarının izi bütün sokakları dolduruyor. Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba, dünyanın tam ortasında ama ondan kopuk bir gezegen gibi hissettiren taşra coğrafyasının hüznünü taşıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/kassas-oyuna-gelmeyin-oyuna-gelin/", "text": "Kassas diye adlandırılan adamlar vardır İslam'dan önce; kıssahanlar, ozanlar vardır, meddahlar vardır İstanbul'da. Bunlar sözlü anlatı geleneğini bugüne taşırlar, kendi bedenlerinde, kendi kültürleriyle, kültürlerinde. Kassas, 2010 Kültür Başkenti Ajansı tarafından desteklenen İstanpoli projesinin ilk oyunu. Kassas, çok eski bir kelime, boş inançlarla karışık, abuk sabuk hikayeler anlatan kişi demek. Kassas bizim için hikayenin yeni hali demek, şimdilik. Taşı toprağı altın olan İstanbul'un, taşının toprağının seyyar satıcıları bizim bu oyundaki ilham kaynağımız. Dükkanları bedenleri, bedenleri dükkanları olan seyyarlar, hikayelere tanıklık eden, hikayeler anlatan, hayatları sokak olan, yaz demeden, kış demeden çalışan seyyahlar. Ozandır bu insanlar kimi zaman, satacakları mallara hikayeler uydururlar, hikayelerini manilerle, şarkılarla, şiirle anlatırlar. Abuk sabuk hikayeler de anlatırlar zaman zaman, kıssadan hisse de. Kalaycıdır, bozacıdır, kağıt helvacıdır, pamuk helvacıdır, börekçidir, yoğurtçudur, simitçidir, şerbetçidir, tavukpilavcıdır, bohçacıdır, geçerler."}
{"url": "https://futuristika.org/kate-millet-ile-sarsinti-dehlizine-yolculuk/", "text": "Yakın tarihinde çeşitli insan haksızlıkları durumlarıyla karşılaşan ve günümüzde varlıklarını umulmayan -veya umulan- anlarda tekrar belli eden, nitelik olarak birbirine benzer bu tip problemlere kerelerce muhatap bir toplumuz. Birikimleri darbeler, krizler ve üzerlerinde hala tartışılan toplumsal facialarla sık sık darmadağın edilmiş bir toplumun kaderine dair yadırganması abes, doğal bir sonuç bu. Gözlerimizi dünya üzerinde gezdirdiğimizde toplumların genelinin bu utanç mühürleri karşısında duyulanlara dair tepkilerin pek farklı olmadığını görüyoruz. Bu durumun kılavuzluğunu yapansa yalın bir tutarlılık ve itinalı bir tahlil düzleminde kendini okutan, sarsıcılığıyla alanındaki en önemlilerden olan Kate Millett'in, Zulüm Politikaları adlı eseri. Kitapla üzerine yazılmış bir makale ya da insan haksızlıkları meselesine emeğini ve zekasını yoğunlaştırmış bir arkadaşımın tavsiyesiyle ulaşmadım. Kitap, kitapyurdu'ndan amiyane tabirle- ucuz kitap düşürme çabalarımın herhangi birinin ardından elime geçti. Herhalde pek dikkat çekmediğinden yayınevinin sarı etiket listesine girmişti. Elbette daha önce tecrit, hapishane ve işkenceye dair bazı filmler izleyip, bazı edebi eserler okumuştum ama asıl çarpıcı olup sarsıntısını hissetmem gerekenler sinema ve edebiyatın akıcı sürükleyiciliğinde kaynayıp gitmişti. Oysa Millett'in araştırmacılığındaki tahlil yeteneği kitaba daha ilk sayfalarda okuyucuyu empatiye zorlayan bir şuur katmış. Kitabın atmosferi etrafınızda soluklanmaya başlar başlamaz sayfalar iki güçlü el gibi yakanıza sarılıyor. Soljenitsin'in İlk Çemberinin kahramanı İnnokenti Volodin'in kapkara macerasıyla Stalin diktatörlüğünün telaşını paylaşıyoruz. Primo Levi Bunlar da insan mı? adlı tokadıyla Nazi kamp düzeninin utanç verici acımasızlığını bir avuç demir eriyiği yapıp yüzümüze akıtıyor. Henri Alleg'in başına gelenler; Medeniyet'in beşiği! Fransa'nın, Cezayir savaşı buhranıyla ne kadar barbarlaşabildiğini gözler önüne seriyor. Ardından Anglosakson ırkçılığının İrlanda ve Güney Afrika'da ne kadar cüretkarlaştığını görüp Guantanamo ve Ebu Gureyb kültürünün kökenlerinin nerede olduğunu acıyla kavrıyoruz. Sarsıcı bir empatinin hediyesi bu kavrayış bize ne öğretiyor peki, Kate Millett'in çabası neye mal oluyor? Zulümle tahakkümün, bir ideoloji ya da bir rejim meselesinden çok daha ayrı bir şey olduğunu öğreten kitapta, gücü eline almışların, hukuk ve toplumsal kontrolle terbiye edilmedikleri zaman kendi toplumlarının ve dünyanın başına ne gibi işler açacaklarını kanlı canlı örnekleriyle görüyoruz. Eğer vatandaşlık erklerinizi, şuurunuzu, aklınızı, tarihinizi ve geleceğinizi güç sarhoşu olmuş bir diktatör ve onun oligarklarına verdiğinizde koruyuculuğuna sığındığınız hukukun nasıl anlamını kaybedip bir benlik öğütecine dönüştüğüne şaşıyorsunuz. Eğer bu ve benzer çipleri anlamak istemezliğin alacakaranlığına sokarsak tanrı kılıklı canavarların bizim ve diğerlerinin yavrularını nasıl yediğini görüyor, tarihin nasıl rezil bir kemik çöplüğü haline geldiğini anlayarak utanıyoruz. En garibi de şu. Bu gün Irak'ta, Çin'de, Afrika'da aynı zulmün bir devlet politikası hakkında devam ettiğinin farkındalığı üzerimizde ve bir parçasını paylaştığınız yeryüzünde, özdeş benliğe sahip olduğumuz başkalarının bu acıları hak edecek neler yapmış olduklarını düşünüyoruz. Şu anda birileri gulaglarda, kamplarda modern teknolojinin kendilerine sunmuş olduğu olanakları eline almış acımasız sorguçların karşısında, alçalıştan başka bir anlamı olmayan uğursuz bir işkenceye hazırlanıyor. Belki bu kitabın en büyük kazanımı verdiği bu şuur... Kendinizi kitabın içindeki kafeslerde hissederken, özgürlük ve yaşanasılığın kıymetini unutmuşlar için minik bir meblaya büyük bir sarsıntıyla yenileniyorsunuz. Yeryüzünde daha çok zulmedilip, bunlar üzerine daha çok kitap yazılacak. Önemli olan bir insan olarak bu zulmün varlığından hicap duyup, kendinizin ve toplumunuzun bu zulme giden yolları kapama çabasını unutmamamız gerektiğini aklımızdan çıkarmamak."}
{"url": "https://futuristika.org/kavafis/", "text": "Sık sık gözlemlerim: Sözcüklere pek önem vermez insanlar. Açıklayayım. Sıradan bir insanın bir kanısı vardır, bir kurum ya da basmakalıp bir düşünceye karşı çıkar; ama büyük çoğunluğun tersini düşündüğünü bildiği için susar; konuşmanın gereksiz olduğuna ve hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inanmıştır çünkü. Oysa büyük bir yanılgı bu. Ben başka türlü davranırım. Diyelim ki ölüm cezasına karşıyım. İlk fırsatta söylerim bunu; söylediklerimin, egemen güçleri hemen yarın ölüm cezasını kaldırmaya iteceğini sandığımdan değil; bunun benim düşüncemin utkusuna katkıda bulunacağına inandığım için. Kimsenin benimle aynı düşüncede olmaması pek önemli değildir. Sözlerim yitip gitmez nasıl olsa. Belki biri yineler onları, dinleyecek ve hesaba katacak birilerinin kulaklarına ulaşırlar. Belki bugün aynı düşüncede olmayanlardan biri, daha sonra, başka ve daha uygun koşullarda anımsar onları; belki aklı yatar ya da en azından sarsılır. Eylem'i gerektiren başka toplumsal konular için de bu böyle. Çekingen biri olduğumu biliyorum ben, eyleme geçmek elimde değil. Ama sözlerimin yararsız olduğunu sanmıyorum. Bir başkası eyleme geçer bir gün ama benim, bu çekingenin sözleri, onun eylemini kolaylaştırır. Araziyi temizleyip düzler."}
{"url": "https://futuristika.org/kaybolmus-fikirler-cehennemi/", "text": "Burası bildiğin cehennemlerden değil dedi bana karşımda duran yaratık. Ona yaratık diyorum zira nasıl adlandıracağımı bilmiyorum ama kesinlikle insan değildi. İşin ilginç yanı benimle aynı dili konuşuyordu ama ağzını açmıyordu. Eski bilimkurgu filmlerinden aklımda kalanlarla telepatik bir iletişim kurduğumuzu düşündüm. Etrafta pembe ve mavi karışımı minik bulutçuklar uçuşuyordu ve hepsinden hafif inlemeli bir ses geliyordu. Bu gördüklerin kullanılmamış fikirlerdir ve unutuldukları için buraya gelirler diye konuşmasını sürdürdü yaratık. Etrafın metalik renkte olduğu bir yerdeydi ancak ayaklarıma bakınca ne yapacağımı şaşırdım zira bastığım yerde bir şey yoktu ve havada asılı duruyordum. Ne yapacağımı şaşırınca yaratığın gülümser gibi olduğunu düşündüm zira aklımda kahkahalar vardı. Buraya ilk gelenlerde olur hep. Düşecek gibi olursunuz ama düşemezsiniz ve bu aptal hareketleri yaparsınız sonra gülmeye devam etti. Ben ise nerede olduğumu ve buraya nasıl geldiğimi anlamaya çalışıyordum bir taraftan düşmemeye çalışırken. Bir düş müydü acaba gördüğüm, birazdan terden sırılsıklam kalkacak ve rüya olduğu için mutlu mu olacaktım? Yoksa bir cehenneme mi düşmüştüm? Ne olduğunu anlamasam da sormaya karar verdim ancak ağzımı açamadım. Burada konuşmayız. İstesen de yapamazsın zira ses onları öldürür diyerek bana fikirler dediği bulutçukları gösteriyordu. Aklımdan Bunlar nasıl fikir? Fikir böyle mi gerçekten dedim. Gülümseme sesini bir daha kafamda duydum ama bu sefer öğrencisinin anlattıklarını anlayan bir öğretmenin gülüşü gibiydi. Burası fikirler cehennemi. Merak etme seninle alakası yok. Sen gidecek olursan bile başka cehenneme gideceksin. Ancak burayı görmen gerek dedi. Ben hala uykuda olduğumu sansam da bir gerçeklik payı da beni korkutmuyor değildi. O sırada yukarıdan bir pembe ve mavi bulutçuk daha geldi. Bulutçuk diyorum çünkü iki elimin yumrukları kadardı etrafımızda dolaşan 'fikirler'. Biz tam bu konuşmayı yaparken yukarıdan beyaz bir ışık süzmesi parlayarak bir fikir bulutçuğunun önünde durdu. O sırada bulutçuk havalandı ve yok oldu. Ne olduğunu anlamaya çalışırken yaratık bana Bu gördüğün çok nadir olan bir olaydır. Unutulmuş bir fikir yeniden hatırlandı ve bu sefer not edilecek ya da hayata geçirilmeye çalışılınacak. Bunu iyi bir işaret olarak görüyorum. Artık onun bir şansı daha var dedi. Bu soruları düşünme. Sadece gördüklerini ve duyduklarını bil. Unutmadan kağıda aktar ve insanlara ulaştır derken ses uzaklaşmaya başladı. Sadece son olarak Burada bütün konuşmaların bu ile başladığını sakın unutma. Senin yazmayı düşündüğün eski bir hikaye fikriydi. Onun ikinci şansı ol dedi. İyi misiniz diyordu bana görevli. Kütüphanede uyuyakalmıştım ve ilginç bir düş görmüştüm. Ancak yine de düşün gerçek olabilme ihtimali vardı. Unutmamam gerekir diye görevliye hızlıca baştan savma bir cevap verip yazmaya başladım. Şu an bu yazıyı okuyorsan kimi fikirlerin bir şansı var demek ve ben cehennemden bir fikir bulutçuğunu çıkarmış olabilirim. Ya da hepsi bir rüyaydı. Kim bilebilir...."}
{"url": "https://futuristika.org/kayip-bagaj-adres/", "text": "Dijital dünyanın iyi samiriyeli kahramanları arasına geçtiğimiz aylarda katılan Luna Laboo, Londralı bir meraklı. Laboo, televizyonda gördüğü bir haberin peşi sıra uyanan merakı sonucu kendisini, havaalanında kaybedilen ya da unutulan eşyaların açık arttırmasında bulmuş ve sonrasında da biraz suçluluk biraz da yine meraktan yaptığı net sitesinde satın aldığı kayıp eşyaları sergilemeye başlamış. Sitede şu anda 7 adet bavul sergileniyor; Luna Laboo satın alabildikçe sayı artacak. Açıkça söylemek gerekirse insan bavulların içinden çıkanları merak etmekten ve ayrıntısıyla incelemekten kendisini alamıyor gerçekten; sahiplerinin neyi, neden tercih ettiğine dair senaryolar havada uçuşuyor. Şahsen ben şu andaki sıralamayla birinci valizdeki spor takımların ve ikinci valizdeki jeanlerin çokluğuna şaşırdım. Belli ki pek bir rahatına düşkünmüş sahipleri. Üçüncü valizdeki kışlık giysilere tek çorap durumu da garip geldi ve beşinci valizdeki otantik yastık kılıfı ve örtüleri pek beğendim, bu kadar mendil kullanan birisini sanırım en son ilkokuldayken tanımıştım Altıncı valizdeki iç çamaşırı eksikliği ve hemşire kıyafeti senaryoların en Hollywood'unu düşündürdü ve son valizdeki bikini ve yün eldiven kombinasyonuna henüz bir anlam veremedim. Fikir, Londra Heathrow Terminal 5'teki kayıp bagajlar ile ilgili bir haber seyrettikten sonra aklıma geldi. Kaybedilen eşyaların nereye gittiklerini merak etmeye başladım. Eşyaların, açık arttırma ile satıldığı yeri buldum ve bir bavul almak için oraya gittim. İçindekilere bakmak için belki bir tane alırım diye düşünüyordum ama başkalarının eşyalarında inanılmaz ilgi uyandıran bir şey var. Özellikle kirli giysiler gibi kişisel eşyalarda. Böylece bir bavul daha aldım ve arkası durmadan geldi... Fotoğrafları da aldığım eşyalar bir şekilde işe yarasın diye çekiyorum. Bavuldan çıkan her şeyi sergiliyorum. Sanırım bu havaalanlarının bir güvenlik prosedürü; açık arttırmada satmadan önce bagajlardan sıvıları, metalleri, vs. çıkarıyorlar. Benim gittiğim açık arttırma Londra'da ama sanırım her büyük havaalanına yakın bir tane vardır. Bavullar, 20-50 Sterlin arası değişiyor, dolayısyla en ucuzlarını almaya çalışıyorum. İnanılmaz, ben zaten biraz duygusalımdır ama insanların e-postalarda yazdıkları bazı şeyler beni neredeyse ağlattı. Birilerinin sadece Bu çok hoşuma gitti! demek için bile e-posta yollaması çok hoş bir şey. Ne yazık ki henüz değil ama umutluyum!"}
{"url": "https://futuristika.org/kazim-karakaya-donusum/", "text": "Bozlu Art Project Nişantaşı, fuarlarla birlikte giderek hareketlenen sanat sezonuna heykeltıraş Kazım Karakaya sergisi ile devam ediyor. Dönüşüm isimli sergi, sanatçının son dönemde ürettiği yapıtlarının yanı sıra, Bursa'daki demir-çelik fabrikasında 5 ay boyunca çalışarak, atık malzemelerle ürettiği 11 heykelden oluşan bir seçkiyi içeriyor. Herhangi bir nesnenin çağrışımlarının okunması mevcut kanının, önsel bilginin, yıkılması ile gerçekleşir. Aynı form, aynı malzemeden, farklı yansıtmaları kendi içinde taşıyabilir mi? sorusuna 'Evet!' cevabını veriyorum. diyen Kazım Karakaya'nın bu sergisinde taş, alüminyum ve demir gibi farklı medyumlarla yaratıcılığın sınırlarını zorladığına, değişmeyen form dilinin malzemeyle birlikte çeşitlendiğine ve atık malzemenin 'dönüşüm'üne tanıklık etmek mümkün olacak. Dönüşüm isimli sergi atık malzemenin yeniden kullanımıyla birlikte endüstriyel üretimin sanatsal yaratıma dönüşmesini imlerken, bir taraftan da sergide yer alan Savaşçılar serisinde olduğu gibi insan olabilme hallerini ve güncel olaylardan hareketle insanın 'dönüşüm'ünü sorguluyor. Sanatçının her geçen gün daha fazla normalleşen şiddet olaylarına karşı adeta bilinçaltının verdiği bir refleksle ürettiği Savaşçılar serisi heykelin ışık, gölge, boşluk, doluluk gibi biçimsel karşıtlıklarına atfen insanoğlunun içinde yaşattığı duyguların ve çelişkilerin karşıtlığını yansıtıyor. Kafka'nın Gregor Samsa karakteri ile somutlaştırdığı kendine ve topluma yabancılaşan, günlük yaşamda derinliksiz ilişkiler yaşayan bireyin metaforu olan Dönüşüm isimli ünlü romanına atıfta bulunan sergi, malzemenin dönüşümüyle yeni bir biçim ve içerik kazanması ile insanoğlunun edilgen kalıplarla birlikte kendine yabancılaşması arasındaki ilişkiyi irdeliyor. 1971 yılında Ankara'da doğan Kazım Karakaya, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nden mezun oldu. 1993 2003 yılları arasında heykeltıraş Mehmet Aksoy ile çalışmalarda bulundu. İlk kişisel sergisini 2004 yılında İş Bankası Parmakkapı Sanat Galerisi'nde açan sanatçı, yurt içi ve yurt dışında çok sayıda karma sergiye ve sempozyuma katıldı. Heykellerinde öteden beri organik eklemlenmelerden aldığı referansla malzemenin olasılıklarını arayan, malzeme ve form bütünlüğü arasındaki ilişkileri irdeleyen Kazım Karakaya, çoğul okumalara olanak sağlayacak şekilde malzemenin özüne dönmeyi amaçlamaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/kefaret-sarkisi-joe-strummer/", "text": "John Cage'in 4'33 isimli dört dakika otuz üç saniye süren sessizlik dolu şarkısı hakkında söyledikleridir bu sözler. Chris Salewicz, Joe Strummer'ın yakın arkadaşıydı. 30 yıl süren dostluklarının ardından, Strummer için Redemption Track ismindeki kitabı yazdı. Strummer'ın müzisyen, şair, politik eylemci ya da pasifist yönlerini olduğu kadar, bir dost olarak da enerjisini, etrafına yaydığı o ruh halini anlatmaya çalıştı. Chris Salewicz: 30 Aralık 2002'de, Joe'nun cenazesinin hemen ertesi gününde, içimden gelen tüm duyguyu yazmak üzere oturdum. Masadan iki hafta sonra 50 sayfa yazmış olarak kalktım. Sonra menajerim ne yapıyorum diye bir göz attı. Sen bir kitabın ilk bölümünü bitirdiğinin farkında mısın? dedi. Birçok dostumuz Joe'nun biyografisini sen yazmalısın diyordu. Kaçıp durdum hep. Ama biliyordum ki onlar haklıydı. Sonuçta olan buydu. Üç buçuk yıl. Dönem dönem kafayı yediğim oldu tabi! Aslında Kris Wants tarafından yazılan bir kitap da var. Ancak o aslında bir The Conflict kitabı ve başlığında Joe var. Oysa ben herşeyin tanığıydım. Neler olup bittiğini yakından gördüm. Ayrıntıları severdi. Doğrudan ayrıntıya girerdi, ki bu durum sanat okulu arkaplanından gelmesindendir. Onun Hadi dalalım şu işe yapısını severdim. Ancak Joe kendi sözünü de hep dinlemezdi. 1985'ten tiibaren on yıl başıboşluğuna şahit oldum. Ancak hem Joe, hem de The Conflict'ın kalanı biliyordu ki, hiçbir şeyi çok ciddiye almayacaksın. Bir yandan herşeyde çok ciddi olurken! Aslında politik bir grup değildi. Muhteşem hicivci bir gruptu. Sanırım, Joe'nun kardeşi David'in 1970 Temmuz'undaki intiharı, Joe'nun hayatının kalanını ateşledi. Şöle demişti: O ölümü seçti: Ben hayatı seçiyorum. Kuşkusuz ki bu olay onun varlığında travmatik bir etki bırakmıştı. Ancak, Intercourse Pistols'ın Joe'nun grubu The 101'ers'ın alt grubu olduğu Nisan 1976'da Bernie Rhodes ve Mick Jones ile tanışmasının önemi büyüktü. Ayrıca 1983 Ağustos'unda Mick Jones'u The Conflict'ten kovması da hatalı bir karardı. Ayrıca gelecekte eşi olacak Lucinda ile tanışması da çok önemliydi, ki bu sayede onda tekrar müziğe dönme isteği belirmişti. White Man, Coma Lady, Straight To Hell, Clampdown ve London's Burning. Ancak büyük ihtimalle yarına kadar fikrim değişir. Çok güzel şarkı sözleri, sıradışı sahne performansı, dünya müziğini denen kavramın asıl çıkış noktası olması ve 1976'dakinden çok daha eşitlikç, bir dünya. The Conflict'in müziği ve tavrı tüm kültürü etkiledi. Ancak kuşkusuz ki, Joe asıl mirasının tüm dünyada yanan ateşler olabileceğine inanıyor. Sanırım severdi. Kitap turum nedeniyle ABD'ye gelmeden bir gece önce rüyamda Joe burnuma bir yumruk atmak üzere üstüme geliyor gibiydi. Tam vuracakken son anda yumruğunu açıp ağzıma bir joint konduruyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/kelimeler-ve-hava/", "text": "Havanın kuvvetsel etkilerini anlatmaya çalışan formüller ve deneyler neticede kocaman bir yalanı doğrulamanın ötesine geçememiştir. Çeşitli akımların, türbülansın ve integrasyonlarda sıklıkla ispatlanmaya çaba gösterilen momentin etkisinin keyfe kederliğini görmezden gelme yanlışı sürüyor. Kelimeler, boylamasına ikiye bölünmüş yağmur damlalarıdır, deniyor. Henüz iki yüz elli yılı dolmayan iddianın ispat çabasında, havanın deniz seviyesinde bir kilonun az üzerinde olmasından yararlanıp, hızla itildikleri boşlukta oluşan basıncı damlanın eğimi sayesinde hiç etkilenmeden geride bırakmasının ve ortaya çıkan, arkalarında biriktirdikleri kuvvetin itişiyle fırlamasının pratiğe düşen önermesini yadsıyamayız. Bahsi geçen ağırlığın üzerine çıkıp düşmeye başlamaları varsayımına karşın biriken yoğunluğun enerjisi, alttan ve üstten akan havanın kelimeleri havada tutan kuvvetiyle çarpışır, çarpışacaktır. Bir kilo yirmi gramdan ağır kelimeler bir biri ardına ortaya çıktıkça, arkalarında biriken kuvvet de artacaktır, giderek ağırlaşan kelimeler, havanın ağırlığını aştıkça hızları yükselecek, kimi zaman kısalacaklar, uzayacaklar, inişe geçip yükselecekler, fakat boşluğun içinde yer alan direnci aştıkça havada asılı kalmayı sürdürüp ilerleyişlerini sürdüreceklerdir."}
{"url": "https://futuristika.org/kelimeler-ve-kuvvet/", "text": "Kelimelerin nasıl uçtuğunu görmeden önce bir kelimeye etki yapan kuvvetleri gözden geçirmek gerekir. Kelimeleri etkileyen kuvvetlerin başında yerçekimi gelir. Havaya atılan taşı yere düşüren yerçekimi kelimeleri de aşağıya doğru çeker. Bu kuvveti yenmedikçe, yani kelimenin, bu kuvvete ters yönde ama onunkinden daha büyük bir kuvvet uygulamadığı sürece havada durması imkansızdır. Yerçekimi kuvveti, cisimlerin ağırlığıyla doğru orantılıdır. Ağır cisimler, hafif cisimlerden daha büyük kuvvetle aşağı doğru çekilir. Bu yüzden, ağır kelimeleri havada tutmak için daha büyük kuvvet gerekir. Uçuş için gerekli ikinci kuvvet kelimeleri ileri doğru götüren kuvvettir. Bu kuvveti motorun döndürdüğü pervane doğurur. Pervanenin dönmesi kelimelerin önündeki havayı geri doğru iter. Böylece kelimelerin önünde bir boşluk doğar, kelimeler de bu boşluğa kayar ve ilerlemiş olurlar. Kelimeleri ileri götüren bu kuvvet, pervanenin büyüklüğüne, biçimine, dönme sayısına bağlıdır. Bu üç büyüklük değiştirilerek kelimeleri ileri götüren kuvvetin oranı değiştirilebilir. Kelimeler ilerlemeye başlayınca hava kanatların alt ve üstünden akmaya başlar. Aerodinamik biçiminden ötürü kanatların üst yüzünün mesafesi alt yüzünün mesafesinden daha uzundur. Bu yüzden hava kanatların üst yüzünden daha hızlı akarak burada bir alçak basınç meydana getirir. Kanatların alt yüzündeki basınç üst yüzündekinden fazla olduğu için de kelimeler yukarı doğru kalkar."}
{"url": "https://futuristika.org/kemani-cemal-berguzar-ve-sulukule/", "text": "1928 doğumlu Cemal, Edirne'de Roman müzisyenlerin bulunduğu bir mıntıkada, aynı zamanda şarkıcı ve darbukacı olan babasından müziği öğrenerek büyüdü. Ailesi 1937 senesinde İstanbul müzisyenlerinin yoğunlukla yaşadığı bir yer olan Lonca'ya yerleştiler. Klarnetçi İbrahim, Kemani Bülbül Salih, ve Kemani Memduh gibi önemli Roman Müzisyenleri de yetiştiren bu çevrede yaşamına devam eden Cemal, yerel Roman düğünlerinde çalarak işe başladı. İstanbul'daki tiyatro turnelerinde baş kemancı, ve de Türkiye çapında, başta Bursa, İzmir, Kandıra, Erzurum, ve de İstanbul olmak üzere pekçok şehirdeki tavernada, Yorgo Bacanos, Safiye Ayla, Udi Hrant gibi efsanelerle fasıl müziği çalarak kariyerine devam etmiştir. 1970'lerde kaydedilen 'Sulukule' albümü, Türkiye'de ve Amerika'da ikamet eden Ortadoğulu müzisyenlerce efsane olarak nitelendirilmiştir. 2000 yılında albümün yeniden basımından bu yana, Kemani Cemal ve topluluğu Sulukule, ve de zamana göre eski usul olsa da sıradışılığını yitirmemiş dansöz Bergüzar'la (60lı yaşlarının sonunu yaşamaktadır) Kuzey Amerikada ve Avrupadaki pekçok konser ve festivale performansa çağrılmaktadırlar. Sulukule'nin, Türk klasik müziği makamından ve emprovize müziğin çıktığı Roman düğünü melodilerinin karışımından çıkan seslerle doluştuğu zamanlar geride kaldı. Şehir yeniden yapılanıyor, insanlar yenileniyor, bazıları da yeniliyor. - Bu Yil Bekar Kalalim - Mavisim - Kirpinar Ciftetellisi - Aksaray'in Taslari - Gel Beriye Beriye - Yedinci Cocuk - Ne Yalan Soyleyeyim - Aslan Bacanak - Gelin Havasi - Karsilama"}
{"url": "https://futuristika.org/ken-kelly-unutulmasin-diye-pusuda-bekleyen-dehset/", "text": "Evimizde düz, beyaz bir duvar vardı ve üzerine Mickey Mouse'un bir resmini çizmeye karar verdim. İyi bir fikir olduğunu düşündüm ama annem aynı fikirde değildi. Sağlam bir dayak yedim. Lise resim öğretmenim Bayan Valarous'a kariyerim ve hayatım için teşekkür edebilirim. Gerçekten hayatımı kurtaran kişi oldu. Sanata olan ilgimi ve yeteneğimi fark etti ve lise boyunca bütün dersleri onunla aldım. Bayan Valarous beni yerel bir devlet üniversitesine önerdi. Bazı tanıtım çalışmalarının yapılması gerekiyordu. Birkaç hafta sonra birkaç yüz dolarlık bir çekle geri döndü. Bunun için para aldığıma inanamıyorum. Zengin olmuştum. Sanat çalışmalarım işe yaramasaydı muhtemelen bahriyeli olurdum. Liseden sonra, Deniz Kuvvetlerine katıldım ve dört yıl boyunca dünyanın dört bir yanındaki tüm limanlara seyahat ettim ve sonra Vietnam Savaşı patlak verdi. Deniz Piyadeliğimden sonra eve geri döndüm ve bir benzin istasyonunda çalışmaya başladım. Hala bir sanatçı olma fikri vardı ve muhtemelen en büyük etkim dayım Frank'ti.1 Küçük bir çocukken, arka verandada oturmuş Frank'i Daisy Mae'yi çizerken izlediğimi hatırlıyorum. Babamın cenazesinde Frazetta'ya rastladım ve ona çalışmalarımdan bazılarını göstermeye karar verdim ama pek etkilenmedi. Çizimimi ve resmimi geliştirmem gerektiğini söyledi, bu yüzden bir yıl ara verdim, Avrupa'ya taşındım ve tekniğim üzerinde çalışmaktan başka bir şey yapmadım. Son olarak, Fransa'nın Cannes kentindeki penceremin dışındaki binaları arka planlar için model olarak kullandığım 'Pusuda Bekleyen Dehşet' adlı bir tabloyu tamamladım. Tabloyu bitirdiğimde, hazır olduğumu biliyordum. James Warren pisliğin tekiydi. Eskiden bir sürü sanatçıyı kazıklamıştı. Gerçekten ucuz, açgözlü bir piçti. Şansım yaver gitti ve çalışmalarımın orijinallerini geri verdi çünkü Frank Frazetta'nın yeğeniydim. Warren bile Frank'e bulaşmak istemezdi. KISS ile çalışan bir reklam şirketinden bir iş hakkında telefon aldım ve Manhattan'daki bir toplantıya gittim. Kendi otomobilimi kenara çektiğimde, binanın önünde park edilmiş bir dizi Rolls Royce vardı. O zaman anlamıştım, işte buydu. Bu büyük bir fırsattı. Görüştüğümüz ofis tamamen siyaha boyanmıştı. Frank Frazetta'yı istiyorlardı ama ona paraları yetmiyordu. Onu ucuza kapatmaya çalışıyorlardı ve Frank orijinal çalışmaları kendine istiyordu. Böylece bir anlaşma olmamıştı. Daha önce KISS hakkında bir şey duymamıştım. Çok gülünç göründüklerini düşündüm. Neyi amaçladıklarına dair hiçbir fikrim yoktu, ama aynı zamanda dışarıda park edilmiş Rolls Royce'ları görünce, çok parası olan birinin kendisinin mükemmel sandığını biliyordum. KISS sonrası teklifler yağmaya başladı. Tıpkı Frank gibi, Barbar Conan roman kapağını yaptım. 1976 'da Micronauts oyuncak serisinin ambalajını tasarladım. Dungeons & Dragon ile TSR için rol yapma oyunları serilerine çalıştım. Manowar, Rainbow gibi diğer rock ve heavy metal gruplarının albüm kapaklarını hallettim. Metal Blade ile çalıştım. Rainbow'a gelmeden önce olanlarla ilgili bir bir şeyler söylemeliyim. Rainbow Rising'in kendisi çok basit bir kapaktı ama bunu da yanlış ifade etmek istemem. Zor bir çizimdi, eşsizdi, ama Ritchie Blackmore'a hakkını vermeliyim. Ne istediğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, ofisine geldiğimde, merhabalaştıktan, oturduktan ve kapak hakkında konuşmaya başladıktan sonra yapıldı, elin o şekilde gökkuşağına uzanması şarkılarının birinden geliyordu sanırım. KISS ve onlar için yaptıklarımdan çok bunalmıştım, bu yüzden Rainbow aradığında çok hazırlıklıydım, sonra ofislerine gittim ve kapağı bana dikte ettiler. Bu yüzden ofisten kafamda eksiksiz bir resimle ayrıldım, bana sadece eve gitmek ve sanatçı olarak öğretilen disiplinleri kullanmak ve Ritchie'nin dediğini yapmak kaldı ve yaptığım da buydu. O zaman çok fazla düşünmedim, ama kırk yıl boyunca canlı kaldı o kapak, inanılmazdı, inanılmazdı ve bir başyapıttı çünkü Ritchie'nin istediği tam olarak oydu. Ne yaptığını hala biliyor ve o zamanlar da biliyordu. Kapağı sadece benim yarattığımı ve her şeyin bana ait olduğunu söylemek isterdim ama bu doğru değil. Rainbow dinleyenler kırk yıldır bana ulaşıyor o albüm ne kadar inanılmazdı- müzik inanılmazdı ve doğal olarak kapağı seviyorlar, çünkü albümün fantezi atmosferinde bir rol oynuyor. Benim için çok olumlu bir deneyim oldu. Aklımda bir sürü hikaye var, ama özellikle biri aklıma geliyor, Manowar'ın tüm kapaklarını resimliyordum ve Manowar fanlarının da vücutlarında o dövme var. Bu dövmelerden birinin altına imzamı atmak zorunda kaldım ve sonra o beyefendi bu imzayı kalıcı yapmak için doğrudan dövme salonuna gitti. Hangi üç sanatçıyla aynı odada kalmak isterdim? Sanırım Rembrandt, ışık ve gölge hakkındaki bilgisini paylaşırdı diye umuyorum. Michelangelo, paylaşabileceği herhangi bir şey için ve Norman Rockwell, tanımak istediğim bir insan olduğu için. Manowar daha kişisel çünkü arkadaşız artık ve birlikte sık sık buluşup konuşuyoruz ve neredeyse aile gibi sohbet ediyoruz. O kadar yakınız. Çok yakınız. Önceden dinlediğim bazı Manowar kapakları yaptım ve kafamda çok güzel resimler oluşturdu. Manowar için yaptığım çalışmalar bana şimdiye kadar uğraştığım en büyük zorluklardan oldu ve onlarla uğraşmanın her dakikasını sevdim, on yılı aşkın bir süredir kapaklarını yaptım, artık müzik endüstrisinde pek görülmeyen bir şey. Böyle bir vefa bugünlerde ne yazık ki rastlanılmayan bir emanet duygusu. - Barbar Conan'ın ünlü kapak çizeri Frank Frazetta. - James Warren, ikonik korku çizgi romanı dergileri Creepy, Eerieve Vampirellanın yayıncısı. Warren, Kelly ile dergileri için 13 kapak boyama sözleşmesi imzaladı. Warren Publishing ile nihayetinde kavga edene dek beş yıl çalıştılar. - Kelly'nin orijinal kapağı sonunda Destroyer Resurrected olarak bilinen Destroyerin remikslenmiş ve yeniden düzenlenmiş bir versiyonu için kullanıldı. - Destroyer 15 Mart 1976 'da piyasaya sürüldü ve Rock'n'Roll dünyasının zirvesine bir kondu. Kelly'nin imzasını taşıyan sanat eseri grubun en çok bilinen imajı haline geldi ve bugün hala dünya çapında binlerce KISS ürününü satmak için kullanılıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/kendi-bacaklarindan-kendilerini-asanlar-kendi-taburelerini-tekmeleyenler/", "text": "Fanzini ortaya çıkaran, bildiğimiz anlamda var olan dergilerin yanında kimi zaman güçlü, kimi zaman geride kalmış bir halde, günlük hayatta ve kültürel paradigmalarda bunca değişikliğe rağmen yaşamını sürdürmesine neden olan dürtü nedir? Geleneksel üretim şekliyle elde hazırlanan, kes yapıştır ile kotarılan sayfaların katlanıp, yapıştırılıp, sınırlı sayıda kopyalanarak dağıtılan bu söz aracını ortalama algıda yerleşmiş yayınlardan temel farkının, okurun kendisine yukarıdan gelen içeriğe tüketmesinin değil, kendisiyle aynı konumdakiler tarafından üretilmiş, yatay çizgide dolaşıma sokulması ve okurun da bir potansiyel fanzin eylemcisi olmasının yolunun açılmasıdır denebilir. Bu haliyle fanzinlerin başlangıç noktasını içeriğinin hazırlanmasından, hazırlanmasından, ortaya çıkan yayının çoğaltılmasından ve diğerlerine ulaştırılmasından oluşan o kendine has yolunun bağımsız, özgür, kafasına göre tavır barındırdığı açıktır. Çıkış noktasını bilim kurgu, punk ya da korku edebiyatı olsun, bir alt kültürden başlatıp yayılan fanzinlerin manifestolar çağı diyebileceğimiz, geleneksel savaş biçimleriyle propaganda ve ajitasyonun önde olduğu yirminci yüzyılın ikinci yarısının ortalarından itibaren yeşerdikten sonra, yüzyıl sona ererken dünyadaki siyasal değişimlere paralel olarak zayıfladığı, değişen bin yıl ile ve tekrar güçlendiği söylenen yolculuğu sıkça tekrarlanır. Fanzin kelimesini ilk kullanan yayın Detours, diye bilinir. Ekim 1940 sayısında kendi aralarında dolaşıma soktukları yayın için kullanılan terim kuşkusuz tutkuyu ve bu tutkuyla yapılan yayını muştuluyordu. Sahiden, tutku olmadan fanzinlerin de olmayacağını artık biliyoruz. Yine de, fanzinler hakkında çalakalem yazılmakta olan ve düzeltilmeyecek bu giriş yazısı çabasında, özgürce, kafama göre, fanzinin tarihini daha geriye çekmek isterim. Bugün hemen herkesin elinde görebileceğiniz Mikhail Bulgakov'un kitabı, Sovyetler Birliği'nde baskılar nedeniyle basılamadığı için bin dokuz yüz otuzlu yıllarda elden ele kopyalanarak dağıtılıyordu. Samizdat zamanla bu dev ülkenin tüm entelektüel üretimin beşte biri oranına yükseldi. 19. yy sonlarında Polonya'da yeraltından yayımlanan Robotnik gazetesini fanzinin atasıdır diye düşünmemiz engellenemez. Yeri gelmişken, yeraltı burada gerçek anlamıyla kullanılıyor. Baskı makinesinin başında bin beş yüz adet basılan bu dergi boyutundaki gazete, tam yirmi beş yıl boyunca gizli polisten kaçak şekilde dağıtıldı. Hukuki bir yayın kurulu ile legal baskıya geçişi gerçekleştiğinde Polonya'da başka bir cumhuriyet vardı. Fanzinlerin tüm tanımlamalardan önce, çıkış şekilleriyle belirli ölçüleri olduğu görülüyor. Doğrudanlık. Sözü uzatmadan, estetik kaygılara kapılmadan, kimseyi ve hiçbir olguyu yüceltmeden, sözünü sakınmadan ve korkmadan söylemek. Bunu yaparken aradan her türlü aracıyı çıkarıp yayını dolaysız, doğrudan ulaştırmak. Muhaliflik. Çıktığı zamanın iktidar araçlarının, toplumsal eğilimlerinin dışında konumlanmak. Zamanının düşüncesini tedirgin etmek, algısını bozmak. Kendin yap. Fanlar tarafından, fanların üretimini belirten Do It Yourself etiği, bin dokuz yüz yetmişli yıllarda genel hatlarıyla bir gençlik hareketi diye nitelenebilecek ve kentsoylu kitlede hızla ses getiren punk hareketinin seksenli yıllarda hardcore'a evrilmesiyle yaygınlaştı. Fanların baskın medyanın yanından sıyrılıp kendi üretimini kendi yayması aynı zamanda politik bir tavır olarak nitelendi. Özellikle punk özelinde, kendin yapıp kendin dağıtmandaki, kendi ağını oluşturup kendi gibilerle bir araya gelmedeki tetikleyici unsur muhakkak bir siyasi tavırdan yola çıkmış olmasa da, okullarında, sokakta bütünüyle yabancılaşmayı yaşayanların kendilerine açtıkları ve kaset, plak, çıkartma gibi üretimlerin yanında ağın kalbini fanzinlerin oluşturduğu, ayrışmış, en azından görünürde özgürleşmiş camialar oluşturma çabasıydı. Türkiye'de ise farklı dertler vardı. Coğrafı ve kültürel farkların yanı sıra, askeri darbeler ve cuntaların eliyle hızla ve sert biçimde modernleşme sürecine giren toplumun siyaseten suskunluğa itilmesi, toplumun sınıfsal mücadelelerinin yerini hızla kolektif bir zeminsizleşme ve kesintisiz bir sermaye odaklı orta sınıf şişkinliğine gidilmesi yıllarıydı. Yetmişlerde plak kapağında yer alan bir ibareden öte bir karşılık bulmayan punk, İngiltere'de ortaya çıkışından az çok on yıl sonra Türkiye'de belirdi. Devletin kamuoyunu yaratıp liberalleşme çabalarının yardımıyla mı oldu, günlük hayat muhafazakarlığına, aile içi riyakarlığa tepki mi oldu, ne oldu bilinmez, fakat hiç de politik bir tavır derdi olmadan kendince bir punk tarihi ülkede yaşandı. Sonuçta ya da başlangıçta, doksanlı yılların başlarında Narmanlı Han'da MondoTrasho ismiyle, Türkiye'de, belgelenmiş biçimde ilk denebilecek, fanzin belirmiş oldu. Zamanla ifade alanlarının, pasajlar, sokaklar, stüdyolar, evler ve barlarla mekanlarda genişlemesine uygun biçimde, yeraltı denemeyecek, alt kültür ile açıklanmayacak, belki daha çok karşı kültür hareketi diye nitelenecek şekilde punk, breakdance, metal gibi müzik türlerini dinleyenler, birçok fanzin çıkarmaya başladı. Bunlara zamanla anarşistlerin bir araya gelmesi, üniversitelerde siyasi hareketlerin tekrar hız kazanması, tek tük edebiyat fanzinleri denemeleri katıldı. İnternetin yaygınlaşmasıyla birlikte, konumların bugün dahi net belirlenemediği biçimde yayıncılık ve sözünü söyleme eyleminin hatları muğlaklaştı. Zaman geçiyor, fanzinler de karşı-kültür hareketleriyle birlikte bazen geri çekiliyor, azalıyor silikleşiyordu. Milenyumla birlikte artık değişen kuşağın, değişen şartların gölgesinde, dağıtım alanlarının tekelleşmiş halinde bir değişim yok. Fanzinler için var olma refleksi, küresel ve yerel toplumsal kalkışmalar ve bireysel huzursuzluğun yanında kolektif dayanışma ağlarının tarihin gerekli anlarında kesişmesiyle birlikte hız kazandığı dönemler yaşanmaya devam ediyor. Sesin, yazının ve görselin ifade edildiği teknolojilerin matbu ile ayrıştığı ya da buluştuğu noktaları tartışmanın değil, bu kitaptaki örneklerinden anlaşılacağı gibi, internetin bytle'ları ve kağıdın kes yapıştır kolajları dahil, hayatın her alanında varlığını sürdüren fanzinlerin açtığı o farklı yolda yürümeye devam etmenin zamanıdır. Bu fanzinleri yapan, dağıtan, okuyan ve kendi de yapacak olanlar, kendi bacaklarından kendilerini asanlar, kendi taburelerini tekmeleyenlerdir, fakat bunu herkes için yapıyorlar. Belki de sıra sizdedir. - Barış Yarsel, Eylül 2014 Bu kitap 25'in üzerinde fanzin editörüyle yapılan röportajları içeriyor. Kimimiz için 90'ların bir nostaljisi, kimimiz için hala süregelen bir tutku olan fanzinlerle tekrar bağ kurmak isteyenler için eşi bulunmaz bir kitap. Barış Akkurt'un derlemesi, internet çağında fanzinlerin hala neden ve nasıl yaşamaya devam edebildiğini, editörlerin fanzin yaratımına nasıl baktığını aracısız ve yorumsuz bir şekilde bizzat editörlerin ağzından anlatıyor. Eserin genişletilmiş ikinci baskısı Ekim 2014'te çıkmıştır. Referans Bilgileri Fanzin ler Konuşuyor, Editör: Barış Akkurt, Propaganda Yayınları, eISBN: 978-1-927893-30-2, 978-1-927893-31-9, 978-1-927893-32-6, 186 sayfa, Genişletilmiş İkinci Baskı Ekim 2014, Birinci Baskı Mart 2014. ve diğer birçok ekitap satış portalından da satın alabilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/kendine-ait-oda-lar-bir-gosterme-deneyi/", "text": "Evin veya odanın sınırlayıcı tanımlarında ilk göze çarpanın kapatma unsuru olduğu göz önüne alındığında, Rilke'nin şikayetinde haklı olduğu iddia edilebilir. Çünkü bireyin kılıfı olan mekan, sınır olgusunu üretir. Bu metinde bahsedilen anlamda ise sınır, 'mahremiyet' olgusunun belirleyicisidir. Oda veya iç mekan, bünyesine bireyi kabul ettiğinde, kendi mahremini de üretmiş olur. Çünkü mekan, kişiye, kişi de mekana dönüşmüştür. Mekan, kişiyi kişi de mekanı- temsil ederken, ikisi de yeniden icat edilir. İcat edilmiş insan ve mekan adeta birbirinin içine geçmiştir. Kadın, düşsel planda son derece önemlidir çünkü herhangi bir erkek yazarın metninin olmazsa olmazıdır. Gerçek yaşamda ise görünmezliğinden mütevellit önemsiz olduğu ileri sürülür-dü. Tam da bu noktada, Virginia Woolf, kadının 'olmayışına' ve ne koşullarda var olabileceğine değinir. Belli ki bu yüzden Woolf'un 'Kendine Ait Bir Oda'sı, (1928) yazılmasının üzerinden hatırı sayılır bir zaman geçmesine rağmen modern dünyada etkili olmaya devam etmektedir. Erkeklerin sorduğu 'Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız' sorusunu cevaplayan 'Kendine Ait Bir Oda' aracılığıyla, Woolf, kadınlar için daha doğrusu yazmaları için- bir oda ve yeterli gelir ister. Bu araştırma kapsamında üzerinde durulacak istek ise yazma ve 'kendine ait bir oda' olgusudur. İnsanların kendilerini ifade etmek için yazmak istedikleri kabul edilip hareket edildiğinde, yazmak için gerekli mekan arzusu ortaya çıkar. Peki insan neden yazmak için kendisine ait bir oda arar? Bu arayışın nedeni muhtemelen 'dışarı'ya yabancılaşma isteğidir. Çünkü yazmak, aslen yabancılaşmaktır. İnsan, -burada kadından bahsediyorum- yazmak için kendisine bile yabancı olmak ister. Kadının kılıfı olan iç mekan da bunu sağlar. Oda, kişiyi zamandan ve kendisinden ayırıp onu özgür kılar. Bu imkansızlığın yarattığı sorulardan biri de, kadın yazmıyorsa ne yapıyor sorusudur. Bu sorunun görselleştirilerek açıklanması ise Virginia Woolf'un 'Kendine Ait Bir Oda'sından yola çıkarak hareket eden iki genç kadın sanatçı -Gözde Başkent ve Hatice Karadağ- sayesinde mümkün. Lacan terminolojisindeki bu cümle, Başkent ve Karadağ'ın eserlerindeki kadının rolünü açıklar nitelikte. Temsilin saf bir kimlik yanılsaması olabileceği gerçeği göz ardı edilirse, Woolf algısında kadının, bu iki sanatçının yapıtlarında temsil edildiğini kabul etmek mümkün olabilir. Kadınlığın bir uğraş olma durumunun şimdi bile hala geçerliliğini koruması, kadınlık uğraşının makinelerinin sanatçıların 'iş'lerinde yer almasıyla karşılık bulur. Özellikle Karadağ'ın kadın-emek-kapitalizm kavramlarını irdeleyen çalışmalarında domestik hayat bileşenleri iyice açığa çıkar. Karadağ'ın çalışmalarında, kadınların yüzlerinin olmayışı ise, kadının görünmezliğine yapılan bir vurgu niteliğindedir. Ancak Virginia Woolf'un 'Kendine Ait Bir Oda'sını yol haritası olarak kabul eden sanatçılar, salt bu sergi aracılığıyla bile kadını görünür kılmakta. Daire Sanat Galerisinin, iki 'oda' vererek ağırladığı sanatçılar, kadını, emeği, domestik yaşam araçlarını, domestik yaşamı kompozisyonlarında kullanarak Virginia Woolf okuyucusuna 'Kendine Ait Bir Oda' sunuyor. Bu sayede, okuyucu, 'gösteren' aracılığıyla 'gören' konumuna geçmekte. Woolf'un ruhu bile duymadan yapılan bu gösteri, okuyucudaki skopofili arzusunu ortaya çıkarıp, onu adeta 'Arka Pencere' aktörüne dönüştürür. Arka Pencere, Skopofili Yaratımı Açısından İkonik Bir Filmdir ; Jeffries Ayağını Kıran Bir Muhabiridir. Sıkıntıdan Komşularını Fotoğraf Makinesi İle İzlemeye Başlar Ve Zamanla İnsanları İzlemek Tek Eğlencesi Olur."}
{"url": "https://futuristika.org/kendini-tartan-kadin-lucia-berlin/", "text": "Lucia Berlin geçen yüzyılın en cafcaflı yıllarında yaşamış Amerikalı bir hikayeci. Doğacı. Kırcı. Karpediemci. Ve evet elbette Çehovsever. Çok güzel bir kadın. Çok çok güzel. Sağında solunda kanın kokusunu alan tipler. Ergenlikte koşmaya başlıyor erkeklere. Nihayet bir dönem çocukluk geçiriyor. Neyse ki asabi bir anne onu dolaba kilitlememiş. Herkes gibi trajediler yaşamış. Teknesi, kişisel tarihinin bir noktasında su almaya başlamış olmalı. Neredeyse kendini bildiğinden beri batmaya devam etmiş. Şehirler gibi alttan boğulmaya. Nedeni yok. Nedeni var olmak. Kimisi böyledir. Oto-perişan. Mahva-eğilimli. Parmaklarını derdin ortasına daldırmış. İnceden bir hayat delisi tripleri de vardı belki. Para yok zaten. Sigara, içki ve dört erkek çocuk. Anlattığı otobiyografik öykülerden anladığımız kadarıyla kafa da çalışıyor. Zeki biri yani. Altmışlar, yetmişler, Amerika, derken temas ettiği nicelerinin kucağına dökmüş torbasındakileri. Azizler, Heidi'nin dedesi, tüberküloz, toz, sirenler, kısır, çiğköfte. Bir jokey, kim bilir bir Elazığlı at arabacısı. Sonunda fitili tükenmiş, kucağında bir oksijen tankı, oğullarının birinin arka bahçesindeki barakada terk etmiş bizleri. Temizlikçi, hemşire, yaratıcı yazarlık programında hoca. İnsanın evlenesi geliyor onu görünce. Tam yola çıkılacak kadın diyorsun. Saçları tepesinde topuz, mutfak tezgahına dayansın sigara içsin güneş batarken, bak bakalım neye dönüyorsun. Bir orta batı kırsalında. Yeter ki istesin. Muazzam bir vaat. Ona üstü açık mavi elli yedi bir Thunderbird ve dümdüz kırmızı çatlak asfalt bir yol göster. Portakal sıkar gibi yazıyor. Çocuklara sağlıklı şeyler içiren, zarif, içli, mesafeli, mesafesiz bir dadı gibi. Tonlarca portakalı, suyuna kurban etmiş. Posa düşkünü. Olağanüstü bir merhameti var. Kendini deşmiş durmuş ama okuyucunun gözüne sokmuyor kaygılarını. Asla bir sıkıntı pornografisi denemez yazdıklarına. Istıraptan büklümleşmiş kadınlar yok anlattıklarında. Öf pöf çekmiyor. Anglosaksonlar böyle herhalde. David Foster Wallece'ın öbür yarısı. Yaramızı tarif ediyor hepsi bu. Muazzam bir ifade gücü. Metodik bir yazar. Yordamı var yani. Öncesi, sonrası, sırası falan. O cümle niye orda, belli ki sebepsiz değil. Kurguya önem verdiği çok açık. Zanaatkar. Tasarrufçu. Sallapati yazmıyor. Aşk, aile ilişkileri yine aşk. Becerikli. Ancak elleriyle çalışanlarda gelişebilecek bir hayat bilgisi ve becerisi. Uhunun kokusunu bilen, koltuk minderinin arkasındaki bozukluklarla hoşbeş almış, yatağın kenarındaki o kuru sert kıllı şeyin, üşengeç bir adamın sümüğü olduğunu anlayan. Göçmen olmasından belki de. Elene elene kıtanın tekinden kıtanın tekine. Muazzam dayanıklı ve ölçüsüz derecede orospu çocuğu olanlar kalıyor geride. Üç beş kuşaktır bitmeyen o yollarda, girmediği bataklık, satmadığı adam kalmamış olanlar sörvayv ediyor. Lucia sağ çıkanların yazıya ve yaşamaya ve yavaş yavaş intihara meyilli olanlarından. Dokunduğu ne varsa anında fanileşiyor. Çekip gitmesini de, katlanır sandalyenin tekinde beklemesini de iyi bilenlerden. Çalışan, bekleyen, paslanan, yağlanan, yeniden çalışan... Elbette randıman için muhatabını da aşındıran, onu da az biraz yalama yapan bir dişli. Yoksulları yazıyor. Çünkü kendi de yoksul. Gerçi fukaralıktan gelme değil. Fukara olanlardan. Sonradan fukara. Bu da kendi hayatının kurgusu. Ona bir yazar olarak ekstrem imkanlar kazandırmış besbelli. Oturmadığı sofra, tatmadığı yemiş yok. Vanity Fair'de çıkmış, arkadaşı Dave Cullen'ın yazısında gördüm, sosyete kızı Lucia ilk sigarasını bir prensin yatında içmişmiş. Daha doğrusu şöyle diyordu, ilk sigarasını bir prensle paylaşmış. Yer, Vina del Mar, Şili. İçimizdeki katmalarla sosyolojideki sınıfları çakıştırıp duruyor. Onun satırlarını okudukça sınıf denen lanetin akademik çalışmalardaki tarifinin ne kadar hafif olduğunu hissediyorsunuz. Hepimizin her an aşıp durduğu sınırları flu içi içe geçmiş kümelerden oluşan bir rui zeminde kayıp durduğumuzu anlıyorsunuz. Amerikan sanatına içkin ve en çok da filmlerde ve kurgu metinlerde kendini gösteren alaycılık, hayatı tiye alma, varlığa tenezzül etmeme hali, humor, zeki metinler falan hepsi söylenebilir Berlin öyküleri için ama benim en çok dikkatimi çeken yazdıklarındaki ekşi tat. Lucia'nın kısır yoğuruşuna has, belki de ona karakterini veren, kendini bizi hepimizi ekmeğine yavaş yavaş kararak ekşitmesi. Vay anasına herhalde o üst düzey yazarlardan birine denk geldim duygusunu yaratabilmesi. Bu anlamda çaylak bir Yourcenar ve belki de layt bir Trevor kırması dense Lucia'ya yeridir. Hakiki olması hasebiyle. Elbette çok güzel elleri var ve ona çok yakışıyor elleriyle salataya sosunu vermesi. İlk tanıştığınızda, ya da tanışmanıza bile gerek yok, kaşığınızdan yemek yiyecek birisi gibi yazıyor. Bir insan olarak trajedisi de bu zaten, harbiliği bir halt zannediyor. Öykülerinde buram buram bu hayatı dibine kadar yaşadım kirve tonlaması var. Her bir öyküsünden bir Yeni Rakı reklamı çeke çeke. Kaleminizi alıveriyor elinizden ve metninize devam ediyor. Hayatımızın içine giriveriyor. Kendini mi sizi mi anlatıyor belli değil. O hayatınızı kaleme alacak ısmarlama nehir söyleşiciniz. Kabul etse parasını verip portrenizi yapmasını isteyeceğiniz dahi ressam. Tamam kusurlu. Kabahatli. Her randevuya geç kalıyor. Sizi bekletiyor. Gerçekten de öz yaşamında böyle sarsak mı yaşadı bilmiyorum. Bina kapısından çıkarken ağzında sigarası, bir elinde okula yetiştirmeye çalıştığı veledi öbür eliyle sandaletini ayağına geçirmekle meşgul birisi mi, tahmin etmiyorum. Yazdıklarından edindiğim, asıl sorunu hayatı bir tık ciddiye aldığı. Lucia Berlin'i ve benim onun hakkında yazdığım şu satırları okuyan dikkatli biri, yazımın Berlin ile alakalı olmadığını şıp diye anlayabilir. Kabul. Yazdıklarımın büyük oranda Berlin'le alakası yok. Nihayet kendimi gösterme arzusu ve imzamı oraya buraya atma güdümden bahsedilebilir. Doğrudur. Lucia Berlin de aynen böyle yapıyor. Tüm yazdıklarında neredeyse kendine bakıyor. Bağıra da bilirdi ama yumuşak sesle konuşuyor. Direkt hikayeye dalıveriyor. Şeylere, mekanlara, nesnelere, aletlere ışık tutuyor en başından. Eh bu da tipik Amerikan tarzı. Dolanmıyor etrafında. Gösteriveriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/kenneth-anger-ruyalar-ve-filmler/", "text": "Eaux d'Artifice'deki cüce kadını Fellini tavsiye etti. Kendisiyle Roma'da tanıştım. Kendine has bir kadındı, küçük bir çocuk gibiydi ve bir çocuk değildi. Müzisyen Elliot Smith ile bir filmde çalıştım. 2003 Ekim ayında intihar etti. Arkadaşımdı. Olay gerçekleşmeden onu filme çekebilmiştim. Ellliot's Suicide ona adanmış, küçük bir yapım. Los Angeles'ta Silverlake denen yerde komşuyduk. Evin yakınlarında, yirmi kişinin takıldığı bir kulüpte çalardı. Madde kullanırdı. Kızarkadaşıyla kavga etmişti. Kız kendisini banyoya kilitlemişti. Elliot Smith mutfağa gidip çekmeceyi açtı, bir et bıçağı aldı ve kendisini kalbinden bıçakladı. Sadece otuz dört yaşındaydı. Kendini öldürmek için en aptalca nedenlerden biriydi. Mezarlıkları ziyaret etmeyi seviyorum. Huzur verici yerler. Aleister Crowley'nin İtalya'da Abbey of Thelema tarikatının kullandığı evin sonrakis ahipleri birbirinden nefret eden iki kardeşti. Biri komünist, diğer faşistti. Her ikisine de bastırdım parayı uzayıp gittiler."}
{"url": "https://futuristika.org/kent-bizim/", "text": "Sınıflı toplumlarda kentleşmenin bölme, ezme, yerinden etme, yaşanamaz hale getirme vb. karakteristik özelliklerinden kaynaklanan sürdürülemez canavarlaşma eğilimi, kapitalizm tarihinin farklı dönemlerinde yaşanan yine kent merkezli çatışma ve kırılmaların da başlıca sebepleri arasındadır. Ezilenlerin özgürlük, kardeşlik ve eşitlik temelli kent düşü, H. H. Korkmazgil'in Bir yanımız yaprak döker, bir yanımız bahar bahçe dizelerindeki bahar bahçe kısmını anıştırır. Ancak şairin sözünü ettiği bir çıldırtan denge durumunda değildir kent. Tersine sürekli bir dengesizliğin uzamıdır. Uygar, yerleşik, eğitimli Batılı sermayenin veya bizim coğrafyamızda olduğu gibi talancı, cahil ve lümpen sermayenin baş tasarımcısı olduğu farklı türden de olsa canavar kentlerin içerisinde, alternatif ve yeni yaşam biçimlerini yaratmak talebi ile ortaya çıkan yaşam savunucuları vardır. Bunlar tarihte farklı biçimlerde karşımıza çıkmışlar; kentlerin içinde bazen gecekondu hareketi, bazen işgalevcilik, bazen kolektif mülkiyeti haiz arazilerde kurulan mini ütopyalar olarak kalıcı özerk alanlar veya farklı uzamları farklı zamanlarda farklı formlarda ele geçiren geçici otonom bölgeler yaratmışlardır. Bugünlerde 3. yaşı kutlanan Gezi'nin mirası olan iki işgalevi -Don Kişot İşgalevi ve Mahalleevi otoriter baskılar sonucu şu an fiili olarak varlıklarını sürdüremese de bahsedilen yeni yaşam biçimlerini yaratmak talebi ile ortaya çıkan yaşam savunucuları tarafından kolektif bir şekilde inşa edilmiş kamusal alanlardı. Bu işgalevleri kentlerin tamamen dışına savrulmuş bir şekilde değil, aksine kentin kalbinin en güçlü attığı merkezlerde alternatif yaşam alanları olarak kendilerini var etti. Occupy hareketlerinin kümülatif etkisiyle uluslararası boyuta ulaşan kolektivite; İstanbul işgalevleri için de bir izlek oldu. Konsensüs ve forumları en büyük araç olarak kullanan ve ırkçı, cinsiyetçi, homofobik, ayrımcı olan hiç kimsenin kendini var edemeyeceği bu alanlar 1,5 sene çok aktif bir şekilde yaşayabildiler. Kent Bizim ise sekiz farklı şehirdeki yerel hareketlerin, Amsterdam ve Berlin gibi otonom ayaklanmaların meşhur başkentlerinin yanı sıra, Poznan ve Atina gibi haklarında çok az şey bildiğimiz şehirlerin de tarihini derliyor ve Avrupa'daki işgalevcilik pratiğiyle otonom hareketlerin tarihsel gelişimine dair oldukça renkli bir resim çiziyor. Her bölüm bir kente odaklanarak, fotoğraflar ve illüstrasyonlar eşliğinde, o kentin canlı bir kronolojik anlatısını ve analizini sunuyor. Bölümler, bu hareketlerin tarihi içerisindeki en önemli olayları ve gelişmeleri merkeze alıyor. Dahası, bu yerel hareketlerin onları farklı kılan yanlarını ortaya çıkartırken siyasetle altkültür arasındaki ilişki, nesiller arası dönüşümler, çatışmalar ve şiddetin rolü ve politik taktiklerdeki değişimler gibi meseleleri de inceliyor. Kent Bizim alternatif bir yaşamın mümkün olduğunu görünür kılan otonom pratiklerin tarihinden bir kesit sunduğu gibi, işgalevciliğe dair yerel deneyimlerin bu anlamda eleştirisini ve yeniden inşasını da barındıran bir tartışma açıyor. Gezi direnişi ile başlayan alternatif yaşam alanları yaratma ve yaşamı savunma mücadelesi farklı biçimlerde yaşamaya devam ediyor ve edecek. Ve hala ilk günkü kadar gerçek: Reddet! İşgal et! Yeniden inşa et!"}
{"url": "https://futuristika.org/kerem-ardahan-kolektif-delilik/", "text": "Gündelik hayatta normal olmanın genel geçer formları dahilinde hareket etmeyi seçen bireyin, bir yandan da kendine özgür alan yaratma ihtiyacının ikilemini Kerem Ardahan'ın işlerinde hissediyoruz. Sergide Sistemin standartlaştırdığı çoktan seçmeli özgürlük halleri arasından tercih yapmaya mecbur bırakılanların kendi iç seslerini kaybedişlerine tanıklık ediyoruz. Her gün bir öncekinin eşi olmasın diyen sanatçı; hayallerden sosyal aktivitelere kadar tahsis edilmiş hayatları bütün yönleriyle kontrol altında tutan kolektif yapıyı işaret ediyor. Bu yıkıcı yapının sonucu tek tipleşme ve kimlik kaybını kendi çocukluğundan bugüne taşıdığı deneyimlerden yola çıkarak kurguluyor. Ardahan çocuk zihni paralelinde, farklı mekanlardan topladığı oyuncakları gruplandırıyor ve bu ilkel dürtünün izdüşümü olarak oyuncakları kavanozlara koyup numaralandırarak etiketliyor. Başka bir çalışmasında bu kavanozların içindeki oyuncakları makro fotoğraflayarak büyük yığın içindeki bazı bireylere kimlik verirken eşzamanlı olarak fotoğrafların yer aldığı plastik yaka kartları ile aslında kimliklerini kaybedişlerini vurguluyor. Resimlerini de bu çerçevede bütünden parçalayarak, rasgele ya da bilinçli birleştirerek bazen tuval bazen kağıt bazen de sokaktan bulduğu malzemeler üzerine çalışıyor. Kolektif Delilik sergisinde sanatçının ana disiplini olan resme ek olarak fotoğraf, yerleştirme ve enstalasyon üretimlerini görüyoruz. Bireysel deliliği kolektif deliliğe tercih eden sanatçı, sergide Sistem'in rollerine ve araçlarına dikkat çekerek içinde bulunduğumuz duruma dışarıdan bakmaya ve olabildiği kadar delirmeye davet ediyor."}
{"url": "https://futuristika.org/kerry-skarbakka-dusme/", "text": "Felsefeci Martin Heidegger, düşme duygusunun yani toplumun karşısında duyduğumuz korkunun gücüne karşı koymanın, en yalın ve en değerli içgüdü olduğunu söylüyordu. İşte bu düşünceden hareketle, 1970 ABD doğumlu bir fotoğrafçı ve aktivist olan Kerry Skarbakka model olarak kendisini kullandığı fotoğraflarda çeşitli mekanlarda düştüğü anları görüntülüyor. Bunu yapmasına neden olarak tam düşüş anında keşfetmeye çalıştığı duygunun, düşüşe karşı koymak mı yoksa kendisini düşmeye bırakmak mı olduğunu anlamaya çalıştığını sorgulamak olduğunu belirtiyor. Bir dönem ABD ordusunda da görev yapması, aynı zamanda profesyonel dalgıç olması nedeniyle bedenini uç noktalarda kullanmayı gerektiren eylemler ona normal geliyor olabilir. Skarbakka, bu anları görüntüleme kararını vermesini, 1999 yılında beyin kanseriyle mücadele eden annesinin yaşadığı sürecin ruhuna ve hayatına yaptığı etkiyi tetiklemesi olarak gösteriyor. Annesinin tüm hastalık dönemini de fotoğraflamış olan Skarbakka, düşerken kendisini görüntülediği fotoğraflarda İnsan uçmayı mı, düşmeyi mi tercih eder? sorusunun cevabını arıyor. 2005 yılının Haziran ayında 11 Eylül'de İkiz Kulelere yapılan saldırıdan hemen sonra, hayatlarını kurtarmak umuduyla gökdelenlerden atlayanların neler hissettiklerini tam olarak anlayabilmek için, Chicago'daki 5 katlı Çağdaş Sanat Müzesi binasından tekrar tekrar atladı. Halkın, Eğer sanatçıysa, gitsin bir kase meyve resmi yapsın! tepkisiyle karşıladığı projeyi, New York Belediye başkanı Michael Bloomberg, mide bulandırıcı ve tacizkar buldu. Son projesinde ise, sele kapılan, suyun altında kalan insanların neler hissettiğini anlamak amacıyla, kendisini su altında ağaç dallarına takılmış ya da selin etkisiyle sürüklenirken görüntülüyor."}
{"url": "https://futuristika.org/kes-tirasi/", "text": "Sabahın kör karanlığında işe varmak için yola koyulduğumda ergeninden kıçının kılı sulu rakı kıvamına evrilmişlerine varana dek karşıma çıkan bütün erkek milleti sakal koymuşken, hele hele ülke ve dünya gündemi yangın yerinden farksızken bendenizin after shave tavsiyesinde bulunmaya yeltenmesi ve bunu yazıya dökmesi pek akıl karı gibi gelmese de kazın ayağına iyice odaklandığımızda manzara-i umumiye zannettiğiniz gibi görünmeyebilir, o cihetle bi' durup düşünmekte faide telakki etmekteyim. Uzun cümle kurup da artistik puanları hanesine yığma telaşıyla herifçioğlu amma büzmüş rektal kaslarını, neredeyse rektal prolapsus olacak, diye sinirlerinizin ayarlarıyla oynamayın şu mübarek ayda ve görseldeki after shavei edinmeye çalışın ki yıllarca Nivea'lara, Gillette'lere veya adını sanını bilmeden, sadece ünlü markalardan üç beş kuruş ucuz diye kişisel bakım marketlerinden satın alıp paralarınızı çarçur ettiğiniz, suratlarınızı kızartıp yakan o kimyasal panayır güllerine nasıl da aftır şeyv muamelesi çektiğinizi tırnaklarınızı yiye yiye bi' görün lütfen. Oscar Wilde'a ibne diyen de var, gay diyen de... Aykırı özel hayat falan yazanlardan ise uzak durun, onlar vantrolog taifesindendir. Oscar Wilde'a ibne diyen de var, gay diyen de... Aykırı özel hayat falan yazanlardan ise uzak durun, onlar vantrolog taifesindendir. Zamma, fiyat ayarlaması denmesine kıl olmuyor musunuz? O hesap işte! Sizler insanları, edebiyat adamlarını özel hayatlarındaki tercihlerine göre değerlendiriyorsanız işiniz cidden zor. Bırakın, insanın özel tercihlerini, bu fakir, insanların nereli olduklarını dahi merak etmez. Hele dini, mezhebi falan zerre umurunda olmaz; mühim olan vicdan, merhamet, saygı üçlüsüne kalbinde ne kadar yer açabildiğidir bir insanın. Din Kültürü ve Ahlak dersinden ha bire bütünlemeye kaldığımız ise pompalı vakalarındaki artışla doğru orantılı ahlaki grafiğimizde istatistik bir veri olarak yer alacak sosyologlar eğlensin, tartışma programlarında analiz yapabilsinler diye! Bu tıraş şöleninin mütemmim cüzü ise İtalya'nın medar-ı iftiharı Proraso olacak! Dikkat isterim: Since 1948! Okaliptüs ile mentolün baş döndürüp gözleri buğulandıran karışımdan imal edilmiş bu marifetli ortağımızı, Almanya mahreçli MERKUR Future tıraş makinesine konuşlandırılmış, Japonya'nın minik Hattori Hanzosu Feather jiletle evlendirdiğinizde klasik tıraş keyfinden alacağınız hazzın Leonardo Fibonacci'nin ruhunu şad edeceğine garanti gözüyle bakabilirsiniz artık. Pinaud diyordum değil mi? Önce Proraso, muhakkak okaliptüslü olsun, ardından MERKURFuture ile Feather jilet kombinasyonunu takiben Pinaud Clubman After Shave Lotion!"}
{"url": "https://futuristika.org/kestaneli-salata/", "text": "Futuristika'nın ilk gurme yazısı olarak bu ilginç salatayı damak zevkinize sunmayı uygun buldum. Sallamasyon usülü fakat test edilip onaylanmış bir lezzet olup tarif adımları harfiyen uygulandığında tadından yenmez bir vazgeçilmeze dönüşmesi garantidir. İçine bademi katarak pirinci 2 çorba kaşığı zeytinyağ ve biraz tuz ile herzamanki pilav kıvamında pişirin. Soğuyunca derin -ama sofraya çıkarmaktan tedirgin olmayacağınız- bir kaba aktarıp küçük küpler halinde kesilmiş yumurtaları, kıyılmış soğanları, kalan zeytinyağını, tuzu, sirkeyi, kestane ve mısırı ekleyip alabildiğince mayonezle karıştırın. Servis etmeden önce en az 3 saat buzdolabında dinlenmeye bırakın. Tavsiye: Dolapta kalmış tek havuç, kabak, haşlanmış bir avuç nohut ya da bir garip patates gibi değerlendirilmesi zor miktarda sebze ve hububatlar da kişisel damak zevkine göre salataya eklenebilir. İçerik itibarıyla gelişime gayet açık bir salatadır. Uyarı: Tüm malzemelerin en taze, en şeçkin kalitede olmasına dikkat ediniz, salatayı çabuk tüketiniz. Gece 10:00'dan sonra hazım problemleri oluşabileceğinden bu saatten sonra tüketilmemesi tavsiye edilir."}
{"url": "https://futuristika.org/ketabraneh/", "text": "Tahran'da Franz Kafka'dan Charles Bukowski'ye ve İranlı yazarlara dek 130 cildin dizili olduğu kütüphane taksiyi iletiyoruz. Koltuk ceplerinde, bagajda, tavanda sıralanmış kitapları tarifeyi ödeyenler, ayrıca satın alabiliyor. Bay Yazdani ve Bayan Heraner'in sahip olduğu taksinin hikayesi, iklilinin bir kitabevinde çalışırken tanışıp sohbet etmeleriyle başlıyor. Çiftin taksi kütüphanesine verilen isim, Ketabraneh, ilk günlerinde yolcuların şüpheleriyle karşılaşmış. Taksiden inenler olmuş. Zamanla, olumlu yaklaşımlar artmış, hikayeleri birikmiş. Günde ortalama otuz kitap satıyorlar, üzerlerinden para çıkmayan yolculara hediye ediyorlar, yemek davetleri geliyor, yüzlerce teşekkür maili alıyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/kfc-degil-kefeke/", "text": "Çekilen onlarca reklam filmi kar etmiyor. Karşı cinsi etkilemek için inci gibi dişlerin çekicilikte başrolü alabileceğine kimse kolay kolay inanmıyor, inanamıyor. Kallavi bir cep telefonu bu iş için kullanılıyor artık günümüzde. Öyle aylarca, sabırla, özene bezene diş fırçalamakla kimse zaman kaybetmek istemiyor. Hayatı hızlı yaşayanlar için anlık beyazlatma etkisine sahip, neticeye anında giden macunlar da zannedildiği kadar revaçta değil. Olmuyor bir türlü! Sandık demokrasisiyle ehlileştirilen halkımızın diş macunu ve diş fırçası tüketimi bir türlü artmasa da fantaaazi iç çamaşırı satışlarını patlatmaktaki gayreti ümit verici. Reklam filmlerine dökülen onca para, çatlayan onca göbek, patlatılan onca kafa pastadan yüzde birlik bir dilimi tırtıklamak için. İçin için yanıyor bu gönlüm, bilmem ne için! Altı ayda bir akıllı telefonlarını değiştirenler, diş fırçalarını niyeyse sık sık değiştirmiyor. Hatta diş fırçasına 10-15 lira vermeyi israf addediyorlar. Nüfuzluların sosyetik diş hekimlerinde beyazlattıkları kozmetik dişlerine heves ederek diş macunu-diş fırçası marifetiyle tabii diş beyazlıklarını korumayı hedeflemeyip lüks hayatlarına kenarından köşesinden ulaşmayı arzulayan yetmiş milyonun kahir ekseriyetinin, diş fırçası ve diş macunu kullanım istatistiklerine baktığımızda temizlik imandan gelir adlı şarkının hükmünü kaybetmeye yüz tuttuğunu, 33 devirli plaklar kadar demode olduğunu görmekteyiz. O plaklar ki, dişlerimizdeki plakları temizlemeye amade! 2011 itibariyle birkaç rakama bakalım: İngiltere'de bir kişi yılda ortalama 2 diş fırçası kullanırken/tüketirken, Türkiye'de yılda 4 kişiye 1 diş fırçası düşüyor. Wayne Rooney'nin memleketinde yılda 500 gram olan kişi başı diş macunu tüketimi, Türkiye'de Türk Dişhekimleri Birliği verilerine göre yılda 55 gram! Yazıyla elli beş gram!"}
{"url": "https://futuristika.org/kiki-montparnasse-kralicesi/", "text": "Montparnasse'ın kraliçesiydi Kiki, bohemlerin ilham perisi. Aç kaldığı da oldu, seviştiği de. Akşamları ışıl ışıl Montparnesse. Kalabalık kafelerden, bistrolardan yükselen kahkahalar, şölenler, davetler... Montparnesse'in kraliçesidir Kiki. Kapkara saçları, iri siyah gözleri var. Beyaz tenli. Yüzünde hep bir müstehzi ifade. Tuhaf bir güzelliktir onun ki. Fırını terk ettiği gibi annesini de terk eder. Halka dağıtılan mercimek çorbasıyla karnını doyurur. Çöpte bulduğu kırk numara ayakkabılarla gezer. Kümes gibi bir evde oturur. Tuvalette yıkanır, elindeki son kuruşlarını para makinelerine atar. Dostu Soutine, onu ısıtmak için atölyenin yarsını ataşe verir. Polanyalı Ressam, Maurice Mendjizky ile tanışır. Kiki ismi ondan yadigardır. Fuojita'ya poz verir. Çıplak Yatan Kiki portesri sekiz bin franga satılır. Neredeyse olay olur, tüm basın ondan söz eder. Man Ray ile bir bistroda tanışırlar. Başında şapka olmadığı için kendisine servis yapmak istemeyen garsonu burası bir klise değil, herkes istediği kılıkla gelebilir, diyerek azarlar. Garson olayı patrona haber verir. -Başınızda şapka olmayınca sizin bir şey olduğunuzu sanabilirler, der -Şey ne? -Fahişe. Kiki öfkeyle yerinden kalkar. Fransa taşrasında, Bougogne'de doğmuş gerçek piç olduğunu söyler ve bir daha buraya gelmeyeceğine dair yemin eder. -Bayanlara iki içki, der ve onları masasına davet eder. -Sizinle birlikte mi? diye sorar Garson. -Evet, der Man Ray. -Çünkü yalnız kadınlara servis yapmıyorum, der garson. -Şapkalı olanlar hariç, diye ekler Kiki. Birlikte içerler, akşam sinemeya 'Kamaleyalı Kadın' filmine giderler. Kiki bütün dikkatiyle ekrana bakarken Man Ray'in eli karanlıkta Kiki'nin elini arar, bulur ve sımsıkı tutar. Kiki karşılık vermez ama elini de çekmez onun elinden. Man Ray resim yaptığından söz eder çıkışta. Çok heyecanlandığından dolayı bunu beceremediğini söyler. Ona fotoğraflarını çekmek istediğini söylediğinde Kiki; Kesinlikle Hayır diye cevap verse de ertesi gün Man Ray'in otel odasında bulur kendini. Man Ray birkaç pozunu çeker. Ertesi gün tekrar gelmesini ister. Kiki gelir, beraber önceki gün çektikleri fotoğraflara bakarlar. Kiki soyunur. Man Ray Kiki'nin ellerini tutar ve Kiki'yi öper. Kiki ve Man Ray aşkı böyle başlar. Sık sık olay çıkarır, polislere yumruk atmaktan çekinmez, kavga ettiği kişilerin üzerine tabak fırlatır. Andre Breton bile nasibini alır onun sivri dilinden; Aşkın ve sevişmenin ne demek olduğunu bilmediğiniz bunlardan çok fazla söz etmenizden belli oluyor Andre Breton Kiki'den nefret eder. Polisle başı belaya girer, on gün kadar hapis yatar. Başından geçen olayı Montparnesse gecelerinde günlerce anlatır. En büyük zorluğu avukat arkadaşlara teşekkür ederken yaşadım der. Yalnız şarhoş olduğu gecelerde şarkı söyler. Geceyi nasıl geçirdin diye soranlara Şahane, çok iyi düzüldüm der. Montparnasse'ın kraliçesiydi Kiki, bohemlerin ilham perisi. Aç kaldığı da oldu, seviştiği de."}
{"url": "https://futuristika.org/kimliginin-pesindeki-ses/", "text": "Seyyid Derviş, Türkiye'de müziğe çok detaylı yaklaşanlar dışında geniş kitlelerce pek bilinmeyen, ancak doğu coğrafyası en azından Arap Müziği- için, önemi hiç azalmayacak bir müzik adamıydı. Birçok sıra dışı yetenek gibi, yaşarken kadir kıymet görmemişi öldükten sonra neredeyse bir mit olmuştu. 1893 doğumlu olan ve Mısır Arap Cumhuriyeti Milli Marşı'nın da bestecisi olan Derviş, tatmin edici bir kariyere ulaşmak üzereyken hayatını kaybettiğinde yıl 1923'dü. Ardından, müzik okulları onu, Arap Müziği'nde modernizme geçişin, yaşanan dönüşümün simgesi olarak, bayrak yaptı. Özellikle Mısır'da, kültürel emperyalist Osmanlı'nın etkisiyle, bir seçkinler sınıfının eğlence aracı olan doğu ezgilerinin, halka yayılmasında, bir anlamda ulusal bir çerçeveye bürünüp, kimlik kazanmasında başrolü oynayan besteci olarak, okullarda ders konusu haline gelmesi, kuşkusuz ki ölümünden sonra oldu. Seyyid Derviş de bir ayağa kalkandı, karşı çıkan ve kendi yolunu çizen bir besteciydi. İskenderiye doğumlu Derviş, çocukluğunda bir münşid ] olmak üzere eğitildi. Derler ki, ailesine bakmak için işçilik yaptığı bir gün, sıvacı olarak tuğlaları dizerken söylediği şarkıyla, gezgin bir tiyatro ekibinin dikkatini çekiyor. Ekiple birlikte Suriye'yi turlayan Derviş ülkesine döndüğünde, savaşın da etkisiyle iş bulamayınca, turne sırasında aldığı müzik eğitiminin katkısıyla kafelerde ya da bulduğu her fırsatta sahnelerde söylediği şarkılarla geçiniyor. Sesi, dönemin ünlü şarkıcılarıyla karşılaştırıldığında alelade değildir Derviş'in. Bilinen, güçlü arap sesine karşılık, Derviş'in güçlü yanı sesi değil, beste yeteneğidir. 1918 yılına kadar, basmakalıp bir mücadele içinde şarkı söyleyerek hayatını kazanmaya çalışan Derviş, sahneye çıktığı birçok mekanda başarısız olarak addedilir. İş bulmakta zorlanır. 1918 yılında ise, kendisi için radikal bir karar alır ve Arap lirik tiyatrosuyla uğraşan Selim Higazi'nin ekibine katılıp Kahire'ye yerleşir. 1920'lerin başlangıcına kadar, hem tiyatro oyunlarına beste yapar, operetler/librettolar besteler, dönemin Sahnelerin Kraliçesi diye tanınan Mısırlı şarkıcı Munira al-Mahdiyya ile şarkılar söyler. Mısır, tiyatronun da gücüyle, arka arkaya milliyetçi görüşleri öne çıkaran, Mısır kültürüne sahip çıkan şarkı kitap ve oyunlarla hareketlenirken, besteci olarak Derviş bu hareketin tam göbeğinde yer alır. 1920 yılında opera bestelemeye başlar ve Kleopatra ile Mark-Anthony isimli bu opera ancak 1927 yılında sahne görebilir. 1920'lerin başlarında Derviş artık tiyatro kumpanyalarının aranan bestecisi olmuştu. Hatta kendi tiyatrosunu kurup, başrol oyuncusu olduğu dönemleri de yaşadı, ancak bu oyunlar başarısız oldu. 1922 yılında yine tiyatro oyunları için beste yapmaya başladı, 1923 yılında ise yaşamı sona erdi. Sesini üç plak firması kaydetti. Bir ermeni göçmenin sahibi olduğu küçük bir plak şirketi 1914-20 arası çalışmalarını, Alman firması Odeon 1922 yılı çalışmalarını ve bir başka firma da 1922 yılına ait çalışmalarını kaydetti. Bu kayıtlar, ilerleyen yıllarda dijital olarak temizlendi. Birçok bestesi ise farklı şarkıcı ya da müzik grubu tarafından yorumlandı, icra edildi. Ölümünden sonra yaratılan mite uygun olarak kokain overdozuyla öldüğü söylense de, oğlu Hasan Derviş yazdığı kitapta bunun doğru olmadığını söylemiştir. Müziğe yaklaşımıyla kendi alanının devrimci ruhlu bestecisi, yıldızlardan bir yıldız artık. - Mounyati Azza Stibari - Ya Shadi Al Alhan - Ya 'ouzayba Al Marshaf - Schtou Wajdan - Bisifaten Ga'alatni - Namma Dam'i Min 'ouyouni - Salla Fiana Al Lahza Hindiyya - Koullama Roumtou Irtishafan - Ya Bahguet Al Rouh - Tef Ya Dourri - Al 'azara Al Maissat - Ya Tara Ba'd Al Bi'ad - Hayyara Al Afkar - Hibbi Da'ani Lilwisal - Dayya't Mustaqbal Hayati"}
{"url": "https://futuristika.org/kirik-dokuk-adamlar/", "text": "Özkan Şahin'in alışık olduğumuz anlatım şekli, temiz Türkçe'si, akıcı dili ile bazen gülümseyerek bazen de irkilerek okuduğumuz öyküleri, bir çırpıda okunan kitabın sonunda 95 sayfalık bir memnuniyete dönüşüyor. Kendisini tebrik ediyoruz. Ve tabi yazarımızın, kısa bir süre içinde tamamlanıp yayına girmesini umduğumuz ilk romanını merakla bekliyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/kirmizi-sapkali-hizin-yonetmeni/", "text": "Yüksekten kendini boşluğa bırakmak oldukça zor bir iştir. Sizi tutacak hiçbir şey olmadan, o yüksekten aşağı bakarken bütün hücreleriniz, varoluşunuzu sağlayan her şey sizi uyarmaya başlar. Buna karşın oradan atlayabilmek de hayatın bazı konularında kesin karar verdiğinizi gösterir. Tony Scott dün gece bir köprünün üzerinden, tüm varoluşuna belki karşı gelerek boşluğa atladı. Haberi duyanlar ilk başta bir şok yaşadılar. Çünkü kimse kolay kolay böyle bir yönetmenin, sinema adamının kendisini öldüreceğini düşünmez. Her ne kadar gişe başarılı filmlerle tanınsa da çoğu sinemaseverin kendi özel seçkisindeki filmlerden biri mutlaka Tony Scott'a aittir. Top Gun, True Romance, Spy Game, Deja Vu, The Fan, The Hunger, Days of Thunder bir şekilde mutlaka size de hitap eden bir filmi olmuştur. Uzun bir dönem gençliğin pilot olma hayaliyle yaşamasına neden olan Top Gun'ın yönetmeni olarak da bilinse, çoğunlukla merkezinde hız olan filmler çekti. Gerçi True Romance ya da Hunger veya The Fan gibi filmotografisinde farklı yerlerde bulunacak yapımları da yönetti. Çocukluğundan beri takip ettiği ağabeyi Ridley Scott'un ardında kaldığı söylenirdi ama kendine has bir stili vardı. Bir filmin afişinde adını görünce perdede iyi sahneler olacağını bilirdiniz. Hızdan, aksiyondan başınız dönse bile filmdeki karakterlerle aranızda bir empati kurulurdu. Bunu başarmak zor işti ve Tony Scott bu işte baya başarılıydı. Şimdi ölümünün ardından farkına vardık ki, esasında karakterleriyle kurduğumuz bağı onunla da yakalamışız. Yoksa sadece gişe başarılı filmler yapan bir yönetmenin ölümü bu kadar dokunmazdı. 16 sinema filmi çekti. Uçakları, trenleri, metroları, yarış arabalarını, denizaltını birer karakter gibi kullandı filmlerinde. Casusların dünyasını da bize açtı, soyguncuların dünyasını da. Zaten o, bir şekilde sınırda yaşayan ve ölüme çelme takmayı sevenlerin hikayesini anlattı. Kim bilir köprünün başındayken de kendisi ölüme çelme takmayı başaracağını düşünüyordu belki. Denzel Washington ile çektiği Deja Vu filmindeki makine gerçek olsa ve biz bir gün geriye giderek onun ölümünü engelleyebilsek. Keşke filmlerindeki hızı bir an için ödünç alıp, onu hala hayatta, çekeceği yeni filmlerin setinde görebilsek."}
{"url": "https://futuristika.org/kisa-cop/", "text": "İçtiğim Meleklerin sabahında Tanrı'yı yatağıma kusuyorum. Deniz minaresi koleksiyoncusuyla tanıştın mı? Fransızca konuşuyor İsa, bedeniyle münferit bir münasebette bulunurken palyaço. Son sürat gözlerin bu kez. Zamanın belirsiz akışında ayak diretmesi. Hangi rüyada ışıklar kırmızı hangi gerçekte birlikten kuvvet nesnesi. Hepimiz bir'imizi alkışlarken bir'imiz hepimizi düzüyor. Akıl yuvarlanması. Merdiven altı sevişme gücü. Altı noktalı körlerden sayılmaz güzelliği. Ateistanbul'a hoşgeldiniz! Çok miktarda Feministanbul, Az miktarda Komünistanbul arasında boğanın boynuzları üzerindesiniz. Kamussal devrilme evrilme değil. Başa dönelim mi? Yumurtanın çıkmazı aldığı delikte beyinler omletleşiyor. Sana ilk gönderilen kaos, vinç kaldırıyor: ciğerdeki laneti. Kümesteki balık: Dram. Ormanın öküz kralı, soylu yasacılarla bizden olmayanın aşağılık histerisinde. Behçet Aysan yazdı: Sevmeyi unutanlar için. Artık Ay geceye küsende; Duvarlar dile gelende. Har vuranda harman savuranda. Gez göz arpacığı eşitleyen Haydar tetiğe bastıktan sonra bekle dedikleri otel odasına gönderilen eskort Ahu'nun tecavüzüne uğradı. İşini iki dakikada bitirip duşa giren kızın komodinde bıraktığı i-phone'un çalmasıyla yerinden zıplayan Haydar, korkulu saniyelerini atlatır atlatmaz susmayan telefonu duştaki Ahu'ya götürdü. Açık kapıdan geçip açık duş kabininin önünde az önce üzerine boşalan adamın çıplak vücuduna bakmamak için başını yana kaydırmasına ruh donukluğu sergileyen Ahu, telefonu alıp çaprazındaki aynaya fırlattı. Haydar, dağılan parçalardan biriyle bileklerini kesen kızı, üzerini ceketiyle örterek odadan dışarı taşıdı. Kırmızı başlıkla sokağa çıkma yasağını kırmızı bileklerle delen gece şiire yatırıldı."}
{"url": "https://futuristika.org/kisa-filmde-anlatilacak-bir-hikaye/", "text": "Star Wars fan net dizisi Rise of the Insurrection yapımcılarından Can Akdağ, aynı zamanda Kara Defter isimli bir kısa filmin de yönetmeni. 2009'da 3. Sinepark Kısa Movie Festivali, Korku Tüneli, En İyi Movie ve En İyi Kurgu ödülü almış, aynı yıl 11. Uluslararası Marmara Üniversitesi Kısa Movie Yarışması'nda, Kurmaca Dalı finalisti olan filmden yola çıkıp, Can Akdağ'a kısa filmler hakkında sorular sorduk. Önce Kara Defter'i izleyelim. Sonra da, kısa filmler ve diziler üretme çalışmalarına devam eden Can Akdağ'ın cevaplarına bakalım. Can Akdağ: Evet kısa movie sadece öğrencilerin ya da amatörlerin kendilerini geliştirme çabası olarak düşünülüyor. Ancak bu yanlış bir düşünce. Yurt dışında hayatı boyunca sadece kısa movie çeken yönetmenler de çok. Tabi ki oralarda kısa filme maddi yatırım da yapılıyor. Kısa movie yapan kişilerin amaçları; hedeflerine ya da icraa etmek istediği sanatına, anlatmak istediği hikayeye vb. göre değişir. Kısa movie mantığının ülkemizde tam anlamıyla oturmadığını düşünüyorum. En basit tabiriyle insanlar kısa filmi uzun metrajın konsantre versiyonu gibi görüyolar. Halbuki çoğu zaman kısa filmi kurgulamak uzun metrajdan çok daha zordur. Yani burada filmi yapanların derdini kısa sürede anlatabilme yetenekleri ortaya çıkıyor. 2007 yılında Bilkent Üniversitesi İletişim ve Tasarım bölümünden mezun oldum. Okuldan teorik bilgileri almak ve bakış açısı kazanmış olmakla beraber aslında teknik konularda tamamen kendimi geliştirmeye gayret gösteriyorum. Şu anda bir eğitim teknolojileri firmasında Video Kurgu Editörü olarak çalışıyorum. Daha önceki yıllarda da başka belgesel projelerinde çalıştım ve özel sektöre advertorial filmler hazırladım. Aslında üniversiteye girene kadar bu işin hobiden öteye geçemeyeceğini düşünürdüm. Şimdi ise bir daha dünyaya gelsem ne yaptıysam aynısını yaparım tekrar diyorum. Nasıl doğru çekim yapılır temel kuralların bilinmesi ve tabi bunların uygulanması lazım. Ama bu da en iyi şekilde deneyerek olur. Bu konuda Robert Rodriguez 'in bir sözü çok hoşuma gidiyor. Siz yönetmen olmaya karar verdiğiniz andan itibaren yönetmensiniz demiş. Sürekli birşeyler çekmek ve temel sinematografi kurallarını öğrenirken bir önceki yapılanla karşılaştırmak faydalı olacaktır. E tabi bir de anlatacak bir hikayenin olması gerekli. Bu çok basit bir hikaye de olabilir. Yani klişe diye kaçmamak lazım. Birçok güzel movie dediğimiz filmlerin konusu çok basit olmasına rağmen, işleyişiyle bizi etkiliyor. Aslında şu anda ben bir filmi ödül almak için yapmıyorum. Sadece içimden geleni, anlatmak istediğimi yansıtmaya çalışıyorum. Bu nedenle, yaptığım bir filmi sadece bir kişi beğense o benim için kardır gözüyle bakıyorum. Elbette milyonlar tek yürek olsun isterim (: Ama bunun özlemini de hissetmiyorum. Kara Defter aslında bir gece yatarken bir anda aklıma gelen ve on günde tamamladığım bir projeydi. Yani şu ana kadar yaptığım işlerde en az uğraştığım proje diyebilirim. Ama en çok ilgiyi de ondan gördüm. O yüzden fazlasıyla tatmin oldum diyebilirim. Müzikleri ve ses tasarımını Baran Güleşen hazırladı. Kendisi hem ses tasarımcısı hem de elektronik müzik icra etmekte. Gerçekten filmimize can verdi diyebilirim. Olmasını istediğim şeylerin bir adım ötesinde iş çıkardı. Genel olarak bilim kurgu ve fantastik hikayeleri hem okumayı hem de izlemeyi severim. Ama tabi diğer alternatif kültür unsurlarını da takip etmeye çalışıyorum. Uzun zamandır Robert Rodriguez' in son filmi Machete' yi bekliyordum. İki sene önce Rodriguez ve Tarantino'nun Grindhouse projesi çıktığında 70'lerin Amerikan B sınıfı filmlerine olan ilgim artmıştı. Machete o projeden kendi projesine geçince tabi ilk gün gittim. Oldukça eğlendim. Ama Grindhouse'un ne olduğunu bilmeyenler bu filme gitmeden önce google'lasınlar. Yoksa ya iğrenirler ya da sıkılırlar. Bunun dışında Stephen King in Kara Kule serisinin çizgi roman versiyonunu okuyorum. Fantastik orta dünya ile vahşi batının sentezlendiği çok ilginç bir hikaye. Boşnak yönetmenin filmi Avrupa'da birçok ödül aldı. Görsel efektleri oldukça doyurucu publish apokaliptik bir zamanda geçen hoş bir movie. Biraz Man Richie filmlerini andırıyor. Neden bilmiyorum ama bu filmde oyuncu Gürkan Uygun bana ingiliz aktör Vinnie Jones u çağrıştırıyor. Herkesin rahatlıkla izleyebileceği eğlenceli bir hırsızlık hikayesi."}
{"url": "https://futuristika.org/kisa-movie-eray-mert/", "text": "Eray Mert: Dimension katılıyorum, şiir ve kısa movie birbirlerine çok yakınlar. Fakat kafamda da Kısa movie budur, bu tanımın dışındakiler kısa movie değildir. gibi kesin bir yargı yok. Bu kafa karışıklığı gibi dursa da bir kısa filmcinin kafasının biraz karışık olmasında yarar var. Birbiri ardına eklenmiş on tane kısa filmden bir uzun movie olmaz. Ama dünya sinemalarının genelinde sahne ve sekans dizaynı yapılırken kısa movie anlayışlarından faydalanıldığı da aşikar. Türkiye'de yapılan sinemada bu gerçek göz ardı ediliyor sanırım. Bu yüzden sinema denen mucizede kısa filmin Türkiye'de pek önemi yok. Ben sadece üç yıldır bu alanda üretimde bulunuyorum. Kısa filmle geç tanışmam eğitim sistemimizdeki aksaklıklar ve kişisel olarak kendi cehaletimle açıklanabilir. Fakat açıklanamayan şey benim bu kadar geç başladığım bir alanda 'kısa filmci' olarak anılan birisi olmam. Bu, ülkede kısa filmin ne kadar geride olduğunu da gösteriyor. Öğrenciler dışında kısa movie üreten yok. Bu kısa filmin ticari olmayışıyla açıklandığı gibi -bence uzun movie yapan yönetmenlerin bu alanı görmezden gelmelerinin bir sebebi de- kısa filmle girecekleri ve pek alışık olmadıkları rekabet olabilir. Çünkü kısa filmin iyiliğini gişe ya da ödüller belirlemiyor. Şu an geriye bakınca isabetli ve cesur bir kararmış gibi geliyor. Tam olarak nasıl bir psikoloji içinde olduğumu ben de hatırlayamıyorum. Sinemanın politik mesajları propagandaya çevirmeden iletmede en önemli mecra olduğunu düşünüyorum. Kısa Kes Movie Atölyesinin ve Ankara Üniversitesi'nin özgür ortamı da düşünsel olarak olgunlaşmamda faydalı olmuştur diyebilirim. Doğru bir okulda okuduğum için de şanslıyım. Müzisyenim diyebilecek kadar müzikle ilgili değilim. Filmlerde de olabildiğince az müzik kullanılırım. Darbe gibi istisnalar dışında filmlerimde müziği suistimal etmedim. Filmlerde müzik kullanımı etkiyi arttırır, bu doğru ama benim anlayışıma göre filmlerde müzik kullanmak hele bir de özgün değilse- bir hüner sayılmaz. Çekim sırasında aklınıza gelen ve o an dahice sandığınız şeyleri uygulamak, filmin heyecanı biraz olsun geçtiğinde geri dönülemez sonuçlar yaratabilir. Çekim sırasında zorunlu teknik değişiklikler dışında fazlaca değişiklik yapılmamalı. Kendimi geliştirme heyecanı duyduğum doğru. Ancak yurtdışı festivalleri ve filmleri pek takip edemiyorum. Sıkı takipçisi olmadan da fark edebileceğiniz bazı farklar var yine de. Özgür düşüncenin Batı hayatındaki yeri eserlerine de yansıyor hep. Klişelerden kaçınmaya çalışıyorlar. Birbirlerine karşı çok yapıcı ve açık fikirliler. Eserlerini sergilemekten korkmuyorlar. Teknik olarak da bizden ilerideler. Böyle söyleyince çoğu insan işin parayla ilgili olduğunu düşünüyor ama katılmıyorum. Mesele araç gereçse aynılarından Türkiye'de de var. Türkiye'deki kısa movie çeken arkadaşlara çok küçük bir karşılaştırma şekli önermek istiyorum: Filmlerinde kendi kullandıkları gereçleri internette aratıp diğer ülkelerdeki kısa filmcilerin neler yaptıklarına baksınlar. Aradaki bu farkın sebebi kendim de dahil- yaptığımız işi ciddiye almamamızdır. Teknik demek kamera markası modeli demek değildir. Kareleme, bakış açısı, bir hikayeyi anlatma biçimi de teknik içine girer. Seçilen konular ve işleniş biçimi düşünüldüğünde Anadolu'nun zenginliğiyle hiçbir coğrafyanın kıyaslanamayacağını düşünüyorum. O yüzden suçu kendimizde arayıp, gelişmeye çalışmalıyız. Daha içime sinen kısa filmler üreten birisi olarak görmek isterim. Ödül sayısı 22 oldu ama hala doğru düzgün movie çekebildiğimi düşünmüyorum. Demek ki nicelikle nitelik arasında doğru bir orantı yok."}
{"url": "https://futuristika.org/kitap-icin-2/", "text": "Selçuk Altun'un uzun süredir Cumhuriyet Kitap dergisindeki köşesinde kaleme aldığı yazılarından, edebiyat gözlemlerinden ve kritiklerinden oluşan yeni kitabı Kitap İçin 2 , Sel Yayınları'nca yayımlandı. Edebiyatseverleri keyifli bir yolculuğa çıkaran Altun, madde madde sırıladığı yazılarında sanat-kitap-yazar ekseninde dolanıyor. Aforistik onlarca alıntının gömülü olduğu maddelerde yazarın kendi yazı hayatı da günyüzüne çıkıyor. Günümüz Türk ve Dünya edebiyatı hakkında bilinmeyen pek çok detaya Kitap İçin 2 nin sayfalarında rastlayabilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/kitapci-degil-mabed-shakespeare-co/", "text": "George Whitman, uyku tutmayınca dükkanı erken açıp, buzlu çayını yudumlayarak şehrin uyanışını izler. Paris'te ilk müşteriler kitapçıya girerken, Whitman da antik bir huzur veren, ağır kitap kokusuyla bezeli dükkandan içeri girenleri izler. Quartier Latin yakınlarında, Notre Dame Katedrali'yle St. Michel arasındaki dükkan George Whitman tarafından 1951 yılında açılıyor. Whitman, bir Amerikalı, soyadı Walt Whitman ile aynı olsa da, zannedilenin aksine akraba değiller, ancak en sevdiği şair de o, tesadüf. George Whitman kendisini Paris'te buluyor. St Michael Bulvarı'nda ucuz otellerde konaklayıp, ülkesine nasıl geri dönmeyeceğinin hesabını yapıyor. Yakın arkadaşı, beatnik Lawrence Ferlinghetti ile konuşup Notre Dame de Paris karşısında küçücük bir daire kiralıyor; burası daha sonra, Shakespeare & Co kitapçısına dönüşecektir. Whitman'ın Güney Amerika yolculuğu sırasında kendisini evinde misafir edenleri örnek almasıyla, kitapçısındaki yatakları yazarlara, şairlere ve kitapçıda çalışmak isteyenlere veriyor. Ne yenirse, paylaşılıyor, çaylar içiliyor, kitapçının misafirleri o dönemde Henry Miller, Lawrence Durrell, Allen Ginsberg ya da Anais Nin gibi isimler oluyor. Aslında kitapçının tarihi, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Paris'e gelmiş olan Sylvia Beach'e kadar uzanıyor. Amerika'dan Paris'e cebinde 3000 dolarla göçmüş olan Beach, burada Fransa'nın ilk kadın ve bağımsız kitabevi sahiplerinden Adrienne Monnier ile tanışıyor ve onun yardımıyla 1919'da Paris'in başka bir bölgesinde Shakespeare and Company isimli kitapçısını açıyor. Adrienne Monnier'in intiharına kadar 20 yıl hayat arkadaşı olan Beach'in kitapçısı, dönemin modernist ve yasaklanan yazarlarının, Ernest Hemingway, Ezra Pound, F. Scott Fitzgerald, Gertrude Stein, George Antheil, Man Ray ve James Joyce'un uğrak yeri oluyor. James Joyce'un kitabı Ulysses yayınevleri tarafından reddedilirken, Sylvia Beach cesaret örneği gösterip 2 Şubat 1922 tarihinde kitabı yayımlıyor. Kitap anında ABD ve İngiltere'de yasaklanırken, modern romanın nadide bir örneği olarak ünleniyor. Beach kitabın parasını çıkarmaması ve cezalarla banka kovuşturmasına uğrarken, Joyce kitabın diğer baskıları için başka bir yayıneviyle anlaşıyor. Beach'i bir daha arayıp sormuyor. Kitapçı, kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya geliyor. Ulyssesin yayımlanışını izleyen günlerde, Shakespeare and Co. kitabevine, daha doğrusu Sylvia Beach'e hitaben yazılmış garip bir mektup gelir. Yugoslav bir hanımın kaleme aldığı, hayli bozuk bir İngilizce'yle yazılmış bu mektubu görünce Joyce'un rengi atar. Valery Larbaud ve arkadaşları, Joyce ile dalga geçtiği izlenimi bırakan bu genç bayanın mektubunun Ulyssesin harika bir pastichei(1) olduğu görüşündedirler önceleri. Sonradan, yanlış anımsamıyorsam (1972'de; ilhan Usmanbaş okutmuştu A Litteri, tuhaf bir derlemede, bir daha da bu metni göremedim.) Gertrude Stein'in uyarması üzerine, söz konusu mektubu Joyce'un yazmış olduğuna varırlar ve Dublin'li yazarı kırmamak için konuyu kapatırlar. Oysa Joyce, birinden şüphelenmiştir o günlerde ama ses etmemiştir: 28 yaşındaki hemşerisi Samuel Beckett sonradan bir İspanyol'un bozuk ingilizce'siyle kimi mektup-metinler yazıp yayımlayacaktır. 1930'larda ekonomik bunalımın etkisiyle iyice durumu zorlaşan kitapçıyı kapatmayı düşünüyor Beach. 1936'da tam kapatılacakken Andre Gide yardıma koşuyor ve Shakespeare and Company Dostları ismi altında arkadaşlarından yardım topluyor. Kitapçı birkaç yıl daha kazanıyor ancak Paris'in düşüşü sonrasında, 1941 yılında kapatılması gerekiyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında kitaplarını bir dairede saklayan Beach, hayat arkadaşı Monnier'in intiharının da etkisiyle, bir daha dükkan açmıyor ve 1962 yılında hayata veda ediyor. Beach'i Almanlar, Paris'i ele geçirince göz altına almışlardı. İlginçtir, Shakespeare and Company'nin olduğu sokağa girip, dükkanı özgürlüğüne kavuşturan ise, o dönemde ABD ordusunda asker olan Ernest Hemingway olmuştur. Ancak dükkan yine de tekrar açılmadı. Bu yılki festival 18-20 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek. Yolunuz düşerse uğramamazlık etmeyin ve üst kattaki divana uzanıp, burada havayı solumuş olan 40.000'den fazla yazar, göçmen, şair, politik aktivist, anarşist ve yolunu -geçici de olsa- kaybetmişin sessizliğini dinleyebilirsiniz. Kitapçının girişine güneş batarken ulaştım. Birkaç sigara ile, dışarıda sıklıkla güncellenen tahtaya tebeşirle yazılan metni okudum. Hafif bir rüzgar vardı. Giriş katı, daha çok yeni basılmış kitaplara ayrılıyor ve mekan arkaya doğru derinleşiyor. Bu katta her ne kadar yeni kitaplar olsa da, beatniklerin yayınevi City Lights için küçük ama güzel kitaplarla dolu cam bir dolap bulunuyor. Bir piyano da, kitapçıda gezinenlere eşlik ediyor. Piyanoda bir Ümit Besen melodisi çaldıktan sonra üst kata yollanıyorum. Üst katta ise daha çok ikinci el kitaplar, kalanların uzanması için divan, şilte, küçücük bir yazı yazma köşesi, her tarafta yazarlardan, konaklayanlardan notlar, içinize işleyen kağıt kokusuyla zamanın durduğu bir yer karşılıyor sizi. Burada ne kadar zaman geçireceğiniz size kalmış. Vakit geceyarısına yaklaştığı dönemde mekandan ayrılırken, elimde başka kitapların yanısıra, Lawrence Ferlinghetti'den imzalı beat kitaplarıyla, Seine nehri merdivenlerinden inip suyun kenarında oturmaya gidiyorum. George Whitman'ın gezgin yaşamı, kitapçının orjinal baskı yayınları ve eski fotoğraflarıyla şekillenen belgeselde Anais Nin, Jacques Prevert, Langston Hughes, Julio Cortazar, Paul Bowles, Lawrence Durrell, Allen Ginsberg ve Howard Zinn gibi yazarların George Whitman'a yazdıkları notlar da görüntülendi. Filmi aşağıda izleyebilir ya da arşiv için indirebilirsiniz. Youtube, Myspace, Amazon, İdefix çağında, her şeye rağmen kitap kokusuna, kitapçıların gerçeğine, tarihine ilgi duymaya devam edenler için, siz biz birkaç kişi için, kitapçıdaki sihre inanmayı sürdürenler için... Kapanışı Lale Müldür'ün Shakespeare & Co için yazdığı şiirle yapalım; herşeyi yeni baştan çizin, gururunuzu koruyun, kitaplar ve düşünceler ve yazarlar, sihrini koruyan en eski dostlarımız. ya sen, benim hiçbir şeyden anlamayan ahmak sevgilim, Lale Müldür Voyıcır 2, Metis Yay."}
{"url": "https://futuristika.org/kitle-fetisizminden-oligarsik-diktaya-caplan-ve-ranciereden-demokrasi-uzerine-bir-cift-soz/", "text": "Ayrı dünyaların insanları Bryan Caplan ve Jacques Ranciere. Caplan A. B. D.'li bir ekonomist, Ranciere Fransız bir filozof. Caplan, kapitalist bir eğitime ve dünya görüşüne sahipken, Ranciere gayet Marxist diyebileceğimiz bir ekolden geliyor, Marxist bir söyleme sahip. Fakat bu iki insanı birleştiren ortak nokta bir yönetim şekli olarak demokrasiye getirdikleri eleştiriler. Çok farklı iki yönden gelen bu eleştiriler, demokrasi yönetimini ya cahil ve kör bir kitle hayranlığı ya da asla toplumu temsil edemeyecek, yetersiz bir dikta olarak görmemizi sağlıyor. Öyle ya da böyle söylemleri şu şekilde yorumlamak mümkün: krallıkların, oligarşilerin, hanların ve hakanların olduğu gibi, demokrasinin de miladı doluyor gün geçtikçe. Zizek'ten feyz alıp bugüne kadar denenmiş olan komünist yönetimleri de bir kenara koyarak, post-demokrasi hakkında kafa yormanın vakti gelmiş ve geçmektedir. Bryan Caplan, Rasyonel Seçmen Efsanesi: Demokrasiler Neden Kötü Politikalar Seçer? (2007) isimli kitabında önemli bazı tespitler yapıyor. Özellikle kendi konusu olan ekonomide, kitlelerin neden sürekli kötü kararlar aldığını araştırmak isteyen Caplan, bunu yapmaya çalışırken sıkı bir demokrasi eleştirisi yazıyor. Mesela, diyor Caplan, şirketlerin küçülmesi sırasında işçi çıkarmaları, işlerin sınır ötesinde ucuz işçilere verilmesi ve uluslararası ticaretin artması aslında ekonomik olarak çok iyi davranışlar. Şirketlerin küçülmesi sırasında işçi çıkarması, aslında o şirketin aynı işi daha az insanla yapabileceğinin, bir nevi verimliliğini arttırabileceğinin göstergesi. İşlerin sınır ötesinde ucuz işçilere gitmesi ise marketin bir gereği. Uluslararası ticaret ise, genel zenginliği arttıran ve marketi daha yarışmacı hale getiren bir uygulama. Caplan gözlemliyor ki, seçmenler ısrarla bu uygulamaların tersine oy vermeye çok daha eğilimli oluyorlar. Gerek kimlik, milliyetçilik, zenofobi veya duygusal sebepler, insanların ekonomik prensipleri ve toplum için ekonomik olarak iyi olanı görmelerini engelliyor. Bununla beraber, Caplan, toplumun geneline hakim olan yüksek derecede cahilliğin de demokrasi sistemini aslında çökerttiğini düşünüyor. Seçmenlerin bilmedikleri şeyler ansiklopedileri doldurur diyen Caplan, şöyle bir düşünce alıştırması yapıyor: İki partili bir sistem olan A. B. D.'de, seçmenlerin %100'ü herşeyden bihaber olsa, oylar iki başkan adayı arasında %50-%50 dağılacak. Çünkü cahil seçmen düşünceye veya argümanlara göre değil, daha önemsiz şeylere göre karar verecek ve bu yazı tura atmaya benzeyeceği için, seçmen iradesi neredeyse eşit bir şekilde iki parti arasında dağılacak. Seçmenin %100'ü gayet bilgili ve siyasi süreç hakkında bilgi sahibi olsa, oylar yine %50-%50 bölünecek. Çünkü partilerin argümanları bazı seçmenleri çekerken diğerlerini itecek ve tamamen eğitimli bir kitle, tamamen cahil bir kitle ile aynı sonuca ulaşacak. Fakat Caplan gerçek dünyanın bu iki senaryoya de benzemediğini anlatıyor. Caplan'a göre halkın %90-95'i cahilken, geriye kalan %5-10'luk kısım ekonomi, siyaset ve diğer ilgili konularda gayet bilgili olabiliyor. Cahil kesimin oyları, yine yazı-tura mantığı ile neredeyse tam ortada ikiye bölünüyor. Fakat sayıları bu kadar azken, bilgili %5-10luk kesimin oyları o kadar eşit bölünmüyor ve seçim sonucunu o bilgili kitleyi kazanan taraf belirliyor. Gerçekten de, A. B. D.'de seçimler %2 veya %3 oy farkı ile kazanılıyor. Ekonomik konularda seçmenin sürekli çok kötü kararları savunması ve toplumun cehaleti göz önüne alındığında, diyor Caplan, demokrasilerde seçmenlerin rasyonel, mantıklı ve bilgili bir şekilde oy kullanıyor oldukları tamamen bir efsane. Kendilerini demokrat ilan eden devletler, bu durumda, kitle fetişizminden öteye gidemiyor. Bir toplumda bilgisi, tecrübesi ve siyasi/ekonomik konularda yorumları aslında en sağlıksız olanlar, çok büyük bir güce sahip oluyorlar. Bir de buna halk içinde bilgi sahibi olanlara karşı var olan önyargı ve güvensizlik eklenince, halkın yegane bilgi kaynakları kulaktan duyma söylemlere ve siyasilerin halkı manipüle etmek, kimlik oluşturmak, bir kısmı dışlamak vs. için yaptıkları propagandalara kalıyor. Propagandaya ve dedikodulara dayanarak oluşturulan siyasi irade ne kadar sağlıklı ise, Caplan'ın dünyasında, demokratik bir sistem de o kadar sağlıklı olabilir. Caplan'a göre demokrasi tapınağını terk etmenin zamanı gelmiştir ve geçmektedir. Ranciere'in demokrasi anlayışı ve demokratik yönetim şekillerine itirazı biraz daha farklı, doğal olarak. Ranciere'e göre demokrasi sürekli yetersiz kalıyor. Kendisi, demokrasinin hiç bir zaman gücü elinde bulunduran azınlığın bir özelliği olamayacağını vurguluyor. Demokrasi Nefreti (2009) isimli kitabında, gücü elinde bulunduranların demokrasiden öyle ya da böyle nefret ettiklerini çünkü yönetmenin, özellikle parlementer yönetmenin doğasında azınlığın kendi isteklerini çoğunluğa empoze etmesinin yattığını belirtiyor. 'Demokratik toplum' diye ifade edilen kavramın hayali bir temsilden ibaret olduğunu, hükümetlerin her zaman oligarşik yapıda olduklarını ve 'demokratik hükümet' diye bir şeyin hiç bir zaman olamayacağını savunuyor: Demokrasi hiç bir zaman evrenselin, özele basit bir şekilde hükmetmesi ile ilişkilendirilemez. Demokratik olduklarını düşünen devletlerin ve hükümetlerin ise parlementer temsilden veya çoğulcu anayasal sistemden daha ileriye gidemeyecaklerini ifade ediyor. Bu noktada Ranciere'in iki kavramının açıklanması gayet önemli: siyaset ve polis. Alışık olduğumuz açıklamaların dışına çıkan Ranciere, polisi toplumu bir arada tutan ve meşrulaştırmayı mümkün kılan bir taraf olarak tanımlıyor. Ama Ranciere'e göre, bu meşrulaştırma polisin toplumsal işlevi yerine polisin imgesi sayesinde mümkün oluyor: Polis toplumsal bir işlev değildir, fakat toplumun imgesel bir ifadesidir (Ranciere, Dissensus, 2010) diyor ve polis imgesinin toplumda duyarlılığın dağıtılmasın yardımcı olduğunu anlatıyor. Doğal olarak, bir toplumda duyarlı olarak kabul gören şeyler gücü elinde bulunduranların çıkarlarına göre sağlanıyor. Bunun için aslında polis imgesi toplumu güce boyun eğenler ve eğmeyenler diye ikiye ayırıp, boyun eğmeyenleri marjinalleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Gücün meşrulaşması ise sadece ona boyun eğenlerin arasında oluyor. Siyaseti ise, bunun aksi olarak, ortak olanın münakaşası olarak açıklayan Ranciere, siyasetin toplumu bölerek kimin güce sahip olmak için yetkili olabileceğini belirlediğini söylüyor. Peki bütün bu dinamikler arasında demokrasiye yer kalıyor mu? Ranciere göre hayır ve zaten demokrasi verilen bir şey değil. Aksine, siyaset tarafından yönetmeye layık görülmeyen kısımın, yetkili olarak sınıflandırılmayan kesimin, gücü güçlünün elinden kazanması ile demokrasi gerçekleşiyor kısa bir süreliğine bile olsa. Ranciere'e göre gerçek demos, yani halkın iradesi, sadece ve sadece güçlüye karşı olan uyuşmazlıkta, direnişte, halkın kendi isteğini protestolarla güçlüye empoze etmesinde yatıyor. Onun dışında gücü elinde bulunduranın attığı her adım demokrat kılıfı içerisindeki parlementer gücün oligarşisini meşrulaştırmaktan başka hiç bir işe yaramıyor. Demokratik sisteme yapılan eleştiriler, basit bir cümlenin değişik şekillerde söylenmesi ile, adeta bir omuz silkme havasında geçiştirilebiliyor: Demokrasi sürekli gelişmekte olan bir sistemdir. Böyle bir söylem ya bilinçli olarak gücü elinde bulunduranların adeta kronik istismarlarını görmezden geliyor, ya da istismarlara karşı mutlu bir şekilde cahil kalıyor. Bazen gücü elinde bulunduranlara yapılan eleştiriler hapse göndermeden, mezara göndermeye kadar değişebilen çeşitli yollarla hızlı bir şekilde susturuluyor. Kendisinin çoğulculuk ve hoşgörü üzerine kurulduğunu gururla iddia eden bir sistem için bu gerçenten de büyük bir ironi oluşturuyor. Bu tür genel eleştiriler, dikkatimizi yaşadığımız topraklara çevirmemize yardımcı oluyor. Biz bu eleştirilerin nereside duruyoruz, veya bizim meclisimizin oligarşik diktası halkın cehaletinden ne kadar besleniyor gibi sorular ard arda kendilerini gösteriyorlar. Yukarıda bahsi geçen düşünceleri Türkiye siyasetine, lider söylemlerine ve siyasi kültürüne uygulamak, çok zengin sonuçlara gebe gibi duruyor."}
{"url": "https://futuristika.org/kiyamet-alameti/", "text": "Tarih geniş bir kavramdır. Bu nedenle bu yazıda bahsedeceğim olay ve sahneler bize ait Günlük Tarihin en güzel kaynaklarından bazılarını teşkil eden, 29 Haziran 1929 yılında yayınlanmış akşamları neşrolan Son Saat gazetesinin manşetinde yer alan bir haber oluyor. Günlük gazeteler, 24 saatlik zaman zarfı içerisinde yayınlanmasından dolayı günlük tarih kavramının en güzel dayanaklarıdır. 20. yy ilk çeyreğinde günlük yayınlanan siyasi gazeteler dışında içeriği daha magazinsel olan ve akşamları neşrolan formatı biraz daha farklı gazeteler yer almaktaydı. Ayrıca konumuzla alakalı olmasa da bayram ve resmi tatillerde günlük gazeteler yayınlanmaz, sadece Kızılay'ın çıkardığı gazete yayınlanırdı. Son zamanlarda sık sık görülen hilkat garibelerine dün bir yenisi daha iltihak etmiştir. Bu bir civcivdir. Beşiktaş'da diş doktoru Safter Osman beyin kuluçkaya koyduğu yumurtalardan birinden çıkan bu civcivin hiç ayağı yoktur. Yumurtasından ayaksız olarak çıkan ve gayri tabii bir şekilde büyük bir kafaya malik bulunan bu civciv halen yaşamakta ve ayakları olmadığı için olduğu yerde kanatları ile çırpınmaktadır. Bir kadının doğurduğu kaplumbağadan, iki kafalı keçiden, doğar doğmaz yürüyen bir nevzattan, 4 yaşında bülüğa eren Mehmet'ten ve nihayet ayaksız ve büyük kafalı olan bu civcivden sonra akla ihtiyar kadınlar geliyor. Kadınların doğurduğu kaplumbağa ve acayip şekilde mahlukat karşısında, gebe olan kızlarının ve gelinlerinin başında Acaba ne doğuracak? diye bekleşen ihtiyar kadınlar, bu hilkat garibesini kıyamet alameti addetmektedirler. Son zamanlarda sık sık tesadüf ettiğimiz bu garibeler, insana bir düşünce veriyor. -Acaba bizden bir kac nesil sonraki insanlar ve hayvanlar masalların yecüç mecücü mü olacaklar?"}
{"url": "https://futuristika.org/kiyamet-cikmazi-1/", "text": "Görüntü, kayıp adam için karanlık tarafından bir çilingir disiplininde hazırlandı. Anahtarın oturması gereken delik, yavşak bir bataklık gibi kendine gelen bu sıcak metalı karşılayıp, onu yozlaşan duygularına paralel şekilde yavaşça içine gömdü. Belirsizliğin içinde hayvanların ilkellik ve katıksızlık ile -ikisi de aynı yargının evlatlarıdır- tanrısal bir sarhoşlukta avlanan sesleri, hala kulakları olduğunu sandığı duyu organlarını acı duymasını sağlayarak gıdıklıyordu. Ve işte tam bu sırada, tüm mitolojilerin yegane düşü olan Dev-Yılan, belirsizliği bakire bir vajinayı deler gibi geçti ve arkasında, tüm bu boşluğun ortadan kaldırdığı yer çekimine yenik düşen kan baloncuklarını özgür bırakarak yaklaştı. Ağzını açtı: Saf, renk cümbüşü, ayin yöneticisi ve güneşin ailesi -yıldızları, onlardan doğmamız için doğuran kendisidir-; ve kayıp adamı Son' dan sonra gelen ve sadece krallığa bakmaya yeltenebilen insanların yürüdüğü patika için hazırladı. Düş, odaya alevle taşındı. Napalm bombalarının gösterişli düşüşleri, dünyasal cehennemin aydınlığını adamın derinliğinde tazelerken, helikopterler vermeleri gereken huzursal serinlikten öte, anıları daha da kızıştırarak, bir sonraki çıldırış için ortamın gerginliğini artırıyorlardı. Palmiye ağaçları, öldürdüğü düşmanların esnasında başka bir boyuta gönderilen çocukluk anıları gibi yanıyordu. Geçmişinin neşeli detaylara sahip anlarını da aynı yangında yitiriyordu. Mavi gözleri, saçından akan teri cangılda yağan bir yağmur gibi nitelendiriyordu. Tavandaki pervane ise otel odasındaki bir nesneden çok, acının betimlemesi olmayı üstleniyordu. Viski, bir arının iğnesine benzeyen melankolinin kokusunu taşıyordu içinde; acılarında rahatsız edici şişikler meydana getiriyordu. Çevrede, hiçbir şey sadece genel-geçer kavramıyla 'ruhlanmıyordu'. Ancak karısının hayatındaki varlığı, boşanma kağıdını gördüğü zaman ki kadar sahte olmamıştı. Güneş, parlaklığıyla onu rahatsız edip uyandırıyor ve bir hiçliklike karşılaşmasını sağlıyordu. Bu hiçlik ise tıpkı büyük-küçük balık mücadelesinde olduğu gibi, onu daha büyük bir hiçliğin içine doğru çekiyordu; ve hücrelerine tecavüz etmesi için azgın sülükler gönderiyordu. Bazı şeyler savaştan önce ve bazı şeyler ise savaştan sonraydı; bu ikisinin arasındaki zaman ayrılığı, aslanın avının üstüne atlamasıyla, dişlerini boynuna geçirmesi arasındaki fark gibiydi; bu mesafe, doğanın, basit insan beyninde gezinen en yüksek dozdaki felsefeyi bile zorlanmadan parçalayabileceği, o karanlık dişlerinin boyutundaydı. Bunun ötesinde tüm gizli-güzelliğiyle kaos vardı. Duvarların içi, cepheden dönerken paçasına yapışmış olan askerlerin hayaletleriyle doluydu. Kendisini bırakmayan bu çekik gözlü lanetliler, duvarları kendi karakerinin boğuculuğunda daha fazla acı çeksin diye üstüne itiyorlardı. Cangılın çağırısı, becerilmeyi arzulayan savaşma dürtüsü, yumuşamış ve şiddetin yokluğundan zayıf kalmış bir bünye için tek çare, aynadaki çirkin yansımayı doğaçlama bir danstan doğan yumrukla kırıp, ormandaki törene katılmaktı. Kısa bir sunum olarak beliren kan, bakışlarında 'Dracula' nın söylemiyle ara-sıra unuttuğu yaşamı hatırlattı ve ağlamaya başladı. İyimserliği çağırıştıran çarşaf ise üstüne püskürttüğü düşüncelerle lekelenmişti. Hiçbir oda-hizmetçisi ne kadar uğraşırsa uğraşsın, artık beyazlığın içine işleyen kanın özündeki felsefeyi çıkartamazdı."}
{"url": "https://futuristika.org/kiyamet-cikmazi-2/", "text": "İşte bu, albayı tarafından gizli olarak verilen görevdeki öldürmesi gereken Albay Kurtz' un tek düşüydü. Herkesin içinde var olan, kırılma noktasını aşmıştı söylendiğine göre; karanlığına gömülmüştü ve insanlık-dışı davranıyordu. Ona ulaşmak için henüz tetiğin beyni yakan sıcaklığıyla samimileşmemiş olan birkaç askerle, savaşı boydan boya bir elektrik kablosu gibi kıvrılarak kat eden, doğrudan Kurtz'e giden bir nehirde yoluculuk yapması gerekecekti. Bu gidişhat üzerinde ölüm artık bir gündelik sıçma işlemine dönüşmüştü; önceki yaşamlarında pazar günleri kiliselerinde kafiyeli dualar eden bu askerler, şimdilerde ahlaklarından ishal olmuşlardı. Ve şehitliği de yeni yetme bir romantiğin 'dünya barışını benimsediği' gibi benimsemişlerdi. Tıpkı onlar gibi bir zamanlar makül bir delikanlı olan Kurtz ise, zeki ve baba yadigarı bir meslek tadında askerlik yaşamında mükemmel bir düzeye ulaşabilecek bir adamken, cephede fiziksel olarak sakat kalmaktansa, ilk önce ruhsal olarak savaşı alt-etmeye kalkışmıştı. İşte bu yüzden silinmesi gerekiyordu; yoksa kısa zaman içinde karanlığın kalbinden elde ettiği güçle tüm nehirlere kan akıtacaktı. Ancak o da, bu adamla karşılaştığında ne yapacağını kestiremiyordu, dosyasını okudukça da iyice bir çıkmazın içine giriyordu; böylesine bir asker nasıl olur da cehennemin liderliğine oynardı. Bomba etkili dalgalarda surf, Wagner müziği eşliğinde psikolojik-savaş yaratısında köy yıkımları, düşman cesetlerinin üzerlerine -ölüm kalitesine göre- bırakılan iskambil kağıtları; Vietnam'ın, savaş disiplinini es geçen imzasını taşıyordu. Mermi renginde olan kaosun içindeki tüm 'etlerin' zihin bölmeleri, aynı mermilerin patlarken ortaya çıkardığı parlaklığın arasında tıpkı bozuk bir koşu bandında koşmaya çalışan insanlar gibi debeleniyorlardı; hiçbir yere varamıyorlardı, ancak çıldırmış komutanlarının verdiği görevler, algılarında titreşimler yaratıyordu; o, öylesine bir adamdı ki, bağırsaklarını bir kapla tutan bir düşmanı takdir edip, ona su vermek isterken, bir anda duyduğu ünlü surfçü Lance'in -kayıpadamın askerlerinden- adıyla her şeyi unutuveriyordu ve en sevdiği koku, sabahları napalm kokusuydu. Mastürbasyon çağlarının henüz kıvamını koruduğu dönemlerinde, hayatın neşeli bir kısmını görebilmeleri için ordu tarafından gönderilen ve yapay bir samimiyetle kendilerine dans eden playboy kızları, bir süre sonra kendilerinden geçip üstlerine çullanmalarına sebep oldu. Tehlike, kızların apar topar, hazırda duran helikopterlerle gönderilmeleriyle son buldu. Ancak kızlardan birinin yılın güzeli olması sanki yılın savaşına bir göndermeydi; ne de olsa bütün açlıklar tokluğun doruğuna oynuyordu. Buna bağlı tatmin olasılığı da giderek kayboluyordu. Bunlara rağmen bir süre sonra kayıp-adamın fırsatçılığı, mürettabatına zorda kalan playboy kızlarıyla kısa süreliğine bir cinsel deneyim kazandırmıştı. Dikkat çekici olan, askerlerden Lance -sörfçü olan- kızla birlikte olmak yerine, bir yandan onun içinde gözden kaybolmaya başlayan saflığının anlatısını dinlerken bir yandan da kızın yüzünü kamuflaj renklerine boyuyordu. Bunun tek bir açıklaması vardı; Lance savaşı içine çekmeye başlamıştı. Çok geçmeden tüm ciğerlerine ve gözlemlerine bulaşacaktı. Tekne, içindeki geleceğin tedirgin edici vizyonu altında ezilen algılarla birlikte, kendini savaş dahil hiçbir konuda tekrarlamayan nehrin üzerinde akarken, bir yandan da metallerden oluşan gövdesiyle, bu çelimsiz ruhlara korunak oluyordu. Gece, güneşin dikkatini batıdaki sorunsuz huzur bölgelerine çekerken, doğudaki mekan için bombalardan bir şölen hazırladı. Beynine asidi işleyen Lance ise, çoktan gerçeği sanrıyla harmanlayarak kendine bir karnaval hazırlamıştı. Tekneden yayılan kurtuluş sinyallerine, ışığa tıpkı karşı cinstenmiş gibi yapışan sinek ve böceklerin duygusunda koşuşturan askerler, ona, karnavalda gördüğü her şeyi denemeye kalkan çocukları anımsatıyordu. Ve kulaklarının arasında, masumane çocukluğundan kalan tüm o neşeli sesler çınlıyordu. Belki de askerlerin yöneldiği, tekne değil; etrafı kendi dünyasında daha çok tanıdıkça, gözlerinde büyüyen parıltıydı. İzleyicinin sürekli gözü önünde olan, kayıp-adam ise, biçare şekilde, ancak en derinlerde anlam kazanan bakışlarıyla bombaların tecavüz ettiği köprüyü izliyordu. Ortamı, dünyanın kıç deliği olarak tanımlayan o bir asker, kendisine seslendiğinde, orada tanınıyor olmaktan ürpermiş olsa da, asker olduğunu anımsadığında tekrardan görevini hatırlamıştı. Duyguları artık iyice, şap karıştırılmış bir yemeğe benziyordu. Özellikle Lance, gösterişli bir askere dönüşmüş kişiliğiyle, kendisini yapay eğlencenin içine koyduğunda, devasa bir yaşamın merkezinden çıkan ve yüzlerini birkaç saniyelik aralarla kesen ışık hüzmeleri çoktan devreye girmiş ve bu kalabalık kadrodaki yerini almıştı. Patlamalar, bağırtılar, eğlence görünümlü siperler ve birçok detay kendisini eğlendiriyordu. Karnavalların vazgeçilmezi olan, oyunların başındaki teşvik edici adamın sesi ise birçok yerden geliyordu. Hedefin varlığı, o ana dek ilk başta vatansever bir duyguda olan ama öldürdüklerinin sayısı, birlikte olduğu kadınların sayısını katlayınca, ruhunda açılan yaradan çok daha yakındı. Öyle ki yabancının ettiği tüm küfürler sanki kendi düşüncelerinden yükseliyordu. Depresif tanrısından aldığı kutsal füzeyi, silahına yerleştirdi ve arkadaşlarının başındaki ağrıyı dindirdi. İçindeki isyan, artık dudaklarında sadece gülümseme olarak beliriyordu. Ancak kayıp-adam çok iyi biliyordu; mermilerin toprakta yağmurdan daha çok görüldüğü bir sahnede, askerin kahkahasındaki acı, hiçbir romantik şairin duygusuyla kıyaslanamazdı. Bundan sonra anlamak için ilerleyecekti; hissediyordu, kendisiyle beraber diğer adamlar da kırılma noktasına yaklaşıyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/kiyamet-cikmazi-3/", "text": "Askerler, akrabalarından gönderilen mektuplarla, kısa süreliğine iletişim arzularını gideriyorlardı. ne de olsa o, artık ruhunu henüz kendisinin dahi anlamayadığı tanımsız bir özgürlüğe bırakmıştı. Biraz sonra, henüz mektuplardaki sevinç döşemeli yakarışların okuması bitmemişken, düşmanın sıcak öfkesine kapıldılar. geçmişten gelip, 'şehitliğine' yapılmış bir çağrı gibi. Kurtz' e giden yolda, Fransızlar tarafından bir harabenin ortasında karşılandılar. Bulundukları alanı hiçbir şekilde terk etmeyeceklerini, sebepleriyle birlikte açıklarlarken, geçmişteki başarısızlıklarını andılar. Çocukları ise hayata karşı sağlam cephe alabilmek için Baudelaire' in 'sert' şiirlerini ezberliyorlardı. Ruhuna ve beynine, afyonun ağırlığı kadar bir huzur parçasını yerleştirdi ve ardından kendini kadının, dağların ardından yankılanan sevgi çağrısına bıraktı. Düşmanlar bu sefer de bir başka askeri 'filmden' silmek için saldırıyorlardı. Ancak bu saldırı kayıp-adamın gözünde, korkutmak amaçlı olarak gözükse de, saniye sonrasında adamlarından birine kaybetmesine sebep oldu. Lance arkadaşını, nehrin altında yatan, anılarından çok uzakta kalmış olan diğer ölülerin yanına yolladı. bir sinek vızıltısı gibi, sürekli varlığının ağırlığını hissettiriyordu. Tanrı' nın zihninde çoktandır var olan kapı, Bataklığının çıkış kokusu, etkisini bu kıyametin lideri olan, öldürmekle görevlendiriliği Kral' ın ter kokusundan alır."}
{"url": "https://futuristika.org/kiyamet-cikmazi-4/", "text": "Karşılamayı yapan savaş-foto muhabiri, yaptığı açıklamaya göre, Kurtz bir savaş- şairiydi ve tüm yargılamalara rağmen asla deli olamazdı; bununla beraber sürekli, çok büyük bir adam olduğunu ve yaptığının asla kelimelerle tarif edilemeyeceğinden bahsediyordu. Bunun yanında durmadan etrafın fotoğraflarını çekiyor ve tarihi kıyametin kayıtlarını tutuyordu. Ardından kayıp-adam, Şefe, Lance ile saat 10:00 a kadar dönmedikleri takdirde hava saldırısı emrini vermesi gerektiğini söyleyerek, Kurtz' un 'ağzına' doğru yürümeye başladı. Işin sonunda ya kendi bataklığından çıkacaktı ya da sonsuza dek orada kalacaktı. İşte bu sözle, Kral, kayıp-adama, onun ne bir asker ne de bir katil olduğunu söylüyor. Kendisi ise, olacakları tahmin edemediğinden, kendini sessizliğe bırakıyor. Ertesi gün, bir aslan kafesinin içine konup, tutsak ediliyor. Bu yakarıştan sonra artık işler her zamankinden daha karanlık ve yorucu olmaya başlıyordu. Bunun en önemli kanıtı, saat 10:00 u geçtiği için isteksiz şekilde hava saldırısı emrini vermeye hazırlanan Şefin kafasının Kurtz tarafından kesilip, kayıp-adamın kucağına bir bildirge gibi atılması oldu. Kayıp-adamın benliğini, tüm çekiciliğini yitirmiş şişman bir kadın gibi ezen kabusları, fazlalaşmış ve bir düzenden çıkmıştı. Bu yüzden, bu imaja uzaktan bakıldığında, yüzü yabancı bir canlıyı andırıyor. Olayları ne kadar 'dışardan' ve acı çekerek izlediğinin görsele taşınmış hali. Kıyametin doğuş esnasında onunla günlerce özgür bir şekilde kaldığı halde, asla ne olacağını tahmin edemediğini öğrendiği anda, aslında Kurtz' un neler olacağını bildiğini de sezmiş oldu. Buraya gelmeden önce, düşünmüştü; Kralın gözlerinin içine baktığı an onu öldürmesi gerektiğini bilecekti ama gözlerinin içindeki karanlık ölümü kendisinden görmesini engelliyordu; henüz o derece uzaklara bakamıyordu. Ama Kurtz öyle değildi, parçalanmıştı; uzaklara gitmişti; her şeyden çok uzaklara: Ailesinden, kendisinden ve geride bıraktığı askerlerinden. Nha Trang' daki generallerin verdiği emirleri, o an kendisinin gördüklerini gördükleri takdirde verip vermeyeceklerini merak etti ama düşündü ki, muhtelemen daha da baskıcı olurlardı. Çünkü buradaki durum, herhangi bir askeri hareketten fazlası, herhangi işlenen bir suçun da ötesindeydi. Bu yüzden yapılabilecek tek şey, onu öldürmekti ki bu bile olanları ortadan kaldırmaya yetmeyecekti. Çünkü mesele felsefikti ve felsefe asla ortadan kaldırılamazdı. Ancak üstüne cahil bir şekilde saldırılabilinirdi; tıpkı generallerin kayıp-adamın yapmasını istediği gibi. Belki Kurtz öldürelecekti ancak karanlık var-olmaya devam edecekti. Kurtz' un konuşması sırası gelmişti: Dehşeti gördüm; senin de gördüğün dehşeti. Ama bana katil demeye hakkında yok. Beni öldürmeye hakkın var; bunu yapabilirsin. Ancak beni yargılayamazsın. Dehşetin.. ne olduğunu bilmeyen.. insanlara, gerekeni kelimelerle tarif etmek imkansız. Dehşetin bir yüzü var ve onunla dost olmalısın. Özel kuvvetlerde olduğum zamanları hatırlıyorum. Sanki bin asır önceydi. Hatırlıyorum da... Aynen bir büyük-anne gibi ağladım... Dişlerimi sökmet istedim; ne yapacğımı bilmiyordum. Ve hatırlamak istiyordum; asla unutmak istemiyorum. Derken farkına vardım: Sanki alnımdan bir elmas kurşunla vurulmuşum gibi. Sonra düşündüm: Tanrım bu olaydaki deha, böyle bir şeyi yapabilmek için gerekli olan irade: Kusursuz, gerçek, eksiksiz, kristila gibi berrak. Ve bizden daha güçlü olduklarını farkettim; çünkü buna dayanabiliyorlardı; bu adamlar tüm yürekleriyle savaşıyorlardı. Bu adamlar cani değildi, aileleri vardı ve onları seviyorlardı. Ama aynı zamanda bunu yapabilecek güçleri de vardı. Eğer böyle altı tümen adamım olsaydı, buradaki sıkıntılarımız biterdi. Kral, son metnini imzalamış ve 'tahttan indirilme ayini' için hazırlıklar başlamıştı. Kayıp-adam, bataklığının çıkışını görüyordu. Orada ve kendisini bekliyordu; ışık kirli ve silikti ancak varlığını tıpkı sönmekte olan bir yıldız gibi hissettiriyordu. Kral da kendisini bekliyordu. Artık karanlığın o ana dek toparlanmış tüm varlığı tek bir noktada birleşecekti ve devasa bir enerjiye dönüşecekti. Generaller bunu istiyordu; artık zerre kadar umursamasa da, Kurtz bunu istiyordu, en önemlisi, Cangıl bunu istiyordu; emirlerin geldiği asıl merkez de zaten orasıydı. Son kez dalışa geçti kayıp-adam ve nefesini tutarak yüzeye doğru yol aldı. Bataklıktan çıkmak için sadece bir hakkı vardı ve özgürlüğün kalıcı olması için 'cinayeti' gerçekleştirmesi gerekiyordu. Diğer kabile ise kendi bayramını kutluyordu; yaşam çığlık çığlığa devam ediyordu; törenleri için gerekli olan hayvanı bağlamışlardı; birazdan kesecekleri. Ölüm ve doğum paralel şekilde gerçekleşecekti; hiçbir insan zekası böylesine bir oluşumun önüne geçemezdi. Işık göründü; başını çıkardı; özgürlük kendisine Kral'ın yüreğinden çağrı yapıyordu. Kurtz son kez devletin yargısına saldırıyordu, sonra başını döndü ve 'değişime' baktı. Dıştaki varlıklardan biri, olacakları sezdi ve cinayetin gerçekleşmeden önceki alanına yöneldi. Kutsal kılıcın darbelerini yedikçe, değişime ve doğuma yer vermek için yok-oluşun içine daha da fazla girdi ve yaklaşmakta olan gök-taşını andıran başı sonunda, dünyaya yeniliği getirmek için yanaşmaktaydı. Barış geliyordu ve bu ancak dışarıdan dehşet verici bir sahne olarak izlenebiliyordu. Bir yandan bayram devam ediyordu; bunun için gerekli olan hayvanı neşe içinde kurban ediyorlardı. Yine dışarıdan bakınca asla sezilemeyecek olan sevinç ve yaşama olan bağlılık duyguları içlerinde devasalaşıyordu. Yeni kral insanların arasına çıkmak için hazırlanıyordu ancak tüm bu değişim, ona o ana dek gördüğü tüm kabuslardan da fazlasını getirmişti; çünkü işin içinde yeniden doğum vardı ve yeni doğum yeni bir güç sağlardı. Yapacağı ilk hamle, yaşamının yeni zamanında güneşin doğuşunu nasıl izleyeceğini belirleyecekti. Dışarı çıktı. Insanlar, karşısında eğildi; kime baktıklarını çok iyi biliyorlardı çünkü eski kralın ölümü yüreklerine saniye saniye işlenmişti; şimdi ise yenisini selamlıyorlardı. Vereceği emirleri bekliyorlardı. Kendini bulmuş-adam ilk hamlesini yaptı ve silahını bıraktı ve insanlar da ona uydu. Yeni güneşin doğuşu mermilerin ucuz kokuları olmadan karşılanacaktı. Ancak savaş devam edecekti, her zaman ettiği gibi. Tüm düşünceleri ve eylemleri ayakta tutan zıtlık ilkesi varlığını sürdürecekti ancak artık silahlar olmayacaktı. Insanlarını, cehennemlerinden ayrılıp, cennetlerine taşınmaları için kendi topraklarında bıraktı. Üstündeki bataklık kokusu artık gitmişti, yargılardan bağımsızdı. Her şey, yargıdan bağımsızdı."}
{"url": "https://futuristika.org/kizin-icine-yine-seytan-kacti/", "text": "Daniel Stamm'ın yönettiği, Patrick Fabian, Ashley Bell, Iris Bahr ve Louis Herthum'un oynadığı Son Ayin / The Last Exorcism de böyle bir şeytan çıkarma oyununu anlatıyor. Ama bunu anlatırken de korku sinemasının yeni keşfini kullanıyor. Kamerayı konuya dahil ediyorlar ve izleyici de sözde gerçek görüntüler izleyip daha da korkuyor. Rec ve Paranormal Activity'de bu taktik tuttu. Hatta Blair Witch'de de işe yaradı ama bu filmde çok sakil durmuş. Hatta eldeki malzemenin külliyen çöpe gitmesine sebep olmuş. Koskoca şeytanı küçük bir el kamerasıyla kandırmaya çalışınca haliyle ortaya da kötü bir ayin çıkıyor... Şeytan var karşında biraz prodüksiyon olsun lütfen... Hatta film William Friedkin'in Şeytan'ının parodisi gibi duruyor. Ama başarısız bir parodi, zira çok başarılılarını da izledik, hatta yetmedi memlekete getirip Cihan Ünal'a bile şeytan çıkarttık. Bu şeytan çıkarma meselesinin yeri her zaman ayrıdır korku sineması izleyicisinin gözünde. Vampirlere ve zombilere beslenen samimiyet burada beslenmez. Çünkü ortadaki kötülük kendini belli etmek için aracı kullanır. Kıza mı üzülelim, yoksa rahibin hallerine mi gülelim derken korku figürüne inanmak zorlaşır. O yüzden de figürle ilişki biraz kopuk olur her zaman... Ama yine de vampir ve zombi hikayelerinden daha fazla korku filmleridir bunlar. Mesela kimse içine şeytan kaçan Regan'dan romantik bir kahraman yaratmaya cesaret edemedi. Gerçi yönetmen Daniel Stamm Son Ayin'le birlikte Regan'dan komik bir şeytanlı kız yaratmış o ayrı tabii."}
{"url": "https://futuristika.org/kletka-red-yidis-punk/", "text": "Garip müzisyenleri severiz bizden garip olmasınlar, bir gitar bir bas ve bir davul ile yapılabileceklerin sınırı yoktur, tabii üzerinizden bir kuş falan geçiyorsa uzak durun böyle hallerden, sebastiyan hallarımı aynı böyle yaz, rivayet sanmasınlar. Vokal olan nadir şarkıların da yidiş dilinde bağrıldığı iki über albüm, Sonic Youth kadar olmasa da gürültü ve sakinlik arasında gidiyor, punk'ın post olanına hastayız, Burada bir antitez yaratmak istedim ayaküstü, dibine kadar video kliplerin döndüğü televizyonları izleyip, renkli dergileri okumakta inat eden gençlik, 128 kez çeşitli genç ve yaşlı post punk, post rock gruplarını dinlerse, aniden bulunduğu odadan, sırtında kuğu tüyleri uçuşan bir çift kanat çıkması suretiyle havalanıp memleket meselelerinin üzerine konacaktır. Enter."}
{"url": "https://futuristika.org/koca-dunyada-kendine-bir-ev-bulamamak/", "text": "İstanbul'da yaşayan bir İğneadalı olarak suç içleyip kaçmam gerekirse herhalde Longoz Ormanları'na kaçarım diye düşündüğüm olmuştu. Baş karakterlerimizden Ali da işlediği suçtan sonra benim gibi düşünerek bir diğer baş karakterimiz Zuhal'i yanına alarak İğneada'ya kaçmayı tercih etti. Tabii ki filmde ne İğneada gerçek İğneada ne de İstanbul gerçek İstanbul. İsimsiz Türk şehirleri olarak yer alıyorlar. Seyirci olarak önce karakterlerin kardeş olduğunu öğreniyoruz. Film izlendikçe yetimhanedeyken birbirlerinin kardeş olduğuna inandırıldıklarını anlıyoruz. Ama belli ki değiller, onlar da bunun farkına varıyorlar ama o güne kadar devam eden bu inancı bir anda silip atamıyorlar. Kaçtıkları sadece şehir hayatı, polis, geçmişleri değil aynı zamanda gerçekten de bir kaçış. Ormanda gerçekten uzaklaşarak hayali hayvanlar, olmayacak şeyler görüyorlar. Delirmenin eşiğinde genelde böyle olur. Gerçek ne, gerçek olmayan ne, ayrım zorlaşır. Reha Erdem filmlerinin çoğunda olduğu gibi yine içleri kötülük dolu erkekleri görüyoruz. Aralarındakilerin en iyisi Ali bile ne 'kardeşine' verdiği sözleri tutabiliyor ne de onu koruyabiliyor, parayı fahişelerle çarçur etmeye ve Zuhal'i ormanda yalnız bırakmaya başlıyor. Reha Erdem filmlerinde simülasyon dünyalar kurmayı iyi başaran bir yönetmen. Jean Baudrillard, simülasyon gerçeğe bir saldırıdır diyor. Bu gerçeğe saldırıyı göremeyen izleyici ve eleştirmenler de çoğu zaman Reha Erdem filmlerinin başarısız olduğunu düşünüyor. Oysa burada yapılan bilinçli bir yönetmen tercihi. ''Şarkı Söyleyen Kadınlar'' gibi parçalı filmler yapınca hikaye bütünlüğünden koptuğu ve anlayamadığım diğer beğeni kriterleriyle o tarz filmlerinin başarısız olduğunu söylüyorlar. Eğer sanattan zevk almak istiyorsanız, sanattan anlayacak biçimde yetişmeniz gerekir. Ahmet Güntan'ın ''Parçalı Ham'' kitabı Türk şiirinde nasıl bir yer teşkil ediyorsa, Reha Erdem de Türk sinemasında benzer bir yer teşkil ediyor. Reha Erdem'in sıkı bir Deleuze takipçisi olduğunu artık biliyoruz, hayvan-oluş, yersiz-yurtsuzluk gibi kavramlar üzerinden pek çok şeyi filmlerinde sürekli olarak düşünüyor. Ama bu film özelinde bir diğer önemli sorun edilen mesele insanın koca dünyada bir türlü evinde hissedememesi. Adorno'nun, bugün insanın evindeyken kendini evinde hissetmemesi bir ahlak sorunudur. dediği dönemden sonra artık insanın ev simülasyonlarında bile kendini evinde hissetmemesi ve modern dünyadan doğaya kaçışta dahi bu hissizliğin devam etmesi gibi yeni sorunlar oluştu. Elimizde kaçacak bir doğa kalmadı. Artık bu çözülebilecek bir ahlak sorunu değildir. Hele ki sinemayla hiç değil. Orman içinde de, yetimhanede de, şehirde de, doğada da evde hissetmek zor. Macar yönetmen Bela Tarr'dan sonra bu tarz dertleri olan yönetmenler görmek pek mümkün olmadı, modern dünya elini attığı her şeyi mahvetti, yönetmenler de sistemin belirli beklentilerine cevap vermek zorunda hissettikleri için radikal şeyler yapamıyorlar filmlerinde. Reha Erdem filmleri bu açıdan Bela Tarr filmlerinin duygu/düşünce dünyasına yakın duruyor."}
{"url": "https://futuristika.org/kocaeli-guzel-sanatlar-fakultesi-birarada-kalmak-istiyor/", "text": "Bizler; mesleğimize gönül, fakültemize ivme ve enerji veren T. C KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ'ne bağlı Fotoğraf, Grafik, Heykel, Müzik, Resim, Seramik ve Sahne Sanatları Bölümleri'nden, bir avuç Ana Sanat Dalı öğrencisiyiz. Bizler; anlaşılamayanı ANLATMAK gayesinde, DERDİ ve FİKRİ olan, FARKLI düşündüğü için, AYNI yolu seçmiş insanlarız. FOTOSELLİ değil, gerçek SANAT insanları olmaya çalışan öğrencileriz. 1998-1999 yılından beri İZMİT ilinin, KÖRFEZ ilçesinin, HEREKE beldesinde öğrenime başlayan fakültemiz, uzun süredir yönetimlerin İzmit şehir merkezine taşınma vaatleriyle meşgul edilen bir gündeme sahiptir. Vaatleri ilk duyanların artık öğrenim üyesi olduğu, süreç içerisinde yöneticilerin, sözde taşınılacak yerleşke adlarının bile değiştiği fakültemizde, yönetici söylemleri ve vaatleri değişmemiştir. Verilen bu sözlerin nihayet önümüzdeki 2011-2012 akademik yılı çerçevesinde gerçekleştirileceği duyumunun yöneticilerimiz tarafından sözlü olarak dile getirilmesi; fakültemiz öğrencileri üzerinde olumlu bir etkiye ve heyecana sebep olmuştur. Ancak Dekanlığımız tarafından 2010-2011 öğrenim yılının bitimine çok az kala, 10.06.2011 tarihli Anıtpark Yerleşkesine Taşınma başlıklı duyurusunda, Yerleşim ve Fizibilite gerekçe gösterilerek, fakültemizin 7 bölümünden 2 tanesinin HEREKE yerleşkesinde kalacağı, diğer 5 bölümün ise İZMİT şehir merkezinde bulunan ANITPARK yerleşkesine taşınacağının duyurulması üzerine öğrenci eylemlerine başlama kararı aldık. Çünkü bizler; sanat eserlerimizin kolektif bir çabanın ürünü olduğunu savunuyoruz. Çünkü bizler; birbiriyle ilişik, girift bir iş yaptığımızı düşünüyoruz. Çünkü bizler; atölye arkadaşlarımızı, ter kardeşlerimizi, meslektaşlarımızı, komşularımızı, dostlarımızı, sevgililerimizi bizden ayırmak isteyen zihniyete karşı geliyoruz. Çünkü bizler; biz öğrencilerin fikri alınmaksızın, eğitim ve üretim süreçlerimizi, kariyerlerimizi, sosyal yaşantımızı, özetle hayatlarımızı ilgilendiren bir kararın bizsiz verilebileceğini kabul etmiyoruz. Çünkü bizler; birbirimizi, birlikteliğimizi, fakültemizi seviyoruz. Bizim; EMPATİ yeteneği yüksek, KARAKTERİ, FİKRİ ve fikrini savunacak DİRENCİ olan bir öğrenci PROFİLİ ve GELENEĞİ yaratma HAYALİMİZ var. Bizim; HERKESİ aynı çatı altında toplayan, ÇOK SESLİ, ÇOK AKILLI, TEK YÜREK, TEK BEDENLİ bir öğrenci BİRLİĞİ oluşturma HAYALİMİZ var. Bizim; Sanatçı ESTETİĞİ ve CESARETİ ile MARJİNAL eylem ve söylemlerde bulanacak bir öğrenci BİRLİĞİ oluşturma HAYALİMİZ var. Bizim; FAKÜLTE olgusunun BÖLÜNEMEZ bir BÜTÜN olduğunu, SANATIN ve FAKÜLTEMİZİN, GÜZEL olmasının TEK yolunun bu olduğunu ANLATMAK gibi bir HAYALİMİZ var. Bizim; bir YUMRUK, bir ÇATI altında değil, bir FİKİR altında BİRLEŞMEK gibi bir HAYALİMİZ var. Fakültemiz öğrencilerini bilgilendirmek ve bir eylem başlatmak adına ilk adım atıldı. G. S. F Ya Beraber Gitmelidir, Ya da Beraber Kalmalıdır! adı ve sloganıyla Facebook üzerinden bir grup kuruldu. Bu grupta fakültemizdeki arkadaşlara birlik olma çağrısı yapıldı. İlk etapta ulaşabildiğimiz ve konuya daha duyarlı yaklaşan arkadaşlarla ertesi gün Marshall Kampüsü Atölye Sahnesi'nde ilk toplantının yapılması kararı alındı. Atölye Sahnesi'ndeki ilk toplantıda; tüm Ana Sanat Dallarından 15 arkadaş bir araya geldik ve beyin fırtınası yaparak sorunları masaya yatırdık. Acil bir eylem planı hazırlandı ve oy birliğiyle eylemlere başlamadan önce son bir kez Dekanımız ile görüşme kararı alındı. İlk bildirge yine kurulan grup üzerinden yayınlandı. Yapılan çağrılar sonucu 80 arkadaş Dekanımız ile görüşmek için Borusan Kampüsü'nde toplandık. Dekanımız görüşme çağrımıza kayıtsız kalmadı ve bizleri Ramazan AKKUŞ Toplantı Salonu'nda kabul etti. Daha sonra öğretim üyelerinin de katıldığı bir açık oturum halini alan toplantıda; öğretim üyelerinin çelişkili ifadeleri, uzlaşmadan uzak tavırları ve eylem yapmamızın hiçbir şey değiştirmeyeceği söylemleri üzerine uzlaşma sağlanamadı ve eyleme gitme kararı alındı. Toplantı sonrası Dekanlık binası önünde toplanarak alkış ve sloganlarla Dekan ve öğretim üyeleri protesto edildi. İkinci bildirge Dekanlık binası önünde okunarak öğrenci arkadaşlara, fakülte yetkililerine ve kamuoyuna duyuruldu. Günün ilk saatlerinde bir araya gelerek toplantı yapıldı. Kurulan grup üzerinden yayınlanan bildiriyi videolarla daha geniş kitleye ulaştırma kararı verildi. Yapılan ilk iki videonun çekimleri tamamlandı. Yerel ve ulusal medyayı durumdan haberdar etmek için gerekli görevlendirmeler yapıldı, bildiriler medya ile paylaşıldı. Mevcut Güzel Sanatlar Fakültesi logosu ve GSF tanıtım videosu üzerinde oynamalar yapılarak fakültenin bölünmesi protesto edildi. Mezunlar ile irtibat kuruldu. Harekete görsel bir simge seçildi ve stencil tasarlandı. CUMHURİYET web portalında ilk haber yayınlandı. Montajları biten ilk iki video yine kurulan grup sayfası aracılığı ile yayınlandı ve kamuoyu ile paylaşıldı. Üçüncü bildiri ve her Ana Sanat Dalı için ayrı olarak hazırlanan dilekçe örnekleri öğrenci arkadaşlara elden ve ulaşamadıklarımıza e-posta aracılığıyla iletildi, görüşleri alınmak üzere akşamüstü toplanma kararı verildi. Yapılan toplantıda dilekçe örnekleri ve üçüncü bildiri oy birliği ile kabul edildi. Facebook üzerinden KIVILCIM adıyla bir topluluk sayfası oluşturularak, ilk bildiriler, gazete haberleri, videolar, fotoğraf ve görsel tasarımlar bu sayfa üzerinden paylaşılmaya başlandı. Planda yer alan eylemler için gerekli olan afiş, pankart ve dövizler hazırlandı. Hereke'de bırakılarak kaderine terk edilmeye çalışılan iki bölümün öğrencilerinin fakülte gittikten sonraki muhtemel yalnızlığını konu alan üçüncü videomuz İnler, Cinler, Bizler isimli kısa video KIVILCIM sayfası ve grup üzerinden yayınlandı. Yapılan toplantıda yapılan eylemlerin yerel basındaki yeri masaya yatırıldı, yapılan tüm eylemlerden yerel basına birinci ağızdan haber verilmesi gerekliliği vurgulandı. Eylem planı için gerekli güncellemeler kaydedildi. Ekşi Sözlük'te hareket hakkındaki ilk başlık açıldı. Özgür Kocaeli gazetesinde ilk gazete haberi yayınlandı. Eylem planının ilk haftasının en büyük etkinliği olarak düşünülen; Dekanlık binası önünde yapılacak protesto eylemi için tüm öğrenci arkadaşlar Saat Bir'de, Hep Birlikte! sloganıyla davet edildi. Tam bir bahar şenliği havasında geçmesini istediğimiz, sanatçı estetiğine yakışır eylem için tüm fakülte ve çevresi renkli bez parçalarıyla donatıldı. Birliktelik isteyen 150 kadar öğrenci KOÜ GSF HATIRASI fonu önünde hep BİRLİKTE fotoğraflar çektirerek BİRLİK vurgusu yaptı. Müzik bölümünün eylemler için bestelediği şarkılarla coşan öğrenciler, hep BİRLİKTE dans ederek, YA HEP BERABER, YA HİÇ BİRİMİZ!, BÖLÜNMÜŞ FAKÜLTE İSTEMİYORUZ! GÜZEL SANATLAR AYRILAMAZ! vb. sloganlar atarak fakülte yönetimini ve öğretim üyelerini protesto etti. Hep birlikte PLANKİNG yaparak, yerlere yatan öğrenciler birlik ve beraberliklerinin bozulamayacağı yönünde sloganlar attı. Sahne Sanatlarının hazırladığı gösteride ütopik vaatler veren temsili Dekanın taşınma kararı ve gerekçelerini tiye alan öğrenciler, öğretim üyelerinin ve Dekanın gaflarıyla ilgili sloganlar attı. Tepki mizahi olarak verildi. Eyleme destek veren Karadeniz Müziği sanatçısı Erdal BAYRAKOĞLU'nun verdiği mini konser ile hep birlikte horon tepildi, halay çekildi. Türlü türlü makyajlar ile renklenen günde,. Resim, Seramik ve Heykel bölümü açtıkları mini sergide sanat eserlerini sergiledi. Eylemler söz verildiği gibi saat tam 17.00'de hiçbir sorun ve taşkınlık olmadan başladığı gibi şenlik havasında bitti. Dekanlık binası önünde buluşan eyleme destek veren tüm Ana Sanat Dallarının öğrencileri kendi emekleri ile yaptıkları sanat eserlerini, Borusan Kampüsü ve Dekanlık binası merdivenlerinde yerlere seren öğrenciler SANATIMIZI EZİP GEÇMEYİN! çağrısında bulundu. Eylem hakkında haber yapmak için sözcülerimizle görüşmek isteyen Doğan Haber Ajansı ve Anadolu Haber Ajansı muhabirlerine tüm eylem video ve fotoğrafları verildi. Sözcülerimiz; Ahmet DERİNDERE, İbrahim ÖZTEKİN, Onur ÖZCAN DHA'nın sorularını yanıtlarken, bir diğer tarafta Tuba ŞAHİNTÜRK ve Yusuf DİNÇER AA'nın sorularını yanıtladı. Dekanımız Prof. Dr. Reşat BAŞAR'ın aramızdan üç temsilciyi, fikirlerini almak ve ANITPARK yerleşkesi UNİBEL binasının fizibilitesini göstermek için davet etmesi üzerine, Ata CAMUZ, Dilara ÖZGÜL ve Nevzat CENGİZ hareketimizi temsilen İzmit ANITPARK yerleşkesine giderek keşifte bulundu. Keşiften dönen temsilcilerimiz; daha sonra tüm öğrenci arkadaşlarımızla keşif sırasında edindikleri bilgileri ve Dekanımızın düşüncelerini paylaştı. Rektörlüğe toplu e-posta atmak için E-posta taslağı hazırlandı. Adapazarı Ekspresi'nde başlayan eylemlerimiz halk tarafından ilgi ve destekle karşılandı. Tren içerisinde bildirilerimiz okundu, şarkılarımız söylendi, bizi destekleyen herkesin el sallamasını istendi. Ardından güzel bir tesadüf gerçekleşti ve Milletvekillerimiz ile yüz yüze görüşmemiz oldu. Kendilerinden Rektörümüzle görüşeceklerine dair sözlü açıklama ve destek sözü aldık. Anıtpark'ta bulunan UNIBEL binalarına toplu halde keşif düzenlendi, temsilciler tarafından tüm binalar incelendi. Yapılan keşifte binanın fotoğraf ve videoları çekildi. Öğrenciler tarafından yerleşim planı yapıldı. Ve hocalarımızın aksine binalara sığabileceğimiz yönünde karar verildi. Oradaki bir kaç öğretim üyesi ve öğrenci arkadaş bilgilendirildi. Yapılan gün sonu değerlendirme toplantısı ile gün sona erdi."}
{"url": "https://futuristika.org/kodo-istanbulda/", "text": "Dünyaca ünlü Japon davul grubu Kodo One Earth 2009 Dünya Turnesi kapsamında iki gösteri için İstanbul'a geliyor. Gösteriler, 15 Haziran Pazartesi ve 16 Haziran Salı günleri saat 21.00'de Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi'nde gerçekleşecek. Kodo topluluğu, Taiko adlı geleneksel Japon davullarını kullanarak Japon gösteri sanatlarını yeniden yorumluyor. Topluluğun gösterilerinde Japon davullarının titreşimiyle yer yerinden oynuyor ve her gösteri ayakta alkışlanıyor. Kodo, Japonca'da hem kalp atışı hem de davulun çocukları anlamına geliyor. 1981'den bu yana 44 ülkede 3 bini aşkın performans sergileyen, 25 kişiden oluşan ekip, 1998 yılında 5. Uluslararası İstanbul Caz Festivali için İstanbul'a gelmişti. Dans, vokal ve enstrümantal öğelerin bu nefes kesici buluşmasını kaçırmayın!"}
{"url": "https://futuristika.org/koes-bersaudara-endonezyada-hukumet-ve-muzik-mucadelesi/", "text": "Koes Bersaudara'nın, 1967 tarihli ve bulunması oldukça zor iki albümlerinin (12 şarkılık To the so-called The Guilties ve 8 şarkılık Djadikan Aku Domba Mu) yeniden basımıyla karşı karşıyayız. Koes Bersaudara albümlerinin değerli olmasının bir nedeni de, o yıllarda stüdyoya birkaç saat kapanıp ortaya çıkardıkları bu müzik yüzünden Endonezya hükümetiyle kapışmaları ve birkaç boyunca hapse atılmalarıdır. 1960 yılında kurulan grup aslında 5 Koes kardeşten oluşuyordu: Jon, Tonny, Nomo, Yon ve Yok. 1965 yılında ise, dünyadaki gelişmeleri izleyen grup saçlarını uzatıp, deri pantolon ve çizme giymeye başladı, Endonezya'da... Grup ayrıca konserlerinde Beatles şarkıları da söylemeye başladı. Dönemin Endonezya devlet başkanı, aşırı milliyetçi Sukarno, Beatles etkisinin Endonezya müziğini yozlaştırdığını savunuyordu. Dolayısıyla benzer tınılara sahip gruplara karşı savaş açtı. Koes Bersaudara, bu kapsamda, bvir ev partisinde Beatles şarkısı söylemekten suçlu bulunup üç ay boyunca hapse atıldı. Koes Bersaudara, şans eseri, Sukarno'ya karşı darbe yapan General Suhuarto'nun batı müziğini serbest bırakmasıyla hapisten çıkabildi. İlk kayıtlarını bir tren yolu kenarında, her tren geçisinde durup sonra devam ederek yapan ve rock'n'roll ruhunu inatla savunan Koes Bersaudara'nın müziği, tüm engellemelere karşı bugünlere ulaştı. Endonezya'yı önce bağımsızlık kazandıran sonrasında ise başta Komünistler olmak üzere yeryüzünde her şeyi düşmanı gören ve bunların şeytani yansımanının da rock'n'roll olduğunu zanneden Devlet Başkanı Sukarno'nun bu müziğe karşı mücadelesindeki en büyük destekçisi ise, sürpriz biçimde, Endonezka Komünist Partisi'ydi. EKP yayın organı Halkın Gazetesi'nde yayımlanan bir karikatürde Koes Bersaudara, Cakart havalanında cayır cayır rock'n'roll yaparken resmediliyor ve ülkenin imajını turistlere karşı ne kadar bozduğu yazılıyordu (14 Mart 1965 tarihli yayın)."}
{"url": "https://futuristika.org/kolektif-belki-de-en-dogrusu-rockn-roll/", "text": ": Hayat babında hayır, bu dönemin olumsuz etkilerini tabi ki hissetmedik. Gezi Bandosu olarak yaşadığımız saatler, o gün orada enstrümanıyla olan herkesin hafızasından kolay kolay silinmeyecektir, eminiz. Hayatımızın en güzel sahnesiydi Gezi, ona şüphe yok. Ancak müzik sektörü adına konuşuyorsak ki romantizmi bırakıp müziğin de bir sektör olduğunu hatırlatmakta fayda var; zor bir dönem geçirdik. Biz belki şanslı gruplardanız, çünkü bir şekilde Türkiye dışında da çalıyoruz. Ancak müzik için genel olarak zor bir dönem oldu ve bunun da pek çok başlığı var. Özetlemek gerekirse, Türkiye özellikle ana akımın dışındaki müzikleri ve müzisyenleri desteklememeye devam ederse alternatif sahne gittikçe küçülecek. Bu sorunun cevabı ayıp ama gerçek; bilmiyorduk! Aslında şüphelenmeliydik, türkülerde 'Gül konulan yerden genelde Kürt çıkar ama bilemedik. Öğrendiğimizden beri de Kürd Ali zaten, alışkanlık kaynaklı dil sürçmeleri hariç. Aslında Kolektif dinlemek için önceden bazı verilere sahip olmanız gerekmiyor. Duyduğunuz andan itibaren içine girebileceğiniz bir müzik. Tabii bu durum belki albümlere farklı yansıyor ki biz sahnede ve albümlerde aslında biraz faklı şeyler yapıyoruz. Temel kaygı da bir şekilde albümlerin birbirinin aynısı olmaması, ya da belki kendi doğrumuzu arıyoruz. Müziği tanımlamak için bir şekilde kategoriler gerekiyor tabi ama keşke bunun başka bir yolu olsaydı. Kolektif sekiz yıldan uzun süredir sahnede ve artık bir şekilde kendi sesimiz var, son tahlilde ne çalarsak çalalım biz bir şekilde aynı şeyi hissedebiliyoruz. Bakınız: Sepultura Refuse/Resist Sepultra Refuze/Resist ya da l'Ete Indien l'Ete Indien E bunu bir festival kataloğunda nasıl yazmak gerekir bilemediğimizden biz yine geleneksel kalıplara sığınıyoruz; World, Jazz, Balkan, Funk hepsi yazılıyor ama belki de en doğrusu Rock'n Roll! Bilen bilir. Krivoto (Pozitif, 2008) albümünde de iki beste var aslında, ancak onların sözleri yok. Daha önce sözleri olan şarkılar yazmamıştık. Bunun da özel bir sebebi yok aslında, o dönem o şarkıları çalmak istedik, Kerevet (Lin Records, 2013)'te de anlatacaklarımız birikmiş anlaşılan. Malum aradan yıllar geçti. Ediz Hafızoğlu malumunuz memleketin davulcu ihtiyacını önemli ölçüde karşılıyor. Ertan ise operada ve senfonide tuba çalıyor. Aslı'nın sinema ve belgesel dünyasıyla flörtü devam ediyor. Tamer ve Talat geleneksel göçmen düğünlerinde çalmaya devam ediyorlar. Richard ise ilk mesleği olan enstrüman yapımcılığına devam ediyor. Biz galiba hiç edebi bir müzik yapmıyoruz. Edebiyat hayatımızı bir şekilde şekillendirse de müziğimizde sözün pek önemi yok aslında, her şey enerji ve doğaçlamalar üzerine kurulu. Üstelik açıkçası edebiyatın ve özellikle sinemanın bizim en çok beslendiğimiz coğrafya ve kültürlerden biri olan Balkanlar ve çingenelere dair geliştirdiği yüzeysel romantizmden de itinayla uzak duruyoruz. Önce sezonun son Babylon konserini çalacağız 16 Nisan'da ve bu konserin bizim için özel bir anlamı var. Ondan sonra yine yollardayız, 24-30 Nisan arasında Quimper'de Bagad İstanbul ile provalar ve kayıtlar yapacağız. Bu arada 26 Nisan'da orada bir Kolektif konseri de vereceğiz. Sonra 2 Mayıs'ta Brüksel'de Balkan Trafik! ve ardından 3 Mayıs'ta Friedrichshafen var. 5 Haziran'da Bagad İstanbul yine Quimper'de ilk resmi konserini verecek ve temmuz ayında ilk defa İngiltere'de turnede olacağız. Durham Brass Festival ile 15 gün İngiltere'nin çeşitli kentlerini dolaştıktan sonra, sırasıyla Festival de la Cornouaille ve Globaltica'da sahne alacağız. Ağustos ayında Locarno Folk Festival ile İsviçre'de, ekim ayında da tekrar Almanya turnesinde olacağız, şimdilik kesinleşen kentler Stuttgart ve Münih. Yani kısacası yollarda olacağız. Bu arada tabi ki Türkiye'nin çeşitli köşelerinde de konserler olacak ancak o takvim biraz da son anda şekilleniyor."}
{"url": "https://futuristika.org/komedi-filmlerini-ethandan-uzak-tutun/", "text": "Biraz alnı geniş, hafif dişleri çarpık ama ekranı kaplayan bakışlarına maruz kaldığınızda hastalıktan kurtulmaya imkan yok! - 6 Kasım. Elbette dünyada çok fazla gerilim dolanmaktadır. Protestolar, hippiler, her gün değişmekte olan politik düzenler... Ethan, Texas'ın kasabalarından birinde doğduğunda kimsenin umrunda olmayan bir bebek. Ağlamasında, sesinde ya da gözbebeklerinde doğaüstü hiçbir alamet yok. Annesiyle babasının ayrılması şansının döndüğü gün. Annesi, minik oğlunu alarak New Jersey sınırları içinde bir eve taşınır. Tek isteği eski kocasından eyaletlerle ayrılmaktır. Ethan, Blockbaster'da kasada çalışmak yerine, bir ajansa başvurur. Sadece bal rengi saçları sayesinde olduğunu iddia etmek istemeyiz, ama on dört yaşında, son moda bir bilim kurguda oynamak için çağrılmasının nedenlerinden biri kesinlikle bu. Explorers filmindeki Ben Crandall rolünden sonra, Ölü Ozanlar Derneğinde hepimizin aşık olduğu Todd Anderson rolünü de kapar. Bu hafif kuralcı, biraz tehlikeli adama hepimiz aşık oluruz. Ethan bu sırada New York Universitesi'nde İngiliz Edebiyatı dersleri almakta ve meşhur Malaparte tiyatrosunda ufak rollere çıkmaktadır. Ethan kararlı bir kovboy olarak filmlerden yana şansı dönünce okulu bırakır ve ekranda görünmek için her türlü rolu kabul eder. Sinemanın güzel kadınlarıyla aşk filmlerinde rol alır. Winona Rider ile Reality Bites, Julie Delpy eşliğinde Before Sunset ve devam filmi Before Sunrise, Angelina Jolie ile Taking Lives, Gwenyth Paltrow ile tüm zamanların en iyi aşk filmlerinden biri olarak kabul edilen Great Expectations. Her film sonrasında rol arkadaşları Ethan'ın çekim alanına girmiş olarak seti terk eder. Ethan yalnızca bir aktör değil, aynı zamanda bir yazar olduğu için doğru kelimeleri seçmekte ustadır. Kadınları bir bardak içkiyle değil, sihirli sözcüklerle baştan çıkarır. Mayıs 1998'de Uma Thurman ile evlendiğini açıklayarak hayranlarını biraz deli etse de, baba olduktan sonra yeniden ilgi odağı olmayı başarır. Genç, dinamik, atletik ve sevecen. Bir erkekten bekleteceğimiz her şey Ethan'da mevcuttur. Evlilikleri süresince Ethan'ın Uma'yı pek çok kez aldattığı, ve her seferinde paçayı kurtardığı tartışılsa da kimse bitmesine o kadar da üzülmez. Yakışıklı adam ve güzel kadın bu dünyaya zaten çok fazla gelir. Temmuz 2004'te çift ayrıldıklarını açıklar. Maya Ray ve Levon Roan annelerinde kalır. Ethan kısa sürede çok büyük projelere imza atar. 2005'te Before Sunset'in senaryosu Oscar'a aday olur, tiyatroda oynadığı rollerle Tony Ödülü'nü alır. 2006'da kendi yazdığı romanı The Hottest State'in çekimlerini yaptığı sırada New York'taki stüdyosunda yangın çıkar. Çekilen makaralardan geriye yalnızca küller kalsa da Ethan bir gün filmi tamamlamaya kararlıdır. Senaryo yazıları bir yanda dursun, Ethan, 2007'de Before The Devil Knows Your Dead filminde canlandırdığı Hank rolüyle yine gündeme gelir. Ailesinden para çalmaya çalışırken annesinin ölümüne neden olan Hank, beyaz perdeye geldiğinde yine kötü çocuğun cazibesinden kendinizi kurtaramayacaksınız. Ethan şehir hayatını fazlasıyla sever. Onu New York Chelsea'deki galerilerden birinde resim satın alırken ya da Soho'da alışverişte görürseniz sakın şaşırmayın. Film setlerinden birinden yeni çıkmış ya da yayıncısıyla bir toplantıdan geliyor olabilir. Ethan otuz yedi yaşında hala yakışıklı ve seksi olmayı başarır."}
{"url": "https://futuristika.org/kommunalki-sovyetlerin-komun-evleri/", "text": "Bolşevik devriminin hemen ertesinde, SSCB'de komün evler oluşturuldu. Hem aşırı kalabalık şehirlerdeki nüfusa barınak sağlamak, hem de devrim öncesi şaşalı yaşayan burjıvaziyi cezalandırmak gibi, çoklu işlevleri vardı. 1990'lı yıllarda, özel sektörün ülkede hareket kazanmasıyla, bağımsız dairelerde artış yaşandı, ancak bugün, kommünalki hala varlığını sürdürüyor. Bu evlerde yaşayanlar, komşuluk ilişkileriyle ortak yaşama uyum sağlamaktan çok, lavabo, banyo gibi ortak alanların yakınında bol bol kavga ederdi. Özellikle, temizlik malzemelerinin az olması nedeniyle, bu kavgalar daha da şiddetlendirdi. Sovyetlerin, ürünlerin zor bulunma politikası, özellikle toplumun tüketim oranını düşürme çabasıyla olsa da, insanın geniş ihtiyaçlarını karşılamadığından sıkıntı yaratıyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/konstrukt-jurg-solothurnmann/", "text": "Uzun yıllar İsviçre'de Caz programı hazırlamakta olan Jürg, ayrıca birçok CD de yayınlamış bir müzisyendir."}
{"url": "https://futuristika.org/kontrolsuz-patlama/", "text": "Kontrolsüz bir patlamanın yeni bir gökyüzü inşa edeceği var, bu 'tahayyül' kesindir. Kontrolsüz bir patlamanın yeryüzünü ve suları kendi biçimine dönüştüreceği, kaleme alınmış tüm uluslararası retoriğin saçmalığını bir tuşla sınırsız kılacağı, bir tuşla sileceği var, bu 'tahayyül' kesindir. Kol saatlerinin icadı veya kütle-zaman ölçeğinin fiziki kavramsallığı keşfedilme anında doğruydu. Tahayyül edilirken, bin yıldır, doğru bir şekilde 'akla getirildi'. Ancak tahayyülün güzelliğinde akla getirilen her 'gelecek', endüst-realitenin vahşetinde sevimli birer 'tüketim unsuru' gibi sevgilinin omzuna kondurulan küçük, tüketimsel ve yalancı öpücükler olarak 'kapitalizm'in gizli ellerinde çöpleştirildi. Kalite ve mükemmellik, teknolojiyi daha güvensiz kılıyor, sürdürülebilirlik ve çevrecilik doğaya daha çok zarar veriyor. İnsan hakları, gönüllü köleliğin kartvizitini oluşturdu. Pazar ve pazarlama, matematiğin hakikat temsilini yok etti. Demokrasi, bugün, truva atı bile değil; Gregor Samsa'nın ruhunun yaygınlaşmasıdır bu topraklarda demokrasi... Çağdaş sanatlar ve mimari plastik ya da taş bile değil; ölümcül çimentodan kuleler ve hapishane gözenekleri kurdu. Müzeler artık görkemli birer ibadethane ya da mezarlık bile değil; müzeler kahve ile boş zamanın pazarlanmasının merkezleridir. Tahminsizliğin ve sonrasızlığın kargaşayla biçimlenen geleceğini yakinen sevelim. Yeni bir gökyüzünün inşasını tahayyül edelim: Bu arzuyu kabullenelim."}
{"url": "https://futuristika.org/konutlarin-hayaletleri-dogu-berlin-turkiye/", "text": "İkinci dünya savaşının ardından ikiye bölünen Almanya'nın doğusunda, konut sıkıntıları yaşanmıştı. Ülkede sanayileşme öne çıkarıldığından, konut inşaatındaki anlayışı da değiştirdiler. 1955 yılında gerçekleşen bu değişim sonrasında, beş yılda 300.000 adetten fazla prefabrik üretim yaptılar. Devlet destekli inşaat şirketlerinin geliştirdiği 1970'ler stili inşaat anlayışıyla 20 yılda Doğu Almanya'da sayısız konut ve ofis yapıldı. 1990 yılında bu anlayışla inşa edilen birim sayısı 1.200.000 adet olmuştu. Doğu Berlin'de şu an az 100.000 apartmanın bu anlayışla, WBS70, yapıldığı düşünülüyor. 2008 yılında Beijing'de yapılan bir sunumdaki rakamlara göre, Berlin'in doğusundaki nüfusun yarısı, 1950 ile 1990 arasında yapılmış olan bu prefabrik, neredeyse tek tip konutlarda oturuyor. Tanıdık gelen binalar. Eskinin hayaletleri. Kiminin eski modası, geçmiş dönemi olurken, benzer yapılar, 2010 yılına yaklaşırken, devlet eliyle açılan, piyangoyla dağıtılan kimisinin modern konutları olmuş gibi sanki."}
{"url": "https://futuristika.org/kopegin-dislerine-sikisan-dis-ipi-gibi/", "text": "Katlanmış, kumlu battaniyeyi bagajda piknik eşyalarının yanına koyarken böyle sormuştu. Cevabım yoktu; sadece uzaktaki bir arabanın sesi ve gece böceklerinin kıpraşmaları duyuluyordu. Bagajı sıkıca kapattı, telefonunu dalgın bir şekilde salladı ve uygun olmayan alacakaranlığa şöyle bi' baktı. Haftalık 1 GB Instagram paketi, salla kazan. Yol boyunca bitecek olan salla kazan. Sonra kesinlikle ruhu etrafta dolaştı ve zaten oturduğu yerin yanındaki şoför tarafına geçti. Elleri kucağında, koyulaşan yaprakların arapsaçına bakıyorduk; belki de onun beğenisine göre biraz fazla iktidarsız sayılır bu olanlar. Henri Rousseau'nun The Snake Charmer'ını düşünüyordu. Arabamız paralı otoyola girmek için hızlanırken yapraklar ve rüzgar penceremizin dışında yavaşça hareket etti. Ses tonu kızgın değildi, sadece ciddi ilişki yaşayan çiftlerin ortak gerilimiyle doluydu; her şeyin yolunda olmasına rağmen hiç de harika olmamasından kaynaklanan taşralı keder, eski bir şehirde kendini gösterdi. Hava 0 derece. Peyote'de eski dostlar görünce selam vermiyor artık. Eski dostlar belki de evlerinde peyote yetiştirip satıyor artık. Şikayet etmeye hakkım olmadığını düşündüm. Evet ben başlatmasaydım başkalarıyla içeceklerdi ama o zaman da onlar takip edecekti. Yani iyiler mi diye ben takip etmek zorunda kalmayacaktım. Artık başlarının çaresine kendileri bakmalı. Tam o anda ''saçma derecede dedi ve IG profilime bakarak başını yola çevirdi. Büyük, kara yılan gibi bir şey kendine dolaşıyordu. Düşünmeden direksiyonu çevirdi ve vermediğimiz molalarımız birbirine çarptı. Sedan çığlık attı; emniyet kemerleri kilitlendi. Araba, ışıksız uzak yamaçta şiddetli şekilde yuvarlanmaya başladı. Vahşet sona erdiğinde ikimiz de hareket etmedik. Büyük bir güve, muhtemelen bir white-lined sphinx çalıdan irkildi ve fara doğru ciddiyetle kendini fırlattı iyi niyetle uçup gitti. Demodex folliculorum kolonileri her iki kaşımızda da hala işlerini sürdürürken, ne o ne de ben kıpırdanabildik. Araba dik durduğundan ve nispeten zarar görmediğinden dışarı çıkabildik. Nabzımız attı ve nefes almayı dinledik. Hiçbir ses yoktu. Sadece bir saat önce gülmesinin parıldayan görüntüsü vardı aklımda, onun beğenisine göre çok uzaktaydık. Alnındaki kana karışarak yüzünden bir miktar gözyaşı ve ter damladı. Altıncı nefes döngüsünden sonra rengi geri dönüyordu. Yedincinin ortasında derin bir nefes daha aldı ve öksürdü. Bilinci açıktı. Bir anda ne olduğunu anladı. Yavaşça onu kucakladım ve endişelenmemesini, hareketsiz yatmasını söyledim. Arabanın yanında bir melek vardı. İnsanların herhangi bir zaman ya da çağa dair herhangi bir irfan ya da biyolojik farkındalığının parçası değildi; ve çevredeki hiçbir şey görünmüyordu. Bir tür boyutsal geçişteki rastgele duraklamalar nedeniyle, kazanın durduğu yerin hemen yanına inmişti. Ruhsal bir ruh hali denebilecek durumdaydı; bu da tam olarak doğru olmasa da. Duyuları nın algılama biçiminin biçimlenmesinden dolayı, her şey, canlı enerjinin nefesleri olarak göründü. Kağıt falan da yapıştırmamıştık yani, o asla böyle şeyler kullanmazdı, bir kez bile denemedi. Ona göre tüm sekans doğaüstü görünüyordu ve gizemli bir şeyi onaylıyordu. Şehinşah'ı bu ara neden bu kadar sık dinlediğimizi, beni bu kadar emin kılan şeyleri, Henri Rousseau'nun The Snake Charmer'ı yaparken aklından geçenleri, hepsini bebeğim hepsini anlatacağım sana, şu siktiğimin ambulansı bi' gelsin de."}
{"url": "https://futuristika.org/koridor-gonderi-yapit-1988-1995/", "text": "BAS, sanatçı kitapları sergi ve konuşma serisine 1988-1995 yılları arasında oluşumunu sürdürmüş olan sanat ve felsefe gönderisi KORİDOR GÖNDERİ-YAPITın arşiv sergisi ile devam ediyor. İlk kez sekiz sayının bir arada sergileneceği bu arşiv 10 Mayıs 5 Haziran 2010 tarihleri arasında BAS'ta görülebilecek. KORİDOR, 1988 -1995 yılları arasında Yılmaz Aysan, Alparslan Baloğlu, Serhat Kiraz, Ahmet Öktem, Ergül Özkutan tarafından Zerrin İren Boynudelik koordinatörlüğünde hazırlanan bir gönderi-yapıttır. Türkiye'de 80'li yılların sonundan 90'ların ortalarına kadar çıkan kendinden örgütlü bu sanat-felsefe gönderisi varlığını süreli izleyicilerinin desteği ile sürdürmüştür. Sanatçıyla izleyici arasında doğrudan bir iletişim kurma yöntemi geliştirmeye çalışmıştır. Başlangıçta yılda dört kez çıkması amaçlanan KORİDOR, zaman içinde abone sayısına göre hazırlanan yıllık bir gönderi-yapıt olmuştur. KORİDOR, basılı malzeme, süreli yayın, sınırlı sayıda yapıt kavramlarını sorgulamış, yapısı ve işleyiş biçimi itibariyle, Türkiye güncel sanatında kendinden örgütlenmeye önemli bir örnek olmuştur. Bu kapsamda tüm KORİDOR ekibi 22 Mayıs Cumartesi günü bu döneme ve kollektif üretime ilişkin deneyimlerini konuşmak için BAS'ta bir araya gelecekler."}
{"url": "https://futuristika.org/korku-sinemasindan-sanat-cikmazmis/", "text": "Çocuklarının ölümüyle acı çeken evli bir çift, belki iyi gelir diye orman içindeki evlerine giderler. Burada hem çocuklarının ölümünü unutacaklar, hem de ilişkilerini onaracaklardır... Şehirden ormana giden ve orada belaya bulaşan çiftlerin hikayelerini biliyoruz. En azından Evil Dead gibi kült ve gerçek bir korku filmi var önümüzde. Gençler ormana tatile gider ve şeytanını uyandırırlardı o filmde. Burada da ormana gelmeleri şeytanı uyandırıyor. Aslında buna tam olarak uyandırmak da denmez, kadının içindeki şeytanı ya da kötülüğü kocasının anlamasına sebep oluyor orman ve mesele de burada başlıyor, ama o arada filmin yetmiş dakikası geçmiş oluyor... Evil Dead'in meşhur tecavüz sahnesi daha sanatsal, ama bir o kadar da pornografik bir hale geliyor. Elbette porno ve korku sinemasının kardeşliğini biliyoruz ve Lars von Trier, korku filmi yapmak için korkuyu kullanmak yerine pornoyu tercih ediyor."}
{"url": "https://futuristika.org/kosmonaut/", "text": "Son dönemde, kulağı deliklerin ve yeni müzisyenlere ilgi duyanların Kösmonaut diye tanıdığı Patrick R. Park, ilginç bir müzisyen. Retro ruh halinde yüzen saykodelik-progressive elektronik nağmeler yaratıyor. Kösmonaut başlığı altında bilim kurgu film müziklerini andıran çalışmalarıyla kozmik oyun havalarına hayat veriyor. Neu! tadı veren motorik davul partisyonlarının üzerinde gidip gelen ses oyunlarıyla buraya değil uzaya ait sesler çıkarmaya çalıştığı aşikar. Hepsi bu yıl içinde çıkan, üç albümü var Kösmonaut'un, yenisi ise ilk kısmı yayımlanmış şekilde, 2012 Mart ayında hazır olacak şekilde uçuşa hazırlanıyor. Albümler dijital ve sınırlı sayıda kaset formatında dağıtılmakta. Kösmonaut, bize verdiği bilgiye göre, kasım ayı sonunda Britanya'daki Great Pop Supplement'in yan firmalarından Deep Distance etiketiyle plağını yayımlayacak. Kösmonaut : Büyük ihtimal sekiz yaşındayken, Risky Business filmini izlerken Tangerine Dream dinlediğimi hatırlıyorum. Tangerine Dream isminin bir gruba verilecek en güzel isim olması bir yana, işitsel duyularımı çok güçlü ele geçirdiğini, tahrik edici ve harbiden elektronik bir delilik olduğunu hatırlıyorum! Teksas'ın batısındaki çorak bölgede, özel olarak söylemek gerekirse San Angelo'da doğdum. Doğrusunu söylemek gerekirse, kentin kendisinin bana herhangi bir müzikal etkisi olmadı. Ancak, şehirde büyürken birçok yakın arkadaşımın bölgede punk/hardcore guruplarında yer aldığını hatırlıyorum. O dönemde arkadaşlarımın hemen hepsi o tür müziğe ilgiliydi. Ben ise sadece gürültüyle ilgiliydim. Black Ovarian Death March ile takıldığım dönem de odur. Gençliğimin şimdi utandıran bir ayrıntısı. O dönemde vidyo oyunlarının müziklerine ve seri katillere nasıl ilgili olduğumu hatırlatan bir ayrıntı. Teksas'ta yaşamanın en iyi yanı orada çok güzel bir ufuk çizgisi olması ve orada kendinizi tamamen izole edilmiş bir konumda, fiziksel dünyanın mevcudiyedini ve öneminiyoğun olarak bütünüyle hissedebilmeniz. En etkili müzisyenler, Richard Pinhas, Klaus Schulze ve Conrad Schnitzler olabilir. Ancak müthiş yardımı olan bazı iyi dostlarım da var: Kraut-psych-drone yapan muhteşem Sun God - Link. Yine de, saçma ve klişe gibi gelebilir ama muhteşem evrenimizden ve onun etkileyici büyüklüğünden oldukça etkileniyorum. Elektronik müziğe ilk dokunuşum 2004 civarında, Black Ovarian Death March ismiyle oldu. Kraut etkisindeki müziği hep çok sevdim. Bence önemi ve etkisi çok derin bir türdür. Ancak Kösmonaut'un mevcut temsiliyeti 2010 Sonbaharına denk gelir. O zamandan bu yana da büyüyen bir tohum gibi evrilmiştir. Kullandığım dijital yazılımların çoğu vintage diye tabir edebileceğimiz analog sintisayzır VST'dir. Tabii ki Moog ya da Sequential Circuits sintisayzır gibi bir çok analog sintisayzır almak da istiyorum. En güzel beğeni kelimeleri benim için Tangerine Dream, Heldon ya da 90'lı yılların başındaki elektro-dans müziğiyle karşılaştırmalardır. Teknik olarak müzik eğitimim yok. Ancak geçen birkaç on yıldaki dijital teknolojide yaşanan gelişimin, geleneksel analog sintisayzırlar ya da kendine has yaratıcı sürece yardımcı olacak ekipmanı karşılayamacak birçok insana yardımcı olduğuna gerçekten inanıyorum. Dijital teknolojinin de kendine göre dezavantajları olduğunun kesinlikle farkındayım. Yapmak istediğim son şey, zaten hali hazırda karmakarışık olmuş boktan elektronik müziğe boğulmuş dünyaya başka bir çöp eklemektir. Emanations albümüne de ilham vermiş olan Plotinus, Aldous Huxley, Noam Chomsky ve Hunter S. Thompson okurum. Filmlere gelince, çok büyük bir P. T. Anderson ve Alejandro Jodorowsky hayranıyım. Ayrıca Dennis Hopper ve Dustin Hoffman'ın özellikle 1970'ler filmografilerine düşkünüm."}
{"url": "https://futuristika.org/kosta-rikanin-gizemli-taslari/", "text": "Orta Amerika ülkelerinden Kosta Rika, Taş Devri'nden kalma gizemleri barındımakta. Ormanların içlerinde, dağların tepelerinde ve ırmaklarda binlerce, matematiksel olarak kusursuz taş küreler gizlenmekte. Sayısı 1000'in üzerinde olan ve Kolombiya öncesi eserlerden olduğu düşünülen bu granit kürelerin bazılarının çapı birkaç santimetre iken birçoğunun çapı 2.5 metreye kadar çıkmakta. En büyüğü 16 ton olan bu dev taşların nasıl oluştuğu, kimin yaptığı ya da neden yapıldığı bilinmiyor. Kosta Rikalı yerlilerin inanışına göre bu devasa taşlar gökyüzü kürelerini temsil etmekte. Bugüne kadar yapıldıkları yere ve yönteme ait bir buluntuya rastlanmayan taşların merkezi bu yerel efsanelere göre altındandır ve bu yüzden birçoğu kırılmışlardır. Ancak görüldüğü üzere küreler -genelde- tek parça granitten oluşmaktalar. 1930'lara kadar dış dünyaca bilinmeyen küreler, muz ağaçları dikmek için deltayı kaplayan bitkiler kesildiğinde ortaya çıkmış oldu. O günün üzerinden 70 küsür yıl geçmiş olsa da, bilim hala bu dev kürelerin nasıl oluşturulduğunu açıklayamamakta ve kürelerin yapılarındaki granit, ilk bulundukları yer olan Diquis Deltası'ndan çıkmamaktadır. Las Boles Grandes; Dev Toplar, zamanla ülkenin dört bir yanına taşınmış. Genelde çiftliklerde peyzaja ek dekorasyon olarak kullanılıyormuş. Ülke dışında ise iki tane; bir tanesi Washington Milli Coğrafya Cemiyeti Müzesi'nde, diğeri Harvard Üniversitesi Peabody Arkeoloji ve Etnografya Müzesi bahçesinde görülebiliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/kuad-galeri-john-cagein-100-yasi-kutlaniyor/", "text": "Lynn Criswell, Peter Downsbrough, Esther Ferrer, Tom Johnson, Stephane La Rue, Teoman Madra, Sarkis, Michael Snow, Taldans, Su-Mei Tse, Tolga Tüzün, Ilgım Veryeri Alaca. Marcel Duchamp'la karşılaşması belki de yapıtı üzerinde en büyük etkiyi bırakandır: Ondan üçe kadar saymayı ve bekar kalmayı öğrenmiştir. Cage'in çalışmalarının dökümünü çıkarmaya kalkıştığımızda başka hiçbir sanatçıda göremeyeceğimiz, şaşırtıcı biçimde birbirine eklemlenen bir çeşitlilikle karşılaşırız. İlkin bestecidir elbette; ama sadece sesleri, sessizlikleri, gürültüleri bestelemekle yetinmez, asıl hüneri karşılaşmaları, dostlukları, rastlantıları bestelemektir. Schönberg'ten dersler almış, sonrasında kendi tarzında çok uzaklara gitmeyi bilmiştir. Yolu Robert Rauschenberg ve Jasper Johns'la kesiştiğinde her birini ayrı ayrı etkileyen o uzun süreci hemen öngörebilmiştir. Merce Cunnigham, Morton Feldman, David Tudor ve Christian Wolff'la azılı dostluklar kurmuş, Buckminster Fuller, Marshall McLuhan gibi vizyonerlerle fikir tokuşturmuştur. Marcel Duchamp'la karşılaşması belki de yapıtı üzerinde en büyük etkiyi bırakandır: Ondan üçe kadar saymayı ve bekar kalmayı öğrenmiştir. Cage ilgi duyduğu her şeyi yapıtına davet etti. Dersler verdi, kitaplar yazdı, konuşmalar yaptı, performanslar sergiledi; başta Fluxus sanatçıları olmak üzere birçok kuşağı derinden etkiledi. Kuad Galeri'deki sergiye katılan sanatçıların neredeyse tamamı ilk kez aynı mekanda yan yana geliyor. Michael Snow daha önce Centre Pompidou'da sergilenen bir ses yerleştirmesiyle katılıyor sergiye; Sarkis doğrudan Cage'e gönderen neonlu bir işiyle yer alacak; Peter Downsbrough her zaman olduğu gibi yine mekana müdahale ediyor; Esther Ferrer iki Eric Satie portresi gönderdi; Cage'in öğrencilerinden Tom Johnson notasyon desenleriyle katılıyor; Su-Mei Tse siyah-beyaz bir fotoğraf seçti Cage için; Stephane La Rue'den Morton Feldman kağıtları geldi; Teoman Madra altmışlarda yaptığı ışık oyunlarını sergileyecek; Tolga Tüzün Fontana Mix'e gönderen interaktif bir iş üretti; Lynn Criswell keçe üzerine yaptığı bir çalışmayla yer alıyor sergide; Taldans'ın eski bir egzersiz videosunu izleyeceğiz; Ilgım Veryeri Alaca bir sanatçı kitabı hazırlıyor. Ayrıca, serginin son günlerinde galeri mekanında çeşitli etkinlikler, performans gösterileri, ve 4 Eylül'ü 5 Eylül'e bağlayan saatlerde küçük bir konser gerçekleştirilecek. Kesintisiz Avangard sergisiyle yola çıkan Kuad Galeri, Fluxus sanatçılarının hemen ardından, John' Cage başlıklı sergiyle çizgiyi sürdürüyor. Değerli katkıları dolayısıyla Point Hotel ve Mas Matbaa'ya teşekkür ederiz."}
{"url": "https://futuristika.org/kuba-anarsist-yayinciligini-diriltmek/", "text": "Cienfuegos Distro'yu anlattığımda insanlar bana iki kafam varmış gibi bakıyor. Radikal bir kitapçı, kafe, yayıncı ve etkinlik alanı mı? Hem de Miami'de? Cienfuegos'u 2020'de Güney'in derinliklerinde radikal sol kültürü geliştirmek için yoldaşlarla başlattım. İnsanlar Florida'yı ve lüks düşkünü Miami'yi aşırı sağın kalesi olarak görmeye alışkın. Eyalet, kuşların göç için, aşırı sağcı manyakların içmek için geldikleri bir yer. Florida'nın radikal fikirlerin ölümü için uygun bir yer olduğunu düşünebilirsiniz. Evet, Florida uzun zamandır sağın karargahı. Sağcı Latin Amerikalı diktatörler yazlık evlerini burada tuttular. Bu canavarların çoğu Sunshine Eyaleti'ndeki mezarlıklara ve anıt mezarlara gömülmüştür. Ruhları hala yerel halkın peşini bırakmıyor, görünüşe göre onları 'Socialismo!' ve evrensel sağlık hizmetlerinin tehlikeleri hakkında sürekli uyarıyor. Ama bu görünen sadece yüzey. Florida, unutmayalım ki, Karayipler'in ilk ve en önemli parçasıdır. Saklı kalmış tarih anlatısı, Florida'nın yaklaşık bir yüzyıl boyunca adalar ve anakara arasında serbestçe hareket eden enternasyonalist bir radikal harekette önemli bir düğüm olduğundan bahseder. Bu ağ, eleştirel düşünce, zihinsel güç ve kurtuluş hareketlerini yazdıkları ve ulaştıkları her yerde teşvik eden militan yayıncılara ve aktivistlere ev sahipliği yapıyordu. Anarşizm Küba'da uzun ve gururlu bir geçmişe sahip olsa da, mevcut hükümet ve diasporanın kültürel güç simsarları bunu gizlemek için çok çalıştılar. Pierre Joseph Proudhon'un takipçileri 1857'de sömürge döneminin sonlarına doğru adaya indi. Karşılıklı gruplar ve kooperatifler kurdular, karşılıklı yardım programları oluşturdular ve 1865'te ilk anarşist gazete La Aurora'yı kurdular. La Aurora, işçilerin kooperatiflerini ve gücün aşağıdan yukarı ve dışarı doğru aktığı kendi kendini örgütleyen bir toplumun anarşist vizyonunu savundu. La Aurora, anarşist liderleri konuşmalar için getirmek amacıyla paralarını bir havuzda toplayan tütün işçileri tarafından bir yandan puro sarma işine devam ederlerken hem yayınlandı, hem dağıtıldı ve hem her yerde yüksek sesle okundu. Bu durum sanayinin genişlediği Key West ve Tampa'da da aynı derecede yaygındı. Küba'dan gelen radikal fikirler dünyada serbestçe dolaşıyordu. Tütün işçileri azimli örgütlenmesiyle tanındı. Küba, Florida ve hatta New York'taki işçi grevlerini ateşledi. Anarşist süreli yayınlar, broşürler, gazeteler ve kitaplar gittikleri her yerde onları takip etti. Bu arada, Porto Riko'da anarşist Luisa Capetillo da benzer şekilde örgütleniyordu. Yüzyılın başında Capetillo, konuşup işçileri organize etmek için Dominik Cumhuriyeti, Küba ve Florida arasında mekik dokudu. Anarşizmi, özgür aşkı, işçilerin öz yönetimini, doğrudan eylemi ve evrensel seçme hakkını savundu. Cinsiyet ayrımcılığına da el attı Capetillo'nun pantolon giydiği için hapse atılması bilinen bir hikayedir. Makaleleri Karayipler ve ötesindeki anarşist broşürlerde yayınlandı ve 1910'da anarşist feminist bir gazete olan La Mujer'i kurdu. Daha sonra, 1960'larda, birçok Kübalı anarşist, Fidel Castro devrimi mümkün kılanların çoğuna sırtını dönünce vatanından kaçtı. Anti-kapitalist, anti-otoriter yazını örgütlemeye ve yayınlamaya devam etmek için Miami'de yeniden bir araya geldiler. Guangara Libertaria isimli yayında Batı Kapitalizmine ve Çin, SSCB ve Küba diktatörlüklerine yönelik keskin eleştiriler yazdılar. Miami'deki bir Küba Amerikan yayınının Castro rejiminin otoriter aşırılıklarını eleştirmesi ve aynı zamanda Amerikan kapitalizmini kınaması nadir bir durumdu."}
{"url": "https://futuristika.org/kucuklugumde-cizgi-roman-benzeri-bir-kitabim-vardi/", "text": "Çağrı Çankaya: İlk çizimlerimi annem zaman zaman tozlu raflardan çıkarıp gösteriyor. O gösterince hatırlıyorum çizimleri. Hatta çizdiğim anı bile anımsıyorum. Bu çok farklı bir duygu. Çizimlerime bakıp gülüyorum, bir yandan da duygusal bir moda giriyorum; ağlasam mı, gülsem mi? Bünyem karman çorman oluyor. Küçüklüğümde çizgi roman benzeri bir kitabım vardı. Yabancı bir yayındı ve çizimleri harikaydı. Onu elimden düşürmezdim. Defalarca okuyup çizimlerini en ufak detayına kadar inceler, kendimden geçerdim. Ne yazık ki bugün o kitabı bulamıyorum. İşin kötüsü adını da tam hatırlayamıyorum. Onu bir gün bulursam, bir daha asla kaybetmeyeceğim. 5 yaşından beri oyun oynayan, çocukluğu atari salonlarının karanlık köşelerinde geçmiş ve her şeyini paslı jetonlara yatırmış biri olarak grafik tasarım ve illüstrasyon yeteneğimi oyun sektöründe kullanmak hep aklımın bir köşesindeydi. Oyunları oynarken bunların yaratım sürecini merak eder ve bu konuda araştırmalar yapardım. Sonraları sevdiğim oyunların dosyalarını değiştirerek oyunları modifiye etmeye başladım. Ek bölümler, karakterler derken bir gün okul projelerimi ve kendi kişisel çalışmalarımı içeren bir pdf portfolio hazırlayıp bunu Ukrayna, Kiev'de bulunan GSC Recreation World şirketine gönderdim ve orada 2-d Idea Artist olarak çalışmaya başladım. GSC Recreation World, Cossacks, Heroes of Annihilated Empires ve Stalker gibi önemli oyunlara imza atmış büyük bir oyun geliştirme şirketiydi. 100 kişilik bir tasarım ekibinden oluşuyordu. Kiev'de geçirdiğim günler bana oyun sektörü ile ilgili çok daha detaylı bilgiler edindirdi. okulumu uzatmak istemiyordum ve vermem gereken bir bitirme projem vardı. Ne yapsam diye düşünürken Kiev'de öğrendiklerimin de gücüyle kendi dövüş oyunu projem Catfight World Extensivea başladım. Tabi ki kendi başıma bütün bir oyunu yapmam mümkün değildi. Ancak en azından kendi payıma düşen kısmını yani oyunun görsel dünyasını ve karakterlerini yapabilirim diye düşündüm. Zaten bu oyun şirketlerine projemden bahsetmek için yeterliydi. Sadece kadın karakterlerle dolu bir dövüş oyunu fikri aslında iki temel fikre dayanıyor: Birincisi, zaten kadın illüstrasyonu yapmaktan hoşlanıyordum. Büyük bir projenin kadınlarla ilgili olması düşüncesi, gözümde büyüyen işleri oldukça hafifletiyordu. İkincisiyse dünyadaki oyuncu nüfusunun büyük oranda erkeklerden oluşması ki oyunda dövüştükçe karakterlerin elbiselerinin ve aksesuarlarının deforme olması fikri, bu oyunun erkekler tarafından yoğun ilgi göreceği öngörüsünü oluşturdu. Hatta kadınlar tarafından da! Catfight'da temel olarak 16 farklı ülkeden 16 karakter var, ki bu sayı artırılabilir. Hepsinin kendine göre amaçları var. Karakterlerin hareketleri tipik dövüş sanatları tarzından ziyade daha çok kadın dövüşü üzerine kurulu: Saç çekmek, çimdiklemek, tırmalamak, tükürmek, ısırmak ve daha nicelerinden oluşan uzun kombolar bu oyunun en zevkli yanı olacak. Bir diğer detay da, karakterlerin ülkelerine göre bir takım özel hareketlere sahip olması. Bahsettiğin Türk karekter Gökçen'in Osmanlı tokadı buna en iyi örnek. Uzak Doğu'ya karşı bir sempatim var. Özellikle Güney Kore ve Japonya'ya karşı. Japon kültüründe hoşuma giden çok şey var. Japon tasarımını, oyunlarını, animasyonlarını ve geri kalan her şeyini yakından takip ediyorum. Bu Japon tutkusu zaman zaman daha da artıyor ve Japonya'da şansımı denesem mi acaba gibi sorulara kadar gidiyor. Diğer bir etkense, Japonya gibi bir ülkede bir şeyler başarmış bir tasarımcı olarak ülkeme geri döndüğümde çok daha kıymetli ve aranılan biri olacağımın kesinliği. Bizim ülkemizde yurtdışı deneyimi çok önemli. Biri yurtşından geldiğinde bokunda boncuk var sanılıyor. Açıkcası benim Güney Kore ve Ukrayna'da başardıklarım olmasaydı Y&R'ın kapısından bu kadar kolay girebilir miydim bilmiyorum. Soruda bahsettiğin kitleyse Türkiye'nin bir gerçeği. İstisnalar haricinde dünyanın geri kalanı gibi reklam yapamamamızın en büyük nedenlerinden biri bu. Türkiye çok arada bir ülke. Herkes çok hassas. Dolayısıyla tokat gibi çarpan reklamlar yapmak çok zor. Şeriatçı mıyız? Trendy miyiz? Dinci miyiz? Ilımlı İslamcı mıyız? Laik miyiz? Hatta kafamız açık mı, yoksa kapalı mı? Çok internet bir ülke olmadığımız için cesur reklamlar yapmak zor oluyor. Şunu desek o kızar mı? Ötekini desek öbürü üstüne alınır mı? Her yerden olay çıkabilme riski sözkonusu. Bunun sonucunda biz Türk reklamcıları da iki tarafa da sarılacak, herkese hitap eden, etliye sütlüye karışmayan, orta seyir, cesur olmayan reklamlar hazırlıyoruz. Bu da genelde, yapılan işlerin içinde bir kıvılcım olmaması anlamına geliyor. Biz nedense diğer insanlar da bizim gibi olsun istiyoruz. Bizim doğrumuz kesinlikle mutlak doğrudur ve aksi kabul edilemez olarak görüyoruz. Bir de müşteri bunu anlar mı sorunumuz var. Birçok işte ön transient çalışmalar dışında, çarpıcı ve içinde kıvılcımı olan çalışmaları da alternatif olarak üretiyoruz. Ancak müşterinin tercihi genelde en basit ve sıkıcı olandan yana oluyor. Bu insanlar bunu anlar mı korkusuyla sürekli düz işler üretirsen bu insanlar bunları asla anlamayacaklar. O zaman biz hep dümdüz işler yapacağız demek bu. Kendi bindiğimiz dalı kesmek gibi yani. İşin ironik yönüyse sonra kendi beğendiğimiz ama müşterinin seçmediği ilanları Doğu'daki yerel gazetelerde yayına sokuyoruz. Ödüllere katılabilmek için! Sen hem Doğu'daki abi bunu anlar mı de, hem de git o ilanı bahsettiğin büyük şehirlerde değil de orada çıkar. Canım Türkiye'm. Bu ikisini beraber yürütmek şu an bulunduğum ajansta ve günlerin 24 saatle sınırlı olduğu gezegenimizde mümkün görünmüyor. Bu yüzden hedeflerimi masaya yatırıp bazı kararlar almam gerekecek. Dürüst olmak gerekirse sanat yönetmenliği konusundaki fikirlerim burada yaşayıp öğrendiklerimden biraz daha farklıydı. Görsel sanatların her dalıyla yakından ilgileniyorum. Yanımda dolaştırdığım 500 gb'lık bir exhausting disc var. Benim gibi arşivci birkaç arkadaşımla beraber içeriğini devamlı olarak genişletiyoruz. Dünyanın her yerinden yaratıcı ve sıradışı şeyleri toplamaya çalışıyoruz. Dünyanın tüm fantasy artwork çizerleri ve tüm eserleri, tüm çizgi roman çizerleri ve eskizlerinden son hallerine kadar tüm çalışmaları, çalışmalarımda kullanmak için kendi çektiğim dokular ve bunun gibi gigabytelarca veriyi çok düzenli bir biçimde burada biriktiriyoruz. Bunun dışında Türkiye'deki en kapsamlı animasyon koleksiyonlarından birine sahibiz. Tüm bunları takip edip incelemek benim ana besin kaynağım. Arşivin içinde gezdikçe aklıma yeni projeler ve fikirler geliyor. Ancak çoğu zaman yeterli zaman olmadığından sıra bekliyorlar. Umarım bir gün bunları hayata geçirebileceğim bir yaşam tarzına sahip olurum. Bunların dışında kitap almaya çalışıyorum gücüm yettiğince. Bir de içeriğine benim de katkıda bulunduğum Grafik Tasarım dergisi ve birkaç yabancı dergi var takip edebildiğim. Yani bu cevabın sorusu, Reklamcılığın fiyakalı dünyasında çalışmaların için söyleyemeyeceğin en cool cümle ne olurdu? olabilir. Ajansta çalışan bir artwork director olarak; mesleğin en zor yanı her yerde farklı. Farklı ajanslarda farklı zorluklar, farklı ülkelerde farklı problemler mevcut. için konuşursak, eksik briefler, ne istediğini bilmeyen ya da yarım günde ilan isteyen müşteriler ve bu müşterilere gerçekten yarım günde ilan yapmak zorunda olmamız. Revizyonları bitmek bilmeyen işler, bu revizyonları yaparken günün geçip gitmesi, haliyle baktığım diğer markaların işleri için sabahlara kadar ajansta çalışmak, neredeyse her işin çok kısa bir deadline'ı olması mesleğin zor yanları konusunda ilk söyleyebileceklerim. Şimdi bakalım hadi, zaten sürekli aynı şeyleri taşıyorum. Macbook Professional, Wacom pill, ekran temizleyici set, 500 gb exhausting disc, not defteri, dandik bir mouse, adaptörler, kablolar... Bazen de fotoğraf makinem oluyor. En iz bırakanlardan bazıları Catfight World Extensive projesi, Güney Kore'de ödül aldığım illüstrasyon projem ve Alfa Romeo için yaptığım MiTo lansmanı ilk aklıma gelenler. Hayal kırıklığı ise mesleğin bir gerekliliği, bolca yaşıyorum fakat hangisi en ağırıydı bilemiyorum. İlerde çok çok daha ağırlarıyla karşılaşıcağımı da biliyorum. Gene de benim için en büyük hayal kırıklığı bir proje değilde genel olarak Türkiye'deki reklamcılığın önüne geçilemez bazı durumları diyebiliriz. Bunları değiştirebilecek güçten yoksun olmamsa beni en çok yıpratan şey sanırım. Bakmaya özen gösteriyorum, sağa sola, uzaklara, Uzak Doğu'ya... Ajans tüm enerjimi ve zamanımı emmesine rağmen kendi kişisel işlerime de zaman ayırmaya çalışıyorum. İş olmayan ama benim için çoğu zaman işte yaptıklarımdan daha kıymetli olan, patronunun ben olduğum işler üretmeye özen gösteriyorum. O zaman daha güzel şeyler ortaya çıkıyor. Makul zamanı olan ve ertesi gün baskıya gitmeyecek olan işler... Keza MiTo çalışmalarım da böyle çıktı, Catfight da ya da portfolyoma severek eklediğim diğerleri de. Belli bir tarz yok, şu sıra relax ve dingin, elektronik sesler iyi geliyor. Açıkcası moduma göre değişkenlik gösteriyor müzik seçimim. Şeriatçı mıyız? Trendy miyiz? Dinci miyiz? Ilımlı İslamcı mıyız? Laik miyiz? Hatta kafamız açık mı, yoksa kapalı mı? Çok internet bir ülke olmadığımız için cesur reklamlar yapmak zor oluyor. Şunu desek o kızar mı? Ötekini desek öbürü üstüne alınır mı? Her yerden olay çıkabilme riski sözkonusu. Bursa: Setbaşı'nda İskender Kebap, Çekirge Saklı Bahçe'de kahve. İzmir: Kordon'da bira, kapalı mekansa Sardunya, Bornova'da Ozee ve Dungeon. Türk illustratör olarak Emrah Elmaslı ve Kerem Beyit' i takip ediyorum. Daha çok reklam ve sinema üzerine çalışan Hüseyin Yıldız da listede. Yurt dışındansa saymakla bitiremeyeceğim bir liste var ancak son keşfettiğim ve panaromik illustrasyonlarıyla aklımı başımdan alan Kozyndan'ı söylemeden edemeyeceğim. Tasarımcı olaraksa, her yeni projesini merakla beklediğim ve kişisel görüşlerine de hayran kaldığım Jonathan Barnbrook, Extramücadele gibi isimlerin yanında Designers Republic ve özellikle Toki Doki projesiyle bunu neden önce ben yapmadım diye kendimi yememe neden olan Simone Legno diyebilirim."}
{"url": "https://futuristika.org/kult-nesriyat-ontoloji-oldurmez-sakat-birakir/", "text": "Kamil Savaş: Yayınevi fikri, Gonzo Corpus kurulmadan çok daha önce de vardı. Ama pek cesaret edemedik. Belki henüz çok genç olmamızdan, belki de tembellikten kalkışmadık. Gonzo Corpus, 2010 yılında Kovanağzı'nda bir apartman dairesinde kuruldu. Birlikte bir şeyler yapmamız gerektiğini düşünüyorduk. Nihayetinde hiçbir ideolojiye çanak tutmayacak, akademik paradigmaya sıkışıp kalmayacak, objektiflik kaygısı gütmeyen, dahası objektifliğin tamamen karşısında olan -adını Gonzo gazeteciliğinin öznel tarafından alan- ve yazarlar neyi dert ediyorsa, neresinden bakmak istiyorsa, hangi üslubu kullanarak yazmak istiyorsa o üslupla -tamamen öznel- yazılar yazacağı elektronik bir dergi tasarladık. İki sayının ötesine geçer mi diye düşünürken, kısa sürede ve gönüllülük esasıyla bir araya gelen iyi bir ekip tarafından -nitelikli ya da değil- altı sayı ve beraberinde birçok elektronik kitap yayınlanmış oldu. Gonzo Corpus'un istediğimiz noktaya gelip gelmediği, istediğimiz niteliğe ulaşıp ulaşmadığı tartışılır elbette. Ben kendi adıma ulaşamadığını düşünüyorum. Yine de bizim açımızdan çok önemli bir deneyim olduğu kesin. Kült Neşriyat'ın kurulmasına karar verme aşamasında da, kurulma aşamasında da Gonzo Corpus'un etkisi yadsınamaz, yadsınmamalı. Öncelikle, Gonzo Corpus'un bize verdiği cesaret ve Gonzo Cemiyeti'nin teşviki Kült Neşriyat'ın kurulma aşamasında en önemli etkenlerdendir. Kurulmasına karar verildikten sonra, süreci hızlandıran şey ise bilgisine ve fikrine başvurduğumuz herkesin çok zor bu iş, hiç kalkışmayın demesi olmuştur. Vicdani tavır meselesine gelince, bu bizim en çok önemsediğimiz konuların başında geliyor. Aslında özeleştiri yapmak gerekirse -ki gerekir- Gonzo Corpus'ta bu vicdani tavrı tam olarak görünür hale getiremediğimizi düşünüyorum. Bu sebeple Kült Neşriyat içinde bu tavır daha belirgin, daha görünür hale gelecek. Zaten başından beri tasarladığımız, etliye sütlüye karışmayan, kitaplarını basıp bunları pazarlamanın yollarını aramaktan başka bir şey yapmayan, kitapları ürün, okuru da müşteri gören bir yayınevi değil; dert edindiği meselelerle ilgili kendine ait fikri olan ve bu fikirleri de samimi, açık bir şekilde paylaşan bir yayınevi olmaktır. Halil Duranay: Türkiye'de son dönemlerde çok özgün yayınevleri kuruluyor. Hatta tematik yayınevleri de epey öne çıkmaya başladı. 'Butik yayınevi' tanımını mainstream işler yapan yayınevleri de kullanıyor. Aslında pop kitaplar ve finest vendor işler de sıklıkla butik yayınevlerinden çıkıyor. Biz, kendimize, dar bütçeli bağımsız yayınevi demeyi yeğleriz. Başından beri ticari bir kaygı olmadı yaptıklarımızda. En basiti, dağıtıcı ağına girmedik. Satış noktalarını biz belirledik ve onlarla birebir bağlantı kurup derdimizi anlattık. Türkiye pazarında 'gerilla pazarlaması'nı denemeye çalışıyoruz -ya da Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya- Buna rağmen, kısa zaman içinde de bizim düşündüğümüzden çok daha iyi sonuç aldık. Hal böyleyken, kitabın tasarımından kağıdına kadar her konuda hassas davranıyoruz. çıkan iş zaten kısıtlı bir çevreye gidiyor. O halde o işin özel kılınması gerekiyor. Sınırlı sayıda, numaralandırılarak basılıyor işler ki şimdi olmasa bile ilerde 'kült' vasfını yerine getirsin, yayınevi de isminin hakkını versin diye. Motivasyon meselesinde ise biz alıp kütüphanemize koyacaksak o kitap kataloğa giriyor. Bizim okumayacağımız bir iş neden basılsın ki? Bir de Nietzsche'yi kızdırmamak lazım. Basacağımız işler, o yaşasaydı, bıyık altından destekleyeceği cesurlukta ve uçuklukta işler olmalı. Ok. S,: 9cm. ve ona benzer, hacim olarak küçük kitaplar öteden beri aradığımız, istediğimiz kitaplardı. Çünkü bu tür kitaplarda -özellikle şiir ya da fragmansa bu- metinle kurulan ilişki daha verimli hale geliyor. Böylesi bir durumda -bir süre, ondan kurtulana kadar- o metinle yaşamak, metni bozup yeniden kurmak, onu manipüle etmek, bütünü üzerinde düşünüp onu kendine yontmak, benimsemek, özümsemek, yazarı ortadan kaldırıp tamamen kişisel bir deneyim yaşamak mümkün hale geliyor. Bu yalnızca 9cm. için geçerli değil. Efemeraları da bu şekilde değerlendirmek gerekir. Bazen beş sayfalık, bazen bir sayfalık, bazen tek fragmanlık, bazen tek şiirlik, bazen tek cümlelik efemera parçalarının yayınlanacak olmasının sebebi de budur. Bazı metinlerin -şiir, fragman ya da her ne ise- yalnızca bir cümle de olsa bu, yeterince düşünülmesi için fırsat ve izin vermek gerekir. Bazı metinlerin, ilgili ya da ilgisiz, sayfalar dolusu yazının arasında kaybolup gitmesine izin vermemek gerekir. Bazı metinlerin kitap olabilmesi için yanına başka metinler eklenmesine gerek yoktur, eklenmemelidir. Bazı metinler, hacim olarak ne kadar küçük olursa olsun, ciltler dolusu kitaba sığmayacak şeyler anlatabilir, sezdirebilir. Çeviri ya da Türkçe; şiir ya da fragman, bu türden ilişki kurulabilecek her metin 9cm. içinde yer alabilir, alacak da. H. D.: İnsan kendi varlığının farkındaysa ve bunu yazarak kanıtlıyorsa, o zaman gerçek varlıklarla replikaları birbirinden ayrıştırmak gerekir. Böyle bir farkındalığın en büyük işlevi de sanırım bu. İlhan Berk, yazmayı cehennem olarak görür. Blanchot, 'Yıkım Yazısı'sında şöyle der: Yazarın biyografisi öldü, yaşadı ve öldü. Bataille da Nietzsche için: Nietzsche kanıyla yazardı der. Yazma işi madem bu kadar hayati bir mesele, o zaman esas yazıyı safsatadan ayrıştırmak, kendine okur diyenin en büyük vazifesidir. Ustalardan biri, bir gün, muhabbet sırasında bir alıntı -yanılmıyorsam Leibniz'den- yapmıştı: Bu kadar kitap bizi barbarlığa götürecek. Şimdi bu lafı anıyorum. Bu kadar safsata ve kağıt israfı, bizi barbarlığa getirdi bile. Herifçioğlu iki kelimeyi bir araya getiremiyor ama Deleuze tartışıyor ve biz bunu eleştiremiyoruz. Hatta saygı duyuyoruz. Romantizme kadar, sanatın en büyük belası olan 'patronaj sanatı' da bugün yine sanat ve edebiyatın üzerine çökmüş durumda. Adam gibi işler için ekonomik, dolayısıyla da politik bir vesayete ihtiyaç var. Tabii ki kimseyi suçlayamazsınız. Neticede yazarak, çizerek Türkiye'de bağımsız olarak geçinmek, yaşam sürdürmek imkansız. Ok. S.: Ontolojik mesele yüzünden ölen birine hiçbir çağda rastlanmamıştır ve 21. yüzyılda da rastlanmayacaktır. Çünkü Ontoloji öldürmez, sakat bırakır. Ontoloji yüzünden, Nietzsche denli, şakaklarını patlatarak sakat kalan kimse olmamıştır. Nietzsche, ontoloji yüzünden kendisini öylesine sakatlamıştır ki ontik olarak kendini ortadan kaldırmıştır. Nietzsche kendini öldüremezdi, çünkü ontik olarak varlığına son vermişti. Varolan olarak bir varoluşa değil, varolmayan olarak bir varoluşa sahipti. Salt varoluş. Ölüm ontik bir meseledir, ontolojik değil. özellikle Heidegger'de, yalnızca ontik olanın sonu olarak görülmez. Yaşamın içinde, yaşama dahil, yaşamı etkileyen, düzenleyen bir olgu olarak görülür ve insanın zamansallığına vurgu yapar. Ama yine de burada da insanın ontik varlığının sona ereceğinin farkında olmasının ortaya çıkardığı duygu durumu söz konusudur. Hiçbir çağda olmadığı gibi bu çağda da ontoloji yüzünden ölecek kimseye rastlamayacağız. Sakat kalacak kimselere rastlar mıyız emin değilim ama Nietzsche denli beynini parçalayacak ve bu yükü sonuna kadar taşıyacak birine rastlayabileceğimizi sanmıyorum. Bu yüzyıl tam ters istikamette ilerliyor: Ontik varlığımızı sonsuza kadar sürdürebilmek için tüm gücümüzle çalışmak, varoluşun ağırlığından da olabildiğince uzağa kaçmalıyız. Dünyaya ait olmak, dünyada kalmak, ontik olarak sonsuzluğa kavuşmak, ölümsüz olmak için çabalıyoruz, koşturuyoruz ve tüketiyoruz. Bütün bu hengamede ontolojik meseleleri unutmuş, ağırlığından kurtulmuş oluyoruz. H. D.: 20. yüzyıl için korku çağı deniyordu. Neticede iki büyük savaş yaşandı ve insan kitlesel yıkımla bu kadar içiçe geçti. 21. yüzyılda ise durum daha da sapıtmıştır. Kendi kimliğimizi tanımlamakta artık ciddi sıkıntılar çekiyoruz. Yeni çağın eklektik kimlikleri için kimliğimsiler demek sanırım en doğru şey. Daha iki ay evvel, yine kıyametin kopacağına bel bağladılar. Tabii ki sonuç yine insanlık trajedisi, hayal kırıklığı. Ben, temel sıkıntıyı modernizm -modernite, modernizasyon hepsi bu tanının içinde kol kola yürüyor- olarak görüyorum. Modernizmin ilerlemecilik mefhumu hala sağ ve toplumun ileriye yönelik hedeflerini biçimlendiriyor. Aslında hiçbir şeyin ilerlediği falan yok. Sürekli yinelgen olarak dönüp dolaşıp aynı çıkmazlara, ayn problemlere varıyoruz. Sonuçta, umut ettikçe, bekledikçe hayal kırıklıklarımız artıyor. Bu da bizi daha ürkek ya da daha saldırgan hale getiriyor. Totalitarizmin her alanda tepemizde olması da bu ürkeklik ve saldırganlığın kaçınılmazlığının bir sonucu. Kurt adama dönüşmek de bu saldırganlığın alegorilerinden biri, bir tür umutsuz direnme fantezisidir. Huxley'in kehanetinde bulunduğu Güzel Yeni Dünya şimdi dimdik karşımızda ve biz onun bir parçasıyız. Bunun için de hepimiz korkuyoruz ve hepimiz saldırıyoruz. Dolayısıyla nefretin körüklenmesi başka aygıtlarca yapılmasına gerek yok, nefret hep bizimle deviniyor. H. D.: Elektrik Betikler altında pdf. ya da e-kitap gibi işlerden ziyade, farklı planlar peşindeyiz. Dijital fotoğraflar ya da başlı başına bir kitap olacak. Başka dijital ortamlar bu başlığın hedef projeleri. Bu projelerin bir kısmı, sanırım yıl bitmeden, yavaş yavaş okuyucuya ulaştırılacak. Efemeralar da ise farklı boyut ve hacimlerde, özel kağıtlara hazırlanmış yine numaralandırılmış, el yapımı metinler yayınlanacak. Hatta özel cilt ve baskı teknikleri için harekete geçtik bile. Misal ilk baskılar arasında Sabah ve Gece İçin Notlar Zift Gibi Panfle adında bir efemera parçası yayınlandı ve sadece yirmi kopyanın on yedi tanesi, müptelasının beğenisine sunuldu. Türkiye'de tabii ki kağıt koleksiyonculuğu uzun yıllardır var ama bizim efemeralar sırf koleksiyon metin yaratmaya odaklı. Neticede dünyada bağımsız yayınevlerinin bir çoğunda efemera yayını yaygın bir uğraş. Umarım Türkiye'de de bu kültürü daha geniş kitlelere yayarız. H. D.: Saroyan çağdaş şiir için önemli bir figür ve minimal şiirler onun en özgün, deneysel biçiminin sonuçlarıdır. Ginsberg rivayeti doğruysa, iyi ki de tembel davranmış. Saroyan, minimal şiir konsepti dahilinde, özellikle 70'lerde, epey şiir kitabı yayınladı ve bunların bir çoğunun baskısına bugün ulaşmak çok zor. Ama dürüst olmam gerekirse, Saroyan'ı seçmemizin en büyük sebebi, müthiş mütevazı ve gerçekten kendini yazıya adamış bir adam olmasıdır. Kitap için yazışma sürecimizde çok özel bir dostluk kurduk Saroyan'la. Ben Saroyan'ın minimal şiirlerinin çoğunu daha evvel çevirmiştim ve arkadaşlar arasında fotokopi olarak dağıtmıştım. Yayınevi fikri gündemde olduğundan beri de Saroyan mutlaka basılacaklar arasındaydı. Bizim bastığımız Minimal Şiirler, yazdığı bir çok minimal şiir kitabından bir seçkiydi. Ama şunu söylemek lazım, bu kitap Kült'ten çıkan tek Saroyan kitabı olmayacak. Yeni minimal şiir kitapları için Saroyan'la anlaştık bile. Belli aralıklarla Türkçe'ye kazandırılacaklar. H. D.: Türkiye'nin Yamyam Manifestosu yazılacaksa, evvela iki yüzlülükten başlaması gerekecek. Çünkü Türkiye'nin en ağır sorunu budur, kendi payıma. Bundan dolayı, birbirine bağlı sosyolojik, ekonomik, kültürel ve politik bulanıklıklar ve çıkmazlar yaşıyoruz. İdeolojik veya pragmatik ne varsa, bireysel ve kollektif olarak, bu iki yüzlülüğü layığıyla yaşıyor. Daha doğrusu artık zemini iki yüzlülük var ediyor. Türkiye'de olan biten konusunda ise sessiz kalan ama huzursuz bir kesim var. Genç adamlar ve kadınlardan söz ediyoruz. Türkiye'nin asıl yamyamları onlar. Tüm bağlardan kendilerini arındırmış, kendi içlerinde ya da kendi çevrelerinde, kendi Türkiye'lerini yaşıyorlar. Ama uyuşmazlık şurada: Bu insanlar ve çoğunluk arasında hatırı sayılır bir uzaklık var ve sanırım bu uzaklık çok da kolay homojen bir birlikteliğe kavuşamayacak. Çünkü iyice ayrışmış durumda. Belki de, burada devreye Futuristika! tayfası, Gonzo Corpus ve diğer kar amacı gütmeyen, düşünce üreten yazı-çizi ekipleri devreye girmeli. İki kutup arasında bir tür ara nokta bulmayı sağlamalılar. Yoksa boşluk daha da büyüyor. Latin Amerikalı Yeni Dadacılar: Infrarealistler'in kurucu metninden, uzun yıllar gönüllü sürgün olarak İngiltere ve Fransa'da yaşamış Kıbrıs asıllı bir Türk şairin ölmeden evvel yazdığı son şiirlerden, çok kimlikli bir Portekizli şairin 'insan İsa'nın yeniden çocuk oluşu' üzerine yazdığı şiirlerden tutun; radikal feminizmin öncü mottosunun dile getirildiği ilk metne, hayatı sefalet içinde geçen ve açlıktan ölen deli bir Rus'un varoluşa meydan okuduğu absürd ve hiççi not defterine, deneysel sinemanın tanrıçasının sinema ve sanatı tartıştığı kitabına, doom müziğin mistik ve dini kökenlerini araştıran bir incelemeye kadar geniş bir yayına hazırlananlar listemiz var. Şubat ayı içinde yeni kitaplar okuyucuyla buluşacak. Bunların yanı sıra -şimdilik kısaca İ. E. C. diyelim- Blanchot'nun gölgesinde sürdürdüğümüz yeni bir dergi hazırlığımız var. Onunla ilgili detaylar da sanırım Mart gibi ilan edilecek."}
{"url": "https://futuristika.org/kult-nesriyat-zoomoozofon/", "text": "Kült Neşriyat'ın Sanat/Teori Mecmuası Zoomoozofon'un İlk Sayısı Yayınlandı."}
{"url": "https://futuristika.org/kulte-kacan-nesriyat-alemi/", "text": ", memleketin bağımsız yayıncılığında müstesna bir hamledir. Kardeşlerimiz standart okuyucu alışkanlıklarının dışında kalan ölçülerde kitaplar yayımlıyorlar. Seçtikleri metinler, hayvanlaşmanın daha makbul sayılacağı modern insan aklının seceresini sarakaya çeken, ruhunuzu ve aklınızı bir torba gibi büzen buluntular. Çok satmayacağı garanti kitaplar. Kitap baskı adetlerinden daha fazla basılan kitap tanıtım dergilerinde pek yer bulmayacak, kendi okuyucusuna doğru yüzen, kendi kitabının onu bulacağı inancında kitabevlerinde, internette kazıntı kovalayan okuyucuya ulaşacak, ulaşıyor. - Yazmak ontolojik farkındalığın en hacimli halidir. - Yazabilmek için tükenmek lazım. Bu tükenme olmadan yazmak hiç bir zaman işlevsel bir eyleme dönüşemez - İnsanlar sıklıkla okumak yerine izlemeyi yeğliyorlar oysa okumak da sancılı olmalı, nasıl rafine bir yazı yazarını yok-olmanın eşiğine getiriyorsa - Yazarın biyografisi: öldü; yaşadı ve öldü - Uyuyan Kült'ler uyanacak doğmamış Kült'ler doğacak - Eski Kült'lerin hayaletleri içimizde - Kitaplar hep varolacak çünkü onlar bizim yegane özgürlüğümüz... Bir okur ya da yayıncı olmanın önemli bir kıstası, hakikat olmalı sanırız. Hakiki insanların hakiki kitaplarına ilgi göstermeye devam edelim. Bazı yazarlarda/şairlerde/görüş bildirenlerde, her yerde olmalıyım, her yerde ismim geçmeli düşüncesi olduğunu hissediyor musunuz? Bu türden yazıp çizenlerin ortak özellikleri yeteri kadar okumuyor olmaları sanki. Çok okumak tarihte hiç bir zaman bir yazar için marifet değildi ancak bu kadar hikayenin yazılıp çizildiği tarih sonrası ahir zamanımızda, biraz nefes alıp -en başta kendi yazdıklarını- okumaları çok daha iyi olur, sanki. İnsani Gelişim Raporu'dan öğreniyoruz ki bizim insanımız ortalama 10 yılda bir kitap okuyor. Yani 80 yaşına gelmiş bir insan 6-7 kitap okumuş oluyor ömrünün sonuna dek, takdir edersiniz ki bu kitapların içinde ders kitapları da mevcut. 2012 bilgilerine göre; Türkiye'de toplam 45 çocuk kütüphanesi, 14 yazma eser ve 55 gezici kütüphane olmak üzere toplam1152 kütüphane var. Buna karşılık Almanya'da 10.531, İngiltere'de 4.620, İspanya'da 5.209 kütüphane bulunuyor. Üstüne üstlük bizim kütüphanelerin 52'si çeşitli nedenlerle kapalı. AB ülkelerinde yıllık kitap harcaması ortalama 500 dolar iken, Türkiye'de 2 dolar. Türkiye'deki 1152 kütüphanede toplam 13 milyon kitap bulunuyor. Buna karşılık, Bulgaristan'da 46 milyon, Rusya'da 739 milyon, Almanya'daki kütüphanelerde 104 milyon kitap mevcut."}
{"url": "https://futuristika.org/kulturel-kodlar-yeni-felsefe-arayisi-ve-cehalet/", "text": "Kültürün evcilleştirilmesi ile tarihin bir dizine dönüşmesi aynı enlemde yürüyüşe çıkmış ikili gibidir. Bu uzun yürüyüşü kenardan izleyen bilim, engelli bir koşucuya benzer. Modernizim ise, kültür, sanat, tarih ve bilimi yeniden tanımlayarak başlar yolculuğuna. İngiliz şair John Donne, 1611 yılında Yeni felsefe herkesi şüpheye davet ediyor. Ateşin özü söndü sayılır; güneş kayboldu, dünya da. Ve kimsenin zekası yerini göstermiyor kayıpların. der aklımıza not düşerken. John Donne'nın çağdaşı İtalyan filozof ve gökbilimci Giordano Bruno (1548-1600), evrenin sonsuzluğuna vurgu yaparak, mutlak gerçekliğin olmadığını söyler ve dönemin kültürel yaklaşımının ördüğü sert duvara çarpar. 1600 yılında Engizisyon tarafından yargılanıp yakılmadan hemen önce; Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Karanlık ve aydınlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. diyerek güçlü bir nefes bırakmıştır geriye. Tam burada antropologlara dönelim: Antropologlar, kültürü genel olarak, bir grup insanın bireysel ve toplu yaşamlarını anlamada, düzenlemede ve yapılandırmada kullandıkları bir inançlar ve adetler sistemi olarak yorumlar. Bu nedenle kültürün modüler bir tasarım haline gelmesini modernizmin berduşluğuna vermemeli. Kendini kültürel kodlardan besleyen ve yeniden üreten modernizm, bilinen eski akışkan modellere eklemlenerek yeni ve 'sıra dışı' sayılan bir sıradanlığın öyküsüyle dirilir. Modern çağlarda kültürün önemli bir bölümünü işgal eden sanat, Chin-tao Wu' nun değimi ile işletmeleşme sürecini yaşıyor. Bilim ve edebiyat arasındaki yaman çelişkiyi ilk dillendirenlerden olan C. P. Snow, 'iki kültür' olarak tanımladığı süreci edebiyatın kurgusal yaklaşımı ile bilimin deneysel tavrına karşın üçüncü bir kültür arayışına yönelir. Kültürün kodlarını arayan tüm yaklaşımlar 'yeni' bir tanım peşinde koşarak 'yeni felsefe' arayışlarını pazara çıkarmaya hazırlanırlar. Karışık ve sarmal yaşamın kültür kazanına düşüp yanmaktan kurtulursanız, yapacağınız ilk iş kendi kazanınızı üretmek olacaktır. Bu yeniden üretim süreci modernizme tersinden bir gönderme yapamayacaksa, 'yeni felsefe' arayışının 'cehalet' ile olan arkadaşlığı pekişecektir. Hiç kuşkusuz ki, yeni olan gelecekten değil geçmişten çıkacaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/kum-sehri/", "text": "Kolmanskop, Namibya'nın güneyinde bir şehir. 1900'lu yıllarında başında, elmas bulmak ve kısa yoldan zengin olmak amacıyla insanların bölgeye akın etmesi sonucunda çölün ortasında büyük kumarhaneleri, hastanesi, pahalı evleri, yüzme havuzlarıyla bir nevi insan yapımı cennet olmuş. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda elmas fiyatlarının düşmesi ve daha zengin yatakların bulunmasıyla birlikte insanlar şehri terk etmiş. Zamanla, evlerin çerçeveleri çürümüş, yüzme havuzlarına, pencerelerden içeri odalara akan kumla birlikte çöl şehri ele geçirmiş. Kolmanskop hayalet şehir olunca insanların ilgisinden kurtulamamış. Bu sefer de turistik bir alan olarak ilgi çekmeye başlamış. Ancak şehrin hala elmas yatakları üzerine kurulu olması nedeniyle, turistlerden sadece sabıka kaydı olmayanlar, özel izinle gezebiliyorlar. Fotoğrafçı Richard Ehrlich, kumun ihtişamlı biçimde işgal ettiği bu şehri görüntülemiş."}
{"url": "https://futuristika.org/kuratorluk-ve-otesi-kuratorlukteki-alternatif-yaklasimlar/", "text": "İngilizce Türkçe simultane çeviri olacaktır. Katılımcı sayısı 50 kişi ile sınırlıdır. Siemens Sanat, Dorothee Richter, T. Melih Görgün ve Işın Önol'u Küratörlükteki Alternatif Yaklaşımlar başlıklı panelde konuk ediyor. Mürteza Fidan'ın yöneteceği panelde Dorothee Richter, bir düşünce platformu olarak Küratörlük Lisansüstü Programı'nı; T. Melih Görgün, kültür ve sanat ile kentsel kalkınmanın amaçlandığı bir sivil toplum hareketi modeli olarak Sinopale Uluslararası Sinop Bienali'ni; Işın Önol ise gelecek Sinop Bienali'nin küratöryal konseptini ele alacak. Bu toplantı, farklı küratöryal platform modelleri ve bunların sunduğu olanaklar hakkında bir tartışma platformu yaratmayı amaçlıyor. Sinopale, Uluslararası Sinop Bienali kültür ve sanat aracılığıyla kentin aktörleri arasında sinerji oluşturmak ve bu sayede kentsel kalkınmaya toplumsal altyapı hazırlamayı amaçlayan bir sivil toplum hareketidir. İki yılda bir gerçekleştirilen bu proje her yaştan kentlinin kendi yaşam alanlarını gelecek vizyonuna sahip olarak yeniden algılamaları, kent sorunları üzerine düşünmeleri, ortak tarihsel belleğin paylaşımı ve bunun sanat üretimine yönelik olarak düzenlenmesini, daha iyi bir sosyal yaşam alanını oluşturmaya yönelik olarak kentsel, ulusal ve uluslararası düzeylerde çalışmayı amaçlar. Küratörlük Lisansüstü Programı, uygulama odaklı projeler aracılığıyla çağdaş küratörlük uygulamaları hakkında eğitim vermek için tasarlanmış bir düşünce platformudur. Küratörlük, kültürel ürünlerin sergilenmesi için disiplinlerarası işbirliği aracılığıyla yenilikçi yapıların oluşturulması anlamına gelir. Bu alanda, sanat, dijital araçlar/medya, tasarım ve mimarlık birbiri ile yeni şekillerde ilişkilenir. Son yıllarda küratörler, sergiler, müze tasarımları, koleksiyon sergileri ve kamusal alan projelerini geliştirirken, sanatçılar, mimarlar, tasarımcılar ve eğitimcilerle gittikçe daha yakın işbirliği içinde çalıştıkları görülüyor. Çağdaş sergiler, yeni yorum stratejileriyle şekil değiştiriyor; fuaye alanları, arşivler, okuma odaları ve yeni medya arayüzlerinin entegrasyonu ile yenilikçi sergileme yapıları değişiyor. Toplum genelinde çalışma süreçlerinin yönetiminde bir değişime tanık oluyoruz. Bu değişimde, bireysel eylem alanları, sosyal ağlar ve know-how transferi ile meta-düzeyde bir araya geliyor. Küratörlük Lisansüstü Programı kültürel anlamın üretim süreçlerindeki değişikliklere cevap veriyor. Kültürel üretimi etkileyen spesifik bazı değişiklikleri ele almayı amaçlıyor. Bu programın katılımcılarına pratik anlamda küratörlük deneyimi kazandırmak ve ilgili konulara eleştirel yaklaşmaları için bir model oluşturmanın yollarını araştırıyor. Gölgelerin Bilgeliği gelecek Sinop Bienali'nin başlığı... Daha önceki üç Sinopale'nin devamı niteliğinde olacak dördüncü Sinopale'nin kaygısı gerçek. Gerçeğin çeşitli medya araçlarıyla yaygınlaştırılması ve bunun yerel yaşama sürdürülebilirlik bağlamında etkileri ile ilgili olacak."}
{"url": "https://futuristika.org/kurt-vonnegut-jr-bok-firtinasindan-yadigar/", "text": "Çok eylemci, politik biri değilim. Gerçek hayatta fazlasıyla naziğim. Kontrolüm dışında yazıyorum. Benden bir sonra ne çıkacak hiçbir fikrim yok. Eldekine bakınca rolümün ne olduğunu görüyorum: Şefkati abartıp, zalimliği alaya almışım. Gayet iyi bildiğiniz gibi, fiziksel bakış açısından bakıldığında yazmak oldukça berbat bir uğraşı. Bedenler bu kadar uzun süre kıpırdamadan durmak üzere yapılmamıştır herhalde. Ayrıca bu kadar tek başınalık da olmamalı. Elimden gelse de marangoz olsaydım daha sağlıklı olurdum. Denemelerim ve konuşmalarım oldukça politik. Hikayelerim değil. Yazmadan kolaylıkla yaşayabilirdim. Şu an yazmaktan bıkmış durumdayım, çok uzun süredir yapıyorum o işi, marangoz olmayı isterdim. Sanırım yazmak benim için tedavi. Bunu söylememin tek nedeni, psikiyatristlerin yazmanın herkese tedavi etkisi yaptığını söylediklerini duymam. Umuyorum işin içinde az da olsa intikam vardır. Babam ölmeden hemen önce, hiç kötü adam barındıran bir hikaye yazmadığımı söyledi. Bu durum, intikam seviyesinin düşük olduğunu gösteriyor olabilir. Deli gibi sarhoşlukta bile ebeveynlerim hiç öfkelenmedim. Onları severim. Görgülü insanlardı, sanata çok düşkünlerdi. Babam mimadı ve ressamdı. Büyükbabam da aynen öyleydi. Benim isyanım ise, ebeveynlerim kadar zeki, sevgi dolu ve etkileyici olmayan kişilereydi. Bunu söylemek sanırım beni dinazor yapıyor çünkü ben, günümüzün ebeveynlere karşı öfkenin moda olduğu biçimde yazmıyorum. Ayrıca, kırsalda yaşıyorum. Bir şekilde, şehirli gençler arasındaki popülerliğim şaşkınlık verici bir tesadüf. Tıpkı bir İsviçrelinin, Herman Hesse'nin Tanrı aşkına, babamdan on sadece on yaş büyük-çok popüler olması gibi. Şu an kırk yedi yaşındayım ve ardımdaki işlerden makul seviyede tatmin olmuş durumdayım. Artık varlığımı yazmak dışında bir yol vasıtasıyla yeniden teyit etme ihtiyacını güçlü biçimde duyuyorum. Başlamak üzere yeni ve içten bir şeye ihtiyacım var. Burası yoksullar ve yoksullara yardımcı olmak isteyenler için her zaman bir polis devleti oldu. Yoksulların yanında olmak isteyen birçok orta sınıf mensubu polis düşmanı gibi gözüküyor artık. Dolayısıyla polis devleti de basitçe tepki gösteriyor, daha önce umurunda olmadığı sosyal sınıfların haklarına tecavüz ediyor. Değişimi etkilemek söz konusu olduğunda şiddete uzak biriyim kesinlikle, ancak iş en kötüye doğru değişirse, gözümün önünde adaletsizlik tecelli ederse şiddete meylederim. Savaşta piyade olmayı sevmiştim."}
{"url": "https://futuristika.org/kurt-vonnegut-kurgu-giysi-ve-sahne-sihir/", "text": "Kurt Vonnegut'un Kedi Beşiği'nde, Bokonon'un kutsal kitapları zararsız yalanlar anlamına gelen San Lorenzan lehçesi bir kelime olan Foma'dan bahsediyor. Kitaplar, inananları 'sizi cesur, nazik, sağlıklı ve mutlu kılan Foma tarafından yaşamaya' davet ediyor. Bunun için bir mahkeme emrine gerek kalmıyor mesela kayıtsız bir evrenle karşı karşıya kalıyoruz, her birimiz kendi büyük yalanlarımızı seçiyoruz. Şimdi bilimle çevrili olduğumuz gibi, Foma'mıza sihir demeyi seçiyoruz, açıklanamayanın sarsılmışlığı karşısında rasyonaliteyi askıya alma isteği. Kurt Vonnegut'un 1971 yılında karşı moda dergisi Rags'de yayımlanan kıyafetler ve sihir hakkındaki konuşması. : Sihir hayatı daha büyüleyici hale getirir. Örneğin, astroloji güzeldir çünkü fizikçiler de dahil olmak üzere birçok insan artık yeterince beslenmiyor. Pek çok insan işsiz ya da bulundukları durumda kendilerine saygı duymaları için bir sebep yok. İnsanlar artık birbirlerine çok fazla değer vermiyorlar çünkü birbirimizi kullanmanın pek az yolu kaldı artık... giderek daha az doğal bağımız var. Ama en azından herkesin bir doğum günü var. Böylece feci sıkıcı, arkadaşsız bir insan da bir partiye denk gelebilir. İyi bir insan bu pisliği partiye kabul eder, ama kimsenin aklına söyleyecek bir şey gelmez, ya da onun hakkında düşünecek bir şey olmaz, ta ki biri Doğum günün ne zaman? diyene kadar. Ve meğerse o bir Aslan burcuymuş ve birden bire tüm muhteşem bir şeye dönüşür; bir taşı, değerli bir metali olan ve çok saygın bir dizi özelliğe sahip biri. Yani odadaki bazı insanlar doğal olarak onun arkadaşlarıdır artık, diğerleri de doğal olarak onun düşmanlarıdır ve hayat bir anda harika olur. Dostluklardan oluşan topluluk, kendi içinde herhangi bir üye için bunu yapar... besledikleri bir kişiyi önemli kılar ve kişiye oynaması için roller verir. Hayır, sihrin sadece sosyal işleviyle ilgileniyorum. Telepatiyle ilgileniyorum çünkü görünüşe göre hayatımızın büyük bir kısmı telepatik seviyede akıyor. Ve sanırım şu anda çok farklı şekillerde konuşuyoruz. Aramızda kelimelerden daha fazlası var. İnsan ilişkisini sadece söylenenlere dayanarak tanımlayamayız. Bu varlıklarımızın değiş tokuşu daha çok. Ve titreşimlere karşı çok hassasımdır. Hemen çıkmak istediğim bazı durumlara denk gelirim zaman zaman. Jefferson Airplane ile bir odaya girdim beni görmek istediler çünkü birlikte bir şeyler yapacağımız bir planları vardı ve titreşimleri korkunçtu, mümkün olduğunca çabuk çıkmak istedim. Daha sonra bana bu konuda bir mektup yazdılar ve kötü titreşimler için özür dilediler. Neden? Kitaplarıma dayanarak kim olduğum hakkında komik fikirleri olabilir ve benim aslında hiç de öyle olmadığım ortaya çıktı. Ve ayrıca siyah ayakkabılarımın eşlik ettiği on numara bir takım elbise vardı üzerimde ve bundan da hoşlanmadılar. Hala şüpheleniyorum... bilmiyorum. Tabii ki daha sonra herkes kendini çok kötü hissetti, mevzunun kolay bir açıklaması yoktu. Sizce kıyafetler insanlarda titreşime neden olur mu? Kitaplarınızda fazla yer almıyorlar. Üniformaları tarif ediyorum ama... Çünkü ilginçler, korkutucular ve hep aklımdalar. Oyunumda, Mutlu yıllar Wanda June'de, Louis Terenne'nin canlandırdığı SS albayı bir karakterimiz var. Tüm provalar boyunca kostümsüz prova yapıyordu ve sonrasında bir kıyafet provası yaptık. Korkunçtu... Herkes bayağı korkmuştu ve Louis de tam bir çirkefe dönüştü. Bundan kurtulamadı, SS albayı olmaktan vazgeçmedi bir türlü. Louis'le sohbet ederken Hey, bu harika bir üniforma filan derdik hızını alamayıp saçlarını da kısa kestirmişti ve ona şakalar yapmaya çalışır dururduk ve alabildiğimiz yegane tepki de korkunç küçük gülümsemeler oldu sadece. Bir sürü genç inşaat işçisi gibi geziyor. Şu anda aklımda gelen şey, içinde en inanılmaz sayıda fermuar barındıran tulum giyen bir çocuk. Ama Radcliffe kızlarının hepsi çok düzgün giyinir. On beş kişilik sınıfımdaki üç kızdan biri Indianapolis'ten, biri Teksas'tan, biri Long Island'dan. Boston ve Cambridge onları endişelendiriyor. Doğru görünmek istiyorlar, böylece kendilerini garantiye alıyorlar. Cambridge'de bir sürü ucube tip var, ama genellikle okula gitmiyorlar, sadece Holyoke Center'ı istila ediyorlar. İnsanlar birbirlerini neşelendirmek için giyinirler, ki bu güzel bir şey. Gerçekten şık giyinmiş yaşlı bir insan, kendi neslindeki gibi şık, oldukça güzel görünebilir. Bir arkadaşımın üzerinde çok keskin bir takım elbise varken ve başarılı olduğunda her zaman neşelenmişimdir. Üniversitedeyken herkes gri fanila giyerdi ama bir şekilde grinin doğru tonlarını bulamadım. Son zamanlarda en çok sevdiğim kıyafetler, en çok cezbedildiğim kıyafetler diyeyim, kadife yakalı mod kıyafetleri, çok dar pantolonlu Edward görünümü, jodhpur botları ve böyle şeyler. Hoşuma gidiyorlar. Bence dandy olmak çok hoş. Ama tabii ki bir Brooks Brothers takımım var... Başka ne giyeceğimi gerçekten bilmiyorum. Diğer insanların giyim tarzını takdir ediyorum ama karşılık vermenin bir yolunu bulamadım. Timothy Leary ya da Allen Ginsberg dışında benim yaşımdakilerin kıyafetle pek bir şey yaptığını görmedim. Ve benden beklenen tüvit şeyden uzaklaşmak için saçma sapan giyinmeye başlarsam sosyal etkinliğimin bir kısmını kaybederim. İnsanların kafası karışır. Aniden ispanyol paça giymeye başlarsam bu durum birçok insanı üzer. Ama iyi davranışlar, hayata mantıklı bir yaklaşım ve Brooks Brothers kıyafeti birlikte sana hiç yardımcı olmaz. .. Onlar iletişimin katilleridir. Bence sihir astroloji gibi insanları olduğundan daha önemli hale getirmek için sosyal olarak faydalıdır. Ama bana uğursuzluk getireceğine ya da beni çok şanslı kılacağına inandığım bir büyü yok. Ama belirli bir nesneyi almak için sihir mağazalarını dolandım, bu da koldan yukarı çıkan bir buketti... Onu kıyafetinin kolundan çıkarıyorsun ve istediğiniz zaman, işte bir buket. Derslerde sanatçının temel işlevinin diğer insanları neşelendirmek olduğunu söylemiştim... Bir keresinde bir NYU numarası yapmıştım ve bir kız çıkıp kitaplarımın onu hiç neşelendirmediğini söylemişti. Ben de ona o çiçek buketini verdim. Fakat anladım ki kitaplarımın neşelendirmediği bir sürü insan var ve her defasında 7 dolarlık bir buket kaybediyorum. Londra'da, yaklaşık bir yıl önce, bir sihir dükkanına gittim ve manşetten çıkarabileceğim bir buket istediğimi söyledim, çünkü konuşma yapmam gerekiyordu. Sihir dükkanının etrafında dolaşan birkaç adam daha vardı o sırada. Tezgahın arkasındaki adam çok şaşırmış görünüyordu, bir şeyler mırıldanıyordu ve bu numarayı duyduğunu ama hiç görmediğini, üzerinde çok fazla düşünmediğini söyledi. Dükkandaki diğer adamlar da söylenip duruyorlardı. Bu yüzden istediğimi alacak gibi görünüyordu. Ve aniden, dükkandaki herkes buket çıkardı! Sihirbazlar çekici ve iyi insanlardır. Onlarda herhangi bir hırçınlık ya da aldatma olduğunu sanmıyorum. Senin de bu işte iyi olmanı istiyorlar, ne kadar sakar olursa olsun, herkesin bu numaralarda iyi olabileceğine dair cesaretlendirilmeni istiyorlar. Çetelerine katılmanı istiyorlar. Aslında, kurgu sahne büyüsünün birçok ilkesini kullanır. Sıradan bir şeyden bahsettiğin yer... Bu sadece tamamen masum bir jesttir, önemli görünmeyen bir bilgiyi oraya bırakmak... ve yaklaşık üç sayfa sonra bu bilgi aniden çok önemli hale gelir. Bu 'yanlış yönlendirme', sihirbazın bir şeyler yapıyor gibi görünürken aslında gelecek iki numarayı kurguladığı nokta. Hayır. Her türlü iletişime inanırım. Falcılara inanırım, çünkü geleceğin bilmenin mümkün olduğuna inanıyorum. Öyleymiş gibi davrandığımız gizeme yakın olduğunu sanmıyorum. Nasıl yapıyorlar bilmiyorum ama geleceği anlatanlar var. Evet, bir dereceye kadar. Nasıl olduğuna dair ufak bir fikrim var. El falı özellikle elinizdeki çizgilerle ilgili değildir. İnsanlara dokunmanın bir yoludur. Ve bir yabancının seni elinden tutması sosyal açıdan büyüleyici bir şey. Cape Cod'da gittiğim falcı -falcıya gitmekle ciddi biçimde ilgilenmiyorum, daha çok inanmaya istekli olmakla ilgileniyorum- Cape Cod'daki kadın elimi iki elinin arasına aldı ve daha derin bir okuma için gözlerini kapattı ve uzun vadeli bir tahminde bulundu. Dokunarak yapıyordu. Ve birçok konuda haklıydı. Düşük dereceli bir kahindi bence. Hayatımdaki insanları görebiliyordu. Ve dün gece I Ching'e katıldım. Orada kitabı olan ve okumaları aktarabilen biri vardı ve bu da hayatı olduğundan daha önemli gösteriyordu. Üç kuruşluk bir kitap I Ching sayesinde hayat başka hiçbir zaman dün gece olduğundan daha önemli görünmemiştir. Yani sihir belirgin bir şekilde yararlıdır... ve insanlar dış dünyayla rasyonel olarak başa çıkamayacaklarını hissettikçe, bununla başa çıkmanın mantıksız yollarını aramak için tamamen mantıklı davranmayı seçerler."}
{"url": "https://futuristika.org/kurye-uluslararasi-video-festivali/", "text": "2-12 Haziran tarihlerinde İstanbul'da düzenlenecek Kurye Uluslararası Video Festivali'nin onur konuğu dünyaca ünlü sanatçı Stelarc olacak. Çağdaş sanatın ve yükselen iletişim mecrası 'yeni medya'nın vazgeçilmezi videolar, 2 12 Haziran tarihleri arasında düzenlenecek Kurye Uluslararası Video Festivali'nde İstanbullu sanatseverlerle buluşacak. Kurye Video Organizasyonu'nun düzenlediği ve uluslararası bir video seçkisinin yanı sıra kapsamlı yan etkinlikleriyle de İstanbul'un dikkatini video sanatı ve yeni medyaya çekmeye hazırlanan festival, Aksanat, Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusü ve santralistanbul'da gerçekleşecek. Kurye Uluslararası Video Festivali'nin onur konuğu, görüntüleme sistemleri, protez, robotik ve sanal gerçeklik kullanarak işler üreten Avustralyalı ünlü sanatçı Stelarc olacak. İnsan bedeninin sınırlarını keşfetmek amacıyla yola çıkan, insan bedenini ve sanatı, teknoloji ve tıpla birleştirerek gerçekleştirdiği çalışmalarla dünya çapında ses getiren sanatçı Stelarc, 5 Haziran 2009'da Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü'nde gerçekleştireceği konuşma ile İstanbullulara yeni bir dünyanın kapılarını aralayacak. Festivalin en renkli konuklarından biri de Mulleras Dans Grubu olacak. İnternette dansın ilk temsilcilerinden olan Mulleras Dans Grubu, dans, müzik, video ve multimedyanın birbirleriyle etkileşimini önerdiği 96 detay projesiyle sanatseverlerin karşısında olacak. Animasyon konusunda dünyanın en önde gelen ülkesi Çek Cumhuriyeti'nin animasyon ve sinema alanında uzmanlaşan saygın okulu Film School Zlin ögrencileri ve eğitmenleri tarafından verilecek workshoplar ile Garry Hall ve Stelarc'ın da aralarında bulunacağı katlımcılarla gerçekleşecek Beden ve Teknolojiler başlıklı panel festivalin en ilgili çekici etkinlikleri arasında yer alacak. Gösterimlerinde animasyon, müzik videoları ve performans videolarına ağırlık verecek festival, Çek Cumhuriyeti ve İsveç'ten özel seçkiler sunacak. Festivalde, ayrıca Onedotzero, Betting on Shorts, Upgrade International ve Cleveland Performance Art Festival gibi başarılı yurtdışı festivallerden seçkilere de yer verilecek. Kurye Uluslararası Video Festivali 11 gün sürecek ve Aksanat, Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusü, santralistanbul ve Talimhane Tiyatrosu'nda gerçekleşecek. Mulleras gösterimi dışında üniversite öğrencilerinin ücretsiz takip edebileceği festivalin biletleri, Aksanat ve Bilgi Üniversitesi'nde kurulacak gişelerden temin edilebilecek. Kurye Video Organizasyonu Hakkında: Kurye Video Organizasyonu, sadece video üzerine faaliyet gösteren Türkiye'deki tek bağımsız ve uluslararası organizasyondur. Arşiv sistemiyle çalışan Kurye Video Organizasyonu, aynı zamanda yerel ve uluslararası alanda ajans olarak da çalışmaktadır. Arşivinde hali hazırda 38 ülkeden 250 sanatçıya ait 540 video bulunan organizasyon, geçtiğimiz üç yıl içerisinde üç uluslararası video festivalinin yanı sıra sayısız sergi, özel gösterim ve görsel-işitsel etkinliğe imza atmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/kus-ma/", "text": "Modern dünya, kendisine özellikle çirkini ya da güzeli seçmez, hep yeniyi seçer. Böylece, geleneğe karşı olan yeni gelenek modernite, çirkini de kendisine konu edinir. Ve modernizme geçişle birlikte, görülmesi zor olan -tercih edilmeyen- çirkin, modern sanat aracılığıyla kendisini görünür kılacak pek çok sanat dalı bulur. Modernlik, 'ben'e nesneymişcesine, kendi dışına çıkarak bakabilme yetisini geliştirme anlamına geldiğinden, öznenin kendisini nesneleştirerek incelemesi, değerlendirmesi de modernlik deneyimi olarak ele alınabilir. Bu anlamdaki modernlik deneyimi sanat dallarının belki de en ilgi çekicilerinden biri 'kusma sanatı'dır. Entelektüel terminolojilerde popülerleşen 'kusma' terimi, insana 'bulantı' sağlayarak ilgi çekmesinin yanı sıra anlamsal içeriğinin zengin oluşu nedeniyle de günümüzün 'gözde'lerinden olmaya hak kazanmıştır. Aslında 'kusma'nın ilgi çekiciliği ve yaşamı şekillendirmesi, yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Kusmanın, insanın ve dolayısıyla yaşamın parçası olması, onu, mimarlık sahnesinde de aktör yapabilmiştir. Özellikle Roma İmparatorluğu döneminde, bu durum iyice vurgulanmıştır. Örneğin, tiyatrolarında seyircilerin giriş-çıkış gerçekleştirdikleri, tonozla örtülü geçite vomitorium adını vermişlerdir. Ayrıca bir rivayete göre de, vomitorium, bir çeşit kusma odasıdır. Romalılar'ın, uzun süren, görkemli ziyafetlerini sürdürmek için zaman zaman ziyafete ara verip, 'vomitorium'a giderek kustukları ve sonra yemeğe kaldıkları yerden devam ettikleri söylenegelir. Buradan, septik bir bakışla, 'bulimia nervosa'nın Roma'yla birlikte ortaya çıktığı ve belki de ilk bulumiklerin Romalılar olduğu iddia edilebilir. Kusmanın, zayıflık -ve dolayısıyla güzellikle- ilişkilendirilmesi aslında oldukça ironiktir. Nahoş hatta ayıp olarak kabul edilen kusma, modanın, zayıflığın dünyayı ele geçirmesiyle, estetik düzenin nezakete vurduğu bir darbeye dönüşmüştür. Estetik düzen, 'kusma'yı baş tacı ederken, onu mütemadiyen olumlar. Örneğin, literatür, 'kusma'yla dolmuştur. Yaşam, boğulma taklidi yaparak insanlara kendilerini kahraman hissettiren Victor Mancini' lerle, 'Kusma Kulüp' leriyle, kendisine bakıp iğrenenlerle doludur artık. Ve hayatın bu denli içine giren kusma, sanatın da popüler konularından biri haline girer. İllüstrasyonlarda, sokak sanatında 'kusma'ya gittikçe daha da sık rastlanır olur. Ancak, bir gün gelir ve kusmayı çizmek ya da anlatmak yeterli olmaz. Sanatçı, sanat için 'kusmak' gerektiğine inanır ve kusma performansıyla sanat icra eder. Bunların yanı sıra, Brown'un bedensel artığı, sanat malzemesi yapışı ve özetle kusarak çizebilmesi oldukça dikkat çekici. Sanatın, estetik olmak zorunda olmayışının bir örneği olan sanatçı, bu yönüyle takdir -de- edilebilecek gibi gözükmekte."}
{"url": "https://futuristika.org/labradford-icin-erken-dogmus-muzik/", "text": "Labradford, artık mümkün olmayan sessiz bir gecede dinlemek için ideal bir grup. Karanlık siluetlerin ve berrak bir akşamın dinginliğinin ortasında, sesleri odanın her köşesini kaplar. Labradford kelimenin tam anlamıyla oda müziği üretir. Karanlık, atmosferik, tekinsiz sakinlik. Altı albümlük varlıklarında yarattıkları benzersiz ses kolajları zamanın ambient, post-rock ve drone ekiplerine yol gösterdi. Yazarların yazarları var mıdır? Evet. Müzisyenlerin de müzisyenleri vardır. Godspeed You! Black Emperor'un görünür anarşist öğeler taşımayan öncülleri, az ilgi gördüler veya hiç ilgi görmediler. Bark Psychosis'ten hemen sonra gelip Bowery Electric ve Stars Of The Lid'in yanına dizildiler. Kranky namlı müstesna kayıt firması benzerleri bir araya getiren yuvaları oldu. 1995 yılında ikinci albümleri A Stable Reference 'tan sonra Stereolab ve Turtoise'ı desteklediler. Labradford, garaja saklanan bir çocuktu. Türkiye'de garaj kültürü hiç olmadığından, biz apartmanların bahçelerinde veya bodrumlarında dizili kömürlüklere kaçıp özgürleşmeye çalışan çocukları selamlayacağız. Grubun müzikal karmaşası, ses katmanlarını eklemleme üslupları, hiçbir şeyle ilgilenmeden sadece kendi karanlık esanslarına müptela olmaları. Ses şablonları size ıssızlığı düşündürmeyi başarır, Labradford aktif kaldıkları zaman boyunca dur durak bilmeden minik karanlık ses çukurları kazdı, acayip melodi dokuları dikti ve benzersiz bir bileşim yarattı."}
{"url": "https://futuristika.org/lam-i-cim-tembel-kalp-kor-beyin-2-embesil/", "text": "Yapraklar kendi aralarında hışırdadıkça, boynumda tatlı bir esinti gibi horulduyor... omuriliğime geldiğinde, bedenim halı gibi silkeleniyor. Bir yandan korkuyorum, sanırım beni biri takip ediyor, o tanıdığım neredeyse kimseye benzemiyor. Sanki, birleşmiş bir ruh gibi. Tanıdığım, tanışacağım herkes olabilir... içlerinde kadınlarda var. Karşılaşan herkes ister istemez iyi şeyler söyledi onunla ilgili. Bir arkadaşım gördüğü anda yörüngesine girmiş. Onun bu güzelliğinin dünyayla bir alakası olmalı, bir de ben abartıyorum. Neden mi? Tanışın isterdim ama zaten yeteri kadar yayıldı kendileri. Biraz da saf biliyor musunuz? Böyle garip bir çocuksuluğu var ama bu asla akıllı olmadığı anlamına gelmiyor. İçimizdeki çocukla ilgili embesillik diye bir tanımlama yapıyorum. Yaratıcı, neşeli, istediğini alır, kendine has her ne yaparsa ama embesil, o değil. Bir de şey var, hatırlasanıza gözünüze farklı görünen bütün o insanları. İzlemeseydiniz de olur filmleri izlerken bile bir şekilde hiç biri çirkin görünmedi göze, burunlarını silerken ya da neden o ritimle nefes aldığını düşünmediniz kulak karıştırırken... ne düşüneceksiniz! Kendinizle meşguldünüz siz de. Ben yanında kendinizi unutturacak, daldıkça bir çıkacak birinden bahsediyorum. Sıra dışı bir masal kahramanı betimleyenlerden değiliz. Üstelik ayırt edici özellikleri yaşamın sürekliliği için çok önem arz ediyor. Zihni, kalbi, ruhu latif bir kudret sahibi. Yaşlanmıyor ne ruhu ne kalbi. Beraber dünyanın sonuna gidebiliriz ama kesin gitmeyiz. Böyle şeylerin ancak masallarda olduğunu bilmeniz daha iyi. Bahsi dolup taşan beyi ara sıra kaçırmayı düşünüyorum, dirseklerinin içine dokunup, gıcırdar orası, sonra tutup, yürü gidiyoruz demek istiyorum. Arkamdan kesinlikle biri geliyor. Gölge mi ne o? Neden sokaklar bu kadar boş oluyor geceleri diye düşündüyseniz sizde ben cevabını vereyim yeri gelmişken. YERALTI DÜNYANIN KARANLIK OLAN TARAFI VE BİZ ONA GECE DEYİP DURUYORUZ. Bu arada beni takip eden sanırım bir gölge, bir arkadaşım bir ormanda bir gölgenin onu yakalamaya çalıştığını anlatmıştı, Azrail gibiymiş, koşmuş, kuşmuş, kaçmış ve bir ağaca sarılmış, alamazsın beni diye bağırmış. Umarım öyle bir şey değildir. Ayaklarınızın şekli yeteri kadar düzgün mü? Burun biraz sarkık mı? Can sıkkın mı? Çakmağı yine nerede unuttuk... Derdini söylemeyen derman bulamaz da ya olmadık yere başkasına gider de yar olursa. Giderse gitsin, sanki onunla evde oturup portakal soymak isteyen var. Biz rüyalarımızda amasya elması yiyoruz. Böyle teferruatları başka biriyle yapabilir. Aramızda kalsın, bir keresinde aramızda bir şeyler geçti. Pek bir şey yok bununla ilgili anlatılacak. Ben onun ruhuyla iş birliği yapmak niyetindeyim. O da benden hoşlanıyor. Güzel sayılabilecek bir sevgilisi olmasına rağmen deliler gibi sarılmak istiyor bana. Sanki sarılınca arkamdaki gölge yok olacak. Platonik bir hikayeden bahsettiğimi düşünmüyorsunuzdur umarım, bir keresinde beraber uyumuştuk, bu konuda ciddi olduğumu kendimden biraz utanarak söylemeliyim. Belki çocuklarımız olur. Bir keresinde bir arkadaşımız-ortak- kendini mutlu sandığı bir anında aşk diledi bize, o an hepimiz salağa yattık. Kimin duasının kabul olacağı belli olmaz. Kaderci de değiliz zorlamalı tesadüflere inanıyoruz. Üstün yetenekleri olduğuna eminim, en az bir tane. Muhtemelen farkında değil ama zihin okuyabiliyor. Benimde üstün yeteneklerim var. Tutku duyduğum insanlara asla belli etmeyebilme gibi bir özellik bahşedilmiş bana da. Bu konuda yalancı çobanla yarışabilirim. Bir keresinde bir adama aşık olmuştum. Sonraları çok uzaklara gitti. Gitmişti. Sonra bir gün duydum ki o kadın benim sevgilim olmaz demiş yakınlarına tanıştığımızda. Ben o gittikten sonra bir yıl aynı yerden sokağından- geçip, ona benzeyen üç sevgili, onunla aynı burca mensup beş adam ile hala istişare ediyorum. Oldu öyle, neyse. Ona da o kadar sıradan davranıyorum ki inanamazsınız, sokaktan geçen bir adama adres tarif eder gibi hayallerimi anlatabiliyorum ona, nasıl yeti? İyi değil mi? Saati sorar gibi naber diyorum. Siyah diyor, ben de o an zaten beyazı anlatır oluyorum, kısacası kendime hakim oluyorum. Yuvarlanıp gidiyoruz. Belki de beni takip eden şey bir çeşit Azrail, canımı alıp kaçacak. Ben ne oldu diyemeden, nanik yapacak. Hızlı yürümeliyim daha hızlı. Neyse nasıl olsa onu düşünüyorum, diyor içim, sorun olmaz."}
{"url": "https://futuristika.org/lamiaya-yeni-ruh-lazim/", "text": "Çingeneler tanrılarının verdiği rahatlıktan olsa gerek her zaman ilişkilerini iblis milletiyle iyi tutmuştu. İnsanlardan önce iblisler vardı yeryüzünde. Lamia da onlardan biriydi. Yunan mitolojisine göre çocukları yer, bu yetmezmiş gibi ergen gençlerin karşısına güzel kadın olarak çıkarak onları kandırırdı. Bunları Zeus'a olan aşkından yapıyordu besbelli, ama uçkuruna düşkün Zeus yüz vermemişti Lamia'ya. Dünya iblislerden insanlara geçtikten sonra karanlık tarafta kaldı bunlar, ama Çingenelerle irtibatı hiçbir zaman kesmediler. Çingeneler tanrılarının verdiği rahatlıktan olsa gerek her zaman ilişkilerini iblis milletiyle iyi tutmuştu."}
{"url": "https://futuristika.org/landing-hong-kong/", "text": "Hong Kong'u, itirazlar olacaktır ama, İstanbul'a benzer bir şehir olarak gördük. Tıpkı memleket gibi yakaları var, yakalar arasında motorlar, feribotlar dolanıyor, yokuşlar denize iniyor. Bazı sokaklarında ağır kokulardan yürünmezken, bir sokak sonrasında güzelim bir parkın içinde gökdelenlerin iyice uzaklaştığı bir dünyada kendinizi kaybedebiliyorsunuz. Landing Hong Kong projesi de, bu güzde şehre bir güzelleme düşüncesiyle ortaya çıkmış. Şehrin geçmişi ve gelceği arasında belirli anların görüntülerine yer veriyor. Farklı tarzları olan iki fotoğraf sanatçısı Eugene Atget ve Peter Bialobrzeski, şehri kendi gözlemlerine göre yorumlamışlar. Landing Hong Kong isimli kitap, çeşitli online dergi ve basılı yayın tasarımlarıyla da bilinen Alman tasarımcı Daniel Bretzmann projesi. Kitabın kısa bir trailer'ına vimeo'da denk geldik."}
{"url": "https://futuristika.org/larisa-shepitkonun-tirmanisi-arkaik-bir-ikonografi/", "text": "Böylece Tırmanış, Büyük Vatanseverlik Savaşı kahramanlarının sosyalist gerçekçi tipolojisinin ironik şekilde ters yüz edilmesi üzerinden ilerler. Direnişin tecessümü coşkun ve mücadeleci kahraman değil, aksine, direnişe veya kendine ihanet etmeyi reddeden, kendini feda etmenin meditatif figürüdür. Tırmanış'ın materyalist dünyasında zafer yoktur: karakterler Stalinist bir anlatıdaki küçük azizlere dönüşmezler. Zafer aşkınlıktan gelir: dünyevi olanın üzerinde yükselip manevi kurtuluş biçimini alır. Azizane Sotnikov, Stalinizmin inşa etmeye uğraşıp durduğu temel mite uygun bir baba figürünün yolundan gitmez. Filmin İsa'nın bir taklidi olarak temsil ettiği manevi bir dönüşümden geçer. St. Augustine'in vaazına göre: Belki de aşağılık bir adamı taklit etmekten utanırsınız; o zaman her halükarda aşağılık Tanrı'yı taklit edersiniz. İsacıl Sotnikov başkalarının günahlarını üstlenmeye çalışıyor. Böylece Tırmanış, Sovyet Cumhuriyetlerinin kolektif bilincine, özellikle de aşağılanmış köylü sınıfı arasında derin kökleri olan çok daha eski bir mitolojiye bağlanıyor. Tırmanış'ın anlatısı ve İsa'nın hayatı arasındaki paralellikler, özellikle Batı resminde temsil edildiği gibi, bizi anlatının zirve noktasına getiren yükselişin tasvirinde en belirgin hale gelir: mahkumların asılması. Bu, filmin yaşananları naklederken ortaya koyduğu gibi, hiç kuşkusuz İsa'nın Çilesi'nin doruk noktasına ulaştığında yaşananları akla getirerek çarmıha gerilişin dramatik biçimde yeniden sahnelenmesidir. Tırmanış, nesilden nesile aktarılan 'büyük geleneğin' olmadığı bu imgelerin ve sembollerin 'büyük deposundan' yararlanır. Filmin anlatısı Çile sırasında yaşananları taklit ediyor, ancak belki de daha önemlisi, onun Batı sanatındaki tasvirinin ikonografisini yapıyor. Tırmanış sırasının görsel olarak nasıl yapılandırıldığını düşünün. Tırmanış sırasını başlatan sabit uzun çekim bize bir tepeye tırmanan karla kaplı bir yolun görüntüsünü verir. Bir tarafta köy binaları, diğer tarafta ise geniş bir kar manzarası. Mahkumlar ve muhafızlar arkadan görülür, çerçevenin altından belirir, tırmanışlarına başlarlar; uzak arka plandaki tırmanışın en sonunda ise onları bekleyen karanlık figürler görürüz. Birbirini takip eden iki uzun çekim bize mahkumun arkasında yürüyen başıboş bir köylü grubunu ve kesilmiş bir ağaçla karlı bir manzaranın yüksek açılı görüntüsünü gösterir. Artık bir işbirlikçi olan umutsuz Rybak'ın iki yakın çekimi, uzun çekimlerle araya ekle nir: yalvarır bir ses tonuyla Sotnikov'a kaçış ve direnişi sürdürme planını anlatır. Dördüncü uzun çekimde çerçevenin altından çıkan mahkumların yüzlerini görürüz; yaklaştıkça orta yakın çekimde tutulurlar. Ters açılı bir çekim, bakış açılarının hedefini belirler: ilmiklerin asılı olduğu demir bir kapı. Birkaç yakın çekim etrafta dolaşan Alman subay gruplarını gösterir. Bunlardan biri, Portnov'a komutanın katılımdan memnun olmadığını bildirir. Adamlar kütükleri yerleştirmek için gelirler, mahkumlar orada durur ve kafaları ilmiklere denk gelir. Ardından gelen karmaşık çekim dizisinde Sotnikov, tevazusunu ve şefkatini ortaya çıkaran bir dizi jest gerçekleştirir: hapşırığı yakalanışına neden olduğu için onunla birlikte asılacak olan anneden af diler; mahkumu teselli eder ve kucaklar; Rybak'tan üzerinde duracağı kütüğü yerleştirmesine yardım etmesini ister; darağacının doksan derecelik uzun bir açıda, Rybak'ın Sotnikov'un üzerinde durduğu kütüğe sarıldığını ve daha sonra paltosuna tutunduğunu görürüz; Sotnikov, ağlayan genç bir çocukla bakışır ve karşılıklı gülümserler. Sotnikov asılırken yüzü kameraya doğru düşer ve iki uzun tepki çekimi gerçekleşir: gözyaşlarını silen genç çocuk; gözlerini başka yöne çeviremeyen ve acı acı gülümseyen yenik Portnov."}
{"url": "https://futuristika.org/lassiette-au-beurre/", "text": "L'Assiette au Beurre, 4 Nisan 1901 5 Ekim 1912 yılları arasında Fransa'da yayımlanmış ve 593 sayı çıkmış haftalık bir sosyal eleştiri karikatür dergisiydi. Her sayısında belirli bir tema üzerine çizerlerin çalışmaları bulunuyordu. Dergideki çalışmaları sayesinde Benjamin Rabier gibi çizerler isimlerini duyururken, bazı sayılarda Anatole France, Felix Vallattom, Franz Kupka, Jacques Villon gibi yazarlar da yer alıyordu. Dergi her türlü otoriteye karşı eleştiri amacını taşıyordu. Eleştirilerden payını alanlar ise zengin kesim, ordu, polis, din adamlarıydı. Ayrıca bazı politika odaklı sayılarda Masonlara, Yahudilere, İngilizlere, Almanlara da giydiriliyordu. Dergi kendini, militarizme, ruhbanlığa, kapitalizme, her şeye karşı bir yayın olarak nitelendiriyordu. Deriginin yayın hayatı boyunca 200'den fazla sanatçı sayfalarında boy gösterdi. Derginin yayıncısı Samuel Schwarz, dönemin Paris'inin dünya sanat ortamının merkezi olmasının da etkisiyle, sadece toplumsal eleştiri yayını değil, 1905 Rus Devrimi, Fransa'daki Cumhuriyet gibi politik gelişmelerin de tanığı olma avantajını kullandı. O dönemde Paris'te sayısız sanatçı kentin her yerinde üretim yaparken, çoğu, yaşanan zamanın etkisiyle anarşizme yakın duruyordu. 12 Ekim 1912 tarihi, derginin bayilerde son görüldüğü gün oldu."}
{"url": "https://futuristika.org/laszlo-krasznahorkai-2/", "text": "Laszlo Krasznahorkai, Macaristan Romanya sınırında Gyula isimli kasabada 1954 yılında doğdu. Kitaplarındaki kasabalar bir ölçüye kadar doğduğu yerden ilham alınmıştır. Berlin'e, Batı'ya gittiğinde otuzlu yaşlarındaydı. Orada Jim Jarmusch, David Bowie, Alen Ginsberg ve Tom Waits ile karşılaşır. Yara almışların başkentiydi, der. Delilik noktasından ele alınan gerçeklik, Laszlo Krasznahorkai minimalizmi, Samuel Beckett'da azlık diye vücuda gelen savaş sonrası kayıtsızlığı, içe kapanma ve görüye yönelen metin üretimine yakın duruyor. Bu kadar uzun, sonu gelmez tınlayan, nefes nefese cümlelerin peşinde yazarın kurgusuna doğru eriyoruz. Çünkü hayat eksilmiştir, azlık her yeri ele geçirmiş, kurgu geri çekilmiştir. Boşluğun doldurulması yazara düşer. Uzun, upuzun cümleler yazarın gerçekliği örüşüdür. Laszlo Krasznahorkai, gerçekçi bir yazardır. Karakterler uzun sekanslarda, sayfalar tutan paragraflarda iç seslerini aktarırken, aklından gelip geçenler bilinç-akışı bağlamında ilerlemez, zihinleri ani dönüşler, vazgeçişler, kararsızlıklar yaşar ve düşündükleri, Laszlo Krasznahorkai metinlerinin gergin ve puslu atmosferini oluşturur. Karakterlerin ne düşündüğünü anlamak kolay değildir. Açık edilmeyen, açıklanmayan gerçekliğin kenarında, hayır, dibinde sallanmaktadırlar. Paragrafın reddedildiği devasa bloklar şeklinde örülmüş metin, okurunu nefessiz bırakıp olay örgüsüne iter. Havada metinlerin kutsiyeti salınır. Cennet Üzgün epigrafında Laszlo Krasznahorkai karakterlerinden biri çalıştığı yerin arşivinde bir yazma bulur. Metin 1940'lı yıllardan kalmıştır. Bir önemi olmayan Aile Kağıtları yazan kutudan çıkmıştır. Metinde anlatılan dört adamın farklı tarihlere ve coğrafyaya yayılan hikayesi, kutuyu ve yazmayı metin içinde bulan Korin'i coşkulandırır. Böylesi iyi bir metin, kurgu ve hikaye onun hayatını sonsuza dek değiştirecektir. Bulunan metinde yaşamın önüne diktiği bilmecenin çözümü vardır. Metin, Korin'in gerçekleşen kehanetine işaret eder. Metne bırakır kendisini Korin, Laszlo Krasznahorkai'nin düzyazısının talebini yineler. Metnin sonunda dünyanın akkoru var. Metnin sonunda dünyanın merkezi, sonu, çekirdeği var. Okurun kendini düzyazıya bırakmasını bekliyor. Kasabadan yola çıkan Laszlo Krasznahorkai'nin yolu Bela Tarr ile kesişiyor. Damnation, Werckmeister Harmonies ve yedi saatten fazla süren Satantango. Bir tangoda olması gerektiği gibi, altı öne ve altı arkaya atılan adım. Uzun cümlelerin uzun sahnelerde ortaya çıkmasıyla izleyiciyi/okuru metnin boyutuna yükselmeye zorluyor. Laszlo Krasznahorkai okurken ani gelişen, çatallanan kurgu, coşkulu bir dil gibi beklentiler unutulursa yazarın hikaye anlatımına yaklaşan okurluktan söz edilebilir. Bir kasaba meydanında toplanmış, olacakları bekleyen bir avuç insan meydanda yakılan ateşte ellerini ısıtırlarken, yanlarına yaklaşınca kendilerini ısıttıkları bir ateşin, meydanda toplanmış bir kalabalığın olmadığını, kasabanın yerinde bir otobüs durağından başka bir yapı olmadığını görmelisiniz. Bu kadar uzun yoldan geldiniz, bu soğukta, sizi karakterler değil, kendi aklınızdaki cümleler karşıladı. Laszlo Krasznahorkai'ye göre Avrupa yazını İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana gerçekliği ve günlük hayatı anlatıyordu. Bu yanlıştı. Yazma kültürüne sevgi beslemenin yanında, yanlış anlamanın da gerçeklik olduğunu düşünmeliyiz. Yazmak, gerçekliğin arkasında duran bir hakikat değil. Avrupa kültürü, yanlış anlamalar kültüründen oluşuyor. Bunu düşünürler, yazarlar, şairler ve fikirler bazında tüm dünya için de söyleyebiliriz. Laszlo Krasznahorkai'ye göre, yalan yanlış tarih konusunda oldukça zenginiz. Kutsiyeti olan insanların olduğuna inanabiliriz. Ancak inançlarına inanamayız. Ölüm değil ölüm korkusuna inanabiliriz örneğin. İnsanlara inanabiliriz. Bir şeye inanan insanları anlamaya inanabiliriz. Thomas Bernhard hayattan nefret ediyordu. Benzerliği yer yer vurgulanan Laszlo Krasznahorkai'de böyle bir nefret yoktur. Bernhard, ciğer hastalığıyla baş ederken, Krasznahorkai ise Thomas Bernhard'ı toplum kendisinden uzak durdun diye yükselttiği öfke barikatında bir delik bulmuş, mesafesini koruyup sevmekle meşguldü. Thomas Bernhard bir şairdi, derdi kendisiyleydi. Laszlo Krasznahorkai ise bir yazar ve derdi tüm evren. Susan Sontag'ın Laszlo Krasznahorkai tanınımındaki ünlü tespitini yazar da hiç sakınmadan tekrarlıyor. Laszlo Krasznahorkai, hiç şüphe yok, sadece kıyamet düşüncesinin umuduyla ilerler ve coşkunluğunu yazar. Onun gerçekliğinde yaşadığımız dünyanın yüzüne bile bakılmaz. Dünya terk edileli çok olmuştur. Tanrı'nın çoktan vazgeçtiği, çekildiği, kendini gülünç bir konumda bıraktığı dünyanın anlamını kaybetmesi bir yana, ardında bıraktığını toparlamak üzere Tanrı'nın ortaya çıkmaya niyeti bile yoktur. Dünya, tanrının olmadığı, kıyameti her gün yaşamakla prangalanmış, görülerden ve cümlelerden, metinlerden medet uman bir kitapta varlığını sürdürebilen mekandır artık. Çünkü hayat eksilmiştir, azlık her yeri ele geçirmiş, kurgu geri çekilmiştir. Dünya böylesine ıssızsa, yazmanın anlamı nedir? Edebiyatın kadim türleri sıkıntıda değil. Edebiyat, dil, kurgu ve atmosfer yaşamını sürdürüyor. Sıkıntıda olan, insanlık. The Melancholy of Resistance'da Macaristan'da küçük bir kasabaya gelen sirkin doldurulmuş balina sergileyecekleri haberi üzerine yaşananlar anlatılıyor. Şeytan Tangosu'nda sonbahar sağanağının tüm gücüyle bastırmasıyla birlikte, terk edilmiş bir tarım kooperatifinde yaşayanların, on kişinin dünyayla tüm irtibatı kesiliyor. Çok yağmur yağıyor. Sürekli yağmur yağıyor. Dünya öylesine sıradandır ki kooperatifte. Zaman, tarih açıklanmasa da, komünizmin sonbaharıdır artık. Bir zamanlar sanayiye yön veren, toplumun geleceğini şekillendiren ve umut veren kooperatif artık terk edilmiş binaların dizildiği, gerçek olamayacak kadar acı verici bir dünyaya evrilmiş, kendi kıyametini yaşamaktadır. İnsanların ağır ağır örülen kurguyla sonsuza dek sürecek gibi gözüken bekleyişinde çürümeleri sırasında, konuşurlarken kullandıkları kelimeler dönemi yansıtmaktadır: Kimi zaman yoldaşça, kimi zaman düşmanca, havada asılı muğlaklıkta eriyen bir dil. Çevrede yüksek ihtimalle Avusturya- Macaristan İmparatorluğu'ndan kalma- terk edilmiş şatolar, kooperatifin tek lüksünün taş yol olduğu çamura batmış yoksulluğunun yanında güldüresi tezatlığı gösterir. Çan sesleri gerçek midir? Olası mıdır? Gözüne uyku girmeyecektir Futaki'nin. Okur da yağmurun altında bir yol ayrımına girer. Futaki'nin gerçekliğini ya da mantıklı bir açıklamaya inancını seçmek durumundadır. Şeytan Tangosu, Thomas Hobbes kitapları Leviathan ve Behemoth ile kolkola bir metin. Futaki ve kasabalıların tekdüzelikten ve beklemekten sıkıldıkları, geceleri geniş gökyüzüne bakıp ağaç diplerine işerken dahi uzaklaşmayı kurdukları kafalarının içinde kaynayan, kıpır kıpır kaos, denizde Leviathan, karada gergedana benzeyen Behemoth ile hayatlarında ilk kez, geri dönülemeyecek bir yolculuğa çıkarken, son karar alma anında tedirgin edici sorularla ürperiyorlar. Laszlo Krasznahorkai'nin Şeytan Tangosu'nda yarattığı atmosferin kıyamet sonrası diye nitelenmesini özümsedik, karakterlerin yalpalamasını, kararsızca sendelemesini, kafalarını gökyüzüne dikip umutlarını korumaya çalışmalarındaki trajikomediye güldük. Oysa yazarın cehennemi tasvirinin, bir soğanın dış halkalarından alıp merkezine doğru giden anlatısında, anlatının cücüğüne doğru hızlanırken, kimi kısımlarda karakterlerin sayıklamasıyla hızlanan kelimelerin sürtünmesinin yarattığı ısıda cehennemin kendimiz olmadığını, cehennemin başkası olmadığını, cehennemin modernist, devlete ait bir yapı olduğunu ve kişinin tüm yaşadıklarının, kendisine anlatılanların ya da geleceğe dair hayallerinin toplamıyla üzerine gelen bütün o karanlık olayları bir araya getirip, kendince nihayete erdirmesini modern sonrasına işaret eden bir direniş haline işaret ettiğini, cehennemin ne kıyamet öncesi ne de daha kötüsü- kıyamet sonrası değil, modern sonrası olduğunu okuduk. Hep anlar, hep bakışlar. Cehennem, kapatıldığımız mekanlardır. Başka bir yaşam alanı yoktur, cennet yok, araf yok, melekler ya da şeytanlar zaten yok, sadece burası, bu kapandığımız mekanlar, alnımızda lanetli yazılar Christo morto ölü İsalar, ölü insanlar, hepsi kenarda bekliyor, binadan çıkış yok, buraya giren bir daha çıkamaz, bırak kendini, dayan duvara gitsin."}
{"url": "https://futuristika.org/laszlo-krasznahorkai-geldiklerinin-haberi/", "text": "Ekim sonunda bir gün sabahleyin, insafsızca uzun süren güz yağmurlarının ilk damlaları sitenin güney tarafındaki çatlamış, alkalik toprağa dökülmeden az önce Futaki, çan seslerine uyandı. En yakında dört kilometre uzaklıkta güneybatıda, eski Hochmeiss patikasında terk edilmiş bir şapel vardı; ancak orada bırakın çanı, kule bile daha savaş zamanında yıkılmıştı ve oradan herhangi bir sesin duyulamayacağı kadar şehre uzaktı. Dahası; bu yankılanan, muzaffer sesler hiç de öyle uzaktan gelen çan seslerini andırmıyor, sanki rüzgar onları buraya oldukça yakın bir yerlerden sürüklemiş gibi geliyordu. Mutfağın sıçan deliği kadar penceresinden dışarıyı görebilmek için dirseklerini yastığa dayadı ama yarıya kadar buğulanmış camın arkasında şafağın mavisinde ve gittikçe derinleşen çan uğultusunda yüzen site, henüz suskun ve kıpırtısızdı: Karşı tarafta, birbirinden uzak duran evler arasında yalnızca Doktor'un penceresinin perdeleri arasından dışarıya ışık süzülüyordu. O da Doktor artık yıllardan beri karanlıkta uyuyamadığı için. Çan sesi gitgide azalırken yok olup gidecek, çınlayan tek bir sesi bile kaçırmamak için soluğunu tuttu; çünkü gerçeği anlamak istiyordu ; uzaklaşsa da her sesi duymak istiyordu. Buz gibi mutfak taşlarının üzerinde yumuşak, kedi adımlarıyla pencereye doğru ilerledi, pencerenin kanadını açıp dışarı uzandı. Keskin nemli bir hava yüzüne çarptı, bir anlığına gözlerini yummak zorunda kaldı; horoz ötüşünden, uzaklardaki havlamalardan ve birkaç dakika önce üstüne üstüne gelen keskin, amansız rüzgar uğultusunun yerini bıraktığı sessizliğe artık boşuna kulak kabartıyor, kendi boğuk kalp atışlarından başka hiçbir şey duymuyordu, sanki bütün bunlar sadece uykusunu bölen hayaletlerin bir oyunuydu. Uğursuz gökyüzüyle, çekirge istilasıyla yazın yanık kalıntılarına üzüntüyle baktı ve sanki birdenbire zamanın bütününün şeytani tekdüzeliği keşmekeşin tümsekleri üzerinden atlatarak yükseklikleri yarattığını, sonra da deliliği çarpıtıp bir gereksinime dönüştürerek ölümsüzlüğün devinimsiz küresinde soytarılık yaptığını duyumsarcasına o aynı akasya dalında baharın, yazın, güzün ve kışın geçip gittiğini gördü... ve ıstırapla burkuluverdiği anda ise beşik ve tabutun ahşap çarmıhında gevrekçe patırdayan bir hükmün kendini sonunda -unvan işaretleri ve ödüller olmaksızın- tüylerinden arındırılmış bir şekilde ölü yıkayıcıların eline verdiğini ve sonra da hilekar kumarbazlarla ileride insana dair işlerin derecesini taşyüreklilikle göreceği hamarat deri yüzücülerin kahkahalarına verdiğini gördü kendini. Başını, sitenin doğusunda kalan, bir zamanlar tıklım tıklım dolu ve gürültülü olan, şimdilerdeyse harap ve terk edilmiş binaların yer aldığı tarafa çevirdi ve şişkin, kızıl güneşin ilk ışınlarının kelleşmiş çatılı, sapır sapır dökülen bir çiftlik evinin çatı kirişlerinin arasını delerek geçtiğini içi burkularak izledi. Eninde sonunda artık bir karar vermem lazım. Burada kalamam. Sıcak yorganın içine kaydı, başını koluna dayadı ama gözlerini kapayamadı: Şu hayalet çanlar onu dehşete düşürmüştü ama daha çok da bu birdenbire çöküveren sessizlik, bu tehditkar suskunluk; çünkü şimdi artık her şeyin olabileceğini hissediyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/laszlo-krasznahorkai-ii-tekris/", "text": "Oturup yazmak gibi çalışmak durumum yok. Laptop'a bakıp bir fikir gelsin diye beklemiyorum. Çalışma, edebiyatın bir iş olduğunu farz ederek kafamda başlıyor. Bütün kişisel nedenleri bir tarafa koyarsak, işin doğrusu yazmaya başladığımda zor şartlarda yaşıyordum. Yazı masam yoktu, hiç yalnız kalamıyordum. Bu nedenle cümlelere aklımda başladım ve cümleler işe yarayacak gibi olursa uzatıp, cümle doğal sonuna ulaşana dek eklemeler yaptım. İşte tam o noktada oturup yazdım. Şimdi bile yazma biçimim aynıdır. En olmayacak yerlerde, en olmayacak anlarda. Bir başka deyişle sürekli çalışıyorum. Hepsini aklında yazıyorum. Normal bir düzeltme biçimim de yok çünkü bütün düzeltmeleri zaten aklımda yapmış oluyorum. Kafka okumadığımda, Kafka'yı düşünüyorum. Kafka'yı düşünmediğim anlarda ise onu düşünmeyi özlüyorum. Onu düşünmeyi özlemekle geçen süreden sonra çıkarıp bir Kafka okuyorum. Durum diğer yazarlar için de geçerli: Homeros, Dante, Dostoyevski, Proust, Ezra Pound, Beckett, Thomas Bernhard, Attila Jozsef, Sandor Weöres ve Pilinszky... Kafka olmasa, yazamazdım. Çevirinin avantajları ya da dezavantajlarına değil yoklardır- tehlikesine dikat çekebilirim. Bana göre, çevrilmiş bir eser artık çevirmenindir, yazarının değil. Yazarın çalışması hikayenin asıl diliyle uyumludur. Çevrilmiş eser ise çevirmenin getirdiği dille örülmüş, bestecinin çevirmen olduğu az çok birbirlerini andıran aile fertleri gibi- asıl çalışmaya benzeyen yeni bir çalışmadır. Yazar da o noktada sadece bakar ve okur: metin benzerdir, oldukça tanıdık gelmiştir, iyi görünüyorsa mutlu olur, kötü görünüyorsa öfkelenir. War and War'ın gayet kötü bir kitaba dönüşen Almanca çevirisine öfkelenmiştim. Onarmak neredeyse imkansızdı. Kim yeni bir çeviri alırdı ki? Oldukça zordur. Fakat bu örnekten ayrı, her çalışmamın çevirisi beni çok mutlu etti. Satantango, Bela Tarr filmiyle biliniyordu zaten. Başarılı olmasının nedeni yayımlandığı zamanda insanların gerçekten istediği türden bir kitap olmasıydı. İnsanlar yeni bir şeyler aramak için bıkkınlıktan kırılırken dünya hakkında birşeyler söyleyen bir kitap okumak istiyordu. Eğlencenin dışında arayışta olan, yaşamdan kaçmayı değil de, sil baştan tekrar yaşamayı isteyenler, dışarıda bir yaşamın olduğuna, o yaşamın bir parçası olduklarına inanan, varlıklarının acı verici bir güzellik için varolduklarını bilen insanlar. Açıklamam şu ki, büyük bir edebiyatımızı yok, fakat okurların buna ihtiyacı var, bir ilaç ya da hayal görmek değil bahsettiğimf fakat aslında ortada bir ila olmadığını anlatacak birilerine ihtiyaçları var. Benzerlik hayret verici. Her şey tamamen değişmiş ve bir yandan da her şey aynı. Hızla akan, çağlayan bir akıntınını yüzeyini düşünün, köpükten bir damla dönüyor ve patlıyor, küçücük başka damlalara dönüşüyor ve sonra küçük bir şekil oluşturup yoluna devam ediyor. Ben ise damlaları izleyip tek bir parça yapmaya uğraşıyorum. İmkansız. Damlama yok. Bir şekilde kendi için aynılığı ve farklılığı baki bir bütün mevcut. Fakat bütün dediğimiz şey, aslında yok. Parçaları da varolmuyor. O zaman neredeyiz? Sürekli değişen bir değişmezlik var. Nefes kesici. Bir kitaptaki, kurgusal bir yapıttaki dehşet, gerçek dehşetten farklıdır. Kurgu ile gerçeklik arasında kalın bir çizgi vardır. Kitaplarımdaki dehşet, karakterlerim için çok gerçek, dehşet ve dehşetin olasılığı onlar için çok önemli. Kitaplarım disiplinli bir delilikte geçiyor, bu disiplinli delilik bu çalışmaların doğal alanı. Disiplinli deliliğin ise kendi hızı var, kendi hızı karakterlerimin dehşet olasılığını dehşetin kendi sınırına yönlendiriyor. Satantango'yu yazarken, seksenlerin başları diyelim, politik herhangi bir okuması olacağı hatta politik bir yansıması olacağı fikri yoktu. Kitaptaki politik mesaj, Sovyet İmmaratorluğu'nun kendisi kadar uzaktı bana. İlgimi çeken tek konu etrafımdaki insanların ben dahil olmak üzere neden bu kadar Macaristan'da yağmur altında neden bu kadar üzgün göründükleriydi. Saçma olacak ama yağmurun altındaki halimizde değişiklik yok. Sovyetler'in yıkılmasından sonra Macarların politik bağımsızlıkla yeni bir ülke kurma şansının ortaya çıkmasından sonra birçok başka konunun yanında bunu da o anda farkettim ki, asıl sorun şuydu: Eski insanlarla yeniyi nasıl kuracağız? Belki öncesine göre biraz daha az yağmur altındayız, o kadar. Tarr'ın sineması tanışmamız ve birlikte ilk filmi yapmaya başlamamızdan sonra değişti. Bu radikal değişimin nedeni çalışmamın etkisi, özellikle Satantango'yu okuyup vizyonumu anlamaya başlaması, düşünceme, tarzıma yaklaşmasıydı. Bütün büyük hikayelerde ve birlikteliklerde, işin akış kaynağı olacak birinin tetikleyici olması gereklidir. Bu durumda o kişi bendim. Bir başka deyişle birlikte yapacağımız filmleri şekillendiren vizyonumdu. Tarr'ın benden önceki filmleri dürüsttü, o filmlerin güçlü yanı, onları biçimlendiren buydu, benim çok sevmemin nedeni de buydu. Önceki filmlerdeki merkez karakterin tek göreve odaklanmasını seviyordum, o merkez karakterler yalan söylemiyordu, Tarr amatör aktörleri veya kamera önünde işkence yapıp kendilerinden nihayetinde hakikati çekip alacapı oyuncuları işe aldı. 1985 yılında tanıştığımızda Tarr aniden yıllarca umutsuz biçimde neyi aradığını ya da aslında neye ihtiyacı olduğunu fark etti: Birlikte çalışabileceği tek bir yazınsal malzeme, tek bir ihtimal tarz, tek görsel dünya ve dramaturji, tek uyan görsel ritm, diğer bir deyişle sanatçı vizyonu, ruhu ve bedeni. O noktadan sonra her şey aniden kolaylaştı. Ona her şeyi verdim, bütün bildiğimi, bedenimi, ruhumu, gerçekten her şeyimi sundum ve tüm bunlarla, kendisi kesinlikle özgün, bütünüyle otantik sinema, benimkinden farklı bir sanat formu ortaya çıkardı. Ona tüm yüreğimle yardımcı olduktan sonra, geriye ortak çalışmalarımıza baktığımda, sonuçlardan neredeyse memnun olduğumu söyleyeceğim, Tarr sineması gerçekten tahammül gösterebildiğim sinema. Birlikte çalışmalarımızda filmi kimin yaptığına dair görüş ayrılığı hiçbir zaman olmadı, onlara Tarr'ın filmleri dedik. Film festivallerine giden hala giden ve yaşadığı süre boyunca gidecek olan- Tarr'dır. Tarr'ın gerçekten tacı takması gerekli, onunla çalışan bziler isei özellikle de ben, durumların olması gerektiği yaşanmas ve yüksek ihtimal gelecekte de olması nedeniyle mutluluk duyduk. Tek gerçek var: Tarr'ın sineması diğerleri, ilham kaynağı, oyuncular, hepsi önemsiz. Film yapmanın hakkaniyetle ilgisi yok, ki o durum da, olması gerektiği gibi."}
{"url": "https://futuristika.org/laszlo-krasznahorkai-iii-kotuluk-thomas-bernhard-ve-krasznahorkai/", "text": "Yangının yaşamımda büyük yeri var. Öyle ya da böyle toplamda altı kez, bir şekilde yangın kurbanı oldum. Örneğin, Szentendre'deki evim yandı, Miklos Meszöly ile Budapeşte'de tanıştığım zamandı. Siz buraya gelirken kül olan Krasna Horka şatosu yedinci oluyor, yedinin önemine değinmeme gerek yok sanırım. Adımın Slovakya ile bağlantılı olup olmamasına gelince, Krasznahorkai başka nereye ait olabilir?- Ailemin bu hikayeyle bağlantısı ise, lütfederseniz, eski ve muhafaza edici bir giz perdesinde kalmaya devam etsin. Yine de bu yanan şato hakkındaki şarkı, 'Krasznahorka büszke vara/ Krasna Horka'nın Gurulu Şatosu' ve şarkının yazarı Kontes Zichy beni ürpertiyor. Ayrıca, seppuku'nun orijinal Macar versiyonunu, öte dünyada sonsuza dek bu kederli besteyi dinlemeye zorlanacağımı, cezamın bu olacağını daha ciddi düşünmeye başlıyorum. Kitaplarım kendim hakkında değil, ben bir düzyazı yazarıyım, saklanmış, lirik bir şair değil. Ayrıca kitaplarımı bilen birinin bir şekilde şeytana ya da sihre inanıyor muyum diye merak etmesi beni dehşete düşürdü. Ben ne kelimelerin ne de sevginin sihirli gücüne inanırım. Kötülük görünmezdir. Eylemlerinde ortaya çıkar, bastırılmış duygularımızda, niyetlerimizde, arzularımızda, karakterlerimizde belirir, insanoğlunun varlığından daha muazzam bir soyut boyuttadır. İşin aslı, kötülük hakkında hiçbir fikrim yok çünkü düşüncelerimizin gerçekliğine uyan bir yapısı yok. Kendisini o ya da bu şekilde adlandırsak bile, kendisi için hangi zamiri kullansak da, yolumuz hep kafa karıştıran bir belirsizliğe çıkıyor. Garip bir söz. Bazen garip düşünmek olabilir değil mi? Hayır. Bu garip bir düşünce değil, hatalı bir düşünce. Çünkü Thomas Bernhard'a göre insanlıkta zerre umut yoktu ve bu nedenle kendi hislerini kamudan saklayamadı. Böylesi bir karşılaştırma tabii ki beni onurlandırıyor fakat yine de karşı çıkmak zorundayım. Kendisini yüzeysel tanıyorum ve gördüğüm kadarıyla tamamen farklı karakterleriz. Yazdıklarımız arasındaki fark ise karakterlerimizden daha da derinde. Bernhard, Almanca edebiyatta dev bir zirve. Kendisiyle sadece Hilbig kıyaslanabilir. O da bu zirveye yaklaşamaz. Hilbig'in dünyası hasta ve tiksindirici, anlaşılmaz ve tek renk. Thomas Bernhard'ınki ise zengin ve muhteşem. Bernhard yüceliği, dehayı, düşüncenin gücünü, insan ruhunun yaratıcı zaferlerini takdir etti. Bunlara gönül düşürdü ve bunlara tutuldu. Bernhard, coşkundu. Yüce olmayan, dehaya uzak düşen her şeyden nefret etmesinin nedeni buydu. Bernhardian özelliğin altını çizmenizin nedeni bu olabilir, fakat Hilbig'in de ruhumda yeri var. Bana kalırsa, hepsi güneşin nasıl doğduğuna bağlı. Tüm heveskarlığımla tersini dilesem de, Gutenberg tarzı kitapların yok olacağını düşünüyorum. Gutenberg fikri devam edecek. Yazmanın kendisi yok olmayacak. Yazmak tümüyle değişecek bir eylem olduğundan, okumak da değişecek. İnsan düşünmekten vazgeçemez fakat düşüncesini ve bunu gösterme yollarını değiştirir. Bunlar bireysel kararlar değil, hepimizin içinde devinimde olduğu kaos. Düşüncelerimizi farklı şekillerde kurgulayacağız, bu da okuma şeklimizi değiştirecek. Büyük bir değişim. Fakat bu korkumda samimi değilim, bunu görecek kadar yaşamayacağım. Kitaplarım onları okuyanların. Herhangi birine niyetlenmiyorum. Dolayısıyla kitaplarımın kimleri hedeflediğinin önemi yok. Fakat aristokratlara, sosyal statülü seçkinlere ait olmadıkları ortada, bunu söyleyebilirim. Seçilmişlere değil, dışarıda bırakılmışlara, yaralandıkları için, savunmasız oldukları için, çok hassas oldukları için dışarıda kalanlara, bu devasa Karma Makinesi'nin dışarı ilk attıkları onlar. Onlara çok müteşekkirim. Onlar olmasa yazmam mümkün olmazdı, onlar, en azından ufak birer parça da olsa, okurlarımda vücut buluyor."}
{"url": "https://futuristika.org/laszlo-krasznahorkai-ufak-minik-okuma-notlari/", "text": "Laszlo Krasznahorkai, Macaristan Romanya sınırında Gyula isimli kasabada 1954 yılında doğdu. Kitaplarındaki kasabalar bir ölçüye kadar doğduğu yerden ilham alınmıştır. Berlin'e, Batı'ya gittiğinde otuzlu yaşlarındaydı. Orada Jim Jarmusch, David Bowie, Alen Ginsberg ve Tom Waits ile karşılaşır. Yara almışların başkentiydi, der. Delilik noktasından ele alınan gerçeklik, Laszlo Krasznahorkai minimalizmi, Samuel Beckett'da azlık diye vücuda gelen savaş sonrası kayıtsızlığı, içe kapanma ve görüye yönelen metin üretimine yakın duruyor. Bu kadar uzun, sonu gelmez tınlayan, nefes nefese cümlelerin peşinde yazarın kurgusuna doğru eriyoruz. Çünkü hayat eksilmiştir, azlık her yeri ele geçirmiş, kurgu geri çekilmiştir. Boşluğun doldurulması yazara düşer. Uzun, upuzun cümleler yazarın gerçekliği örüşüdür. Laszlo Krasznahorkai, gerçekçi bir yazardır. Karakterler uzun sekanslarda, sayfalar tutan paragraflarda içseslerini aktarırken, aklından gelip geçenler bilinç-akışı bağlamında ilerlemez, zihinleri ani dönüşler, vazgeçişler, kararsızlıklar yaşar ve düşündükleri, Laszlo Krasznahorkai metinlerinin gergin ve puslu atmosferini oluşturur. Karakterlerin ne düşündüğünü anlamak kolay değildir. Açık edilmeyen, açıklanmayan gerçekliğin kenarında, hayır, dibinde sallanmaktadırlar. Paragrafın reddedildiği devasa bloklar şeklinde örülmüş metin, okurunu nefessiz bırakıp olay örgüsüne iter. Havada metinlerin kutsiyeti salınır. Cennet Üzgün epigrafında Laszlo Krasznahorkai karakterlerinden biri çalıştığı yerin arşivinde bir yazma bulur. Metin 1940'lı yıllardan kalmıştır. Bir önemi olmayan Aile Kağıtları yazan kutudan çıkmıştır. Metinde anlatılan dört adamın farklı tarihlere ve coğrafyaya yayılan hikayesi, kutuyu ve yazmayı metin içinde bulan Korin'i coşkulandırır. Böylesi iyi bir metin, kurgu ve hikaye onun hayatını sonsuza dek değiştirecektir. Bulunan metinde yaşamın önüne diktiği bilmecenin çözümü vardır. Metin, Korin'in gerçekleşen kehanetine işaret eder. Metne bırakır kendisini Korin, Laszlo Krasznahorkai'nin düzyazısının talebini yineler. Metnin sonunda dünyanın akkoru var. Metnin sonunda dünyanın merkezi, sonu, çekirdeği var. Okurun kendini düzyazıya bırakmasını bekliyor. Kasabadan yola çıkan Laszlo Krasznahorkai'nin yolu Bela Tarr ile kesişiyor. Damnation, Werckmeister Harmonies ve yedi saatten fazla süren Satantango. Bir tangoda olması gerektiği gibi, altı öne ve altı arkaya atılan adım. Uzun cümlelerin uzun sahnelerde ortaya çıkmasıyla izleyiciyi/okuru metnin boyutuna yükselmeye zorluyor. Laszlo Krasznahorkai okurken ani gelişen, çatallanan kurgu, coşkulu bir dil gibi beklentiler unutulursa yazarın hikaye anlatımına yaklaşan okurluktan söz edilebilir. Bir kasaba meydanında toplanmış, olacakları bekleyen bir avuç insan meydanda yakılan ateşte ellerini ısıtırlarken, yanlarına yaklaşınca kendilerini ısıttıkları bir ateşin, meydanda toplanmış bir kalabalığın olmadığını, kasabanın yerinde bir otobüs durağından başka bir yapı olmadığını görmelisiniz. Bu kadar uzun yoldan geldiniz, bu soğukta, sizi karakterler değil, kendi aklınızdaki cümleler karşıladı. Laszlo Krasznahorkai'ye göre Avrupa yazını İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana gerçekliği ve günlük hayatı anlatıyordu. Bu yanlıştı. Yazma kültürüne sevgi beslemenin yanında, yanlış anlamanın da gerçeklik olduğunu düşünmeliyiz. Yazmak, gerçekliğin arkasında duran bir hakikat değil. Avrupa kültürü, yanlış anlamalar kültüründen oluşuyor. Bunu düşünürler, yazarlar, şairler ve fikirler bazında tüm dünya için de söyleyebiliriz. Laszlo Krasznahorkai'ye göre, yalan yanlış tarih konusunda oldukça zenginiz. Kutsiyeti olan insanların olduğuna inanabiliriz. Ancak inançlarına inanamayız. Ölüm değil ölüm korkusuna inanabiliriz örneğin. İnsanlara inanabiliriz. Bir şeye inanan insanları anlamaya inanabiliriz. Thomas Bernhard hayattan nefret ediyordu. Benzerliği yer yer vurgulanan Laszlo Krasznahorkai'de böyle bir nefret yoktur. Bernhard, ciğer hastalığıyla baş ederken, Krasznahorkai ise Thomas Bernhard'ı toplum kendisinden uzak durdun diye yükselttiği öfke barikatında bir delik bulmuş, mesafesini koruyup sevmekle meşguldü. Thomas Bernhard bir şairdi, derdi kendisiyleydi. Laszlo Krasznahorkai ise bir yazar ve derdi tüm evren. Susan Sontag'ın Laszlo Krasznahorkai tanınımındaki ünlü tespitini yazar da hiç sakınmadan tekrarlıyor. Laszlo Krasznahorkai, hiç şüphe yok, sadece kıyamet düşüncesinin umuduyla ilerler ve coşkunluğunu yazar. Onun gerçekliğinde yaşadığımız dünyanın yüzüne bile bakılmaz. Dünya terk edileli çok olmuştur. Tanrı'nın çoktan vazgeçtiği, çekildiği, kendini gülünç bir konumda bıraktığı dünyanın anlamını kaybetmesi bir yana, ardında bıraktığını toparlamak üzere Tanrı'nın ortaya çıkmaya niyeti bile yoktur. Dünya, tanrının olmadığı, kıyameti her gün yaşamakla prangalanmış, görülerden ve cümlelerden, metinlerden medet uman bir kitapta varlığını sürdürebilen mekandır artık. Çünkü hayat eksilmiştir, azlık her yeri ele geçirmiş, kurgu geri çekilmiştir. Dünya böylesine ıssızsa, yazmanın anlamı nedir? Edebiyatın kadim türleri sıkıntıda değil. Edebiyat, dil, kurgu ve atmosfer yaşamını sürdürüyor. Sıkıntıda olan, insanlık. The Melancholy of Resistance'da Macaristan'da küçük bir kasabaya gelen sirkin doldurulmuş balina sergileyecekleri haberi üzerine yaşananlar anlatılıyor. Şeytan Tangosu'nda sonbahar sağanağının tüm gücüyle bastırmasıyla birlikte, terk edilmiş bir tarım kooperatifinde yaşayanların, on kişinin dünyayla tüm irtibatı kesiliyor. Çok yağmur yağıyor. Sürekli yağmur yağıyor. Dünya öylesine sıradandır ki kooperatifte. Zaman, tarih açıklanmasa da, komünizmin sonbaharıdır artık. Bir zamanlar sanayiye yön veren, toplumun geleceğini şekillendiren ve umut veren kooperatif artık terk edilmiş binaların dizildiği, gerçek olamayacak kadar acı verici bir dünyaya evrilmiş, kendi kıyametini yaşamaktadır. İnsanların ağır ağır örülen kurguyla sonsuza dek sürecek gibi gözüken bekleyişinde çürümeleri sırasında, konuşurlarken kullandıkları kelimeler dönemi yansıtmaktadır: Kimi zaman yoldaşça, kimi zaman düşmanca, havada asılı muğlaklıkta eriyen bir dil. Çevrede yüksek ihtimalle Avusturya- Macaristan İmparatorluğu'ndan kalma- terk edilmiş şatolar, kooperatifin tek lüksünün taş yol olduğu çamura batmış yoksulluğunun yanında güldüresi tezatlığı gösterir. Çan sesleri gerçek midir? Olası mıdır? Gözüne uyku girmeyecektir Futaki'nin. Okur da yağmurun altında bir yol ayrımına girer. Futaki'nin gerçekliğini ya da mantıklı bir açıklamaya inancını seçmek durumundadır. Şeytan Tangosu, Thomas Hobbes kitapları Leviathan ve Behemoth ile kolkola bir metin. Futaki ve kasabalıların tekdüzelikten ve beklemekten sıkıldıkları, geceleri geniş gökyüzüne bakıp ağaç diplerine işerken dahi uzaklaşmayı kurdukları kafalarının içinde kaynayan, kıpır kıpır kaos, denizde Leviathan, karada gergedana benzeyen Behemoth ile hayatlarında ilk kez, geri dönülemeyecek bir yolculuğa çıkarken, son karar alma anında tedirgin edici sorularla ürperiyorlar. Laszlo Krasznahorkai'nin Şeytan Tangosu'nda yarattığı atmosferin kıyamet sonrası diye nitelenmesini özümsedik, karakterlerin yalpalamasını, kararsızca sendelemesini, kafalarını gökyüzüne dikip umutlarını korumaya çalışmalarındaki trajikomediye güldük. Oysa yazarın cehennemi tasvirinin, bir soğanın dış halkalarından alıp merkezine doğru giden anlatısında, anlatının cücüğüne doğru hızlanırken, kimi kısımlarda karakterlerin sayıklamasıyla hızlanan kelimelerin sürtünmesinin yarattığı ısıda cehennemin kendimiz olmadığını, cehennemin başkası olmadığını, cehennemin modernist, devlete ait bir yapı olduğunu ve kişinin tüm yaşadıklarının, kendisine anlatılanların ya da geleceğe dair hayallerinin toplamıyla üzerine gelen bütün o karanlık olayları bir araya getirip, kendince nihayete erdirmesini modern sonrasına işaret eden bir direniş haline işaret ettiğini, cehennemin ne kıyamet öncesi ne de daha kötüsü- kıyamet sonrası değil, modern sonrası olduğunu okuduk. Hep anlar, hep bakışlar. Cehennem, kapatıldığımız mekanlardır. Başka bir yaşam alanı yoktur, cennet yok, araf yok, melekler ya da şeytanlar zaten yok, sadece burası, bu kapandığımız mekanlar, alnımızda lanetli yazılar Christo morto ölü İsalar, ölü insanlar, hepsi kenarda bekliyor, binadan çıkış yok, buraya giren bir daha çıkamaz, bırak kendini, dayan duvara gitsin."}
{"url": "https://futuristika.org/laszlo-krasznahorkai/", "text": "Kitaplarımda, karakterlerin ardında birisi konuşur ama konuşan ben değilimdir. Bu kitapları karakterler vasıtasıyla konuşmak için kullanan bu gizli kişi, kurgudan ve eklemli düşünceden önce, çılgınlar gibi, müstehcen biçimde konuşur ve bu konuşma asla dur durak bilmez. Hiç durmadan, kesmeden konuşur; çılgınca bir hızla konuşur ve bu gergin atmosferde günlük hayattaki durumu gözlerseniz, insanlar da diğerini ikna etmek için çılgınlar gibi, hiç durmadan konuşurlar, değil mi? Benim 'uzun' denen cümlelerim herhangi bir fikir ya da kişisel teoriden gelmiyor, tamamen konuşma dilinden geliyor. Bana sorarsanız kısa cümleler biraz yapaydır, etkilenmişlerdir. Çok nadiren kısa cümleler kurarız. Konuştuğumuzda, hiç durmadan akıcı şekilde, kesilmeyen cümlelerle konuşuruz ve bu türden bir konuşma duraksamaya ihtiyaç duymaz. Sadece Tanrıların noktaya ihtiyacı vardır ve nihayetinde, eminim ki, o noktayı kullanacaklardır. Asla bir yazar olmak istemedim. Macaristan'daki ya da dünya edebiyatındaki yazarları sevmediğimden değil. Dünya edebiyatındaki büyük karakterlerin hayranıydım ben de, sadece kendimi o çemberin içinde hayal edemedim. Rilke'nin sonesi Apollo'nun Arkaik Gövdesi nin son dizesine Değiştirmeye mecbursun hayatını cevap olarak, toplumun alt katlarına, bodruma çeviriyor yolunu. Bir çiftlikte kısa süreli işlere takılıyor, gece bekçisi olarak çalışıyor. Ahırda geçen bir gece sonrasında yatağına yollanırken çevredekiler İstersen gitme, bugün domuz yavrularını iğdiş etmek üzere biri gelecek diyor. ABD'de ilk kez bulunduğumda, New York'ta, Ginsberg'in konuğuydum. Savaş ve Savaş'ın belirsiz arkaplanını oluşturmak üzere, özellikle de belirsiz bir New York City için bir teknik bulmama yardımcı oldu. Kitabın kahramanı da hikaye de eksantrik, dolayısıyla gerçeği yerine belirsiz bir şehre ihtiyacım vardı, renkleri olmayan bir New York gerekiyordu, beklenmezlik olmayan, devinimsiz bir kent gerekiyordu. New York ise tamamen belirsiz bir şehir değil özellikle de ilk kez görüyorsanız, onu silikleştirmekte sorun yaşadım. Allen'a da bu temadan ziyaretimin ilk geceyi takip eden gecesinde bahsettim, o da bana ilginç bir tavsiye verdi. Sadece War and War ile ilgili de değildi. Felsefe, Budizm ve tabii ki Amerikan tarihinin son 40 yılının bazı önemli şahsiyetleri hakkında konuştu. Doğu Avrupa'daki tecrübelerimle de oldukça ilgiliydi. Allen ve arkadaşlarıyla geçirdiğim zaman çok güzeldi. Allen Ginsberg ile New York'da kalırken, Talking Heads kurucusu David Byrne'ın stüdyosu çok yakındı. Byrne de sık sık Ginsberg'in mekanına gelirdi. Bazen mutfakta birlikte müzik yapardık. Byrne, Philip Glass, Patti Smith ve Ginsberg'den oluşan, herkesin diğerine CD verdiği o çokgene dahil oldum ben de. Bugün bile bunu sürdürüyorlar. Vic Chesnutt yaşarken hiç duymamıştım ama şimdi tüm rock kültürünün en iyisi olduğunu düşünüyorum. Bir arkadaşım Chestnutt'ın tüm yaşarken bestelediği eserlerini verdi. Konserlere ise git gide daha az takılıyorum. Berlin'de en son muhteşem bir konserdeydim, Joan Wasser ve orkestrası, 'Kadın Polis olarak Joan', deliceydi. Ama bacağımda sorun var ve bir konserde dört ya da beş saat dikilemiyorum. Kötü bir halkla ilişkiler mevzusu değil bu. Kafka'nın da, incil'in de halkla ilişkileri iyi değildi. Eski Ahit de okuması gayet zor bir metindir, benim yazdıklarımı okumakla ilgili sorunu olanların İncil ile de sorunu olmalı. Tüketici kültürümüz aklı uykuya yatırmayı amaçlıyor, bunun farkında olunmuyor. Bu tekil sürecin ilerlemesi için çok para harcanıyor ve bu nihai amaç için süre giden devasa bir küresel operasyon var. Bu farkındalık eksikliği durumu, sürekli değişen dünyada durağanlık yanılsaması yaratıyor, en azından aslında varolmayan farazi bir güvenlik öneriyor. Tabloid basının durumunu biraz farklı görüyorum. Sadece omuz silkip ne halin varsa gör diyemiyorum. Tabloid basın önemli bir nedenle mevcut ve o sebep ise hem trajik hem leziz. İhtiyar köylü kadınların dedikodu seviyesi, tabloid basının sanayileşmiş dedikodu fabrikalarınkinden fersah fersah farklı büyüklükteydi. Köydeki ihtiyar kadın, ölçebileceği mesafedeki insan boşluğunun bokunu tahrik edebilirdi. Tabloid basın ise insanların başka bir şeye ihtiyaç duyacakları ya da başka bir şey anlamayacakları mukaddemden, bir öncülden çalışmaya ihtiyaç duymuyor. Bayağılığın yapısı oldukça karmaşık. Aslında insanların ne zaman böyle hissetmediğini soracağınızı düşünmüştüm. İnsanların sadece kendi zamanlarının son erdiği değil, tüm dünyanın sona yaklaştığını düşündükleri bir çok dönem olmuştur. Altın çağların başlangıcı hakkında, İnkalar, Mısırlılar, Minoslular ve Çin'deki Zhou Hanedanı hakkında fazla bilgimiz yok. Daha iyi bilinen bir konu Roma İmparatorluğu'nun çöküşü çünkü sonunun gelişi birkaç yüzyıl sürdü ve oldukça iyi belgelendi. Bir Antik Roma yurttaşına göre, Roma düştüğünde sadece kendi dünyası değil, bütün dünyanın sonuydu. O dönemden bu yana bir çember olan mükemmeliyet imgesi, aniden köşeleriyle üçgene döndü. Hristiyanlar için kendi hatalarının ve mezar buhranlarının peşinde başlangıç noktası oldu. Avrupalı ve Avrupalı olmayan tarih, yenilgiler ve buhranlar tarihinden başka bir şey değildir. Berbat bir klişe biliyorum ama doğru olan bu: kriz, tarihin geçerli halidir. İyi edebiyat dedikleri şey sona erecek. Edebiyatın hep önemini koruyacağı ve varolacağı o küçük adacıkların olacağı umuduna inanmıyorum. Böyle dokunaklı şeyler söylemeyi isterdim ama doğru olduğunu düşünmüyorum. Gelecekte muhtemelen kitap okunmayacak. İnsanın tarihinin afetler tarihi olduğunu unutmayın, insanı düşünmeye iten de afetlerdir. Fakat benim başka bir önerim var: post-post-postmodern bir tür kutsallığa döneceğiz. Konuşma dili tekrar kutsal bir güce dönüşecek, yazı dili ise kayıt alacak. Stonehenge'in yanından Ay'a gittiğimiz bir tür arkaik dünya değil bahsettiğim. Tam tersine, şartlar değişmiş olacak, tamamen değişmiş dünyanın görünümü doğal sayılacak. Şu andaki gidişatın aynı olması haricinde, birçok olası senaryo hayal edebilirim."}
{"url": "https://futuristika.org/lautreamont-ya-da-bir-kafanin-umudu/", "text": "Işığın ondaki gücü onu çocukluk özleminden ve çılgınlığından daha güçlü yaptığı için, çılgınlıktan doğan Lautreamont, ne çılgınlıkta ne de çocuklukta kaybolabilirdi. Geriye dönüş, bu dönüşün denemesini önceden yapmış ve onun üstesinden gelmiş ve bu çaba içinde gerçek olarak doğmuş biri için mümkün değildir. Eğer, günümüzde düzyazı yapıtlar, ister roman, ister deneme aracılığıyla, genellikle şiirin kullandığı bir biçime göz koydularsa, eğer yazın'ın bir deneyim olduğunu ve okumanın, yazmanın, yalnızca anlamlan ortaya çıkaran bir eylem değil, fakat bir ortaya çıkarma devinimi olduğu fikrini bize kabul ettirmeyi şiir kadar iyi başardılarsa, bunu Lautreamont'un girişimine ve çılgınlığına borçluyuz. Maldoror'u okumak, öfkeli bir açık görürlülüğü kabul etmek demektir. Bu açık görürlülüğün birbiri ardı sıra gelen sarmalama, kucaklama devinimi, eksiksiz bir yüce anlamın rahatlığına erişmek için okuyucunun geçmek zorunda olduğu anlık bütün anlamalara yabancı mutlak bir anlamın tamamlanması olarak, ancak en sonunda anlaşılır. Şaşılacak bir devinim. Fakat, bu kitabı okumak daha da olağan dışı. Bunun gibi pek çok kitap vardır. Bu kitapların anlamı, sözcüklerin ideal açıklığından kurtulmuş, mümkün olabilen bütün anlamlarla uyuşmazlık içindeki bir gücün etkileyici ve zihin kurcalayan en son saplantısıdır yalnızca. Bu yapıtlarda kopma hemen hemen sözcüklerle yapılmıştır. Kopma açıktır, hem de tehlikelidir, zira abartılı biçimde görülebilen bir kopma bütün dikkati yok eder ve yeni bir akim ilkesi olmaktan çok bir son olur. Ama Maldoror, bütün bölümlerinde, anlamla doludur. Hatta, figürlerin olağandışılığı ve sahnelerin tuhaflığı, bize gösterilen nedenlere bağımlıdır. Okuyucu, anlamaksızın karşılaşacağı, bilgisi dışında oluşan zincirlemeler nedeniyle kendini kaybolmuş görmekten uzak, nedenini sorarsa ona yanıt vermeye hazır, görmek isterse her zaman var olan üstün bir açıklıkla çevrilidir. Ancak bu açıklık öylesine kendisini unutturmaktadır ki, okuma tutkusu, okuyucuya, onu denetimsiz, köklü bir değişikliğe ve okumasının sonrasında, anlama hırsına çok yabancı bir insanın yepyeni eyleminin yerine geçeceği bir çıkışa doğru sürüklüyormuş gibi gelmektedir. Maldoror'u okumak baş döndürücüdür. Bu baş dönmesi, merkezinde insan bulunan alevli bir boşluk ya da durgun ve karanlık bir doluluk izlenimi yaratan ateş çemberindeki gibi bir hızlanmanın etkisine benzemektedir. Bazen insan kendisini, bir kusur olarak kabul edilmesi olanaksız, son derece etkin, acı alaylı bir bilincin ortasında görür. Bazen de her yerde bulunan bu ustalık, bu değişik şimşekli kasırga, anlamla dolu bu fırtına, artık kesinlikle bir zeka fikrini değil, fakat, ağır ve kör bir içgüdü, tıkız bir şey, ayrışan bedenlere ve ölümün yakalayabildiği cevhere özgü bu inatçı ağırlık fikrini verir. Bu iki izlenim üst üstedir, zorunlu olarak beraber yürürler. Okuyucuda, düşüşüne doğru koşan bir sarhoşluk ve batışına giden uysal bir devinimsizlik yaratırlar. Bu koşullarda, düştüğü yeri ayırt edebilmek için dengesini bulmak ve eklemlerinin kaynadığını anlamak için yürümek çare ve isteğini nasıl kazanacaktır? İlerler ve batar. Yorumu oradadır. Uzun yıllar boyunca, çalışmada açıklığın işleyişinin ne olduğu konusunda en bilgili olduktan sanılan Remy de Gourtmont gibi eleştirmenler, Ducasse'ta tam bir açıklık yokluğunu kabul ettiler. Bugün, aydınlık bir zihnin nitelikleri konusunda daha az bilgili olmayan yazarlar, önce ondaki açıkgörürlüğe, kavrayışa, yalnızca ne söylediğini bilen değil, fakat, onu söylemekle birlikte, kendini yargılayan, yorumlayan ve düzelten bir yazan ender rastlanan gücüne hayran olmaktadırlar. Fakat başkaları, kuşkusuz bu hayranlığa katılmakla birlikte, onu tamamen karşıt kanıtlarla doğrulamakta, Şarkı/ar'da akıldışılığın bir öç alışını, karanlık güçlerin doğrulanışını, kaynayan yeraltı katmanlarının volkandan patlayışını görmektedirler. Aydın bir okuyucunun hem aşağılanacak, hem de hayranlık veren bir açıklık yokluğunu gördüğü, hem hayranlık uyandıracak ölçüde bilinçli, hem de hayranlık uyandıracak ölçüde bilince yabancı bir yaratmayı tanıdığı böyle bir yapıta belki de şaşmak gerekir. Basit akla en dost okuyucu bile, kendi deviniminden son derece emin olan bir zihnin, kusursuz bir sözdiziminin bütün uyumlarıyla denk düşürdüğü bir metni incelemek için gereken her şeyi bulur onda. Bundan başka, şuna da inanmalıdır ki, eğer alay, dilin sağduyulu düzenine saptırıcı bir uyumsuzluk sokuyorsa, gene de bu alayda hatta göz kamaştırıcı bir güç olduğu zaman bile bir açıklık garantisi vardır, çünkü söz konusu tümceyi yok eden ve yadsıyan alay, bu tümcede bilinçli olarak yer almıştır ve düzelttiği için de tümcenin bütün ayrıntılarını beğenmektedir. Eğer bu düzeltme, temel düşünceyi yerinden sökerek tehlikeli bir dengesizliğe neden oluyorsa, böyle bir ayrılmanın tam bilincinde bir alay, konu dışı olanları yakalamakta, nedenlerini iyice anlatmakta ve isteyerek akıldışılaştırdığı heyecanlar olarak yeniden bütünün içine katmaktadır. Evet, Lautreamont'da akıl, şaşırtıcı bir biçimde kesindir, hiçbir akıllı okuyucu ondan kuşkulanamaz. Ama bu akıl öylesine güçlü, öylesine bir genişliktedir ki, aynı zamanda akıldışılığın bütün devinimlerini kucaklayabiliyor, saptırıcı, en garip güçleri, üstünde yönünü bulduğu, kaybolmadan ve onları kaybetmeden kendisiyle birlikte sürüklediği bu yeraltı burçlarını anlayabiliyor gibidir. Eğer Lautreamont'da yalnız karanlık güçlerin aydınlattığı ya da körlettiği bir yazar görülüyorsa, o zaman en düşünülmüş sanata verilen yazma kapasitesinin benzerini bu bilinmeyen güçlere de vermek gerekir. Maldoror'u okumakta ilerleyen bir kimse, anlamlı bir niyete dayanmak için, her zaman, o anda görülmese bile görülmeyi vaat eden bir anlamın yalnızca uyumlu ve sürükleyici devinimini bulmaz, fakat geleneksel kuralların molozları ortasında, her zaman söylediğini yapsa da, her zaman bildirdiğini gerçekleştirse de, okuyucuyu çok kolayca sarsmaktan dolayı tam anlamıyla aşağılayıcı olarak hiçbir zaman çözümsüz bir bilmece bırakmasa da, kuşkusuz nereye gittiğini bilen bir dilin özenli öngörülerine, önlemlerine rastlar. Maldoror'un düzenlenişi çoğunlukla gizle sarılmıştır. Böyle bir gelişmenin, kendisiyle hiçbir bağı olmayan başka bir sahneye yer vererek ansızın kesilivermesi ender değildir. Bana benzeyen birini arıyordum, ama bulamıyordum izleği üzerine: Böyle bir bent yöntemli uzun bir araştırmaya girişir, fakat bir deniz kazası, bir okyanus ya da bir fırtına öyküsüne girişmek için birdenbire terk ediliverir ve ilk girişime tamamen yabancı olan bu öykü, bizi öylesine uzağa sürükler ki, yazar, en son satırlarda sonu başa bağlayarak, hiç terk etmediği yol göstericinin ortaya çıkmasına izin verdiği zaman, buraya nerden geldiğimizi çoktan unutmuşuzdur: Sonunda bana benzeyen birini bulmuştum. Karışık görünümlerin ardında, çok sayıda bentte aynı uyanık düzenleniş vardır. Nereye gittiğimizi bilmiyoruz, karanlık labirentlerde kayboluyoruz, fakat bizi kaybeden iç karartıcı labirentler bizi kaybetmek için, birbirimizi bulduğumuza bizi inandırarak bir daha kaybetmek için eksiksiz yapılmış olarak ortaya çıkıyorlar. Eğer Lautreamont'da yalnız karanlık güçlerin aydınlattığı ya da körlettiği bir yazar görülüyorsa, o zaman en düşünülmüş sanata verilen yazma kapasitesinin benzerini bu bilinmeyen güçlere de vermek gerekir. Pek çok durumda, Lautreamont, görünür biçimde, kara yapıtlardaki ve halkın sevdiği romanlardaki entrikalara özgü giz yöntemlerini üslubuna koymaktadır. Hatta dili bile gizli bir entrika, polis romanlarının çok güzel tasarlanmış bir olayı olmaktadır. Bu olayda çetin bilinmezlikler, zamanı gelince aydınlanmakta, beklenmedik olayların yerini imgeler, alışılmamış cinayetlerin yerini acı alayların yamanlığı almakta ve suçlu, hep yanılan okuyucuyla karışmaktadır. Bu dilekler, Lautreamont'nun, Nerval'in yaptığı gibi, daha sonra tek tek aydınlattığı bir kapalı güzel tümceler dizisini sıralamaya başladığı zaman, altınca kitapta patlak verir. Bu aydınlatmayı, bu alıştırmaların karakteri üzerinde bir kuşkunun dolaşmasını istiyor gibi görünen tuhaf bir özgür davranışla yapar, zira geleceği kendisine ait olmayan bir dengeyi her zaman yalnızca havada ve ustalıkla yakalamaktadır. Her zaman okuyucudan daha bilge, okuyucunun bilmediği çözümleri öngörmede daha yetenekli ve bu bilgisizlikten çözüme götüren yol olarak yararlanmakta özgür olan yazarın ön tasarımlan yoluyla Maldoror'daki düzenlenişin bütün gizlerini -en bulanık türden gizleri- açıklamayı amaçlamadığımız kendiliğinden anlaşılmaktadır. Fakat en azından şu kesin gibi görünüyor: Değerini, bizzat kendinde var olmayan bir zekaya mal etmede güçlük çekilecek bir yapıt olan Maldoror, Lautreamont'nun haklı olarak kendisine ait gördüğü bütün nitelikleri en üst düzeyde var sayar: Soğuk dikkat, amansız mantık, inatçı ihtiyat, hayranlık veren açıklık : Aziz matematikler ticareti boyunca yakaladığını söylediği fakat başlangıçta kendisine yabancı olan nitelikler ve gösteriş ki bununla nitelikler konusunda bizi bilgilendirmektedir, aklın onun için yabancı bir şey olduğunu ve bu aklın herkes gibi kendisi için, belki de başkalarından daha çok kendisi için, akla doğru inatçı, trajik ve uzun bir yol almadan başka bir şey olmadığını öğretmek amacıyla çok iyi yaratılmıştır. Lautreamont'nun güçlü berraklığının kanıtlarını çoğalttıkça, bize daha da karanlık gelmesi tehlikesiyle karşılaşırız, buysa, karanlık gücü son sınırında olan bir yapıtın karanlığıdır, çünkü, eğer bu karanlıklan çekici aydınlığın bir tek oyunuyla açıklamak gerekirse, eğer burada bir karabasan yazdı izlenimi bize yalnızca ondan gelirse, sonuç olarak bu açıklık ancak gizi kalınlaştırabilecektir. Lautreamont'nun Maldoror ile şaşırtıcı bir kitap yapmak istediğini kabul etsek bile bu, bizim ondan kuşkulanmamızı bize sağladığı için değildir. Bunu kendisi söylüyor, öyleyse doğrudur. 1 Ama bunu bize söylese bile bu tamamen doğru değildir; daha da ötesi, bizi şaşırtmak niyetini bize küstahça belirttiği zaman, bu şaşkınlık, verdiği bilgilerle bitmez, tersine bizim beklememize, onun uyarısına o denli bağlı, o denli etkilidir ki bizi apansız değil ama güpegündüz yakalayarak ondan bir gün kurtulmak umudumuzu da yok eder. Güçlü aydınlığı kendisininkini karartacak olan bir bakışın etkisi altında, okuyucunun birden kendini bulduğu bu gözlemde, yeni bir yazınsal araca imada bulunmaktan çok daha heyecan verici bir şey vardır. İnsan bunu hemen fark eder: Okuyucusunu içine ittiğini ileri sürdüğü durum, Maldoror m tağlı bulunduğu aynı durumdur. Şarkıları okuyan kimse, en inatçı izleklerinden biri olarak saplanuyı, uykunun tehdidini görür: Maldoror'un reddettiği, dikkat çekici bir hırsla savaştığı, fakat uyumayı reddetmede uyku zaten var olduğu için, uykusuzluk halinde ise kendisi kazandığı için her zaman yenik düşme tehlikesiyle onu karşı karşıya bırakan garip uyku. Uyumuyorum, hiç uyumuyorumun nedeni, yapıta bütün akışı boyunca saldırıp yıpratırsa da, özellikle 45'inci bentte ve 5'inci şarkıyı bitiren bentte ortaya çıkar. Bu sayfalarda, bir çeşit manyetik bir tuzağa düşen Maldoror'un herhangi bir karabasan öyküsüyle değil, fakat gecenin ve gündüzün başlıca trajedisiyle, bizzat kendisiyle, başkası olan kendisiyle savaşan aydınlığın trajedisiyle nasıl mücadele ettiği görülür: Maldoror, aydınlık olduğunu, ne pahasına olursa olsun öyle olmak istediğini gösterir, hiç kendinden vazgeçmeyen türden bir aydınlık, fakat çok güçlü olan bu aydınlık bazen körleşir, uykulu bir gecenin sanrılı ağırlığı olur, bazen uykuya yakalanıp hiç kapanmayan göz'İe, sonsuzluğun dağılması ortasında, bir kafanın dibinde, ölü bir zihnin gerisinde, kadavra aklı içinde devam eder, dayanır, onu saf dışı bırakan yokluk içinde her zaman yeniden var olarak kendini tekrar yaratır. İnsan, bu betimlemenin 3 incelemesine girmeden, orada dişin içinde olan şeyi görür. Önce, hep açık görmekten doğan, durmadan doğrulanan karan, sonra, bu berraklığın dibindeki tuzağın bulanık, sıkıntılı, ama açıkça tanınan duygusunu, çünkü uykuyu uzaklaştırdıkça berraklığın kabul etmesinden ve ortasında bulunduğu aldırmazlığın tutsağı olmasından daha trajik bir uyku olmaktadır bu uyku. Lautreamont, sonunda basiretin utku kazanacağını düşünüyor, ama bu utkunun nasıl bir savaşımı gerektirdiğini ve kendisini kötürüm eden hayvanlıktan, gecenin en karanlık durumlarında onu hazır gösteren, onun için korkunç olan bu olanağa kadar hangi dönüşümler içinde berraklığın onu araması gerektiğini anlıyor ve biliyor. Bu eşsiz sayfalardan, niyet ortaya çıkıyor: Maldoror'un deneyimine göre, açıklık ve karanlık arasında, temelinde anlaşma olan düşmanlık, düşmanca işbirliği, bir başarısızlık olan utku gibi her türden ilişkiler, endişe verici ve hatta trajik ilişkiler vardır. Ve bu aynı sayfalar doğrulamaktadır ki, günün kayıp bir ışığa benzediği bu karanlık yoğunluğun içinde bile Lautreamont, savaşmayı inatla sürdürerek karanlıkla uzlaşmadı ve yalnızca bir endişesi oldu: Yenilmemek, bu yataktan çıkmak, düşünülmeyecek kadar büyük sorun. Böyle bir durum anımsanarak, Şarkılar'ın, yazarının güçlü bilincine tanıklık edebilmeleri ve aynı zamanda, dışlanan bir içgüdünün amaçsız tutkusunun başarıya ulaştığı karanlık bölgelere dalabilmeleri daha az garip bulunacaktır. Berraklık, yapıtın her bölümüne girmekte, onları yönlendirmekte ve meydana getirmektedir. Fakat yapıt eksiksiz biçimde aydınlıktır, şu anlamda ki, berraklık onun asal gücü ve aynı zamanda hedefi olmaktadır, bu nedenle açıklık, kendini doğruladığı, kendini aradığı, kendini kaybettiği, sonra yeniden bulduğu ve sonunda kendini ele verdiği her yandan taşmaktadır. Belki bu, o kadar gizemli değildir. Bizce bilinmektedir ki açıklık, bilinç, akıl sözcükleri basit bir modaya yanıt vermemekte, açıklık hem var, hem yok olabilmekte, bazen uyanık kalmayı sürdürmek için kaybolmakta, eğlencenin gerisinde gözetlemekte, bir kulenin tepesine tünemiş olarak değil, fakat yeraltı derinliğindeki çalışmada bunu kuran bir tür Lyn- cee gibi, edilgenlikte harekete geçmektedir. Ve gene bizce bilinmektedir ki, en bilinçli yazar, meydana getirdiği kitabında olduğu gibi, derin bir tarafını işin içine katar, zekasının hiçbir gücünü atamaz, fakat tersine, onlara bu kitapla birleşmeleri için yalvararak ve bu kitaptan da o güçlere yardımcı olmasını ve onları derinleştirmesini isteyerek, yapıtı ve berraklığı arasında bir kompozisyon ve gelişme devinimi kurar. Bu son derece güç, önemli ve karmaşık bir çalışmadır. Bu bizim deneyim dediğimiz ve sonunda yalnızca yapıtın zekadan yararlanamayacağı, aynı zamanda ona hizmet edeceği bir çalışmadır, öyle ki sonunda onun mu berraklığın eseri yoksa berraklığın mı onun eseri olduğu kesin bir biçimde açıkça söylenebilmelidir. Şarkılar'ın, bu tür çalışmanın en dikkate değer örneği, örnek kabul etmeyen bu tür yazın'ın örneği olduğunu saklayamayacağız. Genişliği ve gelişmeleri nedeniyle Rimbaud'nun Les llluminastions'undan bunlar, bir bakıma zihin için fazla çetindirler, ona yalnızca parlaklığının anısını bırakırlar- ve bir deneyimden çok bir anlatı olan Une Saison en Enfer inden daha çarpıcıdır. Bu nedenle Maldoror'un zaman içinde ve zamanla kendini yaratan, ilerleyici bir yaratma gibi, okumak, bize çok önemli görünmektedir, bir work in progress, akıp giden bir kitap, kuşkusuz Lautreamont onu istediği yere götürmekte, ancak, o da Lautreamont'u bilmediği yerlere götürmektedir. Şöyle diyebilir: Bizi sürükleyen akıntıyı izleyelim, kendisini kör ve öfkeli bir gücün rasgele sürüklemesine izin verdiği için değil fakat yapıtın bu sürükleyici gücü, bir çeşit kendisinin önünde olma, kendinden önce gelme biçimi olduğu için, hatta dönüşüm yolundaki berraklığının geleceği olduğu için böyle söyleyebilir. İlk sözcükleri karaladığı gece Lautreamont'nun kafasında ne vardı: Plut au del que...., o anda tamamen biçimlenmiş, yazacağı altı şarkının anısının kafasında olmadığını söylemek yetmez. Daha fazlasını düşünmek gerekir: Yalnızca altı şarkının kafasında olmadığını değil, ama bu kafanın henüz yok olduğunu, onda olabilecek tek kafanın o çok uzaklarda olan kafa olduğunu, yani Maldoror'un yazılacağı an, onu yazmak için istediği bütün gücü kendisine verecek olan bir kafanın umudunu. Kuşkusuz, tamamlanmış yapıt olarak Şarkılar, bütün yok olmalardan kurtulmuş, Maldoror un kederli olarak öz varlığını gördüğü bir bazalt kitlesi gibi, çatlaksız bir bütün olarak ortaya koyar kendisini. Kaderi bir yanıyla tamamen zamana bağlı, süresinin tam yardımcısı, yazıldıkça anlamını bulan ve yaratan, bununla birlikte başsız ve sonsuz bu kitle olarak kalan, bunun gibi başka bir yapıt var mıdır, bu zaman dışı koyuluk, bütün önceki ve sonraki izleri sonsuza dek unutulmuş ve silinmiş gibi görünen bu sözcükler eşzamanlılığı? Bu kitabın büyük şaşkınlık konularından biri buradadır, ama bundan kendini çekip çıkarmayı denemek gerekir, çünkü Lautreamont'nun kim olduğunu görebilmek için onu, beyaz bir kağıt yaprağını titreten bir mumun aydınlattığı, bir beşinci katın boş odasında, henüz daha kimse yokken, bir elin, ah evet, çok güzel bir elin Plut au riel que... diye yazmak, bu ilk dört sözcüğe bir yanıt olarak yazmak için yapayalnız biçimlendiği anda aramamız gerekir. Böyle bir deneyimden, anlam, tehlikeler ve büyüklük kolayca fark edilir. Şarkılar bir uçurumun düşleridir, fakat bu uçurum her şeyden önce Lautreamont'un uçurumudur ve öyküleri, yazarıyla bağı olmayan basit bir lirik tasarım oluşturmazlar, onun varlığına dokunurlar ve bir yapıtın uzun çabasıyla aydınlığa çıkarmayı denedikleri şey, bu varlığın açılan ve eşsiz geçmişinin derinliğidir. Yapıtın koynunda imgeler, imgesel güçler ve yaşamın gerçek anılan yer alır, gelişir, gücünü dener, sonra, değişimden değişime geçerek, karanlık şeylerin dibini keşfetmiş olarak, bu keşfedilen karanlık dipte günün kurtuluşuna erişirler. Bu düzensiz devamda ve bu kararsız kargaşada en inatçı çalışmayı ve en olağanüstü biçimde sürdürülen deneyimi tanıyabilmek için, gerçekte, Şarkılar'ı okurken, imgelerin deviniminde, onlann akışında ve dönüşümlerinde uysal olmak yeterlidir: Tıpkı, mantıksal birlik dışında, ama mutlak bir uygunluğa erişmeye; bu uygunluk sağlandıktan sonra, en büyük aydınlıkla en büyük karanlığı, aydınlığın en uzak ve en alt noktasıyla, bu noktanın içine giren aydınlığın kendini bulduğu ve serbest kaldığı anı, birbiri ardınca izletmeye kararlı bir yapıtın deneyimi gibi. Kuşkusuz Şarkılar'ın dünyası genellikle bir söylence dünyasıdır ve orada anlatılan olaylar, ortak yanları olmayan insanlarla Isidore Ducasse'ın görünen insanlığını karşı karşıya getirmektedir, fakat yazann gerçek deneyimi apaçık olarak bu söylencesel olaylardan geçiyorsa da yalnız onların perspektifi içerisindedir ki geçmişinin ve endişelerinin gerçek anlamını yeniden yakalayabilir. Bunu yaparken, ona acı veren, ama özgürce ve özgürlük hesabına yeniden fethetmeyi istemekten hiçbir zaman vazgeçmediği Tanrısal güçlerin eşdeğerini, Maldoror'un şeytansı kurgusunda olduğu gibi, yalnızca, Tanrıyla olan ilişkilerin öfkeli geriliminde, ansızın domuz yavrusuna dönüşmede, ahtapotla olan yavaş suç ortaklığında bulmaktadır. En büyüğünden bir girişim, bir deneme. Gittikçe doğrulan, kendini yapan, sonunda gün ışığına çıkan gömülü bir insanın dev çalışması. Altına kitabın başında, Ducasse, yapıtının ön sayfalarından, bir ön açıklama dan söz eder gibi söz ettiği zaman bundan daha anlamlı hiçbir şey yoktur. Sonuçta, bizzat kendi düşündüğünü anlattı ve kendini aydınlığa çıkardı. Bu yapıtla Lautreamont olan yok varlık yavaş yavaş kendini yarattı ve doğumun zorlu çalışmasını iyi yansıtan bir savaşım içinde, bu kan ve öfke akışı içinde, doğumdan başka bir şey olmayan sabrın ve şiddetin işbirliği içinde, Lautreamont, kesin bir biçimde İsido e Ducasse'ı bir yana itip, dünyaya geldi. Şimdi var, Lautreamont var. Dünyaya mı geldi? Daha çok gün ışığına çıktı ve Şiirler'in görünür yadsınmasını, garip sonunu ve kayboluşunu açıklayan bu aşın devinimdir. Ünlü formül: Şiir herkes tarafından yaratılmalıdır, bir kişi tarafından değif in başka anlamı yoktur. Lautreamont, Gelecekteki bir kitaba önsözü yazdıkça, bu gün ışığına bağlılığın kendisini nasıl bir kopmaya götürdüğünü görmeye başlar: Sözcüklerin anlamı ya da yalnız sözcüklerle ilgili bir yadsımaya değil, fakat gerçek bir olumsuzluğa, tam bir kayboluşa, kişiliksiz aklın soğuk devinimine kavuşmak, onu başarıya ulaştırmak ve sağlamak için bütün kişiliğinin özverisine götürdüğünü görmeye başlar. Yeniden aradığı şey, bütün noktalarda eşit, herkes için aynı olan bir ışıktır. Orada, herkes uzlaşmış olduğundan, her birinin eksiksiz görünüşü olabilecek gerçek, herbiri için herkes olacaktır. Kendinden hiç ayırmadığı, düşmanı olduğu kadar suç ortağı da olduğu bir yüceliğin sonsuz gerçeğim yakalamayı denediği ve kendiliğinden var olanınki olan bir devinim. Bu sonsuz titizliktir ki, insan gerçeğinin köleliklerinin ve kendi kişisinin sınırlarının kırıldığı bir değişim perspektifi içinde en aşağıya götürdü onu, şu anda ise, bir başka değişime, mutlak adiliğin değişimine götürmektedir, bu kez sınırın kabul edilişi sınırsızlık olacaktır. Ve orada, bilincin aklın ve egemenliğin en uç noktasını temsil eden devinim, bütün egemenliklerin terk edilmesiyle ve her kişisel bilinçle aynı zamanda olacaktır. Böylece korkunç tik tik ve tik 'ler, giyotinin satın gibi ozanın üstüne düşer ve bunlarla şiir, ner eşsiz varoluşun özgünlüğünü, bir tek sözcükle, manyak sapıtmanın 4hiçliğine indirger. Lautreamont ve Hölderlin gibi her bakımdan farklı iki insanda, onlan daha da birbirlerinden ayırdığı sanılan şiir deneyimlerinin, nasıl olup ta aynı derin baş dönmesiyle, aynı gerilimle ve gün'ün arzusu olan aynı arzuyla açığa vurulduğunu görmek çok etkileyicidir: Bu arzu, kendini herkes içinde yok etmeye susayan bir kimsenin doğasının sonsuz ışığına benzeyen bu güneşin aydınlığı içinde, hem kaybolmuş, hem kurtulmuş olarak, herkesin kendi aydınlık doğasının içtenliğiyle ve bizzat kendisiyle birleşeceği, günün bu anına erişmek arzusudur. Eğer bu iki alınyazısı farklı oldularsa, belki de bu, bu anı şafak vaktinde gören, bu başlangıcın, ona kendi öz başlangıç gibi görünen bu gün öncesinin kendine doğru çektiği Hölderlin'in, bizzat kendini yeniden bularak, hem ölümü hem yaşamı bulmayı umduğu anne göğsüne ve çocukluğuna duyduğu özleme boyun eğmesin- dendir. Fakat her şeyden önce ışığı sevmiş olarak ve kendi başlangıcının özlemi hiçbir zaman zayıf ve kişisel bir arzu değil, fakat önce en an tutku, göksel Tanrılarla birleşmenin gururlu arzusu olarak, bu dünyadaki yaşamı bir çocuğun yaşamına dönüşmesine karşın, gerçekten ve kesinlikle ışıkla birleşmesi gerçekleşti. Bu ışığa bütün güçlerini bağışlamak gücünü bulmuş ve bu ışık da ona, dönüşte, kişiliksiz aydınlığın bütün ihtişamının parladığı çocuk akimın eşsiz ününü getirmiştir. Işığın ondaki gücü onu çocukluk özleminden ve çılgınlığından daha güçlü yaptığı için, çılgınlıktan doğan Lautreamont, ne çılgınlıkta ne de çocuklukta kaybolabilirdi. Geriye dönüş, bu dönüşün denemesini önceden yapmış ve onun üstesinden gelmiş ve bu çaba içinde gerçek olarak doğmuş biri için mümkün değildir. Lautreamont o garip kişidir ki Ducasse takma adı altında henüz gerçekte var olmayan biri olarak bizzat kendini dünyaya getirmek ve kendi başlangıcının sorumluluğunu taşımak istedi. Hayranlık uyandıran ve söylencesinin gerçeği olan girişim. Fakat kendi soyunun efendisi olmak isteyen bu kimseye, doğmak, kısa bir süre sonra sonsuz bir olay gibi görünür. Doğmak, günün içine çıkmaktır, daha sonra günün içinde sınırlarını aramaktır ki, bu sınırlar olmadan gerçek varlık yoktur. Fakat doğumun sorumluluğunu ve hakkım yok etmek cezası olarak dışardan zorla kabul ettirilemeyen sınırların, günün sınırları da olmaları gerekir. Gün, Lautreamont'da sınırsız bir özlem gibidir, onun en son am, ideal ve gerçek tek noktadır, orada tamamen kendisi olmayı bırakarak, kendi dışında tamamen kendisi olmakta, onu orada kaybettiren yüce içgüdü içinde, sonsuza dek kalmak üzere, dünyaya gelmektedir. - Okuyucu... önce götürülmek istendiği yeri çok iyi görmez; fakat, genellikle zamanlarım kitaplar ve broşürler okuyarak geçirenleri kurtarmaya çalışmamız gereken bu dikkate değer şaşkınlık duygusunu, bunu yaratmak için bütün çabamı gösterdim. - ... Bundan başka, gözlerini, sizinki! erin durgunluğuyla kendi doğasına karşı karartmaya onu zorlayarak, iyi bir manyetik akışkan maddeyle, uyurgezere özgü devinim olanaksızlığı içine onu ustaca koymak gerekir. - Bu metinde açıklanan görüşler. Editions de Minuit yayınlarında çıkan Lautreamont et Sade kitabında geliştirilmiş bulunmaktadır. - Şiir herkes tarafından yaratılmalıdır. Bir kişi tarafından değil. Zavallı Hugo! Zavallı Racine! Zavallı Coppee! Zavallı Corneille! Zavallı Boileau! Tikler, tikler ve tikler. Tiklerin varlığı belirlendiğine göre aynı sözcüklerin sıralarını beklemeden daha sık yeniden ortaya çıkmalarını görmeye şaşılmasın: Lamartine'de atının burun deliklerinden akan gözyaşları, annesinin saçlarının rengi; Hugo'da gölge ve kaçık ciltçiliğin unsurlarıdır. Bir insanın zekası ne olursa olsun, düşünme yönteminin herkes için aynı olması gerekir."}
{"url": "https://futuristika.org/lemis-yayin-baran-bilir-hasbihal/", "text": "Lemis Yayın, 2012'den beri yayıncılık dünyasındaki kendi özgün yerinde duruyor. Zaman içinde mimarlık, sinema, poetika ve müzik alanlarında zihin ve yol açıcı bir kataloğa sahip olmasının yanında, yakın zamanda Başkan'ın Odası ile kurgu eserler yayımlamaya da başladı. Ayşe Güngör, Baran Bilir ile bağımsız yayıncılığın motivasyonları, yayınevinin dünü, şimdisi ve geleceği üzerine konuştu. Bir Gordon Matta-Clark kitabı hazırlamak niyetiyle çıktık yola aslında, yayınevi kurma kararını sonradan, kitabı hazırlarken aldık. Önceleri hele biz kitabı bir hazırlayalım da, kimse basmazsa kendimiz basarız, diyorduk. Süreç içinde bunun tek kitaplık bir şeyden daha fazlası olmasını istediğimizi fark ettik. Başlangıçta iki kişiydik, ben ve Perihan. 2015'ten beri ben tek başıma sürdürmeye çalışıyorum. Kendi payıma, çok kısaca şöyle gelişti: Hayatta ne yapıp ne yapmayacağıma karar vermem gereken zamanlardı. Önce yapmak istemediklerime karar verdim, sıra ne yapmak istediğime karar vermeye gelmişti. Tek başına götürmenin bazı avantajları ve elbette pek çok zorluğu var. Hem her iş gibi yayıncılığın da kendine has zorlukları var, hem de hangi iş olursa olsun bir şey iş olunca, bürokrasiler, çoklu para ilişkileri devreye girince kendiliğinden gelen zorluklar var; tek başına olmak da tabii bu zorlukları katlıyor. Ama uzun uzun bunlardan şikayet etmek, yakınmak istemem, ara sıra yıldırıcı ve stresli anlar yaşansa da zevk ve heyecan kefesi neticede ağır basıyor her seferinde. Lemis'in takip edildiğine tanık olmak heyecan verici ve büyük bir motivasyon kaynağı. Ama zorlukların bir boyutundan, zaman boyutundan biraz bahsetmek isterim. Tek başına olmak mesai saati mefhumundan yoksun, bir düzene oturtması pek mümkün olmayan, gece-gündüz, haftaiçi-haftasonu, ev-işyeri gibi dikotomilerden bağımsız bir hayat yaşamayı gerektiriyor, ya da en azından Lemis'te işleyiş ancak böyle olabiliyor. Masabaşında yapılacak işlerin sonu yok, iyi ki de yok, ama bazen o masanın başına oturma fırsatını bulmak dahi güç oluyor. Bürokratik işler, sipariş tedarikleri, yazışmalar vs. derken, bazı günler kitap hazırlık işlerine sıra çok geç gelebiliyor, bazı günler gelemiyor bile. Tek bu değil, başka nedenleri de var, ama bu, Lemis kitapları arasındaki sürenin bazen çok açılmasının en büyük nedenlerinden biri. Kitap çevirmeyi veya yayıma hazırlamayı bir tür ekstrem okuma olarak görüyorum. Sizden vaktinizin, zihninizin, emeğinizin, yani hayatınızın büyük bir kısmını kendisine hasretmenizi bekleyen, bazen yan okumalarla, tartışmalarla desteklenmesi icap eden, rüyalarınıza bile sirayet edebilen bir uğraş. Kitap çevirmeyi veya yayıma hazırlamayı bir tür ekstrem okuma olarak görüyorum. Sizden vaktinizin, zihninizin, emeğinizin, yani hayatınızın büyük bir kısmını kendisine hasretmenizi bekleyen, bazen yan okumalarla, tartışmalarla desteklenmesi icap eden, rüyalarınıza bile sirayet edebilen bir uğraş. Bunlara gönüllü olmak, böyle bir uğraşı motivasyonu daim kılacak biçimde sürdürebilmek için o süreçte hayatınızın bir parçası haline gelecek o konuyu, metni, kişiyi, yazarı, her ne ise, onu doğru seçmek gerekiyor. Yani o metni defalarca okumaya; misal bir satırarası meramını veya örtük referansını daha iyi kavrayabilmek uğruna bazen saatlerce kitaptan kitaba, makaleden makaleye, sözlükten sözlüğe atlamaya; yazarını ya da mesela o kitap biri hakkındaysa o kişiyi hani neredeyse hane halkından biriymişçesine hayatınıza sokmaya hazır bir motivasyonunuz olması gerekiyor. Piyasayla ilgilenmeyen özgür bir yaratım sürecinden ben en başta bir tür başına buyrukluğu anlıyorum, yani hazırlık süreci boyunca motivasyonu daim kılacak kitapları başına buyrukça seçebilmeyi ve süreci başına buyrukça götürebilmeyi. Ama bu, motivasyon bahsinin sadece bir boyutu. Belki düşünsel motivasyonunun beklentileri ile piyasanın beklentilerini çakıştırabilenler vardır. Motivasyonunu öncelikle piyasanın beklentilerini karşılamakta bulan bir üretim biçimi ise zaten daha yaygın olanı. Bir de tespit ettikleri bir boşluğu doldurma misyonu üstlenen, motivasyonunu o misyondan alan üretim biçimi var. Lemis bunlardan birine dahil değil. Sanıyorum Lemis gibi bunlardan birine dahil olmayan başına buyruk yayınevleri ayakta kalma ve direnme gücünü ancak takip edildiklerini hissedebilirse bulabiliyor. Devam etme gücü veren şey en başta bu oluyor. Çünkü bu tür yayıncılık öncelikle bir yayma hevesi; ve o hevesin, o çabanın boşa çıkmadığını, bir karşılık bulduğunu görmeden devam etmesi güç. Tabii şunu da eklemek lazım, takip edilmenin maddi dönüş formundaki karşılığı da denkleme dahil ve o açıdan bakınca da başına buyrukluk biraz başa bela olabiliyor. Mimarlık eğitimi almış olmaktan gelen bir tasarım hevesiyle kitapların kapaklarını ben yapıyorum. Bazılarının zaten öyle tasarım denecek bir olayı yok pek. Kitaplara kapak yapmanın da yayıma hazırlık sürecinin, demin bahsettiğim o ekstrem okuma sürecinin bir parçası olduğunu düşünüyorum, çünkü bir ambalajdan ibaret olmasın, kitabın hissinden az biraz iz taşısın diye uğraşıyorum. Bazen nasıl olacağı, kapakta hangi imgenin kullanılacağı baştan belli oluyor, bazense o arayış sancılı bir süreç olabiliyor. Yaparken zevk alıyorum ama tabii masraftan kısmak için de kendim yapıyorum. İç tasarımları açısından bahse değer olan, sanırım sadece Gordon Matta-Clark kitabı var. Onun tasarımını Perihan'la birlikte yapmıştık, tasarımın büyük bir kısmı ve uygulaması ona ait. Yazandan ziyade yazmakla derdi olan demek daha doğru olur. Lemis'ten önce, uzunca bir dönem hayatımdaki en öncelikli uğraş yazmaktı, tanışıklığımız o zamanlara dayandığından sen biliyorsun. O dönem benim için bir bakıma Lemis'e hazırlık dönemi olmuş oldu. Yazmak hala hayatımın bir parçası, ama artık eskisi kadar yoğun ve hararetle yapmadığım, üzerine konuşması da doğrusu benim için biraz güç bir şey. Zygiella Notata güzel bir deneyimdi. On sene oldu aşağı yukarı, değil mi... Daha fazla hatta. Bu arada hakkını yememeliyim, beraber hazırlıyorduk demek haksızlık olur, tamamen senin çekip çevirdiğin bir faznindi. Ama o maceraya dahil olmayı, küçük de olsa bir parçası olmayı Lemis'e giden yolun taşlarından biri sayıyorum. Aslında fanzinlerle ilişkim hayli eskiye dayanıyor. 1998'de, 14 yaşındayken bir metal müzik fanzini çıkarmıştım. İlk paramı da ondan kazandım. 20-25 kopya satmıştım; hiç fena sayılmaz. Ondan sonra, ergenlik yıllarım boyunca başka fanzinler de hazırladım kendi kendime. Daha deneysel, görsel-edebi şeyler. Onları insanlarla paylaşmaya cesaret edemedim. Keşke duruyor olsalardı, kaybettim hepsini. Belki ta o günlerden gelen bir refleksle, fanzin sempati duyduğum bir mecra. Fanzin için en doğru kelime de sahiden mecra galiba. Tabii bir zamanlar ettiğinden farklı şeyler ifade ediyor artık benim için. Fanzinler de başka bir şeye evrildi çünkü. Bir zamanlar olduğu şeye de, bugün geldiği noktaya da ayrı ayrı sempatim var. Bir zamanlar, sözü olanın sözünü çoğaltıp yayarken bürokrasileri ve hiyerarşileri baypas ettiği, fotokopi makinesi denen harika icadın sunduğu fırsatlardan istifade ettiği mecraydı. Bugün ise fanzin deyince zihnimde canlanan şey tam bir mecralararasılık mecrası; ifade araçlarının, farklı macraların sınırlarını bulanıklaştırarak onları buluşturma, kitaptan, dergiden daha esnek olma potansiyeline, hatta dijitale veya sergi mekanına alternatif olma potansiyeline sahip bir yüzey. Nostalji batağına saplanıp artık geçmişte kalmış o fanzin estetiğine öykünmedikçe, bence hala ve hatta belki de bir zamanlar olduğundan daha da fazla imkan barındıran bir mecra. Pek plan yapmaya gelmiyor, yapılan planlar illa ki aksıyor, her yayınevi için böyle değildir muhakkak ama Lemis için böyle olageldi. Kısa vadede kitap, orta ve uzun vadede de kitap dizisi ölçeğinde birtakım hazırlıklar sürüyor. Şimdiye kadarki kitapların hitap ettiği okurun yine ilgisini çekecek, çevirisi başlamak üzere, devam eden ve bitmiş birkaç kurgudışı kitap var sırada. Bir koldan da kurgudışı derleme dizileri yayımlamak üzere bazı hazırlıklar sürüyor. Uzundur hayalini kurduğum ama ancak gerçekleşebilen bir gelişme de Lemis'in kurgu kitaplar basmaya başlamış olması. Yakınlarda çıkan Ricardo Romero'nun Başkan'ın Odası kurgu dizisinin ilk kitabı oldu. Bu gelişmeden dolayı heyecanlıyım, uzun vadede nasıl bir seyri olacağını ben de merak ediyorum. Bir de, ilk kitap Gordon Matta-Clark'ı baştan sona elden geçirilmiş ve genişletilmiş olarak tekrar basmak istiyorum, kısa vadeli planlardan biri de o. En iyi yaptığım şey ise dinlemek, sessizliğe pek gelemiyorum. Hepsine aynı mesafede değilim tabii ama pişmanlık denecek kadar mesafelendiğim bir kitap da olmadı. Niyet edip de sonradan bunu basmamalıyım deyip vazgeçtiğim kitaplar oldu. Şimdi olsa yayın programına eklemeyeceklerim de çıkar biraz düşününce, ama bugünden bakıp da keşke Lemis'in kataloğunda olmasaymış diyeceğim bir kitap yok. Aralarından bazılarını, az satılacağını tahmin ederek, bunu göze alarak yayımladım ve tahmin ettiğimden de az satıldılar. Ama bundan dolayı pişman olmadım, hatta aldıkları bazı tepkiler iyi ki yayımlamışım dedirtti. Müzik kitapları öyle oldu mesela, Morton Feldman ve Iannis Xenakis kitapları. Pişman olmasam da bu tabii aynı hattan giden yeni kitaplar basmak konusunda temkinli olmaya itiyor, oysa o hattı devam ettirmeyi istiyorum. Ya da Alexander Kluge kitabı Sinema Hikayeleri mesela: bir Kluge kitabı yayımlamak hayalimdi ve bunu gerçekleştirmiş olmaktan dolayı çok mutluyum, ama yayımlamak istediğim başka Kluge kitapları da var ve ister istemez temkinli davranıyorum. En son Ilya Kaminsky'nin Sağır Cumhuriyet'ini okudum. Şimdi elimin altında Başkan'ın Odası'nın da çevirmeni Emrah İmre'nin çevirdiği, Samanta Schweblin'in Kurtarma Mesafesi ve Yort Kitap'ın yayımladığı yeni materyalizm derlemesi var. Bir de tabii Lemis yayını olma potansiyelli kitaplar listem var, okumaya ayırdığım zamanın bir kısmında onları okuyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/leningrad-kusatmasinin-ilk-oldurdugu-fil-betty/", "text": "St. Petersburg'da hala aynı isimle varlığını sürdüren Leningrad Hayvanat Bahçesi'nin ilk sahipleri Sofya ve Yulius Gebgardts çiftiydi. Hayvanat bahçesinin ilk sakinleri kaplanlar ve çeşitli kuş türlerinden oluşuyordu o yıllar. 1911 yılında hayvanat bahçesine gelen fil Betty ve su aygırı Belle kısa zamanda ziyaretçilerin gözdesi olmuştu."}
{"url": "https://futuristika.org/leonora-max-ernst-ve-kus-adamin-supheli-hikayesi/", "text": "Haziran ayında (2012), 94 yaşındayken kaybettiğimiz gerçeküstücü ressam Leonora Carrington henüz 21 yaşında genç bir sanat öğrencesiyken, kendisinden 26 yaş büyük Max Ernst ile ilişkiye girdiğinde, yaşamının büyük kısmında yaptığı gibi, toplumsal baskıyı kafasına takmamıştı. Başka insanların ne düşündüğüyle pek ilgilenmeme karakteristiğini başarıyla yerleştirmişti kendisinde. Hatta Max Ernst'in o sırada evli olması da kendisini pek ilgilendirmemişti. Bu ilişki sayesinde Carrington'ın gerçeküstücü çevreye girmesi anlaşılır bir durum. Carrington'a ölümünden iki hafta önce oğlu aracılığıyla bir mail ile ulaşmıştık, ancak ne yazık ki cevabını alamadan kendisini kaybettik. 1937 yılında Max Ernst ve Leonora Carrington, kendilerine yarı insan yarı hayvan varlıkları çağırdığı söylenen bir ritüel-performansı izlemek üzere Cornwall'da bir köye giderler. Ernst bu köye zaten daha önce birkaç kez gitmiştir ve Leonora ile de yeni tanışmıştır. Varlıklardan biri Nightjarman, yarı insan yarı kuş bir yaratıktır. Görüdklerini söyledikleri Baykuşadam ismini taktıkları bu yaratıktan öyle etkilenirler ki, sonrasında her ikisinin de çalışmalarında sıklıkla karşılaşılan, arada gönderme yapılan bir görüntü kazanmış olurlar. Çiftin yolları daha sonra yukarıda da belirtilen şekilde ayrılır. Dönemin paranormal araştırmalar konusundaki uzmanı Tony Shiels de bölgeye gidip incelemeler yapar, çizimi yapan kızlarla görüşür. 1990'lı yıllara kadar varlığın benzer şekilde görüldüğüne dair ihbarlar sürer. Paranormal araştırmacı, bölgedeki Baykuşadam görünmelerine dair ihbarların başlangıcının, kısa bir süre önce ölen Max Ernst'in ölümüyle ilgisi olduğunu iddia eder, ancak bu iddiaları fazla ilgi görmez. Oysa Max Ernst yaşarken buna inanıyordu. Resimlerinde LopLop ismini verdiği kuş-adamın çıkış noktası, çocukken çok sevdiği kuşunu bir sabah ölü bulmasının şaşkınlığını yaşarken, aynı anda odaya giren babasının kızkardeşinin doğduğunu müjdelemesinden itibaren, kuşlarla insanların ruhlarını değiştirdiklerine dair bir inanç geliştirmişti denebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/lequeu/", "text": "Mimarlık tarihinin anlaşılmaz ve tartışmalı bir ayrıntısıdır Jean Jacques Lequeu. Çoğunluğu ütopik mimarlık dönemine örnek çizimlerinin büyük bir kısmı Paris'te Ulusal Kütüphane'de görülebilen bir ayrıntı. Sartre ve Beauvoir'in aşk yuvası, Jeanne d'Arc'ın yakıldığı şehir Rouen doğumlu Lequeu, teknik ressam olarak çalışmış, hayatı boyunca hiç mimarlık yapmamıştır. Onun yapıları çizimlerinde hayat bulmuş, bir türlü bitiremediği kitabı Architecture Civile ve bir diğer portfolyosu Nouvelle Methode'u hazırlamakla geçmiştir yaşamı. 18. yüzyılın meşhurları Boullee ve Ledoux'un isimlerinin yanına iliştirilen Lequeu, kimilerine göre sürrealizmin öncüsüdür kimilerine göre zevksizliğin. Mimarlık yerine memurluk yapan Lequeu, büyük ihtimalle günlük hayatında da sergilediği garip davranışlar neticesinde işinden kovulduktan sonra derbeder bir hayat sürmüş ve ömrünü ortamlarına pek de alışkın olduğu bir genelevde noktalamıştır. Memurluk yaptığı dönemde Encyclopedia of the Universe adını verdiği bir portfolyo hazırlamıştır. Portfolyo, göğüsleri açıkta rahibeler gibi absürd resimler, hayali şehirlerde gerçeküstü yapıların çizimleri gibi çalışmalar içermektedir. Şehvani ayrıntılar serpiştirdiği mimari çizimlerin, pornografik figürlerinin yanı sıra belki de en şaşırtıcı çalışmaları, Lequeu'in kendisini kadın olarak resmettiği portrelerdir. Çoğunlukla renklendirdiği çizimlerine uzun notlar da düşer Lequeu. Bu yazım ve dilbilgisi hatalarıyla dolu notlar tam bir memur elinden çıkma metinlerdir. Sekse ve şekilsiz formlara düşkünlüğünün fark edildiği bu notlar Lequeu'in hayali yapılarına açıklamalardır genelde, bazıları otobiyografiktir. Hakkında çok az bilgi olması dolayısıyla en çok eserlerinden, eserlerindeki ayrıntılardan tanınabilir Lequeu. Kendisini yakında beyaz perdede görmeyi sabırsızlıkla beklediğimizi de eklemeden geçmeyelim. Hollywood için gerekli tüm malzeme var ne de olsa; dahilik, sanat, sapkınlık, kadın/et düşkünlüğü, gündüz olabildiğince edepli memur, gece fahişelere gönülçelen, tüm bir yaşama yayılmış başarısızlık ve sonunda kaçınılmaz olarak dibe vuruş. Futuristik uyarı: Galeride Türk örf ve adetlerine uymayan nitelikte fotoğraflar bulunmaktadır, zoom fasilitesi ise yoktur!"}
{"url": "https://futuristika.org/les-mistons-wreckage-sound-system/", "text": "İtalya'dan Gianluca Natanti ve Alessandra Ballarini'nin 2005'te kurdukları yeraltı Cyberpunk ve Multimedia Performans projesi, audio visual canlı setler, multimedia enstelasyonlar tamamen deneysel sanat, DIY ve özgür ifade anlayışıyla üretilmektedir. El yapımı elektro akustik enstrümanlar ve laptop ile birlikte gürültü ve ses üreten Gianluca 1986 yılında metal işçisi iken başladığı endüstriyel müzik projelerine Discipline, Fistole Nalai, D. O. R. gibi farklı isimlerle devam etti. 2005 yılında Allesandra ile Les Mistons'u kurarak çeşitli İtalyan yer altı endüstriyel müzik projelerinde ve festivallerde yer aldı. 2005 yılında gruba katılan Alessandra Ballarini animasyon ve video sanatçısı; bass gitar çalıyor ve canlı olarak video aygıtlarını kullanıyor. İkili Crash Wouges adlı projelerinden deneysel elektronik müzik ve ritmik cyberpunk parçalarını görsel çalışmalarıyla canlı olarak izleyenlerle buluşturuyor. - DJ PERFORMANS & AFTER PARTY: Wreckage ekipmanı eksik ruhu tam bir ses sistemi, ne zaman bir dişli görse ona çomak sokmayı seven bir sokak çocuğudur. Şehrin gürültüsüne, az duyulan sesler katmaya geldi."}
{"url": "https://futuristika.org/letters-from-the-avant-garde/", "text": "Elaine Lustig Cohen ve Ellen Lupton'ın Letters from the Avant-Garde isimli kitaplarında yer alan koleksiyon, çok kişinin ilgisini çekmeyecektir ancak bir kısım insan için güzel anlamlar taşır. Elaine Lustig Cohen ile eşi yazar Arthur Cohen 1970'li yıllarda kendi ExLibris koleksiyonları için, yayınlara gönderilmiş mektupları toplamaya başlar. 20. yy'ın ilk yıllarından itibaren modern sanat akımlarında yer alan sanatçı ve tasarımcıların, futurizm, dada ya da sürrelizmin için yer alan yazar veya şairlerin metinleriyle, kendi yaratıcılıklarını birleştirip, bir anlamda bu sanat akımlarının kurumsal kimliklerini oluştururlar. Bir nevi avangard tipografi sayılabilecek bu çalışmalarda, bilinçaltından gelen dürtüyle serbestçe üretim yaparlar."}
{"url": "https://futuristika.org/lev-trocki-celine-ve-poincare-romanci-ve-politikaci/", "text": "Diğer insanlar evlerine nasıl girerlerse, Louise-Ferdinand Celine de büyük edebiyata öyle girdi. Hekim ve sanatçı olarak muazzam bir gözlem birikimine sahip, akademizme karşı tepeden bir kayıtsızlık taşıyan, yaşamın ve dilin tonlamalarına yönelik olağanüstü bir içgüdüyle donanmış, olgun bir adam olan Celine hep yaşayacak bir kitap yazmıştır; başka kitaplar yazsa da yazmasa da ve bunlar ilkinin düzeyini yakalasa da yakalamasa da. Gecenin Sonuna Yolculuk bir karamsarlık romanıdır, kızgınlıktan ziyade yaşam karşısında duyulan korku ve bezginlikle ithaf edilmiş bir kitaptır. Etkin kızgınlık umutla bağlantılıdır. Celine'in kitabında umut yoktur. Sıradan, önemsiz bir aileden gelen, rasyonalist, anti vatansever ve yarı anarşist Parisli bir öğrenci -Latin mahallesinin kafeleri böyleleriyle dolup taşar- kendisinin de anlamadığı bir şekilde, daha ilk boru sesinde orduya gönüllü yazılır; cepheye gönderilir ve mekanik kıyımın içinde insanlar gibi telef olan atlara imrenirken bulur kendini. Fakat mazeret uydurmasına gerek kalmadan, yaralandıktan ve madalya aldıktan sonra, hastaneden hastaneye dolaşır. Başarılı doktorlar onu bir an önce meydan savaşlarının alev alev yanan mezarlığına dönmesi için pohpohlarlar. Çürüğe çıkınca ordudan uzaklaştırılır; bir Afrika kolonisine gider ve orada insan alçaklığından, sıcaktan ve tropik iklimin sıtma hastalığından bitkin düşer: yasadışı yoldan ABD'ye girer ve Ford fabrikasında çalışmaya başlar. Bir fahişede gerçek eşi bulur ; Fransa'ya geri döner, yoksullar ve ruh hastalarına bakan bir hekim olur, hepsi de aynı ölçüde acınası, aciz ve sefil, hasta ve sağlıklı insanların arasında yaşamın gecesi boyunca dolaşır durur. Celine'in, hiçbir şekilde Fransa'nın sosyal koşullarını yansıtmak gibi bir amacı yoktur. Doğrudur, yeri geldiğinde, ne rahiplerden ne generallerden ne bakanlardan ne de cumhurbaşkanından lafını esirger. Bununla birlikte, hikayesinin çarpıklığı yönetici sınıflar düzeyinin kayda değer ölçüde akına yayılarak küçük insanlar, memurlar, öğrenciler, tüccarlar, zanaatkarlar ve kapıcıların dünyasına uzanır ve ayrıca, iki sefer, Fransa sınırlarının dışına taşar. Mevcut toplumsal sistem, geçmiş ya da gelecek başka herhangi bir sistem kadar çürümüştür. Celine, genel olarak, insanlardan ve yaptıklarından hoşnutsuzdur. Roman zalim tarafları, çelişkileri ve yalanlarıyla, çıkışsızlığı ve bir ümit ışığından yoksun oluşuyla yaşamın anlamsızlığının bir panoraması olarak düşünülmüş ve yazılmıştır. Askerlere eziyet eden ve hemen ardından onlarla beraber can veren bir astsubay; Avrupa otellerinde içindeki boşluğu sergileyen kupon toplayıcısı Amerikalı bir kadın; hırs ve başarısızlığın vahşileştirdiği Fransız koloni memurları; çek defteri taşımayan insanları' otomatik olarak dışlayan, insanların iliklerini emmekte teknik kusursuzluğa ulaşmış olan New York; sonra tekrar Paris; alimlerin küçük ve kıskanç dünyası; yedi yaşında bir oğlanın sürüncemeli ve sessiz sedasız ölümü; küçük bir kızın uğradığı tecavüz, tasarruf etmek adına annelerini öldüren erdemli küçük rantiyeler; Paris'teki ve Afrika'nın en karanlık kesimindeki iki rahip, ikisi de birkaç yüz frank için adamı hemen satmaya aynı ölçüde hazır, biri uygar rantiyelerin suç ortağı, diğeri yamyamların işbirlikçisi... Bölümden bölüme, bir sayfadan diğerine, yaşamın ince dilimleri; çamurla yoğrulmuş, kanlı bir anlamsızlık kabusunu oluştururlar. Edilgen, sinirleri hafifçe açık, geleceğe yönelik iradeden yoksun bir alımlama -ümitsizliğin psikolojik temelidir ve kinizminin ihtilaflarında samimidir. Celine'in üslubu nesnel dünyayı alımlayışının güdümündedir. Özensiz, grameri bozuk, tutkulu yoğunluğa sahip görünen dilinde Fransız kültürünün gerçek zenginliğinin, büyük bir ulusun bütün duygusal ve zihinsel deneyiminin, canlı içeriğiyle, en keskin tonlarıyla yaşadığı göndür, kalp atışları ve titreşimleri hissedilir. Romanın daha ilk sayfasında, okuyucu beklenmedik biçimde, cumhurbaşkanının ismiyle, Poincare sözcüğüyle karşılaşır. Le Temps gazetesinin son sayısında onun sabah bir süs köpeği gösterisinin açılışım yapmaya gittiği yazmaktadır. Bu ayrıntı, kurmaca bir öğe değildir. Haliyle, bu cumhurbaşkanının görevleri arasındadır ve kişisel olarak biz bunda itiraz edilecek bir nokta göremiyoruz. Ama bu muzip gazete alıntısı belli ki devletin başını yüceltme amacına hizmet etmek niyetiyle yapılmamış. Öte yandan, sabık başkan Poincare, cumhuriyetin bütün sıradışı şahsiyetlerinin en bayağısı olmakla beraber, en itibarlı siyasi figürü konumundadır. Hastalığından sonra putlaştırılmıştır. Sadece sağcılar değil, radikaller de onun adım anarken dokunaklı bir sevgi beyanı taşıyan birkaç kelime sarf etmemeyi imkansız saymakladırlar. Poincare, inkar edilemez bir biçimde burjuva kültürünün en saf, damıtık halidir; tıpkı Fransız ulusunun burjuvalığının bilinciyle sarhoş ve bundan insanoğlunun geri kalanına yönelik ilahi rolünün belkemiğiymişçesine gurur duyar bir halde, bütün ulusların en burjuvası oluşu gibi. Fransız burjuvazisinin muhteşem biçimlere bürünerek gizlenen ulusal kibri, asırların kristalize olmuş tortusudur. Atalarının yerine getirilmesi gereken büyük bir tarihsel görev üstlendikleri geçmişten yeni nesillere, en dar görüşlü türden bir muhafazakarlık için paravan oluşturacak zengin bir gardırop miras kalmıştır. Fransa'nın siyasi ve kültürel hayatının tamamı geçmişin kostümleriyle sahnelenmektedir. Tıpkı para biriminin sabit olduğu ülkelerdeki gibi, Fransızların yaşamında da yapay değerler mecburi bir dolaşım içindedir. Kurtuluşçu messianizmin, çoktan beridir nesnel gerçekliğe denklikten uzaklaşmış olan formülleri hala yüksek mecburi değerini korumaktadır, toplumsal kurallara bağlılık ete kemiğe bürünmüş, bağımsız bir varoluşa ulaşmıştır. Pudra ve ruj hala sahte olarak nitelendirilebilir, ama maske öyle olmaktan çıkmıştır artık: Teknik bir araç olmaktan ibarettir. Etten ayrı varoluş ve kendi benliğine jest ve tonlamalar dayatır. Poincare neredeyse sosyal bir simgedir. Yüksek temsilcilik konumu bireyselliğini şekillendirir. Elindeki tek şey de budur. Bu adamın aynen delikanlılık mısralarında olduğu gibi -bir zamanlar gençti ihtiyarlığındaki anılarında da tek bir özgünlük belirtisine rastlamak mümkün değildir. Burjuvazinin çıkarları onun gerçek ahlaki kabuğunu, donuk pathos'unun kaynağını oluşturur. Fransız siyasetinin geleneksel değerleri kanma ve iliklerine işlemiştir. Ben bir burjuvayım ve burjuva olan hiçbir şeye yabancılık duymam. '' Siyasi maske eriyerek yüzle kaynaşmıştır. İkiyüzlülük, mutlak olma niteliğini kazanarak, kendine özgü bir içtenlik haline gelir. Poincare'ye göre, Fransız hükümeti öyle barışseverdir ki düşman tarafında oluşabilecek bir zihinsel çekinceyi asla aklına bile getirmez. Başkalarına her zaman kendi erdemlerini bahşeden insanların güveni ne güzel. Bu arlık ikiyüzlülük, öznel yalancılık değildir, bir ritüelin içinde zorunlu bir öğedir, hain bir mektuba eklenmiş ebedi bağlılık andı içen bir dipnot gibi. Fakat nasıl kişisel bencillik belli bir sınırı geçince kendini kemirmeye başlarsa, muhafazakar bir sınıfın bencilliği de öyle işler. Fakat nasıl kişisel bencillik belli bir sınırı geçince kendini kemirmeye başlarsa, muhafazakar bir sınıfın bencilliği de öyle işler. Poincare Fransa'yı ebediyen endişeden kurtarmak için Almanya'yı çarmıha germek arzusundaydı. Bu arada, Poincare'nin gözünde hafif bir suç sayılsa da, Versailles Barışının şovenist özü, Almanya'da Hitler'in uğursuz yüzünde yoğunlaştı. Ruhr işgal edilmeseydi, Maziler iktidara bu kadar kolay gelemezdi; iktidardaki Hitler ise, yeni savaşların işaretini veriyor. Ulusal Fransız ideolojisi, sağduyu kültü yani mantık üzerine kuruludur. Bu, XVIII. yüzyılın bütün dünyayı yıkan bir korkusuzlukla beslenmiş mantığı değil, Üçüncü Cumhuriyet'in cimri, temkinli ve her tür tavize hazır mantığıdır. Zanaatının inceliklerini açıklayan emektar bir ustanın sergileyebileceği lütufkar bir üstünlük duygusuylala, Poincare anılarında aklın bu zor işleminden; seçme, sınıflandırma ve koordinasyondan bahseder. Hiç şüphesiz, zor işlemler. Fakat Poincare'nin kendisi onları tarihsel sürecin üç boyutlu mekanında değil, belgelerin iki boyutlu düzleminde uygular. Onun için hakikat, sadece hukuki muamelelerin ürünüdür, anlaşma ve kanunların akılcı yorumudur. Fransız iktidarının muhafazakar akılcılığı ile Descartes arasındaki ilişkiyle, sözgelimi, ortaçağ skolastizmi Aristo arasındaki ilişki aynıdır. O çok vurgulanan orantı duygusu küçük orantılar duygusuna dönüşmüştür. Akla mozaik düşkünlüğü kazandım-. Poincare nasıl da ballandıra ballandıra anlatır devlet işlerinin en önemsiz dönemlerini! Danimarka kralı tarafından kendisine he diye edilen Beyaz Fil'i tarif ederken paha biçilemez bir minyatürden bahseder gibidir: Boyutları, şekli, kalıbı ve aptal zımbırtının renkleri anılarında yer almayan hiçbir şey yoktur. Sözcükler onun kullanımında ya tazminatların miktarını tanımlamaya yarar ya da retorik süs işlevi görürler. Elysee Sarayında geçildiği dönemi Silvio Pelico'nun Avusturya monarşisinin zindanlarına kapatılmasıyla karşılaştırır! Bu allı pullu bayağılıktaki salonlarda hayal gücümde titreşim yaratacak hiçbir şey çıkmadı. Ne var ki allı pullu bayağılık, Üçüncü Cumhuriyetin resmi tarzıdır ve Poincare'nin hayal gücü de bu tarzın yüceltilmesidir. Yaklaşan savaşın hemen arifesinde Poincare, Petersburg ile Fransa arasında denizde yolculuk etmektedir. Yolculuğunun hararetli notları arasına bir yağlıboya manzara sokuşturuverir: Soluk, neredeyse ıssız deniz, insanlardı sürtüşmelerine kayıtsız. Lise mezuniyet sınavında yazdıklarının kelimesi kelimesine aynısı! Vatansever kaygılarının dışına çıktığı zaman, yaz tatilini süsleyen her tür çiçeği, yeri geldikçe çıkardığı listeye ekler: Bir şifreli telgraf ve bir telefon görüşmesinin arasında bir çiçek dükkanının titiz kataloğu! En kritik anlarda, Siyam kedisi de aile mahremiyetinin simgesi olarak devreye girer. Tek bir canlı imge barındırmayan, insan sıcaklığı bile içermeyen ama bunun yerine ''kayıtsız denizler, eğreltiotları, çelenkler, sümbüller, güvercinler ve bir Siyam kedisinin her yere yayılan kokusuyla dolu bu otobiyografik protokolü bir boğulma duygusu hissetmeden okumak imkansızdır. Yaşamın iki alanı vardır: Birisi kamusal ve resmi olan, yaşamın tamamı diye geçinen, diğeriyse gizli ve çok önemli olan. Bu düalizm hem sosyal hem de kişisel ilişkilere uzanır: Mahrem aile çevresi, okul, mahkeme, parlamento ve diplomatik hizmet. İnsan toplumunun çelişkili gelişim koşullarında yer tutar ve bütün uygar ülkeler ve insanlar için geçerlidir. Fakat bu düalizmin biçimleri, genişliği ve maskeleri ulusal boyalarla parlak renklere bürünmüştür. Anglo-Sakson ülkelerde din, ahlaki düalizm sisteminin önemli bir öğesidir. Resmi Fransa kendisini bu önemli kaynaktan mahrum etmiştir. İngiliz Masonluğu Tanrısız bir evreni ve benzer şekilde, kralsız bir parlamento veya sahipsiz bir mülkiyeti anlayamazken, Fransız Masonları Kainatın Büyük Mimarını heykellerinden silmişlerdir. Siyasi pazarlıklarda dalı a geniş kanepe daha iyi hizmet demektir: ilahi sorunsallar uğruna dünyevi çıkarları feda etmek, Latin sağduyusuna paldır küldür ters düşmek anlamına gelirdi. Fakat siyasetçiler, Arşimet gibi, bir dayanak noktası isterler; Büyüle Mimarın gücünün yerini büyük bölünmenin bu tarafındaki değerlerin alması gerekiyordu. Bunların birincisi Fransa'dır. Vatanseverlik dininden seküler cumhuriyetteki kadar hazır bir şekilde bahsedildiği başka hiçbir yerde görülmemiştir. İnsan hayal gücünün Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'a bahşettiği bütün nitelikler özgür düşünen Fransız burjuvası tarafından kendi ulusuna devredilmiştir ve Fransa kendi imgesinin toplumsal cinsiyet anlamında kadın olmasına dayanarak, Meryem Ana'nın hatlarını da kendi üzerine uydurmuştur. Siyasetçiler bir kutsiyetin halktan rahibi olarak öne çıkar. En ince ayrıntısına kadar düzenlenen vatanseverlik ayini siyasi ritüelin gerekli bir parçasını oluşturur. Kelimeler ve ifadeler, parlamentoda alkışların yankılanmasını kendiliğinden sağlayacak şeyi elde ederler, tıpkı belirli kilise kelimelerinin inananları gözyaşı dökmeye veya diz çökmeye yöneltmek için kullanıldığı gibi. Hakiki din alanı bizzat kendi doğasından ötürü, gerekli yetki kısıtlaması da göz önüne alınırsa, gündelik faaliyetlere uzaktır; çarpışma olasılığı bir uçağın bir arabayla çarpışma olasılığı kadar düşüktür. Seküler vatanseverlik diniyse, tersine, doğrudan güncel siyasete dayatır kendisini. Ancak, vatanseverlik güneşinin üzerinde bile lekeler vardır. Karşılıklı hoşgörünün aşırıya kaçması, kişisel dokunulmazlık duygusu uyandırması ve takdir edilmesi gerekenle tekdir edilmesi gereken arasındaki sınırı silmesi bakımından sakıncalıdır. Bu yüzden, zaman zaman patlayan ve atmosferi zehirleyen siyasi gazlar birikir Union General iflası, Panama, Dreyfus Davası, Rochette Davası, Stavisky İflası bunlar Üçüncü Cumhuriyet'in yolu üzerindeki herkesçe bilinen dönüm noktalarıdır. Panama Clemenceau'yu vurdu. Poincare kişisel olarak her zaman kenar çizgide durdu. Ama siyaset anlayışı bizzat aynı kaynaklardan besleniyordu. Ahlak hocası olarak Marcus Aurelius'u göstermesi sebepsiz değildir. Aurelius'un Stoik erdemleri, çöken Roma'da imparator tahtının ahlak anlayışıyla uyum sağlamayı pek güzel becermiştir. Poincare anılarında ağlamaklı bir dille belirtir: 1914'ün ilk altı ayı süresince parlamento entrikalarının ve mali skandallarını aşağılık gösterisine tanık oldum. Ne var ki savaş, elbette, bütün bencil hesapları bir çırpıda sildi süpürdü. Kutsal Birlik ruhları temizledi. Bunun anlamı şudur: Entrikalar ve alçaklıklar içeri doğru vatanseverlik sahnelerinin gerisine çekilmiş ve orada daha önce duyulmamış düzeylere varmıştır. Celine'in değindiği gibi, cephedeki kritik çözüm uzadıkça, geridekiler de giderek bozuldular, Savaş dönemi Paris'inin manzarası, romanda amansız bir ustanın elinden çıkma bir betimlemeyle yansıtılır. Siyaset neredeyse yok gibidir. Ama bundan fazlası vardır: Ona şekil veren yaşayan alt tabaka. Fransa'daki bütün adli, parlamento içi ve mali skandallarda insana çarpıcı gelen şey bunların organik niteliğidir. Köylü ve: zanaatkarın çalışkanlığından ve tutumluluğundan, tüccar ve sanayicinin açıkgözlülüğünden, rantiyenin kör hırsından, parlamenterin nezaketinden ve basının vatanseverliğinden çıkan sayısız lif, Panama adı al tında toplanan sinir düğümüne uzanmaktadır. Bağlantılar, kayırmalar, aracılar, örtülü yan rüşvetler ağı içinde yurttaşlık erdemi ve ölüm cezası gerektiren suç arasında binlerce geçiş biçimi mevcuttur. Talihsiz bir olay, kusuru görülmeyen tülü buruşturup, siyasetin anatomisini gözler önüne serer sermez -herhangi bir zamanda herhangi bir yerde-hemen parlamenter ya da adli bir soruşturma komitesi tayin ermek gerekiverir. Sırf Stavisky elverişsiz bir zamanda iflas ettiği için, küçük meyhaneciler arasındaki bu Argonotun hayali işlerine bazıları isimlerinin ilk harfleriyle, diğerleri tam isimleriyle geçen milletvekillerini ve gazetecileri, eski bakanları ve büyükelçileri koştuğu, bankerin çıkarına uygun tebliğlerin bakanlıklardan şimşek hızıyla geçtiği, zararlı olanlarınsa zararsız kılınıncaya kadar askıya alındığı ortaya çıkarıldı. Mali sihirbaz, yüksek salon bağlantılarının kaynaklarını ve matbaa kağıdını kullanarak servet yarattı, binlerce insanın hayatıyla oynadı, basına, resmi çevrelere ve parlamenterlere rüşvet verdi -ne kadar adi ve müsaade edilemeyecek kadar net bir söz! Onları ödüllendirdi, destekledi ve cesaretlendirdi ve neredeyse her zaman suçlanamaz bir biçimde! Soruşturma komitesinin yürüttüğü çalışmalım kapsamı genişledikçe, soruşturmanın umutsuzluğu daha da belirgin bir hale geldi. Suç ortaya çıkarılacakken sadece siyaset ve mali işler arasındaki alışılmış ilişkiler açıklığa kavuşturulabildi. Hastalığın kaynağının arandığı yerde, organizmanın normal dokusu bulundu. Avukat olarak X, Stavisky'nin şirketlerinin çıkarlarına bekçilik yapıyordu; gazeteci olarak, her nasılsa Stavisky'nin çıkarlarıyla çakışan vergi sistemini destekliyordu; halkın temsilcisi olarak, vergi borçlarının yeniden düzenlenmesinde uzmanlaşmıştı. Peki, bakan olarak? Komite sürekli. X'in bakan makamındayken, bir yandan hala avukatlık ücretini almaya devam edip etmediği ya da iki bakanlık krizi arasında geçen zaman zarfında dimağının kristal kadar berrak kalıp kalmadığı sorularıyla meşguldü. Burada ikiyüzlülükle karışmış ne kadar ağır bir ahlaki bilgiçlik var böyle! Milletvekilleri Odasının eski yöneticisi, cumhurbaşkanı adayı Raoul Peret idamlık suçlu adayı oluverdi. Ancak derinden inanıyordu ki o da başka herkes gibi hareket etmişti, belki sadece biraz daha dikkatsizce -her halükarda, şansı pek yaver gitmemişti. Poincare'nin deyişiyle parlamento emri kakımın ve mali skandalların aşağılık gösterisi nin fonu önünde Celine'in romanı iki yönden önem kazanır. Zamanında resmi soruşturmaya hiddetle yaklaşmış olan iyi niyetli basının Celine'i ulusa iftira ettiği gerekçesiyle mahkum etmekte gecikmemesi sebepsiz değildir. Parlamenter komite, her halükarda, soruşturmasını ne suçlayanların ne de suçlananların terk etmediği, adaba uygun kibar bir dille sürdürmüştü. Fakat Celine'i adetler bağlamaz. Siyasi paletin değersiz renklerini kaba bir şekilde alır atar. Onun kendi renkleri vardır. Bunları sanatçının ayrıcalığıyla, yaşamdan sıyırıp almıştır. Doğru, o yaşamı parlamento tarafıyla, yükseklerdeki iktidarlarıyla değil en bayağı yansımalarıyla ele alır. Fakat bu işleri hiç de kolaylaştırmaz. O, kökleri çıkarır. Edep ve terbiye tülünün altındaki çamur ve kanı gösterir. Onun uğursuz panoramasında küçük çıkarlar uğruna işlenen cinayet, olağandışı olmaktan çıkar: Stavisky olayı modern finansın çok daha yüksek mekanizmasıyla ne kadar bağlantılıysa, bu da hırs ve kendini düşünmenin güdümündeki gündelik yaşam mekanizmasıyla o kadar iç içedir. Celine olanı gösterir. Bu yüzden bir devrimci gibi görünür. Fakat Celine devrimci falan değildir ve öyle olmak gibi bir amacı da yoktur. Hayal olarak gördüğü, toplumu yeniden kurma hedefi onu ilgilendirmez. Tek islediği, onu korkutan ve sıkan her şeyin saygınlığını söküp atmaktır. Yaşam karşısındaki korkuyu bilincinden kovabilmesi için, bu yoksullara bakan hekimin, yeni hayal biçimlerine sığınması gerekiyordu. Romandaki devrimci oluverdi. Genel olarak, sanatın hareketine hükmeden kanun budur: Eğilimlerin çekişmeleri içinden geçerek hareket eder. Çöküş, yalnızca iktidardaki partileri değil, sanat okullarını da vurur. Yaratıcı yöntemler anlamsız hale gelir ve insan duyarlığına yönelik devinimleri durur okulun tükenmiş olanaklar mezarlığı yani Akademi için yeterince olgun hale geldiğinin şaşmaz bir kanıtı. Yaşayan yaratıcılık resmi geleneği, yüceltilmiş fikir ve duyguları, adet ve alışkanlık cilasıyla kaplı imgeler ve ifadeleri reddedip onlardan uzaklaşmadan ilerleyemez. Her yeni eğilim, sözcükler ve duygular arasında en dolaysız ve dürüst teması bulmaya çalışır. Sanatta lüleye karşı verilen mücadele her zaman az çok insan ilişkilerindeki adaletsizliğe karşı mücadeleye dönüşür. Bağlantı ortadadır: Toplumsal yaşam duygusunu yitiren sanat kaçınılmaz olarak yapmacıklıkla kendisini çökertir, üslupçuluğa dönüşür. Ulusal kültür geleneği zenginleşip sağlamlaştıkça, reddedilişi de daha haşin bir hal alır. Celine'in gücü yüce bir çabayla kendisini bütün kanunların dışında tutmasında, bütün adetleri aşmasında yatar. Yaşamın modelini sadece soymakla kalmaz, derisini de yüzer. Bu yüzden iftira etmekle suçlanır. Sırf, sahte özgeciliğin akarlarına hizmet eden birçok dolgun maaşlı rahip olduğu için Çelme, aklın büyüklüğüne ve kahramanlık söylemine, büyük proje ve umutlara, insanlığı bir çembere hapsolmuş Benin karanlık gecesinden çıkaran her şeve sırrını döner. Denebilir ki adeta, kendine karşı alabildiğine acımasız davranan ahlakçı aymadaki kendi imgesinden iğrenmiş ve cama vurmuş, bu sırada da ellerim kesmiştir. Böyle bir mücadele zayıflatabilir ama dışarıya, ışığın parıltısına ulaşamaz. Umutsuzluk hep uysallığa götürür. Uzlaşma Akademinin kapılarını açar. Geçmişe bakıldığında, edebi temelleri sarsıp yıkanların ölümsüzlük kubbesi altında yerlerini aldıkları birden fazla örnek görülebilir. Bu kitabın müziğinde çok anlam yüklü bir uyumsuzluk var. Sadece şimdiyi değil onun yerini alması gerekeni de reddetmekle, sanatçı olanı desteklemektedir. Bu açıdan Celine, ister istemez Poincare nin tarafındadır. Ama yalanı göstererek daha ahenkli bir gelecek isteğini aşılamaktadır. Belki kendisi insandan genel anlamda hiçbir iyi şey beklenemeyeceğine inanıyor olabilir, ama bizzat karamsarlığının özünde belli bir dozda panzehir de saklıdır. Yalana karşı böylesine bir nefret ve hakikate karşı böylesine bir inançsızlıkla Celine ikinci bir kitap yazamayacaktır. Uyumsuzluk kendini çözümlemek zorundadır. Sanatçı ya karanlıkla barış yapacak ya da şafağı algılayacaktır. Troçki, Türkiye'de başlayıp Fransa'da bitirdiği bu denemeyi, tamamen Fransız siyaset ve edebiyatına yoğunlaştığı dönemde yazmıştır. Denemenin ilk taslağı 10 Mayıs 1933'te tamamlandı ve ertesi yıl, Fransa'da değiştirildi. 1935 Ekiminde Atlantic Monthly de yayımlandı."}
{"url": "https://futuristika.org/levent-senturk-kara-grotesk-jan-svankmajer/", "text": "Bu kitap, Svankmajer'in imge dünyasına yönelik bireysel susuzluğumun bir sonucu olarak ortaya çıktı, diyor Levent Şentürk. Şentürk'ün bu nevi şahsına münhasır metni, gerçeküstücülüğün puslu Çek koluna uzanıp, oranın usta imge büyücüsünün dünyasında eşine zor rastlanır bir yolculuk sunuyor. Bu kitap, Svankmajer'in imge dünyasına yönelik bireysel susuzluğumun bir sonucu olarak ortaya çıktı, diyor Levent Şentürk. Şentürk'ün bu nevi şahsına münhasır metni,"}
{"url": "https://futuristika.org/levent-senturk-kic-sozlugu/", "text": "Kiçin niteliklerini sayıp dökmekle bitirmek mümkün görünmese de, figüratiflik, kısır bir biçeme sahip olmak; yenilikçi, orijinal, belirsiz veya deneysel değil geleneksel, standart, sınanmış, bilindik temsiliyet sistemlerine ve kanonlara sadık olmak ilk elde sayılabilir. Estetik olarak tutucu, stilistik olarak tep- kisel, evrensel şekilde erişilebilir, kolayca anlaşılabilir, apaçık ve tek boyutlu ya da belirsizlikten arındırılmış olmak da bunlara eklenebilir. Muhafazakar, hatta dogmatik olmak da kiçin nitelikleridir... Kiç Sözlüğü'nde #levent Şentürk bir mimarın, bir akademisyenin sonra sade bir yurttaşın ortak dilini kurup, bir kentin geçirdiği değişimler üzerinden Türkiye modernizasyonun geldiği bulanık aşamanın çığır açıcı bir eleştirisini bizlere sunuyor. Bu özgün sözlük; sanattan ideolojiye, iktidardan psikolojiye kadar onlarca uğrağında 'kiç' olanın hacimli otopsisini yapıyor, neşteri elinde tutansa yine sapına kadar 'politik' ve varlığını tehdit edene karşı asla lafını esirgemiyor! Her kent kendi kiçlerini yaratır, kiçlerle karşılaşmadan bir kentte bir gün geçirmek bile imkansızdır. Sıradan insanlar kiçlerin çekimine kapılır, kalabalıklara ucuza hoş- ça vakit geçirtmek için icat edilmiş o kadar çok kiç vardır ki, bunları kent yaşamından ahlakçı bir şekilde dışlamaya kalkışmak hayata tavır almaya benzer. Kiç, mutlu mesut bir manza- ra kurmak için eldeki son kentsel araçtır, yalnızca bu nedenle bile geniş bir meşruiyet bulmaktadır. Kent merkezinde gündelik hayatın tamamı şu veya bu şekilde kiçleşmiştir, hiçbir şey kiçin endorfin sa- ğanağından kurtulamaz. Mallar, kişiler, kurumlar ve mekanları, ken- di kendilerini kiçleştirmeden, gündemde kalmanın yolunu bulamaz. Bütün popüler ifade tarzları, kiçleşerek ortalıkta dolanabilirler. Me- sele dolaşım adına neyin ne kadar feda edileceğine karar vermekle ilgilidir. Elbette her şey feda edilmez. Ama bazı şeyler feda edilebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/levent-senturk-kuir-mekan/", "text": "Kuir Mekan, Levent Şentürk'ün, Kült yayınlarının radikal teori dizisinden çıkan yeni kitabı. Yazar, kitap boyunca teorik metinlerle architectureı ar-queer-techturea dönüştürmenin peşine düşüyor. Kitap, yazarın mimarlık, mekan, feminist kuram, kuir, sanat, erillik, beden, kent, deneysellik, ayrımcılık gibi sorun alanlarına dair, son beş yılda (2009-14) yazdıklarından bazılarını bir araya getiriyor. Kitapta, Şentürk'ün çeşitli kitap ve dergilerde yayınlanan ve kuir eksenlerle kesişen yazıları derlenmiş. Kitap, mimarlığı kuir ve kir odağından sorgulayan bir makaleyle açılıyor. Ardından, tarihsel arka plana da uzanan, geniş bir alfabetik beden makalesi geliyor. Mimarlık ve cinsiyet meselesini irdeleyen sonraki makalede, mimarlık öğrencilerinin konu hakkındaki düşünceleri ele alınıyor. Erillik ve kent konusuna odaklanan diğer bölümde, bir mimarlık eğitimi deneyinin yarattığı sorunlar ve çıkış yolları tartışılmış. Heteronormativite ve mimarlık, detaycılık ve fallosantrizm, ego ve mimarlık, mimarlıkta klişeler, sonraki metinlerin temel uğrakları. Bunları muhafazakarlık, göç, sınır konularındaki metinler izliyor. Kentleri ele alan üç metin, Kopenhag'ın Christiania bölgesine, Berlin'deki Eisenman anıtına ve Mardin/Antakya/Yalıkavak boyunca Türkiye'nin doğusundan batısına, bir güney sayfiyeleri okumasına dayanıyor. Bu metinler, fotoğraflar eşliğinde okura sunulmuş. Mimarlıkla ve sanatın kesiştiği pratiklere dair metinlerinde yazar, deneysellik üzerine bir manifestoya, kuir örtü adlı bir atölye çalışmasına ve dönme dolap adlı sanat işine odaklanmış. Bunları, sanatçı Erinç Seymen'in bir yapıtının okunduğu bölüm izliyor. Son bölümde yazarın ayrımcılık ve lgbti bireyler üzerine verdiği bir konferans metni yer alıyor. Kitabın sonuna, seçme kuir bibliyografyası da eklenmiş."}
{"url": "https://futuristika.org/leylanin-evi/", "text": "Yaş ilerledikçe insanın bağlandığı 'şey'ler artıyor ve geçmişe, gençlere nazaran daha çok sahiplenerek bakıyor. Leyla'nın Evi'nde Leyla'nın evinin kendi isteği dışında satışına karşı gösterdiği tepki bu. Ev, sıradan bir nesne değil, geçmişin, içinde yaşanılanların biriktirdiği bir anı gemisi gibi Leyla'nın hülyalarında yüzüyor, oysa evi hileyle satın alan Ömer ve Necla çiftinin derdi bir an önce Leyla'dan ve Ömer'in babasından kurtulup boğaz manzaralı bu evde modern, geçmişten uzak bir ömür geçirmek. Oysa Ömer'in babası, Leyla'nın evinden atıldığının farkında değildir, bu evin bahçesinde yaşanılanlara ait onun da anısı vardır ve gelini Necla'yı hiç sevmemektedir, oğluna yakıştıramaz. Evinden çıkarılan Leyla ise çocukluğunda bahçesinde oyunlar oynayan Yusuf'un evine sığınır, gazeteci olan Yusuf, Almanya'dan göç eden asıl adı Rukiye olan Roxi ile yaşamaktadır. Bir yandan Leyla ile Roxi'nin arasında zaman ilerledikçe samimileşen diyaloğa tanık olurken, diğer yandan Ömer'in babasıyla ve eşiyle arasındaki gelgitleri izleriz Leyla'nın Evi'nde. Zülfü Livaneli'nin çok satan romanından Zeynep Avcı'nın oyunlaştırdığı, Nedim Saban'ın sahneye koyduğu Leyla'nın Evi adlı oyunun genel çatısı bu. Oyun geçmişle gelecek arasında üç kuşak durumunu bir ev sembolü üzerinden anlatıyor. Leyla, saygı duyulması gereken geçmiştir. Bu nedenle evin değeri parayla ölçülemez. Tanıştığı Roxi ise Almanya'da tutunamamış 3. Kuşak genç Türklerden, bir kaybeden aslında. Türkçeyi bile kendisine ait değilmiş gibi kullanıyor. Ömer ve Necla çifti ise modern hayatın dayattığı daha zengin olma, bunu karşılaştığın insanlara hissettirme duy usunu sürekli yaşayan bir çift. Bu farklı insanları aynı sahnede gördüğümüzde rahatlıkla bir Türkiye panoraması çıkarabiliyoruz. Sembolizmin sadece sanatsal etkinliklerde yer alması, günlük hayatımızın dışında kalması bunun en önemli göstergelerinden birisidir. Oyunda kullanılan ev, bizim artık biriktirme duygusunu yitirdiğimizi hatırlatıyor. Biriken geçmişe, sadece kurtulmak gözüyle bakmak, onu sembolize etmemek toplumsal değerimizin yer değiştirdiğini gösteriyor. Diğer bir tartışılacak şey, Roxi'nin varlığı... 3. Kuşak Türklerin neden Almanya'da, kendi benliklerini yitirmelerinin hikayesini gözler önüne sermesi açısından oldukça önemli. Kimlik kargaşasının egemen olduğu, kültürel değerlerinin sürekli yer değiştirmesi nedeniyle bu kuşağın neden kendilerini buraya ait hissetmediklerini anlamak mümkün. Oyundaki Roxi karakterinin bu karmaşa içinde kendini sadece müzikle ifade etmeye çalışması bir çıkış aradığını gösteriyor, tıpkı Mesut Özil'in futbolda tercihini Almanya'dan yapması gibi... Çünkü yapılan tercihler, iki kültür arasında gidip kaygan gelen ruh hallerinin yansıması oluyor."}
{"url": "https://futuristika.org/liberal-bir-hak-olarak-vicdani-ret-mehmet-tarhan/", "text": "Dünyadaki gelişimi bir yana Türkiye'de vicdani ret kavramı, Tayfun Gönül ve Vedat Zencir'in 1989'daki ret açıklamalarıyla dolaşıma girdi. Bu, bir grup anarşistin ülkede sürmekte olan iç savaşa yönelik bir tutum belirleme arayışının ürünü olarak okunabilir. Çeşitli röportajlardan ve İzmir Savaş Karşıtları Derneği tarafından yayınlanan raporda, ilk vicdani retçilerin Kürdistan'da yürütülmekte olan savaşa simetrik bir bakış açısıyla yaklaşmadıkları da kayda geçmelidir. Keza anarşist ve antimilitaristlerin 2000'lerin başlarında gerçekleştirdikleri Yüzleşiyoruz gibi kampanyalar ya da Militurizm gibi etkinlikler de bunu desteklemektedir. Aynı dönem, başından beri hareketin içinde aktif yürütücüler olan kadınların retlerini açıklamalarıyla vicdani ret tartışmalarının özneleri de olma taleplerinin görünür olmasıyla önemlidir. 1999-2004 arasındaki çatışmasızlık süreci anarşistler, antimilitaristler, feministler, ekolojistler, LGBT'ler ve pek çok farklı grubun kendi aralarındaki organik bağları da geliştirmesine olanaklar sağladı. Elbette Öcalan'ın Toplumsal Ekoloji söylemi ve Kürt Kadın Hareketi'nin bu süreçte önemli bir işlev gördüğü teslim edilmelidir. 2000'lerin ortalarından itibaren, özellikle 2004 AB reformlarının da etkisiyle hak temelli sivil toplum örgütlerindeki canlanma, AiHM kararları gibi uluslararası hukuk alanındaki gelişmelerin de etkisiyle vicdani ret hakkı savunusunda bir genişleme dönemi olarak okunabilir. Daha önceleri Anayasanın 72. maddesinin muğlaklığı üzerine kurulan hukuki savunmalar; 90. maddede yapılan değişiklikle getirilen insan hakları alanında uluslararası sözleşmelerin iç hukuktan üstünlüğü ilkesi ve AİHM'in Ülke-Türkiye kararı üzerinden tanımlanmaya başlandı. Bu karar vicdani reddi doğrudan bir hak olarak tanımlamasa ve ülkelerin kendi tasarruflarına bıraksa da vicdani redcilerin sürekli tutuklanma ve cezalandırılma riskini kötü muamele olarak tanımlamakta ve AİHS'nin işkence ve kötü muameleyi yasaklayan 3. maddesinin ihlali olarak görmüştür. Bu sürekli cezalandırılma riskini ise sivil ölüm olarak tanımlamıştır. 2011 yılında Bayatyan-Ermenistan davasında AİHM Büyük Daire'si tarafından içtihat değişikliğine gidilerek vicdani ret bir hak olarak tanımlanmış ve devamında da Erçep, Savda, Demirtaş ve Tarhan davalarında Türkiye sözleşmenin 3. maddesi yanısıra adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesi ile düşünce, din ve vicdan özgürlüğünü düzenleyen 9. maddesinden de mahkum edilmiştir. Tarhan kararında özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkındaki 8. maddeye de atıfta bulunulmuştur. Önümüzdeki günlerde daha önce başvurularda kabul edilmeyen 8. madde ile kişi özgürlüğü ve güvenliğini düzenleyen 5. maddeden de mahkumiyetler beklenebilir. AİHM kararları Görmez ve Delice kararlarında tartışılarak vicdani ret hakkı iç hukukta zımnen kabul edilmiş sayılabilir. Bütün bu hukkuki gelişmeler Türkiye'de yakın bir zamanda vicdani ret hakkının tanınacağı konusunda önemli göstergeler. Ancak vicdani red hakkı düzenlemesinin nasıl yapılacağı, bu hakkın herkes için erişilebilir ve kullanılır olup olmayacağı, olası sivil hizmet'in sosyal hizmetler alanında örneğin; hizmetlerin kalitesi, alanda hali hazırda çalışan kişilerin sendikal haklarına etkileri gibi nasıl etkileri olacağı, alternatif hizmetlerin sınıfsal ayrımcılığı barındırıp barındırmayacağı tartışılmalıdır. Tabii ki Kürdistan'da savaşın tarihi ve Irak'ta ABD işgali gibi örneklere baktığımızda Profesyonel Ordu-Yurttaş Ordusu meselesini önemli bir gündem olarak görmek durumundayız. Bu tartışmaları yürütmeden liberal anlamda vicdani ret hakkı üzerine yoğunlaşacak çalışmalar hukukla belirlenmiş alanın dışına çıkamamak anlamına gelir. Türkiye'de vicdani ret hakkı savaşa karşı ama barışı kurma yönünde bir öneri olarak ortaya atılmış bir enstrümandır. Uluslararası hukuk alanındaki gelişmeler ve neoliberal düzenin savaş düzeninde değişikliklerle ilişkilidir ve zorunlu askerliğe dayalı orduların ihtiyacı karşılamakta yetersiz kaldığı açıktır. Barışı sağlamaya yönelik toplumsal bir karşı çıkış olarak vicdani reddin kullanışlı bir araç olarak kalması için, özellikle kadın retçiler aracılığıyla vücuda gelen antimilitarist perspektiften ilham alarak uluslararası ve yerel hukukun, BM ya da AK gibi uluslararası kuruluşların, yani devletlerin çizdiği sınırların dışında bir vicdani ret eylemliliğinin oluşturulması elzemdir. Aksi takdirde neoliberal düzenin yeni dizaynı için araçsallaştırılmayı bir kazanım olarak görmek riskiyle karşı karşıyayız. Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 15. sayısında yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/libido-airbag-seks-sakatat-ve-rocknroll/", "text": "Didez : Yıllar sonra bazı şeyler yayınladılar ve birkaç konser verdiler, yeniden bir araya gelmelerinden bu yana iki sene gibi tekrar aktiftiler. Fakat şu an Gut tamamen bitti. Gut'tan tüm elemanları tanırım ve kişisel bazı sebeplerden dolayı bir daha bir şey yayınlamayacaklar gibi gözüküyor. Evet, öyle gözüküyor... Fakat biz hiçbir zaman cybergrind gibi bir kelime yaratmadık. Bu tarz müzik için asla özel bir isim kullanmadık... İlk demomuzda sadece porngrind from outer space yazdık... industrial techno grind veya bunun gibi birşey demeyi tercih ederim. Tamamen yeni bir şey yapmak ve insanları etkilemek gibi bir niyetimiz hiçbir zaman yoktu. Sadece bilgisayarlarda parça yapmayı seviyorduk... Ve yeni bir şey keşfettiğimize dair bir düşüncemiz de asla olmadı! Maalesef, cybergrind olarak adlandırılan grupların çoğu beş para etmez, bu benim fikrim. Fruity Loops'da blast beat yazmak, dandik gitarlar ve biraz böğürmekten daha fazla birşeyler olmalı. Fakat, Erwin ve SMES her yönüyle eşsiz, o gerçekten iyi yapıyor. Gerçekten bir şeyler tavsiye edemiyorum çünkü bu günlerde grind scene ile pek alakalı değilim. İyi bir şeyler dinlemek istediğimde genellikle, her şeyin yeni olduğu erken doksanlardan bir şeyler koyuyorum. Bazı yeni grind gruplarının konserlerine gidiyorum fakat, hiçbiri grind olaylarının başladığı dönemki gruplar kadar kıçımı tekmelemiyor. Berlin'de, Kreuzberg'e yakın yaşıyorum ve bu olayların içindeyim. Türk gençlerinin boş vakitlerinde rap yapmalarından bahsediyorsan, bence bu yasadışı bir şeyler yapmaktansa yaratıcı bir şeyler yapmak adına daha iyi. Türkler için burası zor bir yer, çünkü Berlin'de çok fazla iş olanağı yok. Bazı Türk arkadaşlarım var ve aramızda kesinlikle hiç bir problem yok, çoğu uzun zamandır burada yaşıyor veya Almanya doğumlu. Fakat, Almanya'da büyüyenler için ailelerinin geldiği kültür ile Alman kültürü ve mantalitesini sentezlemelerinin kolay olmadığını biliyorum. Yani, metal scene her zaman şok edici birşeylerin peşinde olmuştur. Black metal okültizm ile başladı, death metal kanlı şeylerle, grindcore da patolojik şeylere bulaştı ve bunlar da yetmeyince porn-şeylere ve seksizmi konu almaya başladılar... Libido Airbag için konuşacak olursak bunlar bizim pek de umrumuzda değil açıkçası, biz müziğe konsantre oluyoruz ve yaptığımız şarkı başlıklarına bakacak olanların ciddiye almayacağı, sadece gülüp eğlenecekleri espirili bir tavırda iş görüyoruz. Sebebi şu ki bahsettiğin oluşumlar bir yaşam tarzıyla, politik bir tavırla daha çok ilgili. Fakat death metal'de devrimci veya eleştirel bir yön yok. Bana sorarsan, death metal fanları, sadece hayattan zevk almaya çalışıyorlar, işe gidiyorlar ve hafta sonları eğleniyorlar. Belki... Uzun saçlarıyla, üzerinde kurukafa, kemikler veya kanların yer aldığı çizimler bulunan siyah tişörtleriyle tipik bir death metalcinin toplumun geri kalanı için pek de normal olduğunu söyleyemeyiz. Fakat bunun 80'lerin sonlarındaki gibi sıra dışı bir şey olduğunu da düşünmüyorum. Avrupa sanırım çok değişti. Kurukafa buralarda oldukça popüler bir sembol... Kurukafalı tşörtleri hemen her yerden rahatlıkla bulabilirsin. Söyleşi ve Libido Airbag'e ilgin için teşekkürler Erman. Yeni albümümüz Testosterone Zone. Müziğimizle ilgilenenler libidoairbag. de ziyaret edebilirler veya facebook'dan, myspace'den bizi bulabilirler. Herkese selamlar."}
{"url": "https://futuristika.org/linkler-karl-marx-nedir-itham-boyer-ve-nicenin-cocuklari/", "text": "- Yersiz şeyler'de yayımlandı Karl Marx Nedir? Alexander Bogdanov Uzun zaman önce öldü... ama gariptir ölüm sözü onun adına uygun düşmez. Ardında kalan, başka herhangi birinde olacağı gibi, temelde tek bir şeydir davası. Ve bu dünyada hiçkimse şimdiye dek ardında bu kadar devasa bir kalıt bırakmamıştır. Bu kalıt yaşamın fikri, örgütlenimi, örneğidir. Fikir... Politik ekonomiyi, tarihi ve bütün toplumsal bilimler alemini dönüştürmüştür o; felsefeye yeni bir can vermiştir. Yalnız arkadaşları değil düşmanları bile tekrar tekrar onun düşünce ve bilgi zenginliğinden kullanmaktadır ve bu daha uzun süre böyle sürecektir. Hepsinin temelinde herşeyi birleştiren canlı bir fikir yatar. Kendi içinde çok basit bir fikirdir ama ne herkes bu fikrin büyüklüğünü anlar. - Fehim Taltekin'in İthamı: - fakireden dışarı'da yazılanı okurken, incecik kasların güçlendiğini hissettik. belki de Kürdistan'daki çocuklara giderken devletin katlettiği güzellikler gibi kalabalık, çok kalabalık gitmeli bir şeyler vermeye, kime borçlu olduklarını bilmelerine imkan olmasın, borçluluk hissi kalabalıkta buhar olup uçsun diye. - 2013'te Cannibal Books, Anne Boyer'in metnini ABD'de bastıktan bir hafta sonra metni Türkçesini Kült'ten el yapımı panfle olarak okumuştuk. - 50 adet numaralı kopya bir hafta içinde tükenmişti. Kaldı ki bu metin şu an Türkiye'de yaygınlaşan panfle yayıncılığınında bir bakıma önünü açtı, birçok kişiye ilham verdi. Sevgili Rafet Arslan geçtiğimiz yıl bu metin üzerine bir İstanbul'da bir performans sergiledi. Zaman içinde bu metnin yeniden basılması için Kült'e çok talep geldi ancak metni yeniden yayınlamak yerine dijital kopyasını paylaşmayı tercih ettik. İndirin, çıktısını alın, çoğaltın, sevdiklerinize hediye edin ya da dürüp sevmediklerinizin kapısına bırakın."}
{"url": "https://futuristika.org/linkler15072015/", "text": "- Halil Duranay yazdı, Ulus Baker'in Ölüm Yıldönümü Vesilesiyle: Kültür Endüstrisi Üzerine Yeniden Düşünmek - Murat Başekim, yeni öykü kitabı 'Demir Dövme Öyküleri'ni Taraf'a anlatmış. - Melike Koçak, zaten yazmıştı: Bir Yok Etme Aracı olarak Edebiyat Eğitimi - Sizler, bir kasabadaki kütüphanede kitap okumuşsanız, Levent Cantek'in gezici, gezemeyen kütüphanelerini de okumalısınız. - Jaguar Yayınları, Cioran hazırlıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/little-rockin-ilk-siyahileri/", "text": "Takvimin yaprağında 22 Eylül bazı insanlar için hiçbir şey ifade etmeyebilir. Esasında bana da ifade etmezdi. Ta ki Sezin Öney'in bana o günün Ernest Green'in doğum günü olduğunu hatırlatmasına kadar. Şimdi hemen, Kimdir bu Ernest Green? denebilir. O kimilerine göre bir hikayenin kahramanı, kimilerine göre cesur bir insan hakları savunucusu, kimilerine göre rezilin ve utanmazın biri. Kim ne derse desin bence o cesur ve hayatını idealleri için yaşayan kişilerden biri. Green'in kim olduğunu anlatmak için öncelikle 1954 yılında Amerika'da görülen bir davaya bakmak gerek; Brown-Eğitim Kurulu'na Karşı. Afrikalı Amerikalıların yani zencilerin yani siyahilerin ABD'de ayrı sınıflarda öğrenim görmesine karşın açılan bu davada anayasanın eşitlik hakkı göz önünde tutularak tarihi bir karar alındı. O tarihten sonra siyahilerle beyazlar aynı sınıflarda eğitim görecekti. Bu otobüslerde sadece arkaya oturabilen, lokantalara alınamayan, girdiği lokantada hesabı peşin ödeyen siyahiler için büyük bir zaferdi. Ancak doğal olarak bundan hoşlanmayan beyazlarda çoğunluktaydı. Zira ülkede çok meşhur bir siyahi bile kimi zaman bir lokantada yemek yiyebilmek için orayı kapatmak zorunda kalabiliyordu. Mahkemenin verdiği karardan sonra siyahi öğrenciler beyazların sınıflarında dersler almaya gittiler. Fakat Arkansas eyaletinin başkenti Little Rock'ta bu karara karşı çıkan beyazlar, ırkçılık yanlısı kuruluşlar ve tabii en önemlisi vali Orval Faubus dokuz öğrencinin Little Rock Merkez Lisesi'ne girmesine izin vermedi. Little Rock Dokuzlusu olarak anılan öğrenciler okula gittikleri ilk gün eyalet federal güvenlik güçlerinin de etten duvar örerek onların içeri girmelerine engel olduğunu gördü. Halk ikiye bölünmüş durumdaydı ve anayasa bir nevi kilitlenmişti. O sırada tüm gözler dönemin başkanı Dwight Eisenhower'a çevrildi. Eisenhower önce vali Faubus'a mahkeme kararına uymasını söyledi. Ancak siyasi çıkarlarını düşünen Faubus bunu reddetti. Dokuz aylık tartışmanın sonunda Eisenhower Başkanlık Yetkisi'ni kullanarak Arkansas'ın güvenlik güçlerini komutasına aldı ve Ulusal Ordu'dan 101. Hava Birliği'nin nezaretiyle, siyah öğrencilerin okula başlamasını sağladı. Dokuzlunun aileleri de eğitime önem veren kişilerdi. Çocuklarının öncü olarak beyazlarla aynı sınıfta okumasından gurur verici bir olay olarak söz ediyorlardı. En sıkıntı çektikleri durumlarda bile onlar çocuklarının beyazlarla okuma kararına hata olarak bakmadı. Eisenhower'ın bu tutumuna karşın olaylar durmadı. Dokuzlu okulda dayak yedi, birinin gözüne asit atıldı, bir diğeri bıçaklandı. Ancak Ernest Green başını eğmeden, bütün zorluklara karşın okulu bitiren ilk siyahi öğrenci oldu. Tabii okuması gibi mezuniyeti de olaylı olmuştu Green'in. Okul müdürü törende şiddet olaylarının yaşanabileceği duyumunu aldığını ve törene katılmamasının daha iyi olacağını söylemişti. Hatta diplomasının eve postalanacağı garantisini vermişti. Green ise buna karşılık mezuniyetin hakkı olduğunu ve her ne olursa olsun törene katılacağını söylemişti. Ve dediğini de yapmıştı Gren, mezuniyete katılmıştı. Bütün bu badirelerin ardından katıldığı mezuniyet töreninde onu bir sürpriz bekliyordu. Martin Luther King Jr., Green'in annesinin yanına oturmuş, onun diplomasını alışını alkışlayarak izliyordu. Vali Faubus ise boş durmadı ve eyalette ırkçılığı destekleyen yasalar çıkardı. Hatta o kadar ileri gitti ki 1958'de eyaletteki tüm liseleri kapattı. 1959'da ABD Anayasa Mahkemesi, okulların bu şekilde kapatılamayacağına karar verdi. Bu kararın ardından ırkçılık ülkede giderek kırılmaya başladı. Ufak bir not olarak da... Yerel Arkansas Gazette'den Harry Ashmore 1958 yılındaki Pulitzer ödülünü yaşanan olaylar konusundaki köşe yazılarıyla kazanmıştı. Ashmore yazılarında olayların bu kadar büyümesinin sorumlusu olarak Vali Faubus'u göstermişti."}
{"url": "https://futuristika.org/liverpooldaki-tacoma/", "text": "Tacoma Narrows Köprüsü'nün olayı sıradışı bir kazaydı. Rüzgarın titreşim frekansı vardır, bu frekans başka bir nesnenin frekansıyla eşleşirse rüzgarın gücü katlanır. Köprünün yıkılmasına sebep olan da buydu. Biz de bu tipte bir yıkıcı frekans gücüne duyduğumuz hayranlığı ifade etme ihtiyacı duyduk. Gareth Halsall Jack Robinson Mike Garth Tommy Rogers Liverpool, İngiltere'den bir grubuz. Ocak 2010'dan beri birlikte çalıyoruz. İlk EP'miz In the Darkı adresine ekledik. Daha sonra yerel olarak konserler vermeye başladık, kayıt ve mix ekipmanı ve dağıtım için para bulduğumuzda In The Light adlı ikinci EP'mizi kendimiz dağıtmaya başladık. Dünyayı benim için daha iyi bir yer haline getiren gruplar: Deerhunter/Atlas Sound, White Stripes, Joy Division, Flaming Lips, My Bloody Valentine, Wilco, The National, Radiohead, Pavement, Pulp, Kurt Vile, War on Drugs. Tahmin edebileceğiniz gibi pek çok şeyden etkilendik, üzerinizde ne kadar çok etki olursa, bunlardan o kadar çok besleniyorsunuz. Blues da seviyorum, Son House ya da Robert Johnson gibi. Canlı performanslara gelince, White Stripes ve Flaming Lips beni tam anlamıyla uçurur, konserlerindeki enerjileri bende canlı müzik yapma isteği uyandırıyor. In The Dark temel ekipmanlarla 3 hafta gibi çok kısa bir sürede kaydedildi, dediğiniz gibi garage rock ve psychedelic daha çok hissediliyor. Bunun nedeni de o zamanlar pratik yaparken çok fazla Joy Division ve The Doors şarkıları çalmamız. Hala Electric Charm ve Drowned World şarkılarını canlı performanslarda çalıyoruz. Octopus daha da fazla müzik türünün bir harmanı. Canlı müziğe enerjimizi katmaya çalışıyoruz böylece bir post-rock soundumuz var ancak bütüne bakarsak bu sound ambient uçlara da kayıyor. Octopus'a sampling ve synth soundlarını da ekledik. Ipad'ler prova çalışmalarımıza dahil oldu, ipad'lerdeki synth'leri birkaç şarkımızda duyabilirsiniz. Temel riff motifleri olan kısa şarkılarda biraz garage rock da var. Octopus'un kaydını yine kendimiz yaptık. Forest Fire ve Patterns gibi gruplardan güçlü destekler alıyoruz böylece daha fazla göz önündeyiz bu da bizi daha sonra bir plak şirketiyle kayıt yapma yoluna gitmeye yöneltebilir. A. Doğan notu: Diğer şarkıları henüz seçmemişler. Gareth son olarak Octopus için 14 şarkı kaydettiklerini ama sayıyı 8'e indireceklerini söyledi."}
{"url": "https://futuristika.org/liz-jensen-hayalgucunun-sinirlari-sonsuzluga-el-atti/", "text": "Egg Dancing : Hazel Sugden kocası tarafından bilimsel araştırmalarında denek olarak kullanıldığını keşfeder. Sekiz yıllık evliliği sonucunda ona kalan kusursuz bebek projesinin ürünü olan hatalı bir çocuk ve egosu yüzünden karısını bile kandırabilen jinekolog bir eştir. The Ninth Life of Louis Drax : Sorunlu, sakar, kaza bağımlısı Louis, dokuzuncu yaşgününde kayalıktan aşağı düşerek komaya girer. Onu komadan çıkarabilecek tek kişi olan Dr. Dannachet ise Louis'in karanlık dünyası ve tıbbın sınırları arasında sıkışıp kalmıştır. The Paper Eater : İngiltere'de doğurganlık krizi patlak verir. Yeni çağda çocukların yerini dolduracak olan maymunlardır ve Bobby Sullican isimli veteriner müşterilerinden birinin kızını yanlışlıkla öldürmüştür. Her taraf mayın dolu. Tam beş dakika yedi saniyede bir patlama duyuluyor. Artık şiddetine ve yankılanma sesine bakarak ne kadar uzağımda olduğunu tahmin edebiliyorum. Buraya ilk geldiğim zamanlarda duyduğum heyecan yerini ölüm korkusuna bıraktı. Her gün zamanın azaldığını hissediyorum ama kalmaya karar verdim. Dönecek bir ailem olmadığından ya da hayattan vazgeçtiğimden değil. Başkalarının umutsuzluğu beni buna zorluyor. Yazamıyorum bile. Eskiden hislemi anlatmak için bir kadeh şarap ve Tom Waits yeterli olurdu. Burada müzik sadece ezan başladığında kulağımızı büyülüyor. Gördüklerimi sadece deklanşöre basarak gerçek yapabiliyorum. Biliyorum buradan binlerce kilometre uzakta, güneşten kavrulan bir kumsalda uyuma hakkım var. Şimdilik kullanmıyorum. Kalmamın ve çektiğim fotoğraflarla ölümsüzleştirmek istediğim zamanın, bomba seslerini ve kurşunları yok etmeyeceğimi bilsem de... Birkaç gün. Yalnızca olan bitenin gerçek olduğuna inanmam için birkaç gün daha. Liz sana söylemek istediğim, duymanı dilediğim yüzlerce kelime var ama hepis kuşunlarla birlikte teker teker ölüyor. Söylediğimiz barış şarkıları tükendi. Yaşamak bile nefes alıp vermekten öteye geçemiyor. Yeniden görüştüğümüzde savaştan gelen bie gazi gibi kabullen beni. Ve lütfen ne kadar zayıflamış ya da bakışlarımının ne denli kararmış olduğunu söyleme. Yarın benim için Rain Dogs çal evinde. Peter öldü. Bu mektup elime ulaştıktan sekiz ay sonra. O günden beri altı yıl geçti. Benim için kahkahalar, endişe ve umutla dolu uzun zaman. Dönmüş olsa gözlerindeki ışığı bulamadığımda ne derdim ona hiç bilemedim. Ondan aldığım son mektup masamın karşındaki panoya çivilenmiş duruyor. Sanırım bir gün amnesiac olsam bile bunu hatırlamak istediğimden. Dünyanın intihar etme serüveninin bir kanıtı olarak. Peter'ın ölümünden sonraki dört gün ağlayamadan, konuşamadan, beraber resimlerimize bakamadan geçti. Doktorlar buna şok etkisi ya da travma gibi isimler takmayı tercih edecektir. Cenazesinde, fotoğraf makinesi tabutunun üzerine konulduğunda hıçkırıklar içinde bütün kinim saçıldı etrafa. En tuhafı suçlulun hepimiz olduğunu bilmek. Bugün BBC'de intihar komandolarının hayatlarını izledim. Aslında her gün sekizde başlayan dizimi beklerken haberlere göz atmak için kanallarda dolaşıyordum. Görüntüye takıldım. Savaşa, on iki yaşında tüfeklerle dağlara yollanan çocuklara, gülümsemek yerine her günü ölerek geçiren geçiren kadınlara ve uzaklardaki mavi gökyüzünün hayalini bile kuramayacak kadar umutsuz olan adamlara baktığımda da aklıma Peter geldi. Böyle olmamalıydı. Hayat, Harlequin romanlarındaki dramları bile kaldırmak için çok kısa. Gazetecilik yapmaya ilk başladığım yıllarda Ortadoğu'da görevliydim. Önce iyi para verdikleri için ufak bir maceraya atılmak hoşuma gitti ardından bağımlı oldum. İran, Irak, Birleşık Arap Emirlikleri, Kuveyt... Pek çok ülke gezdim. Henüz savaş yeterince yayılmamışken ortalarda dolanan meraklı İngiliz rolünü oynadım. Bana çok hikaye anlattılar. Sanırım gülümsemem ilgilerini çekiyordu. Canon marka makinem ve küçük defterimle evlere, yaşamlara, kavgalara girip çıktım. Gözlemlerimin onları kurtarabileceğine inandılar. En çok kadınlar anlattı. Freelance çalışıyordum. Kendi saatlerimce, bazen bir taksi mesafesinde gittiğim evlerde, diğer zamanlardaysa motorun arkasında geçen uzun yolculuklar sonrasında karşıma çıkan hanlarda. Herkesin hikayesini benim bakış açımdan uzakta olanlara anlattım. Çoğunlukla mendillerle çıktığınız filmlerden bile daha vahim durum. Freelance işlerin büyük avantajı, size yaptıklarınız başına iyi para vermelerinin yanı sıra, tanık olduğunuz olayları gazetelerine basmak için kapışan pek çok patron. Bir sırt çantası ve doğru kelimelerle birlikte görmeyeceğim olay yok. İnsan çok tuhaf bir yaratık. Bilmiyorsanız diye tekrarlamak istedim. İstedikten sonra yapamayacağımız iş, dahil olamayacağımız macera, çıkamayacağımız yol yok. Ve bunu bilmek, terör altında ezilen bir şehirde işimi kolaylaştırdı. Ben sadece bir geziciydim. Kalanların acılarını hafifletmeye çalışan. İki yıl sonrasında ise evime döndüm. Seçimlerim bana bu hakkı tanımış olduğundan. BBC'de önce gazeteci ardından televizyon ve radyo prodüktörü olarak çalıştım. Sahnenin arkasına geçtiğinizde kameralar, bütçeler ve zamanlamalarla doldurulmuş günler inanılmaz bir zevk veriyor. Hiç tanımadığım bir şehri gezmek ya da iki gün önce hayatıma giren adamın sabahları gülümseyerek uyandığını öğrenmek gibi. Çalışma saatleri ne kadar uzarsa, tutkum aynı oranda arttı. Zamanla sabah kahvaltılarını, akşam yemeklerini ve gece atıştırmalarını da masama taşır oldum. Hayatıma uzun zamanlı giren hiçbir adam olmadı. Sevgili işim hepsini etrafımdan uzaklaştırdı. Biraz maymun iştahlı olduğum söylenir. Küçükken de tabağımda dört ayrı renkte yemek olmasını istermişim. Etin tadı kaçtığında makarnalarla zeklenir, bezelyeleri saymaktan sıkılınca da havuçlara sulanırmışım. Bu huyum büyüdükçe azalmadı. On üç yaşımda en sevdiğim şeyler basketbol, yüzme, gitar çalmak ve resim, yirmi üç yaşımda akşam yemeği randevusu için ajandamda yazanlar Tim, Blake ve Chris oldu. Otuzlu yaşların sonlardında da program akışını yazarken Fransa'ya taşınıp heykel yapmaya karar vermeme kimse şaşırmadı. İşler de aşklar gibi bir gün terkedilmeye aday. Hırslı, tutkulu ve kararlı bir kadınım. Bu yüzden birşeye başladığımda hayatımın büyük çoğunluğunu o kaplar. Heykel yapmadığım zamanlarda müzede dolaşıyor, bu işin tarihi hakkında kitaplara göz atıyor ya da malzeme satın alıyor olurdum. Sonra yemekleri ve çalan telefonları unutarak beynimde şekillenen görüntüleri alçıya geçirme safhası gelirdi. Sancılı dönem adını verdiğim asla mükemmele ulaşamayan bir arayış. Çünkü aslında yapmak istediğim ruhumun içinde dolanıp duran canavarların bir kopyasıyken, elimden gelen Elm Sokağı kabuslarındaki birkaç karakter. Bu yüzden uzun sürmedi. Yedi figür ve heykel aşkına feda edilmiş bir oda sonrasında heykellerden vazgeçtim. Belki yeteneğim olmadığını görmek canımı sıkmış olabilir. Sanırım bir iki ay kadar meşgalesiz kaldım. Kahvelerde gezinip kibrit toplamamı ya da önüme açtığım deftere notlar almamı samayacaksanız. Bir sürü gazete, deterjan bileşimi, kahve kutusu yazısı okuduktan sonra aklıma gelen kelimeler bana ilham vermiş olmalı. Herşeyi kişileştirmeye başladım. Bir gün balkonumun kenarında duran martıya isim taktığımda aslında uzun zamandır yapmakta olduklarımın sayfalarda birleşebileceğine tanık olmak istediğime karar verdim. İlk kitabım Egg Dancing böyle oluştu. Tek olur diye düşünmedim diyemem. Yazarlık da her zamanki gibi gelip geçici bir heves olarak haneme yazılır ve ben yenisini keşfedene kadar debelenip, hatıralar bölümüne iade edilir sandım. Uzun süreli bir ilişki yaşayabileceğimiz hiç aklımdan geçmedi. Ama başkalarının fikirleri ve benim söylediklerim üzerine yapılan polemikler çoğaldıkça içimdeki kelebek kıpırdanıp durdu. 1998'de ikinci kitabım Arc Baby, 2000 yılındaysa the Paper Eater doğdu. Yazarlık başka bir iş aramama gerek bırakmadı. Hayalle gerçek arasında gidip gelen hikayeler yazdığımı söylüyorlar. Kendi girdiği komada karanlık bir gerçeklik kuran çocuk, kocası tarafından deneylere alet edilen kadın, sıradışı bir ülke üzerine yazdığım için. Hiçbiri aklınızdan geçen kişinin karşınıza çıkmasından ya da tam umudunuzu kaybettiğiniz anda sizi tüm varlığınızla sevecek bir adam gelmesinden daha garip değil. Sıradışı, inanılmaz, mucizevi diyebilirsiniz. İmkansız aralarına karışmadığı sürece benim keyfim yerinde. Hep tekrarlıyorum. Bilimkurgu aklımızın sınırlarından saha fazlasını gösteremez. Bir kere hücrelerimizde canlanan görüntünün gerçek olmaması için hiçbir neden yok. Mobil bir hayatım var. Sanırım yazmayı en çok bu yüzden seviyorum. Sushimi yerken ya da yatağımda akşam haberlerini izlerken birkaç cümle göründüğünde ekranda, o günü verimli kapatmış oluyorum. Her sabah 9'da kalkıp masamın başına otursam da, bazı günler sokakta yürüken bulduğum cümleler sekizinci bölümü ortaya çıkarabiliyor. Bu yüzden yanımdan geçen herkesin hareketlerini izlerim. Yüz yirmi sekizinci sayfaya geldiğimde kahramanım olmaları muhtemel. Eski alışkanlıklarımdan da pek kurtulduğum söylenemez. Yazmıyorsam beni büyük kitapçılardan birinde dördüncü saatimi doldururken ya da kırtasiyede üçyüz Euro'luk bir faturayı ödemeye çalışırken görebilirsiniz. Kelimelere ve suç ortaklarına bayılıyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/liza-asche-neden-kucuk-tavsan-derisini-yuzdugumuz-zaman-artik-sekmiyor/", "text": "Aslında kendimden bahsetmeyi pek sevmiyorum. Sanırım resimlerim beni, kendim hakkımda söyleyebileceklerimden daha iyi tanımlar. Çocukluğumdan beri doğaya ve mitolojiye, yaratmaya ve yıkıma, yemeye ve yenmeye karşı büyük ilgim var. Neden küçük tavşan derisini yüzdüğümüz zaman artık sekmiyor? Gökkuşağı renkleri ile boyanmış dağlar arasından geçen tren yolculuğu uzun sürerdi ve camdan baktığımda kendimi içinden metal iskeleti çıkmış yıkılan yeni binaların yanında mastürbasyon yaparken görürdüm. Hurda burada tekrar değer kazanmıştı. Sonra kafamıza plastik çiçekler taktık ve yüksek sesle gülerek komşumuzun kapısının önüne sıçtık. Sonra kafamıza plastik çiçekler taktık ve yüksek sesle gülerek komşumuzun kapısının önüne sıçtık. Ben çıplak bedenleri kullanıyorum. Ancak bunun tam olarak cinsellikle ilgili olduğu söylenemez. Bazen bambaşka bir şeyi anlatmaya çalışırken bu araca tesadüfen denk geliyorum. İçsel çatışmalarla çok uğraşıyorum ve işlerimde bunları da kullanıyorum. Burada aslolan bireyin, dışarıdan yapılan sosyal ve ahlaki baskıyla arasındaki çatışma. Bununla birlikte, içsel canavarımız ehlileşiyor ve sonunda yaratıcı ve ilginç insanlar bile osuran et yığınlarına dönüşüyor. Uyum sağlayabilmeliyiz. Uymayan da uygun hale getirilir. Sonuçta kimseye resimlerimi nasıl algılaması gerektiğini söyleyemem. Yeni yorumlar almak ve insanların hayatında nelere sebep olduğunu, onlarda neyi kışkırttığını görmeyi daha heyecan verici buluyorum. Çevremde birçok yaratıcı insan bulunuyor, evet, ancak bunlardan çoğu kendini asla bir sanatçı olarak nitelendirmiyor. Çoğu müzik, edebiyat ya da görsel işlerle uğraşıyor, ama bundan daha önemlisi; sıradan, günlük aktivitelerdeki şeffaf, yaratıcı ve maddi sonuçlarla alakalı olmayan alışveriş. Hayalgücü her şeyi oyuna çevirip, günlük hayatı bir maceraya dönüştürebilir. Yaratıcı insanlarla bilinmeyen gerçekliklere, imkanlara dalmak ve bunları aramızda ilişkilendiriyor olmak benim için büyük bir ilham kaynağı. Daha çok hangi teknikle çalışmaktan zevk alıyorsun? İpek baskının bu derece popüler olduğu bir dönemde desen, pentür, kolaj gibi klasik teknikleri tercih ediyorsun. Farklı teknikler deneyerek keşifler yapıyorum. Kolaj, oyma, resim, vücut boyama, farklı materyallerden kostüm tasarlama ve kısa bir süredir de dövme ile ilgileniyorum. Bunlara hem araştırma, hem de oyun diyebilirim. Benim için önemli olan fikirlerimi ve ifade şeklimi genel anlamda geliştirmek ve bireysel sonuçların ön planda olmaması. Her materyal ile farklı bir bağ ve hikaye oluşuyor. Örneğin, kolajlar yaratılışlarında tahrip edicidir ve voodoo'yu hatırlatırlar. Buna karşın kestiğim parçalar, onlara yapacağım bütün terbiyesizliklere karşı çaresizce elime düşmüş durumdadırlar. Yani kullandığım tüm tekniklerin kendine has ve beni ileriye götüren, aynı zamanda birbirleriyle iyi karıştırılabilen tuhaflıkları var. Edebiyatta, müzikte veya görsellikte olsun, sanatçının kimseyle paylaşmadığımız, kalabalıklardan sakladığımız en özel parçamıza, iç dünyamızın derinliklerine dalmaya çalışması ilgimi çekiyor. Ya da farklı bakış açıları ve gerçekliklerle bize her şeyi sorgulatması ve kafamızı karıştırması. Bu beni ilgilendiren bir konu değil çünkü bu tür durumlarla hiç karşılaşmıyorum. Bununla birlikte, cinsiyet şemasına göre hareket etmenin, düşünmenin ve yaşamanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. Cinsiyet ayrımı olmaksızın tüm sanatçıların muzdarip olduğu problemin buna problem demekten çekinmiyorum sansür olduğunu düşünüyorum. Sansür bence sözde liberal kültürlerin arkasına saklandıkları ve dini, cinsel ya da ahlaki bariyerlerini örttükleri ve yanlış, boş hukuklarını ve artan cehaletlerini büyük kelimeler olan hak ve hukuk kelimeleriyle ağızlarından sarfettikleri bir ikiyüzlülükten ibaret. Görsel olarak mağara resimleri ve Orta Çağ'dan günümüze kadar gelen her şeyden biraz topluyorum. Yalnızca belli sanatçılara odaklanan bir toplama değil bu, aynı zamanda farklı konular, zaman dilimleri üzerine de yoğunlaşıyorum. Bu resimler arasındaki farkları ve benzerlikleri araştırırken kayboluyor ve bir anda kendimi Ernst Haeckel'in derin denizlerdeki mikroorganizmaların gelişimi üzerine yazdığı bir kitabın içinde bulabiliyorum. Rene Laloux'in La planete sauvageı ile Hieronymous Bosch'un resimleri arasında tuhaf bağlantılar kuruyorum. Tüm bunların dışında, sürrealizm, dadaizm ve sitüasyonizm akımlarının gerçek bir fanıyım. Çalışma şeklim bu soruyu cevaplamamı zorlaştırıyor. Herhangi bir spesifik şey üzerinde çalışmıyorum. Her zamanki gibi: Kolajla birleşmeyi bekleyen bir yığın kağıt kırpıntısı, tamamlanmayı bekleyen linol baskılar ve tuvaller var. Sanırım bu aralar beni takip etmenin en kolay yolu arada bir Facebook ve/veya Tumblr sayfalarıma göz atmak."}
{"url": "https://futuristika.org/lodoscu-anilari-itiraflari-ve-mektuplari/", "text": "Gözlerinden Akan Suyun İzlediği Yolun Saçma Kıvrımları Ve Zamanın Akışına Ayak Uydurmaya Çalışan Hislerinin Toplumsal Kaygılarla Yapılmış Kronolojik Sıralaması adlı kitabı bitirdim. Beş yüz on iki sayfa boyunca onlarca satırın altını çizdim ve bu satırları not defterime tek tek yazdım. Bu süreç beni sevme ihtimalinin matematiksel olarak iyice azalmasına sebep oldu farkındayım. Bu yüzden Danıştay'a, Sayıştay'a ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'na birer dilekçe yazdım (Ek-1). Gümrük Muhafaza Müdürlüğüne ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'ne sana gönderme cesaretini gösteremediğim mektupları taahhütsüz ve özensiz bir şekilde postaladım (Ek-2). Ne anlatmak istediğimizi benim de pek çözemediğim eylemin ardından kendi kalemimden tüm medya organlarına bir mektup yazarak olayın sorumluluğunu üstlendim (Ek-3). Mektubumu Cemal Süreya'nın Sana Giden Yollar Kapalı adlı şiiri ile bitirmiştim. (Ek-4) Ama mektubumun o kısmı hiçbir yerde okunmadı. Oysa mektubun anlatmak istediği her şey o şiirdeydi. Medyaya güvenim sarsılmıştı. Bir süre inzivaya çekildim. Ama yine de bulaşıklarımı yıkadım, nevresim takımımı değiştirdim, fırına gittim, merdivenleri çıkarken komşum yaşlı teyzeye günaydın dedim, sosyalleşmemi söyleyen arkadaşlarıma kafa atmamak için kendimi frenledim. Kulaç atmayı bırakıp denizi tokatlamaya başladığım günün gecesi yeniden harekete geçmeye karar verdim. İnsanların değer verdikleri, umursadıkları bir şey olmalıydı. Ve o her neyse ben onu bulmalıydım. Metroya iki defa, banliyöye üç defa bindim. İnsanları izledim. Hiçbir şey bulamadım. Apartmanlara girdim posta kutularına baktım. Yirmi dokuz apartmanın hiçbir posta kutusunda mektup bulamadım. Çeşitli bankaların değişik ebatta ve renkte kredi kartı ekstreleri ile tüm posta kutularında karşılaştım. Kredi Kartı Ekstrelerini önemsiyorduk. Örgütümü harekete geçirip Kredi Kartı Ekstrelerine sızdım. Bir ay sonra Sayın vatandaşlarımızdan, Genç Lodosçunun Acıları Vergisi adlı kesintiyi yaptık. Milyonlarca insandan 3 Kuruş vergi almıştık ama GLAV'ın açılımını kimse merak etmemişti. Makus kaderime boyun eğmeyecektim ama kötü bir rüya gördüm. Bavulumu bile toplamadan boş bavulla evden çıktım. Şimdi bir Yunan adasındayım. Buradan Hırvatistan'a ardından da Mali'ye uçacağım. Hayvanat Bahçesindeki hayvanlar ne iş yapıyor? diye soran vahşi hayvanlara cevap veremeyeceğim için üzgün bir o kadar da çaresizim. Üzerimde emeği olan Macar Halk Dansları Ekibine ve Milli Saraylar Genel Müdürlüğü'ne teşekkür ederim."}
{"url": "https://futuristika.org/lomomatrix-icin-galataya-gidiyoruz/", "text": "Matrix'de Neo ve Ajan Smith'in havada kavga ederken kameranın onların etrafında döndüğü sahneyi hatırlıyor musun? Heyecanlı bir sahneydi değil mi? İşte LomoMatrix bu efektin analog fotoğraf makineleri ile yapılanı. LomoMatrix'de 15-20 kişi bir çember oluşturulur ve ellerindeki fotoğraf makineleri ile anda ortadaki figürü çeker. Sonrasında fotoğraflar kullanılarak yapılan stop-motion video keyifle izlenir. Lomographic Society de İstanbul için aynı uygulamayı gerçekleştiriyor. 21 Temmuz'da saat 18.00'de Galata'da bulunan Gallery Store İstanbul'da Lomography tutkunları buluşarak Artemis Günebakanlı'nın katkılarıyla LomoMatrix İstanbul'u gerçekleştirecek. İsteyen makinası, isteyen tasarladığı kostümü ve figürü ile Galata'ya bekleniyor! En yaratıcı fikre ufak bir hediyemiz var! Uluslararası Lomography Topluluğu deneysel ve yaratıcı fotoğrafçılığa odaklı, global olarak aktif bir organizasyondur. Dünya çapında yarım milyonu aşkın üyesiyle, Lomography konsepti, interaktif, canlı, flu ve çılgın bir yaşam tarzını kapsar. Sürekli yenilenen ve gelişen yaratıcı fotoğraf makineleri ve aksesuarlar ile analog fotoğrafçılığın iletişim, dünyayı özümseme ve çevremizde olanları yakalamanın yaratıcı bir yolu olduğunu savunuyoruz. Lomografik Topluluk üyelerimizin yetenek ve çabası sayesinde, çevremizdeki bu benzersiz gezegeni, sonsuz bir fotoğraf akışı ile belgelemeyi hedefliyoruz kelimenin tam anlamıyla, sayısız birey ve kültürün gözünden, küresel Lomografik bir portre."}
{"url": "https://futuristika.org/londra-havasina-kazanova-cikartmasi/", "text": "Otuz yedi yaşın keyfini yirmilerin snobluğuna taşıyan, şizofrenken bile keyfimizi yerine getiren, aptal sarışın mitlerini yerle bir eden, Oscar Wilde hayranı Jude Law'un çekim alanından kurtulmak için Alaska'ya kaçmak gerekebilir. 'The Talented Mr. Ripley','Road to Perdition', 'Cold Mountain', 'Alfie', 'I Love Huckabies', 'The Aviator', 'Closer', 'My Blueberry Nights', 'Sleuth'... Bu filmlerin tek ortak noktası Jude Law'ın hafif yana kaymış gülümsemesini ve kadınları kendine aşık eden mavi gözlerini birleştirmesi. Yay burcu; üç çocuk babası; kollarında eski karısı Sadie için yazılmış You came along to turn on everyone, Sexy Sadie dövmesi; aidiyet, itaat ve sadaket kavramlarının yakınında dolaşmayan; güneşte yanmış teni ve saçının her rengiyle plazmaya yakışan adam. İsmini Beatles'ın Hey Jude şarkısından çalan anne ve babası, tiyatro okulu işletirken, oğullarına dik duruş tekniklerini, sesini doğru kullanma şekillerini ve sahnede parlamanın altın kurallarını öğretir. On beş yaşında Ulusal Müzik Tiyatro'sunda oyunlara çıkmaya başlayan Jude, çok geçmeden zor rollerin adamı olduğunu kanıtlar. Ödüller gelmekte gecikmez. 1995'te Broadway'de Kathleen Turner ve Sex and The City'nin yıldızı Cynthia Nixon ile sahneye çıkan Jude, yakışıklılığını aşan yeteneğiyle pek çok kritiğin ilgisini çeker. İngiliz televizyonlarında oynadığı diziler ve kısa filmlerinden sonraysa Hollywood için tek yön bir bilet ve küçük bir sırt çantasıyla yola çıkar. Jude Law heyecanı, merakı ve bitmeyen azmi sayesinde kısa sürede Hollywood yönetmenlerinin beğenisini kazanır. Artificial Intelligence:Al filmi yüzünden dans desleri almasının, Cold Mountain çekimlerine başlamadan saksafon çalmasının ve tabii ki film setlerinde elinden düşmeyen kitaplarının da pek çok aklı havada yeni yetme aktörün önüne geçmesinde katkısı olmuştur ancak Jude Law'a asıl yükselişini getiren 2002 yılında hayvan haklarını korumak için çevrilen kürk karşıtı reklamlara katılmayı kabul etmesiyle olur. Sadece bir yüz değil, aynı zamanda aktivist de olduğunu gösteren Law hayran kitlesini giderek genişletir. 'Enemy at the Gates'de kirli tırnaklı, çirkin bir nişancı, 'The Talented Mr. Ripley'de İtalyan rivierasında dolce vita hayatı yaşayan bir bohem, 'My Blueberry Nights'da hayallerine veda etmiş bir barmen... Her rolün adamı Jude Law yönetmenin hayranlığını kazanan bir şair. Jude Law ne yazık ki film ekranlarındaki muhteşem yüzünü sevgililerine göstermekte pek başarılı olamaz. Önce ilk eşi Sadie Frost tarafından başka kadınların varlığına dayanamadığı için terkedeilen Law, ardından kimsenin hayır diyemeyeceği Sienna Miller'ı, çocuklarının bakıcısıyla aldatır. Jude Law basına yaptığı açıklamada Miller'dan özür dilese bile hayranlarının yeninden beğenisini kazanmak için birkaç başarılı rol, elle tutulur hayır işleri ve elbette şok etkisi yaratacak yeni bir aşk açıklaması yapmak zorundadır. Adı geçen kadınlar arasında Lindsay Lohan, İngiltere Harper Magazin'in yayın yönetmeni Kim Hersov, ve tabii ki Closer'daki rol arkadaşı Natalie Portman vardır. Paparazzi sayfalarında görmediğimiz zamanlarda Jude Law'u, 2009'da Kenneth Branagh tarafından sahnelenmeye başlanacak 'Hamlet'de Prince Hamlet rolünün provalarında ya da Terry Gilliam'ın son filminde Heath Ledger'ın yokluğunu doldurmaya çalışırken görebilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/lopcuk-megazine-2014-2016-complete-discography/", "text": "Löpçük'ün tüm sayılarını gözden geçirdim. Sürrealizm, Eleştirel Grafik, Bilimkurgu, Toplumsal Cinsiyet gibi çeşitli bölümlere ayırdım; çevirilerde düzeltmelere gidildi, bazı dosyalar çıkarılıp zamanla yeni dosyalar eklendi. Yeni dosyalarla birlikte ortaya altı sayılık bir doküman çıktı. Tüm bu enformasyonu dolaşıma sokmamda yardımlarını hiçbir zaman esirgemeyen Barış Yarsel ve Fütüristika'ya çok teşekkürler. -Erman Akçay Alman Yeraltı Sanatlar dünyasına yolculuk. Şu ana kadar Türkçe'de yapılmış en kapsamlı çalışma. Bu dosya gelişerek yeni sanatçılarla devam edecek."}
{"url": "https://futuristika.org/lost-in-kiev-umudumuz-var-savasiyoruz/", "text": "Öncelikle, nazik yorumlarınız için teşekkür ederim. HFD, gerçekten duygusal ve ağır, özellikle canlı çaldığımız zaman. Umarım sen de bir gün bu şarkıyı dinleyiciler arasında dinleyebilirsin. Vokallere gelecek olursak, ilk albümümüz Motions'da sadece ev yapımı ses örnekleri kullandık. Şarkının sözlerini yazdık ve bazı arkadaşlardan kaydetmelerini istedik. Motions'u tamamen kendi başımıza hazırlamak bizim için gerçekten önemliydi. İlk uzunçalarımız için %100 Lost in Kiev olması gerekiyordu. Haklısın. Grup, bir yıl içinde iki gitarcısının ayrılışına tanık oldu. Bizim için çok önemliydi çünkü müziğimiz aslında gitarlara dayalı ve çalanlardan birisinin değişmesi sesin tamamı üzerinde büyük bir etki yaratabilir. Aslında, iki yeni gitarcımız öncekilerden daha çok postcore ve metal dinliyor ve bu durumun birlikte yazdığımız şarkılar üzerinde önemli bir etkisi var. Onların gelmesiyle birlikte, Lost in Kiev post rock milletinden bir adım ileriye gitmeye başladı. Ah, ah! İşte bu çok ustaca... Ben gitmek derdim çünkü şarkı yazma sürecinde grup üyelerinin çıktıkları yolcululuklar olmasaydı Motions şu anki halinde olmazdı. Bu kişisel deneyimler, bu dönemde grubun esinlenmelerini gerçekten teşvik etti. Ama kalıp güvenli ve sakin bir hayat kurmak bazen daha iyidir... Aslında A Mere Shift of Origin adlı şarkının konusu da bu. Babası hayatta her zaman mutlu olması gerektiğini öğrettiği için bir şehirden diğerine sürekli seyahat eden bir adam var. Fakat adam bir gün sadece bağlanmaktan korktuğunu fark ediyor. Yeni albümünüz çıkacak mı? Ya da çalışmalarınız var mı? Bence bu harika çıkış albümünden sonra hayranlarınızın beklentileri oldukça yüksek. Motions hakkındaki bu nazik yorumunuz için tekrar teşekkürler. Çıktığından bu yana aldığımız çok olumlu geri bildirimlerden dehşete düşmüş durumdayız. Dolayısıyla yeni şarkılar yazmak ve ileriye doğru gitmek bizi çok heyecanlandırıyor. Yeni bir müzik yönünden bahsediyoruz ama bunu canlı canlı denemeliyiz. Bu doğu Avrupa turnesi biter bitmez yeni malzemeler üzerinde çalışmaya başlayacağız. İkinci albümümüzü beklerken, Zero Absolu ile birlikte kısa süre önce özenle hazırlayarak çıkardığımız EP'deki iki yeni şarkıyı dinleyebilirsiniz. Bu şarkıların gerçekten çok farklı bir havası var: Fragments çok karanlık ve ham iken, Back To The Ocean ağır ve parlak. Belki de sonraki albümümüzde bu iki yolun bir karışımını göreceğiz. Size Zero Absolu'nun güzel ve ağır müziğini dinlemenizi kesinlikle tavsiye ederiz. Kendisini gidip canlı dinleyin. Bu adam kesinlikle inanılmaz! Kokomo, This Town Needs Guns, Shaking Sensation, This Gift is a Curse, Kwoon'u da bir deneyin."}
{"url": "https://futuristika.org/lostta-borges-ve-casares-golgesi/", "text": "Lost'u izliyoruz. Seviyoruz. Desmond kanundur. Başta Ekşi Sözlük olmak üzere, günlük hayatta hakkında yüzlerce yorum ve teori okuyoruz. Bir labirentte keyifle kaybolmuş gibi takip ediyoruz. Labirent diyince, Borges aklımıza geliyor. Lost ile Borges'in çakıştığı nokta ise özellikle hoşumuza gidiyor. Lost tanıtım filmini yapanlar, satranç oyunu temasını Borges'in 1960 yılında yazdığı Satranç isimli şiirinden yola çıkıp oluşturmuş. Karakterin okuduğu şiir de Borges'in Satranç isimli şiiri olacakmış ancak yayın hakları konusunda vakit kaybetmek istemeyen yapımcılar, bunun yerine Ömer Hayyam'dan bir şiir seçmişler ki, Borges de şiirinde Ömer Hayyam'dan bahsetmektedir. Satranç tahtası saklar hepsini oyun başlayana kadar, İki rengin birbirinden nefret ettiği o zorlu dünyada. Yoldan çıkan çaprazcı fil, saldırgan piyonlar. Bu ilahi tören sona ermemiştir yine de. Cılız şah, sinsi fil, merhametsiz vezir, Oyun tahtasında, siyah beyaz ve damalı."}
{"url": "https://futuristika.org/lou-reed-benim-tanrim-rocknroll/", "text": "Raymond Chandler tüm kariyerinde Los Angeles hakkında yazdı. Ben de New York hakkında yazmaya devam mı etmeliyim? Şarkı yazarlığı bence böyle olmuyor. Ne belirirse onu yazıyorum. Bana böylesi yeterli. Ben etrafta eskiler toplaşması gibi turlayan değil de hala özgün çalışmalar yapmak isteyen ilk kuşağa aitim kısmen. Chuck Berry mesela, hala bir yerlerde çalıyor. Onun çaldığı gibi çalabilen yok. Benim işler de benzer. Herhangi birinin bir başkasının ahlak pusulası olduğunu sanmıyorum. Belki de kısıtlı hayatlar yaşayanlar için müzik dinlemek iyi bir fikir değildir. Belki de iyi bir fikirdir. Ben gerçek şeyler hakkında yazıyorum. Gerçek insanlar, gerçek karakterler. Ya yazdığımın gerçek olduğuna inanacaksınız ya da hiç ilgilenmeyeceksiniz. Anlatılan bazen benim, bazen de ben ve başkalarının karışımı. Bazen de ben değilim. Asıl istediğim bir aktör olmaktı. Ama iyi değildim. Dolayısıyla kendi malzememi yazıp yürüdüm. Bu da benim eğlence anlayışım. Othello, Desdemona'yı katleder. Bu sizin yapmanız için bir rehber midir? Berlin'de eleman kız arkadaşını döver, bu sizin için bir rehber midir? Belki de albümlerim üzerinde Ahlak pusulanız yoksa uzak durun çıkartması yapıştırmalılar ne bileyim. Andy Warhol bizi ilk kez Cafe Bizarre diye bir mekanda çalarken dinlemeye geldi. The Velvet Underground'un bir parça Andy Warhol'un grubundandı fakat Warhol The Velvet Underground'da değildi. Onun doğru yoldasınız deyip destek vermesi her şeydi. Hubert Selby. William Burroughs. Allen Ginsberg. Delmore Schwartz. Bu adamların, böyle az bir alanda basit kelimeler kullanarak ulaştıkları şeyi gerçekleştirebilmek istedim. Eğer bu yazarların yaptıklarını yapıp bunu davul ve gitarla sunabilirsem diye düşündüm, bu yeryüzündeki en muhteşem iş olur. Basit bir fikirdi. Bende karışık mevzular yoktur."}
{"url": "https://futuristika.org/louis-ferdinand-celine-hoscakalin-ve-tesekkurler/", "text": "27 Mayıs 1894'de Courbevoie Seine, Com du Vin'de doğdum. Annem kan tükürerek, sefalet içinde öldü denebilir. 74 yaşındaydı. Dantel tamiratı yapardı, işler kötüye gidince dükkanı kapayıp annesinin yanına tezgahtarlık yapmaya gitti. Kör bir kadın olarak öldü. Ailemde hep çok çalıştılar, lanetliydik. Babam memurdu. Edebiyata ilgiliydi. geceleri, sabaja kadar masasında yazardı. Birbirine iğnelediği 80.000 sayfa kağıdı vardı. Pek bir şey yemez içmezdi. Sigara da içmezdi, pek uyumazdı da. Çalışırdı. Sonrasında Choiseul Passage'a gittim. O zamanlar gazlı sokak lambalarıyla aydınlanıyordu. Akşam saatlerinde caddedeki 360 lambadan sadece 4 tanesi yanıyordu. Hep gaz kokuyordu. Kokulara karşı paniğim o zamandan gelir. Annemi sevmiş miydim? Bu soruyu hiç kendime sormadım. Her şey geçer, her şey yemek sorunu üzerine kurulur, değil mi? Ben öyle hatırlıyorum. Aklıma gelen bir şey var, evde sadece tek pencerede gaz lambası yanardı, çünkü başka yoktu. Diğer lamba hep boştu. Dolayısıyla böyle bir soru soramazsınız. Şimdi ne biliyorum? Karışık değil herhalde? Yemek yeme derdindeydik, üzerine çökecek bir şeyler bulmak derdinde... Evde sürekli makarna yiyorduk. Neden makarna? Ucuzdu çünkü. Et, balık filan söz konusu değildi. Makarna ve makarna! Sonra, annem, zavallı kadın, elden geldiğince çıkar, makarna yapmaya çalışırdı. Bir parça yağ ile makarna yapardı. Makarna ve ekmek çorbasıyla büyüdüm ben. Annem beni Louis diye çağırırdı. Zenginler olmasaydı yiyecek bir şeyler bulamazdık evladım derdi. Zenginler olmasaydı biz ne yerdik? Zenginlerin de sorumlulukları var, derdi. Annem zenginlere tapardı. Boynuna takıp tamir ettiği mücevherlerin kendilerini takma hayalleri bile yoktu. Onlar müşterileri içindi. Benim için hayali ise bir dükkanda işimin olmasıydı. Yaşamdan hiç keyif almadı. Son ana dek çalıştı. Bu yönüyle ondan etkilenmedim diyemem. Doğayı ilk bir mezarlıkta keşfettim. Büyükannem öldüğünde mezarına gittiğimde. Ölümden korkmuyorum, hele şu anda, bu bir rahatlama bile olabilir. Gecenin Sonuna Yolculuk sırasında ise, hala yaşama nedenlerim vardı. Bugün umurumda bile değil. Kendimi öldürebilirim yakında, herkesin önünde, kamera önünde iyi olurdu. Ama o zaman hayaller vardı, hayal demeyelim de, yaşama güdüsü. Doktor olmayı, ilaçlarla uğraşmayı hep istedim. Yaratıcı insanları seviyorum, yıkıcıları değil. Sadece bir tarzı olanlarla ilgileniyorum. Tarzı yoksa ilgimi çekmiyor. Ama bu da çok nadir. Çok. Her yer hikaye dolu. Sokaklar hikaye dolu. her yerde hikayeleri görüyorum. Karakollar hikaye dolu, mahkemeler hikayelerle dolu. Sizin yaşamlarınız hikayelerle dolu. Hikaye herkeste var, binlerce hikaye var. Her nesilde sadece bir iki tane tarzı olan yazar var. Diğerleri berbat tekrarlayıcılar. Hep birilerini tekrar ediyorlar. İyi bir hikaye seçip anlatıyorlar. Bunda ilginç bir şey göremiyorum. Yazarlığı bırakıp eleştirmen olmayı seçtim değil mi? Kendimi koydum ortaya, çünkü, büyük bir ilham kaynağı var, ölüm. Yaşamını risk etmiyorsan, hiçbir şey değilsin. Bedelini ödemeli! Bedavaya yaptıkların gözden kaçar, daha beter olur hatta. Şu anda sadece böyle beleşe takılan yazarlar var. Beleş olan ise, beleş kokar. Zamanımızda üç kişinin yazar olduğunu düşünüyorum. Morand, Ramuz ve Barbusse. Onlarda his vardı. Başardılar. Diğerleri beceremedi. Yaşamımda en mutlu olduğum anlar nelerdir? Pek olmadığını kabul etmeliyim. Neşeli biri değilim ben. Öldüğümde mutlu olacağımı itiraf etmeliyim. İşin aslı bu. Karamsar okuldanım ben. İnsan mizantropiktir. Herhangi bir şeye dair umudum yok. Olabildiğince en acısız biçimde ölmek. Sadece bu. Çünkü gerçekten, acıya karşı bir açlığım yok. Tanrıya inanmıyorum. Hayır hiç inanmıyorum. Pozitivistim ben. Size tanrıya inanmaktan daha iyi bir seçenek sunamam. Ancak kesinlikle mistiğim. Tanrıya gelince, benimle aynı şeylere ilgi duymuyor. Ancak kesinlikle bir mistiğim. İnsanların yaptıklarıyla, kötülükleriyle ilgilenmiyorum. İnsanlar ilgi alanımda değil. Ben tabii ki nesnelerle ilgileniyorum. Yaşamı oldukça keyifli bir şey gibi algılarsanız tabii ki orada aşk da vardır. Bayağılık da... Ama ben mesela, komünal olan, bayağı olan bir şeyden hoşlanmıyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/louise-gypsy-lou-webb/", "text": "Louise Gypsy Lou Webb ve kocası Jon Webb'in kurduğu Loujon Press, son dönem beatniklerin zamanında denk gelmiş, elle dizilen kitaplarında farklı sayfaların farklı renklerde, yazı tipinde oldukları görülmüş, hatta edebiyat dergileri The Outsider'da çiçek basmışlardı. Henry Miller'ın iki kitabını, Charles Bukowski'nin isminin duyulmasını sağlayan şiir kitaplarını hep el yapımı hazırlamışlardı. Loujon Press ile takıldığı zamanlar Bukowski New Orleans'a sıklıkla gelmiş, içmiş, dövüşmüş, sikişmiş ve yazmıştı. Duvarlarına Hank buradaydı kazınan kentte Bukowski kitaplarını çıkarabilmek için Lou, resimlerini satmıştı. Çift, 1971 yılında ölen Jon'un ölümüne denk, şehirlerden şehirlere göç edip yayıncılık çabalarını sürdürmüştü. Bukowski daha sonra bir gazeteye, -kimilerine göre- Lou'yu nasıl becermeye çalışıp da başarısız olduğunu yazar."}
{"url": "https://futuristika.org/louise-hindsgavl-cuts-and-bruises/", "text": "Louise Hindsgavl eserlerinde klasik porselen betimlemelerin aksine geleneği bozup malzemenin narin ve saf görünümüne karşı bir zıtlık yaratmayı amaçlıyor. Anlaşılması zor, insan-hayvan karışımı çarpıcı figürleriyle başkalaşım-dönüşüm temalarını betimlemeyi tercih eden sanatçının eserlerinde izleyici, şiddet ve müstehcenlikle birlikte kara bir mizahla da karşılaşıyor. Tavşan ve ördek maskeleri takmış insan vücutlarından yarattığı gizemli karakterler adeta David Lynch'in filmlerini anımsatıyor. Sanatçı yarattığı bu çarpıcı karakterlerle, porselenin günümüz toplumlarında ilerlemiş bir medeniyetin ve zarifliğin hatta saflığın sembolü olarak görüldüğünü belirtirken, etrafımızda gerçekleşen ve hiç de medeni olmayan durum ve davranışların toplumumuzda yarattığı etkiyi yere düşen bir porselen objenin parçalanmasına benzetiyor. Genç Danimarkalı sanatçılar arasında en dikkat çeken isimlerden biri olan Hindsgavl'ın porselen eserleri Danimarka ve başka ülkelerdeki birçok müzede sergilendi. Stockholm Ulusal Müzesi, Londra'da Victoria and Albert Müzesi, Danimarka Dekoratif Sanatlar Müzesi, Trapholt Modern Sanatlar Müzesi, Röhska Müzesi, Cenevre'de Uygulamalı Sanatlar ve Müz Ariana ve Carlsberg Sanat Vakfı bunlardan bazıları."}
{"url": "https://futuristika.org/lowercase-noises-gunahlarimiz-yuzunden/", "text": "Bir konuya odaklanan albümlerin güzelliği, yerinde örülmüş şarkı yapılarını sıralayıp, dinleyeni başka dünyalara götürmesi değil sadece, yeri geldiğinde bazı hikayeleri genel kabul görmüş, popüler anlatı tekniklerinin, yazı, film, video gibi yolların dışına çıkıp ses ile aktarmaya çalışmak gibi, aslında bireysel, ruhani ve çokça duygusal bir patikadan ilerlemeye çalışma riskini göz almasında yatıyor. Lowercase Noises'ın This Is For Our Sins isimli albümü, enteresan bir hikayeyi müzikale çevirmiş. Rusya'da 1978 yılında jeologların bulduğu Lykov ailesi, Rusya bozkırında kırk yıldan beri yaşamdan izole şekilde yaşamaktadır. 1936 yılında Karp Lykov'un kardeşinin bir bekçi tarafından öldürülmesi sonrasında hiç kimseyle iletişim kurmadan tek başına bir yaşam kararı alan karı kocanın ve iki çocuklarının, sonra doğan iki çocukla birlikte ailenin altı üyesinden kalan Agafia isimli kadın ise, bugün hala Sibirya kırsalında yaşamını sürdürmektedir. Jeologlar dehşete düşmüş diğer kadını korkutmamak için kulübeden çıkar, biraz ileride azıklarını yemeye başlar. Daha sonra kulübenin kapısı açılır ve ürkek biçimde aile üyeleri dışarı çıkar. Kadınlar kendilerine ikram edilen çay, reçel ve ekmeğe şaşkınla bakar. Yaşlı adam, Ben ekmeği biliyorum, onlar hiç ekmek görmediler, der. Agafya ve Natalia isimli kızkardeşler ve babaları Karp Lykov'un hikayesi böyle ortaya çıkar. 17. yy'dan bu yana ibadetleri hiç değişmemiş, ultra radikal Ortodoks Eski İnananlar tarikatı üyesi olan Karp Lykov, Sovyetler iktidara gelince sıkıntı yaşar. Karp'ın kardeşi evlerinin dışında bir Sovyet görevlisi tarafından öldürülünce, başucunda diz çöken Karp Lykov ailesini alıp uzaklaşır, kaçar gider. Jeologların aktardığına göre en az 250 kilometre boyunca hiç insana rastlanmayan coğrafyada, II. dünya savaşından bihaber yaşayan aile, aile üyeleri dışında hiçkimseyle temas etmeden, en önemlisi ellerinde doğru dürüst araç gereç olmadan yaşamayayı başarmışlardır. Silahsız da olan aile, nadir kurabildikleri tuzaklarına takılmasını ya da tanrıya ettikleri duaların işe yarayıp bir hayvanın yorgunluktan yıkılır halde gelip önlerinde düşmesini beklemek dışında, ki bu durmlar sık yaşanmıyordu, genelde patates ve çavdar yiyerek hayatta kalmıştı. Fazla soğuk geçen ve her yıl toplanıp çavdar tohumlarının hepsini mi yeseler yoksa bir kısmını ekmek üzere ayırsalar mı diye tartışları zamanlar dahil, sürekli aç yaşıyorlardı. Anneleri Akulina'yı böyle bir kış kaybetmişlerdi. Zaten kıt olan yiyecekle çocuklarını beslemeyi tercih edince zorlu 1961 kışında açlıktan ölmüştü. Ailenin kurtuluşu, bir çavdar tohumunun kulübüde tesadüfen fark edilip, soğukta ve farelerden korunup ekilmesinin ardından filizlenmesiyle gerçekleşmişti. Böylesi felaketten kurtulmuş aile üyeleri, kendilerini bulan jeologlarla temas edip, uygar dünyayla tekrar iletişime geçince, 1981 yılında arka arkaya ölmeye başlar. İki kardeş Savin ve Natalya ciğer yetmezliğinden ölürler. Dimitri ise kendilerini bulan insanlardan geçen zatürreden ölür. Baba Karp Lykov'un uykusunda ölümü sonrasında geriye sadece Agafya kalır. Kentte yaşayan uzak akrabalarının yanına yerleştirilme tekliflerine, tıpkı babası ve erkek kardeşi gibi, Ortodoks inançları gereği hayır diyen Agafya, bildiği, tanıdığı ve inandığı yaşamı sürerken, yakın zamanda uygar dünyaya bir mektup yazar ve odununu ateşe atmakta zorlandığını, tohumları ekmek için birine ihtiyaç olduğunu belirtip yardım ister. Mektubun 2014 Ocak ayında ulaştığı gazetecinin aktardığına göre, Agafya'nın durumu yazdığı kadar sıkıntılı değil. Kulübesinde kendisine yapılan yardımlarla yeteri kadar yiyecek var. Ancak kulübesini terk etme konusunda isteksizliği ve inatçılığı nedeniyle, bulunduğu yerde daha fazla ilgi istiyor. Hiç okula gitmemiş Agafya'nın mektubundaki anlatım uygunluğunun dışında, yazıya olan hassasiyeti kendisine gelen yardımlardaki detaylara takılmasında da ortaya çıkıyor. Yaşlı kadın, kendisine gelen yardım paketlerinde eğer barkod varsa, kesinlikle kullanmıyor. Çünkü barkod şeytan işidir, diyor. Agafya, kulübesinde üç keçisi, sekiz kedisi, tavuk ve horozlarının yanı sıra köpeği Tayga ile yaşamını sürdürüyor."}
{"url": "https://futuristika.org/lulilulaylulilulay/", "text": "Yaralı bir melek besler gibidir şarkılarında. Takvimler on iki yıl diyor ama, 3 Büyükannesinin dolabında bulduğu gitarı çalmaya başladığında henüz 5 yaşındaydı. Led Zeppelin, Jimi Hendrix, Pink Floyd'u dinleyerek büyüdü. 4 Nusrat Fateh Ali Khan onun Elvis'iydi. Edith Piaf'a aşık olmamak için hasta ruhlu olmak gerektiğini düşünüyordu. 5 Özelliklerimiz aynı olabilir ama dışavurumum babamınkinden çok farklı. O adamla ilgili her şeyi başkalarından öğrendim. Babamın benim üzerimdeki etkisi, yokluğu. Beni annem büyüttü. diyordu. 1991'de babası Tim Buckley'i anmak için düzenlenen konserde sahneye çıktı ve Babasının oğlu Jeff ve onun annesi için yazdığı I Never Asked To Be Your Mountain parçasını, Gary Lucas'la birlikte çaldı. Son olarak Once I Wası akustik olarak çalan Buckley, parçanın ardından o an içinden gelen bir cappella son ekledi. Jeff ve son parçadaki enstrümansız söylediği kısımla ilgili: Benim işim değildi, benim hayatım değildi. Ama cenazesinde olamamak beni üzdü, ona hiçbir şey söyleyememiş olmak. Bu konseri ona olan saygımı sunabilmek için yaptım. demişti. 7 İlk albümünden sonra çıktığı Dünya turunu 2 yıldan fazla sürdürdü. Bir gezgin gibi dolaşıp durdu. Caferlerde ve yerel yerlerde çalmaktan hep hoşlandı. Kısa süre önce hayatımda bir cafeye gidip, basitçe ne yapıyorsam onu yaptığım, müzik yaptığım, kendi müziğimi çalarak öğrendiğim ve benim için ne anlam ifade ettiğini keşfettiğim, beni tanımayan, ne yaptığımı bilmeyen seyirciyi, sıkarken ya da eğlendirirken zevk aldığım bir dönem vardı. Bu durumda kaybetmenin, riskin ve başarmanın değerli ve değiştirilemez lüksüne sahibim. Bu tür şeyleri, bu çalışma formunu bir araya getirmek için gerçekten çok uğraştım. Sevdim ve sonra ortadan kaybolduğunda onu kaybettim. Tek yaptığım bunu geri istemek. demişti. 8 Daha önce Edith Piaf, Leonardo Cohen, joan Baez gibi müzisyenlere verilmiş olan Academie Charles Cros Ödülü'nü aldığında 19 yaşındaydı. 9 Yaşasaydı pek çok şarkısı daha olacaktı onun. Ama geride bıraktığı bir avuç şarkıyla kendi rüzgarını en sert biçimde esirmeyi başardı. 10 Çocukluk arkadaşları onun için her an yok olacakmış gibi bir hali olduğunu düşünüyordu. Öyle de oldu; 29 Mayıs 1997 akşamı, şarkılar söyleyerek Mississippi Nehri'ne girdi ve dalgaların arasında kaybolup gitti. 4 Haziran günü, vücudu Beale Caddesi'nin kıyılarına vurduğunda artık şarkı söylemiyordu Jeff. Susmuştu. Sesi Mississippi Nehri'nde kaldı. 11 Tabutunun bir çivisi hep eksik olacak. Orada ikizinin yanında uyuyan bir çocuk var. Açılmış siyah tüylü kanatlarıyla onları izliyor. Hayali kardeşim senin gözyaşlarınla dünyanın etrafında darmadağın. Beni bu denli yaşlandıran o kişi gibi olma. İsmini arkada bırakıp giden o kişi gibi olma. Çünkü onlar seni bekliyorlar tıpkı benim beklediğim gibi."}
{"url": "https://futuristika.org/lydia-braun-genc-groteskler-rahatsiz/", "text": "Henüz 18 yaşında olmasına rağmen, dikkat çeken çalışmaları bulunan Lydia Braun, çok az, ama çok az ünlü heavy steel grafikeri Pushead'i andırıyor. Kendisiyle the Jist ve Phirebrush konuşmuş. Beş yaşındayken. Babam için Quake canavarlarından oluşan bir defter hazırlamıştım. Hatta Kanlı Kutup Ayısı gibi bir isim bile verdim. Eğer Home windows ile büyüseydim yüksek ihtimalle Doom karakterleri çizerdim ama ben bir Macintosh ile büyüdüm. Tabi ki sanatçı bir aileden geliyorum. Annemin ben doğmadan önce kendine ait bir saç tasarım stüdyosu varmış ve babamın da Little Photos isimli kendine ait bir tasarım ofisi var. Aslında babamın kendine göre yeni nesil bir sanat anlayışı var. Babamın tarzını seviyorum ama benim farklı bir duruşum var. Önce düşlerimi çizdim. Daha sonraları, hayal kırıkığına uğradığımda çizim yaptım. Şimdi ise eğlenmek için yapıyorum. Düşüncelerimi bir kağıda dökmek oldukça güzel. Eğer çizimim yeterli görsel duygumun olmadığı noktalar içeriyorsa, internette dolanıp fotoğraflara, resimlere ve hatta anatomiye bakıyorum. Daha sonra kurşunkalem ile taslak çıkartıp detayları ekliyorum. Sonrasında boyalı kalemlerle üzerinden geçip kurşunkalemi siliyorum. Böylece elimde büyük ayrıntılarıyla bir taslak kalıyor. En nihayetinde noktaları da ekleyip tarayıcıya gönderiyorum. Photoshop'ta gerekli düzeltmeleri yapıyorum tüm çizimi tek parça siyah bir parça haline getiriyorum. Bu noktadan sonra, bitti diyene kadar farklı layer'larla renklendiriyorum. Dürüst olmak gerekirse, çalışmalarım bitene kadar üzerinde uzun uzadıya düşünmüyorum. Kemiklere ve kurukafalara ekleyebildiğim ayrtıntıları sevdiğim için onlarla daha çok çalışıyorum. Ayrıca aynada kolaylıkla görebildiğim bir nesneyi çizmeyi de seviyorum: bir dişinin bedeni. Nasıl çizeceğimi bilemediğim bir konum olursa, aynaya bakıp o pozisyonun neye benzeyeceği üzerinde çalışıyorum. Diğer eklediklerime gelince... Açık söyleyeyim, hepsini uykularımdan alıyorum. Aslında hiçbirşey üretmemekten çıktı. Düş göremiyordum be aklıma bir şey gelmiyordu. Bir gün kadınları farklı durumlarda çizmeyi düşündüm. Heyecan, bulumia, kanser... Alfabenin her harfiyle birlikte gerçek sorunlar. Serinin sonunu tekrar bir üretememe durumu yaşayacağım zamana saklıyorum. Bu çalışmayı hamile olduğumu düşünüp yaptım. Tabi öyle değildim ama bir şeyler beni öyle düşündürüyordu. Konuyla alakalı birkaç tane garip rüya görmüştüm. Bir tanesinde bir sürü sinek, kırık yumurtalardan oluşan bir yuvadan kendilerine ziyafet çekiyordu. Diğerinde ise ben ve belirsiz biri vardı. Benimle beraber olup orada öylece bırakıyordu. Fikir aslında, sadece seksi düşünüp sonuçlarıyla ilgilenmeyen bir adamı tasvir etmekti. Onu mavi kravatıyla tasvir ettim, ayrıca bir iskelet yaptım. Belki de insan olmadığınının sembolüdür."}
{"url": "https://futuristika.org/lydia-millet-caresizlik-kuyusu/", "text": "Lydia Millet'in lafı dolandırmadan, sade bir dil kullanarak gerçekle kurguyu birleştirdiği bu öyküler tokat gibi çarpıyor insanın yüzüne. Her şeye tepeden bakan ve kendini dünyanın hakimi sayan insan denen varlığın hayvanlara uyguladığı her türden şiddeti anlatıyor Çaresizlik Kuyusu. Millet'in kimi acımasız, kimi dokunaklı, yer yer mizaha çalan öykülerini okuduktan sonra bu dünyanın sadece bize ait olmadığını farklı pencerelerden görüp kendimizi bir kez daha yadırgıyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/lyn-hejinian-gesualdo/", "text": "müzik tarihinin bu karanlık bestecisine bakan hejinian, olduğu gibi değil fazlalıklarından arındırarak kendi dizelerinin arasına katıyor. lyn hejinian'ın özel izniyle çevrilip basılmıştır. toplam 333 adet basılmış, tamamı numaralandırılmış, ilk on üç tanesi satış dışı tutulmuştur. 360 be, yosun beyaz, 300 gr."}
{"url": "https://futuristika.org/macar-filmleri-haftasi/", "text": "8 uzun metraj ve 6 belgesel filmin Beyoğlu, Beyoğlu Sineması ve Kartal Sanat Tiyatrosu Kültür Merkezinde gösterileceği hafta sırasında kalabalık bir Macar sinemacı gurubu İstanbul'a geliyor. 2010 yapımı VESPA filminin kadın yönetmeni Diana Groo ve yine 2010 yapımı Macar belgeseli; DOĞU RÜZGARI'nın yönetmeni Gyorgy Szomjas'ın da aralarında bulunduğu Macar sinemacılar hafta sırasında yapılacak Türk Macar Yapımcılar Buluşmasına katılarak iki ülke arasındaki işbirliklerini güçlendirmeye çalışacaklar. 13 Eylül Pazartesi günü Vespa filminin gala gösterimine katılacak Macar sinemacılar 14 Eylül'de Türk sinemacılarla bir araya gelecek. Macar film yapımcılarının, laboratuar ve stüdyo yöneticilerinin yanı sıra Macaristan ulusal sinema destek kurumlarının temsilcilerinin de bulunduğu heyet şu isimlerden oluşuyor; Denes Szekeres, Laszlo Kantor, Dora Nedeczky, György Szomjas Andras Toth, Janos Keresnyei, Eva Kovacs, Andras Elek, Tamas Tolmar, Zoltan Major, Diana Groo."}
{"url": "https://futuristika.org/macbeth-mutfakta-izlenimi-ihtiras-ve-kumpas-dolu-tarif/", "text": "İmam Adnan Nane Sokak'ta Şermola Performans sahnesinde gördük. Kadro Pa'dan Simge Günsan tarafından uyarlanan ve aktarılan Macbeth Mutfakta, Shakespeare'in Macbeth'inden uyarlanmış tek kişilik bir obje tiyatrosu örneği. Bu oyunda Macbeth hikayesinin mekanı mutfak. Tarif edilmeden de pişirilebilir bir yemek tarifi sırasında geçen oyunun karakterleri ise mutfak eşyaları. Önce, Antonin Artaud'ya bakalım. Malum, kendisi pirlerimizdendir. Artaud, insanın çirkinliğinin, ihtiraslarının, saldırganlığının, istediklerine ulaşmak için sonsuz öldürme eğiliminin, cinsel arzularının olduğu gibi, çıplak halde ortaya konduğu tiyatroya inanır. İnsan bunların hepsini günlük hayatında bastırmaktadır ve bu nedenle kendi olamamaktadır. Tiyatrosunda maskenin suratta değil, akılda olduğunu gösterir. Bedene, organlara saldırır. Organlar o kadar gereksizdir ki, organlar bedendeki asalaklardır. Yaptıkları iş, aslında, orada olmaması gereken bir varlığı yaşatmak işlevini yerine getirmektir. Tiyatronun nesnelerin ortaya çıkışını, belirmesini, görünümünü, varoluşunu etkileme gücü vardır. Nesnelerin sahnede görünümü ve belirmesi, birbirleriyle izleyicinin gözünde buluşması, bu iki arzulu kaynağın, sinirsel dokunuşun birbirlerine değmesi Artaud'da gerçektir, belirleyici andır. Vahşet Tiyatrosu'nda vahşilik, kan değildir. Daha çok yabanıllık, hamlık diye görülebilir. Sahnede gırtlaklar kesilmiyor, oyuncular ya da izleyiciler birbirlerini testerelerle parçalamıyor. Bunun yerine tiyatro o anda insanın özgür olmadığını, bedenindeki esaretini belirleme gibi bir çabaya evriliyor. Kan ve vahşetten menemene ve Macbeth'e geçelim. Oyunun başlangıcında bir dizi uyarı karşılıyor sizi. İzleyeceğiniz oyunun ahir zamanda çokça vakit geçirilen bir mekanda, sık yapılan bir eylemde gizli ya da o eyleme evrilmiş bir ihtiras, kumpas ve kanlı cinayetler silsilesi olduğunu hissediyorsunuz. Uyarılar, doğrudan uyarılar, izleyici olarak sizlerin olmanız gereken yer ve şartlarda olmadığınızı, oyunun bu yönüyle tam olmayacağını, oyunda ne yapılsa da eksik olacağını, sizlerin de bu eksikliğe, bu hamlığa katılacağınızı hissettiriyor. Anlık bir yabancılaşmaktan çok, bulunduğunuz ışık ve mekanın gereğince var olmadığının söylenmesinden çok, mümkünse önerilerinizle bu oyun tamamlanabilir deniyor, olacakların kısmi sorumlusunun aynı zamanda izleyici olduğu da söyleniyor. Simge Günsan izleyiciyi istediği an oyuna inandırıp, istediği an dışlamakta zorlanmıyor. Bunu sayısız çeşitlilik ile, yoldan ve baştan çıkarmalarla yapıyor. Oyunun aslına uygun bir tavır denebilir. Öyle ki, birkaç dakikada bir aniden sizi oyundan dışarı alıyor. Bir anda oyun ve hikayesi arka planda belirsizleşiyor ve bunu birkaç dakika arayla ve sürekli gerçekleştiriyor. Sonra tekrar oyunun içine çekiliyorsunuz. Oyuna, oyunculara, mekana ve ışığa, ışık eksikliğine, müziğe ve şarkılara dönüyorsunuz. Fakat aklınız bir yandan sürekli menemende ve malzemelerde. Karışıyor mu? Pişiyor mu? Bir yandan ihtirasın ve kumpasın en kısa ama en epik eserlerinden birinde kan gövdeyi, savaşlar ve entrikalar birbirlerini götürürlerken, ortamda yükselen biber ve soğan kokusu size kendi hikayesini anlatıyor, gayet burnunuza sokuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/macedonio-fernandez/", "text": "Jorge Luis Borges'in ailesiyle, babasının rahatsızlığı nedeniyle, yedi yıl süren Avrupa'da yaşama hikayesi, önce isviçre sonra İspanya'da geçen günler sırasında Borges'in okumalarıyla geçen ve edebi anlayışının temellerini oluşturan dönem olarak nitelenir çoğu zaman. Aile Buenos Aires'e dönerken, Borges'in babasının hukuk okulundan arkadaşo Macedonio Fernandez de yanlarındadır. Aslında vukat olmasına rağmen sadece yazı yazarak yaşamını sürdüren Macedonio ölümüne kadar, Borges'in akıl hocası ve entelektüel gurusu olur. Biyografilerinde sıklıkla adı anılmasa da, Borges'in yazı yazarken örnek aldığı ilk kişidir. Arjantin edebiyat dergi ve gazetelerinde Borges, Macedonio'nun ürünüdür derler. Bir Arjantin şiir toplamasında, Borges Macedonio'nın şiirlerinden birini de ekler. İsmi Bir dostun oğlu için olan şiir kuşkusuz Borges için yazılmıştır. Macedonio ayrıca Borges'e içlerinde çeşitli metafiziksel düşüncelern olduğu uzun mektuplar yazmıştır. Bu mektuplara ek olarak Borges'in editörlük yaptığı dergilerde de yoğun olarak evren, evrenin dönüşümü, bir başkası olmak, başkasının düşünce olmak, gerçekliğin bir düş olması gibi temaları sıklıkla yazan Macedonio'nun Borges hikayelerine konu olduğu belirgindir. Hem Borges hem de Macedonio sanatta orijinal yaratıcılığa inanmadığından bir anlamda metafiziksel etkideki Borges'i Macedonio, edebiyatçı Macedonio'yu ise Borges yaratmıştır. Macedonio, 1920 yılında dört çocuğunun annesi hayatını kaybedince, çocukların legal yükümlülüğünü bıraktı. Tanıdıklarının yanında kalmaya başlayan Macedonio'nun tavası, ocağı, bir gitarı ve hayranı olduğu felsefeci William James'in bir fotoğrafından başka bir eşyaya sahip olmadı. Buenos Aires'e dönüşümün belki de en büyük olayı Macedonio Fernandez'di. Tanıdığım insanların ki gerçekten bazı olağanüstü insanlar tanıdım- hiçbiri beni Macedonio kadar derinden ve kalıcı bir biçimde etkilememiştir. Gemiden indiğimizde, Darsena Norte'de, siyah melon şapkalı, ufak tefek bir adam bizi bekliyordu. Babamın dostuydu Macedonio. İkisi de 1874 doğumluydu. Macedonio aslında sohbetine doyulmaz bir adam olmasına karşın tuhaftı, kimi zaman uzun suskunluklara dalar, ağzını bıçak açmazdı. Cumartesi akşamları Plaza del Once'de bir kahvede, Perla'da buluşurduk onunla. Sabahlara kadar konuşurduk, tabii sohbeti çekip çeviren her zaman Macedonio olurdu. Benim için Madrid'de bütün bilgiyi Cansinos temsil etmişti, şimdi de Buenos Aires'de bütün düşünceyi Macedonio temsil ediyordu. O aralar çok fazla okuyor, çok az geziyordum, ama Macedonio'yla buluşup konuşacağım cumartesi günlerini bütün bir hafta iple çekiyordum. Aslında bize çok yakın oturuyordu, istediğim zaman görebilirdim onu, ama nedense böyle bir ayrıcalığı haketmediğimi, Macedonio'yla geçireceğim cumartesinin tadını çıkarabilmem için hafta boyunca onu görmekten kaçınmam gerektiğini düşünüyordum. Sözünü ettiğim buluşmalarda Macedonio topu topu üç dört kez konuşurdu. Sakin sakin birkaç gözlemde bulunur, onu da yalnızca en yakınında oturana söylüyormuşçasına söylerdi. Hiç dayatmazdı söylediklerini. Son derece nazik ve tatlı dilliydi. Sözgelimi, ee, sanırım siz de farkındasınızdır, diye lafa girer, ardından çarpıcı, çok özgün bir düşünce atıverirdi ortaya. Ama her seferinde, söylediklerini karşısındakine mal ederdi. Külrengi saçları ve bıyığıyla Mark Twain'i andıran, zayıf, yaşlı bir adamdı. Mark Twain'e benzetilmek hoşuna giderdi, ama aynı zamanda Paul Valery' ye de benzediği anımsatıldı mı bayağı içerlerdi. Fransızlardan pek hoşlanmazdı. O siyah melon şapkasını başından hiç çıkarmazdı; bana kalırsa, yatarken bile çıkarmıyordu. Hep giysisiyle yatar ve dişi ağrır korkusuyla cereyandan korunmak için başına havlu sarardı. Bu görünüşüyle Araplara benzerdi. Tuhaflıkları bu kadarla da bitmezdi Macedonio'nun. Kendine özgü bir milliyetçiliği vardı, seçimle göreve gelen her Arjantin devlet başkanına hayrandı. Arjantjnli seçmenlerin asla yanılmayacağına olan inancı, bu hayranlık için yeterli bir nedendi Macedonio'nun gözünde. Dişçiye gitmekten o kadar korkardı ki, dişçinin kerpeteninden kurtulmak için dişini herkesin ortasında kendi eliyle çektiği bile olurdu. Bir de, arada sırada sokak kadınlarına sırılsıklam aşık olmak gibi bir huyu vardı. Macedonio bir yazar olarak birçok olağandışı kitap yayınladı. Yazılarıysa, öleli neredeyse yirmi yıl olacak, hala derleniyor. 1928'de yayınlanan ilk kitabının adı No toda es vigilia la de los ajos abiertos idi. Sanırım, gerçekliğin karmaşıklığını yansıtabilmesi için bile bile karmaşık ve belirsiz bir biçemle yazılmış, idealizm üstüne uzun bir denemeydi. Ertesi yıl yazılarından bir güldeste yayınlandı: Papeles de Recienvenido. Bu kitabın bölümlerinin derlenip düzenlenmesinde benim de payım oldu. Bir tür iç içe geçmiş nükteler derlemesiydi. Roman ve şiir de yazıyordu Macedonio, gerçi hepsi de şaşırtıcıydı, ama pek okunacak gibi değildiler. Yirmi bölümden oluşan bir romanına ellialtı ayrı öndeyiş yazmıştı. Bütün parlaklığına karşın bana kalırsa, Macedonio'yu yazılarında aramak yanlıştır. Gerçek Macedonio'yu sohbetlerinde aramak gerekir. Macedonio pansiyonlarda gösterişsiz bir biçimde yaşardı, ama gördüğüm kadarıyla kaldığı pansiyonları sık sık değiştiriyordu. Nedeni de, kirayı ödemekte her zaman güçlük çekmesiydi. Her taşınışında arkasında yığınla müsvedde bırakırdı. Bir keresinde, dostları bütün o yapıtların yitip gitmesinin utanç verici bir şey olduğunu söyleyerek onu paylamışlardı. Macedonio da, gerçekten de, benim herhangi bir şeyi yitirecek kadar zengin olduğumu mu sanıyorsunuz? demişti. Hume ve Schopenhauer okurları Macedonio'da yeni bir şey bulamayabilirler, ama asıl şaşırtıcı olan vardığı sonuçlara kendi başına varmış olmasıdır. Sonradan Hume, Schopenhauer, Berkeley ve William James'i gerçekten okudu. Ama bana öyle geliyor ki, okudukları yalnızca bunlardı, hep aynı yazarlardan alıntı yapıyordu çünkü. Belki de sırf bir çocukluk hevesinden kurtulamadığından, Sir Walter Scott'u en büyük romancı sayardı. Bir zamanlar William James' le yazışmış ve mektupları İngilizce, Almanca, Fransızca karışımı bir dille yazmıştı. Bunu da, o dilleri o kadar az biliyordum ki, durmadan dil değiştirmek zorunda kalıyordum, diye açıklıyordu. Macedonio'nun, bir iki sayfa okuduktan sonra düşüncelere dalıp gidişi geliyor gözümün önüne. Salt düşlerden dokunmuş birer kumaş olduğumuzu öne sürmekle kalmaz, hepimizin gerçekten bir düş dünyasında yaşadığına inanırdı. Gerçeğin dile getirilebileceğinden kuşku duyardı. Kimi düşünürlerin gerçeği bulduğu, ama bütünüyle dile getiremediği kanısındaydı. Ama aynı zamanda gerçeği bulmanın çok kolay olduğuna da inanıyordu. Eğer dünyayı, kendini ve kendi serüvenini unutarak pampaların üstüne uzanabilse, gerçeğin ansızın karşısına çıkabileceğini söylemişti bana. Tabii, o apansız bilgeliği sözcüklere dökmenin pek mümkün olmayacağını eklemekten de geri kalmamıştı. Macedonio, zeki insanların söylediklerini bir defterde toplamaya meraklıydı. Bunlar arasında, tanıdığımız çok hoş bir hanımın, Quica Gonzalez Aeha de Tomkinson Alvear'ın adına rastladığımda çok şaşırmıştım. Ağzım bir karış açık kalmış, nedense Quica' nın Hume ve Schopenhauer'le bir tutulamayacağını düşünmüştüm. Bunun üzerine, düşünürler evreni açıklamaya çalışmak zorunda kalmışlardır, Quica ise evreni yalnızca duyumsar ve anlar, demişti Macedonio. Quica'ya dönüp, Quica, varlık nedir? diye sorardı. Quica da, ne demek istediğini anlamıyorum, Macedonio, diye karşılık verirdi. O zaman Macedonio bana döner, gördün mü? derdi, o kadar iyi anlıyor ki, bizim şaşkınlığımızı kavrayamıyor bile! Quica'nın çok zeki bir kadın olduğunu böyle kanıtlıyordu. Sonradan, ona, bir çocuk ya da kedi için de aynı şeyi söyleyebileceğini belirttiğimde, Macedonio bana fena halde içerlemişti. Macedonio'yla tanışana kadar safdil bir okurdum. Onun bana verdiği en değerli armağan, kuşkuyla okumayı öğretmek oldu. İlk başlarda, kendimi tıpkı onun gibi yazmaktan, onun belli üslup oyunlarını olduğu gibi kullanmaktan alamadım. Sonraları bundan epey pişmanlık duyacaktım."}
{"url": "https://futuristika.org/madimaktan-dinke-twit-adalet-ve-saskinlik/", "text": "Madımak katillerinin aklanması, her ne kadar her türlü vicdani muhasebeye aykırı olsa da, çoğu insan için şaşırtıcı olmadı. Yani, Madımak katilleri konusunda adalet yerini bulsaydı ve, mesela, katliam insanlık suçu kapsamına alınıp üzerine gidilseydi, gerçekten şaşırılacak bir olay olurdu. Peki, bu size biraz ters gelmiyor mu? Ülkemizde yaşanan adaletsizliği kabullenişimizin, yaşananların kötüye gitmesini normal olarak kabul edişimizin bir kanıtı değil mi bu? Arendt'in dediği gibi, kötülüğün sıradanlığı topluca kabul ettiğimiz bir noktaya geldi. Hukuk sistemimizden toplumu geliştirmesini, iyileştirmesini ve olması gerekeni geri kalanımıza göstermesi gibi bir beklenti içinde olmamızın da ne kadar boş olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Ülkemizdeki hukukun toplumu korumak adına muhafazakar bir ideoloji dayattığına şahit olmak, her ne kadar sır olmasa da, her defasında ürpertici. Fakat, çoğunluğumuzun yansıması olan ve kurumlarda kendini boy boy gösteren bu muhafazakar ideolojinin milliyetçilik, dinclik, sağcılık, cumhuriyetçilik, Kemalizm vs. gibi resmi ideoloji zannettiğimiz düşünce kalıpları ile alakası olmadığını göstermek istiyorum. Bunu yapmaktaki amacım, bahsi geçen düşünce kalıplarını aklamak veya onları masum göstermek değil. Aksine, isteğim, günlük tartışmalarımızın temelini ve kelime haznesini oluşturan bu düşünce yapılarının arkasında ve derinlerinde işleyen daha sinsi bir ideolojiyi göstermek ve asıl sorunumuzun, toplum olarak görmemiz asıl gerçeğimizin bu tartışmalar arasında gözden kaybolduğunu anlatmak. Bunu göstermek için 18 Ocak'ta yaşanan bir twitter tartışması mükemmel bir örnek. Günlük ve sıradan zannedip üzerinde çok düşünmeyebileceğimiz için, twitter gibi çoğu insanın ciddiye bile almayacağı bir yere bakmak ve derin ideolojik kalıpların günlük yaşanan tartışmaların birinde kendini nasıl gösterdiğini incelemek çok önemli. 18 Ocak tarihinde Ahmet Hakan twitter hesabından bu akşam tarafsız bölge'de hrant dink'in avukatı fethiye çetin var. konu: bütün yönleriyle hrant dink cinayeti. diye bir açıklama yapmıştı. Bu açıklamanın ardından, bir kullanıcı kendisine yapınca nolcak, sendemi ermeni oldun birden diye bir soru yöneltti. Ahmet Hakan ise bu soruya sen de mi ermeni oldun? diyene: oldum, ne olacak? zoruna mı gitti? diye başka bir twitle yanıt verdi. Ahmet Hakan'ın bu yanıtından sonra kendisine sürüyle tepki twitleri gelmeye başladı. Ahmet Hakan ise bunların bir kısmını retwit etti. Seyrek destek twitleri ile beraber, yukarıda bahsi geçen ilk twitten, Ahmet Hakan'ın RT ettiği son twite kadar toplam 65 twit var. Bu twitlere eleştirel söylem analizi denen dilbilimsel bir yöntem ile yaklaşıp, altında yatan, satır aralarına saklanmış ideolojik göstergeleri beraber inceleyelim. Ahmet Hakan'ın Dink ailesinin avukatını programına çıkaracağını söylemesini ermeni olmak olarak yorumlayan kullanıcı ve Ahmet Hakan'ın kendisine verdiği cevaplar arasında enteresan bir durum görüyoruz. Yukarıda, 3. çoğul şahıs göstergelerinin altını çizdim. Bu twitleri atanların, bilgisayarlarının başında tek başlarına olmalarına rağmen sanki bütün taraftarları ile beraber ve ortak akılla karar vermişçesine, ve sanki karşılarına aldıkları tarafın tüm üyelerine cevap verirmişlercesine yazmaları çok önemli. Oluşturulan siz/biz söylemi ve algısının ötesinde sizin ve bizim, birbiri ile karşılıklı hariç ve ikili karşıt bir ilişki algısı olduğunu gösteriyor. Yani, sizin ve bizin mensupları, bir birlerini sadece öteki olmaktan öte, karşıt ve beraber var olamaz gibi algılıyorlar. Peki, kim bu siz ve biz? Bu yaşanan muhabbet içerisinde Ahmet Hakan'a tepki verenler, kendilerini milliyetçi olarak tanımlıyorlar. O yüzden Ahmet Hakan'a gelen tepki twitlerinin tümüne şimdilik Milliyetçi Söylem Düzeni diyoruz. Ahmet Hakan ve ona destek olanlar kendilerini bir kalıp ile tanımlamasalar da, duruşları sebebiyle şimdilik onlara Liberal Söylem Düzeni diyelim ve söylem düzeni sözünü kısaca tanımlayalım. Söylemi, bu yazının ve eleştirel dil çalışmalarının bağlamında, sadece konuşma, hitabet veya söylenen sözler olarak tanımlamıyoruz. Bu tür tanımlamaların düşündürebileceğinin aksine, söylem, bireysel değil toplumsal bir eylemdir. Söylem dediklerimiz, sözler, metinler veya metin olarak okunabilecek olaylar ve eylemler, her zaman ama her zaman bir bağlam içerisindedir. Mesela, yukarıdaki twitler, daha da fazla inceleyeceğimiz gibi, sadece bireysel bir davranış değildir ve bolca kullanılan 3. çoğul şahıs göstergeleri bunun kanıtıdır. Metinleri bireysel olarak yazanlar kendilerini, mesela, milliyetçi olarak tanımlamaktadırlar, yani, toplumsal bir bağlamın içindedirler. O yüzden, herhangi bir söylemsel davranış, aslında toplumsal bir davranıştır; toplumun bir bireyde kendisini göstermesidir. Böylelikle, her söylemsel davranışın altında, bağlı olduğu toplumun ideoloji, güç veya egemenlik algılarına dair çıkarımlar yapabiliriz. Söylemsel davranışı gerçekleştiren bireyin bağlı olduğu toplumun ideolojik inançları, söylemin içindeki ve arkasındaki gücü oluşturur. Söylemin içindeki güç, güçlünün söylemiyle güçsüzü doğrudan kontrol etmesinde kendisini gösterir. Mesela bir hakim Ahmet Şık ve Nedim Şener'e tahliye olan arkadaşlar kanal kanal gezerse haklarında işlem başlatırım gibi bir söz söylediği zaman, bu söylemi içerisinde doğrudan bir güç uygulaması vardır. Güçlü durumda olan hakim, karşısında güçsüz durumda olanların yapabileceklerini sözleri ile doğrudan kısıtlamaya ve kontrol etmeye çalışmıştır. Bu söylemin içindeki gücün mükemmel bir örneğidir. Söylemin arkasındaki güç ise böyle bir sözü sarfedebilmenin arkasında onu koruyan, destekleyen ve çoğunlukla gizli olan güç etkisidir. Hukukun bağımsızlığı ve demokrasi efsaneleri, hukuk sistemi içerisinde hakimlere verilen güç ve hakimlerin güçlerini bu şekilde kullanabilmelerine izin veren ideolojik mekanizma, söylemin arkasındaki gücü oluşturmaktadır. Bu şekilde söylemin içindeki ve arkasındaki gücün beraber hareket ederek söylemsel davranışta açık ve gizli bir şekilde etkin olmasında söylem düzeni diyoruz. Yukarıda altı çizili örneklerde görüldüğü gibi MSD twitleri sadece Ahmet Hakan'a nasıl gazetecilik yapması gerektiğini söylemekle yetinmiyor. Fakat gazetecilere mesleklerini nasıl yapmaları gerektikleri konusunda direktif vermeyi nereden öğrendikleri de gayet açık. Başbakan'ın gazetecilere neleri yayınlayıp, neleri yayınlamamaları konusundaki açık tehditleri ile beraber sevmediği her yayına dava açması, toplumsal söylemde kendisini böyle gösteriyor. MSD twitleri aynı zamanda Ahmet Hakan'a ve Dink davasında Dink ailesinin yanında olanlara neye inanmaları, aslında kendilerini ne olark tanımlamaları gerektiği, inançları yüzünden ne hissetmeleri ve nelerden korkmaları gerektiği konusunda da dayatmalar yapıyor. Aynı zamanda, 47. twitte bu ülkede ekmek yediriyoruz maalesef ifadesinde görüldüğü gibi, aslında memlekette bu tür insanların beslenmemesi, yani aç bırakılması lafı uzatmayalım, yok edilmesi, öldürülmesi gerektiği de söyleniyor. Bu ve bunun gibi twitler, mesela, söylemin içinde etki eden gücün mükemmel örnekleri. Burada, 6. ve 37. twitte olduğu gibi MSD kendisine gelen faşist/ırkçı suçlamalarını ısrarla reddetse de, faşist, LSD'nin MSD'ye uygun gördüğü kalıp. Bu kalıp, altı çizili olan 3. çoğul şahısa uygulanarak hepiniz böylesiniz havası içerisinde sunuluyor. Burada MSD'nin sürekli uyguladığı karşıt ikilik tekrarlanıyor, beraber var olabilme ihtimal olarak bile görülmüyor. Bununla beraber, MSD'nin içerisinde hareket eden kullanıcılar 7. ve 61. twitte görüldüğü gibi Samast ile eş değer tutuluyor. Dayatılan kutuplaşma ile beraber düşmanlaştırma o kadar içselleştirilmiş ki, bir nevi eşitliği savunan bir kullanıcı bile bu içselleştirmeden kaçamıyor ve 54. twitte Ermeniyim ama TÜRKÜM diyorum ayrımcılığa hayır RT. diye bir twit atıyor. Ama üst/alt ilişkisi belirten bir bağlaç türüdür. Yani, amadan önce gelen ve sonra gelen arasında bir üstünlük ilişkisi vardır. Kullanıcı, ayrımcılığa hayır demesine rağmen iki ırk arasında bir üst alt ilişkisi kuruyor ve bu ilişkinin doğasını bir ırkı büyük harflerle yazarak belirtiyor. Böylelikle, MSD'ye karşı direnmeye çalışan LSD, aynı kalıpları ve anlamları kullanarak düzeni devam ettiriyor; alternatif bir bakış açısı sunmak yerine, MSD'nin beraber var oluşu hiçe sayan söylemini devam ettiriyor. Tabii, birileri çıkıp, bunlar münferit twitlerdir diyebilir. Fakat incelediğimiz bir metindir, söylemsel davranıştır ve daha önce de dediğimiz gibi, söylemsel davranışlar toplumsaldır. İçlerindeki açık ve arkalarındaki gizli ideolojik güç dengelerinden bağımsız hareket edemezler. İdeolojik güç dengelerinden bahsederken, başladığımız soruya dönmekte fayda var: hangi ideoloji? Gerek MSD'ye, gerek LSD'ye neredeyse bire bir aynı kalıp içerisinde hareket etmelerini sağlayan Kemalist ideoloji mi? Milliyetçilik mi? Sağcılık mı? LSD içerisinde twit atanlar kendilerini milliyetçi olarak tanımlayabilirler mi? Hayır. Bu twitler bir örnek. Fakat bu twitler bizim toplumsal olarak yaşadığımız tartışmaların bir yansıması ve kesinlikle, hiç bir koşul altında söylemsel bir davranış toplumdan bağımsız veya münferit olamaz. Bu twitlerin küçük bir örneğini oluşturduğu ve bize gösterdiği toplumsal ideolojimiz, bizim mutlakiyetçi söylem ve düşünce kalıbımız. Karşıt görüşlerin beraber var olabileceğine ihtimal verememek, farkları zenginlik değil, yok edilmesi gereken bir rahatsızlık olarak görmek, karşıt düşünceyi savunan herkesi eli kanlı süikastçilere veya teröristlerle eşit tutmak, düzene direnirken düzenin yolundan gitmek, şiddeti protesto ederken şiddetten veya şiddet içerikli söylemler sarfetmek, aşmamız gereken bir yapı. Hem toplumsal hem de hukuksal adalet istiyorsak, Türk yargısından medet beklemek çok isabetli bir davranış olmayabilir. Neticede hakimler ve savcılar toplumun bir parçası ve her türlü adalet bağımsızdır efsanesine rağmen başka insanlarla konuşuyorlar ve görüşüyorlar. Hatta uzaydan değil, bu toplumun içinden geldiler. O yüzden, bu toplumda dolaşımda olan ve yukarıda belirttiğimiz söylemlerden, söylemlerin içinde var olan ideolojilerden bağımsız değiller. Hatta ve hatta, hakimler devletin ve bahsi geçen ideolojik güç dengesinin ve egemenliğin denetleyicileri, bu güç dengesini tehdit edenlerin cezalandırıcıları. O yüzden, her hangi bir yerde, her hangi bir adalet arayanların, herşeyden önce yukarıda bahsi geçen söylemsel kalıpları sürdürmeleri yerine, onlara alternatif üretmeye çalışması şarttır. O zamana kadar Madımak'ın zaman aşımına uğraması, Dink'in davasının böylece bitmesi, insanların hiç bir suçları olmadan yıllarca hapis yatması, azınlıkların öldürülmesi, linç edilmesi, kadınların sürekli öldürülmesi, nefret suçlarının normal kabul edilmesi kimseyi şaşırtmaz."}
{"url": "https://futuristika.org/madridli-sanatci-spy-ve-sokaklari-susleme-sanati/", "text": "SpY'ın çizgileri, renkleri, birer araç olarak kullandığı sokak aksesuarları sadece Madrid'i süslemekle kalmıyor, şehirli çocuklara farklı bir bakış açısı sunuyor, günlük hayat koşuşturmacasına bir parantez açıyor. Şanslı Madrid'de bazen bir kiliseyi satılığa çıkaran Spy'ın işlerinde sporlardan basketbol ve mekanlardan bahçeler sık sık rastlanan konular, taşıt olarak bisiklet ise vazgeçilmez. SpY: Arada geçen zamanda graffiti ve post-graffiti çok gelişti. Şimdi sokaklarda çalışan farklı alanlardan pek çok insan var. Birçok yeni disiplin doğdu ve ortak bir çalışma alanı; sokaklar. Graffitiyle alakası olmayan pek çok sanatçının şehri temel olarak halihazırda kullanmaya başlamış olmasına rağmen, o dönemde, sokakalarda graffiti veya post-graffiti ile ilgisi olmayan bağımsız sanatsal müdahaleler görmek pek alışıldık değildi. Yıllarca süren çalışmalarım bana, şimdiki kent sanatı işlerimi yürütürken, şehri, büyük imkanları olan sanatsal bir merkez olarak görmem için keskin bir sezgi verdi. Graffiti dünyasında, kendimi bir ajan olarak tanımlamaktan daha fazla istediğim bir şey yok. Graffitiye başladığınızda, sizi tanımlayan takma bir isim ararsınız; SpY benim ilk kullandığım takma isimdi, arada kullandığım başka isimler de oldu, ama şehir müdahalelerine yoğunlaştığımda, graffiti camiasında da bilinen ilk takma ismimi kullanmaya karar verdim. Yasal olmayanlar içinde, belki de New York'ta bantladığım polis arabası yapmaya en zor karar verdiklerimden biriydi. Öncesi ve sonrasında işi yapmak basitti ama çok riskliydi. Şimdi düşününce tekrar yapmazdım. Çok şanslıydım çünkü araba bozulmuştu sanırım. Birkaç gün üst üste -arabayla çok da ilgilenmeden- oradan geçtiğimde, arabanın orada terk edilmişcesine durduğunu fark etmiştim. Bantı başka nedenlerle almıştım ama arabanın olduğu yerden son geçişimde, birden yapmaya karar verdim. Bir anlık kapılma ve dakikasında arabayı bantla çevrelemiştim bile. Oradan ayrılıp bir süre sonra fotoğraf çekmek için döndüğümde hala yerinde duruyordu. Benim yaptığım tipte etkinlikler için şehirler çok iyi bir alan oluşturuyorlar; pek çok olasılıkta hareket alanıyla meydana çıkan bir alt yapı. Müdahalelerin çoğunluğu otonom, bu genel olarak yasal olmadıkları anlamına geliyor; yapılmalarına herhangi bir kurumsal izin yok. Gerçekleştirmek için en iyi zaman ve fırsata bakıyorum. Esasen, doğdukları ve işin alıcısıyla canlı bir diyalog yarattıkları büyük şehirlerde gelişiyorlar. Çalışmalarımın görevi, şehrin görünümünün değişim sürecinde iletişim kurmak. Her müdahalede, yeni bir yol ve yöntem gerekli oluyor; tanımlanmış tek bir metod yok. Tüm parçalar yeni bir mücadele olarak sunuluyor ve ben bunları yapmanın en iyi yolunu arıyorum; fikirden, konumu, işi gerçekleştirip üretimine, belgelenmesine, yoldan geçenlerle karşılamadan daha sonra genellikle resmi yetkililerin insiyatifinde kayboluşuna. İlginç olan, graffitide daha aktif olduğum dönemde, geceleri çıkıyor ve boyuyordum, koyu renkli kıyafetler giymekti uygun olan. Şimdi müdahaleciliğe yoğunlaştığımdan beri, fark edilmemek için işçiler gibi canlı renkler giymek en iyisi. Bazen mekanlar bana fikir veriyor ve bazı zamanlar sosyal bir olay, bir durum, bir müdahale geliştirmem için beni teşvik ediyor, başka zamanlarda bir fikir beni bir yere götürüyor ve diğer zamanlarda da sadece bir şeyler söylemek istiyorum ve bunu en iyi yapabilmenin yolunu arıyorum. Fikirlerimi ifade ettiğim ve ilettiğim bu alt yapının olduğu şehirle yıllardır süregelen diyaloğumda, yeniliklere açık olmaya çalışıyorum. Çalışmalarımın ulaştığı halka saygıyla, her çeşit görüş duyuyorum, ama genellikle olumlular. Yaptıklarımı vandalizm olarak gören de var, kendisiyle özdeşleştirip özgür, kimliksiz ve alturist bir davranış olarak gören de. Kişiler şehirle diyaloğa açık oldukları zaman, çalışmalarımla karşılaşıyor, işlerimin kurumsal bir bakış açısına sahip olmadıklarını, resmi kurumlarca onaylanmadıklarını fark ediyorlar. Birisinin bu müdahaleleri bağımsız olarak kendiliğinden yapmaya vakit harcadığını düşünüyorlar. Bu durum eserle karşılaşan arasında müthiş bir bağlantı oluşturuyor ve onlar da eserin bir parçası oluyorlar. Sanırım son müdahalelerim, belki de polis arabası ya da LEE büyük harfleriyle kapladığım bina... LEE, OKU demek. Bilmem, sıradan bir insanım, bisikletime binmeyi çok seviyorum, karıma aşığım. Pek çok sanat alanını gözlemlemeyi seviyorum, filmleri severim, çağdaş sanatı severim, her zaman keşfedebileceğin güzellikler vardır. Pek çok tipte ve disiplinde sanatı severim, Land Artwork/Doğa Sanatı'na ilgi duyuyorum. Andy Goldsworthy gibi sanatçıları beğeniyorum. Santiago Sierra gibi çalışmalarını çok beğendiğim İspanyol sanatçılar da var. Sokak sanatında ise BLU, SAM3, SPACE INVADER, KEIGHT HARING gibi isimlerin altını çizmeliyim. Evet, kesinlikle! Sokaklarda muhteşem işler yapan pek çok kadın var. Amacım hiçbir zaman galeri ya da müzeleri doldurmak olmadı; sanat sisteminin ilgisini çekmek için aranmadım. Müdahalelerim esas olarak büyük şehirlerde gelişti; çevre, yoldan geçenler, müdahalelerin bulunduğu şartlar çalışmalarımın büyük bir parçası ve bir galeride sergilenme algısından yoksunlar. Müzeler ve galeriler, eserlerle yolları hiçbir şekilde kesişemeyenlere eserleri sunmanın bir yolu. Çalışmalarımı galerilerde sergilemiyorum; sokakta yaptığım işi galeride sergilemek çok anlamlı değil. İşlerimin reprodüksiyonlarını sergilemek isteyen bir takım galeri sahipleri ve aracılar mevcut ama sadece tamamlanmış ve belgelenmiş olan çalışmalarımın fotoğraf ve videolarının gösterimine izin veriyorum. Sergi için büyük ölçekli fotoğraflar şeklinde reprodüksiyonlar hazırlıyor, sokak sanatına devam edebilmek için bunları satıyorum. Galerilerle, çalışmalarımı şehirde sergilemek için ortak çalışmalarım da var. Genel olarak konuşmak gerekirse, çoğunluğu yasal, hoş her zaman değil. Yasal olmayan şekillerde de çalışıyorum. Hiç bilemezsin... Her zaman yeni projeler üzerinde çalışıyor oluyorum... Sokakları veya websitemi takip etmeliler."}
{"url": "https://futuristika.org/magritte-ortusu-blixa-cigligi-ya-da-kalplere-vur-bir-zimba/", "text": "Ş öyle hikayelendirilir: Rene, yaşadığı küçük, sakin Belçika kasabası Charleroi'de bir gece kasaba halkının gürültülerine uyanır. Daha 13 yaşındadır. Kalabalıkla birlikte gecenin karanlığında nehre doğru akarken aklından neler geçirir, bilmiyoruz. Nehre vardığında tüm fenerler yakılmış olmalı diyor film sahneleriyle dolu zihnim. Belki alttan alta acıklı yaylılar. Biraz ağır çekim, biraz fluluk, fenerlerden birinin alevi ekranı titretir mesela. Sonra Rene'nin yüzü. Sonra nehirden çıkarılan kadın. Kadının yüzü. Bence bir çocuğun annesini kaybedişi hikayelendirilmemeli. Hiçbir koşulda. Rene büyüdü Rene Magritte oldu. Sürrealist ressamların en güzellerinden. Kahramanlarının yüzü genelde bir şeylerle örtülüydü. Elmayla, pipoyla... Çoğunlukla da bir bez parçasıyla. Rene, annesini son gördüğünde annesi ölüydü ve geceliği yüzünü kapatmıştı. İşte bu yüzden her kalbin üzerine bir kumaş örtüyorum Tristan Tzara'nın Dada Revüsü şiirinden. Çok sevdiğim iki müzik adamından bahsetmenin sırası geldi. Biri Alman. 1959'da doğmuş. Adı Blixa Bargeld. Diğeri Türk. 1933'te doğmuş. Adı Zeki Müren. Eğer bu bir yazı değil de kurmaca belgesel olsaydı, Blixa da o sıkıcı Belçika kasabasında nehre vuran kalabalık arasında olurdu. Rene annesini gördüğünde, yanında. Bir yavru kedi çıığlığı salardı dünyaya. Küçük Rene için. Çünkü acı böyle paylaşılır. Çünkü Blixa Bargeld gerektiğinde dünyanın tüm acılarını taşıyan bir lokomotif gibi düdüğünü öttürür. Eğer bu bir yazı değil de kurmaca belgesel olsaydı, Rene Magritte ve annesi Belçika'daki o saçma kasabada değil, Çeşme'deki Zeki Müren Adası'nda yaşarlardı. Tamam, hayat yine bir yere kadar bildiğini okur ve anne Magritte yine intiharın serinletici sularında dolanırdı. Bir gece kendini denizin sularına bırakacakken kayalıklar üzerinde parlak bir ışık belirirdi. Sahne ışığı. Ve huzurlarınızda deniz kızı gibi pırıl pırıl, pullu, göz alıcı Zeki Müren. Dertli gönüllere giren. Başlardı okumaya. Kalplere vur bir zımba. Rumba da rumba rumba. Rene de gelirdi, annesiyle göz göze gülümserlerdi bu doğa olayına karşı. Önlerinde doğan sanat güneşiyle ısınırlarken, bu bir kurmaca belgeselse, bu benim kurmaca belgeselimse, Blixa'nın çığlıkları Zeki Müren Adası üzerinde gökkuşağı renginde bir örtü olurdu. Ne demişler, sadece Berlin üzerinde gökyüzü yok... Yoksa dememişler mi? Neyse."}
{"url": "https://futuristika.org/mahal-kamusal-sanat-atolyeleri/", "text": "MAHAL, Kamusal Sanat Atölyeleri'ne devam ediyor. Kadıköy Mimarlar Odası'nda 3 Ekim'de başlayacak atölyeler, herkesin katılımına açık. MAHAL; 2012 yılından itibaren Kamusal Sanat Atölyesi ismiyle yeni tip kamusal sanat üzerine teori odaklı çalışmalar gerçekleştiren, farklı alanlardan kişilerin bir araya geldiği bir oluşumdur. Mekanın bağlamı üzerinden yeni ilişki biçimleri üretmek ve bu üretim sürecini katılımcılarıyla birlikte tartışmak amacıyla farklı başlıklarda programlar hazırlayan MAHAL; herkesin katılımına açık bir tartışma ve üretim alanıdır. 10 haftalık programda; kamusal alan, kamusal alanda ideoloji ve sanat, performans sanatı, estetik-politik eylem, video-aktivizm, permakültür, katılımcı sanat, yeni tip kamusal sanat gibi başlıklar, teorik altyapı ve günümüz pratikleri üzerinden tartışmaya açılıyor. - Atölyeye katılım ve fikir paylaşımı için: mahal. posta@gmail. com"}
{"url": "https://futuristika.org/mahalle-sergisi/", "text": "İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Görsel Sanatlar Yönetmenliği'nin çağdaş sanatın İstanbul'un farklı bölgelerine ulaştırılması amacıyla başlattığı Taşınabilir Sanat projesinin altıncı sergisi 'Mahalle', 10 Haziran'dan itibaren Tuzla İdris Güllüce Kültür Merkezi'nde izlenime sunuluyor. Geniş Açı Proje Ofisi'nden Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler'in küratörlüğünde gerçekleşen sergi, Silva Bingaz, Korhan Karaoysal, Sevim Sancaktar, Yusuf Sevinçli, Serkan Taycan ve Kerem Uzel'in mahalle temalı çalışmalarından oluşuyor. 10 Temmuz'a kadar devam edecek olan sergi kapsamında Tuzlalı gençlerle yapılacak mahalle konulu fotoğraf atölyesinin sonuçları da süreç içerisinde sergiye eklemlenecek. Sergi önümüzdeki aylarda iki farklı kültür merkezinde daha izleyicilerle buluşacak. Açılış günü AKM önünden saat 14:30'da servis hareket edecektir. 'Mahalle', 'Uçsuz bucaksız bir metropol haline gelen İstanbul'da, yirmibirinci yüzyılın başlarında mahalle denince aklınıza ne geliyor?' sorusundan yola çıkan ve altı fotoğrafçıyı kendi yaşadıkları semtlerdeki mahalle kavramını, sosyal unsurlarıyla sınırlı kalmayıp mimari ve kentleşme gibi fiziksel boyutlarıyla da fotografik açıdan sorgulamaya davet eden bir proje. Mahalle kavramının İstanbul'un farklı semtlerinde nasıl farklı tanım ve biçimlere büründüğünü öznel bakış açılarıyla yorumlayan bu altı isimden ilki olan Silva Bingaz, yaşadığı semt Yeşilköy'ü, kentin ilgi gören plajlarından birini barındıran sahil şeridini merkez alarak insanlar, doğa ve detaylar üzerinden, ölümle yaşam varoluşla yokoluş etrafında şekillenen bir seriyle ele alıyor. Korhan Karaoysal, kentin ana aksında yer almasa da gün geçtikçe daha yoğun bir nüfusa sahip olan yeni yerleşim alanlarından Beylikdüzü'nü birbirinin benzeri binalar, yarım kalmış inşaatlar ve kullanılmayan sosyal alanlar aracılığıyla görselleştirirken; kentin geç dönem yerleşimlerinden biri olmasına rağmen çok hızlı büyüyen Gaziosmanpaşa'da yaşayan Sevim Sancaktar, mahalle kavramını iyice daraltıyor ve mahallesini oturduğu sitedeki blokların balkonlarından göründüğü şekliyle, kat kat yükselerek gösteriyor. İstanbul'un Anadolu yakasındaki eski semtlerinden Kuzguncuk'ta yaşayan Yusuf Sevinçli ise bir yandan mahallenin mimari yapısından tipik örnekleri ve semt dokusundan detayları, diğer yandan evlerinde farklı yaş gruplarından mahallelileri fotoğraflıyor. Serkan Taycan, kentin en eski yerleşim merkezlerinden biri olan Tophane'deki çokkültürlü ve içiçe geçmiş yapıdan ilham alıp farklı kimliklerden mahalle sakinlerinin portreleri ve yaşadıkları mekanlardan detaylarla mahallesini algılayışını aktarırken; sergide yer alan son isim Kerem Uzel kentin ana geçiş noktalarından biri olan Beşiktaş'ı, mahallede yaşayanlardan ziyade oradan geçip gitmekte olan, orada buluşan, oradan kenti seyreden insanlar üzerinden anlatma yoluna gidiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/mahkumlarini-arayan-hapishaneler-ulkesi/", "text": "evletin, toplum üzerindeki otoriterliğinin sureti olan hükümetler, yurttaşların bireysel kararlarına müdahale etme inadını sürdürmektedir. Hükümetin tepesindeki şahıs, toplumun çoğunluğunun sahip olacağı çocuk sayısından, içeceği ya da içmeyi bırakacağı sigaraya, tüketeceği alkolden, futbol maçını ya da bir tenis müsabakasını nasıl izlememesi gerektiğine kadar genişleyen ölçüde bir tür etik davranış silsilesini bulduğu her fırsatta dayatmaktadır. Bu davranış silsilesine her geçen gün, yeni bir açıklamayla yeni maddeler eklenmektedir. Yurttaşlar bu maddelerin belirlediği çizgileri içine çekilirken, maddeler gücünü dini kuralların hükümet ve paydaşlarının yorumlarından, toplumsal çoğunluğun belki de sadece Türkiye'ye özgü yeni bir form bulmuş orta sınıf ahlakından almaktadır. Hükümetin söylemini takiben devletin kolluk kuvvetleri, baskın medya mensupları, kimi üniversiteler, hükümetin benimseyip kendinden saydığı şarkıcılar, sosyal medya ya da magazinsel sempatiyle ismini duyumuş kişilikler, kamusal hizmet amacıyla atandıkları halde toplumdan daha çok hükümetin çalışanı gibi davranan vali ya da kaymakamlar, yine hükümet söylemini hızla tekrarlayarak onaylama yoluna giden sivil toplum kuruluşları tarafından, gerçekten de ülkenin en önemli meselesi o an hükümet tarafından dile getirilen bir günlük hayat davranışındaki eleştiriymiş gibi hızla, yatay ve aşağı doğru dalgalanmayla dile getirilmektedir. Devletin bireysel alana saygı duyup o alanı boşaltmaya doğru bir harekete dönüşümü sanayi devrimi ya da halk ihtilalleri yaşamış toplumlarda bile son derece ağır ilerlemişken, Türkiye gibi devleti bir tapınma nesnesi ya da ailenin babası statüsünde yerleştirilmiş zihinlerin etkisiyle hareket eden ülkelerde imkansıza yakın konumlanıyor. Devlet ile hükümet arasında artık genlerine kadar birleşmişlik mevcut. Ortak paydaları muhafazakarlık olan bu iki aygıttan hükümet olanı, toplumsal nabzı yerinde ölçen hesaplamalarıyla, elindeki imkanları sürekli bireylerin gündelik hayattaki davranış ve tercihlerini yönlendirme amaçlı söylemler üretme yolunda kullanmaktadır. ükümetin topluma sunduğu koz sürekli kendini tekrar eder: Ya devletin tahakkümünü onaylayıp huzur içinde yaşarsın ya da özgürlüğü seçersin ve malına, canına gelecek zarar nedeniyle devlete şikayet edemezsin. Aslında ilk seçimde de devlete karşı herhangi bir itiraz hakkı olmaz bireyin. Karşısına çıkan en alt seviyedeki devlet görevlisinden, devlet hastanesindeki hastabakıcıya, vergi dairesindeki memurdan, karakolun önünde belediyeye ait otoparkı yönlendiren kişiye kadar herkes devletin yüzüdür. Devletin şikayet edilemez, kanıksanması elzem, kabullenilmesi şart davranış şeklinin başlangıcıdır. Hükümetin tepesindeki kişi, tarihsel kişilikleri doğru yansıtmadığını düşünüp televizyon dizisini mi eleştirir? Yukarıda sayılan tüm paydaşlar da hiç zaman kaybetmeden aynısını yapar. Çünkü toplumun ecdadı, toplumun bir numaralı sorunudur her daim. Ne kadın cinayetleri, ne toplu konut dolandırıcılıkları, ne bebek ölümleri, ne bireylerin uğradığı siyasi linçler, ne gelir dağılımı adaletsizliği, ne okula başlaması gerektiği halde eğitim yanlışları nedeniyle başlatılmamış öğrenci oranının %24 olması, ne bilimsel çalışma yetersizlikleri hiçbir şey, o anda ecdadın modern bireyin aklında kazınmış olan, sisler içinde fethe giden kıratlarıyla saldıran akıncı görüntüsünün zedelenmesinden önemli değildir. Çünkü o resim, devletin ve hükümetin birey üzerindeki tahakkümünü kendi anlayışla haklı kılan sebepleri arasında önemli bir sac ayağıdır. Bireyin zihninde o resim olmadan, devlet ölen yurttaşa vatan sağolsun dedirtemez. O resim olmadan, polis gaz attıysa onlar da sokaklarda hak aramasınlar dedirtemez. Ecdadları at üstünde fethe koşarken çıkan nal sesleri TÜBİTAK kadrolarındaki haksızlıkları, TOKİ evlerinde açılan davaları, peşkeş çekilen yeşil alanları, Kafkasya'dan Avrupa'ya enerji taşıyacağız diye akla hayale sığmayacak rakamlara verilen ihaleler sonrasında Bulgaristan sınırına çekilen boru projelerinin yaratacağı rahatsız edecek gürültüyü bastırır. Hükümet çok haklıdır. Tam da söylediği gibi, tıpkı ecdadı gibi çağdaş zamanın sultanları da dört nala koşmaktadır... Tahakküme ve devlet baskısına... İtiraz edecek bir azınlık içinse, hükümetin yönlendirdiği kamuoyu ile hazırola geçmiş olan milletin sokakta, devletin ise kendi binalarında ve karakollarında gerekli yerler mevcuttur. Türkiye, iş hayatının her sektöründe, üniversitelerinde, eğlence yerlerinde, spor salonlarında hatta restoranlarında bile, doğrudan hükümet ile dolaylı olarak toplumsal çoğunluk ile aynı fikirde olmayan, ecdadının nal seslerini kendi yaşamlarındaki baskıdan dolayı duyamayan mahkumlarını arayan hapishaneler ülkesidir."}
{"url": "https://futuristika.org/maj-sjowall-icin-son-sozu-marx-soyler/", "text": "İsveç polisinin kamulaştırıldığı yılda, İsveç'teki ilk Vietnam Savaşı karşıtı gösterisinden bir hafta sonra Maj Sjöwall ve Per Wahlöö'nun Roseanna adlı polisiye hikayesi yayınlandı. Bu kitap İsveç polisiye edebiyatında ihtilal yaptı. Jan Guillou'nun Hamilton kitapları, Henning Mankell'in Wallander serisi ve Stieg Larsson'un Milenyum Üçlemesi o hikaye olmasaydı muhtemelen asla yazılamazdı. Roseanna dikkatlice hazırlanmış bir planın sadece başlangıcıydı. Çift, Suçun Hikayesi adlı ortak performans değerlendirme ölçeği kapsamında on yılda tam on roman çıkarmaya karar vermişti. Kitaplar çağdaş İsveç'i yansıtmak ve analiz etmek için polisiye öykü formatını kullanacaktı. Bundan daha fazlası: Per Wahlöö'nun deyimiyle, 'ideolojik olarak yoksullaşmış bir toplumun karnını deşeceklerdi.' Per Wahlöö, çoğunlukla politik gerilim romanları yayınlamıştı, ancak haftalık basın için çalışan Maj Sjöwall kurguda yeniydi. Her ikisi de siyaseten angajeydi ve iktidardaki Sosyal Demokratların solundaydı. Sjöwall ve Wahlöö yeni bir şey denemek istediler. Cesur ve beklenmedik bir şey. Gelenekleri boşverip, İşçi hareketini bile boşverip geniş bir halk kitlesi için yazacaklar ve bunu o kadar kolay ve heyecan verici hale getireceklerdi ki, yazarların sosyal eleştirilerinin acılığı herhangi bir direnişle karşılaşmadan benimsenecekti. Sjöwall ve Wahlöö, Amerikalı suç yazarı Ed McBain'in kurgusal Isola kasabasındaki 87. Polis Karakolu hakkındaki romanlarında model aldılar. McBain, Steve Carella, Meyer Meyer, Bert Kling ve onların sürekli artan acımasızlığın suçuyla karşı karşıya kalan zahmetli günlük işlerini tasvir eder. Bu kitaplar. çiftin çabalarının bireysel bir dedektif kahramanının içgörü parıltılarından çok daha önemli olduğu polis prosedürüne, dedektiflik hikayelerine güzel örnekler oldu. Maj Sjöwall ve Per Wahlöö, McBain'den bir şeyler öğrenmeye ve hatta bazı kitaplarını İsveççeye çevirmeye karar verdiler. Roseanna, Stockholm'deki Cinayet Bürosu'ndaki İsveç polis ekibini tanıtıyor. Bunlar Dedektif Müfettiş Martin Beck ve yardımcıları Lennart Kollberg ve Fredrik Melander. Oyuncu kadrosu kademeli olarak artırılır: Gunvald Larsson, Einar Minn, Ake Stenstrom ve Stenstrom'un eski kız arkadaşı Asa Torell. 1965 ve 1975 yılları arasında yayınlanan ve polis prosedürünün görünüşte muhafazakar biçimiyle tüm İsveç toplumunun haritasını çıkarmaya çalışan bir dizi roman. Bunlar sıkıcı olmaya cesaret eden suç romanlarıydı. Martin Beck sürekli soğuk algınlığından muzdaripti, yalnız değil bir takımla çalışıyordu ve zamanının çoğunu kağıt yığınlarını tarayarak geçiriyordu. İşini delege edip duruyordu. Sabırlı gerçekçi ve sosyolojik olarak zeki olan Martin Beck kitapları suçu bireysel patolojiden değil, İsveç'in sıkıca dikilmiş sosyal dokusundaki yırtıklardan kaynaklanmış halde sundu. Sjöwall ve Wahlöö'nün Beck serisi böylece çağdaş edebiyatın en baskın popüler biçimlerinden biri olan İskandinav suç romanının temellerini attı. Martin Beck kitapları, kitlesel eğlence havası gizlenmiş olsa da yakından bakıldığında düşüncelere dalmış metinlerdi. Romanlarda politik eleştiri sevimli karakterlerden geliyordu. Sade betimleme pasajları gerilimi artırıyordu. Gerçekçi ve heyecan verici, politik ve popüler bir aradaydı. Çeşitli suçları çözmek için savaşan ve çoğu zaman başarılı olamayan bu ekip son tahlilde her zaman kaybeder. Toplumun kendisi sürekli yeni ve daha ciddi, daha cesur ve daha iyi organize suç türleri üretir. Sjowall Wahloo kitaplarında iyimserlere yer yok. Teşhis vardı, eylem yazmaktı: Yazarların 1960 'ların ortalarında teşhis ettikleri şey, artık sınıf eşitliği değil, sınıf ayrımı olan, insanların birlik masalları ve rasyonalizasyonlar tarafından ezildiği, orijinal yerleşim merkezlerinin kentsel dönüşüme uğradığı ve nüfusun sözde yurt kasabalarına itildiği bir refah devleti dejenerasyonuydu. Hepsi kağıtlarını çevirdi. Kollberg hazır olduğunda, Martin Beck'e baktı ve dedi ki, 'Senin sorunun Martin, sadece yanlış işte olman. Yanlış zamanda. Dünyanın yanlış yerinde. Yanlış sistemde."}
{"url": "https://futuristika.org/makro-ve-olum/", "text": "olduğu için, sessizliğin sonu beklenebilirdi. Bir gün konuşacaktı. düşünüyorduk: varlığının canlı kalmasına yetiyordu bu. Olaylara ve içinde bulunduğum ruhsal duruma göre, bazen çok sıkıntılı, serüveni idi bu: dönemleri ve sonucu bulunmaya çalışılan bir davranıştı. altınlarına ve makyavelcilere karşı, ahlakın varlığını savunuyordu. başına ele alınırsa, hem devrim yapılmasını gerektirir, hem de suçlar onu. -bütün bir eser- ve her zaman olduğu gibi, herşey ortada idi. Kendisi de İnsanlık düzeni, bir düzensizliktir henüz; haksızdır, geçicidir, değişmeden ölebilecekler vardır. Ama bizim gibi kararsız, şaşkın olanlar için, dünyada, en derin gerekliliklerimizin uyumsuzluğunu ortaya çıkarıyor. Camus, yirmi yaşında iken, ansızın kapıldığı, yaşantısını altüst eden bir hastalıkla, anını kuşatmak isteyen bir insanın saf ve başarılı girişimini bulacağız."}
{"url": "https://futuristika.org/maksadimi-astim/", "text": "maksadım rubber isimli filmi ekleyebilmekti bloguma, o anda farkına vardım çalmakta olan radyonun durduğunu, onun yerine devamlı aynı sesin tekrarlandığını düşük bir desibel ile, sol yanımdaki açık pencereden bir karasinek girdi odaya, iyice çıldırmaya başladığımı düşünerek kendimi dışarı attım alel acele,"}
{"url": "https://futuristika.org/maldororun-sarkilari/", "text": "Poesies I'in başlarında Anı bırakmayacağım arkamda, dediğini, yayıncısı Verboeckhoven'e, ölümünden dokuz ay, üç gün önce yazdığı 21 Şubat 1870 tarihli mektubunda, Biliyorsunuz, geçmişimi yadsıdım, diyerek bu kararını pekiştirdiğini siz de okuyacaksınız. Nitekim, Maldoror'un birinci şarkısının ilk baskısında adı geçen lise arkadaşı Georges Dazet'nin adını ikinci baskıda kaldırıp yerine hayvan adları koyarak bizi Tarbes Lisesi'ne ve özel yaşamının bir dönemine götürecek yolun önünü tıkamak istemiştir. On dokuzuncu yüzyılın sonu görecek kendi şairini diyerek sonsuzlaşmak, ölümsüzleşmek istediğini hiç de alçakgönüllü olmayan bir biçimde dile getiren ve arkasında anı bırakmak istemeyen, kısacık bir ömrü, üç dört yıllık bir edebi yaşamın geçmişini silmeye kalkışan bir bilinç: Uçurumla doruğun çelişkisi; uçurumla doruğun baş döndürücü çelişkin birliği. Ama, her şeye karşın geriye bir şeyler kaldı: İki ad, iki kitap, altı mektup ve ilk kez 1977 yılında yayınlanan bir tek fotoğraf. Ducasse'ın I. Şarkı'nın elyazmasını Ağustos 1868'de basımcı Balitout'ya teslim ettiği tahmin ediliyor. I. Şarkı'nın bu baskısı yazarın adı olmaksızın yayınlandı. Evariste Carrence'ın Bordeaux Şiir Yarışması'na katılan Şairlerden derleyerek Ocak 1869'da yayınladığı Parfums de l'ame adlı ortak kitapta ikinci kez ve gene imzasız olarak yayınlanan I. Şarkı'da bazı düzeltmeler yapıldığı görülüyor. Aynı metnin bazı değişikliklere uğramış kesin biçimi, aynı yılın yaz aylarında Les Chants de Maldoror I. II. III. IV. V. VI. başlığıyla yayınlanan tam metin içinde yer alacaktır. Lacroix ve Verboeckhoven adlı yayıncıların Brüksel'de yayınladıkları yapıtın yazarı olarak ilk kez Comte de Lautreamont adı görülmektedir. Ancak, şairin 27 Ekim 1869 tarihli mektubunda kabul ettiği anlaşmaya karşın, yayıncılar yapıtı depolarında tutacaklar ve yazar kitabının Paris kitapçılarında satışa çıktığını göremeden bu dünyadan göçüp gidecektir. İşin aslı şudur: Kitabın adı, Yurtdışında Basılmış, Yasak Yayınlar Bülteni 'nde yer aldığı için basımcılar korkmuş ve kitabı dağıtmamıştır. Bununla birlikte yazarın eline 10-20 nüsha geçmiştir. İçişleri Bakanlığı'na Nisan 1870 günü teslim edilen Poesies I ve Haziran 1870'de teslim edilen Poesies II'nin yazarı olarak Isidorc Ducasse görünmektedir. Birkaç ay sonra, 24 Kasım günü, 7 rue du Faubourg-Mont-marte adresinde ölecek ve ertesi gün geçici olarak, Montrnartre mezarlığına gömülecektir. Belirtilen tarihte öldüğü kesin, çünkü Seine ili tarafından düzenlenmiş ve yirmi dört yaşındaki Isidore Lucien Ducasse adlı edebiyatçının saat sekizde öldüğünü bildirir bir belge var. İlkin, 25 Kasım 1870 günü kuzey mezarlığının 35. bölümüne gömülen ceset, 20 Ocak 1871'de 49. bölüme aktarılacak ve nihayet kemikleri 1890 yılında Pantin kemikliğine taşınacaktır. Lacroix ve Verboeckhoven'in 1869 yılında bastığı, ama dağıtmayıp depoda sakladığı Maldorofun Şarkıları, Brüksel'deki _Ican-Baptiste Rozez kitabevi tarafından 1874 yılında satışa çıkartıldı, ama hiçbir başarı kazanmadı. Şarkılar, ölüm belgesi üzerinde Ducasse'ın doğum ve ölüırı tarihlerini saptayan ve onun bankacı Darasse'a yazdığı iki mektubu bulan Leon Genonceaux tarafından yeniden basıldı (1890), ama Lacroix-Rozez baskısı henüz tükenmemişti. 1870 yılında yayınlanan Poesies I ve II'nin, 1891 yulında Remy de Gourmont tarafından Ulusal Kitaplık'ta bulununcaya kadar, yirmi bir yıllık bir dönemde herhangi bir yerde izine rastlamıyoruz. Leon Genonceaux'nun yayınından sonra, bu sırada Ulusal Kitaplık'ta çalışmakta olan Remy de Gourmont, Isidore Ducasse'ın yapıtı üzerine yaptığı araştırmaları Mercure de France'ın Şubat 1891 sayısında yayınladı. Birçok değerli bibliyografik bilgiyi ona borçluyuz. Bundan yirmi sekiz yıl sonra Andre Breton Ulusal Kitaplık'a gidecek (1919), birinci ve ikinci kitabı eliyle kopya edecek ve bunlar Litterature dergisinin nisan ve mayıs sayılarında yayınlanacaktır. Poesies I ve II tek kitap olarak 1920 yılında, Philippe Soupault'nun önsözüyle Au Sans-Pareil'de yayınlandı. Sonuç olarak, Isidore Ducasse/Comte de Lautreamont'un ve yapıtlarının okurla gerçek tanışmasının 1920'den itibaren, yani ölümünden elli yıl sonra gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Isidore Ducasse'a ilişkin ve çoğu hala varsayımdan öteye gitmeyen birkaç bilginin toplanması için tam yüz yıl gerekti. Şarkılar'ın üçüncü yayıncısı L. Genonceaux'nun, ilk yayıncı Lacroix'nın tanıklığına dayanarak verdiği bilgiye göre, Isidore Ducasse Paris'e Politeknik Okulu'nda ya da Madencilik Okulu'nda okumaya gelmişti. 1867 yılında, 23, rue Notre-Dame-Des-Vistoires adresinde bulunan otele yerleşmişti Güney Amerika'dan gelir gelmez. Esmer, uzun boylu, tüysüz, sinirli, düzenli ve çalışkan bir delikanlıydı. Ancak geceleri ve piyanosunun başında yazardı. Cümlelerini yüksek sesle tekrarlayarak müzik eşliğinde kurardı. Gecenin herhangi bir saatinde başlayan çalışmalardan, yataklarından fırlayarak uyanan öteki otel müşterileri şikayetçiymiş. Isidore Duccasse'ın ölümünden yirmi yıl sonra yayınlanan bu satırların doğruluğunu kanıtlamak olanaksız. Buna karşın Gomez de la Serna'nın (1925), Andre Malraux'un (1920), Philippe Soupault'nun (1946) bu kaynaktan yararlandıkları görülür. Lespes'ın verdiği bilgiye göre, Gustave Hinstin'in belagat dersine büyük ilgi gösterirmiş Ducasse; Racine ve Corneille'i ve özellikle de Sofokles'in Kral Oidipus'unu severmiş; Edgar Poe ve Theophile Gautier'ye hayranmış. Birinde kendisine garip ritimli, karanlık düşünceli birkaç şiir göstermiş. Ducasse Latin koşuğundan tiksinirdi diyor Lespes. Okul belgelerinden, lise birinci sınıfta aritmetik, geometri ve resim derslerinde sınıf birincisi, Latinceden Fransızcaya çeviride beşinci, Fransızcadan Latinceye çeviride dördüncü, dilbilgisi dersinde dördüncü olduğu anlaşılıyor. Sınıf onur listesinde üçüncüymüş. Öteki sınıflarda da aşağı yukarı aynı düzeyi tutturduğu görülüyor. Fen derslerine, özellikle de biyolojiye yatkınlığına Şarkılar'da sık sık tanık olacağız. Bu alanlardaki bilgilerini bir şiirsel metne geçirmekten alaylı bir kıvanç duyuyor gibidir. Isidore Ducasse'ın Lautreamont'a dönüşmesi ve Maldoror sözcüğü uzun süre bilmece olarak kaldı. Maldoror bilmeceliğini sürdürüyor, ama Lautreamont'un kaynağını biliyoruz artık: Eugene Sue'nün LATREAUMONT adlı romanı. M'nin önündeki U harfi, birinci T`nin önüne gelerek Lautreamont'u oluşturuyor. Bu seçim ayrıca Maldoror'un Şarkıları'nın yapısal ve yöntemsel bakımdan halk romanı ve kara romanla ilişkisini de açıklamış oluyor. Basit bir ödünç alma olayıyla mı, yoksa bir değişim, bir başkalaşımla mı karşı karşıyayız? Ducasse'ın, ikinci yapıtı Poesies'yi bir geriye dönüş yaparak kendi adıyla imzaladığı göz önünde bulundurulacak olursa, metamorphosis anlamında sürekli bir kimlik değişiminden söz etmek oldukça güç görünüyor. Bu değişim söz konusu olsa bile Maldoror'un Şarkıları'nın sınırlarını aşmıyor gibi. Ancak J. M. G. Le Clezio'nun 'Maldoror et les Metamorphoses adlı incelemesinde, Şarkılar'da en önemli özellik değişimdir. Hiçbir XIX. yüzyıl şiirsel yapıtı bu yöntemi bunca ısrarla kullanmadı. Bu, gerçekten bir yöntem mi, bilinçli bir kullanım mı? XIX. yüzyıl dağarcığında sık başvurulan bir sözcük olmamasına karşın değişim sözcüğü düzenli aralarla yedi kez kullanılıyor. cümlesini okuduğumuz ve altı şarkıda insanın birçok kez hayvana, altıncı şarkıda da Tanrı'nın gergedana dönüşümüyle karşılaştığınız zaman, Comte de Lautreamont adının bir ödünç alma eyleminden çok bir kimlik değişimine yakın olduğunu düşünebiliriz. Öte yandan, birinci şarkının iki kez yazarın adı belirtilmeksizin yayınlandıktan sonra, tamamlanmış altı şarkılık yapıtın yazarlığını Lautreamont'un yüklenmesi, yukarıdaki Ducasse + Maldoror = Lautreamont denkleminin olasılık payını güçlendiriyor. Nitekim, Maldoror aradan çekilince, P0esies'de yerini lsidore Ducasse'a bırakıyor Lautreamont, Ancak Poesies'de Maldoror'un kendisinin değilse bile gölgesinin bulunmadığını ileri sürmek de acelecilik olur: Çünkü, Poesies'de Maldoror'un köktenci, alaycı ve günahkar tutumunu tanımakta güçlük çekmiyoruz. Maldoror'un Şarkıları yazı'ya, rahat'a, uygun'a ne kadar karşı ise Poesies de o kadar karşıdır. Isidore Ducasse'ın aralanmaz karanlığı bu ad bağlamında da direnmesini sürdürüyor. Yorum olanaksız, bir ödünç alma mı yoksa bir değişim mi? Hala soruyoruz. Bildiğimiz en kuşkusuz gerçek, bu adın bir halk romanının adından bir harfin yer değiştirmesiyle türetilmiş olduğu. Rene Crevel'e göre, Maldoror, Kötülüğün şafağıdır. Robert Amadou'ya göre, Maldoror, şafağın şeytanıdır. P. O. Walzer'e göre, Tanrı'nın bağışı anlamına gelen Theodore'un olumsuzlanması, tersine çevrilmesidir Maldoror: Don du Mal yani Kötülüğün bağışı. Albano Rodrigues'e göre, İspanyolca Kötü acının dönüştürülmüş şeklidir. Marcel Jean ve Arpad Mezei'ye göre Maldoror, mald ve oror sözcüklerinden oluşmuştur, yani şeytandır. Marcelin Pleynet'ye göre Maldoror, Şafak bunalımı ya da şafağın kötülüğüdür. Philippe Sollers de La Science de Lautreamont başlıklı yazısında Pleynet'nin görüşünü desteklemektedir. Şu ya da bu yorum; hiçbiri ne yeterli, ne de yetersiz. Şarkılar'ı okurken tek tek bu varsayımların hepsini doğrulayabilecek nitelikte dizelerle karşılaşacağız. Maldoror, yorumu ne olursa olsun, Baudelaire'nin Les Fleurs du Mal'i Rimbaud'nun Illuminations'u kadar çoğul bir bilmece sunuyor bize. Bütün görünüşlere ve yazarın birinci şarkıdan sonra geçirdiği değişime karşın ne Lautreamont, ne de Maldoror tıpatıp benzeri ya da suretidir Ducasse'ın. Maldoror'un değişimleri; eylemlerin kip ve zamanlarının durmadan değişmeleri; öznenin ben den sene, senden ona dönüşümleri; teatral konuşmalar ya da aktarılan konuşmalar; dolaylı ya da doğrudan biçem, bize, gerçek ve tek kılavuzun okur olduğunu gösteriyor. Kendini okuma ortamında bir yere yerleştirecek ve kendisine bir bakış açısı seçecek olan okurdur. İlerde belki bir kez daha tekrarlayabiliriz, ama Şarkılar ve Poesies'nin alnacında şu tanımı okuyabiliriz: Bu iki yapıt, güç'e karşı açılmış savaştır; kaynağı ne olursa olsun Güç'e karşı dönüşsüz bir başkaldırıdır. Daha somut konuşacak olursak, Tanrı, III. Napoleon ve burjuvazinin işbirliğine ve bu işbirliğinin her türlü yansımalarına karşı amansız bir başkaldırıdır. Bu nedenle, bu başkaldırı ve savaşın oluştuğu tarihsel ortamı tanımak, Ducasse'ın yapıtının çözümlenmesine büyük ölçüde yardımcı olabilir. Lautreamont yorumcularının çoğunun düşüncesini Maurice Blanchot'nun şu cümlesi özetliyor gibidir. Onun imgelem gücü kitaplarla kuşatılmıştır. Marcelin Pleynet, bu Önsözün en Önemli kaynaklarından biri olan Lautreamont adlı kitabında hangi kitaplar? diye sorduktan sonra bu sorunun yanıtını arıyor. Poesies'de romana karşı olduğunu açıklayan Isidore Ducasse'ın en önemli kaynağının kara roman olması da onun çelişkili tutumuna ters düşmüyor. Andre Breton, Edmond Jaloux, Julien Gracq ve Paul Eluard, kaynaklar arasında aslan payını kara romana ve halk romanına ayırıyorlar. Bu romanlar arasında İrlandalı romancı Charles Robert Maturin'in (1782-1824) Melmoth the Wanderer'ı ile İngiliz romancı Horace Walpole'ün (1717-l797) The Castle of Otranto'su en önemli yeri tutuyorlar. Bunların arasına adını romanından ödünç aldığı Eugene Sue'nün, Walter Scott'ın ve Ann Radcliffe'in yapıtlarını da katabiliriz. Ne var ki, şiir sanatının Racine'den sonra bir milimetre ilerlememesinin sorumluları kabul ettiği Çağımızın Büyük Uyuşuk-Kafaları arasında Kafadan Çatlak Hayalet Ann Radcliffe'in ve Karanlıklann Dalavere Ortağı Maturin'in de adlarını sayması son derece ilginç olsa gerek. Şarkılar'da kara romanın yalnızca gerçek ve doğaüstünün oluşturduğu içeriğin değil, aynı zamanda okurun merakını gıdıklayan yöntemin de etkili olduğunu saptayabiliriz. Lautreamont'un kaynakları üzerine bir tez hazırlayan Pierre Capretz onun bir Sade okuru olduğunu ileri sürer; Maturin'in Bertram'ını, Goethe'nin Faust'unu, Klopstock ve Leconte de Lisle'i okuduğu kanısındadır. Capretz kaynaklar arasında İncil ve Tevrat'ı, dönemin dergilerini ve özellikle Doktor Chenu'nün Encyclopedie d'Histoire Naturelle'ini anar. Maldoror'un Şarkılarındaki kuş ve hayvan betimlemeleri neredeyse sözcüğü sözcüğüne Dr. Chenau'nün Doğabilim Ansiklopedisinden aktarılmıştır. Daha ileride bir kez daha değineceğiz: Ducasse'ın yazılı kaynaklardan yaptığı kolajın başlıca amacının, değerlerin tersine çevrilmesi olması gerekir. Poesies I ve II'yi yazarken tekrar lsidore Ducasse'a dönüşen Lautreamont, Vauvenargues ve Pascal'ın özdeyişlerini tersine çevirirken, kültürün ancak bir iktidar bağlamında anlaşılabileceğini anlatmak istemektedir. Kabul edilmiş bir özdeyişin tersine çevrilmesi ise egemen iktidara karşı çıkmaktan başka bir şey değildir. Yöntem Maldoror'un Şarkılarında aynı ölçüde anlamlıdır: Kendini gizleyen yazar, ansiklopedik bilgiye karşı güvensizliğini dilc getirmektedir. Gerçekten de ansiklopedi, kabul edilmiş bilgilerin toplamından başka nedir ki? Şiirsel söylem ise uzlaşmanın geri çevrilmesiyle bilinmeze çıkılan yolculuktur. Böylece, Lautreamont, Maldoror'un Şarkıları'nda onaylanmış bilgileri sarsmakta, hümanistlerin yaptığı insan heykelinin altından altlığını çekmektedir. Uygun olan alaya alınmakta ve hiçe sayılmaktadır. Marcelin Pleynet ise, yukarda adını andığınıız kitabında, etkilenme kaynakları olarak İncil ve Tevrat, Baudelaire, Murger, Musset, Poe, Sade, Scott, Flaubert, Goethe, Homeros, Hugo, Gagne, Klopstock, Shakespeare, Eugene Sue, Wagner, Young'ı ve le Magasin Pittoresque adlı dergiyi sıralar. Julia Kristeva'ya göre ne Maldorofun Şarkıları'nda, ne de Poesies'de basit bir aşırma olayı söz konusudur; özellikle Poesies'de dizgesini çıkardığı yöntem bağlamında doğru bir metinlerarası ilişkidir bu. Çünkü yararlanılan kaynak metinler yeni bağlamlarında bir değişim geçirmişler, mülk olmuşlar ve yeni bağlamlarına uydurulmuşlardır. Kristeva'ya göre Poesies I, genel olarak romantik söylemi mülk edinmekte; adını andığı romantik yazarların metinleri olduğu gibi aktarılmaksızın izlekleri eleştirilmektedir. Bu özelliği ile Poesies I olumsuzladığı yazarlara karşı ötedilsel bir yanıttır. Poesies II'de ise bu olumsuzlama ve tersinleme daha da karmaşıklaşmakta, tam olumsuzlama, simetrik olumsuzlama ve kısmi olumsuzlama kullanılmaktadır. Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz ki, eylemin ne... pas... arasını alınmasıyla sağlanan basit bir olumsuzlama sayesinde, bir budala Özdeyiş olan cümle, birdenbire bir ışık, bir deha kazanmakta ve tatsız bir cümle şiirsel bir söyleme dönüşmektedir. Ya da olduğu gibi aktarılan birinci cümleyi izleyen olumsuzlanmış ikinci cümlenin ortaya çıkardığı çelişki, saçmalık boyutlarına ulaşmakta ve gizli düşünce kara mizaha dönüşmektedir. Isidore Ducass'ın Poesies II'de özellikle Pascal ve Vauvenargue'ı nişan tahtası durumuna getirmesi, bu iki yazarın XIX. yüzyıl liselerinde bir beyin yıkama aracı olarak kullanılmaları göz önünde tutulacak olursa, çok anlamlıdır. Isidore Ducasse, savaş açtığı bir kültürün savunucuları, dayanakları saydığı bu iki yazarı acımasızca gülünçleştirerek bu kültürün temellerine, dolayısıyla da toplumun ve kurulu düzenin yapısına saldırmaktadır. Okurların, kaynak metinler ile üretilen metinler arasındaki ilişkiyi izleyebilmelerine olanak sağlamak amacıyla kaynak metinler kitabın sonundaki notlar bölümünde gösterilmektedir. Albert Camus Başkaldıran İnsan'da Lautreamont'la başkaldıranın delikanlılık olduğu anlaşılır. der ve ekler: Maldororun Şarkıları neredeyse dahi bir liselinin kitabıdır; dokunaklılığı tam olarak, evrene ve kendisine karşı ayaklanmış bir çocuk yüreğinin çelişkilerinden kaynaklanmaktadır. Şair dünyayı olduğu gibi kabul etmektense kıyamet ve yıkımı seçmiştir. Dünyayı olduğu gibi kabul etmemek yalnızca zihniyet düzeyinde kalmamakta, yirmi bir yirmi iki yaşındaki şair, öteki ucunda Mallarme'nin bulunduğu şiir dilinde devrim yapmaktadır. Kullandığı kolaj yöntemi bir yararlanmadan çok bir yıkımdır, dilin yıkımıdır. Ölçü ve uyak bu devrimin bakış açısı içinde sanki hesapta yok gibidir; devrim dilin dışından çok içine yönelmekte, dilin kendisi devrim geçirmekte ve anlam bağlamında düzyazıdan bağımsız yeni bir semantik önerilmektedir. Dünyayı olduğu gibi kabul etmeyen, bu nedenle de kıyamet ve yıkımı seçmiş olan şair, bu dünyanın, yani Tanrı-İmparatorluk-Büyük Burjuvazi koalisyonunun her türlü dilini yıkmayı amaçlamaktadır. Sözdizimsel olduğu kadar dilin ruhunda gerçekleştirilmek istenmiş bir devrimdir bu. Bu nedenle şiirsel söylemin yalnızca ses katmanında değil, aynı zamanda ve belki de ondan çok daha ileri bir düzeyde anlam katmanında, gösterilen nesneler katmanında klasikten kopuşma gerçekleşmekte; ses katmanı, ölçü ve uyak gibi dış olanaklardan bağımsız, Özel ve özgün düzenlemelerin ürünü bir ahenkle ortaya çıkan bir yapı söz konusu olmaktadır. Bilindiği gibi, klasik dünyada şiiri düzyazıdan ayıran iki özellik, iki olanak vardı: Ölçü ve uyak, daha çok da ölçü. Yani düzyazı ile şiir arasında söylemsel bir ayrım yoktu, daha doğrusu şiirsel söylem henüz yoktu diyebiliriz. Yalnızca düzyazıya uygulanan bir koşuk tekniği vardı. Soruna bu açıdan bakınca, Batı dünyasında, şiir ile düzyazının resmi boşanmasının romantiklerle başladığını da görürüz. Gerard Genette'in sözünü ettiği, şiirsel dilin yapısında meydana gelen ve ölçü dizgesinde geriye dönüşsüz bir değişikliğe yol açan devrimin en önemli üç oluşturucusundan birinin, Camus'nün deyimiyle, bu delikanlı olduğunu söyleyebiliriz. Boşanma romantikler döneminde başlamıştır, ama biçimsel vc söylemsel olarak yirminci yüzyıl şiirinin temellerini atan devrim, şiirsel söylemin anlam ve gösterilenler katmanında Lautreamont ve Rimbaud sayesinde gerçekleşmiştir. Anlam ve gösterilenler katmanı birimlerinin özgürlüğüne kavuşmasıyla da ses katmanında gerçek bir gelişim süreci başlamıştır: Her şiirde yeniden bulgulanan ve tekrarlanması olanaksız, trade marklı bir ses. Artık şair ve şiiri gerçekten özgürlüğüne kavuşmuştur! Yirmi iki yirmi üç yaşında bir delikanlının bunca değişime yol açan girişiminin tam anlamıyla bilinçli olduğunu ya da olmadığını tartışmanın bir yararı olduğu kanısında değiliz. Çünkü bir bütünün tümüne karşı olmak için bu bütünün bir bölümüne karşı olmak yeterlidir; bir dizgenin çökmesi o dizgenin bir biriminin çökertilmesiyle sağlanabilir: Denklem bozulur ve bozulurken yeni denklemin dengelerini kuracak olan ayrıntıların da yolunu gösterir. Bugün tersine bir yolculuk yaptığımız zaman, şiirsel devrimin gerçekleşme sürecini kavrayabiliyoruz. XIX. yüzyılın Tanrısına ve toplumsal değerlerine karşı çıkan zeka, Pascal'ın cümlesini olumsuzlama formülüne oturtarak şiirsel devrimde önemli bir adım atıyordu. Julia Kristeva şiirsel söylemin doğal olumlama biçiminde bile kendiliğinden olumsuzlamayı da içerdiğini irdelerken, Poesies'yi tanık ve kanıt seçmesi boşuna değil. Bir dizenin ya da bir şiirsel sözün aynı anda olumlu ve olumsuz anlamı içerdiği savı, şiir için devrimsel bir dönüm noktasıdır. Böylece yalnızca şiirsel üretimde değil, aynı zamanda bu ürünün okunmasında da devrim gerekli olmaktadır. Isidore Ducasse-Comte de Lautreamont'un getirdiği şiirsel düzlem yeni bir okumayı da zorunlu kılmıştır. Onun yirminci yüzyıl için en önemli özelliği budur. Şu anda, XX. yüzyılın sonuna yaklaşırken, bütün dünyada egemen olan şiir 1850 yılları dolaylarında Fransa'da doğdu. Alman Novalis ile Amerikalı E. A. Poe'nun sezinlediği, Baudelaire'in tasarladığı biçimleri Rimbaud ve Mallarme, şiirin tehlikeye düştüğü noktalara kadar götürerek, şiirsel söylemin en uç sınırlarını çizdiler. Ama Lautreamont'un, bu iki şair kadar önemli olduğunu artık kimse yadsıyamaz. Isidore Ducasse'ın yapıtının 1870-1920 arasında gömüldüğü sessizlik, onun bugün sahip olduğu önemi gölgeleyemez. Hugo Friedrich'in dediği gibi, yirminci yüzyılın şairleri, değerleri ne denli büyük olursa olsun, bu biçimlere yeni bir şey getirmeyecektir. Şiir artık temelde biçimsel olarak evrenselleşmiştir. Artık şairin bağlandığı bir biçimsel tür sorunu değildir ögünlük: Bir nitelik, bir yetkinlik sorunudur. Jean Cohen'in dediği gibi, Karşı-şiirsel bir estetik olan klasik estetiğin, kendinin ve kendi özünün bilincinde olan bir şiirin estetiğine dönüşmesinde Lautreamont'un yeri Rimbaud ile Mallarme'nin arasındadır. Maldorofun Şarkıları ile Poesiesnin çevirisi çok önemli bir şey öğretti bana: Yorumdan kaçınmak. Şiir çevirisinde amaç dille yapılan yorumun çoğul anlam olasılıklarını azalttığını fark ettim. Bu da benim kaynak metne olan bağlılığımı çoğalttı. Bu bağımlılığın, bu bağlılığın Ducasse/Lautreamont'un yeni diline uygun bir kekre söyleyişe yol açtığı kanısındayım Türkçede. Öte yandan, metinlerin kaynaktaki yalınlığını Türkçede korumak için bindirme yöntemini seçtim. Sonuçta ortaya epeyce çeviri kokan bir metin çıktı. Zaten amaç da buydu: Kendi dilinde yabanıl ve azgın olan bir metni Türkçede ehlileştirınek haksızlığını göze alamazdım. Örneğin, Söylenmesi çok güç doğum günümden bu yana, uzlaşmaz bir kin besledim uyku veren tahtalara dizesinde, cümlenin ilk bölümünü bir yana bırakalım, ikinci bölümündeki tahtalar sözcüğünü, doğal olarak yatak, kanepe, sedir sözcüklerinden biriyle karşılayabilirdim; ama çağrışımı yoksullaştırmış olurdum. Örneğin, köpüğün kirpiği yerine denizin kirpiği diyebilirdim; kırların pürtüklü ovalarını kırların engebeli ovaları olarak yorumlayabilirdim. Bu tür yorumlardan özellikle kaçındım. Türkçenin sözdizimsel yapısı gereği, memur şiir çevirisinde, şiir dilini düzyazıdan kurtarmak için, dilimizin bağışladığı o büyük armağana, devrik tümceye başvurdum zaman zaman. Devrik tümcenin, başka dillere oranla, bu tür çevirilerde bizlere büyük olanaklar sunduğunu düşünüyorum. İlk üç şarkıda görülen ama dördüncü şarkıdan itibaren yoğunluk kazanan alaycı dili belirginleştirmek için zaman zaman hususunda gibi, malum gibi, misillu gibi Osmanlıca sözcüklerden yararlandım. XIX. yüzyıl geç romantik dönem Fransızcasını Türkçede karşılamayı amaçlamadığımı söylemek isterim: Böyle bir tasam olsaydı Türkçede kurmayı amaçladığım kekre ve yabanıl dilin tadına su katmış olurdum. Kaynak metindeki cümlenin/ dizenin bölünmezliğine saygı gösterdim. Cümleyi bölseydim belki anlam biraz daha saydamlaşmış olurdu, ama anlam katmanlarının iç içeliği ve sarmallığı yaralanırdı. Birkaç yıl süren çalışmalarım sırasında benden değerli yardımlarını esirgemeyen değerli dostlarım Rene Gaudy, İsmet Birkan ve Abidin Emre'ye; ayrıca, tıkandığım noktalarda engin sezgisiyle önümü açan ve Türkçe metni İngilizce çeviri metinle denetleyen Ülker İnce'ye teşekkürlerimi sunarım."}
{"url": "https://futuristika.org/malgosia-stepnik-sensuous/", "text": "Polonya'da doğup büyüyen sanatçı, 1999 yılından bu yana çalışmalarını Londra'da devam ettiriyor. Aldığı psikoloji eğitimini resim yeteneğiyle birleştiren Stepnik'in tuvallerinde bu güçlü etkiyi görmek mümkün. Sanatçının eserlerinde kendi imzası haline gelen dairesel formlar, cesur ve duyguları coşturan canlı renkler insan ruhunun derin ve karmaşık sistemini çağrıştırıyor. Bu duygusal yaklaşım kişisel olduğu kadar bir o kadar da baştan çıkarıcı. Resimlerini tuval üzerinde yaşanan bir enerji patlamasına benzeten Stepnik, bu etkiyi ses, ışık ve diğer öğelerle artırmaya çalışıyor. Bu nedenle, ışıklı pano çalışmaları izleyiciler ve özellikle koleksiyonerler tarafından çok beğeniliyor. Genç jenerasyon Polonyalı sanatçılar arasında en çok dikkat çeken isimlerden biri olan Stepnik, 2007 yıldan bu yana Londra'da bir çok sergiye katıldı, eserleri önemli özel koleksiyonlarda yer almaktadır. Polonya'nın güneybatısında küçük bir kasabada doğup büyüyen sanatçı, Wroclaw Üniversitesi'nde sosyoloji ve psikoloji eğitimi aldı. 1999 yılında Londra'ya taşınıp London College of Art'da güzel sanatlar eğitimini tamamladı. 2007 yılından itibaren Londra ve İtalya'da bir çok sergiye katılan Stepnik çalışmalarına Londra'da devam etmektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/mamo-baran-emile-durkheim/", "text": "1840`lardan itibaren başta Fransa olmak üzere, diğer bütün Avrupa ülkelerinde de hayatına son veren insanların sayısında o kadar artış olur ki, ne oluyor diye sormaya başlar herkes kendine, aydınlar, düşünürler ve devlet. İntiharların çoğalmasının asıl nedenlerini bulmak için üniversite gibi bilim kurumları ve Emile Durkheim gibi sosyal bilimciler görevlendirilir. Durkheim, yahudi bir rabinnerin oğludur. 1858' de Fransa' da doğdu. Tarih, Felsefe ve Pedagoji okudu. Sosyoloji o zamanlar pedagojinin içinde ele alınıyor ve işleniyordu. Felsefe öğretmeni olarak bir Lise'de, Sosyoloji ve Pedagoji professörü olarak da Üniversitelerde senelerce hocalık yaptı. Akrabalık, aileiçi cinsel ilişki, kriminellik, hukuk, din ve sosyalizmin tarihi üzerine bilimsel yazılar yazdı. Fransa'nın sosyolji içerikli ilk dergisini o çıkardı. Birden fazla kitap yazdı. En önemlileri, Sosyal İşbölümü Üzerine (1893)', Sosyolojik Metodların Kuralları (1894), İntihar 1897 ve Dindar Yaşamın Temel Biçimleri (1912) Yazımın konusu olan İntihar, Durkheim'in diğer eserlerindeki merkezi tezlerle bütünleşiyor. Her biri adeta bir bütünün parçaları gibi. Durkheim da zamanın önemli düşünürleri gibi toplumsal değişimleri, toplumu oluşturan birimlerin yapısı ve üstlendikleri rol, insanlar üzerindeki etkileri vs. gibi konularda fikir üreten biridir. İntiharların nedenleriyle ilgili o gün de teoriler var tabii, fakat bu teoriler bilimsel olmadığı için doğru da değil. Bilindiği gibi teşhis doğru olmazsa, tedavi de doğru yapılamıyor ve intihar oranında düşüş kaydedilemiyor. Durkheim'in ilk işi o zamana kadar bir bilim dalı olmayan sosyolojiyi üniversiteye entegre etmek olur. Eserlerinden birini sosyolojinin konuları, metodları ve kuralları üzerine yazıyor. Böylece öğrenilebilen ve öğretilebilen bir bilim dalı oluşmuş oluyor. Ardından sosyolojinin alanını ve sınırlarını belirliyor. Buna göre, toplumsal veya sosyal olgular ve fenomenler, dinin, ailenin ve diğer sosyal kurumların yapıları ve işleyiş biçimleri sosyolojinin alanları olarak belirleniyor. Sosyoloji bireylerle uğraşmaz. Bireyle psikoloji ilgilenir. Sosyolji, konular üzerine fikir de üretmez, zira fikir üretmek filosofinin işidir. Sosyolji, belli metodları kurallarıyla uygulayarak sosyal bir olay ya da olguyu araştırır, elde ettiği verilere dayanarak bir sonuç çıkartır ve neticede çözüm önerileri yapar. Kısaca sosyoloji, komşu dallardan filosofinin ve psikolojinin sınırlarını ihlal etmez, etmemelidir. İntiharın kendisi psıkolojinin işi, fakat intihar oranı, yani mevcut nüfusa göre intihar edenlerin oranının düşmesi ya da yükselmesi sosyal bir olgudur, dolayısıyla sosyolojinin alanına girer. İntihar' ın sınırları, yani hangi ölümlerin incelenmeya alınacağının belirlenmesi gerekiyor. Bunun için intiharın tarif edilmesi yeterli: Bireyin kendini kasten öldürmesine veya sonucunda ölüm olduğunu bildiği halde gerçekleştirdiği eyleme sosyal bilimde intihar deniyor. Araştırmanın finansmanı ve araştırma konusu belli olduktan sonra, araştırmanın nasıl yapılacağı, yani gerekli bilgilerin nasıl elde edileceği sorusunun cevaplanması gerekiyor. Durkheim bunun için kendisi bizzat bigi toplamıyor, yani alan araştırması yapmıyor, bunun yerine hazırda bulunan dosya ve istatistikleri inceleyip değerlendirme yolunu seçiyor. Avrupa ülkelerinde 1841-1887 yılları arasında toplanan intihar istatistikleri, ruhsal hastalıklar, alkolizm, medeni hal ve din mensupluğu vs. konularında toplanan istatistikler, tahmini intihara teşebbüsler üzerine toplanan mahkeme belgelerini araştırmasına baz alıyor. Durkheim, dosya ve belgeleri o güne kadar var olan teorilerin kontrolü için de incelemeye alıyor. Bu teorilerde İntiharın nedeni olarak gösterilen, bireyin kisiliği, psikolojik durumu, fiziki durumu, uyusturucu bağımlısı olma hali, ırkı/etnik kökeni, cinsiyeti, medeni hali, irsi, iklim ve hava sıcaklığı, taklitcilik gibi faktörlerin intiharın gerçek kaynağı olmadığını tesbit ediyor. Dosya ve belgeler incelenirken üç dini grup göz önünde bulundurularak inceleniyor ve intihar oranının Protestanlarda en yüksek, Katoliklerde daha düşük ve Yahudilerde ise en düşük olduğu tesbit ediliyor. Bunu Durkheim şöyle açıklıyor: Protestanlık üyelerine inancını özgürce araştırma ve yorumlama olanağı veriyor, onların kiliseye bağımlılığını azaltıyor, buna karşın onları problemleriyle yalnız bırakıyor. Katoliklik üyelerine inancını eleştiriye ve yoruma kapalı olarak sunuyor, geleneksel otoriter kilise yapısını olduğu gibi kabul ettiriyor ve onları kiliseye sıkıca bağlıyor. Yahudilik, üyelerini en sıkı kontrol eden, hayatını düzenleyen bir dindir, Yahudilerin hıristiyanlar tarafından uzun yıllar takip edilmeleri, horlanmaları ve topluca katledilmeleri, onlararasında güçlü bir dayanışma ruhunun gelişmesine neden oluyor. Bu da onları intihardan koruyor. Durkheim, dosya ve belgeleri intihar motiflerine göre de inceliyor, dört intihar çeşidini belirliyor ve her 4 intihar tipinin ortak yanının, birey ile toplum arasındaki ilişkide bir dengesizliğin olduğunu tesbit ediyor. Egoist intihar daha çok modern toplumlara özgüdür. Toplum ya da sosyal grup bireyi kollektifleştirmede yetersiz, isteksiz ya da becerisizdir. İntihar gerçekleşmeden önce bireyde bana ne mentalitesi hakimdir, kendini toplumun veya sosyal grubun üzerinde görür, toplumuna veya dahil olduğu sosyal gruba karşı sorumluluk hissetmez, dahil olduğu grubun veya toplumun kendisine yararı olabileceğine inanmaz ve inanç kurumlarının ve dinin kurallarını uymayı red eder. İnsanın modern toplumda bireyselleşmesini Durkheim, yeni ve modern işbölümüne bağlar. Modern iş bölümü, insanı üretimde, üretilen mamülün sadece bir parçasını üreterek ya da üretimin sadece bir basamağını tanıyarak ürettiği şeye yabancılaşmaya ve zamanla kültürel alanda da yalnızlaşmaya götürür. Yalnızlaşan insanların küçük de olsa bir bölümü izole olur ve neticede intihara yönelir. ''Altruist intihar'' daha çok totaliter toplumlard görülür. Bu toplumda bireyin fazla değeri yoktur. ''Her şey vatan için mentalitesi yaygındır. Toplum 'her şeydir', bireyi sürekli kontrol eder ve disipline eder, bireysel hak ve özgürlükler yoktur ya da yok denecek kadar azdır, inanç kurumlarının ve dinin kuralları birey tarafından itirazsız uygulanır. Modern toplumlarda da askerlerde ve kaptanlarda sık görülür. ''Kuralsızlık İntiharı'' her toplumda gerçekleşebilir. Hızlı toplumsal değişimler ve ekonomik krizler döneminde daha çok görülür. Değişimler ve krizler eski toplumsal düzenleri, kuralları ve normları alt-üst ediyor. Kanunsuzluk ve kuralsızlık ortamı ortaya çıkıyor. Böyle ortamlarda birey ne yapacağını şaşırır, önünü göremez olur ve geleceginden korkmaya başlar. Kaderci İntiharı, ilkel toplumlara mahsustur Kadercilik bireyi etkisi altına almıştır. Evrenin ve insanın ne yapacağı, ne olacağının önceden belirlenmiş olduğuna inanılır. Adet ve Töre belirleyicidir. Yaşlı erkekler, hastalar, kocası ölmüş kadınlar, beyi ölmüş hizmetçiler ve Kralı ölmüş özel emir subayları intihar ederler, çünkü toplumda onlara artık yer yoktur. Hangi Hallerde İntihar Oranında Düşüş Görülmüş? Durkheim, savaş hallerinde, sosyal hareketlerin yoğun, sınıfsal mücadelelerin ve ulusal bağımsızlık hareketlerin yüksek olduğu hallerde, kısaca, insanlarasındaki dayanışmanın, kollektif bilincin, korunma ve güven duygusunun yüksek olduğu ve bireyin kendini düşünmeye zaman ve fırsatının olmadığı hallerde intiharlarda azalma olduğunu belirtir. a onun çözüm önerileri de kollektifleşmeye yöneliktir. Durkheim, özellikle egoist intiharların azaltılabilmesi için insanların sanat örgütlerinde ya da çalıştığı iş alanlarında örgütlenmelerini öneriyor. Devlete de, kiliselerin eskiden üstlendiği fakat onun siyasi alanda geriletilmesiyle artık cevaplayamadığı sorulara ve sorunlara, ailenin yapısal ve fonksiyonel değisikliğe uğramasıyla ortaya çıkan güvensizlik ortamına cevap ve güven vermesini öneriyor. Kızılbaş Kürtlerin Özel Problemleri: Kürtlüğünü öne çıkaranlar Kızılbaş-Alevi örgütleri içerisinde, Kızılbaşlığını öne çıkaranlar da Kürt örgütleri ya da buralarda örgütlü olanlar içerisinde kabul görmüyorlar, hatta zaman zaman saldırıya uğruyorlar. Dolayısıyla aidiyat duygusunu geliştiremiyorlar. Bundan dolayı önerim, Kürtlük ve Kızılbaşlık öğelerini eşit oranda barındıran, kollektif bilinci geliştirecek bir üst kimliğe ve bu kimlik etrafında koruyucu bir örgütlülüğe ihtiyaç vardır. Dersimlilik böyle bir üst kimlik olabilir. Zira Dersimlilik, Kürtlüğün Kurmanci ve Zazaki dillerinin ya da lehcelerinin ve Kızılbaşlığın yanısıra Ermeniliğin, Türkmenliğin ve İnançsızlığın da toplamından oluşan sadece coğrafi bir kimlik değil, aynı zamanda siyasal ve sosyal bir kimliktir. Dersimlilerin örgütü, üyesinin ailevi, dini ve diğer sosyal sorunlarına çare aramalı, bu konuda var olan sorularına cevap vermeli, en önemlisi dışarıdan gelen ya da gelebilecek olan saldırılara karşı üyesini korumalı, kurum ve kuruluşlar nezdinde hak ve özgürlüklerini savunmalıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/man-ray-ve-andre-breton-bir-fotografin-konusmasi/", "text": "MR: Selam Andre. Fotoğraf çekimine hazır mısın? Her şeyi ayarladım senin için. Sadece şu sandalyeye oturup derin düşüncelere dalmış gibi görünürsen çekimi yapabilirim. Sonra da 'yi izlemeye dönebilirim. AB: İyi gözüküyor Man. Ancak ben bir kaç şey getirdim yanımda. Umarım sorun olmaz senin için. AB: Evet, gerçeküstü değil mi? Ama dinle. Şuraya oturup hazır olacağım, seveceksin, söz veriyorum. AB: TA DA! Yastığımdan bir parça kestim. Sonra onu bir ikinci el dükkanda bulduğum deri gözlüklere tutturdum! MR: Hmm... Bilemiyorum Andre. Çok fazla ciddi gözükmek istemediğine emin misin? Ben biraz daha karanlık bir görünüm düşünüyordum. AB: Zaten ciddi olan tam da BU Man. Güven bana. Hayranlık verici, müstesna, mükemmel, sansasyonel, muhteşem, şaşaalı, fantasitk olacak! MR: Tamam, her biri için ayrı çekime ne dersin. İzin ver de Kiki'ye biraz geç kalacağımı söyleyeyim. OK. Şimdi bana bak sadece ve ciddi gözükmeye çalı... Hayatta yapamam! Çok salak gözüküyorsun. AB: Sadece bakıp çekimi yapmazsan, artık bir sürrealist olmana izin vermem. MR: OK OK anladım. Şimdi profil alalım... ok, gayet güzel. İşimiz bitti gibi. MR: Çekimleri aldım Andre. ne diyebilirim ki? Kamera seni seviyor gerçekten. AB: Bakalım. Çok güzel! Profil resmini çok umursamıyorum zaten. AB: Hey Louie, Tony, gelip baksanıza! LUIS BUNUEL: Vay, tüm bilinçaltım sanki oradaymış gibi."}
{"url": "https://futuristika.org/man-zero-w-help-the-captain-threw-up-peyote/", "text": "Man Zero w/ Help! The Captain Threw Up @ Peyote, 6 Ekim Çarş. Hırvat indie, post rock, ambient müziğinin önemli temsilcilerinden Man Zero, 6 Ekim Çarşamba günü, ülkemizin gelecek vaad eden post rock gruplarından Help! The Captain Threw Up ile beraber Peyote'de! Farklı zevklere sahip dört kafadarın oluşturduğu Man Zero kısa bir zaman önce uzun süren çalışmalar sonucunda Telemark albümünü yayınladılar. Ülkelerinde gördükleri ilginin dışında Japonya'da da ilgi gören bu albüm, Japon plaj şirketi Thomason Sounds tarafından da piyasaya sürüldü. 90'ların Slint ve Tortoise'dan günümüz gruplarından Explosions in the Sky ve Mogwai'e kada uzanan soundlarıyla Man Zero, ekim ayı başında bir balkan turuna çıkmakta. Bu turun bir durağında ise dörtlü, güçlü soundları ve başarılı performansları ile İstanbul'da! 2009 yılında, İstanbul'da Ozan, Uygar ve Mert tarafından kurulan grup 1 ocak 2010'da Help! The Captain Threw Up ismini almıştır. Enstrümantal parçalarında, post rock ve indie tarzlarını kombine ederek çalışmakta ve 60'lı 70'li yılların klasik, saykodelik rock tınılarından izler taşımaktadır. .."}
{"url": "https://futuristika.org/manchester-postanesinden-dusen-hannet-kusu/", "text": "manchester isimli angl-briton köyü henüz madchester olmadan, happy mondays elemanları gökyüzünde binlerce kuşu zehirlemeden ve ian curtis kendini asarak joy divison'ı, biricik karısını ve sub ruhani atmosferi terk etmeden önce, müzik aleminin kafayı kırmış kişiler listesinde her daim tepede yer alacak martin hannet geldi kırsaldan. sessizliği kaydetmişti. elinin değdiği herşey kült oldu zamanla, bir prodüktöre ihtiyacınız olursa hiç çekinmeden çağırın kendisini öte dünyadan. biz öyle yapıyoruz, gerekli olan malzeme: bir kaç adet şişe bira, box sigara paketleri, illa kapatılmış ışıklar ve araba farlarının gölgesi, zor değil. bugün sürüyle grup dinliyorsanız mtv'den ve oradan buradan, içinde biraz ingiliz ironisi ve hafif aksan barındıran, büyük ihtimal kendisi sayesinde. takriben 18. yy'da yapılmış ve bitmiş müzik icra etmeyi dilde kaydırak sayan pinhani, yüksek sadakat vs. dream tv gruplarından sorumlu değil kendisi, devamlı pir gösterilmesine rağmen mazhar alanson da sorumlu değil, o budist oldu zaten. gözünüzü kapayıp kulağınızı tutmaya çalışın ki, martin hannet'ı yıllar sonra, 24 hour party people isimli güzide filmimside, aynı anda gollum'a da hayat veren andy serkis oynamış, hakkını vermiş, ayakta saygı sunmuş, ihya etmiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/manifesto-50-yilinda-ankarada/", "text": "Geleneksel Alman sinemasının çöküşü, tutum ve uygulamalarının reddettiğimiz bir film tarzının ekonomik temelini sonunda ortadan kaldırıyor. Bununla birlikte yeni bir sinemanın yaşam bulma şansı vardır. Yeni Alman sinemasını yaratma amacımızı ilan ediyoruz. Bu yeni sinemanın yeni özgürlüklere gereksinimi vardır. Yerleşik endüstrinin geleneklerinden kurtulmaya... Ticari ortakların etkilerinden kurtulmaya... Özel çıkar guruplarının denetiminden kurtulmaya... Yeni Alman sinemasının inşasıyla ilgili somut entelektüel, biçimsel ve ekonomik kavrayışlara sahibiz. Bir kolektif olarak ekonomik risk almaya hazırız. Eski sinema öldü. Yeni sinemaya inanıyoruz. Yeni sinema ile eski olanı arasına çektikleri bu çizgi ile Alman sinema endüstrisi ile işbirliği ihtimalini daha en başından ortadan kaldıran imzacıların, anaakıma dahil olarak onu dönüştürmeyi başaran Fransız Yeni Dalgası'nın tersine bugün de Alman sinemasında eski ile yeni, ticari ile deneysel, popüler ile avangard arasında derin uçurumlar olmasının temelini atmış oldular. Filmlerinde geleneksel öykü anlatımı ve dramatik kapalılık yerine belgesel gerçekliği ve deneysel açıklığı tercih eden çoğu deneyimsiz ve alaylı olan bu yirmi altı sinemacının Alman toplumunu, kapitalizmini, uyumculuk ve kayıtsızlığını eleştimek ve sıradışı olmak dışında pek ortak paydası yoktu. Berlin'in ortasına bir duvar çekilmesinin üzerinden altı ay geçmeden yayımladıkları Manifesto'nun 50. Yıldönümünde, Oberhausen Kısa Film Festivali, imzacıların filmlerinden oluşan Provoking Reality. Mavericks, Mouvements, Manifestos isimli bir programla çıktı karşımıza. Federal Cumhuriyet'in yaşamında eleştirel bir ses olmak isteyen yirmi altı imzacının, manifestonun yayımlanmasından önceki ve sonraki beşer yılı kapsayan aktif dönemlerine (1958-1967) ait 40'a yakın film restore edilerek Nisan ayının sonunda 58. Oberhausen Kısa Film Festivali'nde gösterildi. Ardından farklı başlıklar altında aralarında Avusturya Film Müzesi ve MoMa New York'un da bulunduğu pek çok müze ve film festivalinde izleyici karşısına çıktı. Oberhausen Manifestosu Filmleri'ni 21-22 Aralık tarihlerinde Puruli Kültür Sanat işbirliğiyle Ankara Goethe Enstitüsü'nde izleyebilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/manifesto-kosusuna-cagri/", "text": "Proje küratörlüğünü Ayşegül Sönmez'in, sergiler küratörlüğünü Arzu Yayıntaş'ın yaptığı, Beyoğlu Belediyesi ve Garajİstanbul'un desteklediği Aile Ağacı projesi, bir aile ağacına öykünerek çeşitli etkinliklerinde kadın sanatçıları, aktivistleri, kadın platformlarını ve değişik kesimlerden tüm toplumsal cinsiyet asimetrisi mağdurlarını bir araya getiriyor. Kadının temsildeki görünümünü belirleyen yanılsama ilişkilerini ortaya döktükleri gibi, cinsel farklılığın psikososyal profilini çizmeyi deneyecekler. Aile Ağacı kapsamında gerçekleşecek Manifesto koşusunda koşmak isteyenler, toplumsal cinsiyete, ırka, sınıfa, cinsiyete dayanan öznelliklerini ve kimliklerini vurgulayan her türlü manifestoyla koşuya katılabilir. 8 Mart günü toplanan manifestolar yazarları ve okurlarıyla Garajİstanbul'da özel bir etkinlikle seslendirilecek ve canlı olarak yayınlanacaktır. Tüm kadınlara ve/veya kadına değer verenlere duyurulur!"}
{"url": "https://futuristika.org/manolis-anastasakos-personhood-ii/", "text": "Hush Galeri, Yunan Sanatçı Manolis Anastasakos'un Personhood II isimli solo sergisine 10 Ocak 9 Mart 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sanatçı işlerinde Yunanistan'ın IMF ve AB denetimi altında kaldığı 2010 yılı dönemine ve medyanın kışkırtmaları ile sağlanan gerilimli isyan atmosferine ayna tutuyor. Bu ortamın insan davranışları, içsel düşünceler ve duygulardaki yansımalarını belgeliyor. Açlık korkusu ve ekonomik gerilemeden kaynaklı toplumdaki sosyal huzursuzlukların yansımalarına odaklanan Personhood II adlı sergi Pazar ve Pazartesi hariç her gün 11.00-18.00 saatleri arasında Yeldeğirmeni'nde konumlanan Hush'da gezilebilir. Resim, heykel, enstalasyon, fotoğraf ve video üzerine Atina'da üretimini sürdüren çok disiplinli sanatçı Manolis Anastasakos, Brüksel'in en önemli sanat merkezlerinden biri olan BOZAR'da No Country for Young Men sergisine katılmıştır. Şu ana kadar üç kişisel sergi gerçekleştirmiş sanatçının ilk defa İstanbul'da işleri izleyiciyle buluşacak. Personhood II'de sanatçı, etrafında bütün olup bitenlerden duyduğu rahatsızlıklara ve içgüdüsel duygulara yeni bir biçim kazandırmayı amaçlıyor. Sosyal ve siyasi yaşama hükmeden objeleri ve sembolleri kullanarak her insanın sahip olduğu bireyliğe ve iç benliğe ait sonuçlarla izleyiciyi yüzleştiriyor. Dünya çapındaki ekonomik açıdan harap olan bütün ülkelerin metaforu sanatçının çalışmalarında gözler önüne seriliyor. Neden mutluluğu aradığımızı bulmaya çalışıyorum; fakat kesinlik/belirlilik bizim için daha önemli. Aslında şu ana kadar hiç bir şey bulamadım, ancak bu arayıştan keyif alıyorum. Personhood II sergisi, izleyicileri Manolis Anastasakos'un bu sorgulama ve araştırmasına tanıklık etmeye davet ediyor."}
{"url": "https://futuristika.org/marc-chagallin-seytani/", "text": "Akşam saatlerinin telaşını anlatır, resim. Güneşin batışından, gecenin başına kadar olan süreçteki insan durumları-telaşları ve hazırlıkları vardır. Kemana aşinayız. Chagall'ın özgürlük imgesi resmi ortasında ve şeytanın başının altında. Pan daha yavru bir şekilde betimlenmiş gecenin başı olduğu için. Buradaki ayrım önemlidir. Pan yaratıcılığın şeytanıdır, kırmızı şeytan ise kötülüğün. Bunun için mavi keman ortalarında durur. Pan'ın rengi mum ve güneş renkleriyle gösterilmiştir. Mavi kemanın renklerini soldaki adamın yüzünde ve onun yukarısındaki adamın bedeninde görebiliriz. Mavi yüzlü adamın elindeki tuttuğu kağıtlar gecenin ilerleyen saatlerinde açılacak ve orada özgürlüğünü kesin kılacak, gün doğana kadar. Adamın yanında pan ve başının paralelinde güneş vardır. kötülüğün şeytanıyla başları ters orantılıdır. Sol yukarıdaki adam yalnızlığın sembolüdür. Elindeki asayla mavi yüzlü adamı uyarır, gün batıyor diye. Mavi yüzlü adamın hafif telaşı bu yüzdendir. Yalnızlığın yüz rengi yeşildir. Yeşil renk resimde bir yerde daha kullanılır o da sağ alttaki mumu tutan demirdir. Buradaki yeşil doğayı temsil eder. Doğa yalnızdır tıpkı adam gibi. Adamın ayakları yoktur fakat ayakkabılar vardır. Hiçbir yere gidemez ama kendini yalnızlığıyla öyle bir bağdaştırmıştır ki, ayakkabılarının varlığı onda güven hissi yaratır. Bu güven kuşkusuz saate olan tepkidir. Ayakkabılarıyla saate iteler. Belki kırmızı şeytan onun iteklemesiyle düşmeye başlamıştır. Güneş ilginç bir şekilde sol tarafın merkezine konulmuştur. Yalnız adam-doğa, Pan, kırmızı şeytan ve telaşlı adamın ortasındaki dengenin sağlayıcısı konumundadır. Saat 8:20'dir. Gecenin başlangıcına ve akşamın zamanına göre kritik bir saat. Yani güneşin doğuşuyla ters orantılı bir şekilde olaylar raks eder. Kırmızı şeytan. Neden şeytandır o? Aslında kanatları olan ve gayet güzel bir kadın olan bu imge neden şeytan olsun? Düşmüş kırmızı bir melek olamaz mı? Kuşkusuz olabilir ama şöyle bir ayrıntı vardır resimde- ve çok zor fark edilir bu: Şeytanın gölgesi yeşil yüzlü adamın asasına uzanıyor ve alttaki mavi yüzlü adamın telaşına telaş katıyor. Kaçan adam bir kadından kaçmaya çalışıyorsa sağ taraftaki İsa'nın başı neden dik? İsa'nın başı sadece adalet sağlandı zaman dikleşir. Bunun için kırmızı kadın melek aslında şeytanın temsilidir. Ve tabii Pan. Panda şeytandır. Bir resimde iki şeytan varsa kötülüğü farklı bir biçimdedir. Pan'ın kötülüğü bireysel özgürlükse kırmızı şeytan toplumsal özgürlüktür. Toplumsal özgürlükten kastım: Alt taraftaki insanların telaş içinde değildir. Klasik bir akşamüstü geçiriyorlardır sanki. Umarsız bir şekilde devam ediyordur hayat onlar için. Sağ taraftaki İsa'nın çarmıha gerildiği tahtanın rengi İsa'nın başının arka kısmında değişir ve rengi kırmızıdır. Tahtanın rengi kırmızı olduğu için ve şeytanda kırmızı olarak lanse edildiği için o meleğin kötü olduğu kanıtlanır. Ve Şeytan tabi ki; o da düşmüş bir melektir. Chagall burada çok gizli bir mesaj veriyor dinlerin tarihine yönelik. Geçmişteki Pan şeytanı ile modern dinlerdeki düşmüş melek şeytanı arasındaki farkları... Pan iyi bir müzikseverdir ve zamana pek aldırmaz ama kırmızı şeytan zamanın kölesidir ve müziği çok sevmez. Belki keman çalmaya başladığı için o da telaşa sürüklenmiştir. Yüzündeki ifade o yöndedir çünkü."}
{"url": "https://futuristika.org/marcel-schwob/", "text": "Marcel Schwob, altı adet kısa öykü kitabı yazmış ancak büyük yazarlarla büyük hayaller kurmuş, yeteri kadar bilinmeyen, büyük bir yazar. Yapıtlarını Schwob'a adayana yazarlar arasında Alfred Jarry, Paul Valery, Oscar Wilde ve Jorge Luis Borges vardı. Borges, editörlüğündeki Babil Kitaplığı'ında kendisini anarken, Düşsel Varlıklar Kitabı'nda da Schwob'un Hayali Yaşamlar'ından ziyadesiyle etkilenmiştir denilebilir. Schwob'un hayali yaşam konsepti, başta Borges olmak üzere, modern edebiyatta, gerçek karakterleri kullanıp düşsel metinler yaratmada öncü oldu. 1867 doğumlu Schwob, 1894-96 arasındaki sürede Düşsel Yaşamlar'ı yayımladı. Aralarında Kaptan Kidd'in de olduğu bir çok tarihsel karakterin biyografilerini yeniden yarattı. Borges, kendi yapıtı Alçaklığın Evrensel Tarihi'ni, Schwob'un daha düşük bir kopyası diye yazdığını söyledi. Derler ki, Schwob'un atalarından birini Jan Dark iyileştirmiştir. Kelimelere tapıyordu. Henüz üç yaşındayken almancayı söktüğü gibi ingilizce de konuşmaya başlamıştı. Ağır bir hastalığa tutuldu. Gerçek ile hayali ayırt edemez olmuştu. Kanalı geçip Britanya'ya yüzdüğünü gördü ya da yüzdü. Orada Jules Verne kıyıda bekliyordu. Sarıldı. Edgar Allan Poe ile aynı masaya oturdu. Verne, Poe ve Schwob o masada uzun uzun konuştular ya da konuştuğunu hayal etti. Lisede Georges Guieysse ile yakın arkadaş oldu. Her ikisi de içine kapanık tiplerdi. Edebiyat söz konusu olunca birlikte coşkuyla hereket ediyorlardı. Askerlik sonrasında editörlük/yayıncılık yapmaya başladı. 1891'den itibaren kitaplar yayımladı. Belki de en etkileyici metni Monelle'in kitabı için ilhamkaynağı olan hayat kadını, genç Louise ölünce, kendini paraladı. 1900 yılında yine genç bir aktris olan Marguerite Moreno ile evlenip, 1901'de Samoa'ya, en çok hayranlık duyduğu yazar olan Robert-Louis Stevenson'ın mezarını ziyaret için gitti. Yanında bir arkadaşı Ting-Tse-Ying de vardı. Yolculuğa çıkmadan önce zaten hastalanmıştı. Ağrıları dinsin diye morfin alıp duruyordu. Bir dostu, yazdığı hikayelerini yaşayacak dedi. Avustralya sahilinde uzandı. Adalarda kayboldu. Tulapala -Konuşkan adam dediler ona. Stevenson'un çiçekler arasına gömülmüş mezarını aradı bulamadı. Tanıştığı bir gezginin gösterdiği Stevenson tarafından gönderilen kartpostalları gördü. Samoa'da tekrar hastalanıp 1902'de Paris'e geri döndü. 1905 yılında zatürreeden öldü. Nefesinin artık yetmeyeceğini anladığında uzandı, aklına takılan yazmadığı, hayali kitapların isimlerini sıraladı kendi kendine. Yazmadığı kitapların olmayan kapaklarına bakarken, gözleri kasıldı. Neredeyse hiç bilinmeyen, düşsel metinlerin en önemli kısa öykü yazarlarından biri, böylece unutulmaya koştu."}
{"url": "https://futuristika.org/marcus-boon-walter-benjamin-ve-uyusturucu-edebiyati/", "text": "Marcus Boon'un, Walter Benjamin'in Marsilya'da bir otel odasındaki esrar deneyimlerinin detaylarını anlattığı deneme, bilgimiz dahilinde Türkçe'de bir yayında ilk kez yayımlanıyor. Suat Kemal Angı'nın çevirdiği metin, aynı zamanda sonda bir alıntıya da yer verdiğimiz ve İmge Yayınları tarafından yine Suat Kemal Angı çevirisiyle yayımlanmış Walter Benjamin'in Esrar Üzerine isimli kitaba giriş niyetine de okunabilir. Sevgili Suat Kemal Angı'ya, çeviriyi yayınlama izni için teşekkür ederiz. E srarı uyuşturucular hakkında okuduğu kitaplar yüzünden deneyen birisi aranacak olsa, bulunacak kişi Walter Benjamin olurdu. 1919 gibi erken bir tarihte, Baudelaire'in esrar üzerine anahtar metni Yapma Cennetler'i okumayı bitirir bitirmez şu notu düşer: Bu tecrübeyi bu kitaptan bağımsız olarak tekrar etmek gerekecek. 1927'deki ilk esrar deneyi hakkında tuttuğu notlarda, Poe'yu şimdi çok daha iyi anladığımı hissediyorum demiştir. Aslında, bu kitaptaki 'tutanaklar'ın bilimsel süslerine rağmen, Benjamin'i esrar incelemesine yönelten, Paris pasajlarını araştırırken keşfettiği farkındalıkla benzeşir bu pasajlar, on dokuzuncu yüzyılın yeni bir tür arkeolojisi/tarihi için temel oluşturacaktı. Louis Armstrong ve arkadaşı Mezz Mezzrow'un ot içmeyi New York City'de moda haline getirdiği ve Narkotik Şube Müdürü Harry Anslinger'ın esrar içmenin kötülüklerine karşı kongrede kampanya yürütmeye başladığı günlerde, Benjamin, henüz modası geçmiş olanın bu en büyük erbabı, Marsilya'da bir otel odasında uzanmış, on dokuzuncu yüzyılın büyük litterateur'leri tarzında esrar içiyordu. 'Esrar' sözcüğünün en azından iki farklı anlamı vardır: Tarihsel olarak, kenevir otundan yapılan psikotropik ilaçlar için kullanılan genel bir terimdir ; günümüzde kastedilense, genellikle, bitkinin tomurcuklarından çıkarılan ve bej, kahverengi ya da siyah kalıplar halinde preslenen reçinedir. Kenevirin psikotropik etkileriyle ilgili bilgi büyük olasılıkla Neolitik döneme tarihlenirken, uyuşturuculara yapılan yazınsal göndermeler, kenevirin Müslümanlara yasaklanmış olup olmadığıyla ilgili tartışmaların tüm şiddetiyle devam ettiği orta çağlarda, Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da mistik ve polemik şiirlerin yayımlanmasıyla başladı. Kenevir otundan çıkarılan özler, muhtemelen, Avrupa'da yüzyıllardır halkın başvurduğu çareler arasında bulunuyordu; ne var ki, esrar Avrupa'da ancak on dokuzuncu yüzyılda, o dönemde moda olan şarkçılığın etkisiyle tanındı. Napoleon'un ordularının esrarı Avrupa'ya Mısır seferlerinden (1798-1801) dönerken getirdikleri söylenir. 1809'da, büyük Fransız şarkiyatçısı Sylvestre de Sacy, şimdiki Türkiye-İran sınırında yaşayan radikal bir İsmaili grubu olan Ortaçağ Suikastçılarının esrar kullanmalarıyla ilgili olarak Paris'te bir bildiri sundu. 'Esrar'ı 'suikast'la ilişkilendiren etimoloji muhtemelen yanlışsa da, bu bağ Parisli bohemlerin imgelemlerini harekete geçirdi ve nihayet 1845 yılında Paris'te, Ile Saint-Louis'deki eski bir otelde, aralarında Baudelaire, Balzac, Gautier, Delacroix, Daumier ve daha başkalarının da olduğu Parisli birçok önemli yazar ve sanatçının, yaylı sazlar dörtlüsünün müziği eşliğinde, esrarı bademle karıştırıp macun gibi çiğneyerek yediği, biraz çorbayla birlikte yuttuğu bir salon olan Club des Haschischins'in kurulmasına yol açtı. Bu kulüp, Gautier'in Le Club des Haschischins adlı büyüleyici kısa gotik öyküsünde ölümsüzleşti. Bu öyküde rastlanan halüsinasyon çağlayanı ve Amerikalı yazar Fitz Hugh Ludlow'un abartılı Hashish Eater'ı (1857) gibi başka yapıtlar, az çok duman solumuş çağdaş okurlara olanaksızmış gibi gelebilir. Bu aşırılığın sorumlusu sadece gotiğin yazınsal gelenekleri değildi; yirminci yüzyıl yazarlarının mideye indirdikleri esrarın dozu da, uyuşturucunun halüsinojen işlevini yerine getirmede yeterince etkili olmuşa benziyor üstelik, akşam yemeklerinden sonra sarılıp içilen esrarlı sigaradan daha fazla. Baudelaire, esrarla ilgili olarak yakıcı, nerdeyse düşmanca iki metin yazdı. 1851 tarihli makalesinde, devrimsel bilinçle ilintilendirdiği insanların şarabı ile esrar arasında sakıncalı bir benzerlik kurdu. 1860'da, Yapma Cennetler kitabının yarısını esrar tartışmasına ayırdı diğer yarısı Thomas De Quincey'nin genellikle uyuşturucular konusunda ilk edebi tartışma olarak kabul edilen Bir İngiliz Afyon Tiryakisinin İtirafları adlı kitabının serbest çevirisine ve Baudelaire'in konu hakkındaki son sözüne ayrılıyordu. Baudelaire esrarı gerçek bir şeytan olarak ilan etse de, Şeytana Yakarışların yazarından gelen bu yorumu nasıl anlamamız gerektiğini söylemek zordur. Baudelaire eğer esrarla kötülüğü ilişkilendirdiyse, o zaman bu kötülük on dokuzuncu yüzyıl burjuva Avrupa'sının korku ve uyuşukluklarına açılan bir geçit olarak görülebilir. Eğer bu geçidin ölü bir sona ulaştığı doğruysa ve eğer Baudelaire bir görev bilinciyle bu gerçeğe işaret ettiyse, bu gerçek Fransız ve Avrupalı diğer genç kuşakların Dekadanlar, Sembolistler ve diğerleri uyuşturucuyu Baudelairevari imgelemi tetikleyen potansiyel bir katalizör olarak yeniden ve yeniden keşfetmelerini engelleyemedi. Ve Benjamin de, Pasajlar Yapıtı'nda bulanan çeşitli göndermelerden açıkça anlaşıldığı üzere, esrarın Baudelaire'i özellikle onun uyuşturucu benzeri bir halüsinasyon olarak mala doğru meyleden erken dönem kavrayışını anlamak için çok önemli olduğunu düşünüyordu. Uyuşturucuları çevreleyen koşullar Benjamin'in yazdığı dönemde hızla değişiyordu. Uyuşturucu kullanımını düzenleyen ilk ulusal ve uluslararası anlaşmalar I. Dünya Savaşı yıllarına rastlayan dönemde onaylandı ve uyuşturucu maddelerin on dokuzuncu yüzyıl boyunca az çok rastlanan serbest dolaşımı yerini, bu güne dek süregelen ve giderek daha da karmaşıklaşan bir düzenlemeye bıraktı. Başlangıçta, bu kurallar özellikle afyon içeren maddeleri hedef aldı; ama Almanya'da, kullanımı 10 Aralık 1929'da kanunlaşan uyuşturucu yasasıyla denetlenen maddelerden biri 'Hintkeneviri' idi. Benjamin, 18 Nisan 1931 tarihli esrar deneyinden söz ederken, Merck firmasına güvenilebilir demektedir (Tutanak 9); dolayısıyla onun bilimsel araştırma grubu uyuşturucular temin edebildiğini varsayabiliriz bu Alman ilaç firması aynı zamanda meskalin üreticisiydi. Yasal ya da değil, uyuşturucu kullanımı, Benjamin'in entelektüel çevresinde pek de övgüye değer bir şey olarak görülmüyordu. Bu maddeler hakkında bir kitap yazmak istese de, mektuplaştığı arkadaşı Gerhard Scholem'den kitabına ilişkin planlarından kimseye söz etmemesini rica etmesi, Benjamin'in ünü için kaygılandığını gösteriyor. Benjamin'in 1933 yılında Jean Selz'le birlikte İbiza'da yaptıkları deneylerde tuttuğu notlarda 'afyon'u ifade etmek için 'crock' sözcüğünü kullanması da, benzer bir çekinceyi akla getiriyor. Öte yandan, yaşadığı esrar deneyimini kendi ağzından anlattığı bir yazıyı 1932 yılında Frankfurter Zeitung'da yayımlattığı düşünüldüğünde, Benjamin'in bu denli yoğun bir kaygı taşıdığı söylenemez. Aslında, Benjamin'in açık yürekliliğiyle, ömrü boyunca yaptığı uyuşturucu deneyleriyle ilgili düşüncelerinin yayımlanmasını 1970 yılına dek ihtiyatla bekleyen Alman arkadaşı, hapçı flaneur Ernst Jünger'in açık yürekliliği arasında, bu tür yayınlar için iklimin önemli ölçüde değişmiş olduğunu gösteren dikkat çekici bir fark vardır. Benjamin'le edebiyat arasında çok sıkı bir bağ kurduğum için, topladığı notlarla gerçekten yapmayı amaçladığı şeyin son derece belirsiz olduğunu belirtmek zorundayım; ve eğer, görünüşte bilimsel uyuşturucu tutanaklarından, psikolojik fragmanlardan, felsefi gözlemlerden, denemelerden, kısa hikayelerden ve benzer başka tuhaflıklardan oluşan bu düzensiz karışım için 'edebiyat' terimini kullanıyorsak, kısmen bu, edebiyatı geleneksel disiplinlerin sınırları içine sığmayan bir yere koyduğumuz içindir. Modern anlamları içinde 'uyuşturucular' ve 'edebiyat' sözcükleri hemen hemen aynı zamanda (1800 dolaylarında, Romantiklerle birlikte) ortaya çıkar. Her ikisi de, faydacılığın giderek acımasızlaştığı bir zamanda, bilincin genişlemiş anlamıyla birlikte, insanın imgelem gücünün açık ve tam tezahürleridir. Ve her ikisi de, imgeleme ait tehlikeli aşırılıkların imha edilmek için boşaltıldığı kavramsal atık alanlarına kişiye verdikleri yasak bir iş yapma, sınırı aşma duygusu yüzünden çekicilikleri gittikçe artan yerlere dönüşür. Nelerin bu yerlerde ıskartaya çıkartılacağı konusunda her zaman seçici davranılmaz. Esrar, afyon ve meskalinin etkileri farklı olsa da, metinler ve gözlemlerle yapılan bu montaj tıpkı Benjamin'in kolayca göze çarpan kişiliğinin ve onun görkemli yazma biçeminin yaptığı gibi bu uyuşturucuların arasındaki sınırları bulanıklaştırma eğilimindedir. Benjamin'in sözlerine dayanarak söylersek, onun esrar ve diğer uyuşturucular hakkında yazdıkları, psikoaktif madde deneylerinin etkilerinin ve anlamlarının ilk elden felsefi araştırmasına ayrılan külliyatın bir hayli küçük bir bölümünü oluşturur. Scott Thompson'ın belirttiği gibi, Benjamin, dini ve mitik deneyimi Kantçı felsefenin yapıları içinde tanımanın bir yolunu bulmaya çalıştığı 1917 tarihli denemesi Gelecekteki Felsefenin Programı Üzerineden beri, Kantçı deneyim kavramını yeniden işlemekle ilgilenmiştir. Kantçı ya da Kantçı olmayan bakış açısından bu tür bir girişimin o dönemde alıcısı olmasa da, nörolog bilim adamı Francisco Varela ya da Flynt'in bireylik teorisi üzerine yapıtlarında yakın zamanda geliştirdikleri ilk elden fenomenolojik yaklaşımlar belki bir umut verebilir. Avital Ronell'ın söylediği gibi, sarhoşluğun deneyimi sorununu felsefe ya da psikoloji veya herhangi başka bir disiplin içinde konumlama çabası başarısızlığa mahkum gibi görünüyor. Ki bunun bir nedeni, yukarıda verilen bütün örneklerde, felsefeden edebiyata doğru, ya da derinlik psikolojisine ya da Yeni Çağ tinselliğine ya da araştırmanın zar zor meşrulaştırılan diğer bir tehlikeli ve sahipsiz alanına doğru benzer bir kaymanın gerçekleşiyor olmasıdır. Bu kitabın ilk bölümünü oluşturan tutanaklar, Benjamin'in gözlemci ya da denek olarak doktor Ernst Joel ve nörolog Fritz Frankel'in gözetimi altında Berlin'de katıldığı deneyler sırasında tutulmuş notları içerir. Benjamin, Joel'i, Berlin'de, rakip öğrenci örgütlerinin başkanlıklarını yaptıkları üniversitede tanımıştı. Joel I. Dünya Savaşı sırasında doktor oldu, aynı yıllarda morfine alıştı; savaştan sonra bir psikiyatri kliniği açmak üzere Berlin'e döndü, burada yoksulları tedavi etti ve sosyal psikiyatri adını verdiği şeyi net bir şekilde tanımladı. Frankel'le birlikte, diğer uyuşturucularla ilgili başka çalışmaların yanı sıra, kokainin etkileri üzerine bir monograf yazdı. Benjamin gibi Joel de yüksek dozda morfin alarak intihar etti. Biyokimya alanındaki alkaloitin, yani afyondaki morfin içeriğinin keşfedilmesi gibi ilk keşiflerin birçoğu on dokuzuncu yüzyılın başlarında Fransa'da gerçekleşirken, Almanya, psikoaktif ilaçların özelliklerinin keşfedilmesi ve araştırılmasında çok önemli bir rol oynadı. Modern ilaç sanayi on dokuzuncu yüzyılın ortalarında Almanya'da gelişti ve yirminci yüzyılın en önemli psikoaktif ilaçlarından birçoğu Alman araştırmacılar ya da şirketler tarafından geliştirildi. Yakın geçmişte yayımlanan Nazis on Speed adlı kitabın fazlasıyla gösterdiği gibi, I. Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'da, sadece psikoaktif ilaçların etkilerini araştıran bir topluluk oluşturuldu. Bu araştırma, uyuşturucu kullanımına duyulan ilgiden, daha iyi teşhis ve tedavi edebilmek amacıyla bir dizi 'anormal' psikolojik durumu taklit etmeye ya da modellemeye, Dachau'da meskalinle gerçekleştirilen ve zihni kontrol etme metotlarını ya da doğruluk serumunu bulmayı hedefleyen deneylere kadar, çok çeşitli konuyu içeriyordu. Gene aynı araştırma, 1950'ler ve 1960'larda Birleşik Devletler'de, zihin açıcılarla gerçekleştirilen deneylerin birçoğu için temel oluşturdu. Uyuşturucuların bu ya da şu kavrayışa ya da olaya neden olduğuna dair cafcaflı iddialar ortaya atmak için bir neden yoktur. Bunun yerine, Benjamin'in daha iyi bilinen yapıtlarındaki çeşitli fikirlerin ve motiflerin uyuşturucu deneyimleriyle ilgili notlarında da ortaya çıkışını ve diğer deneyimler ve olaylar kadar bu deneyimlerin de uyuşturucunun Benjamin'in düşüncesindeki etkisi, Benjamin'in düşüncesinin uyuşturucunun özel bir belirtisindeki etkisi onun geçmişini ve gelişimini oluşturduğunu gözlemleyebiliriz. Bataille, Daumal ve Huxley gibi, Benjamin de, modernitenin başkalaşımında kilit bir araç sağlayacak bir tür materyalist sihir arıyordu yazılarında gerçekleştirdiği ve benim Benjamin hakkındaki yazılarıma şimdiki gibi temel oluşturan bir başkalaşım. Hepsinden önemlisi, bu uyuşturucular dilin güçlerini aydınlattılar ve katalize ettiler, ve onun uyuşturucularla yaşadığı deneyimler ardında edebi bir tortu ya da çökelti bıraktı: Benjamin'in Marsilya'da Esrar yazısında söylediği gibi, sadece izlenimlerin ayrıntılı bir listesi değil, aynı zamanda bir çiçeğin biçimini alan bir tür figür onun deneyimlerinden kristalleşen ve bugün de yankılanmaya devam eden bir figür. Walter Benjamin, 19 Eylül 1919, Ernst Schoen'e, Mektuplardan, bu kitabın içinde. Bkz. Paul Bowles, Kif: Prologue and Compendium of Terms, George Andrews ve Simon Vinkenoog, The Book of Grass (New York: Grove, 1967), 108-114. Kenevirin Neolitik Çağ'daki kullanımı için bkz. Paul Devereux, The Long Trip: A Prehistory of Psychedelia (New York: Penguin, 1997), 39-44; ve Richard Rudgley, Essential Substances: A Cultural History of Intoxicants in Society (New York: Kodansha, 1994), 28-31. Kenevirin Ortaçağ İslam dünyasındaki kullanımı için bkz. Franz Rosenthal, The Herb: Hashish versus Medieval Islam (Leiden: Brill, 1971); ve Hakim Bey, The Bhang Nama, Hakim Bey ve Abel Zug, Orgies of the Hemp Eaters (New York: Autonomedia, 2004). Bu metin 1818'de yayımlandı: Memoire sur la dynastie des Assassins et sur l'etymologie de leur nom, Memoires de l'Institut Royal de France, Academie des Inscriptions et Belles-Lettres 4 (1818), 1-84. Du vin et du hachish, Charles Baudelaire, Oeuvres completes, c. 1 (Paris: Gallimard, 1975), 397. On dokuzuncu yüzyılın esrar hakkındaki anahtar metinlerinden bazıları şu kitaplarda toplanmıştır: Andrew C. Kimmens, Tales of Hashish: A Literary Look at the Hashish Experience (New York: Morrow, 1977); ve Bey ve Zug, Orgies of the Hemp Eaters. Werner Pieper, Nazis on Speed: Drogen im Dritten Reich, c. 2, 475. Gershom Scholem'e mektup, 26 Temmuz 1932, Mektuplardan, bu kitabın içinde. Scott J. Thompson, Benjamin'in kendi yapıtlarındaki bu bakış açısının ihmal edildiğini ileri sürer; bkz. Thompson, From Rausch to Rebellion: Walter Benjamin on Hashish, Pieper, Nazis on Speed, c. 2, 59-69. Sarhoşluğu tartışan Marksist metinler için bkz. Michael Taussig, Shamanism, Colonialism, and the Wild Man (Chicago: University of Chicago Press, 1987), Kolombiya'nın Putumayo bölgesindeki yah-hey şifacıları üzerine bir araştırma; Herbert Marcuse, Essay on Liberation, Marcuse'ün 1960'ların gençlik hareketleriyle ilgili yorumlarından Thompson From Rausch to Rebellionda söz eder (s. 64-65); Mikhail Bakhtin, Rabelais and His World (Bloomington: Indiana University Press, 1984), bu kitap karnavalı ele alır; ve George Bataille, L'Ivresse des tavernes et la religion, Critique, 25 (1948): 531-539. Ayrıca bkz. zihin açıcıları ciddiye almayı reddeden ön-Durumcu yayın Potlatch: 1954-1957 (Paris: Editions Allia, 1996), 127-128. Bkz. Ernst Bloch, Briefe, 1903-1975, c. 1 (Frankfurt: Suhrkamp, 1985), 310. Bununla birlikte, Das Prinzip Hoffnung adlı başyapıtında Bloch, esrarın uyanıkken düş gördürme gücüne birkaç paragraf ayırmıştır. Bkz. The Principle of Hope, çev.: Neville Plaice, Stephen Plaice ve Paul Knight (Cambridge, Mass.: MIT Press, 1995), 89-90. Bkz. Marcus Boon, The Time of the Assassins: Cannabis and Literature, Boon, The Road of Excess: A History of Writers on Drugs (Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 2002), 123-169. Bkz. Jean Paul Sartre, L'Imaginaire: Psychologie-phenomenologique de l'imagination (Paris: Gallimard, 1940); Ernst Jünger, Annaherungen: Drogen und Rausch (Stuttgart: Klett-Cotta, 1970); Henry A. Flynt Jr., The Psychedelic State (1992), www. henryflynt. org., erişim tarihi Aralık 2005; Terence McKenna, True Hallucination (New York: HarperCollins, 1993). Francisco J. Varela ve Jonathan Shear, The View fromWithin: First-Person Approaches to the Study of Consciousness (Thorverton: Imprint Academic, 1999); Flynt, bireylik teorisiyle ilgili seçme makaleler, www. henryflynt. org. Avital Ronell, Crack Wars: Literature, Addiction, Mania (Lincoln: University of Nebraska Press, 1992). Ernst Joel ve Fritz Frankel, Der Cocainismus: Ein Beitrag zur Geschichte und Psychopathologie der Rauschgifte (Berlin: Springer, 1924). Ayrıca bkz. Ernst Joel ve Fritz Frankel, Beitrage zu einer experimentellen Psychopathologie der Haschischrausch, Zeitschrift für die Gesamte Neurologie und Psychiatrie (Berlin, 1927), III, 84-106. Ernst Joel hakkında daha fazlası için bkz. Scott J. Thompson, Walter Benjamin, Dr. Ernst Joel and Hashish, www. wbenjamin. org/joel_frankel. html#wbjf_hash (erişim tarihi Aralık 2005). Bkz. Martin A. Lee ve Bruce Shlain, Acid Dreams: The CIA, LSD, and the Sixties Rebellion (New York: Grove, 1985). Walter Benjamin, The Work of Art in the Age of Its Technological Reproducibility, çev.: Harry Zohn ve Edmund Jephcott, SW4, 253-256. 'Aura' hakkında bkz. Tutanak 5, not 2. Benjamin'in uyuşturucular ve diğer konular üzerine yazdığı yazılarında kullandığı labirent motifiyle ilgili bir tartışma için bkz. Gary Shapiro, Ariadne's Thread, Anna Alexander ve Mark S. Roberts, High Culture: Reflections on Addiction and Modernity (Albany: SUNY Press, 2003). Şimdi de, esrarkeşin zaman ve uzam üzerindeki talepleri yürürlüğe giriyor. Bilindiği gibi, bunlar kesinlikle muhteşemdir. Esrar içmiş biri için Versailles çok büyük değildir, ne de sonsuzluk çok uzundur. İç deneyimin bu muazzam boyutlarının, bu mutlak sürekliliğin ve ölçülemez uzamın gerisinde bekleyense, uzamdan ve zamandan oluşan bu dünyanın beklenmedik durumlarını artan bir şefkatle anımsatan, olağanüstü mutluluk verici bir mizah duyumudur. Sonsuza kadar yiyip içmek için daha şimdi oturduğum Restoran Basso'da mutfağın da şimdi kapandığını söylediklerinde, sonsuzca hissediyorum bu mizah duyumunu. Ama sonradan, bütün bunların aslında apaydınlık, olağan, hayatla dopdolu olduğu ve hep öyle kalacağı duygusu. Oturduğum yeri nasıl bulduğumu da belirtmeliyim. Benim için önemli olan, eski limanın ancak üst katlardan görülebilen manzarasıydı. Aşağıdan yürüyerek geçerken, ikinci kat balkonunda boş bir masayı gözüme kestirdim. Sonunda, çıka çıka birinci kata kadar çıkabildim. Pencere kenarındaki masaların neredeyse tamamı doluydu, bunun üzerine, o an boşalan çok büyük bir masaya geçtim. Tam otururken, koskocaman bir masada tek başıma oturacak olmanın yakışıksızlığını fark ettim; utana sıkıla kalktım, tüm katı boydan boya yürüyerek salonun diğer ucuna geldim ve ancak yanına vardığımda görebildiğim bu küçük masaya yerleştim."}
{"url": "https://futuristika.org/maria-kodama-borges-gizemli-evrenim/", "text": "Maria Kodama, her kült müzisyen ya da şairin sevdiği kadın olma şanssızlığında aslında. Borges'in Yoko Ono'su neredeyse. Hep Borges'in mirasıyla kendi ismini duyuruyor diye ve birçok başka nedenle eleştirildi. Ben ise, Atlas'ta Borges'in yanında dururken gördüğüm fotoğraflarında, her şeye rağmen, erkeğini seven bir kadın olduğunu düşünüyorum. Baba tarafından Japon, anne tarafından Uruguaylı olan Maria Kodama, 1986 yılında, 86 yaşında hayatını kaybetmiş olan Jorge Luis Borges'den 45 yaş gençti. 1960'lı yıllarda Buenos Aires Üniversitesi'nde öğrenciydi. Borges'in Ulusal Kütüphane'de Anglo Sakson/İzlanda edebiyatı üzerine verdiği haftalık derslere katılmıştı. Borges, Kodama ile tanıştığında çoktan kör olmuştu. Bu nedenle, Kodama'yi hiç gerçek anlamıyla göremedi. Ancak yine de, ona, gönül düşürdü. Yaşamını annesiyle aynı dairede geçiren Borges'in, hiç yanyana uyumadığı, tensel olarak dokunmadığı kadınlarla sevgili olduğu biliniyor. Sağlığı kötüleşen annesi, 67 yaşında ve kör olan oğluna bir evlilik planlar ama işler felaketle sonuçlanır. Bu dönemde, Borges uluslararası üne de kavuşur. Maria Kodama ile arkadaşlığı ilerler ve Kodama sonunda, onun asistanı ve 1970'ler ile 80'lerde gerçekleştirdiği seyahatlarinde yoldaşı olur. Ancak 1985 yılında, ölümünden bir yıl önce Borges ile Kodama Paraguay'da geçerli olan bir evlilik gerçekleştirebilirler. Bunun asıl nedeni, o dönemde Arjantin yasalarında zorlaştırılmış olan boşanma sürecinden kurtulmaktır. Kör ve yaşlı bir yazarın kendinden 45 yaş genç bir kadınla beraberliği, toplum ve yakınları tarafından eleştiriyle karşılansa da, geçen yıllarda Kodama'nın Borges'i iyi idare ettiği aşikardır. Bugün de, Buenos Aires'te Borges'in adını taşıyan Enstitü'nün başındadır. Leonardo da Vinci gibi, Borges de aşırı karışık ve farklı yönleri olan biriydi. Büyüleyici bir zeka ve muazzam bir hayal gücüne sahipti. Biliyor musunuz, onun tavşana benzeyen kafasını sever ve gülüşünü izlerdim, çünkü, güneşin altındaki bir kaplan yavrusu gibi, çok güzel bir portreydi. Ulrika derdi, kuzey dillerinde minik ayı demek. Evet, şairin, onu lanetleyenin bir yarısı olmasına neden olan ruh, iblis tarafından lanetlenmişti. Tabii ki. Whitman'ın muhteşem ve uçsuz bucaksız bakışı ve şiirden ortaya çıkardığı edebiyat nedeniyle... Çünkü Borges'in de dediği gibi, kişi uyum ve dengeyle yazmalıdır, yaptığınızı geri alabilmek için mesela bir sone'nin kurallarını bilmelisiniz, ancak ondan sonra serbest nazımı deneyebilirsiniz. Ya da Whitman olarak doğmalısınız. Borges bir dahiydi... Kendine özgüydü. Ancak Brenot ile aynı fikirde değilim. Bence deha, yeteneğe bir katkıdır: tarihte radikal bir değişim yaratmaktır. Dehası olmayan, yaratıcılığı olmayan yetenekli kişiler olabilir. Bakın, Borges'le hiç böyle hissetmedim ben. Bu durum beni şaşırtabilirdi. Ben oldukça küçükken, onunla ilişkim bir öğrenci çırak ilişkisi olarak başladı ve o günlerde, oldukça özgür hissettim kendimi. Onunla gayet içimden geldiğimi gibi, doğal olarak konuştum. Onunla yazarları ve o yaşıma göre savunulamayacak şeyleri de tartıştım. Ancak onu tanımak istedim. Çünkü bana okuduğu yazdıkları bende gizemli bir kardeşlik hissi yaratmıştı. Bazen. Uyandığında, düşlerinin yazmaya değer olup olmadığına kara verirdi, sonrasında ise bunun hikaye mi şiir mi olacağını düşünürdü. Evet, dil yarattı. Ancak daha önce de söylediğim gibi, ilk denemelerinden tatmin olmamıştı. Özellikle düzyazı olmak üzere, İspanyol dilinin anlatıcı bakımından yön değiştirmesi de bu şekilde oldu. Bu dildeki iki büyük devrim de Amerika'dan geldi. Biri oldukça trendy biçimde Ruben Dario, diğeri ise Borges ve birden fazla dili olması üzerine gerçekleştirdiği anlatıcı değişimi, çok küçüklükten beri ortaya koyduğu kısa ve öz yazım tekniği ile eleştirel okuma devrimidir. Onu öncelikle bir şair olarak görüyorum; ondaki bu müthiş deha, küçüklüğünden geliyordu, kaderiydi. Aynı zamanda çocuk dahiydi. Yedi yaşında, Yunan Mitolojisi'nden kısa metinler yazarken, sekiz yaşında bir Quixote/Kişot bölümünden feyz alan La visera deadly/Ölümcül gözü yazmıştı. Dokuz yaşında ise Oscar Wilde'ın Mutlu Prensini İngilizce'den çevirmişti. Evet. Ayrıca Mutlu Prens yayımlandığında birçok kişi çeviriyi yapanın babası olduğunu zannetmişti. Evet, Keats'in üstündeki etkisi büyüktü ancak asıl tercihi 9. ve 10. yy'dan epik metinler ve İngiliz Baladları'dır. Ayrıca Emerson, Browning ve... Walt Whitman! Hayır. Dramatürji ya da nasıl derler, duygusal şeyleri severdi. Borges ölümü doğal yollarla da yaşadı, her zamanki gibi, her gün olduğu gibi... Stoacı'ydı. Korkmuyordu, çünkü ölümü bir macera gibi gördü. Yaşamın gizemlerine duyduğu merakını tatmin edeceği bir mekan gibi gördü. Ölümden sonra bir şeyin olup olmadığını bilmek istedi. Aslında, bildiğiniz gibi, biraz doğuya özgü hissiyatı vardı. Felsefe, Budizm Zen ve Şintoizm üzerine o kadar çok okumuştu. Bu bilgeliktir. Yaşamın sana sunduklarından nasıl zevk alacağını bilmektir. Buenos Aires Tutkusunda, Geçip giden zamanda önemli olan/ dolu dolu/ve keyifli olması yazmıştı. Evet hep böyle bir tarzı vardı. Zaten genel görüşe karşı olmak büyük cesaret demektir. Bir ruh diğer yarısını bulduğundan bunun sonsuza dek sürdüğüne inanıyorum. Sonsuza dek ve bir gün daha. Yanılıyorsunuz. Borges onun büyük bir yazar olduğunu biliyordu. Onu keşfetmişti ve Cortazar Borges'e Casa Tomadayı okuması için bıraktığının ikinci günü arayıp, kitabı yayımlayabileceğini söylemişti. Hatta kızkardeşi Norah da ilüstrasyonları yapacaktı. Sizin iki yazarınız, sanatla birleşip yanyana gelmişler. Evet sihir. Doğru kelime bu. Yanımda iki muhteşem yazar, öyle bir tablonun önünde. Goya-Borges-Cortazar. Muhteşemdi. Bana dayatılanı kabul etmemek için doğmuşum diyordu Cortazar. Kendini adamış bir yazardı. Evet. Ayrıca kişisel olarak da adanmıştı. Ama tüm çalışmalarında değil. Politik olmayan muhteşem fantastik hikayeler yazdı, ama diğerleri politikti. Cortazar uzakta ve yalnızdı. Buenos Aires'e sevgisiyle özlemini çekiyordu, anlamlı bir sessizlik içindeydi. Doğru. Öykülerinin önemli bir okuyucusuyum. La noche boca arriba favorilerimdendir. Uzay ve zamanı sıradışı bir şekilde birbirine katar. Ayrıca Prosa del Observatorio, tam bir novelladır, çok etkileyici bir düzyazı şiirdir. Bu dönemi benim en çok ilgimi çeken kısmıdır. Maria, 1981 yılı ve iki farklı tavır. Cortazar yazdıkları yüzünden Centro Cultural de la Villa de Madridde, Borges ise yüz yıl sürecek bir askeri yönetim talep ediyor, o sırada Arjantin'de binlerce insan kaybediliyordu. Evet, ancak Borges görüşlerine derinden inanıyordu. Düşüncelerini yayınladı zaten. O zaman tartışıldı, eleştirildi ve ölümünden 17 yıl sonra bile hala eleştiriliyor. En iyisini istediğine inanmıştı. Hissetiğine inanmıştı. Hislerine, hislerine... Öne sürdüğünün işe yaramadığını gördüğünde ise, değişti. Budur. Ne sürüye bağlı bir durumdaydı ne de iki yüzlüydü. Tutarlıydı ve asla kendine ihanet etmedi. herhangi birine ya da diğerine kendi çıkarı için yakınlık hissetmedi. Bu bana oldukça sıradışı geliyor. Hayır. Farklı taraflardaydık ve çokça tartıştık. Ancak dürüstlüğünden dolayı ona hayranlık duydum. Onlara kendisi ulaştı. Onu etkileyip etkilemediğimi bilmiyorum. Tek söyleyebileceğim ben bir pasifistim ve kötülüğün gücünü kullanmasından daha beter bir şey yoktur. Borges'in, aralarında gazete ve dergilerde kalmış metinleri de kapsayan çalışmalarının yeniden basımı ile ilgileniyorsunuz. Dünya dimension minnettar kalacak. Bu çalışmanın öğretmenler, öğrenciler ve yazarlar için önemli olduğu inancındayım. Çünkü Borges'in çalışmaları stil dersidir. Bu çalışma, Borges'in her zaman yaptıklarının arka planının gözükmesine imkan tanıyacak. Hayır. Borges 20 yaşındayken içinde bu şiirin de olduğu kitabı yoketmişti. Çünkü ilk bakışta Bolşevik Devrimi'nin halkın bilgi ve yaşam düzeyini artıracağını düşünmüştü. Ancak söz konusu dönemin patronlarının çarın ayakkabılarını giymeye başladıklarını farkettiğinde bu ideolojiden uzaklaştı. İyi de oldu. Ama Kızıl ilahiler Grecia isimli dergide bir de bir başka İspanyolca dergide yayımlanmıştı. Evet, bir de Cenevre'de bir dergide. Ama o kitaptan geriye kalan tek şey, kitaba ismini veren şiir oldu. Evet. Victoria de Samotracianın orjinalini gördüğümde duygu yoğunluğundan ağladım. Borges de benimle birlikte ağladı. O heykeli kitaptan incelemek babamdan aldığım ilk estetik dersti. Sık sık. Bakın, yüzmeyi ve dansetmeyi çok severim. Çocukken klasik dans eğitimi almıştım. Daha sonra flamenko'ya başladım ve arkadaşlarımla rock, salsa yaptım. Sonra Borges bana Yunan dansı derslerimde eşlik ettiğinde, kendi de çok keyif aldı. Tüm öğrenciler onunla konuşmaya geldi, dans hocamız Borges'e onu özel bir sınıfa getirdiğimi söylemişti. Eğitiminiz oldukça yüksek, yine de eğitim almaya devam ediyorsunuz. Evet, okumayı seviyorum. Beni rahatlatıyor. Yazmak da benim için bir nevi gizli bahçe. Borges benim bir tür kasırga merkezi olduğumu söylerdi: Çevrede her şey uçarken sakin ve sessiz. Benim evimde. Bir mekanda kahve ve portakal kokuları arasında kahvaltımızı yapardık. Kahvaltı hazırlamazdım. Nasıl yapacağımı bilmediğim gibi, öğrenmek için de çabalamadım. Farkettiğimde... uçaktaydık. Uçakta bana O olduğunu farkettiren bir his geldi ama ona hiçbir şey söylemedim. Sonuçta bu bana ait bir konu, bunun hakkında sormayın lütfen, bana kalsın. Bunu anlatmak sizi daha fazla insan yapar. Sense & Sensitivity filminde kızkardeşlerden büyük olanın hikayesi gibiydi bize olan. Her şey ilk başta çok Viktorya çağı gibiydi, Borges ile benim aramda bir başlangıç mücadelesiydi. Ah hayır! İhtiraslı patlamalardan filan bahsetmiyorum, yaşadığım budur, anlayın lütfen. Evet oldukça kişisel biriydi. Örneğin, Hey Maria, şu kelimeyi değiştirelim derdi, sonrasında Diğerini tercih eder misin? diyebilirdi. Diğer kelime daha iyi ya da bu dediğimde Neden? diye sorardı. Sebeplerimi sıralardım. Bunu düşüneceğim derdi. Bazen hemfikir olur, bazen de Haklısın ama ben diğer kelimeyi kullanacağım derdi. gayet serbesttik yani. Bu durum, tamamen yaşamının ve yazınının tüm gücünü oluşturuyordu. Sadece duygusallıkla o müthiş yazıma ulaşamazdı. Ve Kipling... Doğu ile Batı'nın Şarkısı. Bir de John Donne, her dizede ritm ve müziği yönlendiren bir şair. Evet, uzak notaların ya da kumun sesi... kumda çok küçük hayvanların kumda hareket ederken çıkardığı ses gibi ya da denizlerin sesi... Çok güçlü. Aniden, zor zamanlarda hayat ve güç verir gibi. Ayrıca bir hayvanın kokusudur, müziktir. Buna bağlı olarak... Borges'in öyle olduğu farzedilen Agnostisizm'ine rağmen, çalışmaları sonsuza bir çağrıdır. Eğer biri sonsuzluğa çağrı yapıyorsa, Tanrı'ya çağrı yapıyor demektir. Borges'in ölümünün arifesinde, İngiliz Büyükannesinin de isteğiyle, birlikte Anglo Sakson Baba'mıza dua ettiniz. İnanç ya da inançsızlık sorunu değil bu. Borges Agnostikti. Ancak annesi daha önce ona Kutsal Baba'mıza dua etsin diye yalvarmıştı da. Borges ölmeden önce ona, dini bir eğitim almadığımdan, konuşamayacağımız konular var dedim. Yine de, onu aşan konularla ilgili konuşmak üzere rahip isteyip istemediğini sordum. o zaman Borges, Aslında söylemek istediğin, bir rahibe ihtiyacım var mı? dedi. Hayır... Sadece benim konuşamayacağım konulardan onunla konuşmak isteyebilirsin diye... dedim. O zaman Borges, Olur, bir protestan ile bir katolik olsunlar ki, her ikisiyle de konuşamayayım dedi. İşte bu nedenle, öldüğünde bir katolik ve bir protestan rahiplerle birlikte ekumenik bir tören düzenlendi. Vefatından önceki günlerde bana büyükannesinin ona aldığı karemala şekerlemelerini anlatıyordu. Edebiyat ve Arapça çalışmak üzerine sohbet ettik. Ve en ama en son söyledikleri ise... İkimiz hakkındaydı. Ama bunu asla anlatmayacağım, bana kalsın. Çünkü İsviçre'yi çok seviyordu. Buenos Aires'e henüz 20 yaşındayken göç ettiğinde bıraktığı ülkeydi. Ayrıca bana söylediğine göre, çok sevdiği bu ülkeye, kendisini bağlamamak için önce çamur atmış. Çünkü Arjantin'de yaşamak zorunda olduğunu biliyordu. Ancak daha sonra buna ihtiyaç duymamış, çünkü ufku açılmıştı. Bilmiyorum. Muhtemelen ikimiz de düşündük. Bir Orta Çağ şiirinin tercümesidir o. Maldon Savaşı... tam olarak şöyle başlar, Hiçbir şeyden korkmasınlar. Borges'in bana hediye olarak verdiği Anglo Sakson edebiyatından ilk kitaptı ve kapağında bir alıntı olarak, bu kelimeler vardı. Evet. Özellikle orayı seçti. Çünkü orası Borges'in insanlığa bir nevi geride bıraktığı mirası gibi."}
{"url": "https://futuristika.org/mariya-andreyevna-leninin-beyaz-kuzgunu/", "text": "Gorki ile Çehov 1899 yılında tanıştıktan sonra büyük bir dostluk gelişir aralarında. Çehov, Gorki'yi dışarıdan bakıldığında bir serseri gibi duruyor ama içeriden çok zarif bir insan diye anlatır çevresine. Ünlü 'Akademi Olayı'nda da Gorki'den yana olur. Hatta Gorki'ye çapkınlık dersleri bile verir. O ara MST'nin yıldız oyuncularından Mariya Andreyevna ve Olga Knipper iki yazarın ilgilisi çeker. Gorki, Mariya Andreyevna'ya yakınlık göstermeye başlarken Çehov, Olga Knipper ile evlenir. götürdüğünü pek az kimse bilir. Gorki'yi Lenin'le tanıştıran odur. Savva Morozov'un bolşeviklere para yardımı yapmasını sağlayan da o. Bolşevik lider Nikolay Bauman'ı evinde saklayarak polislerden kurtardığı bile olmuştur. Lenin, ona 'beyaz kuzgun' lakabını verirken onun bir fenomen olduğunu düşünüyordu. İki dost arasındaki ilk tatsız olay Çehov'un Gorki'nin 'Küçük Burjuvalar' isimli denemesini estetik tutuculukla suçlaması oldu. 'Ayaktakımı Arasında' MST'de kapalı gişe olarak elli kez sahnelenince Çehov kıskançlık içinde Olga Knipper'e oyun hakkında çok karamsar konuşmuştum, nasıl böyle bir başarı kazanır derken Knipper, Stanislavski ile konuştum, 'Ayaktakımı Arasında' büyük başarı kazanmış olsa da onun pek içine sinmediğini, boş laflar ettiğini söyledi diyerek ise onu sakinleştirmeye çalışır. Böylece MST'de iki düşman grup ortaya çıkar; Bir yanda Gorki, Andreyevna, Morozov diğer yanda; Çehov, Knipper ve MST'nin kurularından olan ünlü tiyatro kuramcısı Konstantin Stanislavski. Savva Morozov, Andreyevna'ya olan aşkının esiridir. Andreyevna'nın bir dediğini iki etmez. Onun için MST'yi iflastan bile kurtarır. Morozov, MST'de yöneticilik yapmaya başlamasıyla birlikte de Andreyevna başrollerde boy göstermeye başlar. Stanislavski'nin MST'nin sessiz kraliçesi dediği Olga Knipper ise zamanla ikinci plana itilir. Gorki ise gelişmeleri heyecanla seyrederek Morozov'u tiyatronun kulisinde toza bulanmış ve oyunun başarısı için kaygılanır halde gördüğüm zaman, onu bütün fabrikalarından dolayı bağışlamaya hazır hale geliyorum. Ama buna ihtiyacı yok elbette. Onu seviyorum. Çünkü o sanatı karşılıksız seviyor diye yazar Çehov'a. Gorki ve Çehov arasındaki dostluk giderek bozulur. Gorki, bir zamanlar öykülerini okurken ağladığı yazarı artık gerici bulur. Çehov'un ünlü 'vişne bahçesi' eserini eleştirir. Bu konuda Gorki yalnız da değildir. Oyun hakkında oyunun kapısına bir yazı yazmak gerekirse ortaçağ çanlarından birindeki yazıyı öneririm; Vicos vaco, mortuos plango diye yazanlar olur. Mariya Andreyevna, Stanislavski'nin mektubu üzerine MST'den ayrılır. Peşinden Gorki MST ile olan bağlarını koparır. En son ve en ağır darbe ise Savva Morozov'dan gelir. Morozov, bütün maddi desteğini de çekerek MST yöneticiliğinden ayrılır. Çehov'un da yakın zamanda ölmüş olması MST'nin sonu olur neredeyse. Gazeteler, Morozov'un Andreyevna için Petersburg'da yeni bir tiyatro kuracağını, açılışının da Gorki'nin yeni bir oyunuyla yapacağını yazıyordu sonraki günler. Gorki ve Andreyevna için hikaye güzel bitmişe benziyordu ki Morozov'un intiharıyla sarsılırlar. Morozov 13 Mayıs 1905'te bir otel odasında kendini bir silahla vurur. Bir yanlışlık yapmamak için kalbinin üstüne bir işaret koymuş ve tam işaretlediği yerden vururmuş kendini. Morozov için, Andreyevna'ya olan umutsuz aşkın kurbanı olduğu söylense de işin içinde bolşeviklerin olduğu söylentisi de dolaşır. Olayın ilginç yanlarından biri; Morozov'un hayat sigortası yaptırmış olmasıdır. Ama daha ilginci ise Andreyevna'nın Morozov'un mirasçısı olarak eline geçen parayla yeni bir tiyatro kurmak yerinde parayı bolşeviklere verip MST' ye geri dönmesidir kuşkusuz."}
{"url": "https://futuristika.org/mark-e-smith-yani-kendinize-futbol-taraftari-mi-diyorsunuz/", "text": "Pek yok, sadece tersine gitmek için sanırım. Ayrıca babana karşı başka takımı desteklemek istiyorsun, United taraftarıydı. 1950'lerde deplasman maçlarına bisikletiyle giderdi Leicester gibi yerlere. Ama onu City'e çevirdim. Yine de başka bir United bağlantım vardı. Okuldan ayrıldıktan sonra Edwards ailesinin et fabrikasında büro işi için başvurdum. Haftalık 9 sterlindi maaş. Hatta görüşmeyi yapan Martin Edwards bile olabilir. Eh, işte et arabaları geliyor, şuraya otur, bu formları doldur ve dosyala dedi. İş ne zaman başlayacak? dedim. Başladın bile, dedi ve beni ofiste bıraktı. Bir saat. Orada tek başımaydım. Kapıyı kilitlemişti. O dönünce ben ayrıldım. Tam gol attıklarında mahalle barına yürüyordum ve o büyük kükreme yükseldi. Maçtan yarım saat sonra Manchester'a ücretsiz bir otobüs ayarlanmıştı, Haydi, Mavilerden olsan da bu otobüse biniyorsun dediler ve harika bir gece geçirdiğimi söylemeliyim hepsi bu. Normalde asla giremeyeceğiniz kulüplerin kapıları açıktı, bedava içki ve her şey vardı. Ve komik bir şekilde, United'ın başarısı gibi hissetmiyordu kimse, sanki bir kriket takımı gibiydiler. Eskiden Kippax1 tribünündeydim ama gitmeyi bırakmamın sebeplerinden biri de sürekli söylenmeleri. Şimdi, orada oturmanız gerektiğinde onlardan kaçamazsınız. Peter Reid günlerinde 2-0 kazanıyorlardı ve Ah, 3-2 olacak... diye inliyorlardı. Joe Royle gelmeden önce bu genç City taraftarlarıyla konuştuğumu hatırlıyorum, bayağı intihara meyillilerdi ve Bakın, bu hep böyle olmuştur dediğimi hatırlıyorum. 1965'te onları desteklemeye başladığımda, İkinci Lig'in dibindeydiler. Ama bu çocuklar City'nin tarihinin Colin Bell ile başladığını düşünüyor. Oasis'in yaptığı tek iyi şey, kulübü devralmakla tehdit etmekti. Bu insanları harekete geçirdi ve bu yeni adamı, Bernstein'ı bir atış gibi yakaladılar. Şimdi Sky işin içinde ve bu onların düşüşü olabilir. Murdoch ne yaptığını biliyor mu 30.000 sefil bir arada olur mu? Maine Road'dan canlı yayın, Man City v Hartlepool satmayı dene Amerika'da. Yerel gazetede şimdi neredeler? sorusu vardı. 1970'lerin başındaki Rodney Marsh zamanından City takımındaklerden biri yakın zamanda yer aldı. Dünyadan kaybolmuş gibi görünen bir çift vardı. Bir tanesinin Futbolcu olmasaydım serseri olurdum, dediği aktarıldı ve bence dediğini yaptı. Evet, 1970 Meksika Dünya Kupası setim vardı. Romenler siyah beyaz çekilmiş, sonra renklendirilmişti. Bir paket açardın ve Doğu Avrupalılardan biri çıkarsa çığlık atardın. Ve sonra Dünya Kupası yaklaştığında, yarısı kadroda bile değildi. Resimlerin tamamı 1962 yılına aitti aslında. Epeyce. Prestwich Heys yerel amatör takımdı ve Sutton United'a karşı Amatör Kupa maçında onları görmeye gittim. Bir golü kutlamak için sahaya daldım ve yarı zamanlı polis olan komşum tarafından tutuklandım. Bury'de, mezarlığın bir ucundan geçip çitin üzerinden atlarsanız ücretsiz girebilirsiniz. Yine de her zaman kaybediyorlardı, çünkü en iyi zemin onlardaydı, diğer tüm takımların oynamaktan hoşlandığı bu yemyeşil çimleri vardı. 1966 Dünya Kupası takımından Ray Wilson yanlarındayken ve o zorlukla yürüyebildiğinde Oldham'ı görmeye giderdik. Yolun yarısında olduğu için neden cenaze levazımatçısı olduğunu görebiliyordunuz. Dördüncü ligin sonundaydılar ama aniden her maçı kazanmaya başladılar ve üç sezonda ikinci ligin zirvesine yakınlaştılar. İşin garibi, George Best ile birkaç kez karşılaştım ilki 1980'lerin başında Londra'daki bir içki kulübündeydi. Manchester'lı olduğumu duymuş. Yeterince iyi oynamıyor diye düşündüklerinden United taraftarının sopaladığını anlatıp kafa sikti. 80 dakika boyunca hiçbir şey yapmadan dikilip durduğu doğruydu ama yine de maçı kazandıran kişi olurdu ki bence bunda bir sorun yoktu. Ama Bobby Charlton ve diğer oyunculardan ayrılırken yine de eleştirilen o olacaktı. O yerel meyhaneye takılan tiplerdendi ve öyle olunca da her zaman atarlanan birileri çıkacaktır. O zamanlar rock dünyasında futboldan söz edemezdiniz. Rough Trade'deydik ve onlara Bu futbol şiddetiyle ilgili bir şarkı dedim ve hepsi birden Futbola takılmıyorsun, değil mi? diye sızlandılar. Melody Maker'ın Mark Smith'in futbol hakkında yazmak zorunda kaldığı açık bir şekilde yaratıcılık krizi çektiğine delalet yazdığını hatırlıyorum. Yaklaşık beş yıl sonra, aynı herif başka bir şarkıyı incelerken bu kez onun çöp olduğunu ve Kicker Conspiracy'nin zirvesine yaklaşamadığını söyledi. Ve şimdi, tabii ki, tüm eski müzik kaşarları Oasis'le birlikte locada maç izliyor. Okuduğum en iyisi, City'yi nasıl dönüştürdüğünü anlatan Malcolm Allison'ın Colors of My Life'ı. 1970'lerin sonunda geri döndüğünde tamamen meteliksizdi. Hala 1968'deymiş gibi Manchester'daki en iyi kulüplere gider ve bir Oliver Reed sahnesi2 gibi herkese ısmarlardı. Sonunda ödemesi istenirdi ve sadece Hesap ödemek mi? Ne demek istiyorsun, ben Malcolm Allison'ım derdi. Ama bazen işe yaramıyordu ve hafif tartaklamak zorunda kalıyorlardı, ortalıkta dolaşıp beşlikleri topluyor ve şapkasına tıktığı bozuk paraları bütünletirdi. Şimdilerdeki futbol yazarlığına gelince buradaki gazetelerin ele aldıkları konular korkunç. Man Utd'nin Brezilya'daki maçları sırasında bir gazeteye bakıyordum ve Finans sayfalarını mı okuyorum? diye düşündüm. Her şey Man Utd'nin basın mensubunun olmaması ve basın departmanınını olmayan tek kulüp olmaları hakkındaydı, aman ne büyük bir felaketti. İyi, ama maçın skoru neydi? diye düşünerek okudum. 1980'lerin başında Almanya'ya gitmek futboldan biraz uzaklaşırken beni tekrar futbola döndürdü. Hamburg gibi yerlerde, bazı kulüplerdeki taraftarların içinde İngiltere'de olmayan bir avangart rock sahnesi vardı. Alman maçlarında 25p gibi büyük bira bardağı ve güzel, temiz bir sosis alırsınız. 1994 Dünya Kupası'nda Almanya ile Bulgaristan'ı izledim. O nasıl bir gündü. Alman oyuncular maça bir saat kala kaslarını gevşetiyor, sıçrama hareketleri ve jimnastik yapıyorlardı. Ardından, bu devasa ekranlarda Bulgar takımından biriyle bir röportaj gösterdiler, herif Hepimizin sahaya çıkmasına sevindim. Yarım saat önce sadece dokuz oyuncumuz vardı, dedi. Stadyumda herkese acayip nazik davranmaya çalışıyorlardı ve ekstra güvenlik olarak hepsi de Michael Jackson gibi giyinmiş kırmızı şapkalı bir takım adamları getirdiler. Almanlar tarafındaydık ve maçın ortasında bir Güney Amerikalı film ekibi gelip önümüze oturdu, ben de onlardan yer değştirmelerini istedim. Bu kırmızı şapka gelip bana neler olduğunu sordu, sonra bir polis geldi ve ABD futbol federasyonundan Ronald Reagan'a benzeyen beyaz saçlı bir adamı getirdi ve eleman Koltuğunuz rahat değil mi efendim? gibi şeyler söylüyordu. Ben de hayır diyorum, sorun o değil, sadece bu film ekibi. Sonra Ah. Alman değilsiniz, değil mi efendim? Sanırım futbolun kendilerine bulaşabilecek Avrupa'dan gelen bir mikrop olduğu düşüncesine kapılmışlardı. Tekrar oynamaya başladım. Ben bir merkez defans oyuncusuyum. Müdahaleyi severim ama oynadığımda ayaktayımdır. Benzer. Diğerlerini iterim, kaval kemiğine vururum. Ama şu anda yaptıkları kıtır kıtır faullerden, tüm o forma çekiştirmesinden hoşlanmıyorum. Dünya Kupası'ndaki o Beckham faulünün sinir bozucu yanı oyundan atıldığında, onu neredeyse tekmelemesiydi. Eğer tekmeleyeceksen, gerçekten tekme at. The Fall olarak bir takımımız vardı, konserlerden önce üniversite takımlarıyla oynardık. Hepimiz Londra'da oteldeyken Icicle Works grubuyla oynadık. Ekibimizde sekiz ya da dokuz kişi vardı, grup ve birkaç roadie. Gördüğünüz en şişman delikanlı olan Lincolnshire'dan Big Dave adlı o adam kaleye geçti. Ve önlerinde The Icicle Works yazan replika Liverpool formalarıyla sahaya çıktılar ve yanlarında sahte bir Avrupa Kupası taşıyorlardı. Her iki devre de 20 dakikaydı ve uzatma süresine 5-4 önde gittik, onların tur menajerleri de hakemdi, bu yüzden maç devam etti. 6-5 kazandılar. Bitirdiğimizde hava kararmıştı ve barda maçı kazandıkları tüm müzik dergisi meriçlerine anlatıp Avrupa Kupası'nı gezdirmişlerdi. Bana öyle geliyor ki, şu anda sahip olduğumuz sert çocuklara olan hayranlığımız daha çok orta sınıf bir şey. Küçük yerlerden geliyorlar, ama yoksul yerlerden değil bir günlüğüne daha yeni baba olduklarını unutup kavga edebilen borsacılar. Vurulmak istiyorlar, sado-mazoşizm gibi bir şey. Okulda her zaman insanlara vurup duran o çocuk gibi, eşcinselliğini saklamaya çalışan maçoluk. Londra'ya inen trenlerde denk gelirdim. Milton Keynes'e biniyorlar ve size bakıyorlar. Man City'nin The Main Line Service Crew adlı bir grubu olduğunu hatırlıyorum. Cumartesi öğleden sonra bir konser için trene binmiştik ve bizi çevirip City mi yoksa United mı olduğumuzu sordular. Ve dedim ki, Bir dakika, saat daha üç, City bugün iç sahada. Burada ne yapıyorsunuz? Devre arasında olay çıkarmaya çalışmak için Spurs'e ya da başka bir yere gidiyorlarmış, sonra deplasmandaki taraftarlar dışarı çıkarken Maine Road'da olmak için trenle geri döneceklermiş. Sahip oldukları zihniyet bu. - City'nin eski stadının kapalısı: - İngiliz aktör. Sonum barda içki komasından olacak, demişti. Malta'da son filmi Gladyatör'ün çekimleri sırasında sekiz lager, on iki duble rom ve yarım şişe viski içti, donanmadan birilerini bilek güreşinde yendi, tüm bara içki ısmarladı ve orada alkol komasına girip hayatını kaybetti."}
{"url": "https://futuristika.org/mark-twain/", "text": "Samuel Langhorne Clemens, nam-ı diğer Mark Twain, Bir gün fotoğraflar renkli de olacak! dediğinde yıl 1907 idi. Auguste ve Louis; Lumiere kardeşler ise Autochrome'u keşfetmiş, 1903'te patentini almışlardı bile. 1908'in Aralık ayında, sonradan dönemin meşhur isimlerini fotoğraflamasıyla ünlenecek Alvin Langdon Coburn adında genç bir fotoğrafçı, Twain'i bu teknikle fotoğrafladı. 2 yıl sonra bu dünyadan göçen yazarın ilk ve tek fotoğraflarıydı bunlar. Twain kısa bir süre önce William Ireland Starr tarafından aynı metodla fotoğraflanmıştı fakat bu çalışmadan bir tane hariç hepsi başarısız olmuştu ve o tek fotoğraf hiç bulunamadı. Connecticut, Redding'deki yeni evine davet ettiği Coburn'ü, Twain'in yakın arkadaşı Kuzey Karolayna Üniversitesi matematik profesörlerinden Archibald Henderson da karşılayanlar arasındaydı. O dönemde Henderson, 1910'da ölen Twain'in 1911'de yayınlayacağı biyografisi için malzeme toplamaktaydı. Coburn'ün 1913'te yayınlayacağı, 33 adet ünlü erkeğin fotoğraflarından oluşan Men of Mark adlı çalışmanın bir kısmını göstermekteydi aslında, Twain de bu çalışmaya o gün dahil olmuştu."}
{"url": "https://futuristika.org/mark-z-danielewski-yazamazsin-diyenlere-inat/", "text": "42 yaşında 5 kitabın kapağına imzasını atan Danielewski, Polonya göçmeni bir ailenin çocuğu. Babası ünlü sinemacılardan Tad Danielewski, abisi Poe takma adıyla bilinen şarkıcı ve söz yazarı Annie Decatur Danielewski. Böyle bir aileden gelip de ünlü olmamasına şaşmamak gerek. Doğduğumdan beri yazarım. Sürekli hikayeler anlatılan ve hayaller kurulan bir evde büyümüş olmamın da eminim bunda katkısı var. Babam avangard sinemacılardan Tad Danielewski. Polonya göçmeniyiz. Çocukluğum onun setlerinde yardımcı oyuncu, çaycı, yönetmenin haşarı oğlu olarak geçti. Birbirine benzemeyen onlarca insanın hatıralarını topladım. Ve de kitapları. Kütüphanelerden, kitapçılardan ve kahvelerden. Babam Motor! dediği anda ben de bir çekim süresince kaç kelime okuyabilirim oyunlarıma başlardım. Akşam evde annem gerekli kontrolleri yaptıktan sonra o ay içinde kaç kitaba hak kazandığımı duyururdu. Emin olun çikolata ya da yeni ayakkabılar beni bu kadar mutlu edememiştir. Şöyle bir denklem kurmuştum: Okuduğum her kelime beynimdeki ölü hücrelerden birkaçını daha harekete geçirecek, paragraflar ve sayfalar sonunda bir tanesi sürüden ayrılarak zeki olanların yanındaki yerine geçecek. Dolayısıyla ne kadar çok kitap okursam diğerlerine fark atma, öğretmenlerimin gözdesi, kızların favorisi olma şansım artacak. Okuduğum yüzlerce kitaba rağmen beynimin sadece %4'ünü kullandığımı söylediklerinde yaşadığım paniği düşünebilirsiniz. Yine de pes etmedim. Büyüme zamanı çok zorlu. Önce kim olduğunuz, neden bu dünyaya geldiğiniz ve görevinizin neye benzediği konusunda bitmek bilmeyen sorgulamalara giriyorsunuz, ardından bulduğunuzu sandığınız bir kimlikte bocalama seansları. Sağ kolunuz kutunun içine uygun düştüğünde, sol bacağınızı yukarıya çekmeniz gerekiyor. İpteki cambazın son düşüşü gibi hayatınız, her an büyülü günlerin bitmesi için uğraşıyor. Benimki de öyle oldu. Asılan suratlara, kağıdımın üzerini kaplayan kırmızı notlara rağmen aklımdan geçenlerle defterleri hırpalamaya devam ettim. Tutku sonsuz bir zaaf. Üniversiteye girip evden ayrılma yaşım geldiğinde, tam on sekiz oluyor bu, Yale'e kabul edildim. İngiliz Edebiyatı Bölümü, tam zamanlı öğrenci. Başından beri burada sonlanacağımı tahmin etmiş olmalıyım. Çevremdeki kimse duruma şaşırmadı. Evde eşyalarımı topladığım gün annem hafif bir tebessümle, babamsa sert bir gülümsemeyle benimle ne kadar gurur duyduklarını söylediler. Bence bütün evin onlara kalıyor olması hoşlarına gitmişti. Size büyük bir itirafta bulunmam gerekiyor. Aldattığım kadınlarla ya da dolandırıcıkla ilgili değil. Şu yazarlık konusunda başlarda pek de başarılı olmadım. Sonradan biraz toparlamış görünsem de aslında ondan bile pek emin değilim. Yale'de hiçbir seminere kabul edilmedim, gittiğim burs görüşmelerinden yeterince dile hakim olmadığım gerekçesiyle geri çevrildim. Öğretmenlerim içimde bir yerlerde sakladığım yeteneğime inansa da, çünkü kullandığım sözcükler yeterince sofistike ve zekam ortalamanın oldukça üzerindeydi, bunu henüz kağıtlara aktaramadığımı söylediler. Neden bilmiyorum yazmaya inat ettim. Kendimi başkalarına kanıtlama projemin bir parçası olarak. Üniversite'yi Yale'de bitirdikten sonra, master yapabilmek için Kaliforniya'ya taşındım. Berkley'deki sıcak günler ve geniş otobanlarda saatler süren sürüşler. Belki de tüm ihtiyacım olan buydu. 1990'larda internet hayatımıza girmeye başladığında benim tanınmış birisi olacağımın belgelerini imzalayacağını tahmin edemezdim. Henüz ne olduğu bilinmeyen mektuptan daha hızlı, sese oranla ömrü uzun, görüntüden heyecanlı bir oluşum olarak bize duyuruldu. Beklemeye başladık. Ben bu arada USC Film ve Televizyon okuldundaki bir diğer eğitim hayatımla uğraşmaktaydım. Jacques Derida'nın yaşamı üzerine çektiğimiz belgesel yaşama, nefes alma, hatta aşık olma nedenimdi. Mayıs ayından sonra haziran sıcağının geleceğini unutacak kadar uzun günleri stüdyoda geçirdik. Ses sistemi üzerindeki çalışmalarım tarihte önemli bir buluş olarak kayıtlara geçmese de sinemaya gelenlerin hoşuna gitti. Bu konuşmayı takip eden üç ay süresince eve, kahve masalarına ve parklara kapanıp yazmaya başladım. İlk kitabım 'House of Leaves' 2000 yılında Pantheon Yayınevi tarafından kabul edildiğini öğrendiğimde telefonu kulağımdan düşürdüm. Yazdıklarımın ölümünen sonra ortaya çıkacağına o kadar inanmıştım anlayacağınız. Kitabım dördüncü baskısını tammaladıktan sonra benimle röportaj yapmak isteyen gazetecilere bu yanıtı vermiştim. Üç gün sonra telefonla arayıp, söylediklerimin oldukça amatör ve beceriksizce olduğunu ve mümkünse cevabımı Hayatı boyunca yazmayı seven bir adamın ilk denemesi olarak değiştirmelerini istediğimi rica ettim. Dergiye 'Yeni dönem Amerikan Edebiyatı'nın benzersiz eserlerinden biri' başlığıyla, sıradan bir övgü olarak geçirildi. Altındaki satırlardaysa roman içerisinde kullandığım farklı renkler ve uzun dipnotlardan hızlıca bahsedildi. Bir daha bana soru sorulduğunda susmam gerektiğini öğrenmiş oldum. Aynı yılın Ekim ayında ikinci kitabım The Whalestoe Letters yayımlandı. İlkinin verdiği sevinçle gece gündüz duraksamadan çalışmış olduğumdan olsa gerek üç ayda yıllardır aklımın ucuna değip gidenler toparlandı. Bu yazı işi aynı yere geri dönen soygunculara benzemiyor. Üç ayda bir kitap bitiren ben, beş yıl boyunca yüz sayfa yazmak için beynimi patlatıyorum. Araya giren Paris maceraları, aklımı dağıtmak için yazıldığım spor salonları ve elbette kadınlar. Yazmak için yaşamak gerekiyor. Üzülmek, kızmak, dünyada değişen birşeylere tepki göstermek, şaşırmak, delirmek, aşk acısı çekmek, susmak, kaçmak, beklemek. Çünkü bilgisayarın başında oturarak geçirdiğim geceler rüya kaybı ve yorgunluktan başka bir işe yaramıyor. Aylarca aklımda dolanıp duranlar dinlenmeye karar verdikleri andaysa benim üretim sürecim başlamış oluyor. 2005. Üçüncü kitabım 'The Fifty Year Sword' biraz uzun bir aradan sonra raflara ulaşıyor. Flemenkçe, 100 sayfa ve tembel. En azından İngilizce yazmadığım için övgüler alıyor. Kesinlikle benim sözlerim değil. Haftalık dergilerden birinden alıntı yapıyorum. Bana sorarsanız en iyi kitabım en sonuncusu diyorum. Bundan on yıl sonra, tabii eğer geçen zamanda bir iki kitap daha yazmayı başarabilmişsem, o zaman da aynı cevabı veriyor olacağım. Üç yüz altmış sayfa, uzun uzun düşünülmüş. Korkusuzca yazılmış. Sam ve Hailey adında iki gencin günlük hayatından alıntılar yapıyor. Asla büyümeyen iki çocuk. Yazdıklarım zaman ve mekanın sıradanlığıyla dalga geçiyor. Son sayfayı tamamladığınızda aslında hiç okumamış kadar hafif hissetmeniz mümkün. Ya da günlerdir size yaşattığım göz ağrıları ve akıl oyunları yüzünden bana kızmanız. Tek sefer okunan yazar olma riskini alıyorum. Onlarca kitap yazmış olsam Danielewski'nin en iyi kitapları arasında görülen... gibi bir cümlenin içine dahil olabilirdim. Ancak kırk iki yaşıma kadar yazdığım beş kitap pek çok dile çevrilmiş de olsa bana dünya çapında bir ün getirdi diyemiyorum. Hayran mektuplarım, benimle röportaj yapmak isteyen gazeteler ve bankada iyi bir hayat yaşamama yetecek kadar param var. Ama hiçbir zaman John Travolta gibi arka bahçemde özel uçak barındıramayacağım. Yazarlığın takındığı snob tavır multimilyarderler listelerine girmeme en başından engel oluyor. Onu sevmek ya da terk etmek seçeneğiyle karşı karşıya kaldığımda, şerefine bir yudum şarap içiyorum. Aklıma her gelen cümlede, yakınlarımda bir defter bulunduğu sürece keyfim yerinde."}
{"url": "https://futuristika.org/married-to-a-mermaid/", "text": "Lloyd, ad ya da soyad olarak kime yapışmışsa başarı getirmiş muhakkak, bakınız: Frank Lloyd Wright, Andrew Lloyd Webber, Christopher Lloyd, Edward Lloyd, Harold Lloyd, Lloyd Brevett+Knibb, liste uzar gider ama Arthur Lloyd'u unutmayalım."}
{"url": "https://futuristika.org/mars-ve-goliath-yeni-bir-dil-yaratmak/", "text": "Belki uyarıcı etkisiyle dışarıya verilen enerji, belki dumanın etkisiyle kaotik sesler, yüksek ihtimal 1970'ler etkisiyle retro görünüm, analog kayıt tadıyla farklı hoparlörlerden farklı enstrümanlar. Mükemmel bir ses, çığlıklar, mükemmel gitar sololar ve melodiler, hiç durmayan ve aniden patlayan davul, latin jazz öğeleriyle dolu perküsyonlar ve ileriye hep ileriye doğru deneysel, gelişen-progressive, doğaçlamayla ortaya çıkan, kelimenin gerçek anlamıyla futuristik bir grup the Mars Volta ve onlar, Ocak ayının sonunda piyasaya verilen dördüncü albümleri, The Bedlam in Goliath ile son yıllarda olduğu gibi, belirli bir kitleyi sarsmaya devam ediyor. Grubun gitaristi Omar-Rodriguez Lopez, 2007 yılında, sayabildiğimiz kadarıyla 6 adet solo albüm çıkardı. Albümlerden bazıları, bir dönem hayatını geçirdiği ve oldukça yaratıcı bir dönemi olan Amsterdam döneminden kalma, deneysel, emprovize jazz çalışmalar. The Mars Volta, yine 70'ler tavrının da etkisiyle olsa, tematik albümler yapmaya çalışan bir grup. Vokalist Bixler-Zavala, 29 Ocak tarihinde çıkan albümün şarkı sözlerini yazarken, Omar-Rodriguez'in ona Kudüs ziyaretinin dönüşünde, şehrin eski pazarlarının birinden bulup hediye olarak getirdiği, ouija tahtasına benzeyen, The Soothsayer ismini verdikleri bir tahtadan etkilenmiş. Tahtanın lanetli olduğunu düşünüyorlar. Charles Mingus da Black Flag kadar punk'tır!"}
{"url": "https://futuristika.org/maskistanbul-yer6-hafiza/", "text": "Topluluğun şu sıralar yürüttüğü projelerden birisi de Yer6 Hafıza projesi. Amacı, ulaşılabilinen tüm fanzinleri yeni ve eski sayılarıyla bir araya getirip arşivleyerek, önümüzdeki on yıl içerisinde bir Yer6 Hafızası Kitaplığı oluşturmak. Gönderilen fanzinler adınızla arşive kaydedilip Yer6 Hafızası Kitaplığı'na ekleniyor. Fanzincilere duyurulur!"}
{"url": "https://futuristika.org/massimo-furlanin-futbol-performansi-yalniz-ve-topsuz/", "text": "Performansın fikri kişisel, samimi bir anıdan doğdu: Massimo Furlan çocukken odasında köpük bir topla saatlerce oynardı, küçük bir radyodan İtalya Şampiyonası maçlarını canlı aktaran radyocuyu dinlerdi. Daha sonra tüm oyuncuların eylemlerini taklit eder ve yayın, düşük kalitesi nedeniyle kesildiğinde oyuncunun ismini alıp kaldığı yerden devam etti. Böylece defalarca dünya şampiyonu oldu, sayısız gol attı. İşte bu hatıradan kaynaklanan bu proje dile getirildiği andan itibaren çok hızlı bir şekilde bir üretim ekibi ile paylaşılmış kolektif bir proje haline geldi. Futbol, hakiki bir sahaya katılmak için odadan çıktı ve seyircilerin önünde forma giydi: İlk kez 7 Aralık 2002'de, Festival Les Urbaines kapsamında Lozan'daki Pontaise Stadyumu'nda. Massimo Furlan İtalya'nın formasını giydi, 23 numaralı oyuncuydu. Performansın senaryosu, İtalya'nın zaferiyle sona eren 1982 İtalya Almanya Dünya Şampiyonası Finali'ydi. Tek başına ve topsuz, bütün oyunun dramaturjisini yeniden yapma meselesiydi. İsviçre Fransızca televizyonunda eski bir yorumcu olan Jean Jacques Tillmann'ın canlı anlatımı ve oyuncuyla maçı tekrar yaşayan ve taraftar rolünü üstlenen bir izleyicinin gözleri önünde gerçekleşti. Futbolla ilgili performans ilkesi, her zaman bir yerin, bir topluluğun, bir ülkenin hafızasını ilgilendirir. Hafızada kalan ve bir kimlik oluşturmaya, kolektif hafızada bir hikaye yazmaya yardımcı olan bir eşleşme üzerine inşa edilmiştir. Massimo Furlan, yaşam sanatları festivalinin bir parçası olarak birçok mekan tarafından davet edildi. Her seferinde, söz konusu ülke veya bölge için en önemli eşleşmeyi belirledi. Daha sonra oynayacağı oyuncuyu seçti ve söz konusu oyunu belirledi: Platini, Boniek, Sparwasser, Madjer... Performans her zaman bir stadyumda oynandı. Hazırlık çalışması ile ilgili olarak Massimo Furlan'ın oyunu ezbere öğrenmesi ve oyuncunun hareketlerini fark etmek için yorulmadan defalarca izlemesi gerekmektedir. Oyuncunun tüm hareketlerini ve eylemlerini çoğaltmak, gollerini ezberlemek ve daha sonra koreografi gibi bir şekilde çoğaltmak için not alır. Daha sonra, çoklu eylemleri hatırlamak için performans sırasında bir kulaklıktan aktarması için oyuncunun eylemlerini açıklayan kendi yorumunu kaydeder. Ayrıca, mücadeleyi, hızlanması, durması, düşmesi vb. ile oyunun tüm süresini devam ettirmek için fiziksel olarak hazırlanmalıdır. Performans sırasında, oyun canlı olarak, stadyumda, radyo veya televizyonda bir spor yorumcusu, bir futbol uzmanı tarafından yorumlanır ve oyunu aynı şekilde oynayan stadyumda geçmişten bir olayı canlandırıp, bugün için tekrarlamış olur. 1 oyuncu, 21 hayalet. Maç bütünüyle ve tüm yaşananlarıyla oynanır. Zaman bir şekilde iptal edilmiştir ama bir yorum, bir prova, bir tür intikam : Oyuncu 21 hayaletin ortasında, tek başına ve topsuz olarak, taraftarların bakışları altında sahayı kat ediyor. Böylece herkes maçı tekrar tekrar yaşıyor, yayını canlı ileten ve eylemi takip etmesini sağlayan küçük bir radyo aracılığıyla kendisine anlatılan hikayeyi tekrar dinliyor. Bu, herkesin nasıl olacağını ve sonunu bildiği bir hikayedir, ancak aynı zamanda yeni bükülmelere ve dönüşlere, sürprizlere tabi gibi görünen bir hikaye: sanki her an zafer veya yenilgi yaşanabilir ve tarihin akışını değiştirebilirmiş gibi baş döndürücü bir şekilde sınırda durur. İzleyicinin isteği üzerine aynı hikayenin tekrar tekrar anlatıldığı o çocuk konumunda olduğu söylenebilir, çünkü her şeyin aynı olup olmadığını, her şeyin yerinde olup olmadığını kontrol etmek, tekrarlamanın keyfini yaşamak için onun elindedir, ama aynı zamanda belki de muhteşem bir şans eseri, normalde fark edilemez bir değişiklik olup olmayacağını keşfetmek içindir."}
{"url": "https://futuristika.org/matematik-bilmeyen-giremez/", "text": "+ Hiç kafam basmaz benim, ah ah ne çektik yıllarca! Bak şimdi bizim matematikçi bir gün.... Milla Jovovich -herhangi- bir element değildir! Elementlerinin kokusuyla, rengiyle, adlarıyla kimya, kaldıraçları, sarkaçları, doğanın yasaları toplamı fizik. İlmi bir yolda ilerleyenlerden çoğu tercih ederler kimyayı, fiziği matematiğe. Daha da sadeleştirme hevesiyle ileri boyuta taşıyanlar için biyolojidir varsa yoksa. Benimse hiçbir zaman anlamadığım, matematiği anlayıp, hadi anladı ama sevmeden kimyayı, fiziği ve özellikle biyolojiyi böylesine kucaklayanlardır. Tümüyle sosyal dallara yönelmiş olanları da, hatta herhangi bir konuda şu an bilinen şeyleri öğrenmek ve bilinmeyenleri araştırıp keşfetmek yolunda olanları da katıyorum kucaklayanlara. Zira doğadaki herşeyin matematiksel bir karşılığı olmalıdır, vardır ancak bunların sembolize edilebilmesi için diğer dallardan yararlanılır. Tarihçesine göz attığımızda, önceleri sayıların ve şekillerin ilmi olarak adlandırılırken diğer bilim dallarıyla iç içe geçen serüveninde gelişen matematik, artık birkaç paragrafa sığamayacak derinlikte ve yoğunlukta evrensel bir dile, bir sanat dalına, sonsuz bir oyuna ve yaşam biçimine dönüşmüştür. Vanadyum, adını İskandinav mitolojisi'nden; deniz tanrısı Njord'un kızı Freya'nın diğer adı Vanadis'den alır. Gümüş rengindedir, balık, turp, zeytin ve ette bulunur. Atom numarası 23! Heredot'a göre matematik, M. Ö. 3000-2000 yılları arasında, Mısır ve Mezopotamya'da, özellikle tarıma elverişli Nil nehri kıyılarının toprak sahipleri arasında bölüştürülmesi ve vergilendirilmesi hesaplamaları sırasında bulunmuştu. Aristo'ya göre ise herşey bir oyunla başlamıştı. Yine aynı yıllarda Mısır'da matematik ihtiyaçtan değil, canı sıkılan rahiplerin satrançtan, briçten farklı bir oyun yaratma heves ederek aritmetiği ve geometriyi yaratmalarıyla bulunmuş ve geliştirilmişti. Ah insanlık, ne çektiysen dinden imandan çektin yani! Bu dönemi, insanılığın daha ilk günlerinden beri kullanılan matematiğin kayıtlı ilk çağı olarak adlandırırsak, Yunan matematiğini gelişme, Rönesans'ı ilerleme dönemi olarak kabul edilebiliriz. 20. yüzyılı altın çağı, günümüzü ise tek kelimeyle matematik çağı olarak ilan edebiliriz. Örnek: 9x23 = 23x(10-1) = 230-23 = 207. Örnek: 99x23 = 23x(100-1) = 2300-23 = 2277. Örnek: 999x23 = 23x(1000-1) = 23000-23 = 22977. 2. 11 ile çarpım İlk ve son basamak sabit kalmak üzere, her basamağı solundakine ekleyerek. Örnek: 1234x11, En sağ basamak ve en sol basamakları sabit tutuyoruz: 1 _ _ _ 4. Sonra 4+3 = 7. Sayımız şimdi: 1 _ _ 7 4. Sonra 3+2 = 5. Sayımız şimdi: 1 _ 5 7 4. Sonra 2+1 = 3. Sayımız şimdi: 1 3 5 7 4 yani 13574. 3. 5, 25 ve 125 ile çarpım Sırasıyla 10, 100 ve 1000 ile çarpıp sayıyı sırasıyla 2, 4 ve 8'e bölmek ki bunu bilmeyen yoktur tahminimce! 13x5 = 13x10/2 = 130/2 = 75. 13x25 = 13x100/4 = 1300/4 = 325. 13x125 = 13x1000/8 = 13000/8 = 1625. 4. 2 basamaklı 5 ile biten sayıların katını alma Sayı mutlaka 25 ile biter ve ilk basamaktaki sayı +1'i ile çarpılarak, ya da bunu! 75x75 için; 7x8 = 56. Sayımız 5625. 95x95 için; 9x10 = 90. Sayımız 9025. 21x16 için; 16 = 2x2x2x2. Ve işlem; 21x2 = 42, 42x2 = 84, 84x2 = 168, 168x2 = 336. 13x32 için; 24 = 2x2x2x2x2. Ve işlem; 13x2 = 26, 26x2 = 52, 52x2 = 104, 104x2 = 208, 208x2 = 416."}
{"url": "https://futuristika.org/matt-borruso-ve-cirkin-cocuklari/", "text": "ABD'li ressam Matt Borrusso'nun hayret verici portrelerinde çirkin çocuklar en dikkat çekici, gözden kaçırılması imkansız biçimde sergileniyorlar. Ressamın kullandığı canlı tonlar, hareketli renkler, çocukların dehşetli görünümünü artırıyor. İnsanın görsel refleksi hep güzel çocuk görmeye alıştırıldığından sanırım, reklamlar, filmler ve medya aracılığıyla aşina olduğumuz güzel çocuk topraklarından çıkıp, bilinmeyen çirkin çocuklar diyarına renkli bir yolculuk yaptırıyor. Bize neden çocukların bu yönünü gösteriyorsunuz? Çocukların mavi gözleri ve temiz saçlarıyla, gülümsyerek, mutlu mesut yemeklerini yiyor olmaları gerekirdi. Sizin çocuklar reklamların ve tüm medyanın bize gösterdikleriyle aynı değil. Çünkü anksiyetenin/bunalımın belirli bir türünün portresini yapmak istiyorum. Sanırım bu huzursuzluk hissi biz yetişkinlerin tamamında bulunuyor. Ancak, bazen kendisini çok daha genç yaşlarda da belli ediyor. Bu huzursuzluğun donmuş bir anı olarak görülebileceğinden, okul fotoğraflarını kullanıyorum. Portrelere başlangıç noktası olarak birçok bulunmuş fotoğraf kullanıyorum. Her portreyi yaratmak için, sayısız kaynaktan farklı parçalar kullanıyorum. Bir nevi Dr. Frankenstein'ım. Portreler farklı vücutlardan, farklı geçmişleriyle yeni bir şeyler anlatmak üzere birbirlerine dikilmişler. Kullandığım renkler Josef Albers'ın renk teorisinin reklam ve akademik çalışmasından alınmaktadır. Bakılması zor olan zıt ya da çarpık renkleri kullanmaktan hoşlanıyorum. Renkler bazı koşullarda anlatmak istediğinizin metaforu olabilir. Benim çalışmalarımda, güzellik kavramının geleneksel anlayışının tersine çevrilmesi olarak kullanılıyor. Öğretmeyi gerçekten seviyorum... Ve sanırım bu durum benim projemin önemli bir parçası. Akademik çevreyi de seviyorum. Akademik çevre, fikir alışverişi için çok ama çok uygun bir ortam. Birinin kendisini tamamen bilgiye adaması, bazıları bunun bir ütopya olduğunu söylese de, bir hayal ve ben böylesi bir amacı seviyorum. Öğrencilerime ve yaratıcılıklarına gelince, yaptıklarıyla devamı heyecanlanıyorum. Eleştirel ve kavramsal bir düşünce yapısıyla yaklaşıyorum. Eğer bir öğretmen olmasaydım, fantezi dünyam bir beyin takımının parçası olabilirdi. Resim yapmaya, küratörlüğünü Jim Shaw'ın yaptığı, Thrift Retailer Work isimli New York'taki bir gösteri üzerine karar verdim. Genel olarak, yıllarca Shaw tarafından toplanmış, ironik yanı olmayan muhteşem resimlerden oluşuyordu. O gösteriyi çok ilham verici bulmuştum. Beni, resme geri dönmek için cesaretlendirdi. Ancak eğer resim yapmıyor olsaydım, yazı yazardım, müzik yapardım, fotoğraf çekerdim ya da bir yerleri inşa ederdim. Meşgul olmayı seviyorum. Her yüzyılda yaşayan insanların, groteskliğin kendi zamanlarına hakim olduklarını düşündüklerini sanıyorum. Bu yüzyıl da kendi payına düşeni kabulleniyor. Ancak Bosch ya da Goya gibilerini hatırlamak da oldukça iyidir. Günlük hayata gelince... Güzel ya da çirkin olsun, nesneleri izlemeyi seviyorum. Bol bol bakmayı, hem doğal hem de arada kalmış dünyayı üzlemeyi seviyorum. Resimlerin nasıl sunulduğunun analiziyle çok ilgileniyorum. Güzel olmayan ya da zıt olan, sıklıkla kültürel olarak inşa edilmiştir. Bu inşa biçimini daha saydam hale getirmekle ilgileniyorum. Planet of the Apes/Maymunlar Gezegeni ile ilgili olarak aslında çok fazla çalışma yapmadım. Normal Ursus'un birkaç resmi. Basement of the Apes / Maymunlar Yerleşkesi isimli bir proje gerçekleştirdim. İçinde birçok yapı ve maske bulunuyordu. Bu çalışma benim diğer birçok projeme temel oldu. Hala maymun maskeleri çalışmalarımda sıklıkla görünürler. Fikirlerin evrimi, geriye dönüşü ile insan ve hayvan arasındaki muğlak ve belirsiz sınırla çok ilgileniyorum. Maymun, benim sıklıkla geriye döndüğüm bir modeldir. Aslında pek bir ilgi yok. Neointegrity'nin kuratörlüğünü gerçekleştiren Keith Mayerson gösterdi bana o kartı. Bu resim onun seçimiydi. Ben bir bibliyofil'im/kitap kurduyum. Kitapları seviyorum ve sanırım bahsettiğiniz blogdaki yazılar aracılığıyla ilgi alanlarımı aktarıyorum. O weblog, tamamen o anda neyle ilgili olduğumun bir yansımasıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/maurice-sendak/", "text": "Neil Gaiman, kendi blogunda Sendak sevgisini, The New Yorker dergisinde yayımlanmış olan iki sayfalık Art Spiegelman ve Maurice Sendak sohbetinin çizgi romanını okuyuculara açmasını twitter üzerinden rica etmiş. The New Yorker da kendisini kırmayıp açmış. okunabilir. O çizgilerde Maurice Sendak, Çocukken, bilmemem gereken birçok şey biliyordum. Ancak bunları bildiğimi ebeveynlerimin bilmemesi gerektiğinin farkındaydım. Onları korkuturdu... diyor. Maurice Sendak, 83 yaşında hayata veda etti, kendi deyimiyle gitti. 100'den fazla kitabın illüstrasyonunu yapmış, 20'den fazla kitap yazmıştı. 1963 yılında yayımlanan ve sadece dokuz cümleden oluşan kitabı Where the Wild Things Are ile çocuklar için edebiyatın önde gelen ismi olmuştu. Çocuklar için derken, kitabı okuyanlar bilir ki, tam anlamıyla garip çocuklar için yazardı. Sendak, 8 Mayıs 2012 Salı günü gitti. Hayata ve insanlara gerektiğinden fazla önem vermemeyi başarmış büyük bir yazar ve çizerdi. Babası Polonya göçmeni bir Yahudiydi ve ailesinden birçok kişi Soykırım sırasında hayatını kaybetmişti. Spike Jonze'un kitaptan yola çıktığı filmle ve Dave Eggers'ın kitabı genişletip yeniden yazmasıyla, yazarın son yıllarda onu hiç bilmeyenler tarafından dünya çapında da ilgi görmesini sağlamıştı. Gerçi kendisi bunu pek kafaya takacak biri değildi, Beni rahat bırakın, ben fahişe değilim diyordu. Sendak, 2011 Eylül'ünde 30 yıl aradan sonra ilk kitabını yayımlamıştı. Hiç doğumgünü kutlama fırsatı bulamamış bir domuzu anlattığı kitapta ebeveynler lezzetli öğünler oluyordu. Sendak'ın çocukların sınırsız hayalgücünü yazdığı kitapları doğal olarak yetişkinler dünyasında sıkıntı yarattı. 1970'li yıllarda çıplak bir oğlanın bir düşünde gerçeküstü bir mutfakta yaşadıkları resimli kitabı yasaklanmıştı. 17 milyondan fazla kopya satan Where the Wild Things Are, Sendak'ın yarattığı karakter Max ile birlikte, yine yayımlandığı 1963 yılında yasaklanmış olmasına rağmen, dünya edebiyatında hep var olacak. Kitaptaki gibi, kendini canavarların karşısında bulan çocuklar, onlarla yüzleşmekten korkmayacaklar. Sendak'ı diğer çocuk edebiyatı yazarlarından ayıran da zaten bu tavrı. Çocukları, gerçek ile hayalin karıştığı dünyada kötülükleri şirinlik muskası olarak gösterip kandırmak yerine, şiddetin ve has sinsiyetin çoluk çocuk dinlemeden acı verebileceğini anlattı. Bir çocuğun da bu dünyayı gayet net algılayabildiğini gösterip, çocukları kandırmak yerine, onları birey olarak anlatılan hikayenin kahramanı ve gerçek dinleyicileri olduğunu söyledi, canavarların varlığını ve onlarla başa çıkmak gerektiğini gösterdi. Domuzları her zaman sevdim. Şekillerini, görünümlerini ve zeki oldukları gerçeğini. Sanırım onları, küçük insan evlatlarından fazla seviyorum. Domuzları çizmek bana devam etme şansı verdi ve devam etmeye ihtiyacım vardı. Bu proje çok zor şartlar altında gerçekleşti. Benim için çok önemli biri ölmekteydi, acı içinde, korkutucu biçimde, ağır ağır... Ve bu durum seni her şeyi sorgulamaya götürüyor. Belirli kitaplara bağlı olarak belirli müzik seçimlerim var. Bilmesem bile, bu seçimlerin kendi mantıkları var. Burada ise Verdi'yi seçtim. Erken dönem Verdi'yi sevmiyorum, geç dönem Verdi'yi ise çok seviyorum. 83 yaşındayım. O 83 yaşındayken, Aida sonrasında ki bunu Aida öncesinde söylememesi çok yazık- Yeter demişti, Artık yeter. Artık bitmişti, tamamına ermişti, kaputtu. Sonra o genç adamla tanıştı. Boito, Mefistofele'nin bestecisi. Boito O'na Sende daha var yaşlı adam, senin içinde daha var! dedi. Böylece Boito Otello ve Falstaff için libretti yazdı. Bittiğinde, Verdi 85 ya da 87 yaşındaydı ve öldü. Fakat bana kalırsa, bunlar da varolan Verdi operalarının en iyileri. O çalışmalar inanılmaz taze, genç, fantastik güzellikte. Verdi'den Schubert'e geçtim, ki kendisini kahramanım olan Mozart yüzünden çokça es geçmiştim. Schubert'in oda müziğini dinlemeye başladım ve bir başka dostum olduğunu fark ettim. Müziğin altında kokluyordum, yeraltındaydı, bir köpek gibi ya da bir domuz gibi, neler olduğunu hissedebiliyordum. Böylece Schubert'in sonatlarına ve kuartetlerine ve piyano parçalarına karşı derin bir sevdaya düştüm. Schubert, tanıdığım en dürüst sanatçılardan biri. vermiyorum. 83. doğum günü partiminin haziran ayında olması gerekiyordu. Ne mutlu ki tüm dünyayı alt üst eden o sonsuz fırtına çıktı ve elektrik gitti ve her şey karanlığa gömüldü. Böylece kimse gelmedi. Böylece sevgili Bumble ile paylaştım doğumgünümü."}
{"url": "https://futuristika.org/mauvais-sang/", "text": "F ilm Alex'in babasının intiharıyla başlar. Kendisinden sadece Amerikalı diye söz edilen mafyavari bir kadın Marc'a borcunu ödemesi için iki haftalık süre tanımıştır. Marc borcu olan miktarı devletin elindeki gizli bir serumu çalarak elde edebileceğini düşünür. Bunun için de el çabukluğuyla tanınan Alex'i işin içine çeker. Aşık olmadan sevişen insanlara bulaşan ölümcül bir virüs olan STBO hastalığının panzehirini çalıp kendisine vaadedilen yüz elli bin doları da alarak yurtdışına kaçmayı planlamaktadır Alex. Şu özet sağlam bir aksiyon filmi izleyebileceğinize dair güzel bir hissiyat uyandırabilir içinizde. Fakat hiç de öyle değil. Genel olarak sinemayla ve anlatı çeşitleriyle ilgili derdi olan bir yönetmen Leos Carax. Bunu da genel geçer anlatı kalıplarını deforme ederek veya onlarla dalga geçerek gösteriyor. Polisiye soslu bilimkurguymuş gibi açılan Mauvais sang romantik drama olarak ilerliyor ve başlangıcına benzer bir şekilde, Amerikan sinemasına olan giydirmeleriyle son buluyor. Önemli bir soygun gerçekleştirmesi istenen Alex'in en büyük artısı el çabukluğudur. Bu da sadece bul karayı al parayı türünden bir oyunda sergilediği meziyetidir, o kadar. Hırsızlığına bir katkısı olmaz. Zaten kapsülü çaldığı sahne de her zaman gördüğümüz şekilde gerçekleşmez. Yani Alex soygun yerine girmekte zorlanmaz. Bir ekip olarak onlarca engeli geçmek zorunda değildir. Özel kıyafetler giymeye, ışınları aşabilmek için ıkınıp kıvranmaya, hoplayıp zıplamaya, bedenini eğip bükmeye de gereksinimi yoktur. Laboratuvara girer, ellerini ışınların arasından uzatır ve kapsülü ele geçirir. Silahlı polislerin arasından sıyrılması da bir o kadar evlere şenliktir. Hızlıca ilerleyen motorsiklete bir hamlede binmesinden söz etmiyorum bile. Amerikan sinemasına giydirmediği bölümlerde aşkın bizi seveni istememizle ilgili değil de, sevdiğimizi istememizle ilgili bir şey olduğunu anlatıyor Carax. Alex kendisini çok seven Lise'i terk etmiştir. Artık Anna'ya ilgi duyuyor ve onunla kaçmayı planlıyordur. Lise için bu önemli değildir; Alex'i seviyor ve istiyordur. Anna ise kendinden yaşça büyük Marc'a tutkundur. Alex'in kendisiyle yeni bir hayata başlamak istemesi, dünyanın en sıcak gecesinde onu kucaklayıp yalın ayakla yolun karşısına geçirmesi falan o kadar da önemli değildir. Anna'nın Marc için yapmayacağı şey yoktur. Lise'in de Alex için. Alex'i işe bağlayansa Anna'yla kaçabilme ihtimalidir biraz da. Ve bu sevgi olayı Casablanca vasıtasıyla Amerikan sinemasına göndermede bulunduğu bir finalle son bulur. Aslında o kadar da açık bir gönderme değil bu, benim bir tespitim sadece. Casablanca'daki bir kadın iki adam durumu burada da mevcut ve her şey bir hangarda son buluyor. Buradaki iki kadın bir adam durumu çift yönlü işliyor ayrıca. Anna Alex Marc, Lise Alex Thomas kümeleri var elimizde. Bulaştıkları tehlikeli durumdan kurtulmak adına da kimsenin kimseye yararı dokunmuyor. Casablanca'da olan bitenin tersine işliyor yani olaylar. Amerikalı ve şürekası da ölüyor zaten. Ortada Marc'in borcunu ödeyeceği kimse kalmıyor, Hans'ın altı çizilen doktorluğu bir işe yaramıyor, Lise Alex'i tekrar elde edemiyor, Alex işi bitirmesine rağmen kendisine vadedilen yüz elli bin doları alamıyor, dahası o uçağa binemiyor, zaten uçak da kalkmıyor. Ama Anna kollarını kanat yapıp pistte son sürat koşturarak biraz olsun teselli ediyor bizi."}
{"url": "https://futuristika.org/mavado-charon-normallikten-intikam-almak/", "text": "Kendimle ilgili sadece birkaç şey söyleyeceğim, çünkü kişinin özel hayatını göstermesinin çağımızın hastalığı olduğunu düşünüyorum. Benim gerçekten kim olduğumun insanlar için bir önemi yok sanat eserlerime odaklanmanızı tercih ederim. Fransa'da yaşıyorum ve kamu kuruluşlarında profesyonel grafiker olarak çalışıyorum. Sanat eserlerimle ilgili olarak ise çocukluğumdan beri çizgi roman ve çizimler yaptığımı söyleyebilirim ayrıca şiddet ve cinsel sahneler resimlemek istemişimdir hep... Ancak bu konuda yıllarca pek başarılı olamadım! Kimseye göstermek istemeyeceğim binlerce kötü çizimim var, çünkü berbatlar. Çizgi roman sanatçılarının kullandığı klasik tekniği kullanıyordum: önce karakalemle çizersin, sonra çini mürekkebi ile dolguyu yaparsın, bu teknikten nefret ediyordum. Sonraları, beş yıl önce, basit ve küçük sayfalar üzerinde tükenmez kalemle serbest çizimler yapmaya başladım ve çizimi daha canlı yapan bu sonuçtan çok memnun kaldım. Yayınlarla ilgili olarak, önce çizimlerimi bir bloga göndermeye başladım, ünlü Amerikan homosexual dergisi Straight-to-hell in editörü Billy Miller'ın dikkatini çektim. Eserlerim konusunda beni cesaretlendirmesinden bu yana çeşitli yerlerde yayınlamaya başladım. Eserlerimde tabii ki birbirine karışmış sayısız ilham kaynağı var! Çocukken televizyonda izlediğim post-apocalyptic anime Hokuto No Ken gibi, Mortal Kombat veya Last Battle gibi oyunlardaki şiddet ve hatta pro-wrestling. Ergenlik dönemimden beri izlediğim tüm gay-porno videolarını da sayabilirim: Sperme odaklı Treasure Island Media filmlerinden klasik Falcon Studios filmlerine kadar. Ve hatta John Waters'ın ilk filmleri. Tabii ki uluslararası tuhaf grafik sanatlarından da bahsetmeliyim burda: Japon Ero-Guro ve Uta-Hema tarzı, 80'lerin İtalyan şiddet ve porno çizgi romanları Ranxerox veya Necron, ve Le Dernier Cri ve United Lifeless Artists başta olmak üzere fanzin ve graf-zinler. Asıl ilham kaynaklarımdan biri de efsanevi Amerikalı sanatçı Henry Darger'dır. Birbirini öldüren, birbirine şiddet uygulayan onlarca karakterli muazzam çizimler yaptığı için ve ayrıca intikamdan bahsettiği için: Vivian Ladies, çocukları öldüren yetişkinlerden intikamlarını alır. İntikam kavramını sık sık düşünürüm ve çizimlerimde ibnelerin normallikten intikamlarını alması anlatılır. Ama temel kaynağım edebiyattır. Çok okurum ve William S. Burroughs'un l'oeuvre'si, de Sade'in D. A. F'ı, Pierre Guyotat... bunlar kendimi bulduklarım. Bir sanat eserinde ifade ettiğin birşeye aynı zamanda hayat verdiğini, onu oldurduğunu düşünmeye bayılıyorum. Sade, Burroughs ya da Guyotat yazdıkları şeyleri yazmamış olsalardı bu dünyada kaybolmuştum ben. Burada yaşayacak bir yerim var çünkü onların kelimeleri benim gibi insanlara yaşayacak alan yarattı. Ben yalnızca farklı insanların yaşayabileceği ve iltica edebileceği farklı yerler yaratmaya çalışıyorum. Dinin diğer toplumlarda olduğu gibi Fransız kültürü için de önemli olduğu doğru ama bu halen geçerli mi bilmiyorum. Sanırım bu gelenek ayrıca yunancada düşünce özgürlüğü anlamına gelen l'heretisme le bağlantılı. 18. yüzyıldan Pilosophes des Lumieres, Rene Descartes çok önemli: artık Tanrısız bir dünyayı düşünebilme çağının başlangıcıdır. Tabiki de Sade'in tüm eserleri Tanrıya karşı açılmış bir savaş demekti ve bu benim için birçok şeyin kökenidir. Ayrıca eşcinsellikten, sodomiden bahseden ilk yazardır... Çizimlerimde Sade'a bir sürü gönderme var! Gerçekten de çizgi romanlardan daha çok metin okuyorum. Nadiren sergileri ya da müzeleri gezmeye gidiyorum, ve aslında derin bir edebi kültüre sahibim. Zaten ergenlik dönemimde, kendimi tamamen çizime adamadan önce, pornografik metinler yazmaya başlamıştım, aslında bu da benim nefes alma şeklim. Çizimlerimle birlikte, belirli bir yabancılık hissi vermeye çalışıyorum, bana göre bu metne özel bir durum. Birçok çizim, gizem ve boyuttan yoksun... Edebiyatın kafamın içinde oluşturduğu tüm o parlak kıvılcımlı patlamalara yol açmıyor. Edebi metinler genellikle bana rüyaya, çizimlerden çok daha yakın görünüyor. Bu arada, favori yazarlarım arasından Abe Kobo'yu anmayı unuttum. La femme des sables kitabını okursanız, orada değişik odaklar bulacaksınız: Çok büyük planların yanında, kadının durmadan kazmak zorunda olduğu çukura gömülmenin acısı altında bir derinlik, bir baş dönmesi etkisi... Bu edebi eserden uyarlanan filmin, kafamdaki görsellere dayanarak, benim çizimde yapmaya çalıştığımı çok iyi ifade ettiğini düşünüyorum! İdeal olarak, çizimlerimin yeteri kadar yakın olmalarını isterdim, karakterlerimin tenlerindeki grenler ayırt edilebilsin diye, ama aynı zamanda sanki çok uzakta olmalarını... Bunu açıklamak biraz zor. Gençken kimleri okurdun? Jean-Genet'i sever miydin? Re:Surgo!'dan Burroughs on Tumblr başlıklı bir sanat kitabın yayınlandı. Burroughs'la da aran iyi. Gençlik esinlerimden biri Guillaume Apollinaire'in Les onze milles verges'i... Bu kitap o kadar porno, komik ve kirli ki hala atlatamıyorum. Çok gençken, tahminen 12-13 yaşlarındayken edinmiştim: Gülünç derecede düşük fiyatlı bir cep versiyonu vardı ve kapağında, 18 yaşın altındakilere yasak olduğuyla ilgili hiçbir uyarı yoktu! Fransız kültüründe büyük bir şey var mı bilmiyorum, ama böyle kitapların özgürce satın alınabilmesi gerçeği bana inanılmaz geliyor! Şimdillik epey az Jean Genet okudum, ama kendimi vermeye başlıyorum ve tapıyorum! Tasvir ettiği dolandırıcıların, fahişelerin ve travestilerin dünyası; en yüksek şiirsel seviyeye çıkarttığı tüm bu çirkeflik ve bayağılığın, açıkçası benim için anlamı var! Burroughs'ın eserleri için değişmeyen bir aşkım var, en az tanınanlara karşı bile, ikinci üçlemesi gibi. Ve Re:Surgo sayesinde, kitap başlıklarımdan birinde bu bağlılığı anlatabildiğim için gerçekten de mutlu oldum! Şu anda iki kitap okuyorum: Pierre Guyotat'dan Prostitution, harika bir dil çalışması, 60 yıllarında Cezayir'de bir genelev etrafında geçiyor, ve de Denis Jampen'den Heros. Bu Fransız yazar, 70 senelerinde sadece tek bir kitap yazmış, ve o da sadece bu yılda yayımlanmış! Hayali bir şehirde, dört asker tarafından genç oğlanlara yapılan katliam ve tecavüzleri anlatıyor... Burada da dil çalışması deneysel ve gayretli, ama dikkat çekici! Ben de gerçekten çizimlerimle böyle bir sonuca ulaşmak isterdim! Burada, bu konu hakkında konuşacak en doğru kişi olmadığımı düşünüyorum, yeni edebi ve teatral sahneleri pek az biliyorum. Öte yandan, çizimde, graphzine ve fanzin sahnelerinde çok tutkulu şeyler olduğunu görüyorum. François de Jonge gibi insanlar ya da Revue Assortment etrafındaki kolektif bu aralar muhteşem çalışmalar üretiyor, tıpkı 2000 yıllarındaki Amerikan dergi Kramers Ergot gibi! İngilizlerin yaptığı Mould Map dergisini de seviyorum.... Bunlar yine benim için önemli ilham kaynakları! İlginçtir, Olivier de Sagazan'ı önceden tanımıyordum, ama web sitesine baktım, ve çok güçlü buldum! Benim artistik çalışmam, esas olarak bedenin çizimdeki temsili üzerine bir çalışmadır ve bu beni çok konuşturur!"}
{"url": "https://futuristika.org/max-jacob-icin-bir-on-yazi/", "text": "Paris. Ivry mezarlığı. Andre Billy mezarlıklar arasında dolaşır. 44. bölüm, 24. çizgi, 27 numaralı mezarın başına gelince durur. Gümüşi bir renkte bir metalle çevrilmiş mezarın üzeri çakıllarla örtülmüştür. Çevresini saran çitin üzerinde de haç asılıdır. Andre Billy'in o sonbahar günü gelip başında durduğu mezar ünlü şair Max Jacob'un mezarıdır. Havayı, ışığı, ekmeği, şarabı paylaştığım... dediği arkadaşının mezarıdır. Andre Billy, kurşun kalemiyle Onun için dua ediniz. diye yazar o gün arkadaşının mezarına. 7 Ekim 1909 akşamı Ravignan Sokağı'ndaki odasında yaşadığı olaydan sonra günlerini ibadet ederek geçiren, Tanrı'ya yaklaşmak istiyorum. diyen Max'ın bunu isteyeceğini düşünür. 7 Ekim 1909'da Ravignan Sokağı'ndaki odasında suluboya bir tablonun bir resim içinde İsa'yı gördü Max Jacob. 'Ulusal Kitap'tan yeni dönmüştüm. Çantamı yerine yerleştiriyordum, pantuflarımı arıyordum, başımı bir de kaldırdım ki duvarın üzerinde biri var! Biri vardı! Halının üzerinde de biri vardı. Etim yerlere döküldü! Bir şimşek soyup çırılçıplak etmişti beni! Ah o ölümsüz saniye! Ah! Hakikat! Hakikat! Semavi vücut, yoksul odamın üzerinde. Niçin, Tanrım! Ah! Bağışla beni! O bir manzara resmi içinde, eskiden yaptığım bir manzara içinde, hem de ta kendisi! O ne güzellik! O ne zarafet, ne tatlılık! Omuzları, davranışı! Sarı ve mavi süsleri olan ipek bir elbise giymiş. Bana dönüyor, sakin ve ışıyan yüzünü görüyorum. O sırada altı keşiş bir kadavra getiriyor odaya. Kollarında ve saçlarında yılanlar, bir kadın benim yanımda' diye anlatır o günü. Olaydan sonra din değiştirir, Katolik olmaya karar verir Max Jacob. Vaftiz edilmek için kilisen kiliseye koşturur. Sait-Jean L'evangelsite kilisesinde gider. Kilisedeki papaza vaftiz edilmek istediğini söylediğinde aldığı cevap alaycı bir kahkahadır. Bunun üzerinde eve gider ve Beni Vaftiz Etmek İstemeyen Papaz'a isimli bir şiir yazar. Bay Pica ile karşılaşır ve ona da vaftiz edilmek istediğini söyler. Bay Pica, Musevilerin din değiştirme işlemleri için kurulan Notre Dame des Champs Sokağındaki Notre de Sion Kilisesi'ne gönderir Max'ı. Buradaki papaza ağlaya ağlaya yaşamını anlatır ancak papaz Max'ın içinde inançtan çok bir pişmanlık olduğuna düşünür. 18 Şubat 1915 günü amacına ulaşır Max. Cyprien adını alır. 24 Şubat 1944 günü saat 11'e doğru sigara içiyordu Max. Daha önce kız kardeşini tutuklayan Naziler bu sefer onu almaya gelmişlerdir. Bir otomobile bindirilir ve Drancy kampına atılır. Aynı yıl 5 Mart günü Drancy kampında akciğer kanamasından yaşama veda eder. Evet, göğsümün ucundan düştü o ve ben farkına varmadım hiç. Hani kayaların kovuğundan adamlarıyla birlikte bir gemi çıkıverir de deniz biraz olsun ürpermez, yeryüzü bu serüveni hiç duymaz. İşte tam onun gibi, Kybele göğsümden bir yeni şiir düştü yere ve ben farkına varamadım."}
{"url": "https://futuristika.org/max-waldman/", "text": "Max Waldman, tamamen fotoğrafa odaklanmış biriydi. 1919-1981 yılları arasında yaşadı. Manhattan'da doğdu. 1943 yılına kadar, eyalet öğretmenlik okulu ve sanat okuluna devam etti. Daha sonra, 1944 yılında New York'a döndü ve heykeltraşlık eğitimi aldı. 1965 yılına kadar, moda ve reklam fotoğrafçılığında başarılı bir kariyer edindi. Sonra 17th Street sanat stüdyosunu kurdu ve istediği gibi fotoğrafçılık yapmaya başladı. Öncelikle arkadaşları olan Marcel Marceau ve Morris Carnovsky gibi sanatçıların fotoğrafını çekerken, 1971 yılında Waldman on Theater'ın yayınlanmasıyla, ödüller ve ün geldi. 1977 yılındaki Waldman on Dance ise, ticari başarısını katladı. çalışmaları sayısız kütüphane, sanat galerisi, sanat müzesinde sergilendi. Waldman'ın fotoğraflarına bakarken ya da onları izlerken, Waldman'ı etkileyen klasik/rönesans dönemi sanatçıların, Goya'nın, Rembrandt'ın izlerini görüyoruz. Waldman Shakespeare severmiş, görüntülediği dans ve tiyatro sahnelerindeki anlardan bunu anlıyoruz. Babası, Max Waldman henüz sekiz yaşındayken öldüğünde, beş çocuğa bakmakta zorlanan annesi onları evlatlık verdi. Waldman, belki dans edemediği çocukluğunun acısını çıkarmak üzere, tüyler ürpertici sahne anları yakaladı."}
{"url": "https://futuristika.org/maziden-bir-fotograf/", "text": "Yatağın içinde dönüyor, sağ omzunun üstüne. Yüzüne sabahın mutlu ışığı vuruyor, tülün arasından. Gözlerini açıyor. Kalkmak istemiyor, tüm gün tembellik yapmak istiyor yatakta. Yataktan çıkıyor, tülü çekiyor, yatak odasını güneş kaplıyor. Ufak bir gölge odanın kuytusunda... Kahvaltı edip etmemeyi düşünüyor. Üç saat önce Bülent'le kahvaltı ettiği, şakalaştığı dakikaları hatırlıyor. Salona geçiyor, açık kapılardan odalara bakıyor, bu ev benim, diye düşünüyor, kira bile olsa benim. Eşyalarına dokunuyor. Pencereleri açıyor. Ilık bahar havasını içine çekiyor. Mutluluğun gölgelenmesinden korkuyor. Nerede okuduğunu hatırlamadığı bir cümle dolaşıyor zihninde. Sonsuz mutluluk yoktur. Bunu düşünmek istemiyor. Mutfaktan, kaynayan suyun sesini işitiyor. Çayını koyarken bir şeyler yeme konusunda tereddüt ediyor. Rejim yapmalıyım, daha güzel olmalıyım diye düşünüyor, vazgeçiyor yemekten. Çayını alıyor, sandığından fotoğraf albümünü de, balkona çıkıyor. Çayından ilk yudumunu alıp albümün kapağını açıyor. İlk, evlilik fotoğrafları... Düğün salonunda iki aile ile birlikte, akrabalarla, arkadaşlarla; sonra fotoğrafçıda... Bülent'le... Hepsinde gülümseyen yüzler... Bir tek Necla var yüzü gülmeyen, Gülten'in amcasının kızı, yeni boşanmış, hüzün tüm yüzünü kaplamış. Sayfaları çeviriyor, çocukluk fotoğraflarını görüyor. İlkokul 1'e giderken çektirdiği ilk önlüklü fotoğraf... Beyaz işlemeli bir yaka, siyah bir önlük... Annesinin kucağında, babasıyla bahçede oynarken, ağabeyleriyle piknikte... Daha fazla fotoğrafı olmadığı için üzülüyor. Çayından bir yudum daha alıyor. Sonra Bülent'in fotoğraflarına bakmaya başlıyor. Bebeklik fotoğrafı yok, çocukluk fotoğrafı da... Fotoğraf, Bülent'in hayatına gençlik döneminde düşüyor. Arkadaşlarıyla futbol oynarken, yine arkadaşlarıyla piknikte, işte, bilgisayarın başında; ailesiyle birkaç fotoğraf... Ailesini pek sevmiyor Bülent, bundan hoşlanıyor Gülten, düşündükçe yüzü gülüyor, balkonun açık penceresinden salona bakıyor keyifle. Peki, sevdiği kim? Birkaç gönül macerası olduğunu söylemişti bir akşam, çay bahçesinde. Yazdı. Hava sıcaktı. Dondurma yiyorlardı. Yan masada Necla oturuyordu. O zaman daha boşanmamıştı. Gülten geçmişi sorduğunda, Bülent, geçmiş işte, onu kurcalamak bizi sadece üzer, demişti, yüzünde eski bir ifadeyle. Bir yudum daha alıyor çayından. Soğumuş. Mutfağa gidip tazeliyor. Yine balkona çıkıyor. Fotoğrafa bakıyor uzun uzun. Bülent'in mutlu gülümsemesini kıskanıyor. Düğün fotoğraflarını açıyor yeniden. Bülent'in o kadar mutlu olduğunu görmek istiyor. Göremiyor. İçini kaplayan huzursuzluktan kurtulmak istiyor. Birisini aramak istiyor; ama kimi... Bunu düşünüyor. İçeri geçip telefonu alıyor. Çocukluk arkadaşı Hülya'yı aramayı düşünüyor. Birkaç tuşa dokunuyor, sonra vazgeçiyor. Arıyor. Hülya'nın yeni uyanmış sesi. Her zamanki tuhaflığın... Tamam, sor bakalım, diyor. Hülya yutkunuyor. Yutkunan sesi fark ediyor Gülten. Hülya ile bu konuda daha önce konuşmadıklarını hatırlıyor. Sen soruma cevap ver, diyerek üsteliyor Gülten. Hülya'nın sesi gittikçe büyüyor Gülten'in kulaklarında. Kapanan telefonun sesi... Annesinin Hülya'yı çağırmadığını düşünüyor. Telefonun rehberine bakıyor. Ayten'in numarasına... İsmi var mı? Evet. Çayından bir yudum alırken yes tuşuna basıyor. Soğuk çay, boğazından aşağı inerken vücudu titriyor. Ayten'in sesini hatırlıyor. Ayten gülerek konuşur gibi bir sesle cevap veriyor. Gülten, Ayten'in samimi olmadığını düşünerek cevap veriyor. Düğünüme gelmedin, diyor Gülten. Kısa bir süre bekliyor, Ayten ahizenin diğer ucunda. Ayten'in yapmacık konuştuğuna kanat getiriyor Gülten. Sinirleniyor. Sana bir şey soracağım, diyerek hoşlanmadığı sohbeti bitirmek istiyor. Ayten'in herhangi bir şey söylemesine fırsat vermeden devam ediyor. Ayten'in uzun hııı sesini duyuyor Gülten. Cevap bekliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/mehdi-yazdani-khorram-ve-tahranda-siddetin-anlatisi/", "text": "2004'te Tahranda başlayan roman, zamanda sıçramalarla 1940'larda müttefik ordularının kentte hüküm sürdüğü dönemi ve 1950 başlarını anlatıyorsa da, atmosfer pek değişmiyor. Faili meçhul cinayetler, herkesin ortasında gerçekleştirilen infazlar ve bu keşmekeşte kimvurduya giden kitleler. Zamanda sıçrayışlardan çok yazarın karakterlerle ilgili hamleleri öne çıkıyor. Metni sürükleyen bir ya da birkaç ana karakter yok. Bir karakterin bıraktığı yerden bir diğerinin hikayesine geçiş yapılan roman, Tahran'dan portreler galerisi sunuyor. Belki gecikmiş avangart bir metin. Ancak Khorram'ın niyeti bir İran -yahut kent romanı olduğunu hesaba katarsak- Tahran anlatısı kotarmak değil. Yazar savaşın kaçınılmaz olarak tırmandırdığı şiddeti öne çıkarırken siyasal çalkantıların, yaşanan kaos ortamında yer tutmak için birbirini ezenlerin, sık sık el değiştiren rejimin dört bir yana savurduğu insanların karanlık hikayesini ortaya koymak adına bunca karaktere başvurmuş."}
{"url": "https://futuristika.org/meksika-corridolari/", "text": "Meksika'da corrido, işçi sınıfının romantik şarkı geleneğini yansıtır. İşçi ve köylülerin İspanyolca duygularını, ne düşündüklerini, gün içindeki kazanımlarını, yenilgilerini, acılarını, mutluluklarını anlatan kolektif hafızasıdır. Halkın dile gelmesidir. Ülkede basın yoluyla bilgi akışının imkansızlaştığı anlarda iletişim kanalı olarak da kullanılmış ve bilgi akışı sağlamıştır. Bir corrido'da isminin geçmesi kolay değildir. Sadece, gerçekten çok önemli olaylar ve isimler yer alabilir, fakat ülkenin özellikle iç kısımlarındaki günlük hayatın ölümsüzleştiği hikayeleri anlatır. Corrido'da doğaçlamanın önemi büyüktür. Dil yalındır ve melodi basit, akılda kalıcıdır. Poetik oyunlara girilmez, ritm yapıdan önemlidir, ritmi yaratmak, aynı melodiyi farkı dizelerle sürekli söylemek önemlidir. Meksika'nın ulusal kimliğinin ortaya çıkışının, ülkenin bağımsızlığının özellikle Meksika Devrimi'nin, Porfirio Diaz gibi Meksika'nın Avrupalılaştırılma mücadelesini, üstten alta kültür zerkine karşı toplumsal reddedişin corrido'ların yaygınlaşmasını sağladığı söylenebilir. Emiliano Zapata, Pancho Villa, Pascual Orozco ve Alvaro Obregon gibi Diaz ve benzerlerinin elindeki iktidara isyan eden ve direnenlerin şarkıları. La Rirelera, Demiryolu İşçisi, Villa ile savaşan ayrılmış fraksiyonlardan birindeki kadının ağzından, silahlar, istasyondan ayrılırken sevdiklerini götüren trenler ve asker olmadıkları halde gerekirse savaşanları anlatıyor. El Mayor de los Dorados, Panço Villa'nın savaşan gerillasını anlatıyor. Kara at, Caballo Prieto Azabache, Villa'nın gerillasının tam bir askeri idam etmek üzereyken askerin hayatını kurtaran atına ağıdı."}
{"url": "https://futuristika.org/mela/", "text": "... dünyası aslında o güne kadar hiç kimsenin göremediği renkte ve huzurdaydı, bunu daha önce bir başkasına söylediğimi sanmıyorum. ... dünyası o güne kadar aslında hiç kimsenin göremediği heyecanda ve umuttaydı, akrep ile yelkovan, günde sadece iki kere, bir dakikalığına, seyretmeye durdu. bugün ilk defa sonbaharı hissettim, kravatımı kesiyorlar, kış yakın, yanılmışım, bahar daha, yaz, sen daha. ... dünyası o güne kadar hiç kimsenin aslında göremediği çizgide ve gözdeydi, kadıköy sokaklarında sevgililer, sadece gün ışığında, müthiş bir kaygısızlıkla, birbirlerine gerçekleri söylerler, kayıtsızca. .... hiç kimsenin göremediği dünyası aslında o güne kadar neşeli ve hüzünlüydü, her sabah tanrı- olarak uyanıyor, her gece yanıma bir tek -çam süzülüyor. ... aslında dünyası hiç kimsenin o güne kadar göremediği değişimde ve benzerlikteydi, ... dünyası aslında o günden sonra hiç kimsenin göremeyeceği bütünlükte ve eksiksizdi, çünkü güneş battıktan sonra sadece bukalemunlar aynı renge bürünerek uyurlar, kucaklayarak ölümü ve sonsuzluğu. o gece, geç saatte evine döndüğünde, biraz olsun kendine gelebilmek için yüzünü yıkamak istedi. güç bela banyoya girip ışığı açtığında ortalık fır dönüyordu. musluğu açtı, cılız suyu avucunda toplayıp bir iki kez yüzüne çarptı. birdenbire hızlandı su, musluğu çevirip gelen suyu azaltmaya çalıştıysa da, tersine, suyun akışını iyiden iyiye hızlandırdığını anladı. her iki yana da son yive kadar çevirdi musluğu, sonuç değişmedi ama: musluk, sarsılarak, çatlayacakmışcasına su saçmayı sürdürdü."}
{"url": "https://futuristika.org/melancholia-mon-cher/", "text": "Aşağıdaki birkaç satırda size Einstürzende Neubauten'den bahsedeceğim. Evet, sadece bahsedeceğim. Sevenlerine yeni bir şey vaat etmeyen yazımız; EN sevmeyenlerin umrunda bile olmamayı, EN ile ilgili hiçbir fikri olmayanları ise ağızlarının kenarından ters dönmüş bir soru işareti formunda sarkan birçok e harfiyle başbaşa bırakmayı arzulamaktadır. Not: Yazar, Einstürzende Neubauten'i, grubun ismini hiçbir yere bakmadan aklından yazacak kadar sevmektedir. Ne daha fazla, ne daha az. Tamı tamına o kadar. Thirsty Animal single'i icin EN ile stüdyoya giren Rowland's Howard, bu eşsiz tecrübesini şöyle anlatmaktadir: Blixa'nin vücuduna mikrofonlar bağlamış onu yumrukluyorlardı ve çıkan sesleri kaydediyorlardı. Stüdyonun zemini etle döşenmişti sanki, yine onlarca mikrofon bağladıkları bir köpeğin midesinden gelen sesleri kaydediyorlardı. Orada öylece durdum ve kemik/et yığınlarının arasında gitarımı çaldım. Şimdi yazarın bildiğini okuyucudan saklamama noktasına gelmiş bulunuyoruz. İş bu yazı, EN üzerine gibi yapıp da Blixa'ya methiyeler düzme amacı taşımaktadır. Einstürzende Neubauten'in kurucusu, gitaristi, solisti, söz yazarı, klip starı, falanı filanı Blixa Bargeld; malum, Nick Cave'in kötü tohumlarının da en bitanesi... Her ne kadar yolları ayrılmış gibi görünse de Nick Cave'in Blixa'ya olan sevgisi eşine az rastlanır ve tükenmeyecek büyüklükte. Nick Cave ilk kez televizyondan izlediğinde Blixa'yı, işte bunları söylüyor. Bu hayranlığı görünce, Blixa, The Bad Seeds'ten ayrılmış olsa da, The Weeping Song'u artık sahnede birlikte belki çok nadiren söyleyecek olsalar da, Nick'in bu şarkı öncesi Bu şarkı sonsuza kadar Blixa'nındır demesi kulağa ne kadar da gerçek geliyor. Unutmayın, bir gün yaratıcınızla yüzyüze geldiğinizde En sevdiğin grubu gördüm diyebilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/memleketimden-cinsellik-manzaralari/", "text": "Cinsel içerikli muhabbetler daha bir heyecanlı, daha bir dolu dolu geçer nedense. Özellikle insanın cinselliği biraz olsun bastırılmışsa, o duyguları ifade etme arzusu, sadece bir muhabbet dahilinde bile olsa, neredeyse durdurulamaz bir şehvet ile su yüzüne çıkar. Cinselliğin insanları adeta hipnoz edebilen o gücü ile hergün belki onlarca defa karşılaşıyoruz. Reklamda, filmde, görsel olan veya olmayan sanatta, cinselliğin ön planda olduğu, ön planda olmasa da konunun bir parçası olduğu, belki de sayısız örnek var. Her ne kadar çoğu toplum tarafından tabu olarak görülse de, cinsellik hayatın ve bu dünyada olmanın değişmez bir parçası özellikle nüfus artışına bakarsak. Cinselliğin elindeki bu güç aslında çok önemli bir araştırma konusu ve yakından tanıdığım A. B. D.'nin akademik çevrelerinin üzerine ciddi olarak eğildiği bir mesele. Cinsellik üzerine yapılan araştırmaların konuları ve yöntemleri de gayet renkli. Hayat kadınlarına dağıtılan günlüklerle kamyoncuların neden prezervatif takmak istemediğini anlamaya çalışmaktan, küçükken öğrenilen cinsellik bilgilerinin yetişkinlerdeki cinsel iletişimi nasıl etkilediğine; huzur evlerinde yaşayan yaşlıların neden ve nasıl cinsel hastaklar hakkında konuştuklarından, uyuşturucu kullanımının ve AIDS ilaçlarının ucuzlamasının korunmasız cinsellik üzerindeki etkilerine ve insanların cinsel fantazilerine yapılan analizlere kadar cinsellik her boyutu ile ele alınıp araştırılıyor. Bu araştırmaların çok önemli bir kaç sebebi var. Herşeyden önce çoğu cinsel içerikli araştırmanın göze batan ilk sebebi cinsel yolla bulaşan hastalıkların önüne geçebilmek. Bunun dışında insanların cinselliklerini daha iyi bir şekilde yaşamalarını sağlamak ve tabiki konuşulmayan, konuşulamayan veya tabu olarak görünen konuların üzerindeki sır perdesini aralamak, toplumun bu bakımdan biraz daha açılmasını sağlamak. Neticede akademik gelenek, kendi içinde ve toplumda tabuların barınmasını ayıp olarak karşılamıştır kendisini bildiği milattan öncelerden beri. Tabuları yıkmak derken... Tabii, bildiğim hiç bir akademik gelenek bunu bir porno film yaparak yıkmaya çalışmadı. Bunun karşısında, bir öğrencinin amatörlüğüne cevap olarak ne kapatılan bir bölüm, ne de işlerinden olan akademisyenleri duydum bugüne kadar. Bizde yaşanılan, ne taraftan bakmaya çalışırsam çalışayım, faul! Bununla beraber, porno çekmek bir akademik araştırma kisvesine girer mi, bu uzunca tartışılabilir, ve büyük ihtimalle bir sonuca varılmaz. Fakat şu bir gerçek: porno bir endüstri. Bu endüstride değerli olarak kabul edilen şeylerin başında iyi rol yapabilen bir oyuncu olmak veya dramatik bir dahi olmak gelmiyor. Şayet porno konusu işlenmek isteniyorsa, bizde üretilen porno filmlerine içerik analizi yapmak çok enteresan sonuçlar doğurabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/mentalklinik-thats-fucking-awesome/", "text": "Galerist, genç sanatçı ikilisi :mentalKLINIK in 'That's Fucking Awesome' adlı solo sergisine 17 Eylül- 22 Ekim 2011 tarihleri arasında Hasköy İplik Fabrikası nda yer vermeye hazırlanıyor. That's Fucking Awesome Jerome Sans ın küratörlüğünde, Hasköy İplik Fabrikasında :mentalKLINIK i deneyimleyebileceğiniz pop-up bir projedir. :mentalKLINIK, İstanbul dan Yasemin Baydar (1972, İstanbul) ile Birol Demir den (1967, Ankara) oluşan kötü şöhretiyle ün salmış bir sanatçı ikilisidir. İkili aynı zamanda süreç, üretim, roller, kavrayış ve sunumu yeniden şekillendiren açık bir laboratuar formuyla tanınırlar. 2000 de birlikte çalışmaya başlayan ekip, yaratıcı fabrikalarına hayat vererek yola devam ettiler... Bir retrospektiften ziyade introspektif olan bu sergi ilk defa 10 yıllık çalışmanın doruk noktasını sunuyor. Başlangıç olarak oyunları birkaç oyuncu gerektirir; böylelikle KLİNİK diziselliğin minimalist bir ideolojisiyle etkileşime girer. Bazı işlere dilimleyerek veya keserek başlanır; bu sayede sanatçılar bir sanat metaforu olarak bir tehlike unsurunu sunarlar. Diğer işleri ise, robotlar ve Sliverlar gibi insani niteliklerden arındırılmış çalışmaların aksi çağrışımlarla duygusal olarak doldurulmuştur. :mentalKLINIK, 1998 yılında, sanatçı ikilisi Yasemin Baydar ve Birol Demir tarafından kurulmuştur. İçinde bulunulan zamanın tüm parçalarını çalışmalarının malzemesi haline getiren :mentalKLİNİK; ses, eylem, nesne, yazı ve form gibi birçok araçla güncel gerçekliğe işaret eder. Disiplinlerarası çalışma biçimlerinin sınırlarını zorlayarak, tüketim ve üretim alışkanlıklarımızı yeniden yorumlayan bu ikili, kalıplar ve onları var eden ilişki biçimlerini sorunsallaştırır. Sanatçılar, gündelik yaşamdan koparılmış materyalleri bulundukları bağlamdan uzaklaştırarak sergi mekanında eğreti, yabancı ve tekinsiz kabul edilebilecek yeni bir estetik form yaratırlar. Jerome Sans güncel sanat üzerine konuşan, sunan ve sergileyen öncüllerdendir. Dünya çapında bir çok uluslararası kişisel sergiye küratörlük yapan Sans, Lyon, Taipei ve Venedik Bienali gibi önde gelen uluslararası bienallerde küratörlük yapmıştır. Jerome Sans, 2000 yılında ortağı Nicolas Bourriaud ile Paris de Palais de Tokyo yu kurdu. Mart 2006 da Birleşik Krallık ın Newcastle şehrinde Baltic Programı nda yöneticilik görevine atandı. Görevi, Baltic i Avrupa nın en yaratıcı enstitüsü haline getirmekti. Jerome Sans; Şubat 2008 den bu yana Çin in ilk özel enstitüsü olan Ullens Centre for Contemporary Art ın yöneticiliğini yapmakta."}
{"url": "https://futuristika.org/merve-sendil-birdday/", "text": "Bir çiftin Çin Restoranı görünümlü bir esnaf lokantasında geçirdiği öğünlük süre etrafında şekillenen Birdday, mekana girildiği anda farklı medyalar kullanılarak somutlaştırılan her detayın gerçekçiliği ile izleyiciyi sanatçının fantastik algısına ortak ediyor. Merve Şendil, hikayesini anlatırken kurgudaki Olağanüstülüğün algıdan muaflaşıp oyun haline dönüşebilmesi için gerekli olan bütün ayrıntıları düşünüp sergi alanına yerleştiriyor. İzleyicinin bu noktada oyuna katılmayı istemek dışında yapması gereken fazla bir şey yok. Olağanüstüyü kendi gerçekliğine dönüştürürken hikayenin büyüsünden feragat etmek zorunda kalmayışı sanatçının, izleyiciye göre fantastik kendisine göre ise olağan algısının samimiyetini gösteriyor. Merve Şendil, daha önceki kurgularında olduğu gibi BirdDayde de izleyicinin işini biraz kolaylaştırmak istemiş ve işlerinde hayal gücünü harekete geçirebilecek ve hikayesinde adı geçen imgelerin somut iz düşümü olan görselleri kullanmış. Görselleri somutlaştırırken kullandığı farklı medyalar arasında özellikle örgü, düğümleme ve iç içe geçmelerin simgesi olarak, sanatçının algısal dünyasıyla gerçek dünya arasındaki bağı simgelemenin ötesinde bir algı oluşturuyor. Örgüyle bütünlenen binlerce ilmek ve dokunun detayı, aslında bütünlenmiş olandan bağımsız bir hikayenin izini taşıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/mesela-camdan-saraylarinizi-yikabilirsiniz-ya-da-bu-cagin-curuk-edebiyatini-oldurseniz-e/", "text": "Şeffaflaşsam, beynim alınmış, hafızam silinmiş olsa, bu dünya, bu yaşam, bu ülke ortadan kaybolmuş olsa ve insanın ne olduğunu, hangi acılara yol verdiğini en baştan hatırlamak, yeniden kurgulamak gerekli olsa, bunu birkaç kitap ile yapabilirim. Kendileri kıyamet sonrasında küle dönmüş bitkinin canlı kalacak yapraklarıdır. Edebiyatın, zamanımızda giderek bir eğlence nesnesi şeklinde görülmesine uyum sağlayamayan birkaç direniş noktasından ikisidir bu yazarlar. Yutması zor, çiğnemesi meşakkatli, tüküremeyeceğin, boğazından geçmemekte ısrar eden, seni kilitleyen, o anda boğabilecek, kendine dönmeni sağlayan, kendin olmaktan çıkıp bir başka insan, belki de bir köpek olup o ağır lokmadan kurtulabileceğini düşündüren, çetin metinlerin yazı işçiliğini yapanları görmezden gelemezsiniz. Bu kadar kendinizi kaybetmiş, duygu pornosunun kötü yazılarını yazanların peşinde bir kokteyl havasında sunulan, kısa cümlelerin tanrılaştırıldığı, harflerin kötü dizilişinin örneklerinin peşinde salınan insanlar olamazsınız. Bu kadar çiğ, yaşamayan, acı hissetmeyen, kendisini özenle beladan uzak tutmuş insanların yazdıklarının alıntılarıyla boğulmuş olamazsınız. Yoksa öyle misiniz? Sıradanlaşan, gittikçe yozlaşan, yalan söyleyen, hiç kimseyi ilgilendirmeyecek, yeryüzünün en sıkıcı hayat hikayelerini matah yaşam örneği gibi sunan bu yazar çizerlerin kulları mısınız? Böylesi bir edebiyatın gölgesinde çürüyüp gitmeye, bütün o kötü metinlerin ardından, başkalarının acılarını, başkalarının sevdalarını paketleyip, ölümler ve dehşet çok umurlarındaymış gibi gözyaşı döken bu entelektüel faaliyete katkıda bulunuyorsanız, yazının ve yaşamın Beyoğlu-Kadıköy çizgisinin dışında taşmayan bu efendi insanların, bu iyi aile çocuklarının berbat, hırstan içleri çürümüş, hem köşe yazarı hem radyocu hem müzisyen hem ressam hem yayıncı hem dergici hem bar işletmecisi hem kafe sahibi hem isyancı hem devrimci hem aktivist hem eylemci hem direnişçi hem iyi bir sevgili hem ailesine düşkün bir koca hem çocuklarıyla mutlu bir anne hem şair hem yazar hem öykücü hem romancı hem hem hem hem her her her şey olacaklarını, her yerde olacaklarını ve bütün o bitip tükenmez rezalet yapıtlarını yeryüzünün en güzel ambalajlanmış bokunu evi mis gibi kokutan yaprak sarma yapmışlar edasıyla sunmalarına göz yumuyorsanız, bunları bütün o güzel sözlerinizle besliyorsanız, sizler de çürümüşsünüz. Edebiyatın poetikasının çöktüğünü görüp, seksen beş yaşında bir fahişenin elini tutunca gözyaşına boğulan ya da ekmeğe zeytini katık ettiğini iPhone5'inden yazan tüm bu yalancı sanatçıların sahte aydınlanmasının gölgesinden çıkmak gerekiyor. Bu yarı kültürün, bu olmamışlığın, bu ekonominin yüceltilmesinden, sürekli kısa cümleleri ve sadeliği övmelerinden, aslında istediklerinin reklam senaryosu olduğunu, bir macera filmi kurgusu basitliğini pompaladıklarını artık görmek ve bunlardan uzaklaşmak gerekiyor. Bu sahtekarlara, bu profillerinde yazar, sanatçı, o, şu, bu yazmak için kendilerini yerden yere atanlara söylemek gerekiyor: Yapmadığınız, yaratmadığınız, yaşamadığınız şeyleri, her şeyi yazabiliriz derken üstümüzü başımızı klişe içinde bıraktınız. Hiçbiriniz yarına kalmayacaksınız. Hiçbiriniz, sürekli yataklarınızın altına tıkıştırmaya çalıştığınız yorganlarınız, battaniyeleriniz ve yastık kılıflarınız gibi sıkıştırıp, der top ettiğiniz, hiç durmadan bastırdığınız bu kalabalıkların değil aklına, boğazına bile takılmayacaksınız. Sizler de, sizi pazarlayanlar gibi, çağınızın tatsız tuzsuz çerezlerisiniz ve olduğunuz yerde, hızla bayatlamaktasınız. Böylesi bir ortamda, Türkiye'de, entelektüel üretimin varlığından kuşkulanmadan hayatını sürdürenlere şaşmamak elde değil. Herkes yazmalı ve okumalı, meydan bu kültür sülüklerine bırakmadan, emecek kan bulamayacakları ana dek bedenlerimizi kendimiz eriterek yazmalı ve okumalıyız. Sizleri, bu yoklukta aslında var olan, öne çıkmayan, geride duran, sözünü yapıtında söyleyenlere, çevremizi saran bu yanılsamada yer almayı reddedenleri dinlemeye çağırmak, sahile vuran dalganın gücüne karşı orada öylece, kenarda köşede dikilenleri görmeye çağırmak, keyifleri yerinde ve kuşandıkları parfüm kokuları yerine, yazdıklarında kendilerine vuranların barut kokusunu içinize çekmeye çağırmak gerekli. Bunu, geçmişe veya birilerine özlem duymadan, hiç mi hiç öykünmeden yapmalısınız. Çünkü özlem, gerçekte olmayan, hissettiğinizi sandığınız an ayaklarınızın altındaki böcek gibi ezmeniz gereken bu asrın yanıltma makinelerinin bir dişlisidir. Türkçe edebiyatın çeşme başlarının size o ulu, ihtişamlı yol göstericilerinin izin verdiği ölçüde ve şekilde yazmaya devam mı edeceksiniz? Ürünleriniz olacak, size yol verdikleri ölçüde var olacaksınız, edebiyat kamusuna dahil olmak için, yalın cümleler kuracaksınız, anlaşılır olacaksınız, kısa cümleler ile büyük şehrin insanının bunalımlarını yazacaksınız, duygusal olacaksınız, ölümlerden, ölülerden her biri birer sanat eseriymiş gibi bahsedeceksiniz, her birini estetik yoğunluğa ve çokça duygusallığa boğdunuz kelimelerinizle okurların vicdanlarına dokunacaksınız, ah, birbirinizi seveceksiniz, birbirinize hep nazik olacaksınız, güzel filmlerden, ağlatan sahnelerden bahsedeceksiniz, kahve fincanınıza sarılıp, denizin üzerindeki kuşların fotoğraflarını paylaşacaksınız, bu dünyada ne kadar ince, ne kadar naif, ne kadar hüzünlü olduğunuzu vurgulayıp, hemen ardından şen kahkahalar patlatacaksınız. Bir karar verin, ya sonsuza dek yas tutmaya cesaret edelim ya da dehşetin içinde kendimizi bir kenara atıp ve dehşete dışarıdan bakıp, acı çekiyormuş gibi yapmayı sürdürelim. Artık yas dışında bir ruh haline, hele de kentin kırılgan insanlarının yalan nezaketine ihtiyacımız, midemizde bunları kaldıracak yerimiz yok. Artık gidecek bir yer, kalacak bir yer, kaçacak, sığınılacak limanlar yok. Hiçbir şey yok. Dehşetin edebiyatı dışında sağ kalan olmayacak. Zamana asılı kalmayı bırakalım, sessizce kenara köşeye çekilip, şekilsiz mahlukatların yere çöküp, büzüşmüş elleriyle afiyetle yediği çer çöp gibi anlatalım hikayeleri. Yaşadıklarımız, yaşayacaklarımız, doğalgaz, elektrik ya da su faturalarıyla takip edilen bir tekdüzeliğin detaylarından kurtulsun artık. Geçmiş mükemmel değildi, gelecek daha güzel olmayacak, gerçekte, elde sadece şu an var. Toplumla sürüklenen, toplumun birer üyesi gibi davranan sanatçılardan bıktık, tiksindik, lanetledik, yine de anlamıyorlar. Sermayelerini biriktirdikleri zulalarından ihtiyaç halinde çıkardıkları gözyaşı metinlerini, kitap tanıtımlarını ve ruh sömürgeni metinleri yeniden önümüze sürüyorlar. Verdikleri ödüller, çıkan kitaplardan fazla, kitaplarının tanıtımını yapan yayınları, kitapların okunma sayılarından fazla, kendileri, kendilerine boğulmuş okurlardan fazla, bu kendi içine doğru esrimiş, bozulmuş, tadı kaçmış, kokmaya başlamış sevgi selinden memnun, öyle devam ediyorlar. Bir an geliyor, bu kalabalık sizin müziğini yaratacak enstrümanlarınız, resminizi yapacak fırçanız, yazınızı yazacak klavyeniz oluyor, sizleri, enstrümanları olmadan beste yapacak, fırçası olmadan çizecek, klavyesi hatta kalemi dahi olmadan yazabilecek kişiler diye görmüyorlar. Sizler yolu bir şekilde bu her detaya karar veren, her yapıtı şekillendireceğine dair güçlü bir inancı olan şeytani kulübün kapısına gelmiş zavallılar gibi görülüyorsunuz. Bakınız, geçmiş bundan daha güzel değildi, evet, ancak bu leş yiyici sanatsever çeşmebaşıcılarının geleceği tasvire yetersiz bir dehşet içeriyor. Toplanın, bir araya gelin ve bu karanlığın üzerine yürüyün. Karamsarlığı savunma hakkımız var. Kafamıza sıkmadan, gördüğümüz ve göründüğümüz dünyanın karalığını anlatma hakkımız var. Keyifli kitaplar, neşeli şarkılar, renkli resimler, gülen yüzler değil, bu sanat patronları sürüsünün ödünü boklarına karıştıran sefilliklerinin gürültüsünü bastırıp, caddeleri temiz semtlerinde bir araya gelip semiz göbeklerini tutarken attıkları kahkahaları gırtlaklarına bastırmaya hakkımız var."}
{"url": "https://futuristika.org/mesele-coskuyu-harli-tutmak/", "text": "F!: Coşkuyu harlı tutmak. Mesele biraz da bu. Sevdiğimiz matbu yayınların şefkat borcunu, koynumuzda yatırıp uyuduğumuz tüm o satırları, resimleri ve bize aktarılan yazı denilen o garip hissiyatı, internet çağında benzer bir ruh haliyle yaşama, yaşatma ve biraz da bencilce olsa da, kendimizi unutmama çabası. İşin teknik yanını bir an için bir yana bırakırsak, 1 Ocak sabahı şehre inen Zapatistaların o çoşkusu ile ÖKÜZ dergisinin kayıp bir sayısını bulmanın anlamını, birini diğerinden uzakta konumlandıramıyoruz. Biliyoruz ki, sayıları değil, hissiyatı konuşacaksak, yine ve hala ve bu çağda -buraya ünlem gelmeli, şöyle: !- böyle hissedenler var. Öte yandan elektronik dergiciliğin şu gibi sınırlılıkları var, örneğin; .... Vurun ulan vurun ben kolay ölmem der. Yayıncılığa kemiklerinden başlayıp önem veren memleketlerdeki rakamlar bunu gösteriyor. 2011 yılı matbu dergilerin dönüşü oldu. Üçüncü yol binlerce çocuk doğurdu. Farklılar ama hala varlar. Ama Futuristika! için şu geçerli: Önce kendi okuyucusunu tamamıyla bulacak. Henüz olmadı. Çünkü kurşun kubbeler ülkesinde zaman çok daha ağır akıyor. Bizim için ise farklı anlamlara sarılmış. . Birkaç örnek; kendi gündemini oluşturmak. Bizim için olmazsa olmaz. Muhakkak ve illa, özgün içerik üretmek. Mevzuyu ensesinden yakalamak. Ense, kulak memesi ve koltuk altının en hassas sinir noktalarından olmasında bize anlatılan bir şeyler var. Diğer noktalar standart zaten. Mizanpaj derken, bazı yazıları yayımlamak teknik olarak saatler alıyor. Günler hatta. Çünkü bir matbu yayındaki okunabilirliği taşımaya çalışıyoruz. Çok değil, nadir olsun istiyoruz. Bazen aklımız ve becerimiz hayalimize yetişemiyor, buradan tüm okuyucu ve yazarlarımızdan içtenlikle özür diliyoruz. Ankara menşeli bir elektronik mecmuadır. Mevsimlik olarak çıkması planlanan dergi İngilizce ve Türkçe yayınlanacaktır. Zezine akademik olanla olmayan, popüler olanla olmayan, magazinsel olanla olmayan ikiliklerinin ötesinde bir olabilirliğin peşine düşer. Uzlaşmaz olduğu farz edilen bu gibi ayrışmaları daha yenilikçi, yaratıcı, eleştirel, nüktedan ve hatta kimi zaman şımarık bir tutumla ele almayı önerir. Zezine için dergicilik salt yazmak ve okumak değildir. Bakarak, görerek ve işiterek üretilen farklı anlatı biçimlerini bünyesinde buluşturmayı 4 gözle bekler."}
{"url": "https://futuristika.org/mesut-insanlar-fotografhanesi/", "text": "O akşam işimden erken çıkabilmiştim. Şöyle Beyoğlu'na kadar bir uzanayım, dedim. Köprüden, saatlerdir pis hava ile dolmuş ciğerlerimin teneffüs hakkını vererek, Haliç'i ve Boğaziçi'ni selamlayarak geçtim. Bir zamanlar oturduğum semtlerin vapurları yine hep o hareket telaşı içindeydiler. İşte Kadıköyü'ne kalkacak 6 vapurunun zili çalmaya başladı. İşte Boğaz'ın Anadolu sahilini yapacak 6, 5... Bir zamanlar saniyeleri bile kıymetli olan bu kah küsurlu, kah küsursuz rakamlar şimdi benim için eski ehemmiyetlerini ne kadar kaybetmişler! Zil istediği kadar acılaşabilir, memur demir kapıyı kapamak tehdidini istediği kadar ileri götürebilir; ben artık o vapurların yolcusu değilim, benim oralarda artık kimsem kalmadı. Yüksekkaldırım'dan istediğim kadar oyalana oyalana çıkabilirim. Tünel'e varınca tramvay bekliyormuş gibi üzüntülü bir hal alarak tramvaya binenleri seyreder, sonra yayan gitmeye karar vermiş bir insan tavrıyla etrafı seyrede ede Galatasaray'a, Taksim'e kadar yürüyebilirim. Karşımdan insanlar geliyor, arkamdan insanlar geliyor. Arkamdan yürüyenler nihayet beni geçiyorlar, karşımdan gelenlerin bazılarıyla bir an bakışıyoruz; bazıları beni görmüyorlar, benim de görmediklerim oluyor, bana sürtünenler, çarpanlar oluyor. Erkekler, kadınlar, uzun boylular, kısa boylular, yaşlılar, gençler, güzeller, çirkinler, zenginler, fakirler... Kocalı kadınlar, henüz nişanlılar, yalnızlar, kolunda sevgilisi olanlar, anneleri yanında yürüyen küçük çocuklar var. Cahit Sıtkı'nın, bir şiirinde gün hazinesi dediği bacaklarını uzun konçlu şosonlarda hapsetmiş bir ömür hazinesi genç kızlar var. Yalınayak çocuklar da var. Ayakları muhafazalıların arasında seğirtip gazete satmaya çalışıyorlar. Fakat ayakları üşümüyor gibi, herhalde alışmışlardır, diyorum. Hem onlar da kunduralılardan daha az mesut görünmüyorlar. Onlardan gazete alan zenginler, verdikleri paranın gerisini istemiyorlar. Bu onların sevincini bir kat daha artırıyor. Ya şu mağazadaki mavi kolye. Tanıdığım kızlardan şu en mavi gözlüsüne ne kadar yaraşacak! Fakat o kız benim sevgilim değil ki! Ah şu kadın eşyaları, çamaşırları, elbiseleri satan mağazalar... Düşünüyorum ki, bütün o çamaşırlardan, elbiselerden, tayyörlerden, mantolardan istediğim kadar alacak param olsa da, onları kullanabilecek, onları giyebilecek, bütün bunlar senin için diyebileceğim kimsem yok. Bu caddeye ne kadar da çok fotoğrafçı toplanmış, şimdiye kadar kaç tanesinin önünde resimleri seyre daldım. Bütün bu mesut insanlar buralara da saadetlerini tespit ettirmek için koşuşmuş olacaklar. Bu resimlerde, yaşayacaklarından daha uzun zaman tebessümleri devam edecek. Şu gelin, demin gördüğüm kocalı kadın değil mi? Şu pembe yüzlü, çift örgülü saçlı küçük çocuk, daha demin sıçrayarak yanımdan geçen genç kız değil mi? Belli belli! Bu fotoğrafhanelerde hiç ölülerin resmi yok. Zaten en yakın mezarlık buraya kilometrelerce uzakta. Bu caddede ancak mesut dolaşılabilir. Yalnız bu caddede bulunmak insanı mesut etmeye kafidir. Yaşadığımı, ben de saadetimi düşünmeliyim. Şu kadar dükkanın içinde elbette beni de mesut, hiç olmazsa memnun edebilecek şeyler satanlar da yok değil ya! Şuracıkta kunduralarımı boyatabilirim. Şu kravatı pekala satın alabilirim. Yeni gelmiş şu şiir kitabı bana pekala zevkli saatler geçirtebilir. Ben de pekala şu mesut insanların fotoğraflarını çıkarttıkları fotoğrafhanelerden birine girebilir, ben de mesudum, benim de resmimi çekebilirsiniz diyebilirim. Fotoğrafçı da itiraz edemez, sizin kimseniz yok, fotoğrafı ne yapacaksınız, diyemez. Sorarsa, elbette günün birinde benim de bir sevgilim olabilir. Sizin çekeceğiniz bu en güzel fotoğraf onun çantasının gizli bir köşesinde, güzel kokular içinde yatabilir, derim. Sonra, beni sevecek kimse çıkmasa bile, haberiniz yok mu, yeni bir şiir kitabım intişar etti, bu kitap pekala bana şair dedirtebilir ve kimbilir, zaman gelir, edebiyat tarihçisi, bu kitap intişar ettiği zamanki fotoğrafımı arayabilir. İstikbalin nefis kağıtlı bir edebiyat tarihinin sayfaları arasından bütün gençliğimle tebessüm edebilirim. Evet, evet, hiç olmazsa genç değil miyim, ağarmış saçlarımla, biraz bezgin duruşuma bakmayın, nüfus tezkerem yanımda, buyurun, ben daha genç sayılırım. Ve sırf genç olmam, benden isteyeceğiniz tebessümü dudaklarımda yaratabilir. Bir fotoğrafhanenin önünde bir otomobil durmuş ve etrafında bir meraklı kalabalığı hasıl olmuş. Yaklaşıyorum, otomobilin içi, camların kenarları bütün çiçeklerle süslü. Demek gelinle güvey fotoğrafhanedeler. Ben de bu fotoğrafhaneye girer, hem fotoğrafımı çıkartmış olur, hem de hayatlarının en mesut zamanlarından birini yaşatmakta olan bu çifti, kapıdan çıkmak üzere iken olsun, bir defa selamlarım. Bütün duvarları fotoğraflarla kaplı holde bekliyorum. Bütün fotoğraflardaki insanlar tebessüm ediyorlar. İşte, yeni rütbesinin verdiği gurur ve emniyetle istikbaline gülümseyen genç subay. Büyük bir lastik topu dünyanın en büyük hazinesi imişçesine sıkı sıkı tutmuş, yanaklarından sıhhat fışkıran gürbüz çocuk. Bir fakültenin mezunlar hatırası: Hocalar, memnunluk ve iftihar içinde; yeni mezunlar da hocalarının etrafında, sırtlarından bir yükü atmış, uzun bir yolu bitirip bir ağaç altına oturmuş insanların saadetiyle gülüyor, hep gülümsüyorlar. Sonra, yeni evliler, yan yana dururlarken, sevinçten, hazdan titredikleri adeta hissedilen, çiçekler içinde yeni evliler. Bütün şu delikanlılar hep evlenmişler, saadet duymuşlar ve mekteplerini bitirdikleri zaman fotoğraflarını çekmiş olan fotoğrafçıya koşup, işte evlendik, bu sefer de evlenme saadetini tadıyoruz, yeni fotoğrafımızı çekin, demişler. Sonra, pürüzsüz, uzun bir evlilik hayatının en güzel bir noktasında, belki bu izdivacın bir senei devriyesinde, birkaç yaşına gelmiş çocukları ortalarında resim çektiren eski evliler. Kadın biraz şişmanlamış, erkeğin alnından doğru saçları seyrekleşmeye başlamış, karşı duvarda asılı bir yeni evliler fotoğrafına bakarak gülümsüyorlar. Burada her şey, herkes birbirine gülümsüyor. Hiçbir ihtiyar, hiçbir çirkin, hiçbir düşünceli insan resmi yok. Sanki bu fotoğrafhaneye sevinçsiz hiçbir insan ayak atmamış. Yahut fotoğrafçı, bir muvaffakiyet sırrı olarak, makinesinin karşısında candan gülümseyemeyecek müşterisinin fotoğrafını çekmemiş. Ben böyle düşünürken, birden atölyenin kapısı açıldı, gelin, elindeki çiçeklerden daha beyaz beyazlar içinde, yanında genç kocası, bir bahar havası bırakarak, bir bahar rüzgarı gibi önümden geçtiler, kendilerini bekleyen otomobile bindiler. Fotoğrafçı onları selametledikten sonra bir müddet daha eşikte kalarak otomobili gözleriyle takip etti, sonra geri döndü, yarattığı eserden memnun bir sanatkar haliyle kendi kendine gülümseyerek, beni görmeden bulunduğum tarafa birkaç adım attı. Neden sonra varlığımı fark edip, tatlı bir rüyadan uyanır gibi, bakışlarıyla ne istediğimi sordu. Buraya fotoğraf çektirmek üzere gelmiş olduğunuzu unutun! Evet, zorla tebessüm ne kadar çirkindir! Zaten benim zorla gülmeye ihtiyacım yok. Şu adesenin arkasından bütün bir ebediyet bana bakıyor demektir, ben de bütün o ebediyete, bana hayran kalacak bütün o müstakbel nesillere büyük bir şair gibi biraz mağrur, biraz yüksekten, sadece tebessüm edebilirim. Çok mu fazla kendini beğeniş? Çok büyük, hatta gülünç bir iddia mı? Doğru! Benim esasen hayatta hiçbir iddiam olmadı ki!.. Bu çıkacak fotoğrafımın daha küçük, daha mütevazı bir vazifesi olabilir. Belki, dinimin bana vaat ettiği en yüksek mertebeye erişir, belki bir gün şehit düşerim. Belki o zaman bu fotoğrafımı, bazı mecmualar, diğer şehitlerinkilerle beraber, basarlar. Belki mektebim, verdiği şehitler arasında benim de bu resmimi müzesinin bir köşesine asar. Belki sadece ölüp giderim. O zaman da bu fotoğrafım hayatta kalmış birkaç akrabamın, birkaç vefalı arkadaşın beni anmalarına vesile olur. Onlara, şimdiden şükran ve dostluk tebessümlerimi göndermeliyim."}
{"url": "https://futuristika.org/metallica-bir-peri-masali/", "text": "Tesadüflere kesinlikle inanmam, inanamam. Şans veya tesadüf dediğimiz şeylerin, fırsatları beceri ile birleştirebilme ustalığının sonucu olduğunu da duydum; hesaplanmamış olasılıkların toplamı olduğunu da; bizim kavrama gücümüzün çok ötesindeki evrenin ilahi düzeninin bir parçası olduğuna da. Belki biri doğru, belki hepsi, ama tesadüflerin rastgele olması, beni hiç bir zaman ikna edemedi. Karşılaştığım tesadüflerin çoğu, ilk anda olmasa bile sonradan gerçek yüzlerini gösterdikleri zaman, rastgele olamayacak kadar mantıklı, yerinde ve benim hayatımı tamamlayan şeylerdi. Metallica'yı dinlemeye başlamam gibi. O zamanların travmatik halinde o anı çok isabetli ve temiz bir şekilde hatırlamam mümkün değil. Fakat hissettiklerimi unutabilmem de bir o kadar imkansız: aşk, neredeyse karşılıksız bir sevgi, hayatını adamışlık, tutku ve bunu takiben çoğu zaman geldiği gibi ihanet, inançsızlık, şaşkınlık, hüzün, anlamsızlık, boşluk, çok derin bir boşluk ve acı, acı, acı... Bir haftanın bazen bir saat kadar kolay ve nasıl olduğunu hala anlayamadığım bir şekilde çabuk geçtiği, bir dakikanın da kimi zaman aylara sığamayan sessiz ve sinsi hareketsizliği arasında zaman kavramımın allak bullak olduğu günlerden birinde hatırladım Metallica'yı. Çocukluk anımdı, ilk-okul arkadaşlarımdan bazıları çok severdi ve ara sıra bana da dinletirlerdi. O zamanlar da hoşuma giderdi, mesela Justice for All şarkısındaki sakin ve yavaş girişin aslında fırtına öncesi sessizlik olmasının şüphesiz çekici yanları vardı. Ama kulağıma hoş gelse de o zamanlar pek ilgim yoktu, benim için birşey ifade etmiyordu. Odamda, hislerimin ruhumu tırmalayan sessiz çığlıkları arasında kaybolduğum bir sırada yeniden duymak istedim o sükuneti. Devamı fırtına olsa da, girişteki o sessizliğe, o sakinliğe, o şefkate belki de, ihtiyacım vardı. O kadar yıl sonra ve öyle bir ruh hali içerisinde açtığım ilk Metallica şarkısı neydi, hatırlamıyorum. Unforgiven 2 miydi, Justice for All mıydı, aklıma gelmiyor. Fakat dediğim gibi, o sessizliği bulmuştum nihayet, aradığım o sakin anı, fırtınanın gözündeki dinginliği benimsemeye başlamıştım. İşin garibi, fırtınanın kendisi de çok çekici gelmeye başlamıştı. Metallica ile o güne kadar kendimde olduğunu fark edemediğim, varlığı benden gizli olan bir gücü keşfettim. Fırtınalar içimde değildi artık. Dinlediğim her yeni şarkı ile geçmişimi, yaşadıklarımı yeniden yazıyordum ve itiraz ediyordum. Ondan sonra yaşadıklarımdan toparlanmaya adadığım 3-4 yılımın soundtracki oldu Metallica. Her Fade to Black dinlediğimde yalnızlığımın kendi yarattığım bir yalan olduğunu hatırlattı Metallica bana. One... One'ı nereye sığdıralım. Sadece kemiklerime kadar hissettiğim ama söyleyemediğim şeylerin çığlığı olmak bir yana, beni hareketsiz kılan ve aklımın tek kişilik hücresinde hapseden uyuşuk hissizliğimi de anlatıyordu. Justice for All dinlerken evrenin adaletine itiraz ediyordum. St. Anger şarkısını bütün sözleri ile tüm gücümle kaç kere haykırdığımı hatırlamıyorum bile. Herhalde çoğu şarkının benim için taşıdığı özel bir anlam var, eminim diğer Metallica hayranları için olduğu gibi. Yaşadıklarım şimdi bazen kötü, bazen komik anılar olarak geride kaldılar. Fakat Metallica hayatımın vazgeçilemez bir parçası olarak benimle kaldı. Daha sonra kendimi toparlayıp dinlediklerim hakkında daha mantıklı ve derin düşünebilmeye başladığım zaman, Metallica'nın tüm albümleri boyunca anlattığı ve Death Magnetic ile tamamlanan bir hikayesi olduğunu farkettim. Metallica da, aynı benim gibi, bir büyüme ve olgunlaşma sürecinden geçmişlerdi. Belki de o yüzden şarkıları bu kadar anlamlıydı benim için. Metallica'nın hikayesini albümlerin genel konularından, yani içlerindeki şarkıların sözlerinden, çıkartabiliriz. Bununla beraber Metallica'nın gelişiminde 3 aşama varmış gibi geliyor ve bu 3 aşama, şarkıların sözleri ve albümlerin konuları hariç, 3 tane Unforgiven şarkısında kendisini gösteriyor. Kill 'em All albümünde bariz olan sinir ve isyan içerisinde Metallica'nın kuruluş mücadelesinin izleri yatıyor. El altından dolaştırılan demo kasetlerinin sayesinde ilk kitlesini kazanan Metallica'nın, o zamanlar yeni yeni oluşan ve ilk kuruldukları şehir olan Los Angeles'da kabul görmeyen trash metali benimsettirmek istemelerinin de etkisi ile daha gürültülü, daha sert, daha hızlı ve daha sinirli, tepkili çaldıkları müzik, ilk albümlerinde kendisini gösteriyor. Bu sinir, hırs, tutku ve yaşama dair şehvet, Metallica'nın gelişmesindeki birinci aşamanın temellerini atıyor. Birinci aşama Ride the Lightning albümü ile başlıyor ve Black Album diye de bilinen Metallica albümleri ile son buluyor. Bu aşamada hissettikleri herşeyi, onları kabul etmekte direnen o topluma yönlendiriyorlar. Bu albümlerindeki şarkıların büyük bir kısmı toplumsal eleştiri niteliğinde neredeyse. Bu... And Jusitice for All albümü ile tavan yapıyor ve Metallica albümlerinde The Unforgiven şarkısı ile kendini gösterip, aynı albüm içerisinde kendisini ikinci aşamaya bırakıyor. The Unforgiven adeta fonksyonalist bir sosyoloji tezi gibi, bir insanın bütün mutsuzluklarını topluma mal ettiği, kendisini ifade edebilmek için yer bulamadığını anlattığı bir şarkı. Yaşamdan, ölüme kadar bir ömrü kapsayan bir zaman dilimi içerisinde bir insanın kuralları nasıl öğrendiğinin ve o kuralların o insanı nasıl körelttiğinin, nasıl mutsuz ettiğinin hikayesi. Baştan kaybedilmiş bir savaş olarak görülen ve pişmanlıklarla dolup taşan bir hayat, bizi biz yapan, bize böyle var olmamız gerektiğini öğreten bir toplumun meyvesi. Kalan anılardan, aşağı bir adamın sözlerine; çarpık yapılmış evlerden, taçsız bir krallıkta annenin söylediği bilgelik dolu sözlere; kanayan bir ruhtan, yırtılmış bir kişiliğe kadar adeta insan ruhunun en karanlık köşelerinde seyreden bu aşamayı temsil eden şarkı da Unforgiven 2. Affedilemeyen bir kişiye hitap edilen ve bu aşamanın konusu ile paralel bir şekilde karşılıksız çıkan hislerin ve uzun bekleyişlerin açtığı yaralardan bahseden şarkı, en sonunda çareyi, kendi özgürlüğünün, ruhunun belki de, anahtarını karşıdakinin ellerine bırakmakta buluyor. Yine bu aşamanın temasıyla el ele giden çaresizlik, güçsüzlük ve özgürlüğün imkansızlığı vurgulanmış oluyor. St. Anger albümü aşamalar arası bir geçiş niteliğinde. Bir ve ikinci aşamalarda var olan irade eksikliğinin üzerine gidildiği, sinirin, öfkenin topluma, aileye veya Wasted My Hate'de dendiği gibi içeriye, ya da herhangi bir yere döndürmeye gerek olmadığının ilk kıpırtıları. Tabi, bu arada Metallica çok şey yaşadı ve bundan bahsetmekte çok yarar var. Baterist Lars Ulrich ve vokalist James Hetfield 1997 yılında evlenmişler ve ikisinin de 1998'de çocukları olmuştu. Bu sorumlulukları bazen aylarca müzik ile uğraşamamalarına sebep oluyordu. O zamanlar grupta basçı olan Jason Newsted ise hayatını müziğe adamış olduğunu söyleyerek evlenmeyi veya çocuk sahibi olmayı aklından çıkarmıştı. Bu yüzden aylarca müzik yapmadan geçen zamanlar Jason Newsted için çekilmez bir hale gelmişti. Elindeki boş zamanı Echobrain isimli bir grup kurarak ve ilk albümlerini çıkartarak geçiren Newsted, bu yaptığının James ve Lars tarafından hoş karşılanmadığını ve ikisi arasında bir seçim yapması gerektiğini anlayınca Metallica'yı terk etti. Zaten o sıralar St. Anger albüm çalışmaları sırasında çok zorluklar yaşayan, sürekli kavga eden ve bir psikologtan grup terapi gören Metallica adeta dağılma noktasına geldi. Newsted'in grubu terk etmesinden 6 ay sonra Hetfield çok uzun sürelerdir var olan alkol bağımlılığı ile mücadele etmek için apar topar bir rehabilitasyon merkezine gitti ve herkesin tahmin edebileceğinden çok uzun bir süre orada kaldı. Daha sonra solo gitarist Kirk Hammett'in anlattığına göre, James'in gitmesi, hem Lars hem de kendisi için bir dinlenme ve yenilenme süresi oldu. Kirk sörf yapmaya başladı ve daha iyi sörf yapabilmek bütün kötü alışkanlıklarından vazgeçti. Lars hayatının yeni bir döneme gireceğini anlayarak evindeki neredeyse tüm tabloları satışa çıkardı ve bir nevi deri yeniledi. Hatta bu sırada, daha ilk albümleri olan Kill 'em All bile çıkmadan gruptan çok kaba bir şekilde attıkları ve daha sonra Megadeth'i kuran Dave Mustane ile bile yüzleşti Lars (Mustane'in ilk lafı 20 yıldır bu anı beklediği oldu). James Hetfield rehabilitasyondan döndüğü zaman, neredeyse 180 derece değişmişti. Saçı başı düzgün, daha temiz giyinip gözlük takan, adeta inek bir öğrenciye bezen bir havası vardı. Grup terapinin devam etmesi, James'in yeni hali ve basçı eksikliğinde yapımcı Bob Rock'ın bas çalması ile oluşturulan St. Anger albümü, diğer albümlerinden tamamen farklı oldu ve birçok Metallica hayranı gruba dair inançlarını kaybettiler. St. Anger onlar için daha çok bir terapi gibiydi, içlerinde zehiri akıttıkları bir albümdü belki de. Hetfield'ın sözleri ile bütün albüm sinirin sağlıklı bir şekilde ifade edilebilmesini anlatıyordu. Frantic ile inceledikleri hayatlarının anlamı, Some Kind of Monster ile bir kimlik krizine dönüşmüştü. Metallica'nın adeta imzası haline gelen gitar sololarının eksikliği, özellikle, ben dahil bir çok hayranı gayet üzmüştü. Başkalarını bilmem ama benim üzüntülerimin hepsi yeni albümleri Death Magnetic ile geçti. Aşamalar arası geçişten canlı ve süper bir basçı olan Rober Trujillo'nun eklenmesi ile daha güçlü çıkan Metallica, Death Magnetic ile yeni bir aşamaya girdiklerini gösterdiler ve Unforgiven 3 ile bunu damgaladılar. ... And Justice for All albümündeki bir çok klasik parçayı andıran The Day That Never Comes'dan tutun da, All Nightmare Long, Cyanide, Judas Kiss, My Apocalypse ve Broken Beaten Scarred gibi ağır ve sert parçaların bir arada olduğu muhteşem, Load ve ReLoad'daki zincirlerini tamamen kıran bir albüm Death Magnetic. Unforgiven 3 ise neredeyse budizm kokan bir bilgeliğe, ağırbaşlılığa, kabullenmişliğe ve sakinliğe sahip. Bir aralar gözleri boyayan hazine avcılığının bir kenara bırakıldığı ve kendi seçimleri için ne toplumun, ne de ailenin suçlandığı bir şarkı. Kendini affedebilmek gibi varoluşsal düşüncelerin konuşulduğu, amacın varış değil, seyahatin kendisi olduğunu farkettiklerinin bir göstergesi belki de. İradeyi başkasının eline vermeden ve çaresizlik girdaplarının içine düşmeden hem sorumluluk kabul eden, hem de umut veren bir şarkı. Metallica bir peri masalı belki de. Ağır, sert, gürültülü ve insanı baştan çıkaran bir peri masalı. Fakat diğer peri masallarından bir farkı, küçük çocuklara saçma sapan ve gerçek dışı aşk kalıpları veya belli güzellik standartları doğrultusunda güzelin iyi, çirkinin kötü olduğunu öğretmek yerine, hayatın tecrübelerinin paylaşılabildiği ve sonunda herkesin kendini daha iyi hissettiği bir peri masalı. Dün Sofya'da verilen büyük 4 konserinin perde arkasını izlerken Metallica'nın, Megadeth ile sahne paylaşacak ve evlerinin garajında bütün mahalleyi ayağa kaldırırmışçasına deli gibi şarkı söyleyeceği günleri göreceğimi pek sanmazdım. Ama olmuştu işte. Metallica en sonunda o gençlik zamanlarının vurdumduymazlığını ve acımasızlığını üzerinden atmış, rahatlamış ve geçmişleri yüzleşip böyle inanılmaz bir konseri gerçekleştirebilmişti."}
{"url": "https://futuristika.org/meth-shop-boyz-herkesin-birbirinden-hasar-gorup-mutlu-oldugu-bir-ortam/", "text": "Meth Shop Boyz / Batu: 2013 yazında Kadıköy'de şahsen sıkıcı bulduğum bi konserin ya çıkışında ya da molasında laf arasında dönen bir muhabbetti. Stüdyoya girene kadar da pek bir şey olacağını sanmıyorduk açıkçası fakat bir anda bir sürü şarkımız oldu ve müzikten hiç anlamadığımız için hoşumuza gitti. Meth Shop Boyz / Sezgin: Olayımız politik ve absürd mizah içeren sözlerle çiğ, agresif ve hızlı hardcore yapmak. Benim dışımdaki elemanlar pek iri yarı değil ama yine de bize karışmak pek akıllıca olmaz. Batunun bahsettiği konserden çok önceden beri arkadaş olan insanlardık zaten, o konserde böyle bi fikir ortaya sunuldu ve olaylar gelişti. Meth Shop Boyz / Faruk: Grupta sadece bir tane iri var. Geri kalanlar standart ya da minyon. Meth Shop Boyz / Çağatay: Barların, meyhanelerin dibinde oturup, sokakta alkol alanlara gürültü ediyorsunuz diye bağıran zırlayan yaşlılar görüyorum son zamanlarda. Barların olduğu yerde alkol almak yerine pandomim yapmamızı bekliyorlarsa bilemem. Rahatsız edici taraflardan biri bu var, sorsan bir de hepsi İstanbul beyefendisi, hanımefendisi olmakla falan övünürler. Kadıköy'ün Yeldeğirmeni ve Barlar Sokağından Moda'ya kadar olan kısımları ortadan kaldırılırsa eğer, İstanbul'un tam manasıyla biteceği apaçık ortada. Her ara sokak Kadıköyde Kimyasal da dediğimiz gibi bizim birer evimiz gibi. Gece bir tanesine kurulup yatsanız asla doğru mu yapıyorum diye tereddüt etmezsiniz. Kadiköy bana göre panklar ve metalciler için hazırlanmış başlı başına bir şehir. Yeldeğirmeni tarafına ise işgalevi biraz daha hareketlilik getirdi, birkaç kez gidip yakından gördüğüm kadarıyla her gün çeşitli aktiviteler gerçekleşiyor fakat henüz tam olarak verimli kullanım anlamında bakarsak rayına oturmuş değil. Sezgin: Yıllardır, yaşadığım her evden neredeyse daha fazla zaman geçirdiğim, her sokağının her köşesini bildiğim semte tabi ki sahip çıkma ihtiyacı duyuyorum. Özellikle Kadıköy'de yaşanan çatışmalar ve Kadıköy'deki ev sahiplerinin tavrı da bizi bu durumun üstünde durmamıza itiyor diyebilirim. Kentsel dönüşümden çok şahane paralar indirecek cebe bu ev sahipleri ama evlerini, sokaklarını bu standartlara taşıyan, onları maddi açıdan zenginleştirecek olan da sokaktaki bu serseriler. Kadife Sokak başta olmak üzere yaşanan şiddet olaylarının altında ise belediye / mahalleli / polis unsurlarının parmağı olduğunu düşünüyorum. Belki paranoya belki komplo ama bence durum bu ve bu yeni bir şey de değil. 2 temmuz 2011'de belli bir çetenin sokakta içki içen insanlara bıçaklarla saldırması ve arkasından herkesin bildiği bu adamların hiç ceza almayıp üstüne Kadıköy'de birkaç mekan daha satın almaları çok da normal bir durum değil, haksız mıyım? Son olarak da Ermenilerin, Rumların evlerine çöküp de mahallede başka unsur istemeyen salakların aklını sikeyim, onlardan nefret ediyorum. Batu: Semte sahip çıkma olayını yaşam alanına sahip çıkmak gibi görüyorum ben de. Zira çoğumuz Kadıköy merkezde oturmuyoruz fakat evlerimizden daha çok Kadıköy'de vakit geçiren insanlarız ve her tarafını kendi odamızmış gibi biliyoruz. Birisi gelip yaşadığınız yere kafasına göre müdahele etse değişiklik yapsa hoşunuza gitmez sonuçta. Ve bir yeri yaşam alanı olarak algılamak için kira vermenin orada mülk sahibi olmanın gerekli olduğunu düşünmüyorum. Orada yıllardır içki içiyoruz, arkadaşlıklar kuruyoruz, manitacılık yapıyoruz, türlü türlü anılar ediniyoruz ve bizim de en az ev sahibi olarak yaşayan insanlar kadar söz hakkımız var Kadıköy'de. Sokak ve sakinler arası bi kutuplaşmanın varlığı görülüyor son zamanlarda ve bu durumdan şahsen tedirginim. Bunda yalnızca sakinleri suçlamıyorum tabii. Faruk: Hiç söz yazmadım ama sokakta, tuvalette, hamamda nasıl davranıyorsak, neler konuşuyorsak gruba aynen yansıyor diyebilirim. Kentsel dönüşüm İstanbul'u dev bir şantiyeye, insanları da oradan oraya sürülen değersiz canlılara dönüştürmeye yarıyor aslında, başka bir şeye değil. Ha bir de bazı godomanların cepleri doluyor. Semtin merkezinde, yani genellikle takıldığımız yerde bu anlamda henüz bir dönüşüm yaşanmıyor olsa da sokak mahalle sakinleri arasında bir takım tansiyonu yüksek durumlar yaşanıyor bir süredir. Şu an için tarafların ikisi de -hatta üçüncü taraf olan belediye de dahil- sorunları ortadan kaldırmak için doğru adımları atabilmiş değil. Yapıcı yorumlarda bulunmak ve meselenin üzerinde biraz daha düşünmek gerekiyor. Kadıköylü bir grubun adını lanse ettiğinizde yeraltında şeytani black-thrash-death kovalayan elin Brezilyalısı mutlaka biliyordur. Sezgin: Bence yok ama hala Bakırköy'de abuk subuk konuşan insanlar var, Kadıköy'de olduğu gibi. Bakırköy'den uzun zamandır müzik çıkmadığı için de sönmüş olabilir bu çekişme. Çağatay: Şu an böyle bir çekişme yok, Kadıköy'ün zaten tamamen yurtdışına yönelik kendine has punk ve metal sahnesi var. Bunu sakın kimse götü kalkıklık algılamasın çekişmemiz için ortada rakip bir sahne olması gerekir. MSB de bu sahnenin bir parçası, Kadıköy'de yapılan her iş Türkiye şartlarının üstünde ve Avrupalı labellarla sonuçlandığı gerçeği var. Örneğin; Kadikoy'ün metal sahnesi için konuşursak mesela Fransa, İtalya, Kanada ve Şili'den tutun da Tayland'a kadar bilinen bir sahnedir. Hatta son örnek; daha geçtiğimiz yıl Tayland da bir fanzinde Kadiköy sahnesiyle ilgili yazı çıktı. Kadıköy'lü bir grubun adını lanse ettiğinizde yeraltında şeytani black-thrash-death kovalayan elin Brezilyalısı mutlaka biliyordur. Ancak hardcore ve punk anlamında sahnenin çok daha ileri gitmesi gerektiğini, bu da demektir ki bu tarzlarda grup sayısının artış göstermesi gerekir, düşünüyorum. Diğer konu ise mekan sıkıntımız büyük, Kadıköy konserlerini Kadıköy'e çekmemiz lazım fakat şu an yeni açılanlar arasında bunu kaldırabilecek mekan olsa bile henüz bunu rayına oturtamadık. Faruk: Çekişme yok. Ben şahsen Kadıköylüleri de Bakırköylüleri de öpüyorum. Hepsi aynı. Faruk: Bugüne kadar bir tek konser verebildik. Herkes için oldukça eğlenceli bir konser oldu sanırım. Fotoğraflara erişimi olanlar anlayacaklardır, herkes çok mutluydu. Çağatay: Üstlerin başların çıkarılıp herkesin siyah atletle gezmediği ve vokalisti ve ve ve de ve ve ve diye vokal yapmayan bir grubun sahne aldığı, kas şovu sergilenmeyen, ayakta adidas ayakkabı ve adidas beyaz çorap ile moshpit'te Mustapha gibi 360 derece tekme atarak dönülmeyen bir yıkımın gerçekleştiği konser diyebilirim muhtemelen. Sadece bu değil tabi. Sezgin: Benim için standart bir hardcore konseri; birbirini tanımayan ama yine de arkadaş olan insanların eğlendiği, antifaşist tavrın korunduğu terli bir ortam. Batu: MSB'nin konserinde pek de nezih bir ortam yoktu orada bence. Standart bir hc konserini de nasıl tanımlasam bilmiyorum, maço tavırların güç ve erkeklik gösterilerinin girişte vestiyerde bırakıldığı herkesin ortaklaşa birbirinden hasar görüp mutlu olduğu bir ortam diyebilirim sanırım. Tabi bir de faşistlerin varolmadığı. Sezgin: Legalleşse ne içtiğimizi biliriz, her alışveriş sürpriz olmaz, yalnız bu sefer iyi çözdük abi muhabbeti biter, ruh halimize göre sigaramızı yaparız. Bakınız indica vs satica. Abuk sabuk insanlarla abuk sabuk diyaloglar kurmak zorunda kalmayız. Her cigara dumanı alan kanka ya çok güzel koktu da bi fırt alayım mı diye yanlamaz. Sentetik uyuşturucu kullanımı ve buna bağlı ölümler azalır filan. Batu: Legalleşse güzel olur, rahatlarız. Ayrıca buralarda bulamadığımız ve imrenerek baktığımız mamullerin tadına bakma şansımız olur. Fakat acaba yeni bir pazar olarak iyi mi olur kötü mü olur bilemem. Sonuçta suyun toprağın üzerine binen pezevenkler onun da üstüne binip faydalanıcaklar. Legalleşmese de yine kovalayabildiğimiz kadar kovalarız napalım. Faruk: Legalleşse fıstık gibi olur, legalleşmediği sürece maceradan maceraya koşacak insanlar. Sezgin: Grupta benim dışımda futbolla ilgilenen yok. Sokaktaki insanın iğrenç diyebileceği şarkı sözleriniz var, biz sevdik, çok yerde taşı gediğine koymuşsunuz canlar. Selamlıyoruz. Çağatay: Belki de sözlerimiz için şu denilebilir; biraz Seth Putnam iğnelemesi aldık ve damarımıza enjekte ettik, ve bunu artık alışılageldiğin dışına çıkmak istediğimiz tarzda, ki bunu yapabildik mi biz de emin değiliz, anti otoriter sözlerle birleştirip biraz satanizm ile süsleyerek MSB'nin liriklerini ortaya çıkardık. Tabi bunlar sadece özet, sözlerde illa bir sınırlama yok. Saçmalığın olduğu yerde biz varız sanırım. Mesela ben bizim sokağın köşesindeki Alüminyumcu içinde söz yazabilirim, gerçi o kadar da olmaz sanıyorum. Batu: Ayrıca birbirinden kötü fikirler/lirikler arasından seçtiğimiz en kötü olanlarını kullanıyoruz. Antifa'yız evet, ama kafamız da pek çalışmıyor bunu da inkar etmez kimse. Her kötü fikri de MSB için kullanmayalım diye bir depo grubu kurma fikrimiz bile var. O grubun da yakın zamanda kayıt yapmasını arzuluyoruz ama henüz sadece arzulama ve heyecanlanma evresindeyiz. Fakat bana kalsa sokaktaki insanın leş diyeceği sözler gibi de değil aynı sözleri bağlamayla okusak türkü olurdu muhtemelen. Öyle işte. Faruk: Beğendiyseniz ne mutlu bize. Güzel sorular için teşekkür ederiz. Çok saygı selam ederiz. Sezgin: Sokaktaki insan biziz ya, değil miyiz? Selamlar ve saygılar bizden."}
{"url": "https://futuristika.org/metro-siirleri/", "text": "Zaman zaman metro şiirleri yazarım. Bu şiir onlardan biri. Metro şiirinin ne olduğunu bilmek ister misiniz? Diyelim ki cevap evet. O zaman metro şiiri işte budur. Metro şiiri, bir yolculuk sırasında metroda yazılmış bir şiirdir. İlk dize, yolculuğunuzun ilk iki istasyonu arasında kafanızda oluşur. Vagon ikinci istasyonda durduğunda kağıda dökülür. İkinci dize yolculuğunuzun ikinci ve üçüncü istasyonları arasında kafanızda oluşuyor. Vagon üçüncü istasyonda durduğunda kağıda dökülür. Ve böyle devam ediyor. Vagon hareket halindeyken yazıya dökmek yok. Vagon durduğunda ise şiiri kurmak yok. Şiirin son dizesi güzergahın son durağında indiğinizde yazılır. Seyahatiniz bir veya daha fazla aktarma gerektiriyorsa, şiirde iki veya daha fazla dörtlük olacak."}
{"url": "https://futuristika.org/michel-foucault-ile-tatar-ramazani-anlamak/", "text": "Cezaevi yaşantısı ve Tatar Ramazan filmi üzerinden Michel Foucault eşliğinde bir inceleme yazısıdır. İnsanlar üzerinde deney ve gözlem yapmayı mümkün kılmak ve onların üzerinde gerçekleştirilebilen dönüşümleri güvenilir bir biçimde çözümlemek için ayrıcalıklı bir yer olduğuna inanılan panoptikon, kendi mekanizmaları üzerinde bile bir denetim aygıtı oluşturabilir; yani müdür, merkezi kuleden hasta bakıcı, ustabaşı, ilkokul öğretmeni, gardiyan gibi bütün emrinde bulunan görevlileri gözetleyip yargılayabileceği gibi, kendisi de kolaylıkla gözetlenip yargılanabilir. Tatar Ramazan filminin hikayesi basit gibi görünür. Arkasına baktığınız zaman müthiş bir sistem eleştirisi görürsünüz. Gerçekten sorgulayıcı replikler vardır ve oldukça keskindir. ''Burada vurulması gereken biri vardı, onu da ben vurdum,' der. Elbette şiddet çözüm getiren bir yaklaşım olamaz. Yine de gariban bir insan grubunun bir şekilde cezaevine düştüğü bir ortam düşünelim. Hapishane yönetiminden bahsetmiyorum. İçeridekilerden biri çıkıp da yönetim ile anlaşıp, kendi kader arkadaşlarına acı çektirip, eziyet etmeye başlıyorsa, işte o zaman bir kahraman çıkıp bu gidişe bir son vermek durumunda kalabilir. Tatar Ramazan hikayesi 1942'li yıllarda geçiyor. Film, 2. Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyayı kötülüğe sürükleyen savaş döneminde ki bir hikayeyi anlatıyor Kasabanın ağası ile tartışan Tatar Ramazan, ağanın oğlunu üzerine göndermesi ile nefsi müdafaa şeklinde bir cinayet işler ve içeri düşer. Hikaye kendini savunmak zorunda kalan bir adamı, şartlar gereği hapis yatmak zorunda olan bir mahkuma dönüştürür. Hapishane müdürü, mahkumlar ile işbirliği yapan gardiyanlar ve koğuş ağası ile kıyasıya bir kavgaya tutuşur. Bu kavga sabır isteyen, yürekli olanın kazanacağı uzun soluklu bir kavga olacaktır. Kavga kültürü olanlar daha iyi anlayacaktır, bu sahneleri, ancak düzen ve düzensizlik üzerine hatırlanması gereken bir film olarak önemlidir. Michel Foucault'ya göre suçluların bilinen anlamıyla fiziksel olarak bir mekana kapatılışlarının ilk başlangıçları, on dokuzuncu yüzyıldan itibaren görülmeye başlar. Suça eğilimli insanın bütün toplumun düşmanı olduğu fikri ceza usulü uygulamasına ilişkin olan derin değişimi açıklamaya yetmemiştir. Tatar Ramazan filmi ile Foucault'nun bağlantı şöyledir denebilir: Hapishane iktidarın toplumsal işleyişi için bir tehdit oluşturmayan yasadışı olaylara karışmış olmakla birlikte, ekonomik bakımdan ezilenleri tehdit eden bir grubu toplumun dışına çıkaran yerdir. Toplumun içerisinde bir ağa ile ters düşen film karakteri sonunda hapis cezası almıştır. Ana karakter, 7 Düvelde Namı yayılan Ramazan 'Tatar Ramazan' olarak bilinir. Dışarının düzen bozukluğuna müdahale edemeden içeri düşen, Ramazan içerideki düzen bozukluklarına daha fazla tahammül edemez ve müdahale etmek durumunda kalır. Mevcut olarak bozuk olan düzenin adaletini, yeniden getirmek zorunda kalmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/michel-tournier/", "text": "21. yüzyıl beraberinde pek çok yenilik getirdi. Postmodern olarak adlandırdığımız bu çağda, sadece teknolojik gelişmeler değil, insan ufkunun pek çok olaya tanıklık etmesinden mütevellit, sürekli bir değişim ve gelişim hali mevcut. Şüphesiz bu gelişmelerin en fazla görüldüğü alanlardan biri de edebiyat. İnsana dair her şeyi içinde barındıran edebiyat, postmodern dönem olarak adlandırdığımız, yeni bir akım ile bizlere yeni hikayeler, yeni senaryolar ve içinde kendimizi kaptıracağımız yeni maceralar sunuyor. Edebiyatta postmodernizm, daha önce hiç dile getirilmemiş konuları sorunsallaştırmasının yanında, tıpkı neo-klasik dönemde olduğu gibi geriye dönüşler de yapabilmektedir. Neo-Klasik dönemde mevcut olan Barok döneme hayranlık, Yunan mit ve tragedyalarını yeniden kaleme alınıp, hayata döndürme isteği, o dönemde yazılmış eserler kadar estetik eserler yazma arzusu, 21. yüzyılın postmodern edebiyat anlayışında da mevcuttur. Neo-Klasik dönemde yazılan eserlerin çoğunda, geçmiş dönemlerde çığır açmış yazılı ve sözlü eserlere referans vermenin yerini, postmodern çağda geçmiş dönemde büyük ilgi görmüş ve yenilik sunmuş olan eserleri yeniden yazmak anlayışı almıştır. Yeniden yazmak söylenilmeyeni, o dönem de söylenilmemesi gerektiği için susulanı çarpıcı bir dille bizlere sunmanın yanında geçmişte yazılmış eserlere daha farklı bir okuma yapmamızı, metindeki sessizliğin üzerine gitmemizi sağlamaktadır. Michel Tournier'ın Cuma ya da Pasifik Arafı romanında yeniden yazmak Daniel Defoe'nun 1719 yılında kaleme aldığı Robinson Crusoe ile sağlanmıştır. Cuma ya da Pasifik Arafı, satır araları dikkatlice okunduğunda hiçbir şeyin tesadüfen kullanılmadığını göstermek üzerine kurulu bir roman. Roman içindeki yer ve kişi isimleri ve bunların sembolize ettiği kuramlar okuyuculara Jacques Lacan ve kendisinin geliştirdiği psikoseksüel gelişim kuramını da sunuyor zaman zaman. Michel Tournier'ın yalnızca Robinson Crusoe'yu değil, mitleri de yeniden canlandırmak istediği roman boyunca dikkat çeken bir diğer önemli unsur. Bu nokta da Camillie Paglia'nın Cinsel Kimlikler adlı kitabı giriyor devreye. Mitoslar hakkında önemli bilgiler sunan bu kitap, Cuma ya da Pasifik Arafı'nı okurken roman içindeki seksüellik, Oedipal Kompleks, gorgon, dişli vajina miti ve daha bunun gibi pek çok mitik olay ve kavramları anlamada oldukça kolaylık sağlıyor, pek çok nokta da Tourner'ın bu kitabı referans olarak kullanmış olabileceği sorusunu da akıllara getiriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/mickey-jackson-mouse/", "text": "Atelier Alessio Blanco, çeşitli sanatçıların, mimarların, tasarımcıların gönüllü katılımıyla oluşan kolektif bir oluşum. Atölyeden çıkan en son işlerden biri ise Walt Disney için hazırlanan Mickey Jackson Mouse projesi. İnsana benzer şekilde tasvir edilerek tasarlanan hepimizin bildiği çizgi karakter Mickey Mouse'un zaman içinde uğradı değişimlerin bir devamı olarak hazırlanan projede sevimli fare artık tümüyle insan olmak istiyor ve bir dizi estetik ameliyattan geçiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/mikhail-bulgakov-uc-kapik/", "text": "Makasçı sallandı ama düşmedi çünkü arkasında zaten upuzun bir kuyruk oluşmuştu. Ne istiyorsunuz? diye sordu arkasını dönüp makasçı. Devrimci Savaşçıların Uluslararası Yardımcıları Organizasyonu'ndanım, dedi sıradakilerden birincisi. E-e-e o zaman dedi makasçı, Buyrun yoldaşlar. İşte size üç kapik. İstediğiniz gibi bölüşün aranızda. Sonra bir başkasını gördü. Ne istiyorsun? diye sordu makasçı ters ters. Afiş için... diye cevapladı ters ters. Makasçı elbiselerini çıkarıp, Kendin dikersin, ayakkabıları da karına verirsin, dedi. Öyle olsun, dedi makasçı ve gitmek için döndü. Çıplak adam alo, nereye gidiyorsun? diye sordular. Ekspres trene yetişeceğim, diye cevapladı makasçı."}
{"url": "https://futuristika.org/mikrokolektyw/", "text": "Polonya-Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerinin 600. Yıldönümü etkinlikleri kapsamında, Polonyalı deneysel akustik caz ikilisi Mikrokolektyw, Adam Mickiewicz Enstitüsü ve Culture. pl işbirliği ile 24 Eylül Çarşamba günü saat 20:00'de Pera Müzesi'nde konser verecek. Davulda Kuba Suchar ve trompette Artur Majewski'den oluşan ikili, Chicago Dünya Müzik Festivali, Krakow UnSound Festival, OFF Festival, STIMUL ve Eurosonic Festival gibi müzik ve sanat festivallerinde sahne alıyor. Robotobibok adlı Polonyalı caz grubunun küllerinden doğan Mikrokolektyw, coşkulu, elektronikten beslenen, doğaçlamayla zengin ve neredeyse izlenimci akustik caz müzikleriyle altı yıldır Avrupa müzik ortamında yer alıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/militarist-kitlelerin-gorkemli-ozgurlugu/", "text": "Amerika'nın yaklaşık yüzyıl sonra dünya çapında başlatacağı Özgürlüğü getirme operasyonlarının başlangıcı, Nazi Almanyasının düzenli ordularının simgelerinin ilk halleri, bir yandan muhteşem denebilecek sanat eseri fotoğraflar, Amerika'da devletin ve ordunun; askerleriyle birlikte faşizme teğet geçtiğini ya da geçemediğini bir paradoks şeklinde ortaya çıkarıyor. Yakında bir yüzyıl önce gerçekleşmiş olacak. Fotoğrafçı Arthur Mole (1889-1983) piksel yönetimi yapan bilgisayar programlarının belki de henüz fikri bile ortada yokken, 11 x 14 inçlik bir makineyle binlerce insanın oluşturduğu dini ve vatansever motiflerin kuşbakışı fotoğrafını çekmiş. İnsanlar piksel olmuşlar, kitlesel haz artarken, pikseller küçülmüş, görüntü büyümüştür. Binlerce askerin oluşturduğu bu semboller Amerikan milliyetçiliğine ve dini temellerine gönderme yaparken, Birinci Dünya Savaşı'ndaki Amerikan askerlerinin varlığını da hatırlatıyordu. Fotoğrafları çeken Mole, İngiltere doğumlu ve ABD'ye sonradan göç etmiş biriydi. Mole'un 12 yaşında Amerika'ya göç etmesinin nedeni de ilginçti. Ailesi, Dr. John Alexander Dowie adında İskoçya doğumlu bir Hristiyan komün-ütopistin peşindeydi. Dowie, 1901 yılında ABD Illinois'te Sion/Zion isimli bir komün-şehir kurmuştu. Bu komün Kurtuluş, kutsal yaşam ve ilahi iyileşme çağrısına bir yanıttı. Binlerce kişinin figuran pikseller şeklinde yer aldığı bu fotoğraf çalışmasında, kılıcı ve kalkanıyla birlikte, Hristiyan inanışına yoğun göndermeler ve militarist söylemler içiçe geçiyordu. Aşağıda örneklerini görebileceğiniz, , ve gibi fotoğraf çalışmalarında görülebilecek militarist-milliyetçi söylem, ABD'nin ulusal birlik oluşturma çabalarının doğum sancılarının fotoğraf sanatında kullanıldığının belgeleridir bize göre. Molte ve Thomas, bu fotoğraf çalışmalarının her biri için haftalarca hazırlanıyordu. Askerlerin duruşları, pozisyonlar için saatlerce denemeler yapıyorlardı. Mole, boş bir alana, hangi şeklin gerektiğini çizdikten sonra, her bir asker için yere işaret koyuyor böylece kaç askere ihtiyacı olacağını çıkarıp, megafonla, askerlerin nerede konumlandırılmaları gerektiğini yönetiyordu. Bizi de ilgilendiren başka bir ilginç örnek de, Living Portrait of President Woodrow Wilson/Başkan Woodrow Wilson'ın canlı portresidir. Birinci Dünya Savaşı sonrası ABD ve Özgür Dünya çıkarlarına uygun olmak üzere yeni bir dünya düzeni gerektiğini savunup, 'ni yayınlamış olan Başkan Wilson, Arthur Mole'un görkemli çalışmalarından biriyle ölümsüzleştirilmiştir. 1918 yılında Ohio'daki Sherman Kampı'nda 21.000 asker ile oluşturulan şekil, Mole'un en bilinen çalışmalarından biridir. Başkan Wilson'ın bizzat Tüm samimiyetimle diye özel olarak imzaladığı fotoğraf çalışması, sadece bir portre çalışması değildir. Fotoğraf, Wilson'ın saçından duruşuna kadar, Vatan kavramına göndermede bulunur ve Wilson'ı Orduların Başkumandanı olarak sembolize etmektedir. Mole'un fotoğraflarındaki önemli bir detay da, çalışmalarını Living/Yaşayan-canlı diye isimlendirmesidir. Piksellerin insanlardan oluştuğu bu fotoğraflarda, insanlar bir araya gelerek devasa semboller, armalar, bayraklar, silahlar oluşturuyor. İnsan, kendi yarattığı simgeleri bir yandan yüceltirken, diğer yandan onların minik birer parçası oluyor. Sembollerin hizmetine giriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/miller-icin-ilahi/", "text": "Ben bir bilim kurgu yazarıyım, en iyi ihtimal dahilinde bile riskli bir iş. Kasım 1995 'te Don Congdon'dan bir telefon aldım. Tanıdığım ama hiç tanışmadığım bir edebiyat ajanıdır. Congdon tam işinin ehlidir. William Styron ve Ray Bradbury'yi temsil ediyordu. Leibowitz İçin İlahi adında bir kitap duyup duymadığımı sordu. Ben de evet tabii ki duydum, dedim. Kim duymamıştı ki? İlahi, sadece bilinen değil, aynı zamanda türün hayranları dışında da okunan birkaç bilim kurgu kitabından biridir. 1950'lerde yazılmış bir nükleer kaygı romanıdır, Güneybatı'daki bir keşiş düzeninin ve Alev Tufanı veya nükleer savaştan sonraki yeni Karanlık Çağ'da bilimsel bilgiyi canlı tutma çabalarının hikayesini anlatır. Leibowitz Manastırı ve komşusu Sanly Bowitz köyü, bir çete tarafından şehit edilen, keşiş olacak ve -belki de bir aziz denebilecek- Los Alamoslu bir bilim insanından almıştır. Leibowitz Yahudi'ydi. Kitabın adındaki mizah da bundadır. Soykırım sonrası ilk büyük bilim kurgu romanıdır İlahi, bilimin yeniden doğup medeniyeti bir kez daha yok ettiği yaklaşık iki bin yılı kapsayan üç kısa romanın karılmış halidir. Akbabalar için iyi bir yıldı Miller'ın tekrar tekrar beliren nakaratıdır. O, kibarca söylemek gerekirse, Gelişim denen kavrama hiç inanmadı. 1959 'da yayınlanmasından bu yana İlahi'nin baskıları hiç tükenmedi ve milyonlarca kopya sattı. Düzenli olarak lise ve üniversite okuma listelerinde yer alıyor. Katolik okullarında dahi. Ben de evet dedim. Düşünüyordum da, allahına dek evet yani. Milyonlarca insan gibi, Leibowitz için İlahi'yi okumuş, sevmiş ve hiç unutmamıştım. Daha da önemlisi, iş arıyordum. Hayatımın yarısını New York'lu yayıncılar için serbest ticari işlerle kazanıyorum editörlük, hayalet yazarlık, romanlar, genç yetişkin kitapları, kapak kopyası vb. Bazıları ilginç oluyor, bazıları oldukça kasvetli. En son romanım, Pirates of the Universe/Evrenin Korsanları, iyi eleştiriler almış, ama çok para kazandırmamıştı. Serbest çalışanın plastik cankurtaran halatı olan kredi kartlarımda beş kulaç dipteydim. Bunun farkında olduğundan, Playboy'dan iyi arkadaşım, editör Alice Turner, Congdon uzun, zarif, edebi öğle yemeklerinden birinde Miller'ın sorunlarını ona anlattığında iş için beni önermişti. Congdon bana ancak ufak bir köpekten daha ağır olabilecek bir kutu verdi. Açmadan eve götürdüm. İçindeki taslak neredeyse 600 sayfa uzunluğundaydı! Bir kitaba saplanıp kalmanın ne demek olduğunu bilecek kadar uzun süredir yazıyorum. Kıvranırsın, keman çalarsın, her şeyi yeniden yazarsın. Miller, Congdon'a durumunu ekrana tükürmeye çalışmak olarak tanımlamıştı. Dediğim gibi, bir karmaşa bekliyordum. Bütün öğleden sonra ve gecenin büyük bölümünde hepsini okudum. Ertesi sabah onda kitabı bitirmiştim. Muhteşemdi. Çok güzeldi. Neredeyse mükemmeldi. Tek bir sıra ya da tek bir kelime bile yanlış değildi. Bu kaba taslak ya da parça yığını değil, 592 sayfa boyunca kendinden emin, zarif ve ustaca ilerleyen kusursuz, egzotik ve inanılmaz zengin bir başyapıttı. Adı bile vardı: Saint Leibowitz ve Yaban Atı Kadın. Hikaye, ikinci İlahi novellası zamanında, 34. yüzyılda geçiyor. Leibowitzan keşişi Blacktooth'un bakış açısından anlatılıyor ve Denver'daki Kilise ile Texarkana'daki vahşi ve saldırgan yeni bir imparatorluk arasındaki mücadeleyi anlatıyor. Ortada kalanlar tepelerde yaşayan mutant hayaletler ve ovalara hükmeden at göçebeleridir. Silahlar henüz yeniden icat edilmiştir ve Blacktooth, Brownpony adında dünyevi bir kardinalle seyahat etmektedir. Kardinal, kilise tarafında savaşsınlar diye hayaletleri ve göçebeleri gizlice silahlandırmaktadır. İşleri karmaşıklaştırmak için, elbette bir kız vardır: güzel, anlaşılması zor ve saygısız bir genç hayalet. Dahası da var. Çok daha fazlası. Congdon'ı arayıp kitabı sevdiğimi ve işi istediğimi söyledim. Congdon özgeçmişimi Miller'a gönderdi, Miller da basitçe şöyle yazdı: Bu adamı hiç duymadım ama bana uygun gibi iyi geldi. Daha önce Congdon'a biraz espri anlayışı olan her aptalın bu kitabı tamamlayabileceğine dair güvence vermiş. Bantam'dan onay beklerken Congdon bana biraz mevzunun geçmişini anlattı. Saint Leibowitz ve Yaban Atı Kadını yedi yıl önce Bantam'daki Lou Aronica'ya yayıncıların kibarca altı haneli rakamların ortasında dediği rakamlarla satılmıştı. Aronica uzun zaman önce yok olup gitmişti, önce Berkley'e sonra Avon'a ulaşmak ve projeyi bitirmek için Bantam'ın mevcut patronlarından izin almamız gerekiyordu. Paranın çoğu hala ödenmemişti ve bunca yıldan sonra kitabı isteyecekleri kesin değildi. Ama Congdon gerekirse bir yere yerleştirebileceğinden emindi. Ben de öyleydim. Proje için masamı temizledim. Not almaya, plan yapmaya, işe koyulmak için hazırlanmaya başladım. İlahi'yi tekrar okudum ve güncelliğini nasıl koruduğuna şaşırdım. Congdon ve menajerim Susan Protter beni borçtan kurtaracak geçici bir anlaşma yaptılar. Kapakta adım geçmeyecekti ama benim için sorun değildi. Türe aşina olanlar ve sektördeki insanlar bu işi benim yaptığımı bileceklerdi. Hala Bantam'dan haber bekliyorduk ki Congdon Noel'de beni arayıp Sana kötü bir haberim var. Walter dün intihar etti, dedi. Hem çok üzülmüş ve hem dehşete düşmüştüm. Hayal kırıklığına da uğradım. Muhtemelen hala işi alacağıma dair güvence almış olsam da, Miller ile tanışmayı ve çalışmamın onayını almayı dört gözle bekliyordum. Congdon beni bu düşünceden mahrum bıraktı sonradan. Kırk yıl boyunca onun menajerliğini yaptım ve yüz yüze hiç tanışmadık, dedi. Aile Miller'ın ölümünün ayrıntılarını açıklamak konusunda anlaşılır bir isteksizliğe sahipti, ancak yavaş yavaş söylentiler dışarı sızdı. İroni keskindi: İlahi'nin üçüncü bölümü intihara karşı keskin bir polemiktir. Janrın takipçilerinde karışık duygular vardı. Miller popüler bir figür olmamıştı hiç. İlk başarısından sonra düşmanlar edindi, daha sonra Bilim Kurgu topluluğundan tamamen çekildi. Huysuz bir kişiliği vardı. Ailesinden de uzaklaşmıştı. Mülkiyeti onu tanımak için çok çaba sarf etmiş kız torunu tarafından idare edilecekti. Kız Teksas'ta büyümüş, kökleri Ortadoğu'ya dayanan bir Arafat'tı. Bu karmaşık kültürel miras, belki de Katoliklik ve Batı hakkında çok derin çelişkiler yaşayan bir yazar için aslında cuk oturan başka bir ironiydi. Bantam sonunda onayladı ve işe koyuldum. Miller kitabın nereye gitmesini istediğini gösteren oldukça ayrıntılı bir taslak bırakmıştı. Bazıları Congdon'a mektuplar şeklindeydi; bazıları Aronica'ya ve kendisine notlardı, diyalogla tamamlanmış birkaç sahne de vardı. Kitabın son yüz küsur sayfasını Miller'ın talimatlarına göre yazdım. Diyaloğunun ve açıklamasının her kelimesini kullandım ve hatta süreklilik için İlahi'den parçalar alıp çalıştım. Miller tekrarlanan imajlara bayılırdı: akbabalar, katırlar ve yaşlı bir Gezgin Yahudi örneğin. Miller her zaman üslupçu olmadığında ısrar etmişti ama bu Ian Fleming gibi yazdığı anlamına da gelmez. Dikkatli ve titiz bir yazardı, kuru bir espri anlayışıyla birlikte. O, açıklık için çok çabaladı, ki bu doğrudan olmakla aynı şey değildir. Sesini yakalamak biraz zaman aldı ama başardığımda gayet doğal geldi. Ortama ve karakterlere gömülmüş buldum kendimi. Bir editör ve kitap cerrahı olarak, yoldan nasıl çekileceğimi ve katkımı nasıl şeffaf hae getireceğimi biliyorum. Bunu genellikle yazarak yaparım bir ustayı taklit ederek yazmak ne kadar daha zevklidir! Michael Jordan ya da en azından Larry Bird ile oynuyordum ve NBA'de dedikleri gibi, bu durum benim de oyunumun seviyesini yükseltti. Kitap üzerinde çalışırken ne kadar şanslı olduğumun farkındaydım. Alice Turner'ın tavsiyesi beni araştırma yapmaya gerek duymadan yapmadan işe aldırmıştı ve ben kesinlikle doğru kişi olsam da, aynı şeyi yapabilecek birkaç bilim kurgu yazarı daha vardı. Michael Bishop, John Kessel ve Karen Joy Fowler hemen akla gelenler. Ayrıca bu çalışmayı ağza alınmayacak kadar berbat edebilecek bir sürü insan da vardı. Çalışırken kitaba iyice aşık oldum ve garip bir şekilde Miller'a da. Birbirinden farklı iki yazar düşünemiyorum. Kesinlikle bir üslüpçuyum ve siyaseten materyalist, Marksist ve modernistim. Miller'ın tarihi döngüseldir ve kahramanları genellikle kutsiyete bürünmüş aptallardır. İnsanlardan çok az şey bekler, ancak onları tekrar tekrar sever ve affeder Hıristiyanlığın anlamı budur ona göre. Evet, sanırım böyledir. Beş ay sonra iş bitmişti. Teslim ettim ve ajans, aile ve son olarak Bantam tarafından onaylandı. Bu arada, editörüm Tom Dupree ayrıldı. Yerine geçen kişi açısından şansım yaver gitti, Pat LoBrutto, sadece sağlam bir bilim kurgu profesyoneli değil, aynı zamanda Walter Tevis'in Doubleday'deki editörü olan bir edebiyatçıydı. Pat sayesinde redaksiyon ve kapak içi metnini onaylamama izin verildi. Bantam baskısında yer alan nihai haritalar için Yeni Romayı da içeren Miller'ın karmakarışık coğrafyası üzerinde haftalarca çalıştım. Tamamlanmış kitap tamamen Miller'ın kitabıydı ve hala da öyle. Her ne yaptıysam, onun gibi yazdım; ve umarım yeterince kendimi geri çekip. Mutlu sonla biten eşsiz bir başarı öyküsünün parçası olmaktan mutluluk ve gurur duyuyorum. Time and Again veya Roth'un Call it Sleep adlı uzun zamandır beklenen devam yapıtlarının aksine, Walter M. Miller Jr.'ın Aziz Leibowitz ve Yaban Atı Kadını, yazarına ve selefine layık biçimde başlı başına bir başyapıttır. Onu yedi bitirdi bu kitap ama nihayetinde başardı. Birlikte bu kadar uzun ve yoğun bir şekilde çalıştığım adamla tanışamadığım için üzgünüm. Ölümünden sonra bile. Ama bu aslında hiç olası değildi. Lucius Shepard işi aldıktan hemen sonra bana bir hikaye anlattı. Güney Florida'da yaşarken Lucius, sadece birkaç kilometre uzakta yaşayan Walt Miller'dan bir hayran mektubu almış. Miller onun yazılarını övmüş. Sonra altta şöyle yazıyormuş: Not: Bu seninle tanışmak istediğim anlamına gelmiyor!"}
{"url": "https://futuristika.org/milorad-pavic-ve-romani-yeniden-dusunmek/", "text": "Hazar Sözlüğü'nü yıllar önce çevirmiştim. O yıllardan hatırladıklarım, kitabın hiç bitmemesini istemiş olmam ve Milorad Pavic'in bütün kitaplarını keşke ben çevirebilsem diye düşünmüş olmamdır. Barok şiir uzmanı bir edebiyat tarihçisi olan Pavic, kendi deyişiyle ve Hazar Sözlüğü'nde de gördüğümüz gibi, gerçeğin en iyi biçimde kurgu dünyasında yansıyabileceğini kanıtlama peşinde olan bir yazar. Yüz bin kelimelik bir sözlük-roman olan Hazar Sözlüğü'ne okumanın herhangi bir anında, hiç kaybolmadan, herhangi bir yerinden girmek mümkün. Sözlüğün maddeleri sıra önemsenmeden de okunabilir. Pavic, Hazarların tarihi aracılığıyla mitler ve dinler konusunda düşünmeye davet ediyor bizi. Bu kitaba tarihi roman, polisiye, macera romanı, kabalistik bir eser, fantastik bir kitap demek mümkün. .. Gerçeğin peşindeki bir polisin soruşturması, icatlarla dolu düşsel anlatılar, zevkle ve tutkuyla okunan bir hikaye. Hazar Sözlüğü, Hazar Denizi kıyısında, Volga Nehri'nin döküldüğü yerde yaşayan gizem li halk Hazarla r gibi büyüleyici. Ruslar tarafından 965 yılında yok edilen bu halkla ilgili hiçbir maddi kalıntı bulunamamıştır bugüne kadar. Ama Hazarlar tarihe olağanüstü bir olay dolayısıyla geçmişlerdir: Hep birlikte eski dinlerini bırakıp üç büyük kitaplı dinden birini kabul etmişler. Efsaneye göre Hazarların kralı üç büyük dinin temsilcilerini halka açık bir toplantıda yarıştırmış: Bir haham, bir keşiş ve bir derviş. Ama kimin galip geldiği belli değildir efsanede. Kesin olan şudur: Hazar halkı din değiştirdikten kısa süre sonra tarih sahnesinden silinmiştir. Bu sır Volga ağzındaki bölgede araştırmalar yapan arkeologla nn ve nümizm atların takıntısı haline gelmiştir. Efsane, folklor ve ezoterizmin iç içe geçtiği yapıt aracılığıyla okuyucu da bu kayıp ha İlan izlerini sürebilir. Pavic çok sevdiği barok şairler aracılığıyla metnin iç bakış açılarını çoğaltmıştır, daha önce de belirttiğimiz gibi başından, sonundan ya da çapraz/kanşık biçim de okun a bilir kitap. Pavic'e göre Hazarların tarihi, romancı için ideal olan, boşluklarla dolu bir tarih. Muhayyilenin, efsanenin, mistisizmin, folklorun, gerçek ya da uydurulmuş bilgilerin bütün kaynaklarından yararlanan Pavic baş rolü okuyucuya bırakıyor. Kitabın kahramanı olmak ona düşüyor. Okuyucuyu çeken özellikle bu özgürlük. Pavic'e göre nasıl heykeller ve tablolar bakılan açıya göre değişirse kitaplar da birçok anlam katmanı sunabilir ve okuyucu kendi duyarlığına göre bunlan aramayı tercih edebilir. Sırp edebiyatında güçlü bir sözlük geleneği olduğunu belirten yazar, Hazar Sözlüğü'nün de bu gelenek içinde yer almasını ve bu geleneği daha da ileri götürmesini istediğini söylüyor. Pavic'e göre roman krizde değildir, krizde olan gerçekçiliktir. Komanı yeniden düşünmek ve bu bağlamda XXI. yüzyılda yeni şeyler inşa etmek gerekir. Ona göre romanın bir mesajı da şudur: Dünyamızı tek bir biçime, tek bir ideolojiye, tek bir dine, tek bir düşünme ve yaşama biçimine, tek bir kültür modeline indirgememek gerekir. Bu dünyada gerçek yoktur, herkesin kendi gerçeği vardır. Pavic Hazarların öykülerinin bu sorunlardan söz etmek için bir bahane olduğunu söyler, Dünyayı tek bir tuza indirgemek ölümdür. der."}
{"url": "https://futuristika.org/mimaride-anarsizm-kokusu/", "text": "1943'te New York'ta doğan ve 38 yaşında aramızdan ayrılan Matta'nın babası Şilili sürrealist ressam Roberto Matta, annesi Amerikalı ressam Anne Clark, Marcel Duchamp ve karısı Teeny ise vaftiz anne-babası idi. Çocukluğu New York, Şili ve Paris üçgeninde geçen Matta, Cornell Üniversitesinde mimarlık eğitimi aldı. Sanatın nesneleştirilmesine karşı duruşu daha öğrencilik yıllarında başlayan sanatçı, fotoğraf, film, video, kolaj ve heykel gibi farklı alanları kesiştirerek tüm anarşitliğini dışavurmuştur. Metamorfik olasılıkları tespit etmek için polaroid fotoğrafları altın levhalarla yağda kızartır mesela, evsizler için Garbage Wall Çöp Duvarı adında aykırı bir sığınma evi tasarlar. O dönem yeni yeni filizlenen grafitti akımını betimlemeye siyah-beyaz fotoğraflarını elle boyayarak renklendirir. Nesneleri yapım amacından farklı kullanarak onlara yeni anlamlar kazandırmaya çalışan Matta'nın, Soho'nun bir sanat merkezi olmasına katkısı çoktur. 1973'te başlattığı Anarchitecture akımı ise anarşi ve mimarlığın bileşimi, varolan mimarlığı sorgulama eylemine dönüşmüş bir harekat. Richard Nonas, Suzanne Haris gibi isimlerin katıldığı grup, Amerika'nın o yıllarda içinde bulunduğu ekonomik kriz sonucu New York'un boşaltılmış ve yıkılmak üzere olan binalarını mekanları seçmişler, bu artık binaların dışlanmasını, mekanların politik konumlarını, özel mülkiyeti tartışmışlar, anarşist mimari örnekleri sunmak üzere projeler hazırlamışlardır. Matta'nın belediye tarafından er ya da geç yıkılacak ya da yıkılmak üzere olan bakımsız ve işe yaramaz binaları 50 dolar, 70 dolar gibi komik fiyatlara satın alarak başlattığı eylemler, genel ve geleneksel mimarinin otoriter duruşuna deprem etkisi yaratmıştır. Bu dönemde gerçekleştirdiği, fotoğraflayarak ve filme çekerek arşivlediği geçici eserlerine bir iki örnek vermek gerekirse: Splitting (1974 Yerine bir toplu konut projesinin yapılacağı bir aile evi), In Day's End (1975 Çürümeye bırakılmış bir iskele deposu), Tershole, Conical Intersect (1975 Paris Bienali için Les Halles'de şimdiki sanat merkezi Pompidou'nun yerinde bulunan iki ev). 1976'da kendisini de projesinin bir parçası haline getirir Matta; Institute of Architecture and Urban Studies'de düzenlenen davetlisi olduğu ve dünyaca ünlü mimarların katıldığı sergiyi basar ve binanın bütün pencerelerine ateş eder. Bu bir bakıma, şehrin içinde olduğu ekonomik kriz sonucu işlevini yitiren binaların yıkılması ardından yeni yapılacak olanların kararlarının ticari ve politik ilişkiler sonucu belirlenmesine ve pek çok mimarın şehirde süren dalaverelere alet olmayı seçmesine tepkisidir. Aynı yıl Matta'nın yaşadığı Soho'daki çatı katından atlayarak intihar eden, her zaman onun gölgesinde kalmış, içine kapanık ve sorunlu ikiz kardeşinin ardında bıraktığı bunalımı Jane Crawford ile evlenerek aşmaya çalışan Matta, 2 yıl sonra kansere yenik düşer. İstanbul Modern'de şu sıralar devam eden Suyun bir arada tuttuğu sergisinde Matta'nın eserlerine de denk gelebilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/mimarlik-uzerine-bir-sergi/", "text": "Mimarlık bir serginin konusu olursa ne olur? Mimarlık sanat ile nerede kesişir, sanat olmaktan hangi noktada uzaklaşır? Mimarlık üzerinden güncel sanat üzerine neler söylenebilir? Mimarlığın sanat olma imkanlari var mıdır? Mimarlık Üzerine Bir Sergi bu soruların etrafında dolaşarak sanat ile mimarlık arasındaki mesafeyi irdeliyor, dokundukları noktaları keşfetmeye çalışıyor. Mimarlık Üzerine Sergi 5 mimarlık ve sanat kollektifi ile mimari ve mekansal anlamlar uzerine yoğunlaşmış 2 sanatçıdan oluşan toplam 7 ayrı çalışma ile bu tartışmalı konuya eğiliyor. Mimarlık alanında çalışan veya çalışmış olan bu mimar ve sanatçılar mimarlık ile sanatın ilişkisi üzerine teorik, sanatsal ve profesyonel alanlarda çalışmalar yapmış kişilerden olusuyor. Her bir grup ve sanatçı kendi birikimlerinin doğrultusunda ALANistanbul'un sergi mekanlarina özel olarak gerçekleştirdikleri çalışmalarını sergiliyor. Mimarlık ve sanatın kimi zaman sorunlu ve çelişkili kimi zaman ise birbirlerini tamamlayan ve besleyen ilişkisi üzerine farklı anlatım dilindeki çalışmaları ile birer bakış geliştiriyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/mircea-cartarescu-ve-tek-kanatli-kelebekler/", "text": "Joyce'ın Dublin'i, Borges'in Buenos Aires'i, Durrel'in İskenderiye'sine benzer, Cartarescu'nun Bükreşi'i var mı. Son on beş yıldır Bükreş', keşfetmedim, şehri yarattım. Orbitor'daki Bükreş tamamen inşadır. Benim Bükreş'imdir, bugün yaşamak için uygun bir yer değil artık, üç milyon insanla birlikte bir büyükşehir, çok fazla otomobil ve ağır bir kirlilik ve gürültü var. Acımasız kapitalizmin sembolü olmuş durumda, sanayi sermayedarlarının ve dev şirketlerin, nüfusun kalanını sömürmek için birbirinin üzerine çıktığı bir yer. Yaşamak için tehlikeli. Benim yazdığım Bükreş çok farklıydı. Çocukluğumun ve gençliğimin Bükreş'i. Tarafsız konuşursak, şehir o zaman çok daha güzeldi ama benim için çok daha fazla bir şeydi, bir mucizeydi, nereye baksa harikalar gören bir oğlan için. Çocuk bir birarayagetiren, eline geçerse onunla kendi dünyasını kuruyor. Gördüğünüz gibi benim de Bükreş ile bir aşk/nefret ilişkim var: Orbitor'u yazmaya başladığımda aşk asıl güçtü. Son yıllarda şehirden git gide hoşlanmamaya başladım. Bugün Bükreş daha çok yıkıntılar için bir inşa alanı. Bükreş Bask dili gibi, ancak annenden öğrenebilirsin. Burayı anlamak ve hissetmek için burada doğman şart. Daha doğrusu onun tarafından doğurulman ve ona benzemen gerekir. Yoksa Bükreş çok fazla karışık gelecektir, örümcek ağı ya da labirent gibi. Tekinsiz ve tehlikeli olabilir. 19. yy Paris'i gibi Bükreş'in de bir yeraltı yaşamı vardır, gizemle doludur. Fakat Paris'ten farklı olarak, doğuludur, daha çok İstanbul ya da Kahire gibidir, Paris'in Brüksel ya da Viyana ile yakın olması gibi. Yazmaya sıradan ve gerçekçi bir şey ile başlıyorum, iyi bildiğim bir şey ile, sonra adım adım metnin aklı dümeni ele alıyor. Sıradaki sayfada ne yazacağımı asla bilemiyorum, bir planım yok, nereye gittiğimi bilmiyorum. Oldukça yavaş yazmanın avantajını kullanıyorum: Çünkü el ile yazıyorum, aynı anda düşünmek için oldukça zamanım oluyor. En önemlisi, her ayrı sayfanın kendi yapısı, hikayenin ya karakterlerin ya da ya da daha geniş yapının üzerinde önceliği ele alıyor. Elle yazmak, beyaz sayfa ile aranda yakın bir ilişki doğuruyor, neredeyse bir ayna işlevi görüyor. Yazma işi iyi gittiğinde, önümde nihai metni görür gibi olurum, sadece onu saklayan beyaz sayfayı silmem gerekir. Sahip olduğumuz en eski hatıralar, iki, üç ya da dört yaşındakiler, düşlerle benzerlik gösteriyor. Binaları, manzarayı ve insanları hatırlayabiliriz, her zaman gerçek olmaları gerektiğine dair bir his vardır içimizde yoksa onları böylesine detaylı göremezdik. Aynısı düşlerimiz için de geçerli. belirli rüyalarıma dair güçlü hatıralarım var, öfkeli ve rahatsız edici düşler. Düşleri, hatıraları ve gerçekliği; Möbius Şeridi gibi, birini diğerinden ayırt edemeyecek şekilde düşlüyorum. Tarihsel gerçeklerden uzak durup, hafızamdaki boşlukları fantezilerimle dolduruyorum. Atalarım hem anne hem baba tarafında çiftçilerdi. The Left Wing çoğunlukla Bulgaristan'daki atalarımla ilgili. Bulgaristan'da bir köyün tüm nüfusunun yaşadığı maceraları hayal ettim, donmuş haldeki Tuna Nehri'ni geçmeye zorlanmışlar, Romanya'ya sığınmışlar köyün mezarlığında meleklerin ve şeytanların birbirine girdiği kıyametbilimsel bir savaşın da yer aldığı garip olaylar sağolsun. Üçüncü cilt ise babamın atalarına odaklanıyor. Hiç var olmamış Polonyalı bir prens yarattım, diyelim ki Romanya'ya yerleşmiş bir Yahudi kadınla aristokrat ilişkisi hakkında. Bu şekilde kendi kafamda kendimi de Polonyalı aristokratlardan gelmiş şekilde kurabildim. Metnin ana motifinde gelecek, insanlar için hiçbir şey, fakat geçmiş her şey demek. İnsanlığı kısmen kör diye niteliyorum. Geçmişi görebiliriz, geleceği değil. Simetri bize geleceği de geçmişi gördüğümüz gibi göreceğimizi sunuyor, tabii ki böyle değil. Kelebekler gibiyiz, ama tek kanadımız var bu halde hafızamız içinde uçmak durumundayız. Geleceği de hatırlayabilecek olsaydık, peygamberlere dönerdik. Bir şekilde, peygamberler insani özellikler taşırlar, bildiğimiz kadarıyla, İlahiler hepimizin birer peygamber olacağımız, meleklerin dilini konuşacağımız bir dönemin geleceğini söylüyor. Kelebek, çünkü kelebek insanın durumunun dokunaklı bir durumunu yansıtıyor. Antik Yunan, Aklı kelebek kanatları olan bir kadın gibi tasvir etmişti İnsanlara kelebekler demişlerdi. Neden? Çünkü kelebek neticede dönüşüme uğrayan bir varlıktır. Larva şeklinde başlar, kendini kozaya kapatır ve neticede kanatlı bir yaratık olarak dirilir. Aynısı bizim için de geçerli: Başlangıçta, gezegende yıldızlı gökyüzünün altında sürünen larvalardık, sonra kendimizi kitledik birleşme ve gerçek hayatı ele geçirme umuduyla. Bedenimizde en az üç organımız kelebek şeklinde. Omurgayı kesip açarsanız, ufak, gri, güzel kelebekler görürsünüz. Kafatasımızın tam altında kelebek şeklinde bir kemik var, böyle gider. Simetrinin ve ölümsüzlüğün bu sembolü her yerde görülebilir. Kelebek, Orbitor'un kesin simgesidir, bütünüyle temeldir, sadece yapısal anlamda değil- her sayfada ufak, kelebek şekilleri görebilirsiniz. İncil, önemli bir kaynak, romanın zemininde mevcut. Ateist ve sapına kadar komünist bir ailede yetiştim büyürken kızkardeşimle birlikte kilisenin kapısından adımımızı atmadık. İncil'i okumaya başladığımda otuz yaşımdaydım. İncil'in bütün o genetik soyağaçları, aile meseleleri ve mistik hezeyanlarla olduğu fikri vardı. Kısacası hiçbir fikrim yoktu. Roman gibi okumaya başladım. Roman ile ilgisinin olmadığına sonradan aydım. Yedi yıl her gün okudum. Hiçbir kitabın içine bu kadar girmedim. İşin aslı, Dante, Şekspir ve Dostoyevski gibi yazarların aramızda olmasının nedeni İncil'e dayanıyor sanırım. Bir de Yunanlılara. Herhalde İsa ve Sokrates olmasaydı hiçbir şeyimiz olmazdı. Bir şekilde Kabalacılar da bizim okuyup dünyayı anlamlandırma çabamızın aynısını uyguluyor temelde, tefsir meselesi, Kabala, işi biraz daha ileri götürüyor. Kafka, uzun ve yorucu bir yolculuğu anlattığı bir metin yazmıştı. Bir noktada, önünde beliren upuzun bir duvar nedeniyle duruyordu. Duvarın kendi alnı olduğunu farkında, kendi düşüncelerinin sınırına gelmiş. Benim sanatçı ve entelektüel arzum, önümdeki duvarı yıkıp geçmek, kafatasımın önünün parçalamak. Kendi karanyumum tarafından engellendiğim gerçeğinden utanıyorum. Orbitor'daki yeraltı tünellerinin temelinde Ernesto Sabato'nun romanı Abaddon el Exterminado/Kahramanlar ve Mezarlar var. Yer altı ve tünellerle ilgili başka bir muhteşem kitap Thomas Pynchon'un V'si, zamanımızın en önemli romanlarından ve üstümdeki etkisi büyük. Yer altı dünyası neticede edebiyatta sık görülür, Dante'nin Inferno'suna kadar gideriz. Lovecraft'ın dünyasına, okumaya başladığım an yakınlık hissettim. Üzgün, yalnız bir adam neden olduğunu bilmediği halde, yeraltında devasa mağaraların içinde uyanıyor. Yeryüzünde çıkmak için yola koyuluyor ve sonunda dünyamıza bir giriş buluyor. Yakınlardaki bir kulübeden yardım isterken insanların ondan neden kaçtığını anlamıyor, neden sonra bir aynanın yanından geçerken farkına varıyor. Anlatıcının dehşeti. Hikaye beni oldukça etkilemişti. Orbitor'un üçüncü cildini yazarken öfkeliydim. Romanya'da devrim olduğunda otuz üç yaşındaydım. hayatımın ilk yarısını bir hapishanede geçirmiştim, komünist rejimde yaşananlara dair içimdeki büyük öfkeyle yazdım. ama en büyük öfkem, Romanya'daki devrimin etrafında örülen yalanlara dairdi. TV'lerden yayımlanan ilk devrimdi, birçok açıdan Batı dünyası tarafından yönetilmişti. Ekranlarda gördüğümüz devrim ile sokakta gördüğümüz arasında büyük fark vardı. Popüler isyan kisvesiyle bir darbe sahnelenmişti ve partinin yeni bir versiyonu iktidarı ele almıştı. Büyük bir yalandı, dev bir yalan, tecrübe ettiğim en büyük yalan. Aya inişin sahte olduğunu söyleyenler vardır, Amerikalılar her şeyi TV stüdyosunda kurgulamış falan filan. Bunun gerçek olduğu ortaya çıksa ve aslında Neil Armstrong aya hiç ayak basmamış olsa bile, devrimin yoldan çıkarılmasında hissettiğim kadar ihanete uğramış hissetmem. 1956 yılında Stalin'in ölümünden üç yıl sonra doğmuşum, otuz dört yaşımdayken Çavuşesku öldü, yarısında hapsedildiğim hayatımın intikamını aldım. Benden çalınmış olanı geri aldım, bu nedenle gerçekçi olmayı, güzel bir şey yaratmayı reddediyorum Tersine, Honore Daumier'in karikatürde yaptığı gibi, insanın şeytanı yanını gösteren sanatçıların geleneğini izliyorum. Üçüncü cildin diğer kitapların dışında durduğunu söyleyenler var. Fakat benim aklıma göre üçüncü cilt, Kötülüğün Çiçekleri, diğer iki kitaptan yetişmiş kötü çiçekler. Ben de, çocukken, komünizme inandım, babam sürekli ondan bahsederdi. Fakat bir yanılgıda yaşadık. Çavuşesku ütopik komünizmin saygıdeğer her öğesini birer birer yok ettikçe, babam dehşet verici biçimde kayboldu, an be an, inandığı her şeyin yalan olduğunu gördü O nedenle üçlemenin en dehşet kısmı da babamın parti kitabını ateşe verip ağlamaya başladığı sahnedir, o noktadan sonra bir insan olarak mahvoldu ve devrim sonrasında da asla düzelmedi. Dört buçuk milyon nüfuslu Romanya'da komünizme inanan Allahın kulu kalmamıştı, Bükreş'teki tüm evlerin aynı anda kızıl kitabı yaktıklarını ve dumanların tüm şehri kapladığını hayal ettim. Hiroşima ya da Sodom ve Gomorra yok edildiğindeki kadar duman vardı."}
{"url": "https://futuristika.org/miron-zownir-gercek-sanat-her-zaman-yeraltindadir/", "text": "Erman Akçay, yetmişli yılların punk günlerinden Moskova'da komünizmin çöküşüne dek, yirminci yüzyılda tarihin keskin dönüşlerini yerinde görmüş, en sıra dışı fotoğraf sanatçılarından Miron Zownir ile söyleşisini Futuristika ile paylaştı. Sokakların ve içten içe çürümenin bize göre şair fotoğrafçısı Miron Zownir, radikal bir fotoğrafçı, film yapımcısı, yazar ve bar fedaisi. Karlsruhe doğumlu, 1976 yılında Berlin'e taşınıyor, orada da yerleşik hayata geçemiyor. Göçebe hayatı onu Yeni Dünya'ya; New York'a, Los Angeles'a, Pittsburg'a kadar sürüklüyor. 1997'de, insan hayatının görmezden gelinen, rahatsızlık verici gerçeklerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdiği Radical Eye- The Photography of Miron Zownir adlı kitabı yayımlandı. Zownir, Kein Schlichter Abgang adında bir cinayet romanı da kaleme alıyor. Yeni romanı üzerinde çalışan Zownir, yazın ve fotoğraf çalışmalarının yanısıra, birçok ödüle layık görülen 1993 tarihli Skinheadlane gibi kısa metrajlı yeraltı filmleriyle de tanınıyor. Werner Herzog'un favori aktörlerinden Bruno S.'in trajik hayatına değinen Bruno S Estrangement in Death belgeselini çekeli on yıldan fazla oldu. 70'lerde Kreuzberg'de yaşadığım dönemde asker kaçağıydım ve geçici olarak düşük ücretli işlerde çalışıyordum. Bu süreç boyunca birçok göçmen işçiyle iletişim halinde oldum ve hiçbiriyle kişisel bir problemim olmadı. Berlin'de o dönem herkes politik anlamda açık görüşlü ve solcuydu. Irkçılık, Berlin'de yaşayanların çoğu tarafından hoş görülmezdi. Tabii ki, farklı kültürlerin kaynaştığı ve çatıştığı, özellikle de yoksul kesimlerde yaşanan gizli ırkçılıktan söz etmiyorum. Ama şunu söylemeliyim ki, herhangi bir etnik önyargısı olmayan ve açık fikirli biri olan ben bile, o zaman Türk arkadaş edinmemiştim. Tanıştığım Türk göçmenler pek Almanca bilmiyordu ve merhaba, hoşça kal dışında iletişim kurmaya hevesli değillerdi. Ancak herhangi bir düşmanlık ya da nefret hissi de yoktu. Türkler ve Almanlar iş dışında herhangi bir bağ kurmuyorlardı. Bence iki taraf arasındaki bu mesafe, özgür yetişen bireylerin politik bilinci sayesinde kapandı; özellikle de Kreuzberg'de. Ama dediğim gibi, bu birden ortaya çıkan bir şeyden çok, son on yılda gelişen yeni bir anlayışın getirisi. 80 ve 90'lı yıllar ırkçılığın her iki taraf için de şiddetlendiği zamanlardı. 90'larda birçok genç Türk, duvar yıkıldıktan sonra aptal Nazilerin provokasyonlarıyla şiddet yanlısı olmuştu. Bu durumu bizzat ben de, Alman olmam ve saçlarımın kazınmış olması nedeniyle saldırıya maruz kalarak deneyimledim. Buna rağmen olaylar hiçbir zaman Türklerin ve Almanların birbirinden nefret etmesine yol açacak kadar ileri gitmedi. En fazla birarada olmaktan rahatsızdılar, diyebiliriz. Tabii, benim hafızamdakiler ziyadesiyle subjektif. Ben hiçbir zaman birine önyargılı yaklaşmadım, ama haksızlığa uğrayan taraf Türklerdi ve o gerizekalı Nazilere kıyasla daha kızgın olmak için haklı sebepleri vardı. 70'lerde taraflar daha kayıtsızken, 80'lerde içten içe kaynamaya ve fanatikleşmeye başladılar. 90'lara geldiğimizde ise olaylar şiddetlendi. Yeni yüzyılla birlikte ilişkiler rayına girdi. Ancak benim 70'lerden günümüze kadar olan anılarım on beş yıl kadar eksik aslında. Ben, 1980 ile 1995 yılları arasında ABD'de yaşadım. Benim Türklerle ilgili hatırladığım en acımasız suç sanıyorum NSU tarafından işlenenlerdi. Alman otoriteler konuyla ilgili çarpık bilgiler paylaştılar. Bir de Solingen'de yaşayan Türk ailelerin evinin kundaklanması olayı var. O saldırı Berlin'de olmadı, ben de gazetede okumuştum. O dönem, tam da size bahsettiğim, yakalayamadığım döneme denk geliyor, ama şunu çok net hatırlıyorum: 70'lerde futbol oynayan Türk çocuklarına pek rastlayamazdınız. Bu sanırım 80'lerde başladı ve iki halkın birbirleriyle iletişim kurmalarına yardımcı oldu, ki futbol hala Türkler ve Almanlar arasındaki en büyük ortak payda. Kültürel anlamda baktığınızda, evet, Kreuzberg'de Türk çocukları arasında çeşitli insiyatifler oluşmaya başladı, muhtemelen 80'lerde yaşanan bu hareketlenme entelektüel Almanların da ilgisini çekti. Bence tiyatro grupları kültürel etkileşimi başlattı. Açıkçası, Fatih'in yalnızca iki filmini biliyorum ve tabii ki Duvara Karşı favorim. Birol, bu filmde yalnızca harika oyunculuğunu ortaya koymadı, aynı zamanda bir oyuncunun senaryoyu nasıl zenginleştirebildiğini de gösterdi. Ama haklısın; Fatih, bütçesi arttıkça underground'a olan ilgisini kaybetti. Weege'nin motivasyonu nedir bilmiyorum... Ama ben işlerimde her zaman, toplumdan dışlananlara, ezilenlere, yasadışı ya da topluma uyum sağlayamamış kişilere odaklanırım. İlk başta daha çok şiddet ve sekse odaklanıyordum. Ama gece hayatını kaydetmek için Moskova'ya gittiğimde karşılaştığım tüm o yoksulluk, acı, hüsran, cehalet ve şiddet, benim bakış açımı tamamen değiştirdi ve sosyalizmden vahşi kapitalizme evrilen bu dramatik değişimi belgelemek istedim. İnsanlar sokaklarda açlıktan, hastalıktan ölüyordu ve gelip onları kurtaracak veya teselli edecek kimseleri yoktu. Ben de bu akıl almaz duruma kayıtsız kalamazdım. Yani, ölü ya da ölmek üzere olan insanları fotoğraflama arzum, modern hayat denen cehennemin yarattığı doyumsuzluğun, yok sayılmanın, acının ve ölümün bende yarattığı korkuyla yüzleşmem sonucunda ortaya çıktı. Ölüm hem son, hem de başlangıçtır; herkesin çoktan deneyimlediği ve tekrar tekrar deneyimleyeceği... Her zaman çok yakınımızda olmasına rağmen, tüm zamanların en büyük gizemi... 1995 yılında, Moskova'da sokaklarda sefil bir halde ölmeyi bekleyen insanların olması kesinlikle utanç vericiydi! Otto Dix, Birinci Dünya Savaşı'nı deneyimleyen, o dönemde vuku bulan katliamlar nedeniyle psikolojisi harap olmuş bir askerdi. Yaptığı resimler onda terapi etkisi yaratıyordu, kabusların pençesinde yaşarken resim çizmek, aklını dinç tutabilmesini sağlıyordu. Öldürmenin son derece normal olarak algılandığı bu deneyim bana çok uzak. Ben İkinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra doğdum. Hayır, sonumu düşündüğümde, ölüm bana cazip gelmiyor, ama beni o kadar da korkutmuyor. Bella Lugosi gibi ölümü fetiş haline getirip tabutta uyuyacak ya da Edgar Allan Poe gibi ölü aşıkları tercih edecek, onları bir takıntı haline getirecek de değilim. Birini öldürmeye de heves etmiyorum, henüz ölmek de istemiyorum. Savaşlardan hoşlanmıyorum ve dünyanın sonunu da arzulamıyorum. Ama birçok arkadaşımı ve ailemden birçok kişiyi kaybettim ve çektiğim bütün filmler sonunda hep bir şekilde felaketle sonuçlanıyor. Hayatta başka şeyler de var ve aklını kaçırmak istemiyorsan sakinleşip başka konulara odaklanmak gerekiyor. Hayır, ben bir ateistim ve bence insanlıkla ilgili en berbat şey Tanrı'nın bizi özel olarak yarattığını düşünmek ve kendini diğer canlılardan üstün görmek. Bir et yiyici! Tamam, ben de et yiyorum ancak yememeliyim. Endüstrinin bize yiyecekleri sunma biçimi canice! Ama bu sorduğun sorunun sadece bir yönü. Ben insanlardan kaçan biri değilim, her tür insanla tanışırım, ilişki kurarım. İnsanları iyi ya da kötü şeklinde anlamsız kategorilere göre değerlendirmem. İnsanlar hakkında, yalnızca gazete okuyarak, televizyon izleyerek ya da kendi kişisel deneyimlerden yola çıkarak acele çıkarımlar yapılmamalı. Ben, sonuçları ne olursa olsun, hala karşıma çıkabilecek sürprizlere açığım. Eğer her şeyi biliyor olsaydım, hem hayatımda hem de sanatımda yeni şeyler deneyimlemek için uğraşır mıydım? Ama insanlığın yaratma ve yok etme gücünü, yine insanlığı ve doğayı tehdit edecek şekilde kullanmasından kesinlikle çok korkuyorum. İnsanlığın çıkarı için yapılan bir keşif diğer canlılar için bir felaket olabiliyor. Açıkçası, hayata yalnızca bir kere gelindiğine inanıyorum. Ölümünden sonra senden geriye kalan, molekül ya da atom gibi görünmez, herhangi bir bilince sahip olmayan bir element gibi bir şey. Bu konuda yüzlerce yıldır çeşit çeşit spekülasyonlar yapıldı; dinsel inançlar temelinde izmler ortaya çıkarıldı. İnsanlar halen yanlış inançlar uğruna eziyet görüyor, cezalandırılıyor ya da öldürülüyor."}
{"url": "https://futuristika.org/mister-lonely-sevgili-dunya-ve-icindeki-herkes/", "text": "Bana sorarsanız Harmonie Korine ne yapmış ne etmiş diye bakılması gereken bir sinemacı. Ama sormazsanız da çok şey kaybetmezsiniz herhalde. İyi çekilmiş iyi filmler var, iyi çekilmiş kötü filmler var, kötü çekilmiş kötü filmler var, kısa tutulsa daha güzel olacak filmler var bir de. Mister Lonely bu gereksiz kategorilendirmede sonuncusuna girebilecek türden bir film. Ama Korine bu filmde kafasına göre takıldığı için herhangi bir kategoriye oturtasım gelmiyor açıkçası. Çünkü filmografisine baktığınızda kafasına göre takılmak konusunda ciddi bir istikrarı var. Benim de filmlerini cukkayı götürmek adına yapmayan adamlara karşı ayrı bir saygım var. Ryan Fleck ve Anna Boden gittikçe daha çok kişinin izleyebileceği şeyler yapmaya başladıkları için Sugar'ın uzunluğunun gereksiz olduğunu söylerken herhangi bir rahatsızlık duymuyorum mesela. Kaldı ki yapılan şeyin daha çok kişiye ulaştırılma çabası ve bu uğurda yapılan şeyler kötü değil. Ama Korine gibi birisi böyle bir sorun gütmeksizin bir şeyler yapınca, o çabayı, ortaya çıkan filmi daha samimi buluyor ve izlerken de zaman kaybı yaşamışım hissiyatına kapılmıyorum. Bu kadar laga lugayı Mister Lonely'nin bana hissettirdiği duyguları bu yazıyı okuyana hissettirebilmek amacıyla yapıyorum. Bu ifade yazının tamamı için geçerlidir. Mister Lonely, Bobby Vinton'ın Mister Lonely şarkısıyla açılıyor. Şarkı acayip hüzünlü. Şarkının sözlerini aşağıya kopyalayacağım, altına da kötü ingilizcem ile kendi çevirimi yapacağım. I have nobody for my own. I'm so lonely, I'm Mr. Lonely, Wish I had someone to call on the phone. I'm a soldier, a lonely soldier, Away from home through no wish of my own. That's why I'm lonely, I'm Mr. Lonely, I wish that I could go back home. I get no letters in the mail. Oh how I wonder how is it I failed. I'm a soldier, a lonely soldier, Away from home through no wish of my own. That's why I'm lonely, I'm Mr. Lonely, Sözleri çevireceğimi söyledim ama gördüğünüz gibi çevirmedim. Çünkü filmin de var böyle bir havası. Bu şarkıyı iyi ki askerdeyken dinlememişim. Dinlemiş olsaydım depresyona girebilirdim ama sonra kendimi bir roman ya da film karakterine benzetip o duygu durumunun içinden çıkabilirdim. Çünkü kendimi sevdiğim bir karaktere benzetmek yükümü hafifletir ister istemez. Tıpkı O'na benzedim! derim ve hadi itiraf edeyim, bu biraz da havalı hissettirir. Bu, O'nun da başına gelmişti. O da böyle bir durum karşısında benzer bir tepki vermişti. Bu şarkıda olduğu gibi gücünü yalınlığından alan şeyleri seviyorum. Öte yandan Michael'ın ruh haline de uyum sağlıyor şarkı. Paris'te Michael Jackson taklidi yaparak geçinmeye çalışan birisi Michael. Fransızca bilmediği için herhangi bir arkadaşı yok. Yalnız. Sadece ona iş ayarlayan Renard ile iletişim kurabiliyor. Renard bir gün Marilyn Monroe taklidi yapan birisiyle tanışmasına vesile oluyor. Birlikte İskoçya'da bir şatoya gidiyorlar. Gitmeden önce veda edebileceği kimsesi yok. Yatağa, masaya, sandalyeye, duvarlara veda ediyor. Üstüne oturmasına rağmen kendisine iyi davranan sandalyeye de teşekkür etmeyi ihmal etmiyor ayrıca. Şatoda Charlie Chaplin, Abraham Lincoln, Sammy Davis Jr., James Dean, Madonna, Shirley Temple ve Kırmızı Başlıklı Kız gibi karakterler bulunmaktadır. Grubumuz birlikte bir oyun sergilemeye karar verirler. Kendini aramak üzerine bir film Mister Lonely. Ve insan kendi içinde olanı bulabilmek için kendinden epey uzaklaşmak zorunda kalıyor niyeyse. Bazen epey uzağa gitmek gerekiyor galiba Marilyn'in yaptığı gibi. Veya rahibelerin başına geldiği gibi. Filmle alakasız gibi duran rahibeli bölümlerde anlatılmak istenilen de bu bana kalırsa. Onlar da tanrının bir yansıması ve galiba bunu ispat etmek istercesine biniyorlar o uçağa. Arkadaşlarının başına gelen mucize anlamalarına yardımcı olmuyor ve bir de kendileri tecrübe etmek istiyorlar. Fakat bu biraz da zorlayarak çıkardığım bir sonuç. İzleseniz ya da izlemişseniz hiç de öyle bir anlam olmadığını söylediğiniz takdirde buna itirazım olmaz. Zaten Harmony'nin de ağırlık verdiği bir taraf yok bu konuda. Kraliçe'ye En saf ruh taklitçinin ruhudur, dedirtirken, finali özünde sen varken başkası olmaya ne gerek var diye özetleyebileceğim bir şekilde yapıyor. O üzgün palyaço mitini de tersyüz ediyor birazcık. Palyaçolar yine mutsuz. Ama bu sefer insanları da eğlendiremiyorlar. Yıllardır beni es geçtiğinizi fark ettim. Tuhaf birisi olduğumu ve yanlış yaptığımı düşündüğünüzü fark ettim. Doğduğum andan itibaren farklı birisi olduğumu düşünüyorum. Diğer insanların göremediği şeyleri görebilme gibi bir özelliğim var diye düşünüyorum. Sizin hissettiğiniz gibi hissedemiyorum. Bu konuda kızgın değilim, sadece işlerin gidişatı böyle. Kabul etmeliyim ki hayatımın çoğu şaşkınlıkla, uzaylı gibi hissederek, bağımsızca geçti. Hiçbir şey gözüme diğer insanların gözünde olduğu gibi ya da onların anladığı gibi gelmedi."}
{"url": "https://futuristika.org/mister-lonely/", "text": "Yıllardır beni es geçtiğinizi fark ettim. Tuhaf biri olduğumu ve yanlış yaptığımı düşündüğünüzü fark ettim. Doğduğum andan itibaren farklı biri olduğumu düşünüyorum. Diğer insanların göremediği şeyleri görebilme gibi bir özelliğim var diye düşünüyorum. Bu konuda kızgın değilim, sadece işlerin gidişatı böyle. Kabul etmeliyim ki, hayatımın çoğu şaşkınlıkla, uzaylı gibi hissederek, bağımsızca geçti. Hiçbir şey gözüme diğer insanların gözünde olduğu gibi ya da onların anladığı gibi gelmedi."}
{"url": "https://futuristika.org/mit-ve-joe-strummer-portreler/", "text": "Josh Cheuse, 16 yaşındayken Electric Lady Studios'ta The Clash'i çalmak için ankesörlü telefondan aramaya karar verdi. Londralı çeteye onların fotoğraflarını çekip çekemeyeceğini sorduktan kısa süre sonra kendini en sevdiği grupla takılırken buldu. O zamandan beri Cheuse, David Bowie, AC / DC, Bob Dylan ve Oasis gibi müzik dünyasının en büyük isimlerinden bazılarıyla çalıştı. 2020'de John Coltrane'in 1963: New Directions boxset'i için sanat yönetmenliği Grammy'ye aday gösterildi. Cheuse'un hayatının tek bir telefon görüşmesi yaparak değiştiği söylenebilir. Sadece kendisi için bir kariyer yaratmakla kalmadı, aynı zamanda müzikal ikonlarıyla, özellikle de yeni kitabı Print the Myth: Joe Strummer Portraits 1981-2002'nin odak noktası Joe Strummer ile paha biçilmez dostluk kurdu. Print the Myth'in sayfalarında Strummer, New York'tan Galler'e kadar uzanan yerlerde, arkadaşları ve ailesiyle, çalışırken veya çekimler için poz verirken görülüyor. Siyah-beyaz ve renkli çekimlerin karışımının yanı sıra kolajların ve hatıraların görüntüleri sıralanıyor. Bütün bu şeyler bir kutuda oturuyordu ve paylaşmak istedim. Sadece bir bahçe satışında satılıp gitmelerini istemedim. Dünyada olmak için hala yeterince şanslı olanlarımız, alevi canlı tutmaya çalışıyoruz. Bu ruhu canlı tutmak için rock and roll'un közüne üflediğimi hissediyorum. Politik bir aileden geliyorum. The Clash'in müziği benim için anlamlıydı. açıkladı. Melodilerini ilk duyduğumda bu insanlar neden bahsettiğimi, ne düşündüğümü ve neye inandığımı biliyorlar. Benzer bir dalga boyundayız diye düşündüm. Konserlerde biletiniz yoksa endişelenmeyin! Birisi sizi içeri alabilirdi. Dinleyiciler işin bir parçasıydı; İster The Clash, ister The Specials, dinleyiciler onlarla aynıydı. Bu adamların doğası herkesin partiye girmesine ve katkıda bulunacak bir şeyiniz varsa katılmasına izin vermekti, şimdiki türden münhasırlık yoktu. Strummer sadece bir arkadaş değil, aynı zamanda bir akıl hocası idi. Bu kitabın fikrinin bir kısmı, bu geleneği sürdürmek ve The Clash'ten geleni sonraya aktarmak."}
{"url": "https://futuristika.org/modern-tas-devri/", "text": "Fred kapının önüne geldiğinde elindeki poşetleri yere bıraktı. Başparmağını kapının kolundaki manyetik kısma dokundurunca kapı açıldı. Bir dönem hep evde unuttuğu anahtarlar için Wilma ile kavga ettiği günleri hatırladı. Bir anahtar kullanmayalı ne kadar uzun zaman olmuştu. İçeri girdi. Poşetleri mutfağa bıraktı. Wilma! Wilma! diye seslendi. Evde yok galiba, diye düşündü. Saate baktı. Nerdeyse gelir. Televizyonun karşısındaki koltuğa uzandı. Yattığı yere iyice yayıldı. TRT 1, diye seslendi televizyona doğru. Televizyon açıldı. Kanal TRT 1 oldu. TRT 2, dedi sonra. Kanal değişti. Böylece tüm kanalları zapladı. Sese duyarlı televizyonların icat edilmesi ne güzel oldu, diye düşündü. Yattığı yerden doğruldu. Yok, canım o kadar da iyi olmadı. Wilma ile tartışıp duruyoruz bu konuda. Maç, pembe dizi kavgasında televizyon şaşırıyor hangi kanalı açacağını. Önceden ne güzel kumanda vardı. Ben ele geçirince, televizyon benimdi! Kapı açıldı. Gelen Wilma'ydı. Onun da elinde poşetler vardı. Mutfağa bıraktı. Fred'in yanına oturdu. Ne var ne yok televizyonda, diye sordu. Her zaman ki haberler işte. El Kaide ABD'nin güneyini ele geçirmiş, falan, filan... diye yanıtladı Fred. Barny'ler gelmeden yemeğe başlasak iyi olur, dedi Wilma. Neler aldın? Wilma aldıklarını mutfak tezgahının üstüne koydu. Bir yığın şey. İkisi de yemek yapmaya girişti. Wilma ikna olmamıştı. Ben de biliyorum. Bir tane daha olsun. Bunu da öderiz. Fred elindeki bıçağı masaya bıraktı. Şimdi sırası değil Wilma. Hem iki kişi için sese duyarlı çamaşır makinesi mi alınırmış. Anlamıyorum, dedi. Fred pencere kenarına giderek tülü araladı. Gökyüzünde ay, yıldızlar tüm güzelliğiyle dünyayı selamlıyordu. Yıldızların o kadar kalabalık oldukları halde neden kavga etmediklerini düşündü. Milyonlarca, milyarlarca yıldız... Ya da ayla güneş gökyüzünün hakimiyeti için hiç tartışmışlar mıydı? Ya da karla yağmur... Bu düşüncesine sesli sesli güldü. Şu koca evde iki kişi anlaşamıyoruz. Wilma'nın yanına geldi. Biliyor musun Wilma, teknoloji ilerledikçe, insanoğlunun kavgaları da masrafları da artıyor. Wilma anlamadı. Fred devam etti. Hiç dikkat etmiyor musun, artık ne kadar çok para harcamaya başladık. Ürünlerin sürekli yeni versiyonları çıkıyor ve bizde hemen... Wilma sözünü kesti. Bu teknolojinin suçu değil, dedi. Tabi ki değil, diye onayladı Fred. Teknolojiyi üreten İnsanlar. Ama insan zamanla ürettiği teknolojinin kölesi oluyor. Fred cebinden tırnağının ucu büyüklüğündeki cep telefonunu çıkardı. Şuna baksana, dedi, cep telefonu ilk çıktığında böyle miydi? Modeller sürekli değişiyor. Bizde sanki mecburmuşuz gibi alıp duruyoruz. Televizyon, çamaşır makinesi... Birileri sanki bizi yönetiyor bu konuda. Yönlendiriyor. Kapı çaldı. Wilma söylenerek kapıyı açtı. Evet. Gelen Barny ile Betty idi. Barny her zamanki neşesiyle salona geçti. Fred hala pencere kenarındaydı. Gözleri gökyüzündeydi. Yüzyıllardır aynı yerde ve aynı şekilde duruyormuş gibi görünen aya ve yıldızlara bakıyordu. Zaman ilerledikçe kölelik şekil değiştiriyor, diye düşündü. Sanki modern taş devrinde yaşıyoruz. İçeriden Barny seslendi."}
{"url": "https://futuristika.org/modern-zaman-enfeksiyonlari-seo-young-deok/", "text": "Eserlerinde, toplumdaki çeşitli malzemelerin yarattığı hastalıklı kirlenmeyi yansıtan Güney Koreli Seo Young Deok, bu kirlenmenin modern zaman insanında yarattığı acıyı ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bu duyguyu ifade edebilmek için de çalışmalarında metal zincirleri kullanıyor. Deok'a göre zincir uygarlığımızın yarattığı fabrikasyon ürünler, bir aksesuar, büyük bir makinanın küçük bir parçası. Sanatçı zincirin her bir halkasını bir insan hücresi olarak ele alıyor ve zinciri insan figürünü yaratmak için kullanıyor. Dolayısıyla bu varlığın formu malzemenin kirliliği ile birlikte oluşmuş oluyor. Sergide yer alacak bir çok eser bu şekildeki zincirlerden meydana geliyor. Her bir zincirin tek tek kaynaklanmasıyla oluşan büyük ebatlı insan figürleri, yüzleri ve torsolar, kullanılan malzemeyle insanoğlunun sonsuz kibir ve gösterişini yansıtırken aynı zamanda çarpık tüketim alışkanlığına odaklanıyor. Seo Young Deok'un İstanbul'daki ilk solo sergisi 10 Kasım'a kadar SODA'da görülebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/modern-zamanlarda-kes-yapistir-teknigi-ve-onemi/", "text": "Asıl adı Sami Rosenstock olan Tristan Tzara (1896-1963), Rumen asıllı Fransız şair, yazar, ressam, ve anti sanat akımı Dada'nın kurucularındandı. 1920'li yıllarda, başta Andre Breton olmak üzere, sürrealist harekete katılacak arkadaşlarıyla takılırken, kağıda yazıp bir şapkaya attığı kelimelerden rastgele çekip şiir yazmayı önerdi. Belki de gerçek anlamda, adı konulmuş ilk kes yapıştır örneği o andı. Tristan Tzara daha sonra Breton ve diğerleriyle ters düşse de, ismi sürrealizmin kurucuları arasında anılmaktadır. Kendi hareketi olan Dada da dünyada yayılmış, politik ve protest bir anti sanat akımı olarak etkisini hala sürdüren bir ses getirmiştir. Dada, tamamen rastlantılara dayalı ve geleneksel yazın kurallarının dışında bir edebiyat anlayışını benimsiyordu. 1. Dünya Savaşı zamanında İsviçre, Zürich'de başlayan Dada hareketi, sürrealizmin dışında, daha sonraları yeni gerçekçilik, pop art, fluxus, punk gibi akımları da etkiledi. Kes yapıştır tekniği ise, Tristan Tazara'nın şapka formülünden sonra, Fransız avangart letrist sanatçı Gil Wolman tarafından geliştirildi ve bilinen ilk uygulaması yapıldı. 1950'li yıllarda ise, ressam ve yazar Brion Gysin, tesadüfen keşfettiği kes-yapıştır metodunu geliştirdi. Gysin, masanın üzerine yaydığı gazeteleri bir jiletle keserken, tesadüfen yan yana gelen başlıkların bilinçaltı metinler ortaya çıkardığını fark etti. Böylece, bunu bir teknik haline getirip sürekli kes yapıştır üretim yapmaya başladı. Güney Afrikalı Beat şairi Sinclair Beiles ise, William Burroughs ve Brion Gysin ile birlikte, kes yapıştır tekniğini geliştirip, bir anlamda beat akımına dahil ettiler. Julio Cortazar da, Rayuela/Seksek isimli romanını bu teknik ile şekillendirdi. Hatta David Bowie, bazı şarkılarını yazarken kes yapıştırı uyguladı. Thom Yorke da, Radiohead'in Kid A isimli albümünü oluştururken, Tristan Tzara'nın tekniğine dönüp, sadece bir dizenin yazılı olduğu kağıtları bir şapkaya atıp, tesadüfen çektiği sözlerle şarkı sözleri yapıştırmıştır. Bir sayfa alın. Herhangi bir sayfa gibi. Ortadan dikey ve yatay olarak kesin. Elinizde 1, 2, 3, 4... Dört bölüm olacak. Birinci bölüm ile dördüncünün, ikinci bölüm ile üçüncünün yerini değiştirin. Artık yeni bir sayfanız var. Bu yeni sayfa bazen aynı şeyleri söyler, bazen değişik. Politik konuşmaları kesmek ilginç uygulamadır. Sonuçta ortaya çıkan metin kesinlikle bir şeyler söyleyecektir ve bunu belirli bir açıklıkta yapacaktır. Şimdi, internetin ve hypertext'lerin 1'ler ve 0'larla dolu dünyasında, kes yapıştır tekniği de evrim geçirdi. Dönüştü ve ilk kullanıldığı roman-şiir döngüsünden farklılaştı. Zamanımızda, özellikle de, laptop kullanımının artması, piyasada uygun fiyata ses programlarının kolayca bulunması, sadece bir internet bağlantısıyla dünyanın tüm seslerine ulaşılması gibi nedenlerle, dış seslerin toplanmasından, programlardaki seslerin birleştirilmesinden ve hepsinin kesilip yapıştırılmasından, devasa bir dijital/görsel/işitsel sanat ortaya çıkmaktadır. Yansımalarını görsel şiir/visual poetry, insan sesinin araç olduğu spoken word/söz söyleme, ses şiiri/sound poetry, mekana göre ses yerleştirmeleri gibi performanslarda görebileceğimiz tüm bu çılgın yaratma sanatları, ilk bakışta bir ürün kirliliği yaratıyor gibi olsa da, aslında nefes alarak ve dikkatle bakıldığında, modern sanatlarda giderek kendine yer edindiğini hissettiğiniz büyük bir aileye dahil oluyorsunuz. 18. yy matematikçisi Bayes'in teoremini kullanıp bir emailin spam olup olmadığını kullanıcıların spamleri şaretlemesiyle anlayan filtreleme tekniğine karşı, spamcilerin geliştirdiği stratejiler, çoğunlukla William Burroughs'un kes yapıştır tekniğinden feyz alan generator-programların oluşturduğu metinler, istatistiksel verilerle Pavlov'un köpeği gibi şartlandırılmış olan koruyucu filtrelerin kafasını karıştırırken, kimi zaman Rimbaud ya da Lautreamont'u hatırlatan düzyazı şiir parçaları da ortaya çıkarabiliyor. Mesela burada spam şiir antolojisi bulunuyor, burada spam şiirden örnekler sunuluyor."}
{"url": "https://futuristika.org/moleskine-detour/", "text": "Moleskine Detour sergisinin Londra, New York, Paris ve Berlin'den sonraki durağı İstanbul! Sergi, uluslararası üne sahip yazar, ressam, film yönetmeni, grafik tasarımcı, mimar ve illüstratör tarafından tasarlanmış 50 civarında Moleskine deftere ev sahipliği yapıyor. Defterlerin sayfalarına bizzat dokunacak ve sanatçıların yaratım süreçlerine yakından tanıklık edeceksiniz. Kısacası farklı, interaktif bir sergi anlayışı. Detour'un yan etkinliği olan myDetour'da ise, gelecek vaat eden genç yeteneklerin, sanatçı adaylarının ve Moleskine fanlarının yarışmayla seçilen defterleri sergilenecek. Moleskine, Detour yolculuğunun tüm duraklarını ayrıca kendi internet sitesine de taşımış bulunuyor. Londra, New York, Paris ve Berlin... Tüm bu şehirlerdeki Detour sergilerini www. moleskine. com adresinden gezebilir ve sanatçıların defterlerini özel videolar eşliğinde inceleyebilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/monarsinizin-mezarlarina-tukurecegiz/", "text": "Güncel ilgimizi çektiğinden değil, geçmiş şimdiki zamanı etkilemedikçe bir geleceğimiz olmadığını düşündüğümüzden, monarşi karşıtı şarkıları hatırlatmak istedik. Çünkü hemen heryerdeki oligarşik iktidar odakları isyan şarkılarını her zamankinden fazla baskı altında tutuyor. Gözümüz üzerinizde. İngiltere'nin en uzun süre hüküm süren hükümdarının ölümü şok edici olmasa da, görüyoruz ki hatırı sayılır bir kitle için yine de şaşırtıcı, neredeyse hüzünlü olmuş. Hemen her toplumsal olayda gözlendiği gibi, yine klişeler ve abartılarla bombardımana tutuluyoruz politik liderlerin ölümleriyle çamura bulanmış itibarlarının geleneksel ve sosyal medya ile temizlenme çabası. 1977'de Sex Pistols, Thames Nehri üzerinde Kraliçe'nin tahttaki 25. yılını kutlamak için teknede konsere yeltendiğini duyan polisler elektriği kesiyor, ancak pank elektriği kesilemiyor, başka örneklerle sürüyor."}
{"url": "https://futuristika.org/mondiali-antirazzisti-2010/", "text": "8 Temmuz Perşembe. Hedefimiz olan Mondiali Antirazzisti'nin yapıldığı Casalecchio Di Reno'ya gitmek üzere arkadaşlarla Floransa'dan ayrılıyoruz. İlk olarak Bologna tren istasyonunda iniyoruz, buradan Casalecchio Di Reno'ya gidecek treni beklerken 1980'de neo-faşistlerin istasyona yaptıkları bombalı saldırıda ölenler anısına asılan plakayı görmeden etmiyoruz. Şehir daha girişte sol yanımıza yatırıyor bizi. Trenimiz geliyor, Mondiali heyecanı ufaktan artmaya başlıyor bünyede. Casalecchio'da kalacağımız yere çantaları bıraktıktan sonra hiç vakit kaybetmeden festival alanına doğru yola koyuluyoruz. Bugün Mondiali'nin ikinci, ama başlangıç açısından en can alıcı günü çünkü tüm gruplar-takımlar sahalara inip el sıkışıyor, tanışıyor. 5-10 dakika sonra kendimizi festival alanının girişinde buluyoruz. Bu sene festival insanları Equal rights for all/Herkes için eşit haklar sloganıyla karşılıyor. Yaşam haklarına dikkat çeken bu slogan, 2010 Şubat'ında Reggio Calabrio bölgesindeki Rosarno kasabasında yerel halk tarafından bazı göçmenlerin havalı silahla yaralanması ve göçmenlerin gösterdiği reaksiyona karşı festivalin gösterdiği hassasiyeti temsil ediyor. Festival kitapçığında da anlatılan olayın, İtalya'ya gelen işçi göçmenlerin sıklıkla yaşadıkları bir sorun olduğuna dikkat çekiliyor. Bununla beraber paylaşım ve çok-kültürlülük, cinsiyet ayrımcılığı ve homofobiye karşı mücadele, özgür bir şekilde cinsiyet yönelimi hakkına sahip olmak ve organize suç şeklinde gerçekleşen kadın ve çocuk ticaretinin önüne geçmek bu sene festivalin dikkatleri üstüne çekmek istediği diğer temel konular. 2009'daki festival bu seneki festivale oldukça yük bindirmiş durumda. Geçen seneki festival iki büyük fırtınayla büyük maddi hasar almış ve bu sene, finansal açıdan toparlanmak için çok önemli. Mondiali Antirazzisti katılımcılarından hiçbir şekilde para almıyor. Festivale giriş, kamp alanı, konserler ve diğer etkinliklerin hepsi parasız. Üstelik satılan yiyecek ve içkiler İtalya standartlarına göre oldukça düşük bir seviyede. Festival kitapçığı ve broşürlerde bu mali krizden bahsediliyor ve insanlardan kendilerince bir maddi yardım yapmaları bekleniyor. Bu sene Afrika'da yapılan Dünya Kupası'yla festivalin eş zamanlı olması bir bakıma daha dikkat çekici olmasını sağlıyor. Daha girişteki pankartlar ve afişlerin yanından yürümeye başladıkça hissediyoruz; evet evdeyiz! Daha çok sayıda ve daha göze çarpan yerlerde Kick Sexism pankartları görüyoruz. Festivaldeki ilk durağımız olan Piazza Antirazzista'da gördüklerimizi pekiştiren bir ruh hali hakim zaten. Piazza Antirazzista, festival alanı içinde bulunan çok büyük bir çadır. Çadırın bir yarısı etkinlikler için ayrılmışken, diğer yarısında posterlerin asılması için sütunlar ve küçük standlar var. Festivale katılan gruplar buraya diledikleri büyüklükte poster asmakta serbestler, hatta insanları buna teşvik etmek adına poster asan gruplara turnuvada 3 puan verilmesi gibi şirin bir kural da var. Biz de hazırladığımız İngilizce ve İtalyanca posterleri asarak 3 puanı kapıyoruz hemen, artık rakipler düşünsün! Futbol turnuvasına ismimizi yazdırmamıza rağmen eksik kişi olduğumuz için maçları nasıl oynayacağız diye endişelenirken, sahaya girdiğimizde tüm stres üstümüzden kalkıyor. Kimse turnuvanın derdinde değil, mühim olan sahada tanışmak-paylaşmak-'paslaşmak'. Festival alanı dünyanın dört bir yanından ezgilerle mezeleniyor, turnuvada kendi grubunda bulunan takımlar çember oluşturup tek tek kendilerini tanıtıyorlar. İsmini yazdırıp gelmeyenler elbette var ama gelenlerin çoğu kalabalık bir şekilde gelmişler. Biz iki kişi dalıyoruz çembere, anlatıyoruz: İstanbul-Fenerbahçe-Vamos Bien. İstanbul'u duyanlarda hemen ufak bir şaşkınlık ve tebessüm beliriyor. Anlaşılan buralara İstanbul'dan pek uğrayan yok! Festival katılımcılarının %70-80'lik kısmını İtalyanların, özellikle de Bologna'dan gelenlerin oluşturduğunu söyliyeyim. Sahalar dışında en kalabalık yerler, yemek ve bar alanları. Buralar özellikle, öğlen vakti kavuran Temmuz sıcağında istediği biraz gölge, çokça bira olanlar için. Konser sahnesi ve kamp alanı bu yerlere oldukça yakın; bu yüzden kalabalık hiç parçalanmıyor, festival kalabalığı hep tek bir gövde olarak kalıyor. Konser alanı ile yemek alanlarını ayıran yol, grupların açtıkları standlara ayrılmış; buralarda sıklıkla tişört ve diğer aksesuarlar satılıyor. Tişörtlerin çoğunu ACAB'dan türetilmiş farklı dizaynlar oluşturuyor, diğer tişörtler ise grupların kendilerini temsil eden tişörtler. Meşaleler festival alanının her an bir noktasında alevlenebilir ve kulağınıza tezahüratlar doluşabilir. Festival alanında bulunan Bar Kakaluta insanların oturduğu bir başka alan, ama diğerlerinden farkı günün belli saatlerinde burada yapılan festivalin radyo programı. Çoğunlukla bazı kişilerle sohbet programları yapılıyor. Elbette hepsi İtalyanca olduğu için biz birşey anlamadık, ama festivalin böyle bir parçası olması, değinilmek istenilen konularla bilgilendirme yapılması açısından çok iyi. Gelecek yıllarda daha fazla İngilizce içerik için katılan grupların bizzat işe el atması gerekiyor gibi gözüküyor. Hem dil sorunundan kaynaklanan insanlardaki hafif çekingenlik, hem de grupların toplu halde beraber oturmaları, maç öncesi el sıkışmalarını insanlarla tanışmak için en iyi yol haline getiriyor. Biz eksik olmamıza rağmen tüm maç saatlerinde sahada olup, maç yapacağımız takımlarla tanıştık ve onlar bize oyuncu vererek dostluk maçları yaptık. Viyana'dan Goodball, Bologna'dan üniversite öğrencilerinin oluşturduğu Deportivo La Carogna, Roma'dan takımlarının aslında başka türlü olduğunu söylemeye gelen Start MyLazionet kendi grubumuzdaki iletişim kurduğumuz takımlardı. Takım listesinden ve Piazza Antirazzista'daki posterlerden dikkatimizi çeken grupları, maç yaptıkları sahalarda bulmak da insanlarla tanışmak için diğer iyi bir yol oldu. Bunların arasında Reggio Emilia'dan Polisportiva Zelig, daimi sarhoş Red Manchester, Padova'dan formalarına ACAB reklamı almış! Real Shock vardı. En çok zaman geçirdiğimiz diğer grup Livorno Curva Sud'du. Onlar da uzun bir araba yolculuğundan sonra festivale hem geç, hem de eksik bir şekilde gelmişlerdi. Onlarla da Livorno Curva Sud forması altında 2 maça çıkıp bol bol içtik, bol bol konuştuk. Onlarla beraber, Bologna'dan Dinamo 7 Fonti'ye karşı oynadığımız maç oldukça zorlu geçti çünkü karşı takımın çoğu 10 yaş civarı çocuklardan oluşuyordu. Bizi dağıttılar ama 2 şans golüyle maçı almasını bildik! Dinamo! Dinamo! Mondiali Antirazzisti 2010'deki son gün, Dünya Kupası final maçıyla beraber noktalandı. Son gün kimi gruplar sabah kahvaltıdan sonra, kimi gruplar turnuvanın final maçından sonra birbiriyle vedalaşıp ayrıldı. Yani Dünya Kupası final maçına kalan çok az kişi vardı, ve aslında ilgiyi insanların nereye göstermesi düşünüldüğünde olması gereken de buydu. 5 gün boyunca herkes kendini gerçekten evinde hissetti ve tek ses olmanın dayanılmaz keyfi bir kez daha hissedildi. Yaklaşık 150 takımın katılımıyla gerçekleşen bu harika festival organizasyonu ve insanlar, her geçen gün çok da ihtiyacımız olan yalnız olmadığımız hissini yeniden uyandırdı. Eğer bu yazı festival hakkında bir tavsiye ile bitmesi gerekirse, tam da söyleyeceğimi tecrübe etmiş biri olarak söyleyebilirim ki, iki-üç kişi olsanız hatta tek olsanız bile, hiç düşünmeden zaman ayırıp en azından bir kere mutlaka gidiniz. Dostları bekletmeyiniz!"}
{"url": "https://futuristika.org/montmartenin-kizil-bakiresi/", "text": "29 Mayıs, öğretmen ve hemşire, Fransız Kömünü'nün önde gelen eylemcilerinden, anarşist ve feminist Louise Michel'in doğum günüdür. III. Napolyon, kendisini devlet okulunda öğretmen olarak çalıştırmayınca, koyu bir Bonapartizm karşıtı oldu. Hatta III. Napolyon'a suikast düzenleme organizasyonunda yer aldığı bile söylendi. Bir yolunu bulup, Paris'te Montmarte'de öğretmenlik yaptı. Paris Komününde hem tıbbı yardımda çalıştı hem de barikatlarda yer aldı. Alevler içindeki şehirde yanan ateşi gündoğumu olarak tarif etti. Yargılandı, ülke dışına çıktı, 6.5 yıllık sürgünden sonra tekrar Paris'e döndü, polislere hakaret edince tekrar tutuklandı. Yaşamının son yıllarında anarşizm hakkında yazılar ve konuşmalar hazırladı. Cezayir dönüşü hastalandı ve 9 Ocak'ta hayatını kaybetti. Son günlerinde, Rus Devrimi'ni haber verdiklerinde, odada dans edip uzandığını ve Artık ölmeye hazırım dediğini söylerler. İspanya İç Savaşı'nda fransızca konuşanların çoğunlukta olduğu iki birliğin ismi Louise Michel Müfrezeleri'ydi."}
{"url": "https://futuristika.org/moskova-goz-yaslarina-inanmaz-moskva-slezam-ne-verit/", "text": "1979 yapımı ve yönetmenliğini Vladimir Menshov'un yaptığı film (93 yapımı Trotsky'nin de yönetmenidir), Menshov'un genel filmleri gibi sıradan insanların, hatta işçi sınıfı kesmininin hikayesi üzerinden, birkaç kadının hayata dair hayalleri ve gelecekte bu hayallerinin nasıl şekillendiğini anlatıyor. 1950'li yılların balındakş Moskova'da başlayan hikaye ile Sovyet yaşamının ansiklopedisi diye adlandırılan kült filmde bir miktar didaktik söylemler olsa da, hem dönemin dokusuna, hem de yaşamdaki hikayelere ilgi duyanlar için kaçırılmaması gereken bir yapım. Film, birbirinden farklı üç karakterdeki kadının öyküsüne odaklanıyor. Biri son derece nazik, diğeri güzel ve diğeri de tam bir işkadını gibi hareket eden üç arkadaşın ortak özellikleri, yaşamda zorluklarla varolabilmeleridir. Dönemin Moskovası, eğitim ve kültür başlkenti olarak, bu kadınların ilgisini çekebilecek erkeklerle doludur. Film 50'ler sonu ile 70'ler sonu arasında iki döneme yayıldığından, dönemin toplum anlayışını gözlemek de ilginç 70'li yıllarda nispeten daha sağlam duran kadınlar varken, erkeklerin oldukça naif olduğu gözlenebilir. Hayallerini gerçekleştirmek üzere büyük şehre, Moskova'ya gelen kızların beklentilerine karşılık hayatun onlara ne sunduğunu anlatırken, alttan alta çalışkan sosyalist kadının er geç mutluluğu bulacağı mesajı, 2010 yılında izlerken demode kalabilir. Ancak bugün bile romantik komedilerin vazgeçilmezi olan, şanslı erkeği arayan yalnız kadın sorunsalı, böylesi bir sovyetik romantik komedi/dram olarak nitelemebilecek filmde gayet çağdaş duruyor."}
{"url": "https://futuristika.org/motohiro-hayakawa/", "text": "Tuhaf hikaye: ne zaman görsel bir mesele hakkında yazmak gerekse sözcüklerin yetersizliği artıyor ve kişi giriştiği işten ötürü mahçup kalıyor. Zaman geçiyor ve -hala- gelen giden yok. Eldeki eserin karmaşıklığıyla başlayan ve kişisel fikrimizle biten süreç sonunda yazıyı kolayca mahvedip, vıcık vıcık bir duygusallık ifadesine dönüştürebilecek, bu türde bir mücadeleyi zorlaştıran birçok faktör var. Buradaki rolüm masaya bunlardan hiçbirini koymadan konuyu sizin için eğlenceli kılmak, ilginizi çekip sizi büyülemek ve en çok da size bu bilim-kurgu meraklısı müthiş Japon sanatçı Motohiro Hayakawa'ya neden mutlaka göz atmanız gerektiğini göstermektir. 1974'te, Japonya Yamaguchi Bölgesinde doğan Motohiro Hayakawa daha sonra onu sanat, illüstrasyon ve çizgi roman alanında saygın bir noktaya getirecek olan birçok grafik etkileşimin içinde büyüdü. Bilim-kurgu ve çizgi romanlar yaşamının önemli kısmını oluşturuyor; çizme ve boyama, sanatında en önemli rolü oynuyor. 70'ler ve 80'lerin televizyon programları bu çevreye hiç yabancı değil: en iyi bilinen eserlerinden biri, 70'lerin çok sevilen programı Space Sheriff güzellemesidir. Karmaşıklık, detaylara müthiş önem verme ve çizgilerdeki açık seçik sarmallık. Bu eserlerin her birinde bir anlatım doğar ve yavaş yavaş emekleyip, gözünüzün önünde hayat bulan fantaziyi neredeyse deneyimlersiniz. Savaşçılar, prensesler, uzay giysileri içindeki yeşil adamlar ve tamamen farklı yaratıklar sayabileceklerinizden sadece birkaçı. Aslında bahsettiğim bu güzelleme, özellikle Space Sheriff'i kapsayan psikedelik bilim-kurgu programları belki de Motohiro Hayakawa'nın bütün ihtişamı içinde en çok bilinen gerçektir: bu televizyon programı ve onun Hayakawa üzerindeki etkisi onun sanatının daha büyük bir yanını tetiklemiş ve canavarlar, savaşçılar, uzaylılar ve hayatta kalma mücadelesi veren çeşit çeşit yaratıklarla dolu muazzam savaş meydanlarına giden yolu döşemiştir. Asıl büyüleyici olan Motohiro Hayakawa'nın aklından geçeni göstermekten yorulmamış olması, üstelik de yorumlamakta bizi tamamen özgür bırakırken. Nasıl o, her biri ayrı bir amaç taşıyan küçücük detaylarla tıka basa dolu, o kadar hayran bıraktıran senaryolarla ortaya çıkıyor? Çıkıyor işte. Nereye kadar küresel toplumumuzu tasvir ediyor, insan şaşırıyor, ama inanması zor değil. Kartlar dağıtıldı. Dövüş, kavga, tartışma, iyi ve kötü portreleri onun hayal edilmiş evrenlerinin olduğu kadar içinde olduğumuz dünyanın da parçaları. Motohiro Hayakawa, sanat söz konusu olduğunda bir zirve anlamına gelen Tokyo Illustrators Society üyesi. Tokyo Illustrators Society, ya da TIS, 1988'de kuruldu ve şu anda 200'den fazla üyesi mevcut. Gizli olmayan bu topluluk, kişilerin ardındaki şaşırtıcı yetenekleri ortaya çıkarmayı amaçlayıp tanıtım ve takdir etme hizmeti vermektedir. TIS Tokyo'daki sanat çevresinde düzenlediği birçok sergi, konferans ve çeşitli etkinlikleriyle tanınır. Ayrıca 1995'ten bu yana topluluğun adı Marunouchi Bölgesine dahil Ginza'daki Creation Gallery G8'de düzenlediği sergilerle besin zincirinde en tepelere kadar yükselmiştir. Buna ek olarak TIS açık söylemek gerekirse alanında uzman olmak isteyen yeni sanatçı ve illüstratör alımına da açıktır. Bu muhteşem inisiyatifin ardında Mizumaru Anzai idari yönetici, Hiroyuki Izutsu, Jun Tsuzuki ve Shinbo Minami yönetim kurulu üyesi ve Sugio Yamazaki başkan vekili olarak bulunmaktadır. İspanyol şehrin göbeğindeki bir binanın 6. katında gelecek vaadeden bir sergi salonu olarak Madrid'de, 2012'de açılan Watdafac galeride Aralık'tan Ocak'a kadar süren bir Motohiro Hayakawa sergisi düzenlendi. MAKUU KUUKAN hem sanatçı hem de galeri sahibi olan Manuel Donada'nın gösterimine karar verdiği bir seçkidir. Neredeyse bir sonuca varılamayacaktı ancak Donada, Hayakawa'nın dehasına inandığı için ne olursa olsun bu işin sonuçlanmasında kararlıydı. Sade okur ve izleyiciler olarak bizim de bildiğimiz şekilde Donada da illüstrasyon işine dört yıl önce girmiş ve şimdiden son zamanlarda gördüğü en büyük yeteneklerden biriyle uğraştığını biliyordu. MAKUU KUUKAN ayrıca Hayakawa'nın birçok eserini bir araya getiren sınırlı sayıda basılmış yayınının adıdır. MAKUU KUUKAN'dan önce Motohiro Hayakawa'nın eserleri için Tokyo'da özellikle Billiken Gallery'de HEROES AND VILLAINS (2012) ve Dai/U/Chu/Jin/Ten (2012) sergilerine göz atılabilir. Shigeru Sugiura's Toto? (2012) da Tokyo'daki Morishita Culture Centre'da düzenlenmiştir. LASERBEAM ise yalnızca ipek baskı tekniğiyle sınırlı sayıda kitap basan Fransız yayımcı Le Dernier Cri tarafından yayımlanmıştır. 2009'da başlamış olmasına rağmen 9. Tokyo Illustrators Society Contest Society Contest gümüş ödülüne hak kazanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/mouchettein-fragmani/", "text": "Jean-Luc Godard ve Robert Bresson arasındaki resmi ilişkileri biliyoruz: Cahiers du cinema için yaptıkları röportajlar (no.104, Şubat 1960, Pickpocket üzerine; no.178, Mayıs 1966, Au hasard Balthazar üzerine), Godard'ın Bresson hakkındaki makaleleri (Fransız Sinemacılar Sözlüğünde bir Bresson portresi, no.71, Mayıs 1957), birçok makalede atıflar ve övgüler, Pickpocket'ın yıl sonu listelerinde Fransa'nın kurtuluşundan bu yana en iyi on Fransız filmi içinde sayılması... Robert Bresson'un yüksek standartları Godard'ın estetik ufkunun dışına hiç düşmemiştir; Histoire du cinema'da Notes sur le cinematographe'a duyulan borç duygusunun güçlü yansımalarına rastlanır. (Bu yakınlık, 1967'de Revue d'esthetique'in, o zaman henüz yayımlanmamış kitaptan alıntıları derleyen Le Cinema adlı özel sayısı ve Godard'ın Quelques evidentes incertitudes başlığı altındaki sözleri ile bir şekilde öngörülmekteydi.) Godard, 1997'de Paris-Premiere'e verdiği bir röportajda Robert Bresson'un filmin çıktığı dönemde kendisini arayarak Petit Soldat'la ilgili tebriklerini ilettiğini anlatır. Au hasard Balthazar'ın baş karakteri olan eşek Balthazar hakkında, Godard imzalı, Maurice Merleau-Ponty'nin Fenomenoloji'sinden alıntılarla oluşturulan ve Diderot'nun, Friedrich Schlegel'in ve Segur kontesinin manevi girişimlerinin eleştirel bir versiyonu denebilecek Balthazar'ın Vasiyeti isimli metin hakkında çok az şey biliyoruz (Cahiers du cinema, no.177, Nisan 1966). 1960'ların ortalarında, Bresson ve Godard arasındaki ilişki hiç olmadığı kadar somut ve karmaşık bir hal alır: Bresson'un modellerinden Anne Wiazemsky, Godard'ın Deux ou trois choses que je sais d'elle filminde set fotoğrafçılığı yapar; iki yönetmen de Anatole Dauman'ın Argos Films'ine bağlıdır ve aynı zamanda aynı yerlerde çalışırlar; aktörler ve teknisyenler bir kattan diğerine koşturur durur. Mouchette ile ilgili değerlendirmelerinde kararlı bir şekilde olumsuz bir tutum takınmış olmalarına rağmen, Sebastien Roulet ve Andre S. Labarthe Cahiers du cinema'daki yazılarını Godard'a bir gönderme ile bitirirler (no.189, Nisan 1967). Labarthe'nin makalesinin sonuç bölümü, Godard ve Anatole Dauman'ın bu konudaki sessizliğine, Argos arşivlerinde herhangi bir sözleşmenin olmamasına ve Mylene Bresson'un inkarına rağmen Mouchette'in fragmanının gerçekten Jean-Luc Godard tarafından yapıldığını sezgisel olarak doğruluyordu. Bugüne kadar, Labarthe tarafından onaylanan Bresson/Sade/Godard hattına ek olarak, bu fragmanın Godard'a atfedilmesini destekleyen iki unsur daha vardır: Jean-Pierre Gorin'in ifadesine göre, ilk toplantılarından birinde, Godard kurgu odasında en son iki eserini, Mouchette'in fragmanını ve Deux ou trois choses que je sais d'elle'i göstermişti. Ayrıca fragmanın metni, L'Avant-Scene Cinema'nın Nisan 1968 sayısında imzasız olarak yayınlandı. Argos filmin bir kopyasını üretmeyi kabul edene kadar, ki şu an için bilindiği kadarıyla sadece bir negatif mevcut, metni yeniden üretiyor ve harika çalışması için L'Avant-Scene Cinema'ya teşekkür ediyoruz. Görüntüleri kurtaran kelimeleri selamlıyor ve kararı okuyucunun vermesine izin veriyoruz. Sesler : Mouchette!... Mouchette, Mouchette, Mouchette! Mouchette : Bana güvenebilirsin. Onlardan nefret ediyorum. Hepsine karşı duracağım."}
{"url": "https://futuristika.org/mp3-seckisi-2-wirein-donusu/", "text": "70'lerin sonunda Britanya punk sahnesine fırlayan Wire, bilenlerin bilmesi gerektiği gibi, sadece post-punk kuralsızlığını belirlemekle kalmamış, Situationist harekete de dahil olmuştu. O dönemde, Pink Flag isimli albümleriyle yeraltında hatırı sayılır gürültü koparan grup bir nevi kült statüsüne erişmişti. Bugün her yapıta kült deniyor da, Wire gerçekten bunu hakediyordu. Grup güzel bir çalımla, geçmişe bağlı kalmayıp, modern zamanlara uygun bir dönüş yaptı. 2008 yılı Wire çalışması One of us, bir nevi Marx'ı yeniden okumak gibi. Tam zamanında. Wire grup sitesinden bilumum sayıda şarkıya ulaşılabilir. 2007 yılında Tanks and Recognizers ile ambient akımda ses getiren Lights Out Asia'nın yeni albümü Eyes Like Brondite, Ağustos ayı ortalarında yayınlanacak. Grup yine sinematik ruh hallerinde geziniyor. Müzik olgunlaşıyor. Artık dağılmış olan Meanwhile, back in Communist Russia... İngiltere'de çıkma Godspeed You! Black Emperor etkilerindendi. My elixir my poision iyi bir çalışmaydı. En azından kötü değildi. destroyalldreamers, yine 2007 albümleri Wish I Was All Flames ile dikkatimizi çekmişti. Bir ruhani denge unusuru olarak, posr rock ile ambient akımların sarılıp ısınmalarını ilgiyle izliyoruz. The world on higher downs, 2008 kışında sıklıkla dinlediğimiz gruplardandı. Az bilinen post rock gruplarına örnektir. 2000 yılında kurulan ve ismini malum şahıstan alan Gregor Samsa, 2005 yılında Red Sparowes ile split albüm çıkarınca sesini iyice duyurmuş oldu. Low etkisi yoğun olan bir nevi gelişmiş ülke Sigur Ros'u diyebiliriz kendileri için. - Wire One of us - Lights Out Asia Four Square - Meanwhile, Back in Communist Russia Blindspot Invisible Bend - destroyalldreamers Le Pianiste Meteorologique - The World On Higher Downs Ascension and - Gregor Samsa Abutting Dismantling"}
{"url": "https://futuristika.org/mp3-seckisi-bir-kisim-yeni-musiki/", "text": "Maybeshewill, 2006 debut EP'leri Japanese Spy Transcriptden sonra 2008'de ik albümleri İngiltere'de Mayıs ayında çıkacak: Not for want of trying. Kendi deyimleriyle kırık bir laptop ve dört oğlanın hayal dünyası. Spastik ritmler üzerinde ses oyunları, sağlam bir elektronik/post rock. Grup albümünü kendin yap/DIY felsefesine uygun olarak tamamen kendi imkanlarıyla kaydetmiş ki bize göre gayet profesyonel bir çalışma olmuş. Grubun ilk albümüyle aynı adı taşıyan şarkıları, websitelerinden ücretsiz dağıtılıyor. Have a nice life, bir müzik grubundan öte, bir harekete dahil kişilerden oluşuyor. Enemieslist Ev Kayıtları, internet teknolojisini boşa harcamaktansa herkesin kendisinin bir şeyler yapmasını savunuyor. Bu doğrultuda giden grup elemanları Have A Nice Life ile dijital/analog kırması kayıtlarla goth/deneysel çalışmalar yaparken, grubun açık kaynak black metal projesi de var. Bildiğimiz açık kaynak mantığına yakın olarak bir mail atıyorsunuz ve Nahvalr isimli projeye dahil olan onlarca grup elemanından biri oluyorsunuz. Ef, yeni değil ama sesini yeni duyurmaya başlayan, İsveç kökenli bir post rock grubu. İkinci albümleri I am responsible Şubat ayı başında yayınlandı. Greg Kuehn, Confessions of a Superhero /Bir süperkahramanın itirafları belgeselinin müziklerini de yapmış, bir ses ve görüntü sanatçısı. Bir melodi üzerine bol delay ve reverb efektli müzik, alışılmış olsa da bir şeyler anlatmaya devam ediyor. Overseas, ABD'den bir başka post rock grubu. Yeni ama oldukça iyi müzik yapıyor. Epik bir havada, tekdüze olmayan bir yapıyla şarkı oluşturuyorlar. Flies Are Spies From Hell, Heavy metal şarkı altyapısından beslenen, enstrümanlarına fazla efekt vermeden tuşlu çalgılardan yararlanan, enerji dolu bir post rock. Hüzün değil umut hissi. Pek güzide. Futuristika'nın favorisi. Austin TV, anormal sahne kostümleriyle birlikte 2007 albümleri Fontana Bella ile yeraltında kendilerine takipçiler oluşturdu. Bu Meksikalı yaprakadamlar, bilim kurgu, uzaylılar ve deneysel gürültü punk gibi etkilerle müzik sonrası bir musiki icra etmeye çalışıyorlar. Heyecan verici. Cecillia Eyes, Belçika'dan çıkan en güzel şeylerden biri. Görkemli."}
{"url": "https://futuristika.org/mr-nobody-ile-gelecekteki-hatiralar-denklemi/", "text": "Mr. Nobody, okuduğumda çok sevdiğim fakat yıllardır elimi sürmediğim bir romanı hatırlattı bana: Gelecekteki Hatıralar Denklemi. 2005'te Neden Kitap'tan çıkan bir Cem Y. Turan kitabı bu. Yazar olma heveslisi Namık'ın sevdiği kadın intihar edince yaşadıklarını anlatırken sayfaların ve kelimelerin elverdiğince ihtimaller denizine dalıyor. Sevdiği gibi intihara kalkışan Namık, birkaç denemenin ardından, ölüme en çok yaklaştığı an Hatıra Hastalığı'na yakalanıyor. Bu hastalık onu hem kendi hem de ortak bir geçmişe ait olduğu kişilerin anılarını hatırlar hale getiriyor. Sonra gençlik, intikam, planlar, olması istenenler, kurtarılması gerekenler derken geçmiş, şimdi ve gelecek arasında hüzünlü-komik bir yolculuğa çıkarıyor bizi Namık. Keşkelerinden ve felaket senaryolarından yardımlar alarak gelecekteki hatıralar denklemini yaratıyor. Şimdiye fiziksel varlık, geçmişe kalp varlığı diyerek gelecekteki akıl varlığıyla birlikte olasılıklar yaratırken tercihi okuyucuya bıraktığı finaller seriyor önümüze. Bu açıdan Mr. Nobody ile kocaman bir ortak noktaları var. Sarışını seçtim diyelim. Kız ilerleyen yaşlarda manyağın teki çıkabilir de, çıkmayabilir de. Onunla pırlanta gibi üç tane çocuk yapabilirsin de, yapamayabilirsin de. Kızılı seçtin diyelim. Hayatının aşkı olabilir de, olmayabilir de. Çekik gözlüyü seçtin diyelim. Refah dolu bir yaşam sürebilirsin de, süremeyebilirsin de. Belki de hiçbirini seçmedim. Zaten trenin arkasından koşup anneni yakaladın ve onunla yaşıyorsun. Annenin yeni bir hayat kurmaya çalıştığı adam kızılın babası çıktı. Aynı evde yaşamaya başladınız ve kızıl senin üvey kızkardeşin oldu. Veya zaten trenin arkasından koşmadığın için babanla kaldın ve gözüne kestirdiğin sarışını bir şekilde tavladın. Sarışın senden öldüğü zaman küllerini Mars'a serpmeni istedi. Sana bunun için yemin ettirdi. İlerleyen zamanlarda ölen sevgilisinin küllerini Mars'a serpmeye giden bir adamla ilgili bir roman yazdın. Adam orada kızılla arkadaş oldu. Veya annenle babanı işe hiç karıştırmayalım. Çekik gözlüyle evlendin, güzel bir hayatın var, hep hayalini kurduğun evde yaşıyorsun. Şu zamanda şurada şöyle değil de böyle olsaydı nasıl olurdu, böyle değil de şöyle olsaydı nasıl olurdu diye düşünmüşüzdür hepimiz. Bir tercih yaptık diyelim, tercih etmediğimizi seçmiş olsaydık işlerin hangi yöne gideceğini düşünmüşüzdür elbet. Başımıza gelmeyen her ne varsa, eğer gelmiş olsaydı nasıl olurdu diye çeşitli versiyonlarda kurgulayıp durmuşuzdur. İşte, Mr. Nobody tam olarak bu konu hakkında bir film. Hem de ne film! Kağıt üzerinde kafa karıştırıcı bir metin, kabul. Ama yönetmen neyi dert edindiğini lafı hiç dolandırmadan gösterince olasılıktan olasılığa direkt geçişler yapmak keyifli hale geliyor. Hatta henüz sonuna gelmeden tekrar izlemeniz gerektiğini hem de durdurup notlar alarak düşünüyorsunuz. Yönetmen yer yer belgeselvari bölümler de ekleyip hem biraz olsun nefes aldırıyor hem de oluşabilme ihtimali bulunan soru işaretlerine yanıtlar yaratarak anlatısını güzelce destekliyor. Belgeselci ve kısacı geçmişinin etkisi olsa gerek, anlatılması zor gibi görünen karışık bir konuyu böylesine temiz anlatabilmesi saygı duyulası. Kafa karıştırmaya çalışmıyor, problem çözüyormuş hissiyatı uyandırmıyor, güzelce anlatıyor sadece. Sürekli bir yerlerden başka yerlere sıçramasına rağmen geçişlerde ve kurguda tökezlemiyor. Ayrıca zamanı eğip büken filmlerin en büyük handikaplarından olan başını örtse kıçının, kıçını örtse başının açıkta kalması durumuna da düşmüyor yönetmen. Olay örgüsü sürekli içe doğru kıvrılan bir sarmalı andırıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/mtaar-yerel-illustratorler-02-katilim-cagrisi/", "text": "Yerel İllüstratörler 02, Türkiye'de bilinirliği hızla yükselen bir meslek dalı olan ve resim sanatından ayrışarak kendine has yeni bir alan oluşturan illüstrasyon konusunda yapılmış en detaylı sergi olacak. Buradaki formu kullanarak eserlerinizin bulunduğu web sitenizi paylaşabilir, sergiye katılabilirsiniz. Mtaar, 2009 yılında, Erkin Gören ve Sevil Tunaboylu tarafından hayata geçirilmiş bir sanatçı girişimidir. Mtaar'ın Kadıköy / Moda'da bulunan sergi alanında ve alternatif mekanlarda düzenlediği bütün etkinlikler, bu iki genç sanatçının çabalarıyla gerçekleşmektedir. İstanbul'un sanat üretiminin ve etkinliklerinin merkezi konumundaki Beyoğlu/Karaköy eksenine alternatif olarak Kadıköy/Moda'da konumlanan Mtaar, kendi sergi projelerinin yanı sıra sanatçıların da projeleriyle dahil olabilecekleri açık bir sergi alanıdır. Sanatçılar, sanat grupları ve bağımsız küratörler, www. mtaar. org adresindeki proje gönderim aracı yardımıyla projelerini alanda kolaylıkla paylaşabilirler. Mtaar sergi alanı ile ilgili bir diğer önemli nokta ise; giderleri, kurucusu olan sanatçılar tarafından karşılanan bir organizasyon, sanatçıların özgün girişimiyle oluşturulmuş kar amacı gütmeyen bir yapı olarak kendini konumlandırması. Mtaar, güncel sanatın her alanında sanatçılara projelerini sergileme imkanı sunmak için kuruldu. Bu kapsamda planlanan etkinlikler arasında konulu, konusuz sergiler, atölyeler, sanatçı sunumları, özel gösterimler de var. Bu etkinlikler sadece Mtaar'ın Kadıköy'deki mekanında değil, karşı yakada iki ayrı sergi alanına da yayılıyor. Dolayısıyla kalabalık sergiler şehrin iki yakasında üç farklı mekanda gerçekleşebiliyor. Bu organizasyonları günlük mini festivaller formunda düzenlemek amaçlanıyor. Mtaar sergi alanı, iki kattan oluşuyor. Giriş katı (23 metrekare), ışık gereksinimi olan iki ve üç boyutlu eserler için, alt kat (27 metrekare) ise video ve ses yerleştirmeleri için kullanılıyor. İki alanı da eşzamanlı kullanmak, bu alanları yeniden biçimlendirerek farklı amaçlar için hazırlamak da mümkün olabiliyor. Mtaar'da sergilemek için proje hazırlarken, mekanın imkanlarını göz önüne almakta fayda var."}
{"url": "https://futuristika.org/mtaar-yerel-illustratorler-02/", "text": "İlki geçtiğimiz yıl gerçekleşen Yerel İllüstratörler sergi serisi, Türkiye'de illüstrasyon yapan genç isimleri bir araya getirmeyi amaçlıyor. Serginin ikinci ayağı 7 Mayıs'ta yine Mtaar'da açılacak. 20 genç ve yaratıcı ismin eserlerinden oluşan sergi, illüstrasyon kültürünün Türkiye'deki yansımalarını görmek isteyenler için 6 Haziran'a kadar açık olacak. Katılımcılar: Sadi Güran, Merve Morkoç, Ufuk Can, Ada Tuncer, Evre Başak Okumuş, Ozan Küçükusta, Şerif Karasu, Gizem Vural, Gökçe Akgül, Elif Yıldız, Berat Pekmezci, Ethem Onur Bilgiç, Yavuz Öztürk, Seher Kış, Sedat Girgin, Ahmet Özcan, Mete Yafet, Sadi Tekin, Zeynep Özatalay, Yasemin Ezberci. Mtaar, 2009 yılında, Erkin Gören ve Sevil Tunaboylu tarafından hayata geçirilmiş bir sanatçı girişimidir. Mtaar'ın Kadıköy / Moda'da bulunan sergi alanında ve alternatif mekanlarda düzenlediği bütün etkinlikler, bu iki genç sanatçının çabalarıyla gerçekleşmektedir. İstanbul'un sanat üretiminin ve etkinliklerinin merkezi konumundaki Beyoğlu/Karaköy eksenine alternatif olarak Kadıköy/Moda'da konumlanan Mtaar, kendi sergi projelerinin yanı sıra sanatçıların da projeleriyle dahil olabilecekleri açık bir sergi alanıdır. Sanatçılar, sanat grupları ve bağımsız küratörler, www. mtaar. org adresindeki proje gönderim aracı yardımıyla projelerini alanda kolaylıkla paylaşabilirler. Mtaar sergi alanı ile ilgili bir diğer önemli nokta ise; giderleri, kurucusu olan sanatçılar tarafından karşılanan bir organizasyon, sanatçıların özgün girişimiyle oluşturulmuş kar amacı gütmeyen bir yapı olarak kendini konumlandırması. Mtaar, güncel sanatın her alanında sanatçılara projelerini sergileme imkanı sunmak için kuruldu. Bu kapsamda planlanan etkinlikler arasında konulu, konusuz sergiler, atölyeler, sanatçı sunumları, özel gösterimler de var. Bu etkinlikler sadece Mtaar'ın Kadıköy'deki mekanında değil, karşı yakada iki ayrı sergi alanına da yayılıyor. Dolayısıyla kalabalık sergiler şehrin iki yakasında üç farklı mekanda gerçekleşebiliyor. Bu organizasyonları günlük mini festivaller formunda düzenlemek amaçlanıyor. Mtaar sergi alanı, iki kattan oluşuyor. Giriş katı (23 metrekare), ışık gereksinimi olan iki ve üç boyutlu eserler için, alt kat (27 metrekare) ise video ve ses yerleştirmeleri için kullanılıyor. İki alanı da eşzamanlı kullanmak, bu alanları yeniden biçimlendirerek farklı amaçlar için hazırlamak da mümkün olabiliyor. Mtaar'da sergilemek için proje hazırlarken, mekanın imkanlarını göz önüne almakta fayda var."}
{"url": "https://futuristika.org/muekk-bildiginizi-biliyorlar/", "text": "Muekk, bir gezegene yapılan ve sesin dokusunun eşlik ettiği bir yolculuğun portresi. Bir çamaşır makinesi hareketinde uykuya daldığınız ve her zaman çıktığınız türden, döngüsel bir yolculuk. Dünya üzerinde, rüyalara değişik açılardan bakmak; hayret verici ve renksiz olayları belgeleyerek takıntıya yol açar. Karakterleri buraya getirirsiniz ve suyun içinde nefes almaya başlarlar, doğanın formlarını koklarlar ve tüm hayvanlarla iletişim kurabilirler. Şimdi onlar; bu iki gezegendeki varlıkları beraber istiyorlar ve böylece gerçeğin tüm detaylarını görebileceğimize inanıyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/muhtesem-bir-olum/", "text": "F irketem çözüldüğünde çıkan o ses dışarıdaki motor gürültüsünün o coşkun azametine rağmen çınnnn diye değdi kulak zarıma. Sadece bir adım attım, sadece bir adımla göğün insana cennetin gerçekten o yönde olduğunun en büyük ispatı olan o huzuru, o özgürlüğü, o boş vermişliği kucakladım. Boşluk hep kötü, anlamsız ve beyhude bilinir hani; şairler, yazarlar onun insanı nasıl çıldırtan bunalımlara sürükleyeceğini tasvir ederler. Belki ruh boşluğa düşünce doğrudur dedikleri ama ya beden, ruhun kabuğu bu etten çelişki! Paraşütle atlamalı ömürlerinde en az bir kere tüm şairler, yazarlar, ressamlar. Belki o zaman öve öve bitiremedikleri özgürlüğün sadece göklerde olduğunu anlarlar, belki kuşlar insanlardan daha yüce, daha şerefli anlamlanır kalemlerinde, göklerin hastası olurlar, koşa koşa ordunun paraşütçü okullarına yazılırlar. Ne kadar çok atlamışım, ne kadar çok armağan etmişim ki bedenimi göklere, adımımdan sonra karşılaştığım boşluğun aslında telaş verici tek hususiyeti olan o derin soğukluk bir basit günlük unsurdu sanki. Yüreğim hoplamadı, kollarımı ve bacaklarımı açtım, işaret parmağım açma ipindeyken etrafıma baktım. Allahım! Gökler mantara kesmişti, yıldızlar ışıktan avuçlarıyla yeryüzüne kum renkli mantarlar saçıyorlardı, binlerce, on binlerce... Ve ay yıldızların yeryüzünün açgözlü müdavimlerine böyle bir ikram sunmasına şaşırıyor, bu ikramı parıldatan şeyin kendi benliği olduğunun farkındalığıyla yaramaz, uçarı bir çocuk gibi gülümsüyordu. İpimi çektim, benim mantarım da sırtımdaydı şimdi, rüzgarın nefeslerinden biri mantarımın altında beni ait olduğu yurdu gökte tutmak için çabalıyordu ama nafile. Salına salına süzülüyordum. Altımızda etrafını tarlaların, ormanların çevrelediği koskoca bir şehir! Bu ne kadar güzel bir manzaraydı Allah'ım! Birbirine cılız dereleri bağlayan ve ileride kara tepelerin ardında süzülerek kaybolan koskoca bir nehir, koca ağaçlardan oluşan bir çemberin ortasında uykusuna devam eden üçgen prizma çatılarıyla bir kilise, ayın ışığının varlıklarını belli ettiği sıra sıra evlerin dizildiği mahalleler. Sessizlik manasını artırıyordu toprağa serilmiş bu güzelliklerin ve uzaklık, ve göklerde olmak şen birer ayrıksılık sağlıyordu ruhlara, ulaşılmazlık o Yunan destanlarındaki zaaf dolu tanrılar gibi hissettiriyordu biz mantar tanelerine. Yüreği korkudan yarılanlar var mıydı acaba? Boşluğun, serinliğin, uzaklığın ve sessizliğin doğuracağı şey korkudan ziyade aymazlık olurdu aslında. İnsan hep kendini toprağın parçası hisseder ya, telaşın ve zamanın parçası! Göklerde sadece güzellik olurdu, gökler bir şahitlik yuvasıydı, kimi zaman kısa, kimi zaman uzun olan bu yolculuklarda insan sadece cennetin ne kadar yumuşak döşeklere sahip olabileceğini kavrardı."}
{"url": "https://futuristika.org/muktedirlerin-yok-sayarak-uyguladigi-siddet/", "text": "Türkiye ileri demokrasisi, kendi gücünü korumak ve geliştirmek adına gerçekten yeni bir aşamaya geçmiştir. Öyle ki, bugün gelinen durum, seslerini duyurabilmek için kendi hayatlarından vazgeçmeye hazır bir kitleyi yok saymaya dayanmıştır. Devletin insanları anlamaya çalışmasını beklemenin, içinde bulunduğumuz düzende gayet yersiz ve gerçek dışı bir beklenti olduğunu farkındayız. Fakat görüyoruz ki, 'vatandaşlarının can güvenliğini sağlamak' gibi bir görev dahi devlet tarafından yok sayılmakta ve bir kenara itilmektedir. Yaşadığımız bu süreçte anlamamız gereken en önemli nokta belki de şudur: insanınların kendi vucütlarını heba ederek çıktıkları bu azap dolu yolculuk bir seçim değildir. Üzerinde durmamız gereken başka bir nokta ise: insanların son raddede ve son çabaları ile hayatlarını bir ses getirmek uğrunda feda etmeyi göze almaları, devletin onları yok sayarak uyguladığı şiddetin bir devamıdır. İnsanların son raddede ve son çabaları ile hayatlarını bir ses getirmek uğrunda feda etmeyi göze almaları, devletin onları yok sayarak uyguladığı şiddetin bir devamıdır Muktedirlerin yaşananları bireysel bir seçeneğe bağlaması, aslında onların korkularından gelmektedir. Bireysel özgürlük her açıdan söylenmiş en büyük yalanlardan biri olduğu gibi, muktedirlerin işin içinden vicdanları temiz sıyrılmaya çalışmalarındaki en önemli kozlardanıdır. Çünkü işin aslı şudur: çekilen bütün acılardan muktedirler ve muktedirlerle özdeşleşenler kişisel olarak sorumludurlar. Vicdanlarındaki bu ağır yüke karşı kalplerini karartmalarının tek yolu, açlık grevlerini onların seçeneği olarak düşünmelerinden geçmektedir. Başka insanlara da insan olarak bakmanın getireceği vebal altında ezilmenin tehdidi ile baş etmek, seçenek ve irade gibi kavramları tüm toplumsal katmanlarından sıyırarak, bireysel bir seviyeye indirgemekten geçmektedir. Özgürlüğü 'bireysel seçim' gibi algılayan bir dar görüşün, yaşananları onlar onu yapmayı seçti ekseninde yorumlaması her ne kadar doğal olsa da, yine de trajiktir. Özgürlük hiç bir zaman bireysel değildir, olamaz da. Özgürlük topluma bağlıdır, ve ilişkiseldir. Herkes, ilişkilerinin elverdiği derecede özgürdür. Burada ilişkiler, sadece kişisel ilişkileri içermez. Yasalarla, güçlüyle, güçsüzle, farklı sınıflarla olan ilişkilerimiz, özgürlüklerimizin sınırlarını belirler. Bu açıdan bakıldığında, kişisel özgürlük veya özgür irade sorusu tamamen alakasız ve önemsiz kalır. Çünkü ne yapmayı öğrenmediğimiz birşeyi yapabiliriz, ne de sahip olduğumuz ilişkilerin sunduğu imkanlar dışında davranabiliriz. İrade de benzer şekilde anlaşılmalıdır. Bir insanın iradesi, toplumun el verdiği derecededir. İrade, toplumsalın ve kültürelin vastıa olduğu hareket etme kapasitesidir. İnsanlar bu vasıtalı hareket alanı dahilinde irade gösterebilir, ve isteklerini gerçekleştirebilirler. Tabii, bu noktada e onlar da bu ilişkileri kurmasalardı, iyi vatandaş olsalardı, yasalarla ters düşmeselerdi... gibi bir söyleme başvuracak olanların, özgürlüğü yine bireysel seçim olarak gördüklerini ve aynı hataya ikinci kere düştüklerini hatırlatmak gerekir. Böyle bir söyleme can-ı gönülden inanmak, aynı hatayı ikinci kere yapmanın yanı sıra, yasalara, kültüre, ve toplumsala dair ciddi bir saflık da gerektirir. Çünkü yasalar, toplumsal, ve kültürel düzen durup dururken gökten inmemiş, topraktan çıkmamış, veya kendi başına oluşmamıştır. Yasalar, toplumsal ve kültürel düzen, insanların, özellikle gücü elinde bulunduran insanların kendi konumlarını korumak amacı ile bilinçli bir şekilde koydukları kurallar, ve kısıtlamalar silsilesidir. Bazı insanların kendi konumlarını korumaları ise, diğer insanların, harcanabilir olarak görülenlerin, sürekli bastırılmasına, aşağılanmasına, istismar edilmesine bağlıdır. Kurulu toplumsal düzen tarafından harcanabilir sınıfına doğanların, veya o insanların hakları için mücadele ederek devlet tarafından harcanabilir sınıfı ile ilişkilendirilenlerin üç seçeneği vardır. Ya uygulanan baskıya boyun eğerler, güç ile özdeşirler, ve gerçekten de iyi vatandaş olmaya çalışırlar. Ya baskıyı tamamen reddederler ve kaldırmaya çalışırlar, kötü vatandaş olurlar, güç ile karşıt-özdeşirler. Ya da baskıyı ne kabul ederler, de ne tamamen reddederler, güç ile özdeşmezler, ve dayatılan bir vatandaş sınıfına girmeye çalışmadan, kendi seçeneklerini, alternatiflerini yaratmaya çalışırlar. Açlık grevlerinin olabildiği kadar az ses ile karşılanması, muktedirlerden pek de yankı bulamaması, onların şiddet içermeyen bir direnişe dair ne yapacaklarını bilmedikleri içindir Her ne kadar isyan bayrağını çekmenin ruhu romantikleştirilmişse de, kötü vatandaş olmak, ve karşıt-özdeşleşmek, devletin uyguladığı yöntemi devam ettirmektir. Mesela silahlı mücadele ve şiddet bu yüzden kaybetmeye mahkumdur. Çünkü karşı gelmeye çalıştığı yapının aynası olmuş, sadece içeriğini değiştirse de, aynı huyları devam ettiren, aynı hataları yapan ikinci bir güç odağına dönüşmüştür. Üçüncü seçeneği seçenler, şiddeti bir kenara itenler, devletin ve düzenin oyununa gelmezler. Bu yüzden açlık grevleri isyandan, yani karşıt-özdeşleşmeden, inkara, yani özdeşleşmemeye, geçilmesini simgeler. Açlık grevlerinin olabildiği kadar az ses ile karşılanması, muktedirlerden pek de yankı bulamaması, onların şiddet içermeyen bir direnişe dair ne yapacaklarını bilmedikleri içindir. Çünkü şiddete karşı retorikleri hazırdır. İsyanın söylemle hainliğe çevrilmesinin üzerinde bin yıllardır çalışılmaktadır. Fakat inkara, hayatı kaybetmeyi göze alarak yanlışları hak aramaya gelince, düzen hazırlıksızdır. Repertuarı şiddetsiz direnişe karşı zengin değildir. Açlık grevine, diğer taraftan, devletin uyguladığı yapısal şiddetin vücut üzerinde maddeleşmesi olarak bakabiliriz. Açlık grevleri, bu yüzden, dürüstlük üzerine bir nevi alıştırmadır. Açlık grevi uygulayanlar, devletin uyguladığı yapısal ve kültürel şiddeti açığa çıkarmaktadırlar. Çünkü, devlet azınlıklara uyguladığı fiziksel şiddeti ya sansürleyerek, ya da yasal temelde haklı çıkararak, kamu önünde yine kendi vicdanını rahatlatmaya çalışmaktadır. Aslında uyguladığı şiddetin soyut gözükmesinin arkasında saklanmakta, ve çoğunluğa kendini masum olarak göstermeye çabalamaktadır. Açık grevine çıkanlar ise, vücutları ile kültür ve toplumsal yapı arasındaki sınırları bulandırmaktadırlar. Böylelikle, devletin yapı ve kültür ile uyguladığı şiddetin vucütlarında ortaya çıkmasına yardımcı olmakta, ve aslında soyut gibi gözüken şiddetin insanları nasıl etkilediğinin fiziksel kanıtları olmaktadırlar. Açlık grevine çıkanlar, bu yüzden devleti dürüst olmaya zorlamakta ve yaptıkları şiddeti kendi sağlıkları pahasına insanlara göstermektedirler. Devletin tüm muhalefeti şiddet üzerinden tek tipe indirgemeye çalışarak susturmaya teşebbüs etme stratejisi her ne kadar büyük bir oranda işe yaramaya devam etse de açlık grevi ve eleştirel birikim gibi şiddetsiz direnişler sayesinde çözülmekte ve halkın gözündeki meşruiyetini de yitirmektedir Devletin muhaliflere karşı yaptığı en önemli hamle, onları tek tipe indirgemeye çalışmasıdır. Devlet bunu şiddet üzerinden yapmaya çalışmaktadır. Yani, devlete göre, kendisine karşı gelmeye çalışan herkes, ona karşı bir şiddet eylemi içerisine girişmektedir. Böylece hukuki temelde muhalefet ile nasıl baş edeceğini bilen devlet, mağdur konumunun getirdiği ahlaki üstünlüğü sonuna kadar kötüye kullanmakta, ve her defasında kendisini kendi kural ve kanunları ile haklı çıkararak muhalif tüm sesleri bastırma çabasına devam etmektedir. Uluslararası Gazeteciler Derneği'nin ve Avrupa Birliğinin Türkiye'deki özgürlükler üzerine İran ve Çin ile yaptığı karşılaştırmalar, ileri demokrasimizin ne kadar ilerlediği hakkında önemli bir göstergedir. Zira, devletin bu raporları çöpe atması, ve üzerine biz kendimizi değerlendiririz gibi açıklamalar yapması, aslında yukarıdaki kuruluşların ne kadar cömert davrandıklarının da kanıtıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/mulksuzlerin-son-yonetmeni-sylvain-chometin-uc-animasyonu-uzerine/", "text": "İlerlemenin korkunç hızı ve yıkıcılığı; insana dair her şeyi mekanikleştirmesi, ruhunu yabancılaştırması karşısında avangart geriye sıçrayışları bir direnç hamlesi olarak görmüştür. Benjamin'in eskimiş/gözden düşmüş, Dali'nin ise demode diye yücelttiği bu parıldamalar; modern uygarlığın uçurum aşağıya yolculuğuna karşı acıyla çekilmiş birer el freni özelliği taşırlar. Her şeyin ilerlemeye odaklandığı bir çağın ruhuna karşı geriye sekme açmak, eskiyi canlandırmak, unutulmuşu güncele vurmak Gerçeküstücü bir refleksti. Kuşkusuz bu dirençte sürekli yanan parıltıyı zamanla reklamcılığın, kültür endüstrisinin, tarz mühendislerinin keşfetmemesi imkansızdı. Modernin sönen imgesi karşına post-modern bitmez ve döngüsel bir retro sevdası ile çıkar. Yirminci Yüzyıl sonu itibarı ile eskimiş ya da gözden düşmüş diye bir şey kalmaz; çünkü artık her şey bitmek bilmez bir şimdinin tüketim hevesi için yeniden ve yeniden canlanmak, geri dönmek, irtifa kaybettiği yerden yükselmek zorundadır. Yani geçmişte; yoksulluk, açlık, acı, zalimlik çıkarılıp, onu bir kolay yutulur bir hazır tüketim biçimi haline getirilecektir. Tam da tarihin sonu söylemlerine eşlik edecek bir retro aroması şeklinde. Benjamin ya da Dali'nin yöntemi geçmişi ruhuyla gibi getirip an da kısa devre yapmayı arzular. Post-modern nostalji salgını ise geri dönüşte mutlaka ve mutlaka dünün ruhunu geçmişte bırakılıp, bugün tarafından emilmek durumundadır. Geçmişi bitmek bilmez bir imge, tasarım ve tüketim döngüsü olarak ele alan bu anlayış ile20. Yüzyıl avangard'ının yaklaşımları kuşkusuz taban tabana zıttır. Çizgi roman geleneğinden sinemaya geçen Sylvain Chomet'in filmleri ise retro furyasının bu güne geçmişi yerleştirme yönelimine karşı, bize pure halde geçmişi verir. Yani ortada bir nostalji yoktur, o bu gün, 70-80 sene önce çekilecek şeyler çekmeye soyunur. Bu geçmişe dönüş bir çok insana fazlasıyla muhafazakar bir refleks gibi gelebilir. Ve hatta bu refleks filmlerde alttan alta sürekli yürüyen Amerikan toplumu eleştirisiyle birlikte, bir çeşit Fransız milliyetçiliği gibi de görülebilir. En genel tanımıyla Chomet'in geçmişi; hüzünle mutluluğun yan yana geldiği küçük yoksulluk dünyalarıdır. Kuşkusuz Chomet filmlerinde, Benjamin'in Gerçeküstücülükte gördüğü Sefaletin, yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda mimari sefaletin, iç mekanların sefaletinin, köleleştirilmiş ve köleleştiren şeylerin birden nasıl bir devrimci nihilizme dönüşebileceği yıkıcı enerji yoktur. O daha çok 1930-40'lı yıllarda ortaya çıkan Fransız Şiirsel Gerçeklik akımının karanlık ama naif şiirine göz kırpar. Fakat pedal çevirerek çalışan bir film makinesinin Fordizm ile, açlık dünyasının da natürmort resmiyle ilişkisi bir vardır. Bu yüzden Chomet filmleri; izleyicisine sürekli kötülüğün sınıfsal bir karakteri olduğunu anımsatır. Dünyada bitmez/tükenmez bir yoksulluk vardır. Zaman önemli değildir, 20 yüzyıl başı Belleville'de ya da 60'ların başının İngiltere'sinde; gündelik hayat hep ağır bir emek sömürüsü üzerine kurulmuştur. Modern şehrin çarkları ardında devasa bir ıskarta ordusu bırakıp gitmiştir. Ki kuşkusuz işsizlik terimi buradaki durumu açıklamak için oldukça kifayetsiz kalır. Küçük ve sıcak yeteneklerle icra edilen bir çok serbest meslek erbablığı ve zanaatkarlık yok olmuştur nitekim. Sihirbazlık, mim, sirk, kabare, gezici çalgıcılık ve hatta yaşlılık gibi. Ve yoksulluğun en büyük travması hiç kuşkusuz sürekli yoksunluktur. Açlık her zaman vardır; sadece sokakta değil binlerce yoksul banliyöde de. Ve çalışanlar da neredeyse sadece ev kirası ödemek için çalışır dururlar. Bu cehennemde ayakta kalmayı ancak düşmüşlerin, yoksulların, ucubelerin dayanışması sağlayabilir; gerekirse sabah akşam kurbağa kaynatarak. Chomet'in bugüne sırt çevirişindeki romantizmde, modernin başında gotiğe dönmek isteyen Willam Morris'in hüznü belirgindir."}
{"url": "https://futuristika.org/multecilerden-korktugumuz-kadar-guncel-sanattan-da-korkuyor-muyuz/", "text": "3. İstanbul Tasarım Bienali kapsamında Galata İlkokulu'nda sergilenen Thomas Keenan ve Sohrab Mohebbi'nin Haritadan Belli adlı çalışması Akdeniz çevresindeki çatışma bölgeleri arasındaki günümüz mülteci krizini harita üzerinden inceliyor. Sergide iki farklı harita tipi inceleniyor: ilki mültecilerin kullandığı ilkel diyebileceğimiz haritalar ikincisi ise mültecilerin kontrolü ve takibi için oluşturulan NATO ve hükümetlerin kullandığı yüksek teknolojili dijital haritalar. Bu yazıda biz daha çok NATO ve bölgedeki hükümetlerin kullandığı dijital haritalardan yola çıkarak 'gözetim' kavramından bahsedeceğiz. Bu dijital haritalar vasıtasıyla yapılan gözetim aklımıza hemen Zygmunt Bauman'ın aynı isimli kitabında açıkladığı 'Akışkan Gözetim' kavramını getiriyor. Bauman, Panoptikon1 düşüncesinin geçerliliğini sürdürdüğünü ancak buna ek olarak Akışkan Modernitenin2 sonucu olan Akışkan Gözetim3'in eklendiğini söylüyor. Bauman'ın mültecilerden bahsederken prekarya kelimesini hatırlatarak geniş anlamda çevirisi olarak sunduğu 'hareket eden kumlar üzerinde yürümek' Thomas-Sohrab 'Haritadan belli' çalışmasında 'deniz üzerinde yürümek' olarak tanımını buluyor. NATO'nun yüksek teknolojili harita sisteminden mültecilerin botunu biz de tıpkı iktidarın baktığı yerden izleme fırsatı buluyoruz. Yaşadığımız suçluluk duygusuna da çoğunlukla bu bakış neden oluyor. 'Deniz üzerinde yürüyen' prekarya, anksiyete içinde botun mazotu bitene kadar denizin ortasında ilerliyor. NATO bölgesinde sıkışıp kalan botta insanların ölmeye başlamasına ve helikopterler, gemiler, izleme sistemlerinden bunların görülmesine rağmen müdahale edilmiyor. Aralarında bebeklerin de olduğu mülteciler ölmeye başlıyor ve 63 kişi bot kıyıya vurana dek ölmüş oluyor. NATO ve diğer hükümetler buna seyirci kalıyor. 'Yardım etmeyerek ölüme sebep olmak' suçu henüz hukukta tanımlanmadığı için bu vahim olaydan sonra kimse suçlanmadı ve ceza almadı. 'Deniz üzerinde yürüyen' tek kişinin kim olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu yüzden mülteciler 'deniz üzerinde' yürüyemedi ve öldüler, prekaryanın tarih boyunca yaşadığı kaderi onlar da tattılar. Bu çalışmayı Tasarım Bienalinin sergi metninde yaptığı gibi 'iş' olarak adlandırmaktan çok 'sanat eseri' veya 'yapıt' olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. Sanat kuramcısı ve ressam Wassily Kandinsky'den sanat eseri tanımını alırsak: Her sanat eseri duygularımızın kaynağı ve çağının çocuğu olmalıdır.5 Bu yüzden bu tarz güncel bir konuda böyle duygulara hitap eden şekilde hazırlanan bir çalışmayı 'sanat eseri' olarak görmeliyiz. Eğer bu çalışmaya 'iş' dersek çalışmanın nihai amacına uygun davranamayız. Bu çok endüstriyel ve ruhsuz bir tanımlama olur. Burada bir çeviri hatası mı olduğunu yoksa bilinçli bir 'sanat eseri' demekten kaçınma durumu mu var bilemiyoruz. Sonuçta kolaylıkla bir şeylere 'sanat eseri' diyemediğimiz bir çağdayız: Modernizmin büyük anlatıları, kendinden emin insanları bize savaşlar, büyük kıyımlar, soykırımlar, toplama kampları, Vietnam savaşını vs. getirdi. Atom bombasının bile kullanıldığı bir çağdan söz ediyoruz. Tüm yıkım modernizmden bizi uzaklaştırdı ve post-modernizm olarak adlandırdığımız yeni bir döneme neden oldu. Bu ayrımı Bauman 'Katı Modernizm'den 'Akışkan Modernizm'e geçiş' olarak okuyor. Yeni dönemde sanat, gücünün azalmasıyla kedere gömülmüş gözüküyor. Yapılan çalışmalar için Yapıt veya Sanat Eseri diyerek bu var olma ve eyleme gücünü artırabiliriz, bu hepimiz için sevinçli olacaktır. Bu tarz bir duygu yaklaşımı ressam ve sanat kuramcısı Wassily Kandinsky'nin sanat eseri için zorunlu tuttuğu: duyguların kaynağı olmalı şartını daha iyi açıklamamızı sağlıyor. Duygu ve 'güncel sanat'ın ortasına bir pergel koyarsak, geniş zamanları kapsayan bir daire çizerek bu ikili ilişkiyi Bauman'ın kavramlarıyla birlikte değerlendirebiliriz. Pergeli bu ilişki üzerinde böylesine geniş bir açıyla kullanmak 'Haritadan belli' çalışmasıyla ilgili bir eleştiri yazarken bize yeni bir yol açıyor. Bu çalışmanın güncel sanat olarak var olması duygunun seyirci tarafından ortaya çıkarılmasıyla anlamlı hale geliyor. Mültecilerin nüfusunun 2050'de 1 milyar olması bekleniyorken 'Haritadan belli' çalışmasında birçok farklı referansı okuyabiliyoruz. Bu hem güncel sanatın gücünü gösteriyor hem de modernizm sonrası dünyamızın bize sunduğu farklı sorunları ortaya çıkarmasıyla farklılaşıyor. Tüm bunların ışığında sergide yer alan bir başka mültecinin sorduğu şu soru: 'Biz hayvan mıyız yoksa insan mıyız?' daha da anlamlı hale geliyor. Şu açık ki cesur yeni dünyada bu soruya cevap vermek pek de kolay değil. 1 Panoptikon, İngiliz filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham'ın 1785 yılında tasarlamış olduğu hapishane inşa modelidir. 6 Duchamp'ın en ünlü eseri baş aşağı duran bir pisuar olan hazır nesnenin orjinal ismi: Çeşme."}
{"url": "https://futuristika.org/muphem-kapilar-yirtildi/", "text": "Kare Sanat Galesi 04-31 Aralık tarihleri arasında koordinasyonunu Rafet Arslan'ın yaptığı Müphem başlıklı konsept sergiye ev sahipliği yapıyor. Müphem; dünyanın, bölgenin, ülkenin tamamen müphem bir sancı dönemini yaşadığı bir süreçte yaşanan düşsel, düşüncesel ve varoluşsal kaygıları estetik bir dille yoklama arayışıdır. Müphem Sergi; aynı zamanda güncel sanatın rutin pratikleri ötesinde daha yatay, geçişken, katılımcı ve oyuncul bir sanat/hayat düşünün arama hevesinin bir parçasıdır. Bu amaçla yapılan neredeyse bir açık çağrı vasıtasıyla yaklaşık iki aydır yapılan çalışmalar ile sağlanan enerji, önce internet üzerinde http://projemuphem. tumblr. Müphem ilişkiler de, kimliklerde, yüzlerde, toplumsal kod ve roller de kendine konak tutar. Önü tedirginlik arkası angst, dışı tekinsiz içi bilinçaltı gibidir; bilinmez- müphemdir. Müphemin yuvası aynı zamanda özgürlük, delilik, blöf ya da isyanda olabilir. Bu yüzden müphem her şeyin belirlenmiş, kodlanmış, statikleşmiş olduğu rasyonel dünyanın dudak kenarındaki uçuk gibidir; onun façası bozar, huzurunu da her an kaçırabilir. Müphem gaibe yakın olduğu için ezoterik bilginin yanında olduğu kadar, Cemil Meriç'in de dediği gibi şiirin, sanatın ve düşüncenin gen havuzudur da. Şimdi çağrımız sanatçının kendi ikircikli düş dünyasının kapısını müpheme açması içindir."}
{"url": "https://futuristika.org/mural-ist-yeldegirmeni-duvar-danati-festivali/", "text": "Dünyanın farklı noktalarından gelen sokak sanatçıları 24-30 Eylül tarihleri arasında Mural-ist Festivali ile Kadıköy Yeldeğirmeni'nde buluşuyor. Kadıköy Belediyesi ve Çekül Vakfının desteği ile gerçekleştirilecek festival, Türkiye'de bina cephelerinin bütünüyle boyandığı ilk etkinlik olma özelliğini taşıyor. Kentin içindeki büyük sağır duvarların resim tuvaline dönüştüğü Mural Art yani Duvar Sanatı, dünyada giderek popülerlik kazanan bir sanat türü. Büyük, boş ve çoğunlukla ürkütücü gözüken sağır bina cepheleri, sokak sanatçılarının marifeti ile kentin en cazip noktaları haline getirilebilmekte. Bu yıl ilki düzenlenecek Mural-ist ile 4 sokak sanatçısı, Kadıköy'ün özgün mahallelerinden Yeldeğirmeni'nde bir araya gelerek 1 hafta boyunca, atıl kalmış 4 farklı binanın cephelerini boyalarıyla canlandıracak, sanatı sokaklara taşıyacaklar."}
{"url": "https://futuristika.org/murat-belgenin-gozunden-istanbul-ve-tarihi/", "text": "Murat Belge: Ben ilkokul çağlarındayken bile çok okuyan bir çocuktum. O zamanlarda çocuklara hitab eden çok fazla kitap yayınlanmıyordu. Bize de o zamanlar Malkoçoğlu kitapları, Michel Zeveco'nun tarihi romanları gibi kitaplar okumak kalıyordu. Bozkurtların Ölümünü henüz ilkokulda okumuştum. Ama beni en çok etkileyen hikaye Eşşek Kulaklı Midas'ın hikayesidir. Bunları okuduktan sonra edebiyat ve tarih bir arada yürümeye başladı. Tarih anlayışın popülerleşmesi sadece bizde değil tüm dünyada görülen bir olgu. Türkiye'de popüler tarih dergileri uzun zamandan beri var zaten. Ama bu popüler tarih dergilerinin çoğu şoven bir milliyetçilik anlayışına sahipti. Bizde maalesef hala hayali doyum sağlamak amacıyla gerçekleştirilen bir tarihçilik anlayışı var. Yok, biz Viyana'ya kadar gittik, yok işte Prut Savaşı'nda Katarina faktörü olmasaydı Rusya bizim olacaktı gibi. Bizim Mete Tuncay ile 1980'lerde çıkarmaya başladığımız Tarih ve Toplum dergisi farklı bir popüler tarih anlayışını ortaya koymak amacıyla yayınlanmaya başladı. Günümüzde bu popüler tarih dergilerinin sayısı arttı. Bu dergiler uzmanlık istemeyen, ama tarih bilgileri nesnel olgulara dayanan, herkesin okuyabileceği şekilde yazılan dergiler. Dolayısıyla tarih anlayışında bir düzelme söz konusu. Popüler tarih dergileri doğru bir bakış açısıyla hazırlanırsa insanların tarihi sevmesine olanak sağlayabilir. Tarih öğretiminde problemler insanların tarihe olan ilgisini azaltıyor. İnsanların merakını çekecek popüler dergilerin çıkmasını ben olumlu buluyorum. Tarih ve coğrafya birbirinden ayrılmayan iki kavramdır. Tarih dediğimiz şey bir coğrafya üzerinde geçer ve tarih devam ettikçe bu coğrafyayı değiştirir. Coğrafya yalnızca doğanın etkisiyle oluşan bir kavram değildir. Kısmen de insanın oluşturduğu bir şey haline gelir zamanla. Örneğin bir nehir akıyordur. Ama insanlar gelip o nehrin üzerine bir köprü kurduklarında birdenbire o coğrafya değişir. Başka bir şey olur. İstanbul'la ilgili en eski kayıtlara mitolojide rastlamak mümkün. Bosphorus hikayesinde Zeus'un inek kılığına soktuğu bir kızın Avrupa'dan Asya'ya geçişi anlatılır mesela. Bir başka efsane ise Argonotların Ege'den gemiyle gelip boğazlar üzerinden Karadeniz'e çıkışı anlatılır. Bütün efsanelerin bir yerlerinden gerçekliğe takılan bir yönleri vardır. Bunları soyutladığımızda ilk hikaye iki kıta arasındaki geçişi, diğer hikaye ise iki deniz arasındaki geçişi anlatıyor. Bunun gibi birçok hikaye de eklendiğinde İstanbul'un tarih boyunca önemli bir yer olduğunu anlayabiliriz. Her yerden kıtadan kıtaya geçemezsin. Her zaman bir denizden başka bir denize geçemezsin. Ama İstanbul'da bunu yapabilirsin. Konstantin ikinci bir Roma inşa etmeye karar verdiğinde önce Truva'yı düşünmüş ancak daha sonra İstanbul'daki doğal liman görünümündeki Haliç faktörüyle şehri buraya kurmuş. Doğu Akdeniz'de o zamanlar bu kadar korunaklı üç liman bulunuyordu. Selanik Limanı, İzmir Limanı, Haliç Limanı. Ama Selanik ve İzmir'in denizden denize ve kıtadan kıtaya geçiş özellikleri yok. Bütün bunlar birleşince İstanbul'un önemli bir kent olduğu anlaşılıyor. İstanbul şehrini tanıtan çok fazla Türkçe kaynak yok. Bir de, benim kitabım turistik bir kitap değil; İstanbul'u merak eden herkese seslenen, İstanbul hikayelerini anlatan ve İstanbul'da yaşayanları memnun eden bir kaynak olarak değerlendirilebilir. Yorucu olmayan, uzmanlık istemeyen bir kaynak İstanbul Gezi Rehberi. Onun için bu kadar tuttuğu söylenebilir. Eski İstanbullular ile yeni İstanbulluların paylaştıkları bir nokta var günümüzde. O da İstanbul'a olan yoğun ilgi. Ancak onuncu baskısına ulaşmış olsa da, İstanbul nüfusuyla kıyasladığımızda yeteri kadar kişiye ulaştığını düşünmüyorum. Hayatım boyunca arşivlerde çalışan bir akademisyen olmadım. Araştırmalarımı ikincil kaynakları okuyarak gerçekleştiririm. Bu kaynaklar yıllardır okuduğum birçok kitaplardır. Şu anda bana kaynak olmuş eserlerin birçoğunu hatırlamıyorum bile. Ben Türkiye tarihiyle yakından ilgiliyim. Yeni toplumsal gelişme biçimi, demokrasinin yerleşmesi gibi konu başlıkları altında çalışıyorum. Tarihçiliğin sorunlarıyla ilgilendiğimde insanların kişisel hayatlarıyla ilgili yazılara da rastlamak mümkün oluyor. Bir dönem amatör gezi rehberliği yapmıştım. Ama uzmanlık işi olarak değil. Daha önce bir şehri gezmiş olan birisinin bildiği yerleri başkasına gösterme işi olarak başlamıştım. Ancak bir süre sonra gezdirdiğin yerler konusunda derinlemesine bilgi sahibi oluyorsun. İstanbul'u öğrenme davam bu şekilde başladı. Eski eserlerin binaların arasında kalması rahatsızlık vermiyor bana. Fakat bina inşa etme için bu eserlere zarar verilmesine tamamen karşıyım. Otantik bir tarih dilimini gösteren her şey hoşuma gidiyor. Mesela Arkadius Sütunu'nu görmek için bir evin içinden geçmek durumundaydın eskiden. Yıllardır görmeye gitmiyorum Arkadius Sütunu'na. Evin sahibinin gözü sizi tutarsa terlik verirdi ve sütunu görmek üzere bahçeye geçerdiniz. İşte bu otantik bir şey. Bu güzel bir şey. Ancak o sütunun da orada durması gerekiyor aynı zamanda. Yerinde kalmayan o kadar çok tarihi eser var ki."}
{"url": "https://futuristika.org/murekkep-dergisi-ya-ben-oleyim-mi-soylemeyince/", "text": "Üç ayda bir yayınlanan kültür sanat dergisi Mürekkep, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğrencilerinin başı çektiği bir ekip tarafından yurt genelindeki diğer üniversite öğrencilerinin de katkıları kabul edilerek hazırlanıyor. Akın Çetin, derginin sorumlu yazı işleri müdürü Ömer Uyan ve genel yayın yönetmeni Bilal Demir ile konuştu. Üniversiteden ve bölümden çok şey bekleyerek, her birimizin kafasında farklı farklı düşüncelerle üniversiteye geldik birçoğumuz, karşılanmadığını gördükçe de daha 'sivil' aktivitelere yöneldik galiba. Okuduğumuz, uğraştığımız, bizi doyuracak, bize anlamlı gelecek meselelere kafa yormak adına dergi gibi kendimizi 'kendimizce' anlatabilecek bir alan açmak istedik. Okulda ve okul dışında sürekli 'alan' ve 'dinleyen' konumunda olmak sıkmış olmalı ki artık bir şeyler söylemek istedik. Yunus misali, Ya ben öleyim mi söylemeyince dedik. Ve sırrı ifşaya başladık. Böylece zahmetli ama tatlı bir yorgunluğu olan güzel bir derde kalkıştık... Zaman geçtikçe bu derdin sadece bize musallat olmadığını anladık, böylece yazar kadromuz ve metinlerin niteliği her sayıda arttı diyebiliriz. Öncelikle 'sivil' ve bir başına... Avantajları da dezavantajları da var bu durumun. Mürekkep, yukarıda bahsettiğimiz ve bahsedemediğimiz dertlerin bir araya getirdiği bir ekip. İsminin kök kelimesi gibi bir terkipin ürünü. Her bölümden, her görüşten öğrenciler... Biz de bu konuda geniş olarak, kültürlere ve ötekilere saygılı bir şekilde derlemeler yapıyoruz. Her sayıda biraz daha üstüne katarak, genişleyerek devam ediyoruz. Aramızda yazan arkadaşları kim bilir yarın nerde göreceğiz. Dergi onlar için de kendilerini tanıtabilecek, onlara yazma için güven salgılayacak bir ortam sağlıyor. Ama yazanların hiçbiri yazmış olmak için yazmıyor bu dergide. Samimi ve kaliteli yazıları derlemeye çalışıyoruz. Edebiyat ve düşünceyi harmanlayan, ikisinin zaten ayrılmazlığını göstermeye ve bu tür yazılar vermeye çalışıyoruz. Edebiyat ve düşüncede gençlerin görüşlerini sunma görevini üstleniyoruz diyebiliriz. Mesela son sayıda -5. sayı- Ahmet Eş'in, herkesin tanıdığı ve 'İstiklal Marşı yazarı olan Akif'i' değil de bir 'münzevi', bir 'fert' olan ve şairane duyuş ve trajediler içindeki Akif'i anlatmak için verdiği emeği bizzat gördük. Bilal Demir ise Asım'ın Nesli'ne klasik övgüler düzmek yerine, yapısalcı bir okumayla zamanımıza bir şeyler söylemeye çalışıyor ve Asım'ın Nesli Anti-kapitalisttir diyor. Ömer Uyan klasik edebiyata farklı bir pencereden bakarak beyitler üzerinden dönemin Teokratik Hükümdar Algısını tartışıyor... Tanju Toka'nın İktidar Üzerine yazısı, dergimizin 'edebiyat-düşünce' mottosunun 'düşünce' tarafını daha fazla vurgulayan bir yazı... Ve Ümit Can'ın Yarasa öyküsü müthiş bir insan çözümlemesi, her yönüyle insan.... Öykü yarışmalarında birinciliği olan, başka dergilere yazmış olan ya da yazdıklarını özel ajandasında saklayan arkadaşlar vardı. Bize yazı yollayan arkadaşların çoğu belli bir alanda kendisini yetiştirmiş, edebi türlerde kendisini ifade edebilecek türe göre yazılar yazıyorlar. Şiir ve öykü de çok iyi ürün veren, dergide yayımlanan eserini yarışmalarda gördüğümüz arkadaşlar var. Hatta bazı arkadaşların şiirlerini ve öykülerini topladığı kitapları var. Arkadaşların çoğu edebiyatla bir nebze uğraşan kişilerdi. Biz de samimi ve dolu yazıların buluşma adresi olan Mürekkep Dergisi ile arkadaşların hak ettikleri yere gelebilmesi için naçizane çaba sarfediyoruz. İstanbul'da dergimizi diğer dergilerin yanında bulabileceğiniz adresler bunlar. Ancak biz daha çok üniversite öğrencileri için üniversitelerde stantlar açıyoruz. Başta İstanbul Üniversitesi olmak üzere Akdeniz, Çukurova, Çanakkale, Muğla, İzmir Dokuz Eylül, Dicle, Konya Selçuk gibi good üniversitelere iletişim kurduğumuz arkadaşlar aracılığıyla dergi gönderiyoruz. Okumalarımızı bireysel yapıyoruz, derginin çıkmasına bir ay kala ise toplantılar ve gelen metinleri değerlendirme, imla-redakte vs. derken ciddi bir mesaiye giriyoruz. Önceki hatalarımızı ve önümüzdeki sayı için yapabileceklerimizi konuşuyoruz... Öğrenci olmamız nedeniyle elbette sınavlarımız, uğraşlarımız oluyor. Dergi çalışması bu nedenle bazen yorucu geçebiliyor. İkisini birlikte yürütmek gerekiyor. Ama geniş bir kadromuz var ve her arkadaş bu konuda istekli ve dirayetli davranıyor. Herkesin kafa yorduğu bir mesele bu. Birlikte işin içinden çıkmaya ve beklentileri karşılamaya çalışıyoruz. Ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz dergiyi çıkarırken? Öğrenci adamlarsınız sonuçta. Genelde içeriğinin dolu; ama teknik hataların fazla olduğuna dair eleştiriler aldık. Bu biraz bizim teknolojik zafiyetlerimizden ve biraz da işgüzar matbaacılardan dolayı kaynaklanıyor. Bunu bir türlü halledemedik doğrusu. Bu konuda haklılar. Teknik konusunda eksiklerimiz var. Kimileri de derginin aylık olmasını arzu ediyor. İleriki zamanlarda bunu gerçekleştirmeyi umuyoruz. Ama şu an eğitim sisteminin bizi sivil alanlardan, uğraşlardan adeta alıkoymasından dolayı daha sonraki zamanlar için neden olmasın diyoruz. Notos, Türk Edebiyatı, Ayraç gibi edebi dergileri takip ediyor ve teknik özelliklerini de kendi dergimiz için örnek almaya çalışıyoruz. Daha çok özgün olmaya çalışsak da içerik düzeni ve tasarım konusunda beğendiğimiz ve bu özellikleri uygulamaya çalıştığımız dergiler oluyor. Fikir ve düşünce dergilerinden yine bireysel okumalar adına yararlanıyoruz. Bu bizim için çok önem atfettiğimiz bir konu. Öğrencilerin çıkardığı dergilere, mesajı ne olursa olsun bakıyoruz. Mürekkep'in her damlasında danışıklı bir ortam söz konusu."}
{"url": "https://futuristika.org/muriel-spark-isiktan-sert-bir-sey/", "text": "Bana göre hakikat, canlı ve lirik etkisiyle havadar özellikte; ve kaynağı ışık olan önemli bir şey ortaya çıkınca bu bana sadece sahte bir şeyin dünyaya geldiğinin kanıtı oluyor. Aynı fikirde olmayan ama gülümseyen bir adamı ikna etmek imkansızdır. Kahkaha. İnsan ırkı bunun için yaratıldı. Çoğu insan, her bakımdan, bir erkeğe olduğunu söylediği şey için inandı. Kadın o zamanlar, yanlış görüşlere izin vermenin bedelinin, kişinin doğru fikirler oluşturma kapasitesinin kademeli olarak kaybedilmesi olduğunu bilmiyordu. Güzel bir kadının daktiloya vurduğunu görmekten daha güzel bir manzara olmadığını söyledi adam. Birbirimize çok aşığız, diye açıklıyor Berry, karısını mıncıklayarak. Ve Sybil, evliliklerinde neyin yanlış olduğunu merak ediyor, çünkü belli ki bir şeyler yanlış. Sahtekarlık mevsimi, yakında tamamen dökülüp gidecek bir kabuk oluşturmuştu. Benim için dürüstlüğün dışında sağlıklı bir şey yok diye düşündü kadın. Başına bir şeyler gelen biri değildi kadın. Her zaman bir yerlerde var olan bir ölüm duygusu olmadan, yaşam tatsız. Yumurtanın sadece beyazını yiyip yaşayabilirsiniz. Oldukça takıntılı görünüyordu, sanki hafızası kusurluymuş gibi kitapları ikinci kez ve üçüncü kez okuyordu. Henry Castlemaine kızını seviyor, kendisini biraz daha çok seviyordu. O sırada kız hakkında yazılan baş döndürücü tanıtım yazısının aslında şüphe uyandıracak kadar kadar abartılı olduğunu fark edemedim. İnsanları tanıdığınızı düşünmeniz tuhaf, sonra garip bir şey yaparlar ve bakir bir zeminde tekrar başlamak zorunda kalırsınız. Gerçek, kelimenin tam anlamıyla doğru değildir. Gerçek hiçbir zaman gerçeğin tamamı değildir. Gerçek aslında yalandan başka bir şey değildir. Dünya bizimdir; mecazi anlamda bizim sermayemiz... Asla ama asla sermayeye dokunmayın. Sermayeyle değil, faizle yaşayın. Dünya, hakkında tartışalım diye bizimdir ve tüketeceğimiz meyveleri de bize aittir. Hiçbir zaman sermayeyi tüketmemeliyiz. Bunu yaparsak, çorak ve hakiki gerçekle baş başa kalırız. Nevrotikler diğer insanların zihniyetlerini fark etmek için çok hızlıdır, herkes abartılı bir kategoriye girer. Gözlüklerimi çıkarmadım, çünkü ilk etapta onun arkadaşlığını istememiştim ve çıplak gözle dinlenecek şeylerin de bir sınırı var. Nevrotikler asla delirmez, derdi arkadaşlarım bana. Artık nevroz ve delilik arasındaki ayrımın farkındayım ve ajitasyonumda, yatak odamın duvarının ötesindeki kadını, davranışlarının uygulanamaz manyasının sınırları içindeki saf serin akıl sağlığını biraz kıskanıyorum. Sadece iyice delirmişlerin, Rab dirildi diyerek ortaya çıkıp zaman ve yer ne olursa olsun Telefonda isteniyorsun der gibi basit bir olgudan bahsedebileceklerini düşünüyorum. İnsanlar, hatta birinin arkadaşları bile, bir şeylerle giderler. Ancak edinimlerinin ana hedefleri kitaplardır. Konuklar konuk odasından kitaplarla dışarı çıkar. Ebeveynler çocuklarından hayatla başa çıkma konusunda çok şey öğrenirler. Ebeveynlerin çocukları tarafından yozlaştırılması veya iyileştirilmesi mümkün. Planlanmamış tam bir gün geçirmek harika. İlhama göre doldurulması gereken boş bir kağıt sayfası gibi. Hiç doğmamış olmanın en iyisi olduğu fikrini reddediyorum. Bir kişi hakkında bazı gerçekleri öğrendikten sonra, bir şekilde onlarla ilgilenirsiniz ancak. Kendini kontrol fetişi yapan insanlar için her zaman aynı: en sahte tutumları dışa vururlar. Yirmi yaşındayken antinomcu1 nesirle dalga geçtim. Özel ahlak diye bir şey yoktur. Çünkü ölümün herkesin kaderi olduğuna dair genel aksiyomu bilmesine rağmen, bu özel durumu asla kavrayamadı; Her yeni ölüm ona hissedeceği taze bir duygu verdi. Fakat hayırseverlik zihni yükseltir ve içsel gözü yönetir. Değerli bir sanat eserinin modası geçtikten sonra yeniden keşfedilirse, bunun keşifteki bazı hayırseverliklerden kaynaklandığına inanıyorum. Her erkeğin içinde kirli bir domuz vardır. Bir bekarın sevmediği bir şey varsa, işini kaybeden başka bir bekardır. Hayatta kötümser olmak daha iyidir, hayatı kalıcı kılar. En ufak bir iyimserlik hayal kırıklığına davetiye çıkarır. Onlar gelmeden önce yalnız değilim. Sadece onlar gittiğinde yalnızım. Ancak güvenlik önce gelmez. İyilik, Gerçek ve Güzellik önce gelir. Uzun zaman önce 1945'te İngiltere'deki tüm güzel insanlar yoksuldu ve istisnalara izin vardı. Bütün güzel insanlar fakirdi; en azından genel aksiyom buydu, zenginlerin en iyisi ruhen fakirdi. Manzaradan depresif hissetmenin kesinlikle bir anlamı yoktu, Büyük Kanyon ya da herkesin kapsamı dışındaki dünyanın bir olayı hakkında depresif hissetmek gibi olurdu. Hiçbir şey, balgamlı bir yaratıktan fışkıran kişisel bir sefalet noktası kadar gizli bir tatlılığı ortaya çıkarmaz. Ve elbette, soru kendi kendine cevap verdi: hatırlanamayacak kadar akılda kalıcıydı. Bu bir varlık eylemi... yaslı bir arkadaşınızı ziyaret ettiğinizde olduğu gibi, söyleyecek bir şey yok. Bütün mesele şu ki, bir buluşma hayat buldu işte. Kadın önceden insanlar yeni bir eve taşınma sürecindeyken ve mobilyalar gelip yerlerine konuncaya kadar, işçiler ve nakliyeciler gibi insanlar dahil herkesin izinsiz gelip gidebileceklerini hissetmişti. Ondaki yeteneğin zengin olduğunu düşünüyordu. Hayatta olduğu gibi, yoksullar önemsiz şeylere hızla para harcarken, tutumluluğu anlayanların çok zengin olduğunu düşündü. Bir şeyin imkansız olmadığını söylediğinizde, bu mümkün olduğunu söylemek gibi bir şey değildir.... Sadece teknik olarak imkansız değil, aslında mümkün. Kalbin katı bir düzenini hiç gözlemlememiş olan biri asla özgürlüğünü kullanamaz. Burjuvazi ve büyük sanatçılar için kaygı, ne uykuda ne de sanatlarını icra ettikleri saatlerdedir. Aristokrat bir ruh ne endişe duyar ne de dünyanın kıtlık çeken insanları açlığın iktidarsız uçlarına katlanırkendir. Eski, eski yazılardan oluşan yığın, her biri sonsuza dek bekleyen geçmiş önemsizlikler veya tutkular dünyasını içeren düşünmek için çok üzücü. Bir zamanlar gözden kaçan kelimelerin ve yeni anlaşılan anlamların şaşkınlığı, ödenmemiş veya fazla ödenmiş borçların, karşılıksız can sıkıntısının veya sonsuza dek kaybedilen tatlılığın kaydı. Harika bir kadın, harika bir kadın. Onu harika bir kadın yapmak için paraya ihtiyacı yok. Sadece alışkın olduğu şey o olduğu için. Gerçekte, hiçbir çiftçi yağmur gecikmiş olmadıkça yağmur için dua etmez; ve eğer iyi bir talih mucizesi meydana gelirse, bu her zaman düşünülmemiş lütuf anında ve herkesin diğer tarafa baktığı zamandır. Dinleyiciye göre, itici olabilecek aynı hikayenin aynı zamanda büyüleyebileceğinin farkında değildi. O öğleden sonra, vahşi inançlarının ve adı olmayan memnuniyetsizliğinin aynı cesaretiyle dışarı çıktı. Züppeliği muazzamdı. Ama benim gibiler için çok fazla demokratik olduğu duygusu vardı. İçtenlikle, yeteneğin, doğası gereği eşit olarak dağıtılmamasına rağmen, daha sonra bir unvanla verilebileceğine veya miras kalan rütbeyle kazanılabileceğine inanıyordu. Anılara gelince, bunlar herhangi bir sayıda hayalet yazar tarafından yazılabilir, icat edilebilir. Sanırım çayını içtenlikle yudumladığı Wedgwood bardağının değerinin, sosyal sistemin Wedgwood ailesini tanımış olmasından kaynaklandığına gerçekten inanıyordu, yapmak için harcadıkları çiniden değil. Karakterin zayıflığı: Bana göre bu, fiziksel zayıflıktan daha fazla hor görülecek bir şey değil. Hepimiz doğuştan kahraman ve sporcu değiliz. Aynı zamanda, kişinin kendi zayıflığı da dahil olmak üzere zayıflıklarından korkmak her zaman temel bilgeliktir; zayıfların tepkileri, dokunulduğunda, korkunç ve ani olabilir. Adalet isteyen insanlar, gerçekliğe gelince genellikle çok az şey isterler. Dünyadan hesapların dengelenmesinden daha fazlasına sahip olunması gereken daha fazla şey var. Bir başka özdeyiş de Glisters'ın Her Şey Altın Değildir ve bir diğeri de Dürüstlüğün En İyi Politika olduğuydu ve ayrıca Sağduyunun Cesaretin Daha İyi Kısmı olduğunu hatırlıyorum. Ve tanıklık etmeliyim ki, o zamanlar gerçekten düşünemeyecek kadar uçarı olduğum, ama bitişik el yazısı Ps'lerimi ve V'lerimi görev bilinciyle kıvırdığım bu ilkelerin şaşkınlığımla kesinlikle doğru olduğu ortaya çıktı. On Emir'in ihtişamından yoksun olabilirler, ancak daha çok konuya değinirler. Ücretlerin yasaklayıcı fiyatı, dedi teyzesi, bir multi-milyoner olarak. Lucan ayrıca ipek bir çantaydı ve böyle bir nesnenin bir dikiş ucu kadar iyi, bu kadar doğru bir şeye dönüşmesini beklemek yararsızdı. Bu, genellikle işe yarayan bir taktiktir. Birinin hatırlamadığı bir okul arkadaşından bahsetmek genellikle şüpheden ziyade hafif bir suçluluk duygusuna yol açar. Hiçbir şey yapmayan bir erkeğe yakınlık, bir süre sonra kişinin sinirlerini bozar. Muriel Spark'ın İyi Bir Tarak'ından alıntılandı. - ahlak kurallarına karşı gelen kişiler. "}
{"url": "https://futuristika.org/musa-sobalari-oldur-cocugum/", "text": "Ona, oturup sohbet ettiğimiz bu kıraathanenin kahvecisinin, müşterilerinin ve yaşadığımız dünyada geri kalan ne varsa hepsinin, Param olaydı buralara gelirsem şerefsizdim. Kızılay'da basık ve izbe bir çaycıda bulduğumuz, şehrin en ucuz çayını yudumlayıp arasıra da o günlerde eline para geçmiş olan bir arkadaşın getirdiği simitlere yumulmayı başka bir şeye tercih edersem, bildiğiniz şerefsizim. Ama beraber yumulduğumuz kardeşlerimden birinin evlenmek için para biriktirmesi gerektiğini söylemesi ve İstanbul'a yollanması her şeyi değiştirdi. Okumak ve onun üzerine konuşmaktan mürekkep bir hayat kurgulayan zihnimin sırça köşküne, hayat, adeta elinde balyozlarla binlerce işçiyi saldı, işçiler ki yılların verdiği idmanla, köşkten geriye her dönüp baktığımda beynimin kıvrımlarını sızlatacak cam kırıkları bıraktılar. Bir müddet daha cam kırıklarının üzerinde yaptığım seyrüsefere katlanabildim anamın yanında. Ama beklentilerimin bir kez daha boşa çıkmasıyla, babamın haklı olduğunu anlayıp ben de İstanbul'a yollandım. İstanbul. Sanki; her canlı muhakkak onu tadacaktı. İstanbul'a üniversite yıllarımda birden çok kez gittim. Okul zamanlarından tanıdığım pek muhterem bir başka simit yumulanın yanına. Caminin hemen yanında bir ev tutmuştu ve sabah ezanı sanki kulağınızın içinde okunuyordu, buna rağmen azimli bir şekilde işinde yükseliyordu. Ama her 'bağlantısızın' çektiği ıstıraptan payını almış, neden çalıştığını, niye çalıştığını bir türlü anlayamıyordu; neyeydi bu hasretlik, madem annesinin ve babasının evinde de karnı doyacaktı, o zaman neden memleketinden bin kilometre uzakta ve her sabah ezan sesi yüzünden sabahların erkenden olduğu bu yeri çekiyor ve neden her sabah bu tıraşlı aptal takım elbiseye girmeyi göze alıyordu, üstelik sadece yalancıların ve hayınların sakalının kesildiği bir gelenekten gelerek. Bana soruyordu. Ben o zamanlar, başıboş bir sokak köpeği kadar rahattım, gördüğüm her direkt benim için işenmeye hazır bir ev ve gelecegim o kadar parlak ve umut doluydu ki, arkadaşıma nasıl yardım edebileceğim üzerine gerçekten kafa yoruyordum. Allah'a çok şükürdü ki, bana bir gram dahi müteessir olmama neden olacak dert nasip etmemişti. O günlerde, aramızda geliştirdiğimiz saçma bir retorikle, din ve devlet işlerini ayırıyor birleştiriyor, yoksullar üzerine, dünya üzerine dem vuruyorduk. İstanbul'da hijyen derecesini hiç önemsemediğim yerlerde kuru-pilav yemek benim için hayatın anlamından da öteydi. Resmen ağzımın içinde tüm hayatı hissediyordum. Yarabbim ne büyük zevkti. Onun gitmesine, en son bir sahafta, onun nasıl büyük yazar olduğunu ne büyük bir insan olduğunu söyleyenler gittikten sonra, 'şöyle yazarmışım böyle yazarmışım, beni övme kardeşim bana iş ver, para ver' dedikten sonra, o kızgınlıkla bir ekmek tavuk dönere yumulduğunu gördüğümde ikna olmuştum. Aslında O'ndan hep iyi haberler geliyordu. Simitler diyarındaki küçük masalımıza bozmuştu, ama olsundu, işleri güçleri yolundaydı. Kırk adam çalışır olmuştu emrinde. Onun çalıştığı yere gittiğimde, muhabbetin nasıl bir afrodizyak etkisi yaptığını tekrar anladım. Bu üçüncü dünyanın en akdenizli kentinin iğrenç şehirleşme örneğinin eşsiz birer numunesi olan ofiste bile kendimi mutlu hissedebiliyordum. Eski islamcılardan dem vuran ve Bosna Savaşı'ndan, Afganistan'dan, Filistin'den referanslar veren, sömürgeciliğe karşı islam tezini işlemiş aydınlara selam çakan muhabbetler, ikimizin de geleneksel sosyalist ailelerden gelişiyle daha da şenleniyor, keyiften deliye dönüyorduk. Herkese küfür edebilecek kadar güçlü ve herkesin götüne koyabilecek kadar cesurduk. Kardeşim işverenini dünyanın en manda kafalı ve köylü insanı olarak nitelerken, o donuzun elindeki üç kuruşa tamah etmenin acısını kalbinin taa derinlerinde hissettiğini gizleyemeye çalışan kahkalara boğuluyordu. İşvereni o kadar salak ve göbekliydi ki, soyadlarının ingiliz diline bir yanlış tercüme sonucu oluşmuş firma ismi bile tek başına bunun alamet-i farikasıydı. Ama iyi adamdı. Ekmeğindeydi işte, masasının arkasına kitaplar dizebiliyordu, en azından bir kitap alabilmek için bir hafta düşünmesine gerek yoktu. Hem yazmaya da devam edebilirdi, neden olmasın. Bir iki sene dişini sıkıp, sonrası yeşil bir ilçede küçük bir yazar evi. Öyle olmadı, nasıl olduğunu da anlatıp, bordrolu işlerinde tutunanlara maymunluk etmeyeceğim. Eksi ikinci katındaki evinde beni zaman zaman misafir eden üçüncü kardeşim ise, bu benim zalımlık trio'mun son ayağıydı. Hepsi benim ne çeşit bir hayatla karşı karşıya kalacağımın resmi gibiydiler. Evinde bana fındık ezmesi sunduğunda, bu karadeniz dağlarının aşırı yağış alan zevki, o güne kadar bizim bozkırımızda hep pahalı addedilir yenilmek şöyle dursun, ağıza bile alınmaz idi. Ekmeğimin arasına fındık parçacıkları dahi ihtiva eden fındık ezmesi sürdüğünde, evin sogukluğu ve Ankara'nın ayazı namına beynime ne kazındıysa hepsi silinmişti. Kendisi de hafif bir birayı yavaş yavaş yudumluyordu, ben çeşitli bahanelerle biranin amelelik olduğu yönündeki çıkışımı yineliyordum. Sonra bir ders yüzünden mezuniyet tarihini uzattı ve neredeyse yedi yüz kilometre uzak baba evinden üniversiteye her hafta günübirlik gidip gelmeye başladı, ne ben sordum ne o söyledi, o otobüs yolculuğundayken ben hayatın benim yüzüme güldüğüne kani olmuş bir hırsla ortalamamı, piyasanın istediği şekle sokmaya çabalıyordum. O mezun olduğunda herşeyi bırakıp giden halet-i ruhiyesi de mezun oldu ve her şeyi bırakıp, Anadolu'nun nerede kaldığı bilinmeyen bir ilçesinde, hiç sevip sevişemeyeceği bir işe girdi. Buna eli ekmek tutmak diyorlarmış. Bakkalın üstünde bir sobalı ev kiralayıp her gün soba yaktığını gördüğümde, sobanın aslında biz yakalım diye hep orada beklediğini ister istemez hissettim. O işe yollanırken, akşam yemeğine 'patetes tava' yaparım dediğimde, kuşun sütüyle sahibinin kanı eksik bir sultan sofrası hayal ettiğini yemeğin hemen başında itiraf etmişti, ve ben onun uzun vade pesimisti yakın vade optimisti olduğunu şaşırarak farkettim. Ülkenin en dandik arabalarından birini gayet değerinin üstünde bir fiyat vererek kiraladığımızda, hayatın bizim gibiler için aslında güzel olduğuna biraz daha kani oldum, o da beni destekliyordu, ve Allah da, şüphesiz yağmuru yağdıran O'ydu. Haberi olmazsa şaşardım zaten, en yakın kasabada durup 'ahmet kaya karışık' cd'si aldığımızı: ağlama bebek. O gün, bu aptal yere gelmemden önce yaşadığım en gönül dalgalandıran gündü diyebilirim, çişimiz gelip de arabayı sağa çektiğimizde hemen arkamızda biten polis arabası ve çişimizi mesanemizde bırakması. Bizimkisi saçma bir tribe girip, havalara bakmak yerine polislerin yanına gitmiş olsaydı belki de polis arabadan hiç inmeyecek ve bize makbul vatandaşın yüzyıllardır polis geldiği zaman yanına gittiği ve bunun böyle sürmesi gerektiği üzerine yaptığı uzun nutkunu atmayacaktı. 200 metre ilerde işememizi salık veren polis bizi bırakınca arabamızın feri söndü, Allah her zaman orda olan bizim farımızı bir benzinci yanında söndürmüştü ve ben 'nasıl ki bu arabayı yapan bir reno var, bu yolları asfaltlayan sikorta peşindeki işçiler var, bu fevkalade gökyüzünü yapan da bir yaratıcı olmalı' dedim. İnansa çok sevaplanacaktım, kısmet. Tamirciye girdiğimizde, götümüze girecek bir meblağ ödeyeceğimizi bizimkisine fısıldadım, o yine yakın vade optimistliğiyle en fazla iki kişilik yemek parası ödeyeceğimizi söyledi. Tabii en az on kişilik yemek parası ödeyerek çıktık. Yaralarımı soydum. Kendimi hep çok öfkeli görüyorum rüyalarımda. Kaçıncıdır, bir Yahudi'yi döven o Mısırlı'yı öldürüyorum büyük bir hırsla. Sonra soluk soluğa bir kaçış, gençlik sürgünlerimin geçtiği yurt koridorlarına mutlaka uğrayıp, bir yerlerde yoruluyorum kaçmaktan, oralarda uyanıyorum. Yakalanmıyor. Mısırlı ölecek yani, Allah'ın bir vaadi bu."}
{"url": "https://futuristika.org/music-for-non-musicians-kooperatif-artperformance-hall/", "text": "Music for Non-Musicians 2009 yılında Armonycoma or slt, Ağaçkakan, I'mpty, Cengaver ve Ethnique Punch tarafından Eskişehir'de kurulmuş bağımsız bir müzik kolektifidir. Müzisyenlerden her biri hip hop kökeninden geliyor olup, bu türün sınırlarını genişletmek ve farklı kaynaklardan beslenen daha hibrid bir hip hop türü için birlikte yola çıktılar. Şu anki müzik türlerini left field hiphop, acoustic hip hop, spoken poetry, electronica, experimental, downtempo, noise hiphop, sample-based olarak özetleyebiliriz. M4NM ismi, Brian Eno'nun aynı isimli manifestosundan alınmıştır. Eskişehir'den yola çıkan kolektifin şu an dört farklı şehirde üyeleri bulunuyor. Kuruluşundan itibaren oluşumdaki müzisyenler solo veya grup halinde 40'a yakın albüm ve EP çıkardılar. M4NM bünyesinde müzisyenlerle paralel olarak video, afiş, albüm kapağı, street art dallarında çalışan görselciler de bulunmakta. Bu isimler de, Çağrı Özdem, Merve İlgün, Gizem Bilkay ve Canavar olarak kayıtlara geçiyor. Kolektif 2012 yılında Demonation festivali ve Peyote Eskişehir'de roadside. picnic + i'mpty ve Zet kadrosuyla canlı performanslara imza attı."}
{"url": "https://futuristika.org/muslum-yucel-baslarken-hic/", "text": "Kendine karşı korkunç bir ikiyüzlülükle karşı karşıyasın. Daima bir şimdi'yi düşün diyorlar, popüler zevkler edin, yaşayanların kanı yeni bir toplum açısından iyi bir gübredir ve kurukafalardan oluşan piramitlerin üzerinde duran kişi daha uzakları görebilir. Böyle diyorlar. Neyin bittiğini bilmeden, bitti diyoruz. Her şeye hakim olan insan, kendine hakim değil. Kendi yarattığı boşlukta bir kayıp insan... İnsanlık ve dünya ürünü bu kayıpların... Herkes uyanık olmak zorunda, uyku yok. Çünkü kendinden başlayarak, herkes güvensizlik içinde. Sırtımızı dayayıp uyuduğumuz insan bizi tedirgin ediyor. Ağzımız 'acaba'larla' dolu, Belki'ler tek yardımcımız. Birinden aldığımız bir şeyi, bir başkasına çok ucuza satabiliyoruz. Duygular, düşünceler mevcut piyasa içinde sürekli müşteri arıyor. Oysa ki sen gece boyunca bir rüyadan bir rüyaya geçip duruyorsun. Sabah uyandığın zaman sırtın sırılsıklam. Anlamsız bir düzensizlik baktığın her şeye hakim, ruhun artık bildiklerinin kadavrası. Kafa yok, ağız var ve ağzın emrindeki cinsel organlarla bedenin sanayileştiği koca bir yüz yıl var önümüzde. Yaşa. Herkes seni Rudyard Kipling'in kırkayağı gibi hareketsiz görmek istiyor. Kipling'in kırkayağı, hangi ayağıyla hareket etse, adım atsa, nasıl adım atacağını bilmediğinden yerinde kalır. Sense bütün ayaklarını kestin. Sessizce zaman geçiren insanların gençleştiğini biliyorsun. Seni teslim alamayanların, seni nasıl öldürmek istediklerini görünce de gülüp geçtin, ay ve şenlik ateşleri içinde... Baudelaire gibi seslenmek istiyorsun, ama nafile. Geç kaldın, yıllanmış korkak, ölüm... Geç, geç ölme şansın bile taahhütlere bağlı, geç... Başkalarının ateşiyle ısınacak kadar üşümek, ölmek demektir. Yaşamak, yani kadim sığıntı, kalplerde yanan ateşleri söndürebilecek bir kasırga yaratmaktan artık acizdir. Bunu bil. Yaşadığın günler, neleri bilmediğinin belgeleridir. Mühürler, ıstampalar ve ihtilal haberleri veren bildiriler birer belgedir. Kitle acımasız bir belgedir, ardından da yürür, önünden de gider ve her fırsatta ezmeye müsaittir. Ölümüne sahip çık, elinden tut, ölümünü, dirin gibi üç gün beklet, sonra ye. Böyle yaşa, böyle isteniyor. Yırtıcı kuşlar gibi etrafında ölü-diri insanlar... Kör kamunun sana sağladığı bu. Bütün inlerini su bastı. Molloy'un taşıdığı koltuk değnekleri artık ellerinde yok. Çürümek yaşamaktır, diyemezsin. Malone gibi ölüme bedenin karar vereceği günü bekleme şansını da yitirdin. Dizi dibinde sürekli köpek isteyen bir kadın görüyorsun. Yedi basamaklı bir merdivenle ekmek kabına çıkıyorsun. Bir havuzun içinde olduğunu unutmayacaksın, hiçbir zaman ve en sevdiklerinin durmadan su bıraktıklarını... Geceleyin bir yoksulun ağzından, bir şarkı bölecek kalbini, hiçliğin yüzüne vuracak. Cohen'in sesi bu, Suzanne'nin Aynası önündesin. Kendine bak! İsa bir denizciydi diyor, suların önünde yürüdüğünde... Ve ne zaman ki anladı onu, yalnız boğulanların gördüğünü. Buyurdu: Denizci olsun bütün insanlar. Kaç kez çarmıha gerdiler seni oysa. Kimse İsa demedi sana! Müritlerin mi olmadı yoksa çalılardan gelen sesi duymadın mı? Yoksa bir yılan mı vardı çalılıklarda? Boş ver! Murphy'i çağır. Herkes sevdiğini öldürür. Bu bir tesellidir ve her teselli bir tehdittir, her tehdit bir fırsattır bıçağı kendinde denemek için. Yaşarken hiç olmadıktan sonra, ölünce hiç olmanın ne anlamı var? Murphy geliyor. Geliyor ve kulağına düşünme diyor ve çevrendeki insanlar için bedenin söz konusu olduğu dünyada kimsenin özgür olmayacağını söylüyor. Geride bir tek söz kalıyor: Beni bütün deliler dışladı, akıllılar arasında yerim yok! Murphy ölmeli mi? Birey kalmıştır. Önce iç, sonra dış dünya yok olmuştur. Durup düşünüyorsun. Seni anlıyorum, dedi, başta sevgilin olmak üzere bütün dostların. Oysa ki 'seni anlıyorum' demek, 'seni biraz daha kullanabilir miyim' demekten başka hiçbir anlama gelmiyor. İtaat'in doğrudan okunuşundan başka nedir ki 'seni anlıyorum' demek... İtaat: o kanlı cümle... Yani öl-meye ve öldürmeye hazır olmak, biçimsel disiplinler içine kendini yerleştirmek, ehlileştirmek, frenlerle yürümek, şiddetle gönüllü işbirliğinde bulunmak... Yüzün bu yüzden mi gölgeli? Sanmıyorum. Uykusuzluğun bu yüzden mi? Bir şeyler geri çekiliyor, bir şeyler hiçliğe doğru akıyor. Tanrı buralarda bir yerlerde değil, tanrı yalnızca uyumak zorunda olan insan ve biliyorsun, kimse kimseyle karşılaşmıyor... Her yüz bir çek, bir senet, bir vaat... Biliyorsun. Herkes kendiyle meşgul olduğu için, konuşacak kimse de bulunmuyor. Kimse kimseyle konuşmuyor ve herkes kendi kendini anlatıyor, anlatacak birini bulursa eğer. Paylaşmak yok ve insanların birbiriyle kurduğu ilişkiler mekanik bir koordinasyondan öteye gitmiyor. Edgar Allan Poe'nun Üç Kayıp Denizci hikayesi bu anlamda belki açıklayıcı olur. Çıkan fırtınada denizcilerden ikisi ölüyor. Üçüncü denizci etrafına bakıyor. Bir fıçı bulup başını sokuyor. Herkes başını sokacak bir fıçı buldukça mutluluk oyununa yatıyor. Karşıdaysa cesetlerinin bile nerede olduğu bilinmeyen iki denizci... Murphy gibi olaysızlığın asal niteliğini iliklerine çekmeyi sürdürürken, denetimlerin ve araların tekerleği bir türlü dönmüyor. Yerinde kaldın. İşte tehlike bu, yerinde kalmak... Yerini kaptırmamak. Yurdunu kaybetmek, yerini kaybetmekten iyidir. Yerinde kalmak, bir yerde olup, inanmadığını her gün tekrarlamaktan daha iyi midir? Hiç olmaktır bu. Katlanmana gerek bile olmadan, hiçliği sevdin. Ah diyorsun, ben gitsem olmaz, niye onlar gitmiyor, burası onların babasının malı mı? Onların gitmesini beklemek ikiyüzlülüğe sadaka vermekten öte neye yaradı? Kiyamet kadar kitap indir, orman büyüklüğünde rahle devir, anlamsızdır. Kalmaksa iyi polis, merhametli bekçi olmaktan öteye gitmeyecektir. Kurtuluş olmalı... Kendini bir pencere bulup aşağı atmak bir kurtuluştur belki, ama nasıl? Malone bunu başaramaz. En güzel ölüm uykudayken gelendir. Yatakta hareketsiz kalmak ve kendini öylece bırakmak daha anlamlıdır. Çaresizlik bir tokat gibi sürekli yüze iner. Eşkıyalarsa su mataralarını çoktan ağaçlara asmışlar, susayan korucular için. İnsanı çaresiz eden şeyin yüzlerindeki maskeler olduğunu bilir Malone ve insan bu maskeleri yırtıp atamadığı için sürekli mutluluk oyununa yatar. Birbirine sarılmak belki kurtuluştur. Sarılarak insan sıkıntılardan kurtulabilir. Vücudun sınırı, devletler hukuku gibidir. Sınırlar, dar geçitler söz konusudur. Sarılmak umut bağlamaktır. Bir kez daha deneyelim diyebilmektir. Ancak umut bağlamak, umuttan yola çıkarak sarılmak ikiyüzlülüktür, saçma'yı ve şaşma'yı beraberinde getirir. Bu yüzden uyumak ve Malone Ölüyor'un kahramanı Macman'ın yaptığı gibi anlamsızlığı yinelemek, çek ve senetler arasında kalan, ya da inanmadığı halde, inanmış gibi görülen ve bunu hizmet diyen insanların erdemleri arasında sayılabilir. Sarılmayı dener Macman, olmaz; erkekliğini ikiye katlar ve parmaklarıyla bir yastığa kılıf geçirir gibi sevdiğinin, karısının kadınlığına dokunur. İstek, dışarıdan bakıldığında ya da fotoğraf çekildiğinde korkunç bir mutluluk sahnesi olarak görülebilir; ancak derinin yumuşaklığıyla başkalarından satın alınan düş gücü nihayet hazza ulaştırır iki sevgiliyi! Beckett, Birbirlerini seviyor olmalılar. der, ardından, Köpek gibi, demekten kendini alıkoyamaz ve hiçbir fotoğraf çerçeveyle sınırlı kalmaz. Bu dünyanın, bu toplumun bir parçası olmadan ve mevcut parçalarını kopararak, kendi sıcaklığımızla buzdan duvarlar arasında yaşayabilecek misin? Çevremizde yırtıcı kuşlar gibi ölümlüler, senin ölülerin... Kendin olmak istiyorsun. Nafile. Kendin olmak ve kendin olarak kalmak hep diken üstünde olmaktır. Herkes birbiri için tehlikeye atılıyor. Ancak özgürlük için herkesin seferber olduğunu düşünürsek, bu aynı zamanda bedeli ve rekabeti de beraberinde getiriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/muzaffer-akyol-gaye-su-akyol-dualizm-ruh-ve-madde/", "text": "EKAV / Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı, Muzaffer Akyol ve Gaye Su Akyol'un Düalizm: Ruh ve Madde başlıklı ikinci ortak sergisine 29 Nisan 14 Haziran tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Aynı atölyeden ve aileden, farklı kuşaktan ve disiplinden gelen iki sanatçı, kendilerine özgü dil ve tekniklerle oluşturdukları son dönem eserleriyle; maddenin, simülasyonun, gerçeğin ve yenidünya düzensizliğinin karşısına, mutasyon geçirmiş modern mitleri, amorf bir zamansızlığı çağrıştıran sembolleri, ikili birlik halini ve düş kavramını yerleştiriyor. Muzaffer Akyol'un eserlerindeki form değiştirmiş mahlukatlar, gösterge ve imgeler; dokuz bin yıllık bir medeniyetin izlerinden ilham alan türkülere, şaman davullarına, nakışlara, seslere, aşklara tanıklık ederek, kendi özdek yapısını oluşturuyor. Kırk yıl önce başladığı sanat serüvenine son dönem eserleriyle devam eden usta sanatçı, bu sergide tuval işleriyle beraber farklı malzemelerle oluşturduğu eserlerini de izleyiciye sunacak. Gaye Su Akyol'un eserleri ilhamını, yıkımla kuşatılmış bir sistemin deformasyonlarından, doğada ve metafizikte de sıkça yer bulan ruh madde, karanlık aydınlık, iyilik kötülük türevi soyutlamalardan alıyor. Alegorik, yeniden yapmak için çöküşü hızlandırmaya davet eden, güçlü, zamansız yarı hayvan yarı kadın figürleri, eril bilgeler; büyülere, hiç söylenmemiş hikayelere, kötülüğü mutsuzluk kavramıyla değiş tokuş eden modern tüketim toplumu mitlerine karşı, yeni bir dil inşa ediyor. Sosyal Antropoloji eğitimi alan sanatçı, tuval, kumaş ve kağıt gibi farklı malzemeler kullandığı işlerinin yanı sıra, müziğini yaptığı video ses enstalasyonunu da sergileyecek. Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonu www. ekavart. tv'de izleyebilirsiniz. Ekavart Gallery, EKAV Vakfı kuruluşudur. Sergilerden elde edilen gelir, sanat dalında eğitim gören bursiyerlerimize aktarılmaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/muzede-cinayet/", "text": "Günlerdir kavuran güneş bir anda tırsmış ve yağmuru çağırmıştı. Dün akşam, yağmur yağdıktan sonra ayaklarının ucuna basa basa geçtiği mermer zeminden sonuna doğru kayarak daha da hızlanan müzenin kapatma görevlisi, kendi deyimiyle dükkanı kapatacak ve eve seyirtecekti. Dükkanın kapandığını belli ki anlayan katil zanlısı, bir iki kere kapanan kapıya vurmuştu. Bizim mahallede çocuklarını öldürmeyen tek adam. Mahallenin soyu da oradan yürür zannediyorduk. Neden öldürmüş olabilir?... Kuyuda altın var diyolar belki onun için. Serbest kalsın mı?... Bence kalsın ama tek bir yerde serbest kalsın. Yani evet, ortam biraz bana yabancı ama alıştım sayılır. O daha bu kadarken annesinin mücevherlerini paketleyip dağıtıyordu komşulara. O da aslında katil gibi değil mi? Bilmem belki ondan olabilir ama o zaman her at besleyen adamı da potansiyel görmemek lazım. Evet bazen halı sahada maçlar olurdu. insanda da bir müddet sonra o kimya kalmıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/muzeler-konusuyor-simon-groom/", "text": "İstanbul Modern'in dünyada öncü rol üstlenen müzelerin yöneticilerini Türkiye'den izleyiciler ile buluşturarak güncel müzecilik alanında yeni bir bilgi paylaşım ağı ve iletişim platformu yaratmak amacıyla 2012 yılında başlattığı program Müzeler Konuşuyor, Birleşik Krallık ile devam ediyor. 20 Ocak 2015 Salı günü saat 19.00'da gerçekleşecek Müze Koleksiyonculuğunda Sınırlı İmkanlar, Sınırsız İşbirlikleri başlıklı konuşmasında Scottish National Gallery of Modern Art Direktörü Simon Groom, kriz döneminde sanat müzelerinin koleksiyonlarını geliştirmelerinin önündeki engel ve fırsatları değerlendirecek. İstanbul Modern ve British Council'ın birlikte düzenlediği Müzeler Konuşuyor: Konuğumuz Birleşik Krallık programı kapsamında Aralık 2014 Nisan 2015 tarihleri arasında Birleşik Krallık'tan sekiz sanat müzesinin direktör, küratör ve departman yöneticileri İstanbul'a geliyor. Dünyanın ilk ulusal halka açık müzesinin kurulmasından itibaren müzecilik alanında öncü rol üstlenmiş olan Britanya müzeleri, kültürel miras alanında birikimlerini yenilikçi yaklaşımlarla birleştiren eşsiz bir tecrübeye sahip. Konuşmalar, müze yönetimi ve kaynak geliştirme, küratöryel pratikler, koleksiyon ve arşivler, eğitim programları, halkla ilişkiler ve izleyici geliştirme, pazarlama ve iletişim stratejileri, yeni teknolojiler, müze mimarisi ve sergi tasarımı gibi temel konulara odaklanıyor. Etkinlikler ücretsizdir. Konuşma dili İngilizcedir. Simultane çeviri yapılacaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/muzigin-etrafinda-imgeler-ucusur-chris-marker/", "text": "Sizi en çok hangisi etkilemiştir? Söylenecek ne güzel şey bu! Kaç silinmez görüntünün hafıza oluşturabileceğini henüz bilmeyen kaygısız, mutlu gençler. Genel olarak bu tür bir soruya cevap vermediğim doğrudur ama okuduğumda kendiliğinden ortaya çıkmayan sadece bir imge vardı. Tam olarak aklınızdakine karşılık geldiğinden emin değilim, ama işte burada olduğu için onu size veriyorum; ne isterseniz onu yapın. Söylemeye gerek yok, eğer bana sık sık olduğu gibi, asıl konuyu kaçırdığımı düşünürseniz, hiç gücenmem. Tarihini bulmak kolay oldu: Filistin limanlarından İngilizler tarafından geri çevrilen, Fransa tarafından reddedilen Exodus'ın dört bir yana dolaştığı yıldı: bazıları kendilerini Hamburg'da başlangıç noktasında buldu özellikle iki gemi Juan les Pins'te takılı kaldı, biz ise orada caz müziği eşliğinde dans ederken, akşam karanlığında ışıklarının yandığını görürdük. Savaş hala bu tür bir uyumsuz kolajın sıradan bir çılgınlık gibi görünmesi için yeterince yakın gibi gelirdi, başkalarını görmüştük. Kulüpte o gün Bernard Peiffer çalıyordu. Büyük Fransız piyanist, yakında Amerika Birleşik Devletleri'nde kariyer yapmak için aramızdan ayrılacaktı. Karısı Monique Dominique, ilahiler söylerdi, ki ilahileri büyük siyahi şarkıcıların vibratosuyla seslendirebilen birkaç beyazdan biriydi. Ve olağanüstü bir mızıkacı olan Dany Kane. Ekibi artık unuttuğum basçı ve davulcu tamamlıyordu. Ara verdiklerinde Dany Kane'in gidip bir sütuna yaslandığını gördüm, çaldıkları küçük sahnenin altında, deniz manzarasının en doğrudan olduğu o noktada hafifçe, müziğe baskın gelse de neredeyse duyulamaz konuşmaların sesleri arasında, Bernard'a biraz önce You Go To My Head sırasında eşlik ettiği mızıkasıyla Hatikvah'nın melodisinin birkaç notasını boşluğa saldı. Kutsal ikonlar üzerine yemin ederim ki bu bağlantıyı kurabilecek tek kişi bendim. Dany Kane Yahudi'ydi. Kaygısız eğlencenin olduğu bu yerden, kamplardan bildikleri koşullardan sadece biraz daha iyi şartlar altında kıyıdan kıyıya sürüklenenlere bir mesaj gönderdi o an. Onun için, onlar için çaldı, denize döndü, kimse onu duymadı ve kimse melodiyi tanıyamazdı."}
{"url": "https://futuristika.org/mythobarbital-titanlarin-dususu/", "text": "İlki Mart 2008'de Meg Stuart'ın gösterisi ve yan etkinlikleri ile gerçekleştirilen, Belçika'da yıllardır devam eden 0090 festivalinin devamı niteliğinde olan 0032nin ikincisi yine garajistanbul'da gerçekleştiriliyor. Belçikalı grupların garajistanbul'a geldiklerinde 0032 programı altında yer aldığı etkinlikler dizisinin bu seferki konuğu Belçika'nın bol ödüllü ve aykırı topluluğu Abattoir Ferme. Eş değiştirme ile ilgili iyi hazırlanmış bir oyun yapmayı planlarken Abattoir Ferme'nin Mythobarbital adlı oyunu biraz daha farklı bir şeye dönüşmüş. 2008'in başındaki provalar sırasında ekip bütün teksti bir kenara koymuş ve sözsüz, görünebilen bir fantazmagoria oluşturmaya başlamış. Bu dünya; günlük hayatın rutininden sıkılıp, çareyi masallar dünyasına kaçmakta bulan üç karakterden kurulu. Mythobarbital ; Moe maar op en dolend (2005) ve Tourniquet (2007)'den sonra Abattoir Ferme'nin görsel anlatım ve güçlü bir müzikle oluşturduğu sessiz yapımların üçüncüsü. Karanlık ötedünyalara, yarı-dinsel esrimeye ve tuhaf rol yapmalara duyulan aşkı birleştiren Mythobarbital uzun zamandır kayıp Titanların karanlık fantezilerine bir yolculuk."}
{"url": "https://futuristika.org/napalm-death-hayvanin-sahibini-parcalama-hakki/", "text": "Müzikte politik tavrın biçimleri değişkendir. ABD'de kongre baskınında görülen sağcı metalci, veya Türkiye'de faşizme kaymakta sıkıntı duymamış punk'lar, Türkçü metalciler var. Öte yanda, heavy metal'in başlangıcından bu yana farkında olup veya içgüdüyle takip ettiği çok kültürlü olma çabası da var. Metalin mitolojisi bir uzvun kaybıya başlar. 1960'larda Tony Iommi sanayide çalışırken yaşadığı kazada kaybetmişti parmak uçlarını. Bu kaybı telafi etmek için gitarının biçimini değiştirdi ve telleri gevşeterek bükülmesini kolaylaştırdı. Parçalanmış parmak uçları ve bir sac fabrikasının tuhaf buluşması. Veya hem mantra, hem ferman hem kınama. Black Sabbath'dan, Napalm Death'ten şaşmayalım. Fütüristika'nın sağlam kaynaklardan aldığı bilgiye göre dünyada 100 binden fazla aktif metal grubu 50'den fazla alt türde çaldı, çalıyor. Kayıt altına düzgünce alınmış 120 bin gruptan 70 binden fazlası radikal denebilecek türlerde. Alt türler arasında en önemlilerinden grindcore'un ilk gruplarından Napalm Death özeti, zulmün aracı olmaya direnmek. Napalm Death için büyük bir gündü. John Peel'in yapımcısı John Walters, baterist Mick Harris'i ailesinin Birmingham'daki evinden arayarak grubun duymak istediği soruyu sormuştu: grubun bir kayıt için Londra'ya gelip gelemeyeceğini. Peel'in ilk albümleri Scum'a bayıldığını biliyorlardı ve DJ'e herkes gibi saygı duyduklarından anında evet dediler. BBC'nin Maida Vale stüdyosunda bir pazar öğleden sonrası ve bedava yemek olasılığını dört gözle bekledikleri için o kadar heyecanlılardı ki strese girmek akıllarına gelmedi. Genç grup her zamanki gibi Birmingham'da farklı noktalardan gelip buluşmak zorunda kaldı: basçı Shane Embury, Telford, Shropshire yakınlarındaki Ironbridge'deki evinden geldi ve o gece Harris'in evinde kaldı. Bill Steer'in ailesi onu sabah kendileri bıraktı. Kiralık minibüse doluştular ve vokalist Lee Dorrian'ı Coventry'den alıp kaderlerine doğru yola çıktılar. Peel Sessions'ın uzun süredir çırpınan yapımcısı Dale Griffin afallamıştı. Harris, grubun stüdyo 3 'te yirmi dakika boyunca çalmak istediği 12 şarkı şarkı listesini gönderip sundu. Her zamanki gibi hiperaktif pis müzik, Ama işler böyle yürümeyecekti, Griffin şöyle açıkladı: Grupların yirmi dakikası dört bölüme ayrılmıştı: A, B, C ve D. Evet, bir grup bir bölüme iki tane sıkıştırırsa beş, belki de altı şarkıyla tüm bölümden paçayı kurtarabilirdi, ama on iki şarkı söz konusu değildi. Harris, Napalm Death'in nasıl çalıştığını başka bir ses mühendisine tekrarlamak zorunda kaldı: sadece birkaç dakika sürecek: bunlar grindcore şarkıları, kısacık patlamalar. Griffin çileden çıkmıştı, ama kısa süre sonra insafa geldi ve grup tek parça çekimde setlerini alev alev şalarken ağzı açık kaldı. 1969'da Mott the Hoople'u kurduğundan beri müzik çok garip yollara girmişti, ama bu bambaşka bir şeydi. Napalm Death'in 13 Eylül 1987 'de kaydedilen bu ilk Peel oturumu İngiltere'nin şimdiye kadar ürettiği en radikal gruplardan biri tarafından yapılan en radikal kayıtlardan oldu. Performansın şok edici şiddeti o zamandan beri yüzlerce grup taklit etse bile dikkat çekici yerini korudu. Aynı anda rock müziğin sınırlarını zorlama, kararlılıklarının korkutucu, belki komik ve tamamen hayat dolu bir biçimi oldu; saf fizikselliği ve içgüdüsel enerjisi bir tür yeni insan olasılığını kanıtlar. Kesinlik ve kontrol, felaket ve kaos sırt sırta. Napalm Death o gün bir bas gitar, bir çift baget ve Mick Harris'in güvendiği Pearl davul pedalı ile geldi. Bu pedalı karşı batıl inancı vardı. Napalm Death'i biricik yapan süpersonik ritimleri verebilecek tek set. Şimşek kadar hızlı, bir kasırganın gücü veya 'patlatma' sanatı. Kaydın ilk üç şarkılı bölümü Napalm'ın değişken çılgınlığını tümüyle içeriyor. 'The Kill' yeterince açık bir şekilde başlar, yakıcı bir gitar tonu ve trampet hızlandırmadan önce üç notada yukarı ve aşağı giden riff: beyaz gürültü sanki, çığlıklarla kaplanmış metal bir ateş fırtınası, senkoplu ses tahribatı. Yirmi saniyeden daha kısa sürer şarkı: ritim ve melodinin müzikal gelenekleri görünüşte yok edilir. Prison Without Walls biraz daha yavaştır, ki diğer standartlara göre çok hızlıdır, ama dümdüz gitmeden savruk bir şekilde ritmin etrafında sallanır, Dorrian kendini yükseltir gibi gelir. Ama bu görece sakin açılış bölümünü yerle bir eden iki saniye içinde aniden 'Dead' (burada, alaycı bir şekilde, 'Dead, pt. 1' diye adlandırılmış) tarafından terse yatırılır. Kayıt boyunca geleneksel araçların önem sırası altüst edilir: davullar baskındır ve yankılanacak alan verilir. Napalm'ın kendine özgü patlayıcı ritimleri Harris'in zilinin aşırı gergin ayarı ve alternatif vuruşlar korkunç bir gürültü duvarına katılaşır. 'Lucid Fairytale', bası, vızıldamaktan başka hiçbir şey olarak ayırt edilemeyen, süslediği melodiden daha belirgin ve güçlü olan distortion efektini unutmayalım; Harris'in bu yeni müzikal form olan grindcore'u öne çıkarmasını sağlayan ses altı aşındırıcılık. Kayıt, kabul edilebilir olanın sınırlarını şiddetle zorlar. Napalm Death'in o acımasız yeni müzik biçimi seksenlerin ortalarından sonlarına kadar punk ve metal sahnelerinde kaset değiş tokuşunun yaygın olduğu o canlı ekosistem içinde gelişti. DNA'sı Atlantik'i geçen ve kökleri İskandinavya'ya dayanan küçük, birbirine bağlı metal camiasınca bir araya getirildi. Napalm'ın ilk albümü Scum, punk'ın hızıyla bir yöne, metalin ağırlığıyla başka bir yöne gerilmiş bir ses yakaladı; hızın arandığı o bireysel silahlanma yarışının doruk noktasıydı. Ancak grindcore'un içgüdüsel yoğunluğu da çağının bir ürünüdür: tutarlı bir ideolojiye karşı pazarlık edilemez sert yönetim ilkeleri sunan, çalışan erkek ve kadınları ülkeyi yaralayan çatışmalarda birbirine düşüren Thatcherizm yılları. Napalm Death kendisinden kopan ve nihilizme dönüşen politik düşüncenin sesidir. Mick 'Human Tornado' Harris'in, 18 Ocak 1986 'da Napalm Death baterisindeki ilk konserini anarşist' crust punk Amebix'in destek grubu olarak vermesi tesadüf değil. Vokalist ve basçı Nik Bullen ve gitarist Justin Broadrick'e katılan Mermaid barının döşeme tahtaları dinleyicilerce şaşkınlık ve alayla karşılanan o patlamaların altında büküldü ve titredi. Şehrin yoksul Sparkhill bölgesindeki Birmingham'ın Stretford Yolu'ndaki bar aslında Midlands'taki punk sahnesinin merkez yeriydi. Harris, geç saatlere kadar düzenlenen ve organizatör Daz Russell tarafından düzenlenen konserlerde izleyiciler arasına karışıp Napalm'ı takip ederdi. Grubu ilk kez 1985 yazında gördü. Chaos UK, Disorder ve Discharge'ın hızlı, siyasallaşmış bir punk tavrı gördü onlarda. Ancak aynı zamanda Joy Division'ın ıssız, melodik soğukluğundan da yoğun bir şekilde ilham vardı. Bu değişecekti. Napalm'ın yeni tarzında iki grubun etkisi duyulur: 1) Boston'dan Siege: Özellikle Drop Dead 2) Şarkıları hemen hiç iki dakikayı geçmeyen Repulsion, özellikle The Stench of Burning Death. Bu iki grubun demoları yeraltı ağını hareketlendirdi ve Napalm kendi çalışması Scum'ın canlı performanslarında giriş kısmında kullandı. Daha doğuda, Nottingham'da tek odalı bir dairede yaşayan Digby Pearson, çevrelerindeki topluma saldıran ve bayağı gürültü çıkaran grupları yaymaya odaklanmak için tıp okumayı bırakmıştı. Şirketine Earache Records ismini verdi. Yirmili yaşlarının başında ama Napalm üyelerinden daha yaşlı olan Pearson, grindcore için önemli ve tartışmalı bir figür oldu. Önce arkadaş, sonra kolaylaştırıcı, sonra da yeni yeni canlanan hardcore punk ve extreme metal camiası için obsesif bir karakter rolünü aldı. Anarcko-punk gruplarının kasetlerini metal konserlerinde tavsiye etmek veya tam tersini yapmak gibi hareketler içine girdi. Aynı anda hem mantra, hem ferman hem kınama. Albümde Düşünceyi devre dışı bırakan Kaçış/Eğlence Kültürüne karşı sözler vardı. Başka, televizyon ekranından beslenen yurttaşların zihinlerinde karşı 'İktidar Kuşatması', insanları çaresizliğe mahkum edip herkesin kafasına sızan faşist kontrol araçları... Bakıldığında anarko-punk temsiline daha yakındırlar aslında, daha çok bir amaç arayan isyancılar gibi, bir şeye, belki herhangi bir şeye saldırma ihtiyaçlarını karşılamak için sisteme karşı direnmeye çalışan birkaç çocuk. Şarkılar, orta tempodan hızlıya ve sonra neredeyse imkansız bir şekilde daha hızlıya, çok çok çok hızlı bir biçime geçiyor. Harris, 'Polluted Minds'da nadir beliren sert bir gitar solosunda bile yavaşlamıyor ve 'Sacrificed' sırasında ortalığı cehenneme dönüyor. Bir şekilde şarkılar, 'Born On Your Knees ',' Human Garbage' diye giderken, 'You Suffer' gibi en kısa şarkılardan biri seti tamamlarken çalışma daha da ızdıraplı hale geliyor. Başından beri giderek artan bir şekilde, iş başında ezici bir güç varmış gibi hissettiriyor, müzik düzenini yaymakla ve yok etmekle tehdit eden bir kaos oluyor. Ancak albümün bu ilk yarısı, parlak hız ve öfke anları ile desteklense de, hala fark edilebilir derecede hardcore tınlıyor. Kayıt Pearson'a veriliyor ama o ilk aşamada bile sadece yirmi dakikalık müzikle yayınlayamayacağını biliyordu. Ancak ortaya çıkan ses öyle bir şeydi ki yayılmasının önüne geçecek bir sebepten azade olmuştu. Ortaya çıkan müzik sebebini sadece kendinden almış gibi görünüyordu: tasmasını zorlayan ve daha sonra herhangi kendisini salmakta isteksiz sahibini de parçalayacak vahşi bir hayvan. Broadrick, o sıralarda ses getiren Head of David'de davul çalmak için Napalm gitarcısı pozisyonundan ekim 1986'da ayrıldı. Harris'e göre diğer eleman Bullen provalara son derece sarhoş gelmeye başladı, ki bu da büyük ölçüde ayık davulcu için büyük sorundu. Bullen'ın Napalm'ın hız kullanımı olarak algıladığı tavra karşı artan ilgisizliğinin tezahürüydü. Mart 1987'de yıpranmışlardı ve yeni kan için yol açılmıştı. Scum'un ikinci yüzü olan şey Mayıs 1987'de, ilkel biçimde kaydedilen 8 parçaydı, tüm enstrümanlar stüdyoda canlı kaydedildi. Pearson'ın tavsiyesiyle Harris, Bill Steer'ı gitara almıştı. Steer okuldan yeni mezundu. Ana kaygısı çocukluk arkadaşı ve davulcusu Ken Owen ve bas gitarist/vokalist Jeff Walker ile kurdukları öncü death metal grubu Carcass'tı. Carcass'ın kendi ilk dönem sözleri tamamen insan vücudunun tahrip edilmesiyle ilgiliydi, türün karikatür benzeri kan ve bağırsak imgelerini tıbbi minutiae'de yaparak, gerçeklikten daha gerçek hale getirdiler ve iç organ imajını alaya aldılar. Kendi alt türlerini ürettiler: goregrind. Steer, Napalm'daki rolünden her zaman kiralık katil olarak bahsetti. Harris ondan grubun kalbindeki daimi dublör olarak övgüyle bahsetti her zaman. Harris heyecanla Steer'a akort etmeyi becerebildiği iki telli gitarda bulduğu yeni riffleri gösterdi, böylece sadece tek parmağıyla bar akorları çalabilecekti: yoğunlaştırılmış, basit, müziğin çıplak bileşenleri. Steer bir yetenekti. Klasik rock filan dinliyordu. Ama Napalm'da kendisinden ne bekleniyorsa onu yaptı. Onun kirli, boğuk gitarı, Scum'un ikinci yarısının temelidir, ki bu da soru şeklinde bir şarkı ile başlar, 'Hayat?' ve gerisi huzursuz ve doyumsuz kar fırtınaları. Bununla birlikte, Napalm Death'in sözcük içeriği, şarkı sözleri sorunludur, çünkü yeni vokalist Lee Dorrian şarkıları söylerken dilin kendisi zaten tahrip edilmiştir. Grupta yeniydi, ezberlemek için sadece bir gecesi vardı üzerinde çalıştığı yeni karalanmış şarkı sözleriyle stüdyoya girdi. Hatta kayıt sırasında, ani, yıpranmış, neredeyse insanlık dışı ses o garip uğultuların nedenlerinden biri de kaydederken diğerlerinin işaret verip onu düzeltmeye çalışmalarıydı. Eğer dünyanın sembolik düzeni dil tarafından korunuyorsa, düzen Napalm Death'de çoktan anlaşılmazlığa dönüşmüştür. Scum, Muhafazakarların yeniden seçilmesinden bir ay sonra Temmuz 1987'de yayımlandı. Hardcore punk'ın sosyalist ve anarşist gündemi Napalm Death'in etkisiyle silindi. Müzik ve düzeni alaycı bir şekilde çürütürken (Mart 1988'deki ikinci Peel kaydı şarkının sert lirik tarzında komik kaçan Çok Uluslu Şirketler versiyonuyla başlar) karşısındaki vahşi hayvana benzer davranır: serbest piyasa kapitalizmi denen vahşi hayvana. Thatcher'ın devlet müdahalesine dair takıntısına karşı bireysel özgürlük lehine seçimlerini gösterirler. Scum, Muhafazakarların yeniden seçilmesinden bir ay sonra Temmuz 1987'de yayımlandı. Hardcore punk'ın sosyalist ve anarşist gündemi Napalm Death'in etkisiyle silindi. Müzik ve düzeni alaycı bir şekilde çürütürken (Mart 1988'deki ikinci Peel kaydı şarkının sert lirik tarzında komik kaçan Çok Uluslu Şirketler versiyonuyla başlar) karşısındaki vahşi hayvana benzer davranır: serbest piyasa kapitalizmi denen vahşi hayvana. Thatcher'ın devlet müdahalesine dair takıntısına karşı bireysel özgürlük lehine seçimlerini gösterirler. Napalm Death'in çıkış dönemin İngiliz siyasi ve sosyal tarihinin önemli yıllarına denk gelir. Madencilerin grevi yayılmıştır, özellikle 18 Haziran 1984'te Rotherham yakınlarındaki Orgreave kok fabrikasındaki grevcilerle polis arasındaki çatışma ses getirmişti. Bir tarafta, kapitalizmin yalnızca toplumdaki bir değişiklikle çözülebilecek çelişkiler ürettiğine inanan radikal bir Marksist olan Ulusal Maden İşçileri Birliği Başkanı Arthur Scargill vardı: Umarım insanlar beni değişen toplum açısından tehlikeli bir adam olarak görürler. Kapitalist sistemi destekleyenler için kesinlikle bir tehlikeyim ve tehdidim. Kapitalist sistem için bir tehdit olmaktan gurur duyuyorum ve umarım bir tehdit olarak toplumda köklü bir değişim yaratabilir ve yeni bir düzen yaratabiliriz. Marksistler Thatcherizm denen şeyin sadece zengin ve güçlü kapitalistler tarafından sefil ve yoksul çalışan insanlara hükmetmek için uyarlanmış ideolojik bir kampanya olduğunu haykırıyordu. Öte tarafta ise Marksistlerin devlet mülkiyetine olan inancını bir köleleştirme biçimi olarak algılayan Başbakan Thatcher vardı: sosyalizmin aşındırıcı ve yozlaştırıcı etkileri, deyip duruyordu. Bu idealler çatışmasında polis ve madenciler arasında Orgreave gibi parlama anlarında bölünmüş ve içten parçalanmış işçi sınıfı geriledi. Napalm Death, İngiliz sosyal ve politik manzarasının bu rahatsız ediciliğinden etkilendi. Çelik işçilerinin Black Sabbath'ından, kendileri marksist olmasa da işçi öfkesinin dolanımından etkilenen Napalm Death'e. Mark Barney Greenway: Evet, Napalm sol temelli ama belki de bunun bir önemi yok, yani Napalm bir bakıma politik, ama aynı zamanda apolitik de denebilir. Önemli olan insanlık, insan denen varlık ve onu anlamak. Asıl mesele bu. Tarihteki her döneme geri dönebilirsiniz son yüz yılı alsanız bile, her on yılda bir genel olarak insanlar için gerçekten boktan olan zaman dilimlerini veya böyle insan gruplarını gösterebilirsiniz. Yani bu yeni bir şey değil. Her zaman bu şekilde olması ihtimali vardı zaten, çünkü popülizm ve korumacılık fikri böyledir... Daha fazla insan sadece kendileri için isterler ya da kendilerine hep şöyle söylenir: sokağın aşağısında farklı görünen ya da başka şekillerde farklı olan kişiden daha fazlasını istemeleri gerekir, böyle inanmaya şartlanmışlardır. Ama her zaman bir olasılık vardır. 1930'larda geri püskürtüldüler ve umuyorum ki tekrar püskürtülecekler insanın iyiliği için. Yüz yıl önce bir savaşın sonunda milyonlar ölmüştü. Birinci Dünya Savaşı'nda yedi milyon kişi ölmüştü. Her zaman böyleydi. Yani, herkes şu anda Donald Trump'a odaklanıyor ve anlaşılabilir bir şekilde öyle, ama o şu anda sadece bir tür semptom. Bu gerçekten önemli bir şey. Tüm bu insanlık dışı fikirleri benimseyenlerin hepimizin boka batmış olmasını umursamadığı görülüyor. İnsanların daha iyi bir geleceğe sahip olmasını, insanların onurlu yaşamasını isterim. Sadece birkaçının değil, herkesin. Vladimir Zhironovski'yi destekleyen Rus metal grupları olduğunu izledim bir yerde. Öncesinde '91'de oralardaydık ve pek böyle bir şeye denk gelmemiştim. '94'te yeniden gidince elemanlara nedir bu iş filan diye sordum. Aslı astarı yok dediler. Yemedim, o zaman neden Kill All The Bloody Foreigners diye şarkınız var dedim. Ne yani Türkleri de mi seviyorsun, diye cevap verdiler. Midem bulandı ama bir şey demeden yürüdüm. Ardımdan gitaristleri gelip konuşmak istedi, nazilerle görüşmüyorum dedim, herif beni itti, ben de onu ittim, Shane araya girip herife tokadı yapıştırdı, sonra hepsi uzaklaştılar."}
{"url": "https://futuristika.org/napolyonun-penisinin-bitmez-cilesi/", "text": "Adam sevimli sevimli gülümsedi. Doktor, kendisini izleyen Fransız ve İngiliz önemli insanlarının arasında imparatorun ölü bedeninden ciğerini çıkardı, kanserli midesini dikkatlice söktü ve her ikisini de etil alkol dolu kavanozlara kapattı. Doktorun ismi Antommarchi'ydi genç adam, Bonaparte'ın kendisinden hazzetmediği söylenebilir. Vasiyetinden çıkarmıştı. O zamanın doktorlarının günümüz doktorlarından farklı olduğunu düşünme. Bu kadar saf değilsindir herhalde? Bizim organ koleksiyoneri doktorumuz da, sinsice, kendini tanrı yerine koyarak, imparatorun kanlı çarşafını, saçından birkaç tutamı, ölü yüzünden yaptığı maskeleri kendisine sakladı. Bonapart'ın yumurtalıklarını kökünden kesti, dedi önünde bekleyen tiramisudan incecik kestiği dilimi uzatırken, bizimki nazikçe reddetti, yaşlı adam gazetesine pat pat vurup devam etti, Penisini özenle yerinden çıkardı, paketledi ve bir rahip arkadaşına teslim etti. İmparator'un bedeni Britanya'ya götürüldüğünde, penissizdi. Ta ki yıllar sonra, Korsika'da, penisi kendisinde saklayanların akrabalarının özel koleksiyonu satışa çıkarıldığında anlaşıldı ki, imparatorun çükünü mumyalamışlardı. Özenle saklanmıştı. Ne de olsa devlet adamları tüm yenilgilerine, günlerinin zirvelerinden uzaklaşmalarına rağmen, halkın bir kesiminden ilgi görmeye devam edecekler. Bunun asıl nedeninini bu güçlü insanlara sevgiden mi ya da hınçtan mı olacağını bilemeyiz, dedi ve kahvesinden son yudumu aldı."}
{"url": "https://futuristika.org/nasil-sinek-oldum/", "text": "Bir zamanlar azıcık yaşamıştım. Güzel bir gündü, her zamanki gibi, ufak dükkanımda tezgahı arkasında duruyordum. Dışarıda güneş pırıl pırıldı. Bir sinek etrafta vızıldayıp duruyordu. Kısacası, her şey olması gerektiği gibiydi. Aniden, kapı açıldı ve bir yabancı müşteri girdi içeri. En azından, konuşmaya başlayıncaya dek bir yabancı değildi. Üzgünüm, fakat o türden şeyler satmıyoruz. dedim. İyi para öderim. dedi, bir yandan da cebinden kalın mı kalın bir tomar banknot çıkardı. Benim mi? diye cevapladım, şaşkınlıktan ağzım bir karış açık. Evet senin. diye onayladı başıyla sakince. Anlıyorum. diye onayladı yabancı. Tabii ki ucuza satmayacaksınız. Ama ya size azımsanmayacak bir meblağ önerirsem? dedi ve cebinden ikinci tomar parayı çıkardı. İlkinin üç katı kalınlığındaydı. Para tezgahın üstünde dururken, düşünceli düşünceli baktım. Bunu söylerken, bana doğru uzattığı elinden kara eldivenini çıkarıp sanki suya daldırır gibi parmaklarını göğsüme sokuverdi. Bir anda kıpkızıl kalbim avucundaydı. Yabancı hemen cebinden plastik bir torba çıkarıp açtı ve hala atmakta olan kalbimi dikkatlice içine yerleştirdi. Görüşürüz. dedi anlamlı anlamlı, kapıdan çıkıp kaybolurken. Göğsüm şimdi hafif ve gevşekti. Bir daha sayayım diye tezgahtaki paralara atıldım. Ertesi gün yabancı ikici kez belirdi. Ama beynin var. diye sırıttı pis pis. Niye düşünesin ki? diye yapıştırdı cevabı yabancı. Ne kadar? diye sordum tam bir tüccar gibi. Yeteri kadar, dert etme. dedi, cebinden üç tomar parayı çıkarırken. Parmaklarını kafama daldırdı ve beynimi çekip çıkardı. Bir dakika filan beyne baktık. Doğrusunu söylemek gerekirse o kadar da gri değildi. Bir başka pis plastik torbayı çıkarıp beynimi içine attı yabancı. Uzaklaştı. Hemen paraları saydım. Gerçekten de fazlaydı. Şimdi kafam da tıpkı göğsüm gibi hafif ve gevşekti. Üçüncü gün kendimi sabırsızca yabancı gelsin diye beklerken buldum. Beklentimi boşa çıkarmayan yabancı yine belirdi. Muhteşem! dedim neşeyle. Kafam artık bir sürü saçmalıkla dolu değil. Belki başka bir şey almayı arzu edersiniz? diye sordum umutla. Bunu söylerken cebinden parayı da çıkarıyordu. Uzun hikayenin kısası, adama her yanımı satmış oldum: Kollarımı, bacaklarımı, gövdemi, ciğerimi, dalağımı -hatta idrar torbamı bile! Bir tek, beyni çıkarılmış kafam tezgahta öylece duruyordu. Onu da, üzerinde konuşmaya gerek bile duymadan, torbaya atıp çıkıp gitti. Ertesi gün yabancı tekrar gelince yaşadığım şaşkınlığı bir düşünün! Ruhumu almak ister misiniz? diye sordum. Bir kutu kibrit alıp yaktı sakince. Bir sinek olmaya ne dersin? diye sordu ansızın. Gördün mü ne kadar iyisin diye övdü pek sallamadan."}
{"url": "https://futuristika.org/nasil-sinema-yazari-olunur-bolum-1/", "text": "Son yıllarda gelişim sürecinin çılgınlık dozunu arttıran teknoloji, aynı zamanda ekonomik bir sektör olan sinemanın imalat ve tüketim çemberini çok geniş bir alana yaydı. Bu yayılım kentli elitlerden tutun da, taşralı çiftçilere kadar herkesin sinema ve türevlerine karşı yükselen ilgisini gündelik bir bağlılık haline getirdi. Politika, psikoloji, tarih ve ekonomi temelli disiplinlerin altyapılarını somut veriler üzerinde bünyesinde eritince daha farklı, insanlık için vazgeçilmez evrensel bir sanat tasarımı olarak tarihteki konumunu sağlamlaştırdı. Yazar sokağa çıktığında, atölyesine giren adamdır. Beyaz perde ve televizyon bugün herhangi bir gündelik eğlenceden ziyade nitelikleri belirgin bir yaşam tarzı... Eğer hobi kelimesi için gündelik tekdüzeliğin stresinden sıyrılmak için vakit harcanan meşgale gibi basit bir tanım yaparsak, bahsini ettiğimiz görsel-yarı canlı dünyanın gündelik ruhun bizatihi kendisi olduğunu söyleyebiliriz. Yapılan çeşitli araştırmalar modern dünyanın ortalama bir günde dört-beş saat televizyon izlediğini söylüyor. Uyku ve çalışma dışındaki saati çıkarırsak, önümüzde duran istatistiksel sonuç verilecek onlarca örnekten daha çarpıcı olur. Takdir edersiniz ki bu gün toplumun hayatından medya temelli ürünleri çıkarırsak etrafımızda ne gibi toplu depresyonlar görebileceğimiz açıktır. Beyaz perde ve ekran bazlı bu küresel çılgınlık elbette muazzam bir ekonomi evreninin içerisinde kendisini var kılıyor. Otursak sayılarını hesaplamaya gücümüzün yetmeyeceği bir perde-ekran emekçileri ordusu bu sektörün olanaklarıyla ekmek yemekte; artık bu sanal-görsel ürünler markette ulaşabildiğimiz herhangi tüketim malzemeleri gibi stresli bir ar-ge ve imal sürecinin ardından ekranlardaki yerini alıyor. Sektörün teknik ve içerik ihtiyaçları için dünyanın en modern ülkelerinde akademiler kurulmuş ve sektörün evrimi iletişim-bilişim devriminin süreğenliğinde her geçen saat farklı bir ilerleyici unsurla birikimine birikim katıyor. Tıpkı bir insan bünyesi gibi, beden ve ruhtan oluşan bu birikimin teknik nitelikleri hakkında pek konuşmayacağız. Bu yazı, bu birikimin ruhunu inşa etmeye çalışan insanların yapısallarıyla alakalı. Konumuz sinema yazarlığı! Sokakta karşılaştığımız birçok insan hayatının bir roman veya film olacak kadar ilginç olduğunu kerelerce ifade etmiş ve birçoğu bunları somut düzlemlere taşımaya da çalışmıştır. Birçok insan da nasıl oluşturulduklarına dair herhangi bir şey bilmeksizin karşılarındaki yazınsal ürünleri acımasız eleştirilere maruz bırakmışlardır. İnsanların çoğu yazı yazmanın dünyadaki en kolay işlerden biri olduğunu düşünür. Bu bağlamda, yaşamlarının ilginçliğini ve yazıcılığın kolaylığı fikrini kanıksamış insanlar donandıkları kırtasiye malzemeleri ile yazmaya girişir. Ülkemizde yayıncı ve yapımcı raflarının tonlarca tozlu dosyayla dolmuşluğunun sebebi budur. Öncelikle şunu dürüstçe ifade edelim ki sinema metni oluşturma süreci için mutlaka birilerinin biyografisine ihtiyacımız yoktur ve zaten aramızda çok roman okumuş, çok film izlemiş arkadaşlar bilir ki sokaktaki onlarca insanın hayatını toplasak -toplumun aradığı manada- bir film bile çıkaramayız. Fakat hayatımı yazsam saplantısı, içerisinde yazarlığa ait en büyük formülü taşır ve bu formül hala birçok yetenek tarafından bile çözülememiştir. Fikri, formül etrafında biraz devşirirsek şöyle bir çıkarıma ulaşabiliriz. Bir romancı veya senarist -metin sanatçısı- olmak istiyorsanız hayatınızı bir roman veya bir film şekline sokmalısınız. Hani büyük yazar Yusuf Atılgan'a neden çok az eseriniz var diye sorarlar. Benim yaşamım en büyük edebi eserimdir der. Yaşamını bir eser formuna sokamayanlar için sadece basit bir gündelik hobi olarak kalır yazarlık. Peki, sanatçıyı var eden bu aykırılık köklerini nereden alır? Aykırılık deyince elbette bir insanın saçlarını yeşile boyamasından, çantasında yavru bir yılan beslemesinden ya da Ankara'da bir kış günü yalın ayak gezmesini kastetmiyoruz ki maalesef hala birçok insan tarafından aykırılık dediğimiz olgu şekli birkaç sıra dışılığın içine sıkıştırılmış, postmodern bir bireyselleşme çabasının tezahürü olarak algılanmaktadır. Eğer yeni bir tanım yapmak gerekirse sanatçının aykırılığı diğerlerine normal gelenlerin farklı yönlerini saptama çabasının sonucunda açığa çıkan irdeleme saplantısıdır. İşte bu saplantı gariban Moskovalı genç Raskolinkov'a cinayet işletirken, Roma genelkurmay başkanı İberyalı Maksimus'u basit bir gladyatör olarak ringlere sürer. Eserin sarsıcılığı eserin içindeki unsurların birbirine bağlanışının garipliği ve nerede yakanızdan tutacağını bilmediğiniz bir beklenmediklikle makbuldür. Şahsen ben sonradan aykırı olunabileceğine inanmayan bir insanım ki nacizane tecrübelerim bunun doğuştan gelen bir vasıf olduğuna beni inandırdı ama insan sonraki çabalarıyla da ciddiye alınabilecek bir mesafe alabilir. Sanatçı adayına yaşantının neler sunduğu belli olmaz, yoğunlaşmış bir çaba insan alnına yeni bir göz hediye edebilir. Eğer etrafınızda sirke ile balı karıştırdığında nasıl bir tat elde edebileceğini merak eden ya da eline tutuşturduğunuz kağıt kalemle kuştan, böcekten ve evden başka şeyler çizen bir çocuk görürseniz onun ileride hangi mesleğe yöneleceğini tahmin edebilirsiniz! Unutmamamız gereken şu ki aykırılığın kağıt üzerinde bıraktığı boşlukları ıslah edecek tek tutum empatidir çünkü empati eserin ana unsuru olan insanın içsel yapısalını bütün yönleriyle anlamlandırabilme problemini çözmemize yardım eder. Eğer içgüdüsel bir empatik değerlendirme tutumunuz yoksa bir katil tipi oluşturmak için adam öldürmeli, bir savaş sahnesi yazmak için Irak'a gitmelisiniz. Eğer Süpermen tipi bir kahraman doğurmak istiyorsanız hiç kalkışmamanız daha yerinde olur! Oluşturduğunuz kahramanlar ve bunların maceraları güdüklükleriyle sizi hiçbir yapımcıya beğendirmez... Bir yapımcıyı kandırabilseniz dahi sonrasında eleştirmenlerin anlayışsızlıklarından dolayı sokağa dahi çıkamazsınız. Dolayısıyla yazar kişisel karakterini şubelere bölmüş ve gerektiğince her birini belirli sürelerde kendi bedeninde yaşatan adamdır. Empati yetisini geliştirmek için insan sokaktaki gerçek insanları, film ve kitaplardaki kahramanları tanımaktan çekinmez. Bu çekinmeme durumu o kadar içselleşmelidir ki yazım sürecinde hikayesini anlattığınız adamların yoksa siz mi olduğunu sanacak kadar şaşkınlaşmalısınız."}
{"url": "https://futuristika.org/natacha-atlas-gelecekten-umutlu/", "text": "Arap asıllı, Belçika doğumlu Natacha Atlas, müziğinde mükemmel bir karışımla sunduğu birbirinden farklı oryantal ve elektronik öğelerle değil, iç içe geçmiş kültürlerin nadide bir örneği olarak da öne çıkıyor. Fas, Mısır ve Kudüs doğumlu bir ailenin torunu ile, sonradan islam'ı seçmiş bir ingiliz annenin çocuğu olarak Avrupa'da doğmuş Atlas için ataları yahudidir diye saldıranlar olmuştu. Atlas'ın cevabı ise, büyük büyük dedesinin Yahudi olduğu ve Araplarla birbirinden ayrılmaz kültürel bağları olan Yahudiliğin onun için sorun teşkil etmediği şeklindeydi. Çok dilli bir kültürde büyümesinin sonucu olarak, şarkılarında da Arapça, İngilizce ve Fransızca kullandı. Doksanlı yılların başında Transglobal Underground ile eklektik bir elektro-dans müzik örneği sunan Atlas, ilerleyen yıllarda solo albümleri, aralarında Burhan Öçal, Jean Michel Jarre gibi müzisyenlerle ortaklıkları ve Kim Ki-Duk'un Boş Ev isimli filminde olduğu gibi soundtrack çalışmalarıyla nadide ve özgün bir ses olarak güzel bir kişisel tarihe sahip oldu. 2010 yılında çıkardığı Mounqaliba isimli albümle yine dikkatleri üstüne çekti. Albümde Nick Drake'ten River Man ve Françoise Hardy'den La nuit est sur la villeyorumlarına da yer veren Atlas, son dönemde olduğu gibi, geleneksel olarak tanındığı arapça pop-füzyon tavrından iyice uzaklaşmış ve piyano ile yaylılara ağırlık veren şarkılarla müzikal tavrını yenilemişti. Son albümünde de bu yenilikçi tarzını sürdüren şarkıcı, özellikle piyanist Zoe Rahman'ın eşliğinde ördüğü şarkıların yanı sıra, 20 kadar Türk müzisyenin eşlik ettiği ve kökleri 12. yüzyıl Endülüs Araplarına dayanan şarkı/ağıt formu Muwashah/Muvaşşah'da kanun ve ud'un modern şarkı formatlarında kullanımıyla müthiş bir iş çıkarıyor ortaya. Albümü dinlerken, kendini bir Anglo-Ortadoğulu olarak niteleyen Atlas'ın, çocukluğunda Belçika'da bir kulüpte duyduğu Arapça şarkıyla içindeki doğululunaniden ortaya çıkmasına benzer olarak şarkı aralarında konuşmaya yapan insanların ciddi seslerini duyuyoruz. Bu konuşmaların nedeni aslında albüm çıkmadan önce Natacha Atlas'ın myspace sayfasına yazdığı blog'da saklı. Atlas, yazdığı notta Zeitgeist isimli bir film izlediğini özellikle de devam filmi olan Addendum'u herkesin seyretmesi gerektiğini söylüyordu. Filmi izledikten ve sosyal mühendis Jacque Fresco'yu dinledikten sonra, çocuklarımız için bir gelecek umudunu tekrar kazandığını belirtiyordu. Natacha Atlas'ın son albümünde şarkı aralarında yer alan ses kayıtları Zeitgeist: Addendum filmine gönderme yapan sosyal teorisyenler Peter Joseph ve Jacque Fresco'ya ait. İkili, özellikle internette ücretsiz dağıtılan ve altyazı çevirilerinin gönüllülerce yapıldığı belgesel dizisi Zeitgeist ile Venüs Projesi olarak da bilinen, tasarlanabilir bir gelecek projesini anlatıyor. Özellikle Atlas'ı etkileyen ikinci filmde, dünyada yozlaşmaya neden olan para ve sermaye odaklı anlayışın yerini kaynak kullanımını odak alan alternatifler üreten çözümlere odaklanılıyor. Mevcut düzende en güçlü kolektif bilinç olan internetten başlayıp nano-teknoloji ya da ortak kullanıma göre tasarlanmış yeni kentler çevresinde bir geleceğin resmedildiği belgesel, bir yanıyla sistemin açıklarını ve eksiklerini gösteren sağlam bir eleştiri olsa da, zaman zaman gayet akıllı endüstriyel tasarımcıların yarattığı futurist bir gelecek hayaline sıkışmış izlenimi veriyor. Yine de Addendum ve Venüs Projesi sayesinde çok kültürlü yaşam umudunun arttığını söyleyen Nataca Atlas'ın hatırına, bahsettiği filmler izlenebilir. Üzerine bir de, aralık ayında İstanbul'a geleceği belirtilen Natacha Atlas yeni albümünden şarkılarla canlı izlenirse, gelecek o zaman herkese daha aydınlık gözükecektir."}
{"url": "https://futuristika.org/natural-snow-buildings-sandman-traps/", "text": "Gerçek önümüzdedir; ve hep önümüzde duruyor olsa da, biz bazen irrasyonel olana yönelmek isteriz. Kimilerinin metafizik sezgileri gerçekten kuvvetli ihtimalini yok sayamayız.. Bazılarının da ilk bakışta fark edebildiği bir fizyonomi kabiliyeti de olabilir. Yine de, biz bunları görüyor olsak da, görmemezlikten gelmek isteriz nedense. Bazen de işimize gelmez çünkü... Bizim yerimize yazılan şiirlere, hikayelere göz atarız, kendimizi görmek/bulmak istediğimiz, bizi canlandırdığını düşündüğümüz karakterlere ruh veririz... İçinde yaşadığımız durumun görüntülerini ve anılarını yaşayacağımız filmlerde izlemeyi yeğleriz. Geçmişi hatırlamak tatlı bir acı verir bize. Geçmişe dönük yaşamak ve geçmişe saplanmak kadar lanet bir şey olmasa da, bundan kaçınamayız nedense. Birkaç hafta önce sokaktan geçerken, sol tarafımdan geçen o varlığı fark edince, şeytanı ve geçmişimdeki yerini hatırlamış oldum. Arada yokluyordu beni, teslim olmasam da. Yine de kendini hatırlatmasını iyi bildi. Fransalı grup, Natural Snow Buildings, 1997'den beri aktif olarak devam ettikleri müzik hayatlarına, geçtiğimiz aylarda bir albüm daha kazandırdılar. Tarz olarak; drone, drone rock, lo-fi, psychedelic, folk türlerine dahil edebileceğimiz bağımsız grup, bir önceki albümlerini aratıyor olsalar da, yine güzel bir işe imza atmışlar."}
{"url": "https://futuristika.org/ne-diyorduk-jim-jarmusch/", "text": "Bence ne çıkacaksa, sorumluluktan değil, sorumsuzluktan çıkar, çıkacaktır. Karışıklık, kötülük, iyinin anasıdır. Bugünlerde geniş meşrepliler sanki insanda yurttaşlık duygusu bırakılmış gibi sorumluluktan konuşuyorlar. Gençler sorumluluk duysun isteniyor. Oysa sınırlar yeniden çizilmeli. Her şeyin, yazın'ın, şiirin, coğrafyanın, dünyanın sınırları. Hatta nüfus sayımı bile yeniden yapılmalı. İskan yeniden. Kısacası, yepyeni bir dilbilgisi ve yepyeni bir sözdizimi zorunlu bize. Yeniden bir uygarlık tanımı, yeniden bir yurttaşlık tanımı. Yeni sorumluluk bile en sonda gelir. Türkiye yalnızca Çamlıca'dan görülmemeli. Kibariye, Çanakkaleli Melahat, Roza Eskanazi, Kandıralı ve Arkadaşları, Erköse Kardeşler, Ağır Roman... da var. Ben sana tarih kitaplarında okuduklarımı söyliyeyim daha iyi. Söyliyeceğim. Derisi yüzülerek öldürülen şairler. Eklemleri kırılarak kazanda kaynatılan şairler. Boğdurulan şairler. Giyotinle boyunları kesilen şairler. Götünden kurşuna dizilen şairler... Ne yapalım, hem şair hem düşünce, her zama sürgünde olacaktır! Atından inmeden sevişmeye alışmalısın!"}
{"url": "https://futuristika.org/ne-icindeyim-zamanin-ne-de-busbutun-disindapiha-kolektif/", "text": "1976 Balıkesir doğumlu olan Deniz Gökduman Lisans Eğitimini M. Ü. Atatürk Eğitim Fakültesi'nde İsa Başlıoğlu ve Ramiz Aydın'ın atölyelerinde, Yüksek Lisansını İtü Görsel ve Çevresel Sanatlar bölümünde tamamlamıştır. Sanat hayatına soyut dışavurumcu resimlerle başlayan Deniz Gökduman'ın çalışmalarında her zaman konu oldukça önemli bir yere sahiptir. İlk dönemdeki soyut dışavurumcu çalışmalarında biyolojiye olan ilgisi nedeniyle embriyoları konu edinen sanatçı, 2000'den sonraki çalışmalarında figüre yönelmiştir. Sanatçının figüratif çalışmalarını kadın konulu eserler ve toplumsal içerikli eserler olarak iki ayrı başlık altında ele almak gerekir. Erotizmin göze çarptığı ve Mel Ramos'un kadınlarını çağrıştıran Gecenin İçindeki Kadın, Kızıl Saçlı Kız, Onu Görmeden Önce gibi çalışmalarında Pop sanata yaklaşan bir çizgi izleyen Deniz Gökduman'ın, politik simalar, Türkiye gündemini etkileyen olaylar ve günlük yaşamın ayrıntılarından örülü temalardan oluşan Filistin Günlüğü, Barışa Rock, Ne İçindeyim Zamanın Ne de Büsbütün Dışında, On Yedine Geldiğinde gibi eserlerinde ise John Clem Clarke tarzı Foto-Realist bir üslup dikkati çeker. Ancak sanatçının amacı fotoğrafik bir gerçeklik yakalamak değil, ele aldığı konuyu ironik bir biçimde tuvale aktararak izleyiciye sunmaktır. Bu tarz çalışmalarında zaman donmuş bir biçimde çerçevelerin içine hapsedilmiş gibidir. Tuval üzerine serpiştirdiği harflerle bir taraftan bu durağanlığı kırma, geçmişi şimdiye taşıma çabası içinde olan sanatçı bir taraftan da bir şair, yazar ya da düşünürün eserinden alıntılanmış bir bölüme gönderme yaparak tuvalini ele aldığı konunun tartışmaya açıldığı bir platform haline getirmektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/ne-kiziyorsun-de-te-fabula-narratur/", "text": "Modern toplumun ve devletin bir ikiyüzlülüğü de, günlük yaşam, teknoloji ve porno ilişkisinde. Teknoloji sayesinde kadın bedenine sanal görüntülerle de olsa daha rahat ulaşan kitle, sokakta bir hayat kadını görünce onu aşağılıyor, küfrediyor. Ancak yanında kendi toplumundan biri olmadığında, aynı hayat kadınını elde etmenin yollarına bakıyor. Günlük hayatta genel ahlak normlarının dışında bir durumla karşılaşıldığında hemen saldırıya geçiliyor. Aslında düşünülenin orada olması da değil de, görünür olması, daha doğrusu, toplumda yanında yer alan tarafından görülebilir olması bu şiddetli tepkiyi doğuruyor. 19. yy sonu ve 20. yy'ın genelinde, bu ikiyüzlü ahlak anlayışının derin örnekleri daha çok orta sınıfta yoğunlaşmıştı. Devir değişti, Çelik'le birlikte sınıfsal ayrım da değişti. Çarpık gelir düzeyinin oldukça altında ve neredeyse en üstte yer alanların cep telefonları, kullandıkları dizüstü bilgisayarlar hemen hemen aynı artık. Birbirlerinden çok da farklı olmayan internet bağlantılarıyla dünyaya açılıp, kendilerine ait o küçük internet alanlarında, topluluklarında vakit geçiriyorlar. Zaman ilerledikçe, diğerinin varlığını unutacaklarını düşünerek, diğerine içten içe büyüyen bir kini, kimi zaman fark etmeden ama kimi zaman da gayet bilinçli olarak, büyüterek. Dolayısıyla, özellikle Türkiye gibi, yıkılmaz bir muhafazakar-demokrat kimliğinin kalın çizgilerle belirlendiği ülkelerde, toplumun saydamlaşmış ve saydamlaştıkça diğerinden iyice nefret eder hale gelmiş sınıfların, hem de zihinsel, ahlaki ve gönül bağlarını birbirinden koparmış sınıf olmayan- daha çok sadece dini değil, kültürel ve yaşam tarzı anlamında- cemaatlere ayrılmış toplumun varlığı, devlet için bir üzüntü ya da tedirginlik değil, kendi varlığının sağlamlaşması adına uygun ortamın oluşması için mutluluk vericidir denebilir. Devlet denen aygıtlardan oluşan makine, travmatik bölünme yaşayan bu yığınlar üzerinde ayrı ayrı birer sanal bellek açarak, içine o kesimin ahlaki ve kültürel değerlerini doldurup, bunun kendi güvencesinde olduğunu belirtir. O bellek içindekiler, bir yandan devlet huzurunun ortadan kalkması korkusunu yaşarken, diğer yandan, komşu sanal belleklere karşı nefretini artırır. Böylesi bir toplumda, herkesin, her cemaatin parası dahilinde keyif ve eğlence sınırları oluşur. Şehirler ve kasabalar, bu toplulukların yoğunlaştığı sıcak bölgelere göre ayrışır. Diğerini görmedikçe mutluluk hissinde de artış olur. Para kavramı olmasa, toplumun tüm katmanları istediklerine ulaşabilecekleri konusunda derin bir umutsuzluk beslerdi. Para sayesinde kendilerinde olmasa da- nefret ettikleri gibi olabilme ihtimali, gayet uyarıcı/cinsel bir zevkle bir kenarda durmaktadır. Zaten devlet, kendilerinde olmayan bu parayı elde edebilmenin tüm yollarını açmıştır. Ahlak kuralları yeri geldiğinde esneyebilir, tarih bunu göstermiştir, her şey unutulabilir, devletin yönetimsel aygıtlarının küçük birimlerinde, ya aynı camiden birileri, ya köyden birileri, ya bir amcaoğlu, ya karısının akrabası, ya da bir hocası vardır. Ekonomik olarak küçülen devlet, bu küçük birimleri sayesinde devasa bir cerahat gibi, sivil başlıklar altında toplumdaki bu sanal belleklerin içinde, bir parazit gibi büyümüştür. Her farklı bellekte farklı yüz, ahlak değerleri ve hatta beslenme alışkanlıklarıyla çıkar ortaya. Devlet bu kanallarda farklılaştıkça, çeşitli aygıtlarla bu kanallara pompaladığı güvendesiniz, gelecek sizin mesajları, dönem dönem belirli karşı saldırılarla sekteye uğrar. Bir Sırp filmi/Srpski Film o tür saldırılardan olabilir. Olabilir diyoruz çünkü açıktan açığa toplumsal bir eleştiri getiriyor değil. Öncelikle şunu belirtmek gerekir, hayatınızdan ve dünyadan memnunsanız bu filmi izlemeyin, memnun değilseniz de izlemeyin. Oyunculuklar kötü sayılabilir, ancak meram zaten orada değil de, hikayenin gelişiminde, gelişirken yaşananlarda. Bugüne kadar extreme filmlerin tamamından sağ salim çıktım diye gerinerek gezenler olabilir, ancak bu film pek başka bir örneğine rastlanmayacak kadar şiddet dolu. Eski bir porno yıldızı olan Milos, eşi ve çocuğuyla normal bir hayat sürerken, eski tanıdıklarından biri, Milos'u porno sektöründe önemli bir yere sahip olan ayrıca politik bağlantıları da güçlü olan Stefan ile tanıştırır. Kendisine sunulan teklifi, maddi sıkıntı çekmesiyle kabul eden Milos, başrolde olacağı sanatsal bir snuff filmde ] yer alarak, ailesinin kalan hayatlarında sıkıntısız yaşamasını sağlamayı amaçlar. Ancak, olaylar farklı gelişir, insan aklının alabileceği sınırları geçmeyi düşünen film yapımcılarının çizgiyi geçmesi ve Milos'un ailesine zarar verileceği korkusuyla insana dair ne varsa kaybetmesinin öyküsü. Şiddet, çocuk pornosu ya da ölüsevicilik değil sadece, yeni doğmuş çocuk pornosu da, yeryüzünde ilk kez bu filmde, yönetmen/senarist Srdan Spasojevic tarafından dile getirilmiş oldu. SAMSUN'da, 15 yaşındaki S. T., amcasının oğlu 20 yaşındaki Sertan T.'nin kendisine tecavüz ettiğini iddia ederek şikayetçi oldu. Bugün yapılan duruşmaya genç kız gelirken tutuksuz yargılanan Sertan T. askerde olduğu için katılmadı. S. T. ifadesinde, Ailem tarlada çalışırken eve gelip, beni zorla banyoya sürükledi. Elbiselerimi çıkardı. Karşı koymaya çalıştım ama bana tecavüz etti dedi. Bu tabi ki, önemli bir yanılgı ve bir karalamadır. Anti-otoriter görüş, kelime anlamı ile kaos veya düzensizlik manasına gelse de, kavramların toplumların yaşadığı çağa göre değerlendirilmesi daha mantıklıdır. Tek adam yönetimlerinin zamanında demokrasi ve cumhuriyet gibi kavramları kötülemesi örneğiyle paralellik taşır bu önyargı. Aslında toplumda bu derin önyargıyı oluşturan devlet ve yukarıdaki örnekte görülen dini telkinler bu gerçeğin gayet farkındadır. Ancak daha önce bahsettiğimiz bu farklı sanal belleklerin birbiriyle çakışmadan yönetilir olmasının devamı da bu yalanı tekrarlamaktan ve toplumdaki yozlaşma örnekleri varlığının ağırlığını legalleştirmek için silah olarak kullanıp, sistemin çizgilerini kalınlaştırmak daha önemli hale gelebilir. Aslında bu yoz örneklerin varlığı, devletin anti-otoriter içgüdülerin engellenmesi için beslendiği önemli kaynaklardan. Toplum katmanları sorunların varlığını yönetici makinede değil kendi içinde aramaya dönüyor. Bu durumda, kendisinin daha çok izlenmesine, daha çok dinlenmesine, daha çok yasaklanmasına sıcak bakıyor, tepki süresi ve derecesi sıfırlanıyor. Bir başka örnek, Youtube ile birlikte yasaklı porno sitelerinin 14-16 Eylül Türkiye'sinde yukarıda çıkan haberleri engellemediği görülüyor. Yukarıda, genel ahlakin kusursuz olduğunu bilinçaltında taşıyanlarca lanetlenen bu filmin ortaya çıktığı topluma benzer olarak, yoğun bir ulusal milliyetçilik/mikro-etnik milliyetçilik davranış ve düşünce biçiminin oluştuğu Türkiye'de ya da başka merkezi yönetimlerde, aslında anlatılanın başkalarının iğrenç hikayesi değil de, dolaylı da olsa kendi fanusumuzdaki detaylar olduğu gerçeği, belirsiz bir kabullenmeme derecesinde olsa bile mevcudiyetini koruyor."}
{"url": "https://futuristika.org/ne-kula-ne-de-devlete-kole-sivil-itaatsizlik-nedir/", "text": "Ağustos sonuydu, şu anda hatırlamadığım bir iş yüzünden babamla İstiklal Caddesi'ndeydik. Dur bir Yapı Kredi Yayınları'na girelim dedi. O cümlenin sonunda önce böyle bir yazı geldi. Şimdi de bu görüş dosyası. İçeri girdiğimizde Cogito'lara yönelmiştim, tez yazarken sık sık başvurduğum külliyat misali dergiye. Çoğu kişide Cogito okunması zor, anlaması güç makalelerden oluşuyor gibi bir önyargı var, ki ben katılmıyorum. İçinde elbet size hitap eden en az bir yazı vardır. Cogito'nun son sayısının Sivil İtaatsizlik olduğunu görünce bir anda içim parladı. Bu konu daha çok insana ulaşmalıydı, daha çok insan bunu okumalıydı, ama nasıl? Herkesin kapısının önünü süpürmesi bilincine sahip olması misali Futuristika! olarak konuyla ilgili bir görüş dosyası yapmaya karar verdik. Başta Cogito'nun editörü Şeyda Öztürk'e sorduk, hatta ilerleyen zamanda onların da desteğini de aldık. Okuyacağınız bu dosya yazılarından sonra beş okurumuza Cogito'nun Sivil İtaatsizlik sayısını hediye edeceğiz. 20 Ekim 2011 tarihinde Türkiye an itibariyle, her iki taraftan da ölen gençlerin haberlerinin ayrıntıları ve isimleri bile tam anlamıyla belli olmamışken devletin tepesindeki yöneticisinin intikam çığlığıyla, artık kanıksadığımız yeni bir öfke ve nefret dalgasına uyanmış bulunuyor. Mevcut durumda, Türkiye'nin büyük bir tımarhaneden, geniş bir savaş alanına dönüştüğü mevsimde, toplumun çeşitli katmanlarında barış demeye çalışanların azınlıklar içinde azınlıkta kaldığını, icimiz acıyarak gözlüyoruz. İnsan hayatının sadece rakamlar, çıkarlar ve iç politika detayına boğulduğu bu manipülasyon ve karşılıklı anlayışsızlık döneminde, tam da bu anda, ısrarla, ülkede hala insanların şiddete başvurmadan, sisteme, yanlış bildiklerine ve tahakküme karşı çıkma haklarının saklı olması gerektiğini vurgulamak isteriz. Yaşam; politikacıların, siyasetçilerin, patronların, büyüklerimizin ya da türlü erk aygıtlarının bize hem söylemde hem de eylemde ne yapmamız gerektiğini dayatmasına sığmayacak kadar güzeldir, güzel olabilir. Öfke ve nefrete yöneldiğimiz hızın ve harcadığımız enerjinin aynısını, şiddetten uzak durmaya ayırmamız gerektiği gerçeği her zamankinden daha fazla önem kazanmıştır. Eylül ayının ilk haftasında Pınar'ın, Cogito'nun yaz sayısının dosya konusu olan Sivil İtaatsizlik'ten bahsedip, konuyu Futuristika aracılığıyla biraz daha duyurma isteğinden bahsetmesi heyecan verdi. O andan sonra Pınar, çağrıya cevap veren ve fikirlerini aktaran tüm katılımcılarla ilgilendi. Futuristika!'da bu yazıların yayımlanması için gösterdiği emek için Pınar İlkiz'e, fikri tetikleyen ve okuyucularımıza hediye veren Cogito editörü Şeyda Öztürk'e, görüşlerini bildiren katılımcılara ve karakalem çalışmaları illüstrasyonlarıyla yazılara özgünlük katan Eda Gündüz'e teşekkürler."}
{"url": "https://futuristika.org/ne-saniyorsunuz-enis/", "text": "Türkiye'den yükselen, sinirli insanlardan oluşan bir güruhun hep bir ağızdan konuşup ortaya çıkardığı gürültüye ithafen, Enis Batur'un, sanıyoruz artık baskısı tükenmiş kitabı Söz/lük'ten bir parçayla fikrimizi belirtmek isteriz. Köhne bir taktiğe başvuruyorsunuz, beni kendi kelimelerimle yaralamayı deneyerek. Siz de yargılamaya yatkınsınız anlaşılan, anlamaya ya da yorumlamaya yönelmek çekici görünmüyor size de: Asıl yetke özlemini orada okuyorum ben, özerk, bağımsız bir söz hakkı vermediğimi düşünüyorsunuz, giderek diyalog aramadığımı. Ne kadar ben yer açabilirim sözünüze, ne kadar, nereye kadar kendi yerinizi açabilirsiniz? Anımsayacaksınız, daha işin başında, Akrep Dönencesinin önünde Blanchot'dan, onun Sonsuz Söyleşisinden bir motto almış, seçmiştim: Neden tek bir şey söylemek için iki söz? Çünkü sözü söyleyen, hep ötekisi. Orada kalmadıydım: Ayna'daki ötekime, ikizime, ondan ikiliğe ve ikileme, hallerime, olası-hallerime dimdik bakmaya, söyleşmeye davrandım ikidebir. Nedir Yolcu, öte yandan, kendimle kendimdeki ötekilik arasına bir makas darbesiyle giriş değilse? Ama sözün mono kipi olmasın, istiyorsunuz belki de: Söz kendi kendine nasıl kalmasın, o çöl sağırlığına rastladığında -buna da bir yanıt arayın, diyorum. Anlaşamıyoruz açık ki. Anlaşamayacağız. Kavurucu bir soru bulup önünüze diktiğimde bir süre susuyor, hazırlanıyorsunuz. Sonra masanıza oturup kum saatini çeviriyorsunuz. Kimi zaman bir metinle çıkageliyorsunuz, kimi zaman da, size yönelttiğim soru gerçekte içice geçmiş birkaç sorudan oluşmuşsa, bir kitap kurup onu yazıyorsunuz. Yanıtlarınız hiçbir zaman sorularımın karşılığı değil oysa. Herşeyden önemlisi, ana soruya denk bir yanıtınız olmadığını siz de benim kadar biliyorsunuz. Neye yarıyor o şiirler, o düzyazılar, onların etrafında oynaşmanızı sağlayan o söyleşiler? Benim, ötekilerden biri olarak bu türden sorular sormam sizin oynama isteğinizi kamçılıyor bir yandan, farkındayım. Bir yandan da, arasıra, çizmeyi aştığımı düşünüyor, çalım ve çelme, sözlerimin değirmeninden kaçıp sıyrılıyorsunuz. Bu böyle sürüp gidecek mi, Enis? Bir kitaptan bir başka kitaba, bir kelimeden bir başka kelimeye, böyle kaydırak, gidecek misiniz hep? Gideceksiniz de, nereye varmak, ulaşmak adına? O denli korkuyor musunuz kayboluştan, kayboluşumuzdan? Gövdenizin içinde ya da dışında bekleyen Ölüm'ün yok ettiği bütün anlamsal bağlantıları zor-la, zorlayarak, kuruyormuş-gibi-yapmak daha mı kolaylaştırıyor kaçışınızı? Ne sanıyorsunuz, Enis, bir öteki miyim ben topu topu : Benim de kendi'm, kimse'liğim ve kimse-sizliğim yok mudur? Korku, yorum -diyorsunuz bir şiirinizde."}
{"url": "https://futuristika.org/ne-yayimlat-ne-de-yak/", "text": "İntihara karşı olumsuz tavrın yaygın olduğu günlerde bir din adamının intiharın bir günah olmadığını tanrıya karşı bir suç sayılamayacağını dile getirmesi karşısında oluşacak tepkileri kestirmek çok güç değil. John Donne da böyle düşünmüş olacak ki kitabı yayımlatmaya cesaret edemez. Kitabı yayımlatmaya cesaret edemediği gibi onu yok da edemez. Onu yok etme düşüncesinde o kadar ileri gittim ki az daha onu yakıyordum, diyerek üzerine 'Ne yayımlat ne de yak' diye not düşüğü nüshayı oğluna bırakır. Kitaba ait başka bir nüshanın üzerine ise 'Jack Donne' olarak yazar adını. John Donne zor günler geçiriyordu... Melankoliye kapılır, ölümü düşünür sık sık... Öyle ki bir ressama; kefene sarılı olarak bir tabutta yatar bir halde portresini bile yaptırır. Yaşamının son günleri bu portreye bakarak geçer. 'Biathanathos' ölümünden on altı yıl sonra yayımlanır. Biathanathos; İntiharın, doğanın, aklın ve Tanrı'nın yasalarına aykırı olup olmadığını tartışır. Kimilerince eksik yanları bulunsa da intihar tarihi açısından yol açıcıydı. David Hume'da tıpkı John Donne gibi intiharın bir tabu olduğunu düşünür. Bu tabuyu yıkması halinde toplumdan dışlanacağına inanır. Buna inanmak için yeterli tecrübesi de vardı üstelik. Örneğin; 'İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme' isimli kitabından dolayı dinsizlikle suçlanmış, Edinburgh Üniversitesi'nin Ahlak Felsefesi Kürsüsü'ne, Glasgow Üniversitesi'nin Mantık Kürsüsü'ne atanma başvuruları bu nedenle geri çevrilmişti. Beklendiği gibi kitaba karşı eleştiriler, saldırılar fazla geçikmez. 'inançsızlık kitabı' olarak nitelendirilir, editöre saldırılır, kitap kınanır. Tıpkı John Donne gibi David Hume da intiharı üç başlıkta ele alır kitabında. İntiharın ne Tanrı'ya ne topluma ne de kişinin kendisine karşı bir hakaret olmadığını, intiharın varoluşu bir yük haline gelen kişilerin kendi entellektüel ve bedensel yetilerini kullanarak gerçekleştiriği masum bir eylem olabileceğini dile getirir."}
{"url": "https://futuristika.org/ne-yersen-osun/", "text": "Fotoğraflar, fotoğraf sanatçısı Peter Menzel'in yazar eşi Faith D'Aluisio ile birlikte hazırladığı, 24 ülkeden 30 aileyi tanıdığımız Hungry Planet adlı kitaptan. Çeşitli ülkelerden bu aileler ne yiyor, hangi besinleri daha çok-daha az tercih ediyor, ne nerede bulunuyor-bulunmuyor, ortalama bir gelire sahip bu ailelerin mutfak masrafları nasıl değişim gösteriyor, vs. gibi pek çok değerlendirmenin yapılabileceği fotoğraflara bakınca tek bir gerçek yüzümüze çarpıyor hemen ve tabi ki şaşırtmıyor: Gelişmiş ülkeler daha çok yiyiyor. Peki ya sizin 1 haftalık mutfak masrafınız ne kadar? Soruya cevabınızı yorum olarak bırakabilir ya da info futuristika. org üzerinden bize ulaştırabilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/necati-tosuner-1974/", "text": "Necati Tosuner'in 1972-2005 yılları arasında çeşitli dergilerde yazdığı deneme yazıları ve söyleşilerinden oluşan Elde Kitap'ın yeni baskısı yapıldı. Necati Tosuner'in kitapta da yer alan 1974 isimli denemesini yazarın izniyle yayımlıyoruz. Ağrılarla hastanelerde geçmiş bir çocukluk. Aylarca hiç kalkmadan yattığın alçıyatağı. Alay edilmeye alış, korseli çocuk! Kendi içini deştiğin niçin? diye sormalarla geçen bir ilkgençlik. Unutulmaz, saklasan saklanmaz... Atsan atılmaz bir fazlalığın var. Anlatacaksın. Yazar olma hevesi. Yalnızlıktan yakınıp da geldiğin İstanbul, sığındığın yalnızlık. Özgürlük Masalı, Çıkmazda, TRT Ödülü, Kambur. Hah, kitabının adını koyabildin sonunda. Yaşanılanı orasından şurasından zorlama çabaları, Karşılıksız kalmış sevgiler. İntihar istekleri. Kızın arkadaşına tutuluyorsun, sen iyi adamsın. Kendisine tutulursan, senden kötüsü yok. İyi. Karşılıksız kalmış sevgiler. İntihar istekleri. Kızın arkadaşına tutuluyorsun, sen iyi adamsın. Kendisine tutulursan, senden kötüsü yok. İyi. Öğrenci olarak oturma iznim var. Öğrencilere tanınan kolaylıklardan yararlanıyorum. Eskiden kızlar yurduymuş, odamın tavanındaki perdesiz penceresi gökyüzüne bakıyor. Buzlanırsa, güzel çiçekleniyor. Gençlerin olduğu bir çevredeyim. Değer yargıları geldiğim yerden değişik. İnsan yabancı bir ülkede olunca özenilmiş pek çok şeye erişebiliyor. Hatta kötü diye adlandırılacak olanlarda bile, ilginç bir yan bulabiliyor. Yalnızlıksa, yabancılıktan. Umutsuzluktan yeni bir umut yaratmayı artık iyice- öğrendim sayılır. Nasıl olacağı önceden biçimlenmemiş bir roman yazıyorum. Yaşadıkça, yaşanılışa göre değişiyor, gelişiyor. Sancılı bir roman olacak, -yazabilirsem. Yok, başrolü başkasına bırakacak değilim. Üniversite çevresindeki duvarlarda, geçen yıldan kalma grev, dayanışma, Allende sözcükleri. İstanbul'da sırtıma göre ısmarlama dikilmiş, kahverengi bir pardösüm var,-dı. Renginin bıyıklarımın rengine denk düştüğünü söyleyerek kendimle dalga da geçiyordum. Kışın en soğuk günlerinde onu yitirdim. Eh, biraz akıllanmaktan da kimseye bir zarar gelmez-di... Bir süre sonra, pek seyrek gittiğim bir birahanede onu askıda beni bekliyor buldum. Akıllanma fırsatını kaçıracak olursam da, pek pek sevindim. Şubat ayında, Soljenitsin, Almanya'ya sığındı. Geceleyin çıkan bir gün sonrasının gazetesi Kölner Stadt anzeiger'in başlığında Heinrich Böll, Onun için bir yatağım var! diyor. Almanlar seni beğenirse, Sen sahi Türk müsün? diye soruyorlar. Adı, Wolf. Bu işi o buldu. Haftada iki gün, yeni yapılan görkemli yemekhanenin önünde öğrenci derneğinin bildirilerini dağıtıyorum. İki üç saat orada dikilebilirsem, on beş mark alıyorum. Mutluyum. Odamda, masanın karşısındaki duvarda, üzerinde Almanca yazılı büyük kağıtlar asıl. Kendime öğütler. Romandaki Osman da, Yaşanılmış olan, yaşanmıştır, diyor. Gelecekle ilgilenmiyorum. Böyle gibiyim. O denizkızını gördüm yine. Öyle, balıkçı olmak da bana yakışıyor. Hani, Çin'e gidecektik onunla... Mao bizi bekliyor ya! Büyük ağabeyimin çocukları Haluk ve Selçuk tıp okuyorlar. Birlikte, Köln'deki Türk Konsolosluğu'na gittik. Onlar Alman yurttaşı olmak istiyorlar. Orada bizi neredeyse döveceklerdi! Mayıs ayı Köln'de güzel oluyor. Umutlanmak da. Godot bekleticisi Beckett'in ne suçu var? Arayan... Buldum diye umutlanan sensin. Hadi, bunu da yaz bakalım: seni öpüyor usulca ve... Bir şey demeden toparlanıyor. Bakmıyor da sana. Ve bir daha gelmeyecekmiş gibi sanki gidiyor. Çıkıyor, kapıyı çekiyor yavaşça. Renkli televizyon. Birçok yerde, Dünya Kupası burada renkli! çıkartmaları var. Son maçta Türkler Hollanda'yı tutuyordu ama kupayı Almanya aldı. Futbolla hiç ilgili olmayanlar da sabaha dek eğlendiler. Yeğenlerim, tatilde, Türkiye'ye gidiyorlar. Ayrılırken öyle nasıl da duygulanıyoruz! Birkaç arkadaş, aradaki küçük bahçeyi geçip yurdun arka bölüne giderken, bağıran bir radyo sesi geliyor ve Yunanlılar, pencereden bize sevinçle el sallıyorlar. Almanlar da pek hoşnut. Zaten Yunanlıları hep sever onlar. On beş gün depodan depoya gezdik böyle. Sonra da hiç sezdirmediler, birdenbire iş bitti. Yunanlılar yüzümüze bakmıyor. Almanlar da soğuk. Türk ordusu yeniden Kıbrıs'ta ilerlemeye başlamış. Wolf tatilinde İstanbul'da gitmiş. Türk kahvesinin nasıl yapıldığını anlatıyor bana. Bunun için Türkiye'ye gitmek gerekmezdi, Rudolfplatz'da yapıyorlar Türk kahvesi... deyince Orada Türkler yok, konuk işçiler var... diyor Wolf. Sık sık, yazdıklarım konusunda kaygılara kapılıyorum. Pil bitti, diye korkuyorum. Birkaç gün öyle geçiyor, bakıyorum, yine yazmaya başlamışım. Başka benim neyim var. Dedim. Önce bir şey anlamadı. Sonra dönüp beni iyice görünce, yüzümde öyle derin bir acı biçimlendi ki, utançtan ter bastı. Açıkladı, bilerek olmamıştı. Tamam, ben de şaka yapmıştım. Biraz geçti, bana bir bira ısmarlamak istedi, falan. Sonra kaçtım oradan. Bakarsın yine rastlardım, arkadaş olurduk onunla."}
{"url": "https://futuristika.org/necati-tosuner-insan-kendi-yazdiklarina-acimayacak/", "text": "Necati Tosuner: Niçin öyledir tam bilemiyorum: Uzun zaman, yazar diye birinin varlığından benim sanki hiç haberim olmadı. Oysa, kitapla ve okuma hevesiyle pek erken yaşlarda karşılaştım. Evimizde bir kitaplık vardı ve heves bir yana, aylarca hiç kalkmadan sürekli yatmam gerektiği zamanlarda, okumak, vakit geçirmek için bir zorunluluk olurdu. Yazarların yazdıklarına Yazan:... diye imza attıklarının epeyce geç farkına vardım. İlk yüz yüze geldiğim edebiyatçı, Erdoğan Tokmakçıoğlu. Tam 50 yıl oluyor. Ankara'da, çalıştığı gazetede -Resimli Posta- benim öykülerimi yayımladı. İlk öykü Onunkiler Maviydi 1 Şubat 1963. Sarsıldığım kitap çok olmuştur. Bunların ilki diye, adını bilmediğim bir kitabı söylemeliyim. Amerika'da, sıvı dinamit taşıyan bir kamyonla ilgili bir uzak yol serüveni anlatılıyordu. NT: O anı hatırlamıyorum. Ama şöyle bir şey var: Okuduğum romanlardan biri, eşkıyalık falan... Ben de, sonunda dağlara çıkılacak olan bir romanın 100 defter sayfasını yazdım. Sonra, gitmedi. O yazarın adı, Fikret Arıt diye aklımda kalmıştı. Yıllar sonra, bu merakı Cengiz Tuncer'e anlatmıştım. Beni birgün E Yayınları'nda Fikret Arıt'la tanıştırdı, Çocuğun başını sen yakmışsın! diyerek. Ama, Fikret Arıt öyle bir kitap yazmamış. NT: Yazarken, yazdığınızın yolunda gittiğini, omzunuzdaki biri size söyler, sanki. Yazmakta olmak, yazarken yazan kişiye- bir haz duygusunu inişleriyle, çıkışlarıyla yaşatır. Omzumdaki kişi, yazdığımın bir şeye benzemediğini söylerse onların üstünü hemen çizer, aynı şeyi bir başka biçimde söyleyerek yazmaya çalışırım. Olmazsa, yırtar atarım. Temize çektiğim bölümleri de saklamam. Hele, Yazma sürecinin kanıtları falan diye, turşusunu hiç kurmam. Yazmış olmanın sevincini, ben böyle daha iyi duyarım. Ama bunlarla söylemeye çalıştığım, temelde şudur: İnsan kendi yazdıklarına acımayacak! Özellikle de başlangıçta. Bu, kendine yapılacak en büyük iyiliktir. Ben yazdım oldu, olmayacak! Öyle 'pil bitti' kaygısına, ilk kez Almanya'dayken kapılmıştım. Bence, az şey değildi: Kamburu yazmış bir yazardım o zamanlar. Sonra, ilk romanım Sancı.. Sancı... yı yazdım orada. Niçin böyle oldu?.. Çünkü, mutfak yeniydi ve yabancıydı. Kullanılan malzeme de çok değişikti. Demek ki, neyin ne olduğunu öğrenmek, epeyce uzun bir zaman gerektirmişti. Daha sonraki duraklama dönemlerinde, 'pil bitti' diye bir korku yaşamadım. Dahası, şöyle düşünmem gerektiğine inandım: Bir zamanlar, bir şeyler yazmış olmaktan da sevinç duyabilir insan. Edebiyatçı, yazdıklarından neden vazgeçer denilince, çok değişik durumlar söz konusu olabilir. Pek sık rastlanılanı ve en üzücü olanı, yazdıklarının modasının geçmiş olmasıdır. Benim yazarlığımın başlarında önemli bir vazgeçme öyküsü vardır. Ama bu, o zamanki genç yazar için, bir başarıdır ve bugün bana övünç vermektedir. 1965 yılında ilk kitabım Özgürlük Masalını çıkarırken, daha önce yazdığım 30 kadar öyküyü, kitabıma almadım. Nerden buldumsa, bu seçiciliktir bugün Özgürlük Masalını var kılan. NT: Necati Tosuner ne zaman usta olacak? sorusunu, o özel günde, öykü yazan ve öyküyle ilgilenen kişilerden oluşan bir topluluğa karşı sordum. Ve yanıtı, bir sessizlik oldu. Ama dışarıda karşılaştığımızda, İyiydi, çok kısa söyledin. dedi Oktay Akbal. Sonraları, M. Sadık Aslankara'nın o günden söz eden bir yazısı sayesinde, o toplantıda olmayanlar da bu soruyu öğrendi. Ama doğrusu Sadık, titizliğini esirgemedi ve o sorunun sorulabilmesi için kendimi harcamaktan çekinmediğimi de belirtti. Varlığından hiç hoşnut olmadığım ve gelecek için kaygılar salan bir yönetim vardı Kasırganın Gözü yazılırken. Yazarlık merdiveninde, o sahanlığa gelince, durup bir bakınmak istedim. Geçmişte, Keleş Osmanları yazarken çok sevinç duymuştum. Bir engel yoktu ama niçinse ondan sonra da uzun yıllar, hiç çocuk romanı yazmadım. İşte, Kasırganın Gözünden sonraki o dönemde yazıldı Arda'nın Derdi Ne? ve Dur Bakalım Petek adlı çocuk romanları. Bu, gittikçe giden.. uzadıkça uzamayı alışkanlık edinen dönemde, yaşadıkça.. sustukça, kendini çok belli etmeden yazıldı Susmak. NT: Özellikle, başlangıçta. Ve belki adı da böyle konulmadan. Yazarlığa, kutsallık yükleyen yazarlardan değilim. Sanıyorum, ben bu işi sevdim. Çok önem verdim ama ona tapınmadım. Epey şey harcadım onun için, o da bana sevinçler, üzünçler yaşattı. 50 yılda 20 kitap. Üstelik biri de derleme. Çok mu? Değil. Ama, az da değil! F!: Kendi yaşamınızdan yola çıkarak engelli insanları, onların toplumsal yaşamdaki sıkıntılarını dile getirdiniz. NT: Yıllar önce, kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak yazdığım öykülerin yansıttığı içtenlik ve anlatma çabası, o öykülerin bugün de okunabilmesini sağlıyor. Kendini ameliyat etmek gibi bir şeydi. Aynı zamanda, içinde yaşanılan toplumun da anlatılmış olması -bunun önemi ya da başarısı- çoğu zaman görülemedi. NT: Yazmaya başladığım yıllarda, evdekiler yatınca mutfağa çekilir, orada çalışırdım. Sabahleyin bizimkiler namaza kalkınca, ben de yatmaya giderdim. Oradan kalma, geceleyin ve sessizlikte çalışma gibi bir alışkanlığım var. Ama bir kahve uğultusunda sayfalarca yazdığım da oldu. Bir müzik seçme kaygısını hiç taşımadım. Ama sesi hüzzam birini tanırım ve çok da severim. Bir Tutkunun Dile Getirilme Biçiminde bu renk, yoğun olarak ve sevgiyle örülerek yansıtılır. NT: Bu söylediklerimde önemli bir şey bulacak olurlarsa, ondan yararlansınlar. Beni anmayı da unutmasınlar! Necati Tosuner, yazarlığının 50. yılında Susmak Nasıl da Yoruyor İnsanı- ile unutulmak için geriye itilmiş, hatırlanınca insanın yüreğini çatlatacak gibi çarptıran olayları ve duyguları aktarıyor. Yazar, Kasırganın Gözü'nde başlattığı, hayalindeki dinleyiciyle cevapsız, uzun, kendi kendine bir konuşmayı yeni romanında sürdürüyor. İlk öyküsü 1963 Şubat'ında yayımlanan yazarın ilk kitabı Özgürlük Masalı 1965'te çıktı. 1977 yılında ise ilk romanı Sancı.. Sancı... yayımlandı. Her yapıtında içtenliği ve harikulade dil ustalığı öne çıkan Necati Tosuner, defalarca pek çok ödüle layık görüldü. Sıkıntıyla inen bir akşamdan korktuğun gibi ürpertilerle içten içe titreşerek beklediğin bu güz sonu, üzünçlerden damıta damıta yoğunlaştırdığın geçmiş.. yaşanılmış -ve çoğu da yaşanılmadan geçmiş- o buruk sevinç -damıtılmış üzünçlerin var kıldığı sevinç- gücünü zorladığın sınırlardan artık hep geride kalmayı alışkanlık edinmeye başlamış olan o ağır aksak.. o yorgun yıkık.. o esrik tökez.. o tık yine, tık yine sürüklendiğin boğulma, acıtmayan, korkutmayan ve merak ettiren o boğulma, yanağında genişlemeyi sürdüren kabarık ve düz koyu lekenin kapsama alanı içinde çok gerilerde yitmiş olan ve bir gün görüleceği beklenilen dudak üstü tüylenmede dolaşan dil ucu... Necati Tosuner'in Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndaki kitapları burada."}
{"url": "https://futuristika.org/nechayevschina-tefekkur-ve-ciftetelli/", "text": "Stamatis: Nechayevschina, Rusça'da Nechayev'in taktikleri/metodları demek. Sergey Nechayev, devrimciliğin arketipini, ilk örneğini alıp onu oldukça uç noktalara sürükledi. Öyle ki, pratikte uygulanamaz olup en kötüsünden bir ütopyaya dönüştü. İdeallerinin arzu ettiği kadar yayılmamasının nedeni bu olabilir. Bizim grubun adı ise, kısmen saygı duruşu, kısmen mizah. İsmimiz ayrıca, Amaca giden her yol mübahtır. anlayışının, amacın, 'nihayet'in belirsiz olduğu durumlarda erken olduğunu ancak saf bir düşünce olduğu hissiyatını taşıyor. Can, Faust ve Neu!, doğrudan etkilendiklerimiz. Krautrock'dan ayrı olarak, başta Joy Divison olmak üzere post-punk etkilenimi de yoğun. Ayrıca bazı çağdaş saykodelik gruplardan, Wooden Shjips ve Religious Knives'dan da bahsedebiliriz. Bireysel olarak ise, grubun her üyesi farklı türlerden etkilenmiştir. Bahsettiğim etki, tekerrür ve saykodelyanın estetiğinde harmanlanmıştır tabi. Bahsedilmeye değer şeyler değildi pek. Orada burada bazı stoner rock çabaları. Zaten çoğumuz, etkilerimizi tam olarak ortaya koyup ne çalmak istediğini gösteremeyecek kadar ufaktı. Vasilis istisnadır. O daha öncesinde Panama Hut isimli bir etnik/rock grubuyla oldukça kayda değer bir konuma ulaşmıştı. Grubun liderliğini yapıyordu ve şu anda Nechayevschina'da çaldığından tamamen farklı bir işti. Ne yazık ki o grup aniden sona erdi. Myspace, Twitter gibi sürüyle sosyal medya araçları sayesinde, insanların neler yaptığını ekranlarımızda görüyoruz. Oysa Futuristika! olarak, ilk elden, soruları cevaplayan sanatçıların ya da müzisyenlerin o an ne yaptığını öğrenmeyi tercih ediyoruz. Şu an soruları cevaplarken bir yandan da Yunan kahvesi içiyorum; kahvenin bize nereden miras geldiğini biliyorum. Bir yandan da ud ile çalınmış geleneksel Yemen şarkılarından oluşan mükemmel bir cd dinliyorum. Ayrıca belirtmem gerekir, Twitter boktan bir şey. EP'yi öncelikle, Atina'da nispeten yeni sayılacak bir stüdyoda kaydettik, sonrasında mastering çalışması için, malzemeyi, İstanbul'da beraber çalacağımız Afformance grubunun çok iyi bir prodüktör olma yolunda ilerleyen davulcusuna verdik. Olaylar hızlı ve sorunsuz gelişti. Bu açıdan şanslıyız. DIY stiline gelince, her EP kabı mukavvadan kesilip baskıya gönderildi. DIY stili, ekonomik olsun ya da olmasın, mevcut sınırlarımızı bilip yapabileceğimizin en iyisi. Kitlesel üretime karşı değiliz; yapılabilir. Estetik, kaliteli ve ayakları yere basan fiyatlarda kopyalar istenecekse tabi. Özetlersem, grubun ürettiğiyle ilgili estetik görüşü sürdükçe, DIY düşüncesinin süreceği fikrindeyiz. Bugünlerde profesyonel sözleşmelerin tamamen modasının geçtiğini düşünüyoruz. Para, özellikle Yunanistan'da, ağaçlarda yetişmiyor. Kolay yakalanır melodilerle pop müzik yapıyor olsa bile kimse yeni kurulmuş bir gruba inanmıyor ve para yatırmak istemiyor. Internet, müzisyenleri daha çok freelance çalışmaya itti. Bu durum çoğu için daha zor bir ortam yaratırken, genel olarak daha sağlıklı bir konum ortaya çıkardı. Şarkılarınız, bir dağıtımcıya ihtiyaç dıymadan internette yer alabiliyor. Eğer olumlu geri dönüş alabilirseniz, kendi başınıza risk almaya zorlanıyorsunuz. Serbestçe jam yapmak her şeyin temeli. Bazı fikirleri yakalayınca koruyup, bir yapıda karar kılıp o yapının üzerinden inşa ediyoruz. Hesaplama ise oldukça minimal. Sesi izlemeyi seviyoruz, sesin bizi izlemesini değil. Müzisyen terimleriyle söylemek gerekirse, şarkıda, birimizin, diğer riff/beat ya da bas partisyonuna taşıyacağı bir noktasını temel alıyoruz. Sufi kültürünün farkındayız ve yakınlık duyuyoruz. Din hakkında genel fikirlerden bağımsız olarak, keyifli, sevgi dolu ve musikiyle yoğrulmuş bir din konsepti heyecan verici olabilir. Bu noktada, isimler ve imgeler kesinlikle bilinçli kullanılmıştır. Ancak bir yanıyla da semboliktir. Bir yanıyla, kadim dönemlerle modern zamanların tefekkürü belirtme şekli arasında bir bağ olabilirler. Notalara yönelik daha derin bir yaklaşımın duygusunu gösterme çabasıdır. Ayrıca, müziğin sadece birkaç yıl önce oluşmadığını da eklemeliyiz. Öte yandan, Yeniçeri, neo-Yunan kültürdeki saldırganlıkla el ele giden ağır bir kelime. Tempolu hatta neredeyse histerik bir şarkıda bu kelimeyi kullanmak hoş olur diye düşündük. Yunanistan her zaman doğu estetiğine yakın duran bir ülke oldu. Bunun asıl nedeni varlığının uzun yıllar Osmanlılarla birlikte sürmesidir. Doğu melodileri ve ritm yapıları Yunan müzik geleneğinde de bulunur. Biraz değişik olsa da, yine de yoğundur. Yukarıda belirtilenlerle benzerlikler olsa da, biz Arap-İran-Türk uygarlığının alameti farikası olan minör harmonic scale'i çeşitli rock formlarında kullanmaya yatkınız. Ayrıca, Yunan geleneksel müziğinde de sık kullanılan çiftetelli gibi bariz Türk ritmlerine de yatkınız. Kültürel etkilerin dışında, etkilendiğimiz gruplar da var. Istanblues ise, bu güzel şehre bir saygı duruşudur. Bu soruyu detaylı olarak ancak ben, Stamatis, cevaplayabilirim. Çünkü, gruptaki herkes çalarken Doğu sound'una yakın olsa da özellikle Türk müziği olmak üzere, geleneksel ya da deneysel olsun, çeşitli formlarda Doğu müziği benim özel ilgi alanım. Birçok Türk grubu takip ediyorum. Eklemeliyim ki, internet olmasa bu imkansız olurdu. Nekropsi'yi biliyorum. Türk turist rehberime bu grubu benimle iki yıl önce tanıştırdığı için teşekkür etmeliyim. Replikas ise hem favorim hem de feyz alınacak bir grup. İlk albümleri Köledoyuran muhteşemdi. Ancak daha sonra, daha az deneysel ve daha az oryantal bir yöne doğru dönüşüm geçirdiler sanırım. Yan projeleri Reverie Falls on All da çok iyi. Baba Zula'yı da seviyorum. Geleneksel müziğe deneysel yaklaşımları heyecan verici. İstanbul'dayken konserlerine gitmeyi planlıyoruz. Neyzenlerden ise Ömer Faruk Tekbilek tüm zamanların klasiği. Mercan Dede ise benim için her zaman tüm zamanların favorisi olmaya devam edecek. Fatih Akın'ın başyapıtı Crossing the Bridge, İstanbul'un Seslerini, o dönemde ilk izlediğimde, ne kadar etkileyici bulduğumu söylemeye gerek bile yok. Ancak yine de, çoğunlukla Myspace'den olmak üzere, yeraltı müziğini de takip ediyoruz. Vasilis Galatasaraylı olduğunu iddia ediyor. Benim Türk takımım ise Fenerbahçe. Aslında bunun tam bir açıklaması yok. Her ülkede destekleyecek bir takım istiyoruz. Ben kişisel olarak Fenerbahçe'yi seçtim çünkü İstanbul'un doğusunda. Ayrıca Rüştü Reçber de önemli bir neden. Ben ve Vasilis hardcore Panathinaikos taraftarlarıyız. Dimitris hafiften Olympiakos'ludur, John ise, Atina'da hangi futbol kulüplerinin olduğunu bile bilmez. Ne yazık ki ne AEK ne de PAOK olmak üzere İstanbul sonrasına ait takımları tutan yok. Dürüst olmak gerekirse, Yunan futbolunun sefilleştiğini düşünüyoruz. İki iyi takım ve varlık amaçları olmayan 13 diğer takım. 13 yılda 12 kupa almış Olympiakos ve daha yararlı işler yapacaklarına Panathinaikos'un yeni stadının yapımını boykot eden devleti protesto etmeye hazır binlece kişi. Biz futbolu bir spor ve daha çok folklor gibi seviyoruz. Ancak şu anki konumunda bunlarla herhangi bir bağ göremiyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/neden-blog-degil/", "text": "Öncelikle şunu belirtmek gerekir. Futuristika'yı kotaranların hemen hepsi, ülkenin en eski blog yazarları arasındadır. Bu muğlak ifade şunu anlatır: aralarında Ekşi Sözlük ilk blog zirvesini yapanlardan, chatkapi. com takipçisi olan dönemleri, Blogger'ın açılmasının ardından Türk blog küresinin toplamda yüz adeti bulmadığı günleri hatırlayanlar vardır. Ancak, blogların Türkiye'de, en azından şu andaki yolu, bize pek doğru görünmüyor. Alternatif araç -medium- olma şansını Türkçe bloglar, an itibarıyla kaybetmiş durumdadır. Bunda belirli blog yazarların sadece Google Adsense'den daha fazla nasıl kazanırım derdinin dışında, blogların çıkış noktası olan, orjinal/ilginç internet içeriğinin paylaşılması yerine, blogların kişisel kusma alanlarıyla sınırlanması da bir sebeptir. Bu yöntemi yargılamıyoruz, ancak bunu içselleştirmiyoruz da. Ek olarak, önemli bir yanılgı da, Türk blog yazarlarının, yine bir genellemeyle, okumaktan çok yazmayla ilgilenmesi, hatta çoğunlukla da gayet kötü bir dil kullanımıyla yazmasıdır. Sosyal ağların da artışıyla birlikte, sosyal ağlarda kullanılan dil bloglara, sosyal ağlardaki arkadaşlık bloglara sirayet etti. Bu da bir yanlış değil kuşkusuz, ancak biri varsa öteki niye var ya da her ikisinin de var olma nedeni aynı mı? Bu anlayışı da içselleştirmiyoruz. Futuristika'nın bloglarla tek ortak yönü, altyapısının WordPress gibi bloglar tarafından kullanılan bir sistemi tercih etmesi, ancak bunu da elinden geldiğince bozarak gerçekleştirmesidir. WordPress'in de artık kendisini bir blog sistemi değil CMS olarak nitelediğini ve sürümlerinde bu yönde ilerlediğini belirtmek gerekir. Bloglar, en azından çıkışları itibarıyla, weblogların/ağ günlüklerinin yazı hiyerarşisinde son yazı başta gelecek şekilde/tersten sıralanmasıyla oluşur. Bu durum, istisnalar dışında, dünyadaki milyonlarca blogda hala aynıdır. Futuristika'da ise, siteyi CSS manyağı yaptığımız bu durumda, ağır PHP tahrifatıyla birlikte bu hiyerarşi bozulmuştur. Yazılar sadece tarih indeksiyle değil, tıpkı bir geleneksel dergi gibi, kendi bağımsız köşeleri, yazı dizileri, tasarımın içinde serbest alanlarla girilmektedir. Blog ise bu bölümlerden sadece bir tanesi olup, bilinen blog yazı hiyerarşisi ile yayınlanır. Bu durum beraberinde bazı zorlukları da getiriyor elbette. Futuristika'da yayınlanan yazılar, editöryal bir süreçten geçiyor. Ne demek bu? Yazılar redaksiyon kontrolünden geçiyor, yazarının aksini belirtmemesi durumunda yazılara spotlar hazırlanıyor, yazılara görseller ekleniyor, bu görsellerin sahiplerinden izin alınıyor, okuyucuya dergi okuma hissi verilmesi için fontlar vs. internetin elverdiği ölçüde değiştiriliyor. Burada belitmediğimiz ek mesai isteyen çabaları da eklediğimizde, ortalama beş dakikada hazırlanabilecek bir blog postu değil, yazarının günlük hayatta referans gösterebileceği bir yazı ortaya çıkıyor. Tabii bu yayıncılık anlayışının belirli dezavantajları da var. Kafanızdakine ne kadar yakınlaşırsa yakınlaşsın online dergiciliğin, günlük hayatta okunabilecek, basılı yayına karşı hala üstesinden gelemediği bir farkı var. O da okuma hissinin, okuma keyfinin verdiği ya da yeteri kadar veremediği keyif. Dergiler evin belirli köşesinde saklanır, web ise arşivlenir vs. Ancak, bu, yapmak istediğinize bir engel değildir. Sadece, okuyucu ile ortak noktayı bulacağınız bir zaman meselesidir. Buna en iyi örnek olarak, arkasında Newsweek ya da The Washington Post gibi devasa bir yayın kuruluşu olan Slate. com'u verebilirim. Bu işlere ucundan bulaşan herkesin feyz alacağı bir başarı üyküsü olan bu online dergi, bugün İngilizce konuşan dünyanın en önemli yayın organlarından biri haline gelmiştir. Türkiye ve Türkçe konuşan dünya da, medyanın konumlandırmasını daha sağlıklı yapmaya başladığı an, fırsatlar artacak, daha da önemlisi, ülkede yanlış gittiğini düşünüğümüz noktalar azalacaktır. Belki fazla iyimserlik. Belki de bir hayal. Ancak hissetiklerimiz budur. Peki neden, dışarıdan sıkıntılı görünen bu süreci yaşıyoruz? Öncelikle keyif alıyoruz. İşim ve okulum gereği de, online yayıncılık, yeni medya, çağımızda iletişim konularına kafa patlatıyorum. Dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de kaliteli içeriğin, kültür yayıncılığının takipçisinin olacağına inancım tam. Daha da önemlisi, sürecin hep daha iyiye gideceğine inanıyorum. Dünyada da belli başlı bloglar nereye gidiyoruz diye düşünüyor. Milyonlarca blogdan milyarlarca içerik yayınlanıyor. İnsanlar bir zamanlar çözüm olarak gördükleri RSS'lerini artık takip edemiyor. Linkleri toparlayan siteler, linkleri yayınlayanlardan daha çok ilgi görüyor. Bu durumda, bu akışa katılmak yerine nefes alıp, sakin olmayı tercih ediyoruz. Futuristika'nın, on ay içinde bazılarını gerçekleştirdiğini düşündüğü kısa ve uzun vadeli hedefleri de var. Bu kısa süreci değerlendirdiğimizde; standart üstü, orjinal bir çizgi yakalayıp bunu geliştirirerek devam ettirmeyi düşündük. Geçen zaman içinde, hem yazın hem görsel anlamda ulaştığımız sanatçılarla, yayınlanan yazılarla buna ulaştığımızı görüyorum. Futuristika'yı, nihayetinde bir web sitesi olduğu gerçeğiyle, sayı formatına değil, günlük güncelleme yolunu tercih ettik. Üzerinde daha çok çalışılmış yazıların, röportajların manşette daha uzun kalması bu tercihin devamıdır. Ancak Türkçe içerikle sınırlı kalmayıp, üç ayda bir çıkacak sayılarıyla Futuristika Magazine ismiyle İngilizce versiyonunu da hazırladık. FuturistikaMag'de sayı formatında ilerlediğimiz için, basımı yapılan derginin PDF versiyonu dışında, yazılar da yeni sayıyla bağlantılı olarak ekleniyor olacak. Ayrıca, bizimle bir röportaj yapan koordinatörleri vasıtasıyla oluşan heyecanla, 2009 yılında ikincisi düzenlenecek Uluslararası Bağımsız Dergiler Bienali/Sempozyumu'na da katılmayı düşünüyoruz. Tüm bunların yanında, burada yer verme gereği duymadığımız ancak bilenlerin bildiği, çizgisini hiç bozmadan kaliteli içerik üretmeyi yıllardan sürdüren küçük ya da büyük blog sitelerinin çok ama çok önemli olduğunu, yaptıklarının da çok değerli olduğunu belirtmeliyiz."}
{"url": "https://futuristika.org/nederhorror/", "text": "Pera Film, Cadılar Bayramı'nı Hollanda'dan Korku Filmleri programı ile kutluyor. Dünyanın dört bir yanında 31 Ekim gecesinde kutlanan Cadılar Bayramı'nda hayaletler, cadılar ve perilerin gerçek olduğu varsayılır. Bu yıl Pera Film, Hollanda'dan Korku Filmleri programı ile efsanevi korku hikayelerini Hollanda yapımı çağdaş filmler ile selamlıyor. 1983 yılında Hollanda yapımı korku filmi De lift gösterildiğinde ve Warner Brothers tarafından tüm dünyaya dağıtıldığında Hollanda basını gururla Nederhorrorun doğumunu ilan etmişti. Basının deyişiyle söz konusu sinema tarzı en büyük başarıyı Hollanda'da yakalayabilirdi. İleri yıllarda beklenen Nederhorror patlaması yaşanmamış olsa da 2000'li yılların başlarından itibaren çekilen korku filmlerinin sayısında dikkat çekici bir artış gösterdi ve son yıllarda, çeşitli korku filmi festivalleri düzenlenmeye başladı. Hollanda Film Enstitüsü EYE ve Pera Film işbirliğiyle, Hollanda çağdaş korku filmlerinden oluşan bu seçkide, 2011 yılında uluslararası Fantasporto Film Festivali'nde En İyi Film ve En İyi Senaryo ödüllerini kazanan, aynı yıl Amerikalı oyuncu ve prodüktör Charlize Theron'un Amerikan versiyonu için film haklarını satın aldığı Two Eyes Staring gibi pek çok ödüllü film yer alıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/nefret-cinayetlesiyorken-ozlem-arkun/", "text": "Yaşadığımız topraklarda 'kadın cinayetleri' denilen bir olgu oluşturduk. Her gün beş kadından birinin erkekler tarafından öldürüldüğü bir coğrafyanın istatistiki verilerine dayanarak. Hal böyleyken, tepki de kaçınılmaz. Kadınların hunharca katledilmesi karşısında devletin de onun adaletinin de yaşanan tüm bu cinayetlere ortak olduğu gerçeği, ayan beyan ortada üstelik. Mahkeme kararları bunun en somut örneği. Defalarca yapılan haklı itirazlara rağmen yargıdan çıkan kararlar 'önce kadınları vurun' dercesine tarihin bir tekerrürü olarak karşımıza çıkıyor. Ne yazık ki erkek egemenliğin asırlık laneti üzerimizde kan, işkence ve acı oluyor. Toplumsal kamuflajla diri diri gömüyoruz cenazelerimizi. İlk seferinde ölmedin belki yırttın, git tecavüzcünle evlen demek de öldürün demek değil mi? Gece sokak ortasında düşene bir tekme de sen attığında, ona duyduğun köklü nefret değil mi bu cinayetlerin sebebi? Peki ya katiller? İçeride, dışarıda, makamlarında... Ne fark eder, ağır cezalar alsalar dahi içlerindeki bu nefreti söküp atamadıktan sonra, ne işe yarar onlarca yıl bedenleri çürütmek? Zaten çürümüş, kokmuş insanlık. Ama yine de bir nebzecik huzur... Sadece bu yüzden gölge etmesinler, başka ihsan istemez, demeden de edemiyor dilimiz. Bu yüzden ey muktedirler! Önce vurduğunuz kadınların sevdiklerini de azcık avutun, kesin katillerin cezalarını. Ancak ve ancak hepimiz biliyoruz hiçbir ceza işe yaramaz. Nihayetinde içimizi dolduran doyumsuz nefreti söküp atamadıktan sonra... Nefret, zaten nefret ettikçe cinayetleşiyor. Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 15. sayısında yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/neil-busch/", "text": "... And You Will Know Us By The Trail Of Dead üyelerinden Neil Busch dar alanda beş soruyu cevaplıyor. Saygı duyduğum çok kişi, kahraman olarak nitelendirebileceğim çok az kişi var. Arkadaşlarımın dün gece neler yaptıkları ve onların çoğunlukla başları belada geçen aşk hikayeleri."}
{"url": "https://futuristika.org/nejad-devrim-zaman-dogarken/", "text": "Sergi vesilesi ile, Nejad'ın Tzara için desenlediği Le Temps Naissant ile, 1960'da gerçeküstücü Fransız şiirinin en önemli adlarından Paul Eluard için desenlediği Sens de tous les instants kitapları ilk kez Türkçe'ye çevriliyor. Sergi adını, Nejad'ın, Dada akımının ikonik yazarı Tristan Tzara ile birlikte gerçekleştirdiği 1955 tarihli şiir kitabı Zaman Doğarkenden alıyor. Sanatçının geçtiğimiz ay doksanıncı yaşını dolduran eşi Maria Devrim, kendi koleksiyonundan seçilen ve daha önce sergilenmemiş eserlerden oluşacak serginin açılışı için Türkiye'ye geliyor. Aynı zamanda sergi vesilesi ile, Nejad'ın Tzara için desenlediği Le Temps Naissant ile, 1960'da gerçeküstücü Fransız şiirinin en önemli adlarından Paul Eluard için desenlediği Sens de tous les instants kitapları ilk kez Türkçe'ye çevriliyor. Nejad Devrim (1923, İstanbul) 1941 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdi; Leopold Levy'nin önce öğrencisi, sonra asistanı oldu. Yeniler Grubu'nun kurucu üyeleri arasında yer aldı. 1946 yılında Paris'e yerleşti; üstüste pek çok yıl Salon de Mai ve Salon de Realites Nouvelles sergilerine katıldı. 1950'de Hartung, Soulages, de Stael gibi sanatçıların eserlerinin sergilendiği Paris'teki Galerie Lydia Conti'de kişisel sergisi açıldı. Aynı yıl Nejad, Leo Castelli'nin eserlerini New York'ta sergilemek üzere seçtiği Paris Okulu ressamları arasında yer aldı; eserleri daha sonra Galerie Charpentier'de her yıl düzenli olarak açılan Paris Okulu sergilerinde izlendi. 1952 yılında Salon d'Octobre'un kurucu üyeliğini ve başkanlığını yaptı; bildirilerini kaleme aldı. Kabaca 1955 yılında başladığı ve Fransa'nın yanısıra İngiltere, İtalya, İspanya, Hollanda, Amerika, Orta Asya ve Sovyetler Birliği'ni de kapsayan sanat seyahatlerine 1985 yılında son vererek Polonya'nın güneyindeki Nowy-Sacz kentinde inzivaya çekildi. Nejad Devrim 1995 yılında Nowy-Sacz'da öldü. Yapıtları İstanbul Resim Heykel Müzesi, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, İstanbul Modern, Paris Musee National d'Art Modern, Musee d'Art Modern de la Ville de Paris, Nantes Musee des Beaux-Arts, Brüksel Musee Royaux des Beaux-Arts'ın yanısıra, pekçok önemli kişisel koleksiyonda temsil edildi."}
{"url": "https://futuristika.org/nejat-sati-dil-alti/", "text": "abi düşüncesi ile Selimcan Sakar'la birlikte bir müzik enstelasyonunu da içeriyor. Nejat Satı, sergiyi oluşturma sürecinde, dil isimli çalışmasından yola çıkıyor. Yapıtlarının bir kısmında, son yüzyılda dünyanın tüketimle beraber değişen biyolojik durumunu formalandırırken, diğer kısmında da çocukluk dönemi ve özel yaşamına dair üretimlerini sunuyor. Yapıtların aralarındaki üretim zamanları ve farklılıkları, hızlı değişimler, mekandaki ses enstelasyonuna da yansıyor ve kalbin düzensiz atışları gibi mekanın içine dağılarak bir bütüne dönüşüyor. İstanbul'da Apartman Projesi'nde gerçekleştirmiş olduğu ilk kişisel sergisi Aferinden sonra, serisine dil altı ile devam eden Satı, kitle kültürü ile kendi dünyası arasında gidip gelen bir düzenleme gerçekleştiriyor. Günümüz dünyasının tüketim alışkanlıklarının doğurduğu hastalıklar ve bunun anlık tedavisi olan dil altı, yaygın bir kriz yatıştırıcı olarak sergiye adını veriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/nekropsi-ya-da-nekrop-pasanin-yasayanlara-hediyesidir/", "text": "Aylık Nekropsi'nin yeni şarkısı ++++ yayında. İsteyenler bağış yapabilir. Bu bağışlar size duygu seli olarak geri gelir."}
{"url": "https://futuristika.org/neredeyse-bob-dylan-im-not-there/", "text": "Todd Haynes'in projesi I'm Not There, Bob Dylan hakkında, hemen hemen Bob Dylan hakkında biyografik bir film. Altı değişik karakterle Bob Dylan'ın hayatınından altı dönemi anlatıyor. Aslında Bob Dylan'ı altı kez farklı bedenlerle diriltiyor. Kutsal kitapta vücud bulan İsa gibi Bob Dylan da, diğer vücutlarda tekrar beliriyor. Bunların arasında 13 yaşında bir Afro Amerikalı ve Avustralyalı aktris Cate Blanchett de var. Bob Dylan'ı bir kadının canlandırması zaten yeterince tedirgin edici olsa da, ikonik folk karakteri, bu kadar yılın iyi bir özetiyle izleniyor. Aslında biz izleyiciler için de oldukça zor bir süreç. Çünkü Haynes'in Dylan filmi, kendisine göre Dylan hakkında bir film değil. Daha çok, bu kadar uzun yıllara yayılan müzikal yolculukta Dylan'ın beliren farklı görünümleri üzerine bir film. Uzun kariyerinde Dylan, kendi benzerini öldürüp yola devam ederken, ilerleyen zamanda yeni benzerini de öldürüyordu. Bir şair, bir müzisyen, bir eylemci, bir kadın ve bir erkek oluyordu. Bir zaman, müziğin gerçekten ne olduğunu anlatırsam, hepimiz hapsi boylarız diyen Bob Dylan ile Tüm bunların anlamı var mı emin değilim. Daha çok yarı uyur yarı uyanık olmak gibi bir his. Dylan filminin bir anlamı olmasının gereği var mı, ondan da emin değilim diyen Cate Blanchett güzelliği aynı ekranda. İşimiz oldukça zor. Allen Ginsberg'in de anıldığı film, yukarıda sözü geçenler dışında David Cross, Charlotte Gainsbourg, Julianne Moore ve Michelle Williams'ı da barındırıyor. Aralık ayında sınırlı gösterime girecek olan I'm not there, Türkiye'ye gelir mi bilinmez ancak, gayrı nizami yollardan da olsa, illa ki izlenmesi gereken bir yapım."}
{"url": "https://futuristika.org/nesir-fikri/", "text": "Nesir karşısında şiirin kimliğini adımlama olasılığı üzerinden giderek serdetmediği sürece, şiirin hiçbir tanımı tam anlamıyla tatminkar değildir. Bu bakış açısından, nicelik, ritim ya da hece sayısı ki bunların her biri nesirde de görülebilir yeterli kıstası sunmaz. Biz burada, sentaktik bir Sınır karşısına vezinli bir sınır koymanın mümkün olduğu söze şiir diyeceğiz. Nesirse, böyle bir şeyin mümkün olmadığı sözdür. ... Beyaz kapı... Saydamlıktan matlığa açılan kapı... Mahkum kapı... Burada geleneksel vezinler büyük ölçüde sınırlandırılmıştır, Caproni'nin son dönemlerinde sıkça kullandığı noktalı boşluklarsa dizenin kurucu nüvesinin ötesinde vezinli bir tema geliştirmenin imkansızlığını anlatır (bu da bu nüvenin başlangıçta değil, sonda, versura noktasında1 bulunacağı anlamına gelir). Tıpkı Caproni'nin çok şey öğrendiği Schubert'in 163 no'lu kuintetinin adagio kısmındaki pizzicato'nun. her seferinde yaylı sazların bir melodi öbeğini tamamlamasının imkansızlığını teyit etmesi gibi. Ama bu, şiiri ortadan kaldırmaz. Tekrarlamak gerekirse adımlama, nesri şiirin alanına yaklaştıran Mallarme'nin boş satırlarından farklı olarak, nazımın yeter ve gerek şartıdır. Peki öyleyse adımlamaya şiirin ölçüsü üzerinde böyle bir hakimiyet veren şey nedir? Adımlama, vezin öğeleriyle sentaktik öğeler arasındaki, sesi belirleyen ritimle anlam arasındaki bir uyumsuzluğu. bağlantısızlığı ortaya çıkarır; böylece şiir sadece, şiirde sesle anlam arasında mükemmel uyumun yakalandığı yeri gören yaygın kanının aksine, kendi iç uyumsuzluğunu yaşar. Dize, sentaktik bağı kırarak kendi kimliğini ispat ettiği anda, bir sonraki dizenin üzerine doğru sürüklenir ki kendisinden dışarıya atılanı yakalayabilsin. Çok yönlülüğünü ortaya koyan aynı jestle, nesrin bir geçişine işaret eder. Anlamın dipsiz kuyusuna yapılan bu baş aşağı dalışla birlikte dizenin saf ses birimi. kendi ölçüsünü ihlal ettiği gibi kendi kimliğini de ihlal eder. Böylece adımlama, şiirin nevi şahsına münhasır adım atma biçimini ortaya çıkarmış olur. Avesta'daki Gatalar'da ya da Latin satirinde rastladığımız ilk örnekleri modern çapın eşiğinde Yeni Hayat'ın tesadüfi olmayan karakterini kanıtlayan bu biçim, bustrophedonik'tir; yani şiirsel ya da düzyazısal değildir ve her insan sözünün esas nesir-veznidir."}
{"url": "https://futuristika.org/nesnelere-saklanmak-liu-bolin/", "text": "Çin Shandong doğumlu ve sanat eğitimi almış olan Liu Bolin, şehri kamuflaj nesnesi olarak kullandığı fotoğraf çalışmalarıyla dikkat çekiyor. Çin şehirlerinin, bir yandan kültür devriminin izlerini taşıyan politik sloganları arasında, bir yandan devasa büyüklüğe ulaşan ekonominin getirdiği sıcak parayla yapılan yolların yeni boyanan asfaltında insanlar gizleniyor, kayboluyor, silikleşiyor. İnsanlar bukalemun gibi, arka plan ile bütünleşmeye başlıyor. Bukalemun, derisinin rengini arka plan ile uyumlu olarak değiştirme yetisine sahipken, çıngıraklı yılanlar da acil durumlarda vücutlarının çoğunu kuma gömer. Hayvanların bunu yapmalarındaki temel etki, korunma duygusu. Doğada, düşmanla uzun ve sağlıklı bir ilişki yaşamak için kendilerini çevreyle sonsuz uyumla hale getiren çeşitli böcekler ve başka hayvanlar da mevcut. Mao döneminden çok sonraları doğmuş olan Bolin, bir yanıyla böylesine materyalist bir dünyada olmaktan memnun olduğunu söylüyor. Kişisel özgürlüklerin daha çok olduğu bu çağda, etrafındaki dünyayla bir olmayı, onu çevreleyen dünyada kaybolmayı tercih edebiliyor. Saklanırken, aslında insanın artık saklanacak yeri kalmadığını gösteriyor. Liu Bolin 1973 Shandong doğumlu. 2001 yılında Shandong Sanat Enstitüsü'nden mezun oldu. Sanatçı Pekin'de yaşamaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/new-generation-i/", "text": "EKAV / Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı, 1991'den bu yana üniversitelerin Güzel Sanatlar bölümlerinde okuyan ve farklı disiplinlerde başarı gösteren öğrencilere karşılıksız burslar vererek Türkiye'deki sanat eğitimine büyük destek veren kurumların arasında yer alıyor. EKAV Vakfı kuruluşu olan, Ekavart Gallery bursiyerlerimizin eserlerinden oluşan EKAV-ARTIST New Generation I isimli sergisine 9 Haziran 4 Temmuz 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Serginin küratörlüğünü ve tasarımlarını da bursiyerlerimizin üstlendiği bu sergi, her yıl düzenlemeyi planladığımız EKAV-ARTIST New Generation geleneksel sergi dizisinin ilki olacak. Vakfın sosyal sorumluluk üzerine daha önce gerçekleştirdiği birçok serginin ve etkinliğinin yanı sıra; bursiyerlerimizin herhangi bir konu veya malzeme kısıtlaması olmadan gerçekleştirecekleri bir seçki olması nedeniyle EKAV-ARTIST New Generation I sergisinin EKAV Vakfı için ayrı bir önemi var. Ülke genelindeki Güzel Sanatlar Fakültelerinden mezun ve hala eğitimine devam etmekte olan; resim, heykel, tasarım ve video gibi farklı disiplinler üzerine yoğunlaşan 15 genç bursiyerimizin katılımıyla gerçekleşecek olan EKAV-ARTIST New Generation I sergisinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nden; Sezer Arıcı, Yalçın Bilgin, Funda Caner, Karis Deniz, Caner Kaplan, Sefa Karakuş, Dilara Mataracı, Ceyhun Topçu, Elif Ünlü ve Nuri Yıldız, Harran Üniversitesi'nden; Sevda Alat, Muhsine Polat ve Duygu Özkan, Anadolu Üniversitesi'nden; Cihan Ersoy, Gazi Üniversitesi'nden; Fatma Avcılar'ın çalışmaları yer alıyor. EKAV-ARTIST New Generation I sergisi 9 Haziran 4 Temmuz 2015 tarihleri arasında Ekavart Gallery'de görülebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/nicholas-kalmakoff/", "text": "adınların erkekler üzerindeki egemen baskısını anlatan bu resim, dini de harmanlayarak daha iyi anlatır. Tiksinerek, çürümüş erkek suratına bakan kadın, üstündeki şeyi pençeleyerek kaldırır. Erkek suratının böyle resmedilmesinin temelinde, kadının, erkek ruhunun çürümüş olduğu düşüncesi olabilir. Modern bir açıklama getirirsek; siyahi yüz, ezilmişleri temsil ettiği için kadın ondan da tiksinmiş olabilir. Ezilmiş erkeğe bakan kadın suratı kendisinde vardır çünkü. Çok ince bir ayrıntı olarak, kadının kollarının 'kara panter'in kolları olmasıdır. Dini harmanlamak, burada devreye girer çünkü Hristiyanlık alemi, belirli imgelerinden biri olan kara panter, Hz. İsa'yı imgelemek için kullanır. Dini bir imgenin, kadının kollarını temsil etmesi hiç şaşırtıcı değil. Kadınların, bir nevi intikamını da anlatan bu resim onu bir yerde de haklı kılar. Resmin, belki de, en kilit noktalarından biri fondaki renkleridir. Erkek yüzünün arkasında güneş vardır fakat kadınınkinde yoktur. Bunun nedeni, kadın kendini güneş olarak görme istediğidir. Erkek-Kadın çekişmesinin en alt katmanıdır aynı zamanda. Erkek güç arayarak, kadın ise gücü kendinde bularak yaşar. Erkeklerin, düşünme konusunda, bu kadar çok ön planda olma nedenlerinin de temelinde bu yatar. Kadının bedeni rengarenktir. Kanatları çoktur ve cafcaflıdır. Saçları, eriyen bir beyni andırır; renkli ve şekilli. Erkeğin yüzünü örten şey ise beyni andırır. Kadın, erkek beyninin arkasında olup biteni görünce mi tiksinir yoksa erkeği bu hale getiren o mudur, bilinmez. Dinleri, vücudunda harmanlayan kadın; kara panterle Hristiyanlık'ı, Şahmeranı andırması ve yeşil tonun ağırlığıyla İslamiyet'i temsil eder. Hatta ve hatta -tavus kuşuna benzerliğiyle- Melek-i Tavus'luğu ile Yezidiliği andırır. Göğüsleri körpe ve dinçtir. Kadınların en önem verdiği organların başında gelir göğüsleri çünkü ilk etapta onu sergiler ve öteki kadınlardan en önemli farkı göğüsleridir. Bir bakıma, resim Orta Çağ'daki Ursulacılığı da temsil eder. Ursula, 11.000 bakireyle Avrupa'yı dolaşan bir rahibedir. Bakireliği savunur ve fakat Köln'de şehit edilir. Onun bakış açısıyla da açıklanabilecek bir resim olduğundan Kalmakoff'un imge zenginliğine hayret edebiliriz."}
{"url": "https://futuristika.org/nicholas-kardesler/", "text": "Fayard ve Harold Nicholas Kardeşler, 1930'lu yılların başında, 1920'lerde yeşeren Harlem Rönesansı'nın dans eden yıldızları idi. Piyanist bir anne ve baterist bir babanın çocukları olarak ikili, anne-babalarının çalıştıkları tiyatroda sergilenen vodvilleri ön sıralardan seyretmişler, dans eğitimlerini dönemin ünlü siyahi yeteneklerini izleyerek almışlar. Harold 11, Fayard 18 yaşlarında iken ise, Cotton Club'da beyaz patronlarla kendi gösterilerine başlarlar; akrobasi, tap dans ve bale karışımı Flash Dance tarzının öncüleri olurlar. 40'lı yıllarda Broadway'de gösteriler, dünya turneleri, filmler, televizyon şovları derken alanlarında bir numara olan kardeşler Harvard ve Radcliffe üniversitelerinde dans dersleri verirler uzun süre. Mihail Barışnikov'un gelmiş geçmiş en muhteşem dansçılar olarak nitelediği Nicholas Kardeşler'in, siyahi sinemanın en değerli filmlerinden birisi olan Stormy Weather'da nefis bir plan sekans örneği olan dans sahneleri içinse Fred Astaire, seyrettiğim en iyi müzikal film sekansı demiş, zamanında. İkili meşhur oldukları tüm dans hareketlerini bir bütün halinde sergiliyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/nicholas-v-artamonoff-bizans-istanbulu-imgeleri-1930-1947/", "text": "icholas V. Artamonoff ardında bini aşkın fotoğraftan oluşan bir bilmece bıraktı. Robert College'da öğrenim gördüğü ve mühendis olarak görev yaptığı yıllarda İstanbul'un tarihine ve kültürüne büyük ilgi ve hayranlık duydu: Rollei marka fotoğraf makinesiyle Bizans kalıntılarını görüntüledi, surları ve sarnıçları köşe bucak gezdi. Bizans İstanbul'unu araştıran ve gün yüzüne çıkaran mimarlık tarihçilerinin ve arkeologların izinde bütün kenti dolaştı. Görkemli kiliselerden mimari bezemelerin en ince ayrıntılarına, kalabalık pazarlardan dükkanında yalnız başına mesleğini yürüten zanaatkarlara değin kentin çok farklı öğeleriyle ilgilendi. Bu konu çeşitliliği, Nicholas V. Artamonoff Koleksiyonu'nu zengin ve ilginç kılar, dönemin kentsel çevresi üzerine fikir edinmemizi sağlar ve onun çok yönlü bir fotoğrafçı olduğunu ortaya koyar."}
{"url": "https://futuristika.org/nick-cave-bizi-sevenleri-uzmeyelim/", "text": "Karanlığın romantik prensi Nick Cave, ilk kitabı olan Ve Eşek Meleği Gördü'den yirmi yıl sonra yeni kitabı Bunny Munro'nun Ölümü'nü yazdı ve dünyanın mevcut durumu yetmezmiş gibi, kafası karışık ruhları daha da dibe itti. Avi Pardo çevirisiyle Siren Yayınları'ndan 3 Eylül'de İngiltere ile aynı anda çıkan kitabın açılış cümlesi, okuyucuyu ilk anda uyarıyor: Sonum geldi diye geçirir içinden Bunny Munro, yakında ölecek kimselere özgü, ani bir farkındalıkla... Böylece Nick Cave'in kimi zaman karanlık ve tedirgin kimi zaman coşkulu ve gürültülü dünyasına giriş kapısını, ardından gelecek olanları merak ederek aralıyoruz. Cave'in romanının ana karakteri Bunny Munro, evli, bir oğlan babası, kafası her daim karışık, sık sık alkol mesaisine kalan, aklı sürekli başka kadınlarda ve kapı kapı dolaşıp kozmetik ürünleri satan, ruhu kaybolmuş bir pazarlamacı. Bu yönüyle kitap evlilik hakkında olduğu kadar, baba oğul ilişkileri hakkında da bir nevi tersinden yazılmış el kitabı gibi okunabiliyor. Farklı annelerden iki tane 18 yaşında oğlu ve şu anki beraberliğinden 9 yaşında ikiz oğulları olan Cave'in ne kadar iyi bir baba olduğunu bilemeyiz. Ancak son yıllarda müzikte Grinderman gibi yan projeleri de gerçekleştiren, çeşitli filmlere senaryolar, film müzikleri hazırlayan Nick Cave'in, önce bir senaryo olarak düşünülmüş ve sonrasına bir romana dönüşmüş olan bu kitabında, anlatı tarzının da yirmi yıl önceki kitabına göre değiştiğinden emin olabiliriz. İlk kitabı Ve Eşek Meleği Gördü'de, dilsiz bir gencin aklından geçenlere odaklanıp, yer yer otomatik yazım örneklerine giren Cave, Bunny Munro'nun Ölümü'nde ise anlatım dili olgunlaşmış, kurguyu ve karakterleri sağlıklı biçimde geliştirmiş modern bir yazar olarak karşımıza dikiliyor. Eğer bir yeraltı edebiyatı varsa, Nick Cave artık o heyecanı sürdürebilecek önemli bir yazardır. Sesli roman olarak da kaydettiği romanda kimi zaman sinematik bir anlatım hissedilirken, özenle yazılmış, epik Nick Cave şarkılarında her yanımızı saran o garip hava, kitap ilerledikçe okuyucuyu başarıyla benzer duygulara sürüklüyor. Yıllarca, kendi söylemiyle tanrıyla kendine has ilişkisi hakkında sayısız şarkı yazmış, aşk üzerine üniversitede ders vermiş Nick Cave, bir yandan The Road filminin müziklerini hazırlarken tamamladığı kitapta, ana karakterin karanlık, umarsız tavırlarında günümüz orta sınıfının arada kalmışlığını anlatıyor. Baba Bunny Munro ne denli sıkıntılı bir kişilikse, oğlu Bunny Junior o derece tatlı, sevecen bir çocuk. Bu zıtlığı oldukça başarılı anlatan Nick Cave, kitabın isminin verdiği ipucuyla, zaten lanetlenmiş babanın, tıpkı kendi sonunu bildiği halde bıkmadan usanmadan doğru bildiğini söyleyen İsa gibi yolunda ilerlemesini aktarıyor. Şarkılarında da yoğun hıristiyan göndermeleri yapan Nick Cave romanında ise, başka tarafa bakmamızı istiyor. Çocuklara, bizi sevenlere. Bizim en kötü şeyleri yaptığımızı bildiği halde çiğ bir bağlılık duygusuyla bizi sevmeye devam edenlere. Bizi sevenleri üzmeyelim diyen Nick Cave'in kendi babasının trafik kazasında öldüğü haberini 19 yaşındayken karakolda sarhoş halde tutuklanmışken öğrendiği düşünüldüğünde, kendini aslında oğullar tarafında konumlandırdığı söylenebilir. Çocukluğu elinden alınmış çocukların hüznü, öfkesi, sözleri ve sesleriyle kurduğu dünyasında, Nick Cave hem şen şakrak bir komedyen gibi şakalar yaparak, hem Kafka gibi acı dolu bir ses tonuyla şiddet hikayesi geliştirerek birbirimizi sevelim diyor. Beraber yaşamanın tek çıkar yolu bu. Ya birbirimizi severiz, ya da hep beraber ölürüz. Bu yazı daha önce Taraf gazetesinde yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/nick-cave-dig-lazarus-dig/", "text": "Dig, Lazarus Dig!!! Blixa Bargeld'in ayrılmasından sonra çıkan ikinci Kötü Tohumlar albümü olarak, Nick Cave'in grubunun artık bambaşka bir kanalda olduğunu gösteriyor. Bu albüm bir Bad Seeds çalışmasından öte Grinderman çizgisine yakın. Albüm rock'n'roll tınılarıyla kaplı Dig, Lazarus Dig ile açılıyor. Today's Lesson ritm düşürmeyen, bize göre punk bir çalışma. Moonland ile gitarın tonu değişiyor ve ıssızlık duygusu artıyor. Night of the Lotus Eaters'da ise Lazarus yerini modern çağda Ulysses'e bırakıyor, çiçeği yiyenlerin algısı açılıyor. Nocturama çizgisine yakın Albert Goes West'den sonra Nick Cave post punk günlerine gönderme yapıyor. We call upon the author, Albüm size, Nick Cave'e hangi açıdan yaklaştığınıza göre değişik hitap ediyor. Biz kendi adımıza, Nick Cave'i bir romantik şarkılar adamı olarak görmediğimizden, kendisinin bu çiğ ve punk sound ile zaman zaman koroların patladığı pavyon rock hallerine bayıldığımızdan olsa gerek, Dig, Lazarus, Dig!!!'i çok beğendik. Nick Cave & The Bad Seeds Dig, Lazarus, Dig!!!"}
{"url": "https://futuristika.org/nick-hornby-duserken/", "text": "High Fidelity ve About A Boy gibi filme de uyarlanan romanların yazarı, günlük hayatın stresini, sıradan insanları ve kaçmakta olduklarımızı çok iyi anlatıyor. Düşerken yaşamaya alışamamış dört kimliğin hikayesi. Hepsinin canı sıkılıyor. Yoksa bir gökdelenin en üst katına çıkıp saatlerce orda oturmazlardı. Gerçekten intihar etmeyi düşünmüş olanlar böyle yöntemler kullanmazlar. Bir kutu hap almak, bileklerini kesmek ve tabii meşhur havagazı taktiği. Gökdelene tırmanmakmış. Bunlar hayatlarıyla nasıl başedeceklerini bilemeyen zavallılar için. Evden çıkarken itfaiyeyi aramak daha akıllıca olurdu. Bir kaç saat vakit kazanırlardı. Çatıya ilk Martin ulaştı. Merdiven, telleri kesmek için makas, bir mataraya doldurduğu viski. Ölüme beş dakika kala, sarhoş olmayı deneyerek geçirdi zamanını. Birazdan yok olacak olma zevki, ayyaşlığın önüne geçti. Ardından Maureen geldi. Ellili yaşların sonunda gösteren çökmüş bir kadın. Belki de otuzdu ve yaşadıkları onu tüketmişti. Bunun çok da bir önemi olmadığını düşündüm. Nasılsa birazdan gazetelerdeki ismi dışında her şeyden vazgeçmiş olacaktı. Jess. Hızına kim yetişebilir? Koşarak gökyüzüne ulaşmaya çalıştı. Martin onu durdurmasa çoktan yerle bir olmuştu. Konuşmaya küfürler saydırarak dahil oldu. JJ sonradan eklendi. Elindeki pizza kutusu bir an çatıdaki üçlüyü şaşkına uğratsa da, oğlanın gerçek nedenini anlamaları çok zor olmadı. O da herkes gibi intihar için buradaydı. Çaresizdi, hayattan daha fazla beklentisi kalmamıştı ve karnı açtı. Bu yüzden pizzaları yiyerek işe başladılar. Martin. Onun hakkında çok şey biliyorum. Televizyondan. Adam daha bir kaç yıl önce, on beş yaşında bir kızla sevişmekten yakalanıp hapsi boylamıştı. Biliyorum bunlar günün pek çok saatinde başımıza geliyor, ancak adınız Martin Sharp ise ve televizyon programı sunuyorsanız gazetelerin ilgisini çekiyorsunuz. Karısını, işini ve hayatını kaybetti, kimse ona destek olmak için uğraşmadı. Oysa her hikayenin bir de tersten okunuşu vardır. O zaman ilk öğrenmeniz gerekenleri en sona saklamış olursunuz. Şu diğer çocuk. JJ. Eski bir rock starı andırıyor. Artık kimsenin müziğini dinlemediği, kız tavlamak için sahnede geçirdiği günleri anlatan bir zavallıyı. Bunlar ilk izlenimlerim oldu. Çok da yanılmamışım. Ben de oraya ölmek için çıkmamıştım, sınırlarımı zorlamak istedim. Bir günde kaç kahve içebileceğimi, kaç sushiden sonra kustuğumu, durmaksınız konuşarak kaç kişiyi uzaklaştırabileceğimi denediğim gibi. Ne kadar yüksekliğe kendimi öldürmeden çıkabileceğime baktım. O kadar da başarılı değilmişim. İntihara meğilli gruba dahil olduğumu düşünmenizi istemem. Ben daha çok obsesif kategorisinde altın madalyaya koşuyorum. Biraz çatıda oyalandılar. Benim neler olduğunu merak etmeme yetecek kadar uzun bir zaman. Ardından ürkerek boşluktan uzaklaştılar, binanın sağlam duvarlarına tutunmak iyi gelmiş olsa gerek. Onları kaybetmekten korktuğum için koşarak indim. Biraz arkalarında takibe başladım. Kavga ediyorlardı. Neyse ki. Fotoğrafta bile birbirine uymayan bu karakterlerin arkadaş olması ikinci sınıf bir komedi filmine benziyordu. Ukala Jess, ilgisiz JJ, ürkek Maureen, agresif Martin. Daltonlar tam önümde plan yapıyorlardı. Kendimi Red Kit sanmam çok da beklenmedik bir tepki olmasa gerek.. Şehrin karanlık mahalelerinden birine yöneldiler. Anladığım kadarıyla Chas diye birini arıyorlardı. Jess ona aşıktı, Martin bunun bir saçmalık olduğunu düşünüyordu. Maureen içki içemeyecek kadar yalnızdı. Bir kaç dakika sonunda Jess'in Chas'le sevişmiş olduğunu ve adamın onu terk ettiğini öğrendik. Ne kadar da acıklı bir hikaye! Parti evinden içeri girdik. Ben ortama hemen adapte oldum. Herhangi birinin arkadaşı olabilirdim. Köşede sigara tüttüren ekip Martin'i tanıyıp alay etmeye başladı. Maureen kızını arayan bir anne gibi panik içerisindeydi. JJ yetmişli yıllardan çıkmış hortlak gibi içkilere yöneldi. Jess, tahmin edersiniz, önüne her gelen yabancıya Chas'i soruyordu. Büyük resme bakarsanız çok eğlenebilirdiniz. Düşününce ne kadar saçma görünüyor. İntihar etmeye karar verdiğinizde, eğer gerçekten hayattan sıkılmışsanız, merak etmeyi de bırakırsınız. Gazeteler, yan masadaki konuşmalar, reklamlar, aşk hikayeleri ilginizi çekmez artık. Madem ki cevabı size yardımcı olmayacak soru sormaya gerek yok. Beyaz duvarlarla ve depresif siyah müziklerle meşgul olursunuz.. Ölmeye az kaldı ekibi dünyayı yakın bir tarihte terk edeceğe benzemiyordu. Çok fazla oyalanmadılar. Jess on yedi dakika Chas ile konuştu. Diyalogları yakalayamadım. Aklımda şöyle bir şey canlandırdım. Bu kadar. Aşık olmadığın birinden ayrılmak için uzun zamana ihtiyaç yok. Sabahın beşinde evsizler ve delilerle dolu sokaktan kurtulmak için bir taksi tuttular. Şehrin biraz dışındaki zengin mahallelerinden birine ilerledi yol. Kapıdaki zilde Sharp'ın adı vardı. İçeride olanları göremedim. On beş dakika sonra oldukça şık bir kadın ağlayarak merdivenlerden indi. Terkedilmiş bir kadının çaresiz bedenine sahipti. Çok yorgun olduğumdan kikayesini yazamadım. Eğlenceli bir gece geçirdiğimi düşünerek eve döndüm. Gördüklerimin kimseye yararı yok. Yalnızlığıma iyi geldi. Ertesi gün sıkıntıyla geçti. Yapacak işin olmaması bunlara yol açıyor. Sabah sokakta yürüdüm. Öğlen girdiğim kahvede altı saat gelip geçeni izledim. Akşam televizyon karşısında uyuyakaldım. Oldukça sıradan olaylar. Bir sonraki gün işler değişti. Sabah haberlerinde bütün kanallar intihar etmeye kalkan Martin Sharp ve müşavirin kızı Jess'ten bahsediyordu. İstemeden de olsa bu hikayenin parçası olmuştum. Çok fazla detay vermediler. Muhtemelen konu hakkındaki bilgileri başka birinden edinmişlerdi. Neden bilmiyorum Chas oalbileceğini düşündüm. İçgüdülerimde pek yanılmam. Dedikodu gazeteleri ikisi arasında oluşmuş olabilecek muhtemel bir aşktan bahsedetti. Sharp'ın geçmişini düşünecek olursak çok da haksız sayılmazlardı. Buna bir an olsun inanmadım. Birbirine aşık iki kişi arasındaki ateşi görebilecek kadar çok çiftle tanıştım. Üstelik kız Martin'den çok daha sonra çatıya gelmişti. Bir çift intihar etmeye karar vermiş olsa son istedikleri sevişmek olurdu diye düşündüm. İlk gün böyle geçti konu hakkında daha fazla bilgi edinemedim. İkinci gün dört kişi oldukları ortaya çıktı. Diğer ikisi sıradan tiplerdi bu yüzden gazeteler onlardan bahsetmiyordu. Ben tek başıma çalışıyordum. Öğrendiklerimin kişisel portfolyomdan başka kimseye katkısı olmadı. Çok da önemi yok nasılsa gazeteler de bir gün cam bezi oluyor. Bu aralar piyasa durgun, uyuşturucu satıcıları pusuda, silahlar dolaplardaydı. Hepimizin dikkati İntihar Çetesi'ne yönlendi. Bir haberi canlı tutmak istiyorsanız üzerine eklemeler yapmalısınız. Gazeteciler bunu bilir, manşetlere taşıyacak haber olmadığı zamanlarda eskilerini süsleyerek yeniden size yedirir. Bu yüzden bizim çetenin mazceraları her geçen gün ilerledi. Önce Maureen'in hayatını öğrendik. Konuşamayan yatalak bir oğlan, onu yıllarca önce terketmiş bir adam. Mecburen mutsuz olanlardandı. Belki yeterince bencil olsa oğlunu terk edebilir, ya da biraz sağduyu gösterip hastabakıcıların eline teslim edebilirdi. İkisini de yapamadı. JJ daha şanslıydı. Belki de şanssız demeliyim. Amerika'dan müzik kariyeri için Londra'ya gelmiş, burada eline geçen tek iş ise pizzacılık yapmak olmuştu. Bütün hayatını müzikle doldurmak isteyen biri için ne büyük bir kayıp! Jess'in ablası yıllar önce kaybolmuş, bir daha da ondan haber alınamamıştı. Kim ne isterse onu düşündü ama Jen geri dönmedi. Ne onların hikayesi başlamadan önce ne de Jess kırk yaşında evli bir kadın olduğunda. Hayattan böylesine nefret eden iki kız yetiştirmek bir baba için ne büyük bir acı! Seçimler diye düşündüm kendi kendime. Tek yaptıkları kendilerini mutsuz edeceklerini bildikleri adamlara, hayatlara, işlere takılan insanlar. Onlara acımak için hiçbir nedenim yok. Acıyanlara da hayret içerisinde bakıyorum. Martin salaklığı yüzünden, Jess saflığından, JJ cahillikten hayatını mahfetmişti. Maureen'e gelince. Onun nedenlerinin biraz da zorlayıcı olduğunu kabul ediyorum ama o da hayatını kabullenmek yerine mücadele etmeyi seçebilirdi. Ardından geçen günlerde çetenin intihar etmeyeceğini gördük. Benim için hiç de sürpriz olmadı. Bunun yerine yaşadıkları deneyimleri kullanarak topluma mesaj verme yolunu seçtiler. Gördükleri melekler vazgeçmelerine neden olmuş, henüz daha erken olduğunu farketmişlerdi. Bunlara inanan bir takım salaklar olduğundan eminim. Neyse ki ben onlardan biri değilim. Martin'in şu unutulmuş kanallardan birinde sunduğu programa konuk oldular. Tam bir fiyasko. Aslında melek falan görmediklerini sadece biraz eğlenmek istediklerini söyledikleri an televizyonu kapadım. Bu onları medyada son görüşümdü. Birkaç hafta ne yaptıklarıyla ilgilenmedim. İş ve ev arasındaki hayatıma dönmek iyi geldi. Bir de şu çocuk vardı zamanımı çalan. Aşk gereğinden çok vakit alıyor. Onunla olduğunuz, onun için beklediğiniz, onu özlediğiniz bütün zamanları toplarsanız yeni bir hayat satın alabilirsiniz. Neyse bu benim hikayem değil, fazla dağılmadan gerçek konuya dönelim. Bizim dörtlü uzun zaman ortaya çıkmadı. Ben şöle bir fikir edindim, eğer yılbaşında ölmeyi deneyecek kadar planlılarsa bir dahaki buluşmaları sevgililer gününe denk gelmeliydi. Bu yüzden bir bahane uydurarak o gün karşıdaki binada oturan arkadaşıma gittim. Yanılmamışım. Daha önce izlediğim filmin ikinci bölümü karşımdaydı. Daltonlar Çatıda! Hiçbirinin binadan atlamaya niyeti var gibi durmuyordu. Maureen umutsuz, Martin önemsiz, Jess sorunlu, JJ pisti. İlgimi çekecek pek bir şey olmadı. Yarım saat çatıda tartıştıktan sonra aşağı indiler. Pencereden uzaklaştım. Sonra bu konuya olan ilgim tamamen dağıldı. İnsanlar intihara teşebbüs ettiklerinde kısa sürede unutulurlar. Hala yaşayarak bir zamanlar bileklerini kesmişti diye anılmak pek de hoş bir özellik olmasa gerek. Yemek yiyip, tuvalette boşalmaya deva ettiler. Birbirlerini görmeye devam ettiler mi bilmiyorum. Daha önce de söylediğim gibi, zor olan işte bu. Tüm tersliklerin arasında hala beklemek. Kendine inandıktan sonra gerisi çabuk geliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/nico-mutlu-dogumdan-mutsuzluga/", "text": "Acı, kötü bir alacaklı gibi insanın kapısına dayanır bazen; taciz eder, teşhir eder, tehdit eder. Nico, 16 Ekim 1938'de doğduğunda acısı çoktan kapısına dayanmıştı bile. Ki bir yıl sonra ikinci Dünya savaşına uyanır. Babası toplama kamlarında öldürülür Nico'nun, çocukluğu Berlin de. 13 yaşında okulu bırakır ve modelliğe adım atar Nico. Ve her şey bundan sonra başlar."}
{"url": "https://futuristika.org/nico-ve-bir-kartpostal-hikayesi/", "text": "O küçük kırtasiyelerde çıkardı karşıma kartpostlarlar. Tıka basa dolu dükkanın bir köşesinde atıl bir şekilde öyle dururlardı. En çok da o uzak şehirlere ait fotoğrafların olduğu kartpostalları sevdim ben. İki yanı ağaçlı yollar, sokaklar, meydanlar... O şehirlere gitmek o kadar imkansız bir şeydi ki bir gün oraya gitme düşüncesi aklımın ucundan bile geçmezdi. İnsan bir kartpostala bakarken bile kendi yaşamının sınırlarını kavrayabiliyor bazen. Yıllar sonra saçlarımı uzatıp istiklal caddesine çıkmaya başladığım günlerde girip çıktığım kafelerden, barlardan kimi etkinlik v. b şeylere ilişkin kartpostalları toplamaya başlamam biraz bu yüzünden. Girdiğim mekanlarda bir köşede duran kartpostallara, kartlara sessizce yanaşır, yakalanma korkusuyla sağa sola şöyle bir göz attıktan sonra elime geçen bütün kartpostalları cebime koyup koşar adımlarla oradan uzaklaşırdım. Oysa kimsenin bir şey dediği yoktu. Eve döner dönmez cebimdeki kartpostalları çıkarıp büyük bir özenle diğerlerinin yanına koyardım. Amacım sadece bir kartpostal koleksiyonu yapmak değildi elbette, günü geldiğinde sevdiğim kimi arkadaşlara kartpostal göndermekti de. Kartpostal koleksiyonumun içinden en güzellerinden birini seçip arkasına özenle birkaç satır yazdıktan sonra postalamak ve sonrasında oturup gönderdiğim kartpostalın arkadaşımın eline ulaştığında onun yüzündeki gülümsemeyi hayal etmek. Böyle bir şey hiç olmadı ama. Nico'nun kartpostallara karşı özel bir ilgisi olmuş mudur bilinmez ama o da yaşadığı dönemde pek çokları gibi kimi dostlarına kartpostallar göndermiş. Kartpostalların ön yüzünde ne resmi olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz ama yazıp gönderdiği satırlar aşağıda. Kartpostal koleksiyonum mu? Geçen yaz hepsini attım."}
{"url": "https://futuristika.org/nigel-godrich-ultraista/", "text": "Nigel Godrich, 20. yy başlarında ispanyol edebiyatında görülen ve Jorge Luis Borges'in de mensubu olduğu edebiyat akımı Ultraista için ilginç bir projeye imza attı. Minimal bir bakış açısıyla gerçeküstü öğelerin de olduğu bu ilginç edebiyat akımının üyeleri, Ultraistler, kes-yapıştır deneyiminin ilk örneklerini vermişti. Borges dışında Guillermo de Torre gibi şairlerin de olduğu akım için yapılan albüm, 20. yy'ın manifestolar çağı olarak etkisinin modern rock'n'roll müzisyenlerinde sürdüğünü göstermesi açısından ilginç. Grupta yer alan diğer elemanlar ise Laura Bettinson ve Joey Waronker."}
{"url": "https://futuristika.org/nihal-martli-vagabonde/", "text": "Sürekli değişen, değişken, serseri, göçebe, yersiz yurtsuz, daldan dala atlayan anlamlarına gelen Vagabonde, sanatçının farklı ülke ve şehirlerde yaşadığı ruh hallerini tuvallerine aktarış öyküsünü konu alıyor. Nihal Martlı'nın 25 eserinin bulunduğu sergide ağırlıklı olarak kadın figürlerinin temsiline ait resimlerin bulunduğu pentürler ilgi çekiyor. 'Nihal Martlı'nın resimlerinde dünyanın bir parçası var. Aslında sanatçı çoğunlukla kadın figürlerinin temsiline odaklanmış görünse de, bir araya getirdiği roller ve karakterler, sahnelediği dönüşümler; sırayla sanatı, kadının statüsünü, aynı zamanda hayatın anlamını sorguluyor. Çünkü resim yapmak, dünyadan bahsetmek demek, güçlü ve duru, bazen gizemli, bazen lirik, çoğu zaman referanslar içeren, ama daima şiirsel, bir söze cesaret etmek için ressam kendisini fırçalarının arkasına saklıyor. Sanatçı bu sırada tekniği de unutmuyor ve bilakis sınamaktan sonsuz bir zevk duyuyor gibi görünüyor, fırça tuşlarıyla, renk yüzeyiyle ya da glasiyle oynayarak, transparana dönüşen boya kalınlığını mükemmel işlerken hakimi olduğu renk akıtmaları, militan bir feminenlik üzerinde ışık kaynağına ya da hafif bir örtüye dönüşüyor.' Renaud Buenerd."}
{"url": "https://futuristika.org/nils-bertho-kotu-zevke-referans/", "text": "Nils Bertho Güzel Sanatlar Okulu'ndan iyi dereceyle mezun olmuş genç bir Fransız sanatçı. Bertho, Güney Fransa'da, Montpellier'de açtığı galeri Le Matın yanı sıra Rifuel Fanglant dergisinin de yaratıcısı. Bertho aynı zamanda şarkı söylüyor, erkeklerden oluşan gürültülü rock'n roll grubu Adolf Hibounın bir parçası olarak performanslar sergiliyor ve farklı sanatsal disiplinlerde aktif. Bertho, çizim konusunda kendi temalarının ve saplantılarının peşinden koşuyor. Sanatçı, bizlere farklı ebatlarda eserler sunuyor ve farklı sanatsal disiplinlerle ilgileniyor. Grafik doğaçlamalar üzerinden Rotring kalemlerle ya da fırçayla yarattığı dikkatli ve ustalıklı çizgilerle stilden stile geçen Bertho'yu, izleyicileri şaşırtma güdüsü yönlendiriyor ve Bertho için sanat, saf duyguların aktarımı anlamına geliyor. Punk müzik, yeraltı çizgi romanları, raw art, cinema bis, her kanaldan kötü zevke referansta bulunarak Bertho'nun kişisel evreninin yekününü oluşturuyor. Nils Bertho Güzel Sanatlar Okulu'ndan iyi dereceyle mezun olmuş genç bir Fransız sanatçı. Bertho, Güney Fransa'da, Montpellier'de açtığı galeri Le Matın yanı sıra Rifuel Fanglant dergisinin de yaratıcısı. Bertho aynı zamanda şarkı söylüyor, erkeklerden oluşan gürültülü rock'n roll grubu Adolf Hibounın bir parçası olarak performanslar sergiliyor ve farklı sanatsal disiplinlerde aktif. Bertho, çizim konusunda kendi temalarının ve saplantılarının peşinden koşuyor. Sanatçı, bizlere farklı ebatlarda eserler sunuyor ve farklı sanatsal disiplinlerle ilgileniyor. Grafik doğaçlamalar üzerinden Rotring kalemlerle ya da fırçayla yarattığı dikkatli ve ustalıklı çizgilerle stilden stile geçen Bertho'yu, izleyicileri şaşırtma güdüsü yönlendiriyor ve Bertho için sanat, saf duyguların aktarımı anlamına geliyor. Punk müzik, yeraltı çizgi romanları, raw art, cinema bis, her kanaldan kötü zevke referansta bulunarak Bertho'nun kişisel evreninin yekününü oluşturuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/nimuneyek-ji-romana-secerxe/", "text": "Hakkari doğumlu Ömer Dilsöz Diyarbakır'da yaşamaktadır. Kürtçe yazan Dilsöz'ün bugüne kadar beş romanı yayınlanmıştır. Romanları: Heviyen birindar, Behna Axe, Neynika Dili, Berbiska Zer Seçerxe. Dilsöz'ün son romanı Üç Çark'tan bir alıntıya ve isteğimiz üzerine yazdığı, daha önce bir dosya ile geniş yer verdiğimiz Açlık Grevleri'yle ilgili, Kürtlerin sisteme entegre edilmesine dair bir eleştirisine anadilinde yer veriyoruz. -1- Ez da weha bersiva wi bidim. Robar ji bi rukeniya ku bere axaftine guhartiye u gihiştiye daxwaza xwe de dile xwe xweş kiriba u xwe li hizreke weke ku dibeje -Bi Xwede Piro, ve care min xwe ji zimane te filitand- dilşa kiriba. Le bele ez ne li wi bayi bum ne ji li we coxine. Hinge min di kermozen ku ji kelegerma tebaxe har bune, bi care de eriş birin ser Robare ku ji navtenge jor de xwe tazi kiriye u li ser xiza li dora çemi xwe vezelandiye. Ligel ve wi demildest careke ditir xwe existe nav gera ave da ku kermoz bela xwe je vekin. Weke golike meşan berdaye bu fitefita wi. Ez da zede xwe li ve rewşe nekim xwedi, bo min armanca me giring bu. Çi ko em ji çalakiyeke vedigeriyan; encam u dengvedanen we fer bun. Robare ku he ji bi kermozan re tedikoşi u nediweriya sere xwe ji ave derxe, de çu deng nebiribane xwe. Miti u bedengi... denge tene şepeşepa wi weke bertek da xuya bike. Dibe ku ev gotinen dawin li Robar pir giring hatibin, loma beyi ku guhe xwe bide kermozan ji ave derket, çu ber kuçeye pişta xwe da min, derpiye xwe exist, bilez u bez ew guvaşt, şireşirek hat, weke ku di we navbere de çirrek dabe guhane yani destava zirav ji kiribe le piştrast nebum, pişta wi li min bu. Paşi weke berke biruske bi lez u bez disa derpiye xwe kire ber xwe. Paşi şepike tirgale xwe dani nav milen xwe u birkiraske xwe rahişt u xwe gihande leva çemi. Ew careke di di ave hiland, dani ser bereki hilu bi her du piyan kete ser, çend caran disa li ave hiland u guvaşt. Paşe ber min ve hat, xwest ez ji rexeki bincile kiribu gulok bigirim; min bi aliyeki wi bi aliyeki ve bada heta baş av je çuyi. Paşi kire ber xwe, tirgal kişande ser, şal kire piye xwe, doxina xwe şidand, şutik li navtenga xwe aland u xwe peyt kir. We roje ez u gerilaye xwe ye nu Robar, ji meqere ku ew se çar meh bun em le dihewirin, bi dehan kilometreyan bi wedetir li bine geliyeki kur ku te digot qey bebini ye, li rexe robareki zelal, di bin daren biyan de bun u me behna xwe vedida. Weke ez li bende bim, da li ber ve pirsa min matmayi bimine u bi çaven bel li min binere. Le da tebigiheje ku diviya ew şutika xwe veke çi ko we reng e hej kare min li ve dere maye u em niha ji ve dere nediçun. Te di hinge germ bu, tebaxe çend roj hilgirtibun u kelegerma havine di kamlana xwe de bu. Ango çile havine li dar bu. Feqiyen kerrik ku bi daren xwe ve şori ber pe bubun, hedi hedi digihiştin u tu u tuşemiyen ku tama devi xweş dikir, edi seven havine, guz u tiri ji li xwe digire mevan. Pişti min ji ter behna xwe berda u piçeki bi ser xwe ve hatim, rabum çum min av vexwar. Min ji weke Robari bincilen xwe di ave hilandin u ew guvaştin qenebe da piçek behna xwiye u qireja we je biçe. Jixwe dane firavine ji hatibu. Ez wisa qayil bum ku ew dever tera xwe ewle ye. Lewma min ji Robar xwest ku ji bo me xwarineke amade bike. Te di Robare ku ev se çar meh e, her roj digel banga dike sibe bi talimata min ji xewa şirin hişyar dibe, bi saetan ji pe ve li talimat u dersen ideolojik en ku ez bi xwe amade dikim- guhdari dike, pişt re bi tavdane re bi kevir u zinaran re hildikişe, xwe bi çiqilen daran ve hel dike u şinav u barfiskan dikeşe, bi du re diçe bine newale talima armancane pek tine u bi şev pişti ku tari erde dinixeve u sisirk dest bi strana şev u şevexwine dike, dest pe dike ji bo kontrole çar doren şikefte qadeke sed hin cihan sesed metreyi raçav dike, min di bi care de rabu u ji bo pahtina zadi dest bi berheviyan kir. Ji we de li devereke peniçav se ferşeber gihandin hev, qirşen ezingan en ziwabuyi anin lek dan, agir pe xist u çaydanka xwe ya reş tiji av kir u dani ser. Pe re ji piştiye xwe nane hişkeru derxist, bi ave hiland u ji bo nerm bibe bi poteke peça u dani ber tave. Pişt re ani ew nane ku li ber tave disa hişk buyi bi ser kevireki pahn kuta, weki ku coni bikute. Paşe ji derdore seven havine, guz u girsik dane hev. Ji naylona ku di bine çentika wi de bu, kulmek jaji derxist, keriyek helaw u arxavk u asideya ku pe re, berda ser turike reş e li ber xwe, huriken nane kutayi bi nav jaji xist, pişti ku piştrast bu çay keliya, gazi kire min u em her du li xwarine werhatin. Her kelik ji bo min u Robar talim, rahenan u derseki perwerdeye bu. Ez da ji Robari re bejim ku gerilati yani perabun u helwesina bi şoreşe tevahiya jiyane digire ber perren xwe. Ji bo her ware jiyane çand u tegihiştin, ferheng u hişmendiyeke ji mirovi re ava dike. Şoreş, di heman deme de çanda xwe ya xwarin u vexwarine ji çedike. Çawa ku ferheng u termonolojiyeke xwe ya taybet u xweser saz dike u tine pe, di heman deme de bo her ware jiyane ji te dike xwedi helwest u rawesteke taybet u xweseri te. We deme ez da bi çaven sere xwe bibinim ku her roja diçe Robar edi bi her hale xwe çist dibe u he gotina min ji nav du leven min dernediket, ew dibeziya heware. Geleki jir bu. Kem caran min tiştek du car digote, we reng e ji dil u can xwe dida ser kar u bare xwe. Her kare xwe bi hezkirine pe radibu u hezkirina xwe tedixiste nave. Heta pişti demeke edi Robar wele hat, tu ye bibeji qey li van çiyayan hatiye dine, hema beje bubu gure çiye. Çav u bedena wi, dest u piyen wi, xwi u xisleten wi bi ve heyame re wisa li jiyana vi çiyayi baniyan hema te digot qey Robare bere çuye u yeki çiyayi hatiye şune. Te di ez da bejim Robare bere le heke rasti riya xwede ye, derbare Robare bere de çu tişt li bira min nebu, hema min we dizani ku ez ji tarisaneke derketime u bo mebesteke li ser ve riye me. Birdanka min tera xwe şelo u bi mij u moran bu. Pişti van pirsyaren ku her cara min ji xwe dikirin, eşeke xwe berdida sere min, ez da disa vegerim ser pirsa war u mirovi u Robare me ye çeleng ku ji roja em hatine vir ve ye geleki guhartin di bizav u rabun u runiştina wi de pek hatine u li jiyana çiye geleki gunciye. Hevberkirina Robare nu u ye bere tene bi mebesta roja hatine, ka hun çi dibejin, roja derketine u vir ve li xwe digire. Ez da pişti ve pela xiyale vegerim ser Robar u bibejime, Nihere, edi ev kar dijwar bubu u bar ji giran bubu. Agir peketibu u edi diviya çu tişt weke bere nebuya. Perdeya masumiyeta me çirriyabu. Encama berheviyen me yen du se mehan edi ber bi qonaxeke nu ve teşe dida xwe. Di ser çalakiya me ya pengava vejine re ku min wisa penas kir, du roj çubun. Pişti em vekişiyan qonaxe u me xwe girt ewlehiye, helbet me ye nirxandina rewşe bikira u encam u destkeftiyen çalakiye binirxandina. Tene beri niha bi du rojan bu. Taveke kel hedi hedi xwe radesti siya evare dikir u tina tave piçek be ji dişikest. Pişti ku me li ser nexşeye ku ev nexşe ji min bi xwe li ser axa pole çekir u girik bi girik, milik bi milik hedef ji bo Robari destnişan kirin; Ez da bejime wi, ji vir çend dol u milik bi wedetir sinor heye. Sinor çemek e. Li rexe ditir li ser helavejkeke qereqolek heye. Bo parastina we gelek çeperen ase ku çeken giran le ne, hene. Derdoren qereqole qadeke fireh bi mayinan hatiye asekirin. Daren nezik qereqole biri ne. Kamerayen termal u şevbin li çeperen ser giran hatine vedan. Bi tina laşe mirovi dikarin bi hatina mirovi bihesin. Di her çepereke de heri kem çar leşker nobe digirin. Dibe ku ev hejmar bo çeperen nezi qereqole du bin. Çepere ser giran ye heri stratejik e; hejmara nobedaren we dere heşt an deh e. Timek her şev li wir e. Serbaze wan an çawişe pispor e an ji subayek e. Tene riyek diçe qereqole ew ji di biniya we re diçe u bist u çar saet tiren ronahiye li ser in. Qereqol geleki ase ye, beşen ragihandin u hawarxwestine li aliye pişte ne, teqemeni li mile raste, cihe razana leşkeran ji li mile çepe ye. Ev u bi dehan hurgiliyen ditir hene le ligel vana avantajeke me ya mezin heye. Em hişyar in, ew bi xew in. Ev demeke direj e, li devere çu şer u pekdanan runedaye, ji ber hinde ez wisa texmin dikim ku ew niha geleki sist in u haye wan ji me nin e. Ji ber ve em e zede xwe giro nekin, taktika me ev e; em e dev ji çeperen parastina qereqole berdin. Em e ji bini ve biçine. Beri her tişti em e xwe baş kamufle bikin, teniye li hinaruk u eniya xwe bihusin, zenden xwe ji reş bikin da ku li ber şewqe neteyisin, paşi em e cilen xwe şil bikin le ne zede. Em e bi devxişki xwe bigihinin deve qereqole u te werkin. Heta wan hay ji xwe dibe diviya em sinori bibezinin. Bi vi awayi plana çalakiye amade bu. Bi du re me rahişte du roket, çar narincok, her yeki ji me penc jarjor fişeken li ser du keleşnikofan u me ligel xatirxwestina tirejen tave bere xwe da riya rojhilate şunciha xwe. Saet li derdora 21.00a şeve em gihiştin dora wareki. Min, bi Robari da zanin ku ew qereqola cendirmeyan e u bi zikxişki me xwe gihandin dora wi wari. War, tu dibeji qey ware miriyan e, mit u bedeng... Li dora we telen resayi u çeperen nobete ji xuya nedikirin. Tene taneke edeti ku dişibiya çita li dora reşkonen koçeran u li aliye rojhilate ve avahiya nizim u hineki mezin ji ciheki weki qulubeya nobete bi ber çavan diket. Ji ser we dere ve tirejen lempeya projektore a boş bi çarmedor diziviri. Bi Robari nizanim le gurpegurpa dile min bu. Pişti ku başebaş em nezik bun u menzila me xuya kir, bi fermaneke min Robar bere roketa li ser mile xwe da ve qulubeye u bi çemandina bişkoke re kir gurm u ew qulube bi toz u duxane werbu u bi ser hev de felişi. Pe re min narincoken ber tenişta xwe derxistin, pime wan kişand u pey hev ew bereve kirin bo ser wi wari. Gurminiyeke guhteqin pe ket. Hema beyi ku mecale bidine, me, bere şelika tivengen xwe da ser wari u ew bi çende se deqeyan berawestan şelebaran kir heta ku her yeki ji me se jarjoren xwe vala kirin. Paşe bi talimata min, me xwe vekişand u berawestan demeke direj le nizanim çend saet bu, me ber bi geliye aliye xware ve bazda u xwe vekişand. Paşe min hin dit ku em gihiştine ser wi çemi. Heta hinge hew careke ji em bi paş xwe ve nezivirin u me nenihert ka çi li duv me qewimiye u me çi encam bi dest xistiye. Belome be, em tene du kes bun, diviya mirov hemu hesaban bike u a heri giring ji bi sax u silameti bigiheje armanca xwe. axwazeke rojigir ango çalakvanen greve ev bu ku riya axaftina bi İmraliye re ya ku di kosteren xirabe u ba u bagere dialiqi bete vekirin da ku zemina 'diyaloge' çebe. Yek ji daxwazeke di ya rojigiran perwerdeya bi zimane dayike bi a min daxwaza heri giring u civake vedigire- bu. Ev daxwaza ku diviya li peşiya hemuyan buya u demildest bihata bicianin, di tengala parastina bi zimane dayike re hate qulipandin u bi a min- bi tevnçina we listin u daxwaz jiber birin. Ango bewate kirin. Nava we xeritandin, kakila we je deranin u qalikeke vala dane ber me u weke ku reformeke behempa kiribin li me didine xwarin. İro pevajoya 'entegrekirina kurdan a bi sisteme' wek encama greven birçibune dest pe kir. Mebesta grevan hate berevajikirin u balanseke zirav le hate kirin. Payizeke bi liv u tevger, di bin siya greven birçibune de di ser me re hat u çu. Ez xwe li hejmar u rejeya we nakim xwedi, derde min naverok u peyama we ye. Heke li bira me be, greva ku dengvedaneke mezin li nav welet u derve pek ani, pişti hevditinen duali, bi daxuyaniyeke ji İmraliye bi dawi hat. Daxwazeke rojigir ango çalakvanen greve ev bu ku riya axaftina bi İmraliye re ya ku di kosteren xirabe u ba u bagere dialiqi bete vekirin da ku zemina 'diyaloge' çebe. Yek ji daxwazeke di ya rojigiran perwerdeya bi zimane dayike bi a min daxwaza heri giring u civake vedigire- bu. Ev daxwaza ku diviya li peşiya hemuyan buya u demildest bihata bicianin, di tengala parastina bi zimane dayike re hate qulipandin u bi a min- bi tevnçina we listin u daxwaz jiber birin. Ango bewate kirin. Nava we xeritandin, kakila we je deranin u qalikeke vala dane ber me u weke ku reformeke behempa kiribin li me didine xwarin. İro pevajoya 'entegrekirina kurdan a bi sisteme' wek encama greven birçibune dest pe kir. Mebesta grevan hate berevajikirin u balanseke zirav le hate kirin. Ve gave greva ku du meh u hefteyek di çerxa mirine de zindan kirin mizgeften berxwedane zeminek çekir u deliveyek vekir. Le ew zemin iro bi a min- rast naye bikaranin u dek u dolaben tari tene gerandin. Rasti u gewhere we te manipulekirin. Xasma, greve ew armanc hebu ku di dawiye de bi awayeki mafen perwerdehiya bi kurdi di çarçoveya qanuna bingehin de bete misogerkirin u mafe statuya siyasi a meheli ji bo Kurdan bete dayin, biborin bete naskirin. -Dayin, tegiheke rast nin e, ew maf jixwe surişti ye, tene dive bete iadekirin u naskirin- Veca gava tablo bi gişti bete berçavkirin, pevajo ku bi berxwedana du meh u hefteyeke dest pe buyi, a niha dikule u di tenga dertenge siyaseteke çurs re ase buye. Van rojan mode ye, her kes dile xwe bi peyva konjonkturele xweş dike u çavere ye ku de 'encamek ji aliye wi ve' li pey were. Xitimin u çursiya pevajoye dikin gunehe stuye direjbuna bihara Suri ku zivistan bi ser de hat. Rola Kurden ve dere u statuya wan a pişti hilweşina rejima Bease tera xwe sere biryardaren konjonture şelo dike. Bi kurt u kurmanci, pevajoya iro, nane tenura greven birçibune ye, irade u yekrezi u bibiryariya li ve çalakiye peyda buyi, -bi a min, diyarkera heyameke ye u bingehe hilketinen cihereng e."}
{"url": "https://futuristika.org/nirvanasiz-bir-gelecegin-yirminci-yili/", "text": "24 Eylül 1991 tarihinde, Seattle'dan çıkan Nirvana isimli grup ikinci albümleri Nevermind'ı piyasaya sürdü. İlk albümleri bağımsız bir plak şirketinden çıkmış olduğundan, bazı diskografilerde çıkış çalışması olarak da nitelenen Nevermind, 20 yıl önce, dünyadaki anaakım rock müziğin çehresini değiştirdi. Albümde yer alan Smell Like Teen Spirit radyolarda çalınmaya başladığında, Nirvana'nın albümüyle aynı gün piyasaya sürülmesi gibi sonradan anlaşılacak bir şanssızlığa kurban giden Red Hot Chili Peppers'ın Blood Sugar Sex Magik ve benzeri şarkılar, kendilerine yer bulamaz oldu. Nirvana yoktan varolmamıştı. Bağımsız müzik sahnesinde Sonic Youth, The Pixies ya da Killing Joke gibi öncülleri vardı. Ancak Nirvana'nın, Smells Like Teen Spirit ilk duyulduğunda yaptığı patlama, grubun halka ulaştığını gösteriyordu. Aynı dönemde Guns'n'Roses gibi yüksek bir popülariteye sahip grubun konserinde bile banttan çalındığında kalabalığın nasıl dalgalandığını yazıyordu dergiler. MTV'yi de arkasına alan Nirvana'nın hızla milyonları aşan satış rakamlarına ulaşması, Kurt Cobain ve ekibin etrafında oluşan kendilerine bağlı hayran kitlesi, ilerleyen yıllarda Kurt Cobain'in özel ve müzikal yaşamında ortaya çıkan sıkıntılar, Courtney Love ile yaşadığı gelgitli ilişki, uyuşturucu skandalları ve Cobain'in intiharına kadar süreci, doksanlı yılların müziğinin çerçevesini çizdi. Hem çağdaşları hem de ardıllarında birçok Nirvana benzeri grup ortaya çıkmaya çalıştıysa da, tavır olarak aslının yanına yaklaşamayan bu denemerin yanı sıra, Cobain'in ruhu, acısı ve en sonunda da canıyla oluşturduğu bu hikayenin bir kez daha tekrarlanma ihtimali günümüz müzik dünyasında pek olası gözükmüyor. Grubun müziğinde başarıya giden anlayış, aslında dönemin Kayıp Kuşak gençlerinin ruhlarındaki bunalmanın yansıması gibiydi. Nevermind'da hem punk hem rock'n'roll öğeleri bulunurken, doksanlı yıllarda gayet güçlü bir piyasa ile kendine yer bulmuş heavy metal'e selam çakan gitar tonları eklendiğinde, genç kitleden albüme kulak kabartmayacak birilerini bulmak zordu. Herkes çareyi, derdini cevap alacaklarına şüphe duydukları ilahi bir güce yakarmak yerine ya da sokakta sisteme isyan edecek yerde, Nevermind'ı sesi sonuna kadar açıp dinlemekte bulmuş gibiydi. Kurt Cobain'i artık Grunge diye adlandırılan bu eklektik müziğin mesihi yapan şartlar, Nirvana'nın başarı kodları hakkında da ipucu veriyor. Dönemin rock yıldızları gibi şaşalı giyinmeyen, hatta 2000'li yıllarda Türkiye'de bir karikatür sayesinde Cobain hırkası olarak adlandırılan ve depresif ruh halini açığa çıkaran hırkası, spor ayakkabısı ve kot tişörtüyle gayet sokaktaki herhangi biri gibi gözüken Kurt Cobain, müzik yazarlarının ve piyasa pazarlamacılarının tüm tanrısallıştırma çabalarına karşılık, kendi kabuğuna çekilme mücadelesi veren bir müzisyendi. Buhranlarının ve acılarının ortak paydasının, yerleşik ve süperstar yaşama uyum sağlayamamak olduğunu haykırıyordu. Hem söyleşilerinde, hem de sessizliği tercih ettiği anlardaki beden diliyle, giderek kendini bir yere ait hissetmediği ve hatta, alışıldık toplumsal çizginin iyice dışına kaydığı, her seçimi ve skandalıyla ortaya çıkıyordu. O böyle davrandıkça, etrafındaki abluka daha da daraldı, grubunun başarısının yarattığı pastadan payı almak isteyen sektörlerin baskısı arttı. Popüler batı müziğinde örneğine sıkça rastlanılan biçimde, tam anlamıyla bedenen ve zihnen ağır bir sömürü sürecine giren Kurt Cobain, dayanamadı. En sonunda kendini yok etmeye karar verdiğinde, devasa müzik endüstrisi, ardında bırtaktığı mirasın rantını on yıllar boyu kar marjına çevirmenin stratejisini hazırlamıştı bile. Bugün, Amy Winehouse örneğinde de görüldüğü gibi, dijital çağın akıl almaz bir hızla belleğimize kabul edebileceğimizden fazla veri pompaladığı mevcut dönemde, uyum sağlamakta zorlanan müzisyenlerin dayanma sınırları da inceliyor. Tıpkı Kurt Cobain örneğinde olduğu gibi, o büyük çark, müzisyenin ruhundan ve teninden arta kalanları tükürürken, yeni kahramanlarını yaratmaya yöneliyor. Aradan geçen yıllarda, ses getiren müziğin ortaya çıkış nedenleri giderek sosyal dinamikler sonucu olmaktan çıkıp, dijital ortamda kısa ve hızlı görsel mesajlarla dikte ettirilmesine doğru gidiyor. Kimbilir? Kurt Cobain seçimini yaparken, aslında geleceği görmüş de olabilir. Ne de olsa iyi müzisyenler, tüm körleştirme politikalarına rağmen, biraz da kahindirler."}
{"url": "https://futuristika.org/nisanindigo/", "text": "Günümüz breakbeat sahnesinin en yetenekli ismi, drum n'bass ve elektronun ise en dozunda ve verimli kullanıcısı olan Adam Freeland, 3 Nisan Cuma günü BURN Enerji İçeceği tarafından düzenlenen etkinlikte Indigo sahnesinde! Adam Freeland janrlara sığmayan bir isim. Kimi zaman elektro, kimi zaman indie çalarlarken, sıradaki parçanın drum n'bass olmasına oldukça şaşıracak dans pistlerinin hakimi adeta. DJ karakteri; denemekten korkmayan olarak lanse edilebilecek olan Freeland'in parça seçimleri arasındaki uyumsuzluklar, onun miks yeteneği sayesinde dans pistleri için birer haykırış nedeni. Aynı zamanda bir prodüktör ve remiks uzmanı olan Adam Freeland, The Doors'un Hello, I love You, The White Stripes'ın Seven Nation Army ve Nirvana'nın Smells Like Teen Spirit parçalarına yaptığı remikslerle ve mikslediği albümlerle kitleleri peşinden koşturan bir isim. Sadece DJ setlerinde değişik karakterde parçaları görmemizi istemeyen Freeland; özellikle 'ada'nın gururu Fabric'de skool break, bangin' beats ve tabi ki kendini idolleştiren breakbeat janrlarını çalarak adeta adalıların yeraltı kahramanı olarak anılmaya başlandı. Dünya genelinde sıkı bir takipçi kitlesine sahip olmak oldukça zorken bunu başaran ender DJ/prodüktörlerden olan Adam Freeland, BURN Enerji İçeceği'nin dans müzik severlere bahar armağanı olarak 3 Indigo dans pistini şenlendirecek. Gecenin açılış seti için Mindfreq Indigo sahnesinde olacak. Alman minimalizmi içerisinde kendine sıkı yerler edinmiş bir isim ve son günlerin heyecan yaratan parçalarının ardındaki prodüktörler Cess ve Ali Kuru, ping pong DJ setleri ile 4 Nisan gecesi hareketli ve renkli bir hafta sonu için Indigo sahnesinde. Cess'in müzik tarzı elektronik dans müziğinin bugünü ve yarını arasına yerleştirilebilirken, öte yandan da oldukça geleneksel bir yaklaşıma sahip. Bu garip denge onun yıllar boyu edindiği deneyiminden, bilinmezliğe olan merakından ve en önemlisi sanatçı kişiliğinden kaynaklanıyor. Tekno DJ setlerini bilindik bir havadan çıkararak Indigo'nun yüksek eğlence anlayışı ile buluşturmakta usta olan Cess; aynı zamanda dans pistlerine istediklerini vermekte oldukça yetenekli bir isim. Indigo residentlerinden Ali Kuru, son dönemin yükselişteki ve İstanbul sahnesi için değer taşıyan yeteneklerinden biri. Aslında birkaç yıldır dikkat çekmesine rağmen son birkaç ay içinde ardarda yayınladığı plaklarla adını Avrupa'da da duyurmaya başlayan Ali Kuru, artık İstanbul'un var olan potansiyelini ve vadettiklerini dışarıya anlatacak en önemli elektronik müzik elçilerimizden biri olarak görülüyor. Uzun lafın kısası, 4 Nisan Cumartesi gecesi Indigo'da bulunacak olan müzik ve dans severler, Türk elektronik müzik sahnesinin Avrupa'yı nasıl etkisi altına aldığına yerinde tanıklık edecek. Elektronik müzik dünyasında, genç yaşta çok hızlı ve büyük başarılar kazanan nadir isimlerden birisi olan Florian Meindl Indigo'da müzik severlerle buluşuyor. Henüz 21 yaşında olmasına rağmen elektronik müziğin geleceğini parlak ışıklarla aydınlatan Florian Meindl, 11 Nisan Cumartesi gecesi Istanbullulara yeteneklerini sergilemeye hazır. Indigo resident DJ'lerinden Tolga Duyan, gecenin ev sahibi olarak sahnedeki yerini alıyor. Şimdiden Stil vor Talent, Resopal, Trapez, Session Deluxe ve Kling Klong gibi şirketlerden plaklar çıkartan, bunun yanında Oliver Koletzki ile birlikte Flash Recordings'i kuran Avusturyalı Florian Meindl, hiç kuşku yok ki geleceği en parlak sanatçılardan birisi. Çok erken yaşlarda kaptığı elektronik müzik virüsü ile house, drum'n'bass ve techno aşkına yakalanan Florian, kendisini kısa zamanda Avusturya'nın büyük kulüplerinde Sven Vath, Claude Young ve Ricardo Villalobos gibi DJ'lerle birlikte çalarken buldu. Kısa zaman içinde ardı arkası kesilmeyen prodüksiyonlarıyla elektronik müzik sahnesinde tüm gözleri üzerine çevirdikten sonra 2005 yılında Berlin'e taşındı. Sert minimal tekno ve melodik elektro kutupları arasında gezindiği yenilikçi ve DJ setleriyle, yüksek kalitede performans arayan parti ve festival organizatörlerinin gözdesi yapmaya yetti. Ama mükemmelliyetçi Florian için bunlar yeterince tatmin edici değildi; kendi ruhunu ve müzikal anlayışını yansıtan prodüksiyonlarını yayınlamak ve işin teknik kısmını tamamen eline almak üzere 2006 yılında Oliver Koletzki ile birlikte Flash Recordings'i kurdu. Florian Meindl, çalışkanlığının ve üretkenliğinin yanında yöneticiliğiyle de kariyer basamaklarını hızla tırmanmaya devam ediyor. Tutkulu ve huzurlu, bir o kadar da gizemli... Benzersiz müzikal anlayışını farklı ülkelerin kaynaklarından esinlenerek oluşturan Cassy, dans müzik severleri tam anlamıyla cezbetmek üzere 25 Nisan'da Indigo sahnesinde! Gecenin ev sahipliğini ise başarılı parçaları ve DJ setleriyle Avrupa müzik sahnesinde kendine yer edinen Ali Kuru yapıyor. Karayip'li baba ve Avusturya'lı annenin çocuğu olarak İngiltere'de doğan Cassy, çocukluğunu Avusturya'da geçirirken yüksek kalitede eklektik elektronik müziğe maruz kaldı ve bu onun DJ ve prodüktörlük kariyerinin temelini oluşturdu. Yeniden İngiltere'ye taşındıktan sonra oyun ve gösterilerde şarkı söyleyerek müzik hayatına başladı. 2003 yılında Berlin'e taşınarak house ve minimal müzik sahnesinde kendisine yer açmaya başladı. Bir çok başarılı çalışmanın ardından ünlü Panaromabar'da resident oldu ve Panaromabar'ın ilk miks albümüne imza atma şerefine erişti. Kısa zaman içinde Steve Bug, Ricardo Villalobos, Luciano, Dave the Hustler, Mathew Jonson ve Swayzak gibi isimlerle birlikte çalıştı; prodüksiyon ve remiksleri M_nus, Playhouse, Get Physical, Perlon, Dessous ve Mental Groove gibi şirketlerden yayınlandı. Ayrıca Cassy isimli kendi label'ını kurarak kendi parçalarını yayınlamaya başladı."}
{"url": "https://futuristika.org/nobel-edebiyat-odulu-2022-fransiz-yazar-annie-ernaux-kazandi-guncelleniyor/", "text": "Ernaux, Normandiya'da işçi sınıfı bir ailede büyüdü. Otobiyografik romanlarının güncel Türkiye yayıncısı Can Yayınları. Ernaux, ödülün 115 yılda 119 kişiye verilen tarihinde kazanan on yedinci kadın oldu. Ödükü daha önce iki kişi, Boris Pasternak, 1958 'de kabul ettikten sonra Sovyetler Birliği tarafından geri çevrilmeye zorlandığından; ve 1964 'te Jean Paul Sartre tüm resmi ödülleri reddetmek prensibinden dolayı geri çevirmişti. 1940 doğumlu yazar eğitimini Rouen üniversitesinde tamamladı. Profesörlük ve öğretmenlik yaptı. ilk kitabını 1974'te çıkarttı. Fransız yazar Annie Ernaux ödülü, kişisel hafızanın köklerini, yabancılaşmalarını ve kolektif kısıtlamalarını ortaya çıkardığı cesareti ve klinik keskinliği ile kazandı."}
{"url": "https://futuristika.org/nobelin-evinde-lenin-kafasi/", "text": "Alfred Nobel. Dinamitin mucidiydi ve 1901'den beri her yıl onun adına Nobel ödülü veriliyor. Nobel ailesi, baba Immanuel Nobel iflas edince 1837'de Finlandiya'ya oradan da 1842 yılında St. Petersburg'a taşınır. Nobel ailesinin Rusya ile sıkı ilişkileri bulunuyordu. Rus ordusu için silah üretiyordu. Kırım Savaşı sona erince Immanuel Nobel tekrar iflas eder ve iki oğlu Alfred ve Emil ile birlikte Stokholm'e geri döner, diğer oğulları Robert ve Ludvig ise St. Peterburg'da yaşamaya devam eder. Ludvig 1874'te kendisi için sarı duvarları olan iki katlı özel bir ev yaptırır. Rus vatandaşlığına geçmeyi düşündüğü günlerde 1917 devrimi olunca Ludvig Nobel Rusya'dan kaçmak zorunda kalır. Yıllar sonra oğlu Emanuel Nobel ise, Gorki ile Nobel ödülü için yarışan İvan Bunin'den yana olur ve onun ödülü almasına yardım eder. Fransız vatandaşı olan İvan Bunin, 1933'te Nobel Edebiyat Ödülü alan ilk Rus yazar olarak tarihe geçer."}
{"url": "https://futuristika.org/noreplika-ask-ve-devrim-ertelenemez/", "text": "Janset Karavin hakkında Yetmişli yılların üçüncü çeyreğinde dünyaya geldiği söylenmiştir kendisine; o da inanmıştır buna. Hayatın hakikatiyle, kedi olmak istediğini söylediğinde, insanın her istediğinin gerçek olamayacağı yanıtını veren annesi yardımıyla yüzleşmiş ve o günden sonra gizli gizli, hep kedi olmayı hayal etmiştir. Küçüklüğünde hep büyk, büyüklüğündeyse hep küçük olmayı istemiştir. Küçük olma isteğini hala inatla sürdüren Karavin, bunun beraberinde dönem dönem ressam, grafiker, yönetmen, senarist, makinist, illüzyonist, nihilist vesaire olma arzularına da kapıldıysa bile idealist olmadığını fark edince, şişede balık, Filiz Akın, kapak kızı, mutlu, hayat aşık olmayı bile istemiş ve bizatihi denemiş, gel gör ki, kendisini yazar lmuş buluvermiştir. Hiçbir kurbağayı öpmediği, masalı ezbere biliyorsa da öpmeyeceği halde, hayvanları çok sevmekte; evindeki iki, sokaklardaki tüm kedilerin insanı olarak İstanbul'da yaşamakta, İstanbul'da ölmeyi düşlemenin bile ayıp olmadığına inanmaktadır. Noreplika 10 Ekim 2010'da Haydarpaşa'dan İstanbul'a baktığım sabah doğdu. Terk edilmiştim insanlık tarafından fark ettim ki, fark ettim ki ben bir ütopyaydım hep. Evet varlığım görülebilir, anlaşılmaya çalışılabilirdi ancak kabul edilemez, birleştirilemezdi başka var oluş halleriyle. Dedim ya ben bildiğin iki kaşı, gözü falan olan bir ütopyaydım. İnsanların dünyalarına ait değildim, sahip değildim, hoşgörüleri sayesinde vardım dünyalarında. Böyle hisler işte, tuhaf. Bu hesaplaşma sürecinde Noreplika'nın doğduğunu birkaç hafta sonra anladım ben ancak. Noreplika bir terk, sürgün örgütlenmesidir. Bu koşullarda, bu sistemde, yeryüzünde kendilerini insanlık tarafından terk edilmiş, sürgün hisseden birkaç sanatçının ütopyası. Beni pantomime yakınlaştıran hayatımın doğal akışı olmakla beraber, özel ilgi duymama sebep Marceau gibi bir ötekilik hissinden ziyade, pantomimin kışkırtıcı ve kendine özgü diliydi. Ben bir yazarım... Eğer kurguladığım bir pantomim dramada ifade etmeye çalıştığım duygudurumu yazarak ifadeye kalkışırsam bu çok daha meşakkatli ve nihayetinde elde edeceğim başarı pantomim ile elde edeceğim başarının etkisine oranlayarak bakılınca şüpheli. Sonuçta sanat, sanatçının üretmesiyle sonuçlanmayan, izleyicinin algısında da yeniden yaratım sürecine dahil olan ve karşı algıda şekillendiğinde ortaya çıkan duygudurum ve pantomim bir performans sanatı. İşte bu niteliği de beni kışkırtıyordu, pantomime doğru itiyordu. Sokak performanslarının hedefi insanları içine sürüldükleri ve gerçeklikleri olmaya başlayan yanılsamadan sert bir tokatla uyandırmak. Performans bitiminde izleyiciye sesleniyorum ve diyorum ki faraza: Sokaklar, janjanlı vitrinler arasındaki patikalar değildir. Sokak hayatın kalbidir! Sokağa, hayatın kalbine sanat ekmeye çalışıyorum ve bunun insanlığın geleceğinin bir parça olsun daha iyiye doğru gitmesinde bir katkısı olacağı hayalini kuruyorum! Bunları söylerken bana gözlerini kırpmadan bakan seyirciler arasında ellerinde alışveriş torbaları olan süslü hanımlar-beyler oluyor. Torbaları yere atıp alkışlayanları da gördüm, yüzlerinde müstehzi bir ifade, dönüp gidenleri de. Bir önceki soruna da bu izlekte bir yanıt verme sebeplerimden biri de buydu. İnsanlar iyi ya da kötü bir tepki vermiyorlar aslında. Daha çok şaşkınlık tepkileri ki zaten biz de bunu arzuluyoruz. Sanatın hiçbir aracı, bilirkişi olmadan, doğrudan izleyiciye ulaştırılması gerekiyor içinde bulunduğumuz çağda. Neden? Çünkü bu çağ birçok renklilik yanılsaması. Rengarenk boyuyor sistem çarkları arasında sıkıştırdığı insanları ve buna demokrasi, çok seslilik, eşitlik, özgürlük vesaire diyor; aslında yapmayı arzuladıkları sadece sektörler yaratmak, bu sektörlere yeni müşteriler olarak paketlemek hepimizi. Sokak performanslarından arta kalan tortu benim zihnimde yasak! Sürekli birileri bana bunu ya da şunu, burada ya da şurada yapamazsın deyip duruyor. Bakıyorum kimdir bunu söyleyenler; memur. Neye memursun arkadaşım? Niye memursun? Sanat nasıl yasaklanabilir ki diye sorası geliyor insanın. Ancak, heykellerin kaldırıldığı bir ülkede sanırım abesle iştigal olacak bu soru. Sonuç itibariyle heykelleri dikenlerle heykelleri dikilenler aynı insanlar değildir. Yer6 Hafıza bir toplumsal bellek sıkılaştırma projesi. Fanzinlerin çıkarıldıkları çağ zihninin karşıduruş resmini çizdiklerini düşündüğümüz ve bu konuda girişimleri olan insanları birçok sorun yaşadığını da gözlemlediğimizden bu projeye kalkıştık. Basitçe ifade etmek gerekirse bir fanzin arşivciliği çalışması. Fanzinleri topluyoruz; geçmişe de yönelik bir toplama çabası elbette bu. Topladığımız bu fanzinleri, bir kütüphane oluşturarak burada kullanıma açacağız ama bununla da kalmayacağız. Bir yandan da bu fanzinleri elektronik ortama aktarıp paylaşacağız. En son aşamada da mikrofilmlere aktararak koruma altına almaya çabalayacağız. Yer6 Hafıza, kütüphanesi açıldıktan sonra projenin ikinci aşamasına geçecek ve mekanda düzenlenecek söyleşi, sergi gibi etkinliklerle bir yandan da fanzin kültürü çevresinde toparlanan kitlenin paylaşım hız ve etkinliğini arttırabilmesi için bir platform haline gelecek umuyoruz. Hakeza Boyalı Kuş ile bir parçacık olsun bu kopuk iletişim ağını sınamak ve sağlamlamak istedik. Fanzin İstasyonları da projenin önemli parçalarından biri ve bu istasyonların ilkini oluşturmak üzereyiz şu günlerde. Fanzinlerin ulaştırıldıklarında satışlarının özgürce gerçekleştirileceği alanlar bunlar. Bu şekilde küçük de olsa dağıtım ve dolaşım sorununun çözümüne katkı sağlamaya çalışıyoruz. İlgilenenler projeyi takip etmek için ya da belki de doğrudan maddi destek atmak için yer6hafiza. blogspot. com adresini ziyaret-takip edebilirler. 94.9 Açık Radyo, Yer6 Hafıza Projesi destekçilerinden biridir. Projeye ilk katkısı da Açık Dergi programındaki bu bölümcük. Yer6 Hafıza her cuma akşamı 19:00 sularında kendisine ayırılan bu bölümde konuklar ağırlıyor. Fanzinler üzerinden altkültürlere ilişkin tadımlık sohbetler yapılıyor. Program içeriğinde ayrıca, projenin gidişatı hakkında kısa bilgilendirme de yapılıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/norgunk-yayincilik-alpagut-gultekin-kitaplarin-sesini-duymak/", "text": "Futuristika! : Öncelikle, Oğuz Atay'dan başlayalım. Yayınevi için Norgunk ismini seçmenizdeki etken neydi? Yayınevleri tarafından defalarca reddedilen Oğuz Atay'ın, en sonunda bir yayınevinin olumlu cevabı üzerine, Kimse yayımlamak istemedi, emin misiniz? dediği söylenir. Norgunk Yayıncılık : 80'lerin başında birçoğumuz o öyküdeki karakter gibiydik bir bakıma, sıkışıp kalmıştık, birşeyler bekliyorduk. İşte tam o sırada Oğuz Atay çıkageldi. Selim Işık, Turgut Özben, Süleyman Kargı, Hikmet ve komşuları, ve Beyaz Mantolu Adam, hepsi tam zamanında geldiler. İçine yuvarlandığımız o çukurdan çıkabilmeyi düşleyebildik böylece. Kimseden korkumuz yoktu, açıkça tekrarladık! Yayınevinin kuruluş işlemlerini yürüten kişi aradı bir gün ve Norgunk adının Ticaret Odası tarafından uygun bulunmadığını bildirdi. Sözcüğün ne anlama geldiğini çıkaramamışlar. Çok eski Türkçede dostlukla anlamına geliyor, dedim, o zamanlar mektuplar böyle bitiriliyormuş, diye de ekledim. İşe yaradı. Butik yayıncılık dedikleri kavrama nasıl baktığınızı, kendinizi bir yayınevi olarak belirtilen yayıncılığa göre nasıl konumlandırdığınızı öğrenmek isteriz. Butik yayıncılık derken ne demek isteniyor, çok emin değilim. Yaptığı işe kolayından sınıf atlatmaya kalkışanlar pek seviyor daha ziyade bu terimi; kasabın bile butik olanı var artık! Butik kasap Ali dostumdur. Biz düz yayıncılık yapıyoruz. Kitap ne istiyor bizden ona bakıyoruz, kitabın sesini duymaya çalışıyoruz. Bir tarzı tasarlayamazsınız, tarz sizden çıkıp dünyaya giden şeydir. Bunu da measurement hiç belli etmeden yapar. İlk kitabımız, biraz da yayınevinin güya-manifestosu olarak okunsun diye tarafımdan yazılmış olan Cesaret, kaçalım! Beş-on cümleyi kese biçe, çeke uzata kurguladığım cüzi bir kitap. Dağlarca serüvenimiz ise başlı başına bir yazıyı alır götürür. Onun gibi biriyle ne daha önce ne de sonrasında karşılaştık. Gerçek bir şiir hayvanıydı. Her tarafı şiirdi. Bir gün aradı, matbaadaydık, bak dedi, şu an yanımda bir editör var, ona ne diyorum biliyor musun sizin için, onlar ateşe yemek koymazlar, kitap yaparlar diyorum dedi ve kapattı telefonu. Nietzsche gibi, Cezanne gibi dağlarla ölçülebilecek biriydi. Norgunk kitap tasarımları da hep övgü alır. Türkiye'de kitap tasarımları genelde eleştirilir. Sizin hem güncel (2000'li yıllar) hangi tasarımları/tasarımcıları beğendiğinizi hem de kendi yayınlarınızda hangi kitapların tasarım olarak tatmin edici ve hangilerinin daha iyi olabilirdi dedirttiğini merak ediyoruz. Kitaplarımızın tasarımlarını kendimiz yapıyoruz başından beri. Çok fazla bir numara yoktur aslında bizim kapaklarda. Tasarımcı değiliz sonuçta. Kitabın içeriğiyle kapaktaki görselin ilişkisi üzerine biraz kafa patlatıyoruz, hepsi bu. Enis Batur kitaplarımızın tasarımları hep iyi olmuştur, tutarlı olarak. Michaux'nun Çin'de İdeogramlarını da beğenirim ben. Ulyssesin tasarımını Bülent Erkmen'den istedik. Kitabın kütlesini öne çıkaran tipografik uygulama kusursuz bir malzeme seçimiyle birleşince Ulyssesin şanına yaraşır bir hacimsellik ve tekstür çıktı ortaya. Arada işi ustasına bırakmayı bilmek gerekiyor. Esen Karol'un Leyla Gencer kitabı, Vahit Tuna'nın Hüseyin Bahri Alptekin monografisi iyi oturmuş tasarımlardır bence. Yenilerde kurulan Lemis'in ilk kitabı Gordon Matta-Clarkı da çok iyi bulduğumu söylemeliyim. Doxa bizim boynumuzun borcu. Biz onu bıraksak da o bizi bırakmaz. Şu sıralar dinleniyor kendileri. Ayak değiştiriyor diyelim. Yakında 11. sayısıyla arz-ı endam buyuracaklar. Tabii İngilizce edisyon epey yük bindirdi üzerimize, yetmezmiş gibi çok daha pahalı bir kağıda switch oldu Doxa son iki sayıdır. Bunlar bir dergi için aleni intihar denemeleridir aslında, bilenler bilir. İşin özü, buradan dünyaya bir dergi gider mi, bunu yoklamak istedik. Deleuze-Guattari kitapları dışında uzun vadeli bir planlama yapmadık açıkçası. Sevdiğimiz, beğendiğimiz kitapları yayımlıyoruz daha ziyade. Aslına bakarsanız, yol filmi çeker gibi götürüyoruz Norgunk'u. Hiç belli olmuyor, aklımızın ucundan geçmeyen bir kitap çıkıveriyor birden karşımıza, ayartıyor bizi. Şu sıralar Lewis Carroll yayımlamak gibi bir isteğe kapıldık mesela. Norgunk Harikalar Diyarında. Fena mı?.. Günün birinde Vüs'at O. Bener külliyatını, bir de Spinoza'nın Etikasını layıkıyla yayımlayabilirsek, daha ne isteriz. Dağıtım konusu malum. Birkaç kitabevine doğrudan veriyoruz kitaplarımızı, web siteleri falan alıyor, gidiyor bir şekilde. Kafamızda bir şeyler var ama, bu konuda çok donanımlı değiliz. Biraz daha zamana ihtiyacımız var doğrusu. İyi işleyen birliktelikler kurabilirsek neden olmasın. Gerçi yayınevinin sitesini biraz olsun maksadının dışına taşırmaya çalışmıyor da değiliz. Derdimiz bir kesişim düzlemine çevirebilmek orayı, herkes çizgisini, kıvrımlarını alıp gelsin. Öte yandan, kağıtla yapmayı düşündüğümüz o kadar çok ve çeşitli şey var ki, başka şeye pek zaman kalmıyor. Elimiz, aklımız hep oraya çalışıyor. Armağan kitabın bizden çıkmasını istemiş. Hikayenin esası bu. Enis Batur aracılığıyla bir-iki haberleştik önce, sonra hemen kapıldık birbirimize. Gülden Hatipoğlu, Mehmet Nemutlu, Enis Batur ve Bülent Erkmen ayrı ayrı çok önemli katkılar yaptılar kitaba. Joyce'a yaraşır bir Ulysses yayımlayabildik böylece."}
{"url": "https://futuristika.org/norgunktan-deleuze-yagiyor/", "text": "Hiçbir şey imgelem tarafından yapılmaz, her şey imgelemin içinde yapılır. Gilles Deleuze'ün felsefe tarihi okumalarında Nietzsche ve Felsefe'nin yeri, özellikle diyalektiğe karşı girişilen kavga bakımından çok önemlidir. Tepkisel insanı, ona özgü duygu tipleri olan hıncı, ve onun daha da gelişmiş, içselleşmiş biçimi olan vicdan azabını Nietzsche'nin nasıl ifşa ettiğini tüm açıklığıyla gözler önüne serer bu çalışmasında Deleuze. Neşe, gülüş ve dans. Dionysos ve Ariadne."}
{"url": "https://futuristika.org/norvec-film-gunleri/", "text": "İstanbul Modern Sinema, Norveç Büyükelçiliği işbirliğiyle 4-7 Aralık tarihlerinde Norveç sinemasının festivallerde övgü ve ödüller toplayan, son dönem filmlerini bir araya getiriyor. Norveç Film Günleri başlıklı programda öne çıkan filmler arasında bu yılki İstanbul Film Festivali'nde En İyi Lale ödülünü kazanan Eskil Vogt Körlük, yine bu yıl Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı için yarışan Hans Petter Moland'ın Buz, Kar ve İntikam ve 2013 Norveç Uluslararası Film Festivali'nden Seyirci Ödülü alan Gunhild Westhagen Magnor'ın İyimserler yer alıyor. Refah ülkesi Norveç'te Yılın Vatandaşı Ödülü'nü alan kar küreyicisi şoförü Nils, oğlunun aşırı dozdan öldüğü haberini alır almaz, cinayetin faillerini bulmak için kollarını sıvar. Kendince peşini sürdüğü izler Norveç'in sosyopat bir mafya liderine ve onun Sırp rakiplerine çıkınca, intikam almaya and içer ve kendini çete savaşlarının içinde bulur. Dondurucu Norveç kışında geçen bu kara komedi-aksiyon, prömiyerini bu yıl Berlin Film Festivali'nde yaptı. Yazar çift Katherine ve Thomas, Norveç'in batı kıyısındaki bir adaya tatile giderler. Katherine'in amacı kitabını tamamlamak iken, Thomas ise çocuk sahibi olmayı arzulamaktadır. Bu fikir ayrılığı sonucu yaşadıkları kavga sırasında Thomas başını vurur ve hafızasını kaybeder. Fırsattan yararlanmak isteyen Katherine ise yeni bir başlangıç yapmak için elinden geleni yapacaktır. Gerilim dozu yüksek bu film, insanların değişen ilişki dinamiklerine nasıl hızla ayak uydurabildiklerini ve hayatlarına öylecene devam edebildiklerini sorguluyor. Görme yetisini yeni kaybeden yazar Ingrid, kocası ve düşünceleriyle baş başa kaldığı, kendini güvende hissettiği tek yer olan evine kapanır. Etrafını çevreleyen dünyayı her ne kadar hatırlasa da, hafızasındaki görüntüler giderek yok olmaya başlar. Bir yandan kocasına güvenini kaybederken, bir yandan da kendi iç dünyasında hayal ile gerçek arasında gidip gelmektedir. Fantezi ve arzularımızın dış dünyayı algılayış biçimimizi nasıl etkileyebileceğini anlatan, gerilim dozu yüksek bu kara komedi, prömiyerini 2014 Sundance Film Festivali'nde yaptı. Yaşları 66 ile 98 arasındaki kadın oyunculardan oluşan bir voleybol takımı, 30 yıl aradan sonra ilk maçlarına çıkmayı planlamaktadır. Rakipleri ise İsveçli emektar erkeklerden oluşan bir voleybol takımıdır. Kazanmak için ise stratejileri bellidir: Bol kahkaha, düzenli idman ve takımdaki arkadaşlık. Yaşlarına ve sağlık koşullarına rağmen yaşam dolu kadınların zafer mücadelesinin anlatıldığı bu belgesel film 2013 Norveç Uluslararası Film Festivali'nden Seyirci Ödülü ile döndü. İngiliz aktörler ve yönetmenden oluşan sekiz kişilik bir ekip, Henrik Ibsen'in Denizden Gelen Kadın adlı oyununu filme uyarlamak için Norveç'in kuzey kıyılarına giderler. Başta kolay gibi gözüken projeleri, Norveç'in hiç bitmeyen gün ışığı ve gerçeküstü doğa koşullarıyla amansız bir mücadeleye dönüşecektir. Çekim süreçleri boyunca yaşayacakları aksaklıklar, anlaşmazlıklar ve heyecan dolu anlar ise ortaya bir başyapıt çıkararak herkesin kariyerinde bir dönüm noktası oluşturacaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/nsk-laibach-uzuntunun-cilginligi/", "text": "LAIBACH: Televizyon, eğitim sisteminden sonra, kitle kontrolünün oluşmasında baş rolü üstlenir. Medya gücünün manipüle edici kapasitesinin farkında olarak, Laibach medyanın gücünü istismar etmektedir. Şu anki durumda biz TV ekranını kullanıyoruz. Sanat, fanatizme ihtiyaç duyan soylu bir misyondur. Laibach, gelip geçici üyelerinin hedeflerinden, amaçlarından, yaşamlarından daha büyük ve önemli hedef, amaç, yaşama sahip bir organizmadır. Devlet değil, parti değil, tanrı değil ve şeytan da değil. Mutluluk kişiliğin toptan reddinde, kişinin kitlelerle beraber kişisel zevklerinden, inanışlarından, yargılarından vazgeçerek kendi öz iradesiyle karar vererek sürüleştirilmesinde, kurban edilmeyi de göze alarak, kendisini daha büyük, güçlü bir sistemle ve ideolojiyle kolektif bir kitle olarak kişileştirmesinde yatar. Biz yaşamın oğullarıyız ve mücadelenin kardeşleriyiz. Umutları daha gerçekleşmemiş olanlarız. Biz bu dünyanın karanlık hayaletleriyiz, üzüntünün çılgınlığını çağıranlarız. Jure Pengov Sizi doğru anladıysam, televizyonu kendi devrimci fikirlerinizi yaymak için kullanmak istiyorsunuz. Şu anda Ljubjana'nın ortasındayız ve bütün Yugoslavya tarafından seyredileceğiz. Umarım Yugoslav halkı bu tehlikeli faşizan fikirlerinizin ve davranışlarınız farkına varır ve gereken tepkiyi verir."}
{"url": "https://futuristika.org/nsk-slavoj-zizek-ve-labiach-heyulasi/", "text": "Biz yaşamın oğullarıyız ve mücadelenin kardeşleriyiz, umutları daha gerçekleşmemişleriz. NSK çoğu kişi tarafından 20. yüzyılın son gerçek avant-garde sanat akımı ve bugünlerde Doğu Avrupa'daki en güçlü, durmadan gelişen sanatsal güç olarak kabul ediliyor. NSK kısaltması Neue Slowenische Kunst'ı ifade ediyor, Tito'nun ölümüyle oluşmaya başlayan ve Yugoslavya'nın parçalanmasıyla şekillenen Sloven kolektif sanat topluluğu. Bu kolektifin kompleks ve rahatsız edici çalışmaları -deneysel müzik ve tiyatro, resim, felsefe, yazın alanlarında- güçlü ve özel bir kültürel içerikle uluslararası takip edilirlik kazandı. NSK organizasyonu içinde çeşitli gruplar var, en bilinenleri Laibach, popüler kültürü yıkıcı, devrimci politikayla harmanlamasıyla, üst düzey sanatsallıkla 'underground' tahrik ediciliği birleştirmesiyle zamanının politik ve kültürel kaosunu yansıtmasıyla bilinen bir alternatif müzik grubu. Peki, nasıl oldu da Lacancılık Slovenya siyasal kültüründe böylesine güçlü bir titreşim yarattı? Çünkü Lacancılık pek çok kimsenin gözünde hiç de özgürleştirici bir kuram değildir. Daimi yoksunluğu, imleyene kaçınılmaz bir yabancılaşmayı temsil eder. İşte, kendi kendinize yanıtladınız bile. Özyönetim konusundaki sorun da bu zaten. Yugoslavya'da söz konusu olan, aşırı bir yabancılaşma biçimi, erk yapısı içerisindekiler de dahil olmak üzere hiç kimsenin kavrayamadığı bütünüyle karanlık bir düzendi. Yürürlükte olan iki milyona yakın yasa vardı. Kimse duruma hakim olamıyordu. Çelişki de buradaydı: Tümüyle yabancılaşmamışlık ya da katıksız bir şeffaflık istediğinizde elinize geçen bu olacaktır. Laibach'tan aldığımız ders buydu örneğin. Bizim için baş sloganları şuydu: Daha çok yabancılaşma istiyoruz. Yugoslavya'daki çelişki, sosyalizme yönelik en büyük tehdidin yabancılaşmış bir parti bürokrasinin sultası olduğu varsayımıyla yola çıkan bir ideoloji adına hüküm süren bir Komünist Parti bürokrasisine sahip oluşumuzdu. Kendisini en büyük düşmanı olarak görüyordu. Bunu iyi tutturmuşlardı. Bir dereceye kadar Praxis felsefecilerini bile, kendilerine çekmeyi başardılar."}
{"url": "https://futuristika.org/nude-on-sand-ses-ve-muzik-kesifleri-iv/", "text": "Nude on Sand, sanatçı Jenny Hval ile gitarist Havard Volden'in müzikal iş birliğinden oluşuyor. Gitar ve insan sesi birlikteliğini yeniden tanımlayan Nude on Sand'in müziklerinde, naif blues'dan tamamen parçalara ayrılmış pop şarkılarına ani geçişlere uygun birçok öge bulunuyor. Şarkı sözlerinin ilginç bir absürtlükle bu beklenmedik değişikliklere uyumlanması şiir kadar blogosferi de temsil ediyor. Nude on Sand'in aynı adı taşıyan ilk albümü bu yıl içerisinde, emprovize müzikte uzman Norveçli SOFA Music etiketiyle yayımlandı."}
{"url": "https://futuristika.org/nuhun-drami/", "text": "ve her an aşağı ovadan bir oğul."}
{"url": "https://futuristika.org/oberhausen-beyazperdede-dolasan-heyula/", "text": "lman Sineması denildiğinde 1910'lara kadar geçen süre içerisinde akla pek fazla şey gelmez. 1910'lu yıllarla beraber ise Alman Sineması, ortaya koyduğu dışavurumcu yaklaşımlarla beraber, uluslararası sinema kamuoyunda her zaman bilinir ve takip edilir oldu. Birinci Dünya Savaşı sonrası Alman Devrimi'nin kendisini direttiği ve sonunda kaybettiği bu dönem boyunca Weimar döneminin karamsar ve uğursuz perdesi; yoksunluk, insanın özü gereği kötü/günahkar olduğu, kuşaklararası kaçınılmaz farklılıkları ve Ödipal kompleksi beyazperdeye yansıttı. Gerek teknik yönden gerekse içerik bakımından hem bir muhalefeti hem de uysallığı içinde barındıran Dışavurumcu Alman sineması, bir bütün olarak ise Alman direnişinin ve teslimiyetinin dışavurumu oldu. Dışavurumcu Alman Sineması, bir yandan faşizme entegrasyonunu tamamlıyor ve etkisini kaybediyorken, diğer taraftan da yoksunluğunun yaslandığı toplumsal temeller varlığını sürdürüyordu. Nasyonel Sosyalizmin ve onun 'parlak' çocuğu Gobbels'in yarattığı 'gerçekdışı estetik', hem propaganda filmleri yoluyla hem de müzikal ya da komedi yoğunluklu yapımlar yoluyla kitleselleşti. Ancak II. Dünya Savaşı'nın yenilgiyle sonlanması neticesinde 'heyula' geri döndü. Başta Yahudi soykırımı olmak üzere Alman tarihinde yaşanan kara lekelerle hesaplaşma isteği, Marshall yardımlarıyla tüm dünyaya kültürel bir üstünlük de sağlamaya çalışan Amerika'ya ve onun sinemasına karşı yükselen hoşnutsuzlukla birleşti. 1918 Alman devrimci geleneği ile 1968 hareketi arasındaki dönemi Hitler faşizminin altında geçiren Alman sineması, 1940'lı yıların ortasından 1960'ların başına kadar, üç önemli 'kirlerinden arınma ve yenilenme çabası' gösterdi. Henüz 1946'da Yeni Alman Sinemasıyla ile İlgili Bildirge adı altındaki ilk girişim, kısa sürede henüz yitirilmemiş otantik Alman kültürü motifiyle beslenen bir yerellik ve taşralılık halini aldı. Zamanla birçoğu Nazi iktidarı altında çalışan yönetmen ve senaristler eliyle kotarılan Hollywood'un gişe filmlerinin ucuz taklitlerine yönelen girişim, yeni bir Alman Sineması yaratmaktan uzaktı. İkinci bir girişim 1950'lerin sonunda, belgeselcilerin öncülüğünde kurulan DOC 59 grubundan geldi. Ancak bu hareket kapsamında çekilen filmler de, teknik olarak gerçeklikle hesaplaşmaya çalışmış olmalarına rağmen, Alman tarihinin gerçekleriyle esaslı bir hesaplaşmaya girmediler. Genel olarak kurban ve masum Alman figürü eşliğinde, Nazi dönemiyle hatırı sayılır bir eleştirel mesafe yaratılamadı. DOC 59, yeni bir sinema yaratmaktan çok eski kara günlerin üzerinden atlayarak geçen Alman mucizesi mitine yeniden meşruiyet kazandırmak istedi. Yeterince kitleselleşmediği gibi sinema tarihinde de hatırı sayılır bir iz bırakamadı. İki girişim de, Alman sinemasının ABD sinemasından farklı bir sinema olmasını sağlayamadığı gibi kendisini besleyen bir pazara da sahip olamadı. Dönemin Hristiyan Demokrat iktidarının sinemadan kısmi desteğini çekmesi ve televizyonun yaygınlaşması karşısında Alman Sineması ciddi bir çöküşle karşı karşıya kaldı. Geleneksel Alman sinemasının yıkılışıyla birlikte, bizim tarafımızdan reddedilen bu ekonomik temelli film yapımındaki tavır ve uygulama tarzı nihayet defediliyor. Böylelikle yeni sinema, hayatı değiştirmek üzere geliyor. Alman kısa filminin genç yaratıcıları, yönetmenleri, yapımcıları son yıllarda uluslararası festivallerde çok sayıda ödül kazandı, uluslararası eleştirirmeler tarafından kabul gördüler. Bu filmler ve bu başarılar gösteriyor ki gelecekteki Alman sineması yeni bir sinema dili konuşarak kendini kanıtlamış bu yaratıcıların ellerinde yükselecek. Diğer ülkelerde olduğu gibi, Almanya'da da kısa film uzun filmin okulu, deneysel temeli olmuştur. Niyetimizin yeni Alman sinemasını kurmak olduğunu ilan ediyoruz. Bu yeni sinemanın yeni özgürlüklere ihtiyacı vardır. Yeni sinemayı, bu yerleşmiş film endüstrisinin uzlaşımlarından bağımsızlaştıracağız. Ticari ortaklarının dış etkilerinden bağımsızlaştıracağız. Özel çıkar gruplarının hakimiyetinden bağımsızlaştıracağız. Biz, yeni Alman sinemasını yaratacak somut entelektüel, yapısal, ekonomik kavramlara, fikirlere sahibiz, bunun için hepimiz bir takım ekonomik riskler almaya hazırız. Anton Kaes'in de belirttiği gibi; Manifesto'nun yayımlanması ile birlikte yeni bir aşamasına giren 1960'ların Genç Alman Filmi, hem onun ardılı 1970'lerin Yeni Alman Sineması bir okul veya birleşik bir hareket özelliği sergilemez. Daha çok sıra dışı olmak ve geleneğe karşı çıkmak dışında ortak yanları bulunmayan özerk auteur'ların gevşek bir ittifakıydı. Birçoğu, sinema okullarının dışından gelen ve yaşları henüz yirmilerinde olan bu 'yeni sinemacılar' filmlerinde özellikle belgeselci titizliğiyle beraber giriştikleri deneysel çalışmalarla 'otantik-kendinde' olanın arayışı içine girdiler. Alman toplumunu, kapitalizmini, uyumculuk ve kayıtsızlığını eleştiriyor ve Federal Almanya içinde muhalif bir ses olmak istiyorlardı. Alman tarihinin karanlık yanlarıyla uğraşırken faydalanacakları teorik temelleri ise II. Dünya Savaşı Alman düşüncesinde bulmakta zorlanmadılar. Başta Kluge olmak üzere, yeni Alman Sineması'nın savunucuları, en önemli kaynak olarak Frankfurt Okulu'nu ve temel argümanlarını kullandı. Federal Alman toplumunun hem Nazizme, hem de sonrasında kolaylıkla restore edilen Amerikan tarzı kapitalistleşme karşısındaki duyarsızlığı, 'yabancılaşma' nosyonunun 'yeni sinema'nın köşe taşı olmasını sağladı. 1960'lardan 1980'li yılların sonuna kadar 'yeni Alman Sineması' kapsamında değerlendirebileceğimiz filmler, 'teknoloji' ve üreten sınıfların teknoloji üzerinden büyüyen yabancılaşmalarını konu aldı. Ancak filmlerin ortak bir diğer özelliği, teknolojinin yalnızca edilgen bir kitle kültürü ve taklit dünyası yaratmaya değil, 'bilginin kitleselleşmesi'ne de hizmet edebileceğine dair Benjaminci iyimser fikri de benimsemiş olmalarıydı. Biz bir üretim yasası olduğunu söylüyoruz. Bir işçi bir şey üzerinde çalıştığında o şey kendisine aittir. Birinin elinden üzerinde çalıştığı bir şeyi almak haksızlıktır bizce, üzerinde asıl çalışılması gereken, özel yaşamın en mahrem alanlarında bile işleyen bu üretim alanıdır; çünkü 1933'teki çöküşün kökenleri onun içinde mevcut... 1933'den beri süren bir mücadele içindeyiz. O zamandan beri hep aynı temayı işlemeyi ve aynı soruyu sormayı sürdürüyoruz. Alexander Kluge, 1966'daki ilk filmi Abschied von Gestern 'de Almanya'nın kendi tarihinden kolayca kaçamayacağını Doğu Almanya'dan Batı Almanya'ya kaçan bir Yahudi kadının çaresiz toplumsallaşma çabasını beyazperdeye yansıtarak gösterir. Volker Schlöndorff ise 1966 yılı yapımı filmi Der Junge Törless'de iki Yahudi kökenli öğrenci üzerinden Alman tarihiyle yüzleşmektedir. Film, Hitler döneminde sessiz kalan geniş orta-sınıfların suçlarını yüzlerine vurmayı amaçlamaktadır ve bu eleştiri 'yeni Alman Sineması'nın değişmez temasını oluşturacaktır. Straub ve Huillet çifti, Alman tarihiyle hesaplaşan filmlerine Brechtyen yabancılaştırma efektlerini başarıyla yerleştirdiler ve Hollywood'un ortaya çıkardığı tüm geleneksel kalıpları yıkmak için deneysel çabaları yükselttiler. 1968 gençlik hareketleri ve talepleriyle kesişen sinematografik gelişim, Alman Sineması, uluslararası alanda da sözü edilen bir sinema halini aldı. 1977'de Baader-Meinhoff çetesinin üç üyesinin öldürülüşü, hükümetin sansür ve gözaltı politikalarıyla birleşti ve bu durum Federal Almanya tarihinin en ciddi krizine yol açtı. Aralarında Reitz ve Fassbinder'in de bulunduğu, Yeni Alman sinemasının dokuz önemli yönetmeni, Alman toplumunu ve tarihini sorgulamak adına Deutschland im Herbst (Sonbaharda Almanya, 1978)adlı bir projede yer aldılar ve böylece kriz, yeni Alman Sineması'nın bir kez daha yükselmesi için iyi bir fırsat yarattı. Fassbinder'in ve Wim Wenders'ın Manifestoculardan alarak geliştirdikleri sinema anlayışı, 1960'ların 'yeni Alman Sineması'nı günümüze bağlayan bir köprü vazifesi gördü. İngiliz ve Fransız muadilleriyle beraber Dünya Sinemasını derinden etkileyen 'Oberhausen' ve 'Yeni Alman Sineması' günümüzde de sertliğini yitirmeyen kriz anlarında başvurduğumuz muhalif bir sinema olma özelliğini sürdürüyor. Özetle aradan geçen 50 yıla rağmen 'Oberhausen'in hayaletinin dünyayı halen dolaştığı söylenebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/oblomov-icin-onsoz/", "text": "Bazı insanları anlamanın imkanı yok, buna inandım artık... Hatta inanmakla kalmayıp marifetmiş gibi anlayamadığım bir adamın yanında çalışmaya başladım. Uzun zaman düşündüm; bir günah işledim mi diye. Bulamadım sorunun yanıtını. Gerçi var günahlarım, öyle büsbütün de günahsız değilim. Çocukken konu komşunun bahçesine dalıp erik çaldım, ergen oldum, konu komşunun karısını kızını gözetledim, biraz büyüdüm, konu komşunun karısını kızını ayartmaya çalıştım. Okulda yere kalem atıp komşu kızlarının, annemin arkadaşı olan öğretmenlerin bacaklarına baktım... Kopya çektim, yakalanmadığım için günahı olduğunu sanmıyorum... Ama bunların hiçbiri patronum olacak adamla çalışmamı gerektirmiyor Allahım... Ama madem köyü-kasabayı, bahçeyi-çiti bırakıp geldik buraya ekmek parası, edebiyat sevdası diye; katlanacağız artık bu adama. Baharın gelmesiyle bizim patron da işleri hızlandırma kararı aldı anladığım kadarıyla ve cemrelerin tamamlanmasıyla birlikte, kalınca bir kitap getirip masamın üzerine bıraktı. Her zamanki meymenetsiz bakışıyla Şuna bir önsöz yazsana... dedi. Ne yapacaksın, ekmek parası diye ses çıkartamadık tabii, kabul ettik haliyle. Şunu hep merak etmişimdir; kalın kitapları kim okuyor arkadaş? Bilen biri varsa bana söylesin. Çünkü inanın nefret ediyorum kalın kitaplardan. Hem taşınması zor, hem okunması... Haliyle kalın olduğu için de pahalı oluyor ve satmıyor kitaplar. Bunun bir dengesini bulmak lazım acilen. Oblomov yataktan çıkmıyor, o yataktan çıkmadıkça benim uykum geliyor. O uyuyor, ben uyuyorum, rüyamda da önsöz yazdığımı görüyorum. Aslında bakmayın böyle dediğime Oblomov özünde iyi insan. Değişen dünyanın yenik doğmuş bir insanı. Bildiğiniz gariban yani. 1850'lerin değişim Rusya'sında feodalizmin yarattığı son kurban belki de... Gonçarov, Rus insanını çizer Oblomov'la. Onun yok oluşunu seyrederken, ortaya yeni çıkan sınıfı da hayranlıkla izliyor. Güvendiği insanlar tarafından dolandırılır Oblomov, hatta bu dolandırma olayı, bir anlık değil süreklidir. Kahya ve onun adamı çiftlikte kazanılan paranın büyük bir kısmını kendi ceplerine indirirler. Aşık olur Oblomov, kendinden yaşça küçük bir kıza; Olga'ya. Yatağından kalkar, yaşamın içine katışır, hatta bununla kalmaz artık işlerin başına geçmesi gerektiğini bile düşünür, ama işler onun zekasının ve yeteneğinin çok üzerindedir. Olga, bu yitirmiş, ama güzel konuşan ve iyi niyetli adamla evlenme planları yaparken, Oblomov aşkın büyüsünden sıyrılıp kendi gerçeğiyle yüz yüze geldiğinde genç ve güzel bir kadını peşi sıra koşturmanın, kendi gibi onun yaşamını da altüst etmenin doğru bir davranış olmadığına karar verir ve evlilik işi yatar. Bu onun sade dünyasında büyük bir çalkantıdır. Hatta onu altüst edecek büyük bir harekettir, ama Gonçarov'un uygun gördüğü en ağır darbe bu değildir. Sonraları Olga ve Stolz evlenirler. En yakın arkadaşı doğuştan bir burjuva olan Stolz, Oblomov'un son yaşam sevinciyle birlikte olur ve bu darbenin ağırlığı içinde Olga için en hayırlısı olduğunu düşünür Oblomov. Oblomov iyidir, erdemlidir, sevecendir, ama bir kahraman değildir. Kitaptaki tek tembel de o değildir; bir de Oblomov'un yanından ayırmadığı uşağı Zahar vardır. Çalışacak yetenekleri ve meziyetleri vardır, ama o bunların hiçbirini yapmaz, efendisi gibi yatar. Onun ayrılmaz bir parçasıdır ve son ana kadar da kendisini terk etmeyecek hatta romanın son sözünü de o söyleyecektir."}
{"url": "https://futuristika.org/oggi-niente-bugun-hicbir-sey/", "text": "Oyun biletleri temsil günü 18:00'dan itibaren FKM'den alınabilir! Koreograf İlyas Odman'ın geçtiğimiz Mayıs ayında İtalya'nın Floransa kentinde düzenlenen Uluslararası FABBRİCAEUROPE Festivali'nde gösterim ve yapım desteği almaya hak kazanan ve ilk gösterimini aynı festivalde gerçekleştiren Bugün, hiçbir şey.../ Oggi, niente... adlı yeni çalışması Kumbaracı 50'de. Kişinin ölüm gerçeğini ve onu takip eden yas sürecini konu edinen sahneleme, İtalyan yazar Cesare Pavese'nin Yaşama Uğraşı adıyla yayınlanan günlüğünden esinleniyor. Dansını nesneler, gelenekler ve anılar üzerine kuran dansçı İlyas Odman, sahnede geride bırakılmış ve kırılgan bir karakter kurguluyor. Videolarını İtalyan INFLUX. IT video art insiyatifinin müziklerini İngiliz Hana Koriech'in üstlendiği çalışma İtalya'nın değişik şehirlerinde düzenli olarak gösterilmeye devam ediyor. Moving_Movimento, a project by Fabbrica Europa, Santarcangelo dei Teatri, Cantieri Culturali di Prato, Giardino Chiuso/ Teatro dei Leggieri, San Gimignano, Movi|mentale, Interno 5, CDTM, Napoli, Fondazione Teatro Vittorio Emanuele, Noto programı prodüksiyonu ile gerçekleştirilmiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/ogretmen-ogrencisini-ariyor/", "text": "Bu hikaye yarım milyar yıl önce geçiyor. Hayal edilmeyecek kadar uzun bir zaman önce, bizim tarafımızdan tanınamayacak bir durumda olduğu zamanda. ... Karada, rüzgar ve toz dışında hareket eden hiçbir şey yoktu. Rüzgarda sallanan tek bir çimen yaprağı, öten tek bir cırcır böceği ve gökte süzülen tek bir kuş bile yoktu. Bütün bunlar, onlarca milyon yıl sonra, gelecekte olacaklardı. Denizler bile ürkütücü biçimde durgun ve sessizdi. Çünkü omurgalılar da, onlarca milyon yıl sonra, gelecekte ortaya çıkacaklardı. Ama tabi ki halihazırda bir antropolog vardı. Antropologsuz bir dünya neye benzerdi ki? Yine de o, canı sıkılmış ve hayal kırıklığına uğramış bir antropologdu. Çünkü gezegen üzerinde her yere giderek görüşme yapacağı birini aramıştı ve sırt çantasındaki bütün kasetler gökyüzü kadar boştu. Fakat bir gün, canı sıkkın bir şekilde okyanusun kenarında dolaşırken, okyanusun sığ sularında, yaşayan bir canlıya benzeyen şeyi gördü. Pek abartılacak bir şey değildi, sadece peltemsi bir su kabarcığıydı, fakat yaptığı bütün yolculuklar boyunca gördüğü tek olası malzemeydi. Bu yüzden, dalgalarla birlikte aşağı yukarı hareket eden canlının bulunduğu tarafa doğru, sığ suda yürüyerek gitti. Yaratığı kibarca selamladı ve nazik bir biçimde karşılandı; çok geçmeden ikisi iyi arkadaş oldular. Antropolog, elinden geldiğince, hayat tarzları, gelenekler ve adetler alanında eğitim gören bir öğrenci olduğu anlatmaya çalıştı ve yeni arkadaşından bu tür bilgiler rica etti. O da bunu seve seve verdi. Yaratılış efsanesi de nedir? diye sordu yaratık. Bunun üzerine, yaratık hiddetle son derece ciddileşti -en azından peltemsi bir su kabarcığının yapabileceği kadar- ve toplumunun bu tür hayal ürün hikayeleri olmadığını söyledi. Muhakkak, muhakkak. diyerek antropolog ona katıldı."}
{"url": "https://futuristika.org/oguz-atay-ile-oyun-oynamak/", "text": "Oyun, günlük yaşamdan farklı olma bilincini taşıyor bir nevi, istem doğrultusunda ama kuralları ile uygulanabilen, belirli bir amacı, heyecan ve sevinç çerçevesinde deneyimleten bir uğraş oluyor. Oyun'a bu şekilde bakmak, hayatın da başka bir düzenek olduğunu anımsatıyor bana. Bugün, gelişim arzusunun sonsuzluğu yaşamı oldukça pratik bir deneyime çevirdi. Doğaya uyum sağladık, doğa da bizi garipsemiyor artık, çünkü onu son derece dönüştürdük. Dünya artık bizim doğal ortamımıza döndü. Yiyecek temini tarıma geçiş ile planlı, depolanabilir bir hal aldı ve insana üzerine düşünecek çok fazla şey kaldı uzun zamandan beri, hala gelişiyoruz. Evler dönüştü, insanlar ve ürettikleri kurumlar dönüştü, yapılar dönüştü, inançlar dönüştü, kimlikler dönüştü. En azından açlıktan ölmek, vahşi bir hayvan ile karşılaşmak ya da sırf bizden daha güçlü diye sahip olduklarımızı alabilecek insanlar yok. Hayatta kalmak artık başka bir oyun ve biz de bunu öğrenmeyi hayal ediyoruz. Kuralları doğal yolla tayin edilmiş olan oyunu öğrenmiyoruz, yaşama biçimi olarak oyunu öğreniyoruz. Oyun bir nevi insanı hayata alıştıran, bir hayatının olduğunu anlatan ve zor tercihler ile onu karşı karşıya getirecek korku dolu bir kurgunun yolu, pratik, hızlı ve işlevsel. Sen, sen, sen odama! Sen dışarı! Sen şu'sun sen bu! Sen bana lazımsın! Sen ne halin varsa git onu gör! Sen kendine gel! Sen benim kim olduğumu biliyor musun? ... Bu gibi ötekiler ve benler ve de senler yaratılıyor. Okullarda, hastanelerde, iş yerlerinde aile içinde aslında bir arada durmaya, vakit geçirmeyi denediğimiz her yerde. Artık okula başlıyorsun, Şimdi askere gitme vakti, Okulunu bitirip kendi ayakların üzerinde dur, Peki, sen bu yaşta şunu, şu yaşta bunu yap'.' Bunlar ve benzeri klişeler, biçim ve söylem değiştirmiş, dolanıyor. Bunlar hepimizin yaşıyormuş gibi yaptığı, aslında kulak asmadığı ama yaşadığı şeyler ve yapay doğa ile insanın oyunu başlıyor böylelikle. Öğrenmek ve hayatta kalmak için değil, büyümek için oyun oynuyoruz. Bir direnme, savunma, uyanma biçimi olarak oyun'u kullanıp, yabancılaşma ve ironilerle karakterlerini besliyordu. Oyun, bizim toplumlarda, bireylerin sosyal yaşamla, modern alışkanlıklarla, disiplinci kurumlarla ilişkisinde bir uyum sağlama aracı haline geliyor. Çocuğa, hayatı öğreten oyun, bir yetişkinin de sosyal hayatındaki ayrımları belirliyor. Kurumlar arasında, sürekli form değiştirmesi gereken modern birey, bir sahneyi andıran bu alanda nerede nasıl davranması gerektiğini bildiği oranda itibar kazanıyor. Söylemesi gereken kelimeler belli ve birey bu repliklerle iyi bir performans gösterebildiği oranda başarılı oluyor. Bu sahne tasarımı, değişiyor, her grup ve cemaat için bir ritüel zenginliğine olanak sağlıyor. O nedenledir ki Atay, Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor derken, dilin bizi temsil etmediğini, sahnedeki performansımızın beni anlamadaki yetersizliğini vurgular. Benzer şekilde, gerçek, insanların bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür cümlesi, sahne performanslarının, yaptıklarınınbireylerin iç dünyalarını, sıkıntılarını ve duygularının yanında seyircinin gözündeki gerçekliğin yüzeyselliğini ön plana çıkarma amacı taşıyor. Böylelikle, modern insanı anlamak doğrultusunda anahtar bir metodoloji olarak oyun'un işlevi sahne arkasında kalan, bir dizi çoklu davranma biçimi oluyor. Bireylerin, birbirinden uzak ama bir o kadar da yakın alanlardaki bu belirlenmişliği tüketim dünyasının alışkanlıklarına adapte edilmiş, bir tükenme biçimi olarak çoğul insanı yaratıyor, kimsesiz bir çoğul insan. Birey, aynı gün içerisinde çok farklı sahnelerde, çok farklı rolleri başarıyla oynayabilmeyi hedefliyor. Kendi kaydını tutması zorlaşıyor bireyin, onu belki günlükler kurtarıyor, belki her gün gidip yan yana oturduğu iş arkadaşları, çoğunlukta çocukluğunu anımsayabilen birileri... ve birey bir biçimde yapay bir oyuna kurallarını ezbere biliyormuş gibi rahat ve bir o kadar da tedirgin başlıyor. Çoğunlukla bir duyduğu da bir duyduğuna uymuyor. Klişeler pratik karşılığını kolay vermiyor bildikleri de uçucu hislere dönüyor. Olması gerekeni izliyor, düşünüyor, hatırlamaya çalışıyor ve deniyor. Oğuz Atay'a oyun bozan diyorlar, kabul edilen ilk insandan bu yana belki de öğrenme biçimimiz olan 'oyun' ile bugün karşılaştığımız kurumlar ve prosedürler dünyasında 'oynamanın kuralları' nı anlatmaya çalışmasından ileri geliyor bu. O düşünülen ve düşlenen dünyanın kurallarını kıyaslamış ve ortaya çıkan dengesizliği anlatmıştır. Hem de en az bir defa bu döneme şahit olmuş her bireyin hissedebileceği kadar anlatmıştır. Tutunamayanlar romanında, okulda söylenenler ile evde söylenenler arasındaki çelişkiyi farkeden karakteri Selim Işık, babasına bu durumu anlatınca, gerçek üzerinde yaşanan bu farklılığı babasının dur bakalım hele diyerek geçiştirdiğini anlatıyor. Bu nedenle romanda, iki sahne arasındaki bu uyumsuzluklar dur bakalım helecilik olarak alaya alınıyor. Gerçeğin kayganlaştığı bu anlar, aynı zamanda oyunun başlama zeminini gösteriyor. Durun bakalım hele. Böylelikle, sessiz veya uyumsuz anlar, oyunla geçiyor. Oğuz Atay'a oyun bozan diyorlar, kabul edilen ilk insandan bu yana belki de öğrenme biçimimiz olan 'oyun' ile bugün karşılaştığımız kurumlar ve prosedürler dünyasında 'oynamanın kuralları' nı anlatmaya çalışmasından ileri geliyor bu. O düşünülen ve düşlenen dünyanın kurallarını kıyaslamış ve ortaya çıkan dengesizliği anlatmıştır. Hem de en az bir defa bu döneme şahit olmuş her bireyin hissedebileceği kadar anlatmıştır. Tutunamayanlar romanında, okulda söylenenler ile evde söylenenler arasındaki çelişkiyi farkeden karakteri Selim Işık, babasına bu durumu anlatınca, gerçek üzerinde yaşanan bu farklılığı babasının dur bakalım hele diyerek geçiştirdiğini anlatıyor. Bu nedenle romanda, iki sahne arasındaki bu uyumsuzluklar dur bakalım helecilik olarak alaya alınıyor. Gerçeğin kayganlaştığı bu anlar, aynı zamanda oyunun başlama zeminini gösteriyor. Durun bakalım hele. Böylelikle, sessiz veya uyumsuz anlar, oyunla geçiyor. Bu durumda, yaşananların doğru fotoğrafını gerçek değil oyun yakalıyor. Zira, gerçek ya da kelimeler, bütün bu uyumsuzlukları öldüren, yok eden/ yok sayan bir cinayet iken, oyun, bu uyumsuzlukları, sessizlikleri canlandıran, günlük hayata katan bir sapkınlık hali oluyor. Oğuz Atay da sanat alanında, oyunbozanlık yapıp, sahne arkasına da mikrofon uzatıyor. Atay, Oyunlarla Yaşayanlar'ın tasarımına giriştiği dönemde günlüğüne Games People Play' i yeninden inceleyelim notunu alıyor. Eric Berne tarafından yazılan ve Türkçe'ye Hayat Denen Oyun adıyla çevrilen kitap insan ilişkilerinde davranış kalıplarını inceliyordu. Bu çalışmasında oyunları; yaşam oyunları, evlilik oyunları, sosyal toplantı oyunları, cinsel oyunlar, yeraltı dünyası oyunları, uzman kişilerin danışma toplantısı oyunları, yer altı dünyası biçiminde kategorize eder. Ona göre sayılan oyunların tümünde insan gerçek benliğinin dışına çıkarak oynar. Atay'ın eserlerinde de oyunun, kurgusal, biçimsel ve düşünsel anlamda önemli bir yeri vardır. Oyun'u derdini ifade etme biçimi, düçüncelerini yazı yoluyla neredeyse somut kılma tekniği olarak ele aldığını fark ettiriyor. Oğuz Atay'ın Türk edebiyatında aralanmaya çalışılan bir kapıyı ardına kadar açtığı dile getirilir. Bu açılım, 20. yy'ın ilk yarısında Batı edebiyatında gerçekleştirilmiş olan 'modernizm' adını alan büyük estetik dönüşümdür. Romantizm ve biçimcilik anlayışına köktenci bir değişim getirir. Türk edebiyatı kendi kabuğundayken, dünya'da Joyce, Kafka Proust, Woolf gibi yazarlar öncülük ediyordu. Bu değişim dönemsel etkiler ve tarihsel izler ışığında bir tepki de barındırıyordu. 60'lı yıllar Batı'da büyük toplumsal çalkantıların yaşandığı bir dönemdi. Kapitalist düzene, teknoloji kültürüne, yeni bir etiğin taşıyıcısı olan tüketim toplumuna karşı hem siyasal hem de sanatsal düzlemlerde güçlü bir başkaldırı yaşanıyordu. Türkiyede'de öğrenci ayaklanmaları, kanlı olaylar, idamlar ve askeri darbelerin dönemine denk geliyor. Tam da cumhuriyet algısının yerleştirilmeye benimsetilmeye çalışıldığı, toplumcu içerikli köy romanlarının baş tacı edildiği türk edebiyatında, Oğuz Atay yaşanmakta olan siyasal, sosyal, kültürel çatlamayı bireylerin içsel aynalarıyla yazmaya başlıyor. 20. yy'da modernizm çerçevesinde yaşanan, kapitalizm kriziyle yükselen refleksif tavırlar, kendi sanatsal ve edebi dilinde yer buluyor. Toplumda ideolojik kutuplaşmalar, kültürel kargaşa, beraberinde yaşanan devlet krizleri toplmudaki çözülmeyi, insan ilişkilerinde 'yabancılaşma' ve 'gerçek' kavramlarının zemininin sesini yükseltiyor. Bir yanda kurtuluş, birlik ve tüketim anlayışları dururken, diğer yanda savaşın, modernizmin ve toplumsal çözülmenin merkezinde 'modern bir kent insanı' olmaya çalışan bireylerin varoluş sancıları duyuluyor. Oğuz Atay demiştir ki, siz insansınız. Ne yapıyorsanız yaparsınız, içinize sizden öte sizden ziyade açılan bir dünya var, ve bu iç dünyaların toplandığı, parçalandığı, kaybolduğu duygular, hisler... Bu aslında yapay ve kuralları yokmuş gibi görünen ya da herkes için aynı sayılan bir oyundur der. Bir nevi danışıklı dövüştür, bireyin toplum karşısında aleyhine çevirilmiş bir danışıklı dövüş. Benim aklım buradan sonra biraz bulanıyor, canım sıkılıyor, yalnız hissediyorum ve belki de oyun'a dair yapılan en klişe metaforu çağırıyor: Bütün dünya bir sahnedir ve bütün erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu; girerler, çıkarlar."}
{"url": "https://futuristika.org/oguz-atay-makineler-ve-insanlar/", "text": " Oğuz Atay'ın arkadaşı Bülent Korman'a gönderdiği mektuptan."}
{"url": "https://futuristika.org/oguz-sonmez/", "text": "Bilinen ifade sivil itaatsizlik olmasına rağmen, sivil kelimesini, toplumun diğer bir kesimini karşısına aldığı ya da dışladığı için kullanmaktan yana değilim. İtaatsizlik, toplumsal değişimin ya da bireyin kendi yaşamını özgürce sürdürme arzusunun önüne geçen/geçirilen; gelenek, buyruk, hukuk gibi statükocu yapılanmalara karşı geliştirilen bir direnmedir. 'Hayır' demedir. - Eylemin kendisi açık olup, öncesinde bilinen iletişim yollarıyla, topluma açık ve anlaşılır duyurusu da yapılır. Gizlilik ya da yanlış anlamaya yolaçacak davranışlardan sakınılmalıdır. - Eylem şiddet içermez. Şiddetin olmaması, yönetenlere yönelik bir rüşvet olarak algılanmamalıdır. Esas olan tüm toplumun katılımının sağlanmasıdır. - Toplumun genel adalet anlayışına dayanır. Bu ise, hem toplumun hem de bireyin çıkarlarının gözetilmesini ifade eder. Örneğin; bir vicdani retçinin öldürmeme isteğinin toplumun çıkarlarına aykırı olmadığı gibi. Aslında savaşı topluma dayatmak suç olmalıdır. Bu mantık, birey için olduğu gibi toplumsal gruplar ve azınlıklar için de geçerlidir. - Eylemde çifte standart olmaz. - Eylem bir sistem projesi/tasavvuru sunmaz. İktidarı hedeflemez. - Eylem meşruiyetini yasalardan değil toplumun adalet anlayışından alır. Bu anlamda yasadışıdır da. Ancak eylemde; gerek bu durum ve gerekse de bu niteliklerin herhangi birinin diğerinin önüne çıkarılmasına izin verilmez. - Eylemciler, eylemin bedellerine katlanacaklarını bilirler. - Eylem, varolan hukuk sisteminin ya da otoritenin kabulünü değil aksine varolan statükoya karşı bir direnmeyi ifade eder."}
{"url": "https://futuristika.org/okult-ve-folklorik-korkunun-kisa-tarihi/", "text": "Tarihi daha eskiye dayanan ve genel olarak çok irdelenmiş sessiz korku geleneğinde gerçek bir dokümantasyon parçası olmanın getirdiği o sinir bozucu duygu vardır. Şüphesiz o zamanlar bundan habersiz olan Benjamin Christensen'in Haxan: Witchcraft Through The Ages (1922) adlı filmi, Sam Raimi'nin The Evil Dead (1981) adlı eserinde Ash'in The Book of the Dead adlı eserini bulmasına; bazı antik merakların veya eserlerin keşfini anımsatan biçimde sızışı, bu tesadüfi yönü somutlaştırır. Haxan, gerçek bir buluntu filminin aurasına sahip; kara büyü ve şeytana tapma, seks ve ölüm dünyasını araştırmaya meraklı olanlara hakiki bir uyarı havasındadır. Filmden önceki yıl İskandinavya, Victor Sjöström'ün halk efsaneleri ve masallarındaki potansiyele işaret eden ancak daha metaforik amaçlar için kullanan The Phantom Carriage adlı eseriyle korkuya damgasını vurmuştu. Yine de, şaşırtıcı ve yenilikçi bir film yapımcılığı eseri olan Haxan, hem okült korku hem de folk horror'un doğumunu tematik olarak inceleyen, büyücülük hakkında muğlak bir belgesel olarak dikkat çeker. Film, inanç sistemleri ve onları takip eden insanların eylemlerini nasıl kontrol ettikleri ile ilgilidir. Hem büyücülük çevresindeki hem de içindeki dünyayı belgeleyerek bu insanların sözde uygulamalarına bakar ve merakımızın gidermek için onları yeniden canlandırır. Şeytanlar, iblisler, kurbanlar, ortaçağda kazık çakmak, büyücülük, eski işkence yöntemleri; hepsi oradadır. Film gerçekçilikle ilgili olduğu fikrinden uzaklaşamamak için çabalarken, aynı zamanda bilgilendirici bir eser olarak da işlev görür. Christensen'in çalışmasında gerçeğin çarpıtılması, korku içinde okültün olasılıklarına yol açan, fark edilebilir bir fantezi yaratmak içindir. Kötülüğün insanlar aracılığıyla yaratıldığı düşüncesi, onların inançları ve bilimsel anlayışlarının eksikliği ile nitelendirilen eylemleri, alt türlerin kendilerini içine gömecekleri ve tekrar tekrar geri dönecekleri, belirli dönemlerdeki filmleri, toplulukların tarzlarını ve farklı pagan inanç biçimlerini temel alan bir şeydir. Haxan'ın ilk etkisi, sessiz filmin seslere eklemlendiği dönemin sonuna doğru ortaya çıkan ilk dalga korku filmlerindeki etkisi barizdir, alt türler için çok önemli olmasa da. Doğaüstü olaylara ilişkin aynı his F. W Murnau'nun Nosferatu (1922), Carl T. Dreyer'ın Vampyr (1931) ve Robert Weine'in The Hands of Orlac (1924) adlı eserlerinde de görülmektedir ancak bunlar Haxan'ın mistisizmini veya gerçek anlamda gizli doğasını yakalayamaz. Paul Wegener'in Der Golem (1920) adlı eseri de folklor üzerindeki potansiyel korkuyu öngörmüştür, ancak iyi yapılmış bir film olmasının yanı sıra, alt türleri ileriye taşımak için pek bir işe yaramamıştır. 1940 'lardaki korku patlamasına kadar Haxan tarafından keşfedilen temaları gerçekten göremedik aslında. Hiç şüphesiz, Gotik edebiyatın yaygınlığının etkisiyle olsa, Tod Browning'in Drakula'sından (1931) bu yana Universal'in egemen olduğu sadece canavarlarla ilgili filmlerden gına gelmişti stüdyolara. Daha ilginç ve yeryüzüne dair korku çalışmaları belirmeye başladı. Ancak bundan önce, Bela Lugosi, Victor Halperin'in Ak Zombisi'ndeki (White Zombie, 1932) gizemli, daha spesifik olarak voodoo hakkında belirsiz bir şekilde araştırma yapıyordu. Ancak bu voodoo avantajı hem ona hem de Hammer'ın Zombi Vebası'na (Plague of Zombies, 1966) kriterlerimizden farklı bir özellik vermektedir. Haxan'ın öncü olduğu mıntıkada ilk başarılı girişim RKO ve yapımcı Val Lewton'un stüdyoları oldu. İlk yeni okült korku dalgasını tanımlayan bir avuç film üreten Lewton ve yönetmen Jacques Tourneur, okült temaları göz önünde bulundurarak gerilim filmleri yaptı. Bununla birlikte, bu yeni karışıma, Haxan'ın bir dönemi çağrıştıran o orijinal önermesinden uzaklaşan yeni ve nefes açıcı bir yön de eklendi. Haxan'ın sonu, Lewton'un sonradan ne yarattığına işaret eder; yani, modern zamanın insanına tematik olarak yönelmekve onun okülte olan merak duygusuna oynamak. Kedi Kız (Cat People, 1942) açık bir şekilde okült eylemlerle ilgili olmayabilir, ancak ana karakterin sahip olduğu varsayılan özellik, memleketi Sırbistan'daki folklor hikayelerinden gelir. Daha çok okült tema ile uyumlu olan Yedinci Kurban (The Seventh Victim, 1943), kayıp kız kardeşini ararken yeraltındaki bir satanist tarikatı ortaya çıkaran genç bir kadını takip eder. Bu, normalde güven duyulan gelenek fikrinin korkulacak bir şey olarak ifşa eden ve sosyolojik olarak filmdeki karakterler için korkunç bir kavrama dönüştürmenin ilk adımı olur. Bu fikirler bazen okült korkuda ortaya çıkar, ancak folklorik korkuya tam anlamıyla hükmeder. Lewton yapmasaydı bile, folklorik korkunun mini dirilişinin Jacques Tourneur'ün Şeytanın Gecesi (Night of the Demon, 1957) adlı eserinde zirveye çıktığı görülebilir. M. R. James'in Rün Dökümü kısa filmine dayanarak, Haxan'ın ana temalarının mükemmel şekilde yeniden metinleştirilmesidir. Şeytanın Gecesi filminin devamında Londra'da bir konferansa katılan bilim insanı Dr. John Holden gizemli dolandırıcı Dr. Julian Karswell'i ifşa ediyor. Karswell modern bir cadı olarak görülebilir. Okültün, burjuvazi yaşam tarzlarına bağlanmasının ilk örneğidir. Bu tür daha sonraki yıllarda pekiştirilecektir. Lanetler okunur ve bir iblis çağırılır, hepsi Tourneur tarafından detaylara dikkat edilerek yönlendirilir, bu da Şeytanın Gecesi'ni Haxan'ın demonik tahayyülünün ilk gerçek büyük takipçisi yapar. Bundan sonra, 1960'ların başlarındaki kara büyü ve okült eylemlerin kullanımını basit ev içi meselelere zekice nakleden Sidney Hayes'in Kartal Gecesi (Night of the Eagle, 1962) gelir. Genel olarak hakkı yeterince verilmemiş Kartal Gecesi, Haxan'ın cadılarınca ortaya konan kaosa hayranlıktan ziyade, ev halkına yönelmeye çalışan kara büyünün insana dair tarafını gösterir. Belki de benzer başlığı nedeniyle, film cinsiyet ilişkilerinin ve gücün en Freudçu ayrıntısına kadar zengin ve akıllı bir analizine sahip olmasına rağmen, Şeytanın Gecesi'nin gölgesinde kalır. Hammer, 1966 tarihli Cadılar adlı filmde de cadı rolünü üstlenmişti ama bu, türün başka bir özelliği haline gelecek daha üst sınıflara ait unsurlarla başarılı bir şekilde bağlantılıydı. Bundan sonra, büyücülük zenginlerin ve boş zamanların eğlencesi haline gelir. Hammer Horror'un Şeytan Yollarda (The Devil Rides Out, 1968) adlı eseri, neredeyse her karakterin bir malikaneye sahip olması ve satanizm ve büyücülük hakkında bir şeyler bilmesi ile bunun mükemmel bir örneğidir. Filmin adından da anlaşılacağı gibi, öte dünyadan her türlü iğrenç yaratık çağrılsa da bu filmin merkezinde Şeytan'ın kendisi var. Şeytan yavaş yavaş keşfedilmesi gereken moda bir tema haline gelmektedir, sadece okült korkuda değil, aynı zamanda birçok ana akım korku filminde de. Roman Polanski'nin Rosemary'nin Bebeği (Rosemary's Baby, 1968), herhangi bir büyücülüğü göstermek için ayrılan ekran süresi çok az olmasıyla tam kıvamında bir okült filmdir. Karakterler yine zengindir ve bu eğilim garip bir şekilde diğer büyük Şeytan temalı filmlere uzanır; The Exorcist (1973) ve The Omen (1976). Haxan'ın demonik havası modern zamanlara uyum sağlamıştır ve toplumun en zengin ve tartışmasız en aşırı kesimlerinde kendini bulur. Bu, Haxan'ın karakterlerinin tam zıt kutbudur, ancak okülte ilgi ve zenginlik arasındaki bu bitişiklik doğal bir ilerleme gibi görünmektedir. Bu filmlerin karakterleri bu iğrenç eylemleri can sıkıntısından yapıyor gibi görünürler ve Şeytan, başlangıçta hepsi doğuştan kötü olmasa da, Polanski, Freidman ve Donner filmlerinde zengin olmak için çabalamamış, tembel varlık görülür. Folklorik korkuya geçmeden önce izlenecek son bir film bir boşluğu kolayca kapatır. Piers Haggard'ın Şeytanın Pençesindeki Kan (Blood on Satan's Claw, 1971), birbirine çok benzeyen iki alt tür arasında mükemmel bir kesişme noktasıdır. Yine Şeytan çağrılmaya çalışırlar, ancak bu, önceki filmlerden daha çok Haxan geleneklerine uygun ilerler. Ortaçağ Britanya'sında geçer ve film o döneme zar atar, neredeyse izleyiciden Şeytan çağırmanın gerçek bir açıklaması olduğuna inanmasını talep eder. Ayrıca, insanların kötülüklerin gerçek güçleri oldukları ve eylemlerinin nedenini aslında yanlış yönlendirildikleri şeklinde alışılmadık folklorik korku mesajını da ekler. Kırsal kesim ortamı ve Winstanley (1976) tarzı görselleriyle bile, izole edilmiş bir inanç sisteminin çıldırmış olmasının dehşeti ana konudur ve bu yönler, Christensen'in filminin idealleri doğrultusunda devam ederken folklorik korkunun okült gelenekten farkının veren detaylardır. Folklorik korku, İngiliz filmleriyle o kadar eşanlamlı bir alt türdür ki, doğumunu İsveç/Danimarka yapımında bulmak şaşırtıcıdır. Haxan'ın kırsal topluluklardaki eski yaşam biçimlerini ve okült gelenekleri anlatmasının alt türün doğumuna yol açtığına dair şüphe yoktur denebilir. Altmışlı yılların sonları, müzik sahnesinde meydana gelen folk havasını merkeze alan bir avuç filmin yayınlanmasıyla türün oluşmaya başladığı dönemdir. Tigon Films bunların en belirgin ve en iyilerinden bazılarını yapar. Şeytanın Pençesindeki Kan'ın gizli bir üstünlüğü olabilir, ancak Michael Reeves'in Cadı Avcısı (Witchfinder General, 1968) tüm bunları göz ardı eder ve Mathew Hopkins'in cadı avına bakışına kendi gerçeğini dayar. Hüküm giymiş cadıların Haxan'da gösterilen vahşeti ve işkencesi bu kanlı filmde en aşırı uçlara taşınır. İnsanlar yine davanın asıl güzergahı gibi görünür, onların okült üzerindeki paranoyaları ise filmin en saf türden folklorik korku örneği olarak işaretleyen kıyıma sebep olur. Tigon benzer türde birkaç film yaptı ama bu iki filmin kalitesiyle asla tam olarak eşleşmedi. Reeves'in Büyücüleri (The Sorcerers, 1967), Ray Austin'in Bakire Cadısı (Virgin Witch, 1972) ve Vernon Sewell'in Kızıl Sunağın Laneti (Curse of the Crimson Altar, 1968) hepsi folklorik korkunun o pürüzlü kirine sahiptir, ancak potansiyellerini tam olarak yerine getiremezler. Witchfinder General ile bağlantı kurmak için daha iyi bir film, Gordon Hessler'in Ölüm Perisinin Çığlığı'dır (Cry of the Banshee, 1970). Witchfinder General'a bir saygı gibi görünür ancak doğaüstü temaları da vardır. Ken Russell'ın 1971 tarihli Şeytanlar adlı eseri de Fransa'da geçiyor gözükse de işkenceye İngiliz yaklaşımını gösterir. Bahsedilmesi gereken son ve muhtemelen en ünlü İngiliz folklorik korku Robin Hardy'nin Lanetli Ada (The Wicker Man, 1973) adlı filmidir. Bu tuhaf küçük film hakkında çok şey konuşuldu, ancak Haxan'la olan bağlantısı en doğrusu gibi görünüyor. Haxan'ın seyircisini korkutmadaki ana hilesi geçmişi çarpıtarak korku yaratmaktır. Wicker Man bunun yerine günümüzü çarpıtır ve 1970'lerin başlarındaki karşı kültür hareketinin nüvesi olarak hala hayatta ve oldukça etkili bir pagan tarikatını kullanır. Bununla birlikte, Şeytana tapınma yoktur ve filmin temelinde sadece can sıkıntısından ziyade insanların eylemleri için gerçek bir neden yer alır. İnançları, ekinlerin büyümesi için kurban vermesini gerektiriyordur ve Haxan halkının da benzer inanç sistemlerini paylaştığına şüphe yoktur. Bu korku damarı artık zayıf yeniden yapımlarla iyice deşilmiştir. David Keating'in Hammer ile yayımladığı Wake Wood (2011) filminin türe bakışı ve hatta Hardy'nin The Wicker Tree (2010) isimli devam filmiyle folklorik korku iyice didiklenmiştir. İngiltere'den uzaklaşırsak, türde görülen toplulukların izolasyonunun, alt türlerin dışında kullanılan bir mekanizma olduğunu düşünmeden edemez insan. Tobe Hooper'ın Teksas Elektrikli Testere Katliamı'nın (The Texas Chainsaw Massacre, 1974) sonu elbette The Wicker Man filmindeki kurban temasıyla sonuçlanan aynı izole edilmiş cemaatten kaynaklanmaktadır. Amerika, Haxan Film'in ilk çalışması Blair Cadısı (The Blair Witch Project, 1999) ile Haxan'a en bariz selamı yollamış ve sadece Avrupa'nın değil tüm ülkelerin geleneklerinde folklorik korku olduğunu kanıtlamıştır. Charles Laughton'ın Avcının Gecesi (Night of the Hunter, 1955) gibi daha eski filmler bile, farklı bir şekilde başarılmış olsa da, İngiliz folklorik korkusuyla aynı yalıtılmışlık duygusunu veren keskin bir taşra fikrine sahiptir. Özellikle Japon folklorik korkusunun güzel örnekleri vardır. Masaki Kobayashi'nin Kwaidan (1964), Kaneto Shindo'nun Onibaba (1964) ve Kuroneko (1968) diğer bir ülkenin folklorik korkusundaki farklı geleneklerin sadece birkaç örneğidir. Hideo Nakata'nın Ringu'su (1998) bile Henry James stilinde şehir efsanesine dayanır ve modern, kentsel folklorik korku sadece zaman ölçeğinde yer değiştirmiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/oldur-allah-sevmelere-gidek/", "text": " Doktor sana ne dedi Fuad? Demedi mi hekimlerin cihanı sana beynine yapıştır sülüğü, at kendini sefahate. Yapıştırdı Fuad sülüğü küçük soğanına, verdi kendini afyona ve kadına. Karısı Şaziye söylenir durur, hezeyan-ı tazallümisi tek aşkıdır, deyu. Bu sipsivri taşlarla döşenmiş yolda ayağı çıplak koşar adım yürürken; belalar belalısı bir adam gibi, kendini yitirmiş bir ayyaş gibi, kitabının arasında kurutmaya bıraktığı solucanlar ağzının kenarından sarkarken, bağırsağından özgür bıraktığı tenyaları oraya buraya saçarken kendi kendine söylenir durur. Size anlatmaya mecbur değilim sayın efendimiz, perdedar bir inanışa uzak düşmem vesile oldu. Daire-i esbabın teveccühüne lüzum geldiği üzre, bu dünyadaki varlığımı, 'terk-i hayat' tercihinden yana kullanacağım. O atın terkisinde, o atın bokunun kokusunda nizamsız alem görsün ki, kendi kendimin deney hayvanıyım sadece, fazlası değilim. Annen sana ne dedi Fuad? Demedi mi tıkma beni bu tımarhaneye? Etmedi mi bir beddua da ardından, sen de çıldırasılara gelesin Fuaad Fuaad, diye. Bir yandan vurmuyor muydu şakaklarından kendini duvara? Üzerine kapattıkları yüksek tavanlara sarılmış pencereden çıkıp seni takip etmiyor muydu çığlıkları Fuad? Yapıştırdı Fuad sülüğü küçük soğanına, verdi kendini afyona ve kadına. Fuad bu iş böyle olmayacak deyip, ya Allah girdi dükkana. Kesecekti sakalını yahut bileklerini. Kısacık duraksama anında karar verdi sakalını düzelttirmeye. Bilekler bekleyebilir oysa, bilekler ve doğa, bilekler ve bilim, bilekler ve toplum. Kadınlar o kadar beklemez, afyonevindekiler meraklanır ardından Fuad nerede kaldı deyu, ah Osmanlı! Ah anne! Ahlar içinde vahlar içinde hep aynı terane: Çevir dur kitapları kim okuyacak bu kadar yazıyı. Fuad hissetmişti bir an önünde dört yıl olduğunu. Sadece. Ne kadar yazsa yanına kalacaktır, ne kadar anlatsa yarına kalacaktır artık. İçi titremişti bir heyecanla az hüzünle. Berber sakalını inceltirken inceden okşayarak Fuad'ın, Fuad'ın aklında akşama giderken unutmayayım dediği jilet. Fuad'ın aklında bedenini uyuşturacak, zihnini açık tutacak tüm güzellikler. Fuad'ın aklında gözlemler, deneyler, Fuad'ın aklında sonsuz bir uzay, uzay içinde moleküller, yıldızlar, kraterler ve tozlar. Tozlar içinde yıldızlar içinde annesinin sureti, küçük Namık Kemal'in büyük gözleri. Ne hisseder bir çocuk tam ölürken? Ne hisseder bir anne tam tımarhane kapısında oğluna bakarken? Fuad'ın içi Şaziye'den Fransız kadınına koşar gibi kıpraşmalı, heyecanlı, danışıklı bir titremeyle sarılır, berber sakalı elinden kaydırır, ustura boğazında kan damlası oturtup sıyırır, o anda Fuad atar örtüyü üstünden, giyer fesini en vişne çürüğü renginden, atar kendini çözümünü bulmuş her insan evladı gibi en güzel baldırların sıcaklığına. Baldırlar sıcak zatıaliniz gevşek dünya buhranlara yedek şu kedi kokaine muhtaç bu kitap hakkında bahsedilmeye aç sevgili efendim. Ansızın iç yağından verdiği zayiata bakmaksızın emmeye başlar kanını. Uzuvları sararır, müstağni beyni yekun yaşamını yudum yudum tıraş ederken, hayatta taklid, hayatta düzmece, hayatta iğreti, hayatta sathi ne varsa yanıbaşındaki lambanın fanusuna prangalar. Bir velvele, bir patırtı, bir kıyamet, sonrası rivayet. Bedeninin arkı akar da akar kan kırmızı, yüzü kuru bir yaprak rengi, kapısında kadın takunyalarının sesleri zabıtların tekerlek izleri, kaidelere riayet etmeyen Fuad, gündelik itiyatlarından kurtulmuş Fuad, inancın sancağını olacak en tepeye temayülden hissiyattan eyleme taşımış Fuad. Yaptığına müteessir değil, yetişemediğine pişman, tıbbiye yerine toprağa kefenlediler de cırlak bir amentü ile; derler ki, Istanbul'da ardından altı ay ne hükümet ne halk ne de berber kimseler gözünü yummamış. Dirilir de ilim ilim dilimler deyu."}
{"url": "https://futuristika.org/oleg-micheyev/", "text": "Oleg Micheyev, mimarlık eğitimi aldığından mı nedir, moda fotoğrafçılığının üzerinde bir konumda bize göre. Aslında sıradan bir Rus kendisi. Oleg Micheyev, çalıştığı bazı isimler, mekanlar: Dresden Dolls, Stomp, Londra Punk Cemiyeti."}
{"url": "https://futuristika.org/olesiye/", "text": "İstanbul Modern Sinema, 19-29 Eylül tarihleri arasında Ölesiye başlıklı programla, tutkunun hükmettiği hayatların geçtiği 11 filmlik bir seçki sunuyor. İrade ve yargıları aşan güçlü ihtirasların yaşandığı kara sevdalara, tutkudaki teslimiyet kavramına, tutkuyla tutsaklığın arasındaki çizginin kaybolduğu farklı kaderlere bakan programda, sinema tarihinin farklı dönem ve coğrafyalarından örnekler yer alıyor. Ölesiye programı kapsamında Steven Soderbergh'in Cannes'da Altın Palmiye alan ve James Spader'a da En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazandıran Seks Yalanları, Andrey Tarkovski'den Cannes Film Festivali'nde Jüri Büyük ödülü ve FIPRESCI ödülünü kazanan Solaris, Berlin Film Festivali'nden Altın Ayı ile dönen Rainer Werner Fassbinder'in Veronika Voss'u, Jean-Jacques Beineix'nin ilk filmi Diva, Luis Bunuel'in Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülünü alan Viridiana, Zeki Demirkubuz'un Altın Portakal'da En İyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini alan filmi Kader yer alıyor. Programda Sam Peckinpah'ın kült yapıtı Bana Alfredo Garcia'nın Kellesini Getirin, Atom Egoyan'ın Oscar'a aday olan filmi Başka bir Dünya, Kim ki-duk'tan Yay, Roger Michell'in Ian McEwan'ın romanından uyarlanan filmi Dayanılmaz Aşk ve Peter Brosens ile Jessica Hope Woodworth'ün Beşinci Mevsim adlı uzun metrajı da bulunuyor. Los Angeles'ta geçen bu film cinsel hayatları karmaşık dört kişinin hikayesini anlatıyor. Çiftimizin ilişkilerindeki denge, geçmişten bir arkadaşın hayatlarına girmesiyle değişiyor. Cinsel fantezilerin videoya çekilmesi, yalanlar ve sırlarla ilişkiler daha da girift bir hal alıyor. Seks Yalanları, 29 yaşındaki Steven Soderbergh tarafından Los Angeles'a yaptığı bir seyahat sırasında sekiz günde yazıldı ve çekildi. Film beklenmedik bir gişe başarısı yakaladı ve Cannes'da Altın Palmiye ve Spader'a da En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazandırdı. Solaris isimli uzay istasyonundan tuhaf sinyaller gelmektedir. Kozmonot ve psikolog Kris Kelvin bu sorunla ilgilenmek üzere oraya gönderilir. Ancak kendisi de bu büyülü, okyanusa benzer gezegende yaşanan doğaüstü olaylara maruz kalacak, yıllar önce ölmüş karısına kavuşarak kendi bilincinin en karanlık katmanlarına doğru bir yolculuğa çıkacaktır. Rus yönetmen Tarkovski, bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem'in romanındaki bilimkurgu şablonunu kırarak insan-doğa ve hakikat kavramları üzerine kendi fikir ve duygularını aşılayarak bir başyapıt yaratmıştır. Vicdan muhasebesi üzerine derin bir gerilim filmi olan Solaris, Cannes'da hem Jüri Büyük ödülü'nü, hem de FIPRESCI ödülünü kazandı. Altın Portakal'da En İyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini alan Kader'de, Demirkubuz'un 1997 filmi Masumiyet'teki Bekir ve Uğur karakterlerinin geçmişlerine, onları ömürleri boyunca tutsak eden duyguların başlangıcına gidiyoruz. Tanışmalarından başlayarak uzun yıllara yayılan bu tutku ve teslimiyet hikayesinde Bekir'in Uğur'a olan umutsuz aşkı hayatını kemirerek onu tam bir 'tutunamayan'a çevirirken, Uğur ise körü körüne bir hapishane tutkunu olan Zagor'a aşıktır. Kader, izleyicinin yüreğini yakan, ölesiye tutkunun ağırlığını omuzlarımıza yükleyen gerçek anlamda bir kara sevda filmidir. Fassbinder'in 'BRD Üçlemesi'nin ikinci filmi olan Veronika Voss, '50'li yıllardan özellikle de UFA Stüdyoları'nın ürettiği bir melodram kılığına bürünmüşse de, aslında ülkesine dair sert bir hicivdir. Bir zamanların gözde aktrisi Veronika Voss savaş sonrası bir uyuşturucu bağımlısı olarak Münih'te yaşamaktadır. Sinemadaki geçmiş zaferlerinin gölgesinde hayatta kalmak için mücadele ederken bir spor yazarı olan Krohn ile tanışır. Veronika esrarengiz güzelliğiyle onu etkiler, ancak ilişkileri geliştikçe geçmişindeki karanlık sırlar ortaya çıkar. Gerçek bir hikayeden yola çıkan bu melankolik film hem savaş sonrası Batı Almanya'nın ekonomik mucizesine bakıyor, hem de kadın karakteri üzerinden ülkesindeki ahlak ve dürüstlüğü sorguluyor. Bu film katıldığı yıl Berlin Film Festivali'nden Altın Ayı ile dönmüş, Fassbinder birkaç ay sonra odasında ölü bulunmuştu. Fransız Neo-Barok döneminin de ilk örneklerinden olan, Jean-Jacques Beineix'nin bu ilk filmi, gösterişli, stilize bir polisiyedir. Opera tutkunu bir postacı olan Jules, özellikle de Amerikalı diva Cynthia Hawkins'e saplantıyla bağlıdır. Konserinden gizli bir ses kaydı alınca işin içine müzik piyasasındaki korsan çeteler girer. Çürümüş polis teşkilatının olaya karışmasıyla işler iyice içinden çıkılmaz bir hal alır. Bu rengarenk, romantiklikten de vazgeçmeyen distopyada aksiyondan kara filme birçok tür bir arada. Filme ruhunu veren en etkileyici unsur ise Vladimir Cosma'nın operaya çalan müzikleri. Gündüz Güzeli'nin iffetli ama düşmüş sarışını, burada Viridiana'yı oynuyor. Viridiana kendini ebediyen Kilise'ye adamak üzereyken başrahibe eğitimi için gereken masrafları karşılamış olan zengin amcası Don Jaime'ye bir veda ziyareti yapar. Önce ondan kuşkulansa da Jaime masum yeğenine o kadar nazikçe davranır ki, kız onun kendisini baştan çıkarmaya niyetlendiğinden şüphelenmez. Ancak, Viridiana ilaçlı kahveyi içip kendinden geçince, Jaime'nin yüreği ona tecavüz etmeye elvermez. Yine de, kendisini bırakıp manastıra dönmesin diye Viridiana'ya artık bakire olmadığını söyler. Fetişi ve taşlamayı seven bir yönetmen olan Bunuel'den tanıdık bir kara komedi. İnsan doğası üzerine alaycı ve bozguncu film, yetkililerden habersiz olarak İspanya adına Cannes Film Festivali'ne katılarak Altın Palmiye'yi kazanmıştı. Zengin ve güçlü çiftlik sahibi bağırır: Bana Alfredo Garcia'nın kellesini bulun! İki ödül avcısı yola koyulur ve asıl kahramanımız, piyanist barmen Bennie ile bir salonda karşılaşırlar. Film Bennie'nin kelleyi teslim ettiğinde bir milyon dolar ödül kazanacağını inanarak kız arkadaşıyla birlikte çıktığı sarhoş ve şiddetli Meksika yolculuğunu anlatır. Yıllar sonra kült film olarak anılacak bu yolculuk kan ve tekila kokacak, Peckinpah çaresiz anti-kahramanını sevse de ona acımayacak, filmini Western gibi başlatıp daha karanlık bir anlatıma gidecek, tutku ve saplantının sınırlarını sorgulatacaktır. Çocukluğundan beri büyüttüğü genç bir kızla birlikte okyanusun orta yerinde, teknede yaşayan 60 yaşlarındaki bir balıkçının hikayesini anlatıyor Yay. Dış dünyaya kapalı yaşayan bu ikilinin geçim kaynağı teknede balıkçılara ev sahipliği yapmak ve ok atarak fal bakmaktır. Genç kız için hayatın anlamı o tekne ve engin sularken, balıkçı kızı babacan bir tavırla kollar, ona bakar ve evlenecekleri gün için hediyeler alır. Sabır ve bilgelikle kız 18'ine varınca onunla evlenmeyi hayal ederken genç bir delikanlının kızın gönlünü çalmasıyla işler planladığı gibi olmaz. Ahlak, sevgi, tutku, bağlanma ve öldürme derken hikaye kendini mistik bir sona doğru taşır. Holm'un oynadığı büyük şehir avukatı Mitchell Stephens küçük bir Kanada kasabasına gelir. Kasaba halkının başına büyük bir trajedi gelmiş, 14 çocuk bir otobüs kazasında feci şekilde ölmüştür. Stephens kalan ebeveynlere giderek onları birleştirmeye ve suçluya karşı dava açmalarına ikna etmeye çalışır. Bir yandan da kendi kızının uyuşturucu problemiyle uğraşmakta, onu neredeyse kaybetmek üzeredir. Kazadan kurtulan tek tanık Nicole, bu dava için kilittir. Egoyan metaforik mikroskobundan suçun özüne, insan ilişkilerindeki çetrefilliğe bakıyor. Ölümün trajedisinden çok hayatta kalmanın yasıyla ilgilenen yönetmen, ustalığını parlattığı bu filmle Oscar'a aday olmuştu. İsimsiz, sıradan bir Belçika köyü gizemli bir afetin etkisi altında kalır ve köye o yıl bahar gelmez. Belli ki, doğanın döngüsünde bir sorun vardır. Her yıl kış sonu kutlanan şenlik ateşinde otlar alev almayınca tohumlar da büyümemeye, inekler süt vermemeye başlar. Köy halkı panik ve husumetle bir araya gelir; kısa sürede bir günah keçisi aramaktan da çekinmeyecektir. Doğa adeta insanoğlunu cezalandırmaya karar verdiğinde, köyün üç çocuğu Alice, Thomas ve Octave olan biten karşısında hayatta kalmaya çalışırlar. Bu tüyler ürpertici kıyamet filminin ilk gösterimi Venedik Film Festivali'nin yarışmasında yapıldı. Zekice yazılmış, dramatik bir gerilim. Akademisyen Joe'nun hayatı, bir gün piknikte kurtarmaya çalıştığı başka bir adamın ölümüne sebep olan bir balon kazasından sonra değişir. Joe, tanık olduğu kazanın kötü anılarını ve ölümün etkisini üzerinden atmakta zorlanır ve kendi rolünü sorguladığı olayda balonun ipini tutarak yardım etmeye çalışanlardan biri olan Jed, onu bulur. Aralarında Tanrı sevgisi ile birlikte tuhaf bir bağ oluşur. Aşk, kader ve tutkuyu inceleyen film için iki erkek arasında geçen bir tür Öldüren Cazibe, denilebilir. Ian McEwan'ın romanından uyarlanan filmin özellikle nefes kesen açılışına dikkat!"}
{"url": "https://futuristika.org/oliver-saks-bilimin-sairi/", "text": "Aslında mağaralarda yaşayıp avlanmak için yaratılmışken, gökdelenlerin tepesine oturtulup, birilerini yönetmeye, aşık olmaya, saat takmaya, konuşmaya programlanan insan, aklımızda kurduğumuzdan çok daha komplike. Geceyarısı içgüdüsel duygularıyla hareket edip, güneş doğduğunda takım elbiseleri ve cilalanmış ayakkabılarıyla sokağa çıkan; televizyonda izlediği filmelerde ağlayıp, pirzolaya saldıran; terapi seanslarına yüzlerce dolar harcayıp, koklayarak yolunu bulan yaratık, açıklanması ve çemberin içine oturtulması oldukça zor olan insan soyunun temsilcisi. Tom, Bob, Catherine, Françoise ya da kendine her ne derse desin, yüzde doksanlık bölümü keşfedilememiş bir macera. Sanırım bu yüzden beni kendisine çekiyor. Her an ortaya çıkabilecek süprizler keyfimi yerine getiriyor. Ve tabii hiç ihtimal görmedikleri birini iyileştirme şansı. İsmim Oliver. Oliver Saks. İngiltere doğumlu olsam da hayatımın çok uzun yıllarını Amerika'da geçirdim. Nöroloji alanında uzman bir doktorum. Ancak işin fiziksel yanından çok henüz keşfedemediğim duyusal entrikaları ilgimi çekiyor. Mantıklı olarak üşüme hissini size açıklayabilirim, ancak televizyonda ödül alan sakat bir sporcuyu gördüğünüzde vücudunuza yayılan titreme dalgasının sebebini hala tam olarak bulabilmiş değilim. Araştırıyorum. Araştırmalarımın çoğu da her gün muayenehaneme gelen insanlarla konuşmak, notlar almak ve sonra bir bilim adamı olarak bunları matematiksel doğrular üzerine yerleştirmek. Yıllardır hareket edemeyen felçlilerler, beyin ölümü gerçekleşmiş komada yaşlanan insanlar. Günlük işim bunu kapsıyor. Krizlerin, uyuşturucu bağımlılarının, sara nöbetindeki çocukların beni çok yorduğunu itiraf etmek zorundayım. Bedenen değil belki ama kalbim yoruluyor. Yaşlandıkça hayatı kabullenmek zorlaşıyor. Doktor bir aileden geliyorum, annem cerrahtı. İnsanları tamir eder ve hayatlarına bıraktıkları yerden devam etmelerine yardımcı olurdu. Üstelik tıp biliminin bundan çok daha az gelişmiş olduğu dönemlerde. Beni altı yaşımda yatılı okula yolladılar. Sanırım savaştan kaçırma taktiklerinden biriydi. Benim gibi paralı ailelerden gelen birkaç oğlanla aynı kaderi paylaştım. Çok vaktimiz ve az güneşli günlerimiz vardı. Dolayısıyla birbirimize dertlerimiz anlatmak yerine, hepimiz kendi köşelerimizde zamanı doldurmaya çalıştık. Benim tutkum kimyaydı. Odamda kurduğum küçük labaratuarda kitaplarda okuduğum elementleri birbirine karıştırarak deneyler yapardım. Kimi zaman ufak patlamalara yol açsam da, çoğunlukla bilimin gelişmesine pek katkıda bulunmayan projelere imza attım. Kokulu sabunlar, parfüm ve de şampuan deneyleri. Büyük bir kaşif sayılmam ama iyi bir uygulamacı olmak da önemli. Yatılı okulun ardından çocukluğumun çoğunu ailemden ve evden uzakta geçirdim. Üniversite'de Oxford'u seçmem ve 1960'da tatil için gittiğim Kanada'da kalmam da hep bu yüzden. Kendimi ve dünyanın başka iklimlerindeki insanları tanımaya olan sonsuz tutkum yüzünden uzun yollara çıktım bu dönemde. Kanada'dan Florida'ya otostopla yaptığım maceralı yolculuk sonunda beni Tom'a ulaştırdı. Aşık oldum ve Güney sahillerinde kaldım. UCLA nöroloji departmanında üç yıllık bir kontrata imza attım. 1965'te New York'a taşınana kadar güneşin ve iş çıkışı kokteyllerinin beni rahatsız ettiğini söyleyemeyeceğim. Amerika'da her türlü insanla tanışmanız mümkün. Ailelerini tarafından tecavüze uğramış kızlar, pasaportu olmayan Meksikalılar, Fransa'dan irtica etmiş sanatçılar, hala 70'lerde yaşadığını düşünen hippiler ve tabii ki karılarını, ailelerini, patronlarını aldatan kronik yalancılar. Hastahane'de olmasa da gitiğim pek çok yerde onların hayatına dahil oldum. Geceleri bana baş ağrısı olarak dönmeleri 1970'de ilk kitabım 'Migraine' in yayınlanmasına neden oldu. Bu yüzden beyinlerinde sakladıkları en minik kuşku hücrelerini benimle tanıştıran herkese teşekkür ederim. Hastahane'de durum biraz daha farklıydı. Duyma özürlüler ve renk körleri, otistikler, parkinson hastaları, epilepsi krizi geçirenler, MS yüzünden işlerini terk etmek zorunda bırakılan gencecik kadınlar, Alzheimer'lılar ve tabii koridorun en sonundaki odaya kapatmak zorunda kaldığımız şizofrenler. Her günü yalnızlık ve bulantı arasında gidip gelen ve mutsuzluklarına neden bulamayacak kadar mecbur olan onlarca insan. Gözlerinde tek bir an da olsa yaşam ışığı görebilmek için çalıştım. Ne yapasınız iflah olmaz bir optimistim. Çalıştığım yerin hiçbir zaman önemi olmadı. Beth Abraham Hastanesi'ne transfer edildiğim gün duyduğum tuhaf heyecan duygusunu bu cümlenin dışında bırakıyorum. Bronx'ta, tüm deliler ve hayattan bezmişler arasında, küçük sokaklardan birinde kendime ev buldum. Bir hayatı anlamak için öncelikle onlardan biri olmalısınız. Çalışmalarımı sürdürdüm. Gündüzleri kliniğe gelen hastalar arasında, geceleri sokaklarda. Bir iki yıl sonra hastaları müzikle iyileştirmek için çalışan 'Institut For Music and Neurologic Function' bölümünü kurdum. Alanında en iyileri işe aldık ve klinik vakalarda çok ilerleme kaydettik. Müziğin insan doğası üzerinde karşı konulmaz bir gücü var. Öfkeyi, tutkuyu, kokuyu, sevgiyi ortaya çıkarıyor. Bir klasik müzik konserinde olduğunuzu hayal edin, Bach sizi oturduğunuz koltuktan koparıp dünyada hiç görmediğiniz bir alacakaranlığa götürdü şimdi. Sıkışmış olduğunuz noktadan uzağa. İyileşme hemen bunun ardından devreye girdi. Ruhunuz notalar arasında yüzmeye başlamışken. Ve o an gözünüzde ilk anın sevinci belirdi. Sıcak, huzurlu, talepkar. Kitap yazmaya biraz herşeyden uzaklaşmak için başladım. Sürekli umutsuzluk içinde yaşamak, yarını hayal etmeye çalışan zavallılığımız için yeterli değil. Hastalarımın isimlerini kullanmam, ama gördüklerimi en ince detaylarına kadar açıklamak zorundayım. Çoğunlukla imkansız olduğu sanılan durumlarla ilgilenirim. Ölmesi kesinleşmiş vakalar, ya da kardeşinın adını bir daha asla hatırlamayacağı söylenen bir alzheimer hastası. Hiçbir şey imkansız değil. Kanseri, vebayı, veremi bile yenmeyi başardılar. Diğerlerinin takipçisi olacağına şüphem yok. Hayatta her şey yer değiştiriyor. Bazen kaybettiklerimiz, gitmeyi düşünmediğimiz ülkelere sürülmek zorunda kaldığımızda yaşadıklarımıza benziyor. Önce korku, ardından alışma ve son olarak da benzersiz bir mutluluk. Yeni bir ruha sarılmaktan duyulan sevinç hissi. 'An Anhropologist On Mars' romanında anlatmaya çalıştığım bu zamansız yolculuk arzusu. Ameliyat yapmadığı zamanlarda bitmek bilmeyen tikleri yüzünden dışlanan inanılmaz bir cerrah, bir araba kazası sonrasında renkler dünyasına veda edip, inanılmaz tablolara imzasını atan bir ressam ve insanlarla hiç anlaşamasa da hayvanlar dünyasını algılama kapasitesi sayesinde profesör olmuş otistik bir adam. Hepsini 'At First Sight' filminde izlediniz. Bu kadar zamanı bambaşka planetlerde yaşayan insanlarla geçirdikten sonra, bunları yazıyor olmam size garip gelmiyordur. Ama bir haberim olacak. Ben kurgulamadım. Gördüklerimi yazdım. Val Kilmer çok başarılıydı, bunu da söylemeden geçemeyeceğim. Ilk filme çekilen kitabım o değildi. Epilepsi krizi yüzünden tüm vücut fonksiyonlarını kaydebeden insanların, yıllar sonra bir doktor tarafından hayata geri dönüşünü anlatan 'Awakenings', Robin Williams ve Robert de Niro'nun başrollerini paylaştığı 'Awakenings' filmiyle perdeye geçmişti. Bu iki büyük aktörle çalışmanın verdiği güç sonraki bir kaç kitaba da yetti. Kelimelerin ekranda milyonlara ulaşmasının tatminini yaşayan çok yazar yok. Hepsine denemelerini öneririm. Bana bilimin şairi diyorlar. Sanırım sadece bilimin düşüncelerinin insanları iyileştirmeye yetmeyeceğine inandığım için. Aklımla anlayamadığım olaylara anlam verme çabasından vazgeçtim. İnsanın ruhuna dokunanların, bedeninde de değişikliklere yol açabileceğini biliyorum. Müziğin notalarının, komada bir annenin koynuna konulan bebeğinin, ameliyata girmeden önce şefkatle sarılan bir eşin hayat kurtarabileceğine inanıyorum. Bu yüzden bildiklerimin ötesinde bir hayale ulaşmam gerek. Beni şaşırtan olaylar karşısında kahkahalar atmam ve on yıldır komada yatan kadının bir gün gözlerini açıp yaşladığını farkedeceğine inanmam bundan."}
{"url": "https://futuristika.org/olmayi-tercih-edenlerden-mithat-bereket/", "text": "Zaman çok önemli ve basketboldan insan üç şey kazanıyor. Öncelikle takım oyunu oynamanının yararını kazanıyorsun yani istediğin kadar en iyi oyuncu ol sahada tek oyunucu isen takım oyunu yok ise takım başarılı olamıyor. Bu televizyonda da böyle, özellikle savaş muhabirliğinde, kameranım ile birlikteyken etrafta silahlı adamlar varken hayatın söz konusu iken şakaya götürür bir tarafı yok çok dikkatli olmak zorundasınız. Sadece göz teması ile birbirimizin ne dediğini anlamamız gerekiyor. Bununla da bitmiyor görüntüyü çekip haberi aldıktan sonra bunun montaj süreci var bu da takımın bir parçasını oluşturuyor. Basketbol ile televizyonculuğun, savaş muhabirliğinin böyle bir benzerliği var. Zaman açısına gelince basketbolda kafa saati denen bir saat vardır. Basketbolda skor board'a bakmadan kaç saniye kaldığını bilmek zorundasınız. Oynaya oynaya artık bunu öğreniyorsun ve basketbolda 20 saniye, 10 saniye hatta 2 saniyede maç alabiliyorsun ya da kaybedebiliyorsun. Savaş muhabirliğinde de 30 saniye ölebilirsin, yaralanabilirsin ya da yaşamaya devam edebilirsin. Zamanı çok iyi kullanmak gerekiyor. Benim muhabirlik anlayışım bilgi vermek, olay yerine gitmek, cephe ise cephenin en önüne kadar gidiyorum orada neler yaşandığını öğrenmem lazım. Sonra gelip anlatmam lazım. Ancak o ortamda fazla kalmamak gerekiyor, gidiyorsun gözlemliyorsun doğru kişi ile görüşüyorsun ve geri dönüyorsun. Burada zaman menfuru çok önemli ve çok fazla kalmakta iyi değil çok az kalmakta, bunu ortasını bulmak gerekiyor. Bir başka yansıması sürekli bir dateline var. Sürekli zamana karşı yarışıyorsun. Yani gidip bir savaşa giriyorsun orada bir yerdesin ve olabilecek en kısa sürede en önemli adamlar ile görüşüp doğru görüntüyü alıp geri dönmen gerekiyor ve bunları hızlı yapman gerekiyor. Günlerce ya da aylarca kalamazsın. Bu durum insana ister istemez kriz anında yaşamayı öğretiyor. Ani kararlar vermeyi öğreniyorsun. Basketbolda böyle bir kriz çıkıyor örneğin takım başarız oluyor ani karar verip yeni bir oyun ortaya koyman gerekiyor. Basketbolun, takım olmanın bana öğrettiği çok şey var. Yeteneklerimi keşfetmemi sağlayarak hem hayat ile ilgili hem zamanı kullanma ile çok katkısı oldu. Hayatınız söz konusu. Doğru zamanda doğru yerde yanlış soruları sorarsanız öldürebilirsiniz. Yanlış zamanda yanlış yerde olursanız zaten öldürülürsünüz. Yani hayatınız söz konusu, her şeyi doğru halletmeniz gerekiyor doğru zamanda doğru yerde olup doğru insanlar ile konuşmanız gerekiyor. Bu da bilgi ile sağlanıyor. Dosyana hakim olmalısın. Konuyu çok iyi araştırmış olmalısın. Kimin ne olduğunu bilmelisin, kimin ne tarafata oldugunu nelere dikkat ettiğini bilmelisin. Nelerden rahatsız olduğunu, neleri bildiğini bilmelisin ve bunlara dikkat ederek davranmalısın. Yanlış yerde bulunan birçok arkadaş hayatını kaybetti ya yaralandı ya başlarına ciddi dertler geldi. İsrail'e gidip İsrail askerlerinin yanındaki dedektörden geçerken cebinde mermi taşımak kadar tehlikeli bir şey olamaz. Neyi nerede yapacağını bilmen gerekiyor bazı yerlerde örneğin bazı ülkerlerde gazeteci olduğunuzu belirtmeden iş yapmanız gerekiyor görünmeden hissettirmeden, ama İsrail'de resmen her tarafınıza tv-medya yazmanız gerekiyor. Çünkü İsrail askerleri sizi Filistinli zannedebiliyor. Filistinliler ise sizi İsrail casusu zannedebiliyor. Bu nedenlerle çok belirgin bir şekilde basın olduğunuzu belirtmeniz gerekiyor. Kurşungeçirmez yelek taşımanız gerekiyor. İsrail'de iş yapmak istiyorsanız bu şartlara uymanız gerekiyor aksi takdirde kim vurduya gidebilirsiniz. Öbür taraftan bazı yerlerde Türk gazeteci olduğunuzu ortaya çıkararak daha kolay iş yapıyorsunuz. Özellikle İslam aleminde, bazı yerlerde de Türk olduğunuzu söylemeden iş yapmanız gerekiyor. Bosna Savaşı'nda Sırplara Türk olduğunuzu söylerseniz o anda sizi öldürüyorlardı. Sizi hemen öldürüyordı ve ben, Türk öldürdüm, diyorlardı. Böyle, bir takım nefretlerin inişlerinin, çıkışlarının, ya da sevinçlerin olduğu yerlerde nasıl davranılacağını bilmeniz gerekiyor. Yoksa yanlış yaparsanız bunlardan birini hatalı uygularsanız sadece kendi hayatınızı değil ekibinizde hayatını etkiliyorsunuz. Bunu yenmenin tek yolu da dosyasınıza hakim olmak iyi araştırmak iyi çalışmak. Ben bu işi, TV muhabirliği işini BBC'de öğrendim. Londra'da BBC'de bir kursa gittim. Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünü bitirdikten sonra, İngiltere'de bir grasp bursu kazanadım. Grasp ile birlikte BBC'nin bu kursuna devam ettim. Kursta nasıl çalıştıklarını, haberleri nasıl dikkatlice ele aldıklarını, haber kaynaklaklarını nasıl araştırdıklarını, haber ajanslarından gelen bilgileri nasıl kontrol ettiklerini, nasıl gerçeğe ulaştıklarını öğrendim. Bu çok önemli çünkü herkesin bir doğrusu var. Sizin bir doğrunuz var benim bir doğrum var ama gerçek bir tane. Benim gazeteci olarak o gerçeğe yaklaşmak ve onu yansıtmak gibi bir görevim var. Herkesin doğrusundan geçerek kimsenin doğrusundan etkilenmeden gerçeğe ulaşmanız gerekiyor. Bir haberi 3 ayrı kaynaktan doğrulatmak gerekiyor. Örneğin İsrail-Filistin savaşı ile ilgili haberde İsraililer Filistinliler'i, Filistinliler İsrailler'i suçluyor işin içinden çıkamıyorsunuz bu durumda tarafsız birilerinden haberi doğrulatmanız gerekiyor. Kontrol mekanizmalarından geçtikten sonra haberi, haber olarak sunabiliyorsunuz. Ben bunu BBC'den öğrendim aslında meslektaşlarımız içinde acele kara verenler acele haber yazanlar oluyor bunlar sonra yalanlanıyor bu benim gerçekten çok korktuğum bir durum buna dikkat etmek gerekiyor. Katkıları çok fazla oldu. Ben uluslararası ilişkiler okudum ve dış politika ağırlıklı savaş muhabirliği yapıyorum Amerikan dış politikasını, Türk dış politikasını. Ortadoğu'yu, Afrika Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri'ni derslerde okudum. Ben bu temelin üstüne güncel bilgileri koyuyorum. Bu durumda konuları çok daha kolay anlıyor ve kül yutmuyorsunuz. Liderler ile konuşurken konuya hakim olmadığınızı anladığında kendi propagandasını yapmaya başlıyabiliyorlar. Geçmişi bildiğiniz zaman ona daha sert sorular soruyorsunuz o da sizin konuyu bildiğinizi anlıyor ve ortaya haber çıkıyor. Ben mezun olduğum bölümün kattığı artıların lüksünü yaşadım. Basınında uzmanlaşma çok önemli, bizde maalesef muhabir her konuda haber yapabiliyor her konuya bakınca hepsinden biraz biliyor arada kalıyor. Okuduğum bölümün bu meslekte çok yararını gördüm. Öyle bir albüm yapıldı. Gez Göz Pusula adı altında bir fotoğraf ve pusula sergisi açılmıştı bu sergi albümleştirildi. Bunun dışında hatıralarımı yazmamı istiyorlar ama ben çok uzun zamandır yazmıyorum. Başka bir fikir var gerçek olaylar üzerinden roman yazmayı düşünüyorum. 32. Gün'de iken Bosna savaşı ile ilgili bir çalışmam oldu. Bosna'da savaş suçları mahkemeleri kurulsun diye bir mektup kampanyası başlattım ve onbinlerce mektup geldi gelen mektupları da kitap yaptık. Muhakkak, ben tarafsız gazeteceğim diye bir şey yok bunu söylemek yanlış olur. Kişinin bir aile görüşü, bir din görüşü, bir dünya görüşü var. Filistin'e gidelim benzer bir olay görelim iki farlı bakış açısı ile farklı yansıtabiliriz. Ben haber yaparken mümkün olduğunca tarafsız vermeye çalışıyorum. Bunu da bilgi ile yapıyorsunuz. İki tarafı da ya da 3 tarafı da anlatmaya çalışıyorum. Benim görevim muhabirlik, benim olanı biteni görüp anlayıp taraf tutmadan aktarmam gerekiyor. Bugüne kadar bilmeyerek taraflı oldugum hiç haber olmadı ama bilerek oldu. Bosna Savaşı'nda kuşatma altındaki insanlar ile bir bütün olduk onlarla oturduk orucumuzu açtık. İnsan ister istemez etkileniyor. Gençler Sırplar'ın kuşatmasından önce Bosna'yı terk etmişti. Geride kalan yaşlı insanlar Türkiye'den, İstanbul'dan geldiğimizi öğrenince bizim aracılığımız ile oğluna kızına savaş sırasnda ördükleri kazakları gönderiyordu. istanbul'a döndüğümüzde bunları o kişilere teslim ediyorduk. Ve bu sefer çocukları para, et suyu verip ailelerine teslim etmemizi istiyorlardı. Böylece postacılığa başlıyorsunuz ve postacılığa başlayınca ailenin bir ferdi oluyorsunuz. Onların çektiklerini görüyorsunuz ve orada ben 'bu zulüm', dedim. Sırplar'ın yaptığı gerçekten zulümdü ve bile bile isteyerek bunu gösterdim. Bu gibi durumlarda tarafsızlık kalmıyor. Ben insanım yani önce insanım sonra gazeteciyim. Benim haberci olarak bir sermayem var. Bilgim, birikimlerim, aklım, zekam değil inandırıcılığım. İzleyiciler benim anlattığım haberlere inanmaz ise ben dünyanın en önemli kişileri ile haber yapayım beni dinlemezler dolayısı ile inandırıcılık benim için çok önemli ve tek sermayem. Kazanmak çok zor kaybetmek çok kolay benim en büyük korkum haberlerimin yalanlanmasıydı bu durumdan çok korkuyordum ama böyle bir olay başıma gelmedi. Bilmeden yazmıyorum, görmeden yazmıyorum olay yerine gidiyorum. Olay yerine gitmek çok önemli dışardan bakıp yazmak yerine ben olay yerine gidiyorum olayın içine girmek tehlikeli ama o zaman birilerinin sizi yanıltma imkanı kalmıyor ve yanlış yazmıyorsunuz. Böyle bir şey var. Sürekli haber bombardımanı var ve bu kitlelerin duyarsızlaşmasına neden oluyor. Akşam yorgun bir şekilde eve geliyorsunuz, yemeğinizi yiyiyorsunuz, televizyonu açıyorsunuz ve Irak'ta ki savaşta 10 kişi daha öldürüldü haberini duyuyorsunuz bir süre sonra az geliyor bu sayı 130 kişi öldürüldüğünde haber oluyor 10 kişi öldüdürülğünde bakmıyorsunuz. Irak'ta her gün ama her gün 20 kişi öldürülüyor ama Irak her gün haber olmuyor. Duyarsızlaşma gazetecilerde de var. Örneğin ben de şu var, 20 yıldır işin içindeyim bir yerden sonra bütün savaşlar aynı olmaya başlıyor. Bütün savaşlar insan hakları, demokrasi gibi kavramlar altında yapılıyor olsa da temelde insanların yaradılışından beri varolan hırsının mücadelesi var. Bunun sonu yok, insanlardaki bu güç mücadelesi, kendi çıkarlarını düşünme, her şeye sahip olma hırsı olduğu sürece bunları durdrumanın imkanı yok bunun önüne geçmenin tek yolu eğitim. Bilinçli bir eğitim vermek bu da dünyada çok zor herkes bu eğitimi alamıyor. Özel dergi ve televizyonların derdi insanı görmeyi sağlamak ya da belli bir bilinç seviyesini yükseltmek değil. Amaçları kar etmek, para kazanmak her özel sektör kurumu gibi yüksek kar elde etmek. Kamu yayıncılığı yapan devlet kurumları var, TRT gibi onların amacı kar etmek değil, bilinçlerdirmek ama onların zemini maalesef sağlanmıyor. Sağlandığı ülkeler yok mu var örneğin Çek Cumhuriyeti'nde, Çek TV var çok iyi bir kanal çok ciddi bir kanal ve diğer özel sektör kanallarına kök söktüren bir kanal. Şimdi ise baktığımız zaman görmek için değil bakmak için bu aptal kutusu var. Hafif şeyler seyret zaten bütün gün yoruluyorsun eğlenmek için bak yeter ki rahatla görmek içinde yapılan programlar var onların reytingleri daha az daha az para kazanıyorlar. Bu noktada kamu yayıncılıgının önemi ortaya çıkıyor. Kamu yayıncılığının iyi olduğu ülkerlerde kamu yayıncılığı eğitimin en önemli temel taşlarından biri haline geliyor. Türkiye'de ise hala bu kurulamadı. Üç tane nokta var. Birincisi sadece uluslararası haber ajanslarına dayanmamak gerekiyor, kendi muhabirlerinizin de kontrol etmesi gerekiyor. Rahmetli Abdi İpekçi'nin bize öğrettiği bir haberi üç ayrı kaynaktan onaylatmadan haber olarak yazmamamız gerekliliğiydi. Haberin içindeki insanlarlarla konuşursunuz birde haberin dışındaki insanlar ile konuşursunuz sonra haber yapmanız gerekir eğer 3 ayrı kaynaktan doğrulatamıyorsanız bu bir iddaadır. Bu da haber değildir. Amerikan ve İngiliz tipi televizyonculuk ekolleri var. Amerikan TV ekolü gösteriye dayalı olduğu için haberi hemen vermek önemlidir. Fakat İngiliz ekolünde, yanlış anlayabilineceği ya da yanlış anlatılabileceği için bir olayı anada vermek önemli değldir. Örneğin bir adamı başka bir adama saldırıyor olarak görebilirsin ama biraz sonra bakasın ki aslında hayatını kurtarıyordur. İlk ve doğru verebilmek habercilikte çok önemli ama ilk veremektense asıl önemli olan doğru verebilmektir. Var tabii ama zor. Aslında başka bir dert var kutsal topraklar. 3 büyük dinin doğduğu yerler Eski Kudüs diye bir yer var. Yahudiler için en önemli yer ağlama duvarı orada dünyanın birçok yerinden gelen Yahudiler başlarını vurup ağlayıp günah çıkarıyorlar. Onun arkasında Müslümanlar için ikinci kutsal yer olan Mescid-i Aksa ve Kubbetu's Sahra'nın olduğu Haremi Şerif Meydanı var. Burası da müslümanlar için çok kutsal ve buraya insanlar hacca geliyor. Yanında ise Hristiyanlar için, İsa'nın çarmıha gerildiğine inandırıldığı yer var ve o oradaki katetralde bütün Hristiyan mezhepleri aynı anda dua edebiliyor. Bu kadar dolu bir şehir düşünün devlet çatışmaları, dini çatışmalar, askerler, işgaller ciddi anlamda yıkılmalar görmüş. Derinlere giden köklere inildiğinde korku, nefret, zaferler ve kayıplar var. Bundan dolayı da kutsal topraklarda bu mücadeleyi önleyemiyorsunuz. Sivil savaş çok uzun süre sürdüğü zaman kim haklı kim haksız unutuluyor zaman için haklı olan haksız şeyler yapmaya başlıyor haksız olan haklı şeyleri bırakıp haksız şeyler yapmaya devam ediyor o zaman işin içinden çıkamıyorsunuz o zaman başka bir boyutta yer alıyor. Ben ilk defa 1987 yılında İsrail'e gittim. Şöyle bir sarmalı var iki tarafta savaşıyor savaşıyor ve savaştan artık yoruluyorlar hadi barış imzalayalım diyorlar hemen barıştanda yoruluyor ve tekrar savaşa dönüyorlar. Barış zamanında halkta nefret ön plana çıkıyor ne yazık ki çocuklara kadar bu nefret var. Bir bebek doğduğunda o nefretin içinde doğuyor bunu atmak çok zor. Bu bilinçli bir eğitim ile düzelebilecek bir durum. Bir yerde silahlara değil doğru noktalara yatırım yapmak ile ilgili. Bu durumda çok zor çok inişleri çıkışları var. İki farklı akım var. Biri İslam diğeri Arap milliyetçiliği yani zaman zaman belli çağlarda öne çıkıyor. Mesela bir dönem Arap milliyetçiliği öne çıktı. Arap milliyetçiliği etrafında Ortadoğu'ya tekrar şekillendirmeye çalıştılar. O zaman biraz daha rahat olabildik Sonra İslam öne çıktı aşırı radikal islami gruplar kökten dinci gruplar öne çıktı sonra bunlar terör ile birlikte özdeşleşti bu kötü bir yola gitti. İnançlar ve ideolojiler arasındaki dengesizlik Ortadoğu'yu çok kötü etkiledi. Olabilir hem de çok büyük bir ihtimal ile var. İran güçlü bir ülke bir kere toprakları geniş nüfusu çok kalabalık ve yeraltı yer üstü kaynakları çok. Bu gücünü kullanarak ve doğru devletçilik politikası izleyerek nükleer enerjiye ulaşmaya çalışıyor. Nükleer güç ile atom bombası yaparlar mı burası ayrı bir konu sonraki bir tartışma. 1970'lerde kurulan bir proje ile nükleer güç üretebilen bu santral yapacaklardı şimdi yapıyorlar. Amerika'nın derdi bunu durdurmak ama durduramıyor. Özellikele Amerikan ambargosu olduğu halde İran bu ambargo ile yaşamayı öğrendi. Bölgede Orta Asya ile çok iyi ilişkilere girdi. Diğer ülkeler ile ilişkilerini kuvvetlendirdi. Özellikle teokratik bir yönetim olduğu için insanlara istediği şeyi istediği anda yaptırabiliyor. Türkiye-İran ilişkileride çok farklı biz masa üstünde el sıkışırız masa altında birbirimizi tekmekleriz. Osmanlı ne zaman batıya doğru gittiyse İran'dan hep saldırı gelmiştir. Bence Amerika İran'a saldırmayı göze alamayacak. İran Irak değil havadan saldırı, bombalama ya da asker gönderme şeklinde bir müdahale başarılı bir sonuç getirmez. İran'ın hem çok kalabalık hem çok iyi bir ordusu var. Bu özelliği Amerika'yı zorluyor. Sonunda biz Amerika ve İran'ın masada el sıkıştıklarına tanık olacağız. Amerika İran'a, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı senin nükler tesislerini kontrol etsin ben karışmayacağım, diyebilir. Aksi takdirde eğer İran'a saldırı düzenlenirse bunun sonucu düşünmek bile istemiyorum. Çünkü İran'ın Ortadoğu'da uzantıları var. Hizbullah ve Hamas var. Hizbullah'ın Lübnan'a Hamas'ın İsrail'e uzanan kolları var ve bunlar İran'ı destekliyor. İran'a bir tane bomba düştüğünde Hizbullah Lübnan'ı bir karıştırsa, Hamas İsrail'e saldırsa ortalık birbirine girer Ortadoğu alevden geçilmez ve buna Türkiye'de sürüklenir. Üstelik biz İran'dan önemli miktarda doğalgaz alıyoruz geçen yıl İran doğalgazı biraz kesti bizim sanayi tesisleri durma noktasına geldi. İran ile böyle önemli bir bağımız da var. Aslında keşke böyle bir sürece girsek diyorum. Bu süreç dehset dengesi denen süreci getirebilir. Yani bende bir silah var ve biliyorum ki ben füzeleri ateşlendiğim anda sizde o anda ateşliyorsunuz. Sonuçta ben vurunca biliyorum ki sizde beni vuracaksanız yani durum eşitleniyor. Bu soğuk savaşın temel gerginlik noktalarından biriydi. Dehşet dengesi yani sizde de bende de eşit silahlar var. Birden soğuk savaş değişti ne oldu eskiden kolaydı bir kızılderililer vardı bir kovboylar. Kızılderilerin reisi oturan boğa, kovboyların reisi şerif otururdu alttaki gruplar reise sormadan savaşmazlardı. Sovyetler Birliği yıkıldktan sonra bir grup dağıldı altlarda toplanan ülkeler dağıldı ve birbiri ile savaşmaya başladı. Güç mücadelesine girdiler ve bölgesel savaşlar başladı soğuk savaş bitti sıcak savaşlar başladı. Bu tip süreçler yaşanırken şimdi Amerika özellikle Rusya Federasyonu'nu ciddi bir şekilde sıkıştırıyor. Birçok Doğu Blok'u üyerri olan ülke Amerikan etkisi altına girdi burakarda Amerika üst elde etti. Hatta bu ülkelerin çoğu NATO üyesi oldu. Ruslar bu sıkıştırmaya karşı koymak için eski bir KGB ajanını başkan seçtiler. Putin'de kendisinden bekleneni yaptı Rusya'ya eski gücünü kazandırmak üzere atağa kalktı ve yeniden Amerika ile Rusya arasındaki soğuk savaş başlamaya başladı. Ciddi anlamda Rusya bunun halkalarını örüyor. Bir dönem Rusya'nın Amerika'ya çok ihtiyacı vardı ama şimdi yavaş yavaş ayağa kalkmaya başladılar, Orta Asya'da ki Türki Cumhuriyetler yıllarca Sovyetler Birliği'nin etkisinde kalmış Moskova'dan yönetilmişlerdi. Bunların hepsini Putin tekrar kontrol altına almaya başladı. Karşı çıkanlarda oldu. Örneğin Türkmenistan doğalgaz zengini bir ülke ve Türkmenbaşı çok ciddi anlaşmalar yapmaya başladı Moskovaya relaxation çekti sonra bir gün Türkmenbaşı aniden öldü. İster istemez insanın aklına bir şüphe düşüyor. Yeni gelen Türkmenbaşı bütün doğalgaz antlaşmalarını Rusya ile yaptı. Tekrar Rusya'nın kanalının içine girdi. Orta Asya'da Kafkaslar'da şu anda yeni bir oluşum var ve bunu Türkiye'nin çok iyi takip etmesi gerekiyor. Pakistan Türkiye'nin 10 yıl geriden gelen hali. Çok büyük benzelikler var yani darbeler, darbeler ile gelen generaller, asılan başbakan, kadın başbakan tekrar darbeler, islami grupların ağırlığı, Taliban'ın ağırlığı yani inanılmaz benzerlikler var. Pakistan şu anda zor bir süreçten geçiyor. Amerika müttefiki olarak görünen Pervez Müşerref'e karşı durmaya başladı. Pakistan'da islam üniversiteleri, okulları var bunlar Taliban'ın okulları ve islami kamplar var. Buralarda islami militan yetiştiriliyor, bomba eğitimi veriliyor ve bunları Pakistan durduramaz. Coğrafyasınında zor koşulları içermesi bu anlamda denetimleri güçleştiriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/olta/", "text": "Olup bitene, mutlaka 'sınıfsal' bir gözle de bakmanın önemini ve gerekliliğini anlamam biraz zaman aldı. Böyleymiş. Sınıf düşüncesinden geçmeyen şarkılar biraz eksikmiş. Böyle olmasına böyle de, Vertov'un Sine-göz'ü gibi her şeyi, yalnızca sınıfsal bir gözle izaha çalışmak ne denli isabetli olur: bana öyle geliyor ki 'her şeyin felsefesi', sınıf düşüncesi ölçüsünde 'coğrafya'nın tayin ediciliğini de içermek zorunda. Çünkü insan, 'ev'i kadar doğduğu iklimin de meyvesidir. Olta, balık tutmanın en kitabi gereci ama tek değil. Onlarca farklı türü, yöntemi olmakla birlikte bazen 'ağ' olur balığı yakalamanın ereği, bazen bizatihi el'dir olta dediğin. Babamın doğup büyüdüğü köye gittiğimiz birkaç yaz gününde, köy çocuğu elinin bu işte ne denli mahir olduğunu gözlemlemiştim. Paçaları kıvrılmış pantolon ve çoğunlukla çorapsız giyilen lastik ayakkabıları ile 'dere'ye giren çocuklar, suyun debisine kendisini kaptıran balıkları önce kunduz misali yaptığı sete çeker ve ürkekçe büyük taşların altına gizlenenleri elleriyle kıstırıp karaya fırlatırlar. Bunu, en eski zamanlardan kalma bir av sahnesini temrin ediyormuşum gibi izledim. Bir iki taşın altını da ben yokladım ama yengecin makasını tattım ve geri durdum. Bunun olacağını tahmin eden köy çocukları için iyi bir eğlence olmuştu. Ama hiçbiri sudaki küçük yılanı tutmak için verdikleri kavga kadar şaşırtmadı: her zaman ve her şeyde olduğu gibi, sonunda, en güçlü olana kaldı yılanı tutma hakkı: başından yakaladı, elini yılanla birlikte havaya kaldırıp bir keyif narası attı ve en güçsüz gördüklerinden yana fırlattı yılanı. Bir iki korku anından sonra başladılar yılanı ezmeye: öldüğünden emin olunmalıymış, yoksa intikam almaya gelir miş evlerine. Olta, balık tutmanın en kitabi gereci ama tek değil. Onlarca farklı türü, yöntemi olmakla birlikte bazen 'ağ' olur balığı yakalamanın ereği, bazen bizatihi el'dir olta dediğin. Bir de Melik var. Onu adıyla anmalıyım çünkü kan kardeşiydik, ilkgençliğimiz beraber geçti: çoğu iyi okullarda okumuş, 'meslek sahibi' abilerinin ama daha çok sekiz çocuklu babasının baskısı altında ezilmiş, daha on beşine gelmeden, değil kırk sekiz saat, Doktor Murke'nin Suskunluk Külliyatına benzer bir 'evden kaçma külliyatı' biriktirmiş bir çocuk. Bir gün, Jack London'ın Dönek'te anlattığı Johnny gibi her şeyi ardında bırakıp gideceğini biliyordum. Ama bunu Johnny gibi 'rahat bir hayırsever cömertliği ile' değil, mutlaka bir şeyleri yıkarak, yok ederek yapacağını düşünüyordum. Melik, hadi balığa gidelim demişti bir gün. Nasıl, neyle? Her şeyi ayarlamıştı. Geceden, ikimiz için de birer olta yapmış: avuç içinde kavranabilecek bir çubuğu saran plastik bir ip ve nereden bulduysa belirli aralıklarla bağlanmış basit olta taşları. Bize ya da bana düşen, yalnızca kancaya takacağımız solucanları ayarlamak. Minibüse binip baraj gölüne yakın köylerden birine gittik. Kanal boyunca yürüdük ve suyun göle vardığı çizgiye yakın bir yerde, nemli toprağı eşeleyip solucan topladık. Solucanları kancaya, kancayı suya... Bir saati geçse de oltadan ses gelmedi ama suyun insan bedenini bile sürükleyecek bir hızda aktığı bu kanalın ağzında balık olduğu konusunda ısrar ediyordu Melik. Derken o da razı oldu balık tutamayacağımıza ve eve gitmeden önce, hazır buraya kadar gelmişken suya girmeyi teklif etti. Yüzemediğimi biliyordu ama bir şey olmaz, seni tutarım diye ısrar etti. Sen de girme dememe rağmen dinlemedi, tek başına atladı suya. Üç metrelik beton kanalın karşı tarafına nispeten kolay geçti. Ama dönerken suya karşı koyamadı ve bir süre sürüklendi. Kanalın perdelerine, göle karışmaya yakın tutunabildi ancak. Biraz ürkmüş olsa da neşesi yerindeydi. İyi ki sen girmedin demedi. Oltaları suya attık, solucanları toprağa... Dönüş yolunda sessizdik. Sonraları daha seyrek görüşür olduk. Ortak arkadaşlarımız kalmamış gibiydi. Birkaç ay mı, bir yıl sonra mı, tam emin olamıyorum, Melik'in aynı gün içinde tanıdığı birkaç kişinin cep telefonunu, bi telefon edicem bahanesiyle ödünç alıp ortalıktan kaybolduğunu duydum. Bir daha görmedim kendisini, hakkında bir şey de işitmedim, sonunda gitmişti, gideceği belliydi... Birilerini de yanında götürmek ister miydi, emin olamıyorum. Bir vakit buna niyetlendiğini biliyorum ama."}
{"url": "https://futuristika.org/olu-bir-romancnn-annesi-olmak/", "text": "John Kennedy Toole'un kitabı Alıklar Birliği/A Confederacy of Dunces1 için Walker Percy'nin yazdığı önsöz, başlık Futuristika tarafından uyduruldu. Üçüncü okuyuşumda beni ilkinden de çok şaşırtan bu romanı tanıtmanın en iyi yolu, onunla ilk karşılaşmamı anlatmak belki de. 1976 yılında Layola'da ders verirken bir hanım beni birkaç kez aradı. Akıl almaz bir şey öneriyordu. Bir romanın bir-iki bölümünü yazdığını, ya da dersimi dinlemek istediğini söylemiyordu. Artık yaşamayan oğlu, altmışlı yılların başında bir roman yazmıştı ve kadın bu büyük romanı okumamı istiyordu. Neden okuyayım, diye sordum. Çünkü olağanüstü bir yapıt, dedi. Yıllar bana, istemeyeceğim şeylerden nasıl kurtulacağımı çok iyi öğretmişti. Yapmak istemediğim şeylerden biri de kesinlikle buydu: Ölmüş bir romancının annesiyle uğraşmak, daha da kötüsü olağanüstü olduğunu söylediği, üstelik elle yazılmış, fena halde kirli, güçlükle okunabilen bir müsveddeyi okumak. Ama hanım kararlıydı; çalışma odama girmiş, kalın dosyayı bana uzatınıştı bile. Bundan kurtulmanın yolu yoktu; geriye tek bir umut kalıyordu: Birkaç sayfa okuduktan sonra gerçekten kötü olduğunu görüp hiçbir vicdan azabı duymaksızın elimden bırakmak: Genellikle böyle yapardım. Gerçekten de ilk paragraf çoğunlukla vazgeçmeme yeterdi. Tek korkum, elimdekinin yeterince kötü olmaması, ya da beni ancak okumayı sürdürmek zorunda bırakacak kadar iyi olmasıydı. Bu elyazmasını okudum. Okudum. Başlarda bırakacak kadar kötü olmadığı için canım sıkılarak, sonra içimde kımıldanmaya başlayan bir ilgiyle, daha sonra artan bir heyecanla, en sonunda da şaşkınlıkla; bu kadar iyi olması kesinlikle olanaksızdı. Başlangıçta beni şaşırtan, gülümseten, kahkahalarla güldüren, başımı inanmazlıkla sallamama yol açan şeyin ne olduğunu söyleme dürtüsüne karşı koyacağım. En iyisi okur bunu kendisi bulsun. Ignatius Reilly, okuduğum hiçbir kitapta benzerine rastlamadığım bu kişilik karşımda işte: İnanılmayacak kadar kılıksız, çılgın bir Oliver Hardy, şişman bir Don Kişot, aksi huylu bir Thomas Aquinas karışımı. Modern çağın her şeyine şiddetle karşı çıkan, zamanının çoğunu New Orleans'ın Constantinople Caddesi'ndeki evin arka odasında pazen pijamasıyla geçiren, ancak bir devden çıkabilecek geğirtilerle yellenmeler arasında Büyük Şef marka düzinelerce kağıdı ağır sövgülerle dolduran Ignatius J. Reilly. Annesi oğlunun çalışması konusunda ısrarcı. lgnatius gerçekten de birçok işe girip çıkıyor. Girdiği her işi kısa sürede çılgınca bir serüvene, gerçek bir felakete dönüştürüyor; öte yandan bütün olup bitenlerin kendi içinde, tıpkı Don Kişot'ta olduğu gibi uğursuz bir mantığı var. Kız arkadaşı, Bronx'lu Myrna Minkoff, onun gereksindiği şeyin cinsellik olduğuna inanıyor. Myrna ile Ignatius arasında yaşananlara bugüne kadar okuduğum hiçbir aşk romanında rastlamadım. Toole'un romanının kesinlikle küçümsenemeyecek niteliklerinden biri de New Orleans'ı -New Orleans'ın arka sokaklarını, sapa mahallelerini, tuhaf konuşma tarzını ve beyaz yerlilerini- tanımlayışındaki ustalık; Rastus'un halk ozanlığını hiç çağrıştırmadan, o alabildiğine zeki ve cin fikirli, son derece komik zencideyse neredeyse olanaksızı başarmış. Ama Toole'un büyük başarısı Ignatius J. Reilly'nin kendisi, Gargantua'vari şiş göbeği, gökgürültüsünü andıran geğirtileri, ansızın patlayan öfkesi, hakaretleri, herkese -Freud' a, eşcinsellere, eşcinsel olmayanlara, Protestanlara, çağın her türlü aşırılıklarına karşı açtığı tek kişilik savaşla okuru kızdırabilecek, beleşçi, kaytarıcı, obur biri, bir aydın, bir ideolog. Bozulmuş bir Aquinas düşleyin; New Orleans'a yerleşiyor, bataklıklardan geçerek Baton Rouge'daki Louisiana Eyalet Üniversitesi'ne çılgın gibi dalıyor, bir mamuta yaraşan mide ve bağırsak sorunlarını çözmek için fakültenin erkekler tuvaletinde otururken eski püskü ceketini çaldırıyor. Midesinde, çağdaş dünyadaki 'geometri ve dinbilim' yoksulluğuna tepki olarak sık sık kapanan bir supabı var. Komedi sözcüğünü kullanmakta duraksıyorum -bir komedi olmasına karşın- çünkü akla yalnızca komik bir kitabı getiriyor, oysa bu roman bundan çok daha fazla bir şey. Falstaff boyutlarında yetkin, gurultulu bir fars demek, yapıtı daha iyi tanımlayacak. Commedia dersem biraz daha yaklaşmış olurum. Aynı zamanda hüzünlü de. Bu hüznün nereden kaynaklandığını insan tam olarak çıkartamıyor- Ignatius'un büyük, gazlı öfkelerinin ve çılgın serüvenlerinin altında yatan acıdan, ya da kitaba eşlik eden trajediden belki. Kitabın trajedisi, yazarının trajedisi; 1969 yılında otuz iki yaşındayken canına kıyması. Bir başka acıklı yansa, yeni yapıtların bizden esirgenmesi."}
{"url": "https://futuristika.org/olu-komsular-jim-jarmusch-ile-george-a-romero-hakkinda/", "text": "Yarım yüzyıl önce George A. Romero'nun Night of the Living Dead adlı gece yarısı filmi, bildiğimiz zombi türünü icat etti ve Amerikan bağımsız film yapımcılığını kendi kafasına çevirdi. Küçük bir ekiple ultra düşük bir bütçeyle yapılmış, Pennsylvania'daki bir çiftlik evinde saklanmak zorunda kalan bir grup yabancının dışarıdan gelen aç gözlü gulyabanilerin tüyler ürpertici hikayesini anlatıyor. 1968 'deki galasından birkaç yıl sonra Romero'ya filmi çekerken karşılaştığı sorunlar röportajda soruldu. Cevabı şuydu: Öncelikle, bir korku filmi çektiğimizi unutmak için. Kar fırtınasından endişelenmiş gibi görünmelerini istedim. Bu, merhum yönetmenin tekil yaklaşımı ve en gerçekçi olmayan durumları bile yaşanmış deneyimlerle nasıl aşıladığı hakkında fikir veren, kayıtsız şartsız ortaya çıkan bir cevap. Bu aynı zamanda, The Dead Don't Die adlı yeni filmi zombi filmine kendine özgü dönüşünü yapan Romero Jim Jarmusch'a saygılarını sunmak için en son yönetmenin ahlak kurallarını da akla getiren bir hal. Başrollerinde Bill Murray, Adam Driver, Tilda Swinton ve Chloe Sevigny ile Iggy Pop, Eszter Balint, Steve Buscemi, Rosie Perez ve Tom Waits gibi eski işbirlikçiler yer alan bu komedi, yerel bir mezarlıkta yaşayanlar mezardan çıkmaya başladığında sessiz sokakları paramparça olan küçük bir kasabaya odaklanıyor. Jarmusch bu yaratıklara komik bir şekilde yaklaşıyor. Romero'nun filmlerinde olduğu gibi onlar canavarlardan çok ölü komşular. Jim Jarmsuch, Romero'nun çalışmalarının etkisi ve Yaşayan Ölülerin Gecesi'nin filmine nasıl analık yaptığını anlatıyor. Romero'nun eserleriyle ilk ne zaman karşılaştınız? Geçmişte bahsettiğini duymamıştım ama belli ki bu yeni filmde büyük bir etkisi olmuş. Yetmişli yılların başında Yaşayan Ölülerin Gecesi'ni izledim çıktığında değil, ama kısa bir süre sonra. Sonra bir kült film haline geldi ve birkaç kez daha izledim, bu da beni Ölülerin Şafağı'na ve Ölülerin Günü'ne ve nihayetinde Romero'nun Martin ve Çılgınlar gibi diğer filmlerine götürdü. Ama benim için zombi filmlerindeki en kalıcı izlenimler Yaşayan Ölülerin Gecesi ve Ölülerin Şafağı'ndan. Ben bir film hımbılıyım, ama korku türünün özellikle hayranı değilim, bu yüzden şimdiye kadar ne kendi filmlerimde ne de sadece filmlerden konuşurken Romero'dan pek bahsetmedim. Ama elbette büyük bir hayranıyım. Genelde Melville, Tarkovsky ya da Sam Fuller gibi diğer film yapımcılarından bahsediyorum ama türleri seviyorum çünkü insanların onları kullanarak ne yaptıklarını görmek güzel bence. Resim çerçeveleri gibiler; kendi olayınızı içeride boyayabilirsiniz. Birkaç tür filmde gidip geldim. Dead Man ile siyah beyaz bir saykodelik western yaptım; Ghost Dog samuray ve kiralık katil türlerini yıkıyor; The Limits of Control ile çok soyut bir kiralık katil filmi yaptım; Only Lovers Left Alive bir vampir filmi olarak gizlenmiş bir aşk hikayesi; ve şimdi bir zombi filmi yaptım. Sırada ne var bilmiyorum, ama bir savaş filmi yapmak istemiyorum Sam Fuller'ı ne kadar sevsem de, bunu yapacağımı sanmıyorum. İçinde bulabileceğin katmanları seviyorum. Zombiler inanılmaz derecede açık bir metafordur, bu yüzden filmimiz birçok açıdan barizdir. Bu bir hiciv, abartılı ve bazı noktalarda saçma belki. Romero açıkça zombi metaforunu kullandı, ama sanırım filmi izleyince düşünebileceğinizden şekilde Yaşayan Ölülerin Gecesi'nde dokunmuş olan sosyal bilincin daha az farkındaydı ki bu da ilginç. Night of the Living Dead filmimizin vaftiz annesi sayılır. The Dead Don't Die bir yeniden çevrim değil, ama bir çeşit saygı ya da konuyu uzatma filmi. Bir film yapımcısı olarak, Romero çok düşük bir bütçenin kısıtlamalarını güçlü yönleri olarak kullandı. Filmde kaba saba oyunculuk, ucuz özel efektler var ve içindeki durumun tuhaflığının altını çizdiği için bir varlık haline gelen tarzında kasıtlı bir tuhaflığa sahiptir. Bu çok hoşuma gitti. Biz de filmimizde bazı kısıtlamalar kullanmaya çalıştık, gece için gündüz çekim yapmak gibi, çünkü yazın, gecelerin kısa olduğu zamanlarda çekim yapıyorduk. Ayrıca tüm otomobil iç mekanlarımız için Zavallı Adamın Süreci dedikleri şeyi yapmak zorunda kaldık. Arabayı çekmeye ve hareket halindeki bir arabada oyuncularla çekim yapmaya gücümüz yetmiyordu, bu yüzden sadece ışık efektleriyle depo sahnesinde çalışıp sonradan arka plan ekledik. Zombiler benim favorim değil vampirleri tercih ederim ama ekrandaki zombilerin tarihinden gayet haberdarım ve White Zombie/Beyaz Zombi gibi ilk dönem zombi filmleri, ille de mevta olmayan insanların daha sonra onları zombileştiren ve kontrol eden başka birinin gücüne verildiği bir tür voodoo fikriyle ilgili olan. Sonra Romero... hepsini bir kenara attı, bu yüzden ona postmodern zombi ustası diyorum. Zombiler onun sayesinde bir tür modern mitoloji haline geldi. Akademik görünmek istemem ama Yaşayan Ölüler Gecesi'nde rasyonalizm askıya alındı. Zombiler her türlü kimlik ve anlamdan uzaklaşıyor. Godzilla ya da Frankenstein gibi sosyal yapının dışından gelen canavarlar değiller, bu kırık sosyal yapının kalıntılarıdır. Onlar içeriden geliyorlar, onlar biziz. Canavar olmalarının yanı sıra, onlar da kurban, çünkü yeniden canlandırılmayı istemediler. Romero'nun yaptıkları benim için karmaşık ve şaşırtıcı. Zombileri yavaş hareket eden ve yaşayan ölü olarak düşünme şeklimiz onun sayesinde. Filmimizde, meta fetişizmini ve kapitalizmin sonsuz tüketim hedefinin çıkmaz ucunu çok güzel bir şekilde yansıtıyoruz. Night of the Living Dead gibi, bizim film de toplumu yansıtıyor, gerçi benim gerçek hislerim Amerika'daki insanların herhangi bir vizyonuna sahip olmama karşı. En büyük endişem ekolojik kriz ve bunu inkar edişimiz insanlar bunu bir filmde kullandığınız için bile üzülüyor. Benim için çok korkutucu. Empati, güzelliğin hayatta kalması ve hayatın gizemi taraftarıyım. Bölücü bir film yapmaya çalışmıyorum, ama yansıtıcı denebilir, kesinlikle Romero'nun filmleri gibi. Ölülerin Şafağı'ndan, zombilerin bir zamanlar yaşadıkları yerlere ya da bir zamanlar kullandıkları nesnelere çekildikleri bir anıya sahip oldukları fikrini aldık. Ayrıca, kadın kahramanın ikincil rolünü reddetmesi de ilginç. Ölüler Günü'nde bile filmdeki en güçlü karakter olan bir kadın bilim adamı var. Ve tabii ki Yaşayan Ölülerin Gecesi'nde tek mantıklı kişi siyah karakterdir ve Amerika'daki ırkçılık tarafından dışlanır. İronik ve trajik son ise hayatta kalan son kişi olmasına rağmen musallat olup geldiğini düşünen otorite tarafından öldürülmesidir. Her yerde Romero'ya atıfta bulunduk ve hatta genel yapım kuruluşumuza, Romero'nun parçası olduğu Image Ten'den sonra gelsin diye Image Eleven adını verdik. Romero'nun zombilerinin o kadar makyaj ve gardırop karıştırıp süslenmesinden ilham aldım. Bazen sadece nasıl hareket ettiklerinden etkilendim çünkü hepsi farklı hareket ediyordu. Bu daha önce gördüğümüz klasik kolları önde size doğru tekinsizce ilerleyen zombiler değil. Ayrıca, Romero'nun zombilerinin giysileri yaşarken ne yaptıklarına tam oturan sıradan kıyafetlerden ibarettir bu yüzden onu da kullandık. Yaşayan Ölülerin Gecesi'ne benzer biçimde bulabildiğimiz tek sentetik tepeli 68 model Pontiac LeMans otomobil beyazdı. Yine de satın aldık ve sonra Jeff Butcher Yaşayan Ölülerin Gecesi'ndeki arabanın orijinal renginin ne olduğuna bakıp tam olarak o renge boyadı, Palmetto Yeşili. Romero'nun filmi siyah beyaz olmasına rağmen Jeff aynı renkte olması gerektiğinde ısrar etti. Bunu yapmasına bayıldım. Siyah beyaz fotoğraflarını çekip baktım, tıpatıp aynı görünüyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/oluleri-ziyaret-etmek-ve-gizli-kitaplar/", "text": "sanıyordum, ama hoşçakal dediğimde elimi sıktı ve Maria Kodama'nın elini öptü. Bahçe kapısında, karısı, 'Gene gelin,' dedi. 1981 yılıydı. 1982'de gene gittik. Karısı, kaşıkla yemek yediriyordu; herkes hüzünlüydü, sonu bekliyorlardı. Bu tarihlerin, onun için, tek bir sonsuz an olduğunu biliyorum. Okur, Beyaz Tanrıça'yı unutmayacak; Graves'in bir şiirinin özünü anmadan edemeyeceğim. Meğer Büyük İskender otuz iki yaşında Babil'de ölmemiş. Bir savaştan sonra kaybolmuş, geceler boyu çöller, ormanlar aşmış. En sonunda, uzaklarda, bir ordugahın ateşlerini görmüş. Sarı derili, çekik gözlü savaşçılar, onu ateşin başına buyur edip ağırlamışlar ve sonunda ordularına almışlar. Büyük İskender, sapına kadar asker ya, adını bile duymadığı çöllerde savaşlara katılmış. Bir gün, savaşçılara paraları ödeniyormuş. İskender, gümüş sikkelerden birindeki resmini tanımış ve kendi kendine demiş ki: Ben Makedonyalı İskender iken, Erbil zaferini kutlamak için bastırdığım madalya bu. 'Kağıtlar, kitaplar, dedi, nereye elimi atsam. Ölünün, son kez elini sürdüğü ve kaldığı. 'Burada işte oturmuş şu kitabı okuyordu, Alınmış gibi bir bulutun yer değiştirmesinden. Amerikalı fotoğraf sanatçısı ve yazar Sean Kernan'ın çalışması The Secret Books/Gizli Kitaplar, tıpkı Borges'in Atlas'ı gibi enine bir kitap. Kitabın üzerinde kıvrılmış, atılmayı bekleyen bir yılan var. Yılan, yazıların büyük bölümünü örtmüş. Borges öykülerini okumaya başladığınızda, bu kör adamın size sessizce anlattıklarını dünlemeye başlarsınız. Öykü bittikten sonra, aklınıza kısa ama yeterli metinlerde betimlenen bir dünya olarak görüyorsunuz çevrenizi. Artık gördüğünüz dünyaya güvenmiyorsunuz, dünyanın gerçekliği şüphe uyandırıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/olum-bizi-ayirana-dek/", "text": "Kişisel ismimizi bile, kırık bir oyuncak gibi! Ait her şeyin uzamda serbestçe uçuştuğunu görmek! -Ölmek mi? Evet. Ama ölüm değil.' Ölümün arzulanmasına ilişkin iki senaryo mevcuttur. Birinde ancak gereklilik halinde ölüm arzulanır. Örneğin, Jose Saramago, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'ta bu durumu işler: ölüm, o güne kadar yerine getirdiği görevinden bahseder ve artık kimse ölmez. Başlarda herkesin sevinmesine yol açan durum çok geçmeden yerini -insanların ezeli bir yaşlılıkla yüzleşmesiyle birlikte- kaosa bırakır. Yapıt, ölümün arzulanabilirliğinin mümkünlüğüne işaret ederken, ölüm isteğine dair başka bir senaryo ise nedenleri çeşitlilik göstermekle birlikte- intihardır. Burada ise ölümün göreceğimiz yüzü bambaşka. Ölüm, yaşayan ve ölüyü ayırmak bağlamında müthiş bir separatör. Çünkü, yaşayan ne denli uzun süre acı çekip yas tutsa da genellikle hayatına devam edebiliyor. Ölünün neye devam ettiği ise oldukça müphem. Ölümün yarattığı başka bir ayrıştırma ise fiziksel ayrıştırma. Tüm sıcak temas türleri, ölen kişiye ilişkin bir hale gelince, bir anda geçerliliğini yitiriveriyor. Post mortem fotoğraflarda sahne kurgusu da oldukça önemlidir. Önceleri, ölen kişi, tabutta ya da tek başına fotoğraflanmazken, sonraları tabut içinde, çevresi çiçeklerle sarmalanarak sanki uyuyormuşcasına ve gözleri kapalı halde fotoğraflanır. Buradan önceleri canlı olduğuna inanılmak istenen ölülerin daha sonraları ölü olarak kabul edildikleri sonucuna varabiliriz. Böylece, ölümün inkar edilenden, kabul edilene doğru yolculuğunu izlemiş oluruz. Ya da belki de ölümden korku artmış ve bu yüzden ölüler 'canlandırılmaya' çalışılmamıştır. I. Dünya Savaşı sonuna gelindiğinde ise, post mortem fotoğrafların popüleritesini yitirdiği görülmektedir. Belli ki artık insanlar ölümü hatırlamak istememektedir. Ya da savaş, insanları, ölümün anımsanmasına gerek duyulmayacak kadar yakında olduğuna ikna etmiştir. Post mortem fotoğraflardan korkmayanlar da var. Onlar, aksine bu fotoğrafları ilgi çekici buluyor. Bunu aşkınlaştırıcı bir ifadeyle şöyle açıklamak mümkün; bu fotoğraflar ilgi çekici özellikle gözleri açık halde fotoğraflanmış olan ölülerin görselleri- çünkü onlarda ölümün gözlerini görüyoruz. Ve ne kadar istesek de ölümün gözlerini görmek kolay yakalanacak bir fırsat değil."}
{"url": "https://futuristika.org/olum-tanrisi-bir-katil-ve-bir-detektif/", "text": "Adem'den bu yana insanoğlu ile kol kola evrimleşip kompleks bir boyuta giren suç unsuru popülerliğini hiç kaybetmemiş, insan doğasının kötü niyetli ve şiddete eğilimli olduğu iddiasının her daim somut göstergesi olmuştur. Yaratıcı zekanın nimetleriyle şekilden şekle giren suçların sahipleri ise kimi zaman cennetten kovulmuş; kimi zaman aslanlara yem olmuş; kimi zaman da diri diri kuma gömülmüştür. Aydınlanma ile başlayan hümanist açılım, modern devletin de kurumsallaşmasıyla suç ve ceza alanında ciddi düzenlemeler getirmiş, hukuk kuralları ve insan hakları temelinde yükselen adil bir ceza sistemini olası kılmıştır. Son yıllarda idam cezasının da yavaştan tedavülden kaldırılmasıyla gittikçe tekdüzeleşen ceza çeşitleri en azılı suçlular ile adi suçluları bile aynı mekan içerisine sokmuştur. Böylesi bir sistem de suç ve ceza terazisinin eşit ve adil olduğu konusunda kafada her daim soru işaretleri bırakmıştır. Bir hayatı yok eden ya da yaşanamaz hale getiren bir suçluya verilecek cezanın ne olacağı konusunda, yargı ve ceza yasasının adil bir karar vereceğine şüpheyle yaklaşanlar da pekala vardır. 2003 yılında Tsugumi Ooba tarafından yazılan, serüvenine manga olarak başlayıp, 2006 yılında tv dizisi haline getirilen Japon anime harikası Death Note, odak noktasına suç ve ceza ilişkisi arasındaki ince ve sorunsal çizgiyi yerleştirip; suçun neden işlenildiğinden çok, nasıl engellenebileceğini kendisine tartışma konusu olarak seçiyor. Hikaye, tüm hayatı defterine ölecek kişilerin isimlerini yazmak ve poker oynamakla monotonlaşan ölüm meleği Ryuk'ün, sırf atraksiyon amaçlı defterini insan dünyasına düşürmesiyle başlıyor. Defteri bulan şanslı kişi ise Einsteinvari hayli yüksek bir zekaya sahip, küçük yaşına rağmen kariyeri bol ödül ve başarılarla yükselen lise öğrencisi Light Yagami oluyor. Günden güne yükselen suç oranı ve dünyanın kötüleşmesi karşısında küçük vicdanı rahat etmeyen, sosyal sorumluluk bilincine sahip kahramanımız, bu dünyada var olmadığına inandığı adalet ve iyiliği kendi inisiyatifiyle yaratmaya çalışacaktır. Ergen çocuk psikolojisini en iyi kim anlayabilir? Tabi ki aynı yaştaki diğer bir ergen. Light'nun kıvrak zekasıyla yarışacak, onun davranış psikolojisini çözerek bir sonraki adımını tahmin edebilecek dizinin diğer kahramanı L, varoluş amacını Kira'nın deşifre edilip adalete teslim edilmesi olarak belirleyecektir. Dünyada Interpol'ün bile çözemediği en çetrefilli davaları bile nev-i şahsına münhasır stratejileriyle apaçık eden L de, güvenlik ve prensip bakımından kimliğini saklamaktadır. Kısa süre içinde yan yana gelecek olan L ve Light'nun zekalarıyla insanı mest eden şovları iki cambazdan birinin ipten düşmesiyle sonuçlanacaktır, lakin hikaye burada bitmeyecektir. 20'şer dakikalık 37 bölümden oluşan Death Note ilk bölümünden final bölümüne kadar zeka ve yaratıcılık dolu diyalogları ve sofistike kurgusuyla izleyicinin kafasını bir an olsun bile boş bırakmayan bir yapım. Karakterler her ne kadar boya kalemleriyle yaratılmış olsa da kısa zamanda anime sınırlarını aşıp, zihinlerde ete kemiğe bürünüyor, izleyiciyle duygusal bir ilişki kuruyor. İlginç bir konuyla süper bir başlangıç yapıp birkaç bölümden sonra saçmalayıp kendi kendini imha eden bazı yapımların aksine, Death Note her bölümde yan kahramanlar, ölüm defterinin yeni kuralları ve dallanıp budaklanan enteresan hikaye kurgusuyla kendini sürekli yeniliyor. Kanımca sinema ve tv tarihinin en kaliteli yapımlardan birisi olarak adlandırılması abes kaçmayacak bu yapım, küçük, çalışkan ve de zeki insanların diyarı Japonya'ya bir kez daha sevgi, saygı ve hayranlık içinde bakmamıza neden oluyor. 2- Ben anime sevmem, ayhh, ıyhh, o ne bee, çocuk işi diyip burun kıvıranlara sözüm. Bu sözlere bizzat şahit olmuş bir şahıs olaraktan böyle diyenlerin 2 bölüm sonra tövbe çekip Death Note diye diye nirvanaya ulaşmalarına da tanıklık etmişliğim vardır."}
{"url": "https://futuristika.org/olympos-muzik-festivali/", "text": "Bu yıl bir ilke imza atacak olan Olympos Music Fest 08 16 19 Mayıs tarihlerinde Antalya Olympos Babylon Town'da gerçekleşecek. ve daha fazlası dinleyicileri ile buluşacak. Stüdyo Turizm ve Organizasyon tarafından düzenlenen festival MTV Türkiye'nin medya sponsorluğu ile destekleniyor. Festival biletleri Biletix tarafından satışa sunulmuştur. Türkiye'nin her yerinden festivale katılım ulaşım sponsorları tarafından indirimli olarak sağlanacaktır. 3 gün konser + kamp 30 YTL'dir."}
{"url": "https://futuristika.org/omarrodriguezlopez-lydia-lunch/", "text": "The Mars Volta gitaristi Omar Rodriguez Lopez ve hayranı olduğu no wave müzisyeni, şair, spoken word sanatçısı ve aktris Lydia Lunch ortak çalışması bir kısa albüm çıkardılar geçtiğimiz aylarda. Zaten Omar Rodriguez Lopez, doğru saydıysak, 2007 yılında 6 tane solo albüm çıkardı. - Welcome to My Church 4:59 - Getting Rid of God 5:01 - Back to the Goddess 5:00 - The End of the White Man's Revolution 4:27 - Women 4:58"}
{"url": "https://futuristika.org/omzumda-acilan-goz/", "text": "Benim bildiğim, hemen tüymem gerektiğiydi. Avcı kılıklı adamlar bir şey çekmekten bahsediyorlardı. Daha önce hiç duymadığım bazı kelimeler kulağıma çalındı. Biraz kulak kabartınca, konuşmalar arasında film diye bir sözcük kulağıma çarpıp orada asılı kaldı. Neydi bu film? Avlamaya çalıştıkları şey belki? Avcıların tavşan avladığını biliyordum. Ya da keklik. Bazen de geyik. Ama şu film denen hayvanı ilk kez duyuyordum. Tüfeklerinin heybetine bakılırsa devasa bir yaratıktı besbelli. Neyse ne, orada daha fazla oyalanıp da tetiği çektikleri sırada yaşanacaklara şahit olmaya niyetim yoktu. Hem şu tüfeğin bakışını üzerimde hissetmek de istemiyordum. Tekinsiz alet... Önlerine çıkmaktan kaçınarak kovuğumun yolunu tuttum. Orada miskinlik etmeye bayılıyordum. Güzel yuvam benim... Oranın eskiden yol kenarı oluşu hatırımda. Sonraları yolun bir kısmı çökünce ufak bir oyuk oluşmuş, bana kalan ise yeni bir çökme yaşanmasın diye orayı dengede tutacak ağaç dallarını taşımak ve toprağı eşelemek olmuştu. Şimdi ise orada uzanmış, kestirmeden gitmek yerine tek sıra halinde alışılagelmiş güzergahlarında ilerleyen koca karıncaları izleyerek uykuya dalmak üzereydim. Yine de kafam avcılara takılmıştı. Avcıları ben iyi bilirim. Yanlarında kala kala tanıdım onları. Tüfeklerini doğrulturlar çünkü avcı olmak bunu gerektirir; tavşan, keklik, geyik ise artık tüfek hangisine yöneltilmişse kımıldamayı bırakır çünkü av olmak bunu gerektirir. Onlara avı getirmeyi öğrenmem için avcılar çok uğraştılar, bana mısın demedim. Ben o türden bir köpek değilim. Ben köstebek türü bir köpeğim: Bir yerleri eşeleyip oralarda takılmayı severim. Çünkü ben olmak bunu gerektirir. Şu tüfeği kafamdan atmaya çalıştım. Sonuçta güvenli yerimdeydim ve şu avcı-kılıklı-insanlar beni orada bulamazdı. Sırtımı yere sürterek kaşındım. Dilimle, patimdeki bir kıymığı tüfeklerinin bakışından kaçmaya çalışırken batmış olacaktı çıkarmaya uğraşıyordum ki kulağıma, alışılmadık yükseklikte sesler geldi. Patimi bir iki kez daha yaladım, sonra da yaygaranın kaynağını öğrenmek üzere kovuğumdan çıktım. Yavru olduğum zamanlardan beri susuzluğumu gidermeye gittiğim bir kanal vardı. Sesler o taraftan geliyordu. Şimdi kanalın içinde iki adam dikiliyordu. Bir tanesi, heybetli bir görünüşü olan dev gibi bir adamdı. İkilinin etrafını bir sürü kişi sarmıştı. Tüfeğin oradaki varlığından da, hem tüfek hem de tüfeğin efendisi tarafından izlendiklerinden de herkes bihaberdi sanki. Birbirlerine bağırıp çağırıyor, ellerindeki kürekleri tehditkar bir tavırla savuruyor, kürekleriyle suları dövüyorlardı. Her darbede, sıçrayan suların arasından kavurucu güneş bir görünüp bir kayboluyor, havada anlık olarak ışıktan örümcek ağları meydana getiriyordu. Eskiden o oyunu biz de oynardık. Şamatacı kalabalığın arasından bazılarıyla, küçüklüklerinde yan yana yüzerdik. Kendimi örümcek ağının içine atar, kürkümün emdiği suları sıçratarak ben de kendi ağımı yapardım. Eskiden buna kıkır kıkır gülerlerdi. Şimdi ise gülmek şöyle dursun, gözlerinin önündeki ağı fark ettikleri dahi yoktu. Onları üzerlerine çevrili duran tüfeğe karşı uyarmak için havlamak istediysem de sahnenin yarattığı sersemlik yüzünden harekete geçemedim. Kulağımın arkasını kaşıyarak bekledim. Kanal yönündeki patırtı, tüfeğin efendisinin Kestik! diye bağırmasıyla son buldu. Belki de sıralama bunun tam tersiydi. Köpekler, kelimeler ve eylemler arasındaki boşlukta yaşamaya zorlanarak büyürler; böylece, önce sözün mü, yoksa eylemin mi geldiğini ayırt etmeyi öğrenirler. Ama şu acayip tüfek ortaya çıktı çıkalı bu tür yetilerimi kaybetmiştim sanki. Kafa karışıklığımdan sıyrılmaya çalışırken bir de baktım ki kalabalık dağılmaya başlamış. Az önce bağrışan, hatta yumruklaşan adamlar şimdi gülüşerek aralarında laflıyordu. Ortada av yoktu. Tüfeğin efendisi kalabalıktan birileriyle konuşarak uzaklaşıyor, tüfek de onu sırtlanan birinin nezaretinde orayı terk ediyordu. Ben de adamın peşine takıldım. Şu tüfeğe şöyle bir yakından bakmasam olmazdı. Tüfek şu an üç parçaya ayrılmıştı ve yükü sırtlanan adamın nefes nefese oluşuna bakılırsa besbelli ki ağırdı. Adam elini uzatınca nemli parmakları kürküme hafifçe değdi. Bu, bir köpek açısından katlanılmaz bir şeydir: Yarım bir temas. Buna yarım bile denemez. Var olmayan bir temas. Temas sayılamayacak bir temasın hatırası. O yok-temasa ben de kuyruğumu yarım yamalak sallayarak karşılık verdim. Bu arada diğerleri de çayıra serildiler. Demin boğaz boğaza gelmiş halde bulduğum adamlar şimdi yan yana oturmuş gülüşerek beraberce yemek yiyordu. Kavga hiç yaşanmamışçasına. Tüfeğe gelince... Tüfek, bir ağacın gölgesinde duruyordu. Kımıltısız. Adamları göz ucuyla süzüp belli etmeden tüfeğe sokuldum. Onu kokladım. Kokusu bildiğim hiçbir şeye benzemiyordu. Öne doğru eğilip camdan gözü kokladım. İşte onu tam da o anda gördüm. Anlık bir görüntüydü ama bana o kadarı yetmişti. Cam gözün ardından bakan bir köpek merakla beni inceliyordu. Tüylerim diken diken oldu, hemen tüydüm. Yok-temasçı-adam bana sesleniyordu. Yemek artıklarını önüme attı: Tavuktan kalan kemik ve kıkırdaklar, azıcık da pilav. Midemin ezildiğini hissettim. Ezilen, midem değil de zihnim miydi yoksa? Tanıdık bir yüz görme umuduyla etrafa göz gezdirdim, birini bulunca da gidip yanına serildim. Tüfeğin içindeki köpeği düşünürken uykuya dalmışım. Çok geçmeden, tüfeğin efendisinin sesi beni tavşan uykumdan uyandırdı. Güzelce bir silkelenip sesi takip ettim. Bu ses beni daha önce kanalın orada gördüğüm heybetli adamın yanına götürdü. Tüfeğin camdan namlusu ona dönüktü. Adam, talimat beklercesine kendi halinde duruyordu... ta ki... tüfeğin efendisi komut verene dek. Sonrası, sakinlikten saldırganlığa hızlı bir geçiş. Adam, az ilerisinde duran bir tavuğu kaptı, zavallıcığın boynunu koparıp can çekişen bedenini karşısındaki kadının üstüne attı. Kadın dehşete düşüp çığlık atınca adam o çığlığı dahi bastıran gök gürültüsü gibi bir kahkaha patlattı. Başsız tavuğun bedeni yerde hala can çekişiyordu. Ne yapacağımı bilemeden taş kesildim. Tüfeğin efendisinden yeni bir komut yükseldi: Kestik! Bunu yeniden hızlı bir değişim takip etti. Kadın korkmayı bıraktı, dev adam da gülmeyi. Tavuk ise can çekişmeyi bırakabilecek gibi değildi. Olan biteni tam anlayamasam da bir şey netti: Tüfeğin dönük olduğu ve tüfeğin efendisinin haykırdığı yönde iç açıcı olmayan şeyler yaşanıyordu. Tüfeğin gözünü üstümde hissetmek istemediğimden bir kez daha toz oldum. Bana sesleniyorlardı. Karabaş! Küçüklüğümden beri bana öyle seslenirlerdi. Neredesin Karabaş? Ayak sesleri yaklaşıyordu. Hah, Karabaş! İşte beni bulmuşlardı. Kalabalıktılar. Tüfek ve tüfeğin efendisi de aralarındaydı. Başımı kaldırınca arkalarında bir adamın, bana daha tanıdık gelen, bilindik türden bir tüfeği doğrulttuğunu gördüm. Avcı ve avcımsı, tüfek ve tüfeğimsi bu kez hepsi bir aradaydı. Tümünün gözü üstümdeydi. Başımı başka yöne çevirdim ama onlar yönünü değiştirmedi. Üzerimdeki bakışlar beni huzursuz etmişti. Hem beni orada nasıl bulmuşlardı ki? Çaktırmadan onlara baktım. Yüzleri bana dönüktü. Sadece adamların değil, tüfeklerin de yüzü bana dönüktü. Tüfeklerden hangisi işini yapacaktı: Daha önce pek çok canlının hareket becerisini çaldığını gördüğüm tüfek mi, yoksa tavuğa doğrultulduğunda onu can çekiştiren tüfeğimsi şey mi? Nasıl davranmalıydım? Yattığım yerden kalkmaya, hatta kımıldamaya dahi cesaret edemiyordum. Yine bir şeyleri çekmekten bahsettiler. Çektiler de. Tetiği çektiler. Aşina olduğum barut kokusunun eşlik ettiği aşina olmadığım keskin bir acı hissettim. Kulakları sağır eden acı bir feryat duyuldu. Ses benden geliyordu. Karıncaların minik patikası kana bulanmıştı. Kanda boğulmadılar. Karıncalar boğulmaz. Sağ patime doğru sürüklenip kürküme tutundular. Artık onlar için bir adaydım ben. Üzerimde yaşayabilirlerdi. Altlarında ölebilirdim. Burnu buz gibiydi. Köpeğinki. Tüfeğin içinde yaşayan köpeğin. İhtimal, beni ısıran, tüfeğin içinde yaşayan köpekti, tüfeğin kendisi değil. Belki de kaçıp onu kaderine terk etmiş olmasam gelip beni ısırmazdı. Ama kaçmıştım. Ama gelip beni ısırdı. Yine adım sesleri yaklaşıyordu. Biri, tut şunu! diye bağırdı, diğeri bırak beklesin! dedi. İçlerinden biri, Hadi sahneyi tekrar çekelim! diye haykırdı. Bunu bir kahkaha tufanı izledi. Bu kez sırayı anlayabildim. Önce sözler, sonra kahkahalar. Tanımadığım biri yanıma gelip beni ilerideki bir ağaca doğru sürükledi. Adalarına sıkıca tutunmuş karıncalar da benimle sürüklendi. Avda, ne zaman ki avlanırsın, işin biter. Şimdi, yığılıp kaldığım o yerde, tüfeklerin ikisi de bana dönüktü. Tüfeğin efendisinin gözleri üzerimdeydi. Kalan herkesin gözleri üzerimdeydi. Belki karıncaların gözleri bile bendeydi... Benim gözlerim ise kapalıydı. Ben artık, omzumda açılan ve kanımla çerçevelenen yeni gözümden görüyordum her şeyi. İlk değildim, son da olmayacağım. Ben bir köpektim ve beni vurdunuz. Bir tavuk olsam kafamı koparıp can çekişen bedenimi fırlatır atardınız; bir at olsam bir ikona ressamının hayatını anlatmak uğruna beni mızraklardınız; bir eşek olsam tutuşmuş bir kağıt parçasını kuyruğuma bağlardınız. Ben bir köpektim ve beni vurdunuz. Koca tüfeğinizle film denen şeyin peşindesiniz sanmıştım. Filmi bırakıp niye beni avladığınızı hiç anlamadım. Bu öykü, başta Karabaş olmak üzere, film çekmek uğruna istismar edilen, kötü muameleye maruz bırakılan ve/veya öldürülen insan dışı hayvanların tümüne ithaf edilmiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/on-soruda-poe/", "text": "Futuristika!, Edgar Allan Poe'nun 200. doğum yıldönümü özel kutlamalarında On soruda Poe! yarışmasıyla okuyucularına Özel Futuristika t-shirtü hediye ediyor. Aşağıdaki soruları doğru yanıtlayan bir okuyucumuza istediği tarzda bir t-shirtü günün anlam ve önemine yakışan hediye paketiyle ulaştıracak olan Futuristika!, 25 Ocak 2009 tarihine kadar cevaplarınızı bekliyor ve herkese başarılar diliyor. Cevaplarınızı adresine yollayabilir ya da iletişim formu konularından Poe yarışmasına cevaplarımı yollamak istiyorum'u seçerek yarışmaya katılabilirsiniz. 3) Poe'nun ailesi oğullarının edebiyat dünyasındaki çabalarının en büyük destekçisi olmuşlardır. Yoğun katılım için teşekkür ederiz. Sevgili Edgar Allan Poe ülkemizden bu kadar seveni olacağını bilseydi, belki de her şey kendisi için farklı gelişebilirdi."}
{"url": "https://futuristika.org/once-fareler/", "text": "in. fondo. al. mar son 30 yılda Akdeniz'de batan gemiler üzerine hazırlanmış bir online bilgi görüntüleme projesi. Projeye toksik, kimyasal ve radyoaktif maddeler taşıyan ve bir de şüpheli bir şekilde batan gemiler dahil edilmiş. Projenin amacı, bir yandan batan gemilerin bir listesini tutmak, diğer yandan da eski ve artık işe yaramaz diye düşünülen bazı gemilerin ait oldukları şirketleri tarafından bilerek batırılmış olduğuna dikkat çekmek. Listedeki bazı gemilerin batmasıyla ilgili soruşturmalar hala devam etmekte. Resmi tutanaklar, gazete haberleri, konuyla ilgili internet siteleri gibi kaynaklar kullanılarak hazırlanan ve Lloyds, Legambiente gibi şirketlerin ve bir takım çevreci kurumların yardımıyla hayata geçirilip devam ettirilen projeye, siz de şüpheli bulduğunuz batan gemiler hakkında bilgi sağlayarak katkıda bulunabilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/ondan-geriye/", "text": "Çeşitli teknikleri üzerimde deneyip hiç bir sonuç alamayan psikolog, en sonunda beni hipnoz etmeye karar vermişti. Gözlerimi kapattırıp bir sürü gevşeme telkininden sonra nihayet konuya girdi. Ses tonundaki abartılı yumuşaklık bende garip bir rahatsızlık hissine sebep oldu. Ancak, artık iyileşmek istediğimden bari bu seferlik komutlarını dinlemeye, en azından bu tekniği denemeye karar verdim. Dokuzda ordayım demişti. Tam bir saattir bekliyorum. Hiçbir zaman geç kalmayan takıntılının biri olduğunu bilmesem... Bugüne dek bir kez geç kaldığına şahit olsam korkmayacağım. Ama ben onun ciğerini bilirim. O takıntılı herif, ne yapar eder, söylediği saatte söylediği yerde olur. Her zaman! Telefonunu da açmıyor; kesin başına bir şey geldi! Hah, benim telefonum çalıyor, kesin o! Hayır, o değil; Sinan! Sesindeki şaşkın ve ağlamaklı tonu fark etmemek imkansız ama içimden sormak gelmiyor. Adam karşımda korkudan tir tir titriyor. Sakin olmam gerektiğini biliyorum ama karıştığı iğrençliği düşününce boğazına yapışıp kafasını duvara çarpmak geliyor içimden. Cevabı gayet iyi bilmeme rağmen soruyorum. Başını önüne eğip susuyor. Çıldırmam için, elinden gelen her şeyi yapıyor! Böyle karşımda sessizce oturup boyunlarını büktüklerinde çileden çıkıyorum. O bükülen boynu tek hareketle kırıp düzeltmek geliyor içimden. Sonra işkenceci oluyoruz. Sabrım taşmak üzere... Yumruğumu masaya indirip öfkeyle bağırıyorum. Adam korkuyla yerinden sıçrıyor ve gözlerime bakıyor. Ateş saçan gözlerime... Ve cevabı veriyor. Bütün kardeşlerimle, her bayram olduğu gibi memlekette, babamın evindeyiz. İnatla ayrılmadığı eski, bakımsız evde. Babam, yaşı ilerlediğinden beri hepten huysuz ve alıngan! Biz, geleneksel bayram azarına ne zaman başlayacak diye düşünüp sessizce bekleşirken söze giriyor. Billur sokak, 6 numara! Emlakçının söylediği ev. Işıl ışıl. Tertemiz, güneş görüyor. Ön taraftaki muhteşem bahçeye bakan küçük bir balkonu bile var! İstediğim fiyat aralığında. Yeri çok iyi, merkezi... Tek bir kusur bile bulamadım. Sadece benim için çok fazla. Evden çıkarken emlakçıya ne diyeceğimi düşündüm. Sevmedim demeye karar verdim. Öyle ya, başka hiçbir sebebe gerek yok. Sevmedim. Bankadayım. Sıranın bana gelmesini bekliyorum, işten zar-zor izin aldım. Nihayet benim numaram yanıyor. Tam o sırada banka memuresi gişeyi kapatıyor. Öfkeyle yerimden kalkıp gişeye koşuyorum. Ayağa kalkmış olan genç memure ile göz göze geliyoruz. Hayatımda gördüğüm en güzel gözler. Bütün öfkem gidiyor. Nerede olduğumu unutuyorum. Sadece bir çift güzel göz ve ben! Hep bana baksın istiyorum. O ise, benden cevap bekliyor. Ne sorduğunun farkında bile değilim oysa. Gözlerimi gözlerinden çekip saatime bakıyorum isteksizce. Öğretmenimin yanındayım. Beni aylarca para almadan çalıştırdı. Üniversite sınavından çıkar çıkmaz yanına koştuğumda Yarın yanıtlar gazetede çıkınca kontrol eder puanını hesaplarız demişti. Sabahı zor ederek tekrar yanına geldim. Tüm cevaplarımı not edecek kadar vaktim olduğu için şanslıydım. Bir takım hesaplamalar yapıp kaygılı bir ifadeyle yüzüme baktı. Askerde olduğumu bile unutmuştum. Yaklaşan tezkerenin heyecanı ile. Bu akşama kadar... Ali'nin şehit olduğunu söylediler. Sabahki konuşmamız gözümde canlandı. Müdürün odasındayım. Beni çağırtmış. Korktum, azarlayacak diye. Halbuki garip, acıyan bir ifade ile bakıyor. Sanki sırf söze girmek için, laf olsun diye soruyor. Müdürün yanından çıkarken annemin öldüğünü anlıyorum. Zaten sabah apar-topar evden götürdüklerinde anlamıştım. Annem, yatağında bitkin bir vaziyette yatıyor. Solgun yüzü, bir kağıt kadar beyaz. Hep ağrıları var; hep üzgün. Ben yerde uzanmış ödevimi yapıyorum. Annem öksürmeye başlıyor. Boğucu bir öksürük! Ödevimden başımı kaldırıp anneme bakıyorum. Göz göze geliyoruz. Yanındaki bir bardak suyu titreyerek bana uzatıyor ve kısık bir sesle konuşuyor. Annemin yanına gidiyorum. Kendinden geçmiş gibi. Dokunduğumda anlıyor ancak geldiğimi. Gözlerini tam açmadan, titreyen eli ile ilaçlı suyu güçlükle alıp içiyor. Yüzü buruşuyor; bana dönüp bir şey soracakmış gibi bakıyor ama sonra vazgeçip yastığa gömülüyor tekrar."}
{"url": "https://futuristika.org/onleyici-hizmetler-buro-amirlikleri-puan-cetveli/", "text": "Devletler, tıpkı neokapitalist toplumlardaki bireyler gibi, çıkar ilişkileri üzerine kurulu sistemlerdir. Çıkarlarını korumasına dair refleksi güçlü olan devletler, güce ihtiyaç duyarlar. İç ve dış mihraklara karşı toplumsal desteği propaganda araçlarıyla elde ettikten ve gücü artırıp kendi ağırlığını yükseltmek için gerekli sermayeyi yine toplumdan aldıktan sonra, devletin çıkarlarını korumada en doğrudan aracısı olan kolluk kuvvetlerine yayar. İsmini, Birleşmiş Milletler'de ulusların nefsi müdafaa haklarının yer aldığı tüzüğü değiştiren ve Irak'a saldırının nedenlerini Önleyici ve Önalıcı Savaş diye açıklayıp ABD çıkarları hariç hiçbir farklılığı tanımayan, insani ve hukuki anlayışı yerle bir eden Bush Doktrini'nden alan Önleyici Hizmetler'in, çalışanlarına motivasyon sağlamak için başka bir sistemi düşünmesini düşünmek saçmaydı belki de. Hugo Grotius, 1625'de Bireyin doğal hakları hiçbir kaygıya feda edilemez. Devlet düzeni oluştururken dahi doğal haklar sınırlanamaz demişti ve modern devletler hukukunun temelini oluşturmuştu. Türk Polisi 2012'de, duvara asılan puan tablolarıyla geniş suda olta atarız, tutturduğumuzu yakalarız diyerek, bireyin en doğal haklarını puan tabloları sonunda elde edecekleri avantajlarıyla çakıştırıyorlar. Ne de olsa bazı bireylerin çıkarları devletlerin çıkarlarıyla tam örtüşür Ya da tam tersi. Konuyla ilgili, puan tablosunu sosyal medyadaki hesabından gördüğümüz Emre Bilgili'nin de görüşünü aldık. Kabahatler kanunu adı altında sokakta yürürken, parkta otururken, cafede arkadaşlarınızla çay kahve içerken hatta tam evinin önünde bile travesti ve transseksüellere kesilen 69 liralık cezaların hiç gündeme gelmediği, kimselerin bahsetmeye değer görmediği bir ülke burası. Bu ülkede LGBT olmanız kabahatler kanununa göre suç. Sokakta dolaşamazsanız. Dolaşırsanız 69 liralık cezayı öder, polisinize de 20 puan bonus kazandırırsınız. - Emre Bilgili twitter. com/emrebilgili"}
{"url": "https://futuristika.org/onsoz-fanzin/", "text": "90'lı yıllar fanzinlerin Türkiye'de tavan yaptığı yıllardı. Kitabevlerinde çeşit çeşit bulunur, dergilerin arka sayfalarında iletişim bilgileri ve tanıtımları çıkardı. Alttan alttan kaynardı fanzinler, el değiştirirdi. İnternetin hayatta kapladığı yer arttıkça, ya da o fanzin kitlesi de dağılınca, nispeten azaldırlar. Özellikle İstanbul dışındaki fanzinler ilgmizi çekiyor. Bu nedenle, Gelibolu'dan, kemik kadrosunda Mehmet Atakan Foça ve Doğukan Ünlü'nün bulunduğu Önsöz Fanzin'in sitesinin açıldığını haber vermek isteriz. Üçüncü sayısı da çıkan derginin başlıca konusu Madımak. Ayrıca Ümit Dertli röportajı, Endüstriyel futbol ve ona karşı mücadele ve birçok yazı bulunuyor. Fanzinler güzeldir, kar amacı yoktur, sayfalarında reklam hesabı yapılmaz, konular serbesttir. Fanzinler punk'tır, geri dönüşümsüz alt kültür çabalarıdır, zihin açıcıdır. Gelibolu'dan, Ece Ayhan'ı da sevgiyle anarak, selamlıyoruz efendim."}
{"url": "https://futuristika.org/onsozler-icin-onsoz/", "text": "Aslında bir önsöz değil elbette bu, bir başlangıç. Çünkü bilirim kimse okuma zahmetine girmez önsözleri, yazanları da hep boşa yazmışlardır. Ama boşa da olsa, kimse de okumasa yazılmıştır onlar. Hatta Oğuz Atay'ın saldırılarından sonra bile, Oğuz Atay kitapları önsözle başlamıştır. Kimse neden yazıyoruz, bu adam kitaplarına önsöz yazılmasını ister mi? diye sormamıştır. Utanmazca, arsızca, çirkince yazılmışlardır. Önsözler imzalarla yazılır değil mi? Peki imza tanıdık değilse... O zaman yayımlanmaz yazılanlar. Ama kimse önsöz yazarı değildir, yazarlar önsöz yazar. Ama bir hatadır bu, bir ya da birkaç önsöz yazarı olmalıdır ve onlar yazmalıdırlar önsözleri. İşte böyle bir amaç için buradayım, kimsenin tanımadığı bir önsöz yazarıyım ben. Kendi küçük dünyamdan büyük denizlerin sonsuzluğuna baktım ve inanın orada gerçek metinler değil, sadece önsözler vardı. Onun için, bunun için kısaca her şey ve herkes için yazılmış önsözler."}
{"url": "https://futuristika.org/onston-ottomatik-dusler/", "text": "Galeri G-art, İstanbul'un hareketli yeni sanat sezonu içerisinde, Uluslararası İstanbul Bienali ile eş zamanlı olarak, bienal izleyenlerine farklı bir pencere açacak Onston' un Ottomatik Düşler sergisi ile 25 Eylülde sezonu açtı. Sanat hayatında 10 yılı demlendirmiş ve kendi düş dünyasını kurmayı başarmış genç sanatçı Can Yeşiloğlu / Onston, geçmişin Osmanlı imgesi ile bugünün megapol İstanbul'u arasında yeni köprüler kurarak bir paralel evren kuruyor. Bu düş aleminde; yapılar hayvanlarla, makineler insan bedenleri ile iç içe girip, yeni ve mutant diyebileceğimiz formlar yaratırlar. Bu dünyanın iş makineleri etsel formalara, fesli neo Osmanlı beyleri ise sokak punk' larına karışırlar. Yaklaşık 100 yıl önce gerçeküstücü sanatçılar, Freud'un psikanalizinin etkisi ile Otomatizm denen yazı ve resim tekniğini keşfettiler. Otomatizm en basit tanımı ile aklın her türlü oto-sansürünün ötesinde, zihnin saf imgelerinin yazıya ve resme dönüşme serüveniydi. Avangard sanatçı Can Yeşiloğlu; gerçeküstücü Otomatizm kavramını sürekli yeniden ürettiğimiz Osmanlı imgesi ile birleştirip; bir neoloji yaratıyor: Ottomatik Düşler.. Can Yeşiloğlu için Otomatizm ; yatışmış, sakin bir bilinçdışının değil; çatışmalı, merkezsizleşmiş mekansızlaşmış, kaotik bir bilinçdışının sözcüsüdür. Onun imgesinde Otomatizmin tedirgin edici, tekinsiz atmosferiyle; çocuksu düşlerin ve yetişkin ütopyaların büyüsü iç içe girer. Şansın resme kattığı bu cazibe ile sanatçının ince ince kurguladığı düşler portreler ile iç içe geçer. Ve kuşkusuz ressamın kendi şahsına münhasır bu düş dünyası, heyecan kadar meraka, kaos kadar neşeye de ev sahipliği yapar. Yeşiloğlu sadece bir yeni kelime icat etmiyor; aynı zamanda geçmişin Osmanlı imgesi ile bugünün megapol İstanbul'u arasında yeni köprüler kuruyor. Bu düşler şimdi yaşadığımız ve yarattığımız gelecek içinde; dün, bu gün ve yarının aynı anda buluştuğu, zamansal ve uzaysal bir kayma yaratarak; Can Yeşiloğlu/OnstOn dünyası diyeceğimiz bir paralel evren kuruyor. Bu düş aleminde; yapılar hayvanlarla, makineler insan bedenleri ile iç içe girip, yeni ve mutant diyebileceğimiz formlar yaratırlar. Bu dünyanın iş makineleri etsel formalara, fesli neo Osmanlı beyleri ise sokak punk'larına karışırlar. Ottomatik Düşler, bir ilk sergidir; fakat sanatında 10 yılı demlendirmiş ve kendi düş dünyasını kurmayı başarmış bir ressamın ilk sergisidir. Sergi 26 Eylül-13 Kasım 2013 tarihleri arasında Pazar ve Ptesi dışında her gün 11:00-19:00 saatleri arasında Galeri G-art'da gezilebilir. G-art 2003 yılından bu yana galeri gelirinin tamamını AÇEV ' e bağışlamaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/onston/", "text": "25 Eylül-12 Kasım arasında G-art'da yüze çıkan serginin üç tane aynı temada ilerleyen eserleri inceleyeceğim. Böyle bir sergi Osmanlı devam etseydi yine olurdu kanımca. Bu yönden sergi kaçınılmaz bir imge dünyasını bize sunuyor. Otomatik yapıyla batının imge dünyasıyla doğunun sentezi olan bu sergi ismi üstünde Ottomatik bir yapıya sahiptir. Osmanlı savaşlarıyla meşhurdur. İki top arasında kalmış halkın hafızasını, toplumsal yapısını, gözünü anlatır bu üç resim. Ortadaki abimize Bay Osmanlı diyelim. İki filin çerçeve renkleri kahverengidir. Kahverengi bir çok renkten elde edilir bu Osmanlı'nın içindeki milletleri belirtir. Kahverengi Osmanlı'nın favori renklerindendir ayrıca. Günümüzde ise hale kahverengi üst tabakanın renklerindendir. Bay Osmanlı'nın sağındaki filde kahverengi tonları daha azdır solundakine göre. Çünkü sağ taraf Osmanlı'nın içinde fakat ondan daha bağımsız düşünür. Soldakinde ise gelenekçi bir düşünüş hakimdir. Bay Osmanlı'nın çerçeve renkleri daha yumuşak ama her tarafa yayılan bir renktir. Çünkü uzun tarihinin ona getirdiği bir gerekliliktir bu. İki filin ortasında kalmış Bay Osmanlı. Biri ona balık atıyor diğer kuş. Atılan kuşlar ve balıklar yüzünde toplanmış. Osmanlı'nın içinde barındırdığı mutasyon kolaj birleşiyor. Sağ tarafında kuşlar sol tarafında balıklar. Balıklar saplantılı gelenekçi kişileri temsil ediyor. Osmanlı'nın büyük bir bölümünü oluşturan bu kişiler Kanuni'den sonra baskın bir şekilde öne çıkmaktadır. Kuşlar ise Osmanlı'nın düşünen ve gelenekçi yapıdan sıyrılmış- sıyrılmaya çalışmış kişilerdir. Bay Osmanlı göz altları dikkat çekicidir. Sol tarafın yani balığın olduğu gözün altı daha çok bölünmüştür. Sağ taraf ise bölünmeden çok yıpranmış bir haldedir. Sol taraf lokmasını bekleyen bir diş sağ taraf dövülmüş bir demir gibi. Bay Osmanlı'da en büyük detaylardan biri sağ gözün altında akan bir damla yaştır. Üzülen Osmanlı'nın özgür olmayan bireylerini temsil eder kuş. Kuşlar özgürlük mavisini taşır. Balıklar ise sol tarafta kalmış dini saplantıları temsil eder. Seçilen iki imge boşuna seçilmemiştir üstelik. Kuşlar ve balıklar en gizemli hayvanlardır. Karada yaşamazlar. Balıklar çabuk unutur. Kuşlar özgürlüğü hatırlar sadece. Kuşun kanatlarından biri Hazerfan'dır. Yeri gelir Baha Tevfik olur, yeri gelir Beşir Fuat olur, yeri gelir Nesimi olur. Bir bakıma Bay Osmanlı bütün insanlığı temsil eder başındaki fesi atarsak. Tarihin başlangıcından beri böyle gelmiştir bu. Toplumsal farklılıkları hazmedemeyen her iktidar yapısı için sadece fes yerine başka bir imge gelir-gider sadece! Burundaki kuş ise Osmanlı'nın birleştiği tek noktadır. Çünkü burundan alınan koku gerçektir. Hemen hemen herkese aynı duyguları verir. Kan kokusu, çöp kokusu, gül kokusu. Ama kuşun başının sağ tarafta olması rastlantı değildir. Çünkü kuşu soldaki fil var etmiştir. Birde burada önemli bir ayrıntı vardır. Bay Osmanlı'yı dikey olarak ortadan böldüğümüzde kuşun başı sağda kalır diğer yarısı ise solda. Düşünen tarafı sağdadır yani. Ve alttaki kuşun başı balığın üstündedir. Kuş bu anlamda balıktan üstündür lakin balığın onun boynunu parçalamasına bir şey yapamayacaktır da aynı zamanda. Bu bilinmese de kuşun hep onun üstünde olduğu bilinecektir. Sağ taraftaki fil kesinlikle savaşçı değildir. Tekerlek filin kulağının altında kalmış, diğerinde ise altında. Tekerleklerdeki parça sayısı da önemli ayrıntılardandır. Sağ taraftaki filde 6, sol tarafta ise 7 parçadır. Bu balıkların sayı olarak üstün olduğunu gösterir. Sol taraftaki filin dişleri savaşçı bir şekilde dışarı bakar ve burnunun sonundaki bıyık biraz incedir. Sağ taraftaki dişler ise sanki burnu sıkıyormuş ve nefes almasına izin vermiyormuş gibidir. Bıyıkları diğerine göre kalındır. Burada bir anlamda Bay Osmanlı'nın burnu da devreye giriyor. Sağ filin nefes alamamasını Bay Osmanlı'daki kuşun oraya dönmesinden eşitleniyor. Bay Osmanlı'nın burnu ise sol taraftan geldiğinden dolayı bir manada değişik bir paradoks oluyor. Osmanlı'ki orjinalliğin temeli de budur. Hiçbir zaman değişmeyen tek organ olan göz ise resimlerde kusursuz işlenmiştir. Sağ taraftaki filin gözleri şaşkın ve umutlu, Bay Osmanlı'nın gözleri yorgun ve açık, sol taraftaki filin gözleri ise biraz yorgun ve umursamazdır. Bay Osmanlı'nın yüz hatları kılçık, iskelet ve tüylerdir. Bunlar ölen insanlardır. Ölenlerin içiyle, kanıyla çizilir çünkü tarih. Çeneden altında da devam eder bu çünkü bu Osmanlı'nın sahip olduğu topraklar zaten tarihin başlangıcından beri savaş alanıdır. Ölenler yine kuşlu-balıklı gömülür, orada birleşirler. Ta ki bir filin ayağıyla daha da parçanıncaya kadar! Bir ayrıntıda Bay Osmanlı'nın yüzünün sol tarafındaki testise benzer yılan balığının iskeletidir. Cinselliğe sapkın ve mutasyona uğramış bu yılan balığı aslında en tehlikeli imgedir. Balıkların içinde ama ondan olmayan bir türdür bu sapkınlar. Çabuk unutan balıklar onları bir türlü alaşağı edemezler. Balıkların suçu unutmak, kuşların suçu uçmaktır aslında."}
{"url": "https://futuristika.org/oradaydim/", "text": "An., 1994 yılında Ese'yi beklerken kuruldu. Takip eden 2-3 yıl süresince çoğunluğu anlık gelişen deneysel doğaçlama müzik performansları yaptılar. Ese'yi bekleyenlerden Tayfun Polat dışında asla aynı kadroyla çalmadılar. Şimdi, 1996 yılında gerçekleştirdikleri son performanstan yıllar sonra, grubun lokomotifi Tayfun Polat'ın Oradaydım projesi için yine bambaşka bir kadro ile bir araya geliyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/organik-makineler-bir-heykel-icin-eskiz/", "text": "Evren Sungur, Organik Makine isimli yeni serisinde alternatif evrim, otomatikleşen güncel yaşam, gerçeküstü medeniyet tasarımı gibi konuları ele alıyor. Denizhan Özer küratörlüğünde gerçekleşek olan sergide, sanatçı figüratif anlatımın klasik biçim ve kompozisyonlarını görmezden gelip yeni bir görsel dil oluşturarak, hayali mekanlarda gerçeküstü insan tasarımlarını yüzey üzerine taşımaktadır. Seyirciyi bilinçli olarak içinde bulunduğu zaman ve mekandan koparıp resmin karşısında kendisiyle yalnız bırakan sanatçı, seyircinin kendi geçmiş ve geleceğine karşı duyacağı rahatsızlığı da bir fetişe dönüştürerek geleceğe yönelik ip uçları vermektedir. Medeniyeti ya da insanlığı tartışmanın ötesinde 'başka bir medeniyet olsaydık acaba yaşam nasıl başlardı' sorusu üzerinden yola çıkan sanatçının, evrimi farklılaştırma düşüncesiyle kadın ve erkeği tek vücutta buluşturma ya da başka canlıların özellikleriyle karıştırmaya çalışmasıyla farklılık yaratmaktadır. Yeni hayatın kurgusal yapısının izlerini taşıyan amorf bedenlerin, belirsizleşen durumlarını yeni bir yaratım süreci ile irdeleyen sanatçının, içinde bulunduğumuz çıkmaz duruma ve sistemin yıkıcılığına karşı getirdiği eleştirel bakış açısıyla dijital kurgu estetiğini bizlere hatırlatarak güncel bir anlatım oluşturmaktadır. 1980 İstanbul doğumlu olan sanatçı, Yeditepe Üniversitesi'nde aldığı Mimarlık eğitiminden sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Heykel eğitimi almıştır. Sungur 1998 yılından beri çalışmalarına İstanbul, Beyoğlu'ndaki atölyesinde devam etmektedir. Evren Sungur'un resme yaklaşımı sanatın trajedisiz olamayacağı kuralına bağlılığının analiziyle anlaşılabilir. Resminde temel olarak insanı konu edinen Sungur kavramsal çerçevesini insanoğlunun doğası, evrimi, varoluşunun ve medeniyetinin sorgulanması olarak belirler; bunlara bağlı olarak motivasyonunu insanın davranışsal özellikleri, aklı ile içgüdüleri arasındaki çift karakterlilik, toplumsal düzeni belirleyici kadın-erkek ilişkileri, kuşaklararası rekabet ve kültürel/siyasal geçmişinden alır. Sungur'un resimlerindeki şiirsel olgu, figürlerinin kendi evrimlerine, yarattıkları medeniyetlerine, nihayetiyle varoluşlarına tezat içgüdüsel davranış ve reflekslerinin trajedisinden kaynaklanır."}
{"url": "https://futuristika.org/orient-guzelleri/", "text": "Batılıların gözünde Orient kavramı Doğu ve Doğululuk her zaman için gizemini koruyan bir yaşayış olmuştur. Batı medeniyetleri kendi kimlik sorgulamalarını, kıyaslamalarını yaparken Doğu'yu baz almışlar, ötekileştirdikleri Doğu'yu da takip etmekten geri kalmamışlardır. Rönesans'tan bu yana Batılı seyyahlar, Doğu'ya birçok gezi düzenlemiş, gördüklerini, yaşadıkları tecrübeleri kitaplaştırarak Batılı okuyuculara sunmuşlardır. Orient kavramı Uzak Doğu, Yakın Doğu kavramları gibi Batı merkezli bir kavramlaştırmanın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa dünyanın merkezi olarak kabul görmekte ve dünyanın diğer bölgeleri bu merkeze olan uzaklıklarına göre yakın, orta ve uzak şeklinde kategorize edilmekteydi. Tarih sahnesinde eski Yunanlıların Medeni güney ve Barbar kuzey şeklinde ikiye ayırmaları daha sonra Avrupa topraklarında filizlenen Romalıların da Doğu ve Batı şeklinde ayrıma gitmeleriyle kutuplaşma devam etti. Bilindiği gibi Roma İmparatorluğu'nun iki merkezi vardı: Batıdaki merkezi Roma, Doğudaki merkezi de Constantinople idi. 395'te bu imparatorluğun Doğu kısmına Bizans İmparatorluğu adı verilmesi ve Roma merkezli imparatorluğun çökmesiyle, İstanbul Doğu dünyasının merkezi oluyordu. Ayrıca şunu da belirtelim bugün Sultanahmet meydanında yer alan Million taşı Bizans döneminde sıfır noktasını belirtmekte ve diğer şehirlerin uzaklıkları bu taş baz alınarak hesaplanmaktaydı. Daha sonralarda Batı dünyasında Doğu; olarak ifade edilmiş olan Osmanlı Devleti için kullanılan bu kavramlaştırma, elbette ki sadece bir coğrafi ifadelendirme değil aynı zamanda kültürel ve dini bakımdan farklı olan ötekini ifade eden bir kavramlaştırma idi. Aslında insanların kendi bulundukları yeri merkez alarak dünyanın diğer yerlerini merkez olarak aldıkları yere göre adlandırmaları sadece Avrupalılara özgü bir yöntem değildir. Mesela Osmanlılar Batı dünyası için coğrafi adlandırmadan çok etnik vurguyu öne alan Frengistan kavramını kullanmaktaydılar. Efemera dünyasında yola çıkarak Batılıların gözünde Orient kavramının diğer karşılığı da kadınlar olmuştur. Ya da şöyle diyebiliriz; Harem hayatı. Doğu'nun güzellikleri uzak gelmiştir Batı'nın Beautee Orientale söylemine. İçine kapanık yapısı, sadece belirli kişilerin girebildikleri sarayların Harem yaşayışı merak uyandırmıştır belki de Batılıların gözünde. Harem özeldir, girilmez. Ne kadar girilmez olursa, o kadar çok merak uyandırır. Belki de kapalı peçelerin altında yatan güzelliğe ulaşamamazlığın verdiği bir ihtiras. Birçok batılı ressam tuvaline taşımıştır haremi. Çıplak kadınlar, sınırsız hizmet, bitmeyen alemler. Öyle düşünmüştür dışarıdan bakan ressamlar fakat gerçek bu değildir. Cezbedici yanı belkide Batılıların bir tek burnunu oraya sokamamalarıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/orson-welles-galeyaninin-70-yili-kutlu-olsun/", "text": "30 Ekim 1938 tarihinde, Orson Welles ve Mercury Theatre tiyatro grubu, HG Wells'den uyarlama The war of the worlds isimli tiyatro oyunu radyoda oynarlar. Oyun o kadar başarılıdır ki, tanıtım konuşmasını kaçıran binlerce kişi gerçekten bir uzaylı istilasına uğradıklarını düşünüp sokaklara fırlar. Medyanın gücünün en muhteşem örneğidir. Neredeyse bir saat süren yayının başlangıcı, bir Mars istilasını haber veren haber bülteni gibidir. Yapılan araştırmalara göre yayını takip eden 6 milyon kişiden 1.7 milyonu inanmış, 1.2 milyonu da paniğe kapılmıştır. Yayın sonrasında, dönemin gazetelerinin olayı abarttığı açıklamaları yapılmış olsa da, yıllar sonra Japonların ABD üssü Pearl Harbor'a yaptıkları saldırı yine bir radyo haberiyle duyurulduğunda, birçok insan Orson Welles'i hatırlayıp haberi ciddiye almamıştır. 30 ekim 1938 akşamı, radyolarında müzik dinleyen insanlar Yayınımızı bir son dakika haberi nedeniyle kesiyoruz uyarısıyla bir meteorun düştüğü ve garip yaratıkların şehirleri istila etmeyi başladığı haberinin ardından eline silahını alıp Marslılara karşı kendini korumaya çalışanlardan, Marslı elinde öleceğine kendini zehirlemeye karar verenlere kadar, kitlelerin ne kadar kolay manipüle edildiklerine dair, 70 yıl geçmesine rağmen hala mükemmel bir örnektir."}
{"url": "https://futuristika.org/orta-dunya-cizimlerinin-kralicesi-gitti/", "text": "JRR Tolkien'in sağlığında onayladığı illüstratör olan Pauline Baynes geçen hafta hayatını kaybetti. Tüm bu Tolkien endüstrisi oluşmadan önce, büyük yazar, yarattığı dünyayı onun tasvir etmesini istemiş, onun tasvir ettiği dünyanın yarattığına benzediğini hayattayken onaylamıştı. 60'lı yılların sonlarında, Baynes çizimi olan Orta Dünya haritası yayınlandı. Güzide vinyetlerin de yer aldığı bu haritadaki Orta Dünya ayrıntıları eşsizdir. Ayrıca Yüzük Kardeşliği için yapılan illüstrasyon da muhteşem bir çalışmadır. Pauline Baynes, yakın çevresine, Tolkien'in karısının, eşinin olağanüstü eserini okuduğundan şüphe ettiğini aktarmıştır. Buna neden olan olay ise şöyle gelişir; Baynes, aşağıda da görülen Yüzük Kardeşliği-Orta Dünya haritasını hazırlayıp Tolkien'i ziyarete gider. Haritanın üzerinde Dokuz ak süvari, yani yolcular, Frodo, Sam, Aragorn, Gandalf, Boromir, Legolas, Gimli, Merry ve Pippin çizilmiştir. Alt kısımda ise, Orklar, dokuz kara süvari, Gollum ve en sağda ise Shelob vardır. Tolkien, bir yazım hatası hariç haritayı çok beğenir ve eşi Edith'i çağırır. Pauline ne yapmış baksana... der karısına. Edith haritayı inceler ve alt kısma gelince, Shelob'u gösterip Aman tanrım şu örümceğe bakın! der."}
{"url": "https://futuristika.org/oruc-aruoba-simdi-yazmaya-hazirsin/", "text": "Birgün güçlü bir zamk alırsın, eve gider, kitaplığını boşaltıp kitaplarını üstüste yere dizer, sonra, her bir yığındakileri sırayla, teker teker alıp sayfalarını birer birer birbirine yapıştırırsın, yine üstüste yere dizersin. Ertesi gün -zamk iyice kuruyunca- kitaplarını eski yerlerine yerleştirirsin. Yine, aynı gün, daktilonun tuşlarını birer birer sökersin, bir torbaya doldurur, dışarı çıkar, torbayı sokaktaki çöp kutusuna atarsın. O akşam, bütün kalemlerini çalışma masanın üstüne dizersin, sonra, teker teker alıp, dünden kalan zamkla mürekkep haznelerini iyice doldurursun, yine, masaya dizersin- onların kurumaları iki gün sürer. Bu arada (üçüncü gün, evi iyice tarayarak, bütün kağıtları, defterleri, bloknotları, not kartlarını, vb. toplarsın, çalışma odasında, yere üstüste dizersin. Sonra her birini birer birer alıp, bir makasla her bir yaprağı ya da sayfayı ince şeritler halinde (1/4 cm kadar ende) keser, şeritleri masaya dizersin. Bu iş de iki gününü alır. Dördüncü günün akşamı, gider, sokak kapısını içeriden kilitler, anahtarı pencereden dışarı atarsın. Sonra, kitaplıktan en sevdiğin üç kitabı seçer, alır, çalışma masanın üstüne koyar, iskemleye oturur, gözlüklerini takarsın. Şimdi okuyup yazmaya hazırsın. Bir sabah kendine koyu bir kahve koyarsın, sıgara tablasını boşaltır, yeni bir sıgara paketi açar, bir tane yakar, telefonu önüne çekip defterini açarsın, A'dan başlayarak, sırayla- dostlarını aramağa başlarsın. Özellikle dikkat edeceğin, o anda orada olma olasılıklarının yüksek olmasıdır; büroları sabah ve öğleden sonra; evleri de akşam ilerledikçe ararsın- yurtdışındaki dostların için de saat farklarını hesaplarsın. Bu arada, kahven bittikçe yeniler, sıgara tablası doldukça boşaltır, sıgara paketi boşaldıkça da, yenisini açarsın. Her seferinde, numarayı çevirir, düşmesini bekler, ilk zil sesi bitince de telefonu kapatırsın. Sonra, Yok dersin- sonra, O da yok- sonra, İşte, o da- hep, Yok dersin. Dostlarınla dolu bir gün geçirirsin. Birgün gider, bir seyahat acentasından, uzak bir yere, tek-yön bir bilet alırsın o akşam kalkan bir uçağa. Eve döner, gardrobunu açar, yanında götürmen gereken gömlekleri, pantalonları çıkarır, yatağın üstüne serersin. Bunlara yetecek büyüklükte bir bavul seçip, en alta ayakkabıları, sonra giysileri; pantalonları, gömlekleri..., en üste de iç çamaşırları, çorapları yerleştirir, bavulu kaparsın. Başka bir -daha küçük; belki omuzdan asma- çanta seçer, çalışma odasına gider, götürmen gereken kitapları, defterleri, kalemleri, vb. seçersin en sevdiğin, o arada okuman gereken altı kitap, o sırada yazdığın, o arada yazman gereken iki-üç defter, kalemlerin, bir miktar kağıt, vb. Bavulun ve çantan hazırdır. Sen de yolculuk ile gideceğin yerin gerektirdiği biçimde giyinirsin. Uçağın kalkış saati yaklaşırken, telefona gider, saatine bakarsın; beklersin. Tam kalkış saati, dakikası gelince, ahizeyi kaldırır, havaalanına gitmek için taksi çağırırsın. Tam vaktinde orada olacaksın."}
{"url": "https://futuristika.org/orumcek-adam/", "text": "İnci'yle ayrıldıktan sekiz gün sonra İhsan, yanıma gelip daha önce hiç düşünmediğim bir şey fısıldadı kulağıma: Büyü. Onu gerçekten istiyorsan bir düşün bence, diye de ekledi. Ona böyle zırvalıklara inanmadığımı, sokağa atacak param olmadığını, aşık olduğumu ama aptal olmadığımı ve buna benzer daha pek çok şey söyledim ama yine de kafam karışmıştı. Merakıma yenik düşüp İhsan'dan telefon numarasını aldım ertesi gün. Müsait bir zamanda arayıp görüştüm. Çarşamba günü gece yarısı Bağcılar'daki Çınarlı çocuk parkına gelmemi söyledi. Yaptığı işin yasal bir iş olmadığını, tanınmamak için kılık değiştirip öyle geleceğini söyledi. Benim de kılık değiştirmeme gerek var mı diye sordum; sen bilirsin, dedi. V For Vendetta kıyafeti giyip geleceğim. Buluşmaya, İnci'yle ilk öpüştüğümüz günkü kostüm partisinde giydiğim örümcek adam kıyafetiyle gittim. Kapıdan girip ileri doğru yürüdüm. Sağa sola bakınıyordum ki arka tarafta birinin seslendiğini duydum. Başımı çevirir çevirmez arka tarafta, karanlıkta hareket eden bir karaltıyı fark ettim. Işığa doğru geldiğinde Darth Vader'ı gördüm. V For Vendetta maskesini evde bulamayınca bununla gelmeyi istedim. Parktaki bir banka oturup konuştuk. Adı Salman'mış. Aslında bir kimyagermiş. Bu işi hobi olarak yapıyormuş. İnci'yle ilgili sorular sordu sonra; adı neydi, kaç yaşındaydı, saçları ne renkti, en sevdiği yazar kimdi, futbolda ofsayt kuralını biliyor muydu? Bütün sorularını tek tek yanıtladım ama en sevdiği yazarın Alejandro Zambra olduğundan emin olmadığımı söyledim. Önemli değil, öylesine sormuştum zaten, dedi. Söylediğim her şeyi elindeki küçük bir deftere not ettikten sonra büyü için İnci'ye ait on iki adet saç teli, fotoğraf ve bir de koyun kalbi getirmemi istedi benden. Malzemeleri temin edip kendisini aradığımda, görüşme yeri ve saatini daha sonra bildireceğini söyledi. Parayı verirken bu işlere nasıl bulaştığını sordum laf arasında; insanları etkilemeyi seviyordum, dedi. Büyücülük, insanları etkilemek için ideal bir meslek! Eve gider gitmez ilk işim İnci'nin facebook sayfasına girip en güzel fotoğrafını indirmek oldu. Ertesi gün işten eve dönerken onun gittiği kuaföre uğradım. İnci'nin saçlarına ihtiyacım olduğunu söyleyince kuafördeki kalfa; büyü için mi abi, diye sordu. Ne alakası var, sadece lazım, dedim. Büyü için saç isteyen çok olur da, onun için sordum. Veriyor musunuz peki? Müşterilerimizin izni olmadan saçlarını bir başkasına vermiyoruz ama bin lira karşılığında senin için bir güzellik yapabilirim, dedi. Önce küfür ettim. Sonra üç yüz lira teklif ettim. Çetin pazarlıklar sonucunda sekiz yüz liraya anlaşıp el sıkıştık. Birkaç hafta sonra kalfa arayıp istediğim saç tellerini gelip alabileceğimi söyledi. Son iş olarak, sakatatçıya uğrayıp koyun kalbi istedim. Olur, abi, başka bir şey lazım mı? diye sordu adam. Hayır, deyip teşekkür ettikten sonra koyun kalbini alıp eve gittim. Eve gider gitmez Salman'ı arayıp istediği şeyleri hazırladığımı söyledim. Tamam, daha sonra seni arayıp yer ve saati söyleyeceğim, dedikten sonra telefonu yüzüme kapattı. Yarım saat sonra telefon çaldı. Arayan oydu, yarın aynı yer ve saatte orada ol, dedi. Buluşmaya örümcek adam kıyafetiyle gittim yine. Salman ise Michael Jackson kıyafeti ile gelmişti bu sefer. Michael Jackson gibi sol koluna bant takmayı da ihmal etmemişti. İnci'nin fotoğrafını, on iki adet saç telini ve koyun kalbini verdim. İnci'nin fotoğrafına bakıp; kız bu mu? diye sordu. Alejandro Zambra'nın kitaplarını okudum. Kitapta hoşuma giden cümlelerin altını çizdim. Onunla tanıştığımız günü düşündüm. Konserdeydik. Yanımda durmuş şarkılara eşlik ediyordu. Bir kere bile yanılmadı şarkıları söylerken. Konser sırasında bunu ona da söyledim, gülümsedi. Biraz sonra o da bana dönüp sen de hiç yanılmadın, dedi. Ben de ona gülümsedim. İsmini sordum; İnci, dedi. Bir kadına verilebilecek en güzel isim bu olmalı diye geçirdim içimden. Bunu ona da söyledim, yine gülümsedi. Biraz sonra dans etmeye başladık. İnci, beyaz kollarını hafifçe yukarı kaldırıp bedenini gelişi güzel savuruyor, küçük adımlarla kendi ekseni etrafında dönüp duruyordu karşımda. Bir kitapta okumuştum; bir insanı yeterince tanımak istiyorsanız onu dans ederken izleyin. O an için İnci'nin dans ederken kendini kaybetmek istediğini fakat buna cesareti olmadığını düşündüm. Bunu ona söylemedim tabii. Yeni tanıştığı biri hakkında hemen hüküm veren biri olduğumu düşünmesini istemedim. Konserden sonra birlikte yürüdük. Bazı ağaçların yanında durduk, yalnızca güzel bir ismi olduğu için bir sokaktan geçtik. Bir köprünün üzerinde durup altımızdan geçen azgın sulara baktık. İnci yol kenarlarındaki telefon direklerini saydı sürekli. Bir çeşit takıntıymış. Senin böyle takıntıların var mı? diye sordu. Bir kartpostal koleksiyonum var, dedim. Aynı şey değil, dedi. Kendimi sıradan biriymiş gibi hissettim birden. Adres soran, sigarasını yakmak için ateş isteyen herhangi biri gibi işte. Her insan sevdiği kişinin gözünde kendini özel hissetmek ister. Bilirsiniz bu duyguları. Onun ilgisini çekmek için birden bire ona dönüp, bir zamanlar bir rock grubum vardı, diye yalan söyledim. Taksim'de küçük bir barda sahne alıyorduk. Sonra ne oldu, diye sordu. Gruptaki çocuklar 'Hip Hop' yapmaya karar verince gruptan ayrıldım, dedim. Salman'ı aradım birkaç kere. Telefon her seferinde uzun uzun çaldı ama açmadı. Akşam haberlerde onu gördüm sonra. Elleri kelepçeli olarak polis aracına bindiriliyordu. Dolandırıcının teki olduğunu söylüyorlardı televizyonda. Haberi alır almaz İhsan'ı arayıp küfür ettim. Örümcek adam kıyafetini de gidip çöpe attım."}
{"url": "https://futuristika.org/osamu-dazai-saklaban/", "text": "Yukardaki paragraf Osamu Dazai'nin 'İnsanlığımı Yitirirken' isimli kitabına ait. Fotoğrafta gülümseyen çocuk ise kendisi. Gülümsemesi garip ve zorlama. Asılı olduğu duvardan düşecekmiş gibi duran bir levha gibi. Ölümünden kısa bir süre önce yayımlanan 'insanlığımı Yitirirken' isimli romanında yüzündeki bu gülümsemeye odaklanır Dazai. Yüzündeki gülümsemenin ardında yatan varoluşsal kaygılarını dile getirir. Çevresindeki insanların gündelik sıkıntılarına bir anlam veremez. Saygın, kusursuz biri olmaktan ölesiye korkar. Dazai, şaklabanlık edip çevresindeki insanları kendisine güldürerek bu korkunun üstesinden gelmeye çalışır. Saygınlık budalası olmuş toplumun dışına çıkmayı dener, onlarla olan bağını koparmaya çalışır. Bu açıdan Dostoyevski'nin Yeraltından Notları'nı anımsatır hep. Dostoyevski'nin yeraltı insanı gibi Dazai de hiçleşme çabasındadır. Ne var ki Dazai'nin maskesi düşer bir gün. Kendini gülünç duruma sokmak için numara yaptığını fark eder bir arkadaşı. Dazai, toplumdan kaçıp yıllarca saklandığı delikten çıkmak zorunda kalır ve Dazai'nin içinde düşündüğü yabancılaşma daha da şiddetlenir ilerleyen yılarda."}
{"url": "https://futuristika.org/oskar-kokoschka-ve-alma-mahler-gerceksizlige-fetis/", "text": "1913'e gelindiğinde ise, ilişki tökezler. Çünkü, sevişmenin de sonu var. İnsan sonsuza dek bedenini yuvarlayacak değil ya. Alma hamile kalınca, Oscar karşı çıksa da, bebeğini aldırır. Deliyazan Oscar 1914 yılında, üzerimizde patlayacak dünya savaşına katılmak için Avusturya ordusuna gönüllü yazılır. Ah başını alıp nerelere gidersin. 1915 yılında Rusya toprağındayken ağır denebilecek yarasıyla kucaklaşınca, ülkesine döner. Döner ki dönmez olaydı. Alma, mimar kılıklı Walter Gropius ile evlenmiştir. Ressam Oscar, acıların şoförü Orhan'a dönüşür. O arada doktorla Oscar'ın aklının sağlıksız olduğuna karar vermeye yeltenirken, Oscar bir ressamdan beklenebilecek şekilde, acısını byük boyutlarda resimlere sindirir. Bir kukla sanatçısı Hermine Moos ile bir araya gelir ve Alma Mahler'in gerçek boyutlu, gerçek detaylarını taşıyan kuklasını yapmasını ister, emreder, yalvarır, rica eder. Oscar çözümün kendisinde olduğunu biliyordu. Tıpkı gerçek Alma'ya yaptığı gibi, kukla Alma'yı da çizip resmetmeye başladı. Hulda'ya kuklayla ilgili söylentiler yayması görevini verdi. Aralarında kuklaya Sessiz Kadın diyorlardı. Birlikte uzun yolculuklara çıkmaları, birlikte operaya gitmeleri, hatta kamuya pek açık olmayacak ama pek de lezzetli anların söylenmeden geçilemeyeceği söylentiler yürüdü gitti."}
{"url": "https://futuristika.org/osman-dinc-teorem/", "text": "Örneğin: Çalışmalarımda son seneler malzeme olarak fazla kullandığım demirle ilgili bilgilerimi geliştirmek istediğimde; dört beş bin yıllık demir çağıyla karşılaştım. Merkezinde yüzde kırk oranında demir ve nikel saklayan bir gök cisminde yaşadığımızı da artık biliyorum. Dahası, ihtiyar yıldızların içine çökme anında demirin oluştuğunu öğrendim. Demir atomunun evrende bilinen en uzun ömürlü atom olduğunun hesap edildiğini duydum. Osman Dinç'in son dönem eserlerinden oluşan bir seçkiyi izleyicilere sunacak olan 'Teorem' adlı sergisi Pi Artworks Istanbul'da 10 Ocak 22 Şubat 2014 tarihleri arasında devam edecek."}
{"url": "https://futuristika.org/osman-kerkutlu-yapay-dunyalarindan-bizi-izleyen-kadinlar/", "text": "Osman Kerkütlü: Resmettiğim kadınların ortak noktası kuzeyli, açık tenli, keskin hatlı, soğuk ifadeli ve 'kusursuz' olmaları. Modellerimi kimi zaman yakın çevremden, kimi zaman ise sanal ortamdan seçiyorum, ancak hepsini ortak bir dille tuvale aktarıyorum. Tuvallerimdeki kadınlar kesinlikle 'doğaüstü'ler; kendi yapay dünyalarından bizleri izliyorlar, biz onları izlediğimizde ise bir illüzyon yaşatıyorlar. Klasik resmi, dijital dünyanın efektleriyle harmanlıyorum. İnsanlar, fark etmeseler de, bir dizi furyası içinde sürükleniyorlar. Özellikle benim kuşağımın, dizileri hayatlarının bir parçası haline getirmesinin, dizilerin yeni bir hayat sunmasıyla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Bu herkesin kolaylıkla dahil olabileceği bir hayat. Dolayısıyla yeni kimlikler benim eserim değil, pop kültürün eseri. Mardin Bienali'ne katıldığınızı biliyoruz. Düşüncenizi öğrenmek isteriz. Bienal oldukça iddialıydı, çok başarılı buldum. Şehrin gizemi, sanat eserlerinin gizemine eklemlenmişti; ön yargılarım tamamen kırıldı. Hepimiz sokaktan geliyoruz, dolayısıyla insanların kendilerini lüks kutulara hapsetmeleri son derece ilginç geliyor bana; hayat sokakta akıyor. Sokakları boş bir tuval gibi görüyorum, neden bu tuvale resim yapmayalım? Bıraktığımız en küçük izlerin bile yıllar sonra tarihi bir önemi olacak. Grafiti ve stensil gibi sokak sanatı kökenli çalışmaları ben de işlerimle harmanlıyorum, sprey vazgeçemediğim bir malzeme, kısa zamanda verdiği sonuç ve mekana kendini dahil edişi çok etkileyici. Akademiye girdigim ilk yıllarda, resim yapıp yapmama konusunda tereddütlerim vardı. O dönem okuduğum bir kitaptan çok etkilendim. Doğaüstü bir yaratığın bu derece 'güzel' betimlenmesi, yaptığım işi de sahiplenmeme yardımcı oldu. Şu anda işimle ilgili beni geliştirebileceğini düşündüğüm her mecraya bakıyorum: fotoğraf, video, animasyon, hatta en basit çizgi filmler bile beni besliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/osmanli-topraklarinda-abd-ile-rehine-krizi/", "text": "93 harbinden (Rumi takvime göre 1293 yılına denk geldiğinden) ya da 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından büyük yenilgiyle ayrılan Devlet-i Aliyye balkanlardaki birçok toprak parçasını ya kaybetmiş ya da emniyet kontrolünü elinde tutamaz hale gelimiştir. Rus ordusu İstanbul'un eşiğine kadar ilerlemiştir. Bunlara ek olarak ulus kavramının somut olgu halinde balkan topraklarında yeşermesi ayrıca bu bölgedeki emniyet olaylarını güçleştirmekteydi. Yaşanacak olan Miss Stone hadisesi hem Osmanlı yönetimini zor durumda bırakacak hem de itibarını yerle bir edecekti. Kendi toplumlarının bağımsızlıkları için komitecilik hareketleriyle huzursuzluk yaratan bu girişimler, tamamiyle Osmanlı'nın kontrolünden çıkmaktaydı. Osmanlı topraklarında misyonerlik faaliyetleri çeşitli şekillerde yürütülmekteydi. Bu faaliyetler kimi zaman anadolu topraklarındaki kiliselerin öncülüğünde kimi zaman da dış bağlantılı güçlerin çalışmalarıyla yapılmaktaydı. Toplum bundan hoşnut muydu? Sanmıyoruz. Amerika'nın ilk modern rehine krizi olarak anımsanan olay 1901 yılının Ağustos ayında Osmanlı topraklarında yaşanmıştı. Amerikanlı Protestan mezhebi misyonerleri Ellen Maria Stone ve hamile arkadaşı Katerina Stefanova Tsilka, o dönemde Makedonya ve Bulgaristan bölgesinde komitecilik yaparak bağımsızlık hareketlerinde bulunan, liderliğini Yane Sandanski, Hristo Chernopeev ve Kr styo Asenov'un yaptığı IMRO tarafından kaçırılmışlardı."}
{"url": "https://futuristika.org/otku/", "text": "Makara sarıyor, geri sayım başladı. Müzikli testeremi kınından çıkarıyorum. Araya saçların kaçmış. Tek tek ayırıyorum. Gıcırtılardan anımsıyorum, muhakkak ki Allah ayrılmamızı istemiyor. Gıcırtılar artıyor. Müzikal daha yeni başladı ama sen bir sıyırtmadır kaçıyorsun. Ama kaçma diyorum. Saatler eridiyse biz de eriyebiliriz. Ama bakıyorum, banyo sabununda da saçın kalmış. Bu saatte ne yapabiliriz ki? Hayaller müzesine gidelim bir daha çıkmayalım, diyorum. Hem bakarsın Rıza Bey de gelir. Bir kişi daha bulursak okey bile oynarız. Valikont? Monjii. Böyle bir dönemeç vardı ya bakkalın karşısında, hatırlıyor musun? Kahveye çıkardı. Biz ıhlamura çıksın isterdik, kahveye çıkardı. Böyle ıhlamur özlemiyle kaç defa kahveye gittik biz sen biliyor musun? Hep senden bahsederdim ben. Gönül isterdi ki elektrik direklerinden bahsetseydim ama, senden bahsederdim. Gerçi direklerden bile sana çıkardım. Mutsuz bir tuşun her an basılışıydı, kare pantolon. Bir bıçak sürekli süngerleri deliyordu. Görsen, her yer sünger parçaları. Bir daha da bir araya gelemezler eskisi gibi, biliyorsun değil mi? Tutkal tutkal üstüne. Asıl mesele de burada ya, üçgen kravat. Sigarayı bıraktım artık ben, sana başladım. Çöpleri bitmiş kibrit kutularım var, içlerine giriyorum. Zile basıyorum, dikiş makinesiyle intihar ediyorsun. İlahi sen. İlahi yarabbi. İlahi, yarabbi. Teravihten sonra vitir namazı. Paçavralardan bir canavar oluşuyor. Üzerime geliyor. Bir odaya dalıyorum kaçarken. Bir sürü alet üst süte yığılmış, deney yapıyorlar. Pencereden bakıyorum, uçak mıdır, adam mıdır bir şey geçiyor. Ama üzerindesin. Fırlatmışsın dikiş makinesini falan. Ama ya, ama yaa, ama yaaa. İsyan ediyorum. Yumurtamı kırıyorum. Sokakta bir kadın çocuğuna gösteriyor beni. Bu mu ha, diyorlar, bu mu haa, bu mu haaa. Gördün mü nelere yol açıyorsun? Bacağımdaki çekmecelerden birini açıyorum. Bu durumda ne yapmalı ona bakacağım."}
{"url": "https://futuristika.org/otomatik-sevgili/", "text": "taşı tabiat, harcı hissiyat, hazzı nadirat, Annesi, ona bunu söylemedi. Oysa anneler çocuklarına bildikleri her şeyi anlatmazlar mıydı? San Michele'de, Michelle olmadan çok önce bu cümlenin ayrımına varsaydı eğer, bugün daha önce hiç yaşamadığı bu şehirde, Rönesans kalıntılarıyla dolu bu otel odasında, aynanın karşısında her an kapı eşiğine bakan gözlerle sonuçlanan bir senaryoya dahil olmayabilirdi. Oysa her şeyin mümkün olduğuna inandırılmıştı. Oysa kalp ağrısından muaf bir çağın çocuğu değildi. Uzun sürüyordu yol hikayeleri. Ama o, hikaye peşinde koşmuyordu ki... Neyin peşinde koşuyordu? Bir solukta nefessiz kalacağı, tıkanacağı bir yolculuğa katılmakla katılmamak arasında direndiği o gece... Ölümünü gördüğü yüz. Yüzünü gördüğü ölüm. Cesedin avucundaki gül. Gülün yaprağındaki çiğ. Balkonuna yaşlı bir incir ağacının yaslandığı rutubetli Rum apartmanının ikinci katındaki merdivenleri çıkarken, ayak sesleriyle karışık duyduğu son ses... Final gibi görünen ama finalden çok uzak olan o sahneden kurtulması mümkün olamadı Sevi Hanımın: Henüz sadece Sevi'ydi. Boylu boyunca uzanmıştı ya da uzatılmıştı adam. Damarlarından, bir zamanlar bahsettiğini anımsadığı o kış çocukları, kanlı, irinli bir sıvıya bulanmış halde akın akın, üstelik kahkahalı cıvıldamalarla, tahta zemine basıyordu minicik ayaklarını. Çok seviyordu ya adam gemileri... Belki de bu yüzden gemiler geliyordu çocuklara doğru, boylarınca. Sessiz adımlarla binip gidiyorlardı, el sallıyorlardı gülümseyerek. Kapının eşiğindeydi o an Sevi. Oysa o sadece oradan geçiyordu, cinayeti görmedi. Ama anlatacağı bu değil Sevi'nin. Adamın kalbi... Aralık kapıdan içeriye adımını attığı an gördüğü kuşlar. Ölümüne mukabil, ritmini yitirmemiş o yüreğin, akbabaların gagaları arasında iğdiş edilmesi. Sevi, adamın damarlarından zemine yürüyen çocukların nereden ve nasıl geldiklerini çözümleyemediği gibi, bir sanrı ürünü olup olmadığına da karar veremedi bu leş yağmacılarının. Yine de eline ne geçirdiyse üzerlerine fırlatmaya başladı. Ardından hemen eteğinden kocaman bir parça yırttı, ellerinin gagalanmasına aldırmadan aldı o kalbi yerden. Sarmaya çalıştı alelacele. O esnada, bahçeye açılan pencereden incir ağacının yapraklarını gökyüzüne savurarak kaçtı akbabalar. Koşar adımlarla çıktı odadan. Merdivenlerden aşağı hızla inerken, tırabzanlara sıçrayan birkaç damla kanı gömleğiyle silmeye çalıştı. Ne kadar becerebildi bilinmez ama ne o apartmana, ne de o şehre bir daha asla uğramadı. Zaten onunla hiç bir olmamıştı ki... Hiç de... Adam, birleşmenin -ya da tekliğin mi demeli?- hesabını yaparken, Sevi Hanım bir kez daha anlamıştı: İkililiği seviyordu, ikiye takıntılıydı o. Çocuk yaşta Sirkeci istikametinde yol aldığı bir banliyö treninde bu iki olma halini düşündüğünü anımsadı birden: Her şey ikiydi. İki ağaç görmüştü yan yana, bankta oturan iki kişiydi bir sonraki istasyonda; yana yanaydı bu sefer. Bulutlar ikiydi, önündeki soğuk plastik koltuk ikili, vagonun kapısı iki parça. Çantası iki bölmeliydi. İki anahtarı vardı, iki küpesi. Tek olan sadece kendisi miydi? O an, bu sorunun cevabını verememişti. Böyle söylemişti. Bu esnada gözüne düşen perçemlerini aralayarak, alnına bir öpücük koymayı da ihmal etmemişti. Sevi, öylece donakalmıştı orada. Oysa adamı görmek için kilometrelerce yol kat etmişti. Yolculuğu esnasında görüşmelerine dair tüm olasılıkları tek tek hesaplamasına karşın, onu yataktan apar topar kaldırıp, bir an önce evine dönmesini isteyeceğini aklının ucundan dahi geçirmemişti. O geceye kadar masallardan çıkmama adına kendisine söz vermişti Sevi, fakat o an her şey, sahnenin tüm parçaları, varlık, yokluk hepsi birbirine karışmış, zembereği sessizce yerinden fırlamıştı. İyi de neden kovulmuştu ki masaldan? Topu topu üç buçuk saatlik bir öykü... Bir adam vardı, bir yatak, bir tren ve bir otobüs yolculuğu... Çiçekler. Bir de resim... Bir daha asla yaşanmayacak bir senaryonun nesneleriydi hepsi. Sol kalçasına değen ön tamponu hissetti hissetmesine ama arabanın camını yarıya indiren şoför, bağırmaya devam ediyordu Sevi'ye. Kırmızı ışık yanıyordu. Sevi, hiçbir şey söylemeden araca doğru yanaştı. Adam ona bakıyordu, o adama. Ne kadar süredir elinde taşıdığını bilemediği, adamın kalbinin sarılı olduğu yarı kanlı bezden söz ediyordu şoför. Cevap vermedi yine. Işıklara dikti gözünü. Yeşili bekledi. O en sevdiği yeşili. Kendisi için değil ama. Araçlar hareket etmeye başladığı anda, elindeki kanlı beze sarılmış kalbi, adamın kucağına bırakıverdi açık penceresinden. Ne olduğunu anlayamayan şoför, yanan ışıkla mecburen uzaklaşmaya başladı trafikte. Aracın ardından öylece bakakalan Sevi, birkaç metre ileride, arabadan bir nesnenin kaldırıma fırlatıldığını fark etti. Sevi Hanım seyre dala dursun, o esnada bir kedi yanaştı beze; ağzıyla kaptığı gibi bezi, karanlık sokağın içinde kayboldu. insan aklı için, sınırlarını tarumar eder. H. S. Sevi Hanımın sınırlarının, sinirlerinin darmadağın olması bir tek bu nedene bağlanabilir mi? Bilinmez. Ama o geceden sonra günlerce, gecelerce yürüdüğünü bilen bilir. Hangi gece mi? Kedinin adamın kalbini yediği gece değil tabii. Bu gitme meselini abarttığı yolunda çok söylence çıksa da, hiçbirine aldırmadan yürümeye devam etmişti Sevi Hanım. Hem de ne yürümek... Dağ köylerinin, şehir merkezlerinin un ufak edilmiş sokaklarının içinde belki bir hayalet, belki gerçek bir suret olarak yürüdü. Su oldu, toprak oldu; geceleri kuyulara inen eski bir ipin ucundaki kova, takımyıldızlarında asılı kalmış bir dilek, en nihayetinde el verip kol vermeyen bir aşkta divane oldu. Uzun sürüyordu yol hikayeleri. Akıyordu her şey... Aktığı ölçüde masum, aktığı ölçüde kendiliğinden. Ne yağmurun hüznü, ne uzun yol otobüslerinin kokusu, ne bilinmeyen odaların kimsesizliği engel olamıyordu ona. Gitmeliydi, sadece gitmeliydi. Süheyla, Süreyya olacaktı on dokuzuncu kasabada; küçücük bir kahvehanede, akşam haberlerinin yasak suretlerini, gecenin geç saatlerinde midesine indiren, avucuna rahatlıkla sığabilecek yüzünü öpmeyi istediği çocuk mizaçlı garsonla oturan Süreyya'ydı. Abla sen nerden gelmişsen? diye sormuştu garson. Kıkırdamıştı garson son sözü üstüne. Bu masum alay o kadar hoşuna gitmişti ki Süreyya Hanım'ın o da basıvermişti kahkahayı. Kahvehaneden çıkmadan önce garsonun yüzünü öpmüştü de nitekim. Süreyya Hanımın, bu garip ve inanılması zor yolculuğunun doksan yedinci kasabasında -gezdiği yerlerin adlarını bir deftere yazıp, sonrasında üzerlerini karaladığı için biliyordu sayısını- sevmediği bir adamla sevişip, onu uyandırmadan suç mahallini terk etmeye çalıştığı bir gecenin sabahında, tam kapıyı çekeceği anda portmantoda ikiye katlanmış bir gazetenin kocaman puntolu bir haber başlığına takıldı gözü: Otomatik Sevgili. Gazete elinde, kapıyı hızla çarpan Sevi Hanım hemen sokağa attı kendini. Önüne çıkan ilk yolcu aracını durdurarak biniverdi."}
{"url": "https://futuristika.org/otomorfoz2-otomorphose2-alper-bicaklioglu-hush-gallery/", "text": "Modern zamanın insanlığa büyük armağanı. Sanal gerçeklik günlük hayatımızın her evresinde artık yapabildiklerimizin tamamı, yapamadıklarımızın ve yapamayacak olduklarımızın neredeyse imkansızlığı. Gelişen teknoloji karşısında insanın otomorfozu ve bunun sonunda insanın yaratma yetisine tabi olması ve tanrısal bir kavrama dönüşmesi; benlik, yaratılış ve duygusal hissiyatlarımızın hanelere ve haneler dışına optik transferlerle gerçekleştiği dünyanın karşı konulmaz çekiciliğinin modern teknolojik gelişmeler sonucu dünyanın insana, insanın zamana olan yenilgisi."}
{"url": "https://futuristika.org/ounces/", "text": "Sınırlı okuyucuya hitap ediyor gibi bir şey söylemek için Vatikan pasaportumdan vazgeçebilirim. Ama öyle değil, tek adet olmasının sebebi kitabın sahibinin tek kişi olması. Kitabın baskısı bende de yok. Tek baskı şu an Ounces'da, nerede olduğunu bilmesem de momentumu hakkında bilim insanlarıyla hem fikiriz. Baysan'la birkaç sene önce, çıkardığımız fanzinleri takas etme safhasında tanıştık. Çok sevdiğim işlerini arkadaş olduğumuz için yakından takip edebiliyorum, çizimlerini tanıyorum, birbirimizin dilinden anlıyoruz. Kitaba kendini katarsa çok daha güzel birşey çıkacağına emindik. Kafasında daha iyi canlanması için Baysan metni yazmamla eş zamanlı okudu. İllüstrasyonlar bu sebeple metin bittikten 1-2 gün sonra tamamlandı. Kitabı pdf'teki basıma uygun haline Baysan getirdi. Photoshop ve Indesign kullandı. Baskı kısmı zaten kolay oldu. Regular 120 gr kağıda basıldı, kapak da 250 gr'a. Tazeliğini korusun diye içine biraz ağaç kokusu serpiştirildi. Ounces tamamen tanıdığım birinden ödünç aldığım bir isim. Bir ismin kısaltması aslında. Kitabın yakalamaya çalıştığı renge fonetik olarak sırnaşan bir isim olduğunu düşündüm. Ayrıca ister istemez, OuncesBüyücüsü'nden hikaye kahramanı sabıkası var diye düşünüyor insan. İki heceli kelimelere olan düşkünlüğüm ise henüz bir yaşımı doldurmadan başladı. Elbette. Ounces'nun hikayede diyalogsuz kalması önemli bir ayrıntıydı benim için. Aşık olduğun herhangi biriyle veya bir şeyle doğrudan diyalog kuramazsan, onu da kendin konuşturmak zorunda kalırsın. Bu durum iki şeyle sonuçlanıyor: birincisi korkunç bir diyalog kuramama fobisinin kurbanı oluyorsun, ikincisi ise sürekli pozitif bir şekilde beslendiğin kusursuz bir güzellik yaratıyorsun. Aslında kahramanımız her ikisini de yaşıyor, ama sonunda kendi yarattığı kusursuz güzellik ağır basıyor. Asıl nokta; bu iki uçtan birine seni yönlendiren şey. Aslında ikisi evlenip yurtdışına çıktılar diyesim geldi. Ertuğrul Abi evrak işi ve bilim hakkında sürekli pozitif düşünmekten garip bir hastalığa yakalandı. Ona söylenen bir şey içinde sayı varsa gerçek olduğuna inanıyor, yoksa inanmıyor. Geçenlerde Halil Lahmacun'da lahmacun yediğime inanmadı, ta ki 3 tane acılı yediğimi söyleyene kadar. Oğuz Abi ise Uludağ gazozun değişen tadından şikayetçi. Her akşam sokağın köşesindeki doğalgaz kutusunda mevki alıyor. Tacize uğramayacağı Fikirtepe Kıraathanesi adı altında garanti edilirse açık adresini veririm. Kitapta vurgulananın haricinde dönüşümü cazip kılan, dönüşüm öncesinde ve sonrasında varolan değil, sürecin zamanı parçalaştırması. Örneğin; sahilden vapura binerken, sahil hafızamızda artık son ayak bastığımız gibidir, ve bir sonraki mekan değiştirmemizde aynı şey bıraktığımız mekan için tekrarlanır. Tüm bu anlar birbirine bağlı olsa da artık kendi başlarına bir parça oluşturur. Masum gözüken bu durum, teknoloji ve fashionable yaşamdan beslenen olağan bir hastalığın körüklediği bir ruh bozukluğu aslında. Romantik anlamda insanın sonu da, bu zaman parçalarının daha da küçülmesiyle yani daha fazla dönüşümle doğrudan ilgili. İnsanın kendisi mi yoksa maruz kaldığı şey mi daha korkunç, bunu bile cevaplayamadan dönüşüveriyor. Kitaptaki kahramanın Ounces'ya ilgisi bir çocuk merakı olarak başlasa da, tutulmasının sebebi soruda belirttiğin sıkıcı dünyasından çok, bilcümle dünyadan kaçmak. Kitabı okuyanlar çevren olduğunda tepkiler az çok bellidir aslında. Bu yüzden insanlar psikoloğa gidiyor, başkasından değişik bir şey duymak için. Ama benim için ölçüt olan bir tepki, kitabın kitabı okuyanlar için üretim anlamında ilham verici olması. İnsanlarda kendi başlarına veya benimle birlikte bir şey yapma isteği uyandırması oldukça mutluluk verici. Çalışmada en çok haz veren şey kitabın vücut bulmasıydı. Tek baskı olsa da, bir şeyi bilgisayarda yapmak ile onu elinde tutmak arasında inanılmaz bir fark var. Jacques Monod Rastlantı ve Zorunluluk. Kitabı tekrar-daha iyi anlayarak okumaya çalışıyorum. Doğa makamına Camus teline vurarak başlıyor, şu an ateşli bir aşk yaşadığım fashionable biyoloji telinden devam ediyor. Sürekli aldığım bir baskı dergi yok, genelde içeriğine göre seçiyorum. Sürekli takip ettiklerim genelde web tabanlı: Futuristika, internetteki içeriğiyle Wire, kişisel dergim diyebileceğim tumblr'dan takip ettiğim bloglar ve birkaç bağımsız weblog. İşin içinde web olunca müzik konusu epey karışık aslında. Ama bu aralar sık olarak dinlediklerim The Guide of Knots, Skeleton Crew, Miriodor, Eyvind Kang ve Jan Johansson. Ounces aslında Kassandra'ya hem benziyor hem benzemiyor. Yunan tanrıçası gibi donuk bir görüntüsü kalıyor akıllarda ama Kassandra'dan farklı, sanki ona insanlar inanıyor, ve dönüşmeleri inanmalarının bir sonucu gibi. Ara karakterlerde bu pek görünmese de kahramanda bu daha internet görülüyor. Tabii ayrıca Kassandra'dan farklı olarak Ounces'nun ağzına tükürülmemiş olduğunu umuyoruz! - Albert Ayler Infinite Spirit - Samla Mammas Manna Uvertyr Until Snall Hast - City Tunells Klezmerband Goldene Chasene - Shelley Hirsch Comedian Strip - Django Reinhardt Billets Doux - Scott Walker The Women And The Canines - Carla Kihlstedt World of Made - Lou Reed What's Good - Larval The Unusual Farm - Fat Waller Previous Plantation - Fred Frith Spring Any Day Now - Crime & the Metropolis Answer The Dolphins And The Sharks - Fred Frith, Tina Curran Too A lot Too Little Tamamlanmamış yarım şeyler var elde, enerji olduğu zaman bitirme peşindeyiz. Kitabı keyifli sorularla daha anlamlı hale getiren Futuristika'ya teşekkürü borç biliriz."}
{"url": "https://futuristika.org/outlette-iki-sergi-seyir-terasi-ve-bir-yaz-gunu-ogleden-sonra/", "text": "Outlet//İhraç Fazlası Sanat, programına iki sergiyle birden devam ediyor. İzmir'de yaşayan sanatçı Tufan Baltalar'ın son dönem çalışmalarından oluşan Seyir Terası ve Melis Ağazat'ın yeni denemeler yaptığı Bir yaz günü öğleden sonra sergileri 14 Nisan- 15 Mayıs arasında Outlet'te görülebilir. Resim ve heykel/objelerini, uzun soluklu bir projenin elemanları gibi gören Tufan Baltalar, bütünde ürettiklerinin birikmesiyle ilgilenir. Tutkulu bir koleksiyoner gibi, bu parçaların bütünde kişiyi anlamaya yarayacak unsurlar olduğunu düşünür. Basit, kolay bulunacak malzemeleri, zaman içinde geliştirdiği tekniğiyle bambaşka biçimlere, dokulara dönüştürür. Ve sonuca odaklanmaktansa, o sonuca giden yoldaki izleri göstermeyi tercih eder. Tamamlanmamış ya da parçalanmış anlar/kişiler, küçük bir çalılık ya da sessizliğin içindeki bir hışırtı Baltalar'ın çalışmalarının içine girer. Çalışmaları sürekli yeni deneylerle dönüşse de sanatçı, çoklukla kendi yüzünü ve bedenini üretimine katar ve herbir işi tanıdık kılar. Melis Ağazat'ın çalışmaları koku ve hafıza arasındaki ilişkiyle ilgilenir. Sanatçı, insan kimliğinin kurucu bir parçası olarak gördüğü koku üzerine giderek bu uçuşkan elementin ağırlığı üzerine durur. Ağazat'ın Outlet Proje Odası'nda gerçekleştireceği enstalasyon, çocukluğunda adada yaşadığı bir yaz günü öğleden sonrasının hafızasına kokularla işlenen görüntüsüdür. Sanatçı mekanı, o günü yeniden yaşamak için kullanırken, izleyiciye de tanışık olduğu ancak beklemediği yeni bir deneyim yaşatmayı hedeflemektedir. Tufan Baltalar'ın Outlet'in giriş katında yer alan sergisinde, resimden, seramiğe, kağıt objelerden kitaba kadar pek çok farklı malzeme ile yapılmış çalışmaları görülebilecek. Baltalar, bir Seyir Terası inşa etmek üzere yola çıkar ve terasın yer alacağı panoramaya bir süreliğine dahil olmak ve bu deneyimi başkalarıyla da paylaşmayı arzu eder. Küçük küçük çizimlerle başlayan konu, giderek sanatçıyı bu terasta daha uzun vakit geçirmeye götürür ve zamanla olayı olmayan bu hikayenin ana hatları belirginleşir. Baltalar bu küçük ve basit evin içinden zor ve heybetli arazilere, küçük su birikintilerinden bahçeler ve yürüme yollarına kadar, bir ormanın içindeki pek çok küçük detayı çalışmasının eksenine katar. Ağazat, proje odasında gerçekleştirdiği, video, porselen ve kokulardan oluşan enstalasyonunda, aynılık içinde zamanı, unutuşu, süreyi ve hafızayı sorgular. Bu psikolojik yolculuklar sonucunda enstalasyonunu oluşturur. Nostaljiye bulaşmadan daha kişisel bir estetik oluşturmaya çalıştığını söyleyen Melis Ağazat, Herkesi o kokuyla başbaşa bırakarak kendi belleklerinde yolculuğa davet ediyorum. O an izleyicinin kendi süresiyle mekanla ve kokuyla sadeleşmesini hayal ediyorum. diyor. Seyir Terası ve Bir yaz günü öğleden sonra sergileri 14 Nisan-15 Mayıs arasında kadar Salı'dan Cumartesi'ye 10.00-18.30 saatleri arasında Outlet//İhraç Fazlası Sanat'ta görülebilir. Tufan Baltalar 1972 Edremit doğumlu Tufan Baltalar, 1994 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanat Fakültesi Resim Bölümünden mezun oldu. Katıldığı sergiler arasında Acil Çıkış, Outlet//İhraç Fazlası Sanat, Gerçekçi Ol, İmkansızı Talep Et, Karşı Sanat, Plastic Tree Vol. I, Dirimart, Hava Boşluğu, Galerist, Alis Alis'e Karşı, Kasa Galeri, Sıkıntı ve Gökkuşağı, Akbank Sanat ve K2 Güncel Sanat Merkezi 'de gerçekleştirdiği kişisel sergisi Oda 243 sayılabilir. Sanatçı, İzmir'de yaşamakta ve çalışmaktadır. Melis Ağazat 1975 doğumlu Melis Ağazat, Marmara Üniversitesi Ekonometri bölümünü bitirdikten sonra, Harpar's Bazaar dergisinde moda editörlüğü yapmaya başlamıştır. 2003-2005 yılları arası Londra'da Saint Martins College of Art'da kısa dönemli curating art exhibition ve spatial design sanat eğitimi sertifika programlarına katılmıştır. 2005 yılında Apartman Projesi'nde ilk kişisel sergisini gerçekleştiren Ağazat'ın sergileri arasında 2006 Metastaz, 2007 Like a Prayer ve Arımaya, 2007'de Sobe sergisi sayılabilir. Outlet//İhraç Fazlası Sanat Outlet, sosyal ve kültürel adaletsizliğin bunca derinleştiği bir ortam/zamanda, lüks olarak görülen sanatı, kitlelerle buluşturma girişimidir. Outlet; müzeler, enstitüler, banka galerileri, kurumlar arasında giderek sıkışan sanat ortamı için bir nefes alma alanı yaratmayı ve yenilikçi, risk alabilen projeler gerçekleştirmeyi hedefler. Sanatın gündemini takip etmek isteyenlerin yeni adresi Outlet; Canan Pak, AYK, MAS Matbaası, BenQ, The Point Otel, Beck's, Coca Cola, Netcopy Center ve Derin Design'ın sponsorluğuyla Azra Tüzünoğlu tarafından yürütülmektedir. Outlet Proje Alanı Sanatçıların özgün/farklı çalışmalarına ev sahipliği yapmak, yeni projeler üretmeyi desteklemek amacını taşır. Türkiye'den ve dünyadan sanatçıların davet edilmesi ve/ya başvurularla şekillenen proje alanı; Outlet'te aynı anda birbiriyle ilintili farklı sergiler görmeyi mümkün kılar."}
{"url": "https://futuristika.org/overkill-for-profit-ve-azerbeycandan-hardcore/", "text": "Timur: Merhaba, biz Bakülü hardcore grubu Overkill For Profit'iz. Azerbaycan ve bütün Kafkaslar'daki tek hardcore grubuyuz. Grubu 2008'in ekim ayında ben ve Dima beraber kurduk. O zamandan bu yana sayısız kadro değişiklikleri yaşadık. Gördüğünüz gibi bu durum hala devam ediyor. Eleman değişiklikleri en büyük sorunumuz. Bütün rock sahnesi aşırı derecede ufak olduğundan yeni müzisyenler bulmak akıl almaz derecede zor oluyor. Bütün bu üç yıl boyunca kalıcı bir kadro oluşturmaya çalıştıksa da gösterdiğimiz bütün çabalar ne yazık ki hala başarısız. T: Sözlerimiz vahşi ve kör toplum, çürümüş ve satılmış politikacılar, beyinsiz dinciler ve çevremizde olup biten her şey ile ilgili. Evet, bu konular başka birçok hc ve punk grubu tarafından dile getirildi fakat bizim içinde yaşadığımız hakikat bu ve bizim de bunun üzerine sözlerimiz aracılığıyla ilettiğimiz bazı düşüncelerimiz var. Apolitik bir grup değiliz ama belli bir siyasi harekete de ait olduğumuzu söyleyemem. Tabi ki, kuramsal olarak anarşi insanların bütün sorunlarını çözebilecek mükemmel bir sosyo-politik oluşum olarak görünüyor fakat ben şu an için bunun mümkün olduğuna inanmıyorum. Bütün sorunların temeli insanın içinde, daha doğrusu, açgözlülüğünde yatmakta. İnsanlık şu anki haliyle kaldığı sürece hiçbir toplumsal düzen yardımcı olamayacaktır. Kölelik, feodalizm, kapitalizm aynı şeyin birazcık farklı biçimleri. Hükümet binalarını yıkmaktan, linç etmekten, hükümeti değiştirmekten vs. ziyade bu kısır döngüden kurtuluşun ilk yolu insanların bilincindeki devrimden geçer. Temel siyasi duruşumuz budur. T: Ufak birşeyi açıklığa kavuşturayım Azerbaycan'da punk/hc sahnesi yok. Hc veya punk tayfalarımız yok. Yaklaşık 10-15 hardcore ve 20-25 veya biraz daha fazla punk-rock dinleyicisi bulunmakta. Hc-kids ve punklar sözcüklerini kullanmadım çünkü o tür müzikleri dinlemelerine rağmen altkültürün kendisine dahil değiller. Evet, durum epey içler acısı... Şuan için Azerbaycan'da sadece 1 tane punk grubu EDEM ve 1 tane de hardcore grubu bulunmakta. 2010 yılında, Edem elemanlarıyla beraber karışık bir kadro eşliğinde 1 şarkı çaldığımız Bakü'deki Total Devastation rock festivali haricinde ne yazık ki hiç konser veremedik... Bütün bunların nedeni daha önce de söylediğim gibi bitmek bilmeyen kadro sıkıntımız. T: Giriş ücreti 5 ila 15 manat (4,5 14,5 avro) arasında değişiyor. Konserlerin çoğu artık bir seneden daha az bir zaman önce açılan Rock Club'da düzenleniyor. 2006/2007'ye kadar bütün rock etkinliklerinin büyük çoğunluğu, büyük sahneleri ve yaklaşık 300 kişilik salonları olan post-sovyet Kültür Saraylarında düzenleniyordu. Fakat daha sonra bu Kültür Saraylarının bazıları kapatıldı. Bir tanesi askeri bakanlığa çevrildi, bir tanesi yeni Heydar Aliyev Merkezi'nin inşa edileceği bölgede bulunduğu için yıkıldı vs... Bunun yanısıra, konserlere gelen insanların sayısı düşüp kira ücretleri yükseldiğinden bu salonlarda konser düzenlemek karlı bir iş olmaktan çıkıvermişti. Bu yüzden gruplar konserlerini ufak klüpler ve barlarda düzenlemeye karar verdiler. Rock Club'ın açılmasından sonra ise bu mekan rock konserlerinin düzenlendiği ana yer oldu. İki sene önce birini sırf uzun saçlı diye taciz eden kişiler artık kendileri uzun saçlılar. Görüntü her ne kadar değişse de durum özünde hala aynı... Alışılagelmişin dışında olmak için ayağınıza şortunuzu geçirmek, internetten aldığınız favori grubunuzun t-şörtünü giymek, şapkanızı ters giymek yeterli. Yani burada mohikanlı, vücudu tamamen dövmelerle kaplanmış, kulaklarında tünel bulunan vs. tipler göremezsiniz. Aslında bu unsurlardan sadece biri bile toplumdan ölüm cezası almaya yeterli. Neredeyse kimse bu riski göze alamıyor. Toplumun kendisi polis rolünü oynadığından, polis rüşvet alabileceği başka bir kaynak arayabilir. T: Grubumuzun adı bütün dünyadaki durumla alakalı. Kapitalizm; insanın açgözlülüğünün, hırsının, salaklığının ve bencilliğinin sadece modern bir şekli. İnsanlık bütün hayatı, gelecek nesilleri düşünmeden, kendi açgözlülüğünden dolayı yok etmekte. T: Hm... Yüzde olarak söylemesi zor...%70-80 olabilir 1990'ların başından itibaren yayınlanan Türk TV kanallarını izleyen diğer Azeriler için bu %90-100 olabilir Birçok insan Kurtlar Vadisi ve diğer başka Türk dizilerine saplantılı hale gelmiş durumda. Gruptaki iki elemanın Rus ve benim de Rusya doğumlu ve Rus kökenlerim olduğundan dolayı genelde Rusça konuşuyoruz ve Türkçe'yi de Kurtlar Vadisinin fanlarından biraz daha az anlıyoruz Bununla birlikte Türkçe tercümeli çizgi filmlerle büyüdük. SBT: Futbolla ilgileniyor musunuz? Bu arada İstanbul'daki arkadaşlarımızdan birinde Bakü takımı Neftçi'nin atkısı var. T: Evet, ilgileniyoruz. Ama yabancı takımları tutuyoruz: Ben ve Dima Inter Milan'ı, Vadim ise A. C. Milan ile Spartak Moskova'yı destekliyor. Neftçi, Azerbaycan'daki en ünlü ve eğer doğru hatırlıyorsam en eski (1937) futbol klubümüz. Şuanki rakipleri X z r-L nk ran, Qarabağ ve Bakı. Ama taraftar hareketimiz hala emekleme döneminde Hiç taraftar grubu yok. Yerel taraftarlarımızın çoğu adeta bunun ne anlama geldiğini bile bilmiyor. Futbolumuz az gelişmiş olmasına rağmen büyük bir avantajı var, o da; herhangi bir Nazi hareketini barındırmayışı. T: Yaklaşık 2 yıl önce Luk Haas ile internette, Tiflisli arkadaşım Temo'nun yardımıyla tanıştım. Bu arada arkadaşım Tiflisli Skalioz adında bir ska-punk grubunda çalıyordu. Luk Kafkasya punk ve hardcore toplaması basmak istiyordu fakat bazı nedenlerden dolayı bu proje askınya alınmıştı. Luk Kuzey Kore'den döndükten sonra Azerbaycan punk/hc 7 plağı basmaya karar verdi. O sıralar, bir tanesi daha önce Filipinler'den çıkan Underground Asian Compilation CD'sinde yayınlanmakla beraber, 2 adet demo şarkımız mevcuttu zaten. Tabi ki Edem'i de bu projenin içine çektim. İlk demo-albümlerini 2009'da ve 2010 yılında da bir tane EP çıkaran Edem'in şarkı konusunda herhangi bir sıkıntısı yoktu. Geriye sadece kapakların tasarımını hazırlamak ve bütün bunları Fransa'ya göndermek kalıyordu. Nihayet 5-6 ay sonra Azeri hardcore ve pop-punk'ının bu garip karşımı 7 plak formatında çıktı. SBT: Gelen tepkiler nasıl? Bence birçok insan plakta Azerbaycanlı grupların olduğunu duyunca 7e epey bir ilgi göstermiştir. T: Birçok insan Azerbaycan'ın varlığından bile habersiz. Yakın zamanlarda Luk ile yazıştık da satışların biraz yavaş gittiğini söyledi. Olası nedenlerden biri; uçuk posta ücretleri ve insanların shipping ücretini ucuza getirmek için Suudi Arabistanlı grubun 7inin DE çıkmasını beklemeleri... Bununla birlikte, artık dünyanın farklı yerlerindeki insanların bazıları Azerbaycan diye bir ülkeden ve burada da hardcore ve punk gruplarının olduğundan haberdarlar. Farklı ülkelerden bütün arkadaşlarımız bu üründen haberdar olunca gerçekten şaşırdılar. Bildiğim kadarıyla bu 7 bağımsız Azerbaycan tarihindeki ilk ve tek plak kaydı. İnanılmaz çalışmalarından dolayı Luk'a çok teşekkürler. T: Sinema SSCB ile birlikte öldü. O yüzden Sovyetler zamanında yapılmış filmerden önereceğim. Bunlardan bazıları Azeri sinemasının klasikleri olarak nitelendiriliyor Arşın mal alan, Qaynana, Koroğlu, Bab k, Bizim C biş mü llim, Yaramaz vs... Ama internette heralde sadece Rusça tercümeleriyle bulabilirsiniz. Bonus bütün filmlerimize ulaşabileceğiniz bir link. T: İstanbul'a en ucuz tek yönlü bilet yaklaşık 240 avro. Pek iç açıcı değil Türkiye'ye otobüs veya trenle ulaşmanın tek bir yolu var o da Gürcistan üzerinden. Ama Van Gürcistan sınırından çok uzakta... Evet, harbiden zor iş. Ama eğer grubumuz bütün zorluklara rağmen ayakta durabilir ve İstanbul'da çalma gibi bir şansımız olursa, bu soruna kesinlikle bir çözüm buluruz. SBT: Bizden bu kadar. Son sözlerinizi tükürün. T: Bizle ilgilendiğiniz için çok teşekkürler. Umarım birgün ülkenize gelip yerel gruplarınızla konser veririz. İlginiz için tekrardan teşekkürler. Pozitif kalın! Kendinize iyi bakın. Ne yazık ki herhangi bir sahnenin var olmadığını kabul etmek zorundayız. Eğer bütün rock sahnemiz bile güçbela ve en ilkel şekilde varlık gösteriyorsa punk/hc hakkında ne diyebiliriz ki. Şuanda bütün Azerbaycan'daki rock gruplarının toplam sayısı 10'un biraz üzerinde. Bu konuda bütün Azerbaycan'dan kasıt da sadece Bakü'den ibaret. G nc ve Sumqayıt (Azerbaycan'ın en büyük 2. ve 3. şehirleri) şehirlerinde bazen birdenbire ortaya çıkıp aynı şekilde kaybolan grupları saymazsak başkent dışında rock mevcut değil. Bu yüzden burada çok az punk ve hardcore grubunun olmasını anlamak çok da zor olmamalı. Azerbaycanlı ilk punk grubu olan EDEM ancak 2002'de kurulabildi. Elemanlar hala aktifler. It's alright adında bir demo albüm ile Dirty sex adında bir tane EP'leri mevcut. Bütün bu materyaller kendi DIY stüdyolarında kaydedildi. DIY bizim kayıt yapabileceğimiz tek yöntem. EDEM elemanları kaliforniya tarzı pop-punk icra edip bunu da gayet kaliteli bir şekilde yapıyorlar. Fakat sözlerinin toplumsal konulara yönelik olmaması yazık. Çoğunlukla seks üzerine komik bir tarzda yoğunlaşmış bulunmaktalar. Tipik bir pop-punk. Azerbaycan punk-rock tarihinin bir sonraki safhası, ANTIFREEZE ile NO BRAKES adlı iki grubun aşağı yukarı aynı zamanlarda kurulduğu yıl olan 2008'dir. 2011'e kadar faal olup birkaç yerel konserde de çalmaya fırsat bulabildiler. ANTIFREEZE ayrıca 2009 yılında Tiflis'te ufak bir punk festivalinde bile çaldı. Müzikal unsurlara gelince, NO BRAKES punk ile metalin bir karışımını, ANTIFREEZE ise naive school punk rock icra ediyordu. İki grubun sözleri de oldukça kendilerine özgüydü. Diğer bir deyişle elemanlar sözleri çok fazla sallamadılar. Her neyse, iki grup da sahne raporunun yazım aşamasında dağıldılar. Biraz da hardcore'dan bahsedelim. Sadece bir tane hardcore grubu var o da gitaristinin ve kurucu elemanlarından birinin ben olduğum, 2008 yılının sonbaharında kurulan OVERKILL FOR PFOFIT. Müzikal olarak NYHC, oldschool hc, modern hc ve tabii ki punk-rock'un bir karışımı. Sözler tamamen toplumsal konulara değinmekte. Sürekli eleman değişikliğinden kaynaklanan sorunlara rağmen 2 tane demo şarkı kaydedebildik. İkisi de 2011'de Luk Haas'ın label'ı TAM89 Records ile Darbouka Records'un ortaklaşa çıkardıkları OVERKILL FOR PROFIT & EDEM Oiled Caspian shores split 7inde yer aldılar. The Illusion Of Freedom şarkısı aynı zamanda Filipinli labellar Delusion of Terror ile Love From Hate'in 2010 yılında çıkardıkları Underground Asia toplamasında da yer aldı. Bildiğim kadarıyla OVERKILL FOR PROFIT Güney Kafkasya'daki tek hardcore grubu. Kuzey Kafkasya'da başka grupların var olup olmadıkları ise meçhul. Punk konserleri üzerine de bir çift söz edelim. Bir çift diyorum çünkü bugüne kadar sadece iki punk konseri oldu. Her ikisi de Gürcistanlı punk gruplarının katılımıyla gerçekleşen konserlerin ilki 2009 yılının ilkbaharında, ikincisi ise 2013 temmuz ayında düzenlendi. Bütün zorluklara ve uzun bir araya rağmen, genel olarak, bu konserler pozitif birer adım olarak nitelendirilebilirler. Gelecekte bu eğilimin devam edip hızını arttıracağı umulmaktadır. Ancak bütün bu yukardakileri özetleyecek olursak, bütün Azerbaycan'da sadece bir tane punk ve bir tane de hardcore grubu bulunmaktadır. Gördüğünüz gibi buna hardcore/punk sahnesi denemez. Fakat bence hardcore/punk sahnesi sadece müzik ve gruplardan çok daha öte birşeydir. Bu, sanat olsun, müzik, fanzinler ve çeşitli etkinlikler olsun, tüm yönleri ve dışavurumlarıyla bütün bir alt kültürün yansımasıdır. Lakin ne yazık ki bütün bunların hepsi beraber burada mevcut değiller. Rock'ın herhangi bir popülerliğinin olmadığı, insanların bu tür müziği reddettikleri bir mentaliteden dolayı otoritelerin bunu yasaklamaya bile gerek duymadığı bir ülkede punk ve hardcore altkültürünün doğuşu şuan için neredeyse imkansız. Fakat bu durumun yarattığı umutsuzluğa rağmen davamıza devam etmekten başka bir seçeneğimiz yok. Hazır hiç birşey yoktur, herşeyin bir başlangıcı vardır. Sağanak Beyin Terörü'nün Mart 2012 sayısında yayınlanmıştı."}
{"url": "https://futuristika.org/oyku-cikolata-sosu-kaplamali/", "text": "Maykıl kuşağının önde gelen vampirlerindendi. Yakışıklı, seksi, karizmatik, entelektüeldi. Tek gecelik ilişkilerin vampiriydi Maykıl. Kanını emdiğini bırakırdı. B rh+ en sevdiğiydi; sek içerdi. B rh- acı gelirdi biraz; sulandırıp içerdi onun için. 0 rh+'i şerbet, 0 rh-'i yemeklerde sos olarak kullanırdı. Aylık yayınlanan Vampirin Azı Dişi'nde düzenli olarak yazıları yayımlanırdı. Kişisel deneyimlerini aktarırdı daha çok. İngilizlerin kanının soğuk oluşuna dair yazdığı bir makale vampirler arasında ciddi tartışmalara yol açmış, onları ikiye bölmüştü adeta. Kimileri gerçekten de İngilizlerin kanlarının soğuk olduğunu söylüyordu. Bazıları ise buna karşı çıkarak İngilizlerin sıcakkanlı olduklarını iddia ediyordu. Gündemi uzun süre meşgul etti bu durum. Fakat vampirler bir sabah uyandıklarında İngilizlerin kanlarının sıcak mı yoksa soğuk mu olduğunu umursamadıklarını fark ettiler. Gereksiz olan her tartışma gibi bu da günün birinde unutulmuştu. Vampir ve Vampirella Meslek Yüksekokulu'nda Isırma ve Emme derslerine girerdi Maykıl. Ağızlarını nasıl açıp dişlerini nasıl saplayacaklarını, dillerini nasıl kullanacaklarını ve akan kanı nasıl emeceklerini anlatırdı genç vampir ile vampirellalara. Öğrencilerin sevdiği bir eğitmendi Maykıl. Zaten keyifle yapardı işini. Eğitmenlikte çok para yoktu (saati 2 dolar, yol ve yemek okula ait), işin aslı Maykıl'ın paraya ihtiyacı da yoktu. Gerçekten keyif aldığı için yapardı bu işi. Eski Maykıl değildi artık. Arkadaşlarına kan emme maceralarını anlatmıyor, Vampirin Azı Dişi için yazılar yazmıyordu. Bir ay sonra Maykıl'ın zayıfladığını fark etti Arçibıl. Kemer takmaya başlamıştı. Vücuduna cuk diye oturan tişört ve gömlekleri az da olsa bol geliyordu artık. Fark edilen bir şeydi bu, ama Maykıl'ın umrunda değildi. İyi beslenmediğinden kaynaklandığını düşünüyorlardı doğal olarak. Fakat sonra Maykıl'ın kan emmeyi bıraktığı öğrenildi. Bunun öğrenilmesinden kısa süre sonra da Maykıl'ın kan emmemeye yemin ettiği anlaşıldı! Kan emmeyi ve içmeyi bıraktığı zaman, son seyahatinden döndüğü zamana denk geliyordu. Maykıl'a o seyahatte artık her ne olduysa kan emmeye tövbe ettirmesine kadar varmıştı iş. Maykıl dışlanacağını bildiği için dışarı çıkmamaya, vaktinin tamamını şatosunda geçirmeye başladı. Uydu alıcısı bağlatmıştı eve, durmadan televizyon seyrediyordu. Bin beş yüz tane kanal vardı elinin altında, hepsine bir tuş kadar uzaktı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordu o kutucuğa bakarken. Tüm gün berjerine kurulup o kutucukta neler olup bittiğine bakıyordu. Geceleri ise eğer canı çok sıkıldıysa ormanda uzun yürüyüşlere çıkıyordu. Günün birinde garip görünümlü birkaç vampir ziyarete geldi Maykıl'ı. En az gece kadar siyah pelerinli, gündüz kadar beyaz tenli, ağaç dalları gibi uzun saçlı beş vampir. Kan emmemeye dair ettiği yeminin ciddiyetini sordular ona. Çok ciddi olduğunu söyledi Maykıl. Vampirler birbirlerine şöyle bir baktıktan sonra yavaşça Maykıl'ın üzerine doğru yürümeye başladılar. İkisi ani hareketlerle Arçibıl'ı etkisiz hale getirirken üçü Maykıl'a kara büyü yaptılar. Maykıl öyle büyük acılar hissetmedi ama ters giden bir şeyler olduğunu anlamıştı. Vampirler ile Arçibıl kendisine şaşkınlık içinde bakıyordu. Şaşkındılar çünkü Maykıl artık bir vampir değil, çikolata sosu kaplamalı bir dondurmaydı! Vampirler görevlerini tamamladıklarına kanaat getirerek oradan ayrıldılar. Çıkmadan önce bunun Vampirleri Koruma Kollama ve Yaşatma Derneği'nin kararı olduğunu söylediler. Romanya'dan gelen beş Dracula'ydı bu vampirler. Dernekte üst düzey yöneticiydiler. Bu göreve onlar seçilmemişti, kendileri seçmişti, gönüllüydüler bu işe. Vampir dediğin kan emmemeye yemin eder miydi hiç? Bu ne biçim saçmalıktı böyle? Yıldızın parlamaması gibi bir şeydi bu. Ya da dünyanın dönmemesi gibi. Veya bir çeşmenin akmaması gibi. Olmaması eksiklik olarak kabul edilecek bir şeydi. Yeni görünümüne yabancılık çekmedi Maykıl. Eskiden her ne yapıyorsa hala onları yapmaya devam edebiliyordu. Yürüyor, koşuyor, yiyor, içiyor ve berjerine kurulup televizyon seyredebiliyordu. Zaten uzun zamandır vampirlerin arasına karıştığı da yoktu, onun için sorun değildi bu yeni görünümü. Yalnız, eski halinden yalnızca bir farkı vardı: Artık vampir dişleri yoktu. Onların yerinde minicik, insanlarda bulunan türden, olabildiğince normal azı dişleri vardı. Fakat bunu sorun etmedi Maykıl. Kan emmemeye yemin edeli uzun zaman olmuştu. Canı çok sıkıldığında geceleri ormanda yürüyüş yapmaya devam etti. Çok dolaştığı zamanlar erimeye başlıyordu. Bu durumu hissettiği zaman koşturarak şatosuna geri dönüyor ve buzdolabına girip donmayı bekliyordu. Daha iyi bir çözüm olarak klima taktırdı şatoya. Tüm katlarına hem de. On beş katta da klima vardı artık, zemin kat dahil! Ama Arçibıl kendi katındaki klimayı çalıştırmıyordu genelde. Zaten yiyecek ve içecek servisi yapmaya başladığı zaman buz gibi odalarda gezinmek canını sıkıyordu, soğuğu sevmiyordu Arçibıl. Sıcak yerlerin vampiriydi. Onun için Akdeniz sahilleri en sevdiği tatil beldesiydi. Klima iyiydi, güzeldi ama yaz mevsimi gelince sorun çıkarmaya başladı. Maykıl'ın vücut sıcaklığını dengeleyememesi ve orasından burasından erimeye başlaması canını sıkıyordu. Buzdolabı da klostorofobik gelmeye başlıyordu artık. Arçibıl'ın da tavsiyesiyle kuzeye gitmeye karar verdi Maykıl. Ama bu şekilde olmazdı. Bu şekilde herhangi bir tabutun içine sığmazdı. Sığsa bile tabutun soğutma sistemi olmadığı için eriyip giderdi. Uzun süren tartışmalardan sonra Avrupa'nın en iyi derin dondurucu fabrikasının yönetim kurulu başkanlığına uzunca bir mektup yazıp yüklü miktarda para gönderdiler. İkiye bir ebadında, elektrik akımı olmadan çalışabilecek, içten kilitlenebilir, darbeye dayanıklı, titanyumdan yapılma bir derin dondurucu üretmelerini istediler kendileri için. Ayrupa'nın en iyi derin dondurucu fabrikasının en iyi mühendisleri kısa sürede yerine getirdiler garip buldukları bu isteği. Arçibıl nereye gitmek istediğini sorduğunda İzlanda! diye yanıtladı Maykıl. Arçibıl oraya kadar gidemeyeceğini ama kendisine refakat edebilecek birisini bulabileceğini söyledi Maykıl'a. İki gün sonra Mişel adlı genç bir vampirellayla geldi Arçibıl. Vampbar'da garson olarak çalışan ve kan grubu ayırd etmeyen, ne bulursa içen, etine dolgun bir vampirellaydı Mişel. Patronundan özel izin alarak kabul etmişti Arçibıl'ın bu isteğini. Maykıl'a İzlanda'ya kadar eşlik ettikten sonra geri gelecekti. Vakit kaybetmeden özel yapım derin dondurucunun içine girdi Maykıl. Kendisine yardım ettiği esnada Mişel'in göğüslerine değdi vücudu. Onların esneyip yayıldıklarını hissetti ve bu uzun zamandır hissetmediği bir şeydi. Derin dondurucunun kapağı üzerine kapandığında aklı Mişel'in göğüslerindeydi. İzlanda'ya gidene kadar onları düşünüp durdu. Bir ara dayanamayıp kendisini tatmin etmeye kalkıştı ama soğuktan eli çubuğuna yapışınca öylece kalakaldı. Uzun uğraşlar sonucunda elini oradan geri alabildiğinde bir daha yaklaştırmadı. İzlanda'ya vardıklarında Arçibıl'ın eski bir dostunun şatosunda kalacaktı Maykıl. İstediği kadar kalabilecekti orada. Ne de olsa sahibi uzaklardaydı. Maykıl derin dondurucudan çıkar çıkmaz biraz daha kalmasını söyledi Mişel'e. Ve sevişmek istediğini açıkça belirtti. Cinselliği seven birisiydi Mişel ama daha önce çikolata sosu kaplamalı bir dondurmayla sevişmemişti hiç, doğal olarak. Bu işi nasıl yapacaklarını merak etti. Çubuğum var ya dedi Maykıl. Evet, kocaman hem de! dedi Mişel. Maykıl onu tutup kendisine çekti. Mişel yılların alışkanlığı olarak ısırmaya kalkıştı hemen. Çikolata sosunun çatladığını hissedince çığlığı bastı Maykıl. Özür diledi Mişel. Çatlayan çikolata sosunun altındaki şeye baktı. Vişne çürüğü renginde bir şeydi ve aktığı falan yoktu; öylece duruyordu. Organlarından birisidir diye düşündü Mişel. Maykıl kendisine aynada baktıktan sonra ciddi bir sorun olmadığına karar vererek sevişmeye kaldıkları yerden devam ettiler. Isırma, sadece yala dedi Maykıl. Mişel de denileni yaptı. Garip bir tecrübeydi. Daha önce yalamak hiç aklına gelmemişti. Arada bir kendisine engel olamayarak dişlerini yavaşça sürtüyordu Maykıl'ın çikolata sosu kaplamasının üzerine. Maykıl yalandıkça içten içe eridiğini hissetti. Sonra da az önce ısırılan yerinden akan sıvıyı gördü ve Mişel'e durmasını söyledi titreyen sesiyle. Sevişme oracıkta sona erdi. İkisinin de hevesi kursağında kalmıştı. İlk uçakla geri döndü Mişel. Maykıl da çikolata sosu kabuk bağlayana kadar çıkmadı evden. Yarası iyileşince büyük kara pelerinini üzerine örterek gece gezmelerine çıkmaya başladı. O gecelerden birisinde Sigur Ros konserine denk geldi. Orada bulunduğu beşinci dakikada mest olmuştu. Daha önce duymadığı türde müzik yapıyordu adamlar. Ne dedikleri hakkında en ufak bir fikri bile yoktu ama müzik evrenseldi ve adamlar harika müzik yapıyorlardı! Konser bitimine kadar oturduğu yerden dinledi adamları. Müziğin içinde bir yerleri ısıttığını hissediyordu, soğukla ise zaten derdi yoktu. Kalabalıkla karşılaşmamak için konserin bitmesine az bir süre kala uzaklaştı oradan."}
{"url": "https://futuristika.org/oyku-farmakolojik-sikintilar/", "text": "Emre abi beni ilaç almaya gönderdiğinde söylediklerine pek dikkat etmedim çünkü yazıştığım arkadaşta kalmıştı aklım. Sorduğu bir şeyi yanıtsız bırakıp Emre abinin uzattığı parayı alıp istediği ilacı içimden birkaç kez tekrarladım. Çocukken bir şeyi on altı kez tekrar edersem iki gün boyunca asla unutmayacağım söylenmişti. İnanmıştım buna. Sınavlarda işime yarıyordu. Emre abi montumu giymem için yardımcı oldu. Turnikelerden geçerken saat 22.34'tü. Arkamdan Sederjin, unutma! diye bağırdı. Tamam derken asansörü çağırdım. Köşedeki eczaneye gidip nöbetçi eczanelerin yazılı olduğu tabloyu inceledim. Bana en yakın olanlarını not edip hastanenin oradakine gitmeye karar verdim. Bulunduğum muhit yabancısı olduğum bir yer olduğu için yanlış sokaklara girdim. Yiğitliğe bok sürdürmemek için adresi de sormadım. Kendi kendime bulabileceğimi düşünerek döndüm dolaştım ortalıkta. Sonra eski bir arkadaşımı gördüm yolda. Yanında kız arkadaşım diye tanıttığı güzel bir kız vardı. Ama pek muhatap olmadık kendisiyle. Daha çok arkadaşımla sohbet ettik. Neler yaptığımızı falan anlatıp durduk birbirimize. Kız arkadaşının sıkıldığını anlayınca Gidelim artık, sonra görüşürüz diyerek uzaklaştılar. Sonra görüşürüz dedi ama bu geceki gibi rastlantı sonucu olmayacaksa düşük bir ihtimaldi bu. Yoluma devam ederken görkemli bir yapı gördüm. Ne olduğuna dikkat etmedim ama önünde güvenlik görevlileri vardı. Onlara doğru yaklaşarak Bu civarlarda bir hastane varmış, nerede olduğunu biliyor musunuz? dedim. Şu an bir hastanenin önünde duruyoruz dediler. Aradığım hastanenin o olduğunu anladım ve oraya en yakın nöbetçi eczanenin yerini sordum. İşaret ettikleri yere bakınca şakır şakır yanan tabelayı gördüm ve teşekkür ederek uzaklaştım. İçeri girip dükkanın ortasına geldiğimde bir eksiklik hissettim. Eczacıyla bakıştık. Ters giden bir şey vardı. Gözlerimi kapatıp ellerimi, avuçlarım yere bakacak şekilde açtım. Eczacı bana ne istediğimi sordu tedirgin bir ses tonuyla. Bir eksiklik hissettiğimi söyledim. Sonra gözlerimi açıp ellerimi yumdum ve kasaya doğru yaklaştım. Griple ilgili bir ilaç alacaktım ama burasını ararken öyle çok dolandım ki ilacın adını unutuverdim dedim. Eczacı gülümsedi. İçinden j harfi geçen şeyleri sıralamaya başladım ben de. Çoğu da o an uydurduğum şeylerdi. Kedisinin yanına oturabileceğimi söyledi. Boz renkli bir kediydi. Gıdısını okşarken eczacıya döndüm. Frijit olabilir mi acaba? Eczacı başını öne eğip gözlük camlarının üzerinden bana baktı. İlacın adı frijit olabilir mi? diye tekrarladım sorumu. Hiç sanmıyorum dedi. Kediyle oynayıp düşünmeye devam ettim. Bir türlü hatırlayamayınca gidip sormaya karar verdim. En iyisi öğrenip de geleyim diyerek çıktım dükkandan. Turnikelerden geçip bizimkilerin toplandığı bölüme geçtim. Herkes bilgisayar başında bir şeyler yapıyordu. Emre abi beni görünce Aldın mı abicim? dedi. Herkes bana bakıyordu. İlacın adı neydi? diye karşılık verdim. Hep bir ağızdan kahkaha atmaya başladılar. Melike Alemsin! dedi. Emre abi Aşık mısın oğlum? dedi. Mehmet Bey masadakilere dönerek Numune mi gönderdiler bu çocuğu bize? dedi. Cansu abla yanımdan geçerken omzuma dokunup gülümseyerek Şaşkın dedi. Kokusu beni tahrik etti. Topuklu ayakkabılarının zeminde çıkardığı ses eşliğinde kıvırta kıvırta uzaklaştı. Emre abi elime ilacının adının yazılı olduğu bir kağıt tutuşturdu. Sederjin diye fısıldadıktan sonra tekrar düştüm yollara."}
{"url": "https://futuristika.org/oyku-haci-octopus/", "text": "Severken öldürdüğüm civcivler, balkondan attığım kediler, borutüfeklerimden üfleyerek ateş ettiğim külahlarımın ucuna taktığım iğnelerle yaraladığım, hatta bazen öldürdüğüm tavuklar... Bunların hepsinin cezasını ilkokulda Ömer Seyfettin okuyarak çekmiştim zaten. Fakat bilmezdim karmanın bu kadar fil hafızalı ve kindar olduğunu. Yuvalarına su bastığım karıncalar, taşladığım köpekler, boyunlarını kopardığım güvercinler derken dilden dile yayılmış çocukluğumun zalimliği. Antartika açıklarında takılan bir fok balığını çok öfkelendirmişim. Dostu olan balinalardan birine açmış bu konuyu. O daha da sinirlenmiş. Attığı çığlığın yaydığı sinyaller tüm balinalara ulaşmış. Balinalar denizden, penguenler karadan yaymaya başlamışlar. Kuşlar derseniz, haberi zaten oraya kadar onlar götürmüş. Kaçınılmaz olarak bana tüm yaptıklarımı ödetmeye karar vermişler. Hem de Ömer Seyfettin'in bana ettiklerini hiç hesaba katmadan! Bir açığımı yakalamak için en uygun zamanı beklemişler. Tarkan Viking Kanı'ndaki ahtapottan deli gibi korktuğumu gören muhabbet kuşum beni ispiyonlamış. Hava, kara ve özellikle de deniz hayvanlarınca sevinçle karşılanmış bu haber. Böcekler bile bayram etmişler! Onlara ne oluyorsa, oldum olası sevemedim zaten kendilerini. Tüm hayvanlar aleminin intikamını alacak tek bir hayvan; bir ahtapot. Ailesi olmayan, genç bir maceraperest. Gerekli formasyonu aldıktan sonra iki ahtapotla birlikte yollara düşmüş. Geçtikleri yerlerdeki hava, kara ve deniz canlıları da onlara eskortluk etmiş. Tam olarak nereden geldiğini bilmiyorum. Anlattıklarına dayanarak bir sonuca da varamadım. Coğrafyam berbattır da. Yalnız Almanya'da bir yerlerde trene bindiklerini söyledi. Ona eşlik eden ahtapotlardan birisini arkalarında bırakmışlar. Zannedersem açlık sebebiyle yemek zorunda kalmışlar kendisini. Bu durum birbirlerine şüpheyle yaklaşmalarına neden oldu mu diye sordum ama olumsuz yanıtladı. Kendi aralarında bir tür şehitlik mertebesi gibi bir şeymiş sanırım. Zaten bunun için yalnız çıkmamış yola. Diğerini de bana gelmeden önceki konakladığı son yerde yemek zorunda kalmış. Her neyse, Almanya'da trene binmişler işte. Orada vakit geçirdikleri süre zarfında üç gençten Almanca öğrenmişler. Avrupa kıtasını gözümde canlandırmaya çalıştım da pek başarılı olamadım. Kuzey taraflarına gitti aklım. İzlanda açıklarından geliyordu belki de. Güney sahillerinin sıcak varlıklarından olamazdı. Belki bana kin bile beslemiyordu güneyliler. Kesinlikle kuzeyden geliyor olmalıydı bu ahtapot. Hatta sıcakları sevmediği için güneye inmek yerine kara yoluyla gelmeyi tercih etmişti. Almanya'dan trene bindiğine göre böyle olmalıydı. O kadar da fena sayılmaz aslında coğrafyam. Dün akşam yağmura yakalanmıştım. Eve geldiğimde sırılsıklamdım. Üzerimi değiştirdikten sonra ıslattığım yerleri silmiştim. Gereğinden fazla ıslaktı her yer. Dağınıklığımla açıklayabilirdim bunu. Kafa yormadım o sebeple. Penceremdeki karganın cırlamasına uyandığımda sol ayağımdaki yapışkan ıslaklığı hissettim. Onu görür görmez çığlığı bastım. Korkudan bayılmışım. Ayıldığımda hala oradaydı. Yine çığlığı bastım ama bu sefer korkudan bayılmak yerine ağlamaya başladım. Sol ayağımı sarıp sarmalamış turuncu bir ahtapot! Penceremde de erketeye yatmış bir karga. Hikayenin yarısını karga, yarısını ahtapot anlattı. Hak verdim ama peki ya tüm bunları çocukken yapmış olmam ve Ömer Seyfettin'in vicdanıma abanması? İlk Cinayet öyküsü? Okumamışlar Ömer Seyfettin. Ne mutlu size! dedim. Çocukluk da pek bir anlam ifade etmiyormuş onlar için. Godzilla'yı anlatacaktım, vazgeçtim. Bunu da anlamazlardı. Trt Belgesel'deki şu filin hikayesi. Bunu da pas geçtim. Şimdi ne olacağını sordum. İntikam dedi ve daha da kuvvetlice sarıldı ayağıma. Dişli dilini bacağımda gezdirirken koyverdiğim çığlığın ardından komşularımın nasıl insanlar olduklarını düşündüm bir an için. Ondan sonra bir daha da bağırmadım. Biraz sonra kollarını gevşetti zaten o da. Konuşmadan bekledik bir süre öylece. Ders olsun bu diyerek söz aldı benden ahtapot. Ah, bu öğreticilik! dedim içimden, tavana doğru bakarak. Söz verdim. Sözümü tutmayacak olursam beni bulacaklarını çok iyi bildiğimi söyledi. Evet anlamında başımı salladım. Muhabbet kuşumu da giderken götüreceklerini söyledi. Buradan başka her yerde daha mutlu olur dedim. Her konuda anlaşmaya vardık ama yine de hemen ayrılmadı oradan. Bacağımda kalmaya devam ederek kollarını bileğimde, parmak aralarımda, bacağımda gezdirmeye devam etti. Kimi zaman yumuşakça, kimi zaman kuvvetlice."}
{"url": "https://futuristika.org/oyku-hi-how-are-you/", "text": "Tanıdığım en yalnız insan Mümtaz'dı. Çağrı askere gidince arkadaşlarının yüzde ellilik kısmını yitirmiş oldu. Telefonu sekiz ay boyunca hiç çalmadı. Nasıl olur demeyin, ben şahidim. Çalmadı işte. Birkaç kere parazit yaptığı oldu ama o kadar. Çalmadı. Parazitin yaşattığı heyecanı tahmin edersiniz. Nasıl bir şey olduğunu anımsamak için ev telefonundan kendisini aradı. Annesini özlemişçesine dalgın, kendinden emince Vivaldi diye fısıldadı. Oysa zil sesi Beethoven'ın bilmem kaçıncı senfonisiydi. Bunu herkes bilirdi. Biraz dinledikten sonra kapattı. Yatağına uzandı. Birilerine mektup yazmak istediğini söyledi. Bildiğin bir adres var mı? diye sordum. Gözlerini kısıp uzun uzun düşündükten sonra Yok dedi. Yerinde doğruldu. Ama telefon rehberinden bakabiliriz. Telefon rehberinde adres yazıyor mu ki? Yazıyor olması lazım. Filmlerde öyle. Bunun Amerikan telefon rehberlerine has bir durum olduğunu sanırdım. Nereden bakacağız? Bizde telefon rehberi yok ki dedim. Dışarıda bir yerlerde buluruz belki dedi ama çıkmaya üşendik. Bana yazmak istediğini belirtti. Beni böyle sikik şeylerle uğraştırmamasını söyledim. Ne istiyorsan anlat, buradayım ama yazma dedim. Biraz anlatınca duruldu. İki gün sonra bir şeyler karalarken buldum onu. Mektup yazıyordu. Adres bulduğunu düşünüp sevindim. Postaneye birlikte gittik. On kadar mektup gönderdik. Hepsi de bulunduğumuz şehirdeydi. Hiç birine yanıt gelmedi. Meğerse adresler uydurmaymış. Bildiği bir adrese yazmasının daha iyi olacağını söyledim. Telefon rehberi dedi. Hala bir telefon rehberi almamıştık. En kısa zamanda alacağıma dair söz verdim. Açıkça bildiği bir adres yok mu diye sordum. Bir tane varmış. Ona yazmasını söyledim. Ertesi gün belediye mezarlığına mektup göndermiş. Annesine yazdığı, Fatiha'yla biten bir mektup. Onu alıp sahilde bir yere yemek yemeye götürdüm. Garson kız hoşuna gitmiş olacak ki bir sosyal yardım kuruluşu adına satılan renkli yara bantlarından beş kutu almak istedi. Aldık. Kıza üzerinde adresimizin bulunduğu bir de mektup bıraktık. Oracıkta duruyordu. Müşterilere sosyal yardım kuruluşundan söz edip yara bandı satmaya çalışıyordu. Hadi, git konuş onunla dedim. Sandalyesinde doğrulup başını hızlıca titretti. Israrcı olmadım. Eve döndüğümüzde yazmaya devam etmesinin iyi olacağını söyledim. Ertesi gün günlük tutmaya başladı. Kelimeler defterden taşınca ona bir mail hesabı hediye ettim. Temel şeyleri gösterdim. Buraya yazarsın ve gönderirsin ya da kaydedersin. Göndermek için önce bir adres gerekliydi. Ah, adres! Ona bir an için kendi adresimi vermeyi düşündüm. Ondan nefret etmek istemediğim için vazgeçtim. Sonra kalbinden gelip aklından geçip parmaklarından dökülen şeylerin nefret edilesi şeyler olamayacağını anladım. Ekrandaki sayfaya meraklıca bakıp anlamaya çalışıyordu. Anlatırken ekrana yapışan tükürüğüm parladı. Öne doğru eğilip o parlaklığa dikkatlice baktı ve parmağının ucuyla sildi. Gözlerim nasıl yandıysa banyoya zor attım kendimi. Yazdıkları nefret edilesi şeyler olamaz diye ağladım durdum. Seviyordum onu, nefret de neydi, nereden çıkmıştı? Geri dönüp temel şeyleri anlatmaya devam ettim. Birkaç yere de üye yaptım Mümtaz'ı. Böylece olur olmadık yerlerden elektronik postalar alabilecekti. Bir süre sonra almaya başladı da. Onlara yanıt veriyordu ama doğal olarak yanıt gelmiyordu. Sonunda dayanamayıp Facebook'a üye yaptım onu. Hiç tanımadığı insanlara arkadaşlık teklifi gönderdi. Kabul edip bir şeyler yazanlar oluyordu ama sohbete dönüşmüyordu yazışma. Nereden tanıştıklarını, nereli ve kim olduğunu soruyorlardı, o kadar. Birkaç şey daha belki. Sonra siliyorlardı. Silmeseler bile bir daha herhangi bir şey yazmıyorlardı. Birkaç gün sonra akşam yemeğinde birisiyle yazışmaya başladığını söyledi Mümtaz. Soru sormadım. Görmeden inanmayacağımı söyledim. Gösterdi. Hi, how are you? diye gelen bir spam'e yanıt vermiş. İyiyim, sen nasılsın? gibisinden bir yanıt değil. Kısaca bir şeylerden söz etmiş işte. Okumadım, göz ucuyla bakıp geçtim sadece. Bizimki Türkçe yanıt verince sohbet başlamış. Meğerse postayı gönderen kişi de bir Türk'müş ve kendisini çok yalnız hissettiği için böyle bir şey yapmaya karar vermiş. Bir hafta kadar sonra Mümtaz karşıma çıkıp yakında buluşacaklarını söyledi. Emin mi diye sordum. Çünkü karşısındaki organ mafyası adına çalışan bir manyak da olabilirdi, eğlence peşinde koşturan bir ergen de. Kendisini çok yalnız hisseden bu kızla buluşması gerektiğini düşündüğünü söyledi. Düşünme işini bana bırak dedim. Biraz düşündüm ve onunla gelmek şartıyla onayladım. Kıza görünmeyecektim tabii. Uzaktan seyredecektim sadece. Anlaştık. Sözleştikleri gün oradaydım. Bir pastaneye gittiler. Peşlerinden girip onları rahatlıkla görebileceğim bir yere oturdum. Oturduğum yerden kız güzel görünüyordu. Mümtaz'ın oturduğu yerden nasıl göründüğünü bilmiyordum ama. Bana göre güzel ve heyecanlıydı kız. Gözlerini kocaman açarak dinliyor, gülümseyerek bir şeyler anlatıyordu. Garson siparişleri alıp uzaklaştı. Bir kahve, çay ve sütlaçla geri döndü. Kahveyi kıza, çayla sütlacı Mümtaz'ın önüne koydu. Şaşırmadım. Çocuğu manipule etmemek için pek bir şeyler anlatmamıştım ama yine de bazı taktikler verse miydim diye düşündüm. Sohbet ilerledikçe kızın suratı düştü. Gittikçe duruldu. Hesabı ödemek için kavgaya tutuştular. Kazanan bizimkisi oldu. Arada bir birbirlerine bakarak ve çok az konuşarak yürüdüler. Kalabalıkta aralarından birilerinin geçtiği, ayrılıp tekrar bir araya geldikleri oldu. Bir ara birbirlerini kaybettiklerini sandılar, sonra yeniden buldular. İlerledikleri yol sebebiyle otobüs durağına gittiklerini sanıyordum. Köprünün üzerindeyken bizimkisi birden durup bir şeyler söyledi. Sadece sonunda dudaklarının Görüşürüz diye kıpırdadığını anlayabildim. El sıkışıp birbirlerine zıt yönlerde ilerlediler. Dönüş yolunda Mümtaz'a neler olduğunu sordum ama pek anlatmak istemedi. Ben de ısrar etmedim. Sessizce yürüdük, sessizce otobüsteki yerlerimize oturduk, yol boyunca hiç konuşmadık. Birkaç saat sonra söylediği ilk şey Canım makarna istiyor oldu. Ben de makarna yaptım. Yerken aniden bir şey olmuş gibi yerinden fırlayıp bilgisayarın başına gitti. Birisine, sanırım kıza, bir şeyler yazıp gönderdi. Bir saat bekledi, yanıt gelmedi. On saat bekledi, yanıt gelmedi. Yüz saat, bin saat. Yanıt gelmedi."}
{"url": "https://futuristika.org/oyuncak-araba/", "text": "Adam bir fabrikada çalışır, her gün erkenden mızıldanarak uyanır, kahvaltısını etmeden evden çıkardı. Şehrin metalik kokulu havasını içine çeker çekmez sigarasını çıkarıp alelacele yakar, dumanını göğe doğru üflerken fabrikada boşalan şef kadrosuna alındığını hayal ederdi. Eve eli kolu dolu bir şekilde gururla geldiği, terfisinin müjdesini verdiği bir akşamı... O akşam şehir çiçek kokulu olacaktı. Güneşin gitmeye nazlanacağı bir bahar akşamı belki. Karısının beğendiği bluzu mağazadan alıp hediye paketi yaptıracak, oğluna da çok sevdiği çikolatalı pastadan alacaktı. Her sabah bu hayali kurar, sigarası parmaklarını yakmaya başladığında can acısıyla hala işçi olduğu dünyaya geri döner ve ciğerlerini acıtan metal kokulu havayı soluyup kaçırmak üzere olduğu otobüsün peşinden koşmaya başlardı. Kadının tek lüksü, küçük haşarı oğlu yatağına gelip zıplayana kadar uyumaktı. Oğluna söylenerek yataktan kalkar, üzerine soluk elbisesini geçirir, kahvaltıyı hazırlamak üzere mutfağa yönelirdi. Akşamdan kalan bayat ekmeği ısıtmak üzere tavaya koyup; peynir ve zeytini çıkarırdı. Bir de bahçedeki vişne ağacının meyvesinden yaptığı reçeli. Bazen yumurta da olurdu. Masayı kurarken ayağına dolaşan kediye bağırır, kurtulamayacağını anlayınca önceki akşamdan kalan yemeğin suyu ile ıslattığı birkaç parça ekmeği önüne atardı. Ablası gibi apartmandaki bir dairede oturduğunu hayal ederdi. Şehri tepeden gördüğü bir evde yaşamayı... Komşularını çaya çağırıp donatılmış bir sofrada keyifle servis yapan kibar bir ev sahibesi olduğu günleri... Çoğunlukla yanık ekmek kokusuyla kendine gelip dalgınlığına öfkelenir ve gürültülü bir biçimde arabasıyla oynayan oğlunu, haykırarak masaya çağırırdı. Çocuk kahvaltıda annesinin zoruyla birkaç lokmayı ağzına atar, sağa sola çevirip gönülsüzce çiğnedikten sonra burnuna dayatılan sıcak çaydan bir yudum alır ve yandığını söyleyip bağırırdı. Annesini dikkatle gözler, o fark etmeden tabağındaki peynir parçalarını masanın altında bekleyen kediye atardı. Sonunda annesini çıldırtıp bahçenin kapısını açtırır ve oyuncak arabasını aldığı gibi dışarı fırlardı. Arabasını bahçede, toz- toprak içinde keyifle sürer, başını vişne ağacının dallarından görünen gökyüzüne çevirdiğinde büyüdüğü zamanı düşlerdi. Bir gün büyüyüp gerçek arabasıyla asfalt yollarda özgürce hız yapacağı güzel günleri... O zaman annesini yanına almayacaktı ki, başında bir karışanı olmasın. Parklara gidip çılgınca eğlenecek, istediği kadar şeker, çikolata ve çikolatalı pasta yiyecekti. Genellikle bu hayalinden kedinin acı çığlığı ile uyanır, hayvanın kuyruğu üzerinde arabasını sürdüğünü fark ederdi. Kedi bahçedeki çalının köşesine çömelip miskin bir biçimde etrafı gözlerdi sabahtan akşama dek. Uzun gösterişli kuyruğu dışarıda kalırdı her seferinde. Buna rağmen düşmanca bakan sokak kedileri ve başıboş köpeklerden korunmak için iyi bir yerdi burası kendince. Karşı komşunun taklacı güvercinlerine sinir olur, vişne ağacının dallarına konduklarında heyecanlanırdı. Bir keresinde tam üzerlerine atlayacakken içerden bahçeyi gözleyen kadın durumu fark etmiş ve başına terlik fırlatıp kendisini bir daha eve almamakla tehdit etmişti. Ev de ev olsa bari diye düşünürdü bazen. Sokakta olsa daha lezzetli bir şeyler bulup yiyebileceğini... Ancak yaşı ilerlediği, eski çevikliğini yitirdiği için tekrar sokağa dönmeyi de göze alamazdı. Sık sık taklacı güvercinleri yakaladığını hayal ederdi. Eski, gençlik günlerindeki gibi bir çırpıda üzerlerine atlayıp nefeslerini kestiğini... İkindi sonrası açılan kapıdan gelen yemek kokuları ve kadının oğluna seslenişi ile kendine gelirdi çoğunlukla. Akşam yemeği vakti payına düşenleri kapmak için içeri, çocuğun sandalyesinin altına doğru koşardı. Çocuk sızlanmanın kar etmeyeceğini anlayıp arabasını bahçede gönülsüzce bırakır ve akşam yemeğini yemek üzere suratını asıp içeri girerdi. Oyuncak araba en çok akşamın bu saatlerini severdi. Akşama kadar haşince oradan oraya sürülmüş, çocuğun motor sesi niyetine çıkardığı gürültüyle hayli yorulmuş olduğu için bu sessizlik saatlerini sabırsızlıkla beklerdi. Günün geceye kavuştuğu vakitlerde, kuşların usul cıvıltılarından başka bir şeyin duyulmadığı zamanlar olurdu bu karışık topraklarda bile. İşte o sessiz vakitlerde araba hiç çıkmadığı yolları, hiç görmediği yerleri düşlerdi. Nasıl olacağını bir türlü tasarlayamaz ama dünyayı dolaşacağı bir zamanı hayal ederdi. O akşam da yine böyle bir vakit bu tip düşlere dalmıştı ki şiddetli bir patlama sesi duyuldu. Toz- duman içinde havada uçan şeylerden birinin hızla üzerine geldiğini gördü ve o anda kendini kaybetti. Evden dumanlar yükselirken, adam, kadın, çocuk ve kedinin hayalleri bu kara dumanlarla birlikte göğe karıştı. Araba kendine geldiğinde patlamanın etkisiyle sağ ön tarafının ve bir tekerleğinin olmadığını fark etti. Sonra bir şekilde bir sanatçının eline geçti. Savaşta hayatlarını kaybeden çocukların oyuncaklarının arasına konuldu ve bir sergi nesnesi olarak dünyayı dolaşmaya başladı. Hayallerini gerçekleştirdiğini sananlar olabilir. Ancak o, kendisine hüzünle, acıyarak bakan gözlerden, hikayesini hiç bilmeyen ve öğrenemeyecek olan bu insanlardan hiç hoşnut kalmadı. Hayallerinin bu yolla gerçekleşmesine derinden içerledi. Eski hayatını, kendisini çılgınca süren haşarı çocuğu, ailesini, kuş seslerinin duyulduğu birkaç huzurlu akşamı, havası çoğunlukla metal kokan o hüzünlü şehri ve vişne ağacını delicesine özlemeye başladı. Zamanın geri döndürüleceğini bilse kalan üç tekerleğini vermeye razıydı. Ama zaman geri dönmezdi."}
{"url": "https://futuristika.org/ozan-oganer-dilemma/", "text": "Adres: Mim Kemal Öke Cad. Erenler Apt. MERKUR, heykel sanatçısı Ozan Oganer'in galerideki ilk, kariyerindeki üçüncü kişisel sergisi olan Dilemmaya ev sahipliği yapıyor. İzmirli sanatçının en son heykel işlerinin yer aldığı sergi, 9 Kasım 27 Kasım 2012 tarihleri arasında izleyiciyle buluşuyor. Heykel sanatına, dantel, iğne oyası gibi malzemeleri kazandıran sanatçı, bu sergide, kendine özgü tekniğini, alışılmış materyalin yanısıra yeni bir malzemenin sınırlarını zorlayarak genişletiyor. Ozan Oganer, şimdiye dek kullandığı dantelin taşıdığı sembolik anlamın ötesine geçerek, malzemeyi hem biçim hem içerik bağlamında dönüşüme uğratıyor. Bu dönüşümün sonunda, yeni malzemesini dantel gibi işleyerek, istemli bir düşünceyle içine düştüğü ikilemi, işlerinin tematik zeminine de yansıtıyor. Bir yanda saflığı, erdemi, felsefi açıdan ilahi düşünceyi temsil eden figürlere, insan ruhunun karanlık ve şeytani olarak nitelendirilebilecek yüzlerini ortaya koyan figürler cevap veriyor. Kompozisyonel olarak birbirlerini tamamlayan figürlere, izleyiciyle iletişime geçen sürpriz bir iş de eşlik ederken, fetiş kavramını besleyen küçük detaylar da temayı zihinlerde diri tutmaya yardımcı oluyor. İnsanların gizli dürtülerini ortaya koyan sanatçı, ruhun ikili yanına vurgu yaparken, iki malzeme arasında gidip gelen figürleriyle kendi Dilemmasını yaratıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/ozge-ertal-samimiyetinizden-suphe-etmiyorum-lutfen-siz-de-kuruntu-etmeyiniz/", "text": "- Dondurmalı keşkül yiyelim mi? Keşkül güzeldir, ama dondurmalısını yemedim. Sütlü ve çikolatalı her şeyi severim. - Nevresim takımın, pijaman? Nevresim takımım mavi. Böyle uçuk mavi/buz mavisi dedikleri. Beyaz üzerine siyah puantiyeli bir pijamam var. - Şarkı söylerken bir şeyler seziyor musun? - Burası çok gürültülü başka bir yere gidelim mi? - Sana soracak soru bulamıyorum, bir şeyler okuyalım mı? - Pedal çevirirken şiir okuyabilir misin? - Çok sıkıcı. Kim yazmış? Bilmiyorum. Çok aradım zamanında ama kimin yazdığını bulamadım. - Şiir? Turgut Uyar'ın şiirlerini ezbere bilirim. Mesela Yitiksiz'i bilirim. - Nabzın? - Çok süt içseydin daha uzun olabilir miydin? Günlüklerim var üst üste koyulduğunda benim boyuma ulaşabilecek kadar çok. - Ölüm, entropi, bereketsizlik, iyelik eki ve Allah? Bereketsizlik, yaprakları dökülen çiçek. Ölüm, gerekli bir mutsuzluk. Yaşarken aynı anda ölmeye başladığımız göz önüne alındığında yaşamla arasında kopmaz bir bağı var. Ben üzülmüyorum. Korkum ölmekten yana değil, nasıl öleceğimle ilgili. Allah, salt varlığına inandığım. Ama O'nun dışında kalan her veriye septik bir insanım. Bazen elinde büyüteçle bana bakıyormuş gibi hissediyorum. Entropi, rastgeleliğin ölçüsü. Sürekli artan bir dağınıklık. Ya düzenin miktarı ya düzensizliğin. Tam emin değilim. İyelik eki bir şeye ait olma isteğinden doğmuş olmalı. - Üslubun var mı? Şarkı söylerken, öpüşürken, su içerken? - Sıkıldın mı? Bazı günler, sanki hiç gelmemiş gibi hiç geçmemiş gibi hissettirir ya, bugün öyle benim için. Bomboş, yitik bir gün. Filmlerle dolduruyorum içimi, gerçeği yadsımak adına. Çok yavan geliyor her şey, hepsini toplayıp bir çuvala doldurmak istiyorum. Uçurum kenarlarında üşümek istiyorum. Paralel evrenlere, başka gezegenlere ulaşabilsek, varabilsek keşke. - Kalk gidelim ama nereye? Biri kolumdan tutup denizaşırı ülkelere götürsün beni. Ete kemiğe bürünmeden ben olmama yardım etsin. Bir göl kenarında ağaç gölgesine uzanalım, suya bakalım. Bilmediğim ezgileri ezberletin bana. - Öpüşelim mi? Dudaklarımda bıkkın ama umutlu bir şarkı var. - Bir şeyler yiyelim mi? - Beklediğin bir tarih? Geçmişi seviyorum. Bu yüzden geleceğe dair pek planım ya da inancım yok. Yani en fazla bir ay sonrasına plan yapabilecek kadar öngörüye sahibim. - Kelimeler devam etsin. - Aç mısın? Sabahları mısır gevreği yiyorum. Öğlen tavuklu sandviç ya da tavuklu salata yiyorum. Bugün salata yedim. Akşam yemeğinde genelde ızgara ya da aperatif şeyler yeniyor. En çok çorbaları ve soslu şeyleri seviyorum. - En son ne zaman terledin? Birkaç yıl oldu hamama gitmeyeli. Bence gerekli ve rahatlatıcıdır. Aynı zamanda sürekli ertelenir. - Size samimi sorular soramadığım için çok üzgünüm. Samimiyetinizden şüphe etmiyorum, lütfen siz de kuruntu etmeyiniz. - Saçların? Saçlarım epey uzadı. Eskiden hiç umursamadan keserdim kısacık. Şimdi kesmeye korkuyorum, sanki eksilecekmişim gibi geliyor. - Öpüşmedik hala. Bugün birine söz verdim, doğum gününe gideceğim diye. Ama sonra mazeret uydurdum, vazgeçtim. Hiçbir şeyi tam olarak istemiyorum, çabuk cayıyor içim, isteğim ölüyor. - Koltuk rahat mı? Biraz daha zaman gerekiyor huzurlu hissetmem için. - Bir ağaca sarılmak ister misin? Ben bahçeli bir evde büyüdüm. Zamanında verandası da vardı. Yağmur yağdığında dedemin koltuğunda bacaklarımı kıvırıp verandada otururdum. Yerdeki taşlara yağmurun vuruşunu izlerdim. Ceviz ağacının öyle güzel bir sesi vardı ki. - Keşkülünü yemişsin. İçim dışımdan daha çok genişliyor bazen, çok yaşamak istiyorum. - Ses tellerin yolculuk için yapılmış. Hayallerim hep müziğe dair. Ve uzak bir yerlere gitmek. Klişe. Ama mutlu ediyor. - Köprünün üstünde. - Köprünün altında. Kendimi balık gibi hissediyorum. Dudaklarım. Ağır geliyor. - Neredesin? İlk defa kumda hayal kurdum. Buradan mutlu olarak ayrılacağım. - Nereye gidiyorsun? Küçükken kuş olmayı hayal ettiğim zamanlar oldu. Kuş olabilseydim kuzeye giderdim. En kuzeye. Soğuk iklimlere. - Ellerin çok soğuk. Ellerim üşür genelde. Ama bu beni rahatsız etmez, üşümeyi severim. Her akşam Florya'da sahil boyunca yürüyorum soğuk havaya, rüzgara rağmen. Atkı takmayı da pek seviyorum. - Bülbül görsen tanır mısın? Bülbül görsem tanımam maalesef. Martıları severim. En çok onları sevdim, onlarla haşir neşir oldum. - Anlatın. Yalnızım, mutsuzum. Ama mutluluğu arayan biri gibi değil, mutsuzluğu özümseyen, mutsuzluğuyla sorunu olmayan biri gibi mutsuzum. Haliyle yazdığım sözler hep üzgün, kırılgan ama kimseye bağırmayan naif sözler. Mutlu melodiler de çıkıyor bazen ama çok nadir. Siz anlarsınız bu durumu. Anlar mısınız? Düzlüğe çıkmaya çalışıyorum. Yavru kargaları komik buluyorum. - Hayal kuralım. İstediğim zaman hayal kuramıyorum. Benden bağımsız anlık gelişiyor o durum. Gözlerimi kapatınca sadece boşluk görüyorum. Sadece geceleri, kafamda bir şeyler canlanıyor, çoğu insan. Önceki tecrübeler, yarım bırakılmış, eksik anlar hayalle tamamlanıyorlar. Nadir de olsa güzel bir his. Doyuran bir his."}
{"url": "https://futuristika.org/ozge-topcu-istihale-buhrani/", "text": "Hush Gallery, Özge Topçu'nun İstihale Buhranı isimli ilk solo sergisine 1 Kasım-18 Aralık 2014 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sanatçı, işleriyle Cumhuriyet Türkiye'sinin inşası ve dünyada uluslararası modernizm kanunlarının uygulamaya konmasının eşzamanlı oluşundan yola çıkarak ülkede yapılandırılan mimarinin ve görsel kültürün çarpıcı örneklerine ayna tutuyor. 1923-1943 yılları arasında yaşanan devrim sürecinde binaların fasatları ve insanların çehrelerinin bir senkronizasyonla değiştiği, modernist mimarinin biçimsel özelliklerinin toplum inşasıyla paralelliği sergide gözler önüne seriliyor. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun 1934'te kaleme aldığı Ankara kitabında kübik iç mekanı tasvir etmek amacıyla kullandığı İstihale Buhranı ifadesinden adını alan sergi her gün 11.00-19.00 saatleri arasında Yeldeğirmeni'nde konumlanan Hush'da gezilebilir. Özge Topçu çalışmalarının temelinde Modernizm sisteminin yapay kurgusunu ve bu kurguya mutlak inandırıcılığı sağlayan aile, birey, ulus kimliği inşası, mimari yapılanma gibi propaganda araçlarını sorguluyor. Bu araçların ve mimari öğelerin görsel tarihlerini araştırıyor ve onların bağlamları, uzamları ve mekanları üzerinde müdahaleler yaparak Modernizmin mutlaklığına rakip, muğlak bir gerçeklik alanı yaratmayı amaçlıyor. İstihale Buhranında mekanlar bazen dönemin binalarının yüzeyinden aldığı doku kayıtlarından oluşan bir defter ya da bir devlet dairesinin pencere boşluklarının kesildiği bir evrak dosyası olarak izleyicinin karşısına çıkıyor. Bazen de birçok yüzey birbiri içine geçiyor, objeler mekanlarını değiş tokuş ediyor, bedene ait parçalar bir mekan haline dönüşüyor. Sanatçı bu müdahalelerinde ilk avantgard modernist mimarinin kökeni olan Ankaradan ve yaşadığı yer olan Kadıköyden ilham alıyor. Teknik olarak da ironiği cesur bir şekilde sergilemek adına karışık teknik, asamblaj, cut out, 3 boyutlu çalışmalar ve yerleştirmeyi bir bütün olarak kullanıyor. İstihale Buhranı sergisi izleyicileri alışmadığımız, daha önceden deneyimlemediğimiz büyüklü- küçüklü farklı mekanlar içerisine sürükleyerek sanatçının yerleşik kabullere rakip olan dünyasını keşfetmeye davet ediyor."}
{"url": "https://futuristika.org/ozgur-nehirler-icin-buyuk-atlama/", "text": "Büyük Atlama, nehirlerin yaşaması için tüm Avrupa'da 2005 yılından bu yana Temmuz'un ikinci pazar günü aynı saatte binlerce insanın nehirlere atlamasıyla gerçekleşiyor. Etkinlik, bu yıl 8 Temmuz Pazar günü saat 16.00'da tüm Avrupa ve Türkiye'de gerçekleşecek. Hasankeyf'te Dicle, Halfeti'de Fırat, Antalya'da Alakır, Samsun'da Kızılırmak nehirlerinin kıyısında buluşulacak. Atlama sadece nehirlere olmayacak: Burdur ve Amik göllerine de atlanacak. Ayrıca Ankara Beypazarı, İstanbul Burgazada, İzmir Gediz Deltası, Muğla Yuvarlakçay, Aydın Güzelçamlık Milli Parkı gibi birçok yerde de serin sulara atlanacak. Bir yandan nehirlerin yaşaması için mücadele verirken bir yandan da nehirlerin bizim için ne kadar değerli ve vazgeçilmez olduğunu bizzat nehrin sularına dokunarak hatırlamayı amaçlıyoruz. Büyük Atlama etkinlikleriyle bir araya gelerek hep birlikte suya karışacağız ve sularımıza yapılan müdahalelere dikkat çekeceğiz. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de nehirler, göller ve denizlerin çok değerli olduğunu belirten Doğa Derneği Genel Müdürü Engin Yılmaz, Gezegenimizde yaşamın temel kaynağı olan su, devlet ve şirketlerin acımasız uygulamaları nedeniyle ne yazık ki her geçen gün bu özelliğini kaybediyor. Oysa bizler suyla olan bağlarımızı yeniden hatırlamak, suyla bütünleşmek ve yaşam kaynağımızı korumak istiyoruz. Hepinizi bu pazar nehirlere ve onların beslediği göl ve denizlere atlayarak, yaşamın kaynağı suya şükranlarımızı sunmaya davet ediyoruz dedi. Ayrıca 8 Temmuz'da etkinliği Twitter ve Instagram'dan #BigJump ve #BuyukAtlama etiketleri ile paylaşacağımız fotoğraflardan da takip edebilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/ozkiyim/", "text": "M. Orhan Okay, Beşir Fuad'ı tam anlamıyla, anlamlı intiharının ardından düşürüldüğü unutulmuşluk kuyusunun dibinden çıkarmıştır. 19. yy Osmanlı basın, yazın ve fikir ortamında aniden beliren Fuad, toplamda dört yılı geçmeyen yoğun ama kısa yazı hayatında geniş tepki ve ilgi görmüştü. Beşir Fuad'ın intiharının ardından dönemin gazeteleri Eyüp'te gömüldüğünü belirtir ancak Orhan Okay da Fuad'ın mezarını bulamamıştır. Fuad 1887 yılında öldüğünde, yaşı da belli değildi. Ahmet Midhat Efendi, Ahiren vuku- intiharında sinnini otuz iki tahmin ettiler. Otuz diyenler oldu. Fakat bencesi otuz dörtlük otuz beşlik idi der. Kendisinden yazılarında fazla bahsetmeyen Fuad'ın satır aralarında anlattıklarından 1875-76 Sırp savaşlarına, 1877-78 Rus savaşlarına ve Girit isyanlarına karşı gönderilen birliklerde gönüllü yer aldığını biliyoruz. Gürcü asıllı Beşir Fuad öncüdür. Pozitivizm'den ilk bahseden Osmanlı/Türk aydınıdır. Topluma realizm ve naturalizm gibi edebiyat akımlarını tanıtmıştır. Çok değerli çeviriler yapmıştır ve ilk biyografi yazarımızdır. Beşir Fuad'ın aile hayatında da çok bilinmeyenler vardır. Annesinin zoruyla yaptığı ilk evliliğinden ilk oğlu Mehmed Cemil doğar. Kısa sürede boşanmasının ardından saray eşrafından Şaziye Hanım ile evlenir. Ancak Fuad'ın annesi Habibe Hanım, Şaziye Hanım'ın babası Salih Bey'in üçüncü eşidir, dolayısıyla Fuad ve Şaziye Hanım üvey kardeşlerdir. Bu durumun önüne geçmek için önce Fuad ile Şaziye Hanım'ın, ardından Salih Bey ile Habibe Hanım'ın nikahları kıyılır. Fuad, 'delirme korkusu' nedeniyle gece hayatına ve metreslerine yönelir. Yazılarında Kuzguncuk'taki metresiyle evde onu bekleyen eşi arasında nasıl kaldığını anlatır. Evliliğinden iki çocuğu daha olur Fuad'ın. Annesinin paranoyaya kapılıp ölmesinin ardından Fuad'ın düştüğü delirme korkusunun etkisiyle, kadınlara yönelir, özellikle tutunamayan kadınlara acıyıp onlara yardım etmeye çalışır. Fransa'ya gönderdiği metreslerinden birinden kız çocuğu olduğunu yazar. İkinci oğlu Namık Kemal'i kızılcık hastalığından daha bir buçuk yaşındayken kaybetmesinin etkisini üzerinden asla atamaz. Biri Fransız metresinden olan kızı Feride olmak üzere üç çocuğu kalır Fuad'ın. Namık Kemal'in ölümünün ardından iki yıl sonra intihar eden Fuad'ın büyük oğlu Mehmed Cemil hiç evlenmez ve veremden ölür 1912'de. Küçük oğlu Mehmed Selim albay olur, 1947'de vefat eder. Feride ise asla bulunamaz. İstanbul'u işgal eden Fransız askerlerinden birinin eşi Ben Beşir Fuad'ın kızıyım diye baba tarafını aradığı duyulmuştur. Ancak Şaziye Hanım'ın engellemesiyle, Fuad'ın oğlu Selim Feride'ye ulaşamaz ve Fuad'ın kızı da unutuluşa gider. Beşir Fuad, intihar ettiği 1887 yılının 5 Şubat'ına kadar, yılın başlangıcından itibaren 26 makale yayımlamıştır. Ölümünün hemen ardından on gün içinde de 11 yazısı daha çıkmıştır. Fuad'ın intihar ettiği dönemde yoğun bir yazı hayatının içinde yer aldığı biliniyor. Hatta ölümünün dört gün öncesinde bile doğa olayları hakkında uzun bir makale yazmıştır. Tarik gazetesi, intiharını Beş şubat cumartesiyi pazara bağlayan akşam dokuzda, önceden planladığı madde-i intiharın fiilyatına başlamıştır denir. Gazetede ayrıca, karotis damarını dahi kestiği söylenir ancak Fuad'ın yazı yazmaya devam etmesi ve doktorun kendisini kurtarmasını engellemesi nedeniyle, hemen ölüme yol açacak bu hareketi yapmadığı düşünülebilir. Bir Fransızca gazetede, Meş'um projesini boğazından ve sol kolundan enjeksiyonla kokain zerk ederek tatbike karar vermiştir. Bir usturayla önce kolunun atar damarını dört ayrı yerden açmış ve boğazını kesmiştir denir. Fuad'ın ölümünün ardından son anlarında haykırdığı da gerçek değildir der, Ahmed Midhat. Uşağını çağırmak için seslenmiştir. Uşağı geldiğinde de, kanı aksın diye kolunu sert biçime sallamasını emretmiştir, ancak uşak bunu görünce bağırmaya başlamış ve evin kadınlarını çağırmıştır. Beşir Fuad, eve geleceğini düşündüğü zabıtlar için de önceden yazmıştır. Yazısında onlara anlatmaya mecbur olmadığı bazı nedenlerle kendini öldürdüğünü, zaten matem içinde olacak ailesini sorularla bunaltıp işgüzarlık yapmamalarını ister. Bedenini ise Tıbbiye'ye bağışladığını belirtir. Ancak bu uygulanmaz. Zaten olayı kavrayamayan dönemin Osmanlısı, bedenini Eyüp'e gömer. Beşir Fuad, intiharından önce çevresinin farkedeceği bir davranış değişikliğine gitmez. Günlük hayatını sürdürür, dostlarıyla görüşür. Neşelidir. Elinde bir şırınga görenler olur sadece. Kediler üzerinde kokain denediğini söyler. Beşir Fuad, ev ile metresi arasında nasıl bunaldığını anlatır mektubunda. Elinde kalan parasını evliliği ile metresi ve çocukları arasında pay ettiğinde, bir yıl daha geçineceğini hesaplar. Sona gelince de, hayatına son verecektir. Kendi deyimiyle, Bu fikri, Kağıthane'ye gidecek gibi telakki etmiştir. İşin ilginç yanı, askeriyede yer almı, üç batı dilini çok iyi bilen Fuad'ın geçim sıkıntısı çektiğini söylemesi bahane olarak görülür. Fuad'ın asıl korkusu, cinnet geçirip ölme korkusudur. Pozitif bilimlere ve determinizme inanan Fuad, annesinin yaşadığı rahatsızlığın kendisinde de belireceğini düşünüyordu. Ayrıca Voltaire çevirileri başta olmak üzere, eleştirel yazılarına karşı Müslüman mahallesinde salyangoz satmak ya da İslam düşmanlığıyla suçlanmak gibi polemiklerden de çok yorulduğunu belirtir. Fuad'ın özkıyımının ardından onun materyalist ve ateist görüşleri üzerinden intiharın mekruh olduğu ve İslam'da az görüldüğüne dair yayınlar çıkar. Ancak İstanbul, Fuad'ın hemen ardından intihar salgınına kapılır. 11 Mart 1887 tarihinde gazetelerin intihar haberlerini vermesi yasaklanır. Yasağın kalktığı altı ay sonrasında ise intihar salgını devam ediyor diye gazete başlıkları görülür."}
{"url": "https://futuristika.org/paik/", "text": "My bloody valentine, Acid Mothers Temple, Gy! be ile Mogwai aynı çuvala girmiş misali bir grup, Paik. Toledo kökenli Detroit civarlarından, post-rock, shoegaze ve space-rock müzik yapıyorlar diyorlar ama kendi kulağınızla görmeden gözünüzle duymadan inanmayın. Son albümleri Monster of the Absolute'dan Phantoms'u dinlemek için bağlanın, sarmadıysa, yılbaşı üstü noel baba'lar sarmaya başlayacakken etrafımızı, son yüzyılların en bir Big star'ından hediye: Jesus Christ, sev-targıt-ez, haleluyargh! Grubun adı, hayır buradan değil, evet şuradan ve hayat tesadüflere yazılı diyenler; p harfine kadar iniverin, Poe'ya selam verin."}
{"url": "https://futuristika.org/pakistanda-arka-sokaklar-kriketcilerin/", "text": "Tüm dünyanın gözünün üzerinde olduğu ve yeryüzündeki en tehlikeli yerlerden biri olarak atfedilen Pakistan'da da gençler yaşıyor. Tıpkı bizler gibi. Onların da hayalleri, umutları ve hayattan zevk aldıkları uğraşları var. Haberlerde şu aralar sadece intihar bombacıları, çatışmalar ve suikastlarla gösterilen Pakistan'ın Lahor kentinin arka sokaklarında gençler geceleri eğlenmek için aralarında maçlar düzenliyorlar. Biraz farkla zira bunlar kriket maçları. Genellikle aristokrat sporu olarak bilinen kriket Pakistan'da ulusal sporlardan biri. Televizyon'da kriket maçları olduğu zaman tüm sokaklar boşalıyor. Bu zamanlarda restoranlarda siparişlerin gecikmesi kimse kızmıyor çünkü biliyorlar ki aşçılardan garsonlara herkesin bir gözü maçta. Pakistan geçen yıl Kriket Dünya Şampiyonası'nda İrlanda'ya yenilse de 1992'de Britanya'yı yenmişler. Bu unutulmaz anlardan biri onlar adına. Hatta Hindistan ile 2000 yılında kopan ilişkiler 2003 yılında Kriket Dünya Şampiyonası için karşı karşıya geldiklerinde tekrardan başlamış. Kolay değil bütün bir halk neredeyse bu olayı bekliyormuş ve iki ülkede yaşananlardan dolayı geri çekilmeyi göze alamamış. Şimdi Lahor'un arka sokaklarında iki apartmanın arasındaki boşlukta kendi kurallarıyla kriket oynuyorlar. Bazen ışıklar sönse de, kimi zaman geceleri sokağa çıkma yasağı olsa da fırsat buldukları her gece onlar bu maçları yapıyorlar. İstanbul gibi trafik sorunu yaşanan Lahor'da birazdan oynadıkları apartman aralığı araba parkına dönecek, o zamana kadar maç bitmediyse tek çözüm trafiğin azaldığı bir caddede ya da şansa boş kalmış bir alanda son vuruşa kadar devam. Her zaman şanslı olunmuyor, bazen uygun yer bulunamadığı için ertesi güne kalan maçlar var. Lahor dışında da durum aynı, arka sokaklar genelde gündüz çalışan gençler için maçların yapılabileceği tek yer. Okula gidenler ise çevrelerinde boş bir saha varsa, ders sonralarını burada geçiriyorlar. Çoğunun hayali aynı: ileride ünlü bir kriket oyuncusu olmak."}
{"url": "https://futuristika.org/pan-anarsist-manifesto/", "text": "Pan-anarşizm sözlük anlamı olarak, her şeyi kapsayan anarşizm anlamına gelir; pan Yunanca'da tüm demektir. Pan-anarşizm kapsamlı ve eklemli bir anarşizmdir. Hükümetin olmaması idealinden, yani asıl anarşizmden ayrı olarak, başka dört ideali daha içerir: her şeyin herkese ait olmasıyla komünizmi; pedizmi, ya da çocukların ve gençlerin kölece eğitim cenderesinden kurtulmasını; kozmizmi, ezilen milliyetlerin tümden kurtuluşunu ve son olarak da, jineantropizmi, yani kadınların kurtuluşunu ve insanileştirilmesini... Hepsi birlikte bu beş ideal, genel pan-anarşizm başlığı altına girerler. Pan-anarşizm tüm toplumun ekonomi, aile, okul, uluslararası ilişkiler ve hükümet kurumlarının- temelden yıkılmasını ve yeniden yapılandırılmasını amaçlayan ilkesel düzeydeki tüm toplumsal ideallerin, eylemlerin ve özlemlerin bir sentezini dile getirir. Ekonomik alanda pan-anarşizm, kapitalizmin yerini komünizmin almasını; toprakta, üretim araçlarında ve tüketim mallarında özel mülkiyetin kaldırılmasını getirir. Ailede, çokeşliliğin ve kadın ticaretinin yerini, birey olarak erkek ve kadın arasındaki gerçek sevginin alması; ayrıca da, ailede ve bir bütün olarak yaşamda, hem fiilen, hem de hukuken, erkek egemenliğinin sona ermesi, kadınların tüm çalışma ve sanat alanlarına özgürce katılımı ve onların, toplumun tüm nimetlerinden eşit olarak yararlanması demektir bu. Okulda ise bunun anlamı, çocuklarımızı ve gençlerimizi dinsel ve bilimsel önyargılarla doktrinize eden şimdiki kitabi öğretimin yerini, gündelik yaşamda yararlı olacak; onlara özgürlük, özgüven, nesneleri özgünlük ve kafaca bağımsızlıkla yaratma yeteneği verecek pratik bir teknik beceri eğitiminin almasıdır. Ayrıca bu, anayurtlarıyla, devlet sınırlarıyla, ulusal ve özel toprak sahipliğiyle varolan toprak sisteminin yerini; ne anayurtların ne de sınırların olacağı, yalnızca bütün yeryüzünün ortaklaşa kendilerine ait olduğu özgür insanların özgür birliklerinin yer alacağı bir ulusal-kozmopolit düzenin alması anlamına da gelmektedir. Bütün yeryüzü bütün insanlığa bütün yeryüzü benimdir diye ilan eden yağmacı ulusların toprak ve bölge taleplerine ve emperyalizmine karşı, pan-anarşizmin sloganı işte budur. Hükümet örgütleri ve onların bireyle ilişkileri alanında pan-anarşizm, otoritenin, devletin ve her türlü zorlama biçimlerinin mahkemeler, zindanlar, milisler, vb.- kaldırılmasından ve toplumun, gönüllü anlaşmalar ve dayanışmalar yoluyla yönetilmesinden yanadır. Pan-anarşizm, Ezilen Beşler Birliği'nin idealidir. Tüm ezilenleri, baskının bu beş biçimi üzerinde yükselen şimdiki düzenin yıkılması için dünya çapında bir örgüt, bir Ezilenler Enternasyonali, bir Dünya Ezilen Beşler Birliği yaratmak için bir araya gelmeye çağırmaktadır. Pan-anarşizm, çağdaş toplumda ezilen beş grubun tümünün bir İşçi-boştagezer İşçi Enternasyonali, bir Gençlik Enternasyonali, bir Ezilen Milliyetler Enternasyonali, bir Kadınlar Enternasyonali ve bir Bireysel Kişilikler Enternasyonali içinde birleştirilmesinde ve ayrıca giderek tüm ezilenlerin eşitliği ilkesi temelinde kurulan ortak bir Ezilenler Enternasyonali'nin oluşumunda inisiyatif üstlenmektedir. Pan-anarşizm bir toplu-yıkımdan, varolan toplumdaki bu beş baskı türünün tümünün ortadan kaldırılmasından yanadır. Bu yüzden, pan-anarşizmin amacı ezilenlerden bir grubun, öbürlerinin ezilmesi yoluyla, örneğin bir proletarya diktatörlüğü getirilmesiyle kurtulması değil; tüm ezilenlerin, tüm insanlığın, tüm aşağılanan öğelerin kurtulmasıdır. Üstelik, pan-anarşizm insanlığın kapitalizmin ve devletin boyunduruğundan, biçimsel eğitimin ve ev işlerinin boyunduruğundan, milliyetçiliğin boyunduruğundan da kurtulmasıdır. Pan-anarşizm, çağdaş toplumdaki beş baskı biçiminin hepsini yıkacaktır: (1) ekonomik, (2) politik, (3) ulusal, (4) eğitsel, ve (5) ev-içi. Daha yalın olarak, pan-anarşizm ne zengin ne de yoksul, ne yönetici ne de yönetilen, ne köleleştirici öğretmenler ne de köleleştirilmiş öğrenciler, ne erkek efendiler ne de kadın köleler olmasını savunmaktadır. Pan-anarşizm için, bu taleplerden her biri eşit önemdedir. İster önderlik, ister tahakküm yoluyla olsun, biz ezilen öğenin bir başkası üzerindeki üstünlüğünü, pan-anarşizm insan varlığının özel bir sınıf ya da grup adına sömürülmesi olarak damgalamaktadır. Ama, pan-anarşizm yalnızca, baskının bu beş biçiminden kurtulmak anlamına gelmiyor. Ezilen insanlığın şu iki aldatmacadan kurtulması anlamına da geliyor; dinin aldatmacası ve bilimin aldatmacası ki, bunlar özünde, aynı aldatmacanın, yani ezenlerin ezilenleri aldatmasının iki biçimidir. Pan-anarşizm din ve bilimin, dikkati baskı ve gerçek, somut dünyadan uzaklaştırmak; bunun yerine, kavranılamaz bir dünyayı, ya doğaüstü ya da soyut bir dünyayı koymak amacıyla uydurulduğunu açıklıyor. Pan-anarşizm, bilimi, yeniden şekillendirilmiş bir din ve doğayı da yeniden şekillendirilmiş bir Tanrı olarak görüyor. Bilim burjuvazinin dinidir; tıpkı, dinin soyluların ve köle sahiplerinin bilimi olması gibi. Pan-anarşizm evrensel devletsizliği, kozmik anarşiyi, her yerde anarşiyi ilan etmektedir! Din ve bilimin her biçimi yalnızca burjuvazinin baskı buluşları, ezilenler için birer tuzak ve kapan, birer yem ve ökse olmakla kalmıyorlar. Bunlar ayrıca düzenbazca ve barbacadır, dar ve ahmakçadırlar, naif ve komiktirler, karmakarışık ve çelişkilidirler. Bilim, Avrupa vahşetinin ahmaklıklarından biridir; tıpkı, dinin Asyatik vahşetin bir ahmaklığı olması gibi... Bunların her ikisi de tek bir karışıklıklar ve çelişkiler dokusu oluşturmaktadır: Tanrı ve Tanrısızlık, neden ve nedensizlik; gerçek kurucu Tanrı ve hiçten vareden, dolayısıyla olan, Tanrı-olmayan Tanrı; ilk nedene uzanan neden, böylece kendi kendinin nedeni olan ya da nedensizlik olan neden. Tanrı ve Doğa insanın hayalinde yapılmıştır, antropomorfiktir. Eskimolar bunları bir beyaz ayı şeklindeki kendi avlarından türetmektedirler ; İbraniler ise kendi mesleklerinden... Newton, Kant ve Laplace doğayı Avrupa mekaniğine göre, Darwin ve Spencer İngiliz at yetiştiriciliğine göre öngördüler. Göklerin yönetimi ile doğanın yönetimi melekler, ruhlar, şeytanlar, moleküller, atomlar, eter, Tanrı, ilahi yasalar ve doğa yasaları, güçler, bir bedenin bir başkası üzerindeki etkisi- bütün bunlar toplum tarafından bulunmuş, oluşturulmuş, yaratılmıştır. Tanrı mutlak Asya hükümdarlığının bir imgesidir. Göksel yasalar, yıldızların yasaları, Asur ve Babil astrolojisi bunlar imparatorların yasalarıdır. Doğa yasaları devletin yasalarıdır; doğal güç zorlamadır. Doğa'nın güçleri Avrupa'nın anayasal hükümdarlıklarını ve anayasal bürokrasiyi andırmaktadır; hatta doğa zaman zaman demokratik bir cumhuriyetin başkanını da andırmaktadır! Pan-anarşizm evrenin ne insan, ne de toplum olduğunu öğretiyor. Onun ne başı ne sonu, ne kökeni ne nedeni, ne yasaları, ne kamçıyı andıran güçleri var. Evren ve her doğal görüngü her zaman kendisidir; deyiş uygunsa, anarşist-bireysel ya da anarşist-komünisttir. Evren ve onun tüm görüngüleri kendiliğindendir. Evrende ve her görüngüde dışsal hiçbir şey, hiçbir zorlayıcı düzen yoktur; ama daha çok, anarşi, yani içsel düzen, bağımsız ve kendiliğinden bir düzen vardır. Doğal güç yok, yalnızca eylemler ve çekimler vardır; nesneler, eylemler ve çekimler özdeştir. Pan-anarşizme göre dinin ve bilimin temel hatası, birincisinin fantazinin, ikincisinin de aklın ürünü olmasıdır. Bu yüzden, pan-anarşizm yalnızca duyguların hatta daha çok, adalelerin ve tekniğin hakiki olduğunu savunur. Pan-anarşizm yalnızca tekniği sözün geniş anlamıyla tüm zanaatları, tüm pratik işleri vb. kapsayan tekniği - halkın, çalışanların, ezilenlerin kültürü olarak kabul eder. Toplumun incelenmesi bakımından, pan-anarşizm tüm sosyolojik yasaları ya da toplumsal evrimi ve gelişmeyi reddetmekte; bunların yerine, sosyo-tekniği, toplumun toplumsal deney yapma, iyileştirme ve yenileme hakkıyla kurulmasını koymaktadır. Teknikçiliğe bürünmüş olan pan-anarşizm, yalnızca tümden ve evrensel anarşi değil, aynı zamanda, şimdiki anarşi anlamına da gelir. Sosyal demokratik evrim ve reform yerine, sosyal devrim sloganını ileri sürer; şu altın anarşist kuralı savunur: Dosdoğru hedefinize gidin! Kaynak: Paul Avrich, Kendi Belgeleriye Rus Devriminde Anarşistler, Metis yay, 1992, sayfa 57-61."}
{"url": "https://futuristika.org/papa-arabalari/", "text": "Roma Katolik Kilisesi, diğer adıyla Papalık, ruhani lider Papa milyarlarca insan için kutsal bir kişidir. Ülkesi Vatikan dışında bir yere gideceği zaman olay olur. Gittiği ülkedeki Hristiyanlar Papa'yı bir kere görmek için birbirleriyle yarışırlar, hatta ezerler. Geçmişe kısa bir yolculuk yaptığımızda papaların gezilerinde bindikleri araçlar zamanın da değişimini gösterir nitelikte. Papa VI. Paul'ün 1969 yılının Ağustos ayında Uganda'ya yaptığı ziyarette Kambala'da bulunan binlerce Hristiyan onu görmek için saatlerce beklemişti. Papa üstü açık arabayla halkı selamlamış ve onları kutsamıştı. Bu sefer Papa II. Jean Paul'dü ve Ekim 1979'da ABD gezisi sırasında üstü açık bir arabayla, beyazların girmekten tedirgin oldukları Harlem'e gitmişti. Papa II. Jean Paul belki de en fazla gezen papalardan biriydi. ABD gezisinden önce Ocak 1979 yılında Meksika'ya gitmişti. Gelenek olduğu üzere üstü açık bir arabada halkı selamlıyor. Metropolitan Katedrali'nin civarında binlerce Meksikalı Papa'yı yakından görmenin mutluluğu içindeydiler. Papa II. Jean Paul vurulmasının ardından gezilerine devam ediyor ve Ottawa'ya gidiyordu. Rideau Kanalı'nda Papa bindiği tekneden çevredeki halkı selamlıyordu ama artık önünde kurşungeçirmez bir cam vardı. Hristiyanlar için iki kutsal insan. Yaşayan efsane Rahibe Teresa ve Papa II. Jean Paul 1986 yılında Hindistan'ın Kalküta eyaletinde halkı selamlıyor. Arabanın üstü açık ama çevresi kurşungeçirmez camlarla kaplı. Sadece kurşungeçirmez cam yetmez korumak için koskoca Papa'yı. 1987 ABD ziyaretinde Çin Mahallesi'ne giden Papa II. Jean Paul'ü gizli servis elemanlarından polislere binlerce kişi tam anlamıyla etten bir duvar ile koruyordu. Papa arabasından indikten sonra, korumalar arasında vaaz vereceği kiliseye giderken genelde hep aynı görüntü oluşuyor. İstisnalar kaideyi bozar mı? İşte 1995 Ocak ayı ve Papa II. Jean Paul Papua Yeni Gine ziyareti sırasında bu kez kurşungeçirmez cam olmayan arabasında halkı selamlıyor. Bir istisna daha. Papa oluşunun 20. yılında ülkesi Polonya'da 20,000 kişilik kalabalığın içinde II. Jean Paul halkı selamlıyor. Korumasız olması belki de kendi ülkesine duyduğu güvenin bir göstergesi. Son Papa XVI. Benedict 2005 Mayıs'ında Roma'da korumaları eşliğinde halkı selamlıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/paradoks/", "text": "Aslında umursanmaması gereken sanatsal kılıflı pespayelerin bilinçlere yılan yumurtaları yerleştirdiği ekran ve kitapevlerinde, umursanması gerekenler nankör bir kınama ile olabildiğince dışarı itilmekte. Herkesin gözünün içine girmesi gereken film, kitap ve belgeseller üç beş entelektüel adamın dünyasından başka bir yerde kendisine yurt bulamıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/parisin-iki-yarali-sairi-blaise-cendrars-ve-guillaume-apollinaire/", "text": "Blaise Cendrars, New York'ta 1912 yılındaki o paskalya günü bir kiliseye girer. Üşümüştür. Niyeti hem biraz ısınıp dinlenmek hem de Haydn'ın 'Yaradılış'ını dinlemektir. Bir süre oturup dinlendikten sonra kiliseden çıkıp evinin yolunu tutar. O gece oturup bir şiir yazmaya başlar. Öyle yorgundur ki yazarken uyuyakalır. Birkaç saat sonra uyanır ve tekrar yazmaya devam eder. Ertesi sabah bitirdiği şiire 'New York'ta Paskalya' adını verir. Blaise Cendrars, üç ay sonra Paris'e gittiğinde ilk işi yazdığı şiiri hayranı olduğu Apollinaire'e göndermek olur. Yazdığı mektuba bir cevap alamaz. Cendrars, aynı yılın eylül ayında bir kitapçıda Apollinaire'ın bir kitabına rastlar. Kitabı eline alıp heyecanla sayfalarını çevirir, Apollinaire'ın yazdıklarını okur. Kitabı satın almak ister fakat cebinde parası yoktur. Peki, ne yapacak, arkasını dönüp gidecek mi dersiniz? Elbette hayır. Kitabı cebine atıp yoluna devam eder. Şansızdır. Bir polis tarafından fark edilir. En sevdiği şairin kitabını çalmaktan dolayı tutuklanıp nezarete konur. Kaleme kağıda sarılıp Apollinaire'a bir mektup yazar yine. Başına gelenleri anlatıp yardım istediğinde bulunur. Peki, Apollinaire cevap yazar mı bu defa? Evet, yazar. Ancak, Apollinaire'ın yazdığı mektup gelmeden Blaise Cendrars çoktan özgürlüğüne kavuşur. Çok değil, birkaç ay sonra Cafe de Flore'da görür onu. Robert Delaunay ve Sonia Delaunay çifti vardır yanında. Cendrars, kendisiyle Rusça konuşan Sonia Delaunay ile konuşur bir süre. Sonia Delaunay, atölyesine davet eder onu. Cendrars, daveti kabul edip gider. Şansa bakın ki Apollinaire da oradadır. 'New York'ta Paskalya' şiirini ilk kez orada okur ve Apollinaire'ı etkilemeyi başarır. Blaise Cendrars, ilk kitabı çıktığında en büyük övgüyü yine ondan alır. Blaise Cendrars ve Apollinaire arasındaki arkadaşlık zamanla ilerler. Bir romancının en önemli özelliği yalancı olmasıdır sözünün sahibi olan Cendrars'ın kimi şeyleri uydurduğu bilinir. Apollinaire'ın kimi kitaplarının bazı bölümlerinin yazıp yazmadığı gizemini korur ama Walt Whitman'ın cenaze törenine katıldığı yalanı ortağa çıktığında Apollinaire'ın başına iş açar. Cendrars, aslında hiç katılmadığı Whitman'ın cenaze törenini tüm detaylarıyla anlatır ona. Törendeki yeme içme ziyafetini, hangi gazetecilerin geldiğini, Walt Whitman'ın tabutunu tekmeleyen insanları, sonrasında çıkan olaylar nedeniyle çağrılan polislerin elli kişiyi tutukladığı yalanı uydurur. Apollinaire, Cendrars'ın uydurduğu yalanı 'Mercure de France' dergisinde yazar. Yazı, 1 Nisan'da yayımlandığı için yazılanların bir şaka olduğunu düşünenler olsa da Walt Whitman'ı sapık ve alkolik bir olarak gösterdiği için tepkilerden kurtulamaz. Sekiz ay sonra da olsa okuyuculardan özür diler. Cendrars'ın adını vermeden yazıyı bir tanıdığının anlattıklarına dayanarak yazdığını söyler. Cendrars'ın söylediği yalanlar Montparnasse'ı karıştırırsa da Hemingway, içmediği zaman iyi bir arkadaştır. Ve o dönemde başkalarını anlattığı öyküleri dinmektense yalanlar duymak daha ilginçti, diye bahseder ondan. Apollinaire ile Cendrars arası zaman zaman bozulsa da ikisi de birbirini sever ve hayranlık duyar. Kısa süre sonra I. Dünya Savaşı çıkınca iki şair cephede savaşa gider. Cendrars 28 Eylül 1915 günü Champagne'de bir havan mermisiyle yaralanır ve bir kolunu kaybeder. Apollinaire ise 17 Mart 1916 günü 'Mercure de France' dergisinin sayfalarını çevirirken miğferinin deliğindiğini fark eder. Başından yanaklarına doğru süzülen bir sıcaklık hisseder. Elini başına götürür; Kandır. 150'lik bir havan topu mermisiyle yaralanmıştır. Apollinaire, sivil hayata döndüğünde eskisi gibi değildir. Sinirlidir, keyifsizdir. Çevresini şaşırtan milliyetçi düşüncelerle dolaşır durur. Cephedeki sefaletten uzak günü gün eden Paris düş kırıklığına uğratır onu. 9 Kasım 1918'de yaşamı son bulur. İki gün sonra da savaş biter. Cendrars ise savaştan sonra öyküler yazıp, çeşitli ülkelerde senaryo yazarlığı ve yönetmenlik yapar. Henry Miller onu 'modern edebiyatın dehası' olarak nitelendirir. 1961'de Paris Kenti Büyük Edebiyat Ödülü'nü kazanan Cendrars'ın hayatı 21 Ocak 1961'de Paris'te son bulur. Bir yanıyla anarşist, bir yanıyla şair ve gezgindi."}
{"url": "https://futuristika.org/part-rocket-in-limine/", "text": "Modern müziğe ulaşma şeklimiz özetidir; unutulmaya başlanan, bakkalların aceleyle tuttuğu, çarpık yazılarla dolu not defteridir insani yanımız. Kapitalizmin bir ülkeye girdiğini nasıl anlarız? Ikea, McDonald's ve idam."}
{"url": "https://futuristika.org/parterre-box/", "text": "Parterre Box, doksanların ortasında yayın hayatına opera-zin olarak başlayan fakat -neyse ki- sonraları sadece net üzerinden aryalar söyleyen New York'lu bir yayın. Opera yönetmeni James Jordon'nın işsiz kaldığı dönemde boş oturanın boş kalfası olmak yerine hazırlayıp dağıtmaya başladığı fotokopi Parterre Box, zamana yenik düşmemiş, dilini hiç bükmemiş, aynı çizginin üstünde sevenlerine operalar ve opera dünyasıyla ilgili haberler, hatta dedikodular yayımlıyor. New York'da yaşamış kadar olmak eylemini bir yandan da Operaya değişik bir bakış açısı yakalamak eylemine dönüştürüyor. James Jordon, nam-ı diğer La Cieca'nın çılgın sunuşlarıyla dinlemeye, seyretmeye bambaşka bir dünyanın kapısını alışık olmadığımız bir şekilde sunan Parterre Box arşiviyle, opera tutkunları için vazgeçilmez bir kaynak oluşturuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/patates-mandalina-ve-ketcap/", "text": "Milli Kütüphanede, birbirine karışmış kitap ve mandalina kabuklarının istila ettiği masama başımı dayamış uyuyordum. Yorgundum ve vasat bir rüya görüyordum. Yavaş yavaş uyandım başım hala masadaydı. Başımı masada sürükledim, karşı masadaki kadın eski ve kalın bir kitap okuyordu. Ona bakarken gözlerim bir daha kapandı. Birkaç dakika belki de bir saat sonra bir daha uyandım. Karşımdaki kadın gitmişti. Kütüphanede de kimse yoktu. Masaların üzerinde sadece insan karışıklığı kalmıştı. Gözlerimi ovuşturup doğrulduğumda o kadını yeniden gördüm. Rafların arasından masaya doğru yürüyordu. Elinde bir kitap vardı. İlk önce kitabı masaya koydu ardından sandalyeyi çekti yeniden oturdu. Çok bitkin gözüküyordu ve beni görmezden geliyordu. Gözlüklerimi takıp yanına gitmeyi düşündüm ama o an nedense ağlamaya başladım. Bu halde ona mandalina ikram etmek biraz saçma olurdu o yüzden vazgeçtim. Bunun yerine onu ağlarken hayal etmeye çalıştım. Nasıl ağlıyordu acaba? Hıçkıra hıçkıra mı? Nefesi ağlarken değişiyor muydu? Peki, kalp atışları? Ağlarken ellerini ne yapıyor acaba? Gözleri illaki kızarıyordur. Gözyaşları yüzünde nasıl bir rota izliyor? Burnuna değip Kızılırmak gibi bir yay çizerek mi yoksa Sakarya gibi mi? Gözyaşlarının tadı nasıl acaba? Ağladıktan sonra aynanın karşına geçip kendisine bakıyor mudur? Düzenli cümleler kurabilir mi ağlarken? İlk damlanın sıcaklığını teninde hissettiğinde irkilir mi? Ağladığını fark etmediği olmuş mudur hiç? gibi sorular eşliğinde onu hayal edemesem de merak ettim. Onu izliyordum. Kütüphane ilahi bir güçle benim için sinema salonuna çevrilmişti ve ben de sadece benim için çekilmiş filmi beyni alınmış bir uzaylı gibi izliyordum. Bu arada ilahi güç patlamış mısırımı bile düşünmüştü. Film durağan ama çok zevkliydi. Tüm zevkimi bozacak insanın ilk önce otoriter ayakkabı sesini duydum. Salonun ortasına kadar gelen görevli beş dakika sonra kapatıyoruz dedi. Elimdeki patlamış mısırları ağzıma tıktıktan sonra. Gayri ihtiyarı bir şekilde; Yavaş kapat, daha film bitmedi. Dedim. Karşımdaki kadın yüzüme anlamsızca baktı. Ben de anlamsızca bir avuç mısır daha attım ağzıma. Bu anlamsız anlara görevlinin tekrar Kapatıyoruz demesi muazzam bir anlam kattı. Ben usulca kalktım. Aslında usulca kalkan oydu ben hödük gibi kalktım. Elindeki kitapları bir kalkan gibi göğüslerine yapıştırdı. İşte tam o an bana baktı. Mahrem yerleri açılan Adem gibi bir yaprak aradım ama yoktu. Kütüphaneden çıkıp yürümeye başladık. O önde ben arkada yürürken arada bir durup elektrik direklerine küçük etiketler yapıştırıyordu. Kız öpmek için eleman aranıyor. Hanım kızımız hem güzel, hem kültürlü hem de biraz kırıktı. Bu hareketi tembel ruhuma yeni bir iştiyak daha kattı. Sonra bir semt pazarına girdik. Onu kaybetmemek için aramızdaki mesafeyi daralttım. Pazarcılar yüksek sesle bağırıyordu. Minibüste çift kişi parası ödeyen ablalara kazak! Semt pazarından çıktığımız gibi bir apartmana girdi ben de peşinden tabii. Sonra birlikte merdivenleri çıktık. O kapıyı açıp içeri girdi ben merdivenlerde kalakaldım. Karşı konulamaz bir istekle onunla aynı evde olmak istiyordum. Kendimi sadece Havva'ya mecbur Adem kadar çaresiz hissediyordum ki, aklıma muazzam bir fikir geldi. Gözlüklerimi çıkartıp koşa koşa dışarı çıktım. Sonra elimde bir halatla evin önüne geldim. Planladığım şeyi yapmak için geceyi beklemem gerekiyordu. Bahçe duvarın üstünde eve bakarak oturmaya başladım. Gece ay ışığı çıkınca evinin balkonuna doğru halatı fırlattım, kancanın tam takıldığına emin olduğum gibi başladım tırmanmaya. Bizans kalesine tırmanan Battal Gazi'den hiçbir farkım yoktu. Eve girince ne yapacağıma dair hiçbir fikrim de. Sadece tırmanıyordum ve kendimi kahraman gibi hissediyordum. Balkona varınca biraz zor olsa da ağırlık merkezimi içeri attım. Üstümü başımı temizleyip balkona biraz göz gezdirdim, balkonda üşüyen patateslere baktım. Ardından zorlanmadan balkon kapısını açtım. Cennetin arka kapısından içeri giriyormuş gibiydim; mutlu ama tedirgin. İçeri girince ayakkabılarımı çıkardım onun muhteşem kokusu kendimden geçirmişti bile beni. Sonra usulca yürüdüm. Mutfağa girdim bulaşıklar yeni yıkanmıştı. Bir bardak aldım kendime biraz su koydum. Sonra tek tek odalara bakmaya başladım. Tam onun olduğu odaya giriyormuşum ki uyandı hemen saklandım ardından odanın ışığı yandı. Kapı açıldı bir odaya doğru yürümeye başladı. Sifon sesi duydum. Işık kapandı. Tuvaletten çıkıp mutfağa girdi. Benim su içtiğim bardağa su doldurdu içti. Yani dolaylı da olsa öpüştük. Sonra televizyonun olduğu odaya gidip bir kanepeye uzandı televizyonu açtı. Bir on dakika bekledim sonra salona girdim. Üstünde kırmızı bir battaniye vardı. Televizyon açıktı ve uyuyordu. Biraz izledim onu, televizyon karardıkça onun suratı da kararıyordu. Onu izliyordum ve her şey bir rüya gibi gerçekliğini yitiriyordu. O televizyon karşısında uyurken odasına gittim. Yatağı hala sıcaktı. Nevresim takımını elimle okşadım. Kitaplarına baktım biraz, sonra yatağına oturdum. Halatla tırmandığımdan mıdır yoksa duyguların verdiği yorgunluk mu bilemiyorum yatağının üstünde uyuyakalmışım. Ne kadar uyudum hatırlamıyorum. Aniden uyandım hafiften tırsmıştım ama hemencecik geçti. Hala televizyon çalışıyordu ve güneş henüz doğmamıştı. Sonra kalkıp çekmeceleri karıştırmaya başladım. Yanlışlıkla iç çamaşırlarının olduğu çekmeceyi bile açtım ama hemen kapattım. Yalan olmasın öyle hemencecik kapatmadım. 75b. Sonra günlüğünü buldum. Epey okuduktan sonra mutfağa gidip kendime çay koydum. Bir elimde çay, bir elimde günlüğü ile onun yanına gittim. Mışıl mışıl uyuyordu. Şu halimle kendimi onunla yıllardır evli gibi hissediyordum. Masaya çayı ve günlüğü bırakıp bir koltuğa oturdum. Elinden televizyon kumandasını alıp kanalı değiştirdim. TRT'de Zeki Müren çok güzel bir şarkı söylüyordu. Onunla birlikte dinledik. Bir melek kadar güzel uyuyordu. Onu izlerken güneş de yavaş yavaş odaya giriyordu. Günlüğünü açıp tarih attım ve şunları yazdım. Rüya denen renkli şekerler yıllarımı aldı. Sonra da balkondan geldiğim gibi indim. Kahvaltıda yerim diye balkondan iki de patates aldım ama inerken yere düştüler. [Gözümü açtığımda sehpanın altında mandalina kabukları gördüm. Televizyon hala çalışıyordu uykumun bereketsizliği tüm vücuduma yayılmıştı. Başımı yastıktan kaldırdığımda masanın üzerinde bir de çay bardağı gördüm. Üstüne üstlük günlüğüm de bardağın yanındaydı. Doğruldum telaşla odama gittim. Her şey yerli yerindeydi. Sonra mutfağa girdim. Birisi çay koymuştu. Delirmek üzereydim. Tuvalete girdim. Klozet kapağının üstünde sarı idrar lekeleri vardı. Bir Erkek! Diye bağırdım. Tekrar televizyon odasına girdim. Balkon kapısı açıktı. Balkona çıktım. Bir kanca ve ona bağlı bir halat gördüm. Şoka girmiştim. Evime kim girmişse günlüğüme de bir şeyler yazmıştı. Onları okurken gözüm yine mandalina kabuklarına takıldı. Kütüphanede uyuyan çocuğun önündeki mandalina kabukları geldi gözümün önüne. Orospu çocuğu dedim hışımla ve hazırlanıp hemen evden çıktım. Evden çıktığım gibi balkondan sarkan halata bir daha baktım. Sokakta duran iki patatesi çantama attım ve koşmaya başladım. Ben kütüphaneye geldiğimde aradığım çocuk da kütüphaneye giriyordu. Onu görünce bir an şüpheye düştüm; kendini bile zor taşıyan bu şapşal o halattan nasıl tırmanmıştı! Ben bunları düşünürken o cebinden bir mandalina çıkarıp soymaya başlamıştı bile. Kütüphanenin önünde epey onu bekledim. Çıktığında da düştüm peşine. Ama planlamadığım bir şey oldu. Bir bisiklete bindi. Dünyanın en zor şeyi bir bisikletliyi takip etmekmiş. O kadar fazla koşmuştum ki peşinden, artık onu vicdan azabı çekmeden öldürebilirdim. Eski bir apartmanın önünde durduğunda ben de o sokağa yeni gelmiştim. Apartmana girince ben de soluk soluğa peşinden içeri girdim. İterek kapısını açtı. İçeri girdi. Kendimden geçmiştim. Biraz soluklandım ardından ben de kapıyı iterek içeri girdim. İçeri girince ne yaptığımın farkına vardım ama çok geçti. Birkaç saniye sonra sesini duydum hemen bir duvarın arkasına saklandım. Mutfaktaydı galiba. Telefonla konuşuyordu. Telefonu kapattıktan sonra uzun bir süre sesi soluğu çıkmadı. Sonra aniden bağırmaya başla. Deli gibi bağırıyordu. İçeride başka biri var mı diye düşündüm. Ama yoktu o bağırıyordu. Sonra sesi kesildi. Yavaşça evde dolaşmaya başladım. Önünde açık bir bilgisayar vardı. Televizyon da açıktı ama ses gelmiyordu. Bilgisayarın ekranında yazanları okudum. Bu sırada o bir çocuk kadar masum uyuyordu. Yazdıklarından anladığım kesin iki şey vardı. Evime giren oydu ve beni seviyordu. Evde dolaşmaya başladım. Odasına girdim. Her yeri karıştırdım, kitaplığını düzelttim. Gece olmuştu bütün gün çok yorulmuştum, yatağına uzandım, uyuyakalmışım. Uyandığımda sabah olmuştu. Telaşlandım usulca uyuduğu odaya gittim. Başka bir kanepede üstünde mandalina kabukları ile uyuyordu. Televizyonun sesi açıktı ve Fatma Girik siyah beyaz bir filmde striptiz yapıyordu. Önüne geçip, ben de Fatma Girik ile birlikte soyunmaya başladım. O hala uyuyordu. Uyuyan bir erkeğin önünde soyunmak kadar huzur verici başka bir şey daha var mı bu dünyada bilmiyorum! Film bittiğinde mutfağa gittim kahvaltı hazırladım, balkondaki masaya güzel bir sofra kurdum. Bir de not yazdım. Sonrada girdiğim kapıdan çıktım."}
{"url": "https://futuristika.org/patti-smithden-selam-var/", "text": "Uzun zaman oldu selam yollamayalı. Halbuki hep düşüncelerimde; Paris'de, Lizbon'da ya da sadece bana ait şehirlerin sokaklarında yürürken hep yazıyorum selamlarımı aklımda. Yeni yılın ilk saatlerinde Çin mahallesinde dolanırken mutlu bir yeni yıl diledim herkese sessizce. Açlığımı bastırmak peşindeydim; belki bir kase pirinç lapası, biraz ördek eti ve garnitür. Hiçbir dükkanda kalmamıştı. Yerine susamlı soğuk makarnayla yetindim. Çin takvimine göre Fare Yılı'na girdiğimizi hatırladım tüm bunlarla, resmi başlangıç tarihi 7 Şubat. Çok çalışmayı ve yenilenmeyi müjdeliyor. Belki de mizah anlayışımızı yeniden kazanmanın ve arttırmanın zamanıdır bu yıl. 2008 boyunca ihtiyacımız olacağını hissediyorum. Zira seçim yılları, hep, değişimin, tetikte olmanın ve kendine dönüşün yıllarıdır. Bir kemirgen gibi dış etkenlerden çabuk toparlanabilecek kadar güçlü olmalıyız, bu yıl da. Demişken, evinde fare sorunu olanlar basit bir çözüm olarak eve kedi alabilirler diye hatırlatmalıyım. Yerli kasabası Deshnoke'de farelere duyulan saygıyı hesaba katmalıyız belki de. Karni Mata tapınağı etrafında dolananlar da gelecek yaşamlarında kutsal din adamları olmaya yazılmışlar, ki farelerle aynı kaptan pilav yemek kutsanmak olarak kabul ediliyor. Neyse, ben pilavımı yiyemedim, kutsanmış ya da değil. Ama tekrar deneyeceğim. Sırası gelmişken, soğuk geceler için ideal, yeni ve mükemmel bir çeviri; Pevear ve Volokhonsky'den Savaş ve Barış. Bu gece pek soğuk değil diyerek daha hafif bir şeyler tercih edeceğim; Kensington Bahçeleri'nde Peter Pan mesela. Bu sefer aklımdan selamlamadım kimseyi. Yazdım. Ve şimdi en iyi dileklerimle gönderiyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/paul-avrich-bakuninin-mirasi/", "text": "Bakunin'in 1849 Dresden ayaklanmasında tutuklanışı devrimci eylemlerini kesintiye uğratmıştı. Altısı Çarlık Rusya zindanlarında olmak üzere, sonraki sekiz yılını hapishanede geçirdi. En nihayet çıktığında, cezası Sibirya'da ömür boyu sürgüne çevrilmişti; beslenememekten dişleri dökülmüş, sağlığı ciddi ölçüde bozulmuştu. Ama 1861'de muhafızlarını atlattı ve yeryüzünü boydan boya dolaştığı, sansasyonel, uzun ve serüvenli yolculuğuna başladı; ismi, Avrupa'nın dört bir yanındaki radikal grupların gözünde bir efsaneye ve tapınma nesnesine dönüşmüştü. Romantik bir isyancı ve tarihte etkin bir güç olarak Bakunin, Marx'in asla boy ölçüşemediği bir cazibeye sahipti. Hakkındaki her şey devasaydı diyordu Dresden ayaklanmasına katılan arkadaşlarından besteci Richard Wagner, ilkel bir coşku ve kudretle doluydu. 1851'deki İtirafında ucunu önceden göremeyeceği geniş ufuklar açan fantastik olana, alışılmadık, işitilmedik serüvenlere sevgisinden Bakunin'in kendisi de söz eder. Bu durum başkalarında abartılı rüyalar esinlendiriyordu; 1876'daki ölümüne dek, devrimci geleneğin serüvencileri ve şehitleri arasında eşsiz bir yer kazanmıştı. Bu adam diyordu Alexsandr Herzen, sıradan bir yıldız altında değil, kuyrukluyıldız altında doğmuş. Geniş yüce gönüllülüğü, çocuksu coşkusu, özgürlük ve eşitliğe olan yakıcı tutkusu, ayrıcalığa ve adaletsizliğe bir yanardağ gibi patlayan saldırıları devrinin özgürlükçü çevrelerinde müthiş bir çekim gücü sağlamıştı kendisine. Ne var ki Bakunin, eleştirmenlerinin değinmekten hiç bıkmadıkları gibi, sistemler mucidi değil eylem devrimcisi sayıyordu kendini. Önceden saptanmış tarih yasalarını tanımayı reddediyordu. Toplumsal değişikliğin nesnel tarihsel koşulların yavaş yavaş belirmesine bağlı olduğu görüşünü kabul etmiyor, tam tersine, bireylerin kendi yazgılarını biçimlendirdiklerine, yaşamlarının soyut sosyolojik formüllerden oluşan bir Prokrustes yatağına sıkıştırılamayacağına inanıyordu. Kuram yok, ısmarlama sistem yok, dünyayı kurtaracak bir kitap henüz yazılmadı diyordu Bakunin. hiçbir sisteme bağlı değilim. Ben bir doğru arayıcısıyım. Ona bakılırsa, işçilere kuramlar öğreterek Marx, yalnızca isyanların zaten sahip olduğu devrimci ateşi özgürlük dürtüsü, eşitlik tutkusu, kutsal başkaldırı içgüdüsü söndürmeyi başaracaktı. Marx'ın bilimsel sosyalizminden farklı olarak, kendi sosyalizminin saf içgüdüsel olduğunu iddia etmekteydi. Kropotkin'in dediği gibi, Bakunin'in etkisi entelektüel bir otoriteden çok, öncelikle ahlakçı kişiliğine bağlıydı. Bol bol kaleme sarılmasına karşın gelecek kuşaklara tek bir kitap bırakmadı. Durmadan yeni kitaplara başlıyor, kabına sığmayan benliği yüzünden orta yerde kesip bırakıyor, asla bir nokta koyamıyordu. Thomas Masaryk'in tanımıyla, yazılı ürünleri parçalı, bir yamaydı. Yine de Bakunin'in yazdıkları, ne kadar hatalı ve yöntemsiz olursa olsun, modern çağın en önemli sorunlarının bir kısmına ışık tutan kavrayış alevleriyle doludur. Kropotkin, Bakunin'in yazılı mirasına ilişkin olarak, yer yer düzensiz ama daima parlak genellemelerden söz eder. Doğrusu gerek düşünür, gerekse üslupçu olarak Bakunin'inn değeri bilinmemiştir, oysa edebi yetenekleri ileri derecedeydi, dikkat çekici bir duruluk ve anlatım gücüyle ayırt ediliyordu. Dahası, Tanrı ve Devlette ve diğer yapıtlarınında, ister dinsel ve laik, ister ekonomik ve politik olsun zorbalığın ve sömürünün bütün biçimlerini mahkum eden bütünlüklü bir toplum felsefesi ve devrim Kuramı ortaya koymuştu, fikirleri de en az kişiliği kadar kalıcı bir etkiye sahipti özellikle 1960'lar ve 1970'lerde fark edilebilecek bir etki. Bakunin'in ruhu hala konuşuyorsa eğer, Mayıs I968'de, anarşizmin siyah bayrağının en yüksekte' dalgalandığı, Sorbonne duvarlarına kazınan yazılar arasında bakuninci deyişlerin dikkat çekici bir yer tuttuğu Paris'in öğrenci semtindeydi: Bizim ülkemizdeyse, siyah militanlar Eldridge Cleaver ve George Jackson, gerek Bakunin'e gerekse 1969'da California Berkeley'de Kara Panter örgütünce bir kitapçık biçiminde yayımlanan Neçayev'in Catechism of a Revoiutinary adlı yapıtına borçlarını ifade etmişlerdi. Sosyolog Lewis Coser; Bakunin'in fanatik genç İzleyicisinin ardından, Andlardaki Neçayev diye adlandırdığı Regis Debray da neo-Bakuninci bir damar saptamıştı. Frantz Fanon'un etkili kitabı The Wretched of the Earth de sömürgeci zorbaları yok etmek üzere ayağa kalkan aşağılanmış ve reddedilmişlere ilişkin Manici bakışıyla, sanki Bakunin'in toplu yapıtlarından aktarılmış gibi okunur. Peki, Bakunin'in temel fikirleri nelerdir? Her şey bir yana; Bakunin modern devrimin doğasını çağdaşlarından, Marx bunun dışında değildi daha berrak görüyordu. Marx'a göre, sosyalist devrim Almanya ya da İngiltere gibi yüksek derecede sanayileşmiş ülkelerde beklenebilecek bir şey olarak, örgütlü ve sınıf bilinçli proletaryanın ortaya çıkmasını gerektiriyordu. Marx köylülüğü yapıcı devrimci eyleme en az yetenekli toplumsal sınıf sayıyordu: Şehir gecekondularındaki lümpen proletarya ile birlikte köylüler, bilgisiz barbarlar ve karşıdevrimin siperiydiler. Bakunin'e göreyse, köylülük ve lümpen proletarya, burjuva uygarlığının yozlaştırıcı etkilerine en az açık kesimler olarak, ilkel kuvvetlerini ve coşkun başkaldırı içgüdülerini koruyorlardı. Gerçek proletarya, orta sınıfların iddialarını ve özlemlerini taşıyan vasıflı zanaatkarlar ve örgütlü fabrika işçilerinden değil, aslında zincirlerinden başka yitirecek hiçbir şeyi olmayan uygarlaşmamış, yoksul ve cahil milyonlardan oluşuyordu. Buna bağlı olarak, Marx eğitimli ve disiplinli bir İşçi sınıfının devrimci önderliğine İnanırken, Bakunin umutlarını, içgüdüsel adalet tutkusu ve bastırılmaz intikam açlığıyla harekete geçmiş, kızgın şehirli ayak takımının kendiliğinden ayaklanmasıyla birleşen bir köylü İsyanına bağlamıştı. Bakunin'in modeli 17. ve 18. yüzyıllardaki Stenka Razin ve Emelian Pugaçev'in dev isyanlarıyla şekillenmişti. Onun bakışı her şeyi içine alan bir altüst oluş; onların köleleştirilmesiyle beslenenlerin karşısında, işçi sınıfına ek olarak toplumun en karanlık unsurlarını lümpen proletarya, köylüler, işsizler, yasadışıları da kapsayan hakiki bir 'kitlesel başkaldırı'ydı. Sonraki gelişmeler Bakunin'in görüşünü çarpıcı bir ölçüde doğrulamıştır. Çağdaş tarihçilerin tarihin şekillenmesinde 'ilkel' hareketlerin rolünü yeniden değerlendirmeleri pek şaşırtıcı değildir. Çünkü modem devrimler, geçmiştekiler gibi; şehir ve kır emekçi kitlelerinin harekete geçirdiği, ağırlıkla anarşist bir ruh taşıyan, büyük oranda plansız ve kendiliğinden hareketlerdi. Daha çok örgütsüz olan bu gruplar, tarihçinin görmezlikten geleceği uç unsurlar olarak kağıda geçirilemezler artık. Tersine, bu unsurlar toplumsal değişimin en temelinde yer alıyorlar. Bakunin, zamanımızın büyük devrimlerinin görece gelişmemiş ülkelerin dipteki derinliklerinden çıkacağını öngörmüştü. İleri uygarlıktaki çürümeyi; geri uluslardaki canlılığı da gördü. Devrimci dürtünün en güçlü biçimde insanların mülke, düzenli işe, tek bir dikili ağaca sahip olmadıktan yerlerde bulunduğunda ısrar etti; bu demekti ki onun rüyalarını süsleyen evrensel altüst oluş, İngiltere ve Almanya gibi refah içindeki, istikrarlı ülkelerden çok, Avrupa'nın güneyinden ve doğusundan başlayacaktı. Bu tür devrimci yaklaşımlar Bakunin'in erken dönemindeki panislavcılığıyla yakından bağıntılıydı. 1848'de Batı Avrupa'daki çöküntüye değinmiş, kıtanın yeniden doğuşunun umudunu daha ilkel, daha az sanayileşmiş Slavlarda görmüştü. Avusturya İmparatorluğunun dağılışının Avrupa devriminin temel bir koşutu olduğuna inanan Bakunin, onun yerine bağımsız Slav cumhuriyetleri kurulmasını istiyordu bu rüya yetmiş yıl sonra gerçekleşti. Slav milliyetçiliğinin gelecekteki önemini doğru sezmiş, Slav devriminin Avrupa'nın toplumsal dönüşümünü hızlandıracağını da anlamıştı. Özellikle anayurdu Rusya'ya, geçmişteki Üçüncü Roma'ya ve gelecekteki Üçüncü Enternasyonali yakın bir kurtarıcı rol düştüğü kehanetinde bulunmuştu. Devrim yıldızı' diye yazıyordu 1848'de, Moskova göklerinde kan ve ateş denizi içinde yükselecek, özgürleşmiş insanlığa önderlik eden bir Kutup yıldızına dönecektir. Böylelikle, niçin Marx'tan çok Bakunin'in, modern devrimin gerçek peygamberi olduğunu iddia edebileceğini anlayabiliriz. 20. yüzyılın en büyük devrimlerinin Rus, İspanyol ve Çin üçü de görece geri ülkelerde gerçekleşti ve Bakunin'in öngördüğü gibi, şehirli yoksulların patlamalarıyla bağıntılı, ağırlıkla köylü savaşlarıydı. Marx'ın küçümseyerek değindiği köylülük ve vasıfsız işçiler, 20. yüzyılın toplumsal altüst oluşlarının kitlesel tabanı haline geldiler. Dahası Bakunin önsezileriyle geri, çevresel Avrupa'sının global ölçekteki çağdaş karşılığı olan Üçüncü Dünya'daki toplumsal mayayı da önceden tahmin etmişti. Bu yüzden Bakunin'in ruhunun Fanon ve Debray'ın, daha az ölçüde Cleaver ve Herbert Marcuse'ün yazılarını kaplaması şaşırtıcı gelmez. Fanon, en az Bakunin kadar, orta sınıfın değerleriyle bozulmuş olan azgelişmiş ülkelerdeki ileri işçilerin devrimci arzularını yitirdiklerine inanmıştı. Fanon şöyle yazıyordu: İlk planda politik açıdan en bilinçli unsurlara yaklaşmak büyük hataydı. Bakunin gibi Fanon da umutlarını yurtlarından koparılmış, yoksullaşmış, açlıktan ölme tehlikesiyle yüz yüze olan ve yitirecek hiçbir şeyi olmayan kulübe kentlerin lümpen proletaryasına, Avrupalılaşmış köy emekçilerine ve ayrıcalıksız kitlelere bağlamıştı. Bakunin için olduğu gibi Panon için de insan ne denli ilkel olursa devrimci ruhu o denli saftır. Panon doğal isyancılar olarak insanlığın umutsuz tortularına değindiğinde, Bakunin'in diliyle konuşmaktadır. Hatta Bakunin'le birlikte, yalnızca altdünyanın devrimci potansiyeline duyulan inancı değil, aynı zamanda çürümüş ve baskıcı niteliğiyle Avrupa uygarlığının baştan aşağı yadsınmasını da paylaşmaktadır Bunun yerine der Fanon, Üçüncü Dünya 'insanın yeni tarihi'ni başlatmalıdır. Kara Panterler Fanon'un fikirlerinin birçoğunu benimsemişler, Cleaver, Jakson ve Huey Newton, beyaz polislerin oluşturduğu işgal ordusunun kontrolünde tutulan ve beyaz işadamlarına politikacıların sömürdüğü ezilen bir sömürge olarak Amerika'daki siyahlan tanımlarken, Fanon'a duyduklan borcu rahatlıkla ifade etmişlerdir. Marcuse da OneDimensionol Man de benzer bir doğrultuda, devrimci değişikliğin en büyük umudunun lanetlenmiş ve dışlanmışların; başka ırk ve renklerden sömürülen ve baskı altında tutulan, işsiz ve çalışabilecek durumda olmayan insanlar'da yattığını yazmıştı. Bu gruplar radikal aydınlarla ittifaka girerlerse, 'insanlığın en ileri bilincinin ve en çok sömürülen güçlerinin' ayağa kalkması gerçek olabilir diye ekliyordu Marcuse. Yine bu noktada da etkisi hissedilen kişi Marx'tan çok Bakunin'dir. Çünkü Bakunin, sevgisiz kalmış öğrenciler ve aydınlara büyük değer biçmiş, çok yakındaki dünya devriminde onlara anahtar bir rol yüklemişti. Bakunin'in her cephede sınıf savaşını öngören kehanetçi yaklaşımı, Marx'ın proletaryayla burjuvazi arasındaki daha dar kapsamda tasarlanmış mücadeleye zıt olarak; Marx'ın dikkate almadığı toplumun bu ek unsuruna da yer açıyordu. Marx'ın görüşüyle, köksüz aydınlar kendilerine özgü bir sınıf oluşturmuyorlardı, üstelik burjuvazinin bütünsel bir parçasıydılar. Sınıf çatışması sürecinde büyük bir rol oynamadan, orta sınıfın tortulan durumundaydılar yalnızca. Öte yandan Bakunin'in gözünde aydınlar, tamamen declasse olmuş, bir kariyeri ya da çıkış yolu bulunmayan, ateşli, enerjik gençler değerli bir devrimci güçtüler. Bakunin'in işaret ettiğine bakarsak, declasee unsurların, işsiz lümpen proletarya ve topraksız köylülük gibi; olup biten şeylerden bir çıkan, var olan düzeni yerle bir edecek 'hemen devrim' dışında iyileşme beklentileri yoktu. Demek ki genelde en büyük devrimci potansiyeli, köksüz, yabancılaşmış toplumsal unsurlarda görüyordu Bakunin. Bu noktada da çağdaşlarından daha gerçek bir peygamberdi. Çünkü yabancılaşmış aydınların gerilla tipi savaşta mülksüz kitlelerle ittifakı modern devrimlerin temel özelliği olmuştur. Debray, modern başkaldırının başka bir etkili kitabı olan Revolution in the Revolotuion? adlı yapıtında, bu fikri nihai sonucuna kadar götürüyordu, işi olan insanlar der Debray, az çok olağan bir çalışma yaşamındaki insanlar, ne kadar yoksul ve baskı altında olurlarsa olsunlar, yitirecek bir şeyleri bulunduğu için özünde burjuvadırlar. Debray'm gözünde, yalnızca canından başka yitirecek şeyi olmayan köksüz gerilla gerçek proleterdir. Devrimci mücadele, başarılı olması isteniyorsa, Debray'ın sözleriyle sınıf mücadelesinin üst biçimlerini başlatacak profesyonel gerilla gruplarınca yürütülmelidir. Parlamenter demokrasinin halkı temsil etme iddiasını reddederken Bakunin; yaşamöyküsünü yazan Çarr'ın dikkat çektiği gibi, 19. yüzyıldan çok 20. yüzyıla aşina bir dille konuşuyordu. Başka bir modern görüşle de, halk devriminin ideal anının savaş zamanı olduğunu anlamıştı. 1870'deki Fransız-Prusya savaşını, devletin parçalanacağı ve onun yıkıntılarından özgür komünler federasyonunun yükseleceği anarşist devrimin müjdecisi saymıştı. Letter to a Frenchmen de, Fransa'yı kurtarabilecek tek şeyin halk kitlelerinin kendiliğinden, görkemli, tutkulu; enerjik, anarşizan, yıkıcı ve vahşice ayaklanması olduğunu yazıyordu. Daniel Cohn-Bendit'in ve Mayıs 1968'deki Parisli asi arkadaşlarının coşkuyla benimsedikleri bir görüş. Bakunin, kendisinden sonra gelen Lenin gibi, ulusal savaşın toplumsal başkaldırıya çevrilmesi gerektiğine inanıyordu. Yakında patlak vereceğini düşündüğü ve burjuva dünyayı yerle bir edecek genel kapsamlı bir Avrupa savaşının rüyasın, görmüştü, Zamanlaması hataydı, elbette. Herzen'in bir keresinde belirttiği gibi, Bakunin gebeliğin ikinci ayını dokuzuncu ay saymayı' alışkanlık edinmişti. Ama onun görüşleri uzun vadede, Birinci Dünya Savaşı'nın eski düzenin çöküşünü getirdiği ve henüz sahneye çıkmayan devrimci güçleri zincirlerinden kurtardığı zaman gerçekleşti. Şimdi bir an için, 20. yüzyıldaki toplumsal altüst oluşların prototipi olan Rus Devrimi'nde odaklanalım. Bu devrim, özünde, Bakunin'in elli yıl kadar önce öngörmüş olduğu 'kitlelerin başkaldırısı idi. Rusya 1917'de politik otoritenin fiilen dağılışına tanıklık ediyordu; her köşeden özgürlükçü komünlerin temelini oluşturabilecek işçi ve köylü konseyleri fışkırmıştı, Lenin de Bakunin gibi, eski rejimin kalıntılarını temizlemek amacıyla Rus toplumunun eğitim görmemiş unsurlarını cesaretlendirmişti. Bakunin ve Lenin, farklı mizaçları ve öğretilerine karşın, iflah olmaz karşı devrimciler saydıkları liberallerle ya da ılımlı sosyalistlerle işbirliğini reddetmekte buluşuyorlardı. İki insan da iliklerine kadar burjuva ve liberal karşıtıydılar. Bakunin gibi Lenin de; uzunca bir kapitalist gelişme aşamasından geçmeyen, anında gerçekleşecek bir sosyalizm istemişti. O da geri, köylü Rusya'nın global devrime merkez olabileceğine inanıyordu. Hatta April Theses de, Bakuninci birçok özgün, önerme ortaya atmıştı: Dünya savaşının kapitalist sisteme karşı devrimci mücadeleye çevrilmesi; polisin, ordunun ve bürokrasinin kaldırılması; gelirlerin eşitlenmesi. Lenin'in Şubat'takinden bin kat daha güçlü bir devrim ve çözülüş' çağrısı apayrı bir Bakuninci yankı yapıyordu; o kadar ki Petrograd'daki anarşist önderlerden birisi, Lenin'in fırsatını bulduğu an 'devleti söndürme' niyetini taşıdığına inanmıştı. Gerçekten de Lenin'in en büyük başarısı, Rus devrimci geleneğinin anarch-populist köklerine dönmek, Marksist kuramları proleter devrimin pek anlam taşımadığı görece geri bir ülkenin koşullarına uydurmaktı. Lenin'in Marksist yanı kendisine sabırlı olmasını, Rusya'nın tarihsel materyalizmin yasalarına uygun biçimde evrimleşmesine izin vermesini söylerken; Bakunınci yan, proleter devrimin! toprağa aç bir köylülüğün ve declasse aydınlardan oluşan militan bir seçkin kesimin devrimiyle kaynaştırarak, devrimin hemen yapılanması gerektiğinde ısrar ediyordu. Lenin'in Ortodoks Marksist arkadaşlarının onu bir anarşist ve Bakunin'in tahtının mirasçısı olmakla suçlamalarında pek şaşırtıcı bir yan yoktur. Yıllar sonra, önde gelen bir Bolşevik tarihçinin, Bakunin'in yalnızca Avrupa anarşizminin değil, aynı zamanda Rus popülist ayaklanmacılığının ve dolayısıyla Komünist Parti'yi doğurmuş olan Rus sosyal demokrasisinin de kurucusu olduğunu, Bakunin'in yöntemlerinin pek çok bakımdan Sovyet iktidarının doğuşunu önceden sezdiğini ve genel hatlarıyla 1917'deki Büyük Ekim Devrimi'nin önünü kestiğini yazabilmesi de şaşırtıcı gelmemelidir. Gelgelelim, Bakunin Rus Devrimi'nin anarşist niteliğini öngördüyse, otoriter sonuçlarını da öngörmüştü. 1917 Bakunin'in umduğu gibi, kendiliğinden bir kitle başkaldırısıyla başlamıştı; yine onun korktuğu gibi, yeni bir yönetici seçkin kesimin diktatörlüğüyle noktalanmıştı. Waclaw Machajski ya da Milovan Djilas'tan çok önce Bakunin, aydınlar ve yan aydınlardan oluşan yeni sınıfın toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin yerini almaya çalışabileceği, halka özgürlük tanımayacağı uyarısını yapmıştı. 1873'te çarpıcı bir doğrulukla şu kehanette bulundu; Sözümona bir proletarya diktatörlüğünde Komünist Parti liderleri, yani Bay Marx ve arkadaşları, insanlığı kendilerince özgürleştirmeye yönelecekler. Hükümetin dizginlerini kuvvetli bir elde toplayacaklar... Bütün ticari, sınai, tarımsal, hatta bilimsel üretimi onun ellerine vererek tek bir devlet bankası kuracak; kitleleri, yeni bir ayrıcalıklı bilimsel ve politik sınıf, oluşturacak devlet mühendislerinin doğrudan komutasında iki orduya bölecekler. Bununla birlikte, devrimci diktatörlüğe saldırılarına karşın Bakunin, 'sıkı bir hiyerarşiye ve kayıtsız koşulsuz itaate' dayalı kendi gizli konspiratörler topluluğunu kurmaya kararlıydı. Dahası, bu gizli örgüte, resmi diktatörlükün kurulmasını baştan önlemek amacıyla devrim başarıldıktan sonra dahi dokunulmayacaktı. Demek ki Bakunin, o kadar ağır bir dile mahkum ettiği günahı kendisi işliyordu. Devrimci bir diktatöre üstü kapalı biçimde itaat etmede birleşmiş, sıkı sıkıya kaynaşmış bir devrimci parti fikrinin yaratıcılarından biriydi. Araçlarla amaçlar arasındaki çok yakın bağı kabul etmesine ve devrimi yaparken kullanılan yöntemlerin devrimden sonraki toplumun doğasını mutlaka etkileyeceğini anlamasına karşın, özgürlükçü ilkeleriyle çelişen yöntemlere başvurdu. Amaçlan özgürlüğü gösterirken, araçları diktatörlüğe işaret ediyordu. Burada da Bakunin, hem geçici devrimci diktatörlüğe hem de gizli devrimciler örgütüne beslediği inançtaki gibi, Lenin'in atasıydı. Bu olgu, 1917'de pek çok anarşistin Kerensky hükümetini devirirken Bolşevik rakipleriyle nasıl işbirliğine girebildiğini anlamayı kolaylaştırır. Aslında Ekim Devrimizden sonra, anarşist önderlerden biri anarşist bir proletarya diktatörlüğü kuramı hazırlamayı bile denemişti. Yirmi yıl sonra İspanya'da görüldüğü gibi, anarşistlerin, yıkılışlarının nedeni olacak yeni bir zorbalığın önünü açarak demokrasinin korunmasız embriyonunu boğmaya yardımcı olmalarında trajik bir, ironi vardır. Çünkü iktidardaki Bolşevikler zaman geçirmeden özgürlükçü müttefiklerine baskı kurmaya yönelmişler, devrim Bakunin'in bütün umutlarının tam zıttına dönüşmüştü. Varlığını sürdürmesine izin verilen az sayıdaki anarşist grup arasında Sovyet topraklarında değil, gezegenler arası bir mekanik da devletsiz toplumu başlatmaya adanmış bir grup da vardı. Ama çoğu anarşist için elde kalan tek şey, akıl hocaları Bakunin'in bütün olup bitenleri yaklaşık elli yıl öncesinden gördüğü şeklindeki melankolik avunmalardı. Demek ki Bakunin'in mirası karışık yönler barındırıyordu. Bunun nedeni Bakunin'in kendisinin, paradoksların insani olması, karışık bir doğasının olmasıydı. Köylü isyanı özlemi duyan bir soylu, başkalarına egemen olma dürtüsü taşıyan bir özgürlükçü, güçlü aydın karşıtı damara sahip bir aydın olan Bakunin, bir yandan gizli örgütler ağı kurup izleyicilerinden kendi iradesine kayıtsız şartsız itaat isterken, öte yandan hiç bir kısıtlamaya bağlı olmayan bir özgürlük öne sürebiliyordu. Çara Confession 'da, Slavlık bayrağını Batı Avrupa'ya taşıması ve kısır parlamenter sisteme son vermesi için I. NikoIa'ya seslenebilmişti. Panislavcılığı ve aydın-karşıtlığı, AlmanIara ve Yahudilere beslediği nefret, şiddete ve devrimci ahlaksızlığa tapınması, liberalizme ve reformizme kin duyması, köylülüğe ve lümpen proletaryaya inanması yükselişlerini görecek kadar yaşamış olsaydı dehşetle irkileceği hareketlere rahatsız edici biçimde yaklaştırmıştı. Yine de bütün çelişkilerine karşın, Bakunin hala etkili bir kişiliktir. Herzen bir seferinde onu Amerika'sız, hatta geçimsiz bir Coiombodiye nitelemişti. Son yılların devrimci hareketleri, enerji, ataklık ve coşkularının bir kısmını ona borçludurlar. Genç kalmış coşkusu, orta sınıf geleneklerini hor görmesi, kuramlardan çok eylemlere ağırlık vermesi, onlara eylem içindeki bir anarşizm örneği; bir yaşam tarzı olarak devrim örneği sağladığı için 20. yüzyıl sonlarının isyancı gençliği arasında büyük bir cazibe kazanmıştır. Fikirleri de güncelliğini korumaktadır kimi açılardan her zamankinden daha günceldir. Bir araştırmacı olarak eksikleri ne kadar çok olursa olsun, devrimci bakışı ve sezgisinin yanında sönük kalırlar. Bakunin; ilkel başkaldırının, gizli devrimci partinin, ahlakdışı terörizmin, gerilla ayaklanmacılığının, devrimci diktatörlüğün, halka iradesini dayatacak ve onları özgürlükten yoksun bırakacak yeni bir sınıfın belirişinin peygamberiydi. Evrensel zeminde ve uluslararası ölçekte devrim vazeden ilk Rus isyancısıydı. Başlıca amacı olan merkezileşmiş bürokratik devlet onun en çaresiz kestirimlerini doğrulamayı sürdürürken, kendi yazgısını belirleme ve doğrudan eylemle ilgili formülleri kalıcı bir cazibeye sahip olmuştur. Rusya, İspanya ve Çin'in derslerinden sonra, Bakunin'in Toplumsal kurtuluşa diktatoryal araçlar yerine, özgürleştirici araçlarla ulaşılmalıdır mesajı özelikle üzerinde durulmaya değerdir. İşçi denetiminin tartışılmakta olduğu bir zamanda, Bakunin'in, özgür sendikalar federasyonunun burjuva dünyasının yerini alacak yeni toplumsal düzenin yaşayan tohumu olacağına inanan, devrimci sendikalizmin peygamberi olduğunu anımsamak da uygun düşer. Ancak Bakunin'in, sosyalizmi özgürlükçü bir açıdan yorumlayışı, 20. yüzyılın iflas eden otoriter sosyalizmine alternatif bir bakış açısı sağladığı için öncelikle radikallere ve aydınlara cazip gelmektedir. Özerk komünlerden ve emek federasyonlarından oluşan desantraize bir toplum rüyası peşinde olanlara, konformist ve yapay bir dünyadan Kurtulma yolu arayanlara cazip gelmektedir. Ben bir insanım katlamayın, sarmayın, bozmayın deyişi apayrı bir Bakuninci tat verir. 1960lardan beri görülen öğrenci isyanları, Marksist olduklarını iddia ettiklerinde bile, ruh olarak genellikle Bakunin'e daha yakındı. Doğal, kendiliğinden ve sistem dışı olana yaptıkları vurgular, daha basit bir yaşam tarzı istekleri, bürokrasiye ve merkezi otoriteye güvensizlikleri, kadın-erkek herkesin kendi yaşamlarını etkileyen kararlara katılmaları gerektiğine inanmaları Bakunin'in bakışıyla uyum içindeydi. Birbirine zıt olan özgürlükçü anarşizm ve otoriter sosyalizmin yöntemlerini birleştiren 60'iar ve 70'Ierin isyancıları arasındaki karışıklık bile, Bakunin'in kendi devrimci felsefesi ve kişisel yapısı içindeki karışıklığı yansıtıyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/paul-verlainein-cenazesinde-calinan-semsiyeler/", "text": "B ibi-la-Puree, Paris'te bir aylaktı, bir flaneur, bir bohem gezgindi. Paul Verlaine'in de yakın arkadaşıydı. William Butler Yeats, Paris'te Paul Verlaine'i ziyaret ettiğinde bu yersiz yurtsuz Parisliyle de karşılaşır ve ismini anmadan kitabında bahseder. Verlaine, Yeats'i Bol kahve ve sigara var diye davet etmiştir. Yeats, Verlaine'in kafeslerde kanaryalar ve duvarlarda çizimlerle dolu evinde oturup sohbet ederken Bibi-la-Puree gelir ve bir ip bağladığı pantolonuyla Yeats için kocaman bir şaşkınlık unsuru şeklinde oturur. Verlaine Çok benzediğinden kendisine XI. Louis deriz, şeker adamdır diye tanıtır. Bibi-la-Puree takma adını alacak olan Andre-Joseph Salis, tam doğum tarihi bilinmese de, 19. yy ortalarında doğar ve 1903'de ölür. Paris'te sokaklarda yaşar. Pabuçları boyar, parlatır, çiçek ya da kitap satar, bazen sakal peşinde koşar. Tamamen kente ait, şehrin genişleyen kaldırımlarıyla bütünleşen bir karakterdir. Çoğunlukla Montmarte ve Latin Quarter'da takılır. Etrafın verdiği absinthe ve kullanılmayan elbiselerle idare eder. Özellikle, neden bilinmez, şemsiyelere pek bir düşkündür. Arada, gümüş işlemeleri olan, ipekten şemsiyelere karşı ellerine hakim olamaz. Ertesi gün ise, Ben mi almışım şemsiyeleri, ben? Bibi-la-Puree? Asla mösyö, asla... diye karşı çıkar. Bibi'nin şemsiyeleri, ozanların şarkılarında geçer, kafeler müşterilerine verdikleri şemsiyeler için Bibi'den alınmıştır notu düşer. Ağzından düşürmediği sigarası, elinde şık bir şemsiye, şapkasında çiçekle sokaklarda kendisine has, güvenli bir edayla gezinir. Arada sırada hakim karşısın açıkmak zorunda kalırsa, meskeni sorulduğunda Buraların kralıyım der. Ayakkabı boyama işinde tek bir müşterisi vardır, o da yeryüzünün en büyük şairi olarak gördüğü Paul Verlaine'dir... Verlaine ne zaman sokağa çıksa Bibi-la-Puree hemen işine koşar. Verlaine bir keresinde kendisine karşılığını vermek istediğinde, gerçekten de bir kral edasıyla reddetmiştir. Bakımına dikkat eder ve düzenli olarak Seine nehrinde yıkanır, önemli bir işi de Verlaine'e içki sonrasında eve kadar eşlik etmektir. Verlaine tökezlemesin, der soranlara. Aslında genelde Verlaine ile ikisi kolkola sarhoş yürümektedirler ve kimin kime yardım ettiği belirsizdir. 1896'da Verlaine ölür. 20. yy'ı görmeden giden şairin tersine Bibi-la-Puree 1903'e kadar dayanır ve 20. yy'dan hiç de hazzetmez. Zaman dandy'lerin, aylakların zamanı değildir artık. Şehir değişir, barındırdığı insanları dönüştürür. Bibi-la-Puree gibileri için yaşam alanı kalmaz."}
{"url": "https://futuristika.org/pavement-fenerbahce-ve-ozdemir-erdoganin-gurbeti/", "text": "Pavement pek bildiğim bir grup değil. Birkaç yıl önce dinlediğim The Killing Moon coverlarıyla tanıdım kendilerini. Ne yapmış, ne etmişler diye diğer şarkılarına bakmadım, pek üzerlerinde durmadım. Sabah Gri Balkon'da We Dance'in çalmasıyla Youtube üzerinde ufak bir gezinti yapmaya başladım ve Major Leagues'in klibinde epey şaşırtıcı bir şeyle karşılaştım. Grubun davulcusu Steve West Emlak Bankası reklamlı Fenerbahçe formasıyla ortalıkta geziniyordu! Ekşi Sözlük'te okuduğum kadarıyla Steve West ile Stephen Malkmus'un zamanında Türk sevgililerinin olduğuna dair bir rivayet varmış. Araştırma devam ettikçe Stephen'ın solo albümü Face the Truth'ta yer alan Baby C'mon şarkısında Özdemir Erdoğan'ın Çöpçüler Kralı'nda da kullanılan Gurbet parçasından esinlendiğini öğrendim. Zira Stephen Gurbet'in melodisini aynen kullanmış."}
{"url": "https://futuristika.org/pax-cultura/", "text": "Tüm dillerde, tınısıyla tüm insanlığı irkiltecek cazibeye sahip olmasına rağmen, hakkı en çok yenilen, saygısızlığa en çok tabi tutulan ve ağızlara en çok ciklet olmuş kelime Barıştır. Nikolai Konstantinovich Rerikh ya da kısaca Nicholas Roerich bir Rus bilim adamı, bir yazar, bir gezgin, bir ressam, bir filozof, bir ruhsal öğretmen ve barış bayrağı olarak bilinenen Pax Culturanın da tasarımcısı. Bayrak, içinde üç tane kırmızı daire bulunduran kırmızı bir çemberden oluşuyor. Üç daire; sanatı, bilimi ve ruhsallığı; dış çember ise kültürü sembolize ediyor. Roerich'in bir diğer görüşüne göre de; dış çember zamanın sonsuzluğunu temsil ederken, içerideki üç daire de geçmişi, şimdiki zamanı ve de geleceği ifade etmektedir. Bayrak ayrıca, 15 Nisan 1935'de ABD ve 20 Latin Amerika ülkesi tarafından imzalanmış bir antlaşma ile Küresel Barış Bayrağı olarak tanınmış. Antlaşmaya göre; savaşta ve barışta, bu ülkeler birbirlerinin, barış amblemiyle belirlenmiş tarihi yapılarını, müzelerini, eğitim, bilim, sanat ve kültür kurumlarını korumakla yükümlüdürler. Sovyetler Birliği de antlaşmayı 1959'da imzalar. Roerich Paktı ise 1990'da on adet ülke tarafından tümüyle onaylanmıştır. Bu ülkeler şöyle; ABD, Brezilya, Şili, Kolombiya, Dominik Cumhuriyeti, Küba, El Salvador, Meksika, Venezüela ve Guatemala."}
{"url": "https://futuristika.org/pembe-rujlu-kovboyun-intikami/", "text": "Bir film için yapılabilecek gelmiş geçmiş en güzel giriş cümlesini bulmuştum fakat uzun zamandır yazmadığım için aklımdan uçup gitti. Onun yerine, gelmiş geçmiş en ezik giriş cümlesiyle başlıyorum yazıya. Ki başladım, geçmiş olsun. Uzak Doğulular western yapınca ne olur? Mesela kirli sakallı pis kovboylar gider, yerlerine köse ve lavanta kokulu kovboylar gelir. Uzak Doğu'nun hafif batısına, biraz da aşağısına doğru gidersek -yani Tayland'a- durum iyice garip hal almaya başlar ve onların korkunç kişiler olmadığını vurgulamak istermişlercesine karşımıza pembe rujlu ve bol fondotenli kovboylar çıkar. Filmimiz Tears of the Black Tiger. Hikaye, Türk filmlerinden gayet alışık olduğumuz fakir oğlan/zengin kız aşkı üzerine kurulu. Red Kit'ten bile daha hızlı silah çekebilen, doğuştan yetenekli Dum ile zengin kızı Rumpoey birbilerine ilk görüşte aşık olurlar. Ama biri ağanın kızı, diğeri de kahyanın oğludur. Yani birlikte olmaları imkansızdır. Bir gün, Dum'un babası kasabanın ileri gelenleri tarafından öldürülünce katliam başlar. Dum, intikamını alır ve Black Tiger lakaplı bir kanunsuza dönüşür. Ama aralarındaki aşk hiç bitmez. Ve birgün Rumpoey zorla kasabanın polis şefi ile evlendirilir... Dedim ya, konu olarak Türk filmlerinde farklı değil. O yüzden anlatmaya pek gerek yok. Yaratılan retro hava ve üzerine eklenen huzur dolu Tayland müzikleri konunun önüne geçiyor nasıl olsa. Filmde John Woo'dan, Sergio Leone'den ve hatta Romero'dan alışık olduğumuz bir çok klişe var. Ama hemen her uzak doğu filminde olduğu gibi hiç bir detay atlanmamış ve düello sırasında mermilerin havada çarpışması, ufak bir yaradan akan kanla bütün nehrin kıpkırmızı olması gibi klasik abartılara yer verilmiş. Tabi bunların yanı sıra, çok az B-movie'de görebileceğimiz kadar muhteşem bir kötü oyunculuk sergilenmiş. Kötü adamların yapay kahkahaları kulaklarınızda çınlıyor, artık yeter diyorsunuz ama durmuyorlar, beyninize beyninize vuruyorlar, vurdukları yerlere tuz basıp limon sıkıyorlar. Kesinlikle müthiş."}
{"url": "https://futuristika.org/per-so-na-1-bora-baskan/", "text": "24 Mayıs 23 Haziran 2012 tarihleri arasında gerçekleşecek etkinliklerin ilk konuğu Bora Başkan. Başkan'ın ilk kişisel sergisi Bağlı, sanatçının iktidar kavramını soyut imgelere dönüştürdüğü son dönem çalışmalarına odaklanırken, illüstrasyon ve dijital baskılardan oluşan işlerini de biraraya getiriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/pera-fest-2011-programi/", "text": "Dans Andres Marin, Şarkılar Enrique Soto, Lemi Bilgin, Cuma Boynukara, Yücel Erten,"}
{"url": "https://futuristika.org/pera-muzesi-deneyimin-otesi/", "text": "Kuruluşundan bu yana her yıl yaz aylarında salonlarını genç sanatçılara ve sanat eğitimi veren kurumlara ayıran Pera Müzesi, bu yıl da İzmir'den Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ni ağırlıyor. Geniş bir yelpazede eğitim veren fakülte, aynı zamanda ülkemizde Güzel Sanatlar alanında üniversite bünyesinde kurulmuş ilk fakülte olma ayrıcalığını da taşıyor. Kuram ile uygulamanın, geleneksel ile yeni, öncü ve kavramsal olanın uyumlu birlikteliğine dönük bir eğitim modeli yaratma çabasıyla yola çıkan fakülte, 40 yılı bulan bir akademik geçmişe sahiptir. Güzel Sanatlar Fakültesi'nin genç sanatçılarının seçilmiş yapıtlarından oluşan Deneyimin Ötesi sergisi resim, heykel, seramik, yerleştirme, sahne tasarımı, grafik tasarım, fotoğraf ve sinema gibi zengin ifade olanaklarını biraraya getirirken estetik deneyimlerin de önemli bir zemini olmayı amaçlıyor. Deneyimin Ötesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin kuruluşundan itibaren alternatiflere açık olan, sanatsal üretimde süreci önemseyen, bu süreçteki düşünsel dönüşümlere ve hatta kaymalara fırsat tanıyan bakış açısını tanımlıyor. Sanat eğitimini sorunsallaştıran ve tartışan bu şeffaf yaklaşım; genç sanatçılarda öne çıkan yeni üretim potansiyellerini, deneyim kazanma ve bunu sürekli kılma durumuyla ilişkili olarak değerlendirmek gerektiğine inanıyor. Dış dünya ile yüzleşip, gerçekler ve düşler arasında şekillenen anlatılar üzerinden özel bir görsel dil ve anlatım bütünlüğüne ulaşan bu ürünlerin bizi taşıdığı yeni anlam olasılıklarına bakmayı öneren sergi, hareketli bir sanat ortamında profesyonel olarak şimdiden yer almaya başlayan öğrencilerin işlerinden bir seçki sunuyor. Deneyimin Ötesi başlığı, her ne kadar gelip geçici olan, risk içeren ve yanılma olasılığı yüksek işlerle üretim ve tasarımları tanımlasa da; kişisel algı ve tepkilerin ayrımlarını örnekleyen bir esaslı kapsam olarak karşımızda duruyor."}
{"url": "https://futuristika.org/performans-gunleri-2010/", "text": "Performans Sanatları alanında yıllardır faaliyet göstermekte olan iki kurumun güç birliğine giderek gerçekleştireceği Performans Günleri 2010 etkinliği, bu sene, İstanbul'un iki yakasına birden yayılıyor. Galata Perform ve KargART tarafından düzenlenen etkinlik, performanslar, atölyeler, video gösterimleri, teorik sunum ve konserlerden oluşacak. Etkinlikler Kadıköy'de KargART, Beyoğlu'nda ise Galata Perform, Kuledibi Meydanı ve sokakta gerçekleşecek. Bu yılın kavramsal çerçevesi; Performansın disiplinlerarası ve disiplinler ötesi bir biçim oluşu ve özel olarak, Performans'ın tiyatro ile ilişkisi, tiyatro ile ortaklıkları, ayrılıkları, gelgitleri, Performance Art dediğimiz dilin, tiyatronun, dansın, gösteri-show dünyasının dilini nasıl ödünç aldığı, hangi durumlarda reddettiği gibi sorulardan oluşuyor. Programda Reflex, Güler Aşık gibi genç sanatçı performanslarının yanı sıra, Ayşe Orhon Ömer Aygün ve Şikayet Korosu'nun kamusal alan performansları, Genco Gülan'ın ölüm konusunu işleyen performansının açık provası, Kainat Güzeli, Anne Weshinsky, Ümit Ilgın Yiğit, Evrim Kavcar Çiğdem Kaya, Maskİstanbul, Handan Ergiydiren Özer Çağlar Yiğitoğulları Zafer Aracagök'ten oluşan 22/11 & Damaged & SIFIR gibi performans-tiyatro-show türleri arasında gidip gelen projeler yer alacak. Etkileşimli müzik ve dans performans örnekleriyle Gonca Gümüşayak Şebnem Poryalı Duygu Demir, Deli Köpek Esra Yurttut Alper Akçay Günay Ertekin'den oluşan Noland; dans performans alanında ise Sesil Sar Münibe Millet Zinnure Türe, Atmasyon Dans Kumpanyası, Dadans, Aslı Bostancı, Şebnem Yüksel Burçin Elmas, Nebahat Erpolat gibi sanatçıların performansları da etkinlik süresince izlenebilir. Müzik performansları alanındaki örnekler olarak Anadolu'nun etnik öğelerini barındıran Nasrettin Hocayı ve tuşlu çalgılarla ilgili deneyimlerini doğaçlama üzerinden izleyiciyle buluşturan Mehmet Ali Uzunselvi ve Emre Dündar'ın Karşılaşma projesini; müzik ve diğer disiplinlerin bir araya getirileceği işler olarak da Luxus'un sahnede eşzamanlı dokuması, An.'ın typing ve görseller kullanarak yapacağı doğaçlamayı ve Seni Görmem İmkansız Deli Köpek Gonca Gümüşayak'ın toplu doğaçlamasını sayabiliriz. Bu seneki Performans Günleri'nin programı Zerrin Yanıkkaya, Mimesis, Handan Ergiydiren Zeynep Günsür Şafak Uysal Aylin Kalem İşcen İlyas Odman, Ata Ünal Özlem Hemiş Ayşe Draz, Yeşim Özsoy Gülan Evren Erbatur Emre Koyuncuoğlu Aydın Teker Gurur Ertem ve Şahika Tekand'ın katılımı ile düzenlenen teorik sunumlar, paneller, tartışmalar ve Gonca Gümüşayak Tuna Pase, Güray Dinçol, Ceyda Erdemli ve Dorina Maria Harangus'un atölye çalışmalarıyla da ayrıca zenginleştirildi. Son olarak etkinlikler kapsamında Nicolai Galen'in Shut Your Eyes ve Dadans ekibinin Small Talk Hoşbeş isimli performans videoları da gösterilecek."}
{"url": "https://futuristika.org/peri-cikmazi/", "text": "Gece ayazı başlamış diyerek keyifsizce üniformasının yakalarını kaldırdı mahallenin bekçisi Beşir. Canı iyiden iyiye sıkılmaya başlamıştı. Bir hayaletin dolaştığı söylentisi bütün mahalleyi sardığından beri... İnsanlar ileri geri konuşuyor, gece evlerinden çıkamadıklarından yakınıyor; korkuyu tüm mahalleye ağır bir tütsü gibi yayıyorlardı. İçerliyordu Beşir. Kendisini suçladıklarını açıkça hissediyordu. Yıllardır bekçiliğini yaptığı, çok sevdiği ve sevildiği mahalledeki tüm itibarı uğursuz, asılsız bir gölge yüzünden yerle bir olmuştu. İçi sızladı. Kahvenin önünden geçerken zorla masalarına oturtturan, bir kahve ikram etmeden kalkmasına izin vermeyen insanlar şimdi o geçerken yüzüne bile bakmıyor; bir selamı bile çok görüyorlardı. Günlerdir canını yakan sağ bacağını yerde sürüyerek sokakları adımlamaya devam etti. Tüm ömrünü nasıl bu mesleğe adadığını düşündü. Halbuki o, bir türkücü olmayı istemişti çocukluğundan beri. Olamamıştı ama... Dede mesleği olan bekçiliği seçmişti mecburen. Kolay mıydı bu iş? Herkes sıcacık yatağında uyurken sokakları arşınlamak... Hiç kolay değildi. Gecenin en koyu vakitlerinde, uykuya dalan insanların bütün düşünceleri gelir onun zihnine üşüşürdü sanki. Kafasının içinde dolaşan bir sürü sahipsiz ses... Sessizliğin içinde olmadık düşünceler dolanırdı kafasında. Bunları uzaklaştırmak için bir türkü tutturmak isterdi çoğunlukla. Neşeli ise bir Trakya türküsü! Ya da hüzünlü ise bir uzun hava ama ne mümkün? Bağıra çağıra söylemek istediği türküler içinde yankılanır, bağrını tarifsiz bir acı ile yakardı. Kışın ayazda, uzun geceler boyu içine işlerdi soğuk. Ya korku? Hangi köşe başından ne tür bir uğursuz çıkacağı belli mi? Her zaman tetikte olmak kolay mı? Çocukken karanlıktan korktuğunu anımsayıp gülümserdi bazen... Kaderin cilvesi ile karanlığın içinde çalışmak zorunda kalmıştı. Bunlara katlanmıştı da ne olmuştu sanki? Tüm emeği asılsız bir söylenti yüzünden yerle bir edilmiş, tüm yaptıkları birkaç gecede eriyip havaya karışmıştı. İçten içe öfkelenmeye başlamıştı Beşir. Kulaklarını dikti! En küçük bir kıpırtıyı, en ufak bir sesi kaçırmamaya yemin etti! Bu gece, şu uğursuz gölgeyi hangi deliğe girerse girsin bulup çıkarmaya karar verdi. O sırada Peri Çıkmazı'na yaklaştığını fark etti. Burası, bu mahallenin en tekinsiz yeri idi. Mahallede sokakları arşınlarken, adım atmadık yer bırakmamaya özen gösterir ama buraya, Peri Çıkmazı'na gelince ortalığı şöyle uzaktan bir kolaçan edip hızla uzaklaşmaya gayret ederdi. Birkaç adım daha atmıştı ki sol yanından garip tıkırtılar işitti. Olduğu yerde donakaldı. Bahsedilen gölge hakkında anlatılan tüm korkunç hikayeler zihninden bir korku filminin en can alıcı kareleri gibi hızla geçti. Ya anlatılanlarda gerçeklik payı varsa? diye düşünerek ürperdi. Kalbinin atışları hızlanmaya başladı. Hemen silahını çıkardı. İşe yarayıp yaramayacağı düşüncesinin tedirginliği ile... Eli, silahının tetiğinde iken dikkatle kıpırtının geldiği yöne doğru döndü. O sırada iki karaltı belirdi. Beşir titreyerek silahın tetiğindeki parmağını hareket ettirmek için hazırlandı. İki karaltı yaklaştıklarında, ay ışığının altında apaçık seçildiler. Mahallenin iki genci, kucaklarında içleri ıvır zıvır dolu birer teneke ile görünür oldular. Beşir'in silahını kendi üzerlerinde gören gençler ellerindeki tenekeleri yere fırlatıp koşmaya başladılar. Tenekeler ve onların içinden etrafa yayılanlar büyük bir gürültü çıkararak yokuş aşağı yuvarlanırken Beşir derin bir nefes aldı ve tetiğe basmadığı için şükretti. Serseriler! Ne işiniz var bu saatte sokakta ha? diyerek, öfkeyle bağırdı arkalarından. Gençlerin topuk sesleri uzakta yok olurken iki evin penceresi açıldı. Önce meraklı Hatice Hanım bigudili kafasını uzattı sokağa; ardından maliye emeklisi Tahir Bey. Hatice Hanım bigudilerini düzelterek sokağa meraklı bir bakış fırlattı. Tahir Bey de gözlüklerini oynatarak çatık kaşları ile etrafı kontrol etti. Endişeye mahal yok, her şey kontrol altında! diyerek meraklı izleyicileri yatıştırmaya çalıştı. Siz birkaç dakika katlanamıyorsunuz ayaza ama biz tüm gece yiyoruz o soğuğu! diyerek söylendi. O sırada bir kedi gecenin sessizliğini yırtan derin bir miyavlama sesi ile koşarak bir kuytuya saklandı. Beşir hayvanın arkasından Bir de kedilere nankör derler; insandan nankörü var mı acaba? diye söylenerek düşüncelere daldı tekrar kırgın bir ifadeyle... Yeniden yürümeye başladı. Bizim Eray ile arkadaşı dükkanın eşyalarını taşırken görmüşler! Neyi görmüşler kız? Doğru düzgün anlatsana! Ay tamam neyse, Allah rahmet eylesin de; bizim ne suçumuz var? Kız içim daraldı; gel de bir kahve içelim. İyi tamam, gel de iki lafın belini kıralım."}
{"url": "https://futuristika.org/periferi-ins/", "text": "Periferi Kolektif, Asmalımescit'te bir dizi/seri sergi için bir mekan oluşturuyor. Mekanın ismi İNS. iNS kendileri için insan yanında sanatla hayatı yan yana getirmek isteyen perspektifimizin sokağa açılan bir kapısı olacakmış. Periferi, İns hacim olarak küçük bir alan olsa da yatay ve katılıma açık bir sanat tahayyülünün minör bir kapısı olabileceğine inanıyor. İns'in açılışında Sürrealist Eylem Grubu ve Periferinin 10 yıllık birikiminin edebi/yazınsal köklerine geri dönüyor ve bir üçleme sergi ile yola çıkıyor. Üçlemenina çılış sergisi Ece Ayhan'ın Yort Savul şiirinden yola çıkıp 2015'in distopik Türkiye'sinde estetik bir sorgulamaya kapı aralamayı arzuluyor. İns'in açılış üçlemesinin devamında İkinci sergi Uygarlığın Huzursuzluğu 7 Ocak Perşembe, serinin 3. ayağı interzone/Arabölge sergisi ise 5 Şubat Cuma akşamı start alacak."}
{"url": "https://futuristika.org/pestenkerani/", "text": "Kasriş Ormanının kitabı bugün kayboldu. Mahallenin intihara meyilli müezzini ezanı yarıda bıraktı. Üstüne üstlük şehrin bütün ambulansları peşimde. Bir çıkar yolum yok. Yardım edecek biri de. En yakın arkadaşlarım artık çok uzakta. İhsan inemeyeceği bir ağaca tırmanmış gelemez, Ahmet dul kadınlarla ilgili bir derneğinin olağanüstü kongresinde, Orhan'da çekirdek çitleyip çekirdeğin içini avucunda biriktiriyor. Dedem altmış yaşında delirmiş. Ben daha yirmi beş yaşındayım. Bir yerde büyük bir hata var. Ayaklarım toplumun ayaklarına uymuyor. Tatillerimi çöp toplayarak geçiremiyorum. Hiç olmazsa mış gibi yapsaydım. Mış, mış. Dı Dı. Dedem paramnezi idi ben ise zavallı bir hebennekayım. Hasta değilim iyi giyinmiş adam. Sağol. Söyleyecek çok şeyim var benim. Anladım. Ama ben erkek değilim. İnsanım. İnanın bir gün anlatmayacağınız şeyleri de anlayacak erkek gelecek dünyaya. Evimden çok uzaklaştım. Numune Laos Halk Cumhuriyeti Hastanesindeki güzel odam binlerce mil uzakta artık. 115 nolu odam, içinde insanların öldüğü güzel odam, ... Hasta oda arkadaşlarım, ölü oda arkadaşlarım, iyileşip giden oda arkadaşlarım. Çok özledim sizi. Doktorlar beni pek sevmezdi. Çünkü hasta değildim. Gardiyanlarda beni hiç sevmezdi. İlginçtir öğrencilerde. Sahafçılar sürüyor peşimdeki ambulansları. Neyin intikamını alıyorlar! Ben kaçarken postacı arabamın içine telgraf attı. Şükürler olsun postacılar hala yaşıyor. Telgrafta şöyle yazıyor: Meksika sınırındayım. Dünya üzerinde yıllardır aradığım ruh ikizim, hayatımın kadını şuan Meksika sınırında. Hemen ivedi bir mesaj hazırladım. Uzun bir kovalamacadan sonra yeniçerilerin, şövalyelerin, samurayların ve zabıtaların katıldığı ortak bir operasyonla sahafların ellerinden kurtuldum. Mahalleye geri döndüm. Ama iki akciğerimin huzur bulmasını kimse istemiyor. Müezzinin yarım bıraktığı ezanı okumam gerekiyormuş. Şerefeye çıkıp içimden okudum. Ezanı bitirdiğim an sirenler yeniden çalmaya başladı. Dedem darülfünunun ikinci senesinde bir cinsilatife muhabbet beslemiş. O sene siren sesleri kulağından hiç eksik olmamış, içi nar olmuş, mülemma şiirler yazmış, sahaflardan dayak yemiş. Hasılıkelam o sınırı geçmesine izin vermemeliyim."}
{"url": "https://futuristika.org/petit-prince/", "text": "Bir küçük yıldızcık etrafında dönen bir küçük ay Petit-Prince. Keşfedilmesi 90'lar ortaları bir kasım gecesi, isimlendirilmesi kısa bir süre önce bir eylül günü. İlk defa yeryüzünden bir teleskopla, Havai Adaları'nın en büyük dağı, ateş tanrıçası Pele'ye oğlan çocuk adaklarının yapıldığı Mauna Kea'dan fark edilen bir asteroid uydusu. 13km. lik çapıyla, 214km. çapında (45) Eugenia asteroidinin etrafında bir dönmekte her beş günde. Hem saint-exupery hem de çocuklara masal size bize mesaj romanı Küçük Prens'in evi asteroid b612 ye armağan edilmiş gök cisimleri önceden; 2578 Saint-Exupery ve 46610 Besixdouze. Uydusu olan nadir asteroidlerden (45) Eugenia, 1857 de Hermann Goldschmidt tarafından keşfedilmiş F-tipi bir yıldızcık; siyah renkte ve karbonik yapıda, tek parçadan değil de pek çok küçük parçanın birleşmesinden oluşan bir göktaşı yığını. (45) Eugenia, üç numaralı Napolyon'un eşi, Fransa'nın son kraliçesi, yarı İspanyol çeyrek İskoç Eeugenia di Mojito'ya hediye isimlendirilmiş ki henüz yaşamakta olan bir kişinin adı ilk defa verilmiş bir göktaşına o sene. Zarafeti, neşesi, eşine desteği ve güzelliğiyle ünlü Eugenia, eşi ve tek oğlu 4. Napolyon ile birlikte, Fransa'nın Prusyalılara ağır bir yenilgiyle sonuçlanan Sedan Savaşı sonrası İngiltere'ye kaçmış ve 1920 de ülkesi İspanya'ya bir gezi sırasında huzura kavuşana kadar Hampshire'da yaşamış. Kraliçe Viktorya'nın kızı Beatrice'e aşkıyla İngiliz Kraliyet Ordusu'na katılan ve 1879 da Zulu Savaşı'nda ölen Bonapart Hanedanlığı'nın son velihatı prens de anılıyor Petit-Prince'le, bağlı ve bağımlı olduğu Eugenia'nın etrafında sonsuza dönsün fezada diye herhalde. Katalanca'dan Yidiş'e Küçük Prens pek çok dilde. 315 farklı Küçük Prens kitap kapağı. 1968 tarihli Matthias Demel imzalı kokpitten Küçük Prens. Küçük Prens; opera, tiyatro, sinema, te-ve, an i me. Pinkş Floş Careful pointing that axe!"}
{"url": "https://futuristika.org/petro-ve-makineler/", "text": "Büyük Petro ya da bizdeki adıyla Deli Petro. Daha 17 yaşındayken bir darbeyle ablasını tahttan indirip çarlığını ilan eder. Her zaman meraklı biriydi Petro, makinelerin nasıl çalıştığını bilmek isterdi. Doğru dürüst limanı olmayan bir ülkede gemilere tutkundu. En sevdiği şeylerden biriydi gemilerde uyumak. Sevdiği şey sadece gemiler değildi elbet; dans etmeyi, şarkılar söylemeyi severdi. Satranç ve bilardo oynamaktan keyif alır, her gittiği yere teleskobunu mutlaka yanında götürürdü. Davul çalardı. Usturlaplara ilgi duyar, parklarda dolaşmayı severdi. On yedi yaşındayken yabancıların kilise baskısı yüzünden sığındığı Alman banliyösünde yaşamış, Batılı giysilerle dolaşmış, tıraş olmuş, Büyük Perhiz'de et yemişti. Avrupa'da takma isimle tersanelerde çalışıp gemi yapmayı öğrenmişti. Londra'da gözlemevine gitmiş, Königsberg'de ağır silahları, diş çekmeyi ve bir kadavrayı parçalara bölmeyi öğrenmişti. Boyu iki metreydi, küçük elleri ve küçük ayakları vardı. Bu, onun yürürken tökezlemesine neden oluyordu bazen. Özellikle de sarhoşken. Arkadaş toplantılarında en çok içen de oydu. Konuşurken başı sağa doğru sarsılırdı genelde. Yüzünde engelleyemediği tikler nedeniyle mahcup bir şekilde yüzünü öne eğdiği olurdu bazen. Renkli bir kişiliğe sahip olması onun acımasız olduğu gerçeğini değiştirmiyordu elbette. Bazen cellatların yapması gereken işi kendi yapardı. Bir manastıra kapattığı ablasının sevgilisi olduğunu düşündüğü kişiyi öldürüp ablası görsün diye cesedini onun penceresine asmıştı. Zor durumlarda ilginç yöntemlere başvurmaktan çekinmezdi. Örneğin, hammadde bulamayınca ülkedeki kilise çanlarını alıp silah üretiminde kullanmıştı. Halkla yakın olmayı severdi Petro. Eşi Martha Skavronskaya bir hizmetçiydi. Nefret ettiği Moskova'ya gittiği zamanlarda bile kenar mahallerdeki evlerde kalırdı daima. Moskova, Rusya'da yıkmaya çalıştığı anlayışı temsil ediyordu onun için. Kilisenin hakimiyeti bütün Moskova'nın ruhuna sinmişti. Petersburg, Moskova'ya karşı bir hamleydi, hayalindeki Rusya'ydı. Petro, 1703'ün sisli bir sabahında Neva Nehri'nin Baltık Denizi'ne döküldüğü bataklık araziyi bir süre dolaştıktan sonra kıyıya doğru yanaşınca atından indi ve Şehir burada olacak. dedi. Efsaneye göre Petro bu sözü söylediğinde bir kartal dalışa geçip Petro'nun başının üzerinde dolaşmış ve bir huşu ağacının tepesine konmuştu. Petro, tanrı katına çıkarılmış, şehir Petro'nun adıyla anılır olmuştu. Şehrin inşası için gerekli malzemelerin neredeyse tamamı Avrupa ülkelerinden ithal etmişti. Yerli olan tek şey kireç taşıydı. Avrupa'dan getirdiği şey sadece malzeme değildi; mimarlar, mühendisler, tasarımcılar da getirtmişti. Ortadoğu'dan süs balıkları, İran'dan narenciye ağaçları, Hindistan'dan ötücü kuşlar... On yıl içinde bataklıklar üzerine 35.000 bina yapıldı. Kısa zamandaki bu muazzam yükselişin bedelini ise yaklaşık 150.000 kişi ya sakat kalarak ya da ölerek ödemişti. Şehrin nüfusu ise yirmi yıl içinde neredeyse 100.000'e yaklaşmıştı. Kafasındaki Avrupa idealini hayata geçirmeye çalışmıştı Petro. Petersburg'un mimarisini küçük bir Avrupa'ya benzetmişti neredeyse. Şehrin mimarisinin İtalya, Fransa ve Hollanda'dan esinlenildiğini söyleyip Bu şehirde bir tür piç mimari saltanatı var. diyenler olmuştu. A. Herzen, Diğer bütün Avrupa şehirlerinden, onların hepsine birden benzemesi ile ayrılıyor. demişti yıllar sonra. Petersburg'un bir şehirden çok bir Avrupa ideali olduğu açıktı. Modern Rusya'yı Petersburg'dan başlayarak inşa etmeye girişmişti. Şehirdeki gündelik yaşamla da yakından ilgilenmesi bu yüzdendi. İnsanlara nasıl yemek yemeleri, nasıl giyinmeleri, nasıl sohbet etmeleri gerektiğini bile söylemekten geri kalmıyordu. Dindar Rusların sakallarını kestirmesini söylemiş, kesmeyenleri ise sakal vergisine bağlamıştı. Petersburg'un serüveni Rusya'nın Batılılaşma serüveniydi elbet ve bu serüven 1812'de Napolyon seferleriyle birlikte son bulacaktı. Petro, gemilerin Rusya için hayati öneme sahip olduğunun farkındaydı. 1695'te bir tersane kurdurarak ilk Rus donanmasıyla Azak kalesini almayı başarmış, Rusya'yı denizlere açmıştı. Eğer Rusların çarı olmasaydım bir İngiliz amirali olmak isterdim. sözü de gemilere ilgisinin stratejik boyutu kadar kişisel olduğunun da göstergesidir."}
{"url": "https://futuristika.org/philippe-dijan/", "text": "Televizyon. Herkes onu suçluyor. Tamam kabul ediyorum artık daha az kitap okuyorum. Milyonlarca dolar vererek çektikleri filmlere ufak bir katkım olsun isterim. Bilgisayar. Hareket etmeden alışveriş yapabildikten sonra yağmurda yürümeye ne gerek var? Dün on sekiz saat oyun oynadım. Ekranda patlayan beyinleri görünce tatmin oluyorum. Seksten bile güzel. Uyuşturucu. Asla gerçekleşmeyen düşlerimi unutmama yardım ediyor. Rica etsem biraz açılır mısınız, her an kriz geçirebilirim. Yirmibirinci yüzyıl. Sıradan, tatminsiz, ve bencil. Ben yirmi yıl öncesinde doğmak istemiştim. İnanacak bir şeyler varken, bol paçalı pantalonlar giyip, Jim Morrison konserine gidebiliyorken ve aşk bitse bile kalbimde sızı kalabiliyorken. Geç kaldım. Şimdi hiçbir şey yolunda gitmiyor ve korkarım mutsuzluk alışkanlık yarattı. Sabah kalktım. Gece Sonia'ya kavga ettikten sonra eve gelmiştim. Annemin yanına. Annem kanepede sabah haberlerini izliyor, bir yandan da endişeyle bana bakıyordu. Bir şeyler yemek isteyip istemediğimi sordu, karnımın aç olduğunu söyleyemedim. Aslında bir iki sözcük için kendimi zorladım ama olmadı işte. Annem omlet yapmayı önerdi, tepkisiz kaldım. Midemden beynime ulaşan acil durum çağrısını gizlemek için dışarı çıktım. Annemi yanında açık duran bir şişe Jack Daniel's ile bıraktım. Öğlen çekim arasında telefona elimi uzattım. Altıncı seferde tuşları çevirmeyi başardım. Bir iki uzun sinyal sesinden sonra kapattım. Sonia yanlış bir evde çalan telefon yüzünden sinirlendi. Yeniden uyuyamadı. Beynimdeki kelimelerin dudaklarıma ulaşması için hen üz çok erkendi. Saat dörtte aynada kendime baktım, gülümseyemedim. Bu stresten kurtulmak için iç çamaşırı mankeniyle sevişmeye karar verdim. Arkadaki tuvalette iki kez içine girmeye çalıştım. Onu sevip sevmediğimi sordu. Bazen kadınlara istediklerini vermelisiniz. Ben dürüstüm. Sevmediğimi söyledim. Ağlayarak listesine katılan kadınlardan biri olmak için fazla gururlu olduğunu söyledi. Bazen kadınları anlamanıza imkan yok. Akşam eve geldiğimde Sonia'ya bir açıklama yapmak istedim. Geceyi annemde geçirdiğimi söyleyip gözlerindeki kırmızılığı almak. Onun yerine biraz sokakta dolaştım, köşedeki barda iki bira içtim. Gece Sonia uyuduktan sonra eve döndüm. Bir gün daha bitti. Annemin söylediğine göre babamın gidişiyle başladı bu suskunluk. Bir gün eve geldi. Son kalan eşyalarını topladı, annemle tartıştılar ve arabasına bindi. Terk edildim. Annem mutfak dolabının altına sakladığı şişeleri yukardaki raflara kaldırdı. Ben odama kapanıp saatlerce uyudum. İkimiz de gidenin ardından kendimizce yas tuttuk. Annemin hayatını düzeltmek görevimdi. Onu sızdığı köşebaşlarından ya da adamların evlerinden topladım, Adsız Alkolik toplantılarına götürdüm, yaptığı korkunç erkek seçimlerine rağmen yargılamadan sevdim. Hep serserileri bulurdu. Bir işe yaramayan, pis, suratına baktığınızda yakışıklı bile diyemeyeceğiniz zavallıları. Benim çabalarım hiçbir zaman işe yaramadı. Tahtıravalli gibi gıcırdayan hayatımız unutmak ve hatırlamakla dengelendi. Keşke kendimi daha çok sevebilseydim. Sabahları ıslak vücuduma losyon sürerken, öğleden sonra solaryum salonunda geçirdiğim on dakikada ya da bir kadının bakışlarını üzerimde hissettiğim anlarda. Kibirle baksaydım yanımdan geçenlere. İltifatları kibar bir gülümsemeyle kabul etseydim. Yapamadım. Böylece hayatı ideal kimliğimden çok uzakta yaşadım. On dört yaşındayken seksi, on beşte çaresizliği, on altının sonlarında esrarı keşfettim. Bir iki kez takıldım. Denemek için. Hiçbir şey değişmedi. Çok zeki değildim. Doktor, ressam, müzisyen, bankacı, taş ustası olamayacağıma göre güzelliğimi kullanmam kaçınılmazdı. Bir kadın gibiydi hatlarım; kibar, estetik, cüretkar. Flaşlar, vücudumun en güzel konumunu bulmak için harcanan dakikalar, ve sabır. Üzerime takıp durdukları kıyafetleri düşmeden taşıyan bir askılık görevi görüyordum. Bir ara biblo gibi durmaktan çok sıkılmış olduğum dönemde, jigololuk yapmayı denedim. Altmışlarına dayanmış kadınların bir zamanlar sahip olmuş oldukları pürüssüz vücutlarından nefret ettim. Ben de elimi uzatırdım. Kadınlar her seferinde eski aşklarını, geçmişin adamlarını da taşırlardı yatağa. Ben seksi severdim. Kararları yalnızca bedenimin verdiği sayılı zamanlardan biri. Genellikle on beş dakikadan fazla sürmezdi. Kadın kollarımda uykuya daldığı an kalkıp giderdim. Sabah aynı boşluk hissiyle uyanırdım. Telefon çalardı. Seni seviyorum. Seni şimdiye kadar kimseyi sevmediğim kadar çok seviyorum. Yine öp beni. Keyfim yerinde olduğunda gülümserdim onlara, sonra buzdolabında yiyecek birşeyler aramaya giderdim. Kadınlar hep şöyle bitirirdi monologlarını. Senden nefret ediyorum. Duyuyor musun lanet olası? Senin yüzünden kocamı bıraktığıma inanamıyorum. Güzel, çekingen, ukala, yalnız, seksi olmalarının bir önemi olmazdı böyle zamanlarda. Hepsinin gözlerinde babamın terk ettiği kadını bulurdum. Annemin yanına koşardım. Erkeklerle keyfim yerindeydi. Sekiz arkadaş. Sahip olduklarımın hepsi buydu. Dördü havuzum, ikisi muhteşem güzellikteki karım, diğerleriyse onlara yemek verdiğim için. Bir iki kutu bira, futbol maçı, ve yarış arabaları yeryüzünden yok olmadıkça konuşacak konumuz vardı. Birbirimizi sevmek aklımızın ucundan geçmezdi. Sonia hamile olduğu dönemde hissizleşmeye başladım. Belki ona sahip olmuş olmak canımı sıktı biraz. Çocuk da doğduktan sonra hiçbir yere gidemeyecekti artık. Doğumda aldığı kiloları vermek için rejime başlayacak, spor salonlarında saatler geçirecek ve sonra bebeğini emzirmeye yine eve dönecekti. Sonia artık bir kadın değil, anneydi. Bebeği ağladığında içi parçalanacak, mamasının sıcaklığını en uygun seviyeye getirmek için mutfak saatini kuracak, sütü bozulmasın diye içki içmeyi de kesecekti. Bebek doğduktan sonra eğlence günleri bitecekti. Ama benim biraz daha zamana ihtiyacım vardı. Saçmalamak için birkaç yıl daha. Ondan o gece Odile'i becerdim. Sabaha karşı herkesin dikkati başka şeylere yönelmişken bodrumda işi hallettim. Tutku yoktu, sadece daha vaktim olduğunu kanıtlama ihtiyacı. Kendime, otuz yaşını doldurunca yalnız kalmayacaklarını haykırırcasına önlerine gelen ilk kadınla evlenen bütün adamlara ve Sonia'ya İşte böyle olur. demek istiyordum. Sen durmadan ağlayan bir velet dünyaya getirmek istiyorsan benden bu kadar. Ama Sonia kavga edecek kadar bile yaşayamadı. Aynı gece gaz kaçağı yüzünden patlayan evimizde öldü. Kızımla başbaşa kaldığımda bu yeniliğe hiç de hazırlıklı değildim. Yine de kötü bir baba olmadım. Evet planlarımda bir çocuk büyütmek yoktu ama kaçıp gitmek yerine ondan zevk almayı, annesinin kokusunu özleyen küçük Lili'ye sevgi vermeyi öğrendim. Yine kadınlarla yattım, annemi ziyarete gittim ve artık yaşlanmış bedenimi kaplayan elbiselerle poz vermeye devam ettim. Beni sadece orta yaşlı adamların giyeceği türden ayakkabı, ceket ya da saat çekimleri olduğunda aradılar. Ne yapacağımıı ilk kez Lili aşık olduğunda bilemedim. Yalnız Babalara Tavsiyeler kitabının on yedinci bölümde anlatılanla yaşadığım duygunun ilgisi yoktu. Herşeyden önce söz konusu olan kitaptaki Alice değil, kendi minik kızımdı. Ve daha da önemlisi aşık olduğu, sınıfındaki havalı çocuk yerine evli bir adamdı. Biraz dışarı çıkması için kızımı götürdüğüm partide tanıştığı yaşlı adam. Kıllı ellerinin Lili'ye değdiğini düşünerek çıldırmamak için ona yasaklar, ödüller, duygusal gerilimler yarattım. Lili o herifle görüşmeye, narin bedenini ona sunmaya devam etti. O aşağılık herifin öldüğü güne kadar. Bir partide adamla hesaplaşmak için karşısına dikildiğimde kalp krizi geçirerek kollarıma yığıldı. Yavrusunu korumak için vahşileşen bir kaplan gibi hissettim kendimi. Yanlış adamdım. Kadınların uzağına gidemeyeceği, bir kez sevişmenin sonrasında ruhuna da sahip olmak için savaşacakları, yalnızlık konusunda oldukça kararlı, göçebe ruh. Kızımın ya da annemin de benim gibi sersemleri seçmesi kaçınılmazdı. Bunu onlara ben öğretmiştim, üstelik ölmeye de hiç niyetim yoktu. Basit yaşamlar sürdüremediğimiz için sıradan olduk. Pek çok baba gibi kızımla olan ilişkim kötüye gitti. Kapılar çarptı, keşkeyle başlayan ve annesinin ölmemesini dileyerek sonlanan cümleler çoğaldı. Eve geliş saatleri benim koyduğum kurallara göre değil, Lili'nin keyfine göre hareket etti. İdare etmeyi öğrendim, sessiz kalmayı, dayanamadığım anlarda Odile, Carole, Jane ya da Suzette'le sevişmeyi, annemle beraber açtığımız kitapçıda rafları düzenlemeyi, müşterilere gülümsemeyi. Kısa süre için de olsa hayatın günlük işleri bana sorunları unutturdu. Lili'ye Lilian diye seslenmekten duyduğum rahatsızlığı saklamak için mümkün olduğunca az konuştum. Zaten var olmayan ortak yaşantımız zarar görmedi. Aynı evin içinde yaşamaya devam ettik. Gerçeği söylemek gerekirse hayatıma giren her kadını sevdim. Belki de sorun burdaydı. Hiçbirini birinden daha çok değil. Hepsi başka bir şekilde mutlu etti beni. Birinin sıkıntısını diğeri aldı. Karım öldükten, annem Vincent'e aşıkken ya da Lili beni terk ettiğimde yalnız hissetmedim. Bir bira açtım, pencerenin kenarına oturdum. Başım dönmeye başladığında dördüncü şişedeydim."}
{"url": "https://futuristika.org/pi-artworks-galatasaray-toz-ve-telas/", "text": "Turan Aksoy'un yeni sergisi, farklı mekanlar üzerinden zamanımızı anlamaya çalışan dört ayrı grup yerleştirmeden meydana geliyor. Sergi, özellikle odaklanılan kavramlardan da anlaşılacağı üzere, seçilmiş kimi mekanlardan yola çıkarak, zamanımızı arzu-tutku, mutluluk, özgürlük ve ahlak-vicdan gibi kavramlar üzerinden anlamaya ve onlar üzerine yeniden düşünmeye çalışan resim, fotoğraf ve üç boyutlu işlerden oluşuyor. Bu çalışmalarda ele alınan kavramların günümüzde neye, nelere karşılık geldikleri ve birbiriyle olan ilişkisi çok yönlü olarak ele alınıyor. Böylesi bir ilişkilendirme, gündelik hayatta birbiriyle ilişkisiz duran farklı görünüşleri, kolayca ayırt edilemeyen tekinsiz bağıntıları ve içsel gerilimini bir diğerine kaydıran fragmanların farklı bir okumaya tabi tutulmasını gereksinmekte. Dolayısıyla zamanımızın ruhunu, kişisel deneyimlerden kalkarak, bu deneyim halkalarını birbirine tutuşturan bir kavram zinciri olarak yorumlayan işler bunlar. Aksoy, öznel deneyimlerinden hareketle kolektif bir bilinç alanı yaratmaya çalışıyor bu sergisinde."}
{"url": "https://futuristika.org/pi-artworks-galeri-12-turan-aksoy-isilti-sey/", "text": "Turan Aksoy'un Işıltılı Şey isimli sergisi 23 Mart'ta Pi Artworks Galeri 1&2'de açıldı. 22 Nisan'a kadar sürecek olan sergi, sanatçının 2008-2009 yıllarında üzerinde düşündüğü konu ve kavramları, bunların sonuçları olan çalışmaları toplu olarak görme fırsatı sunuyor. Sergi üç başlık altında toplanabilir; Kaotik ama Steril, şimdiki zaman tanımlamaları niteliğinde günümüz politikaları, sorunları ve yaşantılarına yönelmiş, 2007'de sergilediği ünitelerden sonra, sanatçının yaptığı ikinci grup üç boyutlu işlerden oluşuyor. Sermayenin küreselleşebilmesi gibi siyasi, iklim değişiklikleri nedeniyle doğa ve tüketim-tasarım kültürüyle sunulan ışıltılı ve steril görüntülerin karşıtlığı üzerinden üretilmiş absürd ve yer yer gerçeküstü özellikler gösteren imgeler. Sergiye de ismini veren Işıltılı Şey başlığı altında ise aşkın-lık, evcil-lik, ideal-lik, mahrem-lik, ölüm, mantık-lılık, tutuk-luk, konfor, olasılık ve arsız-lık gibi kavramlar üzerinden aşk irdeleyen, tarif etmeye çalışan bir gurup resim bulunuyor. Son olarak da özlem, şiddet, aldatma gibi günlük yaşamın kaçınılmaz konuları üzerine performatik nitelikli konuşmalardan oluşan video çalışmaları bulunuyor. Turan Aksoy bu çalışmaların altında yatan düşünceleri okumayı, görsel referanslarını algılamayı kolaylaştırmak için eski işlerinden eskizlerinden oluşan bir grup çalışmasını sunuyor. 1965 yılında Erzincan doğumlu olan sanatçı Gazi Üniversitesi Resim Bölümü'nü bitirdikten sonra İngiltere Central University'de yüksek lisans ve doktorasını tamamlamıştır. İstanbul'da yaşayan sanatçı 1997 yılından bugüne çeşitli üniversitelerde öğretim görevliliği yapmaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/pi-artworks-tophane-cinar-eslek-bir-de/", "text": "Resim ve fotoğraf işlerinin yanısıra bir video çalışmasını da içeren sergisinde Çınar Eslek, üreme ve çürüme gibi iki karşıt durumdan yola çıkıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/pic-pop/", "text": "İlk kez 2001 yılında telaffuz edilen Bastard pop/Piç pop en basit tanımıyla şarkıların birbiriyle harmanlamasından elde edilen sahipsiz şarkılara gönderme yapıyordu. İlk örneklerinden sayabileceğimiz 1999 tarihli Eminem albümü The Slim Shady'deki My name is isimli şarkıdaki a capella vokaller AC/DC Back in Black, Vanilla Ice Ice Ice Baby ve The Smiths This Charming Man gibi bir çok başka sanatçının şarkısından alıntılarla söyleniyordu. Wavelab, Soundforge, WavePad ve Cool Edit Pro gibi evde müzik yapma imkanı veren, müzik editlemeyi mümkün kılan yazılımlar sayesinde, piç pop yayıldı ve bir nevi, modern zamanların Kendin yap/Do it yourself akımının yolunu açtı. DJ'ler çağıydı ve sayısız dj'den sayısız bastard pop ya da daha yaygın kullanımıyla Mash up parçalar ortaya çıktı. Remiks, bootleg, glitch pop gibi alt türleri olsa da, kökleri Franz Zappa'nın sahne doğaçlamalarına ya da William S. Burroughs un kes yapıştır çalışmalarına dayanan piç pop, sahipsiz müzik adına olumlu bir hamledir."}
{"url": "https://futuristika.org/pier-paolo-pasolini-120-ve-futbol/", "text": "En güzel fotoğrafları sokakta top teperken. San Lorenzo sokaklarında beraber duvarda paslaştıkları arkadaşlarını ziyaret eden Fütüristika alt birimleri mevcut. Bir lokantanın köşesinde, Pasolini'nin futbol oynarken gülümsemesini tasvir eden yaşlı adamların torunlarının tercümesinden, coşkulu pası almışlardır. Gran tuvalet giyinmiş Pasolini, deri ayakkabıları, kolalı gömleğiyle topun ardından koşar, kıravatı ve ceketinin altından gözüken yeleğiyle, topu kontrol eder, sahaya nasıl ayak basacağını bilir, yumrukları sıkılı, kollarını koşarken açar, dengesini bulmaya çalışan bir kuşun kanatlarını açması gibi, topu alır, gözleri pas atacak arkadaşlarını aramaktadır, bunca fotoğrafına bakınca, en çok odaklandığı ve kendisini verdiği an, futbol oynadığı andır. Prati di Caprara'da futbol oynadığım o ikindi vakitlerinde, hep sağ kanattaydım, hiç kuşkusuz hayatımın en güzel günleriydi. Bologna, ah Bologna o dönem tarihinin en güçlü dönemini yaşıyordu. Futbol işaretler oyunu, dili bu. Yazılı dil ile karşılaştırılacak olursa dahi, mükemmelliğe en yakın dil denebilecek özellikleri var. İşin aslı, futbolun dilini oluşturan 'kelimeler', yazılı dilin kelimeleri gibi yapılanıdırılmıştır. Yazılı dil, sesbirimlerinin sonsuz kombinasyonlarından oluşur, İtalyanca'da mesela, alfabedeki 21 harfin çeşitlemeleri gibi. O zaman, yazılan ya da konuşulan dilin en küçük parçası sesbirim ise, futbolun dilinin temel biriminin keyfini yaşamak istemiyor muyuz? Topa vurmak için ayağını kullandığı birisi de bu durumda futbolun sesbirimidir, keyfini çıkaracaksak. Böylece, sesbirimlerin sonsuz kombinasyonu futbol kelimelerini ve gerçek sözdizimsel kurallarla yapılandırılmış futbol kelimeleri ise konuşmayı oluşturuyor. Futbolun sesbirimleri yirmi iki adet, futbol kelimeleri ise sonsuz, çünkü bu birimlerin sonsuz kombinasyonu var, sözdizimi oyunda belirleniyor, ki kendisi hakiki bir konuşma haline geliyor. Dilin anahtarı oyuncular, bizler, tribünlerde, şifre çözücüleriz: Kodları paylaşıyoruz. Futbolun kodunu bilmeyen biri, onun kelimelerini de, konuşulan dilin anlamını yakalayamaz."}
{"url": "https://futuristika.org/pierre-henry-gayrikisisel-ve-zahiri/", "text": "Fransız elektronik müzik bestecisi Pierre Henry, edebi metinlere doğaçlama beste yapmak gibi bir işin peşinde on yıllardır. Jules Verne, Victor Hugo, Lautreamont, Antonin Artaud, bestecinin temas ettiği yazarlar, şairler. Bizim ulaştığımız 1959 tarihli kayıt ise, Küçük Prens'in yazarı Antoine de Saint Exupery hakkındaki radyo oyununa Henry tarafından yapılan ses müdahaleleri, bir nevi oyuna sesi damardan verme eylemi. Bir elektronik müzik kahini. Ses üzerine sözü, yaratılmış kelimeler üzerine sesi var. Sanatsal değil ticari bir olaydı. Michel Colombier ile La Messe Pour Le Temps Present ve Les Jerks Electroniques albümlerinin başarısı, editörüm Philips'e İngiliz bir grupla tematik albüm yapmanın iyi bir fikir olduğu izlenimi verdi. Bu tür bir durum pek umurumda değil. Çünkü müziğim asla gerçek anlamıyla elektronik olmadı. Benim müziğim kayıt için, elektro-akustik bir müzik. Bir yaratıcı asla çabuk gelecek başarı peşinde koşmaz. O alanda süre giden bir meraka ayıracak vaktim yok. kendi formüllerime ve sistemime sıkı sıkı sarılıyorum. Ayrıca bu müziğin giderek daha kirlendiğin düşünüyorum. Radyoda, sinemada, reklamlarda tamamen saygısızca yer alıyor. Şu anda sadece bir tek ses var bana kalırsa. Her yerde aynı sesi duyuyoruz. Standartlaştırılmış bir ses. Dijital olarak üretilmiş bir ses. Hepsi aynı sese çıkıyor, ki yüzyıl sonunda bu oldukça acı verici bir durum. Konserlerimde büyük kitlelerin takdiriyle karşılaştım. Çalışmalarımdan kesitler sunduğum her yerde dinleyiciden çabuk tepki aldığıma inanıyorum. Ancak kayıtların yayınlanmasıyla birlikte dinleyici reaksiyonu oldukça az oluyor. Dediğiniz gibi... bu yeni yapılar, dediğini sistem, atı arabanın arkasına koşmak gibi. Tabi ki belirli bir yönde toparlanmalı, sade bir fikirle... Aklında belirli bir yapı, bir form olmalı. Ancak bu form temaya, işin karakterine ve tabi ki malzemeye göre değişiklik gösterebilir. Daha çok bir ifade. Çağdaş dijital ses oldukça gerçekçi, ancak bir yandan oldukça gayrikişisel. Bir kelime değil de bir atom, neredeyse zahiri. Kelimeler birleşince ifadeleri, söz öbeklerini oluşturuyor. Söz öbekleri ise benim tarafımdan birleştiriliyor. Bu gelişmelerin hayal gücünün müzikal ve sessel olarak artışı olacağını söylemiştim. Çünkü elektroniği CD ROM ya da tüm iletişim teknikleriyle giydirmeye inanıyorum. bence bu macera müzikte çarpıtılmış sesle birlikte geri dönecek. Üzücü tabi, çünkü, örneğin, çok yaratıcı zekaya sahip insanlar gösteri dünyasında eritilecek. Synthesizer'larla dolup taşacaklar. Şimdi, müzikal bir yaşama ulaşacağımıza dair güçlü bir inancım var. Filmlerle acousmatic kavramı arasında bir ilişki görmüyorum. Bence sinema yaşamı, ritmi hayal etme yoludur. Acousmatic ise yaşamı değiştirme yoludur. Sinemayla, perdede gösterilen filmleri karıştırmamak lazım. Konser, sanatsal bir performanstır. Konser çalışması evde dinleme için tekrar kaydedilip editlenebilir. Ev için bir versiyon yaptığımda, o versiyon daha yakın bir dinleme durumunu amaçlar. Ama daha yoğun ve zengin olmalıdır. Her iki durum ya da versiyon da ilginçtir. Pierre Henry hiç okula gitmedi. Öğretmenleri evine geldi. hastalığı nedeniyle hiç durmadan jimnastik hareketleri yapmak zorunda olmasının, kendisinde oluşan güçlü ritm duygusuna etki ettiği düşünülür. Bu dönemde piyano ve perküsyon çalışır. Sinema tutkunudur. Haftada iki üç kez sinemaya gider. Fernand Leger'in Le Ballet Mecanique isimli çalışması, işitsellik ve görsellik arasında kurduğu bağ ile favorisidir. 1950-1970 arasında elektroakustik müzik bestecisi olarak çeşitli çalışmalar yapar, ilgi görür. Filmlere ve reklamlara özel çalışmalar yapar. 1970'li yıllardan itibaren kendisine yönelik ilgi azalsa da Henry bildiğinden şaşmaz. Hatta punk-rock ile anarşist temalara gönderme yapan çalışmalara yönelir. Çalışmaları iyice yeraltına çekilir. 1989 yılında Batı Almanya radyosunda her biri 180 dakika olan üç bölümlük Proust temalı radyo tiyatrosu çalışması A La Recherche... yayımlanır."}
{"url": "https://futuristika.org/pilevneli-project-bora-akinciturk-kibarca-reddedildi/", "text": "Pilevneli Project Bora Akıncıtürk'ün yer aldığı yeni projesinde Karaköy Külah Fabrikası'nı bir pop-up sanat alanına dönüştürüyor. Kibarca Reddedildi isimli proje sanatçının resim işlerine bir giriş olmanın ötesinde heykel çalışmalarına da yer veriyor. Bundan önce Pilevneli Project'te gerçekleştirilen ve 10 genç sanatçının yer aldığı 'İsimsiz' başlıklı karma projeye beş bronz heykelle katılan Akıncıtürk, bu kişisel projesinde ahşap, polyester ve bronz gibi farklı materyallerden yapılmış heykelerini izleyiciye sunuyor. Bora Akıncıtürk heykellerini oluştururken objelerle çalışmaktadır. Kolaja benzeyen heykelleri karmaşık şekilde eklemlenerek organik bir yapı teşkil eden objelerden oluşur. Bu şekilde, heykellerin radikal estetiği ve kavramsal yaklaşımları, resimler ile kavramsal olduğu kadar görsel benzerlikleri de göstermektedir. Gerçekliğin parçalanmış yansımaları olan işleri heterojen ve çoğulcu bir anti-estetik ile kurgulanmıştır. Bora Akıncıtürk şu anda üzerinde çalıştığı işlerinde sokak sanatından realist resme kadar birçok stili birleştirerek çoğulcu bir şekilde heterojen bölümleri birbirine eklemlemektedir. Bilinçli olarak akademik standartları işlerinin dışında bırakarak olağanla savaşıyor ve resmi sanat dünyasının hegemonyasından kaçıyor. Bu bakımdan Akıncıtürk, sağduyuya karşı duran, sanatın elitist olduğu görüşüne inanmayarak işlerinden deneyim, eğlence ve tatmin elde etmek isteyen bir asidir. Sergi isminin ironik bir açıklaması da Akıncıtürk'ün işlerinin galeriler tarafından reddedilmesidir; sanat dünyasının bu reddinin nedeni Akıncıtürk'ün alternatif estetiği, alışılagelenin dışındaki sanat anlayışı ve sanatçı olarak kariyerini nasıl geliştireceği hakkında fikirlerinin sıradışı olmasıdır. Bora Akıncıtürk, Yeditepe Üniversitesi Grafik Tasarım bölümünden mezun olduktan sonra yüksek lisans eğitimini Middlesex Üniversitesi'nde Güzel Sanatlar alanında tamamlamıştır. Kibarca Reddedildi 19 Temmuz 04 Ağustos 2012 tarihleri arasında Külah Fabrikası'nda izlenebilir. Külah Fabrikası Adres: Mumhane Cad. Murakıp Sok."}
{"url": "https://futuristika.org/pilevneli-project-tayfun-serttas-bazan/", "text": "Pilevneli Project, Kasım ayında kendi kuşağının en dikkat çeken isimlerinden Tayfun Serttaş'ı ağırlıyor. Serttaş'ın bir seneye dağılan hazırlık süreci sonunda Pilevneli Project için özel olarak ürettiği BAZAN isimli proje, sanatçının kamuoyu tarafından ilgiyle takip edilen mevcut pratiklerinden ayrı bir alanda konumlanıyor. Türk edebiyatına yön veren farklı yazarlar tarafından sıklıkla kullanılan bir lirik anomali olarak BAZAN, görselleştirilerek, bu iki yakın uzak disiplin arasındaki görünmez ilişki araştırılıyor. disiplinlerinin modern sürekliliğini betimleyen spekülatif bir aktöre dönüşüyor. entelektüel önermelerin de sorunsallaştırdığı eleştirel bir bütünlük içerisinden bireyselliğe imkan tanıyor. Video, enstalasyon, resim, kolaj, fotoğraf ve heykel gibi farklı araçların iç içe geçmesi üzerine kurgulan sergi, pratiğine yansıma yansıtılmama kriterlerini sorunsallaştırıyor. Middle East Airlines ArtSumer, İstanbul (2012), Foto Galatasaray, SALT Galata, İstanbul (2011), ReMap 3, Galeri Non, İstanbul (2009) yer almaktadır. Seçilmiş grup sergileri arasında 3. Selanik Bienali, Teloglion Museum, ENSBA Ecole nationale superieure des Beaux Arts, Paris, Fransa (2010) yer almaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/pinar-ogunc/", "text": "Otoriteyle münasebetini hiç çırpınmadan yekten biat üzerine kurmuş bizimki gibi kültürlerde, sivilin elindeki en büyük güç olan itaatsizlik de itinayla 'öcüleştirilir'. Her tür karşı çıkışı bir tehdit olarak gördüğünden itaat mekanizmasının en büyük gayreti sivili ufalamak, acz duygusu zerk etmek üzerinedir. Bir itirazı olanda dahi 'benim etim ne, budum ne hissi' uyandırır en azından. Sivil itaatsizliği şahane biçimde 'Acil toplumsal hedefler uğruna yasaların bilinçli ve hedeflenmiş ihlali' olarak özetleyen Howard Zinn'in 'sivile' güç veren bir sorun tarifi var. Sivilin kendini hatırlatmadığı rejimlerde gidişat otoriterliğe doğrudur ne yazık ki."}
{"url": "https://futuristika.org/pippa-icin-dus-yola/", "text": "Sırt Çantamı Alıp Yollara Düşmek İstiyorum-DÜŞ YOLA, 11-12 Nisan 2009 tarihlerinde sırt çantasını alıp yollara düşen birçok insan için büyük önem ifade eden Pippa Bacca anısına İstanbul'dan Gebze'ye yürüyor. 11 Nisan 2009 Cumartesi günü başlayacak olan yürüyüş, aynı gün akşamında ve ertesi gün Pippa Bacca'nın cansız bedeninin bulunduğu gün olan 12 Nisan 2009 Pazar günü, yine cansız bedeninin bulunduğu yer olan Gebze Ballıkayalar'da yapılacak kamp ile son bulacak. Geçtiğimiz yıl İtalya'dan başlayarak otostop ile yapmış olduğu barış yolculuğu sırasında Gebze yakınlarında öldürülen Pippa Bacca için düzenlenen bu yürüyüşün hiçbir siyasi kuruluş, düşünce ve kurum ile ilgisi bulunmamakla birlikte yürüyüş esnasında beyazlar giyilerek yürünecek ve de hiçbir slogan atılmadan ve pankart açılmadan sessiz bir şekilde yürünecektir. Aynı zamanda bir sosyal sorumluluk olarak da gördüğümüz bu önemli, sessiz yürüyüşümüze herkesi bekliyoruz. Duyan, duyarlı herkes, hassasiyetlerini en sessiz, en mağrur tavırlarıyla, sessizce yürüyerek, Pippa'nın şahsında tüm dünyaya, bembeyaz haykıracak. Hayatı seven, insanı seven, sessiz çoğunluk bizle olacak. Bu bir eylem değildir, bu bir duruştur. Herkes kendi sessizliğini alıp gelecek ve sadece yürüyecek. Kimseye bir mesaj verme derdi ve endişesi içinde değiliz, olmayacağız. Zaten sağırlar, i körler bizi görmeyecekler. Fark etmek, fark ettirmek, görmek, duymak dileği ve temennisiyle. Barış dışında hiçbir görüşe hizmet etmeyecek bu faaliyet insana insan olduğu için değer verenlerin eylemidir. Esas olan tüm kalabalıklığıyla yalnız, bireysel bir eylem olmasıdır ve tek amacı aklımızın evine doğru yürümektir. Bu olay haberlere yansıdığı ilk gün aklımıza gelen ilk şey Pippa Bacca'yı özel yapan neydi sorusu olmuştu, çünkü onun başına gelenler barış elçisi olduğu için değil maalesef bu ülkeden hasbel kader geçen bir KADIN olduğu içindi, ve bizim ülkemizde kadınların en az %70'inin yaşadığı duygusal, fiziksel veya cinsel şiddet olaylarının en kötüsüyle sonuçlananlarına bir örnekti. Biz onun duruşuna saygı duyuyoruz. Barış Elçisi olabilecek birikim ve cesarete sahip olması ve bir kadın olarak bize göre dünyadaki yanlışlara ve barışsızlığa meydan okuyuşuna saygı duyuyoruz. 2007 yılının ekim ayında Ali Furkan Oğuz tarafından facebook. com isimli sitede kurulan ve Çanakkale merkezli olan DÜŞ YOLA grubu, yaklaşık 1,5 yılda bugün itibariyle Türkiye ve de dünyanın çeşitli ülkelerinden sırt çantasını alıp yollara düşmek isteyen 7.000'i aşkın macera severi bir araya toplamıştır. 30'u aşkın şehir ve bölge sorumlusu ile hiçbir siyasi amaç, topluluk, kuruluş ya da görüş ile bağlantısı olmayan ve de hiçbir ticari amacı olmayan DÜŞ YOLA, aynı düşünceye sahip, sırt çantasını alıp yollara düşmek isteyen alabildiğine kuralsızca ve plansızca bu davranışı gerçekleştirmek isteyen insanların bilinçaltını harekete geçirmek, barışın hakim olduğu bir dünya için çaba sarfetmektir. DÜŞ YOLA bu amaç doğrultusunda kurulduğu günden itibaren doğa yürüyüşleri, doğa sporları, sosyal sorumluluk gibi birçok alanda ismine uygun ve adına yakışır etkinlikler düzenlemektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/plath-ve-sirca-fanus/", "text": "Şairin dergi editörlüğü, New York'taki hip çevrenin ilişkilerinden tiksintisi, yayımladıığı tek romanı The Bell Jar'da da yer bulur. Roman, 1953 yılının ocak ayında İngiltere'de Victoria Lucas takma adıyla yayımlanır. Romanın ABD'de yayımlanması 1971 yılında gerçekleşecektir. Bunun en büyük nedeni şairin annesi Aurelia Plath'in kitapta aileleri hakkında yazılanlardan utanç duymasıdır. Plath'in romanı takma isimle yayımlama isteği ise, kitaba karşı çıkan kocası ve annesinin baskısı değil, romanının yazınsal değerinden emin olmamasıydı. Sırça Fanus yayımlandığında, ilk eleştiriler oldukça olumluydu. Kitap yayımlanalı bir ay olmuşken, Plath kendini öldürdü. Plath 11 Şubat 1953 tarihinde hayatına son verdiğinde, yapıtları yayımlanmış bir şair ve tanınan bir şairin karısı olmasına rağmen, arkasından ne edebiyat yayınlarında ne de diğer dergi ve ve gazetelerde tek satır hatıra yazısı yayımlanmadı. Sanki şair hiç var olmamıştı. Sadece bir ABD gazetesinde resmi adıyla diye küçük bir haber çıktı."}
{"url": "https://futuristika.org/poe-okumalari/", "text": "Stanley Kubrick'in 1962 yapımı Lolita'sında da oynamış olan ABD'li aktör James Mason sıkı bir Edgar Allan Poe hayranıydı. Filmde Poe göndermeleri de yaygındır. Mason'ın oynadığı karakter Humbert Humbert'in tekrarlı ismi Poe'nun ünlü William Wilson öyküsüne göndermedir. Humbert Humbert'in ilk aşkı Annabel Leigh de tabi Poe'nun şiiri Annabel Lee'ye selam çakmaktadır. Kitapta da, herkesin bildiği gibi, tıpkı Poe'nun Virginia'ya aşkı gibi, yaşça çok küçük bir kıza olan aşk anlatılır. Nabokov kitabı aslında Annabel Lee şiirindeki dizeye göre The Kingdom By The Sea/Denizin yanındaki krallık olarak adlandırmayı düşünmüştü. James Mason ise, Poe hayranlığına uygun olarak, gayet tekinsiz bir ses tonuyla, bir radyo programı için Poe'nun üç yapıtını okur... Bu plağın kapağının ayrıntılı görseline buradan bakılabilir. William Burroughs da, 1995 yapımı bir vidyo oyununda, Edgar Allan Poe'nun The Mask of the Red Death/Kızıl ölümün maskesi isimli öyküsünü davudi bir sesle okumuştu. Oyun da, Poe öykülerinden bir kolaj gibi oluşturulmuştu."}
{"url": "https://futuristika.org/poe-oyuncaklari/", "text": "Bir sanal dükkanda gördüğümüz Edgar Allan Poe action man pek şıkmış. Ayrıca Poe'nın bir oyuncak bebeğinin de bulunduğu bu dükkanda, minik Edgar'ın, tekinsiz bir evde, etraftan gelen seslerle irkildiği, iç sanrılarının çizgi roman tadında anlatıldığı flash animasyon da mevcut. Spoiler gibi olmasın, Poe aradığı huzuru oyuncağında bulduğunu sanıyor. Öte yandan, her evde her masanın üzerinde durması gerektiğine inandığımız bir kağıt bebek Poe var. Buradaki taslağı indirip gerekli kes biç işlemlerini yaparsanız, Bay Edgar sizin de masanızın üzerinden, gecenin karanlığından gelen bir sesle irkilebilir ve gözlerinizin içine, hüzünle bakmayı sürdürebilir. Bir daha asla!"}
{"url": "https://futuristika.org/poedat/", "text": "Poedat Kolektifi tarafından düzenlenen Poedat Konferansı 2015, bilginin erişilebilir ve yaratıcı bir biçimde yaygınlaştırılması ve toplumsal bir işlev tutması için çabalar. Konferans, disiplinlerarası konulara duyarlılığı olan gençlerin bir araya gelerek oluşturduğu bir paylaşım kültürünü amaçlar. Studio-X Istanbul, 4-6 Aralık 2015'te gerçekleştirilecek olan konferansın ev sahibi olarak kolektife destek vermektedir. Poedat Konferansı 2015, felsefeden sosyolojiye, psikolojiden antropolojiye, mimarlıktan ekolojiye, edebiyattan kültürel çalışmalara değişik alanların iç içe geçişini temsil eder. Konferans, öncelikli olarak üniversite öğrencilerinin, genç bağımsız araştırmacıların ve yakın kuşaktan meraklıların katılımını arasa da, herkese açıktır. Konferansın toplumsal katkıyı en yüksek seviyeye çıkartabilmesi ve farklı kitlelerle etkileşime geçebilmesi için yan etkinlikler düzenlenecek, alternatif çalışmalar gerçekleştiren kişilere ve topluluklara çağrı gönderilecek, katılımcıların odağa alındığı buluşmalar hazırlanacak, sosyal medya kamusal bilgi merkezine dönüştürülecek ve İstanbullu olmayan katılımcılar İstanbullu katılımcılar tarafından ağırlanarak kültürel bir birliktelik sağlanacaktır. Özgürlüğünü bağımsızlığında bulan konferans, esnek bir enerji, hareket ve karşılaşma alanı olarak da öngörülmektedir. - Bilincin ve dilin ontolojik çerçevesinde varlık-hiçlik, özne-nesne, benlik-öteki - Teoriden pratiğe etik: Kesişmeler, tartışmalar, çatışmalar - Sanat felsefesinin dönemsel değişimleriyle yaratıcılık, üretim, imge - Kentler yeniden tasarlanırken kamusal alanın saptanması, yerinden etme politikaları ve göç stratejileri - Devletlerin, yasaların ve iktidarların askıya alındığı pratikler, bölgeler, komünler, işgaller, direnişler - Duygunun antropolojisi: Haz, melankoli, şiddet - Bedensellik, cinsiyet, feminist dalgalar, LGBTİ araştırmaları, kuir - Canlıyı, bitkiyi, hayvanı, insanı tanımlarken hak ve ekoloji - Edebiyatın psikolojisi: Metin incelemeleri - Şirketleşen üniversiteyi ve çözülen sosyal bilimleri kurtarmak"}
{"url": "https://futuristika.org/poenun-kara-mizahi-aslanlasma/", "text": "Edgar Allan Poe her ne kadar öyküleriyle gotik edebiyat, korku edebiyatı ya da polisiye edebiyat içine, şiirleriyle de romantik şiir akımına dahil ediliyor olsa da, yapıtlarında arka planda gezinen kara mizah, dikkatli okurlar tarafından fark edilebilir. Özellikle Aslanlaşma isimli öyküsü, bu anlayışının doruğa çıktığı çalışmasıdır. 1835 Mayıs ayında yayınlanan öyküde, Poe satir anlatımla, toplumdan farklı olmanın kibirli güzelliğinin yanında, iktidar odaklarına da gönderme yapar. Soylular, zenginler, düşesler ve dükler arasında, öykünün kahramanı bir masal dünyasındaki gibi eşsizdir. Ancak tüm bu güzellik ve şöhret, kahramanın farklı olmasına neden olan, toplumsal normali yok edince bir anda çöküverir."}
{"url": "https://futuristika.org/poenun-korkunc-ekonomisi/", "text": "Oysa konu, Poe'nun tüm hayatını, kitaplarını etkileyen ekonomi olduğunda ise, Poe'nun her ayrıntıyı kurgulayan tavırdan gayet uzak olduğunu görürürüz. Poe, ilk şiirlerini yazmaya çalıştığı dönemde, ilk karalama kağıtlarının üzerinde, babası Allan'ın borç hesaplaması yaptığı toplamalar, çıkarmalar da bulunuyordu. Poe, yazar olarak verimli dönemini yaşayacakken, 1819 ve 1837 ekonomik krizlerinin de etkisiyle, hep borç içinde yaşadı. Öldüğü 1849 yılı için de, Açlığın 1840'ları derlerdi. Gerçekten çok ihtiyacım var. Dün sabahtan beri bir şey yemedim. Gidecek yerim de yok. Sokaklarda dolanıyorum. Allan yine oralı olmaz. Poe çözüm olarak, orduya yazılır ve iki yıl boyunca Edgar A. Perry takma adıyla orduda yer alır. Poe'nun banka hesabı olmadı, diye biliniyor. En azından üvey babasının ölümü sonrasında Maria Clemm'in evine sığındığında durum böyleydi. Baltimore kütüphanelerine dadanıp, deliler gibi kitap okuyordu. Ona göre, sermayesi beyniydi. Sadece tüm belgeleri tutan değil, onları aynı zamanda ortak bir kazançla koruyan zekalar vardır. diye yazmıştı. Ancak, dahi beynini şaşırtan bir gelişmeyle, karşısına hızlı çözüm bulması gereken bir durum çıktı. İlk şiir kitabı nihayet yayınlandığında -ki yayıncı, kitabı, zarar ederse bunu Poe'nun karşılaması şartıyla basmıştır- eline geçen para kocaman bir hiçti. Sıfır. Poe'nun en büyük yalanlarından biri de, bir mektubunda söylediği Her zaman doğruyu söyleme bağımlılılığım var. yalanıdır. Poe ilk öyküsünü yayınladığında, doğru düzgün ilk parasını da kazanır: 50 dolar. Baltimore dergisinin editörü Poe'yu bulduğunda açlıktan ölmek üzere olduğunu anlatır çevresine. Poe'nun yayınlanan ikinci öyküsü Berenice'de, ölü kızın sevgilisi onu mezarından çıkarırken, yazarı olan Poe, gerçek hayatta, gerçekten açlık çekmektedir. Üvey babası John Allan, 1834'deki ölümünden yıllar önce, kendisinden 18 yaş küçük bir kadınla evlenip çocuk yapınca, zaten Poe ile görüşmeyi tamamen kesmiştir. Zengin bir adam olarak ölen Allan, karısı ve üç çocuğuna bol para ve o zaman için önemli bir sermaye sayılan 230 köle bırakırken, Poe'ye tek kuruş bırakmamıştır. Poe, ölümünden bir yıl önce, yaşamını, kara bir romantizm, sefillik olarak nitelemişti. Ekonomi çökmüş, ABD'de işsizlik artmıştı. İnsanlar, yazı çizi işlerine, kültüre pek önem vermiyordu. 200. doğum yılında, 2009'da, bir Poe laneti gibi, bu sefer sadece ABD değil, tüm dünya ekonomik sıkıntı, eşitsizlik ve adaletsiz gelir dağılımıyla cebelleşiyordu. İnsanlar yine umutsuzdu. Evlat edinildiği Allan ailesi de bir dönem oldukça borca girmişti. Poe'nun ilk şiirlerini o dönemlerde yazmaya başladığı söylenir. Askeri okuldan atılmasının ardından da Allan ailesinden maddi destek görmeyen Poe, Baltimore'a yerleşir. Orada yazıları, öyküleri ve şiirleri dergilerde yayınlanmaya başlamıştır ancak dergi editörleri parasını vermez. Onlara sayısız mektup yazar, ancak parasını yine de alamaz. Poe o dönemde bu editörler için haklı olarak ağzını bozar, parasını iyice alamaz duruma düşer. Poe, Southern Literary Messenger isimli bir dergiye editör olarak işe alındığında ayda altmış dolar alıyordu ki, bu rakama bayram etmişti. Poe mükemmel bir yazar ve mükemmel bir yalancıydı. Kuzeni Virginia 13, kendisi 27 yaşındayken, kendisinin 21 yaşına olduğunu söylüyordu, hatta Annabel Lee'de kendisine de çocuk diyordu! Messenger isimli dergide sadece 16 ay çalıştı. Derginin satışı 700 iken 5500'e çıkmıştı. Ancak son yıllarda bir Poe araştırmacısı olan Terence Whalen'ın ortaya çıkardığı gibi, bu da bir yalandı. Dergi Poe geldiğinde 3.000 abonesi varken, Poe bıraktığında abone sayısı 1.800'dü. Hiçbir zaman kalabalıkların adamı olamayan Poe için şaşırtıcı olmayan bir sonuç. Poe'nun dergi tirajında çarpık rakamlar vermesinin en önemli nedeni ise, zamanının ekonomik krizi ve o dönem oldukça dar olan yayıncılık sektöründe kariyer yapabilme şansını azaltmak istememesiydi. Messenger yayıncısıyla tartışıp ayrılan Poe, haftalık The New Yorker'da çalışmak üzere New York'a taşındığında ise, 2008'dekine oldukça benzeyen 1837'deki banka kriziyle karşılaştı. Şehir neredeyse tamamen işsizdi. Romanı Arthur Gordon Pym'ın Maceraları başarısız olunca Philadelphia'ya taşındı ve ekonomik krizin etkisinin sürdüğü yedi yıl boyunca orada şiir ve kısa öykü yazarak zaman geçirdi. Ancak elde edebildiği, Burton's Gentleman's Magazine dergisinde yardımcı editörlük oldu. Burton'ın dergisinde, dergilerin kalitesinin katılımcı yazarların kalitesiyle artıp, yayınların yaşamlarını sürdürebileceklerini yazarken, yine dönemin ekonomik krizinin etkisiyle yaşam savaşı vermeye başlayan dergilerin zorlanması sonucunda, yazarlara Bay Burton'un artık katılımcılara, ülkedeki her yayıncı gibi, para ödeyemeyeceğini aktaran mektupları yazmak da, ne yazık ki editör Poe'ya düşmüştü. Çok geçmeden, 1840 yılında, devamlı içip Burton ile kavga eden Poe, bu dergiden de kovuldu. Poe, yakın bir arkadaşından bin dolar istedi. Amacı The Penn Magazine isimli bir dergi çıkarmaktı. Ama ekonomik şartlar nedeniyle bu parayı borç olarak alamayınca Graham's Magazine isimli dergide kitap eleştirisi editörü olarak işe başladı. Bay Graham, yazarlarına 2-20 dolar arası bir skalada ödeme yapıyordu. Poe için dört (4) dolar vermeyi uygun görmüştü. Bunun nedeni olarak, Poe'nun aklı, çok geniş bir talebi olacak şekilde değil minvalinde yazmıştı. Poe-lemical isimli köşesindeki eleştirileriyle hem dikkat hem de öfke çeken Poe için, edebiyat din gibiydi. Gözü kimseyi görmüyordu. Poe, dergiyi bir türlü yayınlayamayınca, Dergiler Hapishanesinde zorla çalıştırılan bir mahkum gibi hissetmeye başlamıştı. Sonunda, Poe, dergilerde tutunamadığından olsa, kriptocu olarak işe girdi. Okuyucular arasında özel bir zekaya sahip olanlar dışında kimsenin anlamayacağı şifreli metinler yazmaktan müthiş bir keyif aldığını fark etti. Hazırladığı bir metni sadece bir okuyucu çözdüğünde, çözene yazdığı cevapta 100.000 okuyucu arasında bunu başarabilen sadece siz ve ben olduk. diyordu. İlerleyen yıllarda, Poe Altın Böcek ile ilk ödülünü; 100 dolar, kazanabildi. Takip eden öyküleri de çeşitli ödüller aldı. Ancak 1843 yılına gelindiğine, arkadaşları karısı ve karısının annesi Maria Clemm'in beş parasız kaldığını duyup 15 dolar gönderdiler. 1844 yılında Poe'nun tüm parası dört buçuk dolardı. (4,5 dolar). 1844'de sonunda The Broadway Journal isimli haftalık dergiye önce editör sonra patron oldu. Ancak sivri dili nedeniyle bol düşman edindi. 1846'da dergi parasızlıktan kapandı. 1847'ye girerken Virginia'nın hastalığı iyice ilerlemişti. Poe o dönem için, Ne kadar çok ve ne kadar sık içtiğimi sadece Tanrı bilir. diyordu. 1847 Ocak ayında Virginia öldü. İrkildim tam yerinde söylenen bu sözle, Şüphesiz dedim bu söz, tek sermayesi,"}
{"url": "https://futuristika.org/poeya-kuzgunu-yazdiran-kuzgun/", "text": "Philadelphia'da bir Kuzgun, sanırız ki yeryüzündeki en önemli kuşlardan biri olarak yaşadı ve öldü. Grip isimli bu kuzgun, hem Charles Dickens'a hem de Edgar Allan Poe'ya, yazdıkları için ilham verdi. Grip, aslında Charles Dickens'ın beslediği bir kuzgundu. Dickens, evinde beslediği Grip'i, çenesi düşük bir kuş karakteriyle, Barnaby Rudge isimli polisiye roman dizisinde kullandı. Romanda baş karakter, Chip adındaki evcil kuzgunuyla dolaşır. Barnaby iyi niyetli, hatta saf bir adamdır. Kuzgun ise onun göremediği iblislerin ve kötü güçlerin sürekli anımsatıcısıdır. Kuzgun neredeyse saçma denecek sözler söyler, ama bunlar genelde kehanet doludur. Edgar Allan Poe, yayınlandığı dönemde Charles Dickens'ın kitabı Barnaby Rudge hakkında bir inceleme yazmıştır. Poe yazısında, romandaki kuzguna olan hayranlığını belirtip, bu konuşan kuzgunun kitapta daha fazla yer alması gerelktiğini söyler. Poe'nun 1845 yılında yazılan Kuzgun/The Raven isimli şiirinin ilham veren, konuşan kuzgunu, hiç kuşkusuz, bu neşeli kuzgun Grip idi. Grip 1841 yılında öldüğünde, Charles Dickens onu kurutup içini doldurdu. Dickens'ın ölümünden sonra, Grip açık artırmada satıldı. Grip açık artırmada, bir Poe delisi olan ve Poe hakkında ne varsa toparlayan Philadelphia'lı ol. Richard Gimbel isimli bir koleksiyoner tarafından satın alındı. Gimbel saha sonra Grip'i ve Poe hakkında tüm topladıklarını Logan Circle'daki Free Library/Özgür Kütüphane'ye bağışladı. Grip bugün, bu kütüphanenin üçüncü katında, Nadir Kitaplar köşesinde, duvardaki mekanından gelip geçen insanların gözlerine kara gözlerini dikip aniden bağırıyor: Bir daha asla!"}
{"url": "https://futuristika.org/politika-ve-sinema-uzerine/", "text": "Yedinci sanat olarak da addedilen Sinema geç keşfedilmiş olmasına rağmen edebiyat, müzik ya da tiyatro gibi sanat dallarına göre toplumları etkileme ve manipülasyon gücü daha yüksek bir disiplin olmuştur. Sinemanın görsel, hareketli -daha sonraları sesli ve renkli- olması, onun kitleler tarafından tüketilme hızında artırıcı bir işlev edinmiş; gelişen teknolojiyle paralel olarak toplum içinde popülerliği ve kabul edilebilirliği günden güne artmıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısına dek özellikle ABD ve Avrupa'da şehir eğlence yaşamında geniş kitlelere hitap eden sinema, 50'li yıllar sonrası televizyonun da kitleselleşmesiyle pabucu dama atılsa da kısa zaman sonra altın çağına tekrar dönebilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ABD'nin hem ekonomik hem politik bir güç olarak sahneye çıkması, Hollywood endüstrisinin de sinemayı ticari araç olarak eğlence piyasasına daha büyük tepsiler içinde sunması tesadüf değildir. Soğuk Savaş dönemine rastlayan bu tarihler Amerika'nın, Sovyet sosyalizmine karşı dünyaya kapitalizm ve bol soslu Amerikan Rüyası pazarladığı yıllardır aynı zamanda. Hollywood sinema endüstrisinin de zaten rekabet, eğlence ve ticaret ekseninde temellendirildiğini göz önünde bulundurursak, 50'lerden sonra dış koşulların da etkisiyle kendisini bu tür bir ulusal politikayla özdeşleştirmesi pek tesadüf değildir. Bu süreci geçmişten günümüze değerlendirirsek, uzun sayılabilecek bir zaman önce Büyük Düşman'ın kaybolmasına rağmen Hollywood sektörünün hala kutsal misyonundan taviz vermediğini, hatta filmlerin pazarlandığı ülkeleri de göz önünde bulundurursak Amerikan tarzı yaşam ve düşünüş kalıplarının da günden güne bu toplumlarda sağlam temeller attığı söylenebilir. Kanımca Hollywood sinema sektörü, politika ve sinema arasındaki yakınlığın niteliğini en iyi ifade eden güçlü örneklerden birisi. Bu örnek ekonomik ve askeri yönden güçlü bir devletin dış politika tercihlerinin nasıl kültürel bir sektör; sinema üzerinde hakimiyet kurduğunu ve çoğu zaman sinemanın araçsallaştırılarak bizzat politik amaçlara hizmet ettiğinin göstergelerinden birisi ayrıca. Tipik bir siyasi yapım gibi algılanmayacak birçok Hollywood filminin peri masalı niteliğinde mutlu sonla bitmesi, izleyicinin düşünmesine fırsat vermeyen hızlı, aksiyon dolu mizacı aslında çabuk tüketim ve birey mutluluğunu yücelten Amerikan liberalizminin dolaylı bir propagandası. Ya da diğer bir adı: Kültürel hakimiyetle paketlenip süslenmiş politik bir hakimiyet. İkinci Dünya Savaşı öncesi ve süresince Naziler tarafından Yahudilere uygulanan işkence ve kıyım hala ne ABD'nin ne de Yahudilerin aşamadığı bir durum. Bu konuyla ilgili çekilmiş film arşivini -ki çoğu yine Hollywood kökenli- ve bu filmlere gösterilen ilgi ve verilen ödülleri değerlendirdiğimizde bunun bir zaman sonra salt bir hikaye anlatarak olaya dikkat çekmek, sanat yapma ihtiyacı ya da durumdan habersiz insanları aydınlatma gereğinden doğduğunu söylemek abes kaçar. Bu durumda Almanya'da yaşanan trajedi karşısına insan hakları savunucusu kimliğiyle seyirci önüne çıkarılan Hollywood etiketli soykırım filmleri, aynı hassaslığı ve ahlaki sorumluluğu neden Kosova ya da Afganistan ya da Irak'ta yaşanan trajediye karşı hissetmiyor? Sorunun kendisi sinemanın etki alanının genişliğinden kaynaklanan siyasi manipülasyona açıklığını kanıtlıyor. Hollywood sineması dışında Sovyet sineması -ki alışılmış sinemadan biraz farklı- da siyasi ideoloji arası olarak kullanılan diğer bir örnek olarak verilebilir. Komünist parti yönetimi tarafından nerdeyse tamamı yasaklanan özgür bir sinema sektöründen bahsetmek zaten imkansızdı. Totaliter anlayış, sinemayı, sanat ve estetik kavramlarından arındırarak, komünist ideoloji lehine toplumu politize etme aracı olarak kullanmış, ABD'nin Hollywood direğiyle sallandırdığı kapitalizm bayrağına karşı Sovyetler de bir nevi propoganda aracı olarak sinemadan yararlanmıştır. Siyasi nitelikli imgesel sinemada gerçek diye iddia edilen hikaye ve imgelerin ciddi bir meşruiyet sorunsalı vardır. Sinema her şeyden önce her sanat disiplininde olduğu gibi sübjektif bir deneyimdir. Bunun yanında büyük anlatıların altının gitgide oyulduğu son zamanlarda gerçeklik dediğimiz durumun tekliği ve evrenselliğinden söz etmek anlamsız olacaktır. Gerçekliğin işte bu çok yönlülüğü kanımca politik sinemadaki sıkıntının kaynağıdır. Çoğunlukla biyografi ya da tarihi olaylar ön planda tutularak yapılan bu filmlerin-özellikle Hollywood kaynaklı olanların- toplumların fikir ve davranış kalıplarını etkileme gücü dikkat değerdir. Eğer bu filmlerin odak noktasındaki olay, mekan ya da toplum hakkında çok da fazla bir şey bilinmiyorsa filmin bu etkisel gücü özellikle ön yargı oluşumunda kat be kat artar. Alan Parker'ın 1978 yapımı Midnight Express adlı filmi Türkiye'ye karşı oluşmuş kati yargıları bakımından iyi bir örnektir. Bu filmin hiçbir gerçeklik payı olmadığını kesinlikle iddia etmemekle beraber işaret etmek istediğim nokta, bu örneğin çok da fazla gerçekçi olmayan politik filmlerin toplumların düşünüş biçimlerini nasıl etkilediğini açıklamasıdır. Konuyla ilgili bir sinema filmi genellikle kalın bir tarih kitabına göre daha güçlü ve popüler bir alternatiftir. Nitekim tarih kitapları, dipnotları ve kaynakçasıyla incelediği olayla ilgili göreceli olarak daha gerçekçi bir profil çizmesine rağmen, sinema bu objektiflik determinizmden daha bağımsızdır. Yönetmen tarafından tamamen kişisel bir bakış açısından süzülüp perdeye yansıyan imgeler izleyicinin de gerçeği haline dönüşebilir. Bunun yanında izafiyetten kaynaklanan gerçeklik çatışmasının yoğunluğu yine bu tür filmlerde daha fazladır. Lakin gerçeklik üzerine yaşanan bu çeşitliliğinin çoğu zaman izleyici farkına varamayabilir ve perdede gördüğünü konuyla ilgili mutlak bir gerçek olarak da algılayabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/polonyali-sokak-sanatcilari-kadikoyde/", "text": "En büyük sokak sanatları festivallerinden birinin düzenleyicisi olan LET'S DO IT, uluslararası arenadaki ilk çıkışını Street Art Common Experience projesiyle yapıyor. Proje kapsamında İstanbul'a gelen sanatçılar, duvar resimlerini boyamaya Kadıköy, Talimhane Sokak'ta başladı. Sergi açılışı ise 4 Haziran'da gerçekleşiyor. İlk duvar resminin yaratıcısı, duvar resimlerinde dünya çapında en beğenilen sanatçılardan biri olan Polonyalı M-City olacak. Stensil tekniği kullanan M-City'nin çalışmaları, aralarında Paris, Berlin, Mumbai, Tel Aviv ve New York'un da bulunduğu bir çok dünya ve Avrupa şehrinin duvarlarını süslüyor. Common Experience projesinin diğer sanatçıları ise, sokak sanatları alanında yine dünyaca ünlü isimler Polonyalı Chazme ve birlikte çalıştığı Sepe. Türkiye'nin Asya ve Avrupa kıtaları arasındaki köprüsü olan İstanbul, şimdi de M-City, Chazme ve Sepe'nin sanat durağı listesine dahil oluyor. Projenin Türk partnerleri, Mural İstanbul Festivali'nin ekibi, Kadıköy Belediyesi ve Donut Store'dan oluşuyor. Sokak Sanatı Ortak Deneyimi projesi süresince ayrıca, sanatçılar ile halkın bir araya geleceği toplantılar da gerçekleştirilecek."}
{"url": "https://futuristika.org/pontiak-saykodelik-icki-hadisesi/", "text": "Carney kardeşlerden oluşan Pontiak'ın tarzını netleştirme ihtiyacı sadece müzik eleştirmenlerinin sorunu. Neo-psychedelic, stoner ya da hard rock mı Pontiak için önemli değil! Bana göre ileride insanların efsane olarak bahsedeceği gruplardan biri. Bağımlılık yaratan son albümleri Innocence'un Avrupa turnesi haberini gördüğüm anda biliyordum, kesinlikle gidip canlı izlemeliydim. RoHam Bar, Budapeşte. Konserin başlamasına en az iki saat daha vardı. Ön grupları dinlerken birden konser alanında Golden Void şapkasıyla Van'i, onun hemen yanında Jennings'i ve hoparlörlerden birinin yanında da biraz dinlenmeye çalışan Lain'i gördüm. İçerideki herkesin suratlarına tek tek baktım acaba onları fark eden oldu mu diye. Sadece uzun sakallı bir adam benim gibi- gözlerini dikmiş bakıyordu. Sonradan oldukça tanınan bir DJ olduğunu öğrendim. Ve sonra tanışmak için en uygun zamanı kolladım. Hayatımdaki en heyecanlı anlardan birisiydi. Jennings Carney: Canlı çalmadığımız pek çok şarkı var. Çoğunlukla fark ediyoruz ki bazı şarkılar sadece kayıtta çok iyi, bazıları sırf sahne için yapılmış gibi ve bazıları ikisi için de. Stüdyoda olmak muhteşem bir şey çünkü şarkıları oluşturduğunuz anda canlı performans mı ya da sadece kayıtta kalmaları gerektiğine dair kendi kimliklerine bürünüyorlar. AD: Genel olarak Avrupa turnesi nasıl geçti? Hangi şehir seyircisiyle ve içkileriyle sizi büyüledi? Kesin yine komik bir hikayeniz vardır. JC: Turne inanılmazdı ve sadece bir tane şehir söylemek çok zor olur! Her zaman komik şeyler yaşanıyor. Turnenin en başında, Berlin'deki ilk konserden sonra, bir sürü farklı bölümü ve katından dolayı insanda yön duygusunu kaybettirecek kadar büyük bir otelde kaldık. Hala daha 'jet-lag'i atlatamamıştım ve hemen uyudum. Yaklaşık iki saat sonra tam olarak nerede olduğunu anlayamadığım bir koridorun ortasında uyandım. Uykumda gezmiştim! Jet-lag olduğum zamanlarda başıma geldiği için şaşırmadım ama gerçekten tuvalete gitmek zorundaydım ve hangi katta olduğumu ve nerede banyo bulacağımı bilemiyordum. Zemin kattaki banyoyu bulana kadar tshirtüm ve iç çamaşırımla koridorlar arasında yaklaşık bir yarım saat dolandım! Sonrasında bir şekilde odama gitmek zorundaydım ve kendimi otelin lobisinde buldum. Bir sürü insanın şık kıyafetleriyle eğlendikleri yerden iç çamaşırımla geçmek zorunda kalmıştım. Oldukça komikti. JC: Gerçekten İstanbul'a gelip konser vermek istiyoruz! Anladığım kadarıyla Türkiye'de konser vermek bazen zor olabiliyor ve temsilcimizin çalıştığı organizatör bir şekilde ayarlayamadı. Belki gelecek tarihlerde! JC: Teşekkürler. Her şey bittiğinde sahneden aşağıya atlamaya ve bizi dinlemeye gelen insanlarla konuşmaya bayılıyorum! Biliyorum ki herkesin hayatında ilgi ve zaman isteyen birçok şey var. Bu yüzden zaman ayırıp bizi izleyemeye gelen insanlar bize çok şey ifade ediyor! Ayrıca müziğimizi seven yeni insanlarla tanışma fırsatımız oluyor. Dünyanın farklı yerlerinden insanlarla tanışmayı çok seviyorum. Günlük hayatımıza gelirsek kardeşlerim ve ben büyüdüğümüz yerde bira üretimi işine giriştik. Birayı ve dünyadaki farklı bira alışkanlıklarını yerinde incelemeyi çok seviyoruz. Şimdilik bu iş, stüdyo saatlerimizin dışında, oldukça zamanımızı alıyor. JC: Beğenmene sevindim! Turneler arasında bir zamanda geçtiğimiz yaz kaydettik, bizim için oldukça keyifliydi. Gelecek yıl yayınlamayı planladığımız birkaç şarkı var yılın ilk aylarında da bir kaset çıkaracağız bu konuda henüz söylenecek çok şey yok. Ayrıca, bir arkadaşımızla yine gelecek yıl yayınlanacak split albüm var. JC: Fazla bir şey dinlemiyorum. Garip bir şekilde sessizliği çok seviyorum ve sessizliğin keyfini çıkarıyorum. Bence kafamdaki müzik ile yaptığım müzik arasındaki boşluğu yaratmama yardımcı oluyor. Bir de internet radyosunu gelişigüzel seçimde ayarlıyorum ve havaya girdiğimde her türde müziği dinliyorum. Ama genelde klasik, barok ve romantik müzik diyebilirim. Budapeşte'deki konsere geldiğin için çok teşekkürler. Seninle tanıştığımıza çok sevindik ve umuyoruz ki yakında Türkiye'ye geleceğiz."}
{"url": "https://futuristika.org/pop-art-extended-andy-warhol-ve-gencler/", "text": "Pop Art'ın biçimsel ve içeriksel unsurları ile yeni bir hesaplaşma projesi olan ve Gallery LiNART ve ALANistanbul'un ortak düzenledikleri Pop Art Extended sergisinde genç sanatçıların çalışmalarının yanı sıra, Pop Art'ın babası Andy Warhol'un daha önce Türkiye'de sergilenmeyen orijinal üç eseri de yer alıyor. Pop Art Extended sergisi; çağdaş sanatın görsel unsurlarını en çarpıcı şekilde kullanan genç sanatçıların bir araya getirerek, Pop Art akımına altın çağını yaşatan en önemli sanatçılardan Andy Warhol ile karşılıklı diyaloglarını sanatseverlere sunuyor. Andy Warhol'un Elizabeth Taylor, Mick Jagger ve Uncle Sam'e ait eserlerinin yer alacağı sergide eserleri bulunan genç sanatçılar ise; Ayline Olukman, Ayşegül Sağbaş, Arda Yalkın, Deniz Beşer, Gökçe Çelikel, Halil Vurucuoğlu, Murat Pulat, Monika Bulanda, Yiğit Yazıcı ve Zeynep Beler. Tüm dünyada farklı merkezlerde, yerel unsurları da dinamikleri içerisinde kullanarak genişleyen kendisini yeniden üreten, sürekli kendi kendini güncelleyen Pop Art akımı, böylece hızla değişen sanat ortamında eskimiyor, ortaya çıktığı 1956'dan bu zamana gündemden düşmüyor. Ayrıca, politik bir savunma yapmayan Pop Art, bu sayede; doğuşundan itibaren kültürlerarası bir kimlik kazanarak, herhangi bir sebeple sanattan gözü korkmuş herkese hitap etmeyi başarıyor. Global tarihsel süreç açısından bir dönüm noktasında yer alan Pop Art akımı; savaş etkilerinin sürdüğü, nükleer güçlerin tehdidi altındaki bir dönemde, karamsar değil idealist tutumuyla akım izleyicisi için, zor zamanlarla gelen eğlence anlayışının bir temsili, bir bakıma büyükler için Disneylanddı. Tüm sanat akımları bir şekilde izleyicinin duygularına hitap ederken; Pop Art, gündelik yaşam deneyimlerinden yola çıkarak, deneyimleme yoluyla izleyicisine ulaştı."}
{"url": "https://futuristika.org/popartistanbul/", "text": "Sanat tarihinin yönünü değiştiren akım POP ART oldu. Rönesanstan başlayan estetik paradigmanın sonunu getiren ve çağdaş sanatın özgürleşerek genişlemesinin önünü açan bu hareket, genişleyen küresel kapitalizm çağında dünyanın büyük sanat metropollerinde yenilenerek kendisini göstermeye devam ediyor. POP ART 2000lerde kimi zaman sanatsal stratejiler yoluyla kim zaman imgeler veya ikonografik göndergeleri, bazen de biçim olarak bir dil sürekliliği ile çeşitli sanatçılar tarafından güncel sanatın belirleyici damarlarından bir tanesi olarak kendisini hissettirdi. Bu çok farklı bağlamlarla ve farklı mesafelerle ortaya çıkan ortaklık üç ayrı sanatçının çalışmalarında yeni okumalara ve anlamlandırmalara açılıyor. İstanbul güncel çalışmalardan oluşan bu sergi ile Yeni Pop Art bağlamında yeni bir söz söylüyor!"}
{"url": "https://futuristika.org/popcorn-odulleri-2009-basvurulari-basladi/", "text": "Uluslararası İstanbul Çocuk Filmleri Festivali 'in bu yıl dağıtacağı Popcorn Ödülleri 2009 için Türkiye başvuruları başladı. Milli Eğitim Bakanlığı, Nickelodeon TV, Doğan Egmont Yayıncılık, Gode Reklam, Kadılar İnteractive, Cinecity Sinemaları, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Cifej ve Artı Artı Danışmanlık tarafından desteklenen yarışma 6 12 yaş arası Küçük Sinemacıların ve 13 18 yaş arası Genç Yönetmenlerin katılımına açık. Uluslararası İstanbul Çocuk Film Festivali, dünyanın her tarafından gelen filmlerin her yıl İstanbul'da gösterildiği uluslararası bir organizasyondur. Festival kapsamında dağıtılacak olan Popcorn Ödülleri Türkiye başvuruları Küçük Sinemacılar ve Genç Yönetmenler için başladı. 6-18 yaş arası, kendi filmini çeken ve Uluslararası İstanbul Çocuk Filmleri Festivali 2009'da filminin gösterilme şansına sahip olmak isteyen film yönetmenleri, 10 dakikayı aşmayan kısa filmlerini çekerek 3 Temmuz tarihine kadar festivale yollayabilecekler. 6-12 yaş arası Küçük Sinemacılar ile 13-18 yaş arası Genç Yönetmenler için açılan yarışmanın değerlendirmesi 5 ayrı yaş kategorisinde (6-8, 9-10, 11-12, 13-15, 16-18) yapılarak kendi kategorisinde ilk üçe girecek filmler Popcorn Ödüllerine sahip olacak. Ödüller, her zaman heyecanlı gerçekleşen Uluslararası İstanbul Çocuk Film Festivali Açılış Galası ve Ödül Töreninde duyurulur. Oscar ödülleri gibidir fakat sadece Küçük Sinemacılar ve Genç Yönetmenler içindir. Kazananlar evlerine plaket ile dönerler ve katılan herkese sertifika verilir. Türkiye'nin yanı sıra yurtdışından da katılımcılara açılan yarışmaya başvurular www. iicff. com adresinden yapılabilecek."}
{"url": "https://futuristika.org/populer-kultur-duraklari/", "text": "- Kaliforniya film stüdyoları - Field of Dreams filminde görülen Iowa'daki mısır tarlaları - Özellikle Japon turistlerin ilgi odağı olan Anne of Green Gables romanın geçtiği Prens Edward adası - Japonya, tek başına, tümüyle - Washington North Bend'de Twin Peaks dizisinin çekildiği Twede's Cafe - Hallyu/Kore dalgası sebebiyle Güney Kore, tümüyle - Star Wars/Yıldız Savaşları film inin çekildiği Tunus - Seinfeld'den hatırladığımız Tom's Restaurant - Twilight dizisinin çekildiği yağmurlu ama güzel şehir Forks - Star Trek karakteri Mr. Spock'un memleketi ile aynı isimli Kanada'nın Vulcan kasabası Ve tabii kimileri için artık bir mabed halini almış Elvis Presley'in Graceland'i ve Jim Morrison'ın Pere Lachaise Mezarlığı'ndaki mekanı."}
{"url": "https://futuristika.org/porno-arsivimdeki-marilyn-monroe/", "text": "Toplumda bir şekilde kendilerine yer bulmuş, kıçlarını bir araya sıkıştırıp hayat denen durmaca-koşmacaya kapılmış hemen herkes en azından bir kez Monroe'yu acayip şekillerde hayal etmişlerdir, diye yorumlar yapılıyor. Buna dair bir fikrim yok. Herkes uçakla seyahat etmekten korkar, sadece bunu bilirim. Yanımdaki de bu haliyle, tedirgin olmuş tiplere benziyor. Elleri terlemiş. Koltuğa sıkıca yapışmış. Havası hızla muğlaklaşan, plastikleşen uçakta sağa sola kaçamak bakışlar atıyor, rahatsız tavırlarla kıpırdanıyor. Öyle bir adam ki yanı başında kuş sürüleri gözlerini ayırmadığı küçük pencereye saldırıyor, uçak aniden irtifa kaybediyor da yoğun hava boşluğunda ıslık çala çala birden inişe geçiyor veya yolcular arasından ayağa fırlayan biri ceketinin altındaki şişi gösterip inilecek yeni bir havalimanının adını veriyor, herkesin şu andan itibaren rehine olduğunu belirtiyormuş gibi renkten renge giriyor, sinirden stresten damla damla terliyor. Uçağa binmenin garabeti bir yana, adam birazdan tık diye son nefesini salacak, başı omzuma düşecek diye endişeleniyorum. Monroe endişesi bu, diyorum gazeteye gömülüp. Bu ana dek yaşadıklarım yeterli gelmedi, daha iyisine bakınmalıyım, bundan daha iyi bir hayata, daha şanslı anlara, daha mutlu insanlara rastlamalıyım. Marilyn Monroe'nun 1974 yılındayken çekildiği iddia edilen haberin yazısına ve fotoğraflarına bakıyorum. Umudunu canlı tutan sözleşmeyi kaybeden Monroe, çareyi porno film çekmekte bulmuş, diyor haber. Klişeleri bilindik acınası bir konu bütünlüğüne ekleyip, Monroe'nun etini böyle sahte, adi, eline yapışan mürekkebin kustuğu gazete sayfasına basmaya yeltenmiş olmalarına şaşıyorum. Monroe'nun ölümünden on yıl sonra ortaya çıktığını iddia ediyor. Yok efendim eski kocası bu filmi satmış da, yok diğeri buna dudak uçuğunu patlatan paralar ile satın almış da filan. Makalenin en ilginç kısmına takılıyorum, orada duraksıyorum. Yanımdaki adamla birlikte ellerimin terlediğini hissediyorum. Monroe koltukta bıyıklı bir adamı beceriyor, diyor. Tekrar tekrar okuyorum. Kelimeler eğiliyor, bükülüyor, Monroe'nun adı gözümün önünde eriyor, değişiyor, kıvrılıyor, tekrar toplanıyor ve bir sahneye dönüşüyor. Monroe'nun etli kalçasının bıyıklı, vücudu kıllı bir adamın üzerinde buruşa buruşa zıpladığını görüyorum. Terliyorum. Gazeteyi biraz kızgınlık çokça kıskançlık ile bırakırken, yanımdaki adam sakince, Monroe değil o, diyor. Saçının bittiği yer aynı değil. İkimiz de rahatlıyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/porno/", "text": "Porno hakkında yaygın olan genel kanı, pornonun limitleri yıktığı üzerine kuruludur. Bir nevi, porno tabuya yer bırakmaz. Çünkü 'konu' ne olursa olsun, görselliğin aynı banallığını herhangi bir estetik kaygıdan uzak olarak izleyiciye yansıtır. Yani, normal bir sevişme sahnesi ile, 'tabu' olarak varsayılabilecek, mesela, ayak fetişi arasındaki tek fark, içeriktir. Yapı, çekim, kalitesizlik gibi konularda, ikisi de aynıdır. O yüzden porno, bir yerde, halk arasında 'normal' kabul edilen cinsel davranış ile, 'anormal' ve 'tabu' olarak kabul edilen cinsel davranışı eşitler. İkisini de aynı şekilde, 'tüm çıplaklığı' ile gösterir. Porno, izleyiciyi farklı fetişlere, tabulara, ve konulara izleyicinin kontrolü altında tabi tutar. Yani, pornoyu istediğimiz yerde durdurabiliriz, istediğimiz kadar izleyip, istediğimiz kadar izlemeyebiliriz. Bu kontrol hissi, cinsellik üzerinde kara bir bulut gibi duran tedirginlik, endişe, stres gibi duyguları yatıştırır. O yüzden insanın kendisini yeni fetişlere açması, yeni tabular keşfetmesi, yeni zevkler edinmesi, porno sayesinde kolaylaşır. Bu kontrol hissine internetin ve reklam parasının sunduğu kolay ve bedava erişim de eklenince, porno, cinsel tutuculuğa ve dar görüşlüğe karşı ciddi bir antidotmuş gibi gözükebilir. Farkına varmamız gereken, pornonun bu 'özgürleştirici' kisvesinin altında yatan gayet tutucu bir gündeme sahip olduğudur. Çünkü porno endüstrisinin herkesi özgürleştirmek gibi bir derdi yoktur. Amaç, kar yapmaktır. Çoğu endüstride olduğu gibi, pornoda da kar etmek belli bir kesimin zararına, belli bir kesimin istismarına dayanmaktadır. Irkçılığın çok kültürlülük maskesi altında yeşermesi gibi, tutuculuğun da porno endüstrisinde kendisine güvenli bir yuva bulmuş olması, her ne kadar ilk başta çelişkili gözükse de, aslında şaşılacak birşey değildir. En nihayetinde, düzene isyan etmek isteyip de korku, tembellik, ya da diğer içselleştirilmiş zincirler sebebi ile güçlüye başkaldıramayanların bastırılmış cinsel öfkelerini gönül ve akıl rahatlığı ile kelimenin her anlamında boşaltabilecekleri bir alanmış gibi gözüken porno, aslında düzene olan ekonomik bağımlılığı sayesinde sömürü ilişkilerini devam ettirmekten başka bir işe yaramamaktadır. İçinde bulunduğu düzenin güçlü-güçsüz ilişkilerinden yararlananlar, ne kadar karşıt görüş beyan etseler de, o düzenin uslu bir neferi haline gelmektedirler. İçinde bulunduğumuz neolibereal ve ataerkil düzenin türlü nimetlerinden bolca faydalanan porno endüstrisinin istismar ettiği birincil kısım, pornoda rol alan aktörler, özellikle heteroseksüel pornoda olan kadınlardır. Fakat, öncelikle, bir erkek olarak söylemek istediğim, pornoda erkeğin de kadın kadar nesnelleştirildiği ve istismar edildiğidir. Çoğu pornoda erkeğin sadece cinsel organı ile rol alması, ve neredeyse vücudunun başka hiç bir kısmının gözükmemesi gayet normal geliyor olabilir. Neticede pornonun tanımındaki cinsellik başka pek bir kadraj seçeneğine yer bırakmıyormuş gibi durabilir. Fakat kadınların nasıl görüntülendiği ile karşılaştırıldığında, durumdaki dengesizlik kendini göstermeye başlamaktadır. Kadınların yüz ifadeleri ve tüm vücutları sık sık kareye girerken, aynı 'ayrıcalık' erkeklere sağlanmamaktadır. Bu kadraj farkı, toplumda erkeklere dair basmakalıp önyargılardan beslenmektedir. Mesela: erkekler duygusuz, çoğunlukla öküz, cinselliğe sadece kendi güçlerini kanıtlamak için girişen damızlık yaratıklardır. Erkekler için cinsellikte amaç zevk paylaşmak değil, kadına üstün gelmek, ona haddini bildirmek, sahip olmak, ve onu cezalandırmaktır. Böyle bir kültürel birikimin pornoda ekrana yansıması, doğal olarak, herhangi bir zevki paylaşma yetisinden uzak, girişimci bir falliktir. Denizin buz gibi soğuk sularından gelen, Şahin K.'nın da gayet isabetli bir şekilde ortaya koyduğu gibi, bir cinsel organdır, bir insan ve cinsiyet değildir. Fakat pornonun erkeği nesnelleştirmesindeki amaç da tam olarak budur. Kendi başına zengin bir kültürel anlam ağına sahip olan er kökü, ve bu kökünü erdem ile paylaşan erkek, o gibi anlarda sadece hoyrat ve zevksiz bir alete dönüşmektedir. Bunun tam karşısında, yine toplumsal basmakalıplardan nasibini alan kadınlar vardır. Erkekler nasıl erkeklik ve erkekliğin cinsel performansı etrafında dolaşan söylemden nasibini alıyor ve pornoda sadece bir organa indirgeniyorsa, kadın da benzer bir muameleye maruz kalmaktadır. Kadınların duygusal, erkeğe göre aşağı, güçsüz, ve itaatkar olarak algılanmaları pornoya belli şekillerde yansımaktadır. Mesela, kadınların tüm bedenleri gösterilmekte, sıklıkla yüz ifadeleri de cinsel organları ile aynı neselleştirilmeye tabi tutulmaktadır. Zaten basmakalıp bir algıdan beselenen kadının duygusallığı, bu noktada, objeleştirilmiş cinsel bir metaya dönüştürülmüştür. Kadınlar, buna ek olarak, anaakım pornoda erkeklerin kontrolüne biat etmektedirler. Erkeğin toplumdaki konumsal egemenliği, pornoya fiziksel egemenlik olarak yansımaktadır. Diğer bir değişle, kadınların toplumdaki konumsal edilgenliği, pornoya fiziksel edilgenlik olarak yansımaktadır. Porno endüstrisinin ekrana yansıttığı cinsiyetleri kar objelerine dönüştürmesinin yanı sıra, izleyici de bu süreç içinde değişmekte, endüstrinin cüzdanı haline gelmektedir. Bununla beraber, porno izlemenin amacı bellidir zevk almak. Doğal olarak izlenilen ile sürekli felsefi açmazlara girerek, sürekli derin eleştiriler yaparak zevk almak pek de mümkün değildir. Porno dışındaki filimleri eleştirmek, o filmlerden zevk almanızı engellemez. Fakat, pornodan alınan zevk ile Hollywood filimlerinden alınan zevk farklıdır. O yüzden porno endüstrisi, izleyicisinden birincil olarak itaat ister, hatta var sayar. Pornonun öne sürdüğü cinsiyetlerin nesnelleştirilmesini izleyici baştan kabul etmelidir. Aksi halde, porno ile izleyici arasındaki simbiyotik bağ kurulamaz, izleyici pornodan herhangi bir çıkar elde edemez. Sonuç olarak, bir pornoda nesneye indirgenen sadece oyuncular değildir. İzleyici de pornonun nimetlerinden faydalanma sözü ile bu sürece dahil edilmekte, hem pornonun sunduğu nesnelleştirmeleri kabul etmek zorunda kalmakta, hem de kendisi de aynı şekilde nesnelleşmektedir. Pornonun kültürden nasıl etkilenip cinsiyetleri ekrana nasıl yansıttığının yanı sıra, izleyiciden talep ettiği itaatkarlığın sonucu olarak kültürü de etkilemekte, porno tüketicisinin cinsiyet ve cinsellik anlayışlarını şekillendirmektedir. Bu noktanın altını çizmek için pornonun gerçeken ne olduğunu anlamamız gerekmektedir. Pornoda seyirciye yansıtılan fantazi, gerçek dışı değildir. Gerçekleşmesi muhtemel olandır. Diğer bir değişle, porno, bir nevi Yılmaz Erdoğan-vari senin beni sevebilme ihtimalini sevdim gibi şimdiki zamanda, gelecek zamanın olasılığına dolanan bir dünyanın ekrana yanısımasıdır. Gerçekten de porno tüketicileri arasında ekranda gördüklerini gerçek hayatla karıştırmak gibi bir huy mevcuttur. Bunun üzerine yapılan araştırmalarda hem kızların, hem de erkeklerin beraber oldukları insanları etkilemek için pornoda gördüklerini yapmaya çalıştıkları belirlenmiştir. Porno yıldızları gibi insanlara özenenlerin hayal ve gerçek arasındaki farkı anlamalarını beklemek belki çok büyük bir talep olabilir. Fakat, o insanların kapasiteleri veya kapasitesizlikleri pornonun ve pornoda ortaya konulan fantazinin gerçek hayatın bir olasılığı olduğu fikrini değiştirmemektedir. İzleyiciler, ekranda gördükleri ve zevk almak için kabul ettikleri nesnelleştirmeyi geleceğin olası bir parçası olarak içselleştirerek kendi hayatlarına yansıtmakta, kendilerini ve eşlerini de benzer bir şekilde nesnelleştirmeye çalışmaktadırlar. Böylece cinselliğin ve cinsiyetin nesnelleştirilmesi günlük hayatta uygulanmakta ve kültürel huylar arasında yerini almaktadır. Cinsiyetin ve cinselliğin nesnelleştirilmesi sonucunda pornonun aslında tutucu bir gündemi olduğunu söyleyebiliriz. Cinsellik ve cinsiyet söz konusu olunca, anaakım muhafazakar görüş ile, pornonun görüşlerinin uyuştuğunu, her iki bakışın da ataerkil-kapitalist bir toplumsal yapının müdavimleri olduklarını, cinsiyetler arası dengesizliği ve cinselliğin bir metaya dönüştürülmesini savunduklarını, ve ikisinin de bunu tam karşıt bir retoriğin maskesi altında yaptıklarını görüyoruz. Boşanma yüzdeleri artışta oladursun, tek eşli ebedi aşk mitinin her tatilde pazarlanıyor, her masalda öğretiliyor, her çizgi filmde altının çiziliyor olması dikkat çekici bir noktadır. Bununla beraber, özellikle erkekler için, evli olmak bir statü sembolüdür. Muhafazakar ataerkil bakışın cinselliğe bir meta olarak görmesi, kapitalist sistem için gereken işgücünü sağlama endişesinden gelmektedir. Mesela, tarih boyunca muhafazakarların eşcinselliğe yaptığı en büyük iki eleştiriden biri, eşcinsellerin üretken olmadıkları ve insanlığın devamına katkı yapmadıkları üzerine kuruludur. Endüstri devrimi sonrası, bu gayet gerçek dışı atıf kendisini psikolojik ve yasal temelde destek bulmuştur. Eşcinsellik, yeni nesil üretememe ve aslında ekonomik düzeni tehdit etme paranoyası altında hastalık veya yasa dışı ilan edilirken, muhafazakar gücün türlü aygıtları ile şeytanlaştırılarak yok edilmeye çalışılmıştır halen de çalışılmaktadır. Tabii, muhafazakarlığın eşcinselliğe dair böyle bir bakışı, madalyonun öteki yüzünde, muhafazkar gücün heteronormal bir ilişkiyi ve aile kurumunu sadece işgücü üretme fabrikası olarak gördüğüne dair önemli bir kanıttır. Boşanma yüzdeleri artışta oladursun, tek eşli ebedi aşk mitinin her tatilde pazarlanıyor, her masalda öğretiliyor, her çizgi filmde altının çiziliyor olması dikkat çekici bir noktadır. Bununla beraber, özellikle erkekler için, evli olmak bir statü sembolüdür. Evli olmayan erkeklere toplum nazarında çok iyi bakılmadığı gibi, askerlik misali, toplumsal merdivende tırmanmaları ve evli akranları kadar kazanmaları çok da gerçekçi değildir. Muhafazakar güç, böylece, işgücü üretimini türlü yollarla bireylere bastırmaktadır. İşgücü üretmeyenler cezalandırılmakta, üretenler ise toplumsal basamakları daha rahat tırmanmaktadır. Bu şekilde, muhafazakarlığın belirlediği sınırlar dışında kalanlar bir nevi liberal vergisine tabi tutulmaktadır. Sonuç olarak, muhafazakar bakış, kadını, erkeği, sevgiyi, aileyi, ve çocuğu nesnelleştirmekte, yönettiği ekonomik gücün devamı için bu tür kavramları propaganda aracı olarak kullanmakta tereddüt etmemektedir. Muhafazakar bakış nasıl cinsiyeti, cinselliği, aileyi, ve üretkenliği ekonomik çıkarı için nesnelleştiriyorsa, porno da, aynı şekilde, yukarıda anlattığımız gibi, cinsiyeti, ve cinselliği ekonomik çıkarı adına nesnelleştirerek kullanmaktadır. Yukarıda değindiğimiz ama üzerinde şimdi duracağımız başka bir nokta ise, porno endüstrisinde erkeğin kadına göre üstün bir şekilde konumlandırılmasıdır. Belli fetişler dışında, normal olarak gösterilen ve pazarlanan, erkeğin baskın konumda olması, ilişkinin ve cinselliğin şartlarını belirliyor olmasıdır. Erkek agresif, dominant, sert, ve neredeyse duygusuz olarak gösterilir. Bunun karşısında kadın ise duygusal, edilgen, pasif, ve erkeğin dediğini yapan olarak gösterilir. Cinsellik etrafında dolaşan kaba söylem, kadının, erkeğe hizmet ettiği, veya, muamele çektiğidir. Bu tür bir söylemde erkek üstün olarak konumlandırılır, hizmetkar olan kadın, erkeğin isteklerini yerine getirmekle görevlidir. Erkeğin kadını aşağılaması, kadının da o aşağılamayı kabul etmesi hatta o aşağılamadan hoşlanması beklenti haline dönüşmüştür. Muhafazakar güç de kadına dair benzer bir tavır içerisindedir. Kadınının rolü, kürtaj ve çocuk sayısı gibi muhabbetlerle sınırlandırılmakta, kadınlar toplumsal kanaat liderliğinden ve karar mekanizmalarından uzaklaştırılmakta, ve erkeklerin sözünü dinleyen bir güruh olarak özneleştirilmektedir. Muhafazakar gücün söyleminde kadının iradesi veya karar alma yetisi olabildiği kadar sınırlanmalıdır. Aile babası ve devlet baba arasındaki seviye farkının erkek-egemenliği ile bulandırılmasının ardında yatan muhafazakar güç, böylece, aynen porno endüstrisinin yaptığı gibi kadına dair ön yargıları ve varsayımları kadını aşağılamak, karar verici konumdan uzaklaştırmak en nihayetinde erkekten düşük bir noktaya çekmek için kullanmaktadır. Hem porno endüstrisi, hem de muhafazakar güç, cinsiyeti ve cinselliği nesnelleştirmelerini, kadını aşağı bir özne konumuna koymalarını, bütün bu yaptıklarına karşıtmış gibi gözüken bir hitabetle yapmaktadır. Bu yazının başında pornonun algılandığı ve propagandasını yaptığı sözüm ona özgürleştirici konumdan bahsettik. Muhafazkar gücün söylemi de, aile kurumunu korumak, cinsiyetlerin kutsallığını yüceltmek, üretkenliğin kutsiyetini önemsemek gibi söylemlerin arkasına saklanarak kendi gücünü korumakta, güç dengesizliğine katkı yapmakta, ve nesnelleştirme uygulamasına devam etmektedir. Bu yukarıda bahsettiğimiz sebeplere dayanarak söyleyebiliriz ki, pornonun amacı özgürleştirmek, bireyin cinselliğe dair sahip olduğu zincirleri kırmak, veya insanlara yeni zevkler veya tadlar tanıştırmak değildir. Pornonun amacı gayet açık olan kar etmektir, evet, ama kar ederken diğer taraftan da cinsiyete ve cinselliğe dair toplumda var olan muhafazakar ön yargıları, varsayımları, ve güç dengesizliğini sürdüren uygulamaları devam ettirmektir. Porno, muhafazakardır. Porno, bu yüzden, muhafazakar gücün cinsiyete, cinselliğe, ve kadına dair uyguladığı toplumsal, yapısal, ve kültürel şiddeti devam ettiğrdiği için şiddettir."}
{"url": "https://futuristika.org/post-kopek-midye-tavacinizin-onayladigi-tek-fanzin/", "text": "İlk iki sayısı ile kanat kırıp yürek burkan, görselleri ve verdiği sosyal mesajları ile körpecik beyinlere su serpen fanzin Post Köpek, gözlerini gözünü öldürürüm nidası ile açtı. 3. sayısı ise taze çıktı. Basılı olarak İstiklal Mephisto'dan ulaşılabilineceği gibi postkopek. blogspot. com/ adresinden de okunabiliyor. Ve hatta bununla kalmayıp pdf olarak indirilebiliniyor. Fanzinin müsebbibi Can Kemal, tam bir duygu sağanağı şeklinde modern zamanlarda fanzine emek vermek üzerine Futuristika! sorularını cevapladı. Can Kemal : Değil mi, ne kadar saçma. Fanzinden evvel benim de 2 senelik bir blog geçmişim vardı aslında. Bu bağlamda Post Köpek, sahalara ilk adımını sosyal medyanın köpeği olarak attı diyebiliriz. Fakat bi' süre sonra sıkıldım, başka mecralarda yazayım dedim. Adet günlerini ve eski sevgilisiyle yaşadıklarını anlatan kız bloggerlardan olmadığım için kitap çıkartamadım. Fanzine aktım. Bir çok fanzin yazarı benim yaptığımın tam tersini yaptı/yapıyor. Okuyanlar cümlenin falsolu gelişinden bu durumu yadırgayacağımı düşünüyor olabilirler ama hayır; aslında olması gereken bu. İşin kolayına kaçarak ekmeğin hasını yemek türk çalışma kültürünün temel prensibidir. Bılogırlara özel yayınevlerinin falan oluşturulduğu bir dönemin içinde iken fanzine emek sarfetmek, fotokopici nazı çekmek, mekan mekan dağıtmak pek akıllı işi değil. Fakat Charles Bukowski'nin dediği gibi: 'Some lives were made to be wasted.' Umarım yeteri kadar cool olmuşumdur. Ahaha. Takip ettiğim fanzin yok. Etkilendiğim fanzinler var. Hayat Bir Pantolondur, Beni Asla Arama, Vagon, Skutır Forevır, Sünnet Fanzin. Sünnet Fanzin bok gibi aslında ama 'Bunlar yapıyorsa ben neden yapmayayım lan' dedim okuduktan sonra. Midye tavacı abiye dedim bunu, hak verdi. Vallahi Word'de yazıyorum, görselleri de Photoshop CS5'te hazırlayıp Word'e atıyorum, sonra hepsini pdf formatına çeviriyorum. Kolay aslında ya."}
{"url": "https://futuristika.org/posta-pullarinda-mihail-vasilyevic-lomonosov/", "text": "Rusya'da yetişmiş en önemli bilim adamlarından biri olan Mihail Lomonosov, 1711 yılında Rusya Çarlığı'nın Arhangelogorod Guberniyası'na bağlı Mişaninskaya'da doğdu. Elli dört yıllık yaşamı boyunca ortaya koyduğu değerler, insanlığın gelişiminde önemli yollar açtı. Doğa bilimci, fizikçi ve kimyacı olan Lomonosov, Moskova Devlet Üniverstesi'nin kurucuları arasında yer alıyor. 1755 yılında açılan okula büyük katkılar sağlamasıyla birlikte 1940 yılında üniversiteye Lomonosov adı verildi. Venüs'ün bir atmosferinin olduğunu savını ortaya koyan Mihail Lomonosov, Rusya tarihinin büyük değişimlerle zengin önemli bir evresinde yaşam sürdü. Ölümünün üzerinden yıllar geçmesine karşın Rusya'da ve Rusya dışında birçok eğitim ve kültür kurumlarına Mihail Lomonosov adı verilmeye devam ediyor. Bilim dünyasına kazandırdıklarının dışında, yazın hayatında da başarılı çalışmalar sergileyen Lomonosov, kaleme aldığı şiirlerle modern Rus edebiyatının şekillenmesinde önemli bir karakter ortaya koymaktadır. Lomonosov ayrıca 1760 yılında Rusya Tarihi kitabını yayınladı."}
{"url": "https://futuristika.org/posta-pullarinda-yasattigimiz-istanbul/", "text": "İstanbul, ilk yerleşimcilerinden bu yana jeopolitik konumu, mitolojik çekiciliği ile toplumlara ve uygarlıklara yüzyıllar boyu ev sahipliği yapmış ve bu uygarlıklar geri dönülmez hatıralar, yapıtlar bırakmışlardır. Geride kalan bu yapıtlar ve eserler daha sonraki uygarlıklar tarafından benimsenmiş ve korunmuştur. Matbaa'nın ve fotoğraf tekniklerinin gelişmesiyle, bu yapıtların geçmiş dönemlerdeki halini ve kondisyonunu görme şansı ve diğer kuşaklara aktarımı daha da kolaylaşmıştır. Posta pulları tarihinde, İstanbul ve İstanbul'da bulunan milli servet diye tanımlayabileceğimiz eserleri diğer kuşaklara aktarmada pulların da kullanıldığını görüyoruz. Konumuzu içeren 1914 basım 1. Londra Posta Serisi, hatıra anlamında yapılan ilk Posta Pulu Serisidir. Osmanlı'da Ulusal Posta Pulu kullanımı fikri Sultan Abdülaziz'in 1862 yılında Posta Nazırı Agah Efendi ve hükümete bir teklifte bulunması ile başlamış olur. İngiltere'de 1840 yılından beri kullanılan ve posta pulu ile gerçeklesen tek tarife usulünden ilham alan Sultan Abdulaziz yurt içinde mesafe hesabı yapılmadan daha ucuz, tek ödeme karşılığında ücretlerin posta pulları aracılığıyla ödenmesini teklif eder. Ve uygulama Kabul edilerek 13 Ocak 1863 yılında ilk posta pulu kullanılmaya başlar. 1863'ten 1913 yılına kadar olan dönemde pullar üzerinde padişahların tuğraları görülmekte ve tek düze şeklindedir. Estetiksel bir özellik taşımamaktadır. 1913 yılından itibaren pullar üzerinde mimarlık yapıtları görülmeye başlanmıştır. Bunun amacı küçük Osmanlı pullarına ve değer katmak olmuştur. 1863'ten 1914 yılına kadar görkemli seri basılamamasına neden olarak Osmanlı İmparatorluğunun ekonomik çöküş içinde olması, savaşlar ve parasal sorunların pullara yansımasıdır. 1914 yılında tek düzeliği kaldırmak ve pullara güzellik katmak amacıyla iki şey uygun görülmüştü; pullar hem görkemli olacak, hem de dışarıda basılacak. Kullanıma sunulan ilk İstanbul temalı posta pulları serisi 14 Ocak 1914 yılında 5. Sultan Mehmet tarafından bastırılan 1. Londra Posta Serisidir. Az önce değindiğimiz gibi pullar hem dışarıda basılmıştır hem de İstanbul temalı olmuştur. 1914 yılında İngiltere'de basılan bu pulların nakışlarını Mimar Muzaffer Bey, Türkçe tezyini Hattat Mehmet Bey gerçekleştirmiştir. Londra'nın Wilkinson matbaasında tydus stili ile basılmıştır. Kağıdın kalınlığı ve kalitesi o günkü dünya pulları kalitesinde yer tutmaktadır. Mimar olan ve nakışları işleyen Muzaffer Bey aynı zamanda posta ve telgraf Nezareti görevini yerine getirmekteydi. Yapmış olduğu pullar üzerindeki nakışlar birçok kişi tarafından beğeniyle karşılandı. Londra'da basılan pullar, Osmanlı Kültür ve Sanatının yanında Mısır ve Bizans dönemine ait eserlere de yer vermiştir. Sultanahmet meydanında bulunan ve Mısır'dan getirilen Dikilitaş, 1. Konstantin tarafından Roma'dan İstanbul'a getirilen ve Yanıkdirek adıyla anılan Divan Yolu üzerinde yer alan Çemberlitaş, Bizanslı'ların mimari yapısı olan Yedikule, Üsküdar'da yer alan Kız Kulesi, Fenerbahçe'de bir Fransız şirketinin inşa ettirdiği Fener, Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Rumelihisarı, Sultanahmet'te yer alan Sultanahmet camii, Şişli'deki Hürriyet Anıtı, Koca Sinan'ın harikası olarak anılan Süleymaniyesi, muhteşem Boğaziçi görüntüleri, Beyazıt Meydanı, Nevşehir'li Damat İbrahim Paşa'nın yaptırdığı Ayasofya yanındaki çeşme ve serinin son pulu 5. Sultan Mehmet'in kendine ait portresi yer almaktadır. Bu serinin pullarının ücret değerine göre, havale posta gönderilerinde, posta gönderilerinde veya posta kartlarında kullanılmıştır. 1. Dünya savaşının çıkması ve zorunlu tasarrufun başladığı bu dönemlerde yeni pullar piyasaya çıkarılmamıştır. Bunun yerine eldeki pulların fiyatları değiştirilerek, yeniden yapılanma anlamına gelen sürsaj yapılarak piyasaya sunulmuştur. Serinin en değerli pulları olan 100 ve 200 kuruşluklara kullanımı sırasında jilet atılarak bir daha kullanımı önlenmiştir. · Bu serinin Şişli'deki Hürriyet abidesini gösteren pulu 1,5 kuruştan, 1 kuruşa indirilerek tekrar piyasaya sunulmuştur. · 1 Ekim 1914 yılında 5, 10, 20 para ve 1, 2, 5, 10 kuruşluk 7 parça pul İmtiyazatı Ecnebiyenin lağvı adı altında sursajlanmış ve kullanıma sunulmuştur. · Serinin en değerli iki pulu 1915 yılında Sultan Reşat Elgazi hatıra serisi adı altında sursajlanmıştır. 100 ve 200 kuruş olan pulların değeri 10 ve 20 kuruş olarak değiştirilmiştir ve herkesin kullanımına sunulmuştur. Çünkü 100 ve 200 kuruş değerinde olan pullar padişahın yazışmalarında ve yurt dışına gönderilen posta kartlarında kullanılmaktaydı."}
{"url": "https://futuristika.org/postaci-kapiyi-kac-kez-calar/", "text": "Harriet Russell, Londralı bir illüstratör. Glascow School of Art'ta eğitimine devam ederken Kraliyet Posta Hizmetleri'ni de bir projesine dahil etmiş; 100'den fazla mektubu kendisine çeşitli postanelerden bir sene boyunca yollayan Russell, adres yerine illüstrasyonlar, anagramlar, haritalar, bulmacalar, bilmeceler, vs. kullanarak postacıların mektupları alıcıya ulaştırıp ulaştıramayacaklarını araştırmış. 10 adet mektup hariç hepsi adrese teslim edilmişler. Bu çalışmasını kitap haline getiren Russell, postacıların mutlaka ki oyunu fark ettiklerini bulmaca içeren bir tanesine düşülen Kraliyet Posta Hizmetleri tarafından çözülmüştür! notuna istinaden- ve projesinin isimsiz kahramanları olarak mektupların ellerinden geldiğince kendisine ulaştırılmasına çalıştıklarını düşünüyor. Fikir çok güzel, belki pek çok farklı adrese gönderilseydi mektuplar, daha iyi olabilirdi, zira bir mahalleye hangi şehirde olursa olsun hep aynı postacı düşer tahminim. Değişse bile en fazla birkaç postacı arasında değişir sıra. 3-5 bulmaca fark edildikten sonra gerisi zaten gelmiştir, Russell'ın tahmininden daha zeki olduklarını sanıyorum Kraliyet postacılarının. Ayrıca zarfın içine sadece boş bir kağıt koyması da pek hoş olmamış sanatçının, kendisi pek de uğraşmak istememiş gibi bir düşünce beliriyor ister istemez. Halbuki insan birkaç gün öncesinden kendisine sadece bir merhaba bile dese, bir hoş oluyor içi, garanti veririm."}
{"url": "https://futuristika.org/postyapisalci-anarsizm-sahaya-iniyor/", "text": "2004 yılında Siyahi dergisinin 1. sayısında önemli bir söyleşi yayımlandı. Rahmi G. Öğdül'ün çevirdiği Todd Could'in Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi kitabı Türkiye'de 2000 yılında yayımlanmıştı. Süreyyya Evren Kürşad Kızıltuğ ikilisinin sorularını cevaplayan Could'in söyleşisi, o dönemde memleket semalarında bir postyapısalcı anarşist rüzgarı estirmiş, fanzinlerde Meksikalıların da tartıştığı siyaset felsefesi oldukça ilgi görmüştü. Bu değerli söyleşinin hatırlanması amacıyla, Süreyyya Evren ve Siyahi dergisinin izniyle burada yeniden dillendiriyoruz. F! Todd Could: Komik aslında. İyi ya da kötü bir akademik tepki gelmedi, kısmen anarşist çevrelerde daha önce pek çalışmamış olduğumdan oralardan fazla tepki de beklememiştim. Bununla beraber, birkaç yıl sonra, bir anarşist konferansa davet edildim ve pek çok anarşistin kitabı okumakta olduğunu gördüm. Konferansta kitabın popülerliğinin Foucault gibi postyapısalcılarla anarşist yaklaşımı biraraya getiren ilk kitap olmasından kaynaklandığını söylediler bana. O konferansta, ve o günden bugüne katıldığım diğer toplantılarda fark ettiğim şey, pek çok genç okurun, Foucault, Deleuze ve Lyotard gibi düşünürlerle yetiştikleri için kitaba sempatiyle yaklaştıkları oldu. Kimi daha geleneksel anarşistler ise yaklaşımıma daha mesafeli durdular. İtalyanca'ya da çevrildi, ve anarşist eğilimli İtalyan dergileri sonra benden yazılar istediler. Muhtemelen yakında İspanyolca'ya da çevrilecek. . Doğrusu, o zamandan beri konu üzerine pek başka birşey yazmadım, ama farklı biçimlerde de olsa meseleyle ilişkimi hep sıcak tuttum. Saul Newman'ın aynı konu hakkındaki tezini ve Lewis Name'un Postmodern Anarşizmi'ni yayınlanmadan önce okudum. Ayrıca anarşist konferanslara davet edilecek kadar şanslıydım, ve oralarda çeşitli anarşist yönelimlere sahip insanlarla meseleleri tartışabiliyorum. Benim için, politikanın içindeki insanlarla tartışmak işin en tatmin edici kısmı. Bu bana fikirlerin sahaya çıkınca nasıl yol aldıklarını görme şansı veriyor. Dediğim gibi, her iki kitabı da yayınlanmadan önce elyazması halindeyken okudum ve her ikisini de sevdim. Saul'un kitabı benim direnme eğiliminde olduğum daha Lacancı bir yönelime sahip. Lacan'ın bireysel öznesinden kolektif eyleme hareket edebilmek mümkün mü, bundan emin değilim. Ayrıca, daha ziyade Foucaultcu bir perspektiften gelen biri olarak, herhangi bir psikanalitik yaklaşım konusunda ihtiyatlı davranırım. Sonuçta ikna olmadıysam da Saul'un böyle bir hamleyi savunuşunun güçlü olduğunu söylemeliyim. Ve kitabı gayet açık bir dille yazılmış. Lewis Name'un kitabıysa ne benim ne de Saul'un kitabında olmayan sanatsal bir boyut katıyor. Siberpunk üzerine bölümü bir harika, oradan çok şey öğrendim. Name ayrıca çalışmasına Baudrillardcı bir perspektif de katmak istiyor, ki bu da benim yaklaşımımdan çok uzak. Ama yine de bu perspektifi çok iyi ele alıyor. Eski çalışmalarıma dönmek konusunda tereddütlüyümdür. Şu ya da bu pasajı okuyup berbat bulmaktan korktuğum için onları yeniden okumam. Genel olarak, yine de, kitabın yönsemesi hala hoşuma gidiyor. Her ne kadar üç çağdaş düşünürü tartışıyorsam da esas bakış açısı Foucault'dan geliyor. Bugün Foucault ile Deleuze arasında, o gün gördüğümden daha fazla fark görüyorum, ve bugün yazsam muhtemelen Deleuze ile ilgili yaklaşımımı bir parça yenilemem gerekirdi. Ayrıca, benim daha çok postyapısalcılıkla yakından ilişkili olduğunu iddia ettiğim kimi temaların, daha belirsiz biçimde olsa da, geleneksel anarşizmde de yer bulmuş olduğunu ifade eden pasajlar olurdu. Geçen yıllar içinde, Deleuze'ü daha yoğun olarak inceledim, ve kısa süre önce de hakkında bir kitap hazırladım. Onun ontolojik yönelimli yaklaşımıyla Foucault'nun ontolojik olarak daha ihtiyatlı yaklaşımı arasındaki fark derinlere gidiyor. Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi'nin Deleuze'ünkinden çok Foucault'nun yaklaşımına meylettiğini sanıyorum, ama Deleuze'ün yaklaşımını yanlış temsil ettiğimi de düşünmüyorum. Vurguyu nereye kaydırdığınız meselesi önemli. Kesinlikle. Geleneksel marksizme kıyasla küreselleşme karşıtı hareketin yaklaşımı nüanslara çok daha fazla yer veriyor. İlerici mücadeleyi yalnız tek bir cephede gerçekleşiyor gibi görmüyor, ama buna karşın politikayı ve ekonomiyi kendi karmaşıklığı içinde kavramaya çalışıyor. Her ne kadar benim kitabımı etrafında kurduğum pratikler kavramı küreselleşme karşıtı hareket tarafından kullanılmıyorsa da, indirgenemez mücadeleler, yerel politikalar ve ittifaklar, etik bir yönseme ve özcü düşünceye karşı direnç göstermek gibi bazı ortak fikirler olduğu açık. Son olaylar gözönüne alındığında daha anti-Amerikancı bir yönelime karşı hassasiyet göstermek istenebilir. Egemen kültürlere ayrıcalık tanımamak yönündeki genel fikir önemlidir, ve hem postyapısalcılığın hem de anarşizmin bu fikirde güçlü kökleri vardır. Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi'nde açıklamaya çalıştığım, ve Postyapısalcılığın Ahlak Teorisi kitabımda daha da kapsamlı olarak ele aldığım gibi, kişinin kendi etik yöneliminden kaçması mümkün değildir, bundan ötürü, başka şeyler bir yana, bu başkalarına saygı duymanın da itici kuvvetidir. Bununla beraber, birinin etik yönelimini ciddiye almak aynı zamanda ötekinin görüşlerini de ciddiye almak demektir. Bu nedenle, avrupamerkezciliğin ya da ona eşdeğer bir Amerikancılığın eleştirisiyle Avrupa ve Amerikan geleneklerinin etik değerlerine sadık kalan bir bağlılık arasında hiç bir çelişki görmüyorum. Biz solda olanlar ahlak değerlerinin sahiplenilmesi meselesini sağa bırakma eğiliminde olduk. Bence bu bir hatadır. Sağın uyguladığı tahakkümün ahlaksal hiçbir yönü yoktur, ve sağın yaptıkları hakkında etik ve ahlak terimleriyle daha açık konuşmaya başlasak en iyisi olurdu. Bu soruya nasıl yaklaşacağımı bilemiyorum. Çok iyi bir soru, cevap vermek istiyorum ama bir bilgeymişim gibi davranmak da istemem. Bazı açılardan, acil mesele basit: ABD hakimiyetini kırmak. Bununla birlikte, küreselleşme karşıtı hareketin açıkça teşhis ettiği, tehlike altında olan daha karmaşık politik ve ekonomik konular da var. ABD hakkında, daha fazla sömürü için bir bahane olarak kullanılan 11 Eylül terimleriyle düşünmeyi bırakmak da gerekli. Bununla birlikte, Bush yönetiminin yaptıkları o kadar açık ki benim durumun altını çizmeme gerek bile yok. Her ne kadar, yirminci yüzyıl Marksizminin kaderinin gösterdiği gibi tek bir sorun yoksa da genel sorun üzerine bunu söylemek isterim. Öte yandan, kimlik politikaları artık bir çıkmaz noktaya vardıklarını ortaya koydular. Yapmamız gereken, baştan başa tüm mücadeleler arasında dayanışmayı korurken, aynı zamanda pek çok mücadelenin yerel ve indirgenemez mizacını da bir an önce kavramaktır. Bu iki talebi dengelememize imkan veren şeyin etik bir yönelim olduğuna inanıyorum. Postkolonyal çalışmalar önemli bir entelektüel hareket olmayı sürdürüyor, özellikle de ABD'nin sömürgeciliğe çok benzeyen birşeye dönme girişimleri ışığında. Yine de, bazen postkolonyalizmde birikebilecek kurban statüsü beni kaygılandırıyor. O geçmişten sıyrılmak için Deleuze'ün uçuş çizgileri diyeceği çıkış yollarını aramaksızın sömürge sonrası bir toplumun hastalıklarını sömürgeci geçmişte aramakta Nietzscheci anlamda tepkisel birşeyler var. ABD kendi hegemonyasını empoze etme arayışındayken, üçüncü dünya hareketleriyle Avrupa'daki hareketler arasında yeni mücadele alanları açacak ittifaklar kurulacağı konusunda umutluyum. Bu zorlu bir soru, kısmen pek çok anlama gelebileceği için. Eğer evrensel bir politik program olup olmadığını kastediyorsanız, yanıt hayır olacaktır. Benim stratejik siyaset felsefesiyle taktik siyaset felsefesi arasında yapmaya çalıştığım ayrımın da göstermeye çalıştığı buydu. Siyasal değişiklik her zaman belirli siyasal tarihlere ve bağlamlara cevap vermek zorundadır. Öte yandan, örneğin sömürüye muhalefet gibi, evrensel kabul edilecek belirli ilkeler de olabilir. Evrensel bir postyapısalcı anarşizm olabilir demektense postyapısalcı anarşizm için evrensel bir etik olabilir demek daha iyi. Bu önemli bir soru, ama benim bilgimin az olduğu bir alan. Benim gibi daha çok çağdaş Avrupa'ya odaklanmış entelektüellerin çalışmalarını alıp başka geleneklerin çalışmalarına eklemlemek kuşkusuz önemli bir ileri adım olurdu. Ben sadece benden daha konuya hakim birinin bu görevi üstlenmesini umabilirim. Newman'ın Stirner'i ele alışı ilginç, ancak onunla tartışmak istemiyorum. Newman postyapısalcılığa psikanalitik bir yaklaşımla daha çok ilgili olduğu için Stirner'i ve onun ego kavramına sarılması da kendi genel projesiyle uyumlu. Benim üzerine çalıştığım analiz seviyesi ise pratikler olduğu için, benim açımdan Stirner Nozick'in tarafına daha yakın düşüyor. Bu, benim de daha önce üzerinde düşünmediğim, ilginç bir soru. Sanırım çerçevenin o taraftan değil de bu taraftan gelişmesinin iki nedeni vardı. Birinci neden otobiyografik, anarşizme postyapısalcılık üzerinden vardım, ve dolayısıyla anarşizmi hep postyapısalcılığın gözleriyle görme eğiliminde oldum. İkincisi ve daha önemli neden ise benim burada geliştirdiğim bakış açısının postyapısalcılığa daha yakın olmasıdır. Postyapısalcılıktan bazı seçmeler yapmış olsam da Foucault, Deleuze ve Lyotard'ın düşüncelerine yakın kaldım. Eğer anarşizme dair yorumumda haklıysam, o zaman geliştirdiğim çerçeve anarşist geleneğin bazı özelliklerini ödünç alırken bazılarını reddetmektedir. Postyapısalcılıkta reddettiğim hiçbir şey, geleneksel anarşizmin belirleyici özellikleri arasında yer alan hümanizmi ya da olumsuz bir erk görüşünü reddetmemle örtüşmüyor. Benim anarşist tarih bilgim sınırlı, o yüzden lütfen benim cevabımı bu alanda henüz çömez olan birinin cevabı olarak kabul edin. Sahadaki uygulamalar genelde teorik konumları değiştirir, benim siyaset felsefemi pratikler seviyesinde kurmamın sebeplerinden buydu. Anarşist pratiklere, örneğin son yıllarda küreselleşme karşıtı hareket içinde ABD'de görülen anarşist pratiklere bakarsak, hayran olacak çok şey görürüz. Bununla birlikte, hala eksik olan şey, kendimiz hakkında düşündüğümüz terimlerin kendilerinin politik olarak yüklü olduğu fikridir. Sadece yüzeyde yanlış gözükenler üzerinde değil, kendi düşünüş terimlerimiz üzerinde de durmamıza olanak sağlayacak daha düşünümsel projelere ihtiyaç var. Foucalult, Deleuze ve Lyotard'ın yazıları işte bu noktada yardımcı olabilirler bize. Kesinlikle söyleyebiliriz. Bu bana tümüyle doğru görünüyor. Her ne kadar bu öğelerin bir kısmı 68'den önce etrafta dolaşmaya başlamış olsa da, Mayıs 68 olayları, onları daha önce yoksun oldukları bir uyum ve tutarlılıkla biraraya getirdi. Pek çok marksistin tersine, çoğu feminist, mücadelelerini pek çok diğer mücadele arasında bir mücadele olarak görür. Önemli bir mücadeledir, ama tek mücadele değildir. Toplumsal cinsiyet baskısı hemen tüm toplumlar için karakteristiktir, ama okuduğum hiçbir feminist, marksistlerin ekonomik olmayan baskıların ekonomik baskılara indirgenebileceğini savunmalarına benzer şekilde tüm baskı biçimlerinin cinsel baskıya indirgenebileceğini savunmadılar. Feminizm kendisini ırkçılığa, sömürüye, konformizme karşı mücadele gibi diğer mücadelelerin yanında bir başka mücadele olarak görüyor gibidir. Özellikle Negri ve Hardt'ın düşüncesi, Deleuze'den derinden etkilenmiştir. Bu anlamda, siyasi eylem için geniş bir çerçeve önerseler de, çalışmaları esas olarak taktik yönelimli gelir bana. İmparatorluk'un sonunda tavsiye ettikleri mücadeleler değişiklik için birer şablon değil, daha çok insanların dahil olabilecekleri mücadele türleri için önerilerdir. Aslında, onlar sadece kendi siyasi örgütlenme deneyimlerimden ödünç aldığım ve kendime göre yeniden tanımladığım usule dair terimlerdi. Genel bir strateji ile yerel bir taktik arasındaki tezat, bana, herşeyi kapsamaya çalışan siyasi teoriler ile postyapısalcıların ve anarşizmin önemli eserlerindeki mücadelenin yerel ve indirgenemez doğasına karşı daha duyarlı olan görüşler arasındaki farkı göstermek için kullanışlı bir yol gibi gözüktü. Özel olarak Lenin'in bu tercihle hiç bir alakası yoktu. Tüm anarşistlerin iyi kalpli insan doğası fikrine katılmadıkları, öte yandan da bazı anarşistlerin kararsızlık duymadan bu fikre inandıkları açık. Kitabımda ben ikinci duruma örnek olarak Kropotkin'i verdim. Bununla beraber, pek çok anarşist düşüncenin kaynağını oluşturan ondokuzuncu yüzyıl, insan doğasının karakterinin tartışıldığı bir arenaydı. Bu konuda tartışacak birşey olmadığı fikri ise çok daha yenidir. Benim kendi anarşist yazın okumama göre iyi insan doğası anlayışı, anarşizmde dışlayıcı değilse de merkezi bir temadır. Eğer anarşistlerin insan doğası kavramını reddettiklerine dair ikna edici bir sav geliştirilebilirse buna sarılırım. Bu, postyapısalcılıkla anarşizm arasında çok daha derin bir bağa işaret edecektir. Sorduğunuz için teşekkürler. Son zamanlarda, Foucault'dan güçlü bir şekilde etkilenmiş olan Jacques Ranciere'in çalışmaları üzerinde duruyorum. Onun, örneğin radikal eşitliğin önemi gibi ana temalarının bir çoğu, anarşist düşünceyle yöndeşik. Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi'nde geliştirdiğim çerçeveyi genişletmemi sağlayacak biçimde Ranciere'in fikirlerini geliştirebilmeyi umuyorum. Ancak bu projenin henüz başlarındayım. Tartışmakta olduğumuz zorlu hatta çoğu kez ele avuca sığmayan diğer konulardan farklı olarak, Filistin topraklarının işgali meselesi, son derece basit bir mesele oluşundan ötürü bana çok çarpıcı geliyor. İsrail Filistinlilere karşı yavaşca bir soykırım uyguluyor. Bu projenin geçmişi Ben-Gurion gibi ilk siyonistlerin metinlerinde de bulunabilir. Siyonizm her zaman bir maksimum genişleme ve yerli Filistinlilerin yerlerinden edilmesi projesi olmuştur. Çözüm basit: İsrail 1967 sınırlarına geri çekilmeli, ve böylece işgali sona erdirmelidir. Ayrıca, topraklara dönüş hakkı tartışılarak tanınmalıdır. İsrailli yerleşimcilerin böyle bir dönüşe imkan vermeyecek kadar çok olduklarını söyleyeceklere cevabım da öyleyse Yahudilerin ve Filistinlilerin eşit siyasi statüye sahip oldukları tek bir devlet olacaktır. Garip ama, bu İsrail'i tanımaya ve iki devlet çözümünü kabul etmeye zorlanmadan önce Filistinlilerin kendilerinin önerdiği çözümdü."}
{"url": "https://futuristika.org/prag-names-fest-08/", "text": "26 Ağustos günü başlayan ve Prag'ın ilk sokak sanatı ve graffiti festivali olan Names Fest 6 Eylül'e kadar sürecek. 40'tan fazla graffiti ve sokak sanatçısını buluşturan festivalde hazırlanan eserler 8 Eylül'den Ekim sonuna kadar Trafacka Galeri'de sergilenecek. Genellikle ve özellikle vandalizmle bağdaştırılan graffitinin ve daha yumuşak bakışlara hedef sokak sanatının adrenalin yükselten değerinden öte, Çekleri ve de şehrin nüfusunu katlayan turistleri farklı bir perspektifte buluşturmayı amaçlayan festival boyunca atölye çalışmaları, seminerler, paneller, film gösterimleri, rehberli şehir yürüyüşleri ve yarışmalar da düzenlenecek. Komünizm döneminde yasak olan ve halkın duygularını dışavurmada en acil çare olarak algılanan garffiti, Kadife Devrim'in gerçekleşmesi ile bir patlama yaşamış Prag'da neredeyse boya çalınmamış bir bina görmek imkansız hale gelmişti. 2000'li yılların başında Stop Garffiti kampanyasıyla temizlenmeye çalışılan binalar, akabinde tekrar boyanıyor, bölgeler arası çete savaşlarına, holiganlara malzeme oluyorlardı. Festival bu dönemde gelişen olaylardan etkilenen ve graffitiye karşı olumsuz duygularla beslenmiş Prag sakinlerine bir anlamda kaynaşma fırsatı da veriyor. Graffiti ve sokak sanatının pek çok ve bazen güzel örneklerini görebileceğiniz Prag sokakları bu kez yasal ve seyre açık bir şekilde, özenle seçilmiş yasal duvarlar üzerinde özel izinlerle hayat buluyor. Festival ve sergi tarihleri arasında yolu Prag'dan geçenlerin kaçırmaması gereken bu görsel şölene komünizm döneminde tüm engellemelere rağmen her gece her gün bir şekilde yenilenen John Lenon duvarı da mutlaka katılmalı. Artık günümüz demokratik ve özgür ortamında yapılan çalışmalara kıyasla pek göz doldurmasa da görülmeye değer. Festivale katılımcılar arasında dikkati çeken birkaç isim; Danimarka'dan Ash, Amerika'dan Brad Downey, İtalya'dan Rebel Ink, Brazilya'dan Zezao ve tabii ki Prag metro istasyonlarının vazgeçilmez ressamı Epos ve şehrin kaldırımlarını küçük ejderhaları, asfaltını renkli boya yollarıyla imzalayan Point."}
{"url": "https://futuristika.org/pratik-dondurma/", "text": "Büyük boy torbayı yarı yarıya buz ve tuzla doldurun. Küçük boy torbaya süt, vanilya ve şekeri doldurun ve hava almayacak şekilde kapatın, büyük boy torbanın içine yerleştirip yine hava almayacak şekilde kapatın. 5 dakika torbayı kuvvetlice sallayın, torbayı dikkatlice açın ve küçük torbadaki dondurmaya dönüşen karışımla serinleyin. Afiyet olsun! Unutmadan, yarım bardak süt bir kepçe dondurmaya denk geliyor, ölçüleri buna göre arttırabilirsiniz. Karışımın içine meyva parçacıkları, kakao, çikolata küpleri ekleyip değişik lezzetler elde edebilirsiniz. Süt yerine meyva suyu kullanabilirsiniz. Eğer sallama sonucu dondurma bir türlü tutumuyorsa, sorun tarifte değil, sizde ya da malzemelerinizde olmalı. Fakat üzülmeye hiç gerek yok zira karışımı uzun bir bardağa koyup içine biraz buz, biraz nane, biraz hindistan cevizi ekleyip bir şemsiye ve bir pipet ile süsleyip Dondurma değil slash/sundae yapacaktım ben zaten... diyip kıvırabilirsiniz, duruşunuz yaz boyunca inanın bozulmaz!"}
{"url": "https://futuristika.org/prince-ringard-isyanda-yas-siniri-yok/", "text": "17 yaşındayken çalışmak istemiyordum, bu yüzden dilendim, şarkı söyledim ve bir arkadaşım bana gitarla eşlik etti. Bir adam bize kabaresinde bir konser teklif etti, biz de kabul ettik ve en beklenmedik yerlerde, genellikle az sayıdaki dinleyicinin önünde şarkı söylemeye devam ettim. Şapka açıp para alıyordum. Çok değildi ama yine de gebermemekiçin omuzlarımda ıslak havlularla mal istasyonunda 50 kiloluk çimento torbalarını boşaltmaktan daha iyiydi. Bir orkestra eşliğinde tek başıma şarkı söylüyordum, müzisyen arkadaşlarım da kayıtlarda bana yardımcı oluyordu. Yaşam tarzım bir grup projesine uygun değildi. Teknede yaşıyordum ve doğal olarak çok seyahat ediyordum. Haziran 1994'te Mousse, tabiri caizse orkestranın yerini aldı. Kasetlerimi kendim çoğalttım ve konserlerin sonunda sundum. Aynı şey kendi yayınladığım kitaplarım için de geçerli. Bugün albümleri ücretsiz satıyoruz ve tüm parçalar ücretsiz indirilebiliyor. Punklar beni seviyor ve bu duygu paylaşılıyor ama ben ne müziğimle ne de görünüşümle hiçbir zaman bir punk olmadım. Her zaman bağımsızlığımı korudum. Yapımcılara, menajerlere, tur menajerlerine vs. karşı değilim. Ama sanat dünyası bana her zaman tamamen yabancı olmuştur. Kısacası, ben ailenin bir parçası değilim, bu böyle ve sorun değil. Ayrıca, kendimi kelimenin asil anlamıyla bir sanatçı olarak görmüyorum. Benim için sahne almak, çalışmadan hayatımı kazanmanın tek yolu, hepsi bu. Kendi kendimizi yönetiyoruz ve bu bize çok uygun. Ve unutmayın ki çoğunuza göre bir avantajım var: Artık genç ölmeyeceğim kesin. Jean-Claude Lalanne AKA le Prince Ringard. Gerçek adı Jean-Claude Lalanne olan Prens Ringard, şu anda 78 yaşında, çocukluğunu Issoire'daki Saint-Vincent-de-Paul yetimhanesinde Gerard Lenorman adında biriyle geçirdi. Mutlu olarak tanımladığı bir dönemdi. Üstün yetenekli bir çocuk olduğundan, 14 yaşında lisans diplomasına hak kazandı ve hukuk diplomasını aldığı Nanterre fakültesine katıldı. Jean-Claude Lalanne 1963'de şarkı söylemeye ve müzik yapmaya başladı. Paris'teki Rue Mouffetard'da sokak müzisyenliği yaparken Le Bateau ivre kabaresinin müdürü tarafından fark edildi ve orada çalması istendi. Ayrıca tiyatro ve sinemada da birkaç kez rol aldı. lk kitabını 12 yaşında yazdı. Bunu yirmi beşten fazla kitap takip etti. Bu duygularımı kanalize etmenin bir yolu, beni istikrara kavuşturacak bir terapi. Yazarak kendimi dengeliyorum ve kendimi faydalı hissediyorum. Otuza yakın albümden oluşan bir diskografiye sahip olan Prince Ringard, yılda yaklaşık yüz kez Fransa'nın yanı sıra Belçika ve İsviçre'de de konser veriyor. Yirmi yıldan fazla bir süredir gitar, mızıka, bas davul ve trampet eşliğinde eşlik eden, Mousse adıyla tanınan arkadaşı Marianne Bily'den oluşan tek kişilik orkestrasıyla. Kendisini artık bir anarşist olarak kabul ederek, aynı adı taşıyan Federasyona sık sık gitmeye başladı. Her şeyden önce hümanist hisseden benim için sonunda daha açık bir ortam bulmuştum. Uzlaşmaz yaşam tarzı, faşistlerin takıldığı bir bara otomobille cam çerçeve indirip girmesi, bir zengin mağazasında yaptığı hırsızlık ve jandarma minibüslerine zarar verdiği için birkaç kez hapiste kaldı. Punkların bu yaşlı Anar Baba'ya olan tutkusu hiç bitmedi. Martin Circus, Bulldozer, Metal Urbain ve daha sonra Parabellum şarkıcıya sempati duyuyordu. Hareketle olan tutarsızlığını belirtmek için kendine kedili punk lakabını taktı. 1994'ten beri sahnede ve yollarda, partneri Mousse eşlik ediyor. Oldukça Fransız geleneğinin bir parçası olan şarkıları burjuva, rahip, politikacı ve elbette faşizme göndermelerle doludur. Her yıl anarko-punk ve hardcore gruplarının yüksek desibellerinin ortasında yarı akustik yarı şarkı-şiir formuyla yüz kıonser veriyor. Bugün bile bunu hala garip buluyorum: yıllar geçiyor ama hala otuzun altında genç bir kitlem var. Zaman, moda ve rekabet dışı."}
{"url": "https://futuristika.org/problemli-bir-cocuk-lsd/", "text": "Hayatın içinde kimi zaman kazaların yeri apayrıdır. Beklenilen bir buluş yerine kazayla farklı şeylerin bulunması özellikle de ilaç sektöründe bilinen bir durumdur. Tıpkı kalp için aranan ama başka işlere yaradığı da anlaşılan Viagra gibi. Halen kalp ve kırmızı kan hücrelerinde bir anormallik olduğunda doktorlar Viagra öneriyor. Bir başka ilginç keşif ise bundan yaklaşık 70 yıl önce İsviçreli kimyager Albert Hofman tarafından yapılmıştı. Hofman Basel'deki Sandoz Laboratuarları'nda çavdar mahmuzu olarak bilinen ve zehirleyici etkileri olan bir mantar türü üzerinde araştırma yapıyordu. Eski çağlarda çeşitli hastalıklara ilaç olarak kullanılan, kimi zaman da insanların halüsinasyonlar görmesine neden olan bu mantarı inceleyen Hofman çeşitli kimyasal sentezlerden sonra onu asit haline getirmeyi başardı. Sanki ateşle oynanan bir deneydi. Çavdar mahmuzu yüzünden Ortaçağ'da kimi kadınlar cadılık yaptıkları gerekçesiyle öldürülmüştü. Hofman 19 Nisan 1943'te, yani asidi ilk bulduğundan yaklaşık dört buçuk yıl sonra kendisi üzerinde denedi ve bisikletiyle eve giderken asistanından kendisini izlemesi ricasında bulundu. Hofman yolda etrafındaki yapıların şekillerinin bozulduğunu ve sallandıklarını sanmaya başladı. Kendi deyimiyle dünyaya sanki eğri bir aynadan bakıyordu. Ayrıca hareketleri de sanki kıpırdanırcasına yavaştı. Ne var ki asistanı Hofman'ın çok hızlı gittiğini anlattı kendisine sonradan. Eve sağ salim vardığında bir doktor çağırılmasını ve komşulardan süt bulmasını istedi. Sütün kendisini biraz düzelteceğine inanan Hofman zehirlendiği inancındaydı. Doktor genişleyen kan damarları dışında bir şeyi olmadığını söyledi. Daha sonraki saatlerde ise Hofman ruhunun şeytan tarafından ele geçirildiğini düşünmeye başladı. Komşusu bir iblisti ve kendisini öldürmek istiyordu. Kara kapılar ve duvarlar üzerine gelmeye başlamıştı. Cehennem evinin ortasında açılmış, kendisini ruhları bilen yakan ateşlerin arasına alma isteğindeydi. Yatağın içinde tir tir titreyen Hofman ardından her şeyi daha renkli görmeye başladı. Duvarlar rengarenkti. Kendisi yatakta yatmasına rağmen gözleri ona yukardan bakıyor gibiydi. Masmavi gökyüzüne yükselmesine kimse mani olamazdı. Bu duygularla gülümseyen Hofman uyudu. Sabah kalktığında yenilenmişti, tek hissettiği fiziksel yorgunluktu. Daha sonra yaşadığı tüm duyguları ve hisleri notlarına yazdı. Bu ilacı kendi yararına kullanıp kullanamayacağını anlamak isteyen CIA ilk zamanlar satışını yasaklamadı ve hayat kadınlarına kullandırıp etkilerini inceledi. Sandoz, 1948 yılında Hofman'ın LSD adını verdiği ilacı ABD'de piyasa sürdü. Sandoz ilacın her türlü psikolojik rahatsızlığı tedavi edeceğini iddia ediyordu. LSD 1950 ve 60'larda tamamen bir fenomene dönüştü. Neredeyse tüm psikolojik hastalığı ve bağımlılığı olanlara öneriliyor, üstüne kitaplar, tezler, araştırma notları yazılıyordu. Bu ilacı kendi yararına kullanıp kullanamayacağını anlamak isteyen CIA ilk zamanlar satışını yasaklamadı ve hayat kadınlarına kullandırıp etkilerini inceledi. Daha sonra satışın yasaklanması geldi gündeme. Her isteyen açıkça LSD kullanmamalıydı. Tabii bu yeni buluştan sanat dünyası da yararlandı. İlk uyuşturuculardan birini Aldous Huxley'ye 1953 Mayıs'ında Doktor Humpry Osmond vermişti. Uyuşturucuyu deneyen Huxley, tüm yaşadıklarını anlattığı Algı Kapıları kitabını yazdı. Bu kitap aynı zamanda ünlü rock grubu The Doors'un isimleri için esinlendikleri kitaptı."}
{"url": "https://futuristika.org/proje-derin-gurultu/", "text": "Derin Gürültü, Sedat Türkantoz ve Onur Başkurt tarafından oluşturulan görsel ve işitsel bir deneyim projesidir. Başlangıcı bu iki bireyin ortak ve bireysel deneyimlerine dayanan proje, canlı elektronik sesler, davullar ve ziller, video kurgusu ve bir metin üzerinden ilerlerken, farklı disiplinlerden öğeleri de içine katarak organik bir biçimde, doğaçlamaya açık olarak oluşmaktadır. Mutlaklığı kendi içinde eriten proje, kavramları eğerek ve bükerek, hem biçimsel olarak hem de anlam kurgusu açısından izleyen ve dinleyen ile olan etkileşimini kararsızlığın ötesine taşıyarak, düşünce akışına kendini bırakıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/propaganda-yayinlari-can-baskent-okunasi-bir-seyler-yayinlama-meselesi/", "text": "Can Başkent: Görüşmez olur muyum, en yakın dostlarımdandır kendisi. Yıllarca yakın dirsek temasıyla bir dergiyi yürütmek kolayca zayıflamayan bir dostluk yaratıyor. O dönemleri karmaşık duygularla anımsıyorum. Tek pişmanlığım, egonun/egomuzun fazla öne çıkmasıydı kaldı ki bunu, isimsiz olarak ya da mahlas kullanarak da bir çok fanzin çıkarmış biri olarak söylüyorum. Yüksek egomuz sanırım hakkettiğimizi düşündüğümüz ilgiyi aslında pek göremememizin verdiği ezikliğin bir neticesiydi belki. Ünlü bir tuluatcının dediği gibi, böyle bir dergiden sonra omuzlara alınacağınızı, sokakta herkesin dimension hayranlıkla bakacağını düşünüyorsunuz. Ama saçma sapan şeylere uğraşıp, üstüne üstlük zaten azıcık olan paranızı da kaybedince iyice agresifleşiyorsunuz. Her ne kadar hala arasıra kimi beynelmilel steel webzine'lerinde yazsam da, Cradle of Filth konserlerinin dahi şarkı sözlerini bile bilmeyen '90 kuşağıyla dolu olduğunu göre göre steel piyasasından soğudum. Utku soğumadı, hala aktif olarak steel organizasyonlarında yer alıyor. Vegan-anarşist tutsak Osman Evcan'a keyfi bir şekilde mektuplaşma kısıtı uygulanıyor Yine de Türkiye'nin en iyi İngilizce steel dergisini çıkardığımızı düşünüyorum. Sonic Splendour, bence hem bu toprakların en iyi İngilizce steel dergisi, hem de en çok kıskanılan steel dergisi oldu. Her detayına insanüstü bir emek verdiğimiz, üstüne üstlük sefil bir teknik altyapıya (mizanpajı yaptığımız PC çok yavaştı örneğin, dosyayı kaydetmesi bile 8 dakika sürüyordu) muhtaç olduğumuz bir dönemde çıkardığımız bir dergiydi. Fanzin dayanışması adına çok şey yapılabilirdi, birbirimize omuz vererek çok daha iyi yerlere gelebilirdik, olmadı. Türkiye fanzinlerinin son dönemi üzerine söyleyecek çok şeyim var aslında. Aklıma gelen, devletin satanizm saldırganlığının piyasayı hemencecik kolayca dağıtabilmesinin verdiği utanç sanırım çoğunlukla. CB: Propaganda Yayınları'nın temeli, çok önceleri ben 'oldsletter' politik fanzini çıkarırken atılmıştı. O dönemde, eskilerde yayınlanmış anarşizan yayınları da fotokopiyle çoğaltıp, disto gibi dağıtıyordum. Bu distoya da 'oldsletter yayınları' adını takmıştım. Türkiye'nin öndönem anarşist dergilerinin geniş bir arşivine sahiptim ve bu arşivi paylaşmamayı ayıp olarak görüyordum. Her isteyene fotokopi fiyatına yolluyordum dergilerin kopyalarını. Ancak, fotokopinin internete yenildiğini kabul ettim. Bu konuda da hiç romantikleşmedim. Ama sıradan bir internet sayfası kurup, boş boş dağıtmak da istemiyordum yayınları. Hem derli toplu olsun, hem de sen-ben-bizim oğlan dışında da ciddiye alınsın ve bu bahaneyle, epeydir kafamda olan yayıncılığa da ciddi bir adım atmak için yayınevi olarak yola devam etmek istedim. Matbuu yayıncılığın da bir şekilde içinde olduğumdan, en verimli yöntemin e-kitabevi kurmak olduğuna karar verdim. Aklımın bir ucunda da, hep anarım, Hayalet Gemi ekibinin yıllar önce kurduğu, AltKitap e-yayınevi vardı. Hoş, AltKitap bizim anladığımız anlamda tam bir yayınevi değildi aslında, ama yine de, benim üzerimde etkisi olmuştur. Yayınevini kaydettirip, uluslararası ekitap dağıtıcılarına dahil olmak, ISBN almak gerekliliğine karar vermemiz de bu stratejinin ürünüydü yani kitaplarımızı sen-ben-bizim oğlan dışındaki kitleye ulaştırmak. Çok bir tepki almadım ne olumlu ne olumsuz. Çok nadiren öğrenciler bir iki emaille teşekkür ediyor kaynakları erişilir hale getirdiğimiz için. 'Ateizmi Anlamak' kitabından sonra da bir süre küfür emailleri aldık ve zevkle okuduk bu emailleri. Yapılabilecek, ortaklaşacak o kadar proje varken, sürekli kapıların yüzümüze kapanmasına da alıştık. Hoş, bu yol zaten kolay olsaydı, yürüne yürüne aşınmış olurdu çoktan. CB: Teşekkürler. Bizce de çok önemli bu seçkiler. İlgi fena değil, her kitap yüzlerce kere indiriliyor. Ama kitapların ne kadar okunduğunun tahminin yapamam. Neredeyse hiç geri bildirim almıyoruz zira değindiğim gibi. Benzer yayınların bir an önce yayınlanması lazım, zira yavaş yavaş o döneme ait hafızalar siliniyor ve bir yerden sonra sadece hafızalarda kalan bir çok detay tarihe gömülüp gidecek. Bilhassa '90 kuşağının artık erişkin olmasının yarattığı politik sorunları öngörmek zor değil. Bu seçkilerin yeni nesil anarşizan cengaverleri tarihe bağlayabilmenin tek yolu olduğunu düşünüyorum. Türkiye'de anarşizm üzerine yazılan çizilenlerin çoğunun saçma sapan olduğunu düşünüyorum bir kaç ele gelen çeviri dışında. Eskiden, epey bir emek sarfederdim bu tip yazılara yanıt vermeye. Dolayısıyla, aynı mantıkla bu seçkileri yaptık. Bırakalım, dergiler kendilerini anlatsınlar diye düşündük. Bir yandan da, ciddi bir vaka incelemesine ihtiyaç var elbet. Ama bunu kimin nasıl yapacağında dair bir fikrim yok. CB: Kendin yayınla'nın kapitalizmin sahte üretkenliğinin en güzel örneklerinden biri olduğunu düşünüyorum. İnternet'in belki de ikinci bir Gütenberg devrimi olmadığını düşünmemden dolayıdır belki de bu. Bu nedenle editörlük ve eleştiri müesseseleri gereklidir bence. Özellikle kitap eleştirisi denen zanaatın çok mühim olduğunu düşünüyorum. İnternet devrimi artık belki editörlüğü öldürüyor ama, kitap eleştirmenlerine ihtiyacı arttırıyor. Elbette, eleştirmenle kastım, amazon. com'da iki paragraf yorum yazanlar değil. CB: Yok. Başvuran çevirmenlerin çoğu 'hobi çevirmeni' olduğu için, verim alamıyoruz. Dahası, şimdiye dek bütün yabancı yayınevleri reddetti projemizi. Ama hala uğraşıyoruz. Düşündükçe tepem atıyor, TV'de yayınlanan dizilerin altyazıları ertesi güne çevriliyor torrent ortamlarında, ama bu kadar ilginç dergilerin makalelerini çevirtmek için kalifiye adam bulamıyoruz. Eh, bulamadığımız için de yurtdışında İngilizce yayınlama imkanımız olmuyor. Bu kadar basit bir denklem aslında bu. CB: Şu anda 'İzmir Savaş Karşıtları Derneği' kitabını yayına hazırlıyoruz. Bir sözel tarih çalışması olacak. Oldukça hevesli olduğumuz bir çalışma. Zira, İSKD tarihine yoğunlaşan ilk kitap olacak bu. Antimilitarist harekette yer alan herkesin, hepimizin türlü türlü, duygusal ve heyecanlı kişisel hikayesi vardır İSKD'yle. Bu açıdan kişisel olarak bir minnet borcunu ödemek olarak görüyorum bu projeyi. Amacımız ocak-şubat (2013) ayına yetiştirmek. CB: Kurgusal çalışmalarla çeviri yayınlamıyoruz. İdealimiz, yoğunlaştığımız sahalara ve konulara dair çalışmalar yayınlamak. Ama elbette, epey esneğiz. Gelen dosyalara genelde bir ay içinde yanıt veriyoruz. En büyük amaçlarımızdan biri mali getirisi olmayan sahalarda kitap boyutunda araştırma yapan titiz araştırmacıların kendilerini yalnız hissetmemesi. Çirkef matbuat piyasasının çarkına girmeden kitaplarını kitlelerin erişebileceği şekilde yayınlamak isteyen yazarlara kapımız açık. propaganda: Katolik inancını denizaşırı ülkelere yaymak amacıyla 1622'de kurulan Sacra Congregatio de Propaganda Fide adlı teşkilatın adından. Propaganda Yayınları, anarşist ve özgürlükçü düşünse sahasında bir boşluğu doldurmak için doğuyor! Propaganda Yayınları, Türkiye'de anarşist ve özgürlükçü düşünce parkurunda yazılmış özgün eserleri, elektronik kitap olarak yayınlamayı amaçlayan, kar amacı gütmeyen bir organizasyondur. Propaganda Yayınları, anarşizan düşünce anaçerçevesi dahilinde ele alınabilecek özgün ve kuramsal eserleri yayınlama gayesindedir. Bu minvalde, çeviriler ve kurgusal eserler ilgi alanımıza girmemektedir. Öte yandan, anarşist ve özgürlükçü düşüncelere eleştirel ve kritik yaklaşan çalışmalara da yer verecektir. Dolayısıyla, anarşizm, komünizm/sosyalizm, ekolojizm, feminizm, hayvan özgürlüğü, antimilitarizim, GLBT hareketi, öğrenci hareketi ve benzeri toplumsal hareketler ve düşünce akımlarına dair yazılmış özgün eserler, araştırma ve incelemeler yayınevimizin ilgi alanına girmektedir. Bu bağlamda, değindiğimiz sahalarda yazılmış olan tezleri, toplu makaleleri ve benzerlerini yayınevimize sunulmaları üzere davet ediyoruz. Yayınevimize değerlendirilmesi için sunulan kitap dosyaları, en geç bir ay içinde değerlendirilecek ve sonuç yazara bildirilecektir. Sunulan kitap dosyaları, titiz bir editöryal elemeden geçirilecektir. Editöryal kurul, gerekli gördüğünde eserleri harici bir hakeme okutarak, fikir alabilecektir. Yayınevimiz, sadece elektronik kitap yayınlamaktadır. Kitaplarımızı, matbuu kitap basan yayınevleri gibi ISBN numaralı olarak yayınlamaktayız. Bu kitaplar, elektronik kitap okuma cihazları ya da el bilgisayarlarında okunabilmesi için hem ePub/mobi formatında, hem de bilgisayarda okunabilmesi için pdf formatında yaynlanmaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/propaganda-yayinlari-veganizm-cikti/", "text": "Zülal Kalkandelen ve Can Başkent'in Veganizm: Ahlakı, Siyaseti ve Mücadelesi adlı e-kitabı Propaganda Yayınları'ndan çıktı. Veganizm üzerine Türkçe yazılan kitap hacmindeki bu ilk çalışma, vejetaryenliğin daha ilerisi olan ve çeşitli ahlaki, diyetetik, iktisadi, politik ve felsefi motivasyonlarla gerekçelendirilen veganizmin, toplumumuzda pek sık dile getirilmeyen, siyasi gruplarda dahi yok sayılan yüzüyle tanışmak, veganizmi anlamak, onun mücadelesini öğrenmek isteyenler için, konuya kapsamlı bir yaklaşım sunuyor. Veganizmin beslenme boyutuna, ekonomik/politik açılımına ve etik boyutuna değinen üç bölüm, kitabın temel bölümlerini oluşturuyor. Eser, Propaganda Yayınları'ndan e-kitap olarak yayınlanmıştır ve kapak tasarımı İç Mihrak Propaganda Tasarım tarafından yapılmıştır. Referans Bilgileri Veganizm: Ahlakı, Siyaseti ve Mücadelesi Bir Söyleşi, Zülal Kalkandelen Can Başkent, Propaganda Yayınları, ISBN: 978-1-927893-00-5, 978-1-927893-01-2, 978-1-927893-02-9, 79 sayfa, Eylül 2013."}
{"url": "https://futuristika.org/protokole-kurban-bu-topraklarin-kulturleri/", "text": "Mutlaka gidilmesi gereken yer: Kafkasör tepesi. Boğa güreşleri ile meşhurdur. Hayvancılığın yoğun olarak yaşandığı zamanlar, boğaların sürü liderliği mücadelesi çerçevesinde birbirlerini dağdan aşağı itmelerine bir çözüm olarak geliştirilmiş boğa güreşleri. Zaman içinde hayvancılık gitmiş ama güreşler kalmış. Hatırladığım ve beklediğim bomboş, yeşil bir arazi idi Kafkasör'de. Küçük orman yolları, minicik çiçekler, yeşilin yoğun kokusu ve tadına doyulmaz köfteler. Fakat başka bir sahne buldum. O sahneyi hepimiz biliriz. Bir devlet büyüğü gelir bir yere, bir ziyaret lütfeder, ziyaret ettiği yeri onurlandırır, şereflendirir. 50 kişilik koruma ve danışman kafilesi ile beraber Çin Ordusu misali manevralar yaparlar, yöreyi gezerler. Hemen o devlet büyüğü için sofra kurulur, yerel yemeklerden oluşan tabaklar önlerine serilir. Ve devamında hemen o yörenin folklor ekibi yerel kıyafetlerine bürünerek en bilindik oyunlarını oynarlar. Bahsedilen bu tablo o kadar sık, o kadar rutin bir şekilde yaşanır ki ee, ne var bunda? demek en doğalıdır. Belki bunu hiç farketmediniz bile, belki dikkat bile etmediniz. Belki gördüyseniz bile kafanızı çevirdiniz. Olabilir. Ben de öyle yapardım, taa ki 23 Haziran'da Artvin'de gördüklerime bir daha ve bir daha bakana kadar. Bu sefer ziyaret bahşeden devlet büyüğü Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesi Başkanı. Kafkasörün tepesinde, onlarca kişilik koruma ekibi ile beraber geziyor, yiyor, bakınıyor. Tabii, hemen bir sahne kuruluyor. Davul geliyor, İskoçya dışında Artvin'e de yerel olan tulum çalgısı, akordiyon ve bir adet solist geliyor. Hemen başlıyorlar Artvin'in en bilinen ve en klişe oyununa: Atabarı. Misafirimiz devlet baba olunca sözler değiştiriliyor. Atamızdan yadigar, bizde ata barı var yerine Atatürk'ten yadigar, bizde ata barı var oluyor. Atatürk denirken ses yükseliyor, üzerine basılıyor. Sonra bir deli horon tepiyor erkekler, sonra adını hatırlamadığım diğer oyunlara geçiliyor. Oynayanların fotoğrafını çekermiş gibi yapıp Sayın Kılıç'a odaklıyorum kocaman telefoto objektifimi. Farketmez diye umuyorum. Yanındaki tek kaşı kaldırmış çok pis bakıyor bana. Sonra etrafımdakilerle şakalaşıyorum, herşey normalmiş gibi yapıyorum. Görmedim sanki arkadaki özel kuvvetleri, sivil korumaların bakışlarını ve bellerindeki kabarıklıkları. Görmemiş gibi yapıyorum. Bunları düşünürken aklıma geliyor. Etraftaki Jandarma ordusu, özel kuvvetler, keskin bakışlar... Göstermelik hepsi. Etrafıma bakıyorum, Haşim Kılıç ve küçük ordusu dışında o sırada yaylada 5, bilemedin 10 kişi var. Hepsi bir show, oynanan oyunlar dahil. O zaman anlıyorum aslında o sahne diyip başımızı çevirdiğimiz alışılageldik zorbalıktaki çarpıklıkları. Bir daha ve bir daha bakıyorum oyunu oynayanlara. Kendileri heyecanlı gözükmüyorlar ki beni heyecanlandırsınlar. Sıkılmışlar. Bir zorunluluk icabı oradalar, belli. Yapmak zorunda oldukları onlara zevk vermiyor. Oynamış olmak için oynuyorlar. Bir daha ve bir daha bakıyorum. Gözümün önüne fazladan bir iki lira bahşiş için hesabı getirirken zoraki gülümsemesi çok bariz sırıtan bir garson geliyor. Bir daha bakıyorum. Gözümün önüne patronu ona fırça atarken bir de işimden olmıyım diyerek içindeki fırtınayı dindirmeye çalışıp gülümseyen işçi geliyor. Bir daha bakıyorum. Gözümün önüne müşterisi devamlı olsun diye aslında umursuyormuş, değer veriyormuş gibi yapan mağza sahibi geliyor. Bir daha bakıyorum. Gözümün önüne her Pazartesi sabahı ve her Cuma akşamı bir an önce bitsin de gidelim diye İstiklal Marşı söyleyen milyonlarca öğrenci geliyor. Protokole kurban oluyor kültürümün bir parçası. 23 Haziran'da Artvin. Başka bir gün Ankara, başka bir gün Urfa ve gün be gün bu toprağın her köşesi... Devlet babanın sert bakışları altında ezilen zarif ve kıvrak hareketlerin sessiz çığlığı o sıkkın bakışlar. Devletimizin bugüne kadar izlediği asimilasyonun bir mikrokozmosu bu fotoğraf. Kendisine yabancı bir kültürü izlerken farklarımızla beraberiz demiyor devlet babanın gözleri. Benimsin diyor oynayanlara çevrilmiş o bakışlar, o kalkık kaş. Olduğu gibi kabul etmiyor, sahipleniyor. Ataerkilliğin tavan yapması ve yönetime yansımasının mükemmel bir fotoğrafı."}
{"url": "https://futuristika.org/proustun-paltosu/", "text": "Jacques Guerin, Parisli esans ustası ve parfümeri fabrikası sahibidir. İşçileri kazanlarda kimyasal karışımlarla ilgilenip, işin ehli hassas burunlar gözetiminde simyagerleri andırır biçimde ezoterik bir edayla kokular yaratırken, kendisi Marcel Proust takınıtısı peşinde yazarın izini sürer. Mobilyalar, yazmalar, elde ciltlenmiş ilk basımlar, notlar, yırtılmış sayfalar, hatıralar, özellikle hatıralar ve yazarın üst üste kazaklar giyip, yakasından pamukların fırladığı kıyafetini tamamlayan, ölümün yaklaşmasına karşı hızlanarak yapıtını titreyerek tamamladığı buz gibi odada battaniye niyetine kullanıp üzerinde yattığı paltosunun peşinde gezer. Proust'un Paltosu, ilk bakışta yazınsal hayranlığın zirvelerinden bir durumu, Proust'u ya da yapıtlarını anlatıyor gibi görünse de, aslında bu sıradışı bibliyofilin keyifli, şaşkınlık verici ve zaman zaman okuyanı heveslendiren, kıskandıran öyküsünü anlatıyor. Kıskandırıyor çünkü en sevdiği yazara sirayet etmek şansına sahip olan biri var kitapta. Bütün hikayeyi anlatan İtalyan gazeteci Lorenza Foschini, Proust'u, dönemin modasına uygun biçimde dandy şeklinde tanımlıyor. Kıyafetlerinde alacalık ve şaşanın yanı sıra en sıcak havalarda bile üzerinden çıkarmadığı ağır, kürk paltonun önemi, yazarın hayatını paylaşmış olmasında yatıyor. Parasal kaynak sıkıntısından yarıda kalan Kayıp Zamanın İzinde film projesinde Laurence Olivier, Marlon Brando, Dustin Hoffman, hatta Greta Garbo'nun isimleri geçiyordu. Filmin olası kostüm tasarımcısı Piero Tosi'nin Lorenza Foschini'ye anlattığı Jacques Guerin'in hikayesidir. Tıpkı Proust gibi eşcinsel olan Jacques Guerin'in, yazarın en yakınları tarafından etrafında görünmez bir duvarın inşa edilip, yazarın gerçekliğini çarpıtmasına isyan eden bir yazın şövalyesi gibi, notlar, metinler, kağıtlar, kitaplar ve harflerin ötesinde Proust'un eşyalarının, mobilyalarının kurtarılması için harcadığı çaba, yazarın dünyadan silinmesine karşı direnişini tek başına gerçekleştirmesinin yanında, edebiyatın nitelikli okurların hayatları üzerindeki etkisini gösteriyor. Walter Benjamin'e göre Proust'un yatağını, paltosundan fazla önemsemeliyiz. Benjamin, on altı yaşındayken sahip olduğu yatağında, başyapıtını üzerinde paltosuyla tamamlayıp aynı yatakta 18 Kasım 1922'de ölmüş Proust'un yatağındaki görüntüsüne Michelangelo'nun Sistine Şapeli'nin tavanına yaradılışı resmetmesi gibi yaklaşır. Tarihte ikinci kez bir iskele kuruluyordu; birincisinde Michelangelo başını geriye atarak Sistine Şapeli'nin tavanına Yaradılış sahnesini resmetmişti; ikincisinde ise hasta Proust yatağına uzanmış olarak kendini özel mikrokozmosunu yaratmaya adamış ve sayısız sayfayı elyazısıyla doldurmuştu. Her iki anda ve konumlanmada her iki sanatçı kendi mikrokozmik dünyalarını yaratmışlardır. Palto ve hatta yatak, Proust'un astımının ve alerjilerinin kendisini savunmasız bırakmasına karşı dünyasının mahremiyetini sağlayan eşyalar. Proust'un kitaplarında yer yer beliren ve Jacques Guerin'in alevler içinden kurtardığı notlar, romanından parçalar ve anlatılarını barındıran paragrafların kaynağı olan hafızasını oluşturduklarından, yardımcı birer eşyadan çok sığınılan, mahremiyeti artan mekanlara dönüyorlar. Proust bu mekanlarda yaşıyor, zamanından önce ölmeden yapıtını bitirmek için hırsla, hızla yazıyor, endişeleniyor ve hafızasını diri tutmaya çalışıyordu. Jacques Guerin'in Proust'un ardında bıraktıklarının peşine düşmesini anlatan hikayede sıradan bir bibliyofil takibinden fazlasının yaşanmasının nedeni, eşyaların geçirdiği bu dönüşüm. Proust'un eşcinselliği etrafında aşılamaz, elle tutulamayan fakat varlığı hissedilen bir duvar örmüştü. Ailesi Proust'un dehasına mesafeli yaklaşırken, sessizliği tercih eden yaklaşımı benimsemişlerdi. Proust'un ardından eşyalarını yakıp, kitap sayfalarını yırtmaları, çocukluğundan beri giyimine özen gösteren Proust'un kendine has tarzı, 'dandy' şıklığı ile yaşlı Ortaçağ bilgesi karışımı görüntüsü, mayıs ayında bile üzerinden asla çıkarmadığı kürklü paltosu, yatağına uzanıp, seneler boyu yorgan niyetine bu paltoya sarınarak 'Kayıp Zamanın İzinde'yi yazması, Proust'un etrafına örülen mahremiyet duvarının zamanımıza sızmasına engel olamadı."}
{"url": "https://futuristika.org/provakator-taslamaci-ortalik-karistirici-ve-fotografci-les-krims/", "text": "Leslie Robert Krims 1942'de New York'da doğdu. Yaptığı işleri, kara mizah, konformizm karşıtı yergiler, eleştiri sınırları epey geniş olan kurmaca şeyler ve alaya alınabilecek her türlü solcu zırvalıklarıyla dalga geçen çalışmalar olarak tanımlıyor. Hakkında yapılan bir röportajdan elde ettiğim notlar üzerinden Les Krims'in yaşamına şöyle bir bakabiliriz. Okul yıllarında kendi deyimiyle bir nerd olmaya yakınmış kendileri. Mikroskopla incelemeye yapmaya bayıldığı için bu çıkarımda bulunmuş. Dini görüşleri nedeniyle baskı görenlere özgürlük temelli bir protesto, aktivist olarak varolduğu ilk eylemmiş. Jonathan Swift, sivri dilini beğendiği kişilerden biriymiş. Futuristika notu: Politik olarak kendini muhafazakar diye nitelendiren Krims, kendi işlerini genel olarak Solu rahatsız etmek şeklinde gördüğünü belirtmiştir. Kendisine göre modern fotoğrafçılık, doğu sahili ve batı sahili solcuları arasındaki paylaşımdan ibarettir ve bu fotoğrafçıları liberal medya ya da hükümet finanse ederken, marksist dezenformasyona katkıda bulunmuş ve Amerika'ya zarar vermiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/provokasyon/", "text": "Derin yazgıları olan bir coğrafyanın ortasında oturup, kendinizi bile metaforlaştırdığınız bir durum ve ahval var aslında. İnsana dair ne varsa, sizin de içinde olduğunuz ve onlarla kurduğunuz yaşamın anlamı, altı çizilmiş cümlelerinizle size bir dil oluşturuyor. Benim resmim, koloni dönemleri yaşamış bir kuşağın, savaşların, didişmelerin ve belirsizliklerin, ama hiç bitmeyen umutların omurgalaştırdığı bir vücuda oturuyor. Metaforik, imgelem gücü olabilen ana başlıklarla kurulu, ve açılımlarını maddeleştiren bir espas. Malzemenin, her zaman bir derin kimya olabileceğini düşünürken, ona verdiğim kabiliyeti, hareketli bir zeminde paylaşırken, tam da o macaranın ortasında olmayı yeğliyorum. Dil, plastik bir çözümleme sürecinin, entelektüel alanlarında, şimdiki dünyalı olmanın hızında algılanmalıdır. Kavramlar ve teori üretme yerine, kendi kendini kavramsallaştıran işin, kendi yaşam sürecini kurmaya çalışıyorum. Kurulanlar, kendi uçurumlarıma köprülerdir de. Ve her yeni uçuruma kurulacak yeni köprüler. Bu sergide de malzeme, kışkırtan yüzeylere doğru dağılırken, dürtülen bir şeyler vardı. Tam da istediğim huzursuzluk. Provokasyon ana başlığı ile oluşan bu proje, Seçilmiş Ağaç, Phoenix Again gibi başlangıç projelerinin yol açtığı bir süreci izlemektedir. Bu işler, mum isinin ortaya çıkardığı izlerle oluşmaktadır. Ve Emin Çizenel'in bu işlerine, mum isinin dolaştığı aksak ritimdeki soyut yüzeylerde kotladığı manayla birlikte, anarşist bir aşkı yaşamın içinde tutan, bir diğer okuma ile başlanabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/psikoz-olusumunda-ressentimentin-muhtemel-rolu-uzerine-bir-vesika/", "text": "Nedir olay? Ben hikayeler anlatırım, türü Fragman'dır. Fragman'dırlar, çünkü tek bir filme, tek bir müştereke, tek bir arka plana göndermezler. Yani aynı bütünün farklı farklı parçaları değildirler ki bunların içinde yer aldıkları, birer parçası oldukları bir bütün de yoktur ortada: Yerdeki taş parçasının daha büyük bir kayadan kopmuş olması gerektiği düz çıkarımından öte bir bütün görebilen de yoktur zaten çevremizde. Hepi topu budur ve başkası da değildir. Olsa dahi bir çeşitleme olurdu yalnızca. Çeşitlemeyse zaten, şu süregeldiğimiz bitene kadar bitmez hayat... Yani şu anı da bu diziye ekleyebilirdim. Tek farkla ki, bunun bir tarihi olurdu. Eş zamanlı yazıldığı için... Sözgelimi saat 16.15: Bilgisayarda Erkan Oğur: Eksiklik Kendi Özümde. Sessiz ekranda bir hayvan belgeseli. Hava güneşli. Hafif rüzgar. Yazın yatağını hazırlıyor bahar. Bahar güzel. Çiçek kokuları da öyle. Kaçmak için çay ve sigaraya davranıyorum sürekli. Müzik ve televizyon seslerine davranıyorum. Neyden kaçmak? Anlatamayacağımı bildiğim halde yazmaya çalışmaktan. Neyi yazmaya çalışmaktan? Anlatamayacağım şeyi. Nedir bu anlatamayacağım? Şey. Özgünlüğü tartışmayı planlarken bir anda anlam, değer ve gereğinden düştü her şey. Özgün, bana ilkin bu isimdeki bir kız arkadaşımı hatırlatır; hemen arkasından ise bu kadının ilgi-alaka dünyasının ufku, sanatın her türlüsüne nüfuzu ve işlerindeki hüneri gelir. Sonra: Pek afili bir yabancı lisesinde boğaza bakarak okuduğu yıllar, peşi sıra üniversitesi ve lisans sonrası batı Avrupa'da tırmanılan tabiat basamakları... Ve sonra gelir kokusu, güzelliği, görüşüp dolaştığımız, öpüşüp koklaştığımız sayılı vakitlerin hatırası vs. Sonrası: Öncesinden sinyalini verdiği üzere yalnız saksafoncu oluşu bilgisini haiz olduğum bir adama gitmek üzere beni terk edişi. Bunlar yine kendime iltimas geçen tahminler; sonuç baştan ayağa sadece benden artık sıkılmış olmasıyla da gerçekleşmiş olabilir. Diyorum ki, şayet terk edilmemiş olsaydım, Özgün sözcüğünün ilk anımsattıklarıyla anımsama sırası çok daha başka olabilirdi. Terk edilen olduğum için, onda olan fazla ve farklılıkları, tam da bunların zıddında yer aldıkları çıkarımını yaptığım kendi eksikliklerimin gölgesini de katıp boyutlandırarak, tüm bu nitelikleri ilk anımsadıklarıma yükseltiyorum. Fotoğraf çekiyor; çekmiyorum. Şiir yazıyor; yazmıyorum. Enstrüman çalıyor; çalmıyorum. İstanbul'da yaşıyor; yaşamıyorum. İyi okullar, iyi notlar, gelişkin arkadaşlar, canlılık, heves, bir yığın uğraş vs. Çünkü terk edilmeyi başta hiç anlayamıyorum. Belki tüm bunların dışında bir şeydi etken olan. Sahi, bir insan diğerini neden terk ederdi ki? En ufak bir şüphede sürekli geri dönüp düşünür insan. Bu sezgiyle belki tüm bu faktörleri görüyor, seçiyor, somutluyor, bendekinin değillemesi olacak biçimde yüceltip, yabancılaştırıp birer putlarmışçasına tepeme dikiyor ve belki bu yoldan sevimsiz sonumu hazmedilebilir kılıyorum. Öyle ya, putlardan sual olunmaz. Peki, bu defteri kapatabilmiş olsaydım, sözcüğün ilk çağrışımları yine bunlar olur muydu? Belki hala yarım, hala sorun teşkil ettiği için gölgesi bu denli uzuyor; belki hala sindirip barışamadığım için uğraşmaya değer görüyorum. Hem Barış da ağır bir vehimdir; bir cephede kaybettiğimi diğer cephede alana dek belki hep aynı sularda yüzeceğim. Belki bana bunca acı veren bu tecrübede, beni büyütüp güçlendirmekti amacı diyor ve böylelikle niyet okumaya koyuluyorum: Bu terki, trajediyi, hüzün ve kederi göğüslemeye gücüm yok; böylece bunu olduğu haliyle, yani bir tabiat olayı, bir yaprak dökümü, bir çiçek açışı şeklinde bir olağanlık, öylelik, doğallık olarak görmekten kaçıyor, aslında kimsenin kimseyi terk etmediği, kimsenin kimseyi üzmediği, olayların ardında hep başka bir dinamiğin, bir başka niyetin işlediği, bunun elbette yoruma açık olduğu ama üstünkörü söylemek gerekirse herkesin birbirini, farkında olsun olmasınlar, geliştirip güçlendirmeye koşulduğu kuruntusuna sığınıyorum. Burada yarılma büyüyor. Olay ve olguların arkasında, söz ve hareketin arkasında, her türden uyaranın arkasında gizil bir cevher var ve bilinçaltı kavramı, bu yarılmadan saçılıveren ihtimal parçacıklarını doldurmak için iyi bir heybe işlevi görüyor: Diğer her şey olabilir ama terk kesinlikle değil!. Zira eğer yalnızca terk edilmediyse, yani terkle birlikte başka şeyler de geldiyse terk, biricikliğinde yüklendiği önemi kaybediyor. O halde reddetmeli. Neyi? Terk gerçeğini. Çünkü Özgün vakasına dair tüm çıkarımlarım, kadın olan Özgünün terk ederken esasında bana elini verdiği noktasında."}
{"url": "https://futuristika.org/pul-sokagi-cocuklari/", "text": "Kimi çocuklar uzaklardan gelen sayılı seslere ilgi duyarken, benzerleri de uzaklardan gelen sayısız mektuplara duyuyordu ilgi. Nedenini hala çözemezler şimdi ama yakınlardan gelenleri tercih ediyorlar yakınlara gidenler gibi. Şimdiki zamanda gönderilen kağıt parçalarından, mürekkep lekelerinden çok, geçmiş zamandan düşünceler, düşlerdir mektuplar. Gece yazılanıyla gündüz yazılanı arasındaki farkın ay'la güneş arasındaki fark kadar olduğu rivayet edilir. Her -ne kadar neşe katıldıysa o kadar- hayata dair iç burkan detaylardandır, pulları da olmasa iyice hüzünlendirir -yazanı da yazılanı da- mektuplar. kuşlar; yalıçapkını: mavi kuş, baykuş, hindistan, sanat'1, sanat'2, sanat tarihi, astroloji ve kozmogoni, mantarlar, köprüler ve köprüler, havaalanları, satranç, kaplumbağalar, trenler ve yolları, astronomi ve uzay, sürüngenler ve amfibyumlar, gergedanlar, futbol, hans andersen ve masalları, deniz fenerleri, kriptozooloji ve dan'ın muhteşem pul koleksiyonu, hatta ülkelere göre pul kütüphanesi."}
{"url": "https://futuristika.org/puskullu-moruk-cem-karaca-kardaslar/", "text": "1970'li yılların başında Elhamra tiyatrosunun devralan Ulvi Araz, zamanın genç oyuncularını toplamasıyla birlikte Ülkü Tamer'i çağırır. Ben Johnson'ın Volpone isimli oyununu Osmanlı Pop Müzikali şeklinde uyarlayacaklardır. Ülkü Tamer oyunu bir haftada yazar. Ancak, henüz müzik hazır değildir. Cem Karaca ile konuşurlar. Karaca hemen müzikleri hazırlar. Sahnede müzikali canlı yorumlayacak müzisyenleri kiralayacak para olmadığından, kayıt alıp oyunculara playback yaptırmaya karar verirler. Cem Karaca ve o zamanların önemli grubu Kardaşlar stüdyoya kaydedip, 10 saat içinde, miksajdan çıkmamış ham bir plak kaydederler. Plağın ismi aynı zamanda oyunun da adıdır: Püsküllü Moruk. Cem Karaca her müzikalde olması gereken, giriş/üvertür kısmını yazmayı unutmuştur. Bir odaya kapanıp 10 dakikada albümün üverürtünü kaydederler. Üvertür saykodelik tınıları olan, zamanın normal Anadolu rock şarkılarındandır. Ey kadı hazretleri ve Kapatın perdeleri de Cem Karaca'nın coşkulu, sert vokali, funk ve groove gitarlar ile örülmüş, sözleriyle hala geçerli olan sosyal göndermeleri olan şarkılardır. Oyun, Osmanlı'nın son dönemlerindeki toplumsal çürümeyi hicveder. Cem Karaca'nın etkisiyle Osmanlı pop müzikali olmak üzere yola çıkan Püsküllü Moruk, Osmanlı rock müzikaline dönüşmüş ve ortalama 12 seyirciye oynayarak kısa zamanda sahneden kaldırılmıştır. Geçtiğimiz yıla kadar hep bir gizem olan bu kayıtlar bir Avrupalı plak şirketi sayesinde sınırlı sayıda basılıp gerçeğe döndü. Bize kalan, deneyip yenilen bu başarısız girişimden 1971 yılına göre son derece modern, sözleriyle de hala geçerliliğini koruyan bir çalışma."}
{"url": "https://futuristika.org/pusulasi-sasan-flash-mobcular-ve-sehir-temizlikcileri/", "text": "Geçenlerde düzenli bir şekilde takip etmediğim San Francisco Chronicle'da bir habere denk geldim; kısaca şehir belediyesi ve vatandaşlar flash moblardan çok şikayetçi imiş. Nedeni de bu çetelerin eğlenmesini bildikleri kadar geride bıraktıkları çöplerin sorumluluğunu bilmemeleri, şehre ve sakinlerine verdikleri zararın boyutlarını umursamamaları. Yastık savaşının yanı sıra şu sıralarda moda olan Flash Mob etkinlikleri arasında traş köpüğü savaşı, pasta fırlatmaca ve zombie yürüyüşü de var. Şehrin temizliğinden sorumlu çalışanlar bu ekstra işler için fazla mesai yapmak zorunda kalmalarına rağmen ek ödeme almıyorlarmış. Tahminen dünyanın hiçbir yerinde de alamıyorlardır. Dişi ya da erkek fark etmez; aslan yattığı yerden bellidir diye bir laf vardır, flash mobcular da geride bıraktıkları izlerden belli olsa gerek. Biraz anarşist biraz absürd protestoların, şehir yaşantısı içinde çılgınlıkların, günlük koşuşuturmaca sırasında yüzleri gülümseten heyecanların destekçisi olmak güzel de geride bırakılan çöp konusunda da ince hassasiyetlere sahip olmak gerek galiba. Zaten flash mob adı altında, aslında ama iyi ama kötü belirli bir amacı hedeflemesi gerekirken olayın, kitlesel çılgın partilere dönüştürülemesi, Gençler eğleniyor! tadında kalması da üzücü bence. Telefon mesajları, e-postalar ve belirli internet siteleri üzerinden yayılan flash mob haberlerinde her ne kadar belirtilen kurallar arasında; Herkesi çağır, şunu bunu getir, sorumlulukla eğlen ve temizliğe yardım et! gibi söylemler olsa da eline traş köpüğü, pasta, yastık, vs. alan olayı ortaokul mezuniyet günü su savaşına döndürüyor belli ki."}
{"url": "https://futuristika.org/queerce-erotik-ursula-le-guine-acik-bir-ask-mektubu/", "text": "Bu 80 yaşında bir kadına yazdığım ilk aşk mektubu. Aşık olduğum ya da şehvet duyduğum insanların çoğu erkekti. Ve şimdiye kadar, hepsi senden en az 30 yaş daha gençti. Yaşça ve cinsiyetçe sana daha yakın olan büyükannelerime hissettiğim sevgi gibi değil. Çoğu yönden sana yakın hissediyorum. Onlar kendi hikayelerinde bu kadar açık sözlü olmadılar. Sanırım onlar yaşlı kadınları göz ardı eden bir kültürde olmamayı öğrenmişlerdi. Ne onların benimle çok konuşma şansları oldu, ne de benim dinleyecek şansım. İnsan tarihindekilerin çoğunun aksine, benim kültürüm dikkatlice yaş tarafından bölündü. Sen kendi anarşist antropoloji kırıntılarınla bana bu garipliği hatırlattın. Hayır, senin yazınınla benim ilişkim farklı. Bu sevgi queerce erotik. Jenital veya cinsel zevk manasında dar bir şekilde düpedüz erotik değil. Audrey Lorde, Shulamith Firestone, Chaia Heller veya senin gibi feministlerin kullandığı manada erotik: hayatta olmanın farkındalığının derinlemesine bir neşeli farkındalığı. Acıttığı zamanlarda bile. Zevk ve güç: dağınık ve ademi merkeziyetçi. Senin yazılarını okumak bu farkındalıkla bağ kurmama yardımcı oluyor. Bundan ötürü, sana derin bir şekilde minnettarım. Ben de bunu yapmandaki queerce başarından ilham aldım. Burada kelimenin Germen orijinini düşünüyorum quer: karşıya geçmek, öbür tarafa / tarafına geçmek ve bunun aktivistlerce ve bilim insanlarınca sadece hetero ve homo seksüaliteler arasında kalmayan sözde sınırları geçen, bulandıran, zayıflatan veya dışına taşıran bir anlama taşınmasını. Toplumsal cinsiyet değişkenli bir aşk hikayesiyle, biseksüel bir çok aşklı kültürde aşk ve direniş hikayeleriyle, ya da amip seksinin cinsiyetten arınmış erotik imgelemi, tende güneş ışığı, dansçının ayaklarıyla ve diğer hayvanların vücutlarıyla sen toplumsal cinsiyet, seksüalite, türler ve erotizmin öbür tarafına geçtin. Ne hediyeler ama! Siyasetin de öbür tarafına geçtin. Senin anarşizmin ne apaçık, ne de düz. Kıvrılıyor ve akıyor, sarmal yapıyor ve fırıl fırıl dönüyor. Aşkın ve devrimin, siyasetin ve maneviyatın, dinlemenin ve anlatmanın taşan ayrımları, senin davet ettiğin ihtimaller tekil anlaşılmayla herhangi bir sınır tarafından kapsanamaz. Sen de reddettin iyi anarşist ve kötü anarşist arasındaki ahlaki sınırı. Yakın zamandaki röportajlarda, orta sınıf olduğun ya da yaptığının aktivizm olmadığı için anarşist etiketi için yeterli olmadığını belirttin. Seni tekrar düşünmeye davet ediyorum. Sende wu wei varken aktivizme kimin ihtiyacı var? Ve neden bir orta sınıf anarşist olmayasın ki? Bu benim kitabımda bir tezat değil ve senin kendi kitapların asla hayatın bariz tezatlarından imtina etmedi. Onlar benimsendi, öbür tarafa geçirildi. Yazdığın hikayeler, makaleler ve şiirler çokça ihtiyaç duyulan rehberler olarak hizmet ettiler, benim kendi hayatımı düşlememi öğrenmeme yardım ettiler. Bu yardımla ve diğerlerinin yardımıyla, kendime daha iyi bir rehber olabilmek için daha iyi hareket eder oldum: diğerlerinin düşlemesinde yardımcı olacak şekillerde yazmak ve konuşmak, dinlemek ve hareket etmek. Sen kendini anarşist olarak tanımlasan da, tanımlamasan da sen benim bir anarşist ne olabilir, ne yapabilir kavrayışımı derinleştirmeme yardım ettin. Benim ne yapabileceğime. Benim kim olabileceğime. Bunun için, en baki sevgiyi hissediyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/queneau-soyundan-bir-aile/", "text": "OuLiPo'nun kökeninde, artık herkesin bildiği üzere, Raymond Queneau ve onun matematiğe karşı gösterdiği, basit bir hevesin çok ötesindeki büyük ilgi vardır. Yazar ve OuLiPo'cu Jacques Jouet burada bir döküm çıkarmıyor, okuru Raymond Queneau'nun yazınının temellerini anlamaya davet ediyor. İkarus'un Uçuşu'nun II. bölümünde, Baudelaire'in Yoksulların Ölümü adlı şiirinin yanılsamalı ve düzyazı haline getirilmiş aktarımında, Baudelaire'in ölümle ilişkilendirdiği her şey absentle ilişkilendirildiğinde de benzer bir tutumla karşılaşılır. Belitsel yöntem Raymond Queneau'nun yapıtının merkezini oluşturur. Bu yöntem, apaçık şekilde, yazınsal metnin belirlenmesi sorusunu gündeme getirir, bu soruyu Edgar Poe Bir Şiirin Yaratılışı'nda ortaya atmış, Queneau da Bords'da yayımlanan Poe ve Çözümleme adlı yazısında bunu incelemeden edememiştir; ayrıca, gene Queneau'ya göre, Joyce da Ulysses ve Work in progress'te gizliden gizliye bu soruyu irdeler: Onun yapıtlarında hiçbir şey rastlantıya bırakılmamıştır. Sadece rastlantının payı rastlantıya bırakılmış ve her şey özgürce açığa çıkmıştır; çünkü özgürlük rastlantılardan oluşmaz. Bütün olsun bölümler olsun, her şey belirlenmiştir ve hiçbir kısıtlama açığa çıkmaz. Belirleme yönteminin, Queneau'nun romanlarında her zaman gizli tutulduğunu belirtelim, öte yandan bu, OuLiPo'cu çalışmalarında açıkça göz önündedir: örneğin Yüz Bin Milyar Şiir'de. Metnin, kendisinin ortaya çıkmasını sağlayan yöntemle belirlenmesi konusunda nereye kadar gidilebilir? Tüm OuLiPo'cu çalışma bu soruya yanıt arar, kavramsal sorgulama çoğunlukla iş üstünde incelemeyi de beraberinde getirir. Raymond Queneau'da asla sadece düşünce üstüne değerlendirmelere rastlanmaz. Her zaman o düşünceyi gerçekleştirerek sonucunu görmesi gerekir onun: Joyce'un Finnegans Wake'teki yöntemini Fransızca bir girişimle dener ; sonra Gertrude Stein'ınkini dener... Öykünme ya da alaya alma değildir derdi, kuşkusuz bunlar Queneau'yu ilgilendiren şeyler değildir, onun yapmak istediği tekniği inceleyerek gerçek bir saygı duruşunda bulunmaktır. tıpkı Yüz Bin Milyar Şiir'in boşlukla bir başka türlüsünü yarattığında olduğu gibi. OuLiPo bir yazın okulu değildir, yaratıcı yaratılar elde edilmesini sağlayan yöntemlerin araştırıldığı yerdir. Queneau'nun bu deneysel kaygısı da, aydınlığa kavuşturduğu alanın, atlas üstünde parmağıyla işaret ettiği bilinmez toprakların önemiyle kendisini yararlı, etkili bir yazara dönüştürmüştür. Georges Perec'in Raymond Queneau anısına adadığı Yaşam Kullanma Kılavuzu'na bakın: bir araya getirilmiş üç üretim yöntemi de (carre bi-latin2, polygraphie du cavalier3, pseudo-quenine4) on-on beş yıl önce Queneau tarafından bulunmuştu. Petrarca'nın Mezarları'nın yazarı Jacques Roubaud Queneau'dan esinlenerek bir çalışma varsayımı gerçekleştirdi: sextine'in5 yaygınlaştırılması. Italo Calvino Queneau'yu ustası olarak görmekten çekinmiyordu ama kuşkusuz içinden çıkılması güç ve önemli sorular açısından öyle görüyordu onu, zamanla etkilerini yitirecek yanıtlar açısından değil (Raymond Queneau Kimdir?, Les Amis de Valentin Bru'de, 15. sayı, 1981)... Bunlar adına OuLiPo denilen, Queneau soyundan gelen bu aileden birkaç örnek sadece. Ama hepsi bu değil. Queneau'da yalnızca, Yvon Belaval'in dediği gibi, o etkin düşünce yoktur; ayrıca imgelem gücü, dizelerle bölümlerin sımsıcak ve eğlenceli yapıları da buna eşlik eder. Queneau Ionesco'ları da, Pascal Laine'yi de, Jean Vautrin'i de, San Antonio'yu da, Gotlib ve çizgi romanın ilerleyen kanadını da beslemiştir... Yüzlerce sizin kahramanı olduğunuz kitap lahanalarda ya da güllerde değil bezelye tanelerinde doğmuştur. Düşünme yasası ve hoşa gitme yasası. Geometrici olmasak da bu yapıtın içine gireriz. Kimbilir, içinde bir de bakmışız geometrici oluvermişiz. XVIII. yüzyıldaki ağaçlarla kaplı parklarda oraya buraya serpiştirilmiş eğlence yerlerine dalar gibi dalarız o çılgınlıkların içine. İşte bu yüzden, OuLiPo'cu çalışma bilgince olduğu kadar eğlencelidir de. Jacques Roubaud'nun OuLiPo Raymond Queneau'nun bir romanıdır derken öne sürdüğü şey doğruysa, bir kişinin, biraz geç de olsa, romancı olarak sözünü söylemek istediği anlaşılacaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/quentinlerin-esas-delioglani/", "text": "Bu Quentin başka Quentin. Tarantino sinemanın haylaz çocuğuysa, Dupieux o haylaz çocuğu peşine katıp mahallenin delisine musallat olan piçtir. Tarantino'nun haylazlığı, kendine özgülüğü, deliliği; Fatih Özgüven'in çok güzel yazısında kullandığı tabirle ancak bir edadır, salınıştır, göze hoş geliştir ama Dupieux'inki bir şeyimden aşşa Kasımpaşa, bir buyurun, bir de burdan yakın kafasıdır. Quentin Dupieux'dan bahsediyoruz. Düşünce gücüyle insanları öldüren bir araba lastiğinin hikayesi olan Rubber'ı çekmiş adam. Oyuncunun direkt filmin içine uyandığı, noluyoz lan? tepkilerinin bizzat filmin kendisi olduğu Nonfilm'i çekmiş. Dupieux'un -şimdilik- dört filmlik filmografisi bi milyon olmuş kafayla atılan filim oynatmıyoruz burada kardeşim! narasıdır. Herkesten çok filim oynatırken, filimle oynarken hem de. Bu güzel adamın kafa açan filmlerine yakın duralım, çünkü malum, bok gibi yaşıyoruz, bari seyre durduklarımız afili olsun. Kamera yoksa gözler ne güne duruyor? Bak. Yukarıda anlattığım film, Quentin'in lk filmi; Nonfilm. 2002 tarihli film, bir adamın çölde terk edilmiş bir arabada uyanmasıyla başlıyor. Adam arabadan çıkıp doğrudan bir film setine iniyor ve aslında bizimle birlikte eşzamanlı olarak filmin içine girmiş oluyor. İlk başlarda ne menem bir filmin içine düştüğünü anlamaya çalışan adamımız hadi bi filmin içine düştük, bari romantik komedi falan olsa- sonra havaya girip bu anlama çabasından vazgeçerek rolünü daha iyi oynama derdine düşüyor. Ama filmin esas adamı başka. O önce gelmiş, epeydir filmin içinde yaşıyor. Başrolü kimseye vermeye niyeti yok. Belki de bu yüzden, belki de sebepsizce, rol gereği patlatması gereken silahı, içi gerçek kurşunlarla dolu olduğunu bildiği/bildiğimiz silahı, set ekibinin üstüne boca ediyor. Şimdi esasoğlan da, yönetmen de o. Nonfilm'in bundan sonrasında elinde kalan dört kişiyi filminin oyuncusu yaparak filmi çekmeye devam etmeye kararlı adamımızın yönetmenlik performansını izliyoruz. Senaryo? İşte konuşuyoruz ya. Kamera yoksa yok, gözler ne güne duruyor? Beynimiz kurgular olan biteni. Action! Meraklanma, seyirci anlayacaktır. Sinemaya böyle bir giriş yapan adamdan normal bir şeyle devam etmesini beklemek fazla naif olurdu. Ayrıca nedir normal? Normallik biz hayat gailesiyle boğuşanların derdi. Sinema gerçek hayat değildir, istediğimi yaparım diyor bir röportajında yönetmen. Haklı. Steak ile devam ediyor Dupieux sineması. 2007 yılında çektiği bu bilimkurgu sosuna batırılmış komedi gibi ama aslında hiçbir janra sığmayan filmi ne yazık ki Fransızca bilmeyenlerin izlemesi, en azından ne konuşulduğunu anlayarak izlemesi zor. Filmin başka dilde altyazısı mevcut değil çünkü. Dolayısıyla ben de izleyemedim ama Quentin'in röportajlarından okuduğum kadarıyla bir sonraki filmi olan, ki bence modern zamanların efsanelerinden, Rubber'la benzerlikler taşıyan ögeler mevcutmuş bu filmde. Bir de yönetmenimiz bu filmin kimsenin umurunda olmamasına içerleyip daha da Fransızca film çekmeye tövbe etmiş. Tövbe, işin şakası ama Quentin röportajlarında Steak'in sadece Fransa'da kalmasının ardından Rubber'ı İngilizce çekmeye ve dünyaya gününü göstermeye karar verdiğini anlatıyor. Dünyaya gününü gösterme kısmı da benim şakam tamam ama hakikaten de dünya görüyor, konuşuyor Robert isimli araba lastiğinin sıra dışı macerasını. Rubber'ın ne mene bir film olduğunu anlatmak zor. Yaşanarak vakıf olunacak bir deneyim. İzlediğiniz birçok şeye benzemiyor bir kere. Bilemiyorum, Rubber bir film değil de bir ergen olsaydı mesela ve ben de Rubber ergeninin mahalleden arkadaşı olsaydım, kendisini naber lan değişik? diye selamlardım herhalde. 2010 tarihli Rubber, telekinetik güçlere sahip ve hangi akla hizmet, hangi intikam ateşine soğuk suysa, bu gücünü insanları patlatmakta kullanan Robert isimli seri katilimizin maceralarını konu alıyor. Burada kişisel bir not düşeceğim; ben bu filmin büyük hayranıyım, filmin sahip olduğu sense of humour'un çeyreğine sahip olmak için hayatımı o lastiğin altına yapışan sakız olarak sürdürmeyi göze alırdım. Quentin Dupieux, Rubber'ın senaryosunu üç haftada yazmış ve dediğine göre üzerinde de fazla düşünmemiş. Sadece bir noktaya takılmış ki bu bence çok eğlenceli; filme direkt insanları öldüren bir araba lastiğiyle başlamanın saçma olacağını düşünüp filmin açılış sahnesinde klasik Amerikan polisi rolündeki birinin 2 dakikalık bir monoloğuna yer vermiş. Bu kısmın seyirciler için bir çeşit uyarı olmasını düşündüğünü söylüyor Quentin. Birazdan ağır saçmalayacağım. Beyninizde saçmalıktan zevk almaya mani bir rahatsızlığınız varsa kaçın. Polis, sinema tarihinden birçok sahne örneği vererek, Orada bilmem kimin bilmem ne yapmasının ne anlamı vardı yani? Bunların ve bunun gibi milyonlarca şeyin bir anlamı yoktur. Çünkü hayatın bir anlamı yoktur. Her şey sebepsizdir. Mana aramayın. minvalinde bir şeyler der. Bu öküz altında buzağı diye bir şey yoktur açılışının ardından başlar film. Gerçekten olan bitenin hiçbir anlamı yoktur ve gerçekten ama gerçekten çok acayip bir şey izliyorum hazzı her türlü anlamdan bin kat daha doyurucudur. Rubber, Cannes Film Festivali'nde gösterilir. Bu bir film değilden, 2000'lerin klasikleri arasına gireceke kadar değişen eleştirilerle karşılanır. Ama kesin olan şey; Rubber, ilk iki filmiyle kendi ülkesinde takılan bu ilginç Fransız'ı tüm dünyadan bir yığın fan'a sahip, filmleri merakla beklenen ve festivallerin aranılan yönetmelerinden biri arasına sokar. Nitekim Rubber, bizde de Film Ekimi'nde kendine yer bulur ve böylelikle 2 yıl sonra gelecek Wrong'un da yolunu açar. 1974 doğumlu Dupieux, sinemacı kimliğinin ötesinde elektronik müzik severlerin iyi bildiği, sevilen bir müzisyen aslında. Mr. Oizo mahlasıyla 97 yılından bu yana albümler çıkaran, çeşitli müzisyenlerle ortak performanslar sergileyen Dupieux, müzik yeteneğini filmlerinin de hizmetine sunuyor haliyle. Filmlerindeki müziklerde imzası olmasının yanında müzik dünyasının içinde olmanın avantajlarını bazen oyuncu seçimlerinde bazen de senaryolarında kullanıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/rabia-bayraktar-bir-cocugun-urperisi/", "text": "- 25 yıl önce Ankara'da doğdum. Ankara Atatürk Kız İlkokulu'ndan mezunum. Başka okumadım, kendimi yetiştirmeye çalıştım. Şiir ve hikaye yazmaya küçükken başladım. Ankara, İzmir, Aydın gazetelerinde hikayelerim ve bazı dergilerde şiirlerim çıktı. Bir de roman hazırlığım var. İzmir Sabah Postası gazetesi tefrika edecek. Sanata olan aşkım, kocam ve çocuklarımdan üstündür. 15 yaşımda evlendim. Üç çocuk annesiyim. İki arzum var: Çocuklarımı iyi yetiştirmek ve tanınmış bir sanatçı olmak. Bunun için çalışıyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/radikal-islamciligin-donusumu-laisizmi-restore-mi-etti/", "text": "1- Radikal İslamcı söylem fazla elitistti ve geniş toplum yığınlarına ulaşamıyordu. 2- Radikal İslamcı söylemin tartışma çemberi aslında saldırılarına karşı kenetlendikleri Batı devletleri ve ideolojilerinden ziyade, marjinalliklerinin karşılarına aldığı kendi ülke ve milletlerinin Gelenekselci İslamcıları oluyordu. Bu şekliyle Radikal İslamcıların tutumları, westernizasyonun soyut ve somut ataklarına karşı bir tepkisellikten ziyade, kısır bir içsel çekişmeye dönüşüyordu. 3- Radikal İslamcılar, karşılarına çıkan gelenekselcilikle mücadele çabası sonucu bütün geri kalmışlığın sebebi olarak gördükleri geleneğin başlıca nüvelerini, ikincilleştirme yoluna gittiler. Bu şekilde özellikle İhvan ekolünde görülen tasavvuf, karşıcılık ve Şeriati örneğinde görülen Marksizm ve Egzistansiyalizmin kavrayış usullerini İslami tartışmalar bünyesinde kaynaştırma süreci, Radikal İslamcılığın metot ve söyleminin belirgin bir siyasette dünyeviliğe doğru evrildiği noktayı başlattı. Yaklaşık yarım yüzyıl önce başlayan bu somutlaşma süreci, İslam dünyasında kesin bir zaferin uzaklığı konusundaki umutsuzluğun artması ve gelenekçi grupların kitlesel çözümlerden ziyade bireysel çözümler üretmede başarılı olması, Radikal İslamcılığın kavrayış ünitelerine sızmış sekülerizasyonu belirginleştirdi. Söylem, din, kavramlar ve dini literatürü muhafaza etse de, dini hareket metodu söylemin içinde buharlaşıyordu. Elbette burada bahsettiğimiz Sekülerizasyonun nitelik olarak Türk, Mısır, Tunus elitlerinin resmi ideolojisi olan ve her şeyi ile din karşıtı, sekülerizasyonu olarak algılamamız lazım. Radikal İslamcıların seküler tutumları sadece gerileyişin sebeplerini anlama adına daha somut yargılar üretmek isteyen ve bunu anlarken de düşman Batı ideolojisinin birikiminden faydalanma arzusunun bir sonucuydu. Bu sonuç ilk başta, Radikaller ile Gelenekselciler arasında sert bir Sahih din tartışmasını doğurdu. Bu tartışma ardından, başta hadis olmak üzere ilimlerin birikiminin ve başta mezhep ve tasavvuf olmak üzere de usuller konusunun nitelikleri üzerinden ilerledi. Süreç içerisinde kimi gruplar gelenek ile tekrar pozitif bir bağ kurarken, kimi ülkelerde süreç, Türkiye örneğinde olduğu gibi AKP tipi geleneksel nüvelerden iz taşımamak bir yana, her şeyi ile Batılı-Modern kavramlarla kaynaşmış ve söyleminin hammaddesi demokrasi olan ilginç örneklere evrildi. Özellikle Türkiye tipi her an totaliter yüzünü belirginleştirebilen ilkel demokrasilerde İslami bir devrim-dönüşüm konusunda umutsuzluğa kapılan kitleler için, sistemi İslamize etme gayesi, İslami tutumları demokrasi çemberi içerisinde sisteme enjekte etme ve kamusal alanı Müslümanlar için özgürce yaşanabilme alanı haline getirme gayesiyle yer değiştirdi. Çünkü İran örneğinde olduğu gibi, ne Müslüman tabanın laik elitleri tasfiyeye gücü yetiyordu, ne de Mısır örneğinde olduğu gibi devlet kaba bir idealizmle İslam'ı popüler ve politik arenada tamamıyla sindirmek için faaliyete geçme kudretini bulabiliyordu. Bu sürüncemenin etrafında kesin bir dönüşümden umut kesen ve sistemle uyuşma konusunda gönülsüz gruplar, kendi abanoz kulelerine çıktılar ve kimileri de İslami idealizmin daha somut bir şevkle dillendirilebileceği Çeçenistan, Irak, Afganistan gibi coğrafyalara aktılar. Lakin bu hal kaosu, gerek demokrasi ile uyuşan Radikal İslamcılar ve gerekse diğerleri açısından, malum bir sonuçsuzluğu ihtiva ediyordu. Bu ihtivanın unsurları bugünkü çözümsüzlüğün parlak nüveleridir. Geniş İslamcı kitlelerin sekülerleşmesinin altında, geleneğin moderniteye karşı sinmişliğinden ziyade, geleneğin geniş kitlelerin arzuladığı yaşam tipinin dışlamışlığı geliyordu. Çünkü geleneğin alt yapısı belirgin bir zühtçülüğü kapsarken moderne evrilmiş İslamcılık, karşılarındaki laikler gibi bol kaynaklı, ihtişamlı, ekonomik kudretle donanmış bir yaşamı arzuluyordu. Özellikle avamın, İslamcılığın politik kudretinden beklentileri karşılığını, hukukun veya kültürün dışında ekoni şubesinde buluyordu. Bu arzu, hem yüzyıllık ezilmişliğe karşı taaruzun bir neticesi, hem de moderne karşı modern unsurlarla savaşmış olmanın doğurduğu postmodern bir duraktı. Böylece İslamcılar, Mustafa Kemal ve cumhuriyet elitlerinin amaçlayıp başaramadığı bu değişimi kendi politik vasıfsızlıklarının eliyle kanıksadılar. Daha da garibi kapitalist bir alt yapı ile değişen bu güruhun varsallarından pay alamayan ama bir çıkış yolu arayan yoksul İslamcı yığınlar ise, sınıfsal başarıları olan kendi üst prototiplerinin hedeflerine yöneldiler. Bu şekil 1920'lerde başlayan laiklik sürecini tamamladığı gibi, süreci devam eden laikliğin de geniş halk yığınları için makul olmayan şeklini makul bir şekle dönüştürdü. İslamcılarla laiklerin kesin ayrımları olan kozmetik unsurların siyasal bir değerden gündelik bir değere indiğini gördük. Ara ara bozulan ağızları ile İslam'ın saldırgan dengesini temsil eden kara sakallı köşe yazarları yerlerini Palanhuik ve Kerouac tarzı romanlar yazan, medeniyetler ittifakının geleceği hakkında sayfalarca tahliller sunan, konuşmalarındaki referanslar ayet ve hadislerden ziyade Avrupalı yazarların vurucu cümleleri olan sinekkaydı Müslüman yazarlara bıraktı. Said Nursi'nin koskoca bir devrimci kadroyu karşısına alan antiseküler cemaati bünyesinden, Dünya İslamcılığı'nın şaşkınlıkla izlediği ex üçüncü dünyaya Amerikancılık transfer eden tanımsız bir İslamcılığa dönüştü. 28 Şubat sürecinde, okullarının çeşitli kısımları kapatılan kızlar özgürlüklerini kocalarının dizlerinin dibinde değil, televizyon kanallarının renkli stüdyolarında kamusal alan tartışmalarında buldular. En garibi de artık etkisiz birer azınlık olan Antiseküler İslamcı grupların entelektüel enerjilerini akıttıkları mecra sekülerleşmiş kitlelerin tutum ve gayelerinin eleştiri arenaları oldu. Sağcılaşan Müslüman avamın kozmetizmle doymuş duyarsızlığı, İslamcı havası bu kitle karşısında solculaştırdı ve Müslüman Sol tartışmasının başladığına şahit olduk. Bugün, İran savaşının arifesindeki kaos ortamında seküler İslamcıların demokrasi kaygısı ile Amerika'nın mı, İran'ın mı yanında olacağı malum. Malum olmayansa İslamcı maceranın modernizmle olan aşk hikayesinin ne şekilde sonuçlanacağı. Tayyip Erdoğan yeni seküler sürecin Mustafa Kemal'i mi olacak yoksa Türkiye bu sınırları belirsiz paradoksun sonucunda kendi Taliban'ını mı doğuracak, izleyeceğiz. Bu evrim bir elit grubun uzun vadeli stratejisinin bir sonucu muydu yoksa Radikal İslamcıların bilinçaltı, gözler önünde rücü mu etti başka bir makalenin konusu. Lakin makalalelerde bile tartışılmayacak kadar bariz bir gerçeklik var ki artık İslamcılar devleti dönüştürmek yerine, devleti ve devletin resmi ideolojisini global ihtiyaçlar doğrultusunda takdir edilesi bir huşu ile restore ediyor."}
{"url": "https://futuristika.org/raf/", "text": "Anne Steiner & Loic Debray KIZIL ORDU FRAKSİYONU Avrupa'da Gerilla Mücadelesi, çev. Ruşen Çakır Metis Yayınları 2001. Meinhof'un Baader'in kaçırılması eyleminde, sadece yardım etmesi planlanmıştı. Oysa Ulrike, Baader'in ardından camdan atladı ve illegal yaşama adım atmış oldu. Camdan atlayış, Hamburg'taki villadan da, Berlin'deki gazeteci yaşamından da kopuş oldu."}
{"url": "https://futuristika.org/rafael-chirbes-herkesi-suclayan-edebiyat/", "text": "Bir roman girişi yazmanın zorluğuna ilişkin Umberto Eco, Gülün Adı'nın ek bölümünde şöyle yazar: ... bir Hint atasözü vardır, 'Bir nehrin kıyısına oturun ve bekleyin; düşmanınızın cesedi yakında yüzecektir. Peki ya bir ceset nehirden aşağı inerse bu olasılık bir nehir gibi metinlerin kapladığı alanın doğasında olduğu sürece? Bıçak Sırtında'da, İspanyol romancı Rafael Chirbes bu fikri harekete geçiriyor. Ceset ilk sayfalarda, bir bataklık kıyısının çamurunda, bir balıkçının ayaklarının altında, bir sokak köpeğinin ağzında görünüyor. Ana karakter ve anlatıcı Esteban, bu açılış sahnesinden yola çıkarak, çürüyen bedenlerin doğal hale geldiği bir dünyayı ortaya anlatıyor. Onun dünyası ölüler ve canlı cenaze cesetlerle, geçmişten gelen hayaletlerle dolu. Romanı gürültüyle doldurmak için birbirleri üzerine çıkıp konuşuyorlar. Chirbes, Nereye gittiler, diye yazıyor,... gözlerimizin önünden bu kadar hızlı geçen onca insan, nereye gidiyorlardı, nereye gittiler? Borular, kanalizasyonlar, filtreler ve su arıtma tesisleri labirenti tarafından yutulan su, denize akan borular... Chirbes'e göre, bu insanların çoğu onun ailesiydi, bir Cumhuriyetçi aile... İspanya İç Savaşı'nın kaybeden tarafında, diyor, romanın son söz kısmında. Babası o dört yaşındayken intihar etmiş. Annesi ona daha fazla bakamayınca Chirbes, Valencia yakınlarındaki bir Akdeniz köyünün demiryolu işçilerinin çocukları için ayrılmış bir yetimhanede büyümüş. Chirbes, bu erken ayrılığı vatansız bir yazar haline gelişinin tohumu olarak algılamış. Coğrafi veya politik bağlılıkları olmayan bir yazar. Chirbes, yeraltı dünyasının arsız ahlaksızlığına ve İspanyol aristokrasisinin beyaza bürünmüş açgözlülüğüne karşı hem denemeler hem de Franco'ya ve Franco sonrası kaosa karşı yazılar yazarak sosyal ve politik bir eleştirmen haline gelmiş sonradan. Yakıcı yorumlarında hiç kimseyi esirgemez, hatta kendisini bile, Kendinizi en çok hor gördüğünüz karaktere karşı koyarsanız, kendi çelişkilerinizi doğrudan size bakarken bulursunuz. Bu gerçeklik ışığında, Chirbes karakterlerini hem insanlaştırır hem de insanlıktan çıkarır, hala temsili olmayı başaran karmaşık, alışılmadık karakterler yaratır. Esteban mesela okuyucuyu esir alır, bu sessiz, sürekli dertlerinden yakınan anlatıcı, küçük bir balıkçı köyünden gelen bu tuhaf adam, bu antik zamanların insanı, aşkı ve retorik soruları aşmış, çarmıha gerilmesi kırk yıl geç kalmış bir İsa gibi kırk yıl çamur ve bataklık çölünde, sessiz şiddet ve seks ve pişmanlık dolu bir hayat sürmüş. Sonuç olarak, her cümle üst üste biner, geçmişe döner, yeniden karılır ve yeniden yazılırlar. Bıçak Sırtında, hem kişisel hem kişisel olmayan bir tarih kolajı. İspanya İç Savaşı sonrasında asker kaçakları ve hainleri, kirli bataklıklarda saklanan mavi gömlekli Falanjistler tarafından hayvanlar gibi avlanmaları. Esteban, Yerel halkın gururla bu çürüyen cesetlerin yanında fotoğraf çekmelerine izin verdiler, diye hatırlıyor. Birileri hala o fotoğraflara sahip olmalı, avcıların yaban domuzu avından sonra çektiklerinin aynısı. Esteban'ın babası gibi bazı hainler, kendilerini aylarca hapis ve ağır çalışma cezasına, ömür boyu utanç ve acıya teslim ettiler. Roman ayrıca Esteban ve çocukluk arkadaşı Francisco arasında, çocuğunu aldıran Leonor'un hayatının aşkını kaybettiği çok daha sessiz, kişisel bir iç savaşın anlatımıyla ilerliyor. Belki de hepsinden önemlisi, Esteban 2008 mali krizinin sonrasını, İspanya'nın Olba balıkçı köyünü vuran dünya çapındaki ekonomik çöküş, Esteban'ı, yatırımları bir arkadaşının inşaat işinde kaybolduktan sonra, marangozluk işindeki işçilerin her birini işten çıkardıktan sonra vuruyor Anlatıcı Esteban, Chirbes gibi, insan kaybından payına düşenden daha fazlasını yükleniyor: büyükannesinin ölümü, Ramon: avcılık, balıkçılık, insanlar hakkında her şeyi öğreten sevgili amcası Ramon'un, annesinin, ağabeyinin, kız kardeşinin Kuzey'de bir yerlerde orta sınıf bir hayata doğru kayboluşu, küçük erkek kardeşinin bir doğu Madrid gecekondu mahallesindeki barda kaybolması. Esteban, Evrenin her zamanki anlamsız mantığıyla, hayat dolu olan ilk ölen kişi olurken, diğeri hala buralarda oyalanıyor diye açıklıyor. Anlatıcı yetmiş yaşında, hasta babasının ölümünü bekliyor, kendi fiziksel çürümesinden yakınıyor. Yaşlanan insan vücudu, siyasi ve sosyal bedenin çöküşünün ve çürümesinin bir sembolü tabii. Bu sosyopolitik bozgun, bu çeşitli akıbetlerin karışan sesleri, zaman zaman, monologlarda, hatırlanan veya hayal edilen veya fantezi edilen diyaloglarda neredeyse tutarsız bir şekilde geri döndükçe, dağıldıkça, kesiştikçe ortaya çıkıyor. Ve hepsinin arkasında, Esteban'ın karanlık, kaderci bilinci, anlatıcı, katil, kahraman, hayvan, kurban, sevgili oluşu, aslında sadece emekli bir marangozun oğlu, Tanrı'nın, şeytanın, leşin ve ölü bataklığın mevcudiyedi."}
{"url": "https://futuristika.org/rahmi-aydemirin-marx-ricardo-jevons-ve-smithin-ekolojik-kaygilarina-onermeler/", "text": "Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor ve en sonunda insanlar yaşamın gerçek koşullarıyla ve diğer insanlarla ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyor. Modern burjuva toplumu, böylesine kudretli üretim ve mübadele araçlarının bir araya getirmiş olan bu toplum, yer altı güçlerini kontrol edemez bir büyücüye benziyor. 18. yüzyılın sonlarında Smith, Ricardo ve Malthus gibi iktisatçıların verimli toprak kısıtları ve nüfus artışı eksenin çevreye gündemlerine aldıkları bilinir. Daha o günlerde alternatif enerji kaynakları bulunmazsa ekonomik büyümenin gerçekleşemeyeceği fikri Jevons tarafından dile getirilse de, Marx'ın ekolojisinde daha farklı bir algı söz konusu olmuştur. Klasik Marksizm perspektifinde kapitalizm olgusuna yapılan vurgu, ekolojik kaygıların ekseninde ve toplumsal yapının doğayla ilişkisindeki çatlaklıklarla kendine daha fazla yer bulmuştur. Sürdürülebilir Yaşam ve Enerji Söyleşileri bu anlamda ilginç bir kitap olma özelliği taşıyor. Görünenin arkasında standart düzeni değiştirmenin yollarını arayan, ekolojinin işçi hareketine karşı olduğunu düşünenlerin aksine farklı bir çizgiyle ve Gezi Olaylarından tek bir kelime ile bahsetmeyerek arkasındaki ideolojiyle beslenmiş bir çalışma... Genel olarak kitabın temel düşüncesi; sistemde piyasa aksaklıklarının ve dışsallıklarının kabulünden hareket ediliyor. Sorunların üstesinden gelebilmek adına yapılabilecekler, yine büyük ölçüde neoklasik iktisadın geliştirdiği araçlar ekseninde tutulduğunun da ana temasını oluşturuyor. Liu Sihua'ya göre bugün herhangi bir hakiki sosyalist gelişme pratiği adına layık olabilmeyi ancak ve ancak ekoloji ve sürdürebilir gelişme alanındaki pratiği ile diğer deyişle bir yandan insan ile doğa, diğer yandan ekonomi ile ekoloji arasındaki eşgüdümlü gelişmeyi sağlayabilmesi ile kanıtlayabilecektir. (4) Genç ekoloji yazarı Rahmi Aydemir de, bu görüşü farklı bir bakış açısıyla destekliyor. Özellikle konusunda uzman kişilerin ve Sivil Toplum Kuruluşlarının görüş bildirdiği kitabında, biraz felsefe biraz politika biraz da sürdürülebilir toplum vizyonunu harmanlayarak bize sunuyor. - Marx, Capital, vol. 3, 911. - Foster, Marx's Ecology, 236-54. Douglas R. Weiner, Models of Nature (Bloomington: Indiana University Press, 1988). John Bellamy Foster and Paul Burkett, Ecological Economics and Classical Marxism, Organization & Environment 17, no. 1 (March 2004): 32-60. http://www. sendika. org/2010/02/ekoloji-ve-kapitalizmden-sosyalizme-gecis-john-bellamy-foster/ - http://www. teorivepolitika. net/index. php/okunabilir-yazilar/item/348-politik-ekoloji-ve-marksizmin-gelecegi - Shiua, Marx'ın Ekolojik-İktisat ve Doğa Üzerine Düşünceleri, Sosyalist ve Ekolojik Uygarlık İçin Tezler, Cilt-1, Canut"}
{"url": "https://futuristika.org/raki-etnisite-ve-cinsiyet-ayrimcisi-araci-ulusalickimiz/", "text": "Türk halkı kendi coğrafyası hakkında ne düşünüyorsa, rakı hakkında da benzer düşüncelere sahiptir diyebiliriz. Onlarca farklı çeşidi, yapım türü, kokusu ve tadı olmasına rağmen, rakı sofralarındaki genel tavırın, rakılar arası en güzeli veya en serti konulu bir hiyerarşi yarışına dönmesine eminim hepimiz şahit olmuşuzdur. Bu tür muhabbetler sayesinde, değişik rakıların farklı tat veya kokularından zevk almak çoğumuzun sofrasına uğrayan bir adet değildir. Onun yerine rakıların çeşitliliklerini en ekseninde dönen bir homojenliğe indirgemeye, bir çok açıdan, daha çok alışığızdır. Bu tür bir üstünlük karşılaştırması, karşılaştırma ölçütlerinin kişisel zevkler üzerine kurulu olduğunu düşünürsek, tüm temelini doğal olarak yitirmektedir. Bununla beraber, karşılaştırmanın en etrafında yapılıyor olması, karşılaştırmayı yapanların kendi tadlarını etrafındakilere dayatma isteklerini de açığa çıkarır. Rakıya aynı zamanda ironik bir kutsallık da atfedilmektedir. Kutsallığın ironisi, genellikle etnosentrist ve ataerkil reflekslere dayanan kutsallık atfetme takıntısının, bu sefer keyif, hoşluk, ve rahatlık ile özdeşleşen bir maddeye yansıtılmış olmasıdır. Kutsallık, rakı söz konusu olduğunda, kendisini dilimizde ulusal içkimiz veya daha aşina olduğumuz aslan sütü şeklinde gösterebilir. Ve böylece rakı, kutsallık atfettirilen kalıba sıkıştırılarak, bir keyif maddesi olmaktan çıkar, etnosentrist/ataerkil reflekslerin yarıştığı ve sergilendiği bir obje haline gelir. Ulusal içki lafı, veya rakıyı etnisitemize bağlama takıntımız, kendini diğer yemeklerde de gösterir. Mesela, baklavaya toz kondurmayız. Başka milletler, hele ki Yunanlılar baklavaya sahip çıktıkları zaman küplere bineriz. Bizim tatlımız, Türk tatlısı, kesinlikle başkasının, özellikle Yunanlıların olamaz. Fakat baklavayı biraz daha yakından incelediğimizde farklı gerçeklerle karşılaşırız. Baklavanın çıkış noktasının bir etnisiteye değil, Fars'lı ve Türk tüccarların karşılaşmasından doğduğunu anlarız. Çünkü, eski yörük Türkler arasında yufkayı boş boş yemek bir adet iken, eski Farslı'lar arasında bal ve fıstık karşımını yemek bir adet idi. Yufkanın üzerine sürülen ballı fıstığın kadim bir baklava tarifi olduğunu hayal etmek, bugünkü bildiğimiz baklavayı bir etnisitenin tekeli altına almaktan çok daha gerçekçi olur. Bununla beraber, Fars-Türk sinerjisi sonucunda oluşan baklava daha çok fıstıklı iken, Yunanlı'ların baklava yorumu daha çok ceviz ve yenibahar gibi baharatların karışımına dayanmaktadır ve onun tadı da gayet güzeldir. Baklava gibi, rakı da türlü yerlerde türlü türlü farklılıklar gösterir. Türkiye'de içtiğimiz rakıların ana karışımı üzüm ve anasondur. Türkiye'de üretilen rakıların alkol yüzdesi genel olarak %45-55 arasında değişir. Yunanistan'da üretilen rakılar biraz daha tatlı olmakla beraber, alkol miktarları biraz daha düşüktür. Rakıları en ekseni etrafında karşılaştıranlar, Yunan rakısı karşısındaki bu zaferi göğüslerini kabartarak kutlarlar. Fakat, mesela, anason ile tadlandırılmayan Arnavut rakısı sadece sek olarak içilir ve alkol miktarı %75 civarındadır. Ek olarak, Araplar arasında arak, Ermenistan'da arag ismiyle adlandırılan rakının alkol miktarı %65lere kadar çıkabilir. Hepsinin tadları, kokuları, ve içimleri kendilerine göre güzeldir. Aslan sütü lafı da 'en' karşılaştırması etrafında gezinen ataerkil bir söylemi andırır. Süt, kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi, rakının beyaz rengine atfedilen bir laftır. Fakat, süt çocukluğu ve dişiyi çağrıştırır. Anneden çocuğa aktarılan ve beyaz renginin de etkisi ile kendisine masumiyet, saflık mesela Kuran'da cennetteki ırmaklardan biri (47:15) ve hoşluk atfedilen bir içecektir. Rakıyı ataerkil bir nesneye dönüştürenler için ise, rakı sofrasında ne çocuğa, ne dişi olana yer vardır. Bu yüzden yukarıda belirtilen çağrışımları beraberinde taşıyan süt lafının önüne aslan kelimesi eklenir. Bir sofrada rakının bir erkeklik veya Türklük davasına dönüşmesi neticesinde, rakı içmek istemeyenleri ciddi bir psikolojik şiddet ve baskı beklemektedir. Rakıyı reddedenler, herşeyden önce, kendilerini açıklamak zorunda bırakılırlar. Aslan, bu kullanımda isim halini bırakarak, aşırı-eril çağrışımlar taşıyan sıfat halini alır. Bilindiği gibi her aslan sürüsünde 5-7 arası akraba dişi aslan, 1, veya nadiren 2, erkek aslan vardır. Bazı istisnalar dışında, aslan sürülerinde dişi aslan avlanır, fakat avı ilk ve en çok erkek aslan yer. Erkek aslanın görevi, sürüyü kolaçan etmek, olası sırtlan saldırılarına, veya yabancı erkek aslanlardan gelebilecek tehditlere karşı korumak ve çiftleşmektir. Erkek bireyin pek de kılını kıpırdatmadan dişilerin hazırladığı yemeği yiyip, kavga edip, 6-7 dişi ile çiftleştiği bir toplumsal düzen, her türlü ataerkil fantaziyi sonuna kadar doyurabilecek niteliktedir. Rakıya ilk defa aslan sütü metaforunu yakıştıranların aslanların toplumsal yapılarından ne kadar haberdar olduğunu bilemeyiz; amma ve lakin, aslan benzetmesi yukarıda belirttiğimiz dişi ve çocuk ile ilişkilendirilen tüm çağrışımları bir kenara ittiği gibi, aşırı-eril çağrışımları onların yerine başarı ile koymaktadır. Rakıya dair etnosentrist ve ataerkil tavırların kendini gösterdiği başka bir yer ise, rakıyı kendi fetişleri etrafında nesneleştirenlerin, rakı içmek istemeyenlere karşı takındıkları tavırdır. Bir sofrada rakının bir erkeklik veya Türklük davasına dönüşmesi neticesinde, rakı içmek istemeyenleri ciddi bir psikolojik şiddet ve baskı beklemektedir. Rakıyı reddedenler, herşeyden önce, kendilerini açıklamak zorunda bırakılırlar. Ayrıca, rakıya burun kıvıranların cezası, sadece bıktırıcı miktarda ard arda gelen bir ısrar seli ile bitmez. Rakı içmek istemeyen, aynı zamanda durmak bilmeyen çağrışımlar silsilesi ile baş başa kalır. Neticede, şayet rakı içen kendileri aslan ise, rakı içmeyi reddedenler tam tersi olmalıdır. Böyle basit bir cebir işlemi sonucunda, kendilerinde topladıkları tüm iyi aşırı-eril sıfatlara karşı, karşıdaki için kötü olarak gördükleri dişi ve çocuk ile çağrışan sıfatları kullanırlar. Yine toplumsal olarak aşina olduğumuz bir denklem sonrasında, bizim gibi olanlar iyi, bizim gibi olmayanlar ise kötüdür. Rakının nesneleştirilmesi etrafında dönen ayrıştırıcılığa rağmen, rakı çokça içilen ve toplumun genelinde kabul gören bir içkidir. Bunun gayet önemli bir sebebi, yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi, rakıya etnisite ve cinsiyet etrafında yüklenen anlamlar bütünü ve bunun toplumda bulduğu yankıdır. Fakat, buna ek olarak, rakının kullanımındaki çok yönlülüğü de gözden kaçırılmaması gereken bir etkendir. Rakı neredeyse her sofrada kendine bir ahbap bulabilir. Gerek meze, gerek deniz ürünleri, gerekse et ve kebap olsun, rakı, farklı farklı yemeklerle ne kadar güzel gidebildiğini göstermiştir. Fakat, rakıya neredeyse mitik özellikler atfeden, yemeklerimizle olan uyuşmasından ziyade, yemeklerin etrafında dönen muhabbetlerimizle olan samimiliğidir. Gerek efkarlı bir serzeniş, yakınlarla paylaşılan bir dert, gerek mutlu bir beraberlik, gerekse memleketi kurtarmaya soyunulmuş olsun, rakı bardağı tüm bu imgelerde elimizde görülebilir. Rakı ile muhabbet resmi o kadar iç içedir ki, bazılarına göre rakının ülkenin kurucuları arasında olduğu tartışılmaz bir gerçek olarak kabul edilmektedir. Rakı, toplumsal reflekslerimizin en azından bazılarını anlamak konusunda bize faydalı bir ayna olabilir. Rakıyı keyifle içenler arasında yeri farklıdır. Fakat rakıya türlü anlamlar yükleyerek onu bir fetiş nesnesi haline dönüştürenlerin gözünden, rakı farklı muhabbetlerin ve farklı yemeklerin içkisi olmaktan çıkar. Böyle bir durumda rakı, bazı toplumsal huylarımızın yansıdığı bir put haline dönüşür."}
{"url": "https://futuristika.org/rammellzee-gotik-futurizmin-samurayi/", "text": "1960 yılında New York, Queens'de doğsu Rammellzee. Bilinen grafiti sanatının yaratıcılarından sayılır. Metro vagonlarına yazardı, çizerdi, sprey boya ile 70'lerin sonuna dek metroları sanatıyla bezedi. Daha sonra harflerin sembolizmine kafayı taktı. 80'lerin ortasından itibaren, yanındaki birkaç sanatçıyla, Orta Çağ metinlerinin gotik karakterlerinden alıntıları grafitiye kazandırdı. Bu yarı hip-hop yarı Orta Çağ tarzı, işlerininGotik futurizm diye adlandırılmasına neden oldu. Tarzı graffitide giderek yayıldı. Çeşitli hip-hop belgesellerinde yer aldı. Kendine has tarzına Gotik futurizm ismini verdi. Harfleri Orta Çağ yazmalarındaki Gotik karakterleri kullanarak duvarlara nakşediyordu. Kendi açıklamasına göre gotik futurizm, harflerle alfabe kurallarının muştuladığı tandartlara karşı sembolik savaşı niteliyordu. Graffiti dünyasında Rammellzee stili yaygınlaşınca, kendisi de tarzında değişikliğe gitti ve Ikonoclast Panzerism ismini verdiği türe yöneldi ve militarist göndermeleri güçlü plastik heykeller, kozmik görüntülü grafitiler, el yapımı samuray kıyafetleri ve müzik derken, çok yönlü bir yaratıcılık çılgınlığına girdi. Tek kalem bir sanat akımı gibi hareket eden Rammellzee, 2010 yılında henüz 49 yaşındayken dünya değiştirdi. Rap'lerindeki dizelerinde sermaye ve otorite genel eleştiri konularıydı. Dünyaya saldırırken teknolojik değil, Orta Çağ'dan kalan savaş sanatlarına inancıyla, sürekli monolog bir dünyaya göndermeler yapıyordu. Banksy özelinde sokak sanatının sergilerde yer almasının hala tartışıldığı 2012 yılından çok önce, 70'lerin sonunda trenleri boyamayı bırakıp sanat galerilerine, yerleştirmelere geçmiş ancak sokaktan da hiç kopmamış bir sanatçıydı. Jean-Michel Basquiat ile dostluğu ve ortak çalışmalarıyla paralel olarak sayısız projede ve DVD'de yer aldı. Genelde, grafitilerini yaparken yanında kimseler olmayan Rammellzee, samuray zırhı üzerinde, yazılı olarak çeşitli mecralarda sunduğu gotik futurizm anlayışına uygun el yapımı eklentileriyle mekanize bir toplum karşıtı sanat ordusu neferi gibi hareket ediyordu. İsmi de gotik futurizm'e göndermeydi: Rammellzee. Ramm Ell ve Zee isimli üç tanrı. Farklı zamanlardan çıka gelmişler. Gotik futurist tanrılar, korkuları yansıtıyor. Korkular, gezegenleri yönetiyor. İlginç takıntıları ve inançları var Rammellzee'nin. Düşüncesine göre, ABD'de anadili ingilizce olanlar başta Roma Katolik Kilisesi olmak üzere, bijolojik olarak hastalanmış, bozulmuş bir insanlığın türevleri. Trenlere yağtığı grafitilerde bu yanlışlığı düzeltme çabası da ondan, Almanların II: Dünya Savaşı'nda trenleri ölüm makineleri olarak kullandıkları gerçeğine göndermeyle panzerizm'e odaklanması da aynı sebepten. Rammellzee'ye göre alfabede kodlanmış olan, matematiksel bir yapıya sahip olan bilgi insanoğlunu bu gezegenden götürmek için yerleştirilmiş. Hem dini yapılanmaların hem de insanın bitmek tükenmez üretim/tüketim sarmalından bir özgürleşme yolu, harflerde gizli. Açık ya da kapalı biçimde Kabala esintili bu inanışla sanatçı, bilim, din ve biokimya'nın birbirinin alanına kışt demeden böyle takıldıkları sürece, insanlığın herhangi bir kurtuluş yolu olmadığı düşüncesinde. İnsanlığın gerçek yurdunun dünya değili yıldızlar olduğuna dair güçlü bir inancı var. Evet, bilim ve teknoloji anlamında çok geliştik. Ancak toplumun davranış şekli hala Gotik. Hala ne yapacağımızı, hangi yöne gideceğimizi bilmiyoruz. Hala bu gezegeni nasıl terk edeceğimiz konusunda bir fikrimiz yok. Uzaya din göndereceğiz ve bu tabii ki durdurulacak. Çünkü 1400'lerde din denen kelime bir ordunun kapsamnıdaydı. 3- Aşk ve diktatörlük, ki şu anda sahip olduğumuz düzen budur."}
{"url": "https://futuristika.org/ravachol-ilkelerim-1892/", "text": "Kaynak: Un saint nous est ne, Philippe Oriol'ün düzenlemesi. L'equipement de la pensee, Paris, 1992; çeviri Mitch Abor. Bu metin hapisteyken Ravachol tarafından polise yazdırılmıştır. Metni Paris Polis Arşivlerinde bulan tarihçi Jean Maitron tarafından 1964 te ilk kez yayınlanmıştır. Bu beni şaşırtmadı diye yanıt verdi. Sizler gibi ekmeğini kazanmak için çalışmak zorunda olan işçi sınıfı üyelerinin kendilerine verilen broşürleri okuyamaya ayıracak zamanı yok. Bu sizin için de geçerli. Halihazırda faydasız birçok şey var, keza pek çok meslek de; örneğin muhasebecilik. Anarşiyle birlikte paraya, muhasebe defteri tutmaya ve bundan kaynaklanan diğer istihdam biçimlerine artık gerek olmayacak. Eziyet çeken çok sayıda yurttaş varken, diğerleri zenginlik içinde, bolluk içinde yüzüyorlar. Bu durum devam edemez; zenginlerin elindeki fazladan hepimiz faydalanmalıyız; hatta dahası, aynen onlar gibi ihtiyacımız olanları elde etmeliyiz. Mevcut toplumda bu amaca ulaşmak mümkün değil. Hiçbir şey, hatta gelir üzerinden alınacak bir vergi bile işlerin dış görünümünü değiştiremez; buna karşın, işçilerin büyük bir kısmı bu şekilde davranırsak gidişatın iyileşeceğini düşünüyor. Böyle düşünülmesi bir hatadır. Eğer ev sahibine vergi koyarsak, aldığı kirayı yükseltecek, bu yolla kendisine yüklenen yeni vergileri başkalarının ödemesini sağlayacaktır. Her halükarda, hiçbir yasa ev sahiplerine dokunamaz, çünkü efendisi oldukları mallarıyla istediklerini yapmaktan alıkoyamayız onları. Peki, öyleyse ne yapmak gerek? Mülkiyetin kökünü kazımalı, bunu yaparak da her şeyi sahiplenenlerin de kökünü kazımalı. Eğer bu gerçekleşirse, mevcut rejime geri dönmeye zorlayacak herhangi bir birikim fikrini engellemek için parayı da ortadan kaldırmalıyız. Para, tüm uyuşmazlıkların, tüm nefretlerin ve tüm hırsların nedenidir; kısacası, mülkiyetin yaratıcısıdır. Aslında bu madenin az bulunmasından kaynaklanan, üzerinde anlaşılmış bir fiyattan başka bir değeri yoktur. Eğer yaşamamız için gerekli olan şeyler karşılığında bir şeyler vermek zorunda olmazsak, altın değerini kaybeder ve hiç kimse onun peşinden koşmaz. Ne de bazıları kendilerini zenginleştirebilirler, çünkü biriktirecekleri hiçbir şey onların diğerlerinden daha iyi bir yaşam sürmelerine hizmet etmez. O zaman artık yasalara, efendilere de gerek olmaz. Dinlere gelirsek, yok edilmeleri gerekecek, çünkü dinin ahlaki etkilerinin hiçbir varlık sebebi kalmayacak. Ölümle birlikte her şey sona erdiği için var olmayan bir Tanrı'ya inanma saçmalığına yer olmayacak. Dolayısıyla, yaşama sıkı sarılmalıyız, ancak yaşam dediğimde kendisi açlıktan ölürken patronların yağ bağlamaları için bütün gün kölelik yapmayı değil, kendi refahının yaratıcısı olmayı kastediyorum. Efendilere, bizim emeğimiz sayesinde tembellik yapan o insanlara gerek yok; herkes kendisini toplum için faydalı kılmalı, yani kendi yetenek ve yatkınlığına göre çalışmalı. Bu yolla, birisi fırıncı, diğeri öğretmen vs. olacaktır. Bu ilke takip edilirse çalışma azalacak ve her birimizin günde bir ya da iki saat çalışması gerekecektir. Bir şeylerle meşgul olmadan duramayan insan kendisini çalışarak oyalayacaktır. Miskin aylaklar olmayacak; eğer olursa bile bunların sayısı o kadar az olacaktır ki onları kendi hallerine bırakabilecek ve şikayet etmeksizin başkalarının çalışmasından faydalanmalarına izin verebileceğiz. Yasalar olmadığında evlilik de ortadan kalkacak. Beğenimize göre birleşeceğiz ve aile, anne ile babanın çocuklarına duydukları sevgi temelinde kurulacak. Örneğin, eğer bir kadın eşi olarak seçtiği erkeği artık sevmiyorsa, ondan ayrılabilecek ve yeni bir birlik oluşturabilecek. Kısacası, sevdiklerimizle birlikte yaşamakta tamamen özgür olacağız. Bahsettiğim olayda eğer çocuklar varsa, onları toplum büyütecek, yani çocukları sevenler onların bakımını üstlenecek. Bu kadar kısıtlı bir zamanda tüm ayrıntılarıyla açıklayamayacağım ilkelerim sonucunda artık ordunun hiçbir varlık sebebi olmayacaktır, çünkü ayrı uluslar olmayacak; özel mülkiyet yok edilecek ve tüm uluslar tek bir ulus haline gelecek, Evren olacaklar. Artık savaş, uyuşmazlıklar, kıskançlık, hırsızlık, cinayet, mahkeme sistemi, polis, yönetim olmayacak. Anarşistler önerdikleri yapının ayrıntılarına henüz girmiş değiller, sadece kilometre taşlarını yerleştirilmiş durumdalar. Günümüzde anarşistler mevcut gidişatı çökertmeye yetecek sayıya ulaştılar; bu henüz olmadıysa bunun nedeni takipçilerimizin eğitimini tamamlamak, projelerinin gerçekleştirilmesinde onlara yardımcı olacak enerji ve kararlığı uyandırmak zorunda olmamızdır. Tek gereken birisinin önlerine geçmesi, onları dürtüklemesidir, ardından devrim gerçekleşecek."}
{"url": "https://futuristika.org/ray-bradbury/", "text": "Fantezi Bilim Kurgu türünün önemli ve büyük yazarlarından Ray Bradbury 6 Haziran 2012 tarihinde 91 yaşında hayatını kaybetti. Özellikle, The Martian Chronicles ve 1966 yılında François Truffaut tarafından filme de çekilmiş Fahrenheit 451 ile tanınan yazarın Kısa öyküleri başta Alacakaranlık Kuşağı olmak üzere senaristliği ve şiirleri de var. Illionis'te doğup Los Angels'da büyüyen Bradbury'nin, kendi deyimi ile sci-fi çılgınlığı 7-8 yaşlarında, büyük anne ve babasının Waukegan'daki pansiyonuna misafirlerin getirdiği dergiler ile başlar. O yıllarda Hugo Grensback'in yayımladığı Amazing Stories'in dehşetengiz kapağına hayran kalır ve aç hayalgücünü bu kapakla besler. Çok geçmeden 1928'de delirmesinin sebebini Buck Rogers ortaya çıktığında içimdeki yaratıcı canavar büyüdü ve sanırım o sonbahar hafiften delirdim. Bu, hikayeleri bir çırpıda yalayıp yutarak okumamı kesinlikle açıklayacak tek yol bu, diye anlatır. En sevdiği ve etkilendiği yazar olan Edgar Rice Burroughs keşfi de yine izleyen dönemde olur. Burroughs kendisini o kadar etkiler ki hayatında yoğun etkisi olmamış olsa Mars Yıllıkları'nın da belki asla ortaya çıkamaycağını söyler. 1938 yılında ilk kısa öyküsü Hollerbochen Dilemma's yayımlanır. 1950'de de yayımlanan Martian Chronicles ile kendi çapında tanınmaya başlar. ...1950'de oldukça yoksul olduğumdan, ihtiyacım olan büroyu tutamıyordum. Bir öğle üzeri UCLA kampüsünde dolaşırken, aşağıdan gelen daktilo sesleri duydum ve araştırmaya gittim. Mutlu bir çığlıkla orasının, bir insanın yarım saatini on pensten kiraladığı daktiloyla, düzgün bir büroya ihtiyacı olmadan, oturup yazabileceği bir kiralık daktilo yazma odası olduğunu gördüm. Oturdum ve üç saat sonra, önceleri kısa diye başladığım akşama doğru çılgınca büyüyen bir düşüncenin beni sardığını fark ettim. Fikir o derece heyecan vericiydi ki, akşam olduğunda kütüphane bodrumundan ayrılarak otobüse binip gerçeğe; yani evime, eşime, henüz bebek olan kızıma gitmek bile bana zor gelmişti. Dönem McCharty'nin baskıcı ve totaliter, orduya bazı kirli kitapları denizaşırı kütüphanelerinden çıkartması için zorladığı dönemdir. Bradbury daha sonra, kitabının sansürü ve özellikle McCharty dönemini hedef alan eleştirilerde bulunmadığını söylese de aynı zaman diliminde yayımlanan George Orwell'in 1984 adlı kitabı durumu özetler. Yine aynı dönem içinde kitabın bölümlerini basacak bir dergi arayışına girer Bradbury. Fakat kimse geçmişteki, şimdiki ve gelecek zamandaki sansürle ilgili bir roman için risk almak istemez. Sonra bir şey olur ve parası az fakat ileriyi görebilen genç bir Chicagolu editör henüz büyümekte olan yeni dergisinin ikinci, üçüncü ve dördüncü sayılarında yayımlamak üzere cüzi bir miktara kitabı satın alır. Bu kişi Hugh Hefner'dır: Playboy dergisinin kurucusu ve sahibi. Tüm bunların ardından kısa öykülerine, romanlarına ve senaryolarına devam eder. Yanısıra şiirlerini ve makalelerini de yayımlar. Hayatının çoğunu kütüphanelerde geçiren Bradbury ölmeden önce de Los Angels'da devlet kütüphanelerinin halka açık kalabilmesi için uğraş verdi."}
{"url": "https://futuristika.org/refik-anadol-supheci-mudahaleler/", "text": "Pilevneli Project yeni projesinde Refik Anadol'a yer veriyor. Ulusal ve uluslararası birçok sergiye katılan sanatçının Türkiye'deki son işlerinden birisi 12. Uluslararası İstanbul Bienali'yle eş zamanlı olarak Yapı Kredi Kültür Merkezi binası üzerine yaptığı Aktif Strüktürler v1.1: Akustik Formasyon / İstiklal Caddesi adlı enstalasyonuydu. Şüpheci Müdahaleler adından da anlaşıldığı üzere izleyiciye şüphe üzerinden bir deneyim sunuyor. Anadol, izleyiciyi içinde bulunulan mekanın fizikselliğini ve kendisi tarafından yaratılan görsel belirteçleri eş zamanlı olarak algılamaya davet ediyor. Anadol'un işleri süjenin alışılagelmedik mekansal yönelimlere verdiği tepkiler ve bu yönelimlerle olan etkileşimi üzerine kuruludur. Eserlerinde tüm mekanların ve cephelerin çağdaş sanatçının tuvali olarak kullanılabileceği potansiyele sahip olduğunu öne sürer. Sanatçı, medya tasarımını mimarinin içine yerleştirerek dijital olmayan gerçekliklerin var olmadığı postdijital bir mimari geleceğin oluşabilme ihtimalini sorgular. İzleyiciye hem iç hem de dış mekanın işlevselliğini yeniden tanımlama olanakları sunar. En son dijital baskı, üç boyutlu video eşleştirme, görsel tasarım ve ses yerleştirmesi tekniklerini kullanan sanatçı, dijital, fiziksel, mimari ve estetik unsurları bir araya getirerek temsil imkanına ve/veya imkansızlığına dikkat çekiyor. Anadol, mimarinin dokusunu dijital tasarımlarla birleştirmek ve üç boyutlu geometrik projeksiyonlar oluşturmanın dışında sonsuza kadar çalışabilen, kendini yenileyebilen ve her yenilemede başka bir noktadan kendini çizebilen kod tabanlı işleri de izleyiciyle buluşturuyor. 1985'te İstanbul'da doğan Refik Anadol, İstanbul Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarım bölümünde yarı zamanlı eğitmenlik yapmaktadır. Ağırlıklı olarak canlı video/ses performansı ile mimari fotoğraf alanlarında çalışmalarını sürdüren Anadol, özellikle medya ve mimari arasındaki ilişkiyle ilgilenmektedir. Şüpheci Müdahaleler 28 Haziran 14 Temmuz 2012 tarihleri arasında Pilevneli Project'te izlenebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/reinhard-scheibner-asik-olunca-insanlarin-suratlarinda-beliren-o-koyunsu-ifade/", "text": "Sonuçta her sanat yapıtı düşlemin, fantezinin bir ürünüdür. Ama basit fanteziler de değildir bunlar; zira gözlemler, içeriğe, biçime ilişkin düşünümler, sezgiler, bedenselliği de içeren duyular taşırlar içlerinde. Çoğu zaman sağ elimi kullanarak çizim yaparım ama sol elimi kullandığım, ayaklarımı kullandığım ya da gözlerim kapalı çizdiğim durumlar da olur. Gravür serilerimde olduğu gibi yakın geçmişimizin karanlık sayfalarını araştırdığım olur. Zaman içinde son derece farklı süjeleri, farklı konuları resmettim, çeşitli türlerde farklı yöntemler izleyen çalışmalarım oldu. Bunlardan kimisi saf biçimde fantezi ürünleriydi; çoğu ise bir şekilde gerçeklikle ilişkileniyordu. En nihayetinde fantezilerimiz de gerçektir, gerçekliğe dönüştürme itkisini taşır. Bunun yanında neyi nasıl resmedeceğime dair berrak bir zihinle işe başladığım durumlar oldukça seyrektir. Heyecan verici bir şey de olmazdı zaten bu; imge herkesten önce beni şaşırtmalı; öyle olmuyorsa yanlış giden bir şeyler var demektir. Bahsettiğim ilişkileri sadece tekil resimlerde çözüp ortaya serebilirim, aksi halde her şey yüzeyde kalır. Hayır bunun cinsiyetler arası eşitlenmeyi sağlama çabasıyla ya da Freud'un tanımladığı biçimiyle penis kıskançlığının sonradan telafi edilmesiyle bir alakası yok. Hermafrodit figürü mitoloji içinde çok uzun bir süredir yer almakta; aynı şeyi sanat için de söylemek mümkün. Bugünlerde internette de aynı düşüncenin günümüze yansıyan varyantı olarak bolca 'she-male' ve 'ladyboy' filmi ve imgesi bulmak mümkün. 2011 yılının sonunda 'Horny' isimli kitabım üzerine çalışmaya başladım ve bu nedenle matmazeli Berlin'in çıplak/ gece yaşamının içine yolladım araştırmalar yapsın diye. Ne kadar girerse gerçekliğin içine o kadar iyiydi. Tarafsız bir gözlemci olarak dursun diye değil, bir şeyler yaşantılasın ve ben de onları aktarayım diye gönderdim onu. Yaşamının son yılında kanser yüzünden evinden çıkamıyordu ya da çıkmak istemiyordu; o dönemde sıkça ziyaret ettim onu, ve bir ölçüde bakımında da bulundum. Kendisine bakan kız kardeşi dışında yakını yoktu hiç. Bana yazmış olduğu mektuplar fazla kişisel, hatta mahrem tınlıyor olabilir ama doğrusu bu tür mektupları ilgili ilgisiz herkese yazardı. Şimdi hayatta olsa yine benzer şeyler kaleme alırdı. Mektupları benim görüşüme göre sanatının bir parçasıydı; öyle olduğunu düşünmesem ortaya çıkarmazdım zaten. Belki de bugün yaşıyor olsa yazmayı bırakırdı çünkü ara süreçte bazı şeyler değişti. Engelbert'in döneminde ormanda çıplak gezinmeye çıkmış olsa atlı polisler tarafından avlanırdı herhalde. Ama bugünlerde herkes Berlin'in ortasında çıplak bir şekilde güneşlenebiliyor ve neredeyse kimse gıcıklık çıkarmıyor. Yeniden Birleşme'nin iyi taraflarından biri de bu oldu herhalde. Gayet sıkı materyalistler olarak yetiştirilmiş Doğu Almanların kamusal alanda elbiselerini çıkarmaya dair dinsel çekinceleri yoktu hiç bir şekilde. Ortam da bugünlerde iyice örgütlenmiş vaziyette; benzer fantezilere sahip insanlarla şehrin bir köşesinde buluşup yiyemeyeceğiniz bir halt kalmadı geriye, doğrusunu söylemek gerekirse. Güzel kelimesini kullanmazdım doğrusu; Berlin'i tanımlamak için hangi sıfatı kullanmam gerektiğini kestiremiyorum. Uzun kış aylarının ıslaklığında ve soğukluğunda pek güzel olduğunu zannetmiyorum. Yaz aylarında bile pek ılınıyor, kuruyor sayılmaz. Ama o kadar çok Berlin var ki, belki daha spesifik biçimde sorman gerekiyordu soruyu. Yazları, eğer çıkarsa, güneşte pinekliyorum; Berlin içinde ve çevresinde yüzüyorum. Okuyorum, çiziktiriyorum, fotoğraf çekiyorum. Ve geceleri çıkıyorum arada sırada ve içip sızıyorum bir köşede çoğunlukla. Evet, bazen öyle bir his geliyor. Daha çok kendimi izole etmeye meylediyorum. Bir Balzac karakteri gibi sanatlarıyla dünyayı fethetmeye çalışanların ortamlarından uzak tutuyorum kendimi. Sanatçı kolektifi sanırım 1980 ya da 1981'de kuruldu. Kreuzberg'de bir dükkan kiralanmıştı. Arka odalarda çalışılmaktaydı, ön tarafta ise üretimler sergileniyordu. Başarı da çabuk geldi ve ünü Berlin'in dışına taştı. 1988'de ise dağıldılar tekrardan. Kimisi sanat yapmaya devam etti; kimisi başka mesleklere kaydı. Tanıyordum onları ve işlerini de beğeniyordum ama bir üyesi olmadım grubun. Zaten 90'ların başında tanışmıştım. O yıllarda Klaus arkadaşlarının ya da beğendiği sanatçıların işlerini de sergilemeye başlamıştı. 1994 ve 2005 arasında bir dizi grup sergisinde yer aldım ve orada bir kaç kişisel sergim de oldu. Hiç bir zaman bilindik galerilerden biri olmamıştı orası. Bir galerici olmak için fazla sanatçı ve anarşisti Klaus. Maalesef pek iyi bir işletmeci olamadı; olsaydı bize de biraz hayrı dokunurdu belki. Ama benzer yönde çalışan başka sanatçılarla tanışmak için çok iyi bir mekan oldu. Dükkan bugünlerde genelde kapalı duruyor, arada bir iş gösteriyorlar. Cumartesi öğleden sonraları Yukarı Kreuzberg Burun Flütü Orkestrası, Grindchor dükkanda prova yapıyor. Ve bira su gibi akıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/remix-101/", "text": "Remix kelimesinin aklımıza ilk olarak müziği veya videoyu getirmesinin tek sebebi onu sınırlı bir şekilde kullanıyor olmamız. Remixin yerine kullandığımız ya da kullanabileceğimiz bazı kelimeler; yaratmak, icat etmek, üretmek, bestelemek, yazmak. Remix, her ne kadar farklı bir şekilde adlandırıyor olsak da insanlığın tüm üretim şeklidir. Hemen her şeyi remix ile ortaya koyarız. İnsanlığın gelişimi, sosyal evrimimiz remixlerden ibarettir. İnsan zihni, remix yaparak üretir. Yaptığımız her şey, evet her şey, remixtir. Bazı insanlar remixin sonunu getirmek istiyor. Daha doğrusu sadece kendilerinin ya da kendileriyle benzer koşullarda olanların remix yapabilmesini istiyor. Şöyle ki, günümüzde insanlığın ekonomik ve siyasi gelişimi fikirleri ve bilgiyi çok garip bir noktaya koyma çabası içerisinde. Fikirlere tamamen birbirlerinden bağımsız birer ürünmüş gibi davranarak onları koruma altına almaya yani kontrol altında tutmak istiyorlar. Bunun için telif hakları yasalarından başlayarak ellerindeki her türlü gücü kullanmaktalar. Böyle bir şeyin peşinde olmalarının en önemli sebebi ise fikirlerin ve bilginin gerçek öneminin farkına varmış olmaları. Kurdukları ekonomik ve siyasi yapıları, ellerindeki gücü, yaşadıkları hayatları fikirlere ve bilgiye borçlu olduklarını farkettiler. Bununla birlikte de fikirlerin ve bilgilerin ne kadar özgür olduklarını. Buradan vardıkları sonuç ise güçlerini ve rahatlarını korumak için tüm bunları kontrol altına alabilecekleri bir yapı kurmak zorunda olduklarıydı. Günümüzdeki bilgi savaşları, büyük olaylara neden olan telif hakkı davaları gibi bir çok şey bu çıkarımlarından kaynaklanmakta. Eğer böyle olmasaydı Steve Jobs gençlik zamanlarında fikirleri çalmak ve onları dönüştürmek konusunda asla bir utanç duymadığını rahatça söylerken 2010 yılında Android'e çalıntı olduğunu iddia ederek savaş açmaya kalkmazdı. Elbette, ikinci dersteki karanlık dünyanın gelmesini engellemek mümkün. Yapacağımız şey ise çok basit, remix yapmak. İnternet sayesinde artık fikirlere ve bilgiye ulaşmak çok daha kolay bir hale geldi. Aradığımız herhangi bir bilgiye kolayca ulaşabiliyor, fikirleri özgürce paylaşabiliyoruz. İnternetin en başından beri amacı bu olduğu için, remix yapabilmemizi kolaylaştırmak adına bize bir çok imkan sunuyor. Mesela makr. io. Yeni kurulan bu sosyal ağın amacı, insanların görseller üzerinde remixler yapıp birbirleriyle paylaşması ve remixlerin başka remixler ortaya çıkarmasını sağlamak. Yani, görsel remix ağı. Girin, remixinizi yapmaya başlayın. Bu kadar basit. Eğer o size yetmediyse, Popcorn Maker var. İstediğiniz videoların linkini alın, istediklerinizi ekleyin, istediğiniz gibi düzenleyin ve kendi videonuzu yaratın. Üstelik ne bir şeyler indirmeye ihtiyacınız var ne de profesyonel bilgiye, tarayıcınızdan çok rahat bir şekilde işinizi görüp ardından remixinizi paylaşmanız mümkün. Remix, çok basit ve bir o kadar da önemli bir şey. Remix yapamıyor olsaydık hayatta bile kalamazdık. Bu yüzden de remix yapmaktan daha önemli bir şey olamaz. Remix sayesinde hayattayız, yemek yiyoruz, bir şeyler öğrenebiliyoruz ve remix sayesinde şu an ben bu yazıyı yazabiliyorum ve sizler de okuyabiliyorsunuz. Remix yapın, ne şekilde olursa olsun, ne kadar basit ya da karmaşık olursa olsun, ne hakkında olursa olsun. Aklınıza bir şey geldiyse hemen yapın. Çok kötü de olabilir, rezalet de olabilir ama remix yapmaktan asla vazgeçmeyin. Remix yapmayıp sadece tüketici olursanız, ikinci dersin sonundaki dünyaya bir adım daha yaklaşmış olacağız. Ama şunu da sakın unutmayın; remix üç aşamadan oluşur, bir değil. Sadece kopyalamak değildir remix, dönüştürme ve birleştirme de var işin içinde."}
{"url": "https://futuristika.org/renan-kaleli/", "text": "Bir yazarın dünyası için ressamlar ve resimleri, ihtiyacı olan içsel yoğunluğu sağlaması bakımından azımsanmayacak bir önem arz eder ki edebiyatın sinemayla olduğu gibi resimle de bir aile ilişkisi vardır. Herhangi bir resimde, herhangi bir öykü veya şiir gibi bünyesinde çeşitli simgelerle niteliği gizlenmiş bir dünya taşır. Bu sebeple bir öyküyü okumak, bir şiiri sindirmekle bir resme dalıp onun derinliğindeki dünya ile hemhal olmak çok farklı bir şey değildir aslında. Belki bu yüzden yazarların kalemleri güçlerini birazda ressamların fırçalarından alır. Türkiye resim konusunda hatırı sayılır bir birikime sahip olsa da bu nadide sanat yeteri ölçüde popülerleşememiştir. Bunun çeşitli sosyal sebepleri olsa da resim sanatının ülke elitleri arasında hatırı sayılır bir yer edinmiş olması sevindiricidir. Resmin popülerleşememesi aslında aydın-sanat ikileminin olağan bir sonucudur çünkü aydın çevrede bulamadığı aykırılığa resim sanatının hırçınlığı içerisinde doyar. Sokaktaki tekdüzelik ve okuldaki farklıyı aramaya dair çabaların yadırganmışlığı, özellikle de yazarlığı kafasına koymuş birçok kimseyi sanat galerine, katalog raflarına ve sanal müzelere sürükler. Ben kendi yolculuğuma İbrahim Çallı ile başladım ve renklerinin arasına sıkıştırdığı dünya kendi imgelemlerimi oluşturma konusunda amiyane tabirle elimden tuttu. Ardından Siyahkalem'in ifritleri, grotesk varlıkları geçmişin zor fark edilen gizemleri ile şimdinin yakaya yapışan katı gerçekleriyle aynı sayfada koşuşturmamı sağladı. Abidin Dino'ysa ustalıkla kağıtlara aktardığı disiplinli acıyı kelimelerle nasıl şekillendirmem gerektiğine dair bir uzak öğretmen oldu. Bu adamların ortak özellikleri sadece kalemlerinin değil, yaşamlarının ucundan da bir sanat adamı gibi tutunmuş olmalarıydı. İşte resimli dünyanın içinde devam eden yolculuğumda rastladığım derinliklerden biri özellikle kırmızıyı kağıtlar üzerinde somutlaştırılmış bir büyü gibi kullanan Renan Kaleli'ydi. Kaleli resim çalışmalarına Amerika'da bulunduğu dönemde Prof. Bressler'in atölyesinde grafik-desen tipi çalışmalarla başlamış. Ardından bu çalışmaları kağıt ve karton üstüne suluboya, çini mürekkebi ve kolajlarla devam ederken ana imgelerini ağaçlar ve imgeler olarak şekillendirmiş. Devamında tuval üzerine akrilik ve yağlıboya kullanan ressam manzara ve hayvan figürleriyle unsur dünyasını genişletmiş. Kaleli desenlerinde yansıttığı girift dünya ile karşılaştığım en güçlü çizgisel imge bütünlüklerinden birine dalmamı sağladı. İlk çalışmaları olan bu eserlerde geometriyi anarşize etme konusundaki ustalığı bir sınırları olabildiğince aşma çabasının duygulaşarak kağıda taşmasının ürünü. Bu ürünlerin işaret ettiği süreci zaten kısa süre sonra sağlıkla sürdürmüş. Gelecek zamanlarda vereceği eserlerde desen bazlı bu ustalığı çeşitli eserlerinde satranç öğesi halinde devşirerek özgün bir kurgu yakalamayı başarmış. Zamanla bu desen tutkusu özellikle Küba gezisinden sonra, bu ülkede edindiği izlenimlerin pozitif şekillendiriciliği ile kırmızı konusunda hatırı sayılır bir ustalığa dönüşmüş. Kaleli şimdiye kadar 5 adet sergiye imza atmış ve çalışmalarını hala titizlikle sürdüren bir ressam. Hala hayatta olması üretime dair canlılığını her geçen gün pekiştirerek koruması özellikle genç ressam adayları için büyük bir şans çünkü gerçekten Kaleli'den sanata ve sanatçılığa dair öğrenecekleri çok şey var. Kaleli'nin diğer çalışmaları için: 1 ve 2."}
{"url": "https://futuristika.org/renkli-dunyanin-kara-koyunu-wes-anderson/", "text": "Akın Çetin 2010'un Şubat'ı olması lazım, Bağımsız Filmler Festivali'nde Implausible Mr. Fox'u izlemiştim. Öncesinde haberdar olduğum bir yönetmendi Wes Anderson ama niyeyse izlemeyi geciktiriyordum hep. O festivalde izlediğim tüm filmlerin biletlerini Onur hediye etmişti bana. İkimiz de ilk Wes filmlerimizi arkadaş sayesinde izlemişiz, ne güzel. Filmin başlarında Ash'in okula gitmemek için uydurduğu bahanelere ve annesinden gördüğü tepkilere hayvan gibi kahkaha atmış, benim gibi kahkaha atan başkası olmadığını fark edince de susmuştum hemen. Ash'in canından bezmiş hali ve neticede yönetmenin tarzı çok hoşuma gitmişti. Baştan sona keyifle izlemiştim filmi. Sol yanımda oturan ve gülerken çok güzel sesler çıkaran kadın da harlandırmıştı bu keyfi. sahne ve başından sonuna kurtarma operasyonu en sevdiklerim içinde ilk aklıma gelenler. Diğer senaristin Noah Baumbach olması bu filmi benim için biraz daha özel yapıyor diyebilirim. Çok sevdiğim bir sinemacı Noah Boumbach. İkisi yakın arkadaşlar ve sinemalarının bazı ortak noktaları var. Zaman zaman ikisini kıyaslayıp duruyorum kendimce. The Royal Tenenbaums'u da Fox'tan sonra izledim. Richie'nin Margot'yla kocasını tribünlerde görünce maçtan kopup yere oturması benim de çok hoşuma gitmişti. Hatta o filmin ve tüm Wes Anderson sinemasının en sevdiğim bölümlerinden biri olabilir o sahne. Akın Çetin: Implausible Mr. Fox'tan sonra The Royal Tenenbaums ve Rushmore'u izledim. Bu üçüne ara ara tekrar baktım. Moonrise Kingdom'ı görene kadar diğer filmlerini izlemedim. Moonrise'tan sonra The Darjeeling Restricted geldi. Ondan sonra da The Life Aquatic with Steve Zissou ve Bottle Rocket. Sıralamam böyle. Yazdığını yöneten sinemacılara karşı özel bir ilgim vardır. Wes de aklımın bir köşesindeydi hep ama yanaşmam için biraz zaman geçmesi gerekti. Ölümünden sonra Salinger'la ilgili Sinema'ya bir yazı yazmıştı Sevin Okyay. Wes'e ve The Royal Tenenbaums'a da değiniyordu. Şimdi yazıya dair pek bir şey yok aklımda ama Glass Ailesi canlanmıştı gözümde ister istemez. Bu gözle bakınca sineması benim için biraz daha anlamlı gelmeye başlamıştı diyebilirim ama Moonrise Kingdom'u görene kadar diğer filmlerine yaklaşmamış olmamı umursamazlık olarak kabul edip beni ayıplayabiliriz sanırım. Wes Anderson'ın ve sinemasının benim için değerini iki kat arttıran şeyin aslında sen olduğunu söyleyebilirim abi. Ölüm yıldönümü sebebiyle Sinemada Salinger yazımı hazırlarken Wes'e de laf gelmişti ama sinemasına pek hakim olmadığım için pek söz edemeyeceğimi söylemiştim. Sen de kıyafetlerle ilgili olan şu ayrıntılara dikkat çekmiştin. Sonra Barış Abi'nin gönderdiği linkteki haberden Tenenbaum'un nereden geldiğini öğrenmiştim. Dokuz Öykü'deki Teknede öyküsünde Boo Boo Glass'ın kocasının soyadının Tannenbaum olduğundan söz ediliyordu. Öyküyü defalarca okumuştum ama bu ayrıntıyı o zamana kadar fark edememiştim. Salinger'ı çok sevip önemseyen birisi olduğum için Wes'in filmlerine de bu eksende bakmaya başladım. Filmlerinde hep bir aile vardır ya, bu aile Glass Ailesi'nin farklı evrenlerdeki şubeleridir sanki. Çocuklar zeki ve yeteneklidir. Karakterler sanatın en azından bir dalına meraklıdır. Rushmore'da Max oyunlar yazar, The Royal Tenenbaums'ta da Margot. Steve Zissou sualtı belgeselcisi, The Darjeeling Restricted'deki Jack yazar, Bayan Fox'un resime yatkınlığı vardır, Moonrise'taki Sam'in de öyle. Baktığımızda Salinger'ın eserlerinde karşılığını bulan şeyler hep bunlar. Holden'ın abisi yazardır. Dokuz Öykü'deki De Daumier-Smith'in Mavi Dönemi'ndeki karakter resim öğretmenliği yapar. Zooey oyuncudur. Glass Kardeşler'den Buddy de yazardır ayrıca. Sırf sanata olan yatkınlıklarıyla değil çokbilmiş halleriyle de Glass Kardeşler'i anımsatırlar. Wes Anderson'ın anlatısı da Salinger'a benzerdir. Salinger kalemi nasıl kullanmışsa Wes de kamerayı o şekilde kullanıyor sanki. Şimdi bu çok iddialı bir laf gibi göründü gözüme. Sonradan okurken utanabilirim ama açıklamaya çalışayım en azından. Saf bir anlatıcı tarafları var ikisinin de. Salinger okurla yazılan şey arasına girmemek için yazarken varlığını minimuma indirgemeye çalışırmış. Wes de kamerasını bu mantıkla kullanıyor sanki. Kadrajları genelde sabit. Kamera genelde cepheden görüyor ve kayıp sağa sola pan ya da aşağı yukarı tilt yapmak dışında herhangi bir atraksiyona girişmiyor. Kamerayla daha başka ne yapılabilir ki diye de sorulabilir burada ama demek istediğim özetle şu: İkisi de klasik anlatıcı. Değinmek istediğim bir de şöyle bir şey var: Bottle Rocket, Rushmore ve The Royal Tenenbaums'ta kısa rollerde görünen Brian Tenenbaum diye birisi var. Başka projelerde yer almamış. Belli ki Wes'in arkadaşı. Teknede'ki Tannenbaums'tan değil, belki de Brian Tenenbaum'dan esinlenilmiştir diye düşünmek hoşuma gidiyor. Not edilsin, imkan bulunduğunda Wes'e sorulsun istiyorum bu durum. Kıyafetler konusunda dediğim gibi sen dikkatimi çektikten sonra dikkat etmeye başladım ben de abi. Filmleri arasında başka nasıl ortak noktalar var diye bakınca öksüz ya da yetim karakterler dikkatimi çekiyor. Bir de trenler. Ama her filminde görünmüyor trenler. Recep Şener Wes Anderson'un Salinger'dan esinlendiğini biliyordum fakat bunun üzerinde pek durmadım açıkçası. Bu da benim ayıbım olsun. Seninle konuştuktan sonra Salinger'ın metinlerini tekrar gözden geçirdim. Wes Anderson karakterleri de Salinger karakterleri gibi kendi alanlarında yetenekli dahi diyebileceğimiz çocuklar. Glass Ailesi'nin üyeleri gibi Wes Anderson karakterleri de sürekli sigara içerler, yanlarından ayırmadıkları özel eşyaları vardır; kitaplar, gözlükler... Örneğin, bütün Wes Anderson karakterlerinin yanından ayırmadığı bir müzik çaları vardır. Mr. Fox, The Darjeeling Restricted filmindeki Jack, Moonrise Kingdom'daki Suzy şimdi ilk aklıma gelenler. Rushmore'daki Max tipik bir Holden Caulfield karakteridir. The Royal Tenenbaums'taki Margot, Salinger'ın Franny'sini anımsatır hep. Otobüsten inip Richie ile buluştuğu sahne, Franny ile Lane Coutell'in buluştuğu sahneye o kadar benzer ki tek fark; Franny'nın buluşma yerine trenle, Margot'un ise otobüsle gelmesidir. Wes Anderson'ın filmlerinin başında filme ilişkin kimi açıklamalar, bölümler olur. Filmde rol almayan bir anlatıcı ara sıra ortaya çıkıp movie hakkında birkaç kelime eder. Wes bize bir movie değil de bir roman okumak istiyor gibidir bu açıdan. Filmlerinde, pek çok karakteri kitap okurken görmemizi ben biraz da bu duruma yorumluyorum. Hatta daha ileri gidip Wes Anderson'ın, yazamadığı romanları sinemaya uyarlayan bir yönetmen olduğunu bile söyleyebilirim. Bu açıdan bakınca Salinger ve Wes Anderson'ın anlatı tekniklerinin benzer olduğu söylenebilir elbette. Boo Boo Glass'ın kocasının soyadının Tannenbaum olduğunu biliyordum fakat Brian Tenenbaum benim hiç dikkatimi çekmedi nedense. Akın Çetin: Wes'in yazmadığı romanları sinemaya uyarladığını düşünmen çok hoşuma gitti abi. Filmleri bana iyi bir roman okumuşum duygusu verir çünkü. Ayrıca The Royal Tenenbaums kütüphaneden alınan bu isimli kitabın elden geçmesiyle başlar. Kütüphane görevlisi kendisine uzatılan kitaba ve kartına tarih kaşesi vurup geri verir. Kitaptan bölümler halinde devam eder movie daha sonra. Kameranın kitabın içine girmesi durumu Rushmore'da ve Steve Zissou'da yerini tiyatro perdesine bırakır. Salinger da Franny ve Zooey'nin başlarında anlatıcıya bu anlatacaklarını bir videoya kaydedip oradan durdura durdura bakarak anlattığını söyletir. Wes ile Salinger arasındaki bağlantılardan devam etmem gerekirse; Wes'in öksüz ya da yetim karakterlerinin Salinger'ın sevdiği bir yakınını kaybetmiş karakterlerini çağrıştırdığını söyleyebilirim. Holden'ın kardeşi ölmüştür. Seymour Glass'ın sonu malum. Glass Kardeşler'den Walt da savaş esnasında ölmüştür. Çocuk karakterlerin en güzellerinden Esme anne ve babasını kaybetmiştir. Rushmore'da Max'in annesi ölmüştür, Rosemary'nin kocası. The Royal Tenenbaums'ta Chas eşini kaybetmiştir, Margot evlatlıktır. Steve Zissou'da Ned'in annesi ölmüştür ve babasının kim olduğu belli değildir. Steve en yakın arkadaşını kaybetmiştir. Gazeteci Jane'nin karnındaki çocuk da babasız doğacaktır ayrıca. The Darjeeling Restricted'de kardeşler babalarını kaybetmiştir ve annelerini arıyorlardır. Implausible Mr. Fox'ta kuzen Kristofferson'ın babası ölüm döşeğindeydi sanırsam. Moonrise Kingdom'da Sam öksüz ve yetim. Wes'in karakterlerini yersiz yurtsuzlaştırmasının bir yönü sanırım bu. Aidiyet problemleri buradan başlıyor sanki. Kendilerini kucağına bırakacakları bir yer arıyor gibiler. Sam kampı rahatlıkla bırakıp gidebiliyor. Kendisinden nefret edenlerle aynı çatı altında bulunmak ona göre değil. Tek istediği rahat edebileceği huzurlu bir yerde bulunmak. Ned'in her şeyi geride bırakıp tüm parasını harcayarak Steve ve ekibiyle birlikte denizlere açılmasının altında da benzer bir şey yatıyor bana kalırsa. Jane için de Steve benzer bir işlev görüyor. Recep Şener Wes Anderson da tıpkı filmlerindeki gibi dağılmış bir ailenin üyesi. Kendisi sekiz yaşındayken anne ve babası boşanmış. Moonrise Kingdom'da Suzy'nin yanında ayırmadığı The way to Deal With a Very Troubled Little one isimli benzer bir kitap ailesinde de varmış. Dahası, Wes, Rushmore'un çekildiği okuldan mezun olmuş ve tıpkı Max Fischer gibi Wes Anderson da o okulun tiyatrosunda oyunlar sergilemiş. Haliyle Wes Anderson'ın Salinger'a duyduğu yakınlık daha anlaşılır hal alıyor. Belli ki Salinger'da kendini bulabilmiş bir adam Wes Anderson. Ona bu kadar sarılmasının nedeni biraz da kişisel nedenler dersek yanılmış olmayız sanırım. Glass Ailesi'nin üyeleri toplumdaki ikiyüzlülüğü, samimiyetsizliği sezmiş ve bundan varoluşsal bir tiksinti duyarak evi ya da okulu terk ederek ya da Franny gibi kendisini zen hikayelerine vererek içine düştükleri bunalımı aşmaya çalışırmışlar. Wes Anderson'ın da kimi karakterleri yaşadıkları ortamları, aileleri, kurumları terk ederler ancak içine düştükleri dışlanma, sevgisizlik gibi nedenlerin yol açtığı yalnızlık duygusunun üstesinden yeniden bir aile olmaya çalışarak gelirler genelde. The Royal Tenenbaums yeniden bir araya gelen bir ailenin öyküsüdür. Moonrise Kingdom'da Sam izci kampını, Suzy ise ailesini terk edip kendilerince evlenip bir aile kurarlar. The Darjeeling Restricted birbirlerine küs olan kardeşlerin annelerini bulmak için bir araya gelişini anlatır. The Life Aquatic with Steve Zissou filmi de bundan farksız değildir. Wes Anderson karakterleri, muz balıkları gibi girdikleri mağaralarda dehalarını, kendi istek ve arzularını tüketmişlerdir ve Seymour Glass gibi intihar etmek yerine tekrar bir araya gelerek mağaradan çıkmayı denerler hep. Akın Çetin-Çocuklar da büyümüş de küçülmüş gibidirler. Daha zeki, daha yaratıcı, daha aklıbaşında karakterlerdir ama büyükler için aynı şey söz konusu değildir. Büyüdükçe çocukluğa has bir şeyler silinir, kaybolur ve yerini daha ruhsuz bir şeye bırakır. Bottle Rocket'ta Grace abisi Anthony'ye gayet akıllıca laflar eder ve bu haliyle ister istemez akıllara Phoebe'yi getirir. Rushmore'da bu boşluğu Dirk doldurur. Mr. Fox'ta Kristofferson, Moonrise Kingdom'da Sam ile Suzy. Steve Zissou ile Darjeeling'i pas geçiyorum, The Royal Tenenbaums'taki çocukların ise böyle bir yerleri olup olmadığını hatırlamıyorum. Recep Şener Yetişkinler çocukların sorunlarına genelde gayri ciddi yaklaşırlar. Sanırlar ki çocukların sahip oldukları sorunlar kendileri gibi çocukça şeylerdir. Oysa dışlanmış, eksiklik duygusunu telafi edememiş bir çocuğun yaşadığı acıyla benzer sorunu yaşayan bir adamın yaşadığı acının farklı acılar olduğunu kim iddia edebilir? Bir çocuğun hissettiği yalnızlık duygusu kırk yaşında bir adamın hissettiği yalnız duygusundan daha mı değersizdir? Dışlanmış, hayal kırıklığına uğramış, eksik yanlarını telafi etme ihtiyacı içinde olan çocuklardır Wes'inkiler. Her biri erken olgunlaşmış bir meyve gibidir ve artık kendilerini taşımadıklarını düşündükleri dallardan kendilerini bırakmak için uygun bir zemin ararlar sanki. Rushmore'un Max'i Rosemary Cross'ın kollarına bırakmak ister kendini. Bottle Rocket filminin çocuk kalmış karakteri Dignan, bir çeteye üye olarak yalnızlık duygusundan kurtulup asılı kaldığı daldan düşmek ister. Moonrise Kingdom'daki Sam ve Suzy bir işi birlikte yapmak için mücadele verirler. Örnekler daha da çoğaltılabilir elbette ama lafı uzatmak yerine şunu söylemeyi isterim; Wes Anderson'ın filmlerindeki çocuklara bakınca büyümenin o kadar da afili bir yanı yokmuş be abi diye düşünüyor insan. Akın Çetin -Fatih Özgüven'den öğrendiğimiz kadarıyla lifeless pan denilen tarzından söz etmek istiyorum. Bizim buralarda çok sık karşılaştığımız bir şey değil. Kahkaha attırmayı amaçlamasa da bazen sebep olduğu şey bu oluyor. Implausible Mr. Fox'un başlarındaki sahneden söz etmiştim. Ash okula gitmemek için bahaneler üretiyor, annesi de onu tersliyordu. İlk aklıma gelen örnek bu, onlarcası da mevcut elbet sinemasında. Seviyorum Wes'in bu tarzını. Recep Şener- 'En ufak duygu belirtmeden ya da kılını kıpırdatmadan matrak bir şey söylemeye ya da yapmaya' dayalı mizah olarak tanımlıyordu Fatih Özgüven. Wes Anderson, yalnızca matrak olanı değil trajik olanı da aynı tonda kullanıyor. The Royal Tenenbaums'da Royal'ın Margot'yu başkalarıyla tanıştırırken onun evlatlık olduğunu söylediği sahneyi örnek olarak gösterilebilir sanırım. Tuhaf bir ironisi var Wes'in; Bottle Rocket filminde Dignan soygun sırasında Anthony'e dönüp Beni yakalayamazlar, çünkü masumum, dedikten sonra yakalanıp hapse girer mesela. Moonrise Kingdom'da Sam, bir kayanın üstüne çıkar ve Bir daha asla savaşmayacağım, sonsuza dek, der demez yıldırım çarpar, The Royal Tenenbaums'da Richie yarın intihar edeceğini söyledikten hemen sonra tutkuyla jilete sarılıp bileklerini keser. Sonra, The Royal Tenenbaums filminde Royal, oğlu Chas'i aynı takımda olmalarına rağmen elinden vurur ve onu neden vurduğunu asla söylemez. Recep Şener Mükemmeliyetçilik duygusu hemen hemen her sanatçıda karşımıza çıkar. Bunu bir samimiyet ölçüsü olarak ele almak ne derece doğru pek kestiremiyorum açıkçası. Kendine has bir dil oluşturabilmiş bir yönetmen Wes Anderson. Benim için önemli olan şey biraz da bu özelliği. Henüz beni rahatsız eden bir şeyle karşılaşmadım. Beni için yeterince samimi bir adam. Tam kafa dengim diyebileceğim biri. İşine özen gösteren biri olduğu aşikar. Aynı özeni müzik seçimlerinde de gösteriyor kuşkusuz. Daha önemlisi; müzik anlattığı hikayelerin temel unsurlarından biri gibidir hep. Seçtiği müzikleri senaryoya ilişkin kullanır. Moonrise Kingdom filmi bunun iyi örneklerinden biri kanımca. Müzik konusunda The Royal Tenenbaums yeterince doyurucu bir movie. Akın Çetin-Beni de rahatsız eden şeyler olmadı. Aksine, az önce söylediğim şeyler sebebiyle içimde movie yapma isteği uyandırıyor Wes Anderson filmleri. Kamerayı kullanışı hoşuma gidiyor. Ayrıca kadraj ve renk seçimi sebebiyle zaman zaman küçükken izlediğim Looney Tunes evreninden çizgi filmleri anımsatıyor bana. Karakterlerin Acme'den sipariş verdiklerini görsem garipsemem yani. Böyle çocukluğa dair hoş şeyler anımsattığı güzel bir yanı var o filmlerin benim için. Max'in yaralanmış numarası yapıp Rosemary'nin evine girdiği sahnede çalıyordu. Max bu şarkıyı evden çıkmadan önce kaydedip Rosemary'nin yatağına uzandığında kasedi müzik çalara takıyordu. Max'in Rosemary'ye son yamuk yapışı bu sahnedeydi. Ölen kocasıyla ilgili bazı patavatsızlıkları oluyordu. Evden ayrılırken pişmanlığını belli ediyordu ama. Sonra da herhangi bir saygısızlığı olmuyordu Rosemary'ye karşı. En sevdiğim sahneleri listeleyeyim şimdi de, bonus olsun. 1) Richie'nin Margot'yla kocasını seyirciler arasında görünce oyunu bırakması. 2) Steve'in çocukken gönderdiği mektubu Hala bende diyerek Ned'e göstermesi. 3) Max'in yaralanmış numarası yapıp Rosemary'nin evine gitmesi. 4) Ash'in Kristofferson'a bağırıp çağırması, ağladığını görünce de ranzadan inip oyuncak treni çalıştırması ve birlikte seyretmeleri. 5) Sam ile Suzy'nin atlamadan önce öpüşürken elektriklenmeleri ve Sam'in Suzy'e evlenmeyi kabul ettiği için teşekkür etmesi. Recep Şener İki tane ortak sahnemiz var. Ben de en sevdiğim üç karakteri yazdıktan sonra senin en sevdiğin karakterleri sorayım. Kürkü, sigarası ve melankolik ruh haliyle Margot karakteri. Yine The Royal Tenenbaums filminde Eli Money karakteri. Filmin boyunca Tenenbaums ailesine dahil olmaya çabalar ama bunu başaramaz. Dış kapının mandalı gibi kalır hep. Lirik bir hayal kırıklığı... Rushmore'daki Herman'ı anmak isterim ayrıca. Akın Çetin-En çok Max Fisher'ı seviyorum ben. Bazı yönleriyle çok yakın, bazılarıyla da çok uzak bana ama tüm Wes Anderson filmleri içinde en çok onu benimsedim sanırım. Girişkenliğiyle, üretkenliğiyle, istediği şeyi elde etmek konusundaki inatçılığıyla, riyakarlığıyla, yalancılığıyla, ukalalığıyla, yararcı tavırlarıyla sevdim ben o çocuğu. Bir de şöyle bir şey var: Jason Schwartzman Donnie Darko için düşünülen ilk kişiymiş. Program uyuşmazlığı sebebiyle teklifi reddetmek zorunda kalmış. Her neyse, Donnie Darko için düşünülmesinde buradaki rolünün etkin olduğunu düşünüyorum. İki numarada Implausible Mr. Fox'tan Ash var. Dışlanmışlığıyla, bezginliğiyle, kendisini ailesine ve çevresine ispat etmek için girdiği komik ve takdir edilesi haller sebebiyle. Üç numaramda Sam var. Uyumsuzluğuyla, bastırma gereği duymadığı kaçıp gitme arzusuyla, sevdiğiyle birlikte huzurlu vakit geçirme isteği sebebiyle. Gözünü karartmaktan da çekinmiyor yeri geldiğinde. Recep Şener Wes Anderson filmlerinde hayvanların özel bir yeri vardır. Bu konudan da bahsetmek iyi olurdu. Ayrıca, Invoice Murray ve Owen Wilson gibi iki güzel adamın adını anmak isterim. Sohbet sırasına bol bol spoiler verdik, umarım fazla küfür yemeyiz. Akın Çetin Invoice Murray çok sevdiğim bir aktör. Groundhog Day'deki oyununu çok severim. Movie de şahanedir zaten. Owen Wilson'a pek kanım ısınmasa da baktığımız zaman Wes'e yoldaşlık ettiğini görüyoruz. Okuldan tanışıyorlarmış sanırım ikisi. Hayvanların, trenlerin ve ağaçların üzerinde duramadık pek. Spoiler konusunda acımasız davrandık. Yazının başına bir uyarı ibaresi koymalıyız belki de Filmleri izlemeden okumayınız diye. Filmleri izleyenler ve izleyecek olanlar içinse faydalı bir şeyler ortaya koymuşuzdur umarım."}
{"url": "https://futuristika.org/repertuar-bulusmasi/", "text": "İstanbul Modern, Çok Sesli: Türkiye'de Görsel Sanatlar ve Müzik sergisi kapsamında özel etkinlikler gerçekleştiriyor. İlk etkinlikte farklı dönemler üzerine uzman üç müzik düşünürü ve araştırmacısı Evin İlyasoğlu, Alper Maral ve Ersu Pekin, 4 Eylül Perşembe saat 18.30'da İstanbul Modern Sinema'da bir araya gelecek. Osmanlı'da Batılılaşma döneminin ilk evrelerinden 1980'li yılların sonralarına dek müzik alanındaki her dönemin değişim ve dönüşüm sürecini örneklerle açıklayacaklar. Tugay Başar, Şenol Küçükyıldırım ve Alper Maral da 11 Eylül Perşembe saat 18.30'da Çok Sesli sergisinde yer alan çalışmalardaki çeşitli enstrümanları, tarihteki işlevsel rollerini açıklamalarıyla seslendirecekler. Çok Sesli sergisi kapsamında Türkiye'de üç yüz yıla yayılan bir dönemde görsel sanatlarda ve müzik alanında üretimde bulunan sanatçıların birikimini aktaran Repertuar adlı araştırma çalışması, başta Alper Maral olmak üzere pek çok müzik uzmanının danışmanlığı ve katkısıyla ortaya kondu. Serginin girişindeki bölüm, Osmanlı'da Batılılaşma döneminin ilk evrelerinden Cumhuriyet sonrası gelişen; 1950'li yıllardaki soyut sanat arayışları içindeki müzikal tonlardan 1980'li yıllarda popülerleşen içeriklere uzanan, kopuş ve süreklilikler göstererek günümüz sanat üretimlerine yansıyan süreçleri görünür kılan bir araştırmanın ürünü. Dolayısıyla, sergideki güncel sanat yapıtlarının dayandığı tarihsel arka planı da vurguluyor. 4 Eylül Perşembe saat 18.30'da, her dönemin kendi içindeki değişim ve dönüşüm sürecini müzik alanındaki örneklerle açıklayan Repertuar Buluşması'nda, Ersu Pekin müzik ve görsel sanatların Osmanlı'nın son dönemiyle Cumhuriyet'in ilk dönemindeki sosyo-kültürel düzende edindiği yerden söz edecek. Evin İlyasoğlu, Türkiye'deki çağdaş müziğin zaman dizinsel sürecini her dönemin öncülerinden örneklerle sunacak. Alper Maral ise, 1980'lerin sosyo-politik dinamiklerini müzik alanındaki etkilerini incelerken, elektronik müzik alanında yapılan çalışmalara ve genişleyen avangard yaklaşımlara dikkat çekecek. Çok Sesli:Türkiye'de Görsel Sanatlar ve Müzik sergisindeki sanatçılar çalışmalarında çeşitli müzik enstrümanlarından esinleniyor ya da enstrümanların çıkardığı seslere yer veriyor. Serginin girişinde yer alan Repertuar adlı araştırma çalışmasıysa, ilk kadın bestekarlardan Leyla Hanım'ın 1870'li yıllara ait armonyumuna ev sahipliği yapıyor. Sergiye paralel gerçekleştirilen ikinci Repertuar Buluşması'nda çeşitli enstrümanlar, tarihteki işlevsel rollerinin açıklamalarıyla seslendirilecek. 11 Eylül Perşembe saat 18.30'da süreli sergi salonunda düzenlenecek Çok Sesli etkinliğinde Alper Maral, armonyumda Leyla Hanım'ın repertuarından parçalara yer verirken, elektronik müziğin Türkiye'deki öncülerinden Bülent Arel'in org için bestelenmiş bir yapıtının Türkiye prömiyerini de gerçekleştirecek caz müzisyeni ve perküsyon eğitmeni Şenol Küçükyıldırım sergi mekanına yerleştirilen zillerle bir doku oluştururken öte yandan sergideki çalışmalardan çıkan sesleri de derleyecek. Beden müziği sanatçısı ve beden perküsyoncusu Tugay Başar ise, elleri, ayakları ve tüm orta bedeni bir perküsyon yüzeyi olarak kabul ederek, katılımcılara çalınanla çalanın aynı kişi olduğu, kişinin kendi kendini çaldığı bir anı yaşatacak."}
{"url": "https://futuristika.org/resimli-kitaplar-vaat-eden-bir-yayinevi-shhhbooks/", "text": "Shhhbooks'un koleksiyonluk özel baskısıyla yayımladığı ilk kitabı yayımlandı. Çağdaş illüstrasyon kültürünü yaymak, sanatçı ve toplum etkileşimini sağlamak amacıyla kurulmuş bağımsız bir platform olduğunu söylüyorlar. Bu kitabı resimlemeyi seçmeden önce yazarla aramda güçlü bir harmoni arıyordum. Aynı zamanda, hikayede biraz mizah, sürrealizm ve cesaret bulmayı umuyordum. Bir süre araştırdıktan sonra Gogol'un benim için iyi bir oyun arkadaşı olduğuna karar verdim. Ama bir klasiği resimlemek çizerler için her zaman riskli ve zordur çünkü bu kitaplar daha önce sanatçılar tarafından defalarca resmedilmiş oluyorlar. Ben daha çok yeni hikaye anlatım yolları bulmakla ilgileniyordum. Pazar çizgisinin dışına çıkmaya cesaret edebilen, yenilikçi ve cesur yaklaşımlara odaklandım. Projelerime her zaman yazarla aramda ortak duygu veya anlatım biçimleri bulmaya çalışmakla başlıyorum. Resimli taslaklarımı anlatım ritmimi güçlendirmesi için bir harita olarak kullandım. Bu projede amacım yazarın duygusal tonuna yakın hareket etmekti. Proje yaratım sürecinde anlık çizgiler kullanarak, daha sezgisel hareket etmeye çalıştım. Genelde metnin pek farkında olmadan çalışmaya başlıyorum ve kazalar işimin önemli bir parçası oluyorlar. Deneysel tekniklerle çalışmayı seviyorum. Çizmek istemediğimde, yarattıklarımı tahrip etmeye başlıyorum. Çalışmamın son aşamasında rasyonel düşünme zamanı geldiğinde, işlerimi toparlamaya başlıyorum. Ama bu benim için yavaş ilerlemesi gereken bir süreç. Bu metnin üzerinde çalışırken, yazarın fikirleriyle aramda ortak bir zemin bulduğum için kendimi şanslı hissettim. Korkuyu nasıl temsil edebilirim? Ya da utancı? Renkler, şekiller ve tasarım ile bunları anlatabilmek ve metnin anlamını genişletebilmek için öncelikle tüm bu kavramların üzerine derinlemesine düşünüp, çalıştım. Karakterler, kişilikleri, kostümleri ve yaşadıkları ortamları hakkında düşündüm. Resimlediğim her şeyin bir anlatısal bir anlamı olmalıydı."}
{"url": "https://futuristika.org/resisting-the-news-video-eylem-atolyesi/", "text": "Video sanatçıları ve aktivistleri Ankara'da buluşuyor. Hemen hemen her gün, dünyanın farklı yerlerinden çeşitli hak talepleriyle eylem yapan insanların görüntüleri bilgisayar ekranlarımıza ulaşıyor. Cep telefonu, tablet pc ya da kamerayla çekilen görüntüler anaakım medyanın dışında bir bağımsız haber kaynağı oluştururken gerçeğe ayna tutuyorlar. ¡Resisting the news! Video-Eylem Atölyesi, özgürlük mücadelesinin bu yeni aracı olan video-eyleme odaklanıyor. Puruli Kültür Sanat ve Moviemiento e. V. tarafından organize edilen ¡Resisting the news! Video-Eylem Atölyesi, 5-8 Mart 2014 tarihleri arasında Ankara'da gerçekleştiriliyor. Atölye; Almanya, Mısır ve Türkiye'den davet edilen genç video sanatçılarını ve aktivistleri Ankara'da bir araya getiriyor. Teması sivil itaatsizlik olarak belirlenen atölye, dünyadaki sivil itaatsizlik eylemlerini yorumlamayı ve sorgulamayı, bunlara farklı bir bakış açısı getirmeyi amaçlıyor. Atölye boyunca farklı amaçlarla çekilmiş, farklı formatlardaki görüntüler izlenip, tartışılacak, daha sonra katılımcılar kolektif bir çalışmayla bu görüntüleri kurgulayarak kendi özgün buluntu filmlerini / videolarını yaratacaklar. Amacı, ana akım medyada kendine yer bulamamış eylemlerin kaydını tutup yayarak alternatif bir medya yaratmak olan video-eylem ya da diğer bir deyişle video-aktivizm, eylemin video aracılığıyla belgelenmesi anlamına geliyor. Bununla birlikte video-eylem, videonun başlı başına bir eylem halini aldığı, eylemi ürettiği ya da var olan bir eyleme müdahale edip onu beslediği durumlarda asıl anlamını kazanıyor. ¡Resisting the news! Video-Eylem Atölyesinin sonunda yaratılan videolar,8 Mart Cumartesi günü saat 17:00'da Goethe Institut Ankara'da gösterilecek ve beraberinde katılımcı ve seyircilerle bir söyleşi gerçekleştirilecek. Gösterim halka açık ve ücretsizdir. Söyleşi İngilizce gerçekleştirilecektir. Moderatörlüğünü Özlem Sarıyıldız'ın yaptığı atölyenin katılımcıları Mısır'dan Heba Amin, Ahmed el Shaer; Almanya'dan Juliane Henrich, Aslı Özarslan; Türkiye'denBilge Demirtaş ve Tennur Baş olarak belirlendi. Moviemiento e. V.'den Julianne Becker atölye sürecini kayda alacak ve etkinliğin kısa bir belgesel filmini de yapacak. ¡Resisting the news! Video-Eylem Atölyesi, TANDEM Kültür Yöneticileri Değişim Programı kapsamında gerçekleştiriliyor. TANDEM Kültür Yöneticileri Değişim Programı, Anadolu kentlerinde kültür-sanat alanında çalışan kurum ve girişimlerden kültür yöneticileri / proje yöneticileri / aktivistlerin uluslararası işbirlikleri oluşturmalarına ve birlikte üreterek işbirliklerini geliştirmelerine fırsat yaratmayı amaçlıyor. TANDEM Kültür Yöneticileri Değişim Programı, Stiftung Mercator ve Avrupa Kültür Vakfı desteğiyle MitOst ve Anadolu Kültür tarafından uygulanıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/rick-griffin-icin-kisa-bir-agit/", "text": "H esiod'dun cüretkar harmanını dillendirmesi ile başladı gökyüzü ile yeryüzü arasındaki çekişme. Birdenbire tüm ruhlar bedenlerinin içinde sıkışıp kaldılar. Düşünceler uçuşurken, ayaklar asfalta çivilendi. Yerle gök arasında kaos solumaya başladı insanoğlu. Uçarı kaçarı ruh ile tökezleyen beden ayrıştırılmamış bir denge için yaygaraya başladılar. Beden otostop çekti, ama talihsiz bir kaza ruhu asfalta taşırdı. Bedenden ayrı ruhun tezahürü göz, kanlı canlı asfalttaydı artık. Kaza yüzünden kendi içinde sıkışmaktan alıkonan beden asfalt üzerinde özgürdü oysa. Sınır tanımaz ruh ise yeryüzüne çakılı bir halde Hermes'in Caduceus'u bekledi. Asa, bu seferlik yol göstermek yerine dengeyi haykırdı. Ruhun, sınırlı dünyaya yeniden doğuşu ile ebedi döngü tekrar başladı. Gözü yani ruhu bir Ouroboros sarmaladı. Ve beden, özgürlük esrikliğini bir yara izi ile, canlı kanlı bir memento mori damgası ile, resmileştirdi. Bundan böyle dengenin bir simgesi olarak göz, ruhsal boyutunun bir parçası olarak pençelerle, dünyaevi tarafının simgesi olarak yeryüzünde sürünen yılanlar ile lütuflandırılacaktır. Yaygara koparan her esrik benlik döngüsel zaman ve hayat içerisinde, Rick Griffin'e ait olan bu bakışı, herkesi içine alan kolektif bir göze dönüştürecektir."}
{"url": "https://futuristika.org/rifat-sahiner-avangardin-tarihsel-donusumu/", "text": "Peter Bürger'in 1974'te yayımlanan Avangard Kuramı : Ali Artun'un etkili sunumuyla, sanatın en temel sorunsallarından biri olan avangard meselesine eğilen Bürger'in bu önemli yapıtı, sanat ortamında büyük bir ilgiyle karşılandığı gibi, bir dizi tartışmanın da merkezine yerleşmişe benziyor. Özellikle 1960 sonrası süreçte hızlı bir evrilmeyle, Modernizm'e ilişkin çoğu kavramı alaşağı eden postmodern çıkışları ve günümüzde hüküm süren yeni algı ve kavrama süreçlerini irdelerken, avangardın geçirdiği evrimi de çözümlemek ve 20. yüzyılın ilk yarısında olup bitenlerin farklı bir düzeydeki tezahürünü değerlendirmek için belli bir tartışma alanı oluşturuyor bu kitap. Bürger, günümüzdeki neoavangard yapıtların, politik bir dolayım ve sarsıcı bir üslup sergileyemedikleri için, sanatla hayat arasındaki yabancılaşmayı gidermeyi hedefleyen tarihsel avangardın misyonuna sahip olamayacağını ileri sürerek, son kırk yıla yayılan sanatsal tartışmalara yeni bir boyut getirmişti. Gerçekte Bürger'in yaklaşımı, 'avangard'ın tarihsel konumu ve kapsamını yeniden gözden geçirirken, neo ya da post önekleriyle kategorize edilen yeni arayışların, bu kapsamla kurduğu ilişki üzerine temellenir. Avangard incelemelerinin çoğu aynı tarihsel şemayı izlemektedir: Avangardizm 1848 öncesinde Romantizm'in isyanıyla perdahlanır. Politik ve sanatsal ilericilik anlamında 'avangard' Courbet ile zirvesine erişir. Ancak modern avangard genellikle 1868'de Manet ile başlatılır. Bu çoğu düşünüre göre, avangardın ikinci evresi kabul edilir. Sanat ve edebiyatta topluma ve kendi kendine yabancılaşma, Manet ve çağdaşları sayılabilecek Baudelaire ve Flaubert'e özgüdür. Onlar için burjuva içinde varoluşları son derece sorunludur. Onları sadece mevcut toplumsal ve sanatsal kurumlardan yalıtmakla kalmaz, için için derin ikilemlere sürükler. 1920'lerdeki kırılma ise; ne başlangıçta olduğu gibi burjuvaya, ne 1848 öncesindeki gibi topluma yönlendirilmiş bir başkaldırıdır. Başkaldırının odağında sanatın kendisi yer almaktadır ve dolayısıyla onunla ilişkilendirilen tüm kurumlar aynı yıkımın bir parçası gibi görünmektedir. Bürger'in avangardist tutumlarını sorunlu bulduğu 1968 dolaylarının neoavangardistleri ise gerçekte herhangi bir kurum ya da sisteme karşı çıkmak bir yana, mevcut politik, kültürel ve toplumsal yapının meşrulaştırılmasını sağlayan bir tavır izlemektedirler. Bu süreçte avangardist eskisi gibi lanetli, asi, serkeş, hayalperest, anarşist falan değildir. Sanat işleriyle, sanat yönetimine ait işler birbirine karışır. Sanatçılar kurumların düşmanı değil, sorumluları olurlar, akademik mevkilere, sanat işletmelerindeki idari mevkilere kayarlar. Avangard'ın ömrünü iki dünya savaşı arasına konumlandıran Bürger, bu dönem boyunca tarihsel avangardın düşlerini gerçekleştirmeyi başaramadığından ve sonunda savaştığı kurumlara yenik düştüğünden söz etmekte ve günümüzdeki avangard oluşumlarınsa sadece avangardın şoke etme, şaşırtma ve skandal yaratma tekniklerini kullandığını savlamaktadır. Dahası, sanatın mevcut toplum içerisinde hayat pratiğine dahil edilmesi iddiası, avangardist amaçların başarısızlığa uğramasından sonra artık ciddiyetle ortaya atılamaz. Bugün bir sanatçı bir soba borusunu sergiye gönderdiğinde, Duchamp'ın hazır nesnelerinin sahip olduğu isyan yoğunluğuna hiçbir şekilde ulaşamaz. Aksine, Duchamp'ın Pisuar'ı sanat kurumunun yıkımını hedeflerken, soba borusunu bulan kişi eser'inin müzeye girmesini talep eder. Böylelikle avangardist isyan tersine çevrilmiş olur. Avangard yalnızca bireysel üretim kategorisini değil, bireysel alımlama kategorisini de olumsuzlar. Bir dada gösterisi karşısında, provokasyonla galeyana gelen izleyicilerin yuhalamadan tartaklamaya kadar uzanan tepkileri, kuşkusuz kolektiftir. Bunlar, daha önceki bir provokasyon karşısında gösterilen tepkilerdir. İzleyiciler ne kadar etkin olursa olsun, üretici ile alımlayıcı belirgin şekilde ayrıdır. Hayat pratiğinden ayrı bir kurum olarak sanatı ortadan kaldırma yolundaki avangardist amaç çerçevesinde, üretici ile alımlayıcı arasındaki karşıtlığın yok edilmesi mantıklıdır. Gerek Tzara'nın dadaist bir şiir oluşturma yönündeki talimatnamesinin, gerekse Breton'un otomatik metinler yazma kılavuzunun birer reçete niteliği taşıması tesadüf değildir. Ama bu üretim sanatsal üretim olarak değil, özgürleştirici bir hayat pratiğinin parçası olarak algılanmalıdır. Otomatik metinler de bu anlamda, birer bireysel üretim kılavuzu olarak okunmalıdır. Böylece sanatsal eylem, içine her katılanı özgürleştirici bir edim ortaya koymaya davet eder. Dondurulmuş ve çözümlemeyi bekleyen bir sanat yapıtı yoktur artık. Ya da az çok yaratıcısının estetik maharetlerini ve niyetlerini sergileyen bir ürün. Her tür provokasyona açık ve yaratıcı sürece dahil olmaya gizli bir çağrı vardır. Üstelik bir kez içine girildiğinde tepkisiz kalınamayacak bir sarsıntı hali mevcuttur bu sanatsal eylemde. Greenberg'in modernist formalizmine eleştirmekle işe başlayan Pop'un temsili yücelterek, nesneyi sanatsal edimin merkezine yerleştirmesi, başlangıçta seri üretim nesnelerine ve onları üreten sisteme karşı eleştirel bir tutum gibi görünürken, zamanla bu yaklaşımın neredeyse gizli bir hayranlıktan başka bir şey olmadığı kanısı yaygınlaşacaktır. Sözgelimi Andy Warhol biteviye tekrarlarla suretini çıkardığı görsel alemi eleştirmek bir yana seçtiği metaları estetize ederek, onları ikonlaştırarak, konu edindiği bu nesneler arasında bir nesneye dönüşmüştür. Yüksek sanat ve kurumlarına saldırmak bir yana, Warhol, bu kurumların biçimsel bir değişimle devamını mümkün kılan bir yaklaşım içine sürüklenmiştir zamanla. Warhol'un Campbell Çorbası, bizi güzel ve çirkin arasında, gerçek ve gerçekdışı arasında bir seçim yapmaktan kurtarıyor... ikonlar gibi: varlığına inanmaksızın bizi sanata inanmaya çağırıyordu. Bürger'in 'Avangard Kuramı'ında yoğunlaştığı en önemli sorunsallardan biri de; Avrupa avangardı içerisindeki en radikal hareket olan Dadaizm'in kendinden önceki sanat ekollerini değil, kurum olarak sanatın ve sanatın gelişiminin burjuva toplumunda izlediği seyre dairdir. Burada Bürger, kurum olarak sanat mefhumuyla, sanat içerisindeki üretici ve dağıtıcı aygıtın yanı sıra, sanatla ilgili olarak belli bir zamanda hakim olan ve eserlerin algılanışını önemli ölçüde belirleyen fikirleri kastetmektedir. Avangard ikisine de karşı çıkarhem sanat eserinin bağlı olduğu sanat aygıtına, hem de sanatın burjuva toplumunda özerklik kavramıyla tarif edilen statüsüne. Kuşkusuz Adorno'nun sanatta yeni kategorisi olarak nitelediği şey meta toplumuna hakim olan şeyin zorunlu bir suretidir. Meta toplumu ancak üretilen mallar satıldığı takdirde varolabileceği için, alıcıları daima, ürünlerin yeniliğiyle cezp etmek gerekir. Adorno sanatın bu zorunluluğa boyun eğdiğini düşünür; ardından diyalektik bir hamleyle, toplumu yöneten yasaya ayak uydurmanın, o topluma karşı çıkma işareti olduğunu öne sürer. Ancak Bürger bu noktada meta toplumundaki yeni'nin içeriği belirten bir kategori olmadığını, tersine bunun yüzeysel bir görsellik belirtkesi olduğuna dikkat çekmektedir. Ancak Adorno'ya göre katılaşmış olana mimetik uyarlama mevcut durumun gözler önüne serilmesidir ki; bu da diğer türlü algılanmadan kalacak olacak şeyin tam da bu sergileme biçimiyle ifşa edilmesidir. Üretim aygıtlarının her tür içerikten soyutlayarak yaşamın içine fırlattığı bu görsel unsurlar modern sonrası toplumu kuşatan yeni bir etkileşimsel altyapı oluşturmuşlardır ki; sonraları kimileri başlangıçta eleştirdiklerine zamanla hayranlık duysa da, Warhol ve bu dönemin pek çok önemli isminin strateji olarak ortaya koydukları şey, bu imgelerin şaşırtıcı büyüklükte ve nicelikte izleyicinin karşısına çıkarılmasıdır. Böylece izleyici, bilinçsizce izlediği bu görüntülerin ardında bunları pazarlayan sistemin resmini görebilecektir. Bir marka, bir etiket, hatta pazarlama stratejileri gereği bir billboard ya da televizyondaki bir reklam herhangi bir ürünü tanıtırken, sürekli olarak biçimsel bir ilgiyi kışkırtacaktır. Ancak bu gösterenler bir sanat galerisinde, bir yapıt olarak izleyiciye yönlendirildiğinde, artık tüm etkileme teknikleri bir yana yeni bir bağlam oluşturulmuş olacaktır. Dolayısıyla Warhol'un yaptığı, görüntüleri değiştirmek değil, sadece izleyicinin onu görme biçimini değiştirmektir. Sanırım Adorno'nun kastettiğine yakınlığı bu yüzdendir. Adorno, sanatın kendi özüne yabancılaşmaması için, kendini sistemden ayrı bir noktada tanımlaması gerektiği, ancak bu biçimde köklü bir sarsıntı yaratabileceğini ileri sürmektedir. Fakat bu sanatçının, kimi toplumsal ve kültürel bağlamlardan bağımsız metaforlar üretmesi istemi değildir, bu, üretim aygıtlarının önüne geçilmesi güç bir işleyişle ilerlediği bir çağda, yine aynı aygıtları sistemin aleyhine kullanarak, toplumsalı daha güçlü ve içten kavrayarak dönüştürmenin bir yoludur. Avangard hareketlerle birlikte geçmiş dönemlere ait sanatsal tekniklerin kullanılabilir hale gelmesi, Bürger'e göre sanat prosedürlerinin tarihsel düzeyini belirlemeyi nerdeyse imkansızlaştırmıştır. Avangardist hareketlerle birlikte, farklı teknik ve stillerin bir arada varolduğu eşzamanlı bir görünüş ortaya çıktığı için, bu eşzamanlılıktan dolayı hiçbir sanatsal hareket bir diğerinden daha ileri bir hareket olduğunu iddia edemeyecektir. Buradaki tarihsellik vurgusu, sanat yapıtlarını çevreleyen auraya ilişkindir ve bu halenin yitip gitmesiyle, sanat yapıtı içinde yer aldığı koşulları barındıran bir göstergesel iz olarak bile görünmez artık. Sadece tarihsel avangardın biçimsel düzeyde izini süren, onu bir model olarak kullanıp, parodik yaklaşımlarla farklı teknik ve biçemleri harmanlayan yeni bir estetik düzey belirir. Bu düzey, sanatın tarihsel konumundan çok, içinde yitip gitmeye yazgılandığı görsel bir alemin görünüşüdür. Gerçekte, Postmodernizm'in tarihsellik anlayışı tam da bu yanyanalık ve eklektisizm ilişkisine dayanmaktadır. Buradaki tarihsellik anlayışı; Modernizm'in lineer bir doğrultuda, birbirine gönderme yaparak ilerleyen yapısı yerine, böyle bir ilerleme düşüncesinin zaten mümkün olamayacağını savlayan döngüsel bir tarihsel şemaya oturmaktadır. Bu stillerin iç içe geçerek melezleştiği, özerkliğini yitiren yeni bir biçimdir. Kendi izini saklayan tekniklerin, belirsiz bir çoğalmayla her yanı istila ettiği kalabalık bir ortamdır bu. Bürger'in avangarda ilişkin ele aldığı önemli kategorilerden biri de montaj tekniğidir. Montaj, alegori kavramının belli bir yönünü daha net bir şekilde tanımlamaya yarayan bir kategoridir. Montaj gerçekliğin fragmanlara ayrılmış olmasını gerektirir ve eserin oluşturulma evresini tarif eder. Montaj tekniği avangard ürünün inorganik niteliğiyle doğrudan ilintilidir. Çünkü sözgelimi Kübist bir resimde, montaj aracılığıyla gerçekliğin betimlenmesine dönük organik tutum terkedilmiştir. Organik örüntünün yerini, tek tek imgeyi anıştıran kimi görsel unsurların belirli bir kodlamaya tabi tutularak yüzeye açımlanması söz konusu olur. Buradaki tavır, tarihsel avangard hareketlerde olduğu gibi sanatın sorgulanması değil, estetik nesne yaratma istemidir. Diğer yandan ise, Heartfield'in fotomontajları ele alındığında bambaşka bir montaj tipi ile karşılaşılır. Heartfield'in fotomontajları siyasal içeriklerle donatılmış bir görselliği içerir ki, bu görsellik enikonu sinemasal bir dil kullanmaktan geri durmaz. Bürger, Adorno'nun montaja ilişkin yaklaşımlarını irdeleyerek organik olmayan sanat yapıtına ilişkin önemli açılımlar sunar. Tüm bu yapısal ayrımlar alımlama açısından köklü farklılıklar barındırmaktadır. Avangardist eserin alılmayıcısı, zihinsel nesneleştirmeler söz konusu olduğunda, organik sanat eserlerinin okunuşlarıyla oluşturulmuş içselleştirme tarzının, karşısındaki nesneye uygun düşmediğini görür. Avangardist eser, anlamının yorumlanmasına izin verecek bütünsel bir izlenim bırakmaz; yaratıldığı kadarıyla izlenimse, tek tek parçalara başvurularak açıklanamaz, çünkü artık o parçalar bir amaca tabi değildir. Alımlayıcı, anlam verme noktasındaki bu reddi, şok şeklinde tecrübe eder. Avangardist sanatçının amacı da budur. anlamın bu şekilde reddedilmesiyle eseri okuyanın dikkatini yaşama tarzının sorgulanabilir olduğuna ve onu değiştirme gereğine çekmek ister. Şokun, yaşama tarzının değiştirilmesi yönünde bir uyarıcı olması amaçlanır; estetik içkinliği kırmanın, alımlayıcının hayat pratiğinde bir değişim başlatmanın aracıdır. Birbirinden farklı yorumlara rağmen avangard, nihayetinde modernizmin en son, en yeni, en aykırı ifadesi, stili gibi anlaşılagelmiştir. Oysa Bürger modernizm ile avangardın birliğini bozar; böylece bu terimlere ilişkin muğlaklığa da son verir. Çünkü onun düşüncesinde avangard, tam da modernizmin öngördüğü özerkleşme/kurumlaşma çizgisine meydan okur. Bu çizgiyi izleyen tarihleri, onlardaki zaman mantığını teşhir eder. Dolayısıyla Bürger avangardı, onu stillerin evrimine eklemleyen Modern Sanat Tarihi'nden söker ve toplumsal hayatın içine yerleştirir. Bu sayede avangardı kavramsallaştıran tarihin teorik kurgusunu açığa vurur ve belirli tanımların içine sıkıştırılan estetik normları deşifre eder. Bürger'in; Lukacs Adorno tartışmasından, Benjamin ve alegori kavramına, burjuva toplumunda sanatın özerkliği sorunsalından, avangardist sanat yapıtının kategori sorunsalına dek bir dizi düşünsel açılıma yönelen bu değerli çalışması, son zamanlarda ülkemizde de irdelenen sanatsal meselelerin ve güncele ilişkin birçok tartışmanın temel referanslarından biri olmaya devam edeceğe benziyor."}
{"url": "https://futuristika.org/rifat-sahiner-cagdas-sanatta-temsiliyet-krizi/", "text": "Sanatçı, yazar ve akademisyen Rıfat Şahiner'in yeni kitabı Çağdaş Sanatta Temsiliyet Krizi Ütopya Yayınları'ndan çıktı. Yazarın daha önce revize edilerek 2013 yılında yine Ütopya Yayınları'ndan çıkan Sanatta Postmodern Kırılmalar adlı kitabı sanat dünyası ve akademik çevrelerde büyük ilgi uyandırmıştı. Şahiner'in üçüncü kitabı ise; Kültür İmleri başlığıyla önümüzdeki günlerde Masa Yayınları tarafından yayınlanacak. Estetiğin epeydir bir kriz içinde olduğu dile getiriliyor. Baudrillard gibi kimi düşünürlere göre bu, göstergelerdeki krizden başka bir şey değil. Bugün sanat ve kültür ortamında hüküm süren krizin, küreselleşme ile birlikte derinleştiği ve daha da çetrefil hale geldiği ileri sürülüyor. Aslında bunun temelleri temsiliyet ilişkilerinde yatıyor ve postmodernizm ve post-yapısalcılık bağlamında ortaya atılan tezlerin büyük bölümü, günümüz sanat pratiğindeki temsil krizinin tüm yönleri ve boyutlarıyla anlaşılması ve sanat eleştirisindeki kimi açmazların sorgulanması adına önemli çıkış noktaları sunuyor. Çağdaş Sanatta Temsiliyet Krizi adlı bu çalışmada, 1960 sonrası sanatının karakteristikleri görünür kılınmaya çalışılırken, sanat ve teknoloji ilişkisi, yeni medya olgusu ve bu alana özgü kuramsal tartışmalar, küreselleşmenin gündeme getirdiği pek çok sorun ve sanatın sermayeyle olan çetin imtihanına yer veriliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/rifat-sahiner-neo-avangardistlerin-hazir-yapimlarina-nasil-bakmali/", "text": "19. yy'ın ilk yarısından itibaren ütopyalardan başlayıp etkisini gösteren avangarda, akademisyen ve sanatçı Rıfat Şahiner'in yayımlanmasına onay verdiği metinlerle yaklaşalım istedik. Postmodern süreçte ortaya çıkan sanat hareketleri ve özellikle güncel sanat uygulamalarına bakıldığında Marcel Duchamp'ın sıradan, fabrikasyon nesneleri sanatsal edimin merkezine koyma eğiliminin sıkça başvurulan bir strateji olarak ağırlığını hissettirdiği görülmekte. Bu yaklaşım başta PopArt olmak üzere 1960 dolaylarının avangardist sanat hareketlerinde sıkça kullanılmış, Kavramsal Sanat'la ilişkilenen çok sayıda sanatsal hareketin temel yönelimlerinden birini oluşturmuştur. Performanslar, Yoksul Sanat, Kavramsal Sanat, Fluxus, Oluşumlar ve Süreç Sanatı gibi avangard hareketler, sıradan nesnelerin işlev ve statüsünü değiştirirken, sanatın tanımını genişleten günümüz sanat uygulamalarında seri üretim nesnelerinin farklı mekan düzenlemelerinde, video ve performanslarda etkin bir biçimde kullanıldığı görülmektedir. Sıradan, gündelik bir nesnenin sanat nesnesi mertebesine yükseltilmesindeki provokatif tavır, ister istemez sanat nesnesinin ontolojik olarak radikal bir dönüştürümünü kapsıyordu. Burada sanata konu olanla, bizatihi kendisi sanatsal bir varlık olan arasında derin bir ayrımdan da söz etmek gerekiyor. Gerçekte, Marcel Duchamp'ın sanatın nesnesi mertebesine yükselterek, sanatın yücelik kategorisini paranteze aldığı ya da bir başka deyişle, o güne dek kutsanan, yüceleştirilen kendinden menkul sanat yapıtlarının yerine, belki de varolabilecek en sıradan bir seri üretim nesnesini konumlandırması, o andan itibaren sanatın izlediği seyri de büyük ölçüde belirlemiştir. Ne ki, 20 yüzyıl boyunca farklı kırılma anlarında yeniden gündeme gelen hazır yapımlar, kimi zaman estetize edilmiş unsurlar olarak, kimi zamansa Duchamp'ın radikal çıkışını tekrarlayan parodik eylemlerin konusu olmuştur. Kendini NeoDada olarak niteleyen PopArt sanatçılarından, Jeff Koons ve Sherrie Levine gibi Neoavangardistlere dek Duchamp'ı referans gösteren birçok isim, hazıryapımları farklı stratejiler doğrultusunda kullanmakta. Ancak ne türden bir sanatsal önerme ile yola çıkılırsa çıkılsın, hazıryapımların farklı estetik kodlamalarla birbiri üzerine kapanan bir nesneler tarihi yarattığı ve kimi biçimsel, hatta üslupsal yinelemelerle başlangıçta ortaya atılma gerekçesiyle pek de örtüşmeyen bir maddi niteliğe büründüğü söylenebilir. Bu türden bir yineleme, çoğunca sanat pazarını ya da sanat nesnesinin metasal karakterini olumlamaktan öteye gidemiyor. Böylece Postmodern paradigmanın ortaya koyduğu en temel sorunsallardan biri olan pastiş bir strateji haline geliyor. Parodinin parodisi olarak da nitelenebilecek bu durum, sürekli kendini yineleyen ve bu yüzden de geçmişteki sarsıcı niteliğini yitiren tüm avangardist tutumlarda bir şekilde kendini gösteriyor. Diğer bir açıdan bakıldığında da, Peter Bürger'in Avangard Kuramı 'nda da değindiği gibi, tarihsel avangardın stratejilerini kullanan neoavangardistler, readymade'lere bir anlamda Duchamp'ın karşı durduğu yeni bir değer atfetmekteler. Bu, sınırsızca çoğalan ve neo önekiyle geçmişteki sanat akımlarının kimi stratejilerini kullanırken, bir yandan da kendini Modernizm'in tasfiyesine adamış farklı oluşumlarda kendini göstermekte. İşte tam da bu noktada, öncelikle readymade'i ortaya çıkaran koşulların ya da bu fabrikasyon nesnelerin özsel değerinin yeniden ve bütüncül olarak gözden geçirilmesi gerekmekte. İkinci olarak ise, başta Duchamp ve Bürger olmak üzere neoavangardistlerin bu nesnelere yaklaşımlarını kuşkuyla izleyen sanatçı ve eleştirmenlerin görüşleri ışığında konuya yaklaşmak yerinde olacak. Duchamp'ın kullandığı nesnelerde ve readymade'lerde duygu ve sanatçının yeteneği yadsınıyordu. Duchamp işlerine estetiği karıştırmaktan özellikle kaçınmıştır. Görsel aldırmazlık olarak nitelenen Duchamp nesneleri, Sürrealistlerin rastlantı yasalarıyla ya da bilinçaltını harekete geçirerek gerçekleştirdikleri estetize unsurlarla benzeşmek bir yana, neredeyse bilinçli bir şoke etkisi yaratmak amacıyla sıradana yönelmiştir. Bu sıradanlığın ve aldırmazlığın temel gerekçesi; sanat denen kurumu kökten sorgularken, sanatçının rolünü de büsbütün değiştirmektir. YeniDada, önce Dada'nın sonra da gerçeküstücülüğün kullandığı silahları aldı ve iş yapmaya hevesli, sansasyon meraklısı galerilerin verimli toprağını işleyecek, popüler saban demirlerine dönüştürdü. Greenberg'in modernist formalizmine eleştirmekle işe başlayan Pop'un temsili yücelterek, nesneyi sanatsal edimin merkezine yerleştirmesi, başlangıçta seri üretim nesnelerine ve onları üreten sisteme karşı eleştirel bir tutum gibi görünürken, zamanla bu yaklaşımın neredeyse gizli bir hayranlıktan başka bir şey olmadığı kanısı yaygınlaşacaktır. Sözgelimi Andy Warhol biteviye tekrarlarla suretini çıkardığı görsel alemi eleştirmek bir yana seçtiği metaları estetize ederek, onları ikonlaştırarak, konu edindiği bu nesnelere zamanla hayranlık duymaya başlayacaktır. Yüksek sanat ve kurumlarına saldırmak bir yana, Warhol, bu kurumların biçimsel bir değişimle devamını mümkün kılan bir yaklaşım içine sürüklenmiştir zamanla. Warhol'un Campbell Çorba Tenekeleri, bizi güzel ve çirkin arasında, gerçek ve gerçekdışı arasında bir seçim yapmaktan kurtarıyor, ikonlar gibi:varlığına inanmaksızın bizi sanata inanmaya çağırıyordu. Belki de bu noktada Pop'la başlayan bu sürecin ne türden bir paradoksal durum yarattığını Bürger'in yaklaşımlarıyla irdeleyerek, daha kapsamlı bir biçimde ele almak mümkün. Peter Bürger, 1974'de yayımlanan Avangard Kuramı adlı önemli çalışmasında, günümüzdeki neoavangard yapıtların, politik bir dolayım ve sarsıcı bir üslup sergileyemedikleri için, sanatla hayat arasındaki yabancılaşmayı gidermeyi hedefleyen tarihsel avangardın misyonuna sahip olamayacağını savlamıştı. Bürger'e göre ; daha kusursuz bir biçimde tasarlanıp gerçekleştirilseler bile, happening'ler, dadaist gösterilerin isyan değerine artık ulaşamamaktadırlar. Bunun nedenlerinden biri; avangardistlerin başvurduğu etki araçlarının şoke etme etkisini kaybetmesidir. Bürger'e göre; Duchamp'ın hazır nesneleri ancak sanat eseri kategorisine atıfta bulunarak anlam kazanabilir. Duchamp'ın rastgele seçtiği seri üretim nesnelerini imzalayıp sanat sergilerine göndermesindeki provokasyon, öncelikle neyin sanat olduğu konusunda bir anlayışın varlığını gerektirir. Duchamp'ın provokasyonu sanat denen kurumu hedeflemektedir, o halde bu alana sokulan sanat nesnesi de bu provokasyondan muaf olamayacaktır. O halde hayat pratiğinden kopmuş ve gerçekte sisteme angaje olan bir sanatsal anlayış, sürekli geleneksel olana gönderme yaparak kendi gerçekliğini daha ne kadar varedebilir ki?... Bu durum olsa olsa Fredric Jameson'un pastiche olarak nitelendirdiği bir 'postmodern durum'u belirginleştirmektedir. Avangard'ın ömrünü iki dünya savaşı arasına konumlandıran Bürger, bu dönem boyunca tarihsel avangardın düşlerini gerçekleştirmeyi başaramadığından ve sonunda savaştığı kurumlara yenik düştüğünden sözetmekte ve günümüzdeki avangard oluşumlarınsa sadece avangardın şoke etme, şaşırtma ve skandal yaratma tekniklerini kullandığını savlamaktadır. Dahası, sanatın mevcut toplum içerisinde hayat pratiğine dahil edilmesi iddiası, avangardist amaçların başarısızlığa uğramasından sonra artık ciddiyetle ortaya atılamaz. Bugün bir sanatçı bir soba borusunu sergiye gönderdiğinde, Duchamp'ın hazır nesnelerinin sahip olduğu isyan yoğunluğuna hiçbir şekilde ulaşamaz. Aksine, Duchamp'ın Pisuar'ı sanat kurumunun yıkımını hedeflerken, soba borusunu bulan kişi eser'inin müzeye girmesini talep eder. Böylelikle avangardist isyan tersine çevrilmiş olur. Sözgelimi 1980'lere damgasını vuran ve eylemlerini bir yandan Duchamp'a dayandıran, diğer yandan da başta PopArt olmak üzere, geçmişteki bir dizi sanat hareketine gönderme yapan Jeff Koons'un çalışmalarını bu tartışma içinde ele almak mümkündür. Koons'un işleri, Duchamp'daki gibi bir nesnenin işlevsizleştirilmesi düşüncesinden farklı amaçlarla sanatsal alana dahil edilir. Bu objeler, sanatsal alana birer hazırnesne olarak girmeden önce hangi işlevi yerine getiriyorlarsa o olarak yer alırlar. Kendilerine dair hiçbir şeyi gizlemedikleri gibi, güncel karakterlerine de sonuna dek direnirler. Sanatçının 1980'lerde gerçekleştirdiği bir dizi elektrikli süpürgeden biri olan New ShopVac Wet/ Dry of 1980, bu absürdlüğü tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Elektrikli süpürgenin üzerinde yer aldığı plexiglass kaide ve bu kaidenin içindeki neon lambaları, çalışmayı oldukça soğuk ve itici kılmasına rağmen bir o kadar da dekoratif ve parıltılı bir görünüme büründürmektedir. Koons'un bu işi; New York'ta New Museum'un vitrininde ilk kez sergilendiğinde, tam da beklenildiği gibi oradan geçmekte olan kişilerin dikkatini kalmamış, bu süpürgeyi daha yakından seyretmek için galeri mekanına gelenler, sanki bir beyaz eşya dükkanındaymış gibi, bu ürünü satın alıp alamayacaklarını sormuşlardır. Koons'un tavrı, daha önceleri Pop Art'ın öncülük ettiği bir durumu çağrıştırmaktadır. Sanatçının objelerindeki yapaylık, izleyeni bu objelerin ardındaki gerçekliğe ve bu gerçekliğin deneyimlenmesine götürmese de, sanat ve toplumdaki soyutlama eğilimlerine de bir karşıtlık oluşturmaktadır. Bürger'in, neoavangardistler için dile getirdiği eleştirilere denk düşen bir tavırdır Koons'unki... Müzenin baş köşesine kurulmuş bir elektrikli süpürge.. Satın alınabilir bir meta gibi sunulan sanat nesnesi; cezbedici, steril ve teşhirci yanlarıyla, bir fanusun içinde farklı bir mertebeye yükseltilmiş, dokunulmaz bir tüketim nesnesi... Buradaki farklardan biri de kuşkusuz estetizm ile ilintilidir. Duchamp'ın hazır nesneleri, her ne kadar makine estetiğine dair bir formsal özellik taşısa da, alımlayıcının herhangi bir estetik deneyime yönelmesini başlangıçta reddetmektedir. Oysa Koons'un hazır nesneleri izleyiciyi kışkırtacak denli kiçe ve banaliteye yakın durmaktadır. Gerek nesne, gerekse izleyici bir estetikleştirme işlemine tabi tutulmaktadır. Koons, Duchamp'da olduğu gibi Müze düşüncesini sorgulamaz, tersine burada müze, eserin sergileneceği bir vitrin olarak eserin bağlamını doğrudan belirler. Koons, Warhol'un Brillo kutularını ya da Campbell çorba tenekelerini kutsadığı gibi, bir elektrikli süpürgeyi ve onun markasını da kutsamaktadır. Geçirgen bir konstrüksiyon içinde, dışsal ortamından ayıklanan meta, bir yandan da bu dışsallığın olumlandığı içsel bir değer olarak vurgulanmaktadır. Bürger'in 'Avangard Kuramı'ındaki diğer bir sav ise; Avrupa avangardı içerisindeki en radikal hareket olan Dadaizm'in kendinden önceki sanat ekollerini değil, kurum olarak sanatın ve sanatın gelişiminin burjuva toplumunda izlediği seyre dairdir. Burada Bürger, kurum olarak sanat mefhumuyla, sanat içerisindeki üretici ve dağıtıcı aygıtın yanı sıra, sanatla ilgili olarak belli bir zamanda hakim olan ve eserlerin algılanışını önemli ölçüde belirleyen fikirleri kastetmektedir. Avangard ikisine de karşı çıkar: hem sanat eserinin bağlı olduğu sanat aygıtına, hem de sanatın burjuva toplumunda özerklik kavramıyla tarif edilen statüsüne. Tekrar Koons örneğine dönmek gerekirse, durum büsbütün karmaşık hale gelir. Çünkü Koons, işlerini burjuvayı eğitmek amacıyla gerçekleştirdiğini ifade etmekte ve bu kesimin gelecekteki yeni aristokrasiyi oluşturacağını söylemektedir. Ancak günümüzdeki burjuvazi, yine sanatın seyrini belirlemeye devam etmekte, üstelik astronomik bedeller ödeyerek Koons ve diğer pek çok ismin varlık koşullarını belirlemektedir. Dağıtıcı aygıtlar kapitalizmin belirlediği şebekelerdir. Anlamı ve değeri belirleyen bir dolaşımdır bu. Yeniden sahnelenmekle sıradanlıklarından kurtulmamakta, aksine daha değerli hale gelmektedir bu nesneler. Koons'un, Equalibrum serisinden Two Ball 50/50 Tank çalışmasındaki iki yeni basketbol topu, Duchamp'ın kar küreği ya da şişe süzgüsü gibi rastgele seçilmiş birer nesne değildir. Belirli kültürel olgulara gönderme yapılmak için bilinçli olarak seçilmiş ve fetişist bir tavırla olumlanmış nesnelerdir. Aralarında Koons ve Halley'in de olduğu ve Duchamp'ın dördüncü kuşaktan halefleri olarak niteleyebileceğimiz isimler yerini beşinci hatta altıncı kuşağa bıraktı bile. 1992 Whitney Bienali dördüncü ve beşinci kuşağı bir arada sergilemişti. Dawn Fryling'in ışığı doğrudan alan boş çerçeveleri, kızarmış ekmekleri, yere serpilen unu; Felix Torres'in galerinin köşelerine yığdığı kağıda sarılı şekerlemelerden oluşan tepecikleri, Christian Marclay'in seri üretim malı, kemiğe benzeyen küçük telefonları ve teyp kümeleri; Cady Noland'ın Budweiser bira kutuları; Donald Lipski'nin kalın urganlardan yapılma dev topları ya da iplerle kaplı masaları; David McDermott ve Peter McGough'nun küçük denge oyunları, kristal bardak ve çubukları; Rona Pondick'in biberonları; Alan Luppersberg, Lorna Simpson ve Naylan Blake'in çalışmaları; hepsi de Marcel Duchamp'la ve onun hazır yapım kavramıyla ilintili işler... Bu sanatçılara hergün bir yenisi ekleniyor ve hazır yapımın binlerce çeşidiyle yüzleşiyoruz. Dahası başta Sherrie Levine olmak üzere artık hazır yapımların hazır yapımlarını üreten bir dizi sanatçıdan sözetmek gerekiyor. Bu bağlamdan bakıldığında kopyalama süreci, galeri dünyasının değer sisteminden kaçınmanın bir yolu olarak karşımıza çıkmakta. Kopya sanatçıları çalışmalarında, yüksek değere sahip sanatın 'gerçekliği' ile 'meta değeri yerine postmodern süreçte öne çıkan gösterge ve referanslara dayalı nesnesiz bir sanattan sözetmekteler. Ancak sanat pazarının işleyişi tüm karşı çıkışları bünyesinde eritip, normalleştirerek ilerlerken, bu tür yönelimdeki sanatçıların ünlerini arttırmakla kalmayıp, onların ortaya koyduğu işlerin de değerini büyük ölçüde arttırıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/rimaldas-viksraitis/", "text": "1954 yılında Litvanya'da doğdu Rimaldas Viksraitis. Vilnius Teknik Okulu Fotoğrafçılık bölümünden mezun oldu. Ülkesinde, çeşitli sergiler düzenledi ve ödüller aldı. Sovyet sonrası dönemin Litvanya'sını anlattığı fotoğraflarında, köyleri, insanları, işsizliği, votkayı, yoksulluğu, kimilerine göre çirkinliği, bize göre ise biraz delice bir güzelliği gösteriyor. Bunu yaparken, hayvanları, pisliği, tiksinmeyi gösterir gibi davranıp, artık yaşamı gerçek anlamıyla farklı yürüten insanların kendilerine özgü karanlık neşelerini aktarıyor. Sırtına tavuğu yüklemiş, bir domuz kafasına yumulmuş köylüler, pencerenin önüne bir keçi kafası konduran yerel yaşam. Bir tabaktaki domuz kafasının kulağını ısıran bir sarhoşun kulağını ısıran bir başka sarhoş. Bisikletine bağladığıbir kamerayla, kariyer ve statü peşinde koşturulan metropol insanlarının algısını sekteye uğratan görüntülerin koleksiyoncusu. Rimaldas Viksraitis'in fotoğrafı ve hayatı anlayışındaki, insanlara bakışındaki özgünlük yine sanatçının kendi çekirdeğinden çıkma. Çocukluğunda geçirdiği tüberküloz sonucunda engelli olan sanatçı, fotoğraflarındaki çıplak kadınların sayısının çok olmasının nedeni sorulduğunda, çocukluktan çıkarken etrafının kadınlarla dolu olmasının ve kadınların tüm sırlarının biliyor olmasını bir neden olarak gösteriyor. Fotoğraflarda, Sovyet döneminin etkisiyle zamanında güçlenmiş ve sosyalizmin yıkılışından sonra sistemin çökmesiyle hızla yoksulluğun en diplerine yol almış çiftçiliğin sonuçları gözüküyor. İnsanlar artık kendilerini, yeni sistemde tanımlayamadıklarından, hatta sistemin içlerinde yer almadıklarını hissettiklerinden, kaybolduklarından dolayı, tabii ki çok içiyorlar. Yapacak bir şeyi olmayan insanların içmekte anlam aramasının şahidi oluyor fotoğrafçı."}
{"url": "https://futuristika.org/rizanin-mektuplari-1/", "text": "Olmaya devlet cihanda bir nefes siz gibi, Asude hanımefendi, Nicedir rüyalarıma girmediğinizden orada soruşturamadım, şimdi yeri gelmişken cevap lütfedin, o pamuk elleriniz yerlerindeler mi hala? Nereye gidebilirler ki, sizi bilen bir el, sizden başka artık nerede durabilir ki? Ben bunu kendimden bilmiyorum efendim, zira bir kere aldığınız eldivenleri evinize kadar taşımak dışında, ellerinizle herhangi bir temasım olmamıştır malumunuz. Sonra ben düşündüm, Asude Hanım, ayıptır sorması kayınvalide de nereden çıktı, Allah aşkına, öyle bir oyun var mı yani? Yani ben sizin yüzünüzden uzun müddet yetimler yurdundan kız baktım efendim, üstüme korku salındı takdir edersiniz ki, tarafınızdan. Yani, o zaman neden ikide bir kapımı çalıp, en azından çalmaya doğru geliyordunuz ve ben çalmanızı beklemeden çıkıyordum. Ne ayıp. Bana da, size de. Freud ekranlarda göründüğünden daha kısa ve daha agresif, biliyor muydunuz? Ben de neticede her ikisini de bölüştürdüm ve didikledim, böylece kıyma makinesinden çıkmışçasına azaldılar. Neyse aramızda bir engel kalmadığına göre, artık size açılabilirim diye düşündüm. Freud tip sakalı da hep bu anı hatırlayayım diye uzun müddet bıraktım ve şimdi de bu mektupla beraber size gönderiyorum. Ne mutlu sizin de beni anlamadığınızı bilmek."}
{"url": "https://futuristika.org/rizanin-mektuplari-2/", "text": "Cazibe Hanım... Cazibe Hanım... Cazibe Hanım, Sizinle sanki yazları İstanbul'da, kışları yaz olan başka bir kıtadayım. Siz hep baharsınız ve gözleriniz de bir fotosentez. Ama yaz gibi. İki anlamlı. İki yüzlü ama kötü bir mana gelmesin sakın aklınıza. Cheech ve Chong gibi. Gerçi siz kim, ben kim? Siz muhitin en nezih bitki tarlalarının sahibi, bense sükutu hayallerinizle dumanlanan bir deli. Cazibe Hanım. Bilin bakalım n'oldu? Samimiyetimi bağışlayın. Size açılmaya karar vererek dün, sizin tarladaki evinize geldim. Ne yapacağımı biliyordum. Bir çiçek koklayacak, koparıp size verecek, kulağınıza takacak ve sonra çiçeğe bakacak ve çiçeği sizden alarak yere atacak ve sonra üzerine basıp Sizi seviyorum... diyecektim. Fakat çiçek yoktu yeşillikler arasında. Size bu durumu danışacaktım ki o sırada bahçıvan beyle uğraşmaktaydınız. Bahçıvan dediysem, kendisi bahçede değildi -siz de öyle, bahçede olan bendim-. Bir de tulumu, donu ve gömleği şöminenin yanında olmasaydı, ona sadece Adem denilebilirdi. Sizse Havva'nın biraz daha güzeli. Neyse Adem bahçıvan, size açıkça tohum ekmekteydi Cazibe hanım. Ben de panik atak var. Gördüğüm beceriksizlik karşısında nükseden cinsten. Cazibe hanım, ivedilikle söylemem gerekir ki, Adem ve Havva gerçekten sizler olsaydınız muhtemelen bu yeryüzü mevzusu iptal olmuş olurdu. Bunları düşünürken siz mevkiinizi kollamaktaydınız. Daha fazla bu fotoğrafa bakamayacaktım. Hemen bir sigara yaktım. Ne olsa beğenirsiniz? Efendim... Yeşil gözleriniz gibi engin bahçenizdeki engin uzun saplı bitkileriniz alevler altında kalmasın mı? Ben de dumanlar altında tabii. Kibritler de düşer malum. Gerçi bu mektubu aldığınızda muhtemelen siz hala alevler içinde olacaksınız. İnsanın böyle zamanlarda kaçabileceği tek yerin şömine olması ne enteresan. Bu size son mektubum çünkü ben, aşkınızdan midesiyle beyni yer değiştirmiş Rıza, az önce dumanların ardından dünyanın düz olduğunu gördüm. Bahsedilen boynuzları ve sallantıyı da hissettim. Öyle bir bahçeniz olduğu için şanslısınız. Ben olsam kendimi de katar tüm evreni yakardım. Ah, şimdi de validem geldi. Hep beraber sizin bahçenin yanışını izliyoruz tebessüm ve açlıkla. Bu size son mektubum. Çünkü yarın validemi de alarak Woodstock'a gitmeye ve orada lapa pilav, çekirge falan yemeye karar verdim. Validemin başörtüsünü çıkarıp bileğine bağladım ve o da saçlarının bir kısmını bana verdi. Daha doğrusu, ben aldım. Bahçe makasıyla. Biraz ağladı ama çadır hayatının ona iyi geleceğini düşünüyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/rizanin-mektuplari-3/", "text": "Kıymet cenap, itibar gani, Muazzez Hanım, Sizi sanatınızı ve yorumcu şahsiyetinizi sevgiyle selamlıyorum. Keşke sizinle yüz yüze konuşabilsem ama şu anda kıyamet koptuğunda yalnızca bizim mahalleyi koruyacak bir panjur sisteminin üzerinde çalışıyorum. Evet ben, istikbali parlak bir mühendisim ve bu nedenle kıyamet koptuğunda işe yarayıp yaramadığı anlaşılacak bir işin sorumluluğu altındayım. Tam bu hususla ilgili bir takım tetkikler yapmak için başka bir mahalleye geldiğim dün, sizin resminizi duvarda bir takım yapışkanlı beyazlıklarla beraber gördüğüm andan itibaren, aslınıza yanaşmak için yanıp tutuşmaya başladım. Muazzez hanım... Siz hiç aşık oldunuz mu? Eğer haşlanmış bir patates gibi hissetmediyseniz, arada bir ayaklarınız kaşınmamışsa ve tek kaşınızda aklar çıkmadıysa olmamışsınızdır. Ben sizi semamın arzına astım sitarem. Çok ani oldu biliyorum ama kafama aldığım darbeler sonucunda... Gözlerimin önünde sıklıkla ışıldamaktasınız. Malumunuz aşık insanın en mühim özelliklerinden birisi de kör ya da salak olmasıdır. Birincisini dün gece kör kütük sarhoş olduğumu sandığınızda ve ikincisini de şunları okuduğunuzda anlamış olmalısınız. Efendim, musiki cemiyetinin taşınmış olduğunu başta söyleselerdi. Yani, bazı beylerin size temasına ve bazı beylere de sizin temasınıza izin verildiğini, bana o vuran arkadaş girmeden söyleseydi. Ben, kalbime taş basar, rakımı evde içer, sizin resminizi de herhangi bir duvardan söker, sonra da kendiminkine asardım efendim. Üzerine uygun kıyafetler alır ve başka da bir para ödemezdim. Sizin o sanat dolu kalbinizin sıkıntıyla dolmasını hiç arzu etmezdim. Ben nacizane bir mühendisim ve kıyamet gününe kadar devlet bana maaş verecek. Neyse, sizin de mikrofonu bana vurarak anlatmaya çalıştığınız gibi, o karmaşada bir şeyler yapmalıydım. Zira ağlayarak sizin de itibarınızı zedeliyordum. Üstelik tonu bile yoktu. Uzatmayayım, validemi aradım. Musiki cemiyetindeyim, derhal gel! dedim. Validem şık bir tayyörle geldi. Beklediği konseri bulamadı, sizin de şahit olduğunuz üzere, masada oturmakta ısrar etti, aynı zamanda nasılsa ödeyemeyeceğimiz hesabı dörde katlayıncaya kadar gazoz ve arnavut ciğeri ısmarladı. Gecenin sonunda, siz çoktan karanlıklara karışmışken yani, validem kolundaki bilezikleri kapıdaki yarmaya verdi ve ben; Rıza kölenizi geri aldı. Eve doğru geçerken, tam da hayalinizi canlandırmaya çalışırken gözlerimde, validem elindeki gözlüğünün kulaklığıyla beni dürterek sizin kim olduğunuzu, bu kadar para eden birini kaçırmamam gerektiğini, sizi gelin olarak isteyeceğini söyledi. Ben, sizin hayalinizden uyandırılmış olmanın verdiği öfkeyle gözlüğü validemin gözüne geri taktım ve ayağımla bastım ve kırdım efendim. Biraz ağladı ama sonra sustu. Konuşmasa bile oğullar ve anneleri arasında bir bağ vardır. Ben bilezikler boşa gitmesin diye salonumuzda birkaç defa dönerek sarhoş oldum. Yarın validemi önce çarşıya, sonra kulise getireceğim. İnleyen nağmelerinizden öperim."}
{"url": "https://futuristika.org/rizanin-mektuplari-4/", "text": "Bir kamyon şoförünü sevebilecek kadar yüce gönüllü, Ben o şöför değilim, o kamyonun altında, afedersiniz cacığa dönmüş olan mağdurum. Beni, son zamanlarda gazetelerden tanıyor olmalısınız. Başıma ve diğer edep yerlerime örttükleri çeşitli bulvar gazateleri. Siz kendinizi, intihar etmek üzere E-5'te, benim 1 kilometre ötemde caddeye atmasaydınız eğer, ve o kamyon şöförü benim bir kilometre ötemden sizi görüp, direksiyonunu bana kırmasaydı, şu anda her birimiz farklı yerlerde olacaktık. En azından o size sarılmıyor, siz ona sarılmıyor ve belki ben her ikinize de sarılıyor olacaktık. Ben sık sık komşularından bahseden biri değilim efendim... Belki de sırf bu nedenle, şu an bu saçma gazetelerin altında ben yatmaktayım. Ve siz, dikiz aynasındaki hayata yeniden başlayan bir gonca sürmeli göz çıkartması gibisiniz. Olmaya devlet cihanda ile başlayan Moğol atasözünü hatırlar mısınız? Mehter takımı da daha sonra bestelemişti. Hayatım bir anda geçti buradan efendim. Neyse efendim, uzun lafın kısası, sizi ölümüne sevmemem ve ilahlaştırmamam için hiçbir sebep yok. Yaşamım bıyunca birbiri için canını verecek insanların varlığına inandım ve siz yaşayan, ben ölen rolü dahilinde bu varlıklardan da biri oldum. Ben de ilk terfimi aldığımı bildirmek isterim."}
{"url": "https://futuristika.org/rizanin-mektuplari-5/", "text": "Sizin, neredeyse bir inci kadar değerli hayatınızın, az bir zamanını bile almak benim ne haddime; ancak ısrarımın sebebi küstahlığım değil, sizin gözlerinizin bir ışıltısı karşılığında satmış olduğum gururumdur. Bugün günlerden perşembe. Ben, bu eski meşe masada oturmuş, kafamdaki kelimelerle boğuşurken siz pervazın hemen önünde ud çalıyor olmalısınız. Kürdi hicaz veya alaturka. Duyar gibiyim. Bu sizi tedirgin eden gülüşüm de tıpkı şimdi olduğu gibi varlığınızla peyda oluyor. Sizi temin ederim ki esasında değil gülmek, ağzımı araladığım bile olmaz. Gelin görün ki; sizi ne zaman derenin kıyısında görsem dudaklarımın yanlara sarkmasına mani olamıyorum ve siz, çapkın fakat bir o kadar da ulaşılmaz gözlerle beni hep bu durumda yakalıyorsunuz. Siz yakaladıkça ben daha çok yayılıyorum ve bu gerçekten benim için de oldukça elzem bir sancıya dönüşüyor. Keşke beni, kendiniz olmadan da görebilseniz. O zaman aslında ciddi bir ifadem olduğunu ve etrafımda hiçbir komikliğe taviz vermediğimi bilirdiniz. Sizin elinize mektup ne zaman geçer bilemem. Ah, neler diyorum? Belki de bu yakışıksız, çirkin tavrımın bir lahza olsun sizin aşkınızın önüne geçmesi ve bir tokat gibi beynime inmesi neticesinde mektubu hiç göndermem. Ama gönderdiysem eğer, şu son yazdıklarım haliyle gereksiz ve kendimden bahsettiğimden ötürü sizin için sıkıcı olacaktır. Uzun zamandır sizi ve koyu leylak gözlerinizi rüya edindim kendime. Diyebilirim ki gerekmedikçe uyanmıyorum. Elinizde minik kanyak şişenizi ve koyu kahverengi kürkünüzü ve dudağınızın tam da benim buse kondurmayı düşündüğüm kenarındaki ateşli beninizi hiç durmadan sayıklıyorum. Sadece kendime değil, tüm dünyaya -kadınlara ve erkeklere- sizi gösteriyorum. Siz, kendisini diğerlerinden mahrum bırakmaya hakkı olan, sıradan birisi değilsiniz. Şimdi udunuzu kaldırıp, işlemenizin başına geçiyor olmalısınız. Sizi tüm onları yaparken gördükten hemen sonra, diğer her şeyin gözüme çirkin gelmesine mani olamamış ve validemin işlediği tüm örtüleri sobada yakmıştım. Kadıncağız bu hallerime ilk başta mana veremedi tabii. Ta ki, sizden izinsiz aldığım enfes kanaviçelerinizi, binbir renkli örtülerinizi ve yaptığınız lifleri gösterene kadar. Önce biraz ağladı ama sonra bana hak verdi. Bizde haklıya hakkı verilmelidir. Bu ehemmiyetli bir adettir. Genelde orta halli bir sülale olmamızı ben huyumuza bağlasam da, annemin eski makinesini size yollamasına da şaşırmadım. Bizzat paketleyip ben yolladım hatta. Daha doğrusu kapınızın önüne koydum. Aldınız mı? Bu arada on dört benim uğurlu sayım. Eğer sizin de öyleyse belki buna cevap yazarsınız. Makineyi kullanıyor musunuz mesela? Bakın bu iyi bir bahane sanki. Affedersiniz. Her gün, en az iki defa sokak kapınızdan geçiyorum ve demek ki siz en az iki defa camdan görülemeyecek bir yerde oluyorsunuz. Hüsranımı ve bir kat çoğalmış hasretimi sırtıma vurarak eve dönüyorum. Ancak dereye gittiğinizi bildiğimden daha doğrusu o tesadüfi karşılaşmadan sonra, siz yanınızda neden dikildiğini anlayamadığım o beyle bana yanlış anladığımı düşündüğüm o el hareketini yaptığınız günün ardından her gün dereye gelir oldum. Ancak siz. Yine yıldızların, hem de bir değil iki değil, hepsinin üstünde parıldayan yıldız, yine kendinizi o göğe çıkartmış olmalısınız. Beni duymanız bile bir lütuf. Annem dikiş makinesini geri istiyor. Sizin de takdir edeceğiniz gibi kadıncağız onu, gelini olacağı sandığı birine göndermişti. Biz de söylemeyi unuttuğum söz Haklı olan geline hakkını ver. aslında. Gelin derken. Siz sıradan bir gelin olamazsınız elbette. Olmadınız da zaten. Zaten yanlış anlamadıysam pek konuşmayı sevmezdiniz. Hatta bir kere kulağınızın dibine kadar sokulduğum halde, siz diğer beyin kulağını. Neyse sizi daha farklı anmayacağım. Validem için de zaten ben ev oğlanıymışım. İyi ki sizi beklemişim de kimseyle evlenmemişim, ben olmasaymışım onun canı sıkılırmış, iyi ki ben artık evlenemeyecek bir kilodaymışım. Şunu hiç çekinmeden belirtirim ki, ben kendiyle barışık bir insanım. Kendine yeri gelince yeme hakkı tanıyan biriyim. Bu konuda konuşmasını valideme de men ettim. Ben. Bizzat kendisiyle ve tabii başkalarıyla barışık biriyim. On dört sene önceydi. Benim yanıma gelmiştiniz. Eğilmek zorunda kalmıştınız çünkü geniş ve yüz kırk santimdim. Buğulu gözlerinizi benim saçlarıma dikmiştiniz ve o sırada yağmur durmuştu. Ne şekersin sen! Büyüyünce gör beni... demiştiniz sonra. Siyah rugan topuklu ayakkabılarınızın sesini hatırladığım o rüyadan. İlk kez o zaman sarhoş olmuştum, dudağınızdan sızan bir nefes kanyaktan. Ne güzel ne çirkindiniz. Kadın bir taneydi ve o sizdiniz. Ama siz. Çoktan sizi bulmuş başka bir beyle şimdi böyle kulak kulağa. Çok yazık. Şu anda yüzkırksekiz santim ve olgun bir erkek olmasam hıçkırıklara boğularak şimdi. Her neyse, adresim aynı. Dikiş makinesini, yalnızca dikiş makinesini lütfen göndermenizi rica ediyorum. Bu yalnız paramparça olan bir sevdanın gömülmesine değil aynı zamanda çıkmazlarla dolu sokağımızın da rahatlamasına yarayacaktır. İrkilerek söyleyebilirim ki, validemin tersi müstehcendir. Ve bedduası tutar. Değerli vaktinizi bu meczubunuzun son sözlerine ayırdığınız için teşekkür ederim. Evet, bu aynı zamanda dehşetli bir vakanın da belgesi. Bu mektup içerisinde bahsettiğim her şey hakikattir ve ebedidir. Ancak ben fani Rıza'nın gitme vaktini de muştular. Bu dünyada kalmak için validemden başka bir sebep yoktu ama o da artık dikiş makinesine kavuşacak ve bana ihtiyacı kalmayacak. Sizinle ilgili durumu da az önce açıkladım ve tabi bir de yüzkırksekiz santim meselesi var. Yine de. Bilemiyorum, gerçekten ruhumun uzun olduğunu düşünürdüm hep. Bu doğru, gerçekten bazen başımın semaya, ayaklarımın denizlere değdiğini hissederim. Ah! Sizi güldürmüş, bir nebze de olsun şapşallığımla alay imkanı vermiş olmalıyım. Ama doğrular böyledir. Güldürerek anlatır. Usulü böyledir. On dört yıldır sizin peşinizden mahalle mahalle dolandığım için mezarımı bir yol üzerine yaptırdım. Birkaç zaman süren razıya bilgilerim doğruysa, dünyanın neresine giderseniz gidin sizinle olacağım böylelikle. Az sonra bu ahmak ruhum şu kurdun ağzından fırladığında, huzur başlayacak. Bir kürk olup size geri geleceğim. Yalnız şunu söylemek istiyorum. Dünya üzerinde umutla ve vaatle yıkanan ne tek ne de son erkek olacağım. Siz orta yaş hayretliği yaşayan hanımlar yüzünden bir gün bir nesil çocuk pantolonlarını başlarına geçirerek üzerlerinize veya altlarınıza yürüyecek. İşte o zaman gerçekten çocuktan alınan haberin ne olduğunu öğreneceksiniz. Karınca istilası, kasırga, fırtına. Afitap beni unutma."}
{"url": "https://futuristika.org/robert-altman/", "text": "1960'larda San Francisco'nun yeni ortaya çıkan karşı kültürünü yakalayan ve Rolling Stone dergisinde baş fotoğrafçı olan foto muhabiri Robert Altman vefat etti. 76 yaşındaydı. Altman, 24 Eylül'de San Francisco'daki evinde yemek borusu kanserine karşı verdiği uzun mücadele sonrasında ölü bulunmuştu. New York'ta doğan Altman, 1968 'de San Francisco'nun batısına gitmeden önce Ansel Adams ile fotoğrafçılık eğitimi aldı ve burada şehrin sanat camiasında öncü karakter haline geldi, kolayca arkadaşlıklar kurdu ve hippileri, protestocuları, devrimcileri ve rock and roll sanatçılarını fotoğrafladı. Altman'ın hayatı ve çalışmalarıyla ilgili bir belgesel üzerinde çalışan yönetmen Frankie Ann, Robert harika, sevimli bir insan ve arkadaştı dedi. Rolling Stone fotoğrafçıları olarak Altman'ın enfes samimi enstantaneleri, 60'ları tanımlayan tarihi anları yakaladı."}
{"url": "https://futuristika.org/robert-coover-kitaplarin-sonu/", "text": "Bugünlerde gerçek dünyada, yani video iletimleri dünyasında, cep telefonları, faks makineleri, bilgisayar ağları ve özellikle de avangard bilgisayar korsanları, siberpunklar ve hiperuzay ucubelerinin uğultulu dijital alanlarında, matbunun kaderine terkedilmiş, modası geçmiş bir teknoloji olduğunu, yakın zamanda kütüphaneler dediğimiz tozlu, sahipsiz müzelere sonsuza dek gönderilmek üzere yazılan eski günlerin merakı olduğunu sık sık duyacaksınız. Gerçekten de, ağaç kesen, kağıt israfı yapan kitapların ve diğer matbaa tabanlı medyanın çağı, onun hummalı ölümlülüğünün bir işareti olarak görülüyor, bir zamanlar hayati önem taşıyan bir formun sonsuza dek yok olmadan önceki son nafile nefesi bu, Tanrı kadar ölü. Bu da, bildiğimiz anlamıyla romanın da nihayete erdiği anlamına gelir. Ölümünü yüksek sesle dile getirenler ardından yas tutmuyor demek değil bu. Geçip giden cazibesine rağmen, endüstriyel ticaret demokrasilerinin ortaya çıktığı ve Hegel'in orta sınıf dünyasının destanı olarak adlandırdığı dönemle aynı zamanda sahnenin tam ortasına atlayan geleneksel roman, sözde cellatları tarafından artık aramızda olmayan bir geçmişin ataerkil, sömürgeci, kanonik, özel, hiyerarşik ve otoriter değerlerinin ölümcül taşıyıcısı olarak algılanıyor. Romanın iddia edilen gücünün çoğu, bir cümlenin başlangıcından noktasına, sayfanın üstünden altına, ilk sayfadan son sayfaya kadar yazar tarafından yönlendirilen zorunlu bir hareket olan satırlara gömülüdür. Tabii ki, matbaanın uzun tarihi boyunca, satırın iktidarına karşı koymak için kenarlıklardan ve dipnotlardan Laurence Sterne, James Joyce, Raymond Queneau, Julio Cortazar, Italo Calvino ve Milorad Pavic gibi romancıların yaratıcı hamleler vardı, hatta bu stratejileri kullananlar arasında biçimin babası Cervantes'i dışlayamayız. Lakin, satırın tiranlığından gerçek anlamda özgürleşmenin kazanılması ancak şimdi mümkün oluyor. Biri ortaya çıkıp da metne yerleştirmediği sürece satırın aslında hiç var olmadığı bilgisayarda yazılan ve okunan hipermetnin ortaya çıkmasıyla gerçekleşiyor. Hipermetin bir sistem değil, çeyrek yüzyıl önce Ted Nelson adlı bir yazılımcı tarafından bilgisayarın mümkün kıldığı tüm doğrusal veya ardışık olmayan alana eklenen yazıyı tanımlamak için ortaya atılan genel bir terim. Dahası, matbu metinden farklı olarak hipermetin, metin segmentleri arasında çoklu yollar sağlar. Şimdi genellikle hipermetin öncesinde kalan ama öngörülü Roland Barthes'dan ödünç alıp leksialar diye adlandırılır.1 Bağlantılı leksia ağları ile, alternatif yol ağları hipermetin, radikal biçimde farklı bir teknoloji sunar, etkileşimli ve çok sesli, kesin bir söylem yerine çok sayıda söylemi tercih eder ve okuru yazarın tahakkümünden kurtarır. Hipermetin okuru ve yazarının, metinsel bileşenlerin haritalandırılması ve yeniden haritalandırılmasında ortak öğrenenler veya ortak yazarlar olduğu söylenebilir, bu araçlar hepsi eskiden yazar olarak adlandırılanlar tarafından sağlanmaz artık. İlk başta radikal bir şekilde yeni bir eğitim alanı olarak kullanılsa da, 1980'lerin ortalarında hiperalan, kurgu yazarlarını kendine karmaşık ve sonsuz genişletilebilir, sonsuz derecede çekici ağlarına, yolları çatallanan bahçelerine, hipermetin takviyeleri ile popüler olan başka bir yazara, Jorge Luis Borges'e atıfta bulunmak için çekiyordu. Çeşitli sistemler kurgu yazımı için bu alanın gelişimini desteklemektedir. Bazıları kartların karıştırılması gibi basit rastgele bağlantılar kullanır, diğerleri bir tür kendin yap temel araç seti sunar ve diğerleri eksiksiz bir sofistike yapılandırma ve navigasyon cihazları paketi sağlar. Şafak vaktidir bu, emin olun. Tam uzunlukta hipermetin kurgularının büyükbabası, Michael Joyce'un 1987'de diskette piyasaya sürülen ve 1990'da kısmen Bay Joyce tarafından geliştirilen yeni bir Storyspace reader'ına taşınan Öğleden Sonra adlı eseri. Aynı zamanda The War Outside Ireland: A History of the Doyles in North America With an Account of Their Migrations adlı basılı bir romanın da yazarı olan Joyce, çevrimiçi Postmodern Culture isimli dergide, hiper kurgunun gerçek elektronik metnin ilk örneği olduğunu, bunu çok modlu, çok duyulu yazının doğal biçimi olarak düşüneceğimizi yazdı, ancak hala o kadar radikal bir şekilde yeni ki tam olarak ne olduğundan emin olmak zor. Başlangıç olarak sabit bir merkezi ve kenarları, uçları veya sınırları yok. Geleneksel anlatı zaman çizgisi coğrafi bir manzara veya çıkışsız bir labirentte kayboluyor, başlangıçlar, ortalar ve sonlar artık anlık gösterinin bir parçası değil. Bunun yerine: dallanma seçenekleri, menüler, bağlantı işaretçileri ve eşlenmiş ağlar var. Bu üstsüz ağlarda hiyerarşi yok, çünkü paragraflar, bölümler ve diğer geleneksel metin bölümleri, yakında ses, animasyon ve filmle desteklenecek biçimde eşit olarak güçlendirilmiş ve eşit derecede geçici pencere boyutunda metin ve grafik bloklarıyla değiştirilmiş. Böylece Brown Üniversitesi Köprü Metni Kurgu Atölyesi başladı, iki bahar dönemi eski, okuma alışkanlıklarının değiştirilmesine ve yeni anlatıların yaratılmasına adanmış bir kurs olarak tasarlandı. Yazı okulu öğrencileri muhafazakar yaratıklar olarak bilinir. İnatla ve umutla okuduklarının geleneği içinde yazarlar. Alternatif veya yenilikçi biçimleri denemelerini sağlamak, onları bir yaşam tarzı olarak bakirliğe ikna etmekten daha zordur. Ancak hiperuzayla karşı karşıya kaldıklarında başka seçenekleri yok: tüm rahatlatıcı yapılar silinmiş. Ya doğaçlama yaparız ya eve gideriz. Bazıları bu eski yapıları çılgınca yeniden inşa eder, bazıları kaybolur gider, çoğu ne kadar derin olduğunu bile sormadan korkusuzca sıçrar ve bu yeni arenanın, yeni anlatıların yaratılması için gerçekten heyecan verici, kışkırtıcı, ancak sık sık sinir bozucu bir ortam olduğunu kabul eder, potansiyel olarak devrimci bir alan, tam olarak ilan edildiği gibi, kurgu sanatını dönüştürme yeteneğine sahip, şimdi biraz saçakta kalsa bile, bu çok erken günlerde, ana akımdan uzak, hala. Hipermetin ile hem yazarlar hem de okuyucular olarak düzyazı kadar yapıya odaklanıyoruz, çünkü genellikle basılı hikayelerde gizlenen anlatıların şekillerinin aniden farkına varıyoruz. Köprü metinde öne çıkan en radikal yeni unsur, davet edildiğimiz veya oluşturmak zorunda olduğumuz çok yönlü ve genellikle labirentli bağlantılar sistemi. Gerçekten de yaratıcı hayal gücü genellikle ifade veya stilden ziyade bağlantı, yönlendirme ve haritalama ile veya karakter veya olay örgüsü olarak adlandırdığımız şeyle daha fazla meşgul olur. Metin parçaları arasındaki boşluklarda ve yörüngelerde okuma ve yazma deneyiminin ne kadarının gerçekleştiğini keşfetmek bizi her zaman şaşırtmıştır. Şöyle ki, metin parçaları bizim güvenliğimiz için atlama taşları gibidir, ancak anlatıların gerçek akımı bunların arasında akar. Atölyede geliştirilen ve hepsi hazırlık aşamasındaki kurgular, Our Town/Şehrimize benzer coğrafi anlatılardan ve kendi maceranızı seçin öykülerinden klasiklerin parodilerine, iç içe geçmiş anlatılara, mekansal şiirlere, etkileşimli komediye, metamorfik hayallere, çözülemez cinayet gizemlerine, çizgi romanlara ve Çin seks kılavuzlarına kadar uzanmaktadır. Hipermetinde çok seslilik popülerdir, anlatılara hem çizilen hem de taranan grafik öğeler dahil edilmiştir, çeşitli sesleri veya olay örgüsü öğelerini tanımlamak için yaratıcı yazı tipi değişiklikleri kullanılmıştır ve ayrıca tipik olarak kurgularda kullanılmayan çok etkili resmi belgelerin kullanımı da olmuştur istatistiksel grafikler, şarkı sözleri, gazete makaleleri, film senaryoları, karalamalar ve fotoğraflar, beyzbol kartları ve kutu puanları, sözlük girişleri, rock müziği albüm kapakları, astrolojik tahminler, tahta oyunları ve tıbbi ve polis raporları. Haftalık atölyelerimizde, seçilen yazarlar, bir tepegöz üzerinde, gelişen anlatı yapılarını sergilerler, daha sonra yazıları, tasarımları, karakter gelişimleri, duygusal etkileri, ayrıntılara dikkatleri vb. gibi olağan eleştirilerle karşılaşırlar. Ancak aynı zamanda birbirleriyle sürekli çevrimiçi diyaloga girerler, eleştiri, coşku, şüpheler, spekülasyonlar, teorileştirme, espriler yaparlar. Tüm bunlar o kadar eğlenceli ki, Bay Landow'un belirteceği gibi, bu düpedüz kutlama deneyimi o kadar zorlayıcı ki, yaratıcı çıktı şimdiye kadar, sıradan lisans düzeyi yazma atölyelerininkinden çok daha büyüktü ve kesinlikle yüksek bir kaliteye sahipti. Eski tescilli şekilde kurcalanmaktan az çok korunan bireysel kurguların yanı sıra, atölyede Otel adlı bir grup kurgu alanında da özgürce ve çoğu zaman oldukça anarşik oynadık. Burada yazarlar giriş yapmak, yeni odalar, yeni koridorlar, yeni entrikalar açmak, metinlerin bağlantısını kaldırmak veya yeni bağlantılar oluşturmak, başkalarının metinlerine müdahale etmek veya onları alt etmek, olay örgüsünü değiştirmek, zaman ve mekanı manipüle etmek, icat edilen karakterler aracılığıyla diyalog kurmak, daha sonra birbirlerinin karakterlerini öldürmek ve hatta otelin tesisatını sabote etmek için özgürdürler. Böylece bir gün otelin barında karşılaşan bir erkek ve kadın bulabiliriz, bir tür cinsel ilişki üzerinde çalışıyoruz, ancak birkaç gün sonra geri dönüp bir veya her ikisinin de cinsiyet değişikliği yaptığını keşfedebiliriz. Hipermetin atölyelerimden biri sırasında, otelimizde birden fazla barmen olduğunu tespit ettiğimizde belirli bir okuma gerginliğine neden olduk: Bu aynı bar mıydı, değil miydi? Öğrencilerden biri yine Alvin Lu tüm barmenleri Üretim Merkezi olarak adlandırdığı ve hapisteki bir uzaylı canavarın talep üzerine yetişkin barmenler doğurduğu 666 numaralı odaya bağlayarak yanıt verdi. Esasen isimsiz metin parçalarından oluşan bu alan çevrimiçi kalır ve her yeni atölye öğrencisi grubu oraya giriş yapmaya ve Hypertext Hotel'in hikayesine devam etmeye davet edilir. Bir ya da iki yüzyıl boyunca açık kalmasını istiyorum. Bununla birlikte, hepimizin keşfettiği gibi, hipermetin temel teknolojisi yüzyıllar boyunca bizimle olsa da, belki de kitabın teknolojisi, donanımı ve yazılımı kırılgan ve kısa ömürlü göründüğü sürece; eskinin talimatlarını okumayı bitiremeden yepyeni nesil ekipman ve programlar geliyor. Yazdığım gibi, Brown Üniversitesi'nin hipermetin kurgularımızı yazdığımız son derece sofistike Intermedia sistemi, bakımı çok pahalı olduğu ve Apple'ın yeni işletim sistemi yazılımı System 7.0 ile uyumsuz olduğu için aşamalı olarak devre dışı bırakılıyor. Son dönemimizin büyük bir kısmı, belgelerimizi Intermedia'dan Storyspace'e taşımak ve yeni ortama uyum sağlamak için harcandı. Şüphesiz bu, geleceğin anlatı sanatçıları için, hatta eski baskı teknolojilerine kilitlenmiş olanlar için bile önemli bir tema olacak. Ve bu yeni bir şey değil. Kapanış sorunu, Gılgamış Destanı nın ana temalarından biriydi değil mi? Okuryazarlık çağının başlangıcında kilden kesilmişti ve Homeros romanları 26 yüzyıl kadar önce teknolojik açıdan yenilikçi Yunan edebiyatçıları tarafından papirüse bağlanmıştı. Ne de olsa, çağlar boyunca değişen teknolojilerle ortaya çıkan bir süreklilik var. Bunun çoğunu tahmin edebilirdim ve aslında tahmin edebilirdim hiperuzaya girmeden önce, bir fare almadan önce, ve düşüncelerim sadece biraz çevrimiçi deneyimle sertleştirildi. Bununla birlikte, açıkça öngörmediğim şey, bunun hem emen hem de tamamen yer değiştiren bir teknoloji olduğuydu. Yazdır belgeleri hiperuzayda okunabilir, ancak hiper metin yazdır'a çevrilmez. 12 tonlu müziğin stave tarafından müziğin çıkmazı olduğu gibi, doğrusal anlatının çıkmazı olan film gibi değildir. Hipermetin gerçekten yeni ve benzersiz bir ortamdır. Orada çalışan sanatçılar orada okunmalı. Ve muhtemelen orada da yargılanacaklar: kurgu gibi eleştiri, sayfanın dışına taşıyor ve çevrimiçi ve sürekli zihin ve metin değişikliklerine karşı duyarlı. Akışkanlık, beklenmedik durum, belirsizlik, çoğulluk, süreksizlik günün hipermetin vızıltılarıdır ve kısa bir süre önce düşen elmayı yerinden oynatan görelilik gibi hızlı bir şekilde ilkeler haline geliyor gibi görünmektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/robert-david-elwood-tuhaflik/", "text": "Robert, Minneapolis'den genç bir illüstrator, aynı zamanda bir çizgi filmci. Yaptığı tuhaf işler hakkında bazı sorular sorduk. 2007'den beri sanatla uğraşıyorum. 2013 yılında birkaç farklı sanatçıyla birlikte bağımsız bir çizgiroman dergisi olan Pure Madness için birşeyler çizdim; böylece çalışmalarımı yayınlama şansını yakaladım. Sanatımı sergilediğim ilk yayın bu oldu, bunun dışında yeni olduğumu söyleyebilirim. Sanırım, ben bir sanatçıdan daha çok animatörüm. Çizimlerimin bu düzeyde ilgi göreceğini hiç düşünmemiştim açıkçası. Hayatımı animasyonla kazanmak istiyordum ve halen de bunda kararlıyım. Çocukluğumdan beri çizgi filmler beni büyülemiştir, aynı zamanda Invoice Plympton, Bruce Bickford, Ralph Bakshi ve daha pek çok animatörün filmleri beni çizgi filmlerin muhteşem şeyler yapabileceğine ikna etti ve bende çılgın animasyonlar yapma motivasyonu uyandırdı. Yo, açıkçası pek böyle düşünmüyorum. Yaptıklarımız, sadece sayfanın üzerindeki çizimlerden ibaret ve fiziksel olarak kimseye zarar vermiyorsanız, rahatsız olan insanlar ya kendilerine gülmeyi öğrenecekler ya da şikayet etmeye devam edecekler ki bu benim için sorun değil. Temiz aile çizgi filmleri yapmak isteyenler istediğini yapabilirler. Sanırım bu, yeraltı çizgiromancıları için daha uygun bir soru olurdu. Kaldı ki, gördüğüm kadarıyla olay tamamen işini ortaya koyup kendini pazarlamaktan ve toplantılara katılıp, bağlantılar kurmaktan geçiyor. En sevdiğim sanatçılar, nereden başlasam, 70'lerin Zap Comix sanatçılarını gerçekten severim: R. Crumb, S. Clay Wilson, Spain Rodriguez ve Rory Hayes gibi, bunlara Mike Diana ve sanatını kendime yakın bulduğum Johnny Ryan'ı ve Japon manga sanatçıları Junji Ito, Suehiro Mauro ve Hideshi Hino da ekleyebilirim. Çoğunlukla sludge metallic, black metallic, grindcore ve hardcore punk dinliyorum. Hayranı olduğumu biliyorsun. Bence onu efsane yapan müziğinden çok yaşam tarzıydı ve sahnede yaptığı manyak şeyleri gördüğümüzde, eminim ilkel bir yanımız bunlara eşlik etmek isterdi ama kodesi boylama korkusuyla elbette yapamazdık. Harika! Muhteşem şarkıları var ve GG Allin ile çaldılar, ki bu gerçekten çılgınca! Şu an üzerinde çalıştığım bir çizgi movie var. Bunun dışında yakın gelecekte işlerimi bir araya getiren ufak bir kitap hiç fena olmaz."}
{"url": "https://futuristika.org/robert-walser-gezinti/", "text": "Şu veya bu tarihte dünyaya geldim, şurada veya burada yetiştirildim, düzenli olarak okula gittim, şu veya buyum ve adım da falanca veya filanca ve fazla düşünmem... cinsiyet bakımından bir erkeğim, devlet bakımından iyi bir vatandaşım ve toplumdaki yerim bakımından da iyi bir ailenin çocuğuyum... beşeri cemiyetin titiz, sessiz, nazik bir üyesiyim, deyim yerindeyse iyi bir vatandaşım, bir bardak biramı akıllı uslu içmeyi severim ve fazla düşünmem... iyi yemeklere düşkün olduğum bilinir ve aynı şekilde fikirlerden uzak durduğum da beldir... keskin düşüncelerden büsbütün uzak dururum; fikirler bana hepten uzaktır ve bu nedenle de iyi bir vatandaşım, çünkü iyi bir vatandaş fazla düşünmez... iyi bir vatandaş yemeğini yer, hepsi bu! Kafamı pek fazla yormam, bu işi başka insanlara bırakırım... kafa yoran kişiden nefret edilir; çok düşünen insan, huzursuz bir insan olarak görülür... Julius Caesar bile, o kalın parmağıyla, gözleri çukura kaçmış cılız Cassius'u göstermişti; ondan korkuyordu, çünkü fikirleri olduğunu tahmin ediyordu... iyi bir vatandaş korku ve kuşku yaymamalıdır; çok düşünmek onun işi değildir... çok düşünen kişi sevilmez ve sevilmeyen insan olmak tamamen gereksizdir... horlamak ve uyumak, şiir yazmak ve düşünmekten daha iyidir... şu veya bu zamanda dünyaya geldim, şurada veya burada okula gittim, arada sırada şu veya bu gazeteyi okurum, şu veya bu mesleği sürdürürüm, şu veya bu yaştayım, iyi bir vatandaş olduğum bilinir ve iyi yemek yemeyi sevdiğim bellidir... kafamı pek fazla yormam, çünkü bu işi başka insanlara bırakırım. çok kafa patlatmak benim işim değildir, çünkü çok düşünen kişinin başı ağrır ve baş ağrısı tamamen gereksizdir... uyumak ve horlamak, kafa patlatmaktan daha iyidir ve akıllı uslu içilen bir bardak bira, şiir yazmak ve düşünmekten kat be kat daha iyidir... fikirlere tamamen uzak dururum ve kafamı hiçbir koşul altında patlatmam, bu işi baştaki devlet adamlarına bırakırım... huzurumu bozmadığım için, kafamı yormaya gerek duymadığım için, fikirler benden tamamen uzak olduğu için ve gereğinden fazla düşünerek ödümü patlatmadığım için de iyi bir vatandaşım zaten... keskin düşünmekten korkarım... keskin düşünürsem, gözlerim kararır, dehşete düşerim... onun yerine güzel bir bardak bira içerim ve her türlü keskin düşünceyi baştaki devlet idarecilerine bırakırım... devlet adamları istedikleri kadar keskin düşünsünler ve isterlerse kafaları patlayıncaya kadar düşünsünler, benim açımdan bir sakıncası olmaz... kafamı yorarsam gözlerim kararır, dehşete düşerim ve bu iyi değildir ve bu nedenle de kafamı mümkün olabildiğince az yorarım ve kafasız ve düşüncesiz kalırım güzelce... eğer baştaki devlet adamları, gözleri kararıncaya ve kafaları patlayıncaya kadar düşünüyorlarsa o zaman her şey yolunda demektir ve bizim gibiler, huzur içinde, akıllı uslu bir bardak biralarını içebilirler, düşkün oldukları güzel yemekleri yiyebilirler ve geceleri horlamanın ve uyumanın kafa patlatmaktan ve şiir yazmaktan ve düşünmekten daha iyi olduğunu düşünerek, mışıl mışıl uyuyabilir ve horlayabilirler... kafa yoran kişiden, ancak nefret edilir ve niyet ve görüş bildiren insan huzursuz bir insan olarak görülür; ama iyi bir vatandaş huzursuz değil, tersine huzurlu bir insan olmalıdır... keskin ve kafa kurcalayan düşünceyi, gönül rahatlığı içinde baştaki devlet adamlarına bırakırım, çünkü bizim gibiler, sonuçta sadece beşeri cemiyetin sağlam ve önemsiz birer üyesidirler ve bizim gibilere, bir bardak birasını akıllı uslu içmekten ve olabildiğince güzel, yağlı, iyi yemekler yemekten hoşlanan iyi vatandaş veya sıradan vatandaş, denir, hepsi bu!"}
{"url": "https://futuristika.org/robert-walser-oldu/", "text": "Robert Walser öldü. Karlara yığıldı kaldı. Böylesine anlar yaşanmıştır. Öncesinde, Zürih'te bir kitap okuma etkinliğine çağrılmıştır. Edebiyat Çevresi'nin organizasyon başkanı, Robert Walser'in hala almanca konuşmayı öğrenemediğini açıklar. Kendi okuma gününde, onun adına başkası okuyacaktır. Ertesi yıl, bu kez Theodor isimli romanını kendi okur. Bu kez ne okuduğunu bilemeyiz, çünkü kitap artık kaybolmuştur. Robert Walser öldükten sonra, incecik şeritlerler halinde kesilmiş kağıttan oluşan sayısız sayfayı, boyu bir ya da iki milimetreyi geçmeyen puntoda harflerle yazdığı, çilesini karınca duasına benzettiği yazıları ortaya çıkmıştır, çıkacaktır, tarih ancak böyle ilerler. Yazan kurşunkalem öylesine kalınken, kullandığı dil öylesine antik almancayken, yazdıkları önce şifreli metinler zannedilmiştir. Değildir. Metni çözecek insan sayısı beş ya da altıdır. İki araştırmacı, on iki yıl boyunca neler yazdığını çözüp altı cilt kitabı bir araya getirebilir. Başka ne yazmıştır, hangi sırayla yazmıştır bilinmez. Robert Walser o dondurucu soğukta karlara düşmeden çok önce, 1933 yılında yazmayı bıraktığını iddia etmiştir. Walser'in ayak izlerini takip ettim. Kendi adına başkalarının imza attığı tımarhaneden, o tımarhaneden buraya yirmi beş yıl gezinmesinin ardından yetmiş sekiz yaşında kaçıp, yürüyüp, düşüp kaldığı noktadan geriye doğru. Yeryüzünde incecik bir buz çatlağı oluşturmuş, çatlaktan sızan damlaların sürekliliğinde kendi tınısını bulmuş bir halde öylece yatarken, kendi geçmişinin artık kalınlaşmış, anlamını nicedir yitirmiş, anıları silikleşmiş geçmişinin üzerine kardan bembeyaz bir katman örtmüşken, kendi katmanlarını birbiri ardına yerleştirmiş orada öylece yatarken. Minicik harflerle ufacık kağıtlara yazdığı sayısız hikayelerinden birinde anlattığı gibi ölümünün ertesinde, bedeninin o buz çatlağına doğru küçülüp sızacağı noktadan yürüdüm. Robert Walser'in ölüsünün polis tarafından çekilmiş fotoğraflarında, açık gözlerinin, ayak izlerinin, paltosunun sayısız kere tekrar tekrar basılmasının yarattığı leş kokulu akıntıya kapılıp, yazarın 1913 yılında kendi kendine komik duruma düşmüş ve başarısız bir yazar olduğunu söyleyip Berlin'i terk ettiği yöne yüzdüm. İnatla kurşunkalem kullandığı ve arkasında çözülmek üzere bıraktığı beş yüz sayfada minicik sözcüklerin oluşturduğu devasa hikayeler arasında, Walser'ın kurşunkalem kullanırken nasıl neşelendiğini anlattığını hatırladım."}
{"url": "https://futuristika.org/robert-walser-turkiye/", "text": "- Robert: Ne diye? Berlin'i daha çok seviyorum! - Belki Türkiye'ye gitmek istersin? - Teşekkürler, hayır kalsın. Özellikle de şu an bazı yerler oldukça Türk zaten. Türkiye'nin kendisinden daha Türk. Hayır, hiçbir yere gitmiyorum. Hayalgücü varken, neden bir yazar seyahat etmek ister ki? - Ben de, ekledim: Kitaplarından birinde dile getirdiğin görüşlerden birinde şöyle okuyoruz: 'Doğa seyahat eder mi? Ağaçlara bakıp duruyorum, düşünüyorum, neticede, bir yere gittikleri yok, onlar böyle, peki ben neden bir yerde istediğim gibi sürekli kalamıyorum? - Robert: Evet, en önemli yolculuk, kendinle karşılaşmak için yaptığındır."}
{"url": "https://futuristika.org/roberto-bolanonun-edebi-gezintisi/", "text": "- Dünya'nın bittiğini hayal ettim. Ve sonun geldiğine kafa yoran tek insan Franz Kafka'ydı. Cennette, Titanlar ölümüne savaşıyordu. Central Park'taki ferforje bir koltuğa kurulmuş Kafka ise dünyanın alev alev yanışını izliyordu. - Rüya gördüğümü hayal ettim ve eve çok geç geldim. Yatağımda Mario de Sa-Carneiro'yu ilk aşkımla yatarken buldum. Üzerlerini açtığımda öldüklerini gördüm ve dudaklarımı kanatana kadar ısırdım, sonra sokaklara geri döndüm. - Anacreon'un çorak bir tepenin üstüne kalesini inşa ederken ve sonra onu yerle bir ederken düşledim. - Gerçekten yaşlı bir Latin Amerikalı dedektif olduğumu düşledim. New York'ta yaşıyordum ve Mark Twain yüzü olmayan birinin hayatını kurtarmak için beni işe alıyordu. Bok gibi zor bir dava olacak, Bay Twain, dedim ona. - Alice Sheldon'a aşık olduğumu hayal ettim. Beni istemiyordu. Bu yüzden kendimi öldürmeye çalıştım üç kıtada. Aradan yıllar geçti. Son olarak, çok yaşlandığımda, New York'ta gezinti yolunun diğer ucunda göründü ve sinyaller vasıtasıyla beni her zaman sevdiğini söyledi. - Anais Nin ile muazzam büyüklükte bazalt bir kayanın üzerinde. 69 yaptığımızı hayal ettim. - Carson McCullers ile 1981 baharında loş ışıklı bir odada sikiştiğimizi hayal ettim. Ve ikimiz de mantıksız bir mutluluk hissediyorduk. - Eski liseme geri döndüğümü hayal ettim, Alphonse Daudet de benim Fransızca öğretmenimdi. Algılanamayan bir şey bizim düş gördüğümüzü fark ettirdi. Daudet ise pencereden dışarı bakıp Tartarin piposunu tüttürmeye devam etti. - Sınıf arkadaşlarım Robert Desnos'u Terezin toplama kampından kurtarmaya çalışırken uyumaya devam ettiğimi hayal ettim. Uyandığımda bir ses kıpırdamamı söylüyor. Çabuk Bolano, çabuk, kaybedecek zaman yok. Oraya vardığımda, karşıma çıkan ise saldırının dumanı tüten kalıntılarını eşeleyen ihtiyar bir dedektif oluyor sadece. - Dünya'nın varlığının sona ermesinden üç milyar yıl sonra insanoğlundan geriye kalan tek şeyin sayısız anonim çağrı numarası olduğunu hayal ettim. - Rüya gördüğümü hayal ettim ve rüyamdaki tünellerde Roque Dalton'un rüyasını buldum: Boktan bir kimera yüzünden ölen cesurların rüyası. - 18 yaşında olduğumu ve o yaşımdaki en iyi arkadaşımı gördüğümü hayal ettim. O da o zamanlar 18 yaşındaydı ve Walt Whitman ile sevişiyordu. İşi bir koltukta pişirdiler, Civitavecchia'da fırtınalı bir gün batımını düşünürken. - Bir mahkum olduğumu ve Boethius'un ise hücre arkadaşım olduğunu hayal ettim. Bak, Bolano, dedi gölgeler içinden elini ve kalemini uzatıp. Titremiyorlar! Titremiyorlar! - Marquis de Sade'ı balta darbeleriyle çevirdiğimi hayal ettim Delirmiştim ve ormanda yaşıyordum. - Civitavecchia'daki bir tavernada Pascal'ın kristal berraklığında sözlerle korkudan söz açtığını hayal ettim: Mucizeler ikna etmez lanetler, dedi. - Yaşlı bir Latin Amerikalı dedektif olduğumu ve gizemli bir Vakfın beni Uçan Nesneler'in ölüm belgelerini bulmam için işe aldığını hayal ettim. Dünyayı geziyordum: hastaneler, savaş alanları, leş barlar, terk edilmiş okullar."}
{"url": "https://futuristika.org/robinson-crusoe-389/", "text": "Duvarlar Boyunca Kitap sözüyle yola çıkılarak Eylül 1994'te gerçekleştirilen Robinson Crusoe 389 projesi, 19 yıl boyunca gerçek ticari ortamda yaşamasına rağmen emeğe dayalı bir vakıf gibi çalıştı. Belki de Kültür varlığı nedir? sorusunun tıpkı Markiz gibi ya da Emek Sineması gibi yitirildiğinde farkına varılacak karşılıklarından biri oldu. Artık sadece ortakların sahipliğiyle açıklanamaz bir kuruma dönüştü. Beyoğlu'nda son yıllarda yaratılan ve acımasızca sürdürülen inşaat ortamının olumsuzluklarına karşın kiralar ve diğer giderler artmaya devam etti. Gelinen noktada baş gösteren nakit sıkıntısını daha hızlı atlatabilmek amacıyla önce öde sonra al adıyla bir kitap kampanyası başlatıldı. Bunun için 500 ve 1000 liralık ya da bunların dışında tutarını 50 liradan az olmamak koşuluyla kart sahibinin kendi belirleyebileceği RobKart'lar hazırlandı. RobKart kullanarak, sadece kitap değil bir kültür varlığının geleceğinin de korumanız altına gireceğini hatırlatmak isteriz. Karşılıklı iletişim kolaylığı sağlamak için tasarlanan RobKart, Robinson Crusoe 389 ve Gon Çizgi Roman kitabevleriyle www. rob389. com'da geçerli kendini tanıtım aracıdır. RobKart sahipleri önceden ödedikleri tutarı alışverişlerinde tamamen ya da kısmen kullanarak o sırada uygulanan avantajlardan yararlanarak harcayabilir, kartlarına dair tüm işlemleri kredi sorgulama, kredi yükleme, hediye çeki alımı, yeni kart talebi, kayıp bildirimi vb- e-posta ya da telefonla yapabilirler. RobKart'ınızı bizi arayarak ya da Robinson Crusoe 389 ve Gon Çizgi Roman kitabevleri'ne uğrayarak dolduracağınız bir form aracılığıyla edinebilirsiniz. RobKart sahibi olmanın bir diğer yolu da www. rob389. com adresinden kitap alır gibi satın almaktır. RobKart'ı bir başkası adına da alabilir, hediye edebilirsiniz. Ödeme işlemi tamamlandığında RobKart'ınız aktif hale getirilerek kullanıma açılacaktır. RobKart'ınızı İstiklal Caddesi üzerindeki ve Salt Beyoğlu ile Salt Galata içindeki Robinson Crusoe 389 kitabevleriyle Gon Çizgi Roman kitabevinde kasada göstererek doğrudan ödeme aracı olarak kullanabilirsiniz. Görevli, satın almak istediğiniz ürünler için RobKart sahiplerine özel indirimler uygulayarak fatura düzenleyecek ve tutarı hesabınızdan eksiltecektir. Hesabınızın yeterli olmaması halinde isterseniz yeni yükleme yaparak ödemenizi tamamlayabilir isterseniz de aradaki fark için diğer ödeme araçlarını kullanabilirsiniz. RobKart'ınızı www. rob389. com adresinden yapacağınız alışverişlerde kullanırken ödeme seçeneklerinden RobKart'ı seçmeniz gerekecektir. Siparişiniz ulaştığında bakiye kontrolünüz yapılarak onay işlemi gerçekleştirilecektir."}
{"url": "https://futuristika.org/robotto-keiji-yetmislerin-robot-kahramani/", "text": "Robotto Keiji robot dedektif- Japonya'da 1973 yılında 26 bölüm halinde yayınlanmış, başrolünde K isimli bir robotun olduğu, artık kült haline gelmiş bir dizi. Aslında robot dedektifin adı Japonya'dan dolayı J olacakken K olmuş. Bizce yakışmış. Bay K sadece Kafka'ya özgü kalmadan, Kafkaesk-futurist-über saçma bir yapıt ortaya çıkmış. Müziklerini ünlü Japon besteci, animelere ruh veren Shunseke Kikuchi, Bay K'nın seslendirmesini ise Hideo Nakamura yapmış. Aslında bir robottan çok android olan Robot Dedektif K'nın normalinde gözleri sarı renkteyken, üzüldüğünde maviye, kızdığında ise kırmızıya döner. Normalinde insan suretinde olmayan K, kırmızı ceketi, beyaz pantolonu, sarı eldiven ve botlarıyla kendini gizler. Kötülerle mücadeleye girerken elbiselerini fırlatan K'nın gözü kırmızıya döner ve haydi! diye bağırarak düşmanına saldırır. Çok zorlu düşmanlarla karşılaştığı nadir anlarda, patlama dönüşümüne girer ve gözlerinin rengi griye, vücudu kırmızıya döner. Kafasından ve omuzlarından silah çıkan K bu sırada oldukça tehlikelidir. Zırhına füzeler bile işlemez. Robot K'nın, her süper kahramanda olduğu gibi, bir yardımcısı vardır ki adı Joker olan bu araba çok işe yarar. Uçar mesela. Dedektif K'nın ender hasar gördüğü anlarda çağırdığı Anne isimli her yerde beliren bir tanrıça-koruyucu vardır. Anne gelir ve onu iyileştirir. Anne'deki sır ise Saori'dir. Saori, K'yı yaratan ve kardeşi Kirishima'nın yaptığı kötü robotlara karşı K'yı ortaya çıkaran kişidir ve Anne'nin içinde yaşamaktadır! K'nın iyi olmadığını savunan bir polis şefi, K'ya yardımcı olmaya çalışan polisler, K'ya aşık olan polis şefinin kızı da diziye renk katan unsurlardır. Her bölümde K'nın karşısına çeşitli kötü sayborglar çıkar. Çeşitli renklerde ve peluşlarda gözüken bu yaratıklarla mücadele ekseninde döner her şey. Bay K insanlara zarar vermeyeceği için, sayborgları insanlardan ayırt edebilmelidir. Robot dedektif K, sayborglarla olduğu kadar kötü ajanlar ismindeki, siyah giyinen ve yüzleri beyaz bir maskeyle örtülü insanlarla da savaşır. Kılık değiştirme, uçan araba, devamlı yardımına koşan bir güçlü destekçi, insanlara zarar vermeden onları koruyan bir süper kahraman, siyah giyen adamlarla mücadele, polislerin sevmediği ama onsuz da yapamaması gibi klişelerle birlikte gözden kaçırılmaması gereken bir dizi. Klişe dediklerimizi milyon dolarların uçuştuğu filmlerde kullandılar tabii. Aşağıdaki linkten 14 bölüme ulaşabilirsiniz ((Yaklaşık 4,5 GB)). Kötü robotlar ve robot dedektif K'nın uçan arabası J için fotoğraf albümüne göz atmanızı da tavsiye ederiz."}
{"url": "https://futuristika.org/rockn-coke-2009/", "text": "Düzenlenen etkinliklerine Cumartesi günü boyunca katıldığımız, sunulan hizmetlerinden yararlandığımız ve müziğe doyduğumuz iki günlük festival Rock'n Coke 2009 geldi ve geçti. Gerek web sitesinden gerekse bilumum mecralarda yayımlanan haberlerden bu senenin az çok nasıl geçtiğini biliyorsunuz, biliyoruz. Ama beni düşündüren Cumartesi günü boyunca en çok dikkat ettiğim bir hizmetin festival sırasında ve de sonrasında nasıl ele alındığı idi. Bu hizmet, temizlik hizmeti. Cumartesi günü festival alanına geldiğimiz erken vakitlerden beri dikkatimi en çok çekenler temizlikle görevliler, iki adımda bir yerleştirilen çöp torbaları, geri dönüşüm konteynerleri oldu. Kişinin evi kendisini nasıl yansıtırsa, bu tip ortamlarda da organizasyonların başarılı addedilmesinde temizlikle ilgili fasilitelerin büyük bir rolü olduğunu düşünüyorum. Temizlik görevlilerinin güneşin altında ve gecenin çılgınlığında oldukça yoğun geçecek iki güne nasıl dayanacakları gün içinde kafamı kurcalayıp durdu. Çöpünü nereye atmasını bilenler, kısa süreliğine de olsa bulunduğu yere yaşadığı yer gibi davrananların yanı sıra bu tip meziyetlerden uzak bir kitle de vardı, her zaman da vardır ne yazık ki. Çöreklendiğimiz mekanlarda, kalkınca çöpe atarız dediğimiz bardaklarımızı yanı başımızdaki sehpaya bırakmamızla ortadan yok olduklarını görmemiz bir oldu ve sessiz sedasız, festivalin birer isimsiz kahramanları modunda işini yapan görevlilerin gülümseyen yüzleri unutulmaz kareler oldu, en azından benim için. Karşılaştığımız ya da farkına varabildiklerimize teşekkürü ihmal etmedik, bir kez daha buradan hepsine çok teşekkür ederiz. 1 çevre mühendisi gözetiminde 30 kişilik yönetim ve 500 kişilik temizlik ekibi ile temizlik hizmetleri verildi. Festivalde 600 ton katı atık çevre korumacı yöntemlerle tahliye edildi. Festival boyunca temizlik hizmetlerinde içlerinde 9 vidanjör, 2 çöp arabası, 1 tıbbi atık aracı ve 1 taşıma aracı olmak üzere toplam 13 adet farklı özelliklere sahip araç kullanıldı. 12 saat vardiyalı 140 ince temizlik, 410 katı atık toplama ekibi çalıştı. 24 adet 4'lü el-yüz yıkama ünitesi, 120 km. uzunluğunda tuvalet kağıdı, 5 adet 1.100 lt, 25 adet 800 lt. + 40 adet 120 lt. + 10 adet 240lt çöp konteyneri kullanıldı. Anahtar cümle ise; 600 ton katı atık çevre korumacı yöntemlerle tahliye edildi cümlesi, hizmeti sunan firmaya ayrıca ve de görevlilere yine teşekkürler. Rock'n Coke'un İstanbul'da çevreyi korumaya yönelik önlemleri 2006 yılından beri uluslararası Green'n'Clean Paktı kriterleri doğrultusunda sürdürdüğü bilgisini de eklemeden geçmeyelim. 22'sı yerli, 13'u yabancı grup ve sanatçı olmak üzere toplam 376 müzisyen katıldı. Sanatçılar ekipleriyle birlikte toplam 523 kişiydi. Kuliste görevli ekip 124 kişiydi. Sanatçılara ve ekiplerine yaklaşık 60 araç hizmet verdi. Festivale katılan yerli ve yabancı gruplara 35 rehber eşlik etti. Festivalin gerçekleşmesi için yaklaşık 8.000 kişi çalıştı. 80.000m2lik festival alanında sahne ve çeşitli çadırlar için 11.000 m2'lik toplam alan ayrıldı ve 8675m2 taban kuruldu. Festival alanına farklı etkinlikler için 76 adet çadır kuruldu. Yedekleri ile birlikte 26 adet yüksek güçlü jeneratör kullanıldı. Jenaratörler 5.6 megawatt enerji harcadı. Festivalin telefon, internet ve bankacılık hizmetleri için 8 km kablo döşendi. 600 kişilik Jandarma ekibi çalışmalara destek verdi. 200 bin litre içecek tüketildi, 80 ton buz kullanıldı. Toplam 4327 adet çadır kuruldu."}
{"url": "https://futuristika.org/rockwell-kent/", "text": "1882 yılında New York'da doğdu. Ailesi Alman kökenliydi, bu nedenle alman kültürünün etkisinde büyüdü. 40'lı yaşlarının ortasında, Asgaard adını verdiği bir çiftliğe taşındı. 1971 yılına kadar, ölene dek Asgaard'da çizim yaptı. 1918-19 yıllarında, dokuş yaşındaki oğlunu da alıp Alaska'daki kolonileşmeye gönüllü gitti. Oradan Wilderness/Yaban isimli çizimler toplamasıyla döndü. Çalışmaları dönemin önemli yayınları Vanity Fair, New York Tribune, Harper's Weekly ve Life'da yayımlandı. İkinci dünya savaşı yaklaşırken Kent'te politik eğilimler güçlendi. Savaşın başlamasının hemen ardından New York'daki Uluslararası İşçi Birliği isimli komünist yapılanmanın logosunu yaptı, ilerleyen zamanda başkanlığını yürüttü. Örgüt, 200.000 üyeye ulaşmıştı. Amerikan-Sovyet yakınlaşması için çaba gösterdi. McCarthy sorgulamalarında da yer aldı. 1960 yılında, yüzlerce çalışmasını Sovyet halklarına bağışladı. Sovyetler Birliği tarafından Lenin Barış Ödülü'ne layık görüldü. Ödülün parasını Vietnam'daki kadın ve çocuklara bağışladı. İllüstrasyonlarıyla, Amerikan yayıncılığınına büyük katkısı oldu. Kitapları süsleyen çizimleri hala en orijinal yapıtlar olarak görülüyor. Çizimini yaptığı kitaplar arasında Moby Dick, Candide, Faust, leaves of Grass bulunmaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/ron-mueck-hipergercekci-devler/", "text": "Ron Mueck, Avustralya doğumlu ve Londra'da yaşayan bir heykeltraş. Hipergerçekçi çalışmalarıyla ünlü olsa da aslında kariyerine TV ve vidyolar için kukla modelleri tasarlayarak başlamış. George Lucas filmi Labyrinth ve Jim Hanson yapımı dizi The Storyteller için kukla modellemeleri yapmış. Mueck'in metrelerce yüksekliğinde ve genişliğindeki heykelleri çeşitli sergi ve bienallerde yer almış. Ron Mueck: Hiç normal ölçülerde heykel yapmadım, ilginç bir yanı yok. Zaten hergün normal ebatlardaki insanlarla karşılaşıyoruz. Onları manken olarak görmüyorum. Bir taraftan inanılabilir bir varlık yaratmaya çalışıyorum, diğer yandan ise, hepsi nesne gibi görünmek zorunda. Sonuçta canlı değiller. Ancak önlerine geçip, yoksa canlılar mı diye düşünmek de oldukça güzel. Sonuçta tutup taşıyabileceğiniz fiberglass nesneler. Eğer bir odaya koyacak kadar keyif veriyorlarsa, bu beni mutlu eder. Öte yandan, sadece nesne olmadıkları hissini vermeselerdi tatmin olmazdım."}
{"url": "https://futuristika.org/rontgencileri-rontgenlemek-kohei-yashiyiki/", "text": "Kohei Yashiyiki'nin 1980 yılında çıkan fotoğraf kitabı Koen/Park ünlüdür. Tokyo'da yer alan Shinjuku ve Yoyogi parklarında sevişen insanları izleyen röntgencileri izleyip ortaya çıkardığı 35 mm kamera ve kızıl ötesi mercekle çekilmiş fotoğrafları bilinir. Kohei, birkaç dergiye o fotoğrafları nasıl çektiğini aktarmış, bizim de ilgimizi çekti. Gündüzleri çocukların oynadığı o keyifli parklarda, gece ne kadar şok edici olaylar yaşandığını görüntülemek istedim. 200 geceden fazla çekim yaptım. İlk aylarda tek yapabildiğim röntgencilerle tanışabilmekti. Sıkıntı yaşamadan fotoğraf çekebilmem için onlardan biri olarak kabul edilmeliydim. Herbiri diğerine takma isimle sesleniyor. Hatta arkadaş da oluyorlardı ama günlük hayatta ne yaptıklarını asla konuşmuyorlardı. Bazı fotoğraflarda, sevişen çiftlerin diplerine kadar yaklaşmış olan röntgencileri görebilirsiniz. Çoğu durumda, karanlıktan yararlanan röntgenciler çiftlere fazla yaklaşır, ellerinde ayakkabılarıyla. Ses çıkarmak istemezler çünkü. Japonya'nın 60'lı yıllarda hızla gerçekleştirdiği ekonomik gelişme sonucunda şehirleşme arttı, gökdelenler çoğaldı. Şehir içindeki parklar ise insanların nadir kör noktalarından oldu."}
{"url": "https://futuristika.org/roportaj-gaserata/", "text": "İlk albümleri I have a Lyubovnik ile ilgimizi çeken Letonya'lı post rock grubu Gaserata ile konuştuk. Çeşitli kesintilerden sonra, grup elemanlarının 2007 yılında Letonya'ya dönmesiyle çalışmalarına hız veren Gaserata, müzik için müzik yapıyor. Bizim için kelimelerden daha çok önemli olan ses ve müziktir. Belki de olan biten müzik promosyonunun evrimidir. Belki de bu evrimin anlamı, artık müzik kayıtlarıyla büyük paralar kazanılan o eski günlerin sona erdiğidir. Açıkçası bunu pek umursamıyoruz. Hepimizin, müzikle ilgisi olmayan tam zamanlı işlerimiz var. Kendi çocuklarını yeme konusuna gelince, her zaman müziği sadece eğlence için yapacak olan ve çok güzel saniyeler, dakikalar, saatler boyu çok güzel bir müzik yaratacak insanlar ve bu müziği dinleyecek insanlar olacağına inanıyorum. Bize göre bu durum, insanların hangi müziği dinlemesi gerektiği kararının verilmesinde müzik şirketleri ve müzisyenlerin arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirecek. Aslında bu bir hayali GÜÇ değil gerçekte, daha çok birilerinin yardımı olmadan insanlara ulaşma ve onlarla paylaşma şansı. Vaaay. Gerçekten de o filmi ve Rusça kelimenin İngilizce yazılışından bihaberdik:) Yani ismin filmle ilgisi yok. Bir albüm ismimiz vardı. Hep beraber hava alanındaydık, uçak bekliyorduk. Sonra aniden, belirli bir mantıklı sebep olmaksızın, bas gitaristimiz Aija bizim gibi uçak bekleyen bir oğlan çocuğuna bakarak I have a Lyubovnik dedi. Sonra albümü kaydettiğimizde bu I have a Lyubovnikin albümün tamamı için uygun olduğunu farkettik. İsimlerden gidiyoruz, Gaserata ne demek? Orada kaç kişisiniz? Myspace sayfanıza göre 4 görünüyorsunuz. Gaserata'nın bir açıklaması ya da anlamı yok. Grubun adının Saare olduğu dönemde ortaya çıktı. Eski davulcumuz grubu bırakıyordu ve ismi kendi yeni grubunda kullanmak istedi. Çünkü onun fikriydi. Böylece gruba yeni bir isim bulmak zorunda kaldık. Bir süre önce, davulcumuz bir soda şişesinin etiketinde Gaserata'yı okudu. Estonya dilinde Durgun Su demek. Sonra ilk konserimizden sonra bas gitaristimiz Aija geldi ve davulcumuza Kelimeyi yanlış okumuşsun. Gasserimata olacak, Gaserata değil! dedi. Ancak konseri vermiştik bile, sonuçta bu isimle devam etmeye karar verdik. Doğru, grupta dört kişiyiz, Aija bas çalıyor, Maris davula takılıyor ve Nauris ile Martins isimli iki gitarist var. Tamamen farklı karakterlerde ve farklı müzikal geçmişleri olan dört kişi bir şekilde bir araya gelip birşeyler yapmayı başarıyor. Şarkı sözlerimiz olmadığından, şarkılara isim koyma kısmı beste aşamasının en zor bölümü:) Sıradışı şarkı isimleri seçmemizin nedeni de budur. Şarkıların isimleri, şarkıların kendisiyle hiç ilgisi olmayan küçük durumlardan ya da anlardan ortaya çıkıyor. Ancak şarkıların isimlerindeki cümle parçalarından bahsedildiğinde, bizim için kesin olan şu ki belirli kısımlar tamamen şarkımıza uyuyor. Herneyse, bizim için kelimelerden daha çok önemli olan ses ve müziktir. Bir şekilde böyle gelişti. Enstrümantal müzik ile duygularımızı ve hislerimizi daha çok ifade edebiliyoruz. Ve kendimizi, kelimelerden çok daha iyi anlıyoruz. Ayrıca doğru bir vurgu yapmışsınız. Müziğimiz hüzünlü, ciddi ve derin olsa da, bunu groove ve ironi ile sırıtan bir suratla yapıyoruz. Onların uzaylı olduklarını duydum. Emilija çok tatlı bir kız. Sanat sepet işleriyle uğraşıyor. Resim yapıyor, çiziyor, kendin yap etiğine uygun sanat işleri yapıyor ve çok yüksek sesle konuşuyor. Albüm kapağındaki yaratıkları o yaptı. Ve Jancis ise, onun kim olduğunu bile bilmiyorum:) Bu durumda o yaratıkların çizimlerini alıp tarayan ve artwork'ün dijital tasarım kısmını yapan kişi oluyor. Kendisi bilgisayar başında oturup albüm kapakları hazırlamanın dışında, muhteşem bir grup olan TESA'da davul çalmaktadır ve bir dövmecidir. Martins için beş adet, Maris için de iki tane dövme yapmıştır. Biz kesinlikle ve %100 sahne grubuyuz. Gaserata stüdyoya sadece bir kere gitti. Canlı performans setimizdeki şarkıları kaydetmek için. Kayıt için özel bir hazırlanma sürecine girmedik. Sadece belirli gitar kısımlarını değiştirdiğimizde girip olayı tamamladık. Ayrıca, şarkılarımız zaten hiçbir zaman tamamlanmış değildir. Her zaman küçük değişiklikler, bir çeşit doğaçlama kısımlar yaparız. Maris: Başucumda İngiliz, Amerikan ve Rus edebiyatından önemli kitaplar var. Ancak henüz hiçbirini bitiremedim. Çok kitap okuyan Nauris'tir. Aija'nın kitapları ise müzik okulundakiler. Umarım bir gün İstanbul'da sizi bir konser verirken ya da sadece bir bira içerken görürüz."}
{"url": "https://futuristika.org/roportaj-giovanni-scognamillo/", "text": "Bu yoğunluğun tehlikeli olabileceğini, küçük bir enflasyona dönüşebileceğini düşünüyorum. Kimileri movie sayısının artmasını olumlu bir işaret gibi görüyor ancak önemli olan movie sayısı değil de bu filmlerin akibetidir ki, hasılatlara baktığımızda, kimileri boşuna harcanmış gayretler gibi çıkıyor karşımıza ve bunlar da bir tıkanıklığa neden oluyorlar. Üstelik bir kısmı seyircisini bile bulamıyor. Sipariş üzerine iç pazar veya dış pazar filmi üretmek beni ikna etmiyor ama uygulamada kimi sonuçlar veriyorsa da salt dış pazar kriterleri uygulanırsa bu tür filmlerin ulusal sinemayı ne denli temsil ettikleri soru konusu olabilir. Gişeye oynamak veya oynamamak sorun genelde, bu ancak seyircisi olmayan, seyircisini tatmin etmeyen bir movie neye yarar onu çekenin egosunu tatmin etmenin ötesinde? Öte yandan tecimsel sinema bir gereksinimdir, dengeli bir ulusal yapım siyaseti tecimsel sinema ile tecimsel olmayan sinemayı dengelemeli ama böyle bir şeyin olabilmesi için tecimsel olmayan sinema desteklenmeli. Yeşilçam sineması bir iki denemenin haricinde korkuya güvenmedi -veya bu konuda kendisine güvenmedi. Son yıllarda çevrilen korku filmleri de deneyden öteye gidemedi. Evet bir gelenek eksikliği, bir temel noksanlığı mevcut ancak bunu oluşturmanın şartı dışardan mannequin almak değil, fantastiğin ulusal temellerini araştırmaktır. Sinema ile ilgilenmeye karar verdiğimde amacım hep sinema tarihi oldu. Movie çekme teklifleri oldu ama önemsemedim. Bir sinema yazarı olmak istedim ve sinemanın mutfağını tanımak için sinemada çalıştım. Nostromo'nun ve Geceyarısı Sineması'nın kısa ömürlü olması ekonomik veya kadro sorunlarından kaynaklandı. Belki çok erken çıkan dergiler oldu, uygun bir piyasa henüz oluşmuş değilken. Bugün meraklıların sayısı çoğaldı ama bu meraklılara uygun yayın yok, meraklılar web siteleri ile yetiniyorlar ve öte yandan bu tür bir yayın hiçbir zaman yayıncıların, basının ilgisini çekmedi, rantabilitesi düşük olduğundan. Evet okuma alışkanlığının eksikliği bir neden ve galiba korku-fantastik meraklıları çok movie izleyip yeter derecede bilgilenmiyorlar. Bir başka neden ise bu türlerin halen kültürden sayılmamalarıdır. Bir hayli var ama burada sömürücüleri saymak çok vaktimizi alır, kaldı ki ONLAR biliniyor. Bütün bu canavarlar, vampirler, süper kahramanlar, okkültizm hayatınıza nasıl girdi? Sanırım ilk gençliğinizde edebiyat ve sinemanın yanında çizgi romanlara da düşkünlüğünüz vardı.. Her şey çocukken başlıyor masal kitapları ile, destanlarla, korku sineması ile ve pek tabii ki çizgi romanlarla. Zamanla boyutlanıyor, bir dünyayı oluşturuyor ve artık o dünyadan kaçmak mümkün değildir. Dünyamızın Gizli Sahipleri ve devamını teşkil eden Uzaydan Geldiler benim ilk ve tek çok satanlarım; ilki 100.000, ikincisi 50.000 basmıştı. Evet Daniken'e bir eleştiri içeriyorlar ama Daniken'in haberdar olup olmadığını bilmiyorum, ilgilenmedim de. Bugün o konulardan oldukça uzağım sayılır ama kocaman bir evrenin salt bizler için varolmadığına inanıyorum. Milliyetçi değilim ve doğrusu aşırı ve bağnaz milliyetçiliği anlamıyorum, zaten insanlığın başına ne geldiyse çokça milliyetçilikten geldi. Vatan sevgisi başka milliyetçilik başka ve tehlikeli olabilir. Asıl yapılması gereken dünyalı olduğumuzu ve bu gezegende bir arada yaşamamız gerektiğini hatırlamaktır. Popüler denilen türler ilkin hor görünürler, sonra ise zamanla akademik tezlerin konusu olurlar. Ben sevdiğim konuları, inandığım konuları yazdım hep zorlanmadan, zorluklarla karşılaşmadan ve iyi ki yazdım derim başkalarından önce. Evet, gerçek sinema benim için daha çok klasik sinemadır; sinema tarihinin sayfalarını dolduran büyük ustaların sineması. Bugün o sinema başta Hollywood sayesinde unutulmak üzere ve prim gitgide teknolojik olan bir sinemaya gidiyor ama teknoloji de sanatı öldürüyor. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu'nun minimal sinemasını ilgi ile izliyorum ama yine de benim sinema değil. Örnek vermek gerekiyorsa benim sinemam; Visconti, Fellini, Welles, Wyler, Bergman ve devamı. Aslında ikisine de yakın hissediyorum kendimi hatta birbirlerini tamamladıklarını. Poe tutkularından ve duyarlılıklarından hareket eder, Lovecraft bir kabuslar dünyasını yaratır, dehşetin mitologyasını kurar. Biri Doktor Jekyll diğeri Mr. Hyde."}
{"url": "https://futuristika.org/roportaj-julian-beever-kaldirim-ressami/", "text": "Julian Beever, 1990'lı yıllardan beri, kaldırımlara tebeşirle, üç boyutlu, optik ilüzyon ve yanılsamalı resimler yapan bir sanatçı. Resimlerindeki üçüncü boyutu yakalayabilmek için, sokağın belirli bir köşesinden, doğru açıyı yakalayıp bakmalısınız. Fikir! Geliştirme. Karalamalar! Geliştirme. Remaining çizimi! Sadece yapmak istediğimi yapamadığım zamanlar, bir şeyler düzgün gitmediğinde. Gece tahrip edilen ve kötü hava şartlarından zarar gören çalışmalarım olduğu zamanlar. Hmm, bunu söylemek sanırım bana düşmez. Evet hissetmiyorum... Kayboluyorlar, ilk yağmurla mazgaldan aşağıya."}
{"url": "https://futuristika.org/roportaj-lawrence-roberts/", "text": "Lawrence Roberts, çalışmalarında renk ve şeklin oyununa filtreleriyle katılıyor. Dijital devrimden beslenen eserlerinde gerçeğe dair sadece ufak bir detay bırakan sanatçının Intrepid, Alaska, Black&White, Nonetheless Life, The Human Type ve Nature adlarında 6 seti bulunmakta. İmaj-isim bağlantılarına dikkat! Sanatçının, Flickr sayfalarında seyire sunduğu çalışmaları satın alınabiliyor. Bu duvarda ise gördüğünüz gibi hayal-gerçek arası gelgitlerde gezinen sanatçı Lawrence Roberts'ın nadide bir eseri sergilenmekte.... demek isteyen ilgililere duyurulur. Bana göre, bunlar birbirinden tümüyle farklı iki soru. Sanatsal bir bakış açısıyla 30 yıldır fotoğraf çekiyorum. Fakat bu aralıklı olarak devam ettirdiğim bir şeydi. Görüntülerin movie makarasındaki gerçekliğinin algılanışı hiçbir zaman tam olarak ilgimi çekmemişti ve karanlık bir oda için yer ve diğer fasiliteler New York yaşantısının sınırlarında daima eksik kalıyordu. Kaynak materyallerinden arınmış görselleri yaratabilmem için gerekli araçları bana dijital devrim sağladı. Bu bağlamda son 5 yıldır görseller hazırlıyorum. Çalışmalarıma yaklaşımımdaki bir avantaj, kullandığım araç-gereçlerin kalitesine bağlı olmamasıdır. Kalitesi düşük sabit mercekli bir 1.3 MP P&S fotoğraf makinası ile başladım. Araç-gereçlerimin kalitesinin artmasına rağmen -ve bununla beraber önceden yakalanması mümkün olmayan kareleri yakalama olasılığı da- uyguladığım tekniklerin büyük çoğunluğunda düşük kalite ekipmanlar da iyi sonuçlar üretebiliyor. Kaynak fotoğraflar için daha fazla zaman adamaya başladığımda Nikon D70s Dijital SLR kullanmaya başladım ve her zaman yanımda bir Nikon Coolpix P&S 5 MP kamera taşıyorum. S&P kamera imajlarını kaynak fotoğraflar olarak sıklıkla kullanmam dikkat çekici. Pek çok fotoğrafçının belirttiği gibi, o anı yakalamak için eğer fotoğraf makinan yoksa doğru zamanda doğru yerde olmak da yararsız. Aslında SLR'ın pek çok avantajından yoksun ama uygunluğu sorunlarından daha ağır basıyor. İmajlara değişiklik yapmak için tercih ettiğim program ise Photoshop Parts. Benim sürecim de bir heykeltraşınkine çok benzer. Bu bir eksiltme süreci; sadece esas öz kalana dek gereksiz şeylerin çıkarılması. İmajlarımdan kalan unsurlar parçanın esas konusunu aydınlatmaya yararlar. Geri kalan her şey dikkat dağıtan unsurlardır. a. Genellikle nesne ile arka plan arasında belirgin bir zıtlığın olduğu imajlarla başlıyorum. b. Fotoğrafın konusu nispeten basit olmalı. Karede ne kadar çok nesne varsa kompozisyonun bütünlüğünde o kadar hatalar oluşabilir. Tecrübelerime göre fotoğraflar gücünü kameranın gördüğü detaylarında kaybediyorlar ama fotoğrafçı bunu fotoğraf çekmenin birçok dikkat dağıtan hallerinden fark edemiyor. Fotoğrafçının aksine seyirci ise imajın tüm detaylarını inceleme fırsatına sahip. c. b maddesindeki fikri benimseyerek, genellikle imajı Photoshop'un Mud&Scracthes filtresiyle yumuşatıyorum. Dikkat dağıtan küçük detayları ortadan kaldırıyor. d. Bu noktada yaklaşımım istenilen etkiyi yakalamak için pek çok Photoshop filtre uygulamasıyla çeşitleniyor. Bu filtrelerin çoğunluğu, imajın renk paletinde dağılımını azaltıyor ki bu seyircinin şekle odaklanmasını sağlıyor. Genellikle filtreler imaja bir bütün olarak uygulanıyor. Bazen farklı filtreler farklı dokular oluşturmak ya da birbirinden farklı ortamları tasvir etmek için imajın farklı kısımlarına uygulanıyor. Son çalışmalarımdan olan Tree imajları yanıltıcı bir karmaşıklıkta ortaya çıktı. İmajı bileşenlerine ayırıp her bileşeni farklı bir filtreyle işlemeye ve opaque ve semi-transparent layer serileri halinde birleştirmeye ihtiyaç oldu. Bildiğim kadarıyla fotoğraf camiasında benim yaptığım bana özgü. Çalışmalarım, resim, çizim ve hatta heykel gibi geleneksel sanat formlarıyla dijital sanat ve fotoğraf sanatı arasında olmayan bir yeri kapsıyor gibi görünüyor. Sanat okulu açısından ise, minimalizmin indirgeyici doğası ve nesnenin içkin/esas doğasını arayan ve temsil eden erken dönem soyut yaklaşımlarla benzerlikleri olduğunu düşünüyorum. Gariptir ki imajlarımdaki nesnelerde parlak ve canlı renkler zaten bulunuyorlardı. Aslında renkleri sonradan zenginleştirmeyi çok az yapıyorum. Bu sadece bir, rahatsız eden unsurları kaynak materyalden çıkarma ve nesne renklerinin belirginleşmesine sebep olan basit monokromatik bir arka planla yer değiştirme eylemi. İş hayatımda pek çok function büründüm; avukat, akademisyen, sanatçı. Hepsinin ortak bir yanı var; fikirlerin iletişimi. Yöntemler ve yetenekler farklılık gösterebilir. Fikirlerin içeriği değişebilir ama iletişim eylemi aynı kalır. Siz seyirciyle, sözselden çok görsel iletişim kurmamın gerçekliği rollerimin merkezde buluştuğu benzerlikleriyle alakasız. Bu bağlamda eğer sanatçı şanslı ise, sanatçı ve seyirci, seyircinin seçtiği herhangi bir vesile vasıtasıyla devam etmeye elediği eş değerde/dengede bir görüşme yapıyorlardır. Soyut çalışmaya yeni yaklaşımlar üzerine çalışırken her zaman deneysel ve oyunsal bir boyut var. Bu bağlamda soyut setlerimin çoğunluğu ortak, özgün bir temadan çıkıyorlar. Örneğin, Treeline ya da Time & Tide No. 12 gibi parçalarda görülebilen negatif uzamın yapısal tema olarak kullanılması. Forest serisinde bakir bölgelere metafor olarak çizginin kullanımında ya da Skyscrapers ya da Emerald Metropolis'de kentsel karmaşaya kültürel bir gönderme olarak. Diğer dallara ilgi duymak? Kesinlikle, ama seyirci ve yorumlayıcı olarak, katılımcı olarak değil. F: Soyut çalışmalardan hangileri favoriniz? Bir kendinizden bir de başka bir sanatçıdan seçin! Kendi çalışmalarımdan bir tane seçmek çok zor. Sanki fikirlerimden hangisini daha çok sevdiğimi sormanız gibi bir şey. O anda sürdürdüğüm konuşma olduğunu düşünerek en yakın zamanda yapılandır genellikle. Diğer sanatçılar içinse, sanırım siz de Rothko ve Giacometti gibi soyut ve ilişkili uygulamacılar ile sürrealist Magritte etkisini hissedebilirsiniz. Çalışmalarımdan birinin; Roof of Heaven No. 3, yerel haftalık bir yayın olan Dan's Papers'da kapak olması. Tipik bir günüm olduğunu söyleyebilmeyi isterdim. Genellikle konulara göre gerekli ışığa göre hareket etmek durumunda kalıyorum. Bu, yumuşak renkleri yakalamak için gün doğumunda, kontrastı ençoklamak gölgelemeyi en aza indirmek için gün ortasında ya da hareketli renkler ve alacalı silüetler ve gölgeler için gün batımında çekim yapabilirim demek oluyor. Gelgelelim çekim yapmadığım günler ise gün boyunca yaşamıma devam ederken görseller topluyorum. İçeriğinden daha bağımsız bir şekilde çalışabilmeye taze bir bakış için bir gün sonra çalışmaya gayret ediyorum. ... Benim sürecim de bir heykeltraşınkine çok benzer. Bu bir eksiltme süreci; sadece esas öz kalana dek gereksiz şeylerin çıkarılması.... Columbia Universitesi Siyasal Bilimler bölümü mezunuyum. New York Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Uluslararası Kamu Hukuku üzerine grasp ve Cornell Hukuk Fakültesi'nde doktora yaptım. Amerikan'ın kuzeydoğu eyaletlerinde bulunan üniversitelerinde hukuk dersi veren bir akademisyen olmadan önce birkaç yıl avukatlık yaptım. Bekarım ve hobim olarak nitelendirebileceğim hiçbir şey yok. Ne yazık ki işimin çoğunluğu okuma yapmayı kapsıyor ve geçen yıllarda kitap okuma alışkanlığım azaldı. Müzik içinse tercihim bağımsız plak şirketlerinden albümlere ve eskilere yöneldi. Çalışmalarımı üretme şeklimden dolayı, neredeyse tümü çeşitli ölçülerde olabiliyor. Fiyatlar büyüklük ölçüsü ve miktara göre değişiyor. Örneğin, en küçük çalışmalar 5in x 5in (12.7cm x 12.7cm)'den 8in x 10in (20.3cm x 25.4cm)'ye, imzalı, sınırsız miktardakiler 75 ila 150 $ arasında değişiyor. İmzalı büyük boylar -bazıları 2 metreyi bulabiliyor- ise tek kopya ya da küçük boylarda satılabiliyor ve fiyatları birkaç bin doları bulabiliyor. Herzaman için karar vermeden önce benimle bağlantıya geçmek en iyisi. Çalışmalarımdan bazıları New York Danette Koke Effective Artwork galerisinden temin edilebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/roportaj-motionless-esit-katilimci-post-rock/", "text": "İyi müzik yolunu bulur. 2001 yılında ABD Mansfield'da kurulan Chris McTarnaghan, Jay Penman, Matt Reed ve Adam Tedeschi isimli genç kişilerden kurulu, ancak pek aklı başında bir müzik kotaran Motionless, dikkatimizi 2006 yılında çıkardıkları EP'leri The Windmill ile çekmişti. 2007 yılında İngiltere'de Yndi Halda, ABD'de ise Motionless kendi çapında bir post rock hareketlenmesine neden olmuşlardı. Gruba Katie Fortier da sık sık kemanıyla eşlik ediyor. M: İlk kaydımızdan daha farklı bir kayıt yapmak istedik. Grup üyeleri olarak hepimiz The Windmill ile gurur duyduğumuz o dönemde, müziğimizi daha kısa ve daha az tekrarlara dayalı yeni bir aşamaya taşıyabilirsek, etkisinin çok daha fazla olacağını düşündük. Senin bu yeni kayıtta daha fazla bulduğun post-punk duygusu ise kendiliğinden ortaya çıktı. Lise yıllarımda çok fazla Fugazi ve At the Drive-In dinlerdim, sanırım bu post-punk hali geçen yıllarda biriken enerjinin kendisine bazı kanallar bulmasıyla gerçekleşti. Yeni enstrümanların olaya katılması ise bizim keşif arzumuzun, aynı yerde uzun süre kalmak istemeyişimizin bir sonucudur. Yeni enstrümanlara gelince: Adam bir süredir banjo çalmaktaydı ve rüzgar çanları da boş bira şişelerini toplayıp arabaya atıp doğuya gitmemizden hemen önce olduğu yerde çalındı. Glockenspiels/Kariyonlar bölümü ise 6 ay sonra Boston'da eklendi. M: Hepimiz bir uzunçalar kaydetmek istiyoruz. Ancak bu durum ağırlıklı olarak zaman yaratmak ile ilgili bir durum. Grup elemanları Kuzeydoğu'ya dağınık biçimde yayılmış olduğundan, böyle bir zaman yaratmak bizim için oldukça zor. Birbirimizle fazla vakit geçiremiyor olsak da, her birimiz müzik yazmayı sürdürüyoruz. Bu çalışmaların sonucunda çıkacak yeni malzeme, gelecek ay içinde web sitemizde yer alacak. M: Nardo hepimizi etkileyen efsanevi bir kahraman. Shakespeare'in Bir Yaz Gecesi Rüyası'ndan çıkan ve milyonların kalbini fetheden biri. Gücünü ait olduğu halktan alıyor ve halkı için gücünü korumalı. M: Kaldırmadık. Sitenin yeni site yapılıncaya kadar arayüzden görünmez kıldık. M: Büyük olasılıkla hepimiz Demokrat Parti'ye ya da Yeşiller Partisi gibi hareketlere oy vereceğiz. Massachusetts'de seçim ortamı pek önemli olmuyor çünkü herzaman demokratlar kazanıyor. Sanırım hepimiz oy vermenin pek birşey değiştirmediğini biliyoruz. Etkisi olmasını umut edeceğimiz başka kararlar vermemiz gerekiyor. M: Biz genelde internetten müzik indiriyoruz ve bu bize göre gerçek anlamda bir hırsızlık sayılmaz. Adam bir keresinde şişman bir hanımdan bir parça turta yürüttü ama bu ahlaken mazur görülebilir. M: Aslında yeni albüm de CC lisansıyla çıkmış durumda. Grup olarak yeni müziklere ulaşmak için dosya paylaşımına sıcak bakıyoruz. İnsanları da şarkılarımızı ücretsiz indirmeleri konusunda cesaretlendiriyoruz. Eğer beğenirlerse, fiziksel bir kopyasını da edinmeyi değerlendirebilirler. Geleneksel grup ya da müzisyenler artık büyük paralar kazanamıyor. Büyük plak şirketlerinin neredeyse tüm karı almaları yüzünden adları çıkmış. Küçük gruplar ise daha çok turnelerden ve ürün pazarlamasından para kazanıyor, kayıtlardan değil. M: İstanbul'da çalmak muhteşem olurdu. Motionless'ın planlarında neler olduğunu şu an kimse tam olarak bilmiyor. Şimdilerde grup olarak çok garip bir dönemdeyiz, hem yoğunuz hem de hiçbir şey yapmıyoruz. Turneye çıkmak için sabırsızlanıyoruz ve umut ediyorum ki bu turne ABD dışında da olacak. İstanbul hakkında çok güzel şeyler duyduk. Özellikle deri defileleri ve saunalar hakkında. M: Gerçekten, duruma göre değişiyor. Herkes okul ve iş ortamlarında dağılmış durumda. Tabii ki yaz mevsimi, en hareketli olduğumuz dönem oluyor. Yakında herkesin okulu bitmiş olacak ve gelecekte tam zamanlı bir araya gelebileceğiz. M: Bu konu tam olarak değişkenlik gösteriyor. Ancak şarkı yazım aşamamızın çoğunda şimdiye kadar çoğunlukla tüm grup üyeleri yer aldı. Bir ya da iki kişi temel bir fikirle başlayabilir ancak gruptaki herkes tam anlamıyla ne olduğunu çıkarana kadar hayata geçmez. M: Aslında şu anda grup üyelerinin tümü Mansfield dışında. Hepimiz üniversiteyi bitirmeye ve sonrasına bakıyoruz. Motionless olarak günlük hayat terimini reddediyoruz. Günlük hayat dediğimiz şey aslında insanın ne kadar az şey başardığı hissine kapılmasına neden olan, insan icadı bir kavram. Günlük hayat yoktur. Hayat vardır. Matt: Çoğunlukla çizgi romanlar, Charles Burns'den Kara Delik ve Alan Moore'dan V for Vendetta. Chris: Yevgeni Zamyatin'den Biz ve Thomas More'dan Ütopya. M: Hepimizin farkı etkilenim alanları var ki, biz bir grup yapan da bu unsur. Herkes tecrübe edilebilecek ilginç bir şey koyuyor ortaya ve herkes eşit miktarda katkıda bulunuyor. Bize göre bu durum, şarkı yazmanın en canlı ortamını sağlıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/roportaj-moya/", "text": "gerçekleştirdiğimiz röportajda, hemen hemen hiç ingilizce bilmeyen Vasil Maronau ile anlaşmamızı sağlayan isimsiz kıza da Futuristika olarak teşekkür ederiz. Ben sadece müziği seven biriyim, fazlası değil. Öncelikle, çocukken müzik sınıfına alınmamıştım. Sonra oldukça iyi bir müzik kulağım olduğu farkedildi. Piyanodan bahsedersek eğer, yan odada sesi çok açık bir televizyon da olsa, dışarıdan ilgisiz gürültüler de olsa piyanoda %100 ihtimalle doğru notayı farkedebilirim. Ancak konu gitar olunca hata yapabilirim. Hele insan sesi bana iyice zor geliyor. Yani genel olarak tipik bir passive absolute müzik kulağım var. Bu çok heyecan verici ancak isimsiz bir projenin sınırları dahilinde gerçekleşen o ilk demo için materyal hazırlarken henüz Godspeed You! Black Emperor dinlememiştim bile. O dönemlerde Clann Zu tutkunuydum. Clann Zu'nun garaj kayıtları bile çok iyidir. Genel olarak ise, Ennio Morricone'ye çok şey borçluyum. Kendisi ilham, mutluluk, keyif gibi kavramlara inanmaz, ki bu kavramlar da aslında ilham olarak adlandırılır. İşte tüm bunlar var. Ancak benim durumumda, ilham denen kavram bir şeyi başarıyla düşündükten sonra ortaya çıkıyor. Ondan sonra devamı geliyor. Ancak bana göre, bir başlangıç noktasında yola çıkıştan daha fazlası beliriyor. Az çok uyumlu bir plan ve ilhamın gücüne sahip olmaktan çok daha kolay bir süreci düşünmektir. Hayır. Onlar çok fazla turneye çıkmadı. O zamanlar Avustralya, İrlanda ya da herhangi bir Avrupa ülkesine gitmek gerçek dışıydı. Şimdi ise sorunlu. Clann Zu'nun sokak müzisyenleri şekline girip sokaklarda çaldığını okudum. Bence kesinlikle çok güzel bir hareket. En yalın haliyle müziğe hizmet etmek. Ne yazık ki bu konuda çok emin değilim. Dvorak ile karşılaştırılınca daha büyük müzisyenler yetişme süreçlerinde yitip gidiyor. Bana kalırsa özgün bir müzisyen, tıpkı Dvorak gibi, evinde oturup hiç yorulmadan beste yapacaktır. Herşeyden önce, ismi söylerken çıkan ses beni mutu ediyordu: Moya. Ayrıca bir Godspeed You! Black Emperor şarkısıdır. Çoğu müzik grubu müziği ve isimlerini uzun tutmaya çalışıyor. Ondan sonra isim, müziğin süreciyle ilgili olmayınca bu uzun isim özellikle başarısız oluyor. Belki de Moya'nın kısa çalışmaları ve kısa ismi birbiriyle bağlantı içinde olabilir, bunun üzerinde düşünmedim. Tok Rukoo ise Moya'dan tamamen farklı. Grup, Moya'nın sunmadığı birçok şey veriyor. Müzik ile beraber gelen konserler ve diğer keyifli şeyler. Herşeyden önce çaldığınızın kalitesinden emin olduğunuz için, canlı çalmak eşsiz bir keyif. Müzikal yaşam iyi durumda değil ve şu anda iyileşmesi için bir umut da yok. Ayrıca yardım etmek sıradan insanların gücü dahilinde değil. Belarus'un müzikal hayatı, bir Belarus'un yaşamının genel bir acınası görüntüsü sadece. Teorik olarak evet. Pratikte ise korkarım ki gerçekleşmez. Moya herhalde böyle bir konser organizasyonu için gereken tüm o bildiğimiz çabaları haketmiyordur. Bana kalırsa özgün bir müzisyen, tıpkı Dvorak gibi, evinde oturup hiç yorulmadan beste yapacaktır. Şu sıralar Mozart'ın mektuplarını okuyorum. Bundan önce de bir biyografi, Mahler'in mektupları vs. vardı. Genel olarak besteciler hakkında bir sürü kitap okuyorum. Bu yolla onları tanıyorum. Bir kitap okuyorum ve okuma sırasında, ilk bestesinden sonuna kadar sadece o besteciyi dinliyorum. Bence bu soru artık mp3 albümler hakkında sorulabilir. Yeteri kadar cd'im yok. Sadece Eski Sovyetler Birliği müzisyenlerinin cd'lerini alıyorum. Geri kalanı hep mp3 Genellikle de en son ne zaman klasik müzik dinlemediğimi hatırlamıyorum. Bu melodiyi taslak kopyalarım arasından çıkardım. Kullanmaya karar verdim ancak ideal bir içki şarkısı olduğunu fark etmedim. Ancak kaydetmeye başladığımda, kafası güzel bir akşamcının dilinin dönmediğini hayal ettim. Aslında şarkıda şarap partisi de yer alıyor. F: Teşekkürler. Moya ve yeni grubun Tok Rukoo ile uzun ve tatmin edici bir müzik kariyeri dileriz."}
{"url": "https://futuristika.org/roportaj-murat-nemet-nejat-anlatilmaz-bir-kilic-kusanan/", "text": "Şair, çevirmen ve deneme yazarı Murat Nemet-Nejat, Robert Koleji'nden mezun olduktan sonra eğitimine devam etmek için İstanbul'dan Amerika'ya gider. Yıl 1959, Nemet-Nejat yirmili yaşlarının daha yeni başındadır. Yaşamını Amerika'da devam ettirme kararı alır, haksız da sayılmaz; İran Musevilerinden olan ailesi İstanbul'a iş dolayısıyla göç etmiş ve bu dönemde tesadüfen İstanbul'da doğmuştur. İstanbullu Musevilerin arasında büyümüştür ama hiçbir zaman ne bir Türk ne de bir Sefarad olarak hissetmez kendisini, çünkü ikisi de değildir. Ailede, anne baba aralarında Farsça konuşurlar, kardeşler Türkçe, çevresindekiler Ladino. Musevilerin Müslüman bir yabancı, Türklerin bir yabancı Musevi diye dışladığı ortamlarda anadili zamanla Türkçe olur. Amerika'ya gittiği ilk yıllarda anadili Türkçe olan ama kendisi Türk olmayan bir yetişkin olarak, geride bıraktığı tutucu ve kişiliksiz toplumdan uzaklaşmış olması memnun edicidir ama gerek zihninden gerekse dilinden izlerini sindirmesi on yıllık bir süreyi kapsayacaktır. Murat Nemet-Nejat, uzun bir süredir hem İngilizce'yi hem de Türkçe'yi aksanla konuşan, Amherst College ve Columbia University'de edebiyat eğitimi görmüş Amerikalı bir şair, bir çevirmen, bir deneme yazarı, bir derleme ustası. Evli ve iki çocuklu ve geçimini New York'ta oryantal antika halılar satarak kazanan bir beyefendi. Kendi şiirlerinin yanı sıra, yıllardır sürdürdüğü çalışmaları ile Türk şiirinin değerini bizden başkalarına da anlatmaya çalışıyor. Hakkını hiçbirimiz ödeyemeyiz. Murat Nemet-Nejat: Benim Türk dilinde en sevdiğim konuşma dilinde yarattığı samimiyet. Eda antolojisinin The Idea of a Book adlı ön sözünde Türkçe'nin agglutinative İngilizce'de bulunmayan özelliklerinden bahsederken aslında bu samimiyeti kastediyorum. Maalesef Türkçe'yi her gün konuşmaya fırsatım yok. O yüzden Türkçe'de her kelimenin ağırlığını bilemediğimi söylüyorum. Türkçe ile şiir yazmıyorum. Yine de Seyhan Erözçelik, Güven Turan gibi şair arkadaşlarım beni bir Türk şairi olarak görüyorlar. Bu bana gurur veriyor. Amerikan dilinin şiirinin en kuvvetli özelliği açıklığı, yabancıları içine kolayca kabul etmesi. Gertrude Stein, Carlos William Carlos gibi birkaç büyük yirminci asır Amerikan şairinin çocukken, evde kullandığı ana dil İngilizce değildi. MNN: Eda antolojisinde yirminci asır Türk şiirinin Fransız, Amerikan, Alman şiiri ayarında, hatta bir bakımdan daha da ilerici, batı şiirini kusurlarından kurtarabilecek bir şiir olarak gördüğümü söylüyorum. Eda yorumu etrafında bunun nedenlerini açıklıyorum. Benim kullandığım şekilde Eda kavramının bazı kişileri rahatsız ettiğinin farkındayım. Fakat k. İskender, Seyhan Erözçelik, Efe Murat gibi daha genç şairler Eda kavramını çok benimsediler, kabul da ediyorlar. Ahmet Güntan üç yıl kadar önce Kitaplık'ta yazdığı bir yazıda, benim A Godless Sufism adı altında yazdığım yazının onu ilk okuduğunda rahatsız ettiğini söylemişti. Çünkü aslında kendini Allah'a inanan biri olarak görüyordu. Fakat sonunda ne dediğimi anladı. Demek istediğim, Allah kelimesinin çokça geçmesine rağmen, yirminci asır Türk şiiri çok derin ve spiritual bir şiirdir. Bunu kimse daha önce söylememişti. Ahmet Güntan bunu kabul etti. Bir dereceye kadar, A Godless Sufism yazımda iddia ettiğim Allah kelimesinin, Allah adının yirminci asır Türk şiirinde bir yasak olarak var oluşu. Türk şiirinin benim İnglizce yazdığım şiirlerimde çok derin tesirleri vardır. Mesela sekiz ay önce bitirdiğim The Spiritual Life of Replicants adlı şiirim İngilizce'de yazdığım bir Eda şiiri. Onu şiirde açık açık söylüyorum. Eda'yı Amerikan şiirine getiriyorum. The Spiritual Life of Replicants önümüzdeki Eylül'de Amerika'da Talisman Books tarafından yayınlanıyor. Türk şairi Efe Murat da şiiri Türkçe'ye çevirdi. Talisman Books aynı zamanda önümüzdeki Eylül İngilizce'ye Rosestrikes and Coffee Grinds diye çevirdigim Seyhan Erözçelik'in Gül ve Telve şiirini de yayınlayacak. MNN: Evet, başlangıçta bazı Amerikan şairleri Eda antolojisindeki şairleri uydurduğumu zannetmişti. Bu aslında bir çeşit iltifat. Türkçe'de hiç tanımadıkları, yine de bu kadar üstün bir edebiyat olacağına kolay kolay inanamıyorlardı; şimdi inanmaya başladılar. Aynı zamanda Eda kitabının İngilizce'de organik bir bütünlüğü var. Bu onları bir dereceye kadar başlangıçta şaşırttı. Eda kitabının kendisini yazmam beş altı yıl aldı. Fakat kitaptaki anlamlarla şiirlerimde, çevirilerimde ve deneme yazılarımda otuz yılın üzerinde uğraşıyorum. Eda, bu uğraşların bir çiçeği. Mesela, A Godless Sufism yazısını 1995 yılları civarında yazmıştım. a) Çevirirken, çevirdiğim şiir üzerinde hiçbir yalan söylemem. Gördüğüm şekilde o şiirin aslını, hayatını İnglizce'de vermeye çalışırım. b) Meta-şiirlerimi yarattığım zamanlar, bunu gizlilikle yapmıyorum. Mesela Eda antolojisindeki her çevirinin hangi Türkçe şiirden geldiği sondaki bir index'te gösterilmiş. Her isteyen, vaktini ayırıp karşılaştırmayı kendisi yapabilir. Gizlenmiş hiçbir şey yok. Bu yıl Eylül'de çıkacak Seyhan Erözçelik'ten çevirdiğim Rosestrikes and Coffee Grinds kitabının sonunda çeviri stratejilerimi açıklayan bir deneme yazım olacak. Bence, iyi, kiymetli her çeviri iki dili de önemli bir şekilde değiştirir. Mesela Eda antolojisi bence bunu yapıyor. Eğer başarılıysa, İngilizce'ye yeni bir şiir şekli getiriyor. Kaynak: Louis I. Kahn. from Heinz Ronner, with Sharad Jhaveri and Alessandro Vasella Louis I. Kahn: Complete Works 1935-74. p236, 238. MNN: Bence Eda; yirminci asır Türk şiiri, bir ışık şiiri. Türk ruhunu anlatan, aydınlatan bir şiir. Türk şiirini bir bütünlük olarak görmek gerekir. Özel şairlerin tek tek şiirleri bu topluluğun parçaları, odaları. Bunu kastetmek istedim. Bunu The Idea of a Book önsözümün başında, ilk cümlesinde söylüyorum. Yirminci asır Türk şiiri hala devam eden dizi halinde tek bir şiirdir. Eda kavramının asıl manası budur. Bir dereceye kadar, bazı Türk eleştirmenlerinin benim Eda kavramımla zorlukları bu yüzden. Her şiiri tek tek görmeye alışmışlar; öyle görüyorlar, öyle yazıyorlar. Ben bu alışkanlığı tamamen değiştiriyorum, Türk şiirine yeni bir şekilde bakıyorum. MNN: Ece Ayhan'ın kitabını çevirmeye zannedersem 1980'de başlamıştım. A Blind Cat Black and Orthodoxies önsözünde Ece Ayhan'ı neden çevirmeye başladığımı izah ettim. 1980 yılında annemin kanser olduğunu öğrenmiştim. Eğer Ece Ayhan'ın şiirlerinde ne dediğini çeviri yoluyla anlarsam belki de ölüm hakkında da bir şeyler öğreneceğimi ümit etmiştim. MNN: Hayır. Kitap olduğu gibi basılacak. Bakışsız Bir Kedi Kara ve Ortodoksluklar'dan sonra Kınar Hanım'ın Denizleri'nden de birçok şiir çevirdim. O çevirileri Eda antolojisinin içine aldım. Ece Ayhan'ın şiirinin içine girebilmek için bir iki şiirden fazlasının çevrilmesi gerekir. Benim bildiğime göre, İngilizce'de Ortodoksluklar'dan benimkiler dışında başka çeviriler yok. Hatırladığıma göre, Bakışsız Bir Kedi Kara'dan Kılıçın çevirileri var. Ben daha fazla Ece Ayhan'ın Türkçe'de yaptığı kelime oyunlarını İngilizce'de yaratmaya çalışıyorum. İngilizce'de, iki üç çok güzel Fayton çevirileri var. MNN: 1989/90 yıllarında yazdığım Turkish Voices benim için çok önemli bir şiir. Şiirin Türkçe adı Türk Sesleri olmalıdır. Bu şiirde orijinallik, şiir sahipliği yahut da tek tek şiir bütünlüğü kavramları yoktur. Başkalarının ve benim şiirlerim birbirlerine karışır, birbirlerinden ayrılamaz olurlar. Böylece yeni bir dil sentezi yaratılmış olur. Turkish Voices aslında Eda kavramının ilk adımı. Şiiri tek tek şiirler olarak değil, bir dil bütünlüğü olarak görüyor. Yani bir çeşit dil komünizmi. Io's Song ise gözle kulağın birleştiği ve çarpıştığı bir şiir. Son beş yıldır The Structure of Escape adlı yedi bölümlü uzun bir şiir yazıyorum. Şiirin altıncı kısmı The Spiritual Life of Replicants bu Eylül'de Talisman Books tarafından basılacak. Bu şiirde okuyucunun gözünün çok bir önemi var. Şiir bir dereceye kadar okuyucu tarafında yaratılıyor. Bu şiiri Efe Murat Türkçe'ye çevirdi."}
{"url": "https://futuristika.org/roportaj-osman-cavci/", "text": "Senaryosunu yazıp üstüne bi' de başrolünü oynadığın arşivlik movie Renkli Türkçenin gereken ilgiyi görmemesini neye bağlıyorsun? Üstünden 10 yıl geçmesine ve sektörün yeniden canlanmasına rağmen çok az isim bu filmin sahip olduğu samimiyet ve vefaya yakın eserler ortaya koyabildi. Romanın Köpek Öldüren, seks filmleri hakkında yazılmış en iyi inceleme kitabı Yanlış Anlaşılmış Filmler, Renkli Türkçenin senaryosu, tiyatro oyunları, öyküler... Yazıyla ilişkin nasıl başladı? Verdiğin bir söyleşide gençliğinde eğlenmek için erotik öyküler yazdığını okumuştum ve sanırım çizgi romanların da yazın hayatında etkisi büyük. Zampara Seyfettin... Yazın çok sıkılıp yazdığım bi' senaryo... 20 sayfa... Ünal Küpeli'nin katkısı da vardır... Ve dili tamamen ona aittir... Biz o filmi çok gülerek çektik... O sırada sevgilim kanser olmuştu... Ve kaçış filmdir... Bilmezdim... En çok Star TV şaşırdı. Milli maçın karşısına koydu... Ethical olarak çöktüm. Fakat movie kimsenin beklemediği süper reyting aldı. Sürprizdi... Ummuyorduk... Bir jenerasyon büyüttü. Onlar seviyor... Sahipleniyo. Hatta Recep İvedik filminin burdan esinlendiği söyleniyo... Hoşuma gider... Ünal Bey biraz cesur olsaydı... 2. olacaktı... Ama olmadı... Star TV istedi... Tam da o sırada Renkli Türkçe'ye başlamıştım... Yol ayrımı... Belki böyle efsane olmak daha iyi. Napalım. 2 tane grup kurmuşlar fan grup. Hoş. Yeni projeler kuruyorum. Tekrar kovulmak için."}
{"url": "https://futuristika.org/roportaj-slip-sylvain-cotte-gecmisten-gunumuze-alem-ve-adem/", "text": "SLip/Sylvain Cotte: 36 yaşında hala genç bir Fransız'ım. 10 yıldır grafik tasarımla uğraşıyorum. Arkadaşlarımın Apple Jelly adlı rock grubu için çalışmalar yaparak başladım ve bu çalışmalar daha da ilerlememe yol açtı; kendim için de yapmaya başladım. Sanat eğitimim yok, bilgisayar bilimleri üzerine eğitim aldım. Arkadaşlarım için çalışırken, onlarla sanat, sinema, müzik, sergiler hakkında konuşarak sanatsal eğilimlerim gelişti. Bu tarz bir ortamda olmak kendime bir alt yapı oluşturmamda yardımcı oldu. Hala eksikliklerim var ama tamamlamak için çabalıyorum. En baştan itibaren Photoshop ile çalışmaya başlıyorum, eğitimim gereği kalemlerden çok bilgisayarlarla kendimi daha rahat hissediyorum. Tabi bu beni, doğal olarak kes-yapıştır ve kolaja yönlendiriyor. Fikirlerle başlıyor, tarzımı ve teknik kapasitemi zorlayarak bu fikirler üzerinde çalışıyorum. İllüstrasyon fikirlerim genelde geceleri geliyor. Uyumaya giderken bir fikir aklıma geliyor ve zihnim gece boyunca bu fikir üzerinde çalışıyor. Oldukça absürd tabi ama çoğunlukla böyle oluyor. İlham ise gördüğüm her şeyden gelebiliyor; bir dergideki bir resim, sokakta karşıdan karşıya geçen birisi, vs. esin kaynağım olabiliyor. Belki direkt olarak değil ama bir şeyleri başlatıyor ve sonra bir fikirden diğerine atlayarak zihnimdeki resmi oldukça internet bir şekilde oluşturuyorum. Sonra da bilgisayarda bunu gerçeğe dönüştürüyorum. Aklımda kısa bir hikaye gibi oluşanlar illüstrasyona dönüşüyor. Dediğim gibi, vaktimi en çok Photoshop'la geçiriyorum. Fakat aslında çalışmalarımın esas kaynağı internette bulduğum imajlar, bu imajların ardındaki anlamlar ve onları kendi çalışmalarım için yontup kullanmak. Bilgisayarlarla yıllardır süregelen çalışmalarım sonucunda elle tutulur bir şeyler yapmam gerekiyordu ve kendime bu eskilerden kalma tekniği buldum: Siyanotip. Fikirlerimle mükemmel bir şekilde eşleşti. Ayrıca, serigrafi baskı ya da stensil gibi başka teknikler de kullanıyorum ama bu teknikleri iyi uygulayabilmek için çok zamana ve büyük bir alana ihtiyaç var. Bu yüzden, istediğim sıklıkta yapamıyorum. Görsel estetiğin ardında -yeni ya da devrim yaratan olmasa da- bir mesaj bulmak için aranan çok kişinin olmadığını düşünüyorum; beni mutlu ettin :) İşlerimin çoğunluğunda, önce kendime göre başlangıç anlamın internet olması için kelimelerle oynamaya başlıyorum. Oradan, işlerimin görsel bölümüne geçiyorum. Özellikle koleksiyonlarım için. Başlangıçta, işin anlamı ile çalışmaya başlıyorum, tamamen açık olmuyor, sonra çalışmam süresince anlam üzerine yoğunlaşıp daha iyi, daha güçlü hale getiriyorum ve sonuçta o anlamı -benim için- en iyi temsil eden koleksiyona ulaşıyorum. Anlamsız, gelişigüzel illüstrasyonlar yapmaya çalıştım fakat bir an önce bitirmek zorunda kaldım çünkü amaçsız olduğumda bir işi bitiremiyorum. Her illüstrasyonda izleyiciyi önce güldürmek, sonra gördükleri üzerine düşündürmek istiyorum. İnsan bedeni üzerinde hayvan kafalarıyla çalışmaya, karakterleri yaşamlarından koparıp resmin ilk anlamını değiştirip alaycı bir hale getirerek başladım. Bunu yaparak, 20. yüzyılı yeniden keşfetmek ve hayatın ne kadar anlamsız ve absürd olabileceğini göstermek istedim. Genellikle karakterleri bir başka bağlamda, daha siyasi, daha kayda değer olarak oturtuyorum. Tarihi olayları ve insanların bu olayları daha başka nasıl yaşamış olabileceği arasında paralellikler kurmaya çalışıyorum. Hayvan kafalarını kullanıyorum çünkü hayvanların, resmin algısını değiştirecek pek çok yüz ifadeleri var. Rus bir astronotun eski bir fotoğrafı eğlenceli değil ama Rus'u bir aslanla değiştir, daha heyecan verici bir şey, sana başka bir hikaye anlatan bir şey elde edersin. Değişiyor. Dergiler, bloglar, sokak çok iyi birer ilham kaynakları. CD illüstrasyonu çalışıyorsam, mutlaka müzikten esinlenmeliyim. Evet, pek çok sanatçıyı beğeniyorum. Görsel olarak; Peter Saville, El Lissitzky, Julien Pacaud aynı şekil ve zamanda çalışmasalar da inanılmaz işleri var. Arkadaşım Herbot'nun saçma işlerini her zaman çok sevmişimdir. Müzikte ise hala eskilerden keyif alıyorum; Beatles, Kraftwerk ya da Pink FLoyd, tabi arkadaşlarımdan oluşan Apple Jelly'i de her zaman için favorim. Soğuk Savaş'ın bu dönemi üzerinde çok çalıştığım için fikir oluştu. O dönemi çok etkileyici buluyorum ve deneyler, ABD ve SSCB arasındaki ilişkiler hakkında okumak, o dönemi işlerimde yansıtmaya araç oldu. Bu konular hakkında çok düşündüm; Soğuk Savaş'ın liderleri galip gelmek için ne kadar ileriye gidebilirler... Ve bu fikri buldum; bilim insanları yeni bir insanlık yaratmak için uğraştılar. Tabi her zamanki gibi absürd bir durum yaratmak istediğim için şöyle dönüştü; görünen o ki düzgün bir şeyler yapmaya çalışan aptal bilim insanlarıydılar. Ruslarla henüz bir sorunum yok çünkü öncelikle bu koleksiyonu etrafa pek dağıtmadım. İkinci olarak da, koleksiyon milletlerle değil de bir dönem ile ilgili, aynı dönemin bir ABD versiyonu da var. Henüz bitirmedim, yakında belki. Daha önce konuştuğumuz Reprogram projeme dayanan küçük bir kitap üzerinde çalışıyorum. Kısa hikayeler ve grafik tasarımlar içeriyor. PaperGirl #5 son baskısına katılıyoru ve her gün bloğuma yeni bir tasarım ekliyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/roportaj-ticker-tape-radyoda-iyi-haber-korkusu/", "text": "Sonuçta, böyle bir ürünü satın almak tamamen bireyin kendisine bağlıdır. Ben, gerçekten böyle bir rahatsızlığı olan birine, böylesi bir korkunun üstesinden gelmeyi ya bir toplu terapiye gitmeyi ya da bir terapistin desteğini de alarak kendini iyi haber duymaya alıştırmasını önerirdim. Kişi, radyonun bandını çekerek, ölçülmüş, küçük miktarlarda iyi haber duymak suretiyle kendini alıştırabilir. Aslında bu çalışma, etkileşimin simülasyonu olan, çalışan bir prototipi. Söz konusu proje, iki haftada kotarılmıştır ve tüm detaylar çözüme henüz ulaşmadı. Ticker tape, RSS beslemelerini kullanarak, tüm dünyadan hafif haberleri tarıyor ve Ticker Tape internet sitesi aracılığıyla içeriği kontrol eden dinleyiciye ulaştırıyor. İpi çekmek, dinleyiciye, yayını hangi sürede dinlemek istediğine karar vermesini sağlıyor. Haberlerin orjinallerine radyonun tepesindeki tuş ile ulaşılabilir. Asıl amaç, bu hastalığa çare bulmak olarak ortaya çıkmış olsa da, etkileşime teknolojiyle birlikte daha yetkin çözümler bulunması için de kullanılabilecek bir çalışma olarak görüyorum. Bu demek değildir ki birinin ciddi ve gerçek olan korkularını hafife alma çabasıdır. Sedece kişinin kafa yapısını bir tasarımcı olarak değiştirip, pazarlama etkisiyle gerçekleşen tasarım anlayışından uzaklaştırıp, tamamen farklı bir bakış açısıyla çözümler hakkında düşünmesini sağlamak ve yeni etkileşimlerle tasarımı birleştirmektir. Tasarımının tarafsız ve çekici bir formatta olması düşünüldü, ki bu sizin neredeyse tamamen nesneye müdahil olup nasıl çalıştığını keşfetmenizi gerektirecektir. Yine de bu tasarımın, tam bir ev aleti olduğuna dair işaretler, ipuçları da bulunmaktadır. Radyonun seramikten yapılmasını istedim. Prototip plastikten yapılmıştı, bu kadar parlak olmasının nedeni bu olabilir. Nesne boyunca ilerleyen çizgi hoparlör için. Genel formda ise eski, Dr Fritz Eichler tarafından 1955 yılında yapılmış olan, Braun SK25 radyodan esinlenildi. Radyo, kötü haberlerle iyi haberleri ayıklayabilmek için RSS teknolojisini kullanıyor. Bu bir nevi sansür sayılmaz mı? Yani eğer yeryüzünde kötü birşeyler oluyorsa, insanların bunları duymaya hakları var. İçerik, tickertape websitesi aracılığıyla kontrol edilmektedir, yani RSS beslemelerindeki içeriği değiştirmenizi engelleyen hiçbir şey bulunmuyor. Şu sıralar nanoteknoloji ve yemek üzerine araştırma yapıyorum ve interaktif bir pencere görünümü üzerinde çalışıyorum. Ayrıca diğer tüm işlerin yanında Fransız bir üretici için bir lamba geliştiriyorum. Ruh halime göre değişmekle birlikte, elektronikten klasiğe, çok geniş bir konseptte müzik dinliyorum. Şu sıralar Sonar Kollectiv'den Wake Me dinliyorum. Ayrıca Damon Albarn'ın The Good The Dangerous and the Queen projesinin feci bir fanıyım. Ayrıca, bu sıralar yaptığım araştırmayla ilgili kitaplar okuyorum. David S. Goodsell'den nanoteknoloji ve biyoteknoloji dersleri, Raj Persaud'nun yazdığı The Fringe of the Sofa da okumalarım arasında. Bunların dışında bugğnlerde Michel Houellebecq'den The opportunity of an island'a başlamak üzereyim. Dergi olarak ise, stüdyoda etrafta ne varsa onu okuyorum. En son Japonya'dan Axis isimli dergiye bakmıştım. Will Carey, RCA-Royal School of Artwork İletişim Etkileşimleri bölümünde birinci yılını okumaktadır. 2002-2004 yılları arasında Londra ve Milano'da çeşitli tasarım danışmanlık şirketlerinde çalışmış, aydınlatma, mobilya ve nakliye alanındaki müşterilere hizmet tasarım dili, marka stratejisi konularında yardımcı olmuştur. Aynı zamanda kişisel çalışmalarına da yoğunlaşan tasarımcının çalışmaları uluslararası sergilerde yer almış ve aralarında tasarım geleceği konulu da olan çeşitli ödüller almıştır. Milano'dan döndükten sonra Matsushita, Panasonic Osaka'da araştırmacı olarak çalışmış olan Carey, üç adet ABD patenli tasarım geliştirdiği ve gelecekteki iletişim ürünlerinin belirlenmesinde katkıda bulunduğu Motorola European Design Centre / Motorola Avrupa Tasarım Merkezi'nde çalışmaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/roportaj-type-o-negative/", "text": "Kısa bir süre önce heavy metal piyasasının nev-i şahsına münhasır grubu Type O Negative'in beyni Peter Steele kalp yetmezliği yüzünden hayata gözlerini yumdu, ruhu huzur bulsun. İlk albümleri Slow, Deep and Hard 1991 yılında yayınlanan ve Bloody Kisses, October Rust gibi birbirinden leziz kayıtlara imza atan grubun davulcusu Johnny Kelly ile Öğünç İnan, Peter Steele'in ölümünden bir hafta önce bir söyleşi gerçekleştirdi. Johnny Kelly: İyi gidiyor. Kışın nihayet bitmesinden memnunum, bu sene New York'ta uzun sürdü. Fırtına öncesi sessizliğin tadını çıkarıyorum, gruplarla ilgili yakında heyecanlı gelişmeler olacak. Seventh Void, Kenny ve benim birkaç yıl önce başlattığımız bir şey. Amacımız, Type O Negative'in hiçbir şey yapmadığı dönemde kendimizi meşgul etmekti. Type O gibi bir sound'u olduğunu düşünmüyorum. Müziğinde Type O'nun sound'undan ödünç aldıkları olmuştur. Biz daha çok, klasik rock sound'u olan bir şeyler yapmayı istedik. Hala ağır bir Black Sabbath etkisi var aslında. Şarkıları yazma sürecimiz Kenny ile benim Type O ile aşina olduğumuza benzer. Kenny parçanın ana fikriyle gelir ve grubun kalanı en iyi şekilde yapabilmek için beraberce çalışır. Tüm sözleri Kenny yazıyor. Type O'yu destekleyen Halloween turu bombaydı! Gecede iki set çalmak harikaydı. Seventh Void'un Type O seyircisi önünde çalarken çok iyi bir tepki aldığını düşünüyorum. Küçük bir markanın hem avantajı hem de dezavantajı var. Her şeyi kendimizin yaptığı ev işi yaklaşım olması çok güzeldi. Vinnie albüm çıkışının olabildiğince başarılı olması için gerçekten çok çabaladı. Basınla çok haşır neşir olduk ve cd pek çok mağazada satışa sunuldu. Vinnie ile, albümün prodüksiyonundan tanıtımında kullanılan sanatsal işlere kadar her alanda beraber çalıştık. Albüm çıkartmanın her aşamasıyla ilgili iyi bir öğrenme süreci oldu. Daha büyük bir markayla, albüm çıkışını gerçekleştirebilmek için fikirlerini sunan daha fazla kişi olurdu belki ama ben olduğundan farklı bir şekilde olmasını da tercih etmezdim. Müzikal açıdan hepsinin birbirinden farklı olduğunu düşünüyorum. Hangi grupla çalışırsam ilerleme hızımda iyi bir değişiklik oluyor. Güçlü düzenlemeler ve enstrümanlar açısından Type O Negative çok yoğun. Danzig ve Seventh Void daha çok rock tabanlı ve kesinlikle daha yalın ki bu, bu gruplar hakkında çok hayranlık duyduğum bir şey. Üç grupla da şarkı için yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Önceliğim, iyi bir şarkı elde etmek, kafayı uçuran davul soloları değil. Grupların hepsinde herkes de bunu yapmaya çalışıyor. Bir atmosfer yaratmak, bir parçayı davul solo için vitrin yapmaktan daha önemli benim için. Hala yeni markanın detayları gibi yeni albümün de ilerlemesi için lojistik planlamalarla uğraşıyoruz. Son zamanlarda Peter ne işler yapıyor duymadım. Onu göreli epey bir zaman oldu. Bazı fikirleri üzerine çalıştığını söylüyor ve yakında fikirlerimizi tekrar bir araya getirmeye başlayacağız. Uyuşturucuların yaratıcılık üzerine etkilerini ilk elden gördüm. Öyle bir ortamın taraftarı olduğumu söyleyemem. Ben her zaman munis bir içici oldum ve hiçbir zaman uyuşturucu kullanmadım, gerçi sigarayı bırakmakta zorluk çekiyorum. Olanları ve durumları her zaman uzun uzun değerlendiririm. Herhangi birisiyle sorunum olabilir ama her zaman sahip olduklarımın değerini bilmeye çalışırım ve içki içerek, uyuşturucu kullanarak sorunlardan kaçmakla ilgilenmiyorum. Her yerel bir kulüpte çalan mahallenin çocuğu gibi başladım. Birkaç ilişkiyi, düzgün bir eğitimi ve rock'n'roll müzikte istikrarlı bir kariyeri feda ettim. Black Sabbath, Led Zeppelin gibi grupların büyük hayranıydım ve sonra Judas Priest, Mötley Crüe ve Metallica gibi grupların. Ailem Rolling Stones ve The Beatles ile büyüttü beni. O türlerde filmler seviyorum ama tutkunu değilim, Kenny daha düşkündür. The Exorcist en favori filmlerimdendir. Daha bu sabah The Day of the Dead'i izliyordum. Aslında komedileri daha çok seviyorum. Airplane serisini bana ne zaman istersen seyrettirebilirsin. Godzilla'nın her zaman hayranı oldum. Çocukken Monster Movie Week bizim evde hep bir eğlence unsuruydu. Aslında tam Kenny'lik bu soru, ben cevap vermeye yetkin hissetmiyorum ama her zaman için Charles Bukowski'den alıntılar beni heyecanlandırır. Sahne öncesi hep sakin olmaya çalışırım. Konser alanının dolmasını seyretmeyi severim. Biraz içip diğer gruplardan birkaç parça dinlerim. Sahneye çıkmadan önce AC/DC dinlemek başlangıç için her zaman iyidir. Bir konser sonrasında ise performanstan aldığım enerjiyi azaltmak hep zordur ve bir sonraki konsere kadar parti havasının devam etmesini isterim. Neyse ki, bir süre sonra vücudum iflas ediyor ve bir sonraki gecede ihtiyacım olacak enerji için dinlenebiliyorum. Cozy Powell: Büyüleyici! Etkilendiğim birkaç isimden biri. En çok Rainbow ile yaptıklarına bayılıyorum. Vinnie Appice: Büyük davulcu. Aslında hakkını vermiyorum ama benim çalışıma etkisi büyüktür. New York, Brooklyn'den olması da cabası! Bill Ward: Bildiğim kadarıyla gelmiş geçmiş en iyi davulcu! Led Zeppelin'den o ve John Bonham'ın beni en çok etkileyenlerden olduklarını söyleyebilirim. Kimse Bill Ward gibi salınamaz. Bir dönem Black Sabbath ile çok alakalıydım. Şarkılarda yaptıklarını o kadar çok inceledim ki... Tek kelimeyle inanılmaz. Lars Ulrich: Daha gençken üzerimde etkisi çok olmuştur. Double kick çalmamda rolü büyüktür. Metallica öyle bir çıkış yapmıştı ki, sahneye çıktıklarında, onlar gibi bir şey daha önce hiç olmamıştı... Hala Fight Fire With Fire'ı duyup çılgına döndüğümüzü hatırlarım. Mcbrain : Ergenlik yıllarında Maiden'a hayrandım. Piece of Mind'ı çalışına gerçekten hayranım. Bence kendi çapında çok iyi bir davulcudur ama ben kesinlikle daha çok Clive Burr hayranıyımdır. Led Zeppelin olurdu. Müzikal açıdan çok çeşitli işler yapabiliyorlardı ve hepsi inanılmazdı. Gelmiş geçmiş en ağır grup gibi durabiliyordu, gerçekten güzel şarkılar yazabiliyorlardı. Mutheşemdiler."}
{"url": "https://futuristika.org/roy-jacobsen-rigelin-gozleri/", "text": "Norveç'ten Roy Jacobsen 2. Dünya Savaşı'nın Norveç toplumu üstüne etkilerini edebiyata aktarıyor. Rigel'in Gözleri Norveçli yazar Roy Jacobsen'in Görünmeyenlerle (YKY, 2016) başlayıp Beyaz Deniz (YKY, 2019) ile devam eden üçlemesinin son kitabı. Yapı Kredi Yayınları'ndan Deniz Canefe çevirisiyle yayımlandı. annelerinden ayrılmış. Tezek kesilecek, eski ev boyanacak ki yenisinin yanında utanmasına gerek kalmasın. Ağılın arkasındaki tepede duran Ingrid Barroy koyda bir kırlangıç bulutunun altında yaklaşan tekneye, önceki sahibi iflas ettiğinde devraldıkları balina gemisi Salthammer'e bakıyor. Barroy'lüler balina avcısı olmuşlar. duyabiliyor ve bir şalla sırtına bağladığı Kaja uyuyor. Kaja uyanıyor. Ingrid onu yere indiriyor, yorulana kadar otların arasında emeklemeye bırakıyor, kapkara gözlerini görünce irkiliyor, kucağına alıp yokuştan bahçeye iniyor. Bahçede böğürtlenler olmaya başlamış. Yeni satın alınmış boya fıçısı ve fırçaların yanında duran kuyu kapağının üzerine oturuyor. Adada her şey düzeltilecek, gelecek hiç bu kadar aydınlık olmamıştı, adada hiç bu kadar çok insan yaşamamıştı ve ada artık Ingrid'nin adası değil. Mutfağa giren Ingrid, Kaja'yı Barbro'nun kucağına bırakıyor, kayıkhaneye iniyor, kürek çekerek Salthammer'e gidiyor, Lars'ın aşağı bakmasını bekliyor. Lars ona kahve getirdi mi diye soruyor. Ingrid teknede kahveniz vardır herhalde, diyor. Lars gülüyor, zıpkıncı bulduklarını, hava iyi olursa haftaya Tr na'dan onu alacaklarını söylüyor. Ingrid kürekleri bırakıyor, bebeği de alıp bu akşam kayıkla Malvika'daki Adolf'a gideceğini söylüyor. Lars Adolf'la ne işi olduğunu soruyor. Ingrid omuz silkiyor, Lars sorun olmadığını söylüyor, yeterince kayıkları var. Adadaki kayıkların sayısı düşünülürse bu biraz abartı olacağından Ingrid bir süre adaya dönmeyeceğini söylüyor. Sonra oğlanlar beliriyor güvertenin kenarında. Hans, Martin ve arkalarından kış boyunca biraz fazla boy atmış Fredrik. Ingrid'yi görünce gelmişler ama çabucak onunla ilgilenmez oluyorlar, Lars'a topla atış yapmak için yalvarıyorlar, eski balık kasalarıyla alıştırma yapmak istiyorlar. Lars gülüyor, Ingrid'yi görebilsin diye üç yaşındaki Oskar'ı kucağına alıyor. Ingrid Oskar'a el sallıyor. Ardından yağdan kararmış parmaklarında ağlarla Felix de çıkıyor ortaya, böylece Barroy'ün büyüklü küçüklü bütün erkekleri adanın ekonomik geleceğinin güvertesinde toplanıyor, Ingrid Barroy kürek çekmeye başladığı sırada farkında olmadan bir veda komitesi oluşturuyorlar. Ingrid bunun beklediğinden çok daha kolay geçmesinden dolayı rahatlamış. Eve gidip Suzanne ve Barbro'ya da sıradan, önemsiz bir şeyi haber verir gibi bir yolculuğa çıkacağını söylüyor. Ama burada, kadınların dünyasında olay yine de biraz büyüyor. Barbro nereye gitmeyi düşündüğünü, niye gideceğini, ne kadar süreceğini soruyor. Suzanne neler olacağını sezdiğinden biraz öfkeyle Ingrid'nin özlediği, arayacağı birine sahip olduğu için şanslı olduğunu söylüyor, sonra aceleyle çamaşır asmaya çıkıyor. Ingrid ne zaman adadan ayrılmayı denese yanında taşıdığı küçük bavulu dolduruyor. Aşağı inip Kaja'yı kayığın arkasındaki kürklerin arasına koymak için deri torbaya yerleştirdiğinde, ön tarafa koyacağı bavulunu indirdiğinde geride yalnızca durumun ciddiyetini sezmeye başladığından biraz değişmiş Barbro kalmış. Barbro ayağa kalkıyor, kollarını kavuşturup vedalaşıyor. Kışın kazandıkları parayla alınmış gökyüzü mavisi, iri beyaz çiçekli elbisesi var üzerinde. Barbro huzursuzca kıpırdanıyor, Ingrid olmadan ev boyanır mı hiç, diyor. Ingrid gülüyor, o zaman geri dönmesini bekleyebileceklerini söylüyor. Birkaç gün diye yineleyen Barbro öylesine alınmış bir yüzle kafasını çeviriyor ki Ingrid Kuzey Burnu'nu döndüğü sırada artık ona el sallamak için geç kalıyor. Bu sırada kuzeyde alçalan beyaz güneşin altında deniz gri bir beton zemin gibi uzanıyor. Kaja bütün yol boyunca uyudu. Ingrid sabahın alacakaranlığında Hovedoya'ya ulaşıp Malvika'da demir attığında o da gidip aynı postların üzerine yattı. Kulaklarında martı çığlıkları, denizin sesi ve pufla kazlarının barışçı gurultuları, gözlerinde uykusuzluğun tuzu vardı. Uyuyup uyandığında üşümüş, uyuşmuştu. Sonunda huş odunlarının kokusunu aldı, beyaz boyalı çiftlik evinde bir pencerenin açıldığını, sabaha çıkarılan iki yorganın asıldığını gördü. Müştemilatın kapısı açıldı, pantolon askıları bacaklarında sallanan Daniel elinde bir testere, omzunda bir çekme halatıyla dışarı çıktı, tembel adımlarla ormana yürüdü. Sonra dışarı iki genç kız çıktı. Ingrid bunlardan birinin Daniel'in kız kardeşi Liljan, ötekinin de sevgilisi olduğunu tahmin etti... Ama aynı anda yapacağı şeyin ciddiyeti gözünde öylesine büyüdü ki işini tamamlamadan kürek çekip eve dönmek, kalkıştığı işi bir felaketle sonlanmadan yarıda bırakmak en iyisi gibi göründü. Oysa evden çıkanlar Ingrid'yi görmüşlerdi bile. Daniel bir atı çekerek ormandan çıktı, kütükleri bıraktı, yavaş adımlarla rıhtıma yürüdü, Ingrid artık bağırmasına gerek kalmayacak kadar yakınına gelene dek kımıldamadan durdu. Ingrid'nin attığı halatı yakalayıp dubalara çekti. Bebek de yanında dedi şaşkın bir gülümsemeyle. Şimdi kızlar da eve gelmişti. Ingrid uyanmış, gözlerini kırpıştıran Kaja'yı onlara gösterdi. Liljan'la tokalaştı, kendini tanıttı, birbirlerini tanımıyorlardı, aralarında bir deniz vardı ve Malvikalılar çiftçiydi tepede üç bacasıyla devasa, upuzun bir çiftlik evini iki yüksek çam ağacı, samanlık, ağıl, yaz ağılı, ot askıları, sağılmalık inekler ve bir sürü küçük buzağı, patates, havuç dikili topraklar, tavuklar, inekler ve koyunlar çevrelemişti. Ayrıca kıyı boyunca güneye uzanan topraklarda çeşitli ev ve kulübelerde altı ortakçı kalıyordu. Adolf gençliğinde korku saçan bir avcı ve balıkçıyken, iki erkek kardeşini deniz kazasında yitirdikten sonra, denize sırtını dönmüş, atadan kalma toprakları çiftliğe dönüştürmüştü. rine koydu. Oturup cebinden bir pipo çıkardı, konuğun gençlerle konuşmasını bitirip yanına gelmesini beklerken özenle piposunu doldurdu. Ingrid'nin buraya niye geldiğini söylemesini bekliyordu, işi olmayan hiç kimse kürek çekerek adalara gelmezdi, ayrıca bu genellikle de önemli bir iş olurdu. Barış yıllarında Adolf çökmüş, kamburlaşmıştı, yanakları da Ingrid'nin hatırladığından daha kırmızıydı. Ama onunla konuşan herkesi güvensizleştiren, konuşmayı yarıda kesmeyi planladığını düşündüren, huzursuz, kıpırtılı bakışları değişmemişti. Şimdi Ingrid onun karşısında durmuş, akıllıca bir şey söyleme konusunda ne kadar yetersiz olduğunu hissediyordu. Üstelik de kucağında şu bebek vardı ve sanki Adolf da zaten bunu bekliyormuşa benziyordu. Gençler ortadan kayboldu, Adolf Ingrid'ye karnı aç mı diye sordu. Biri ayakta, öteki oturduğu yerde duraksadı. Sonunda Adolf bakışlarını Ingrid'ye çevirip doğruca yüzüne dikti ve yaklaşık bir yıl önce sana geri verdiğim mektubu sormaya gelmiş olmalısın herhalde, dedi. Rigel'deki Rus tutsakla gönderdiği mektuptu bu. Ingrid evet, dedi, Adolf'un Alexander'ın evine dönmesine yardım edecek mektubu niye onun elinden aldığını sordu. Adolf çok kötü yazıldığını söyledi, üstelik Ingrid tam adını ve adresini, Barroy'ü de yazmıştı ve o sıralar savaş vardı. Ingrid başını salladı, Alexander'ı nereye gönderdiğini sordu. Adolf Ingrid'nin bunu sormak için çok fazla beklediğini söyledi. Adolf onun babasını, annesini tanıdığını, iyi insanlar olduklarını ama annesinin sinirlerinden bir derdi olduğunu tahmin ettiğini söyledi. Bunu da yalnızca başıyla onaylamaktan başka yapacak bir şey yoktu. Adolf Ingrid'nin sessizliğinden yorulmaya başlamışa benziyordu, Rus'u tavan arasında bir haftadan fazla sakladıklarını, yalnızca Mathea'nın bunu bildiğini, Rus'a yemek götürdüğünü, ellerindeki yaralarla ilgilendiğini, sonunda yaraların kapandığını ama parmaklarının bir daha asla eskisi gibi olmayacağını söyledi. Ingrid'nin bu konuda da söyleyebileceği bir şey olmadığından Adolf onun yüzüne bakıp güldü, en azından şimdi aç göründüğünü söyledi. İçeri girip Mathea'nın yanına gideceklerdi, onları camdan görüp kahveyi hazırlamış olmalıydı. Ingrid ona selam verir vermez başını çevirdi, Adolf'la aralarında bir şey geçti. Ingrid'den oturması istendi. Pencerenin yanına otur diyen Mathea, Kaja'yı incelemeye girişecekmiş gibi masanın başında durdu. İnceleme epey sürdü, boğum boğum parmaklarından biriyle minik çenesinin altını gıdıklayıp Kaja'yı güldürdü, Adolf'la birkaç kez bakıştıktan sonra-sanki Ingrid orada değilmiş gibi- evet, aynı ona benziyor dedi. Adolf masa örtüsüne bakıp içini çekti, dışarıda, güneşin altında çok dikkatli bakmadığını, artık gözlerine pek güvenmediğini, ama Mathea eminse bunun ona yettiğini, Ingrid'nin içinin rahat edebileceğini söyledi. Ingrid köyde ondan söz ediliyor mu, diye sordu. Boş konuşmalar işte diyen Adolf ağzına bir kesmeşeker attı. Evet ya, onlara da konuşacak konu lazım dedi Mathea, arkasından konuştukları bir tek Ingrid değildi. Ülke bir savaşı arkasında bırakmıştı ve savaş insanlara çok tuhaf şeyler yapıyor, onları eskisinden daha iyi insanlara dönüştürmüyordu. Adolf insanların bebekten haberleri olduğunu ama babasını bilmediklerini, Daniel'in bile Rus'tan haberinin olmadığını söyledi. Adolf bunun Rus'un kaptana ne anlattığına bağlı olduğunu söyledi. Ama şimdi Ingrid'nin ekmeğini yağlaması, kuzu sarma yemesi gerekiyordu. Mathea Kaja'nın yeniden farkına varmış gibi Bu bebek cin gibi dedi. Mathea Ingrid'ye emziriyor mu daha diye sordu. Ingrid erkeğinin tekneden nerede indiğini biliyor mu diye sordu Adolf'a."}
{"url": "https://futuristika.org/roy-jacobsen-yarayi-kasimak-iyidir/", "text": "Öyle olmalılar, egzotikler. Ama insanlar hakkında okumak için bir roman okuyorsunuz, insanlığın koşulları hakkında okumak için, balık türleri hakkında değil. Çok garip görünen bir şeyle tanıdık bir şey arasındaki zıtlık benim için ilginç konu. Tanıdık olan yönü, elbette, aynı zamanda bir insansınız, kendilerini karakterlerin yerine duygusal olarak koyabilen ve diğerine ve gerçekten insan olarak tanıdık gelen yönlerine tepki verebilen bir kişisiniz. Kültürel olarak, dil ve tarih nedeniyle İskandinavya'ya dair birçok benzerlik var. Viking dönemi ve ortaçağ boyunca sınırlar akışkandı, Orta Avrupa'daki gibi değil, insanlar buraya ve oraya taşınabilir, çalışabilir, savaşabilir veya ne yapmak istiyorlarsa yapabilirlerdi. Ancak Finlandiya, Norveç ve İzlanda her zaman sömürge olmuş, İsveç ve Danimarka ise merkezi güçler. Finler, Norveçliler ve İzlandalılar arasında özel bir kardeşliğimiz var bu nedenle. İsveçlilerle ve Danimarkalılarla alay etmeyi severiz. Bir koloni olunca hazineleriniz elinizden alınır. Örneğin balıklar. Norveç kıyılarında yakalanan balıklar, son kırk yılda keşfettiğimiz petrolün muhtemelen yüz katı değerindeydi, ancak bu değer Norveç'te kalmadı, 12. yüzyıldan 1860'a kadar ihraç edildiler. Bu yüzden serveti kendimize saklamamız oldukça yeni bir şey. Daha önce insanlar çok fazla değer yaratmış olsalar da fakir kaldılar. İsveç farklı bir konuydu, daha çok merkezi bir güç olan Orta Avrupa ve Danimarka'ya benziyordu. Hayatım boyunca o kadar çok şey oldu ki, ki bu sadece 60 yılda gerçekleşti, unutmaya başladığımız o kadar büyük değişiklikler oldu ki. Yeni zenginler örneğin, aniden zengin olduğunuzda, bu her zaman sandığınız gibi hoş bir durum değildir. Unutmaya başlarsın aslında, bir şey olduğuna inanmaya başlarsın. Bugün Norveç'te doğmak piyangoyu kazanmak gibi. Her şeyi hafife alıyorsun, bilmiyorsun ve büyükanne ve büyükbabanın işsiz güçsüz kaldığı gerçeğini düşünmüyorsun. Ama bu değişim kötü değil. Eğer şu an bizim kadar zenginsen, tekrar fakir olmak istiyormuş gibi davranmak aptallıktır. Bu sadece yoksulluğun ne olduğunu bilmediğini gösterir. Yoksulluk korkunçtur. Yoksulluk, eğitim alamadığın, kendini gerçekleştiremediğin, tüm hayallerinin öleceği, istediğin kişiyle evlenemeyeceğin anlamına gelir. Burada masaya yemek koymaktan bahsetmiyoruz, insanoğlunun hapsedilmesinden bahsediyoruz çünkü yoksulluk tam olarak budur. Ama bence ortadan kaybolmuş ü bir sürü değer var. Her şeyden önce, sizin gibi yaşamayan diğer insanlara saygı, sizin gibi yaşamayan, sizin kadar başarılı olmayan insanlara şefkat. Ve dayanışmanın hatırlamamız gereken bazı yönleri vardır. Ama aynı zamanda güvene dayanan çok eşitlikçi bir toplumumuz da var. Sistemin çalıştığına güveniyorsun. Ve hala öyle bir şekilde, yani güven kaybolmadı. Ve her şeyin bir bedeli var evet. Yaşananların ahlaki yargıcı olmayacağım. Ben sadece bir piyanistim. Sadece anlamaya, anlatmaya, üzerinde düşünmeye çalışıyorum. Herkes nostaljiktir. Ama muhtemelen yanlış bir histir de. Örneğin, annem korkunç bir çocukluk geçirdi ama her zaman bu konuda çok güzel konuştu. Geri dönmek istedi durdu. Ama bu saçmalıktı aslında. Güzellik kavramı aynı zamanda çocukluğunuzdan da yayılır, güzellik, rahatlık ve hayatta iyi olduğunu sandığınız bir şey ile temasa geçtiğinizde ve bu beyninizde alan ele geçirdiğinde ortaya çıkar. Bu senin ölçün, enstrümanın. Bu gizli nostaljidir, gerçek duruma değil, güzellik, iyilik ve rahatlık hissini öğrendiğiniz zamana geri dönersiniz. Antik Yunan'da nostaljinin adı, kaşınmaya iyi gelen bir yara anlamına gelir. Yara izini kaşımak iyidir."}
{"url": "https://futuristika.org/rusyanin-yuregi-optina-pustyn/", "text": "O ptina Pustyn Manastırı, 19. yüzyıl Rusya'sının ilgi çekici merkezlerinden biridir. Orlando Fıges'in Nataşa'nın Dansı isimli kitabında anlattığında göre Zhizdra Nehri'nin çayırları üzerinde 14. yüzyılda kurulan manastır, beyaz badanalı duvarları, küçük kubbeleriyle çevresindeki ağaçların arasında dünyadan soyutlanmış manevi bir iklime sahipti. 1812'deki Napolyon seferleriyle birlikte Rusya'nın Batılılaşma serüveninin sona ermiş, Rus aydını ise; Rus insanını anlamak için Slavcılığın da etkisiyle yüzünü Optina Pustyn Manastırına dönmüştü. Optina Pustyn Manastırı'nın Rus aydınlarının uğrak yeri olmasının hikayesi yine Slavcılık ile ilintilidir. Slavcılık düşüncesinin kurucularından biri olan İvan Kiryevevski'nin de manastırın keşişlerinden Peder Makari'nin kendisine verdiği felsefi yazılardan faydalanmış, İvan Kiryevevski ile manastır arasındaki bu bağ, manastırın popülaritesinin artmasına yol açmıştır. Dostoyevski, Herzen, Turgenyev gibi yazarların uğradığı yerlerden biri olmuştur. Manastır, Tolstoy ve Gogol'ün yaşamında ise ayrı bir öneme sahiptir. T olstoy defalarca ziyaret etmiştir manastırı. Bunlardan birini 1881'de gerçekleştirir. Tolstoy daha on altı yaşında dua etmeyi, kiliseye gitmeyi bırakmış biridir. Sonraki yıllarda inançsızlığı giderek pekişmiş, Hristiyanlığa savaş açmıştır. Kilise tarafından aforoz edilip hakkında propagandalar yapılmıştır. Rus köylüsüne yakınlaşmaya, onları anlamaya çalışmış biri olan Tolstoy, 10 Haziran günü köylü kıyafetiyle yola çıkar. Ayaklarında laptisler, omzunda heybe ile yola koyulur. Dördüncü günün akşamında manastıra varır. Yürümekten yorgun düşmüştür. Yemek saatidir. Manastır keşişleri, Tolstoy ve beraberindekileri dilenci sandıkları için yolcuların yemekhanesinde yemelerine izin vermezler. Yoksul insanlar için yemek verilen yemekhaneye gönderilirler. Tolstoy, kir içinde kalmış insanların arasında ter kokuları içindeki insanlarla yiyip içer. Mutludur. Yemekten sonra kalabalığın peşine takılıp yatakhaneye gelince Tolstoy irkilir. İçerideki ortam dayanılır gibi değildir. Bir yolunu bulup geceyi geçirmek için başka bir oda ayarlar. Ertesi gün, Tolstoy'un gerçek kimliği ortaya çıkınca manastır cemaati şaşkınlık yaşar. Onu birinci sınıf bir odaya yerleştirmek isterler; fakat Tolstoy bunu kabul etmez. Rus köylüsü ile bir arada kalmak istediğini söyler. Tolstoy'un son yolcuğu, edebiyat tarihin en ilginç olaylarından biridir kuşkusuz. 28 Ekim 1910'da gece saat üçte uyanır Tolstoy. Çalışma masasına oturup karısı Sonya'ya bir veda mektubu yazdıktan sonra Dr. Makovitski'yi uyandırır. Gitmeye karar verdim. Benimle gelin. Yanımıza fazla bir şey almayacağız. Sadece ihtiyacımız olanı götüreceğiz. der. Yolculuk hazırlıklarını tamamladıktan sonra Dr. Makovitski ile bir arabaya binerler. Tolstoy, Nereye gidebiliriz, gidebilecek en uzak yer neresi? diye sorar. Dr. Makovitski birkaç yer önerir. Kendisini uğurlayan kızı Saşa'ya Şamardino Manastırı'na kız kardeşi Marya'yı görmeye gideceğini söylemiştir; ama oraya gideceğinden emin olamaz. Hava çok soğuktur. Uzun ve yorucu bir yolculuk olacaktır onun için. Arabayla Sçekino İstasyonu'a ulaşırlar. Bir buçuk saat boyunca trenin gelmesini beklerken karısı Sonya'nın gelip kendisini bulmasından korkar. Neyse ki tren Sonya'dan önce gelir. Bilet alıp Makovitski ile ikinci bir sınıfta yolculuk yaparlar. Yolda tren değiştirirler ve üçüncü sınıfta, yolculuklarına devam ederler. Optina Pustyn Manastırı'na yakın Kozelsk'ye vardıklarında kızı Sonya'ya bir telgraf çeker, bulunduğu yeri söyleyip ondan Montaigne'in Denemeler kitabı, Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'ini ve bir de Maupassant'ın Bir Hayat kitaplarını kendisine göndermesini ister. Dr. Makovitski ile arabaya binip Optina Pustyn Manastırı'na giderler. Onları, manastırın keşişlerinden biri karşılar. Sıcak bir odaya yerleşirler manastırda. Tolstoy hiçbir şey yemez. Ballı çay içip günlüğünü yazar bir süre. İşi bitince yatmaya hazırlanır. Çizmelerini çıkarırken Çok sade yaşayıp az para harcamak istiyorum. diye mırıldanır Makovitski'ye. Sonya, onun evde olmadığını anladığında panik içinde Saşa'ya Tolstoy'un nerede olduğunu sorar. Saşa, umursamaz bir tavırla Bilmiyorum, gitti işte... dedikten sonra babasının yazdığı mektubu uzatır annesine. Sonya, mektubun ilk satırlarını okurken Tanrım, bana ne yapıyor bu adam! diye söylenir. Dışarı çıkıp parka doğru koşmaya başlar. Saşa ve hizmetçisi Bulgakov peşinden koşar. Gölün kıyısına geldiğinde tökezleyip suya düşer. Sürünerek kıyıya doğru çıkar; fakat birden kendini suya bırakır. Bulgakov, onu sudan çekip çıkarır. Saşa'nın da yardımıyla eve götürürler. Üzerini değiştirirler. Sonya tir tir titremektedir. Kızına, yalvarırcasına Tolstoy'a bir telgraf çekip Kendisinin boğulduğunu söyle, diye rica eder. Sonya, birkaç dakika sonra annesinin tekrar göle doğru koştuğunu görür; ama bu sefer Bulgakov onu yakalar. O gün akşama kadar ağlayıp sayıklar Sonya. Etine toplu iğneler batırır, histeri krizleri içinde kendisini pencereden aşağıya atacağını söyler. Tolstoy, olanları öğrendiğinde çok şaşırmaz. Karısını tanıyordur. Sonya'nın kendisini bulmasından endişe edip kız kardeşi Marya'yı görmek için Şamardino Manastırı'na gider. Orada iki gece geçirir. Yolda bir ara gazetelere bakar. Kendisiyle ilgili haberler gazetelerin baş sayfasından verildiğini görünce üzülür. Tolstoy'un nereye gideceği konusunda bir planı yoktur. Kafkasya'da bir dağ evine yerleşmek bile aklından geçer. Yola çıktıktan birkaç gün sonra Tolstoy hastalanır. Bindikleri Tren Astapova'da durduğunda Tolstoy, istasyonda kadınlara ait bölümde kendisi için hazırlanan yatağa uzanır. Bir lamba, bir mum, not defterim. Her şey evdeki gibi olsun, der. Durumu kötüleşiyordur. İstasyon gazeteci akınına uğraşmıştır. Sonya dışında herkes oradadır neredeyse. Kendisi gelmemiştir; ama yastığını göndermiştir ona. Tolstoy, yastığı görür görmez tanır. Gözyaşları içinde yanındakine Sonya'yı sorsa da tatmin edici bir cevap alamaz. Üç kasım günü ateşler içinde sayıklama başlar. Peki ya köylüler, köylüler nasıl ölür? 4 Kasım günü parmaklarıyla, çarşafın üzerine bir şeyler yazar gibi yapıyordur. Ertesi gün Uyuyamıyorum. Sürekli kuruyor, yazıyorum her şey uyumlu bir biçimde birbirine bağlanıyor, diye sayıklıyordur. Tolstoy 7 Kasım günü sabah altıda ölür. Son nefesini verirken Sonya yanındadır. Onunla vedalaşmasına izin verilmediği için insanlara kızgındır. İ nançlı biridir Gogol. Çevresindeki herkes gibi o da Slavcıdır. Onu Optina Pustyn Manastırı'ndan Peder Makary ile tanıştıran da yine Slavcılardır. Onunla sık sık görüşür, yazılarıyla ilgili düşüncelerini merak eder. Makary'nin eleştirileri çoğu kez acımasızdır. Gogol'ün kendi inancını sorgulamasına neden olur. Sık sık onunla mektuplaşır, yazmakta olduğu Ölü Canlar, romanından kimi bölümler gönderir ona. Peder, Gogol'ün yazdıklarını okuyunca eserin Ortodoksluktan çok Katolik görünümlü bir eser olduğunu söyleyip eseri yok etmesini söyler ona. Böyle şeylerle vakit harcamamasını, Puşkin'in bir kafir olduğunu söyleyip ondan vazgeçmesini ister. Gogol titreyerek Yeter! Artık sizi dinlemek istemiyorum! diye çıkışır. Peder, Rjev'e geri dönerken Gogol tren istasyonuna kadar geçirir onu. Pişmanlık içindedir. Ertesi gün yazdığı özür mektubunu Tüm kalbimle sizin olan Nikolay diye bitirir. Bir gazeteci; Sizi Gogol'ü yazmaktan vazgeçirmekle suçluyorlar der. Peder, Hayır, ona daha ahlaklı şeyler yazmasını önerdim, diyerek kendini savunur. Böylece Gogol yazmayı bırakır, kendini din kitaplarına verir. Oruç tutmaya daha az yemeye başlar. Birkaç kaşık yulaf ya da lahana çorbası, bir lokma okunmuş ekmek, bir bardak su ile yetinir. Açıklıktan zayıf düşer; ama yine de oburluktan kaçınır. Geceleri şeytani rüyalar görmemek için çok az uyur. Annesine, ona dua etmesi için yalvarır. Gogol, 7 Ocak Perşembe günü erkenden kiliseye gider, günah çıkarır, ayine katılarak şaraplı ekmek yedikten sonra diz çöküp ağlar. Eve döndüğünde Kont Tolstoy bir doktora görünmesi ister. Doktor, Inozemtsev, Gogol'e bağırsak nezlesi teşhisi koyar. Karnını alkol ile ovalamasını, taflan yapraklarını kaynatıp içmesini söyler. Gogol'e koyulan yanlış teşhis durumunu daha da kötüleştirir. Gogol, 11 Şubat gecesi bir zamanlar üzerinde büyük bir titizlikle çalıştığı Ölü Canlar isimli eserinin 2. ve 3. cildini sobaya atarak yakar. Uşak, onu durdurmaya çalışır; fakat Sen buna karışma, senin işin değil. Sen dua etmeye bak! der. Uşak, durumun farkındadır ve kağıtları geri alması için ağlayarak ona yalvarır; ama Gogol'ü kararından geri döndürmeyi başaramaz. Kont Tolstoy içeri girdiğinde ise ona külleri göstererek Birkaç şeyi yakmak isterken tümünü yok ettim. Şu şeytanın işine bakın! Nelere sürükledi beni, şimdi artık her şey mahvoldu! der Gogol."}
{"url": "https://futuristika.org/ruya-ve-mutluluk/", "text": "Güneş doğmak üzereydi ben uyuduğumda. Bu saate kadar ne yaptığımı hatırlamıyorum. Şarabın da etkisi var tabi. Gecenin tek izi hala kulaklarımda çınlayan Latin ezgiler. Açıkçası rüya göreceğimi de tahmin etmiyordum ya da bu rüyada seninle başrolü paylaşacağımı. Bunun da bir rüya olup olmadığı hakkında da şüphelerim yok değil; nefesini hissedebiliyorum. Belki de sırtım açık kalmıştır. İlerleyen dakikalarda bu rüyanın kabusa dönüşmesinden korkuyorum. Uyku dengemi düzeltmem gerektiğini söyledi doktor. Bu şekilde giderse kilo alamaz, derslerimde başarılı olamazmışım. Üzülür taklidi yaptım ona. Bir kutu plasebo tutuşturdu elime, uyuyamadığım gecelerde içmemi söyledi. Doğa üstü güçlerimden bahsettim doktora; karşımda kimi görmek istiyorsam anında görebildiğimden, inanmadı. Şaka yapmıyorum, ciddiyim. İstisnai durumlar da yok değil tabi. Bir tek onu ve büyük büyük dedemi göremiyorum. -Sırf birisi İyi geceler demediği için, iyi geçmeyen geceler vardır. ] -Ümit mi? Ümit en son kötülüktür. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır. ] Saniyeler ilerledikçe kan akışım hızlanıyor, ruhum çalkalanıyor. Kalbim kaburgalarımın arasında sıkışmış durumda ama canhıraş bir şekilde atmaya devam ediyor. Ağustos sıcağı da bastırdı iyice, göğsümden akan teri hissedebiliyorum. Sanırım rüyada bile yalnızım ve sesim titriyor. Seninle konuşurken onun bir yerlerde bizi dinlediğini hissediyorum. Onu göremiyor olmak üzüyor beni ve acımı dayanılmaz bir raddeye getiriyor. -Bir şeyin yokluğu size acı veriyorsa, varlığı sizi öldürebilir. ] -Kim ne derse desin, mutlu insanın en mutlu anı, uykuya daldığı andır ve mutsuz bir insanın en mutsuz anı, uykudan uyandığı andır. İnsan hayatı, bir tür hata olmalı. ] -Günaydın! ]"}
{"url": "https://futuristika.org/ruya-ve-tango/", "text": "-Saat kaç? -Bilmiyorum. ! -O zaman dans edelim. Yorulmak istemiyorum, yavaşça. Parmak izlerimi hisset. -Bunları sen mi yazdın? Bırak onları. Dans edelim hadi. -Bu rüyanın baş kahramanı benim. Benim kurallarıma göre olacak her şey. -Kural mı? Rüyalarda kural olmaz. Zaman bile olmaz! Sessizce gözlerime baktı. Eşyalar, zemin, yer, gök değişiyordu. Ve birden yatağıma dalgalar çarpmaya başladı. Denizin ortasındaydık işte. Güneşin hemen altında. Aniden elini denize soktu yosunlarla kaplanmış bir kitap çıkardı. Damlalar denize düşüyordu kitaptan süzülerek. İlginçtir düşen damlalar denizde hiçbir çembere sebep olmuyordu. Ben buna odaklanmışken o ürkek sesi yine duydum. -Boşver. Dans edelim? Dedim. Sessizce gözlerime baktı. Yine her şey değişmeye başlıyordu. Suyun üstündeyken artık suyun içindeydim. Gayet iyi nefes alabiliyordum ama onu göremiyordum. Onu görebilseydim nefes aldığıma şaşırır mıydım ? Sonra yukarı baktım. Ordaydı. Belkide orda değildi. Suya aksi düşüyor olabilirdi. Bütün suyun üstü onunla kaplıydı. Balıklar geçiyordu etrafımdan pervasızca. Mercanlar ise alınmıştı onun güzelliğinden. Bunu hissediyordum nedense. Sonra. Ne kadar sonra olduğunu mercanın bile bildiğini zannetmediğim kadar sonra. Kağıtlar gelmeye başladı yukardan biri sanki bir defteri parçalayıp aşağıya atıyordu. Sayfalar ilk başta garipsiyor ama onlarda hemen alışıyorlardı. Sanki gerçek yurtları burası imiş gibi. Sonra bir ses geldi kulaklarıma tıpkı görüntüsü gibi kırılıyordu seste, suyun yoğunluğunda. -Boşver yazıları. Dans edelim, dedim. Birden su beni kaldırmaya başladı. Gökyüzünü gördüm bütün büyüsüyle. Ama aniden gökyüzü de değişmeye başladı. Yıldızlar delice kayboluyordu. Sanki bir yıldız duvara başını dayamış sağım, solum, önüm, arkam sobe diye bağırıyordu. Birkaç saniye içinde gökyüzünde iki yıldız kala kalmıştı. Küçük bir tepedeydik. Bu iki yıldızı görebiliyorduk. Güneşten küçükçe, aydan büyükçe iki yıldız. Biri batıdan diğeri de doğudan batıyordu. Ben doğuya o ise batıdan batan yıldıza bakıyordu. Ne kadar vakit geçti bilmiyorum bunu yıldızlara sormanın da bir anlamı yok. Bana döndü ben zaten hep ona dönmeye meyilliydim. Gözleri o iki yıldız gibiydi. -Bunu sen mi yazdın? diye elindeki not defterini gösterdi. -Boşver dans edelim dedim. Sonra aniden durdu her şey. Aslında aniden değil. Nasıl desem; bir banliyö treni gibi belki de. Çok daha yukardaydık şimdi. Ama o yoktu. Arkamda devasa bir İsa heykeli vardı. Aramaya başladım onu. Meğer heykelin arkasında imiş. Gülerek ve garip bir şekilde yürüyerek bana yaklaşmaya başladı. Heykeli işaret etti o güzelim parmağı ile. Heykelin elindeki kitaba bakarak derin derin. -Boşver dans edelim hadi... dedim. Ve yine mekan değişmeye başladı. Bu sefer gözümü kapattım. Hiçbir şey görmek istemiyorum senden başka. Gözlerimi açtığımda sıcacık bir çöldeydim. Yine yoktu o. -Nerdesin? Diye bağırmaya başladım. -Su içer misin? -Boşver dans edelim, dedim. -Ben bir serabım, dedi. -Nasıl olur? Ya yazılar dedim. Onları sormadın. -Biliyorum artık, dedi."}
{"url": "https://futuristika.org/ruyalar-gercek-olsa/", "text": "Aslında bütün suçlu Eflatun. Neredeyse 2500 yıl boyunca felsefecilerin birbirlerini yemesinin temellerini o attı. Yanlış anlamayın, Eflatun felsefeyi icad etti diye bir iddia ortaya atıyor değilim. Düşünce ve teori tarihi çok daha eskiye ve Avrupa dışındaki yerlere dayanır. Ama gerçeklik olgusunun sadece belli bir zümre tarafından anlaşılıp konuşulabileceği Eflatunun iletişimi sınıflandırması ile başlıyor. Johnny'nin de dediği gibi, O, Tanrı, Söz herşeydi. Eflatun'un sayesinde 2500 yıl kaybettiğimize bakmayın, hala da öyledir. Eflatun söylemi logos, poetik ve retorik diye üçe ayırdı. Logos, felsefi ve teknik söylem sadece felsefecilere ve bilim ile uğraşanlara ait oldu. Gerçeğin dili o oldu. Felsefeciler ve bilimcilerin dışında düşüncelerini ifade edenler 1-0 geriden başladılar, çünkü onların söylemleri gerçek olarak sınıflandırılmamıştı. Eflatun'a göre felsefeciler kral olup, toplumda yayılan söylemleri kontrol etmeliydiler. Aristo sayesinde sağlamlaşan bu düşünce, daha sonra aldı başını gitti. Neredeyse postmodern felsefenin sonlarına kadar geçen sürede, çoğu düşünür ellerindeki bu gücü bırakmak istemedi ve bu düşünce tarzını devam ettirdiler. Tabi, buna katkı olarak dinler tarihi ve yine, gerçek olarak kabul edilen söylemin belli bir zümre ile sınırlandırılması ve ilişkilendirilmesi de yatıyor. Poetik söylem, şiir ve tiyatro gibi sanat kategorisi altına giren söylemler, dünyanın gerçeklerinden uzak hayal dünyaları ile ilişkilendiriliyordu. Tabi, bir sanatçıya bundan daha büyük bir küfür olamaz. Vendetta'mızın da dediği gibi, sanatçılar yalanları kullanarak doğrulara işaret ederler. 1984'ü, mesela, gerçeklikten uzak düşünen bir söylem için isabetsiz dersek, cömert davranmış oluruz. Bugün, Walter R. Fisher'ın başlattığı anlatı paradigması, neredeyse 2500 yıl süren tartışmalara ve ayrımlara son veriyor. Her anlatı, her konuşma, her söylem, her iletişim kendi gerçekliklerini yaratır. Birbirimizi sürekli ikna ederiz, ikna oluruz ve içinde yaşadığımız söylemler bütününü hep beraber ve her an yeniden yaratırız. İnsanların düşünceleri ve davranışları anlatılara, başka insanların oluşturduğu hikayelere ve onları kendi tecrübelerimize dayanarak yeniden yazmamıza dayanır. Kimi için dünya cennettir, kimi için cehennem. Kimi başına olayları iyiye yorumlayabilirken, kimi bunu yapamaz. Bunlar günlük hayatımızda maruz olduğumuz söylemleri nasıl kullandığımıza bağlıdır. Kimsenin doğrusu diğerinden daha doğru değil. Bütün insanların söylemleri, parçası oldukları anlatısal gerçeklik içerisinde tutarlı, mantıklı ve kendi kültürlerine sadık. Hiç bir kültür veya düşünce neyin doğru olup olmadğına dair tek otorite veya tekel olmadığı gibi, hiç bir söylem diğerine göre mutlak doğruluğun temsilcisi de değil. Richard Rorty'nin dediği gibi, siyasal söylem de, felsefi söylem de, dinsel söylem de, bilimsel söylem de bir gerçeği açığa çıkarmıyor veya keşfetmiyor. Hepsi bazı gerçeklikleri söylemleri ile oluşturuyorlar, yaratıyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/ruyalarda-bulusuruz/", "text": "Hikaye, küçük ve karanlık bir kasabada geçiyor. Zombi illeti büyük kentlerden buraya kadar ulaşmış, sadece küçük bir bara sığınmış insanlar kurtulmuştur. İçlerinden bir tek, ismini korku filmlerinin unutulmaz yönetmeni Lucio Fulci'den, huyunu suyunu ise Bruce Campbell'dan almış kahramanımız, dışarı çıkıp zombilerle savaşmaktadır. Çünkü sevdiceğini çok dramatik şekilde zombilere kaptırmıştır, bu yüzden kendisine olan nefretini tüm yaşayan ölülerden çıkarmaktadır. İzledikten sonra anlıyoruz ki, Portekiz sadece Beşiktaş'a yıldız oyuncu yetiştirmekle kalmıyor, bazen de böylesine etkileyici filmlere ev sahipliği yapabiliyor :). I'll See You In My Dreams isimli filmi Miguel Angel Vivas yazıp yönetmiş; bir kadın edasıyla, bütün parayı makyaja yatırmış. Bu nedenle çoğu yüksek bütçeli filmlerde görmeyeceğimiz kadar gösterişli zombiler var. Zombi avcısı Lucio rolünde, insanın daha önce nerelerdeydin sen dediği Adelino Tavares yer alıyor. Rolüne bu kadar çok yakışan pek fazla insan yoktur sanırım. Ne zaman, ne yapacağını asla belli etmeyen ifadesiyle, karaktere cuk oturmuş. Gelelim filmin -bence- en büyüleyici kısmına, yani kapanış şarkısına. Gene Portekizli bir grup olan Moonspell tarafından uyarlanan I'll See You In My Dreams. İnsan filmi izlemeye, şarkıyı da dinlemeye doyamıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/ruyalarin-pesinde-bir-halk/", "text": "Blake, rüyasında ölmüş erkek kardeşinin kendisine gravür yapmayı öğrettiğini görmüş, Elias Howe, ter içinde uyandığı kabusla dikiş makinasını icat etmişti. Coleridge, Kubla Han adlı şiirini rüyasında görmüş, Mozart, Beethoven, Wagner bestelerini rüyalarla besliyordu, değer verenler elbet kulak verirler. Freud, rüyalarımızda gördüğümüz şeyleri ilkel dürtülerimize de bağlıyordu ki fikrimce nedeni doğadaki en kötü varlıklar olmamızdır. Kimine göre bir mısra boyu suskunluk, kimine göre ölümün ikiz kardeşi, uyur uyanıklık arasındaki ezeli kargaşa ve düş içinde düş'ün incelikleri olan rüyalara belki de hepimizden çok önem veren dünyanın bir diğer ucunda bir kabile var. Öğrendiğimizden beri gülümsediğimiz, beklediğimizden çok anladığımız, belki de geçmiş gelecek yaşamlarımıza pek yakın, dünyanın bir köşesinde rüyalarla bir evren kurmuş, henüz çağdaşı olmadığımız bu kabile Malezyalı Senoiler, rüyaların sihirinde yaşama devam edebilen bir halk. ... Desem de inanmayın. İkinci Dünya Savaşı sonrası tarafımızdan keşfedilen Senoi halkı rüyalarını Batılılarla da paylaşmaya kalkınca büyüteç altında kavrulan karıncalar gibi pişman oldular duydukları güvene. Artık konuşmuyorlar rüyaları hakkında kimselerle, hatta inkar ediyorlar geleneklerini, kendilerine saklıyorlar düşlerini ya da suretlerine. İyi de yapıyorlar çünkü herşeyi tükettiğimiz gibi medeniyet olmadan insanların bir arada yaşamayacağını çok uzun zamandır ispatlamaktayız kendi kendimize, tüketimde sınır tanımayarak. Zira, Senoi halkının çocuklukları da, tüm masumiyetine rağmen, fazla gelmiş bu medeni iki gözün gördüğü, göreceğine."}
{"url": "https://futuristika.org/ruzgar-defteri/", "text": "İlhan Berk ile görüştüğünde, şairin Zafer Yalçınpınar'a Şiir boktur. Şiiri bırak, düzyazı yaz, roman yaz... Dünyanın her yerinde bu böyledir. dediğini biliyoruz. Yalçınpınar'ın Rüzgar Defteri isimli şiir kitabı, Oyun Yayınevi tarafından basıldı. Hakkında Alegorik anlatımların alan derinliğinde oluşan şiirsel bir metindir ve 2013-2014 yılları boyunca Bozcaada ile Marmara Adası'nın örgün uzamında kaleme alınmıştır. deniyor. Ne yazmayı ne de okumayı tavsiye etmiyoruz. Şiire bulaşmak isteyenlerin yolu kesişecektir, gerekirse. Es la baba haydar! diyor bir balıkçı. Adalarda her şey kendine yakınsar, bazıları da kendini -bir anda- bulur ve kaybeder."}
{"url": "https://futuristika.org/saadetler-dilerim-piha/", "text": "Turgut Yüksel'in Saadetler Dilerim Sergisi ikinci gösterimi ile Anadolu Yakası'nda Galeri Piha'da. Turgut Yüksel'in çizgileri şimdiye kadar yayımlandığı gazete, dergi sayfalarından, gizli duran defterlerden ilk kez çıkıyor, tuvalde kılık değiştiriyor. Dev resimlerle karşımıza dikiliyor. Serginin isimi 'Saadetler Dilerim'... Yüksel'in tarif ettiği öyle absürt, öyle şiddetli, öyle yalan, öyle saçma, öyle adaletsiz bir dünya ki, sıkıysa saadeti siz bulun der gibi... Zaten o yüzden çok güzel. 1967 yılında doğdu. İşletme okudu. Sayısını hatırlamadığı kadar çok dergi çıkarttı, tasarladı. Çizer, tasarımcı ve yazar olarak çalıştı. Radikal gazetesinde yedi yıldan beri kült çizgi köşelerden biri olan Mantığın Bir Anlık Çöküşü'nü çiziyor. 'Katı' ve 'Sıvı' isimli iki öykü kitabı, bir de desenlerini Ergün Gündüz'ün çizdiği 'Yüzyıllık Gölgeler' isimli çizgi roman kitabı var."}
{"url": "https://futuristika.org/sabir/", "text": "lk ne zaman oldu gerçekten hatırlamıyorum. Sanırım yazlıkta bitmek bilmez uzun yaz günlerinde balık tuttuğumuz zamanlarda başlamıştı. Sabah erkenden kıyıya koşup diz boyunu geçmeyen mesafeye atılan oltaya takılan istavritleri, az suyu olan kovanın içinde biriktiriyorduk. Balık boldu, zamanımız daha boldu. Tüm gün, hiç kıpırdamasan da terleten güneşin altında iki parmak suyun altında bekleyen balıklar önce çırpınmaya son verir, sonra canlılığını kaybeder, sonra da bir karton gibi sertleşirdi. Pulları dikilmiş o balıklar, yem diye takılan midyelerle birlikte suyu ve ellerimizi kokuturdu. Keskin, yosun kokusunun bile bastıramadığı çürümenin kokusuna gelen sinekler o kadar saldırgan olurdu ki, onları tokatlasanız bile gitmezlerdi. Hızla balıkların üzerine üşüşüp yumurtalarını bırakırlardı. Bazen aynı suya birkaç yengeç attığımız da oluyordu. Takırtıları sona erdikten sonra, bu en azından bir gün sonra oluyordu, balkon kenarına gizlediğimiz kovalarda hareketsizleşmiş ve açık havaya rağmen balkonu kokutmuş yengeçlerin o kokusunun tadını almak için önce bacaklarından sonra da gözlerinden ısırıp dilimizi kabuklarının içine sokmaya başladığımız zamanlar da olabilir ilk dönemler. Şu an gerçekten pek hatırlamıyorum. Bazı önemli anlar var tabii. Balıkları üzerindeki sineklerle birlikte ağzımızda gören annemin dehşetle bizi yaz boyunca sokağa çıkarmamakla tehdit ettiğini filan hatırlıyorum tabii ki. Deniz kıyısı aile tarafından yasaklanınca yönümüzü dereye doğru inen sazlıklara çevirmiştik. Her ne kadar balıkların yerini tutmasa da orada da gönlüme hitap eden güzelliklerle karşılabiliyordum zaman zaman. Kurban Bayramı'nın ağustos ayına denk geldiği o günlerden birinde, yine dereye doğru sazlıklar arasında yürürken uzaktan takırtıları duydum. Ritmik, hafif bir sürtünme sesiyle birlikte, tak tak takır takırt tak tak tak takır takırt. Dereye doğru ilerledikçe sesler yükseldi yükseldi. Çıtırtılar takırtılar, tırnağını, beton duvara hırsla sürtüp kırıyormuşsun gibi ısrarlı, ani taklamalar. Heyecanlanmıştım. Derenin rengi değilmiş otlarının ince sıcak rüzgara yüklediği kokudan, göreceğim muhteşem manzarayı tahmin eder gibiydim. O kadar heyecananmıştım ki nasıl dere kenarına ulaştığım hatırlamıyorum bile. Sazlıkları araladığımda karşıma çıkan görüntü gözlerime akan ter damlalarını bile unutturacak güzellikteydi. Kırk belki de elli kaplumbağa, birbirlerinin üzerine çıkıyor, upuzun, taşlaşmış tırnaklarıyla diğerlerinin kabuklarını, yüzlerini tırmalıyor ve insanların dere kenarına attığı, yarılmış hayvan bağırsaklarıyla işkembelerinden fırlamış yeşilimsi bulamacı büyük bir keyifle yiyorlardı. İşkembe derisinin kenarından çekiştirirken gözleri fır dönüyordu. Koku o kadar güzeldi ki. Hayvan bağırsaklarının kokusu, sazlığın, durgun suyun, işkembeden taşmış, sindirilmemiş otla karışık bokun kokusu kağlumbağaların ağız kokusuna karışıyordu. Isırdıkça takırtıları da artıyordu. Orada, güneşin altında derenin kenarında, o büyük orkestrada, bu konçertoya katılmaya karar verdim. Eve nereden gelmişti, gerçekten bilmiyorum. Bir anda orada belirdi işte. Öncesinde kavunları örneğin, keyifle beklediğimi hatırlıyorum. Market torbasında önce ikiye ayırıp beklettiğim kavunlar, çekirdeklerinden başlayıp yeşile dönerdi. Kabukları küften yumuşadığında, bekleyen peynirle karıştırıp tüektiyordum. Tam arkalarında anneme yaptırdığım fasulye bekliyordu. Eti kararmıştı ancak yine de akşamları kapağını aralayıp kontrol ediyordum. Üzerini kaplayan pamuğumsu tabakayı parmağımla toparlayıp üzeri yağ ve yeşil noktayla örtülü suyuna dilimi değdiriyordum. Sonra yine özenle yerine koyuyordum. Annem yapmıştı bana onu ne de olsa. Yadigardı. Oysa ne zaman çıkıp geldiğini şimdi hatırlamamam ilginç. Belki hep oradaydı. Belki hep orada olduğunu düşünmek zevk veriyor bana. Şimdi bile düşününce altımdaki ıslaklığı hissetmem şaşırtıcı gelmiyor. Öylesine sertleşiyorum ki düşündüğümde. İyi ki çıkıp geldi. Nerede karşılaşmıştık, nasıl bulmuştu beni. Bir şekilde yolu buzdolabina düştü bir şekilde. Benim küçük balığım diye sevdim onu. Yengecim benim, şirin tosbağam. Yaz güneşim dedim ona, midye kabuğum diye sevdim. Hep baktı. Gözlerine daldım gittim. Hep buzdolabında durmadı tabii ki. Bazen oturma odasına koltuğa aldım onu. Yanyana uzandık, perdeden sızan akşamüstü güneşinin gölgesinde çekinerek dokundum zaman zaman. Sesini çıkarmadı. Bu nazik tavra karşı bir centilmen gibi davranmalıydım muhakkak. Ensesini öptüm. Saçını ellerimle topladım. Buzdolabının kapağını geceleri aralık bıraktım ki, gece ışığını farketsin, yalnız hissetmesin. Yalnızlık kötü çünkü. Kimi geceler, buzdolabından alıp yatağıma yerleştirdim onu. Koluma yatırdım, iyice kokladım. Şimdi bile düşününce altımdaki ıslaklığı hissetmem şaşırtıcı gelmiyor. Öylesine sertleşiyorum ki düşündüğümde. İyi ki çıkıp geldi. Sığmaz olmuştu buzdolabına. Sanki her gün bir iki santim kilo alıyordu, genişliyordu. Koltuğun altına da sığmadı. Ardiye olarak kullandığım ikinci tuvalete şimdilik yerleşebiliyordu. Böyle olmaz ama dedim, bir gece dayanamayıp sokağa taşıyıp çöplüğe sıkıştırdım. Gece panik halde uyandım. Ya başkaları gördüyse? Hızla pencereye koştum aşağı baktım. Karanlıkta diğer çöplerle pek seçilemiyordu, hemen aşağı inip baktım. Oh. Hala oradaydı. Hemen tekrar eve çıkardım. Ya başkasına gitseydi? Ben affetmesi için dudağına bir öpücük kondurdum. Biraz daha kilo almış bile olsa o kadar güzeldi ki. Dudağının kenarı kararmış aşağı sarkmıştı. Ensesindeki morlukların çapı büyümüş, göz kapaklarının teki kasılmış öyle kalmıştı. Gözkapaklarını da öptüm usulca. Baktı öylece. Ertesi gün kapıyı bir kez çalıp ardından gürültüyle kırıp içeri girdiklerinde ne olduğunu anlayamadım tam. Ne istediklerini de. Ben tam o sırada, Sevda'yı küvete yerleştirmeye çalışıyordum. Zorlanıyordum çünkü neresine dokunsam elimde kalıyordu. Usulca bileğinden itibaren kopan elini yanağına yaslasığım sırada girdiler banyoya. Komşular mıydı yüzelrini de tam seçemiyordum her birinde gaz maskeleri ve ellerinde sopalar vardı. Arkalarında çığıklar ve öğürtülerle tüm eve bir spreyden gaz sıkıyorları. Yatırdılar beni yere, boynumdan tuttular. Yerde, eve attıkları gazdan henüz etkilenmemiş, silinememiş küflü kavun kokusunu içime çektim çektim. Şimdi biraz pişmanım tabii. Keşke buzdolabında değil de hep yanımda yatırsaydım. Keşke ona daha uzun uzun sarılıp sık sık öpseydim. Bana kırgın olmadığını umuyorum, gerçekten. Elimde olsa ona daha çok dokunurdum, hep içime çekerdim kokusunu. Hayatımızda pişmanlıklara yer yok bilmelisiniz. Yine de meraktan kuduruyorum. Kimbilir ne yaptılar ona? Nereye götürdüler? Burada olmadığına göre başka bir yerde. Ne balıklarım ne midyelerim ne kaplumbağalarım ne de kavunlarım burada. Yine de toparlayacağım. Hatalarımı affettireceğim. Annemin getirdiği şeftalilerim var ne de olsa. Bir hafta olmuştur getireli. Ye oğlum dedi, hiç meyve yemiyorsun ipince kaldın iyice. Plastik torbaya da sarmış soyup dilimlemiş. Sever beni annem. Bir hafta bekleyince şeftaliler iyice yumuşadı. Bugün doktorlar odadan ayrıldığında yatağın dibinden çıkarıp kontrol ettim. Yumuşamışlar. Henüz üzerleri kaplanmamış ve kokusunu salmamış odaya ama biliyorum. Yakında kıvama gelecekler. Tam tadına ulaştıklarında keyfine bakacağım. Sabrediyorum. Bekliyorum. Ben oldukça sabırlı biriyim."}
{"url": "https://futuristika.org/sacco-ve-vanzetti/", "text": "Tanrıların, Tanrı olarak kalabilmesi için onlara daima bir kurban gerekir diye bir söz geçiyordu izlediğim bir filmde. Faşizmi yürürlüğe sokanlar da kurban isterler kendilerine. Çünkü yaşadığı yerin Tanrıları olduklarına inandırmışlardır kendilerini. Sacco ile Vanzetti'de yaşadıkları dönemin kurbanlarıdır. Nicola Sacco iyi bir kunduracıdır. 1912'de Rosina Zambelli ile evlenmiştir. Pek çok göçmen gibi o da geldiği yere uyum sağlamakta güçlük çeker. Arkadaşlarının çoğu gibi o da bir anarşist çevre edinir kendine. Bartolomeo Vanzetti ise Boston yakınlarında her tür vasıfsız işe girer çıkar. Bir yandan Plymouth sokaklarında ıslık çalarak el arabasını iterken, boş vakitlerinde Dante, Hugo ve Tolstoy, Marx ve Proudhon okur. Birinin adı; Nicola Sacco diğerinin adı ise; Bartolomeo Vanzetti. İkisi de bir hayalin peşindeydi, ikisi de yeni bir dünyanın içindeydi. Büyüyen göç dalgası sonucu, Yüzde yüz Amerikalılık çağrısında bulunan Ku Klux Klan ve benzeri gruplar, Afrikalı Amerikalılar kadar, Katoliklere, Yahudilere ve göçmenlere de karşıdırlar. 15 Nisan 1920'de Braintree'nin ana caddesinde, iki kişinin öldürüldüğü bir soygun gerçekleşir. South Braintree soygununun kurbanları, bu ayakkabı firmasının muhasebecisi ve onun korumassıdır. Çalışanların haftalık ücretlerini zırhlı çelik kasalarla komşu büroya taşımaktadırlar. Yol üzerinde iki adam onlara saldırır, ateş eder, kasaları alır ve içinde üç kişinin bulunduğu kendilerini bekleyen bir arabaya binerek oradan uzaklaşır. Arkalarında birkaç tanık kalmıştır ama. Saldırı sırasında kullanılan çalıntı Buick'in izini süren komiser Stewart, olaydan 20 gün sonra daha önce de başı polisle belaya giren bir takım İtalyanlarla karşılaşır. İçlerinden biri daha önce sürgüne mahkum edilmiştir. Bir otomobil tamircisi İtalyanların dükkana geldiğini bildirir. Teşhis edilen üç kişiyi elinden kaçıran Stewart, Bridgewater'dan gelen bir arabadaki iki adamı tutuklar. Üstlerinde anarşist bildirinin müsveddeleri bulunur. Birinin adı; Nicola Sacco diğerinin adı ise; Bartolomeo Vanzetti. İkisi de anarşist, ikisi de silahlı. Sorgulamayı yapan sorgu yargıcı, daha ilk sorguda Sacco'nun South Braintree olayına karıştığı kanaatine varır. Olayın olduğu 15 Nisan günü Sacco'nun işe gitmeyişi de nedenlerden biridir. Vanzetti ise daha önceden mahkum olmuştur. Noel'deki Bridgewater soygununun sanığı olarak tanıklar onu resmen teşhis etmiştir ve 12 yıldan az 15 yıldan fazla olmamak üzere hapis cezasına çarptırmıştır. 1921 ağustos ayında ise aynı yargıç, Dedham'daki mahkemede Sacco ve Vanzetti'nin idama mahkum edildiği kararını okur bu defa. Ve mahkemeler uzar gider... Yargıç, jüriye dönüp Kararınızı verirken Fransa'da savaş alanlarında ölen yiğit askerlerimizi düşünün. Aynı vatanseverlik duygusuyla kararınızı verin, der. İki tanıktan birinin mahkemede sahte adla tanıklık yaptığı ortadır. Başka bir cinayet suçundan idama mahkum olmuş bir tutuklunun cinayeti kendisinin de aralarında bulunduğu Morelli Çetesi'nin gerçekleştirdiğini yazılı ve imzalı olarak itiraf etmesi itiraf etmesi bile Tanrıları ikna etmeye yetmez. Birinin adı; Nicola Sacco diğerinin adı ise; Bartolomeo Vanzetti. İkisi de 'Yüzde yüz Amerikalı' değil, ikisi de kurban. Nicola Sacco karısından ayrı düşmüştür. Oğlu Dante ondan uzak büyümektedir. Kızı Ines ise o hapishanedeyken dünyaya gelmiştir. Birkaç kez akli dengesini yitirir; defalarca intihara teşebbüs eder, açlık grevleri yapar. Hastaneye kaldırılır. Masumiyetini ve çektiği acıları anlatan mektuplar yazar hastaneden. Adil bir şekilde yargılanmadığını düşünür sürekli. Yoksullara ve İtalyanlara karşı kör bir nefretin kurbanı olduğuna inanır. Vanzetti ise Bridgewater soygunundan mahkum olduğundan hapishanede çalışır. Önce resim atölyesine devam eder, boyalara alerjisi olduğu ortaya çıkınca bu atölyeyi bırakır, dikiş atölyesine geçer. Boş zamanlarında okumaya devam eder; felsefeye ve aritmetiğe merak sarar. Proudhon'u tercüme eder. Ölümünden sonra yayımlanacak olan Bir proleterin hayat hikayesi adını verdiği çocukluk anılarını kaleme alır. Masum olduğuna inanan Boston'lu kadınlarla mektuplaşır. ABD'deki işçilerin kitlesel desteğini arkasına alamadığını düşünür. Başka ülkelerde yapılanların yarısı burada yapılsaydı, biz şu anda özgür olurduk, der. Birinin adı; Nicola Sacco diğerinin adı ise; Bartolomeo Vanzetti. İkisi de yoksullardan yana, ikisi de sömürüye karşı. Öte yandan davaya karşı pek çok gösteriler yapılır. Anatole France, John Galsworthy, H. G. Wells, George Bernard Shaw, Romain Rolland, Katherine Ann Porter, Sinclair Lewis, Albert Einstein, Fritz Kreisler, Isadora Duncan, Ramsey MacDonald gibi tanınmış kişilerin de desteklediği protesto gösterileri yapılır. İnfazın gerçekleştirildiği 22-Ağustos 1927 gecesi Paris'te, New York'ta, Buenos Aires'de, Sidney'de ve daha pek çok kentte mitingler yapılır. Paris'te 150.000 kişi, Boston'da ise 250.000 kişi toplanır. Bütün bunlara rağmen, yani masum oldukları halde Sacco ile Vanzetti elektrikli sandalyede infaz edilir. 22 Ağustos 1927 gecesinde iki göçmenin yaşamına son verilir. İlk önce idam edilen Sacco, İtalyanca:Yaşasın Anarşi! diye bağırır elektrikli sandalyeye otururken Sonra İngilizce: Hoşçakalın karım, çocuklarım ve bütün dostlarım, der. Çevresindeki tanıklara İyi akşamlar beyler, der. Başına kukuleta geçirilirken Hoşçakal anne, diye mırıldandır yavaşça. Birkaç dakika sonra Vanzetti girer odaya. Tanıdığı üç gardiyanın elini sıktıktan sonra elektrikli sandalyeye oturur ve bağlanmadan önce, alçak sesle oradakilere konuşmaya yapar. Sacco ile Vanzetti davasıyla ilgi pek çok kitap yazıldı. Şarkılar bestelendi, şiirler yazıldı. A. Einstein'nın Sacco-Vanzetti trajedisini insanlığın vicdanında canlı tutmak için her şey yapılmalıdır. sözü hep yerine getirildi. Ancak, Tanrıların yanıldığını anlamaları için bu sözün üzerinden 50 yıl geçmesi gerekiyordu. Birinin adı; Nicola Sacco diğerinin adı ise; Bartolomeo Vanzetti. İkisi de 1908 de göç etti Amerika'ya, ikisi de aynı gece idam edildi."}
{"url": "https://futuristika.org/sacmalamak/", "text": "Posta kutusu kainattaki en gereksiz üç beş eşyadan biridir eğer zaman bir kocakarı huysuzluğuyla beklentilerinize karşı suratını asmaya devam ediyorsa. Global bir dernek kurulmalı posta kutularının doğaya ve insan benliğine verdiği zarara karşı. Elektrik faturası gelmiş. Eskiden böylesine sıcak renkleri, yuvarlak hatları olmazdı bu faturaların. İnsanı irkilten bir karanlıkları, gri ve şekilsiz gökdelenleri andıran donuk desenleri olurdu. Ama bana ne! Bakmadım bile buruşturdum attım. Bir tane zarf, garip isimli bir yayınevinden! Eskiden olsa içlerinde ne var diye sarılırdım. Akıbeti faturanınkinden farklı olmadı. Bir deste reklam broşürü... Biri halı yıkamacılara diğerleri kebapçılara ait. Tek tek inceledim üzerlerindeki yalancı resimleri, üstlerindeki soğan kokulu sloganlara daldım. Damak zevkinizi biz biliriz. Biz de sizin hasis tüccar ruhunuzu, istediğiniz olmayınca nasıl hayvanlaştığınızı biliriz? Hepsini buruşturdum yere attım. Bu gidişle buruşturulmuş bıkkınlıkların arasında ve közde pişen koyun popsunun, yeşilbiberin boğucu dumanlarının ağırlığında uyuşa uyuşa öleceğiz. Belediyenin badem bıyıklı yanık tenli işçileri ana avrat söverek cesetlerimizi tekmeleyecek, üstünkörü tıkacaklar her birimizi mavi çöp torbalarına. Sonrasında da birer tutam kuş dışkısına dönüşecek koca koca benlikler. İçimizden şanslı olanlar belki de yürekten dilenen bir tesadüf sonucu yaşadığı sokağın kaldırımına düşecek. Aptal bir kuşun midesinde bir tutam bulamaçken bir şey ne kadar yürekten dilenir o ayrı mesele. Neyse, hayırlısı. Sokak her kar yağışında tedirgindir. Titrer. Sallanan bir direğin titreyişi gibi vurgun ve yardım dilenen bir titreyiş değildir bu. Kocasını aldatmakta olan taşralı bir kadının berrak, bakımsızlığına rağmen diri ve temiz teninde hissettiği karıncalanmayla eriyip akmasıyla benzeştirebiliriz bu zevki. O, ihanet ettiği için yüreğine çocukken babasının toprağa çakıp eşeğini bağladığı kazıklardan en paslısını saplamak ister. Ama kentli ellerin hisli dokunuşları, bakımlı dudaklardan süzülen salya kılıklı yaşamdır daha da çok istediği. Tedirgin, kararsız, perişan ama gizliden gizliye mutlu! İşte sokak kara gömülürken aynı böyledir. Botlarım suyu emmeye başlarken hafif hafif uyuşur diz kapaklarım. Mahallenin delisi Sait nereden bulmuşsa semiz bir koyun kellesi bulmuş, ete olan azgın açlığının vahşiliği ile kemiriyor. Aynı insan taklidi yapan bir lağım faresi! Üst katımızda oturan tıp fakültesi öğrenci kızın paçaları çamurlanmış. Bir insan güzel oldu mu, taze çilekler gibi çekici, körpe çiçekler gibi taze bir alımlılığa sahipse çamur bile bir ayrı yakışıyor üzerine. Rüzgar saçlarımı gözlerimin üzerine yığıyor, ıslak ellerim alnımda... Kaldırımlara yayılmış yumurta kabukları, kömür külleri akmış beyinler gibi renklendirmiş ortalığı, gazete yumruları kar suyu eme eme hırpalanmakta. Modern kente yakışmaz ki bu manzara. Üşüyorum. Şimdi ceplerimde yeni kavrulmuş sarı leblebi olmalı. Ellerimi, dudaklarımı, karnımın içini kavurmalı. İnsan ne kadar kapmış olursa olsun mutlaka bir sıcaklık arar. Oysa kar usanmadan yağıyor, arabalar kayıyor, ayakkabı tabanlarında paspas hasretleri. Emekli polis, emeksiz komşumuz Fahrettin elleri cebinde ağır ağır derinliğime doğru yaklaşıyor; yazan adamların en duygusal zamanlarında karşılarına bir şekilde tanıdıkları en duygusuz adamlar çıkar, kalem tutan parmakların en hafifi çilelerinden biridir bu. Kafamı eğiyorum. İş bulup bulmadığımı soracak. Selam veriyor almıyorum. Soğuk bir selam değil, sıcacık dudaklar yönelmeliydi oklanmış yüz derime şimdi. Şeytan diyor yürü git şu paçaları çamura batmış kızın evine. Bir kahve yapmasını iste... İsteme, emret! Aslında aptaldır kafası matematiğe fazlasıyla çalışan bu kızlar. Karşısına çıkıp, iki cümleyle karşısına diğer çıkanlardan ne kadar deli olduğumu göstersem Ya bana aşık olur, ya da katil sanıp polis diye bağırır. İşaret parmağımı dudağına yapıştırıp sustururum. Deli değilim, katil de! Anlar. Darmadağın bir adamsın sen deyip, hadi başını dizlerime koy der. Bana kedi muamelesi yapar. Kokusu burnumdan içeri süzülüp beyin kıvrımlarımın arasına yerleşirken bir timsah olabilmeyi dilerim. İştahlandırır ki beni kokusu, bu yüzden. Bakire bir kız nasıl kokar? En fazla süt kokuyordur, üstüne birazcık ter kokusu elbet, tersiz olur mu hiç. Her gece bir başka yiğidin yokluğunda kendisiyle sevişiyordur. Birazcık tuz kokar, birazcıkta şaşkınlığın masivası sinmiştir bebeksiliğine. Parfümü de vardır ama ucuzlarından. Hani üzerinde hiçbir şey etiket bulunmayan, şirin şişelerde satılanlar var ya işte onlardan. Parası yok bu aralar, babası iflas etti. Bayan kuaförü Adnan! Homoseksüel olduğunu iddia ediyordu Emlakçı Hasan. Böyle yaşanası mevsimlerde ölünmez. Bir sonbahar gününe, bir Eylül, bir Ekim gününe denk gelmeli son nefes."}
{"url": "https://futuristika.org/sadece-diptekiler-sag-kaliyor/", "text": "1968 yılından bir heyula anlatıyor, William Burroughs orta sınıfı yok etme arzusunun nedenini, biraz sert bir ses tonuyla anlatıyor. Hareket -Beat- farklı bir haber tanımına, başka türlü şeylerin önemli olduğuna gidiyor. Herhalde bizim bir televizyon kanalımız olsa, çok farklı olurdu. Burroughs: Televizyonu kontrol edersek, Amerika'yı kontrol ederiz. Sadece tek bir kanal olsaydı? Alman örgütü SDS gibi olurduk. Hepsini ele geçirmeliyiz, hepsini ele geçirince, bu aptal orta sınıfın tamamını yönetiriz. Amerika'yı ele geçiririz. Kuşkusuz ki, bu salak orta sınıfı yok etmenin çeşitli yolları var. Ben bu aptal, burjuva orta sınıfın yok edilmesi için her şeyi yaparım. Bence hepsi ortadan kaldırılmalı. Onlar canlı değil. Onlar kayıt cihazı. İnsanları yok etme sorunu değil bu, yürüyen kayıt cihazlarını yok etme sorunu. Onların çocukları da meseleyi çakıyor artık. Uzun saçın onları korkutma nedeni de budur. Kendi çocukları başkaldırıp Hayatlarınızın bir anlamı yok. Yaşamlarınız ölü plastikten oluşuyor diyor. İşte. İnsanları yok etmek değil, kayıt cihazlarını kapatmak sorunu bu. Çok daha az. Bir zamanlar bir şeylere karşıydılar. Direnmek için yaşamalılar. Ve orta sınıf ise ölmeli. Çünkü yaşarsa, zaten atılacak. Sistemde ezilecek, tıpkı dişlideki böcek gibi. Eğer bir ofisteki adam, bir miktar bireysel yaratıcılık örneği gösterirse, ezilir. Çünkü patronu buna dayanamaz. Eğer aynı adam ofiste bu kağıtları neden buraya koyduğunu sorgularsa, BAM, yine ezilir."}
{"url": "https://futuristika.org/sadik-yalsizucanlar-huruf-toplu-oykuler-3/", "text": "-İlhan Berk- -Mustafa Kutlu- -Enis Batur- -Beşir Ayvazoğlu-"}
{"url": "https://futuristika.org/sadiksa-vali-devlet-baki-emrah-tekin/", "text": "Tek partili dönemden çok partili döneme hükümetler gelip geçer. Hükümet kim olursa olsun devleti temsil eden sadık valiler, hükümetine göre davranışsal değişiklik gösterseler bile her zaman devleti devlet yapan adaletsizliklerin temsilcisi olmuşlardır. Vali demek devlet demektir, bilin ki devletin bir zulmü varsa o zulümün başında bir vali vardır. Geçtiğimiz ay, politik gündeme hakim olan konulardan biri de, Recep Tayyip Erdoğan'ın, partisinin 20. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı' nın son günü söylediği sözlerdi. Erdoğan, Ankara-Kızılcahamam'da düzenlenen toplantının basına kapalı bölümünde, erkek ve kadın öğrencilerin bir arada yaşadığı öğrenci evlerini gündeme getirmişti. Erdoğan konuşmasında, kendisinin temsil ettiği siyasi geleneğin muhafazakar-mutaassıp toplumsal normlarının, bu coğrafyadaki toplumun genelinde var olduğu varsayımıyla, kadın-erkek öğrencilerin aynı evde yaşamalarının kabul edilemez olduğunu ve gerekirse adli ve polisiye müdahalelere uygun düzenlemeler yapılabileceğini belirtti. Bu sözlerin kamuoyunda tartışılmaya başlanmasıyla da, önce İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, ardından da Adana Valisi Hüseyin Avni Coş, Erdoğan'ın bu sözlerini talimat telakki eden ve derhal durumdan vazife çıkaran açıklamalar yaptılar. Bunlardan, özellikle Adana valisinin açıklaması, kamuoyunda yoğun tepki çekti ve bir süre gündem oluşturdu. Devletin ceberrut yüzünü, uygulamaları ve söylemleriyle bulundukları idari mevkide belirginleştiren valiler, bu eylemlerini, geçtiğimiz yasaklı 1 Mayıs ve hemen sonrasında gelişen Taksim Direnişi sürecinde yoğunlaştırarak, kentlerin bu en yüksek mülki amirlerinin ellerinde bulundurdukları yetkilerle, aslında nelere kadir oldukları algısının, kamuoyunda daha iyi anlaşılmasını da sağladılar. Taksim Meydanı'nın eylem ve mitinglere kapatılmasıyla yasaklı hale gelen 1 Mayıs'ta, yasağa rağmen alana ulaşmak isteyen binlerce kişiyi engellemek için, İstanbul'daki toplu ulaşım araçları, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu'nun talimatıyla büyük oranda durduruldu. Taksim Meydanı'na çıkan tüm metro, metrobüs, otobüs, şehir hatları vapurları ve yolcu motorları valilik emriyle seferlerini durdururken; araç trafiğinin yanı sıra, meydana giden tüm yaya trafiği de kapatıldı. Böylelikle valilerin, önceki yasaklı 1 Mayıslardan (2007, 2008, 2009) tanıdığımız, halkın toplu ulaşımını engelleme-yasaklama yetkisini tekrar hatırlamış olduk. Yine Taksim Direnişi sürecinde, Gezi Parkı'nın valilik emriyle bir açılıp bir kapatılmasıyla da, valilerin, halkın ortak kullanım alanlarını, insanların kullanımına açma ve kapama yetkisine de sahip olduklarını öğrenecektik. Valiler, son dönemde AKP iktidarının yaşamın her alanında baskıcı ve otoriter karakterini belirginleştirmesiyle, mevcut iktidarın sözcüleri gibi görünseler de, gerek 1923 sonrası cumhuriyet döneminde, gerekse Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde merkezi devlet yönetimiyle arasında içselleşmiş bir bağ kurmuşlardır. Devletle kurmuş oldukları bu aidiyet bağı dolayısıyla, valilerin nezdinde devletin bireye olan yaklaşımını da görmek mümkün. 1944 yılında, o dönemlerde Avrupa'da yükselen ırkçılık yanlısı hareketlerin bu coğrafyaya da sıçraması nedeniyle düzenlenen ırkçılık yanlısı eylemlere katılmaktan dolayı tutuklanan Osman Yüksel Serdengeçti'ye dönemin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan'ın sözleri şöyledir: Sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa onu biz yaparız. Bu ülkeye komünizm gelecekse, onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek, ikincisi çağırdığımızda askere gelmek. Dönemin Ankara valisinin bu sözlerinde cisimleşen bu durum, valiler nezdinde devletin bireye olan bakışının bir özetidir aslında. Günümüzde, Adana valisinin Gavat hitabında ya da İstanbul valisinin, geçtiğimiz 1 Mayıs'ta başından biber gazı kapsülüyle yaralanan Dilan Alp'e yönelik Marjinal örgüt üyesi sözleriyle de tanıdığımız bu durum, devletin hiçbir zaman değişmeyecek algısıdır. Devletlerin karakteristik yapıları farklılaşsa da valilerin devletle kurduğu ilişki, devlete derinden bir bağlılık ve sadakat içerir. Britanya İmparatorluğu'nda kraliçe tarafından, sömürgeleştirilen bölgelere, Genel Vali adı verilen sömürge valileri atanmaktaydı. Birleşik Krallık'ın devlet literatüründe, sadık, sadakatle bağlı olarak çevrilebilecek loyal sıfatıyla tanımlanan sömürge valileri söz konusu sömürgede imparatorluğun ve kraliçenin gücünü temsil eden figürlerdir. Benzer bir biçimde Osmanlı İmparatorluğu'nda da bir sömürge valiliği sistemi uygulanmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu işgal ederek sömürgeleştirdiği bölgeleri eyalet olarak adlandırılarak, buralara beylerbeyi adı verilen valiler atıyordu. Beylerbeyi adı verilen bu sömürge valilerinde de belirleyici temel kriter payitahttaki sultanın sadık kulu olması idi. Söz konusu eyalette, padişahın otoritesini temsil eden bu valilerin emrinde ayrıca, Tımarlı Sipahi Ordusu adı verilen, sayıca merkezi yönetimdekinden fazla sayıda askere sahip bir silahlı güç de bulunmaktaydı. Merkezi yönetimdeki padişaha her yıl salyane, yani yıllık adı verilen, söz konusu sömürgeleştirilmiş bölgenin halkından zorla toplanan vergiler bu valiler aracılığıyla yollanmaktaydı. Gerek Osmanlı, gerekse Britanya İmparatorluğu sömürge valilerinden merkezi yönetimin asıl beklentisi ise, sömürgeleştirilen bölgeden azami sermaye akışının istikrarlı bir biçimde sağlanmasıydı. Sözünü ettiğimiz bu sömürge valilerinin merkezi yönetimle olan bu akçeli ilişkisi de göz önünde bulundurulduğunda, kendilerinden istenen sadakatin anlamı da daha çok belirginleşiyor. TC devletinin yakın tarihinde de benzer bir sömürge valiliği sistemi uygulandığını söyleyebiliriz. Devletin derin varlığını askeri operasyonlarla belirginleştiren bu sömürge valileri de elbette devletle olan ilişkilerinde sarsılmaz bir sadakat içerisindeydiler. TC devletinin, Kürdistan'a ve Kürt halkına yönelik olarak yürüttüğü inkar ve imha politikalarının sonucu olarak sürdürdüğü savaşla birlikte, 1987 yılından itibaren bölgede Olağanüstü Hal uygulaması başlatıldı. Bölge de Olağanüstü Hal Bölgesi olarak tanımlanmaya başlandı ve Ankara yönetimi tarafından buraya bir bölge valisi atandı. Böylelikle Kuzey Kürdistan'ın önemli bir bölümü TC Devleti literatüründe Olağanüstü Hal Bölgesi olarak tanımlanıyordu. Olağanüstü hale uygun olarak, kendilerine olağanüstü yetkiler verilen bu bölge valileri, kamuoyunda da Süper Vali olarak adlandırılıyordu. OHAL valileri, asıl olarak, devletin bölgede yürüttüğü savaşı koordine etmekle görevliydiler. Olağanüstü Hal'in etkin olarak uygulandığı 1987-2002 yılları arasında 17 bin insanın fail-i devlet cinayetleriyle katledildiği gerçeği ortadayken, bu Süper Valilerin söz konusu görevlerini başarıyla yürüttüklerini söyleyebiliriz. Şimdilerde zaman zaman, insan hakları örgütlerinin çalışmaları sonucu kamuoyu gündemine gelen; köy yakmalar, boşaltmalar, insanları helikopterlerden ya da asit kuyularına atmalar, JİTEM cinayetleri ve gözaltında kayıplar vb. fail-i devlet cinayetleri, bir sömürge valiliği sistemi olan OHAL valiliği uygulamalarının sonuçlarıdır. Devletin bölgeye yönelik askeri ve psikolojik saldırılarını yoğunlaştırdığı bu dönemde bölgede valilik yapan Hayri Kozakçıoğlu ve Ünal Erkan gibi isimler, yukarıda sözünü ettiğimiz devlet katliamlarında daha öne çıkan isimlerdi. Daha önce görev yaptıkları il valilikleri ve emniyet müdürlükleri dönemlerinde adları devrimcilere yönelik ev ve sokak infazları ve işkencelerle gündeme gelmiş bu isimler, devletin Kürdistan'da sürdürdüğü savaşın koordine edilmesi açısından oldukça uygundu. Kürt Özgürlük Hareketi'nin direnişinin de etkisi sonucu, bir sömürge valisinden beklenen sermaye akışını sağlama ve kapitalizmin sömürgedeki istikrarını inşa etme, koruma görevi konusunda, OHAL valilerinin Ankara'yı tatmin edebildiğini söylemek ise oldukça güç. Bu yüzden devlet şimdilerde, neoliberal-kapitalist politikalara sahip AKP aracılığıyla çözüm süreci adı altında Kuzey Kürdistan bölgesinde istikrarlı bir kapitalist inşa sürecini hayata geçirmek istiyor. 2011 Haziran seçimleri sonrası AKP iktidarının yöntemlerini daha da sertleştirmesi ile birlikte, zaten TC'nin geleneğinde var olan devlete derinden bağlı valiler algısı, bu mevcut bağın yanı sıra iktidara olan bağlılığı da belirginleştirdi. Bazı muhalif çevrelerce AKP Valisi olarak da adlandırılan bu durum, AKP'nin iktidarında giderek tek partileşme gerçeğini de ortaya koyuyor. CHP'nin tek parti döneminde olduğu gibi şimdilik ilgili ilin vali ve belediye başkanının, CHP il başkanı olması gibi bir durum belki söz konusu değil. Ancak, bugün, tek parti ya da tek bir kişinin yönetimine dayalı rejimlerde örneklerine rastlanabilecek şekilde, Erdoğan'ın herhangi bir konuya dair sözünü ya da demecini acilen uygulanması gereken bir talimat olarak algılayan valilerle karşı karşıyayız. Valilik kurumu TC devleti anayasasının 127. Maddesinin 4. ve 5. fıkraları gereği yerellerin vasileri, yani illere vesayet eden kurumlar, olarak tanımlanmaktadır. Askeri vesayeti tasfiye ettiğini söylerken, neo-liberal politikalara dayalı kendi vesayetini inşa ederek, gitgide tek partileşen AKP iktidarında valilerin konumları, anayasanın bu maddesiyle de güvence altına alınarak önemini arttırıyor. İşte bu yüzden de tek partileşen AKP iktidarının bu söz konusu vesayeti istikrarlı bir şekilde hayata geçirmede Adana Valisi Hüseyin Avni Coş gibi, muktedirin herhangi bir konuya dair bir sözünü emir telakki eden, iktidarının bekası için meydanları ve parkları ezilenlere yasaklayan, polis-sivil faşist işbirliği şiddeti sonucunda öldürülen Ali İsmail Korkmaz için arkadaşları öldürmüştür diyerek gerektiğinde halka aleni yalan söyleyecek sadık kapı-kullarına daha çok ihtiyacı olacak. Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 15. sayısında yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/sadri-alisiktan-ayhan-isika-mektup/", "text": "Sadri Alışık Ayhan biraz anlatılmaz ki! Taifeden Batuğ Evcimen aktardı mektubu. O'na da Arda Arşık göndermiş. Hem mutlu etti fazlasıyla, hem de biraz sesimizi inceltti, titretti. Dostlukları kadim olan Sadri Alışık'tan Ayhan Işık'a, dostu Zincirlikuyu'da yatarken gönderilmiş. Her sene-i devriyede başucunda rakı içen Sadri Alışık, bugün Zincirlikuyu'da Ayhan Işık ile birkaç metre arayla uzanmaktadır. Buraya metni de aktarıyoruz. Ancak daha iyi bir okuma ve duyguya yakınlaşma açısından, mektubu büyütüp orijinalinin kopyasını okumak kuşkusuz ki doğru bir tercih olacaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/saf-ickin-yasam-deleuzeun-kritik-ve-klinik-projesi/", "text": "Gilles Deleuze'ün edebiyat ile yaşam arasındaki bağı ele alan yazılarını biraraya getirdiği Kritik ve Klinikin İngilizce baskısında çevirmenin önsözü olarak yayımlanan bu metin Deleuze felsefesinin eksenlerini, bu eksenlerin yaratıcı çokluğunu kavramak bakımından kilit bir rol üstleniyor. Deleuze'ün Kritik ve Klinik projesinin altında yatan temel fikrin, yazarların ve sanatçıların hekimler ve klinisyenler gibi uzman semptomatolojistler olarak görülebileceği prensibine dayandığını ileri süren Smith, kritik ile kliniğin kesiştiği noktaları işaretleyerek saf içkin yaşama açılan yolların haritalarını çıkarıyor: Üslup büyük yazarlarda her zaman bir yaşam üslubudur. Bir yaşam imkanı, bir varoluş biçimi icat etmektir. Edebiyat bir sağlıktır."}
{"url": "https://futuristika.org/safiye/", "text": "Bazen günlük hayatın koşuşturmacası içinde kaybolmuşken yorucu bir iş günü dönüşü evde yemek yapmakla uğraşmak bardağı taşıran son damla olabiliyor. Bu gibi günler ve dışarıdan ısmarlanan yemeğin hem bütçeye hem de sağlığa zararını hafifletmek için pratik yemek tarifleri vazgeçilmez. Mesela; Safiye. Önce yufka ikiye katlanıp sonra tekrar ikiye katlanır. Bir dilim pasta şeklini alan yufka, tezgahta fazla yer kaplamadan kolayca tam ortadan kesilir, böylece 4 adet dilim pasta şeklinde yufka yaprağı elde edilir. Yufkanın geniş bölümünün ortasına, 2 tatlı kaşığı ayçiçek yağı ve soğanla kavrulmuş ve üzerine tuz, karabiber, maydanoz eklenmiş kıyma yayılır. Kenarlara kadar değil de orta bölüme yoğunlaşmalı. Sonra kısa kalan yuvarlak kısım içe kapatılır, ardından sağında solunda kalan kenarlar birbirlerinin üstüne gelecek şekilde kapatılır, son olarak da kalan uç kısım diğerlerinin üstüne kapatılır. Ortaya, mektup zarfına hemen hemen benzeyen ama bir çocuk elinden çıkmışcasına annelerin Hımm, yok olmamış! diyeceği türden bir şekil çıkar. Bu beceriksizlikle yoğrulmuş şekil ve şemal içerisindeki lezzet zarfı, içerisine 1 kaşık ayçiçeği yağı dökülerek önceden hafif ısıtılmış emsan tavaya konur ve kızarmaya bırakılır. Yeterince kızarıp kızarmadığı kontrol edildikten sonra diğer yüzü de iyice pişirilir ve söğüş domates ve salatalık ile servis edilir. Malzemelerin ölçülerini, adetlerini özellikle yazmadım, isteğe ya da kişi sayısına göre arttırılabilir. Sofradaki kişi sayısı 4'ü, gözleme sayısı 8'i geçiyorsa, gözlemeler kızardıktan sonra üstüste dizilerek sıcaklıkları korunabilir. Tavadaki kayganlık oranı azaldıkça ayçiçek yağı eklenebilir. Daha da lezzet katmak için karışıma azıcık domates salçası eklenebilir, kıyma yerine, peynir, kaşar peyniri, haşlanmış patates gibi isteğe göre içler de kullanılabilir. Ailecek gözleme demekten tedirgin olduğumuz bu kıymalı yufkalara Safiye adını, Soyman soyadını verdik ama samimiyetten daha çok ismiyle hitap ediyoruz. - Safiye Hanım, çok kilo vermişsiniz! - Evet ama siyah giyecektim, kızlar açık renk giydirdi... - Böyle daha iyi olmuş? - Açık renk kilo yapar ama!"}
{"url": "https://futuristika.org/sahi-kimdim-ben/", "text": "Kendimde değilim bu günlerde, hal değiştirip duruyorum sürekli. Neden bilmiyorum ama bunun cevabı sanırım 45'liklerde saklı. Ne zaman pikabın iğnesine dokunsam bir köy kahvesinde buluyorum kendimi. Çatlamış, damarlı elleriyle pişti oynuyor yaşlı amcalar karşımda. Arka masada köyün gençleri Züleyha'yla Nurten'i konuşuyorlar. Aşrı aşrı yerlerde kına gecesi var anlaşılan. Hep bir ağızdan türkü söylüyor kadınlar. Tam dökeyim derken, dört tekerlekli bir bisikletin tepesinde çocuk oluyorum birden bire. Kucağımda daha yaşına girmemiş çocuğumla, sırtımı taş duvara yaslayıp oturuyorum. Elimdeki sopayla araba sürüyorum, arkamda onlarca çocuk. Sonra, sonra yaşlı biri oluyorum, trafiğin ortasından karşıdan karşıya geçmeye çalışan. Yardım ediyorum kendi kendime, elimden tutup geçiriyorum karşıya. Ozan oluyorum, elinde sazıyla köyleri gezen. Her gittiğim yerde yeni bir sevda yaşıyorum. Hasta düşüyorum, yatak döşek yatıyorum günlerce. Issız bir adaya sığınıp yıllarca yaşıyorum orada. Yoruyor beni bu halim, çıkıyorum denizden."}
{"url": "https://futuristika.org/sahin-paksoy-sergi/", "text": "Çağdaş Türk resminin en özgün isimlerinden biri olan Şahin Paksoy'un kişisel sergisi uzun bir aradan sonra 44A Sanat Galerisi'nde izleyicinin karşısına çıkacak. 18 Aralık tarihinde açılacak ve Paksoy'un son dönem yapıtlarını bir araya getirecek olan sergide, sanatçının figür resmi ve resmin yüzey sorunsalı üzerine eşzamanlı işleyen yenilikçi tavrı gözler önüne seriliyor. Öteden beri geleneksel yaşam sahnelerine ve bunun içindeki tekinsiz anlara mizah ve ironi ile yaklaşan figüratif resmin esaslı savunucularından biri olan Paksoy, son dönemde ikonu andıran anıtsal figürleri ve bu figürlerin boş bırakılmış resim yüzeyindeki vurucu etkisi üzerinde durdu. Sanatçının bu sergideki yapıtları işte onun resminin kendi içinde gerçekleşen devinimini ve yenilikçi tavrını ortaya koyuyor. Sanatında daima gelenekten yararlanan ancak geleneği bir motif olarak resimlerine katmayan onu rafine eden, yeniden üreten Şahin Paksoy son sergisinde, çağdaş pentür resminde nasıl yenilikçi olunur sorusunun derin cevaplarını ortaya seriyor. Paksoy'un resimleri izleyiciyi, sokakta her an karşılaştığı insanların günlük yaşam içindeki gizemli dünyasına kulak vermeye çağırıyor. Masalın, hurafenin, dedikodunun, fısıltının sesi bu resimlerde günlük yaşamın sesi olarak karşımıza çıkıyor. Sıradan olanın içinde gizemin, geleneğin içinde çağdaşın izlerini bulmak adına, 44A Sanat Galerisi 18 Aralık'ta tüm sanat izleyicilerini sergi açılışına bekliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/sahtekar-olmadigimizi-nereden-biliyoruz/", "text": "Nancy Atakan'nın Pi Artworks, Galeri 1'de Sahtekar olmadığımızı nereden biliyoruz? ve Galeri 2'de Buralı 19702011 adlı sergileri 20 Ocak 27 Şubat 2011 tarihleri arasında devam edecektir. Nancy Atakan, Pi Artworks Galeri 1' deki Sahtekar olmadığımızı nereden biliyoruz? adlı sergisi ile medya, sanat tarihi, çevresindeki görünümler ve reklamların insanlar üzerindeki etkisini sorguluyor. 1997'den beri Modernist sanat teorisi içinde özgün kavramını irdeleyen sanatçı, dijital baskılarını oluşturmak için şehrin sokaklarından ve sanat tarihi kitaplarından aldığı imgeleri ve bulduğu eski fotoğrafları kullanmaktadır. Pi Artworks Galeri 2' deki Buralı 1970 2011 adlı sergisi ile yaşadığı mahalleyi sorgulamakla başlayarak, Sokaklarımızın gerçek sahibi kim? sorusuna cevap arıyor. Sanatçı, İstanbulluların sürekli kaos ve değişime katlanmaları gerektiğini, mahallelerin, geleneksel dükkanların, tiyatroların ve müzelerin oluşan karmaşıklık içerisinde, çeşitliliğinin yerini, kapitalist alışveriş alanlarına bıraktığını dile getiriyor. Nancy Atakan'ın katıldığı önemli uluslararası sergiler arasında, 2003 yılında Rotterdam, Artoteek Schiedam'da, Between the Waterfronts sergisi, 2005 yılında Selanik'teki Cosmopolis 1. Balkan Bienali, 2006 yılında Danimarka, Nikolaj ve Copenhagen Contemporary Art Centre'da Coding: Decoding Video Show, 2007 yılında Proje 4L Elgiz Müzesi'ndeki Artvarium sergisi ve 2008 yılında Almanya'da 54. Uluslararası Kısa Film Festivali yer almaktadır. 2009 yılında Almanya'da katılmış olduğu sergiler ise Kunstverein Langenhagen Research Base Social Space sergisi, Berlin'de Kunstraum Kreuzberg/Bethanien Off Space İstanbul sergisi ve Akademie der Kunste tarafından düzenlenen Istanbul Next Wave sergisidir. Sanatçı, Boğaziçi Üniversite'sinde Yüksek Lisans ve Mimar Sinan Üniversite'sinde de doktorasını tamamlamıştır. 2006 yılında Kanada Alberta'da Banff Art Center tarafından düzenlenen rezidans programına katılmıştır. Çok sayıda makalesi yayınlanan Nancy Atakan'ın, 1998 yılında, Yapı Kredi Yayın'larından Arayışlar, 2008 yılında ise İzmir,"}
{"url": "https://futuristika.org/sair-cikmazi-2012/", "text": "Adımızın şair çıkmazı olduğuna bakmayın çıkmazda değiliz. Sanatın dünyayı daha iyi bir yer yapacağına inanan milyonlarca insanın ve binlerce öncünün yanılmadığını biliyoruz. Onlar safları sıklaştırmasaydı ve direnmeseydi bugünkünden çok daha iğrenç bir dünyada yaşıyor olabilirdik. var. Görüyor, duyuyor ve anlıyoruz. Maymunlaşmamak için konuşmalıyız o halde! Gelecek sayıda yer alacak Dünden bugüne ABD karşıtı sanatçılar ve ABD karşıtı sanat konulu dosyamıza yazılarınızla siz de destek verin. Sinemadan edebiyata, müzikten tiyatroya, felsefeden fotoğrafa susmayanları buluşturacağız sayfalarımızda. Yazınsal türü ne olursa olsun bütün üretimlerinizi bekliyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/sakalli-celal-picabia/", "text": "İçgüdüsel bir zekaydı onunkisi, yüksek sosyete yemeklerinde, kıytırık sosyete toplantılarında, konserlerde, tiyatro kulislerinde, konferans salonlarında, lafın kısası hemen her yerde insanın karşısına çıkanlar gibi son moda bir laboratuarda üretilmiş değildi... Neşterlerin ve idollerin zaferidir bu, beyinleri ameliyat masalarında yapay olarak yaşatacağız ama yürekleri sedyede unuttuk! Meydanda o kadar çakma deha var ki, gerçek bir tanesi kazara ortaya çıkacak olsa, kimse ona inanmayacak, kafayı modayla bozmuş bu kalabalık tarafından alay konusu olacak. Kervansaray'ı yayına hazırlayan Luc-Henri Mercie'nin şahane dipnotlarını takip ettiğimizde, yukarıdaki cümlelerin, bir noktadan sonra üretmeyi durduran Marcel Duchamp'a saygı-selam olması yanı sıra, Breton'la mektuplaşması dışında geriye herhangi bir yazılı eser bırakmayan Jacques Vache'ye hayranlık ifşası sayılması gerektiğini anlıyoruz. Dada filozofu diye çağrılan Vache de bilindiği üzere etiketlenmiş sanatsal edimlerden tiksiniyordu. Belki yaşadığı dönemde çok yakınları hariç, Yalınız soyadını aldığını bilen pek kimse yoktu. Sakallı Celal'di çünkü, Sakalından okunan bir adam. 7 Haziran 1962 tarihli Milliyet Gazetesi'ndeki bir ölüm ilanını; hani şu kimin tarafından verildiği hala bilinmeyen ölüm ilanını okurken, aklıma Picabia'nın Vache'yi ima ettiği bu bölüm geldi Kervansaray'dan. Sakallı Celal elbette dadacı falan değildi ama, içimden geçen cümle şu oldu: Yal nız, Picabia tanısa severdi! İşte geriye kalmış sınırlı sayıdaki fotoğraflarına bakıyoruz; hırpani bir pantolon, buruşuk gömlek, upuzun önce kara, sonra kırlaşmış bir sakal. Hiç de laboratuvarda üretilmiş tiplerden değil; hele son moda hiç değil. 1886'da doğmuş bizim Sakallı. Mektebi Sultani'de okuduğu sıra, Tevfik Fikret müdür. Yaptığı onca iş arasında, Mekteb'in toplantı salonunu mescidin üstüne yaptırdığı için ağır eleştirilere uğramış Tevfik Fikret. 31 Mart Olayı'nın patlak verdiği günler. Fikret'in, protesto amacıyla önce kendini okulun kapısına zincirle bağlattığı, istifa ettiği günler falan. Celal Tevfik Fikret'e hayran. Haluk'un Defteri'ndeki Bir Tasvir Önünde başlıklı şiirdeki Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin dizesini prensip edinmiş. Nasıl edinmesindi; bu cümlenin meali düşünüldüğünde yüzyıllar öncesinde Dante İlahi Komedya'da benzeri bir cümle sarfetmişti: Vien dietro a me, e lascia dir le genti /Gel peşimden, bırak insanlar konuşsun.( Purgatorio; V, 13). Ufak bir değişiklikle Marx da Kapital'in ilk cildinin 1867 tarihli ilk basımına yazdığı önsözde Segui il tuo corso, e lascia dir le genti /Sen yolunda yürü, bırak diğerleri konuşsun şeklindeki aynı cümleyi alıntılamıştı. Celalli Sakal'ın hayatına dair ayrıntılar konusunda kendisi tarafından bırakılmış herhangi bir vesika ya da kayıt yok bildiğim kadar. Ne var? Belge-insanlar belki. Tanıklıklar. İlk baskısı 2004 yılında Pergamon Yayınları tarafından yapılan Orhan Karaveli'nin Sakallı Celal -Bir 'Bilinmeyen Ünlü'nün Yaşam Öyküsü adlı kitabı dışında, hakkında yapılmış kapsamlı bir araştırma da yok. Karaveli de Mekteb-i Sultani'de okumuş. Sakallı'yı sonraki yıllarda mektebin pilav günlerine geldiği zamanlardan ve tanıklıklardan biliyor. Ahmet Haşim'le, matematikçi Ali Yar ile sınıf arkadaşı mesela. Hıfzı Veldet, Yusuf Ziya Ortaç, Ali Sami Yen, Melih Cevdet Anday ve Orhan Veli ile çeşitli düzeylerde yakınlıkları var. Nazım Hikmet'le de. Her ne kadar Orhan Karaveli, Sakallı Celal hakkındaki en kapsamlı araştırmanın sahibiyse de, doğrusu ben Sakallı'yı Haldun Taner'in Milliyet'tekiÖlürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil başlıklı köşesinde, 1979 yılı ağustosunda yazdığı yazıdan bildim ve sevdim. Haldun Taner'i dinleyince, sakal deyip geçmemek gerektiğine ikna oluyor insan. Celal Bey cidden sakallarını uzaması için serbest bırakırken bu isimlerden etkilendi mi, yoksa içgüdüsel bir zekanın görsel uzantısı mıydı bilemeyiz. Ancak sonraları katiyen kullanmamış olsa bile temelde pek çok kendini geliştirme olanağına sahip, iyi derecede Fransızca bilen Sakallı; yaşadığı dönemde sosyalist olduğunu açıktan söyleyebilen bir avuç insandan biri. Dolayısıyla sakalsız Celal olsa bile, Haldun Taner'in isimlerini zikrettiği son iki sakallıya temayül gösterirdi herhalde. Düşünün, 2. Abdulhamit'in Bahriye Nazırı Hüseyin Hüsnü Paşa'nın, yani denizcilik bakanının oğlusunuz ve Ankara Vapuru Kaptanı Şefik Bey'in Taner'e aktardığına bakılırsa Lamartin'in Le Lac şiirini ezberden okuyabilen sakallı bir çımacısınız aynı zamanda. Meğer Sakallı o sıra İstanbul'dan İzmir'e biletsiz gitmek için boğaz tokluğuna çımacılık işine girmiş. Öğretmenlikten makinistliğe; yerine göre inşaat işçiliğine varana dek pek çok baltaya sap olmuş. Evinde fare besleyip, hatta onların oynamaları için minik merdivenler yapacak kadar zamanına göre oldukça garipsenecek zevkleri varmış Sakallı'nın. - Dante'nin İlahi Komedya'daki cümlesi şöyle devam ediyor: - Tevfik Fikret'in Bir Tasvir Önünde adlı şiiri: Güldün, bu mehabet seni güldürdü; o kaşlar, - Fransis Picabia, Kervansaray, çev.: Ayberk Erkay, Yapı Kredi Yay., 2015"}
{"url": "https://futuristika.org/salinger-yayinci/", "text": " Salinger: Tam olarak emin değilim. So: Kısa bir metin, kurgusal bir parça ya da dergi yazısının karşıtı. Sa: Oldukça zor bir soru bu. Bahsettiğiniz şekilde yazmıyorum. Ben sadece kurgu yazmaya başlıyorum ve neler olacağını izliyorum. Sa: Bahsedebilir miyim yoksa bahseder miyim? Kurgusal çalışma işte. Yapabileceğim tek açıklama budur... Tanımlamak neredeyse imkansız. Karakterlerle çalışıyorum, onlar geliştikçe de, o noktadan devam ediyorum. 1983 yılında, edebiyat konularında kalem oynatan dönemin önde gelen yazarlarında Ian Hamilton, Salinger ile biyografisini yazıp Random House yayınevinden yayımlamak üzere temasa geçer. Salinger, 1960'lı yılların ortalarından beri özel hayatına dair açıklama yapmıyordur ve metinlerini yayımlamıyordur. Yaşarken biyografisinin yazılmasını istemediğini söyler. Ancak Hamilton bu isteği göz ardı eder ve Random House'dan Salinger: Yazınsal Yaşam yayımlanır. Kitaptaki asıl sorun, Salinger'in yakınları, yayıncı dostlarına 1939 ve 1961 yılları arasında yazdığı ve daha önce yayımlanmamış mektuplarının kitapta yer almasıdır. Hamilton bu mektupları bağışlandıkları ve tekrar kullanılması, kopyalanması ya da basılması izne tabi olan kütüphane arşivlerinden çıkarıp yayımlamıştır. Salinger ise, tepki olarak hem elindeki mektupları bağışlanmamak üzere hakları altına alır ve kitaptaki yayımlanmamış mektuplarının çıkarılmasını ister. Taraflar mahkemeye gider ve yukarıda aktarılan ve bizce kanunun kapısındaki yazarı şık bir ara pas ile gösteren konuşma ortaya çıkar. Salinger, kendi ağzından çıkan metinler gibi algılanacak paragraf örnekleri verir. Mahkeme sonucu, yazarın düşündükleriyle, kurumsallaşan yayınevlerinin belirtilen hukuk çizgilerinde olması nedeniyle, Salinger'ın istediği gibi olmaz. 3 Kasım 1974'de, uzun yıllardır herhangi bir şey yayımlamamış olan J. D. Salinger, 55 yaşındayken, telefonda NY Times muhabirine, yıllar sonra, bazı açıklamalar yapar. S alinger, öykülerini ağırlıkla The New Yorker dergisinde yayımladı. Sayısız öyküsü The New Yorker ve Story tarafından reddedildi. Dergilerde toplam 35 öyküsü yer aldı. Üniversite arşivlerinde basılmamış sekiz öyküsü bulunuyor. Ayrıca birçok öyküsü de dergiler tarafından reddediltikten sonra kayboldu. Salinger'dan aylarca cevap gelmez ve bir öğle vakti Giroux sandviçini yerken sekreteri dışarıda Jarome ya da Jerry Salinger'ın beklediğini söyler. Simsiyah saçıyla Salingeri biraz çekingen, gelir. Romanını neredeyse bitirmek üzere olduğundan kısa öykülerden oluşan bir kitap yayımlamak istemiyordur. Önce roman gelecektir. Roman ne hakkındadır? Henüz bitmemiştir, Noel tatili sırasında New York'da dolanan bir çocuk hakkındadır. El sıkışırlar. Anlaşmışlardır. Aradan bir yıl geçer. Giroux bir gün barda otururken biri omzuna vurur. Salinger, Rahatsız etmek istemezdim ama, der sevinçle, Romanın taslağını bitirdim. The New Yorker özel bir sayı hazırlayacak hakkında... Giroux kitabın mükemmel bir başlangıç yapacağını düşünür. Ancak anlatılan gerçekleşmez. The New Yorker öyle bir sayı yapmaz. Takip eden yıl, Çavdar Tarlasında Çocuklar'ın taslağı Giroux'nun elindedir. Editör hakkında kitabı nasıl desteklediğini anlatan bir raporla yöneticisine aktarır. Yöneticisi Eugene Reynal, biraz burnu büyük biridir. Giroux haftalarca cevap alamaz kendisinden. Israrla sorup, yazarla niyet anlaşması yaptıklarını hatırlattığında Reynal, Ya şu kitap, endişeliyim biraz, der. Bence eleman deli. Romanın baş karakteri Holden Caulfield'den bahsediyordur. Çocuk rahatsız biraz, ben de kitabı ders kitapları bölümüne aktardım. Kitap okul çağındaki bir çocuk hakkında ne de olsa... Ders kitapları bölümü doğal olarak kitabı geri çevirir ve Giroux, anlaşmayı hatırlatmasına rağmen, bunlar delirmiş diye düşünüp, çok beğendiği romanı Reynal'ın da yüneticine götürür. Ancak kitabı daha okumadan geri çevirir o da. Giroux, kızgın ve Salinger ile konuşmaya çekinir bir durumda kalakalır."}
{"url": "https://futuristika.org/salonda-mayis-ayinda-cennetlik-konserler/", "text": "Kentin kültür ve sanat yaşamının ana damarlarının ortasında, Galata ve Şişhane mahallelerini birleştiren hat üzerinde taze bir durak oluşturan Salon, izleyicileri farklı sanat alanlarıyla aynı mekanda buluşturuyor. Yaratıcı ve yenilikçi çizgisi mekan özelliklerine de yansıyan Salon, hareketli sahne sistemiyle farklı performans biçimlerine olanak tanıyor. Mayıs ayı konserlerine, New York ve Kamboçya kırması saykodelik rock-pop grubu Dengue Fever ve bizi bize bizden iyi anlatan ilginç müzikleriyle Secret Chiefs 3 ile başlangıç yapan Salon, İstanbul'un kültür ve sanat yaşamına yeni bir alan açıyor. 60'lar Kamboçya'sının kıpır kıpır pop şarkıları, Dengue Fever'ın saykadelik dokunuşuyla yeniden canlanıyor. Dinleyeni birkaç saniye içinde etkisi altına alan Dengue Fever'ın, Kamboçya'dan Brezilya, Amerika ve Etiyopya'ya, dünyanın dört bir yanından farklı pop, funk, caz ve rock dokularını harmanladığı şarkıları, True Blood ve Weeds gibi dizilerden, Jim Jarmush'un Broken Flowers'ına kadar birçok yerde karşımıza çıktı. Egzotik ve ışıltılı sesi, özgün tarzı ve geleneksel danslar üzerine yaptığı çeşitlemelerle izleyenleri hipnotize eden Chhom Nimol'ün vokalleriyle tamamlanan Dengue Fever, Mart ayında günümüzün en önemli ve büyük alternatif müzik festivallerinden SXSW'te dans pistlerini ele geçirdikten sonra, şimdi de Salon'a konuk oluyor. 5 Mayıs 2010 Çarşamba 21.30 Kapı açılışı 21.00 Ayakta 35TL. Öğrenci 20TL. Müzik meraklılarının Mr. Bungle grubundan hatırlayacağı Trey Spruance'ın 1996 yılında kurduğu ve bugüne dek 7 albüme imza atan, ilginçliklerle dolu avant-rock topluluğu Secret Chiefs 3, Salon'da. Topluluk, sörf müziği, geleneksel İran, Afganistan, Ortadoğu ve Türk ezgileri, çağdaş klasik müzik, death metal, 70'lerin İtalyan film müzikleri gibi yan yana duramayacak gelenekleri, anlayışları kucaklayabilen eklektik tarzıyla tanınıyor. Farklı müzikal fikirleri takip etmek isteyenler, çok sıkı bir elektro-trash ikilisi olan Fransız FAT 32 ile başlayıp, davulcu Ches Smith'in solo projesi Congs for Brums'u takiben Secret Chiefs 3 ile tamamlanacak bu avangard ziyafeti kaçırmamalı! 6 Mayıs Perşembe 21.00 Kapı açılışı 20.30 Ayakta 25TL. Öğrenci 15TL."}
{"url": "https://futuristika.org/salt-beyoglunda-ruben-arevshatyan-soylesisi/", "text": "Ermeni güncel sanatının mevcut problemleri, mimari, sanat kuramı ve sanat eğitimi üzerine çalışmalar yapan Arevshatyan, 60'ların geç modernist mimarisinin başarılı örneklerinden Moskova Açık Hava Sineması üzerine konuşacak. Stalin sonrası Sovyet Ermenistan mimarisinin de ele alınacağı söyleşi, 9 Aralık Cuma günü 18:30'da gerçekleştirilecek. Arevshatyan'ın konuşmasına konu olan Moskova Açık Hava Sineması, Yerevan Hükümeti'nin 2010'da aldığı bir kararla, şehrin tarihi ve kültürel anıtlar listesinden çıkarıldı. 30'larda Stalin'in din karşıtı kampanyaları sırasında yıkılan St. Poghos-Petros Kilisesi'nin, sinemanın yerine inşa edilmesi kararı büyük tepki topladı. Facebook'ta kurulan Moskova Açık Hava Sineması'nı Kurtarın grubu kısa sürede 6.000 üyeye ulaştı; düzenlenen imza kampanyasına ise 26.000 kişi katıldı. Farklı sivil toplum kuruluşlarının eylemleri, yönetimin kararını geri çekmesini ve yıkımın askıya alınmasını sağladı.1964-1966 yılları arasında Spartak Kndeghtsyan ve Telman Gevorgyan tarafından inşa edilen sinemanın yıkımına dair alınan kararlar, neoliberal sosyo-politik ve kültürel düşüncenin neokonservatif bağlantısını ortaya koyuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/salvador-dali-etre-dieu/", "text": "Salvador Dali 1927 yılında Madrid'de Cafe Regina Victoria'da Federico Garcia Lorca ile otururken, daha sonra etre Dieu To Be God/Tanrı Olmak isimli opera şiiri için libretto yazmaya başladı. Aradan yıllar geçince, 1974 yılında müzikleri Igor Wakhevitch, dizeleri ise Manuel Vazquez Montalban ile tamamlayıp kaydettiler. Arada geçen sürede Lorca ölmüş, Dali sektör olmuştu. Dali, Montalban'ın yazdığı metni kayıt esnasında aynen okumayı reddetti ve Dali kendini tekrarlamaz! diyerek doğaçlama okuma yaptı. Dali, 1985 yılında opreayı görsel-işitsel şiir gibi düşünüp yayımlamış. Bu versiyonda Dali tabi ki Tanrıyı oynarken, Brigitte Bardot, Rus imparatoriçesi II. Katerina ve Marilyn Monroe da endam eylemiş. Altı bölümlük çalışma üç plak halinde yayımlandı. Bu kopyalar oldukça nadir. Daha sonra bir Alman kayıt şirketi plakları cd olarak yayımlamış ama bu firma da kapanınca, opera yine zor bulunur olmuş."}
{"url": "https://futuristika.org/salvador-plascencia-kagit-insanlar/", "text": "Kağıt İnsanlar acayip orijinal bir kitap. Hani Paçalarından akıyor! derler ya, öyle. Özetlemesi zor bir gidişatı olan kitabın öncelikle yapısından söz etmek gerekiyor. Kitaba ucundan kıyısından temas eden her karakterin gözünden görüyoruz olan bitenleri. Önem sırasının, başkarakter, yan karakter ya da figüran olmasının bir önemi yok. Buna zeka engelli bir bebek de dahil, Rita Hayworth ve bir mekanik kaplumbağa da. Dediğim gibi her karakterin gözünden, kendisine ayrılmış pencereler vasıtasıyla görüyoruz olan biteni. Sayfalar çoğunlukla ikiye bölünmüş. Yazar derdini sadece kelimelerle değil, sayılarla, bazen de kelimelerin üstünü örten ya da sayfayı tamamen kaplayan siyah kutucuklarla anlatmış. Okuyabilmek için kitabı bazen yan çevirmek gerekiyor. Şekiller, şemalar var. Uzun zamandır başından sonuna kadar bu kadar keyif alarak okuduğum bir kitap olmamıştı! Çişini tutamayıp sürekli yatağı ıslattığı için karısı tarafından terk edilen ve kızı Merced ile yaşayan Federico de la Fe'yi anlatıyor kitap daha çok. Federico de la Fe sürekli gözetlendiği ve başına gelenlerin sorumlusu olarak gördüğü Satürn'e savaş açmaya karar veriyor. Bu minvalde ilerleyen bir yaratıcı yaratılan mücadelesine girişiyoruz. Öte yandan bu durum baskıcı yönetim ile özgürlükçü halk savaşı olarak da yorumlanabilir. Alegorilerle falan kafa patlatmak istemiyorsanız, bu bizzat Salvador Plascencia diye birisinin yazdığı Kağıt İnsanlar diye bir kitapla ilgili bir kitap. Yazar ile yazdığı karakterler ve yine yazar ile terk edildiği sevgilisi arasında geçen bir mevzu. Dediğim gibi özetlenmesi zor olsa da bu mücadeleler etrafında dönen bir hikayesi var Kağıt İnsanlar'ın. Hepimizin kağıttan yapıldığını düşünen insanlar, bizzat kağıttan yapılmış insanlar, kağıttan yapıldığını unutanlar ve çoğunlukla da kalbi kırıklar var kitapta. Kalp kırıklıklarının acısından da bedenlerine bu acıyı unutturacak yeni acılar tattırarak kurtulmaya çalışıyorlar. Kendilerini yakarak ya da arılara sokturarak ya da yazarın beş yıl boyunca uğraşıp yaptığı gibi böyle bir kitap yazarak. Kısmen otobiyografik kitabın karakterlerinden birisi bizzat yazarın kendisi. Kitabın bazı karakterleri de doğal olarak yazarın yansıması. Zaman zaman kitabın yazılma sürecine de tanıklık ediyoruz. Bazı bölümler de kitabın yayınlanmasından sonra gerçekleşebilecek olasılıklardan oluşuyor. Hikaye içinde hikaye içinde hikaye tarzı durumlar ilginizi çekiyorsa kitap iyice tadından yenmez bir hale geliyor. Bu tarz şeyler karalamaya da meraklıysanız iyice zevkten dört köşe oluyorsunuz okurken. Siren Yayınları'ndan çıkan bir başka güzellik Kağıt İnsanlar. Kitabı dilimize kazandıran Begüm Güzel'i de ayrıca tebrik etmek gerekir."}
{"url": "https://futuristika.org/samuel-beckettin-kayip-operasi/", "text": "Morton Feldman'ın tek operası olan Neither/Hiçbiri'nin libretto'su, Samuel Beckett'in şiir gibi yazdığı 87 kelimelik kısa öyküsünden oluşur. Beckett ve Feldman 1976 yılında Berlin'de bir araya gelip Roma Operası ile beraber çalışmak üzere hazırlık yaparlar. Beckett birkaç hafta sonra besteciye, şiir tadındaki oldukça kısa öyküsünü postalar. Ancak Beckett operadan hoşlanmadığını da belirtir. Feldman da, New York'da deneysel çalışmalar yapan bir besteci olarak, operayla neredeyse dalga geçen bir çalışma ortaya çıkarmıştır. Soprano solo ve oda orkestrası için yazılan çalışma, oldukça karanlık bir hava taşırken, kimilerine göre aslında bir anti-operadır."}
{"url": "https://futuristika.org/sanat-insanin-kendine-yakisani-giymesidir/", "text": "Yağmurlu bir Perşembe öğleden sonra güncel sanat, emlak ve bankacılık piyasalarını aynı anda takip etmeme olanak veren her yıl sabırsızlıkla beklediğim nadide etkinlik Contemporary Istanbul sanat fuarının yolunu tuttum. Bu yıl sergilenen eserler arasında İngiliz sanatçı Slinkachu'nun Gezi Parkı Diaroması adlı eseri adeta gözlerimi doldurdu. Açıklamada en çok gönlümü çelen nokta tabi ki sanatçının Türkçe karakter kullanmayı bilinçli olarak reddetmiş olması. Kanımca fes gibi, bizi ilkel bir geçmişe bağlayan ı, ç, ü, ğ gibi harflerin modern yaşamı teşvik etmek, ve batılı devletlerle yarışablimek amacıyla tarihin tozlu raflarına kaldırılması son derece önemlidir. Ayrıca, çok meşgul olduğunu tahmin ettiğim sanatçının, şapka kanunun 1920'lerde geçirilmiş olduğunu asistanlarına wikipedia üzerinden baktırmış olması son derece büyük bir jest! Tabii ki her zaman olduğu gibi cahil halkımız bu jestleri algılamaktan yoksunlar."}
{"url": "https://futuristika.org/sanat/", "text": "-Bunu ben de yaparım, ne var ki? -Yahu bu abuk subuk seslere sanat mı diyorsunuz? -Almış fırçayı, savurmuş işte! -Hiçbir şey anlamadım ben bu öyküden... Sanat bir yetenek işi değildir; sevgi, tutku işidir demek isterim. Kişi, söylemek istediklerini sadece bir fırça darbesiyle söylüyorsa, bir mekana herhangi bir nesne yerleştirerek dünyaya böyle bir katkı yapmayı seviyorsa, bir sesin değişik tonlarını uzun bir parçada eriterek yeniyi yakalamaya uğraşıyorsa, bırakalım istediği gibi oynasın, yaratsın. Sadece, mutluluk yaratmaya yönelik eylemler cesaretliliğin göstergesi, belirtisi olabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/sanatcilar-yastiklarinin-altindakini-cikariyor/", "text": "Zihinde başlayan sanatsal üretim süreci açığa çıkmaya ve üretim sürecinin diğer bileşenleriyle buluşmaya başladığı andan itibaren farklı etkenlerle değişmeye ve dönüşmeye başlar. Sanatsal üretimin pazara çıkma ve paylaşma aşamasında sanatçı galerici alıcı ilişkileri içerisinde bazen gönüllü çoğu zamanda istem dışı bu etkenlerin etkisi altında kalmaya başlar.. En başta uslup dayatması sanatçının özgürce yaratma ve varolma isteğinin üzerinde en önemli engel haline dönüşmeye başlar. Sanatçı bir yandan özgürce yaratma, kendine yabancılaşma ve aykırı duruş sergileme isteği diğer yanda sözünü ettiğimiz açmazlar arasında sıkışıp kalır. Yinede her şeye rağmen sanatçının bu aykırı olma istek ve eylemi içe kapalıda olsa sürmeye, gerektiğinde sadece kendisi için üretmeye devam eder. Fakat bu üretimin sunumu ve ortaya çıkması konusunda ikirciklidir. İşte tam da bu noktada Yastık Altı projesi sanatçının bu süreçte bir oyun olarak baktığı, bazen kendine yabancılaştığı, çeşitli kaygılarla ortaya çıkarmak istemediği yada bir şekilde değerlendiririm diyerek bir kenarda beklettiği aykırı işlerin özgürce sergilenebilmesi ve sunulması projesidir... Bu proje bir yönüyle de sanatçının saklı kalmış yanının ortaya çıkartılması eğer isterse paylaşma eylemidir. Sergi düzenlemesini Arte İstanbul Sanat Ekibi ve Selahattin Yıldırım'ın üstlendiği proje 5 Ekim 12 Kasım tarihleri arasında Arte İstanbul'da gerçekleşiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/sanatorium-kural-yok-no-rules-sergisi/", "text": "Sanatorium Sivil Sanat İnisiyatifi'nin 2010-2011 sezonu açılış sergisi Kural Yok, fotoğraf sanatının klasik anlamdaki ışık, renk, kompozisyon, içerik ve teknik anlayışının dönüşüme uğradığı bir süreci gözler önüne seriyor. Güncel sanatın artık her türlü medya ve malzemeden yararlanarak kendini ortaya koyduğu çağımızda, fotoğraf da kuralların ötesinde çıktığı yolculuğuna türlü değişimlerle devam ediyor. Bu bağlamda, zamanımızın sanat yapıtlarında estetik mükemmellik alışılagelenin dışında aranırken; fotoğraf da, gösterdikleri, gösterme biçimleri ve çeşitli teknolojilerle işbirliği yapmasıyla yeni bir form kazanıyor. Kural Yokda yer alan yapıtlar, günümüzde çağdaş Türk fotoğrafının ulaştığı sınırlar ve bu sınırların ileride nerelere kadar uzanacağıyla ilgili ipuçları veriyor. 14 Eylül 9 Ekim tarihleri arasında Sanatorium Çağdaş Sanat Galerisi'nde devam edecek sergi; Ahmet Elhan, Alp Esin, Arif Aşçı, Burcu Aksoy, Ferit Kuyaş, Murat Germen, Orhan Cem Çetin ve Sıtkı Kösemen' in fotoğraf yapıtlarını bir araya getiriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/sanatsal-coklugun-miriltisi-kuresel-sanat-siyaset-ve-post-fordizm/", "text": "Neoliberalizmin en can alıcı noktası, kendini köktenciliğe teslim ederek bütün üretimin temelini sayısal değere dayandırması. Sayı toplumun tek kurucu öğesi haline geliyor; bu da neoliberalizmi özü itibariyle, sadece bir şeyi benimseyen diğer rejimlerden ayırt edilemez kılıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/sandalyeler/", "text": "Bir sandalyenin hayatını yazmam istenseydi, hangisini anlatacağımı biliyorum. Eşyanın sırrı denince aklıma hep o gelir, yalnızca onu düşünürüm, onunla başlayan düşünce edimim, hiçbir yere varmaz, olduğu yerde bir büyük yok oluşu bekler, durur. Eşyanın sırrı bir sandalyede aranacaksa şayet, varılacak yegane menzil, hiçbir şeyin olmadığı, boşlukta sabitlenmiş bir duraktır -ki benim konumum da tam olarak burasıdır. Düğüne giden sandalyeden bu yana okuduğum her kitapta, izlediğim her filmde, bulunduğum her ortamda insanların eşyayla ama en önemlisi sandalyelerle kurdukları ilişkiye ayrı bir ehemmiyet verdim. İster kurgu, ister gerçek: sandalyenin mekandaki konumlanışı, insanın zamandaki ve uzamdaki konumlanışından farksızdı."}
{"url": "https://futuristika.org/sankt-otten/", "text": "B Yüzü, farklı tarzlarda grupları İstanbul dinleyicisi ile tanıştırmaya ekim ayında da devam ediyor. Bu ayki konuk Almanya'nın en önemli ve prestijli plak şirketi olan Denovali'den, Morgen wieder lustig adlı son albümlerini çıkaran, Alman trip-hop, ambient ikilisi Sankt Otten. Kendilerine ülkemizin başarılı deneysel ve psychedelic gruplarından Toz ve Toz eşlik ediyor. B Yüzü farklı tarzlarda grupları İstanbul dinleyicisi ile tanıştırmaya ekim ayında da devam ediyor. Bu ayki konuk Almanya'nın en önemli ve prestijli plak şirketi olan Denovali'den, Morgen wieder lustig adlı son albümlerini çıkaran, Alman trip-hop, ambient ikilisi Sankt Otten. 1999'dan beri aktif olan ve şu ana kadar dört albüm çıkarmış olan ikili, 80'lerden Talk Talk, Kraftwerk, John Barry farklı kulvarlardaki tınılardan esinlendiği gibi Portishead, Bohren und der Club of Gore ve David Holmes gibi günümüz müzisyenlerine de yakın bir soundda bulunmaktalar. Elektronik öğeler yanında gitarı da müziğinden eksik etmeyen Sankt Otten, 30 Ekim'de, Peyote'de yaratacağı sinematik atmosfere sizleri de davet ediyor. 2007 Kasım ayında kuruldu. Gitar, synthesizer, davul, mızıka, bağlama, melodika, muhtelif oyuncaklar ve tüm bunların ortak kullanım alanıyla sesler yaratan dört kişilik topluluk, kişinin içsel sayıklamalarının yanısıra gezegene, bu coğrafyadaki ortak geçmişe, bugüne ve muhtemel yarına, metod ve biçim sınırlamalarından uzak göndermelerde bulunuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/sansini-arayan-kadin/", "text": "Tüm gün bunu düşündüm. Ondan çok, olanları. Bana verdiği kolyeyi elimde çevirdim durdum. Bir kez bile boynuma takmadım. Hediye ederken takmak istediğinde de kafamı önüme eğmiş ve hüzünle gülümsemiştim. Usulca elinden almıştım kolyeyi. İnce zinciri onun avucundan benimkine kayarken ağlayasım gelmişti. Bulunduğumuz şık restoranın avizelerinden yayılan ışık, zincirle birlikte avucuma dökülmüştü. Nasıl tuttum kendimi bilmem. Güzel bir şey görmeye dayanıklı değilim pek. Yine de tuttum kendimi, dudağımı ısırdım. Sıkı sıkı kapattığım avucumu iki elinin arasına aldı. Gözlerindeki iki melekle göz gözeydim şu an. Öyle bir bakıyordu ki... İçimden, şu an, şuracıkta ölmek geliyordu. Hiç bitmesin dediğiniz anlar vardır ya. Bir de o anın büyüsü geçtiğinde bir daha toparlanmanın mümkün olmayacağını hissettiğiniz anlar vardır. Bu, o anlardan biriydi ve ben de kararımı vermiştim. Sonrasında olanları hepimiz haber bültenlerinde izledik. Ben de sizinle birlikte izledim evet. Aranızdaydım. Aklı olan hiçbir katil olay mahalline dönmez ama hepsi kendi cinayetiyle ilgili haberleri en ufak ayrıntısına kadar, bir cinayet bürosu şefi titizliğiyle takip eder. Bu ilk cinayetim değildi elbette. Anlamışsınızdır. Ama son olacak. Tabii sondan sonrakini saymıyorum. Son Ercan'dı, ondan sonraki ise, aradığım. Bunu anladığım an onu da ortadan kaldırdım ve böylece her şey sona erdi. Yine de onu saymıyorum. Son cinayetimi, bana iki yıldır deli gibi aşık olan, yakışıklı, kibar, dünya iyisi Ercan'ı uykusunda, kalbinden bıçaklayarak işledim. Ben bir fahişeyim. Yeni moda, pahalı, eğitimli fahişelerden. Eskort kız da diyorlar bize. Gündüzleri okuluma gidiyorum. Pek kurgu gelecek size ama üniversitede sosyoloji okuyorum. Geceleri de lüks barlarda müşteri avına çıkıyorum. Sonra garip şeyler olmaya başladı. Birden ve beklenmedik bir şekilde şansımın açılmasından bahsediyorum. Sınavlara çalışmadığım halde yüksek notlar alıyordum. Demek sadece şansım değil zekam da açılmış. Müşterilerim artmaya başlamıştı. Demek güzel yüzüm daha da güzelleşmiş. Hayır, her şey tek bir şeyle ilgiliydi: Şans. 23 yıl yanıma bile uğramayan o kibirli orospu, her ne olduysa yanıbaşımdan ayrılmıyordu. Zerre hoşlanmıyordum bu yeni durumdan. Okul iyi gidiyordu, işlerim açılmıştı, iyi kazanıyordum, tüm bunların üstüne bir de aşk gelip bulmuştu beni. Hayatımdaki her şeyin bu kadar yolunda gitmesinde büyük bir terslik vardı. Hem fahişe, hem katildim. Aynı zamanda nasıl tanrının sevgili kulu olabiliyordum ki? Tanrıyla birbirimizi çok yanlış anlamış olmalıydık. Bu yanlışı düzeltmenin bana düştüğünü biliyordum. Tanrının kapısında sıra bekleyen çok yaratım hatası vardı çünkü. Bu şans lanetinden kurtulmak istiyorsam kendi işimi kendim halletmeliydim. Devamlı bir müşterim vardı. Büyük bir bankanın genel müdürü Hüseyin Bey. Bana dokunuşunda nadir bulunan bir Çin vazosuna dokunur gibi bir sakınganlık saklıydı. Kızı yaşındaydım, muhtemelen ona kızını hatırlatıyordum. Daima ücretimin iki katını öderdi, iki katını söylesem bile... Bazen de pahalı hediyeler alırdı. Çok iyi davranması boşuna değildi, bir türlü önüne geçemediği bir tutkuyla yatmak istediği kızı gibiydim. Dedikoducu komşumdan sonraki kurbanım bu sapıktı işte. Bir buket papatya getirince Tamam. demiştim. Bu kadarı fazla. Kimse parasını verip becerdiği orospuya kırlardan papatya toplamaz. Evet, çiçekçiden bile satın almamıştı. Kendi elleriyle toplamış ve beceriksizce buket haline getirip bana sunmuştu. Gözlerindeki saf parıltıyı gördüm. Bir şey daha vardı o gözlerde. Her iki gözbebeğine konmuş, beyaz kanatlı iki melek. Melekler masum falan değildir. Hele ki şans dağıtanlar. Neden para parayı çeker sanırsınız? Zengin olan şanslı olandır. Çünkü en büyük rüşveti şans melekleri götürür. Adamdan sonra, getirdiği papatyaları da kestim. Bu da 3. cinayetimdi. Böyle başladı işte cinai kariyerim. Önce haksızlığa bir isyan olarak. Hani kötü gidişe bir dur diyebilme umuduyla... Sonraysa başıma gelen iyi olan ne varsa. Duvara karşı sürülen iki araba gibi düşünün beni öldürmeye iten bu itkileri. Dördüncüsü bir hırsızdı. Ev arkadaşım Aysel. Zavallı Aysel. Baban milletvekili değildi, eğitim sistemi boktan olabilir ama ilkokul mezunlarını profesör yaptıklarını da sanmam ve üzgünüm, Kaan Yanıbaşımdan ı senin için yazmadı. Kleptomanisi olduğunu söylerdi havalı olsun diye ama sadece mitomanisi vardı. Aslında yalan söylemek de hırsızlık değil midir? Şimdi fark ettim. Mitoman Aysel kleptomanım derken doğru söylüyordu. Anılar çalıyordu kendine, sonradan boyama kızıl saçlarıyla güzel gidecek şık bir geçmiş beğeniyor ve aşırıveriyordu. Çalıyordu. Onun babasını, berikinin annesini, birinin şarkısını, sözlerini, hatta derdini... Ve renk renk ayakkabıları, son moda çantaları, şıkır şıkır takıları... Ne yapıyorsa kendineydi. Bulaşmazdım. Eve geldiğimde masanın üzerinde hediye paketi yapılmış çalıntı bir gece elbisesi bulana kadar da böyle sürüp gitti. İlk hediyeyi diğerleri izledi. Ona iyi davranmıyordum, ona kötü de davranmıyordum, eve çok sık uğradığım yoktu zaten. Açıkçası beni evde gördüğünde çığlık atmamasına şaşırıyordum. Aysel çok çok tehlikeli Rus ajanlar tarafından takip edildiğine ve çevresindeki bir çok kişinin -buna edebiyat profesörü annesi de dahilmiş- bu çok çok tehlikeli Rus ajanlar tarafından kendisi hakkında bilgi toplamak için tutulduğuna inanırdı. Ve bu durum çakılmasın diye de ona uzak dururmuş yakınları... Gel gör ki benden kuşkulanmak bir yana beni seviyor, inanıyor ve bana hediyeler çalıyordu. İyi bir kızcağızdı aslında. Her şeyi yalan ama diyabetiği gerçekti. Son işi bari hayatında gerçek bir noktaya dokunsun diye onu çikolata çalmaya çıkardım. Tam 3 kutu karamelli Milka. 1 kutuda 10 tane vardı. 2 tur kusma ve bir nöbetten sonra -ki bu takriben 6. çikolatanın yarısından fazlasına denk gelen bir zamandı- şeker komasına girip öldü. Ayselcik. Kendini kleptoman sanan anı hırsızı mitoman. Ne kadar canım çekmiş olsa da bir çeşit ölüye saygı düşüncesiyle, karamelli Milka yememek için kendimi oyalamam gerekiyordu. Masada bıraktığı son hediye paketini açtım ben de. Vay be! Aysel de ne ince kızmış. Tam 100 tane milli piyango bileti çıktı paketten. Çıkmaz demiyordum şansımı deniyordum, hem de 100 kere. Gerçek bir hayat bu. Hikaye gibi dinlemeyin. Ölüler gerçek, gözbebeklerine dolan şans melekleri gerçek, her şey yolundayken bile boktan giden hayatlar gerçek. Yeni yılın büyük ikramiyesi de bana vurdu elbette. Ne olacaktı? Tam 100 çeyrek bilet. Ben de aldım bileti babama götürdüm. Hiç sevmem babamı. Al. dedim. Bu bilete 10 trilyon çıktı. Niyetim neydi bilmiyorum, belki bileti ayaklarının dibine fırlatıp onu aşağılamak istiyordum ama oracıkta kalp krizinden ölmesini de beklemiyordum. Yaşaması hiç umurumda olmamış birini öldürmek için neden arzu duyayım? Haa üzüldüm mü peki? Hiç. Babamın ölümüne sebep olmam bunu cinayetlerimin arasında saymam için yeterli bir sebep değildi. Çünkü söylediğim gibi niyetim bu değildi. Ben, bana şans getirenlerin peşindeydim. 5,6,7... 10'u geçtikten sonra saymayı bıraktım. Sonuncusu Ercan'dı, söylemiştim. Ercan niye severdi beni, neyimi severdi? Bin kere sordum, bin tane farklı cevap verdi. Gülüşünü dedi, susuşunu dedi, acını... yalnızlığını, sevgisizliğini, sebepsizce neşelenişini... Orospuluk yaptığımı bilirdi, hatta komşu kadın cinayetimden bile bahsetmiştim ona. Üzülürdü. Çalışma derdi, ağlama derdi, ben hep yanındayım, korkma derdi. Ben böyle bir adamı öldürdüm. Bu son cinayetimdi. Sondan sonrasını saymıyorum. İşaret ve orta parmağını kolumda gezdiriyor. Parmak uçları soğuk. İnsanın ruhu parmak ucundadır. Her insanın parmak izinin farklı olması bundan... Parmak uçları soğuk insanlar kötüdür. Bu hem müşteri hem de orospu için geçerli. Ama elleri hep buz gibi olanlar için geçerli değil. Elleri soğuk olup parmaklarının ucu sıcacık olan insanlar vardır. Dikkat ederseniz fark edersiniz. Bazen lila derim, canım sıkkınsa kara. Keyfim yerindeyse... Adım mı? Kırmızı. Benim adım kırmızı. Biliyorum boktan espri. Daha gülene de rastlamadım zaten."}
{"url": "https://futuristika.org/sapan-sacma-cocuk-edebiyati/", "text": "19. yy'da İngiliz edebiyatına çocuk neşesi katan yazar-çizer Edward Lear'ın mizahi şiirleri, tekerlemeleri, limerick'leri kendi çizimleriyle gün içinde ya da dışında gülümsetiyor, hatta güldürüyor. but she said, i don't care! p style=text-align: center;>there was an old man on some rocks, and they never came back to me! they never came back to me! they never came back to me! said the table to the chair, how i suffer from the heat, and from chilblains on my feet! if we took a little walk, we might have a little talk! said the table to the chair. but in going down an alley, to a castle in the valley, till, to see them safely back, and the beetle, and a mouse, who took them to their house. Kısaca; Edward Lear, Londra banliyölerinde çok çocuklu bir aileye doğar. Genç yaşta British Museum için teknik ressamlık yapar, Derby kontu tarafından doğada ender bulunan hayvanları resimlemesi için görevlendirilir. İtalya, Yunanistan, Korsika, Arnavutluk gibi pek çok ülkeye seyahatlere gönderilir. Yolculukları sırasında notlar tutar, tekerlemeler yazar, şarkılar besteler. İlk kitabını kontun torunlarına adar. Yaşamına, gittiği ülkelerde tecrübe ettiklerine absürd bakış açısı aslında çektiği yalnızlığın ve hastalıklarının bir tür dışavurumudur deniyor."}
{"url": "https://futuristika.org/sato/", "text": "Roman, yeryazımcı olan K.'nın, bir köprünün başında durmuş, karın, sisin içerisinde Şato'yu görmeye çalıştığı bir durumda başlar ve hep K.'nın o şatoya ulaşmak için verdiği mücadelelerle devam eder. Ancak her türlü girişimine rağmen K., ne şatoya ne de şatodan bir üst görevliye ulaşamaz. Dava romanında da olduğu gibi, yeryazımcı olan K. hep kurumların temsilcilerinin temsilcileri ile yüz yüze gelebilir. Bu romanda, Kafka'nın metinlerinde sıkça değindiği bürokrasiden kaynaklanan iletişimsizliği açıkça görmekteyiz. Yeryazımcı olarak geldiği ve şatoya ait olduğu vurgulanan köyde K. yeryazımcılık dışında işlerle uğraşır. Çünkü görevinin ne olduğu bu görevi ona kimin verdiği belli değildir. Ve durumunu kendisine açıklayabilecek bir görevliye asla ulaşamaz. Gücü simgeleyen otorite yani bu romanda K.'nın ulaşmak için çabaladığı bir ağa olan Klamm, sanki kendisini hep K.'dan gizler. Köylülerde hakim olan otorite ile yüz yüze görüşmenin imkansız olduğuna dair anlayışı kabul etmeyen K. şato ile bağlantı kurmak için her türlü ilişkiyi önemser. Klamm'ın sevgilisi Frieda ile nişanlanır, otelcinin karısını, küçük bir çocuk olan Hanz'ın sözlerine kanarak onun annesini, görevi şüphe uyandıran şatonun habercisi olan Barnabas'ı, şatoya ulaşmak için aracı olmaları konusunda ikna etmeye çalışır. Ancak başaramaz, ulaşılamayan bir otorite söz konusudur. Romanın sonunda Kafka, şatoya ulaşamayan, nişanlısı tarafından terk edilen, köyde kalacak bir yer bulamayan yani yenilgiye uğrayan K.'ya yine de bir ümit ışığı sunar. Son anda, romanın başından beri K.'ya karşı olan otelcinin karısını, hangi alanda olduğu çok açık olmamakla birlikte umut verici sözler söylemektedir. Marksist ve toplumbilimsel çözümleme yöntemleri açısından bu romanda da karşımıza çıkan yabancılaşma ve yanlış bilince sahip olma durumu köylüler çerçevesinde incelenmektedir. Otoritenin çizdiği sınırlar dışına asla çıkmayan, otorite ile yüz yüze görüşmenin imkansız olduğuna inanan ve farklı olanı dışlayan köylülerin içselleştirdikleri otorite çerçevesinde sorgulama ve eleştirme yeteneklerini kaybettikleri anlaşılmaktadır. Köylüler, köy sınırları dışındaki her gerçeğe ve her kişiye sırt çevirmektedir. Romanda, ağa olan Klamm tarafından terkedilmiş olmanın acısını yıllardır yaşayan otelcinin karısı, sorunlarının Klamm ile konuşmak ile çözüleceğini belirten K.' ya verdiği, bunun imkansız olduğuna yönelik tepkisi, köylülerin otorite karşısında pasifliğini sergilemektedir. Canetti'nin de belirttiği gibi, her iktidar yakalanmaktan kaçınma amacıyla mesafelere önem verir. Söylem analizi açısından öykünün çözümlemesine baktığımızda, bu romanda, otoriteye karşı çıkmanın bedelinin dışlanmakla ödendiğini görürüz. Amalia'ya adlı bir genç kız, otoritenin temsilcilerinden olan bir ağaya boğun eğmez ve bunun sonucunda bütün ailesi köylüler tarafından dışlanır. Yani, işlerinden atılan, mallarına el konulan aile ötekileştirilmiştir, dışlanmıştır. Evlerine tıkılmışlardır. Kafka metinlerinde hep karşımıza çıkan ve Horkheimer ve Adorno'nun Aydınlanmanın Diyalektiği'nde belirttiği gibi sistem, dışında kalanlara yaşama imkanı vermemektedir. Bu romanda mekanın labirentleştiğini, iktidarın kapalı ve yüksekteki mimarisi ile alttakileri etkilediğini görmekteyiz. Canetti'nin de belirttiği gibi, her iktidar yakalanmaktan kaçınma amacıyla mesafelere önem verir. Birçok eski uygarlıkta görüldüğü gibi yöneticiler en uzakta, en yüksekte mesafelerde bulunurlar. Romandaki Şato'da ulaşılamayan bir mesafededir. Yaklaştıkça uzaklaşır. Yürüyerek gitmeyi bir türlü başaramaz K. Yöneticinin yaşam alanının etrafı başka yapılarla çevrelenerek ve içeriye girmeyi imkansızlaştırmak için her kapıya çok sayıda muhafız konularak mesafenin aşılması engellenir. Romanda otoriteyi, herşeyi içselleştirmiş, otorite karşısında tamamen sinmiş durumda olan köy halkı korur. K. şatoya gidişinde yardım etmezler, hatta ona engel olmaya çalışır."}
{"url": "https://futuristika.org/satranc-ve-sovalye/", "text": "Heyula kitabının yazarı Erol Çelik, yeni kitabı Satranç ve Şövalye ile tekrar karşımızda. Çelik'in, Uyan Artık, Beyaz Adamlar, Son Bölüm, Trafik, Neş'et-i Saniyye Teknesi, Sıfır, Konuşun Benimle, T, Kireç Kokusu ve Kıyamet isimli on adet gerilim öyküsü içeren yeni kitabı, Hatun Özge Ünal'ın kapak tasarımıyla Avrupa Yakası Yayınları'ndan çıktı. Gerilim türü kitapkurtları için kaçırılmaması gereken bir fırsat. -son bölüm- ancak bir kalp atımı kadar yakın ve ani olan salt bir gerçeği, Nede olsa, her canlı bir gün ölümü tadacaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/saul-newman-devlete-karsi-savas-stirner-ve-deleuzeun-yaklasimi-2001/", "text": "Max Stirner'in çağdaş siyaset teorisi üzerindeki tesiri çoğunlukla ihmal edilmiştir. Bununla beraber, özellikle iktidarın işlevini göz önünde tutarsak, Stirner'in siyasi düşüncesi ile postyapısalcı teori arasında şaşırtıcı bir yakınlık bulabiliriz. Örneğin Andrew Koch, Stirner'i, çoğunlukla içine yerleştirildiği Hegelci geleneği aşan bir düşünür olarak görür; yapıtının, bilgi ve hakikatin temelleri hakkındaki postyapısalcı düşüncelerin bir habercisi olduğunu öne sürer (Koch 1997). Koch, Stirner'in, Devletin felsefi temellerine bireyci meydan okuyuşunun, Batı felsefesinin aşkın epistemolojisine bir karşı çıkış ortaya koyarak sınırlarına kadar ulaştığını kanıtlamaya çalışır. Koch'un Stirner ve postyapısalcı epistemoloji arasında kurduğu bu bağlantının ışığında, ben de Stirner'in, bir postyapısalcı düşünür olan Gilles Deleuze ile Devlet ve siyasal iktidar sorunu üzerine yakınlaşmasına bakacağım. Bu iki düşünür arasında pek çok önemli koşutluk mevcut, her ikisi de değişik biçimlerde, Devlet ve otorite karşıtı filozoflar olarak görülebilirler. Stirner'in Devlet eleştirisinin, Deleuze'ün Devlet düşüncesini postyapısalcı reddedişini ondan çok daha önce ortaya koyduğunu ve daha da önemlisi, onların özcülük karşıtı, hümanizm sonrası anarşizmlerinin, klasik anarşizmi aştığını, böylece onun sınırlarını da yansıttığını göstermek istiyorum. Bu bildiri, devlet otoritesinin temelini biçimlendiren insan özü, arzu ve iktidar (01) arasındaki bağlantılara bakıyor. Böylece, Koch Stirner'in, Devletin epistemolojik temellerine yönelik reddi üzerine odaklanırken bu bildirinin vurgusuysa Stirner'in radikal ontolojisi -hümanizm, arzu ve iktidar arasındaki zor fark edilen bağların maskesini düşürmesi- üzerinedir. Ayrıca, Stirner ve Deleuze'ün uğraştığı hümanist iktidarın bu eleştirisinin, bizlere Devlet baskısına karşı çağdaş direniş stratejileri sunabileceğini de göstermeye çalışacağım. Her ne kadar Stirner ve Deleuze arasında önemli benzerlikler varsa da, aynı zamanda pek çok önemli fark da vardır, bir çok açıdan, bu iki düşünürü bir araya getirmek alışılmadık bir yaklaşım olarak görülebilir. Örneğin, Stirner, Marx'la beraber bir Genç Hegelciydi, yapıtları Alman İdealizminin, özellikle de Feuerbachçı ve Hegelci türünün aşırı derecede bireyci bir eleştirisi olarak ortaya çıktı. Öte yandan Deleuze, Foucault ve Derrida'nın yanı sıra, postyapısalcı düşünürlerin önde gelenlerinden biri olarak değerlendirilen bir yirminci yüzyıl filozofuydu. Deleuze'ün eseri Hegelciliğe bir saldırı olarak görülebilirken, siyaset bilimden psikanalize, edebiyata ve film teorisine kadar farklı ve çeşitli yollar izler. Stirner, genelde postyapısalcı bir düşünür olarak değerlendirilmez, Koch'un yol açıcı makalesi ve Derrida'nın Marx üzerine eseri (Derrida 1994) haricinde, çağdaş teorinin ışığı altında nerdeyse hiç dikkate alınmamıştır. Bununla beraber, belki de sorun postyapısalcılık gibi etiketlerdir, bu iki düşünür arasında -özellikle onların siyasal baskı ve otorite konusundaki eleştirilerinde- bir kaç çok önemli düzeyde birleşme noktası vardır, öyle ki kimileri bundan rahatsız olabilirler ve eğer bu tür etiketlere saplanıp kalmışlarsa itiraz edilebilirler. Etiketlerin, özcü kimliklerin, soyutlamaların ve sabit fikirlerin zorbalığına karşı bu kesin itirazda -düşünceyi sınırlayan otoriter kavramlara yönelik bu saldırıda- Stirner ve Deleuze bir tür ortak zemine ulaşırlar. Bu, aralarındaki farkları göz ardı etmek değildir, bilakis, bu farkların, önceden belirlenemez ve olumsal bir biçimlenme yolunda, Deleuze'ün deyişiyle yeni siyasal kavramlardan hareketle şekillendirilebilecek dayanıklılık planında nasıl birlikte tınladıklarını göstermektir. Hem Stirner hem de Deleuze, Devleti, kendi değişik somut tezahürlerini aşan, hem de aynı zamanda onların içinde işleyen bir soyutlama olarak görmüşlerdir. Devlet, belirli bir tarihsel aşamada varolan belirli bir kurumdan daha öte bir şeydir. Devlet, daima farklı biçimler içinde varolan, iktidar ve otoritenin soyut bir ilkesidir, ne var ki bu belirli fiilileşmelerden her nasılsa daha fazladır. Stirner'in bağımsız bir kendilik olarak Devlet kavramlaştırması, özellikle de Devletle ekonomik iktidarın ilişkisine dair görüşü, Marksizm'le arasını açmıştır. Stirner, toplumdaki tahakkümün ekonomik olmayan biçimleriyle ilgilenir ve Devletin, eğer bütünüyle anlaşılmak isteniyorsa, ekonomik düzenlemelerden bağımsız olarak değerlendirilmesi gerektiğine inanır. Örnek olarak, bürokrasi iktidarı ekonomik olmayan bir baskı biçimi oluşturur: Bürokrasinin işleyişi ekonominin çalışma sistemine indirgenemez (Harrison 1983: 62). Bu, Devleti, çoğunlukla kapitalist ekonominin işleyişine indirgenebilir ve burjuvazinin çıkarlarına bağımlı olarak gören Marksist teoriye zıt bir yaklaşımdır. Stirner, Devletin, özel mülkiyeti ve burjuvazinin çıkarını korusa dahi aynı zamanda onların üzerinde durduğunu ve bu güçleri hakimiyeti altına aldığını belirtir. (Stirner 1993: 115). Stirner'e göre, Devletin kutsal mekanında korunan siyasal iktidar, ekonomik iktidar ve onunla bağlantılı olan sınıf çıkarlarına baskındır. Toplumdaki tahakkümün birincil kaynağı Devlettir. Devletin bu ekonomik olmayan analizi -Devlet iktidarını kendi özgülüğünde incceleme girişimi- anarşist argümanın bir genişletilmesi olarak da görülebilir. Mihail Bakunin ve Peter Kropotkin gibi anarşistler, yüzyıldan uzun bir süre önce, Marksist ekonomik indirgemeciliğin, Devlet iktidarının önemini ihmal ettiğini belirtmişlerdi. Devlet, anarşistlere göre, kendi kendisini sürdüren baskıcı bir mantığa sahiptir ve bu da büyük ölçüde ekonomik ilişkilerle sınıf çıkarlarından bağımsızdır. Bakunin, Marksizm'in, Devlet iktidarının nasıl işlediğine yeterli dikkati göstermediğini, buna karşın Devlet iktidarının biçimlerine çok fazla önem verdiğini belirtmişti: Onlar despotizmin Devletin biçiminde değil ama tam da Devlet ve siyasal iktidar ilkesinde ikamet ettiğini bilmiyorlar. (Bakunin 1984: 221) Kropotkin de, Devletin mevcut biçiminin ötesine bakılması gerektiğini belirtir: Ve bizim gibiler de var ki, devlette, yalnızca onun fiili biçimini ve tahakkümün varsayılabilen tüm biçimlerini değil, ama onu hakiki özünü, toplumsal devrimin önündeki engeli görürler... (Kropotkin 1943: 9). Başka bir deyişle, baskı ve tahakküm, Devletin tam da bu yapısında ve simgeciliğinde varolur -bu yalnızca sınıf iktidarının bir türevi değildir. Bu bağımsızlığı ihmal etmek ve Devleti Marksistlerin öne sürdüğü gibi devrimci sınıfın bir aracı olarak görmek, bu nedenle tehlikeliydi. Anarşistler, bunun sadece Devlet iktidarını çok daha otoriter yollarla ve sınırsızca sürdürmek şeklinde son bulacağına inandılar. Böylece Stirner'in, ekonomik ve sınıfsal çıkarların ötesinde, baskıyı a priori olarak kuran Devletin ötesine geçen Devlet çözümlemesi, Marksizm gibi devlet felsefelerinin anarşist eleştirilerinin genişletilmesi olarak görülebilir. Deleuze'e göre Devlet, somut bir kurumdan ziyade, esas olarak daha ayrıntılı kurumlar ve tahakküm pratikleri yoluyla yöneten bir soyut makinedir. Devlet bu minör egemenlikleri kendi mührüyle damgalayıp üst kodlamak suretiyle düzene sokar. Bu soyut makineyle ilgili olarak önemli olan, hangi şekilde tezahür ettiği değil, fakat daha ziyade işlevidir, bu işlev ise siyasal egemenliğin uygulanabileceği bir içeridenlik sahasının kurulmasıdır. Devlet bir kapma süreci olarak görülebilir (Deleuze ve Guattari 1988: 436-437). Stirner'e benzer şekilde Deleuze de Marksist Devlet analiziyle ipleri kopartır. Devletin kökeni ve işlevi, ekonomik bir analizden hareketle bütünüyle açıklanamaz. Devlet ekonomik akışlarla üretim akışlarını kodlayan, onları belirli bir tarza yönelik olarak örgütleyen bir aygıttır. Bu aygıt, Marx'ın öne sürdüğü gibi tarımsal üretim tarzının bir sonucu olarak ortaya çıkmış değildir, fakat gerçekte hem tarihsel olarak bu üretim tarzından önce gelir, hem de onun önkoşuludur. Deleuze'e ve hatta Stirner'e göre, Devlet bir üretim tarzına bağlanamaz. İkisi de, bu geleneksel Marksist analizi tersine çevirip, gerçekte üretim tarzının Devletten türemiş olabileceğini öne sürerler. Deleuze'ün dediği gibi: Bir üretim tarzını önceden varsayan Devlet değildir; tam tersine, üretimlerden bir tarz meydana getiren Devlettir (Deleuze ve Guattari 1988: 429). Deleuze'e göre her zaman bir Devlet, Urstaat (02) var olmuştur, tek hamlede, tümüyle biçimlenmiş varoluşuyla beliren, öncesiz ve sonrasız bir Devlet (Deleuze ve Guattari 1988: 437). Devletin bu ekonomik olmayan analizi, iktidarın kendi kendisine dayandırılarak teorileştirildiği radikal bir felsefi saha açmıştır. Stirner ve Deleuze'ün, Devleti, ekonomik düzenlemelerden bağımsız olarak kavramlaştırmaları Marksizm'den bir kopuşsa, Devletin kökeni olarak toplumsal sözleşme teorilerini reddedişleri de liberal teoriden bir ayrılıştır. Deleuze, Devlet egemenliğinin bu tür liberal toplumsal sözleşme teorilerine dayandığını belirtir. Devlet düşüncesinin bu biçimi, halkın iradi olarak özgürlüklerinin bir kısmını, asayiş karşılığında kendi dışında bulunan soyut bir güce teslim ettiğini iddia etmek, böylece Devleti gerekli ve kaçınılmaz bir şey olarak kurgulamak suretiyle Devlet iktidarını meşrulaştırır. Bunun yanı sıra Deleuze, diyalektik uzlaşmaya dayalı Hegelci teolojik Devlet tanımından da dikkatle uzak durur. Stirner de liberal Devlet teorilerini reddeder. Liberalizmin, bireye özgürlük ve bağımsızlık bahşetmek adına, gerçekte bireyi Devlete ve onun yasalarına tabii kılan bir felsefe olduğunu öne sürer. Böylece liberalizm, bireyi devletten özgürleştirmek yerine, fiiliyatta din gibi diğer bağlardan özgürleştirir, öyle ki kişi Devlet tarafından çok daha etkili bir şekilde bastırılabilsin: Siyasal özgürlük, polisin, Devletin özgür olması anlamına gelir... benim özgürlüğüm anlamına gelmez, beni yöneten ve bana boyun eğdiren iktidarın özgürlüğü anlamına gelir; ... (Stirner 1993: 107). Stirner liberalizmin ikiyüzlülüğüne saldırır; liberalizm bütün resmi özgürlük türlerini bahşeden ancak tam da bu düzenin kendisine, onun yasalarına, vs. meydan okuyacak özgürlükleri yadsıyan bir felsefedir (Stirner 1993: 108). Liberal Devlet ve toplumsal sözleşme teorilerinin bu şekilde yadsınmasının, Devleti haklı çıkaran bu felsefeleri bir kenara atan anarşizm ile pek çok benzerlikleri vardır. Bununla beraber göstereceğim gibi, Devlet felsefesinin bu eleştirisinde Stirner ve Deleuze, geleneksel anarşizmin kavramsal sınırlarının ötesine geçerler ve Devlete karşı hümanizm sonrası, özcülük karşıtı bir meydan okuma geliştirirler. Stirner'e göre ahlakçılık ve akılcılık gibi söylemler sabit fikirler ya da hortlaklardır. Hayaletlerdir, yine de bunlar gerçek siyasal etkileri olan ideolojik soyutlamalardır -Devlete, tahakkümü için gereken resmi haklılaştırmayı sağlarlar. Koch, Stirner'in sabit fikirlere yönelik saldırısının, bu hakim düşüncelerle aşkın maskelerin ardında bulunan iktidarı açığa çıkararak Batı düşüncesinin aşkınlığından kararlı bir kopuş gösterdiğini belirtir (Koch 1997: 101). Bu iktidar bireyden soyutlanmıştır ve onun üzerinde egemenlik kurar. Örneğin Ahlakçılığın hakimiyeti, esas itibariyle polis Devletinin süren varlığını koruyan siyasal iktidara bağlıdır. (Stirner 1993: 241) Stirner'e göre ahlakçılık yalnızca Hıristiyan idealizminden gelen bir kurgu değil, aynı zamanda bireyi ezen bir söylemdir. Bireysel iradenin -egonun- kutsallığının bozulmasına dayanır. Ahlakçılık sırf, yalnızca yeni bir hümanist süprüntü içindeki Hıristiyanlığın artığıdır: Ahlak inancı dini inanç kadar fanatiktir! (Stirner 1993: 46). Stirner'e göre Devlet yeni Kilisedir -bireyin üzerinde bir güç olarak uygulanan, ahlaka ve akla dayalı yeni bir otoritedir (Stirner 1993: 23). Benzer şekilde akılcılık da Devlet iktidarını devam ettiren bir söylem olarak görülebilir. Akılcı hakikatler daima bireysel bakış açılarının üstündedir ve bu da bireysel egoyu onun üzerinde yer alan soyut bir güce tabi kılmanın başka bir yoludur. Ahlakçılık gibi, akılcı hakikat de kutsal, mutlak ve bireyin kavrayışından uzak hale gelmiştir (Stirner 1993: 353). Bu yüzden Stirner'e göre ahlakçılık ve akılcılık Devletin söylemleridir, işlevleri de bizleri tahakkümden özgürleştirmek yerine bireyi Devlet iktidarına daha fazla tabi kılmaktır. Bundan dolayı, Stirner açısından, Devlete karşı savaş açmak için, siyasal iktidara ahlakçı ve akılcı bir temel sağlayan ilkelere karşı da savaş açılmalıdır. Deleuze de Devlet iktidarını onaylayan düşünce biçimlerinin ve yapılarının maskelerini düşürür. Stirner gibi Deleuze de düşüncenin, bir meşruluk ve uzlaşma zemini sağlamada Devlet hakimiyetiyle suç ortağı olduğuna inanır: Yalnızca düşünce, Devleti, de jure (03) evrenselliğe yükseltmesi nedeniyle evrensel olan bir Devlet kurmacasını icat etmeye muktedirdir (Deleuze ve Guattari 1988: 375). Akılcılık Devlet düşüncesinin bir örneğidir. Deleuze Stirner'den bir adım öteye gider: Düşüncenin belirli biçimlerinin basitçe Devlete akılcı ve ahlakçı otorite sağladığını düşünmek yerine, akılcı ve ahlakçı söylemlerin fiili olarak Devletin düzenleme unsurunu oluşturduklarını iddia eder. Devlet yalnızca bir siyasal kurumlar ve pratikler dizisi değildir, aynı zamanda bir normlar, teknolojiler, söylemler, pratikler, düşünme biçimleri ve dilsel yapılar çokluğundan oluşur. Bu yalnızca söz konusu söylemlerin Devlete bir haklılaştırma sağlaması demek değildir -bu söylemlerin kendileri aynı zamanda düşüncedeki devlet biçiminin tezahürleridir. Devlet, ona temel oluşturan düşüncede, -hedefini, izleyeceği yolları, akacağı olukları, mecraları, organları... tanımlayarak bir model sağlayan- logos'ta içkindir (Deleuze ve Guattari 1988: 434). Devlet düşüncenin, özellikle akılcı düşünceye nüfuz etmiş ve kodlamıştır. Devlet, hem kendi meşrulaştırımı için akılcı söyleme, hem de daha sonra bu söylemleri olanaklı kılma işlevine dayanır. Akılcı düşünce Devlet felsefesidir: Sağduyu, Cogitonun merkezindeki bütün yetilerin birliğidir, mutlaklığa yükselmiş Devlet konsensüsüdür (Deleuze ve Guattari 1988: 376). Yalnızca, düşünceyi bu ahlakçı ve akılcı otoritercilikten kurtarmak yoluyla kendimizi Devletten özgürleştirebiliriz (Deleuze 1987: 23). Düşünce, siyah/beyaz, kadın/erkek, eşcinsel/karşıcinsel gibi ikili karşıtlıkların tuzağına düşmüştür. Düşünce, daima bir diyalektik mantığa göre açılmalıdır ve böylece fark ile çoğulluğu reddeden ikili bölünmelerin tuzağına düşmektedir (Deleuze 1987: 128). Deleuze'e göre bu düşünce modeli aynı zamanda siyasal iktidarın da modelidir -birinin otoriterciliği diğerinin otoriterciliğine ayrışmaz biçimde bağlıdır: İktidar daima ağaç biçimlidir (Deleuze 1987: 25). Bu yüzden, bu otoriter düşünme modelinin yerine, Deleuze özlerden, birliklerden, ikili mantıklardan kaçınan, ve çok katlılıkları, çoğullukları ve oluşları bulmaya çalışan rizomatik bir model önerir. Düzenli biçimde büyüyen ağaç biçimli sisteme karşılık rizom, gelişigüzel ve fark edilmeden büyüyen ayrıkotları metaforuna dayanan bir alternatif, otoriter olmayan düşünce 'imgesi'dir. Rizomun amacı, düşüncenin -sınırların yakınında bile- kendi kalıbını silkip atmasına, ayrıkotlarının büyümesine... imkan verektir (Deleuze ve Guattari 1988: 24). Rizom bu anlamda, model düşüncesinin kendisini de reddeder: Rizom sonu olmayan, gelişigüzel çoklukların bağlantısıdır, herhangi bir tek merkezin ya da yerin baskısı altında değildir, ancak merkezsiz ve çoğuldur. Dört belirleyici özelliği kucaklar: bağlantı, heterojenlik, çok katlılık, ve kopma (Deleuze ve Guattari 1988: 7). İkili bölünmeleri ve hiyerarşileri reddeder; açılan, diyalektik bir mantık tarafından yönlendirilmez. Bu yüzden düşünceyi yöneten çeşitli bilgi söylemleriyle akılcılığın temelini biçimlendiren soyutlamaları sorgular. Başka bir deyişle, rizomatik düşünce, İktidar tarafından sınırlandırılmaya karşı gelip onu reddeden düşüncedir -rizomatik sorular sormayı, problemler ortaya atmayı hiç kimseye, hiç bir İktidara terk etmez (Deleuze ve Guattari 1987: 24). Stirner'in soyutlamalar, özler ve sabit fikirlere yaptığı saldırının, rizomatik düşüncenin bir örneği olduğu iddia edilebilir. Deleuze gibi Stirner de soyutlamalar ve birliklerden ziyade çoklukları ve bireysel farklılıkları arar. Bu düşünürlere göre hakikat, akılcılık, insan özü gibi soyutlamalar çoğullukları yadsır; farklılıkları, aynılıklar yönünde çarpıtır. Koch, Stirner'in aşkın sabit fikirlere tepeden bakması üzerinde duruyor. Bununla birlikte ben burada Stirner'in, evrenselcilik ve aşkınlığın aksine çok katlılığı, çoğulluğu ve bireyselliği vurgulayan yeni bir düşünme biçimi icat ettiğini öne sürmek isterim. Bu özcülük ve evrenselcilik karşıtı düşünce, Deleuze'ün yaklaşımını önceden haber vermiştir. Üstelik bu özcülük ve temelcilik karşıtı düşünme tarzının siyaset felsefesi açısından radikal sonuçları vardır. Bundan böyle siyasal arena, Devletin eski savaş hatlarına ve ona direnen özerk, akılcı özneye göre düzenlenemez. Bu nedenle bir devrim, karşıtı olduğunu varsaydığı iktidar da dahil olmak üzere, çok yönlü bağlantılar oluşturmaya yatkındır: Bu hatlar birini diğerine geri bağlar. İyinin ve kötünün basit biçiminde bile asla bir düalizmin ya da ikiliğin öne sürülememesinin nedeni budur (Deleuze ve Guattari 1988: 9). Öyleyse ahlakçı ve akılcı söylemlere yönelik eleştirileri açısından, hem Stirner hem de Deleuze, Devletin akılcı eleştirisini temel alan siyasal teorilerin, Devlet iktidarına direnmek yerine onu onaylayan düşünme biçimleri olduklarını göreceklerdi. Bu tür teoriler, akılcılık ve akıldışıcılık arasındaki ayrımı sorunlaştırmadıkları ve Devleti de temelden akıldışı olarak gördüklerinden dolayı, Devletin bizzat akılcı söylemi zaten ele geçirdiği gerçeğini ihmal ederler. Başka türlü söylersek, Devletin akılcı temelini sorunlaştırmak, Devlet iktidarının 'akıldışı' ya da 'ahlakdışı' olduğunu söylemek ille de Devletin yıkılması anlamına gelmez, buna karşın devlet iktidarının bir onaylanmasıdır. Bu, devrimci eylemi ahlakçı ve akılcı buyruklara bağımlı kılıp Devlet biçimlerine yönlendirerek, Devlet iktidarını bozulmamış halde bırakır. Eğer Devlet alt edilecekse, birileri, kendilerinin akılcılık tarafından yeniden ele geçirilmelerine izin vermeyecek yeni siyaset biçimleri icat etmeye zorunludur: Siyaset aktif bir deneydir, zira hangi hattın yolundan sapacağını peşinen bilmiyoruz (Deleuze ve Guattari 1988: 137). Bu direniş meselesiyle daha sonra ilgileneceğim. Öyleyse Deleuze ve Stirner'e göre, Devlet otoritesinin ahlakçı ve akılcı ilkelere dayalı bir eleştirisini öne süren anarşizm gibi bir felsefe bile Devlet iktidarını yeniden onaylayabilirdi. Geleneksel anarşizm Devleti son derece ahlakdışı ve akıldışı olarak görür, Devlet ile bu güce direnen, özü gereği ahlaklı ve akılcı olan özne arasında manişeist bir ikilik kurar (Bakunin 1984: 212). Bununla beraber daha önce de belirttiğim gibi, Deleuze ve Stirner'in Devlet karşıtı düşünme biçimleri, geleneksel anarşizmin kategorilerini tam olarak bu noktada aşar. Bu iki düşünüre göre, tam da öz, merkez, akla ve ahlaka dayalı temeller gibi düşüncelerin -otoritenin anarşist eleştirisinin dayanndığı kategorilerin- bizzat kendileri siyasal tahakküme uygun düşen otoriter yapılardır. Diğer bir deyişle Stirner ve Deleuze, kendi üzerine geri dönen anarşist otorite eleştirisinin sınırlarını, farklı yollardan aşmışlardır. Devlet otoritesinin eleştirisini anarşistlerin gidemedikleri bir arenaya -akılcı düşüncenin kendisine- taşımışlardır, böylece anarşizmi sınırlayan Aydınlanma hümanizminin kategorileriyle ilişkilerini kesmişlerdir. Anarşistlerden farklı olarak Stirner ve Deleuze, akıldışı, ahlakdışı, yozlaşmış Devlet iktidarı ile insan öznesinin akılcı ve ahlakçı özü arasında kurulan katı karşıtlığa ayrıcalık tanımamıza izin vermezler. Başka bir deyişle, anarşist otorite eleştirisinin merkezindeki insan öznelliğinin, kirletilmemiş bir kalkış noktası olmasına izin vermezler. Stirner ve Deleuze'ün, anarşizmi haber veren Aydınlanma hümanizmine dair eleştirileri, özsel bir özne düşüncesine uyguladıkları yapıbozum ele alındığında daha da açık bir şekilde görülebilir. Stirner'in yapıtı, özsel insan öznelliğinin, iktidar tarafından kirletilmemiş insan özü düşüncesinin reddidir. Koch'un belirttiği gibi, Stirner'in Aydınlanma hümanizminden kopuşu, klasik anarşizmin ötesine geçen -posyapısalcılığı önceden haber veren- yeni bir teorik saha oluşturdu. Stirner'in düşüncesi, Feuerbach'ın hümanizminin bir eleştirisini geliştirmiştir. Ludwig Feuerbach, dinin insanı yabancılaştırdığına inanıyordu, çünkü ona göre din, İnsanı kendi niteliklerinden ve güçlerinden, bunları soyut bir Tanrı suretine yansıtmak yoluyla el çektiriyordu, bu yolla insanın asıl benliğini yerinden ederek onu yabancılaşmış ve alçalmış halde bırakıyordu. (Feuerbach 1957: 27-28). Feuerbach, iradeyi, iyiliği ve akılcı düşünceyi, insandan soyutlanmış özsel nitelikler olarak görür; Tanrının yüklemleri gerçekte yalnızca bir tür varlık olarak İnsanın yüklemleri olabilir. Öyleyse Tanrıya ya da Mutlak'a atfedilen niteliklerin gerçekte insanın nitelikleri olduğunu iddia ederken, Feuerbach bizzat, İnsanı her şeye kadir bir varlık haline getirmiştir. Feuerbach, İnsanı evrenin merkezindeki doğru yerine yeniden yerleştirmeye -insanı kutsala, sonluyu sonsuza dönüştürmeye- yönelik Aydınlanma hümanizmi projesini somutlaştırır. Anarşizm gibi klasik Aydınlanma felsefelerinden yakasını sıyıran Stirner, yeni bir iktidar işleyişi tanımı yapmıştır. İktidarın, İnsanı baskı altına alarak değil, fakat siyasal bir özne olarak inşa edip onun sayesinde yöneterek işlediği bir özneleşme süreci tarif eder. İnsan, iktidarın yeri olarak, Devletin bireye hükmettiği siyasal bir birim olarak kurulur (Stirner 1993: 180). Devlet, bireyin belirli bir özsel kimliğe uyumlanmasını talep eder, öyle ki, Devlet toplumunun bir parçası haline gelebilir, böylece hükmedilir: Benim bir İnsan olmamı istemek yoluyla Devlet, böylece bana olan düşmanlığını ele verir... beni, İnsan olmayı bir görev olarak kabul etmeye zorlar (Stirner 1993: 179). Stirner, bireysel benlik ile insan özünün apayrı ve birbirine zıt kendilikler olduklarını görerek, geleneksel hümanist ontolojiyle ilişkisini kopartır. İnsanlık, anarşistlerin inandığı gibi iktidarın ezmesinin söz konusu olduğu, doğa yasalarınca yaratılmış aşkın bir öz değildir. Daha ziyade iktidarın bir uydurması ya da, en azından, iktidarın çıkarlarına hizmet eder hale getirilebilen söylemsel bir inşadır. Deleuze'e göre arzu, Oidipal temsile boyun eğmeye razı oluşumuz sayesinde Devlete yönlendirilir. Oidipus, Devlet'in engellenmemiş arzuya karşı savunmasıdır. (Deleuze ve Guattari: 88). Aslında Deleuze psikanalizi yeni kilise, üstünde kendimizi bundan böyle Tanrı'ya değil Oedipus'a kurban ettiğimiz yeni sunak taşı olarak görür. Psikanalistler de en son rahiplerdir (Deleuze 1987: 81). Stirner açısından Devletin dini hümanizm ve hümanist İnsan iken, Deleuze açısından Devletin dini Oidipus'tur. Oidipal temsil arzuyu bu tür bir baskı altına almaz, bunun yerine onu öyle biçimde inşa eder ki arzu, bir olumsuzluk, suçluluk ve eksikliğe temel olacak şekilde kendisinin baskı altında olduğuna inanır (Deleuze ve Guattari 1977: 116). Bu nedenle Oidipal baskı, gerçekte arzu üzerindeki gerçek tahakkümü yalnızca gizler. Arzu bu yolla 'bastırılır', çünkü zincirinden kurtulması Devlet için bir tehdittir -arzu özünde devrimcidir: ... hiçbir arzulama makinesi yoktur ki bütün toplumsal kesimleri yıkmaksızın düzenlenebilme yetisine sahip olsun (Deleuze ve Guattari 1977: 116). Deleuze, Oidipus'un bu arzuyu, olası bağlantılarını kesmek ve bireysel öznenin içine hapsetmek suretiyle bireyselleştirdiğini öne sürer. Bu hemen hemen Stirner'e göre de aynı şekilde gerçekleşir; ona göre özsel insan öznesi, egoyu, çoğulluklarını ve değişkenliklerini ele geçirmeye çalışarak tekil bir kavramın içine hapseder. Stirner, Devletin bizzat özü itibariyle bir soyutlama olduğunu iddia eder: Kendi otoritemizden el çekmek ve onu kendimizin dışına yerleştirmek yoluyla Tanrıyı yarattığımız gibi, aynı şekilde Devlet de yalnızca biz varolmasına izin verdiğimiz ve otoritemizden el çektiğimiz için vardır. Devlet kurumundan çok daha önemlisi yönetim ilkesidir -bize baskı uygulayan şey Devlet fikridir (Stirner 1993: 226). Devlet gücü, gerçekte bizim gücümüze dayanır. Eğer ona itaat etmeye karşı çıkılsaydı, otoritesine teslim olmaya karşı çıkılsaydı, Devlet hakim olabilir miydi? Her türden yönetimin, onun bizi yönetmesine razı oluşumuza dayandığı itiraz edilemez değil midir? Siyasal iktidar yalnızca zorlamaya yaslanamaz. Bizim yardımımızı, bizlerin itaate rızasını gereksinir. Birey yalnızca bu iktidarı kabullendiğinden dolayı değil, kutsalın önünde, otoritenin önünde kendisini küçük düşürdüğünden dolayı Devlet var olmaya devam eder (Stirner 1993: 284). Öyleyse hem Deleuze'e hem de Stirner'e göre, Devleti gerçekte alt edilebilmek için, önce bir fikir olarak alt etmek gerekir. Yeni bir Devletin eskisinin yerine belirmemesini güvence altına almanın yegane yolu budur. Bu aynı zamanda anarşizmin de esas ilgilendiği şeydi. Bununla birlikte, bu iddia açısından klasik anarşizm iktidar, öznellik ve arzu sorunu için yeterli bir açıklama getirmekte başarısızdır. Stirner ve Deleuze'ün gösterdiği gibi, Devlet iktidarı yalnızca ahlakçı ve akılcı söylemlere bağlı değildir, aynı zamanda -anarşist düşüncenin köşe taşı olan- özerk insan öznesi fikrine de temelinden bağlıdır. Arzulayan özne ile onu baskı altına alan iktidar arasındaki zor fark edilen suç ortaklığı, klasik anarşistlerin önceden göremedikleri bir şeydir. Bu, devrimci teoriyi rahat bırakmayan bir hayalettir. Öyleyse Stirner ve Deleuze, insan özü ile iktidar arasındaki ilişkinin maskesini düşürerek ve arzunun otoriter imkanlar içerdiğini kabul ederek klasik anarşizmin sorunsalının ötesine giderler. O zaman Devlet iktidarına karşı direnişin, klasik anarşistlerin zihinlerinde canlandırdıklarından farklı çizgilerden geçmek zorunda olduğu açıklık kazanır. İsyan, denilebilir ki, bireyin kendisine dayatılan kimliği, iktidarın sayesinde işlediği Beni reddetmesiyle başlar: insanların kendi hoşnutsuzluklardan harekete geçer. Üstelik Stirner isyanın, siyasal kurumların kendilerini hedeflemediğini söyler. Bireyin kendi kimliğini devirmesini hedefler -bunun sonucu, yine de siyasal düzenlemelerde bir değişikliktir. Bundan dolayı İsyan, kişinin hümanizme göre ne 'olduğu' -insanoğlu oluşu, İnsan oluşu- ile ilgilli değil, ne olmadığı ile ilgili hale gelir. Stirner'in isyan kavramı bir oluş süreci içerir -kişinin sürekli olarak kendi kendisini yeniden icat etmesi ile ilgilidir. Kendilik bir öz, belirleyici özelliklerin tanımlanmış bir kümesi değil, fakat daha ziyade bir boşluk, yaratıcı bir hiçliktir, bunun haricinde bir şey yaratacak olan bireye bağlıdır ve özler tarafından sınırlandırılamaz (Stirner 1993: 150). Daha önce de gördüğümüz gibi Deleuze de birliği ve özneye ilişkin özcülüğü, arzuyu zorlayıcı bir yapı olarak gördüğünden dolayı reddeder. Oluşu da -İnsandan, beşeriyetten başka bir şey haline gelmek- direnişin bir biçimi olarak görür. Çokluğa, çoğulluğa ve farka birlik karşısında, akışa da kimliğin değişmezliği ve özcülüğü karşısında ayrıcalık tanıyan bir özneleşme kavramı önerir. Öznenin birliği, akışların, bağlantıların ve heterojen parçaların düzenlemelerinden oluşan bir diziye doğru parçalara ayırmıştır. Bedenin kendisi bile birleşik olarak düşünülemez: Bizler tamamen bağımsız şekilde iş gören farklı parçalardan oluşuruz. Önemli olan özne ya da çeşitli bileşenlerin kendileri değil, fakat daha ziyade bu bileşenler arasında neyin vuku bulduğudur: bağlantılar akımlar, vb. (Bogue 1989: 91). Öyleyse Deleuze ve Stirner'e göre, Devlete karşı direniş, birleşik ve özcü kimliklerin -arzuyu, dili ve düşünceyi Devlete bağlayan kimlikler- reddedilmesini içermek zorundadır. Birliği çoğulluk, fark ve oluş yönünde parçalara ayırmak, otorite ve Devlet karşıtı düşüncenin bir uygulaması olarak görülebilir. Mevcut siyasal kategorilerin ötesine geçme ve yenilerini icat etme -direniş ile kendisine karşı direnilen iktidar arasında oluşabilen bağlantıların maskesini düşürmek ve bu suretle siyasetin alanını şu anda var olan sınırlarının ötesine doğru genişletme- girişimi olarak görülebilir. Deleuze'ün dediği gibi Bir kopuş gerçekleştirebilirsiniz, bir kaçış çizgisi çizebilirsiniz, yine de hala bir tehlike vardır: her şeyi, iktidarı bir gösterende yeniden canlandıran oluşumları, katmanlar halinde yeniden düzenlemeniz tehlikesi (Deleuze ve Guattari 1988: 9). Bu ikici, özcü mantığın dışında düşünmenin bir yolu belki de savaş kavramıdır. Stirner ve Deleuze değişik yollardan, savaş terimleri içinde, özcü olmayan Devlete direniş biçimleri teorileştirdiler. Stirner, tam olarak Devlet kurumuna ile ilkesine karşı savaş ilan etmek ister. Üstelik, toplumu egoların savaşı terimleri çerçevesinde görür, bir tür Hobbesçu herkesin herkese karşı savaşı ki burada herhangi bir kolektiflik ya da birlik kavramına hiçbir başvuru yoktur (Clark 1976: 93). Bu açıdan Stirner, çoğu zaman bencil olmakla ve aşırı bireyciliğin savuculuğuyla suçlanmıştır; bu bireycilikte hak kuvvettir ve bireyin her şeye hakkı vardır, bu hakka elde ettiği gücü dahilinde sahiptir. Bununla beraber Stirner'in burada fiili savaştan değil buna karşın radikal teorik açılımlara yol açan ve bütün özsel birliklerin ve kolektifliklerin kırıldığı, temsiller düzeyindeki bir mücadeleden bahsettiğini belirtmek isterim. Savaş, Stirner'e göre, bir doğa Durumu ya da özsel bir nitelik değildir. Daha çok özün altını oyan bir düşünme tarzıdır. Devlete karşı bir direniş figürü olarak savaş makinesi hakkındaki Deleuze'ün bahsi de aynı çizgide yer alır. Savaş makinesi Devlet için bir dışarısı kurar. Devlet içeridenlik ile karakterize ediliyorsa, savaş makinesi mutlak bir dışarıdanlık tarafından karakterize edilir. Devlet, gördüğümüz gibi, düşünceyi ikili yapılar içine kapatan bir kodlanmış kavramsal düzlem iken, savaş makinesiyse çizgili olmayan ve kodlanmamış, katıksız göçebe harekettir. Bu, çoğulluklar, çokluklar ve fark tarafından karakterize edilen, ikili yapılardan sakınarak Devlet kodlamasından kaçan bir mekandır. (Deleuze 1987: 141). Savaş makinesi Devletin Dışarısıdır -Devletin kapmasından kaçan her şeydir: tıpkı Hobbes'un, Devletin savaşa karşı olduğunu açıkça görmesi gibi, savaş da Devlete karşıdır ve onu imkansız hale getirir (Deleuze ve Guattari 1988: 389). Bu, özün ve merkezi otoritenin kavramsal anlamda mevcut olmamasıdır. Tekrar belirtmek isterim ki Deleuze de, Stirner örneğinde olduğu gibi, burada fiili bir savaştan bahsetmez, fakat daha ziyade Devlet düzenlemesinin bir parçasını oluşturan sabit kimliklerden, özlerden ve kavramsal birliklerden kaçan, çoğulluğa ve farka kavramsal olarak açıklıkla karakterize edilen teorik bir sahadan bahseder. Radikal bir altüst oluş ve kurucu bir boşluk olarak savaş fikri, belki de Devlet iktidarına ve otoriteye karşı bir direniş aracı olarak geliştirilebilir. Gördüğümüz gibi direniş tehlikeli, cesaret isteyen bir girişimdir: Karşı olduğu iktidar tarafından her zaman sömürgeleştirilebilir. Bundan böyle direniş, bir özsel Devrimci özne tarafından Devlet iktidarının devrilmesi olarak görülemez. Artık savaş terimleriyle düşünülebilir: Çoklu mücadeleler, stratejiler, yerelleşmiş taktikler, geçici gerilemeler ve ihanetlerin faaliyet alanı -nihai zafer vaadi olmadan süregiden uzlaşmaz karşıtlık. Deleuze'ün dediği gibi... dünya ve Devletleri, hiç de onlarınkinin biçimini bozmak zorunda olan devrimcilerden daha fazla kendi düzlemlerinin efendisi değildir. Her şey belirsiz oyunlar içinde oynanmaktadır... (Deleuze 1987: 147). Bireyler, kolektiflikler ve otorite arasında oynanan belirsiz bir oyun olan, bu savaş olarak direniş kavramı, anarşist devrim fikrinden nasıl ayrılıyor? Klasik anarşistlere göre devrim, toplumun görkemli, diyalektik bir devrilmesiydi; yani iktidar ve otorite yapıları yıkılacak ve tabi olanların insanlığını bütünüyle gerçekleştirmenin önündeki son engel de ortadan kaldırılacaktı. Öte yandan, Deleuze ve Stirner'e göre, direniş bu anlamda bir sonuca ya da telos'a sahip değildir. Direniş, devam eden bir karşılaşma -karşılaşma hatlarına asla peşinen bir çizgi çekilemeyen, ancak daha ziyade durmadan yeniden müzakere edilen ve üzerine mücadele verilen sonu gelmez bir yıpratma savaşı- olarak görülebilir. Devlete karşı direniş kesinlikle belirsiz bir oyundur, zira Devlet iktidarı tek bir kurum içinde daha uzun süre sınırlandırılabilir olmasına karşın, önce de gördüğümüz gibi, arzuları, özleri ve akılcı ilkeleri oluşturarak toplumsal dokuya nüfuz eden bir şeydir. Anarşist söylemde Devlet iktidarının karşısına çıkarılan ahlakçı ve akılcı insan öznesi kavramının tam da kendisi bir kurgudur, ya da en azından, bu tam da karşıtı olmaya niyetlendiği iktidar, belli etmeden onun içine sızmıştır. Öyleyse direniş, tahakkümün çok çeşitli biçimlerine karşı yürütülen, günden güne süren mücadelelere bağlanmış bireylerin ve grupların oynadığı belirsiz bir oyundur. Stirner ve Deleuze'ün Devlet karşıtı düşüncesi, Devletin bizler için döşediği tuzaklara düşmekten kaçınan direniş biçimlerini kavramsallaştırmamızı ve geliştirmemizi sağlayabilir -böylece, akılcı düşünce yapılarına ve arzunun özcü biçimlerine mutlak bağlılığımız yüzünden tahakkümü alt etmekten ziyade yeniden onaylamamıza bir son verebiliriz. Devirdiğimizin yerine hangi kurumu, hangi tahakküm biçimini koyacağız sorusunun ötesine geçerek düşünebilmek zorundayız. Deleuze ve Stirner'in Devlet karşıtı düşüncesi belki de siyaseti bu başı sonu olmayan sorunun tehditinden kurtaracak olan kavramsal cephaneliği bize temin edebilir. Burada tekrar belirtmek isterim ki Stirner ve Deleuze'ün Devlet iktidarı çözümlemeleri her ne kadar geleneksel anarşizmden ayrılsa da bu noktada kesinlikle anarşizmin en yakınındadır. Otoritenin tüm biçimlerinin acımasız bir eleştirisini ve özellikle de otoritenin belirli biçimlerinin özgürleştirici olabileceği düşüncesinin reddini anarşizmle paylaşırlar. Fark şudur ki Stirner ve Deleuze klasik anarşizmin bakmadığı, tahakkümün potansiyel olarak bulunduğu yerleri -ahlakçı ve akılcı söylemlerde, insan özünde ve arzuda- açığa çıkarırlar. Başka bir deyişle, klasik anarşizmin yüklendiği iktidar ve otorite eleştirisini yalnızca genişletmişlerdir. Bu anlamda Deleuze ve Stirner'in Devlet eleştirisi anarşizmin bir biçimi olarak görülebilir. Belki de bu yolla Deleuze ve Stirner'in Devlet karşıtı felsefeleri bir post-anarşizm -anarşizmi, otoriteye karşı yürütülen çaağdaş mücadelelere daha uygun hale getirerek yalnızca geliştiren bir dizi kavramsal strateji- olarak düşünülebilir. Öyleyse, Stirner ve Deleuze arasında, Devlet sorunu üzerine beklenmedik ve şaşırtıcı bir yakınlaşma olduğunu öne sürüyorum. Üstelik bu yakınlaşmayı keşfe çıkmak bizlere, Devlet hakimiyetine karşı özcü olmayan bir direniş siyaseti teorileştirme imkanı verebilir. Her iki düşünür de Devleti, kendi somut biçimlerine indirgenemeyen soyut bir iktidar ve egemenlik ilkesi olarak görür. Devletin ekonomik düzenlemelerden bağımsız olduğunu düşünmelerinden dolayı Marksizmin ötesine; Devletin, kendisini mahkum etmek için kullanılan ahlakçı ve akılcı söylemler sayesinde işlediğini düşünmelerinden dolayı da anarşizmin ötesine geçen bir teori geliştirdiler. Bunu yaparken de iktidarla insan özü arasındaki bağlantıların maskesini düşürüp arzunun kimi zaman kendisinin baskı altına alınmasını arzulayabileceğini göstererek Aydınlanma-hümanizmi paradigmasıyla ilişkilerini kestiler. Bu durumda, Stirner ile Deleuze'ün -Devlete karşı kavramsal bir savaş ilan eden, ve anarşizm açısından doğurduğu teorik sonuçları hesaba katmanın zorunlu olduğu- benzer bir antiotoriter felsefi ve siyasal yörüngeye oturdukları düşünülebilir. (01) köşeli ayraç içindeki eklemeler çevirene aittir. Clark, John 1976. Max Stirner's Egoism. London: Freedom Press. Deleuze, Gilles ve Felix Guattari 1977. Anti-Oedipus: Capitalism ve Schizophrenia. New York: Viking Press. Feuerbach, Ludwig 1957. The Essence of Christianity, George Eliot. New York: Harper. Harrison, Frank 1983. The Modern State: An Anarchist Analysis. Montreal: Black Rose Books. Koch, Andrew 1997. Max Stirner: The Last Hegelian or the First Poststructuralist. Anarchist Studies 5: 95-107. Stirner, Max 1993. The Ego and Its Own. Steven Byington. London: Rebel Press. Goodchild, Philip 1996. Deleuze and Guattari: an introduction to the politics of desire. London: SAGE Publications. Massumi, Brian 1992. A User's Guide to Capitalism and Schizophrenia: Deviations from Deleuze and Guattari. Cambridge, Mass: MIT Press. Patton, Paul 1984. Conceptual Politics and the War-Machine in Mille Plateaux, Substance. 44/45, 61-80. Perez, Rolando 1990. On An and Schizoanalysis. Autonomedia: USA. Schrift, Alan 1992. Between Church and State: Nietzsche, Deleuze and the Genealogy of Psychoanalysis, International Studies in Philosophy, 24(2), 41-52. Deleuze, Gilles 1988. Foucault. Sean Hand. Minneapolis: University of Minnesota Press. Carroll, John 1974. Break-Out from the Crystal Palace. The anarcho-psychological critique: Stirner, Nietzsche, Dostoyevsky. London: Routledge ve Kegan Paul. Ferguson, Kathy. E 1982. Saint Max Revisited: A Reconsideration of Max Stirner, Idealistic Studies. 12(3), 276-292. May, Todd 1989. Is poststructuralist political theory anarchist? Philosophy & Social Criticism. 15(2), 167-181. Ross, Andrew 1988. Universal Abandon: The Politics of Post-Modernism. Minneapolis: University of Minnesota Press. Clark, John 1984. The Anarchist Moment: Reflections on Culture, Nature ve Power. Black Rose Books: Montreal. Ehrlich, Howard J. 1996. Reinventing Anarchy, Again. San Francisco, CA: AK Press."}
{"url": "https://futuristika.org/savas-gemilerinde-grafik-tasarim/", "text": "- Dünya Savaşı sırasında, denizde kamuflaj amacıyla İngiliz donanmasındaki savaş gemilerinde, grafik tasarım çalışmalarıyla soyut desenler kullanılmıştı. Fikrin yaratıcısı, 1878-1971 yılları arasında yaşamış olan İngiliz sanatçı Norman Wilkinson'dı. Birinci dünya savaşına kadar çeşitli gazete ve dergilere çizimler yapan sanatçı, poster çalışmalarıyla da dikkat çekiyordu. Savaş sırasında Alman denizaltılarının ortalama günde sekiz İngiliz gemisini batırmalarıyla zor durumda kalan adalıların rahatlaması için, Wilkinson gemileri denizde görünmez yapmayı düşündü. Aslında, tasarımlara bakınca, gemileri saklamaktan çok, daha fazla dikkat çekmeleri için tasarlanmışlar gibi duruyor, ki işin püf noktası da bu herhalde. amaç gemileri denizde saklamaktan çok, geminin tipi, büyüklüğü ya da seyir hızı hakkında düşmana bilgi vermeyip, kafalarını karıştırmak amacıyla hareket edilmiş. İngiliz Amiralliği yetkilileri, savaş sırasında bu tasarımların denizaltı saldırılarını durdurmadığını söylüyor. Bu açıdan pek başarılı sayılamayacak savaş gemisi tasarımlarının daha çok ordunun moralini yükselttiğini belirtiyorlar. ABD ordusuna da bir ay bu kamuflaj tasarımlarının eğitimini veren Wilkinson, II: Dünya Savaşı'nda ise, artık etkisi pek kalmayan gemi tasarımları yerine savaş uçaklarına çizimler geliştirmiş."}
{"url": "https://futuristika.org/sayiklamalar/", "text": "Seneler sonra, dizlerime yerleştirdiğim turuncu bir battaniye, sırtıma aldığım gençlik eskisi mor bir şal olacak; benim ihtiyarlığım. Kurutulmuş bir gül yaprağı. Uçları kesik mor bir eldiven, İstanbul kokulu... Annem ve kız kardeşimin vesikalık fotoğrafları; fotoğrafçıya inat gülümsemeyen hüzün. O yüksek eşikli mavi kapının hemen ardında başlayacak evin ince koridorları. İçinden geçenlerin gizli suçlarını fısıldayacak kulaklarına. Seyyar huzurlar da geçecek o koridorlardan, donuk yoksulluklar da. Sırtımda gençlik eskisi mor şalım ve ben, mavi kapının ardındaki kasımpatı ve fesleğenleri selamlayacağız."}
{"url": "https://futuristika.org/sayko-waltz/", "text": "üçüncüsü: birbirini düşleyen iki kişiyi izlediğini düşünüyor. o bir tacir ve çok zengin öyle ki rüyalarını yazması için birini kiralamak istiyor bunu yapabilir istediği her şeyi yapabilir o nedenle haber salıyor beklerken uyuyakalıyor uyurken rüyasında birini çağırdığını görüyor ve kendisine kurulan tüm entrikayı farkediyor kan ter içinde gözbebekleri kocaman uyanıyor sanki bir başkasının ağzından konuşuyor her şey senin düşünde olup bitiyor o anda rüyalarını yazması gereken adamın düşünde olduğunu anlıyor ancak hangi düşten uyandığını ayırt edemiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/scarlatti-takintisi/", "text": "San Jose'de tek odalı bir dairede keman çalmayı öğrenen bir adamla yaşamak çok zor. Boş altıpatları polise verirken söylediği bu oldu kadının. It's very hard to live in a studio apartment in San Jose with a man who's learning to play the violin. That's what she told the police when she handed them the empty revolver. Richard Brautigan'nın içinde 62 hikaye bulunan Revenge Of The Lawn: Stories 1962-1970 adlı 174 sayfalık kitabın ilk baskısı 1972 yılında olmuştur. Diğer kitaplarından farklı olarak kapakta kendisinin fotoğrafı yerine sanatçının bir kadın arkadaşının fotoğrafı kullanılmıştır. O yıllarda Kentucky, Louisville'de yaşayan lise öğretmeni Sherry Vetter adlı bu kadın, üzerinde çikolatalı bir pasta bulunan bir masada oturmaktadır, gülümseyerek. Fotoğrafçı ise Edmund Shea. Brautigan, kitabı uzun yıllardır arkadaş olduğu Don Carpenter'a adamıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/scopitone/", "text": "Modern video kliplerin ve video oynatıcıların atası olarak nitelenebilecek skopiton /scopitone, üzerine 16 mm film makinesi oturtulmuş görüntülü bir müzik kutusudur. Aslında ondan daha önce, 1959 yılında Avrupa pazarına aynı anda giren, ABD pazarına ise 1963 te skopitondan da önce giren cinebox vardı ancak, skopiton kadar ünlü olamadı. Cinebox'ın bir şanssızlığı da, ABD'de yeniden tasarlanması ve yeniden adlandırılmasıydı. Her şeyi kendilerine göre çevirmeyi bilen ABD Cinebox'ı Colorama yaptı, şeklini de değiştirdi. Cinebox filmlerinin çoğu ingiliz ve italyanken, 1965 yazında toplam 612 film olduğu bildiriliyordu. Bugün, cinebox filmi bulmak oldukça nadir rastlanan bir olaydır. Skopiton ise, renkli 16 mm film üzerine eklenen seslerin görüntülü sunulması için yapılmıştı. İlk skopitonların 1960larda fransa'da yapıldığı sanılıyor. 1964 te ABD'ye hicret etmeden önce, bu makineler Batı Almanya ve İngiltere'de popüler olmuştu bile ve 1960 ların sonunda, çoktan yok olmuştu. Kısa ama etkili bir hükümdarlıktı. Daha sonraki yıllarda VHS video yılları, cd ve dvd dönemi başlamış olsa da, ilk gerçek video çılgınlığı skopiton ile yaşanmıştı. Makinenin tarihi, aslında 1940 lara dayanıyordu. Müzik kutusu -jukebox ile 26 inç TV karışımı olan alet, 2. Dünya Savaşı'nda kullanıldıysa da, sonrasında kamuya açılmış ve kulüplerde barlarda oynatmak üzere 3 dakikalık şarkı filmleri ortaya çıkmıştı. Video olmadan, ilk video klipler yapılmıştı. Bu aletin ABD'de yayılması, aslında ilk multimedya ajanslarının da kurulmasını işaret ediyordu. Nancy Sinatra, Debby Raynolds gibi dönemin ünlülerinin skopitonları vardı, yine de böylesi bir popülerlik bile bu aletin 1967 den sonra ortadan kaybolmasını önleyemedi. Skopitonların, tıpkı modern video klipler gibi belirli amaçları vardı. Şarkıya dair bir hikaye anlatmak, şarkıya ilgi çekmek, şarkıya seksi bir görünüm kazandırmak. Aslında skopitonlar o dönem ABD'de bir soft porno malzemesi olarak kullanılmıştı. ABD'deki skopiton filmlerinde kızlar müzikle ilişkisiz olarak doğrudan bikinilerini göstermek üzere soyunurken, bu aletin anavatanı Fransa'da işler biraz daha estetik ertoizme kayıyordu ve kızlarda bikiniliyse havuz kenarında dolaşırken, iç çamaşırlarıyla görüntüleniyorsa, kendileri anahtar deliklerinden gözlenebiliyordu! Böylece olaya gerçekçilik de katılmış oluyordu. Bu açıdan, müzikle birlikte stilli hareketlerde bulunan bu kadınlar MTV'nin en erken dönemleri oluyordu. Hatta Susan Sontag, 1964 tarihli Notes on Camp isimli makalesinde, bu aletleri bilinçli kitsch hezeyanına örnek olarak göstermişti. Skopitonların 1960'lı yıllar sonunda popüler kültür ikonu olarak ortadan kalmasının ardından, bu aletlerin içindeki mekanizma birkaç yıl sonra gayet ilgisiz bir alanda tekrar ortaya çıktı. NASA, Houston ve Cape Canaveral üslerindeki ziyaretçi merkezlerinde bu aletleri kurdu ve hükümetin uzaya mutlu bir gelecek üzerine nasıl yatırım yaptığını anlatan roket fırlatışlarını gösteren filmler ve başka gezegenlerde kurulan kolonileri gösteren çizgi/animasyon filmler gösterdi. NASA'nın haşmetli üssünde bir zamanların nispeten erotik/popüler kültüre hizmet etmiş aletlerinin, bu sefer ideolojiye hizmet edip ABD'nin uzaydaki gücünü yansıtma çabası, yeteri kadar siberpunk bir görüntü ortaya sunmuştur sanırız. - Scopitone oynatıcısı Çeşitli scopitone klipleri izlenebilir - Scoptione blog Scopitone klipleri ve toplama dvd'leri"}
{"url": "https://futuristika.org/sebzelerle-seks-reklamina-yasak/", "text": "Son günlerde vejetaryen olan ve et yemeği bırakan erkeklerin sayısında bir artış var. Aynı şekilde belli sebzelere, özellikle kabak, kuşkonmaz ve brokoliye de kin duyan kıskanan bir grup da mevcut. Bütün bunların sebebi hayvan hakları örgütü PETA'nın son reklam filmi. Kısaca şöyle de anlatabiliriz, PETA yine PETA'lığını yaptı. Bilim adamlarının yaptıkları bir araştırmada 'Vejetaryenler daha iyi sevişir' sonucuna ulaşmalarından esinlenen PETA, kimilerinin oldukça seksist gördüğü bir reklam filmi çekti. Reklamda bir grup kadın başka kabak, kuşkonmaz ve brokoli olmak üzere çeşitli sebzelerle sevişiyorlar. Oldukça ilgi çeken reklam ABD'yi ekranları başına bağlayan Super Bowl reklam kuşağında yayınlanmak istendi. Esas olayda bundan sonra başlıyor. Super Bowl'u yayınlayacak olan NBC bu reklamın çok cüretkar olduğu görüşüyle bazı sahnelerin kesilmesini istiyor. NBC'nin verdiği teklifte bir kuşkonmazın vajinaya sokulmak üzere olduğu sahne, brokoli yerken göğüslerini okşayan kadın, kabağın bacakların arasında tutulduğu bölümler var. PETA ise bunların çıkarılmasına yanaşmıyor zira o zaman reklamın anlamsızlaşacağını düşünüyor. Ancak olay gazeteleri düşünce PETA'nın sayfası en fazla ilgi gören sitelerden biri oluyor. 30 saniyelik reklam için ilk başta 2 milyon dolar ödemeyi düşünen PETA hiç para ödemeden yapacağından daha fazla etki yaratmış durumda. Şimdi vejetaryen olanlar ve kadınların obje olarak kullanılmasına karşı çıkanlar reklamı eleştirenler kimi forumlarda şiddetli tartışmalar yapıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/secil-yersel-gunluk/", "text": "Gün gün yazılan günlüğün içinde ne kadar çok sayfa birikiyorken gün de birikiyormuş meğer. Sanki kaçan zaman köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyor. Köşeye sıkışmış gün napsın kaçacak yeri yok, kendini ele veriyor. Bir solukta dökülüyor. Bazen de sus pus ne diyeceğini bilemiyor, kalem tık tık deftere vuruyor. Sonra kalem rahat bırakıyor onu, aradan sıvışıp yoluna devam eden günün, ertesi güne kadar vakti var, ta ki yeni bir köşede sıkışıp kendini anlatmak, tartmak durumunda kalana kadar. Ama tabii olmuyor da değil, günün kendini açık etmeyi istemesi ve hatta vesile olanı uyandırıp, alelacele deftere koşturması. Ne çok gün var. Bi de sanki telaşı varmış gibi, biri bitiyor biri başlıyor. Günlük içine düşen kelimelerin yanında notlar, kırpıklar, kesikler. Yanlışlıkla sayfa arasına sıkışan bir kirpik seneler sonra açılan sayfalardan tesadüfi bir hızlı nefes alıp verişle yere düşüyor. Taaa ne zamandan gelen kirpik öylecene günlükten fırlamış yeni güne bırakılmış oluyor ve kimse de bunu fark etmiyor. Bu kozmik buluşmadan ne çıkıyor bunu bilmek çok zor ama hiçbirşey çıkmıyor demek de zor olsa gerek. Açtıkça günlükleri içlerinden bir tuhaf koku da yayılıyor etrafa. Bazen fazla yoğun gelen bu kokuyu teneffüs etmemek için hızlıca çevrilen sayfalar arasından ne zaman çekildiği unutulmuş bir fotoğraf, yıkılmış bir sinema salonunun bileti, gidilemeyen bir konserin gazete haberi de çıkabiliyor. Gün gün notunu düşmek bir kenara, insan deli olmalı yetişmeye çalışırken kendine ve seslenmeye çalışırken bir sonraki belirsizliğe, kendi kendine konuşmak, deli demesinler diye yazmak, adını da günlük koymak, kamufulaj içinde takılmak. Çakılmadığını zannedip sonra en az 15 sene sonra kendinle yeniden oradaymış gibi karşılaştığında, hiç de gizlenemediğini fark etmek. Hafif bir tebessüm oluşturmak dudak arasında, okurken yazdıklarını ve hatta birikenleri sayfalarda; bir ağaç yaprağının seloteyp ile defter sayfasına yapışmasının üzerinden seneler geçtiğinde, seloteypin bıraktığı kahverengi leke ve artık yapışmama hali üzerinden kurumuş yaprağın sayfayı her açtığında küçük parçalar halinde dağılması, toz olması. Günlükler yığını bir tür iç gündem oluştururken, betonlaşan şehir içinde bir arşiv belgesine dönüşmesi, sen hiç istemesen de ve hatta bilmesen de bir tür koleksiyonere, arşivciye dönüşmüşsen eğer."}
{"url": "https://futuristika.org/seckin-pirim-glitch/", "text": "Seçkin Pirim, Glitch adını verdiği, ağırlıklı olarak duvar heykellerinden oluşan sergisini 27 Eylül Cumartesi ğünü 13.00- 19.00 saatleri arasında MERKUR'de açacak. Sergi 18 Ekim 2014 tarihine kadar izlenebilecek. Sanatçı sergide yer alacak işleri hakkında Simetri takıntılı olduğum bir nokta. Tüm hayatımda olduğu gibi heykellere de yansıyan obsesif ama zevkli bir durum. Bu yıl hayatımda kırdığım bu noktayı; rutinlerimi bozmayı, fiziksel ve duygusal takıntıları bir kenara koyup aksaklıkları bir renk olarak görmeyi başarabildiysem, aynı şeyi işlerimde uygulayabilir miyim sorusuyla ortaya çıkan duvar işleri, ufak sorunların/aksaklıkların formu bozmak yerine ona yeni bir dinamizm kazandırdığını gösterdi. İlkinde alışmak zor oldu ama her bir iş yenisini doğurduğunda, hataları ve aksaklıkları sevmeye başlayıp onu bütünün bir parçası olarak görmenin hazzını yaşıyorum şimdi. Tıpkı hayat misali... diyor. 27 Eylül 2014 Cumartesi günü sergiyle ilgili bir sohbet de gerçekleşecektir. Mim Kemal Öke Cad. Erenler Apt."}
{"url": "https://futuristika.org/sedat-turkantoz-sokaktaki-hic-adam-ve-sozu-cogaltmak/", "text": "Bağımsız sanatçı. İstanbul, 1983. Sokak sanatı ve diğer bireysel sanat çalışmalarını sürdürmekte ve Yıldız Teknik Üniversitesi fotoğraf ve video programına devam etmektedir. Göçebeler grubu ile Tershane Fabrika Günleri II kapsamında birarada çalışmıştır. Derin Gürültü ve Duygusal Provakasyon gibi sanat çalışmaları da bulunmaktadır. Reggae/dub dj'liği de yapmaktadır. Sedat Türkantöz: Aslında o adamlar şaşkın değiller pek. Sadece kendilerine buldukları boş bir duvarda var olup o gün bir kaç saat içinde bile olsa yok olmayı göze alan birer hiç adam. Büründükleri bir type yok. Sadece boş küme işaretini hatırlatıyorlar, mantığın eridiği bir şeydir boş küme, etkisiz eleman-sonsuzluk gibi bilinmeyene bir atıf. Bir şekilde var edilen düzenin veya her şeyin görünmez bilinmez referansıdır, sebebidir. Bu aralar tamamen sticker ve markörle bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Çizdiğim şeyleri kesip yapıştırıyorum ki hiç kopyalamadan o tek ve ilk halleri ile ne kadar dayanırlarsa sokaklarda o kadar varoluyorlar. Yani sonuçta motivasyon oldu tabi sokakta gördüklerim. Fakat en önemlisi kendi pratik motivasyonun, sokağa çıkmak ve bir şeyler üretmek duygusu. Sokağa çıkmak, sözümü çoğaltmak dürtüsü oluştu yıllar içinde. Karakola düşebilirsin ya da salak bir küratörün sanat galerisinde kendini bir anda burjuva sanat sevici kitlelerin mastürbasyon malzemesi olarak bulabilirsin. İkisi de sonuçta sistemin kapsayıcı pratiği ile ilgili. Zorluk her şeyde, her yerde. Belki de varoluşun ta kendisi. Hayatta yani özel bir alan yok. Her şey zor. Tabi sokağa çıkıp da bir şeyler üretip uygulamak riskli. Sonuçta unlawful bir şey olarak görülüyor bu yapılan. İnsanlar tarafından da tam olarak anlaşılabilmiş olmadığı için threat hep var. Bir alternatif kalmaz ki belki iyi olur ve yeni bir şeyin ortaya çıkmasını tetikler. Sonuçta gelinen noktada sistem her şeyi, kendisi de dahil, yutmuş durumda. Toptan bir yıkıma hayır demezdim açıkçası. Banksy'nin üzerine grafiti yaptığı bir duvar, geçen yıllarda 200.000 sterline satıldı. Üzerinde işi olan ağacı söküp kapalı mekanda sergilediler, vs. Sokak sanatı bu yanıyla hem tüketim nesnesi hem de politik olabiliyor. Türkiye'de örneklerine baktığımızda ise, mesajları daha kapalı gibi. Sanki daha bireysel. Politik söz yerine daha çok o anda oradan geçen kişiye hitap ediyor gibi. Güncel çalışmalarımdan Derin Gürültü Eylül ayı itibarı ile çeşitli mekanlarda devam edecek. Ayrıca Duygusal Provokasyon'a da ağırlık vereceğiz. Onun dışında sokağa devam ve bireysel sanat çalışmaları da sürüyor tabi. Sokaklar özgür, sanat yok oluncaya kadar!"}
{"url": "https://futuristika.org/sefin-gorulmeyen-yuzu/", "text": "Mehmet Çağlarer bu sergide klasik müzik izleyicilerinin hep merak ettiği, konser sırasında kendilerine sırtı dönük olan orkestra şeflerinin, görülmeyen yüzlerini fotoğraflarla gösteriyor. Klasik müzik konserlerinin çoğunda sahnedeki sanatçılar arasında bir kişi vardır ki: hep ayaktadır, enstrüman çalmaz, konser boyunca sahnededir ve sırtı izleyiciye dönüktür. Farklı dillerde Conductor, Maestro ya da Arapça'daki müzik dağıtıcısı gibi farklı isimler verilir bu sanatçıya. Türkçe'de ise Orkestra Şefi ya da kısaca ŞEF. Uzun yıllardır sahne sanatlarını fotoğraflayan ve aynı zamanda da izleyen biri olarak, bu etkinliklerin görülmeyen yanlarının, benim gibi pek çok sanatsever tarafından da merak edildiğini biliyorum. O nedenle daha önce Son On Dakika adıyla perde açılmazdan 10 dakika önce kuliste yaşananları sergilemiştim. Bu kez sahnede olup da enstrümanı olmayan, ayakta durup da yüzü görülmeyen ŞEFlerin hallerini sergilemeye çalıştım. Bu serginin fikrinin oluşmasıyla gerçekleşmesi arasında geçen süre tam 10 yıl oldu. Yerli yabancı pek çok ŞEF'i provalarda ve konser sırasında orkestrayla iletişim halindeyken beden dilleri ve mimiklerini izleyerek fotoğrafladım ve ortaya binlerce kare fotoğraf çıktı. Ve binlercesi elendi, geriye Türkiye dahil farklı ülkelerden 22 Şef'in 61 fotoğrafı kaldı. Fotoğrafların seçiminde amaç, hem ŞEF'in yönetirken yaşadıklarını, heyecanını, terini, dikkatini göremeyenlere göstermek hem de insani yanını gösteriyorum bahanesiyle kişiliklerine ve saygınlıklarına olumsuz etki yapacak karelerden kaçınmaktı. Bu sergide Türkiye ve dünyanın çok ünlü, önde gelen şeflerinin olduğu gibi müzikseverlerin pek tanımadığı şeflerin de fotoğrafları var. Ama coşkuları hep aynı... Amaç da zaten bir anlamda Şeflerin ortak yanlarını göstermekti. Umarım bu sergi, yoğun ve hiç bitmeyen bir eğitim, yıpratıcı bir çalışma temposu, özel bir karizma ve yetenek nedeniyle alınan ŞEF ünvanını taşıyan bu değerli insanların görülmeyen yüzlerini yansıtabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/sehirde-punk-bayrami/", "text": "İstanbul, arka arkaya iki gün boyunca punk'a doyacak. Bu akşam Bronx Pi Sahne'de Alman punk rock grubu Die Toten Hosen, 1 Ekim akşamı ise, İngiltere'den çıkma, artık kült olmuş post-punk grubu New Model Army Ghetto'da sahne alacak. 30. yıllarını kutladıkları turne kapsamında konserler vermekte olan New Model Army ayrıca 2 Ekim'de Ankara'da konser verecek. Die Toten Hosen, bundan tam 16 yıl önce, Açıkhava Tiyatrosu'nda alt grubun, dönemin Türk rock sahnesi için gururu Dr. Skull'ın olduğu bir konser vermişti. Şimdiki gibi sık konserin olmadığı dönemlerdi ve açıkçası, Türk seyirciler bir punk konserinde nasıl hareket ediliyor, tam anlamıyla hakim değildi. Bu nedenle, coşkulu geçen konser sonlarına doğru, Die Toten hosen vokalisti Campino, pogo yapıp sahneden atlamakta olan seyirciye müdahale eden güvenlik görevlilerini engelleyip, seyirciye Haydi hep beraber sahnede eğlenelim dediğinde, büyük bir hata yapmış oldu. Sahneye çıkan seyirci, Die Toten Hosen'ın ekipmanını yağmalamayı tercih etmişti! Campino şaşkın gözlerle kenardan olanları izlerken, konser tam bir şamatayla sona ermiş oluyordu. Çıkışta Campino'yu bulup Türkiye böyle değil demek istemiştim ancak evlerine dağılan seyircinin ellerinde zil, tokmak, davul seti ve kablolar görünce, günü burada bitirmek daha iyi diye düşündüm. Aradan geçen yıllarda, hem Türkiye'de müzik ve punk adına önemli gelişmeler oldu, hem de Die Toten Hosen, hiç ara vermeden kariyerine devam etti. 20 yılı aşkın tarihlerinde, sonuncusu 2008 yılı tarihli In aller Stille olmak üzere, 14 stüdyo albümü yayınladılar. Son albümlerinde romantik bir şarkı olan Auflösen'ın video klibini ünlü Alman yönetmen Wim Wenders yönetti. İngiltere'nin önemli punk figürlerinden Justin Sullivan liderliğinde, Bradford çıkışlı New Model Army, yeryüzünde kendisine en bağlı seyirci kitlesi olan gruplardan biri olarak bilinir. 1984 yılında Vengeance ile kariyerine başlayan grup, 2009 yılındaki Today Is A Good Day ile birlikte, 11 stüdyo ve beş adet konser albümüne sahip. İsimlerini Birleşik Krallık tarihinde iç hesaplaşmalar sonucu krala karşı kurulan yarı-ordu sayılabilecek silahlı mücadele örgütünden alan grubun en sıkıntılı günleri, grubun kurucu elemanlarından, baterist Robert Heaton'ın 1998 yılında gruptan ayrılmasıyla oldu. Sonrasında, 2004 yılında kanserden ani ölümüyle her New Model Army hayranını yasa boğan Heaton, bugün hala konserlerde anılıyor. New Model Army'yi diğer gruplardan ayıran önemli bir fark da, şarkı sözlerinin tam isabet olmasıydı. Müzikal anlamda, değişimden çekinmeyen grup, ilk yıllarında gotik-post punk şarkılar yazarken, ilerleyen yıllarda albümlerinde heavy metal'den etkilenmiş şarkılara da yer verdi. Tam hedefe giden şarkı sözlerinin yazılmasında, grubun politik duruşu yanında dinleyicisinin kalbini kazanmasında önemli olan bu insancıl tavırda, Justin Sullivan'ın hayat arkadaşı olan punk şair, romancı ve çizer Joolz Denby'nin etkisi büyüktür. Justin Sullivan ise, kökleri 17. yy'a dayanan bir mezhep olan Quaker mensubu aileden gelmektedir. Quaker'lar, her türlü dini töreni, kiliseyi reddedip, şiddet karşıtı olan ve bireysel ahlaki değerlerin yüceliğine inanan bir topluluktur. Sullivan, çeşitli röportajlarında, kendini her zaman sol kesimde konumlandırmasındaki ısrarının, bir açıdan bu inanca bağlı olduğunu söyler. Punk ve futbol birbirine ayrı düşmez demiştik, Justin Sullivan'ın iyi bir Bradford City taraftarı olduğunu da hatırlatalım. Birbirini takip eden iki gecede, şehirde, kendilerine has tavırları ve tarihleri olan, yaşayan en eski punk gruplarından ikisini izleyeceğiz. Dünyanın gidişatına inat, punk yaşıyor, isyan sürüyor diyenler orada olacak."}
{"url": "https://futuristika.org/sehre-agit/", "text": "New York'lu ressam ve grafiker Edward Hopper'ı, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı sonrası Amerikan gerçekçiliğini yansıttığı eserlerinden aslında hepimiz tanıyoruz. Aklında soru işareti olanlar Psycho, Postman Always Rings Twice, Deep Red, The Millon Dolar Hotel, Road To Perdition, Elementarteilchen, Der Amerikanische Freund, Alice in den Stadten, The End of Violence, Blade Runner, Hard Candy, Paris Texas gibi filmleri seyretmişler ise, zihinlerinde beliren kimi karelerin Hopper'ın resimlerinden esinlenilmiş olduğuna gözü kapalı inanabilirler. Hopper neleri resmetti? sorusunun cevabı ise şu birkaç anahtar kelime olabilir; şehir, yalnızlık, kadın, yabancılaşma, tren, yalınlık, otel lobisi, tedirginlik, restoran/bar, huzursuzluk, oda, uzaklık, güneş, boşluk, deniz feneri, dinginlik ya da kısaca tek cümleyle; bir ışığı sonsuz bir zaman zarfında seyretme halini. Dönemin sanat camiası ve sanatsever -ya da değil- kompozisyonlarına denk gelenlerle başlayan Hopper'ın eserlerinden etkilenme ve esinlenme süreci hala devam etmekte. Bunun nedenleri; deneysel sanatın patlama yaptığı bir dönemde idealizmden etkilenerek gerçekçiliğe sığınmış bir ressam olması, her tablosu ile her göze ayrı bir düş kurduruyor olması ya da en basit hali ile bakanın kendince anladığı, anlamdırabildiği eserler üretmiş olması olabilir. Hopper'ın yalnız kadınları ve yılgın erkekleri, çerçevelerinin dışında bir yerlerde ararken cevapları, bir grup günümüz Hopper düşkünü Flickr'da bir grup kurmuş. Edward Hopper An Ode To The Artist adlı bu grubun üyeleri, havuza biriktirdikleri şehir fotoğraflarında, yine aynı sorunun cevabını arıyorlar besbelli. Bir New York gecesinin geç saatlerinde, camdan bir kafese hapsolmuş bir garson, genç bir çift ve yalnız bir adam üçlemesiyle zihinlere kazınan bu Edward Hopper tablosu için Suzanne Vega söylüyor... Hemen altta da Bansky tarafından çalışılmış bir reprodüksiyonu."}
{"url": "https://futuristika.org/seine-nehrinin-gizemli-kadini/", "text": "20. yy'ın ilk döneminde, genç bir kadının ölümünden sonra yapılmış olan maskesi, Avrupa'da kapış kapış satılmaktaydı. Inconnue de la Seine/Seine nehrinin gizemli kadını olarak bilinen kadına ait olan ve garip bir şekilde gülümsediği betimlenen bu maskenin gösterdiği yüz, zamanın birçok edebiyat çalışmasına, yazarlara esin kaynağı olmuştu. 1920'li ve 1930'lu yıllarda, bu maskeye ve yüzüne gönderme yapan birçok ünlü yazar bulunuyordu. Kadının bedeni, 1880'li yılların sonunda, Seine nehrinde, Louvre'a yakın köprülerin birinin altından çıkarılmıştı. Tecavüz belirtisi yoktu. İntihar ettiği kanısına varıldı. Saç biçiminden, Paris'in köylerinden olduğu düşünülmüştü. Belki yakındaki dükkanlarda çalışan biri, belki bir dilenciydi. Cesedi Paris morguna kaldırdılar. Kimlik teşhisi için, bugün Notre Dame'ın arka tarafına düşen morgda, belki birileri tanır diye halka teşhir ettiler. Kimse tanımadı. Kadının ölü yüzü o kadar çekici gülümsüyordu ki, bir tıp öğrencisi yüzünün kalıbını çıkardı ve kadının maskesi yoğun bir talep ile karşılaştı. Paris'te, Seine nehrinden ölülerin çıkarılması, şehrin günlük hayatında her zaman alışıldık bir yer kaplamış. Son bir yıl içerisinde nehirden 50 civarında ceset çıkarılmış, 146 kişi sağ salim kurtarılmış, 90 kişi intihara yeltenmiş, yaklaşık 70'i kurtarılmış. Nehir, insanları kendine çekiyor, Jeff Buckley'i de gecenin karanlığında Wholla Lotta Love eşliğinde çağıran, bir nehirdi. Edebiyat, 16 yaşında öldüğü düşünülen bu kadına yoğun ilgi gösterdi. Albert Camus, Seine nehrinin gizemli kadının gizemli gülüşünü Mona Lisa ile karşılaştırdı. Gizemli gülüş önce Fransız burjuvazisine, oradan Almanya'ya yayıldı, oturma odalarında, çalışma odalarında süs eşyası oldu. Rainer Maria Rilke, Alman şair, heykeltraş Auguste Rodin'in özel sekreteri olarak çalışırken, heykeltraşın kalıp dükkanında maskeyi gördü. Yıl 1905'di ve şair kendi kendine mırıldandı: Yalancı bir gülüşle, sanki biliyormuş gibi gülümseyen, morgda bir kenara atılmış güzel, genç bir kadının yüzü. Daha sonra, Rainer Maria Rilke, Paris yıllarında yayınladığı tek romanı Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge/Malte Brigge'nin Notları'nda, ziyarete gittiği bir evin duvarındaki maskeden bahsederken, kendini suya bırakan bir güzelin yüzünden yapıldığını ve maskenin, her şeyin farkında gibi gülümsediğinden bahseder. Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge/Malte Brigge'nin Notları buradan ücretsiz olarak indirilip okunabilir. Seine nehrinin isimsiz kadınının edebi metinlerde ilk kez görülmesi, 1900 yılında İngiliz yazar Richard Le Gallienne'in The Worshipper Of The Image / Surete Tapan isimli novella'sında gerçekleşiyor. Bir şair, bir kadın maskesiyle birlikte kendini ormanda bir kulübeye kapar. Maskeyi yapan kişi Seine nehrine kendini atan genç kadına aşık olmuş kişidir aynı zamanda. Şairin tüm hayali maskenin dile gelmesidir. Olaylar -biraz korkunç biçimde- gelişir. The Worshipper Of The Image buradan ücretsiz olarak indirilip okunabilir. 1934 yılında, Vladimir Nabokov, maskenin gizemli cazibesine kapılıp Almanca bir şiir yazmıştır: L'Inconnue de la Seine. Albert Camus, Seine nehrinin gizemli kadını için Boğulmuş Mona Lisa gülüşü diye yazmıştır. Clair Goll, The Unknown Of The Seine/Seine Nehrinin Bilinmezinde, Paris sokaklarını arşınlayan bir resamın, Norte Dame yakınında bir dükkanda, ölü bir kadın maskesinin görünce, kalp krizi geçirip hayatını kaybetmesini anlatır. Maskede gördüğü yüz, uzun zamandır görmediği ve kayıp olan kendi kızıdır. Maurice Blanchot, Seine nehrinin gizemli kadınının maskesindeki ifadesi için, Rahatlamış bir gülümseme, o kadar dingin ki, bizleri kadının en mutlu anında öldüğüne inandırabilir diye yazmıştır. Louis-Ferdinand Celine, bir yayın için kendisinin fotoğrafını göndermesi istendiğinde, kendisi yerine, nehrin kadınının fotoğrafını çekip göndermişti. Bu tavrıyla, gizemli kadına selam duran büyük yazara ek olarak, heykeltıraş Giacometti de, yapıtlarının gizemli kadınla ilgili olduğunu belirtiyordu. Sürrealistler de maskeye yakın ilgi gösterdiler. Man Ray, maskenin çeşitli fotoğrafarını çekti ve Louis Aragon'a, kitabı Aurelia'da kullanması için verdi. Aragon daha sonra, düşsel bir geziyi anlatan kitabı için, Seine nehrinin gizemli kadınıyla siyah beyaz bir oyun oynayan Man Ray'ın kitabı gerçekten yazan kişi olduğunu belirtmişti. Modern zamanlarda, hala çeşitli sergiler, reklam çalışmaları ve sanat yapıtlarıyla ilgi görmekte olan nehrin bu gizemli kadını, insanlığın kendi düşlerinin küçük bir yansıması olarak gülümsemeye devam ediyor. - L'Inconnue de la Seine Anja Zeidler - Ophelia of the Seine Angelique Chrisafis"}
{"url": "https://futuristika.org/seks-isciligini-kadin-yazarlardan-dinlemek/", "text": "Fatih, Fevzi Paşa Caddesi üzerinde kadın fotoğrafı olan hemen bütün bilboardların üstünde Edep yahu edep yazar. Sokağın Fatih Cami tarafındaki mahallelerinde mini etekli bir kadına rastlama şansınız sıfırdır. Vatan Caddesine doğru indiğinizde bu koyu muhafazakarlık rengini, yerini orta boy ve biraz daha üstü etek boyuna izin verecek kadar açmaya başlar. Vatan Caddesi'nden Laleli'ye ya da Tarlabaşı bulvarına çıktınız mı işler değişir. Kadınlar çeşitlenir. Tesadüf ki bu güzergahın Taksim'le sonlanan seçeneğini fotoğrafçı bir arkadaşımın aracılığıyla tanışacağım bir hayat kadınına giderken kullandım. Karşılıklı limonlu çay içtiğimiz arkadaşımın adı Delgadina olsun. Hikayesini kısaca anlattı ama Gözünü seveyim bunları yazma. Bizim camia küçük, hemen anlarlar dedi. Camia demesine güldüm. Para kazanma biçimine iş diyor. Bu bir iş mi diyorum üstüne basa basa. Para kazanıyorum, sen ne kadar kazanıyorsun diyor. Gene gülüyorum. İstemeyerek başlamış bu işe ama sonra alıştığını söylüyor. Lenin'in Bir Bardak Su teorisini anlattım ona. Böyle bir şey mi senin için? dedim. Hiçbir şey ya hiçbir şey dedi. Nereye kadar peki diye sordum. Bu işin de emekliliği var. Biraz daha hayatımı garantiye alayım. Ondan sonra bakacaz artık dedi. Mesut bir hali var. Geriye dönme fırsatın olsaydı gene bu işi mi yapardın? diye sordum. Kız deli misin! dedi. Abarttığımı o an fark ettim. Ses kaydı istemediği için sürekli not aldım. Bir aşamadan sonra sadece dinlemek istedim. Kalemi çantaya atıverdim. Kentin içinde sınırları belirlenmiş kayıt dışı ekonomiye mensup mesleklerden biridir fahişelik. Bir ay önce hayat kadınlarının hayatlarının anlatıldığı Bedensiz Ruhlar belgeseli sonrası Ayşe Tükrükçü'nün de olduğu bir söyleşiye katılmıştım. Belgesel bittikten sonra ışıklar yandığında etrafımdaki birçok kadının ağladığını gördüğüm de özellikle kent içindeki bu sektörün o kadar da aciz olmadığını düşünmüştüm. Tarlabaşı bulvarında şimdi kentsel dönüşümle üzeri paravanla kapatılan o küçük gazinoya her baktığımda bunu hissederim. Delgadina işini sevmiyor ama şikayet eden bir dil kullanmadığı da aşikar. Hatta ona göre ortağınız adam olmadığı ve kimseler size musallat olmadığı sürece o kadar zor değil. Onun aracılığıyla görüştüğüm diğer kadınla sohbetim kısa sürdü. O hayatına lanet okuyanlardan. Delgadina için Bakma sen ona, o çatlak diyor. İtiraf edeyim, içimden geçmedi değil. Sümer mitolojisinde, Gılgamış'ın arkadaşı Enkidu topraktan yaratılmış vahşi bir adamdı. Hayvanlarla birlikte yaşıyor, onlar gibi besleniyordu. Gılgamış gibi tanrı/insan değil, insan/hayvandı. Tanrılar, Enkidu'yu insanlaştırsın diye ona aynı zamanda rahibe olan bir fahişe gönderdi. Enkidu rahibeyle sevişip onun temrinleriyle yıkanmaya, beslenmeye, dillenmeye başladığında insanlaşmaya da başladı. Bu rahibe Enkidu'yu erkekleştirmenin ötesinde insanlaştırmıştı. Eskiden beri, insan seviştikçe insanlaşıyordu. Ama bugün biz modernlerin algısında, fahişe ile erkek arasındaki ilişki, erkeğin kadınsızlığında, fahişenin yuvasızlığında karşılık buluyor. Fahişeyle erkek birbirine bağlanmak istediklerinde ise toplumsal bir öfkenin, dolayısıyla sanatın konusu oluyorlar zaten. Seks işçiliği, benim edebiyatımda kıyısından köşesinden dokunduğum bir tema, hayatım defalarca 'seks işçileri' ile kesişti. Bir yazarın en son görevi ahlaki yargılarda bulunmaktır. Hepimiz erkek egemen düzenin hem mağduru, hem sorumlusuyuz. Kimin, nasıl ve hangi biçimlerde bu düzene yenildiğini anlatarak başlayabiliriz belki... Unutulmamalı ki, 'kadın alışverişi' tarihle başladı, evlilik, miras, ensest yasağı vb. formlarda toplumu şekillendirdi. Kadınlar binlerce yıldır, toplumsal alanda var olabilme adına, bedenlerinin ve cinselliklerinin metalaşmasına katlandılar, katlanıyorlar. Sema, Mine, Aslı seks işçiliği ya da hayat kadınlığı üzerine bunları söylüyor. Delgadina, hazin hikayenin hüzünlü kadını değil. Hüzne yaklaşma gibi bir derdi de yok. Her ne olursa olsun onlar kent içinde onlara ayrılmış bölgelerde para sirkülasyonuna yani ekonomiye dahiller. Ahlak yargılarıyla konuya yaklaşmak gerçekliği değiştirmiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/seks-muzikali/", "text": "milletler uygarlaştıkça müzikaller üretmiş. yerel, halk müzikleri yerini çok sesli korolara, muazzam koreografiye bırakmış. bir ihtişam ki, izleyeni gururlandırıyor, ne büyük milletiz diye. anadolu ateşinde de vardı bu durum. o dönemde, iş çıkışında o gösteriye gittiğini söylemek statünü belirliyordu. hem uygardın hem milletini seviyordun hem de ülkene ait dev bir kültür hareketi vardı. muhteşem hissettiriyordu sana, yerlere çizgi çekmişler, adımlarını ona göre atıyorlar, kimin umurunda. istanbul'un orta yeri broadway olmuş, buna seviniyoruz. 1974 yılında ise, müzikaller cenneti broadway'de let my people come isimli bir çalışma eş zamanlı olarak amerika ve ingiltere'de başlar. alt başlığı bir seks müzikali olan çalışma, tamamen cinsel özgürlüğü savunur. eşçinsellik, orji, çıplaklık ve tümüyle seks ön plandadır. şarkılar da bu minvalde tabii, come in my mouth/ağzıma gel, i'm gay/hötörüfüm, let my people come/bırakınız gelsinler gibi nadide parçalar var. baskılar artınca aslında insan vücudunun güzelliğini anlatıyoruz diye kıvırmışlar tabii, o kadar olur."}
{"url": "https://futuristika.org/selcuk-artut-ab-sergisi/", "text": "Bugüne kadar pek çok sanatsal etkinliği ile tanıdığımız Selçuk Artut, 20 Mart'a kadar sürecek olan kişisel sergisinde, anlatım ve algılama arasındaki köprüyü inceliyor. Sanatçının, Son zamanlarda ürettiğim tüm sanatsal işlerimde hep bölünmeler ve parçalamalar hissediyorum. Tanecikleriyle algılamaya, sistemselliği bütünüyle görmeye çalışıyorum. sözleriyle yorumladığı sergi, bilgi çağı ile değişen algı ve anlatım kavramlarını sorguluyor. Sergi, pazar ve pazartesi günleri hariç her gün 10.00 19.00 saatleri arasında izlenebilir. 1976'da yılında dünyaya gelen Selçuk Artut yaşamını İstanbul'da sürdürüyor. Lisans derecesini Koç Üniversitesi Matematik Bölümü, yüksek lisans derecesini Middlesex Üniversitesi İşitsel Sanatlar Bölümü'nde tamamlayan Artut, doktora eğitimine İsviçre'de bulunan European Graduate School Üniversitesi'nde Media Communications Bölümü'nde devam ediyor. Selçuk Artut, aynı zamanda Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve İletişim Tasarımı Programı'nda tam zamanlı öğretim görevlisi olarak dersler veriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/selcuk-artut-otobanda-adres-bulmak-gibi/", "text": "Selçuk Artut: Evet, katılıyorum. Bilgi çağındayız. Çağ dediğimiz kavram bir zaman parçası. Başını ve sonunu bizler tanımlamasak da parçası oluyoruz gündelik yaşantılarımızla. Kitleleri etkileyen bir zaman parçası tabi ki yeni bir çağın başlangıcı. Bugün toplumların yeni bir reformasyonu söz konusu, iletişimden kaçmak olanaksız. Elbette bu çağ Web'in icadı ile başlamadı diye düşünüyorum. Bilgi uygarlık tarihinde her zaman vardı, mağaradaki resimden tutun, haberci ulaklara kadar herkes sürekli bir bilgiyi taşıma gayretindeydiler. Ancak bilgiyi elektron hızında iletmeyi keşfedince o zaman çağın ilk adımlarının atıldığını söyleyebiliriz. Sonrasında ise bilginin demokratikleşme sürecine hizmet eden Web evlerimize girdi. Bu da sosyal açıdan ciddi bir yeniden yapılanmayı tetikliyor. Artık öğrenen, öğreten, aktaran, mirasçı kavramları belirsizleştiler. Bugün Google belki de çoğumuz için ebeveynlerimizden daha çok soru sorduğumuz birisi oldu. Ancak hız sınırı olmayan otobanda adres bulmak gibi ne aradığımızı kaybeder olduk. Daha önce bahsettiğim insanlığın reformasyonunu da barındıran bir meselemiz bu bizim. İlgi dağınıklığı, konsantrasyon sorunu, kararsızlık: Bilgi Çağı'mızın yeni hastalıkları. Birbirimizi duyabilme konusunda bir sorun olduğunu düşünmüyorum ama dinleme konusunda ciddi sorunlar olduğunu söyleyebilirim. İşletim sisteminin bilgisayara yaptırdığı çoklu ortam prensibini kendi hayatlarımızda ancak başarısız bir şekilde uygulayabiliyoruz. Toplantılarda insanları önlerinde dizüstü bilgisayarlarında e-posta yazarken, ellerinde telefonlarını kurcalarken, arada sırada da karşısındaki dinlerken görmek o kadar yaygın ki. Bırakın toplantıyı, iki insan bir araya geldiğinde konuşmalarda göz göze gelmek bile pek mümkün olmuyor, hep gözler başka yerlerde, sürekli etrafa göz atıyor. Fordism ile dünyaya açılan hep daha fazlasını elde etmek hırsının bilginin demokratikleşme süreciyle bugün bilgi kavramı üzerinden hepimize dayattığı küresel bir rahatsızlık içinde olduğumuzu düşünüyorum. Bütünde hep sistem var. Sistem karmaşa olarak baktığımız taneciklerin bir düzeni. Bu açıdan sistem benim için hep düzeni tanımlıyor. Kaotik olsa da tanımladığımız herşeyin düzenin bir ifadesi olduğunu düşünüyorum. Vücudumuz karmaşanın yer aldığı bilinmeyenlerin cirit attığı bir boyut. Beynimizin nasıl çalıştığını bugün çok web bir şekilde açıklayabileni duymadım. Ama hala insanların kafatasları açılıyor, ameliyatlar yapılıyor. Tamamını anlayamasak da kemire kemire inadımızla birşeylere kısmen müdahele edebiliyoruz. Benim için özellikle sanat, bütününü algılayamadığımız parçacıklardan oluşuyor. Düşünceler, formlar, estetik kavramlar; hiçbiri tek birşey anlatmıyor, aksine çok şey anlatıyorlar. Beynin fonksiyonlarını tanımlayamadığımız gibi sanat şudur demek de olanaksız, ama sanatçılar hala insanların beyinlerini açmaya, birşeyleri kurcalamaya devam edecekler diye düşünüyorum. Sinemada bahsettiğiniz meseleye yönelik bir takım uygulamalar var. 5D sinema gibi çarpık isimlendirmeler ile insanlara üç boyuttan daha ilerisini vadedenler gördüm. Sinema izleme alışkanlığımızı gerçek hayatlarımızla örtüştürme gayreti sihirbazlık boyutunda kandırmaca olarak devam ediyor. Bunun için bir salon dolusu insan komik gözlükler takıp filmin içine girmeye çalışıyorlar. Ancak bu alışkanlığın ötesine müdahele edildiğinde örneğin dokunma hissini düşünecek olursanız bu konuda kendimi tutucu buluyorum. Elbette ekranda beliren trenden kaçan insanlar kadar suprizlere kapalı değilim ama benim için sinema, kitap okumak gibi bir his. Kimsenin ben kitap okurken koluma girip bana birşeyler anlatmasını istemiyorum. Ama burada kavramsal bir dilemma var. Sanal ortam tam kelime çevirisi olmuyor, o yüzden ingilizce terimini buraya belirtmek istiyorum. Digital Actuality terimi hem gerçek hem değil diyen bir ifade. Second life gibi görsel olarak çok kötü olduğunu düşündüğüm bir ortamda insanlar kendilerini gerçeklik içerisinde zannetsinler diye uğraş veriliyor. Oysa böyle bir gayesi olmayan bir futbol menajerlik oyununun insanı çok daha fazla içine aldığını düşünüyorum. Second life örneğinde olduğu gibi duyularımızla uğraşırken anlatılmak istenen, yaşatılmak istenen duyguları çürüttüğümüzü görüyorum. Duyu ve duygu karşılıklı beslenen iki kavram. Kant'ın analitik gelenekleri eleştirdiği nedensellik felsefesinde bahsettiği üzere bilgi dağarcığımız iki temel üzerine kurulu. Birincisi temsilleri algılama kapasitemiz, ikincisi ise bu temsiller üzerinden nesneleri bilgiye dönüştürme yetimiz. Öncelikle temsil üzerinden gidecek olursak insan algısı bu konuda oldukça seçici. Kendini yetiştirmiş iki gözün gerçeği sanaldan ayırması tıpkı gelişmiş bir kulağın iki sesi birbirinden ayırması kadar olası. Mutluluğun sanal bir his olarak duyularımızla oynadığımız oyunlarda aranması, tıpkı uğraşın doğasında olduğu gibi sanallıktan öteye geçemiyor diye düşünüyorum. Nesne olarak aslında sergideki gördüğünüz örnek görsel bir kılıf. İşin özü Replikas ile yaptığımız bir radyo performansına dayanıyor. Yaklaşık 10 sene önce Açık Radyo'dan Orhan Cem Çetin ve Ceyda Karamürsel bizi Gaygoni A. G. isimli radyo programlarına konuk olarak davet ettiler. Bizden programda canlı yayınlanmak üzere bir radyo performansı yapmamızı istediler. Kavramsal içerik olarak ise bizden oluşturacağımız radyo sanatı etkinliğimizin dinleyicilerin radyolarının olduğu tarafta sanatsal bir etkinliğe dönüşmesini istediler. Biz de bir düşünme sürecini geçirdikten sonra ortaya atılan bir fikri benimseyip hazırlıklarımızı yapıp radyo istasyonuna gittik. Giderken yanımızda iki adet taşınabilir radyo alıcısı ve bir takım metinler götürdük. Açık Radyo'nun regular yayını devam ederken Replikas'ın bir radyo performansı yapacağı belirtildi, ancak içeriğinin ne olacağını söylemedik. Yayın regular akışında ilerlerken getirdiğimiz radyolarda başka bir radyo kanalı bulup Açık Radyo'nun yayınını keserek, bulduğumuz radyonun sesini Açık Radyo frekansından vermeye başladık. Daha önce örnekleri oldu mu ben rastlamadım Web'te, ama belki de ilk defa bir radyo istasyonu kırılmış oldu. Bu şekilde iki radyo arasında sürekli değişik kanallar belirleyip yayına verirken bir yandan da Replikas stüdyoda farklı farklı performanslar üretiyordu. Örneğin bazı anlarda ekonomi haberleri okunurken, bazen şiir dinletisi yapılıyor, bazen radyo tiyatrosu oynanıyordu. Replikas'ın performansları da yayına katılıyordu. Sonuç olarak dinleyiciler kaosa dönüşmüş bir yayın dinlemeye başlamış oldular, sürekli telefonlar geliyor, Açık Radyo'nun kaybolduğundan bahsedenler oluyordu. Yaklaşık 45 dakika süren bu performansın sonunda sessiz sedasız yayından çıkıp ayrıldık ve ne yaptığımızı tam olarak geniş bir kitleye açıklamadık. Bugün sergideki Kaçık Radyo isimli radyo işinde dinlediğiniz aslında o günkü radyo kayıtı. Kılıf olarak nitelendirdiğim nesne ise benim için radyoyu sembolize eden splendid nesne. Kanalları dolana dolana arama görselliğini bu tip eski radyoların başarılı bir şekilde sunuma dönüştürdüğünü düşünüyorum. Yanısıra benim çocukluğuma uzanan tarihi ile o günlerde dünyanın jeopolitik varlığına dair ilk uyanmalarımızı da sembolize ediyor. Bir anlamda bilgi çağının o günkü Web'i. Radyo kanalları üzerinde dünyanın değişik yerlerinden şehir isimleri görüyorsunuz. Radyo alıcısı sizi alıp o şehire götürüyormuş gibi siz de sürekli o isimlere bakıp bakıp sesleri duymaya çalışıyorsunuz. Sergiye gelen birçok insan için duygusal bir buluşma da oluyor benim gözlemlediğim kadarıyla. Bir çok kişinin Aaa, bizde de vardı bu radyodan diyerek etrafında toplandıklarını görebilirsiniz. Sergideki versiyonda içindeki sisteme bir takım müdahalelerde bulundum, programlanmış bir mikroişlemci sayesinde motor kontrollü kanalları rastgele gezen bir radyo görüyorsunuz. Kaybettiği kanalı arayan, çaresiz kalmış eskiden beri tanıdığım vefakar bir dost benim için. Dünyada yaygın olarak ortak dil olarak kabul edilen dilin bugün İngilizce olduğunu düşünüyorum. Ancak bu dil artık anadil olarak konuşulduğu milletlerden bağımsız dünyanın ortak bir dili oldu. İlk başlarda kültür emperyalizmi çabası ile yaygınlaşmış olsa da ben meselenin bu gayeden farklı bir boyuta taşındığını düşünüyorum. Web medyası üzerinden konuşacak olursak iletişim dili olarak kullanılan yazılı metin içeriğinin giderek azalmaya başladığını, daha çok görselliğin ön plana çıktığı görülüyor. Bu açıdan ortak dil aslında imge olmaya çabalıyor. Grafik tasarımı olgusu salt estetik kaygılar ile yapıldığında dünyanın dört bir yanında aynı dil üzerinden işler üretiyor. İletişimde görsellik dünyanın tek bir ağızdan konuştuğu dil olmaya aday. Web kullanıcıları artık bir takım ikonları kullandıkları programlarda görsel dağarcıklarındaki bir kelimeymişcesine algılıyorlar. Arayüz tasarımcıları oklar, çek sürükleler gibi bir takım genel kullanımlık işlemleri artık eskisi gibi kelimeler ile ifade etmiyorlar. İletişimi aktif ve pasif olarak ikiye ayırarak tartışmalıyız. Burada bahsettiğiniz pasif bir iletişim yöntemi, etkileşimi olmayan, tek yönlü bir bilgi akışı. Ancak sorunuza yanıt vermek gerekirse iletişim eğer bizzat bilgiye ulaşıyorsak geçerli. Bugün kendi kendine web sitesinde bilgiler üreten ama bir tane bile ziyaretçisi olmayan kaynaklar teoride var olabilir. Peki biz bahsettiğimiz takip ettiğimiz kişi ile kurmak istediğimiz iletişim ilişkisini var edebiliyor muyuz? Bence hangi değerlendirme üzerine konuşacağımıza göre bu sorunun yanıtı değişecektir. Varsayalım pastanedeki arkadaşınızla zaten hayatınızda hiç gerçek bir ortamda buluşmamışsınız, belki de Web'ten tanıdığınız birisi. Bu durumda bu seviyede giden bir ilişkinin ekrandaki görüntüden öteye gitmesi gerekmeyebilir. Hatta bunu tercih dahi edebilirsiniz, gerçek olmayan karakterlerle iletişim kurmanız sizin için başka bir dünyanın fantazilerini yaşatıyor olabilir. Bu bahsettiklerimin bugün hayatlarımızdan çok uzak şeyler olmadığını gözlemleyebilirsiniz. Ama varlıkları ile gerçek dünyada tanıştığınız veya sonradan bu tür bir ilişki kurduğunuz insanlar dünyasını dimension kablolar simule edemiyorlar. Görüntülü telefonun hiç de beklenildiği gibi bir yaygınlığa ulaştığını söyleyemeyiz. Bu konuda henüz yapılan araştırmalar gerçekleri yansıtamıyor, çünkü Uzun kuyruk teorisinde gözlenen davranış bu konuda da geçerli. Yaygın tanıtım ile insanlar görüntülü konuşmayı denemeyi sevmelerine rağmen, aradan geçen süre sonunda görüntülü konuşma yapan birine henüz sokakta tanık olmadım. Telefon rehber özellikleri ile beraber daha çok dünyevi bir listeyi barındırıyor. İsim soyad belirleyicileri bulunuyor, oysa Web iletişiminde keyfi kullanıcı isimleri başka karakterler üretiyorlar. Ama daha önce belirttiğim gibi ekran üzerinde kurulan iletişim kanalları için kablolardan akan bilgiye ulaşmak yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Farkını anlayamazsın aslında bir tuzak. Kelime ifadesi ile insanlara vermek istediğim bir hırs tuzağı. Birbirinden tamamen farklı iki görüntüyü izlerken insanları imaj bombardımanına tutmak istedim. Görüntülerde var olan bozulmalar aslında oldukça kasti müdahaleler. Son derece bulanık veya son derece yakın çekimlerden oluşuyor. Müzik içeriği ise örneklemeler üzerine başka bozulmalardan üretildi. Örnekleme ile iş üretimi bugün bilgisayar teknolojisi sayesinde çok yaygınlaştı. Davranış anlamında da bunu insanlar üzerinde görebiliyorsunuz. Öykünme de denebilir ama insanlar giydikleri kıyafetleri dahi başkasının üstünde görüp beğenip alıyorlar. Bu benzerlik dilimize ve ifadelerimize de yansıyor. Kişilikler örneklendirmelerle oluşturuluyor. Bu açıdan biraz medya ile beslendiğinizde kimin hangi dizide oynadığını, kime benzemeye çalıştığını, hangi kitabı okuduğunu bile apaçık görebilirsiniz. Bu da biraz sana müzik dersi veren öğretmeninin çaldıklarını tekrar etmeye benziyor. Oysa herkesin kendine ait başka bir potansiyeli olduğuna inanıyorum ve insanların bunun farkında olmadan yaşamalarına anlam veremiyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/selcuk-baran-oyku-odulu-galapera/", "text": "Jale Sancak tarafından kurulan, 2006 yılından bu yana kent kültürüne katkı sağlamak amacıyla, sanat ve edebiyat etkinlikleri yapmakta olan İstanbul Galatapera Kültür ve Sanat Derneği, 4 Kasım 1999 tarihinde yitirdiğimiz, Türk edebiyatının usta yazarlarından Selçuk Baran adına, bu yıl ilki gerçekleştirilecek olan bir öykü ödülü düzenliyor. Ödül seçici kurullarında yer almama kararını, ilgisizlik ve umursamazlık nedeniyle yazmaktan vazgeçmiş, kırgın bir yazar olan Selçuk Baran anısına konan ödül için değiştiren ve onu bir yazısında, yaşarken ve yazarken inceliği, duyarlığı, değeri handiyse çiğnenmiş sevgili dost sözleriyle anan, edebiyatımızın bir diğer usta yazarı Selim İleri'nin başkanı olduğu seçici kurul Sezer Ateş Ayvaz, İlknur Özdemir, Mehmet Zaman Saçlıoğlu ve Turhan Günay'dan oluşuyor. Henüz yayımlanmamış olan ve öykü kitabı niteliği taşıyan yapıtların aday olabileceği ödülün son katılım tarihi 9 Kasım 2012'dir. Ödül sadece bir yapıta verilecektir. Ödüle değer bulunan yapıt 20 ocak 2013 tarihinden sonra açıklanacak ve Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından kitap olarak yayımlanacaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/sen-de-baskasin-nefretme/", "text": "Biz, 44 sivil toplum örgütü bir araya geldik ve tüm toplum kesimlerini ilgilendiren nefret suçlarına ilişkin yasal düzenleme gereksinimini Meclis ve kamuoyu gündemine getirmek üzere Nefret Suçları Yasa Kampanyası Platformu'nu oluşturduk. Platform genişlemeye devam etmektedir ve bireysel katılıma açıktır. Platform, Nefret Suçları'nın insan haklarına ve hukuka dayalı bir şekilde ele alınabilmesi için, bir Nefret Suçları Yasasına ivedilikle ihtiyaç olduğuna işaret ediyor. Nefret Suçlarının hem toplumda konuşulur hale gelmesini, hem de konuyla ilgili bir yasa çıkarılmasını amaçlıyor. Platform SEN DE BAŞKASIN, NEFRETME sloganıyla bir kampanya düzenliyor. 26 Ocak 2012 Perşembe günü Taxim Hill Hotel'de gerçekleştirilecek olan basın toplantısında Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu nefret suçları ve yürüteceğimiz kampanya hakkında konuşma yapacak. Öte yandan kamuoyuna duyuracağımız Nefret Suçları Yasa Platformu İmza Kampanyası, kişiler ve kurumların katılımına açılacaktır. Toplantıda platform bileşeni sivil toplum örgütlerinden temsilciler, akademisyenler, milletvekilleri ve bireysel katılımcılar da olacaktır. Nefret Suçlarını Gündeme Taşı, nefretme Seninle Büyüsün! Nefret Suçları Yasa Platformu olarak siz basın mensuplarından 26 Ocak 2012 Perşembe günü Taxim Hill Hotel'de düzenleyeceğimiz Nefret Suçları Yasa Kampanyası basın toplantısına katılarak ya da medya organınızda kampanyamıza yer ayırarak destek vermenizi rica ediyoruz. Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Kültür Dernekleri, Beyaz Güvercinler Girişimi, Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği, Dersim Ermenileri İnanç ve Sosyal Yardımlaşma Derneği, Dikmen Deresi Kentsel Dönüşüm Mağdurları Dayanışma Derneği, Düşünce Suçuna Karşı Girişim, Edirne Roman Kültürünü Araştırma Derneği, Ekolojik Anayasa Girişimi, Gençlik Gündemi Derneği, Engelliler. biz, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Hrant Dink Vakfı, Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği, İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı, İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği, İstanbul Protestan Kiliseler Vakfı, Kadın Yazarlar Derneği, Kadınlarla Dayanışma Vakfı, Kaos GL Derneği, LGBTT Aileleri İstanbul Grubu, Midyat Süryani Kültür Derneği, Mültecilerle Dayanışma Derneği, Özürlüler Vakfı, Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, Pozitif Yaşam Derneği, Protestan Kiliseler Derneği, Roman Gençlik Derneği, Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi, Savunma Avukatları Derneği, Sosyal Değişim Derneği, Sosyal Demokrasi Vakfı, Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği, Süryaniler. com, Toplumsal İnisiyatifi Oluşturma Derneği, Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Emekçileri Sendikası İstanbul 1, 2, 3, 4 ve 5 No'lu Şubeler, Toplumsal Olayları Araştırma ve Yüzleşme Derneği, Türkiye Sakatlar Derneği, Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi. Kampanyanın temel hedefi, Türkiye'de nefret suçlarına ilişkin bir yasal düzenlemenin gereğinin kamuoyu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin gündemine sokulmasıdır. Bu doğrultuda bir taslak yasa metni hazırlanarak, ilgili kamu kurumlarına sunulacaktır. Buna paralel olarak, medya, hukukçular, siyasi partiler, milletvekilleri ve ilgili bakanlıklar nezdinde bilgilendirmeye yönelik çalışmalar yürütülecektir. Kamuoyunu aydınlatmaya yönelik seminerler, konferanslar, panellerin yanı sıra, çeşitli yayınlar ve bir imza kampanyası da planlanmaktadır. Nefret Suçlarıyla mücadele çok boyutlu bir mesele olup, sorunun siyasi, toplumsal, kültürel ve psikolojik boyutları söz konusudur. Öte yandan nefret suçları vakaları çok sayıda olmasına karşın, bu konuda kamu kurumlarının veri toplamıyor ve eldeki bilgileri paylaşmıyor olmalarından kaynaklı olarak, bu tür suçların gerçek boyutu kamuoyu tarafından yeterince görülememektedir. Nefret suçlarına ilişkin yasal düzenlemeler konusunda Türkiye Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve AGİT gibi kurumlar nezdinde birçok uluslararası sözleşmeye imza atarak, yüküm altına girmiş olmasına karşın, bu doğrultuda somut adım atılmamaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/senin-ailen-bir-yalan-yavrum-bahadir-baruter/", "text": "Karikatürist kimliği ile tanıdığımız Bahadır Baruter bu sergisinde dijital resim ve videoları ile bambaşka bir yönünü ortaya çıkarıyor. Mizahi bakış açısı ve ironik yaklaşımını resimlerinde de sürdüren sanatçı, toplumun en gizli tabularından biri olan aile kavramını gösterilmeyen gerçekleri ile ele alarak seyirciyi kendiyle yüzleştiriyor. Baruter'e göre yalnızlığın kendine bahane edindiği en makbul kılıf ailedir. Aile, bireylerin ancak bir arada varolabileceği inancıyla inşa edilmiş, yanıltıcı bir mutluluk kaynağıdır. Etrafın algısına yansıtılan olumlu imajların aksine mecburi ilişkiler, zoraki gülümsemelerle insanı esir edebilir. Organik bağlar tutundukça kopar, birlik uğruna bireyi yok eder. Baruter, karşı duruş sergilediği aile kavramını farklı üslupları birleştirerek resmediyor. Aslında her resim kara mizahla harmanlanmış gündelik bir sahnedir. Beklenilenin aksine mutlu aile sofraları, kucaklanan çocuklar yoktur bu sergide. Senin ailen bir yalan derken de Baruter, aslında kendi yalanımızı ortaya çıkarmayı hedefler, aile tablolarını sahtelikten arındırarak yeniden yaratır; izleyiciyi bir kez de duruma dışarıdan değil içeriden bakmaya çağırır. Sıcak, sevecen ve güvenli görünen anların gerçekliğini sorgular, doğal olanı arar. Amacı kendi doğrusunu kabul ettirmek değil, kabul görenin sorunlarını su yüzüne çıkarmaktır. Baruter'in, Elektromak'ın teknoloji sponsorluğunda gerçekleşen Senin Ailen Bir Yalan Yavrum isimli sergisine x-ist tüm sanatseverleri bekliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/sergei-loznitsa-polustanok-tren-istasyonu/", "text": "Belaruslu Sergei Loznitsa, Kiev Politeknik Üniversite'sinden matematikçi olarak mezun oldu ve Sibernetik Enstitüsü'nde çalıştı. Aynı zamanda Japonca'dan çeviriler de yapan Loznitsa, Sinematografi eğitimi alıp Almanya'ya yerleşti. My Pleasure ve Within the Fog ile çeşitli festivallerde yer aldı. Belgesel ve kurguda minimal bakış açısına sahip yönetmen, Sovyet sonrası Rusya'nın taşrasını, isimsiz, belirsiz insanlarını, suretleri giderek silinen insanların hallerini aktarıyor. Bir kıyamet yönetmeni. Tren İstasyonu'nun çekimleri bir yıl sürdü. Sinematograf Pavel Kostomarov ile tren istasyonuna tesadüfen denk geldik. Elektrika Sovyet ve Doğu Blok ülkeleri arasında ulaşımı sağlayan trenler. İlk elektronika Azerbaycan'da 1926'da hareket etti. 2007 rakamlarına göre sadece Rusya'da günde 4085 elektrika hareket ediyor. ile Moskova'dan St. Petersburg'a gidiyorduk. Petersburg'dan 150 km önce Malaya Vishera'da elektrika son durağa geldi. Eksi 30 derecede tamamen karla kaplı platformda dışarı çıktık. Gidecek bir yer yoktu. Ufacık bir kasabaydı. Platformdan bir yol bizi bu tek kapılı ve penceresiz küçük binaya yönlendirdi. O yapı istasyondu. Bekleme odasında, ki beş metreye beş metre bir odaydı, çok sayıda insan vardı. Banklarda ve yerde oturanlar, duranlar. Biz de kendimize köşede bir yer bulduk. Film de o anda başladı. Çok garip bir duyguydu. O kadar uyuyan bedenin arasında olmak. Trenler büyük bir gürültüyle geçip gider ve sonrasında kocaman bir sessizlik olur. Tam da o an ve o duyguydu yeniden yaratmak istediğim. Böylece o istasyona her iki ayda bir gidip her seferinde üç ile beş gece arasında kaldık. Böylece orada kaldığımız süre boyunca birçok farklı film çektik ve nihayetinde hepsi bir tek film oldu. İnsanlar, bilmem. Bazen ilgilendiler. Çoğunlukla, kamera gibi bir saçmalığa ilgi göstermeyecek kadar hayattan yara almış insanlardı. Suçlular vardı tabii, biz ortaya çıkınca kendilerinin çekimlerini yapmamızı istemediler. Geri kalanlar sakin ve anlayışlıydı. Bekleme odasına geliyor ve doğrudan kamerayı kuruyorduk. Böylece herkesin alışma zamanı oluyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/sergey-yesenin-gercek-galina-icin/", "text": "Sergey Yesenin üçü resmi olmak üzere beş kez evlendi. İlk eşi Anna Romanovna Izryadnova ile şiir gecelerinin birinde tanışır. Izryadnova ile olan kısa evliliğinden George Yuri Yesenin dünyaya gelir. Anna Romanovna Izryadnova, Yesenin'den ayrıldıktan sonra ömrünün geri kalan kısmını orduya katıldıktan sonra kaybolan oğlu Yuri'yi bekleyerek geçirdi. Olur da bir gün Yuri gelir diye giysilerini hep hazır tuttu. Izryadnova 1946'da aniden hastalanıp öldüğünde oğlu Yuri'nin 13 Ağustos 1937'de yanlışlıkla idam edildiğinden habersizdi. İkinci eşi Zinaida Reich olan evliliğinden kızı Tatiana ile oğlu Konstania dünyaya gelir. Tatyana Yesenin, (1918-1992) ileriki yıllarda tanınmış bir yazar olurken ondan iki sene sonra doğan Konstantin Yesenin ise (1920-1986) tanınmış bir futbol istatistikçi olur. Yesenin, Zinaida Reich'ten boşandıktan sonra modern dansın öncüsü olarak anılan Isadora Duncan ile Zinaida Reich ise Vsevolod Meyerhold ile evlenir. Zinaida Reich, 15 Temmuz 1939'da Vsevolod Meyerhold tutuklandıktan 24 gün sonra tam on yedi kez bıçaklanmış, gözleri oyulmuş bir halde evinde ölü olarak bulunur. Cinayeti hiçbir zaman çözülemedi ama NKVD tarafından öldürüldüğü söylenmektedir. Yesenin'in Nadezhda Volpin ile beraberliğinden dünyaya gelen Alexander Sergeyeviç Yesenin-Volpin, şimdilerde önemli bir Matematikçi ve şairdir. Tolstoy'un torunu Sofya Andreyevna Tolstoy ise Yesenin'in sonraki eşidir. Galina Benislavskoya ise şairin son eşiydi. Galina Benislavskoya, 16 Aralık 1897'de St Petersburg'da doğumlu. Annesinin hastalığı nedeniyle teyzesi tarafından büyütülür. Çocukluğu Letonya'da Rezekne şehirinde geçer. Altın madayla ile okulları bitirir, 1917'de Bolşeviklere katılır, şiir toplantılarına gider. Yesenin ile de bu toplantıların birinde tanışır. Sonraki yıllarda Yesenin'in sekreterliğini yapar, onun notlarını, anılarını yazar. Tıpkı Yesenin'in gibi onun da yolu 'akıl hastenesi'nden geçer. Galina Benislavskoya, 3 Aralık, 1926 günü Sergey Yesenin mezarının başında ardında bir not bırakrak intihar eder. 7 Aralık günü Yesenin'in yanına gömülür. Mezar taşına 'Gerçek Galina için' diye yazılır."}
{"url": "https://futuristika.org/sergey-yesenin-intihar-mi-cinayet-mi/", "text": "Sergey Yesenin, 28 Aralık 1925 sabahı Hotel Angleterre'nin beşinci kattaki odasında kendini asmış olarak bulundu. Bileği kesik, yüzünde yaralar bulunuyordu. Otuz yaşındaydı ve Rus şiirinin en popüler isimlerinden biriydi. Ölümü intihar olarak geçti kayıtlara. Ertesi gün çıkan bütün gazeteler Yesenin'in intiharından bahediyor, intihar ettiği odanın son halini gösteren fotoğraflarla Yesenin'in intihar ettiği bütün Sovyet halkına ilan ediliyordu. Yesenin'in ölümü neredeyse bir şok etkisi yaratır ülkede. Öyle ki, adına 'Yesenincilik' denilen bir intihar dalgası başlar ardından. Yesenin'e özenerek intihar edenlerin sayısı artınca Sovyet yönetimi çareyi Yesenin'in eserlerini yasaklamakta bulur. Yesenin'in şiirlerini bulunduran öğrenciler komsomoldan atılır. Buharin, şaşkınlık içinde Yesenin gençliği nasıl ele geçiriyor, neden gençler arasında 'Yesenin'in Dulları' adlı topluluklar oluşuyor? diye soruyordu çevresine. 'Yesenincilik' adı verilen günlerde intihar eden kişilerden biri de şairin eşi Galina Arturovna Benislavskaya'dır. 29 Aralık günü şairin cenaze töreni yapılır. Yüzündeki yaraları kapatmak için hazırlanan özel bir maskeyle Yesenin'in naaşı Sovyet halkına gösterilir ve şair Moskova'daki Vagankovskoye Mezarlığı'na defnedilir. Yesenin'in ölümünden yıllar sonra ortaya çıkan kimi belgeler, fotoğraflar, Yesenin'ine dair anlatılan hikayeyi yeniden tartışmaya açar. Resmi tezler, Yesenin'in yüzündeki yaraların asılı olduğu ısıtma borusunun sıcaklığından dolayı meydana geldiği söylese de kimi uzmanlara göre bu yaraların ısıtma borusunun sıcaklığından oluşması mümkün değildir. O gün Yesenin'i asılı olduğu borulardan indiren kişi Leopoldovich Nicholas Brown idi. Kendisi dönemin şairlerinden biridir. Oğlu Nicholas Brown, babası Leopoldovich Nicholas Brown'ın anılarına dayanarak Yesenin'in sorgu sırasında öldürüldüğünü söyler. Olayla ilgili tutanaklara ilk imzayı atan ve onu en son görenlerden biri olan Wolf Ehrlich'in aslında olayı hiç görmediğini, olayın teyit edilmesi amacıyla Yesenin'nin intihar ettiğini söyler gelen polislere. Nicholas Brown, Yesenin'in siyasi nedenlerden dolayı o gece sorgulandığını ve işkence gördüğünü söyler. Yesenin'in katili olarak Yakov Blumkin'in adını verir. Olayın tartışmaya açılmasında en önemli isimlerden birisi 'Yesenin'in Gizemli Ölümü' isimli kitabın yazarı Viktor Kuznetsov ise Georgi Ustinov ve Wolf Ehlich'in o gün yalancı şahitlik yaptığını, Georgi Ustinov'un o gece otelde olmadığını söyler. O gece Angleterre'de olanların hiçbiri Georgi Ustinov'u görmediğini söyler. Yesenin Leningard'a geldikten sonra Troçki'nin adamları tarafından tutuklanır ve Angleterre'nin bodrum katında sorguya çekilir, işkence edilir. Yesenin öldürüldükten sonra Angleterre'nin beşinci kattaki odasına çıkarılır ve intihar süsü vermek için ısıtma borularına asılır. Kuznetsov da pek çokları gibi Yesenin katili olarak Yakov Blumkin'in adını verir. Yesenin'in nasıl öldürüldüğünün ayrıntılarına geçmeden önce Yakov Blumkin hakkında kısa bir bilgi vermek yerinde olur. Yakov Blumkin, Troçki'nin en önemli ajanlarından biridir. 1918 yılınında Moskova'daki Alman Büyükelçisi Kont Mirbah'ı tabanca ile öldürüren iki kişiden biridir. Olaydan sonra yakalanan Blumkin'in cesareti Troçki'nin ilgisini çeker. Kendisiyle çalışması şartıyla Blumkin'i affeder ve onu en tehlikeli işlerde görevlendirir. Blumkin, Sovyet teşkilatının en önemli adamlarından biri haline gelir. Blumkin, Troçi'nin İstanbul büyükada'da yaşadığı günlerde 'Sultan Zade' adıyla iran pasaportu ile İstanbul'a gelmesi ikili arasındaki ilişkiye dair ilginç notlardan biridir. Yesenin cinayetine dönecek olursak; Viktor Kuznetsov'a göre Yesenin tutuklandıktan sonra Blumkin'in Yesenin'e işkence etmeye başlar. Troçki tarafından ölüm emri verilmiş şairi iple boğmaya çalışır, fakat Yesenin'in direnir, karşı koyar. Boğuşma sırasında Yesenin başına darbeler alır. Yanlarında bulunan Leontiev ise Yesenin'e yakın mesefaden yüzüne doğru ateş eder. Blumkin, Yesenin'in öldüğünü Troçki'ye bildirdikten sonra gece yarısı Yesenin'in cesedini Angleterre'nin beşinci katındaki odasına çıkarır. Olaya intihar süsü vermek için Yesenin'i ısıtma borularına asar. Yesenin'in hayatının son yıllarında ciddi bir politik baskı altında olduğunu, hakkında çeşitli davalar açıldığı, olayın siyasi bir cinayet olduğu yönündeki iddiaların yanında Stalin'in Troçki ile Yesenin ararsındaki çatışmadan faydalanarak Troçki'yi zor durumda bırakmak için Yesenin'in ölüm emrini verirdiği de cinayetle ilgili bir diğer iddia. Yesenin'in ölümüne ilişkin devam eden tartışmlarda çoğunluk, Yesenin'in Troçki'nin emiriyle Yakov Blumkin tarafından öldürüldüğü konusunda hemfikir olsa da Hotel Angleterre'nin beşinci katındaki odada o gün neler yaşandığını hala en iyi Yesenin biliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/sergey-yesenin-otobiyografim/", "text": "1895 yılı 21 eylülünde doğdum. Ryazan ili, Kuzminskaya kasabası, Konstantinov köyünde. Babam köylü Aleksandr Nikitiç Yesenin, annem Tatyana Fyorodovna. Çocukluğumu dedemin ve büyükannemin yanında, köyün Matovo adlı diğer bölümünde geçirdim. İlk anılarım üç-dört yaşlarımdaki o dönemlere ilişkindir. Köyleri dolaşan gezgin körler sık sık evimize toplanırlar, dinsel şarkılar, şiirler söylelerdi. Bana bakmak üzere tutulmuş olan yaşlı dadım masallar anlatırdı, köy çocuklarının dinledikleri ve bildikleri hep o aynı masalları. Dedem bana eski şarkılar söylerdi, o, öylesine ağır, hüzünlü olanları. Cumartesi ve Pazar günleri kutsal kitabı okur ve kutsal tarihi anlatırdı. Sokak yaşantım ise evdekine benzemezdi. Yaşıtlarım yaramaz çocuklardı. Birlikte yabancı bostanlara giderdik. İki-üç gün otlaklara kaçar, çobanlara katılır, göllerden avladığımız balıklarla beslenirdim. Eve döndüğümde ise genellikle paparayı yerdim. Ailemizde dedem, büyükannem ve dadımdan başka bir de saralı dayım vardı. Beni çok severdi, sık sık Oka'ya atları sulamaya giderdik, gecenin sessiz atmosferinde ay suda sarkar dururdu. Atlar su içerken, sanırdım ki neredeyse ayı da içiverecekler, ve ay dağılan halkalarla atların ağzından yüzerek kurtulunca sevinirdim. On iki yaşıma bastığımda köy okulundan alınarak öğretmen okuluna verildim. Ailem köy öğretmeni çıkmamı istiyordu. Onların bu umutları, ne mutlu bana ki, girmediğim enstitüye kadar gerçekleşmedi. Şiir yazmaya dokuz yaşında başladım., beş yaşımda okumayı öğretmişlerdi. Yaratım üzerinde en temelde köy koşmalarının etkisi vardır. Öğrenim dönemim, güçlü bir Slav kilise dilinden başka üzerimde hiçbir iz bırakmadı. Aldığımın hepsi bu. Gerisini Klemenov diye birinin yönetiminde öğrendim. Bana yeni edebiyatı o tanıttı ve klasiklerden niçin bir parça korkmak gerektiğini açıkladı. Şairler arasında en çok Lermontov'u ve Kolstov'u beğeniyordum. Puşkin'e daha sonra geçtim. 1913 yılında kayıtsız olarak Şanyavski Üniversitesi'ne devam etmeye başladım. Burada bir buçuk yıl geçirdikten sonra maddi dururmumun güçlüğü nedeniyle köyüme dönmek zorunda kaldım. Bu sırada ilk kitabım hazırdı, buradan bazı şiirleri Petersburg dergilerine yolladım, bir karşılık alamayınca kendim gittim. Gorodetski'yi aradım, beni oldukça güleryüzle karşıladı. O sıralar hemen bütün şairler onun evinde toplanıyorlardı. Bir süre benden söz edildi ve daha sonra şiirlerimi hemen hemen kapışırcasına yayımlamaya başladılar. O sıra, 1915 baharıydı, aynı yılın sonbaharında Klyuyev köye yolladığı bir telgrafla, kendisini ziyaret etmemi istedi. Benim için yayıncı Averyanov'u aradı ve birkaç ay sonra ilk kitabım, aslında 1915 Kasımında, ama 1916 tarihli olarak çıktı. Petersburg'da bulunuşumun ilk dönemlerinde sık sık Blok'la, İvavov Razumnik'le görüşüyordum. Daha sonra ise Andrey Belıy ile. Devrimin ilk ortamını bilinçli olmaktan çok kendiliğinden bir onayla karşıladım. 1917 yılında ilk evliliğimi Z. N. Rayh ile yaptım. 1918'de ondan ayrıldım, sonra da 1918-1921 döneminin tüm Rusları gibi yersiz yurtsuz yaşamım başladı. O yıllarda Türkistan'da, Kafkasya'da, İran'da, Kırım'da, Bessarabya'da, Orenburg steplerinde, Arhangelsk'te, Solovki'de bulundum. 1921 yılında A. Dunkan ile evlendim ve önce, İspanya dışında tüm Avrupa'yı dolaşarak, Amerika'ya gittim. Yurtdışı gezimden sonra ülkeme ve olaylara daha değişik gözle bakmaya başladım. Bizim biraz donuk göçebeliğimiz hoşuma gitmiyor. Uygarlığı seviyorum. Ama Amerika'yı da pek sevemiyorum. Amerika'dan yalnızca sanatın değil, genel olarak insanlığın tüm en iyi atılımlarının yittiğinin kokusu geliyor. Bugün Amerika'nın yolu tutulacak olsa, ben bizim gri göğümüzü ve görünümlerimizi yeğlemeye hazırım. Bir izba, hafifçe yere eğilmiş, çit, çitten uzun bir sırık fırlamış, uzakta bir tay kuyruğuyla yeli dövüyor. Bu, şimdilik ancal Rokfeller'ı ve Makkaormik'i üreten gökdelenler değil, aksine bizde Tolstoy'u, Dostoyevski'yi, Puşkin'i, Lermontov'u vb. yetiştirendir. Her şeyden once organik olanın açığa vurulmasını seviyorum. Sanat benim için bakışların giriftliği değil, kendimi anlatmak isterken kullandığım dilin en zorunlu sözü. Bu yüzden 1919 yılında bir yandan benim, diğer yandan Şedşeneviş'in kurduğu imajinizm akımı, Rus şiirini yeni bir algılama yatağına doğru çevirmiş olsa da, henüz hiç kimseye tam yetkinlik savlama hakkı vermemiştir. Şimdi her türlü okulu yadsıyorum. Sanıyorum, şair herhangi belirli okula bağlanamayabilir de. Bu, şairin ellerini ve ayaklarını bağlıyor. Ancak özgür bir sanatçı özgür söz doğurabilir. İşte, özgeçmişim kısa ve çizgisel olarak böyle. Kuşkusuz burada her şey söylenmiş değil. Ama kendime ilişkin bazı sonuçlar çıkarmak için şimdilik erken olduğunu düşünüyorum. Benim yaşamım ve yaratım henüz ileride."}
{"url": "https://futuristika.org/sergey-yesenin-zinaida-reichin-dunyanin-en-guzel-kadini-olmasi-ihtimali/", "text": "Kara saçlı kız. Ortodoks güzelliğinin küt küt duvarı. Vuruyor ayaklarını yere sık frekanslı bir hırsla. Dans edecek o, tiyatroları şenlendirecek, güzel mi güzel. Oyunlardan ezberlerinden doğaçlamalarından, geceleri aniden karar verip, hızla toparlanan eşyalarla değiştirilen kentlerden, sarı saçlı şairin ardından hüzünle koşturmasından yıllar öncesinde bakmaya başlamış öyle üzgün. Öyle güzel! ki Yesenin'in derdi çekilecek gibi değil demişler midir? İkinci oğlunu verdiğinde Yesenin'e, kara saçlı oğluna bakıp renkli gözlü sarışın şair, boğulacak gibi olmuş ossaat. Çünkü Hiçbir Yesenin tarihte esmer olmamıştır! Olmuş ki çaresiz kapına gelen sevgilere sırtını dönmemişsin. Bir gülbahar kokusu gibi, zencefil parlaması gibi ince parmaklarının ucuyla dokunmuş oğlunun çenesine, çekingen. Vsevolod Meyerhold ile evlenen Zinaida, Meyerhold tiyatrosuyla toplumu güzelleştirdiğini düşünedursun, anti-sovyet propagandasıyla kocasının yerinde yeller eseceğini de iyi bilsin. Devir diktatörlerin aşklarının devri. Devir tek adamların ütopyaların çizgilerinden makasla kesecek gibi yaklaşıp, bir kartonu hızla yırtmalarının zamanı. Gizli polisler afillidir, sessizlerdir. Hele de yumurta yerken ve gazete okurken ve işkence ederken. 1939 temmuz ayının günlerinden birinde Zinaida, gülüşüne seyircilerin alkış kıyamet tiyatroyu yıktığı Zinaida, çocuklarını evden çıkarıp misafirlerini beklemeye koyulmuş. Sokaktaki lambaların yağlarından tedirginlik damlarken, Rusya'nın evlerinin merdivenlerinin ahşabı gıcırdarken ağır ağır çıkan paltolarla kabarmış, kabarmış erkekliklerini paltolarla gizleyen iki polisin kapıyı açmasına hiç şaşırmamışken, sen o polisler arka arkaya bıçaklarken, bir Stalinsevgisinincoşkusuyla yeryüzünün belki de en güzel kadını olma ihtimalini tüm ortodoks güzelliğinin inadına yahudi atalarının cılız seslerindeki esmerliğinde taşıyan Zinaida'nın iki gözünden de bıçaklarken, öylesine bayram ki o akşam galip gelen, öylesine mutlu ki o akşam yenmişler, öylesine kanlı ki o akşam Zinaida, inler durur artık sabaha kadar. Ne de olsa kaybedecek çok kan var."}
{"url": "https://futuristika.org/sergi-3-lokma-cins-lakormis-rad/", "text": "Aktif kollektif üyelerinden CİNS ve RAD, LAKORMİS'le bir oluyor; komünal, bağımsız, manipüleci, dönüştürücü güçler birleşiyor, ortak paylaşım ve hareket ortamı genişliyor... Ah güzel İstanbul!"}
{"url": "https://futuristika.org/sergi-acik-sehir/", "text": "Mimarlığın kamusal bir mesele olduğu inancıyla 2001'de başlatılan IABR, bir uluslararası kentsel araştırma bienalidir. 2009'da dördüncüsü düzenlenen bienalin teması, çeşitliliğe ve farklara açık, canlı, toplumsal olarak sürdürülebilir, insanların yapıcı bir şekilde birbirleriyle, hem kültürel hem sosyal hem de ekonomik olarak, ilişki kurabildiği Açık Şehir üzerine kurulmuştur. Açık Şehir: Biraradalığı Tasarlamak başlığıyla Rotterdam Bienali, kentsel koşulların sürdürülebilirliği için mimarlar ve şehirciler nasıl gerçekçi katkılarda bulunabilir sorusuyla tasarımcıların gözünden toplumsal uyum konusunu merkeze alıyor. Bu sergi, Rotterdam'da yakın tarihte sona eren 4. Uluslararası Rotterdam Mimarlık Bienali'nden parçaları biraraya getiriyor ve aynı zamanda çeşitli konuşma, sunum ve tartışmalara ev sahipliği yapacak bir platform işlevi görüyor. Mimarlar, plancılar, sanatçılar ve aktivistlerden gelen eleştirel projeler ve konumlar Sığınma lüks tatil köylerinden aşırı kalabalık mülteci kamplarına kadar değişen mekanları ortaya koyarken güvenli bir bölgeyi veya zorla yerinden edilme kavramını ifade edebilir. Sığınma mekanları, kentten geri çekilme, davetsiz misafirleri dışarıda tutma veya içerdekileri koruma ve kontrol etme arzusu veya ihtiyacı için oluşturulmuştur. Toplumlarda koruyucu tecrit açıklık kadar gereklidir, ancak sığınma egemen olduğu zaman kent tehlike altındadır. Bu sergi, Türkiye'deki ve Ortadoğu'daki şehirlere odaklanarak, sığınma mekanlarına farklı açılardan yaklaşımlar sunmaktadır: kentliliğe yönelik önlenmesi veya sökülmesi gereken tehditler ve Açık Şehir'in iyileştirilmesi ve şekillendirilmesi gereken mahrem biçimleri olarak. Hollandalı sanatçı Bas Princen'in Türkiye ve Ortadoğu'daki kentsel değişime dair gözlemlerini yansıtan çalışmalarını sunmaktadır. Bu gözlemler İstanbul, Beyrut, Amman, Kahire ve Dubai şehirlerinin mekansal enflasyon ve sığınma icraatları açısından nasıl birer laboratuara dönüştüklerini, çok farklı biçimlerde gerçekleşse de bir yanda aşırı yoksulluk bir yanda zenginliğin nasıl kabuklarına çekildiklerini gösterir. Göçmen işçi kamplarından çöl ortasında korunaklı uydu kentlere, kaypak kent merkezi gökdelenlerinden kentsel yoksulluk adacıklarına bu kabuğuna çekilmenin ardındaki motivasyonlar ve süreçler, bu sayılan ürünleri kadar geniş bir alana yayılır. Mekanı üreten sosyal, ekonomik ve siyasi dinamikleri araştırmaktan ziyade sonucunda oluşan koşulların biçimsel ve mekansal özelliklerine odaklanmaktadır Princen. Ne kadar farklı süreçlerde oluşmuş olsalar da, mekansal birimlerin benzerliği şaşırtıcıdır en azından izole doğaları ve çevrelerine yabancılaşmış halleriyle."}
{"url": "https://futuristika.org/sergi-deniz-guvensoy/", "text": "Deniz Güvensoy, kuşatması altında olduğumuz ezici hipergerçekliği sürrealist resim dilini ve stratejilerini kullanarak ele alıyor! Bir taraftan yeni medya araçları ve ifade biçimlerinin geri plana doğru itilirken diğer taraftan da internetin dolaşım ağının kodlamalarına maruz kalan resim sanatı, kendi içinden yepyeni bir güç ve zenginlik ile her geçen gün genişleyen güncel sanat pratikleri içerisinde etkin yerini korumaya devam ediyor."}
{"url": "https://futuristika.org/sergi-donum-gelmeden-yeralti/", "text": "İstanbul Fotoğraf Merkezi içinde yer alan Leica Fotoğraf Galerisi'nde, 10 Haziran 07 Temmuz 2010 tarihleri arasında, Sergen Şehitoğlu'nun 1 başlıklı fotoğraf sergisi gerçekleştirilecektir. Sergen Şehitoğlu: 1980 yılında İstanbul'da doğdu. Saint Joseph Fransız Lisesi'nin ardından, Y. T. Ü Makina Mühendisliği'ni bitirdi. 2005 yılında Zenit marka analog makina ile başlayan fotoğraf ilgisi, 2006 yılında İFSAK'da aldığı fotoğraf eğitimi ile daha ciddi bir boyuta ulaştı. Bu temel eğitimin ardından İlkan Özdağ ile aile konulu fotoğraf sergisi çalışması, Orhan Cem Çetin ile su'ya dair adlı fotoğraf ve enstalasyon çalışması, Sebla Selin Ok ile stüdyo fotoğrafçılığı eğitimi, Murat Germen ile Mimari Fotoğraf eğitimi, Ahmet Polat ve Landon Nordeman ile portfolyo değerlendirme çalışmalarına katıldı. Halen profesyonel olarak mimari fotoğraf çekimleri yapmaktadır. 10 Haziran 7 Temmuz 2010 tarihleri arasında, İstanbul Fotoğraf Merkezi Leica Galeri'de, diasec baskılardan oluşan, edisyonlu ilk kişisel sergim gerçekleşecektir. 1 başlığı altında; birbirinden ayrılan ama aynı zamanda kesişen üç olgu: Dönüm, Gelmeden, Yeraltı adını taşıyan sergide, 1 adı ilk kişisel sergim olmasına yaptığı vurgunun dışında bir başlangıç olduğunu, bundan sonraki dönemlerde de bu yolculuğun devam edeceğini, fotoğrafları, sergileri takip edenler ve edemeyenler için sayısal bir kronoloji oluşturmayı hedeflemektedir. Dönüm Gelmeden Yeraltı kelimeleri, sergilenen fotoğrafların anlattıkları için bir ön hazırlık yapmakta, ama fotoğraflar hiçbir kelime veya alt metin ile sınırlandırılmayarak algılar serbest bırakılmaktadır. 'Yeraltı', fotoğrafların oluşum aşamasından kişinin kendi gizli sığınağına bir bağlantı niteliği taşımaktadır. Sergilenen fotoğraflar birbirine bağlı ama bağımsız, özgür, bir bütüne ait olmayan ama birbirini tamamlayan, kesin ifadeler taşımayan, anlatmak istediğini söylemeyen ama hissettiren, renk, ritim ve grafik öğelerini kullanan, insandan çok yalnızlığa yer veren ve her fotoğrafta bakana da yer açan bir anlayışla oluşturulmuştur. Böyle bir hissiyatla oluşturulan serginin belki de tek amacı, önünde durana sadece gördüğü şeyi anlatmak, belki de herkese farklı, ama bakana birşeyler söylemek: Fotoğraf şu an senin baktığın, anlatmak istediği senin anladığın, hissetmeni istediği tek şey var; hissettiğin. Diasec ile ilgili teknik bilgi: Diasec baskı tekniği, fotoğraf baskısının aluminyum ve plexiglass arasında, hava almadan sıkıştırılmasıyla oluşturulan bir tekniktir. Dünyada Leica Gallery: Frankfurt, Melbourne, New York, Sao Paulo, Solms, Tokyo, Viyana, İstanbul. Leica Galeri: Leica markasının oluşturulmasında mühendisler ve çalışanların emekleri kadar dünyaya bakışımızı değiştiren Tokyo ve Viyana'da açılan galerilere ilave olarak 1 Şubat 2007'da açılan Leica Galeri Leica fotoğrafçılarının da pay sahibi olduğunu bilen Leica, kültürel faaliyetlerinin bir parçası olarak Leica Galeri'lerin ilkini 1976 yılında Wetzlar'da açtı. Daha sonra Solms'a taşınan bu ilk Leica Galeri'nin ardından New York, Frankfurt, Melbourne, Sao Paulo, İstanbul ile bu sayı sekize ulaştı. Bundan böyle Leica Galeri İstanbul'da açılacak sergiler Leica galeri ağıyla bütün dünyada duyurulacak."}
{"url": "https://futuristika.org/sergi-iki-donem/", "text": "Galeri Blanc, yaza İki Dönem başlığındaki karma sergisiyle giriyor. 2 Haziran 2 Ağustos tarihleri arasında gezilebilecek olan sergi, ismini iki farklı dönemin sanatçılarının bir araya gelmesiyle alıyor. Çağdaş Türk ressamlarından Ali Candaş, Hayati Misman ve Saim Dursun'un yapıtlarının yanı sıra sergide bir de dört akademili genç ressam ve bir heykeltraşın yapıtları yer alıyor. Kent manzaralarını ve sokaktaki günlük yaşamı kendi tarzıyla tualine aktaran Batuhan Yüce, Desen Halıçınarlı, Zeynep Özdemir, Nuray Özler ve organik form yorumlarıyla heykeltraş Ahu Aydemir bu sergide yer alan isimlerden."}
{"url": "https://futuristika.org/sergi-merge-layers/", "text": "Uzun yıllardır Türkiye çapında, finanstan tekstile, kültür-sanattan mimarlığa kadar, her biri kendi alanlarının öncü kurumları için tasarımlar oluşturan tasarımcı sanat yönetmeni Timuçin Unan, bu kez kendisini bir tasarım hali olarak sunuyor. Bir tasarımcının tasarım hallerini, biraz bilindik biraz da sıradışı bir yöntemle izleyiciye sunacak olan Timuçin Unan'ın ilk sergisi Çağla Çabaoğlu Art Gallery'de, 29 Mart'tan 29 Nisan'a kadar gezilebilir. Üst üste gelen katmanlarla oluşan yeni bir organizma, Timuçin Unan'ın işlerini ilk gördüğümde beni heyecanlandıran şeyin en yalın hali ile tanımı böyle bir şeydi sanırım. Şahit olanların dikkatini çektiğine eminim, bir grafik tasarımcının bilgisayarı ve ekranı ile olan ilişkisi birçok kullanıcıdan cok daha farklı bir ritimde işler. Kullanılan grafik tasarım programlarının kısa yolları üzerinden takip edilemeyecek hızda çalışan parmaklar, ekranda birbiri ardına açılan ve sağa sola itiştirilen pencereler, tasarım sırasında kolaylıkla bulunabilmesi icin önceden yapılan kategorize etme, kodlama çalışmaları. Hepsi bilgisayar ve tasarımcı arasında gözle görülemeyen bilgisayarın on/off düğmesi ile hayata geçen yoğun ışık huzmesini var eder ve tasarımcı çalıştığı sürece orada varlığını korur. İşte tam da bu sıradan bilgisayar kullanım sürecinde, tasarımcının kendini kullanıcı olmaktan çıkartıp neredeyse üzerinde çalıştığı 'başka' bir layer'a dönüştüğü anı temsil ediyor gibi Timuçin Unan'ın işleri."}
{"url": "https://futuristika.org/sergi-out-of-context-ve-ayni-tisortu-giyenler/", "text": "İstanbul'dan Nancy Atakan bir Sahte Gerçeklik isimli enstalasyonu ile, İzmir'den İlke İlter yeni seri boya işleri ile, Mersin' den Juan Botella Lucas sünger heykelleri ile ve Ankara' dan Mehmet Ali Uysal ise tuval üzerine fotoğraf baskıları ile yer alacak. OUT OF CONTEXT isimli serginin teması genel anlamı yok sayarak anlam kaymasına yol açma, algıyı bozma üzerine kurulu. 1969 yılından beri Türkiye'de yaşayan Nancy Atakan'ı Pi Artworks geçtiğimiz sene açmış olduğu İnanıyorum/İnanmıyorum isimli kişisel sergisi ile ağırlamıştı. Sanatçı çalışmalarına katıldığı yerel ve uluslararası karma sergiler ve kurucusu olduğu bağımsız sanat mekanı İMÇ 5533 ile devam etmektedir. 1981 Ankara doğumlu olan İlke İlter'i 2007 yılında Pi Artworks'te açmış olduğu kişisel sergisi ile hatırlıyoruz. İzmir'de yaşayan sanatçı 2003 yılından bu yana Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Araştırma Görevlisi olarak çalışmaktadır. 1976 Mersin doğumlu ve şu an Ankara'da yaşayan Heykeltraş Mehmet Ali Uysal 2003 yılından bu yana ODTÜ Güzel Sanatlar ve Müzik Bölümü'nde Araştırma Görevlisi olarak çalışmaktadır. Duvara kondurduğu mandalı ile hatırladığımız sanatçı son dönemde Fransa ve Almanya'da katılmış olduğu sergilerle çalışmalarına devam etmektedir. 1970 Madrid doğumlu olan ve 1998 yılından beri Türkiye'de yaşayan Heykeltraş Juan Botella Lucas Mersin Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Sanatçının Pi Artworks'te açmış olduğu kişisel sergiler ise geçtiğimiz sezon %99 Sünger %70 Su ve 2008 yılında Aklını Oynatmalar isimli sergilerdir. Volkan Aslan Aynı Tişörtü Giyenler isimli video yerleştirmesi, 25 Şubat 20 Mart tarihleri arasında Pi Artworks Galeri 2'de. Volkan Aslan'ın AYNI TİŞÖRTÜ GİYENLER isimli videosu, kimlik duygusu üzerinden hareket eden, üzerinde Türk Bayrağı imgesi olan tisörtleri giyen insanlar ile yapılan söyleşiler ile temelleniyor. 2008'den bu yana, İtalya, Almanya ve Fransa' da sergiler açan Aslan bu sezon Depo' da yer alan İade-i Ziyaret, Manzara Perspectives' deki Bir Sahneleme Meselesi ve Istanbul 2010 Geçici Rahatsızlık sergilerinde yer aldı. Mart 2010 ayında Londra bir residency programına katılacak olan Aslan, 2010-11 sezonunda ise Almanya Münih şehrinde residency programlarına katılıyor. Sanatçının, bir merakın ardından başlayan bu görüntüleri, ulusal bir sembolün farklı coğrafyalarda farklı insanlar üzerinde nasıl bir duygu yarattığı sorusunun peşine düşerken kimi zaman bizi kurgu ve gerçeğin arasında bırakan bir video yerleştirmesine dönüşüyor. Farklı şehirlerde çektiği görüntüleri bir araya getirerek aynılık üzerinden farklılıklara doğru uzanan bir serüven sonucunda ortaya çıkan bu video çalışması kurgu, gerçek, aynılık, farklılık, ulus, millet... gibi kavramlar etrafında dolaşmaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/sergi-sokagin-dili-bildigin-istanbul/", "text": "Fotoğraf Geçidi: İstanbul 2010 projesinin yedinci sergisi Engin Güneysu'nun SOKAĞIN DİLİ : BİLDİĞİN İSTANBUL isimli çalışması. 06 Mart 2010 Cumartesi günü saat 18:00'deki kokteyl ile açılacak olan sergi, 1 yıl sürecek Fotoğraf Geçidi: İstanbul 2010 projesinin yedinci sergisi olacak. Serginin yayınlanacak olan kataloğu da aynı gün izleyicilere sunulacak. 1981 yılında Samsun'da doğdu. İlk fotoğraf makinesini 18 yaşında edindi. İzmir'de, Cena Reklam Ajansında fotoğraf editörü olarak profesyonel anlamdan başladığı fotoğrafçılığa şimdi İstanbul'da serbest fotoğrafçı olarak devam etmektedir. 2004 yılında Bodrum'un Kalbi dergisine ve aynı yıl içinde Çeşme Guide kitabına fotoğrafçılık yaptı. Samsun Eğitim Gönüllüleri Parkında, 2006-2007 yıllarında aralıklı olarak, çocuklara yönelik fotoğraf eğitimi verdi. 2006 yılında Samsun, 1. Sanat Sokağı Fotoğraf Sergisi; 2007 Ocak ayında 40 Kare karma fotoğraf sergisinde çalışmaları sergilendi. 2007 yılı Aralık ayında Samsun'da, Kıyılar isimli ilk kişisel sergisini gerçekleştirdi. 2008 yılı Uluslararası National Geograhic Fotoğraf Yarışması Türkiye ayağında, gezi kategorisinde, ikincilik ödülü aldı. Bununla birlikte eserleri birçok yarışmada ödül, derece, sergilemeye hak kazandı. Altıncısı düzenlenen UFAT Fotoğraf Günleri'nde genç fotoğrafçılar festivaline genç konuk fotoğrafçı olarak katıldı. İfsak 3. Genç Fotografçılar Festivali kapsamında 200 EVLER adlı sosyobelgesel fotoğraf projesi 23 Ekim 2010'da Taksim Piramid Sanat Galerisi'nde sergilendi. 8 Ocak 2010'da Acıbadem Bursa Hastanesi Sanat Galerisinde 200 Evler kişisel fotoğraf sergisini açtı. İki yıldır İstanbul'da yaşayan Engin Güneysu Bosphorus Sanat gazetesi fotoğraf editörlüğü, yanı sıra çeşitli dergiler için editoryal işler çekip serbest fotoğrafçılık yapmaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/sergi-taksi-soforu/", "text": "Şerif Gören'in 1976 yapımı Taksi Şoförü filmi güncel sanat tarafından yeniden yorumlanıyor ve Ardan Özmenoğlu'nun sanatsal uygulamalarına konu oluyor. Sergi 4 Mart 2 Nisan 2010 tarihleri arasında ALANistanbul'da! Ardan Özmenoğlu yerel kültürel ürünleri, elemanları veya yapıtları kendine has renkli ve çarpıcı ifade biçimleri ile çağdaş sanatın kodlamaları içinde yorumlayan bir sanatçı. Bu açıdan kendi öznel deneyimlerini ve etkileşimlerini özgürce seçilmeyerek kendi sanatsal üretim süreçlerine dahil etmekte ve yaratıcı bir şekilde kullanmaktadır. Mimari bir motiften, tarihsel bir olguya, popüler kültür içinde yer alan bir üründen, bir sinema yapıtına kadar kendisine dokunabilen bu şeyler onun çoğunlukla baskı tekniği kullanarak oluşturduğu yapıtlarında yeniden kodlanmakta ve güncel bir sanatsal söylemin parçası haline gelmekteler. Ardan Özmenoğlu çalışmalarını sergi mekanının tüm değişkenlerini ve kendisine sunduğu olanakları yani mekanın kendisine söylediklerini dikkate alan bir sanatçı. Bu açıdan işler mekanla farklı ilişkiler üretmekte, kimi zaman mekanın kendi dinamikleri ile biçimlenirken kimi zamanda çalışmaların kendileri mekanı yeniden üretmekteler. Taksi Şoförü sergisinde Ardan Özmenoğlu, ALANistanbul'u serginin bütünlüğüne uygun olarak, sanatının görsel olanaklarını mekanı oluşturan tüm unsurları kullanarak çok katmanlı algılamalara ve çağrışımlara açıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/sergi-tezgah-alti/", "text": "Outlet//İhraç Fazlası Sanat, Hollanda'da yaşayan sanatçı Servet Koçyiğit'in Türkiye'deki ilk kapsamlı solo sergisine ev sahipliği yapıyor. 9. İstanbul Bienali'nden tanıdığımız sanatçının bugüne dek Türkiyeli izleyici karşısına çıkmamış video, fotoğraf ve enstalasyon çalışmaları, 2 Mart 10 Nisan arasında Outlet'te izlenebilir. 2005 yılından beri, her yıl, Türkiye'nin değişik bölgelerini dolaşarak işler üreten sanatçı, sanatın Türkiye'de İstanbul'a sıkışmışlığını açmaya çalışarak, ziyaret ettiği şehirlerde uzun vakit geçirmekte, orada yaşayan insanları da işlere katarak üretimler yapmaktadır. Galerinin giriş katında, sanatçının 12 yıla yayılan fotoğraf çalışmalarından bir seçkinin yanı sıra 2008'de insanlığın ortak mirası Hasankeyf'te ürettiği fotoğraf çalışmaları görülebilecek. Galerinin alt katında ise; sanatçının İstanbul'daki bu ilk kişisel sergisi için gerçekleştirdiği enstalasyonu ve 2004 yılında ürettiği şiirsel videosu To Die For izleyici karşısına çıkacak."}
{"url": "https://futuristika.org/seriatci/", "text": " Hayır, normalde sabah sekiz, akşam beş çalışırım. Ama genellikle iş saatlerindeki yoğunluğumdan dolayı aksamış işlerim olur. Beşten sonra da onları halletmek için bir, bir buçuk saat işyerinde kalırım. Bir gece önce arkadaşlarla halı saha maçı yapmıştık. Malum hava berbattı. Terli bedenimi de rüzgardan ve soğuktan koruyamayınca üzerime bir kırgınlık çöktü. Aslında o gün işe hiç gitmeyecektim ama her Çarşamba günü haftalık imalat toplantımız olur. Katılmazlık edemezdim çünkü çeşitli aksaklıklar yüzünden zaten iki haftadır toplantı ertelenmişti. Zorlukla gittim. Öğleden sonra toplantı bitti bende arkadaşlara haber verip çıktım. İstirahat edersem kendime geleceğimi düşünmüştüm. İşyerinin mescidine uğradım. Öğle ezanı okunuyordu. Namazdan sonra park yerine gittim arabamı aldım ve direk eve gittim. Af edersiniz ama memur bey bu soru mu şimdi? Ben bir Müslüman'ım ve namazda bir Müslüman'ın gündelik ibadetidir. Neden kızdın ki bu soruya! Bizde Müslüman'ız ama namaz kılmıyoruz. Beni ilgilendirmez. İster kılın ister kılmayın. Ben kılıyorum. Dediğim gibi mescide uğradım, oradan eve gittim. Herhangi bir grupla ilişkim yok. Ben kendi halinde bir adamım. Zaten istesem bile bu yoğunlukla bir grupla ilişki kuramam. Herhangi bir sosyal ve kültürel faaliyete ayıracak zamanım yok. Ben burada politik görüşlerimi belirtmek istemiyorum ve zaten konu ile nasıl bir alaka kurdunuz anlamıyorum. Hem ben basit bir mühendisim. Kafam ağır dini ve politik meselelere çalışmaz. Sadece sorumlu olduğum ibadetlere düşkün bir adamım. Biz sonradan Müslüman olduk. Eşimle. Yani üniversite yıllarında! Araştırdık ve kendimize uygun bir yaşam ve inanç şekli olarak İslam'ı seçtik. Ailelerimizin İslami birer yaşantısı yoktur. Dolayısıyla bazı tutumlarımıza çok sert tepki verdiler. Eşim de bu yüzden örtünemedi. Ama örtünmeyi düşünüyor. Ya hayır yine Müslüman'dık ama dinimizi anlama ve yaşama gayretimiz yoktu. Yani nasıl desem... Müslüman olduk demeyeyim de anlayacağınız dindar insanlar olduk. Yahu ne eğitimi memur bey! Suriye'ye üniversite yıllarında kendisi Halep'li olan bir arkadaşımla gezmeye gittim. İki haftalık bir geziydi. Yunanistan'aysa şirketim aracılığı ile bir araştırma amacıyla gittim. Bir alışveriş merkezine monte edeceğimiz Çin malı yürüyen merdivenlerin reel kalitesini araştırdım. Üç günlük kısa bir iş gezisiydi. Soğukluk var evet memur bey ama biz kanlı bıçaklı değiliz. Ailem sonuçta onlar, farklı dini telakkilerimiz olsa da kan bağımız var. Onlar beni sever ben de onları. Konuşmanda acayip kelimeler kullanıyorsun telakki melakki. Ne demek bunlar. Neden böyle geri kelimeleri kullanıyorsun. Güncel kelimeler kullansana. Asıl siz bakınız. Bizler bu devletin memuru, halkın güvenliğinden sorumlu insanlarız ve sorgulamalarımıza öyle haydalı maydalı cevaplar veremezsiniz. Biz burada can sıkıntısından tutmuyoruz sizi. Okumuş bir insansınız, edebinizi takının lütfen. Özür dilerim memur bey ama öyle şeyler soruyorsunuz ki ne cevap vereceğimi şaşırıyorum. Konuyla alakasız sorular. Hem bana bir terörist muamelesi yapmanız hoşuma gitmiyor. Biz görevimizi yapıyoruz beyefendi ve sorgulama yapan kişi biziz, siz değilsiniz. Arabamı park edip bloğumuza doğru yürüdüm. Elimde çantam ve çantama sığmayan bazı ozalitler, dosyalar filan vardı. Görmüşsünüzdür, hani böyle projelerin üzerine çizilmiş olduğu çarşaf gibi kocaman kağıtlar vardır. Ona ozalit deriz. İşte bloğa girdim. Evim zaten girişin bir üstündeki katta. Bu yüzden asansör kullanmadım. Çünkü asansör gelene kadar çoktan ben katıma çıkmış oluyorum. Neyse kapıya varınca şok oldum çünkü güvenliğimiz için o kadar para ödeyerek taktırdığımız çelik kapının kilidi sökülmüş, kilidin etrafındaki çelik plakalar ise karton gibi eğilmişti. Kapı altı yedi santim aralı duruyordu. Birkaç saniye düşündüm. Çünkü hala içerdeyseler ve silahlılarsa karşılaşmamız tehlikeli olabilirdi. Ama bunu da umursayamazdım çünkü eşimin içerde tehlike altında olma ihtimali vardı. Bu yüzden hiçbir şeyi umursamadan içeri daldım. Ben lise ve üniversite yıllarımda kick boks yaptım memur bey. Biraz buna güvendim. Yani eğer silahsızlarsa hepsini haklayabilirdim. Oturduğumuz sitenin inşaatı henüz bittiğinden insanlar yeni yeni taşınıyor. Bazen evlerinin beğenmedikleri kısımlarını yeniden yaptırıyorlar. Yani taşınma ve tamir telaşından sürekli bir gürültü yoğunluğuna sahibiz. Bu yüzden insanların bu gürültüyü umursamaması yadırganmamalı memur bey. İçeri girdiğinizde ilk karşılaştığınız ne oldu. Görünürde hiçbir hareketlilik yoktu. Elimdekileri kapının önüne atıp koridoru geçtim. Salonun camları açıktı ve rüzgar perdeleri kabartmıştı. Bütün dolaplar çekmeceler açıktı. Sağıma bakınca yatak odamızın buzlu camının ardından gölgeler fark ettim. Orada olduklarını anlayınca mutfağa gidip eşimin et parçalamakta kullandığı satırı aldım. Yani acele ediyordum ama sessiz olmaya da dikkat ediyordum. Bıçağı alıp yatak odası kapısına geldim. Beni camın ardından fark etmesinler diye eğilmiştim. Kapının aralığından baktım. İki kişilerdi. Birisi aceleyle içleri tıka basa eşya dolu olan çekmeceleri karıştırıyordu. Diğeri de nereden bulmuşsa eşimin iç çamaşırlarını kucağına toplamış bir şeyler mırıldanıp gülüyordu. Olmaz mı? LCD televizyon yerinde yoktu. Birde çok değerli biblolar vardı arkadaşlarımın evlilik hediyeleri. Hem ben onları izlerken gördüm ki ellerindeki siyah bir torbaya buldukları ziynetleri dolduruyorlar. Beni çığırımdan çıkaran elinde eşimin çamaşırı olan alçağın fısıltısı oldu. Arkadaşına diyordu ki Keşke karı da burada olsaydı da üç parça eşya ile yetinmeseydik. Elimdeki satırın sapını sımsıkı kavradım ve bütün gücümle bağırarak içeri daldım. Nasıl bir gürültü çıkardıysam şok oldular. Elleri ayakları birbirine dolandı. Elimden bir kaza çıkmasın diye satırı garip bir refleksle yere bıraktım. Eşimin çamaşırları elinde olana öyle bir yumruk vurdum ki elmacık kemiği içeri çöktü. Diğeri elindekileri yere bırakıp belinden bir bıçak çıkardı. Ben bıçağı görünce adamın üzerine atıldım. Önce bıçağını tutan elini saf dışı bıraktım. Sonra Allah ne verdiyse vurmaya başladım. Bir anda içeriden eşimin sesi geldi, daha doğrusu çığlığı. Ona bir zarar gelir diye ayağa kalktım. İçeri koştum. Beni görünce sarılmak için üzerime yürümeye başladı. Çabuk dışarı çık, içerdeler, diye bağırdım. Şok olmuştu anlamadı. İçerdeki hırsızlar kalktılar. Ellerine bıçaklarını almışlardı ama üzerimize saldırmaya cesaret edemediler. Gözümüzün önünde yan yan hızla yürüyüp açık pencereden atladılar. Kaçtılar. Evim giriş katta olduğundan kaçmaları onlar için çok kolay oldu. Üst katta oturan bir hanıma oturmaya gitmiş. Ben bağırınca gürültümü duymuşlar. Aşağı inmişler. Bizimkisi kapının halini görünce can acısıyla içeri atılmış. Diğer kadınlarsa kendilerine zarar geleceğinden korkarak tekrar evlerine kaçmışlar. İki adamın kaçmasının üzerinden bir dakika geçmedi. Eşim bana sarılmış ağlıyordu. Bende şoktaydım ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Birde baktım ki her yanı dağılmış dış kapı aralandı. İçeri malum vatandaş girdi ve sanki o bizim evimizi değil de biz onun evini soymaya çalışıyormuşuz gibi şaşkınlaşmış bir öfkeyle kaşlarını çattı. Meğer bu kaçan diğerlerinin arkadaşıymış ve evden aldıkların aşağıdaki araca yüklüyormuş. Başka bir yükleme için tekrar eve çıkmış. Bunu sonradan öğrendim. İşte memur bey adam bu öfkeyle üzerime atılıp benle boğuşmaya başladı. Boğuşurken de seni gebertip karını da kaçıracam, kendime karı yapacam, anasını avradını..... gibi laflar ediyordu. Daha boğuşmamızın başında boşluklarını bulup ağzına burnuna yumruklarımı savurmaya başladım. Önüme yığıldı ama kan dolu ağzıyla hala beni tehdit ediyordu. Hem malım gitmişti, hem canım tehlikedeydi, hem de onuruma, şerefime sövüyordu. Ne yapacağım bilemedim. Doğrulmaya çalışırken dedi ki nasıl olsa birkaç ay yatar çıkarım. Karını elinden alıp kendime kapatma yapmazsam adam değilim dedi. Dayanamadım, karnına güçlü bir tekme attım. Biliyordum ki devlet bu adama doğru dürüst bir ceza vermeyecek. İçimden düşündüm İslam Devleti olsa bu adama ne yapardı diye. Hemen kafamda bir şimşek çaktı. Eşime dedim ki odadan satırı getir. Bir iki saniye içinde alıp geldi. Bu aşağılık adam iyice uyuşsun diye birkaç yumruk daha attım. Tüm komşular kapımıza doluşmaya başlamışlardı. İçlerinden bir çocuk abi annem polisi aradı, hırsızı kaçırma, dedi. Annen ambulansı da arasın, dedim. Zaten onu da aradı, dedi. Eşimin elindeki satırı aldım. Hırsız yarı baygındı. Tüm insanların gözü önünde sağ kolunu tuttum, yerdeki ahşap parke zemin üzerine yaydım. Nasıl vurdum satırı bende bilmiyorum. Adamın kolu beş altı santim öne fırladı. Adam bir çığlık attıysa da ardından bayıldı. Komşularım ve eşim ne yaptığıma bir anlam vermeye çalışırken de polis arkadaşlar geldiler. Sonrasını zaten biliyorsunuz."}
{"url": "https://futuristika.org/ses-anlati-ve-tutarlilik-muhalefet-icin-yuksek-standartlar/", "text": "Muhalefet: 1. Bir tutuma, bir görüşe, bir davranışa karşı olma durumu, aykırılık. 2. Karşı görüşte, tutumda olan kimseler topluluğu. 3. Demokraside iktidarın dışında olan parti veya partiler. muhalefet etmek: karşı davranışta bulunmak, karşı çıkmak. Bir görüşe, eyleme, düşünceye muhalif olmak, aykırı olmak, karşıt olmak tam olarak ne anlama geliyor? Biz toplum olarak kelimelerin şiddet ve çözümsüzlük yönündeki anlamlarını şişiren bir anlayışa sahibiz. Mesela meydan kavramının ya kelle kesilen ya kral devrilen yer olduğu anlayışına, yani meydan kelimesinin şiddetle nasıl yoğurulduğuna ve bu yorumun polis şiddetine olası katkısına daha önce değinmiştik. Benzer bir durum muhalif ve ondan türeyen muhalefet sözcüğü için de geçerli. Görünen o ki, özellikle siyasi alanda, muhalefetten ve muhalif olmaktan anladığımız, TDK'nın bize sunduğu anlamla aynı çizgide: itiraz etmek, karşı çıkmak, anlaşmamak, aykırı olmak. Bu tür bir karşıtlık her ne kadar ilk başta demokrasi açısından sağlıklı gözükse de, maalesef demokrasinin amacı olan çok sesliliğe ihanet ediyor. Çünkü karşıt olmanın, hayır demenin, itiraz etmenin, yani bizim anladığımız anlamda muhalif olmanın söylemsel veya toplumsal bir gücü yok. Bir sesin gücü, onun arkasında ona itici güç olan hikayenin kapsamlılığından ve söylemin tutarlılığından gelir. Böyle bir tanımı ölçüt koyarsak, ülkemizdeki yükselen tek sesliliğin sebeplerinden birini görmeye başlayabiliriz. Ses kelimesinin kültür, egemenlik, güç yapısı gibi kavramlarla olan ilişkisini, söylem kelimesinin Foucault sayesinde kazandığı postmodern anlama bağlayabiliriz. Söyleyiş, ifade, bildiri gibi anlamlandırmalara bakarsak, söylem kelimesinin postmodern kullanılışı TDK'ya uğramamış. O yüzden bu yazıda kullanılacağı şekilde söylem kelimesini şu şekilde tanımlayabiliriz: toplumsal düsturları kapsayan ve tekrarlanması sayesinde bahsedilen düsturları yayan, böylece içselleştirilen dilsel kalıp. Mesela, bir nezaketten sonra teşekkür edilmesi bu açıklamaya göre söylem tanımının içine giriyor. Toplumsal bir genel kuralı bu örnekte nezaket başlığı içinde toplanabilecek karşılıklı münasebet kuralını aile, oku, kitap, film, müzik vs gibi toplumsal muhabbetin olduğu, söylemlerin dolaşımda bulunduğu heryer tekrarlıyor. Biz de bu tekrarlamadan payımızı kanıksamak olarak alıyoruz. Bazı söylemler uzun süreler boyunca dokunulmadan dolaşımda kalabiliyor. Yaşlılara saygı duyulur, yalan söylemek ayıptır, parayla mutluluk satın alınmaz gibi söylemler toplumun işleyişini kolaylaştırdığı ve genel olarak kabul gören düsturlar olduğu için yüzyıllar boyunca nesillerden nesillere aktarılıyor. Fakat bazı söylemler zaman geçtikçe tartışmaya açılıyor. Erkek evin reisidir, kara ten rengine sahip olanlar daha aptaldır, güzel olanlar iyi insanlardır, eşcinsellik hastalıktır, kadınlar ev hanımı olmalıdır, fakirler çalışmadıkları için fakirdir gibi söylemler, tartışmaya açılanların bazıları. Bahsedilen tartışmaya açma ve yerleşmiş, egemen halini almış, fakat toplum için sorunlu hale gelmiş söylemlerin sorgulanmaya başlaması, bizi ses kavramı üzerinde durmaya savet ediyor. Egemen söylemlerin hepsi, bu mücadeleye sesli başlıyorlar. Her ne kadar hatalı olursa olsun bir argümanları, söylemin ortaya koyduğu bir mantığı var. Eleştirmek isteyenler için alenen yanlış olan egemen söylemin argümanı, gerek kültürün gerekse siyasi yapının güç basamaklarından faydalanıyor. Toplumun bir söylemi kabul etmiş olması başlı başına bir zorluk yaratıyor. Fakat buna ek olarak, egemen söylem günlük hayattaki davranışları etkileyerek ses buluyor. Ses gibi anlatması zor bir kavrama bir de karşı taraftan bakalım. Toplumda kimler susturulmuş durumda? Mesela sürekli öldürülmekte olan kadınlar. Tehdit altında olan, beraber olduğu insandan dayak yiyen, tehditler alan ve sonunda öldürülen kadınlar. Bu durumda kadınların sesi olmadığı ve karşılaştıkları herkes tarafından susturuldukları aşikar. Herşeyden önce erkek her zaman daha haklıdır egemen söylemi, içselleştirildiği takdirde, bir kadının ya dövülmesine rağmen erkekle beraber kalmasına, ya da zulüm görmesine rağmen etrafına şikayet edememesine yol açıyor. Polise veya devlete sığınmaya kalkarsa daha çok baskı altında kalacağını bilen kadınlardan bazıları, buna rağmen devletten, savcıdan veya polisten yardım istiyor. Fakat toplumumuzda kadına karşı ne kadar olumsuz ve güçsüzleştirici söylem varsa devlet mekanizmaları tarafından korunduğu için, tehdit altındaki kadına yardım edilmiyor ve her hafta en az bir kaç tane benzer cinayeti gazetelerde okuyoruz. Bu durumda kadın: erkeğe karşı koyamıyor; tehditten ve içselleştirilmiş güçsüzlükten etrafına şikayet edemiyor; cesaret edip polise, savcıya veya devlete gitse bile bu kurumlar erkek-egemen söylemi yaşatıyorlar. Neticede bu durumda olan bir kadın susturulmuş oluyor. Ses, tamamen güç ve güçlendirme ile ilgili bir kavramdır. Egemen söylem toplumda kabul gördüğü, kültür, siyasi, ekonomik ve yasal mekanizmalar tarafından desteklendiği için güçlü bir sese sahiptir. Fakat egemen söylemin aksi yönünde gitmeye çalışan bir karşı-söylem, ilk andan itibaren bütün bu etkilerin direncine karşı gelmek zorundadır. Mücadeleye susturulmuş başlar. Etkin bir karşı-söylem geliştirmek, o söyleme ses verebilmekle alakalıdır. Tek başına bir 'hayır' hiç bir zaman bir karşı-söylem olamaz ve bir gücü de yoktur. Bir karşı-söyleme güç verebilmek, herşeyden önce onu kültürün ve toplumun bir parçası haline getirebilmekle başlar. Fakat burada biraz durmamız lazım. Söylem, karşı-söylem ve ses kavramlarının, kültür kavramı ile organik bir ilişkisi vardır. Burada bir parantez açıp o ilişkiden bahsetmek çok önemlidir. Kültür kavramını tarih içerisinde birçok değişiklik geçirdi. Çok kısaca özetlemek gerekirse: 1800lü yılların sonunda kendilerinin üstün konumlarını tescil etmek isteyen Avrupalı bilim adamları, kültür kavramını toplumların bir hiyerarşisi şeklinde tanımladı. Tabii ki, barbar olarak nitelendirdikleri siyahilerin veya doğuluların kültürleri çok 'az'dı ve ideal olan bir Avrupa'lı gibi yaşamaktı. Daha sonra aynı çizgide üst kültür ve alt kültür ayrımları yapıldı. Buna göre insanlar kültür sahibi olabilirler, ve kültürlü olabilirlerdi. Tabii ki bu yine Avrupları gibi davranmayı öğrenmek, onların dinledikleri müzikten hoşlanmak ve yaptıklarını yapmaya çalışmaktan geçiyordu. Özellikle ikinci dünya savaşından sonra bu tür tanımlara ciddi itirazlar oldu. A. B. D.'li diplomatların 1950lerde diğer ülkelerin kültürlerini öğrenmeye çalışmaları ile başlayan delilik, kültür çalışmalarına başlı başına bir hayat verdi ve bugün kültür çalışmaları bambaşka bir noktada. Bugün kültürün iki temel tanımı var. Birinci tanım, kültürü öğrenilen yapılar olarak görüyor. Bu tanıma göre kültür, herhangi bir topluluğun geliştirdiği ve yeni üyelerine öğretebildiği bir arada yaşama şekli. Bu tanıma göre doktorluk da bir kültür, öğretmenlik de, çocuk parkının da bir kültürü var, dersliğin de, ülkenin de. Fakat söylem, karşı-söylem ve ses ile alakası olan kültür tanımları bunlar değil. Bu yazıda kullanılan kültür tanımı dil ile doğrudan alakalı. Bu tanıma göre kültür denilen yaşanan, hayata geçirilen söylemlerin toplamından ibaret. İnsanların arasında dolaşan söylemlerin hayat bulması, kültürün hayat bulması demek oluyor. Mesela Türkler yaşlılara saygı duyar söylemi davranışlarla, anmalarla, törenlerle vs. hayat bulduğu zaman, kültürün bir parçası haline gelmiş oluyor. Fakat güç ile ilgili konulara girdiğimiz zaman masumiyet çabuk bozuluyor. Bu tanımdan yola çıkmak bir kaç sonuç doğuruyor. - Herşeyden önce, kültür sürekli bir ikna etme anlamına geliyor. Hangi söylemin bir topluluk içerisinde dolaşımda olduğu, hangisinin hayata geçirilip geçirilmeyeceğine karar verilmesi, kültürün parçası olan insanların sürekli değişik yönlere birbirini ikna ettiğini gösteriyor. - Bu yüzden kültür sabit birşey olmaktan çıkıyor. Sürekli var olan ikna, değişim kavramını kültür kavramının değişmeyen bir parşası haline getiriyor. - Kültürün değişmesi, söylemlerin ve karşı-söylemlerin o topluluk içerisinde birbirlerine göreceli sahip oldukları sese bağlı oluyor. O topluluk içerisinde daha çok dolaşan, daha çok sese sahip olan söylem, o kültürü değiştirmiş oluyor. - Kültür denilen kavram güç mekanizmalarından uzak olarak görülemiyor. Hergün kullandığımız, hayata geçirdiğimiz anlamlar, bize güç mekanizmaları tarafından sunuluyor. Farkında olmasak da, sadece belli bir sese, yani güce, sahip söylemleri ve anlamları kullanıyoruz günlük hayatımızda. O yüzden, hangi söylemlere ve anlamara göre yaşamayı seçtiğimiz, kültürün yapısında var olan güç dengelerini koruduğumuzu mu, onların aksi yönünde gittiğimizi mi belirliyor. - Kültürün güç yapısını değiştirebilmek, karşı-söylemlerin bolluğuna ve seslerine kalıyor. Tekrar ve tekrar: hayır duruşu karşımıza güçsüz bir itiraz olarak çıkıyor. Karşı-söylemlerin bir sese kavuşabilmesinin arkasındaki en büyük itici güç anlatılar. Anlatılar, sese sahip olmayan insanların hikayeleri. Bu tür hikayelerin bilinmesi, karşı-söylemlerin içlerini dolduruyor. Mesela bir gazetede kadına karşı şiddeti protesto eden bir yazıyı okuyanlar büyük bir çoğunluk oluşturmayabiliyor. Fakat, 24 yaşına henüz girmiş Damla'nın hayalleri, umutları, yaşadıkları zorluklar ve üzüntüleri sonrasında en sevdiği insan tarafından nasıl dövülerek öldürüldüğünün anlatılması geniş bir okuyucu kitlesine hitap edebiliyor ve daha akılda kalıcı oluyor. Bu tür anlatıların radyo, dergi, kitap, televizyon, sinema ve tiyatro gibi değişik kanallardan sunulması, karşı-söylemin sesini mutlaka arttırıyor. Anlatılar, karşı-söylemlere hayat veriyor ve onları sadece birer hayır olmaktan kurtarıyor. Karşı-söylemler, anlatılar sayesinde güç kazandığı gibi, susturulmuş insanların hikayeleri, anlatılar sayesinde karşı-söylem yapısına giriyor, ses kazanıyor ve toplumsal değişimde önemli bir yer tutuyor. Tabii, anlatıların ve karşı-söylemlerin bir kültür içerisinde yaratabileceği meşruiyet krizini aşabilmesi için hem kendi içerisinde, hem de parçası olduğu kültürle kendisini tutarlı göstermesi gerekiyor. Anlatıların tutarlı olabilmeleri için, kahramanlarının kendi karakterleri çerçevesinde davranmaları birinci şart. Daha sonra içinde bulunduğu kültürün zaman anlayışına uyması, yaptığı ve söylediği şeylerin gerekçelerinin kültür tarafından kabul görüyor olması, bunun için de karakterini, davranışını ve söylemini o kültür içerisinde kabul gören bir temaya oturtması lazım. Bu tür bir anlamsal tutarlılığa sahip olmayan anlatılar, kendilerine yer yapamazlar. Bu durumda, sadece itiraz etmeye çalışan muhalefet anlayışının bir gücü olmadığı ve sadece kendi güveninirliğine zarar verdiği umarım ki daha da belli oldu. Gerçekten bir sonuç bekleyerek muhalefet olmak isteyen birinin, güç sahibine hayır, yanlışsın demesi, çoğu zaman birşeyi değiştirmiyor. Etkili bir muhalif olmak için, güç sahibinin sözünü beklemek yerine, dolaşımda olan egemen söylemleri tespit ederek onlara karşı-söylemler üretmek ve o karşı-söylemlere güç vermek için anlatılar bulmak, tutarlı bir biçimde yaymaya çalışmak gerekiyor. Bu tür bir muhalif anlayışının hem iyi, hem de çok iç açıcı olmayan sonuçları olabilir. Mesela, ülkemizdeki demokrasi sisteminin tek sesliğe gitmesi karşısında durması gereken muhalefetin, kendisini 'itiraz' anlamı etrafında çerçevelemiş TDK muhalefeti olduğu açık. Bununa beraber, karşı-söylem geliştirmek ve toplumda bunu anlatılarla yaymaya çalışmak siyasetin eline kalmak zorunda değil. Muhalif olmak isteyenler karşı-söylemler geliştirip, onlara ses vermeye çalışabilirler ki bazı belgeseller, filmler ve kitaplar bunu zaten başarı ile gerçekleştirmekte."}
{"url": "https://futuristika.org/sesli-harfler/", "text": "Günbatımında gelirim demişti. Eyvah, yine gündoğumuna kadar konuşur muhakkak. diye düşünmüş ama gelmesen... diyememiştim, bin yıllık arkadaşım sonuçta. Onu ilkokulda çarpım tablosunu ezberlerken ya da lise döneminde ilk aşkını kapan sınıf arkadaşına duyduğu nefreti haykırırken de dinlemişliğim vardı. Öteden beri çok konuşurdu. Öğrencilik zamanımızda bir dakikalık saygı duruşunda bile sessiz kalamaz, kendince bir şeyler mırıldanırdı. Bir keresinde ne mırıldandığını sorduğumda, saniyeleri geriye doğru saydığını söylemişti. Altmış, elli dokuz, elli sekiz... diye geriye doğru sayıyormuş meğer. Çok şaşırmıştım. O an anlamalıydım bir tuhaflık olduğunu ama çocukluğuna, çocukluğumuza vermiştim. Eskiden de çok konuşurdu tamam da, son birkaç yıldır iyice azıtmıştı. Sırf bu yüzden çevresinde benden başka hiç kimse kalmamıştı. Aslında o da gevezeliğinden iyice bunalmış olacak ki bir keresinde bu özelliğinden kurtulmak için benden yardım istemişti. Bir gece yalnız başına evinde iken o kadar çok konuşmuş ki, sabaha doğru dışarı çıkmak isteyen kedisi bir daha geri gelmemiş. Gerçi ona göre kediciğin başına bir şey gelmese muhakkak eve dönermiş ama bence öyle değil. Kedicik kaçıp canını kurtarmış işte. Ona böyle söyleyememiştim tabi. Günbatımında geldi. Merdivenlerden çıkarken konuşmaya başlamıştı bile. O, akşam yemeğinde durmaksızın konuşuyor, sadece kısa aralıklarla ağzına attığı lokmayı çiğnemek için susuyor; ben ne dediğini anlamadan otomatik bir şekilde başımı ona hak veriyormuşçasına aşağı yukarı sallıyordum. Birkaç saat sonra onu dinlemekten zihnim o kadar bunalmış ki, karşımda durmaksızın hareket eden bir ağzın silik görüntüsünü izlemeye ve giderek uzaklaşan bir uğultu sesi duymaya başlamıştım. Aniden keskin, acı bir çığlıkla kendime geldim. Karşımda kendini yerden yere atarak bağırmaya ve ağlamaya başladığını fark ettim. Uğultu, tekrar anlamlı sözcüklere dönüştü. Harfler yan yana dizilip anlama büründüler. Sen de beni dinlemiyorsun diyerek ağlıyordu. Çekilmez, beş para etmez insanın biriyim. Ölsem, kimsenin umurunda olmaz. Üstelik benden kurtulduğuna sevinir herkes. demiş, ben de ona hak verip kafamı sallamışım. Bu ani duygu değişimine şaşırmış olsam da bunun üzerinde fazlaca düşünme gereği duymadan, teklifini sevinçle kabul ettim. Arkadaşım birdenbire çantasını alıp, gitmeye karar verdi. Gece yarısı olduğunu, bu saatte çıkarsa onun için endişeleneceğimi söylediysem de dinlemedi. Kedisini arayacakmış. Engel olamadım. Ardında bıraktığı sessizlikten büyük bir mutluluk duyduğumu itiraf etmeliyim. Kediyi düşündüm. Nereye gitmiş olabilirdi? Kesin, en yakındaki mezarlığa atmıştır kendini. Yaşayanların gürültüsünden sonra, yaşamayanların sessiz huzurunu içine çekip bir mezar taşına kıvrılmıştır belki. Hemen iyi bir psikolog bulmak için araştırmalarıma başladım. Sıradan biri değil, işini en iyi yapan kişiyi bulmalıydım. Bu sadece arkadaşımın değil, benim de sorunumdu. Ve onun kurtulması demek, benim de kurtulmam demekti. İşte bu meşhur psikologu o zaman keşfettim. Adam hakkında efsanevi söylemler vardı. İnternet üzerinden ulaştığım bilgilerde kimisi adamın çatlağın teki olduğunu iddia ediyor, kimi de sıra dışı vakalara uyguladığı sıra dışı yöntemlerle mucizevi sonuçlar elde ettiğini savunuyordu. Eh, arkadaşım da sıra dışı bir vaka olduğuna göre, bu enteresan adamdan randevu almaya karar verdim. Bu adamın çok garip terapi yöntemleri varmış ancak, tedavi yöntemini kabul edip harfiyen uygulayan danışanları yüzde yüz iyileşiyorlarmış. O halde doğru iz üzerindeydim. Çok uğraşmama rağmen ancak beş hafta sonrasında yer bulup randevu alabildim. Nihayet randevu günü gelip çattı. Muayenehaneye gitmek üzere yola koyulduk. Arkadaşım yol boyunca susmadı. Bana teşekkür edip duruyor, bu sefer kesinlikle iyileşeceğini söylüyordu. Randevu saati geldiğinde arkadaşım heyecanla içeri girdi. Uzun zaman merak içinde kapının açılmasını bekledim. Nihayet, bizimki yüzünde şaşkın bir tebessümle dışarı çıktı. Ben merakla yüzüne bakıp görüşmenin nasıl geçtiğine dair bir açıklama beklerken o sakince söze girip, her zaman gittiğimiz yere, sahildeki çay bahçesine gitmek istediğini söyledi. Yol boyunca ısrarla sormama rağmen, görüşmenin nasıl geçtiği konusunda hiçbir bilgi vermedi. Yalnız bir ara bu psikologun hayatında gördüğü en çatlak insan olduğunu söyleyip hızla konuyu değiştirdi. Sahildeki çay bahçesine gittik. İlk çaylarımızı içtik. Bu süre zarfında da susmamasına rağmen, konuyu bir türlü istediğim mevzuya getirmiyordu. İkinci çaylarımızı aldığımızda nihayet konuya girdi. Neymiş bu uygulaman gereken şey? diye merakla sordum. Gözlerimin içine dikkatle bakarak konuşmaya başladı. Şaka yapıyorsun değil mi? diye sordum. 'Niye şaşırıyorsunuz ki, sırf sert sessizleri kullanarak yaşayan insanlar var. Hatta biri de benim hastam.' diyerek ciddi bir ifade takındı sonra bir süre şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmış gözlerime bakıp 'işte bu şakaydı' diye bağırarak garip bir kahkaha attı. dedi. Kimmiş o hastası, fıstıkçı Şahap olmasın? dedim. Kusura bakma da, asıl tedaviye ihtiyacı olan bu adam valla. Hepsi benim yüzümden, bu zırdeliye seni ben yönlendirdim. Özür dilerim diyerek çaresizce gözlerimi arkadaşımın gözlerine diktim. Onun gözlerinde ise garip, belli belirsiz bir pırıltı vardı. Yok canım, ben senin gibi düşünmüyorum. İlk duyduğumda bana da çok saçma gelmişti ama sonra düşündüm de, neden olmasın... diyerek gülümsedi. Saçmalama, bu çatlak adamı ciddiye alacak değilsin herhalde? diye telaşla sordum. Niye olmasın, en azından deneyebilirim. diyerek sustu. Yüzüne yerleştirdiği garip tebessümle denizi izlemeye koyuldu. O gün, arkadaşımın sesini duyduğum son gündü. Gerçekten de sesli harfleri bir daha hiç kullanmadı. Sonra her şey bir biçimde yoluna girdi."}
{"url": "https://futuristika.org/sevgi-soysal-hakkinda-devlet-gorusu-bir-nevi-guldurucu-hikaye-olarak-esekle-cinsi-munasebet/", "text": "Ankara Basın davalarına bakan Toplu Asliye Ceza Mahkemesinin 1971/122 sayılı ve 5.7.1973 tarihli talimatına atfen müstehcen neşriyat suçundan sanık Sevgi Soysal tarafından kaleme alınan Yürümek adlı kitabın incelenmesi ve bahse konu kitapta 426. maddede yazılı müstehcen mahiyet bulunup bulunmadığı hususunda bilirkişi sıfatıyla mütalaamızın tespiti istenildiğinden gerekli incelemeler yapıldı. 17.6.1971 tarihli iddianamede sanık tarafından kaleme alınan kitabın 89. sayfasında başlayıp 91. sayfasında sona eren kısımda geçen ve kitabın kişilerinden birisi tarafından anlatılan eşekle cinsi temas sahnesi ele alınmak suretiyle bu kısım TCK 427. maddeye aykırı nitelikte bulunduğu beyan edilmiş ve sanığın 426. ve 427. maddeler gereğince cezalandırılması istenilmiştir. Böylece heyetimize tetkiki için sunulan kitapta yer alan bu kısmın TCK'nun 426. maddeyi ihlal eder şekilde müstehcen olup olmadığını tespit görevi verilmiş bulunulmaktadır. Kitabın bu kısmında bir toplantıda bulunan kişilerden birisi bir nevi güldürücü hikaye olarak eşekle nasıl cinsi münasebette bulunduğunu tafsilatıyla anlatmaktadır. İncelenen kitabın tümüyle bir edebi eser niteliğinde bulunduğu hususunda şüphe yoktur. Eserin gerek konusu gerek yazış tarzı değindiği meseleler yönünden edebi değeri haiz olduğunu tespit etmek gerekir. Yazarının kendisine göre bir tür ve üslubu olduğu ve bu üslubun toplumda yer alan bazı grupların hoşuna gitmeyeceği de açıktır. Yazar kişiliği belirtmek için ona 89 ve 91. sayfalarda yer alan hikayeyi anlattırmaktadır. Bu nevi kişiler arasında dost sohbetlerinde, içki alemlerinde anlatılması da mümkündür. Bu sebeple belirli kesimlere dahil kişilikleri tebarüz ettirmek amacını güden böyle bir eserde sözü geçen hikayeye yer verilmesi fonksiyonel nitelikte sayılabilir. Malum olduğu üzere müstehcenliğin en başta gelen şartına göre yazılan veya resmedilen şeyin, şehveti tahrik edici nitelikte bulunması ve bu bakımdan topluma müşterek ar ve haya duygularını incitecek nitelikte olması lazımdır. Bir eşekle cinsi münasebette bulunurken ne gibi şeyler yapılması gerektiğini, bu husustaki tekniği gösteren bir yazı ise şüphesiz toplumdaki insanların şehvet duygularını tahrik eylemez. Her halde müstehcenlik ölçüsü bakımından mütalaa edildiğinde 89-91. sayfalarda yer alan ve mahiyeten toplumumuzun genel olarak nezahet duygularına aykırı nitelikte bulunan bu kısmın müstehcen telakkisine hukuken imkan bulunmadığını söylemek gerekir. Malum olduğu üzere müstehcenliğin en başta gelen şartına gore yazılan veya resmedilen şeyin, şehveti tahrik edici nitelikte bulunması ve bu bakımdan topluma müşterek ar ve haya duygularını incitecek nitelikte olması lazımdır. Bir eşekle cinsi münasebette bulunurken ne gibi şeyler yapılması gerektiğini, bu husustaki tekniği gösteren bir yazı ise şüphesiz toplumdaki insanların şehvet duygularını tahrik eylemez. Bir eylemin 426. maddeyi ihlal eder telakki edilmesi için sadece nezahete aykırı olması yeterli değildir. Ayrıca, yukarıda belirtildiği gibi, şehvet duygularını tahrik edici nitelik taşıması ve bu maksatla kaleme alınmış bulunması da lazımdır. Bu maksadın varlığı ise eylemin icrası tarzından anlaşılır. Tümüyle edebi bir eserde yer alan böylece nezahate aykırı bir kısmın, bir iki sayfanın o eseri, halkın cinsi tecessüslerini uyandırarak, cezbederek sattırmak için kitaba ithal edilmiş bulunduğu söylenemez. Müstehcenliğin esas unsurlarından birisi ise, hareketin sürümü sağlamak maksadıyla yapılmış olmasıdır. Yukarıda verilen izahattan anlaşılacağı üzere inceleme konusu eserde geçen belirli kısmın TCK 426. ve 427. maddeleri ihlal eder şekilde müstehcen nitelik taşımadığı hususunda mütalaayı ihtiva eden işbu rapor saygıyla sunulur."}
{"url": "https://futuristika.org/sevgili-katilim/", "text": "Hatırladın mı beni, sevgili katilim? Hani, kucağında çocuğuyla otogardan aldığın; eve götürüp bir yudum su boğazından akarken çekip vurduğun yeğenin. Benim! Güvenip ardından evine, şehrine gelen. Öldüresiye dövüp, çuval gibi otobüs durağına bıraktığın ve ardından yalnızca birkaç gün dayanabilen sevgilin. Benim ben, hani kendimi korkudan asamadığım için infazını bir hastane odasında tamamladığın kardeşin. Karnındaki yatakta sarıp sarmaladığı kadar kucağında sahip çıkamadığı 'ümidini' istemeye istemeye gözden çıkaran... Hatırladın mı beni, sevgili katilim? Hadi, yor biraz o tatlı hafızanı. Benim ben! Hani çok gençtim, senin kadar... Pembe tonların hakim olduğu aklıma ev sahipliği yapan başımı, gövdesinden ayırıp bir bavula sığdırdığın! Bir çöp konteynırına bırakmıştın en son beni, öyle kaçar gibi yanılmıyorsam! Vedalaşacak 'yüzümüz' yoktu artık hayatta... Evine giderken yol boyunca omzunda duran başım, bir taksinin bagajında yapmıştı dönüşünü. İkiye ayrılmıştım, ayırmıştın, ayrılmıştık... Şimdi bir köy mezarlığında 'başıma' gelenleri izledikçe; hepsinin canı cehenneme diyorum: Adaletin, kelimenin, kaderin... Benim canım katilim! Tanıdın işte, oyun yapma! Benim ben, dünyanın hıncını alırcasına dövdüğün, ırzına geçtiğin, küfür ettiğin, kumarda kaybettiğin, üç otuz paraya peşkeş çektiğin, parça parça ettiğin; aklını, kalbini, onurunu, hayatını yağmaladığın. Namlunun ucunda, kör bıçağın kıyısında duran kaypak namusunu leşiyle temizlemeye yeltendiğin hani. Çok güvendiğim, sevdiğim ellerin kan ve ter kokuyordu en son, öyle mi hala? Geçti mi titremesi mesela? Parmakların kelebeğin kanadıydı o an hatırladığım kadarıyla; boynuma uzanan. Sonrası... Sonrası kopuk işte bende de. Nefret kokusuydu hatırladığım en son, tenimden canımla çıkıp, beni serdiğin yeri saran. Ve ölüm korkusuydu... Temiz mi şimdi geleceğin geçmişin gibi, emin misin? Barut kokuyordur bildiğim ya da paslı kan... Temiz midir şimdi? Yok, hiç sanmam. Tek bir yumrukla vurup, parça parça etmiştin kalbimi... Camla, jiletle, bıçakla, sigarayla tenime bıraktığın izleri, hayata duyduğun hıncı benim üzerimden nasıl da gerçekleştirdin! Gevşek bir ağzın küfrü fütursuzca savurması gibiydi senin için her şey! Öyle basitti ki... İktidar mıydı aşk mı, karşılığında canımı istediğin; evlat hakkı mıydı, kardeş kıskançlığı mı bana hayatımla ödettiğin? Nasihat mıydı yoksa diğer kadınlara? Bilemedim, bilemezdim ki sevgili katilim... Ben sana gelirken, güvenmiştim. Sevgili katilim, var gücümle çivisini çıkardığım dünyayı, ellerinle onarmaya çalışırken gösterdiğin o muazzam çabanın ardından sen benim hikayemin de kahramanısın. Onların nezdinde çok koyu bir lekeyi bu namussuz hayattan silip çıkarma cesaretini gösterdiğin için de seni ayrıca tebrik ederim. Merak etme ben ismimi ve resmimi pembe ya da siyah pankartta taşıyan bir feminist de değilim hümanist de. Benim hikayemin de, ismimin de, resmimin de rengi yok... 'Tecavüzü, evlilik de çözer, gelin öldürmeyelim' mesajını vererek işin düzeleceğini sanan adalet anlayışının savunucularından ya da dünyaya tersten bakanlardan hiç değilim. Hele hele çürük zihniyetini aklında değil 'arkasında' saklayanlardan hiç hiç değil. Ben kimseden yana değilim, ben kimsenin yanında değilim, ben kendi toprağımda hüküm sürüyorum artık. Beni nereye atarsan at; toprak, deniz hatta istersen yak! Karşılığını verecek evren tüm bedenimin. Senin izlerini taşıyan tenimden, parçaladığın vücudumdan çiçekler çıkacak, böcekleri, kuşları besleyeceğim özümle. Yaktın ya mesela en har ateşte, esemem okunmasın diye, soluduğunuz havaya karıştım, genzinizde ciğerlerinizde yer açtım kendime, oyun oynadım, girip çıktım, yakından baktım içinize. Denize attın, balıkları besledim bütün varlığımla ve hiç olmadığı kadar arındı tenim. Hepinizin haberi olsun hala 'hayattayım, hayatınızdayım'. Çünkü cesedimi; o eve, o otobüs durağına, o çöp konteynırına, ardından geldiğim şehirde bir kaldırıma, yol kenarına, denize, dağa taşa bıraktın sevgili katilim. Paslı kan ve barut kokusunu... Temizlemeye çalıştığın dünyaya bir leş bıraktın farkında değilsin. Didik didik ediyor herkes beni. Gazeteler, televizyonlar bir parça koparıyor, adalet bir parça, seni kahraman yapan kadınlar ve adamlar bir parça... Kokuyor orada nefretim farkında değilsin. Ben aslında sandığın gibi ölmedim. Sen temizlemeye, temizlenmeye çalışırken daha çok kirlendin. Biliyorum, söz konusu ben değildim hatta hiç fark etmezdi senin için ben ya da bir başkası... Nihayetinde kadın soyuyuz işte hepimiz aynı... Okumuşu, okumamışı, çalışanı, karın tokluğuna yaşayanı. Nihayetinde kadın işte, yarım aklını taşıyan kellesi her daim koltuğunun altında. Her daim bir duvak hayaline asılı. Senin için fark eder miydi itiraf et! Kim olsa yerimde aynı şeyi yapardın, çünkü sen bu dünyanın yarattığı şuursuz bir kahramansın. Bu dünya derken beni gönderdiğin yer değil elbette beni sildiğin yer kabuğu sözünü ettiğim. Ben ne kız çocuğu olabildim sayende ne de kadın... Camı çatlak bir çerçevede yamuk yumuk vesikalık bir fotoğraftım. Varlığıma bile tahammül edilmezmiş, seninle birlikte onu anladım. Gücümün mertebesi, kapladığım yer, attığım adım bile dünyayı kirletecek kadarmış. Sağolasın, beni ellerinle ayıkladın!"}
{"url": "https://futuristika.org/sevgiyle-cindy-jansen/", "text": "Roterdam, Hollanda'da yaşayan ve çalışmalarını sürdüren Cindy Jansen Arnhem'de ve Milano'da görsel sanatlar programını bitirdikten sonra Binger Filmlab tarafından düzenlenen uluslararası senaryo yazarları ve yönetmenlerinin düzenledıği programa katıldı. Jansen şimdiye dek birçok uluslararası solo ve grup sergilerde yer almış, fotoğraf ve video'larını sergilemiştir. Çalışmalarında sıradan olan ve sıra dışı olanla, tanınabilir ve belirsiz noktalar arasında geçiş bölgesi yaratmayı amaçlayan Jansen, tekinsizlik üzerinden bir oyunlar oynar. İşleri kendi estetik değerlerine sahip olduğu gibi, gerçek anlamlarını ancak öznelliğin filtresinden geçtikten sonra elde ederler. Sevgiyle serisinde Cindy Jansen, saplantılı ve nevrotik bir dünyanın ötesinde, ikircikli bir dünya resmediyor; sapkın ritüelleri, acı, teslimiyet ve aşkınlık gibi daha küresel temalara dönüştürüyor. Jansen'in son dönem işleri insan bedeninin sadomazoşist ritüellerini tanımlarken bunların ötesinde, ihlal, şehvet ve dinginlik barındıran durgun ve hareketli imgelerden oluşuyor. Seyircinin tepkisiyle birlikte daha geniş ve sosyolojik bir çerçeve yaratarak, çağdaş ahlak ve etik kurallarını sorgulayan bir alan açıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/sevim-burak-afrika-dansi/", "text": "18 Mart'ta Salt Beyoğlu ikinci kattaki sergi alanında prömiyeri gerçekleşecek ve 4 Nisan'a kadar Salt Beyoğlu'nda performansların devam edeceği 'Afrika Dansı', gösterisi; video film, enstellasyon, sergi, performans ve dans gösterilerinden oluşan çok disiiplinli deneysel bir sanat işi. Sevim Burak'ın Afrika Dansı öyküsünden ve aynı adlı kitapta yer alan diğer hikayelerinden yararlanarak bir sahne metni oluşturuldu. Bu disiplinlerarası proje, farklı disiplinlerde üretilen tekst katmanlarının birbirine konuşması, birbirini tamamlaması fikri gösterinin yapısını belirledi. Afrika Dansıgösterisi, aynen Sevim Burak'ın yazdığı metinde olduğu gibi ayakta kalmak ve ısrarla üretmek ve böylelikle varolma direnişi fikri üzerine kuruldu. 30 yıl önce aramızdan ayrılan yazarı ürettiği 'metin' anlayışından, sahne estetiğimizi kurgularken aynı zamanda da, kendisini saygıyla anarken, ülkemizde yaşayan göçmen Afrikalılar da, onun ve şimdi de bizim 'ayakta kalmak' için ürettiğimiz direniş biçimimizin -bu işin- bir anlamda ruhu olacaklar. Teşekkürler: Elfe Uluç, THE WORKS, Objects of Desire, Karaca Borar,"}
{"url": "https://futuristika.org/sevim-sancaktar-transformer/", "text": "C. A. M 16 Şubat- Mart tarihleri arasında Sevim Sancaktar'ın Transformer başlıklı sergisine ev sahipliği yapıyor. Sancaktar, Transformer'da İstanbul ve çevresindeki şehirlerin trafolarına çizilmiş duvar resimlerini yakın plan fotoğraflayarak yanılsamalar yakalıyor. Hem bir dönemin göstergesi hem de kentsel tarihin çarpık yansıması, sanatsal bir ifade olarak mimari unsurlar olmakla kalmayıp adeta şehrin sosyal ve kültürel bir portresini çiziyor. Temasının yanıltıcı ve estetik işlevi ile oynayıp gerçekliğin üç boyutluluk esasını da bir kenara atarak yeni bir yanılsama yaratıyor. İmgelerin tekrarı, gerçek hayata dair öğelerin görünmesi, kübün farklı yüzeylerini yan yana getirerek yakalanan hacimlerle oyun, zaman-uzamsal detaylarin ortadan yok olmasi, Sancaktar'ın gerçek ve kurgu arasında keşfettiği algı karışıklığına işaret eden birkaç ipucu."}
{"url": "https://futuristika.org/sevket-sonmez-la-vi-da-lavida-fake/", "text": "Mim Kemal Oke Cad. Erenler Apt."}
{"url": "https://futuristika.org/seyda-ozturk/", "text": "Sivil İtaatsizlik eylemleri ve kavramı, devletin ve hükümetin baba, dolayısıyla itaat edilmesi gereken bir figür olarak yaşamın kamusal / özel her alanına sızdığı Türkiye'de çok yeni. Cogito'da bir sivil itaatsizlik sayısı hazırlamamızın bir nedeni de, kavramın ve sivil itaatsizlik eylemlerinin çok yüzeysel ele alınmasıydı. Tam da seçimler öncesinde hazırlamaya başladık sayıyı; tarihi, alımlanışı, geleceği ve potansiyeli üzerine çeşitli makalelere yer verdik. Türkiye'de sivil itaatsizlik eylemleri yeterince ses getirmiyor çünkü anaakım medyada birer anomali gibi öne çıkarılıyorlar. Bu nedenle muhatabı olmayan eylemler gibi, karikatürleştirilerek sunuluyor eylemler. Doğrudan sivil itaatsizlikle ilgili olmasa da, Esra Arsan'ın Yeni Perspektifler bölümünde yayımlanan Türkiye medyasında sansür ve otosansür araştırması üzerine makalesi bu soruna ayna tutuyor zaten. Yurttaşların taleplerini, sorunlarını bildirmesinin, sesini yükseltmenin en mubah yollarından biri sivil itaatsizlik, vatandaşın medyası internet ise hem örgütlenme hem de sesini duyurma mecrası ama önce örgütlenmeyi öğrenmek gerekiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/seydi-murat-koc-vertigo/", "text": "Toplumun günlük yaşam döngüsünde gerçek boyutta bir karşılığı olmayan ancak tuvalin sınırları içinde kendi hikayesi etrafında kurgulanan bir gerçeklik. Hipergerçek bir anlayışla ifade bulan kent silüetleri, tasarımın yeniden tasarımıyla hacim kazanan çelik yapılar ve büyük şehirlerin baş döndürücü karışıklığı içinde taştan ve etten vücut bulan insan karakterler. 'Vertigo', dünyaca ünlü ya da inşa edildiği kentin tarihsel ve sosyal yapısında önemli yer tutan mimari yapıların, varlık nedenlerinin ötesine geçerek, sanatçı- izleyici- sanat eseri üçgeninde etkileşimsel bir sürecin gerçekliğe dönüşmesine tanıklık ediyor. Seydi Murat Koç'un akrilik ve yağlı boya ile hayata geçirdiği resimlerinde zemini oluşturan öğeler, ya üst üste bindirilerek ya da birbirine eklenerek yeniden tasarlanan mimari yapılar ve eklektik bir izdüşümle bütününden ayrılan kent silüetlerini içerir. Bu bağlamda sanatçının yeniden kurguladığı mimari düzen, gerçek ötesi bir gerçekliğe tutunarak simülasyon fikri ile örtüşmektedir. Kentin tarihi dokusu, günün teknoloji ve tasarım anlayışını yansıtan çağdaş mimari yapılar ile grift bir birliktelik sergilerken; sanatçı geçmişin yaşanmışlık ve bilgi birikimi ile gelecek fikrini şimdinin anında imliyor. Cagla Cabaoglu Gallery'de ilk kişisel sergisini açacak olan Seydi Murat Koç, bu sergide 'Yerden Yüksek' ismini verdiği çalışmalarından birinci ve ikinci dönem işleri izleyiciyle paylaşacak."}
{"url": "https://futuristika.org/seytanin-devlet-nezdinde-bayagilasmasi/", "text": "Türkiye'de de, diğer birçok tek tanrılı dinin devlet üzerinde hakim olduğu ülkedeki gibi, toplumun belirli unsurları, devletin ve erk sahiplerinin işine gelmediği zamanlarda şeytanla özdeşleştirilmiştir. Yeniçeriler günlük kazançlarına isyan ettiklerinde iblis olmuşlardı, Özbekler Dervişleri Tekkesi bazı gazete yazarlarına göre Illimunati Türkiye şubesi, mason, yahudi ve aynı zamanda satanistlerdi, yezidiler ve zerdüştler hatta yakın zamanda Türk basınına göre Sarkozy bile şeytan ilan edilmişti. ABD zamanında Sovyetleri The Evil Empire/Şeytani İmparatorluk diye nitelerken, İran da ABD'yi uzun yıllardır şeytan diye nitelemektedir. Sadece politik alanda değil, pop kültürde, hatta başarılı olan kitaplar filmler için şeytanın işi derken, bu türden başarılı yapıtları üretenler de şeytanın ya uşağıydı ya da kendisiyle anlaşma yapmışlardı. 1920'li yıllarda caz için şeytanın müziği dediler. Robert Johnson'ın ruhunu şeytana satıp blues yaptığını söylediler. Anti-hristiyan sözleri nedeniyle 1980'ler sonu, 90'lar ve 2000'lerin ilk on yılında black metal camiası eyleme de geçirdiği hristiyanlık nefretiyle sürekli şeytan ile özdeşleştirildiler. Türkiye'de de tarihe Engin Ardıç vakası olarak geçen provakatif köşe yazısı sonucunda, siyah giyen ve heavy metal dinleyen gençliğin toplu biçimde 1990'lar başlangıcında ve sonunda olmak üzere iki kez toplu bir kovuşturmaya gittiklerini, kitlesel gözaltılar yaşandığı hala mağdurlarının hafızalarındaki yerini korumaktadır. Satanist imgesinin özellikle doğu toplumları için bakıldığında ABD'den ithal olduğunu söylememiz gereklidir. Bizde satanist/şeytancı/pagan diye aşağılama amaçlı kullanım aslında yaygın değildir. Anadolu'da, müslümanlıkta daha çok iblis tercih edilir. Ancak devletin önde gelen temsilcisi satanist'i, tercih ettiyse, söylemi sahiplenmenin mahsuru olmayacağını düşünebiliriz. ABD'de 1980'ler ve 90'larda ülkenin her yerinde satanistlerin geceleri toplanıp ayinler yaptıklarına inanılıyordu. Toplum bu ayinlerde tecavüzler olduğunu, çocuk ve gençlerin kandırıldığını, işkence edildiğini düşünüyordu. Gizli örgütler bebekleri kurban ediyordu. Kurbanların kanları içiliyor ve hatta etleri yeniyordu. Televizyonlara çıkan modern zaman mesihleri tanrı varsa şeytan da vardır, tanrı için çalışanlar olduğu gibi şeytan için de çalışanlar vardır, mücadele etmek gerekir, diyordu. Toplumun dini inançlarına, ahlaki kurallar silsilesine, devletin varlığına ve teminatına yönelik bağlılığına karşı, ötekileştirme kavramı olarak satanizmin görevini yerine getirdiği söylenebilir. İşin ilginç yanı tüm bu yönlendirici propagandaya rağmen toplumun genel ahlak kurallarını kabullenmiş, vatanına bağlılığını her fırsatta tekrarlayan kitlelerin üçüncü sayfa haberlerindeki zenginlik ve kurban bayramı gibi dini yükümlülüklerinde akıtılan kanla denizlerin yıkanmasıdır. Hristiyan inanç skalasında tanrı melek ve insanlara seçme şansı veriyor gözükür. Meleklerin en büyüğü şeytan ise tanrıya tapınmayı reddederek kendi tanrılığını açıklar. . İlginçtir, şeytanın tanrıya isyanının detaylarına girilmez. Nedenler fazla sorgulanmaz. Daha çok bu isyana karşı tanrının öfkesi, dehşetinin tasvirleri gelir. Tanrının diğer adımı ise, insana tövbe ve şeytan yolundan dönme seçeneği sunarken, düşmüş meleklere bu hak tanınmaz. Onların artık geri dönüşü yoktur. Tanrının insanların ve meleklerin serbest iradelerine karşılık bu davranış farklılığı da dikkat çekicidir. Şeytan kültünün devlet vasıtasıyla toplum üzerinde bir korku imgesi olarak kullanılmasında, sosyal katmanlar arasında büyüyen dengesiz uçurumun yarattığı stres ve toplumsal güvensizlik hissinin payı büyüktür. Şeytan kültünün devlet vasıtasıyla toplum üzerinde bir korku imgesi olarak kullanılmasında, sosyal katmanlar arasında büyüyen dengesiz uçurumun yarattığı stres ve toplumsal güvensizlik hissinin payı büyüktür. ABD için Sovyetler şeytaniydi demiştik, her an kafalarına atom bombası yiyebilirlerdi. Sonrasında Bin Laden, Saddam ve Kaddafi şeytan oldu. İran için Bush şeytaniydi. Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı için Kürt siyasi akımında yer alanlar zerdüşt/ateşe tapan/şeytani imgelere sahipti. Bülent Arınç için, kendisine uygun gelen eğitimi almayanlar, ülkeyi zarara uğratanlar satanisttir. En eskiye gidersek, Kitabı Mukaddes'te de belirtildiği gibi, İsa'ya muhalefet edenlerin babaları şeytandı. İşin ilginç yanı, özellikle Türkiye'de şeytan kültünü bir tehdit ve korku unsuru olarak kullanan devlet adamlarının söylemlerinde tamamen Batı kaynaklı şeytan folklorunun temaları kullanılıyor. Bir hayalgücü eksikliği midir yoksa beslendikleri kaynaklar itibariyle böyle bir semantik tercih mi kullanmaktadırlar, bunu en iyi kendileri bilir. Türkiye'de, toplumun baskın algısının dışında yer alanların satanist diye etiketlenmesinin tarihi 1960'lı yıllarda hipilerin basın tarafından şeytani bulunmasıyla başlar. Ancak kolluk kuvvetlerini sokaklarda insan aramaya çıkaran asıl fitil, liberal yazar diye bilinen Engin Ardıç'ın ünlü yazısıyla başlamıştı. Sonrasında bazı 3. sayfa haberlerine konu olan cinayetlerin ardından, hem liberal, hem kemalist hem de islami basın ortak bir paydada birleşti. Bu toplumsal birliktelik, satanistlerin dış görünüşlerinden anlaşılabileceğinden yola çıkıyordu. Uzun saçlı, siyah giyinen ve çoğunlukla heavy metal dinleyen gençlik ya şeytanın yoluna grimişti ya da bu kötü yola düşmek üzereydi. Milliyet/Hürriyet gibi gazeteler, satanistleri dış görünümleriyle fark edilebilmeleri için yaftalarken, Zaman/Milli Gazete/Yeni Şafak çizgisinde tüm bu listelere ek olarak, materyalist eğitim sisteminin ve yeteri kadar islami eğitim almayanların satanizme yöneldiği vurgulanıyordu. 1990'lı yıllar sonu ve 2000'li yıllar başlangıcı böylesi bir toplu gözaltı hareketleriyle geçti. Bugün hala etrafınıza biraz dikkat ederseniz, yolda GBT için durdurulan insanların dış görünüşlerindeki ortak paydayı farkedebilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/seyyar-sahneden-tehlikeli-oyunlar-ek-gosterimler/", "text": "Seyyar Sahne sizi Oğuz Atay'ın aynı isimli romanından uyarladığı yeni gösterisi Tehlikeli Oyunlar a bekliyor! Oğuz Atay'ın, Tutunamayanları bitirdikten kısa bir süre sonra yazdığı Tehlikeli Oyunlar romanı, Seyyar Sahne tarafından sekiz aylık yoğun bir çalışma sürecinin ardından seyirci karşısına çıkarılıyor. Son birkaç yıldır hatırat (Ben, Pierre Riviere...-2006), kutsal metin (Eski Ahit Vaiz 2007) ve mesnevi (Kuşlar Meclisi 2008) gibi tiyatro dışı metin türlerinin dramatik olanaklarını araştıran grup, bu kez bir romanı tek kişilik bir oyun olarak sahneliyor. Tehlikeli Oyunlar, Hikmet Benol karakterinin varoluş mücadelesi üzerinde şekillenen ve diyalogtan monoloğa, ben-anlatıcıdan tanrısal-anlatıcıya, mektuplardan günlüklere ve şiirlere, didaskalilerden kaleydoskopik görüntüler oluşturan bilinç-akışlarına kadar birçok yazın tekniği ve türüyle anlatım olanaklarının sınırlarının zorlandığı uzun soluklu bir romandır. Seyyar Sahne uzunca bir süredir, hareket, ses ve nefesin objektif çözümlemeleri ve bu analizler yoluyla icrasını temel alan oyunculuk çalışmaları yürütmektedir. Tehlikeli Oyunlar bu araştırma ve çalışmaların doğal bir uzantısı olarak da görülebilir. Oyuncu Erdem Şenocak'a süreç boyunca metin düzenlemesi, sahneleme ve oyunculuk tekniğine ilişkin önerilerde bulunanlar Celal Mordeniz ve Oğuz Arıcı'dır. Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar romanını sahneye taşımanın çılgınca bir girişim olduğunu düşünmemek elde değil. Gösterinin tek bir oyuncu tarafından sırtlanıyor olması da şüphesiz bu düşünceyi destekliyor. Ancak Seyyar Sahne'nin sahnelemesi, ne kadar iddialı ve çılgınca olursa olsun, böyle bir girişimin son derece yerinde olduğunu gösteriyor bize."}
{"url": "https://futuristika.org/sezgin-boynik-devlet-ve-burjuva-kulturunden-kopus/", "text": "2000 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji bölümüne başladığımda, iskelenin hemen yanındaki o izbe binada karşıma çıkan en acayip insanlardan biriydi Sezgin. Şu an özel bir üniversiteye dönüşüp gıcır gıcır bir hal alan binanın, o günlerde o yıkık dökük haliyle, yukarı çıkınca denizle karşı karşıya gelinen küçük terasına kim bilir kaç kişi sıkışır ve hummalı muhabbetlere dalardı. Biz orada bol bol sinema konuştuk, birbirimize CD'ler doldurup değiş tokuş ettik, henüz Marx okumamışken Foucault'ya inandık, anti-psikiyatri tartıştık, yöntemi bilmeden yönteme hayır dedik, Orhan Gencebay arabeskini analiz ettik ama içimizde hep bir punk olma hevesi vardı. Belki de punk olamayacak kadar romantiktik. Sezgin'se mohikan saçları ve radikal bir punk tavrıyla aramıza daldı. Bizden birkaç yaş büyüktü, sosyolojide master yapıyordu. Kosova'dan geliyordu ama yolu İstanbul'dan önce Samsun'dan geçmişti. Her işi büyük tutkuyla yapar ve tüm ayrıntılarıyla bizlerle paylaşırdı. 20 yıldan fazladır devam eden dostluğumuzda, birlikte yaptığımız birkaç güzel projenin ötesinde hem sanatsal hem de politik duruşumuzu birlikte harmanlayan uzun bir yol var. Sezgin Boynik'i, Tolga Güldallı ile birlikte kaleme aldıkları Türkiye'de Punk ve Yeraltı Kaynaklarının Kesintili Tarihi 1978-1999 kitabından1 tanıyanlar olacaktır. Şu an Helsinki'de yayınlanan RABRAB2 adlı teorik güncel sanat dergisi kurucusu ve editörü. Önümüzdeki dönemde Rabrab'dan kimi seçme yazılar Fütüristika'da yer alacak. Ben Yugoslavya'yı ucundan yakaladım. Politik bilincim oluşmaya başlayacağı zaman, Yugoslavya tüm dünyanın konuştuğu bir iç savaş girdabına girmişti. Zaten tüm seksenler boyunca benim ait olduğum jenerasyon artan milliyetçilik ve anti-komünist söylem ile yetişti... yani düşünebileceğin en gerici ve en karanlık fikirlerle. Son on senedir Yugoslavya ile ilgili kapsamlı tarihsel araştırmalar yapıyorum, şimdi bu konuda söyleyecek o kadar çok şeyim var ki nereden başlayacağımı bilmiyorum. Yakında Yugoslavya'da konkret ve görsel şiir üzerine hazırladığım bir antoloji yayımlanacak. Bir başka sefer bu konuda konuşuruz. Teyzem Türkiye'de olduğu için çocukluğumdan beri Türkiye'ye geliyordum, yani buraları iyi biliyordum. Kosova'da savaş çıkınca Türkiye'nin verdiği bir bursa başvurdum. 1996 yılıydı, bursu kazanıp Türkiye'ye geldim. Çok az para vardı ama Kosovalı öğrencileri Türkiye'deki üniversitelere yerleştiriyorlardı. Yurt, paso ve kantinde öğle yemeği parası, bir de 50 Alman markı değerinde harçlık veriyorlardı. Ben Ankara'da felsefe okumak istedim, Ulus Baker'le çalışmak istiyordum. Ama bana oranın mümkün olmadığını, buna en yakın bölümün Samsun'daki psikoloji bölümü olduğunu söyleyip oraya yerleştirdiler. Öyle gittim Samsun'a işte, ismini bile duymamıştım. Biz Samsun'da Çapa Çürek diye bir punk müzik grubu kurduk. Kardeşim ve kuzenimin de olduğu, birkaç arkadaşla birlikte daha çok doğaçlama, punk-noise müzik yapıyorduk. ÖDP'nin sahibi olduğu bir radyoda DJ'lik yapıyordum. Noise müzik çalıyordum, İstanbul ve başka yerlerden aldığım kasetlerle hazırlıyordum programı. O dönemde Doğa Demiray, İbrahim Can Koç, Ahmet Kilisli ve daha hatırlamadığım bir sürü marjinal kişiyle beraber Şuurlu Bir Şey adında, 2 sayısı çıkan bir fanzin yaptık. Bu fanzin için Samsun'daki ilginç insanlarla röportajlar yapıyordum. Çok plak topluyordum o dönem, bu yüzden de plakçıları çok sık geziyordum. Plakçı demeyelim, hurdacılardı, plakçı yoktu orada... Hurdacılardan biri bana terzi Cemal Kuru'ya gitmemi önerdi, onda binden fazla plak olduğunu söyledi. Buluştum onunla, dindar biriydi. Plaklara tapıyordu, resmen fetiş halindeydi. Kırılmış plakları çöplerden toplayıp kendi elleriyle onarıyordu, o derece... Bir yandan da bir sürü ilahi kasetleri vardı. Onunla bir söyleşi yaptım mesela ve bu çok beğenildi. Her soruya cevap vermeden önce ayağa kalkıyordu. Çok ilginç biriydi. Samsun ilginç bir yerdi, eskiden çok modernmiş. Sonradan yobazlaşınca arada kalan çok insan vardı. Solcu ve Kürt arkadaşların hepsi dayak yedi sırayla. Bana da sataştılar, ama ben Kosovalı olduğum için daha dikkatli davranıyorlardı. O zaman Kosova'da savaş olduğu için bana kimse dokunmuyordu. Hatta beni kolluyorlardı. Birkaç kere beni kenara çekti ülkücüler, Reis meis böyle bir şeyler dediler, Sen ne yapıyorsun o solcularla, onların hepsi terörist, dediler. Ben dinlemiyorum tabii o zaman. En aktif yer TKP'ydi, hatta o zaman SİP'ti ismi, Sosyalist İktidar Partisi. Benim bir arkadaşım orada rock dinleme günleri yapıyordu, o yüzden partiye gidiyordum. Ben o zamanlar anarşisttim, komünistleri sevmiyordum. Zaten duvarda Stalin resmini görünce irkilmiştim, onu hatırlıyorum. Yugoslavya'dan gelen bizler için Stalin en büyük düşmandı. Türkçe basılan Tito kitapları getiriyordum Kosova'dan. Kimsenin umurunda değildi. İşte böyle bir atmosferde politize oluyorduk. Yani her şey bizi postmodernizm batağına itiyordu; biz ise olabildiğince punk bilinciyle direniyorduk. İstanbul'a geldiğim zaman çok tanıdığım yoktu, sadece şimdiki Deform Müzik'ten arkadaşları tanıyordum. Samsun'da yaşarken İstanbul'a geldiğim zamanlarda tanıştığım Ünver Şahin, Anabala Pasajı'nda takılıyordu. Zen dahil birçok grupta çalan saksafoncu Bülent Tangay'la bir seferinde orada karşılaşmıştık. Aksak Maboul ve Etron Fou Leloublan gruplarını istiyordum. Kimsenin bildiği yoktu bunları... Halbuki Şuurlu Bir Şey dergisinin ilk sayısında bunlar hakkında yazı basmıştık. Bende bir kaseti vardı. Kosova'da müzik kültürü çok gelişmişti. Millet sürekli kaset, plak topluyordu. Oradan getirdiğim bir birikimim vardı. Daha sonra iste Bülent ile Etron Fou Leloublan sayesinde arkadaş olduk, onda plakları vardı. Rock-in-Opposition ve avant-gard punk, ne varsa dinliyordu Bülent. Saksafon çalıyordu. Bülent çok önemli biri benim için. Daha sonra bastığımız Punk kitabında Murat Ertel'den Bülent hakkında yazı yazmasını istedik. Bu Bülent hakkında okuyabileceğiniz tek yazıdır; Can Yücel'in Bülent hakkında yazdığı şiiri saymazsak... Bir de Ünver Şahin benim için çok önemliydi. Japon noise, new wave, no wave kasetleri kaydedip Samsun'a yolluyordu, otobüse verip yolluyordu kasetleri... İstanbul'a gelmeden önce tanıdığım tek arkadaşlarım bunlardı. Aslında ben İstanbul'a Mimar Sinan Üniversitesi'nden sosyolog Ali Akay için geldim. Bir kere, 99'da sanırım, İstanbul'a gelmiştim kısa süreliğine. İstiklal Caddesi'nde yürürken yolda Ali Akay'la karşılaştım. Elimde Şuurlu Bir Şey vardı. Ona, Sen Ali Akay mısın?, diye sordum. Evet, dedi. Bak, ben bu fanzini yapıyorum, seneye de senin öğrencin olacağım, dedim, fanzini verdim ve gittim. Sonra hakikaten de bir sene sonra Mimar Sinan Sosyoloji Master'ına başladım ve öğrencisi oldum. İstanbul'da o yıllarda bir hostelde yaşıyordum. Aylığı 80 dolardı. Anabala Pasajı'nda, biraz da Atlas Pasajı'nda takılırdım. Fanzinlerle yine ilgilendim. Kısa sürede İstanbul'da tanımadığım kalmadı. İstanbul'da güncel sanat yeni yeni yükselişe geçmişti. İlk başlarda ondan nefret ettim, pek alakam yoktu. Sadece içki içmek için gidiyordum sergi açılışlarına. Bir tek Platform'a gidiyordum, orada çok iyi kitaplar vardı. Oraya gidip gelen birçok kişiyle tanıştım. Orası bana iyi geldi. Master tezim Situasyonistler üzerine çok sıkı çalıştım, yaklaşımım da o dönem Situasyonistler'le ilgilenenlerden çok daha farklı ve radikaldi. Bir gün Situasyonistler üzerine konuşma yapan oldukça iyi tanınan bir sanatçı ve sanat eleştirmeninin konuşması sırasında bir çıkışım olmuştu. Konuşmacı çok sinirlendi ve elindeki kağıtları fırlatarak konuşmayı yarıda kesti. Bu olay sayesinde güncel sanatçı Halil Altındere'yle tanıştım, sonra çok iyi arkadaşım oldu. Halil beni herkesle tanıştırdı ve Art-ist güncel sanat dergisine dahil etti. İşte güncel sanata punk tavırla adım atmış oldum. Halil o sırada Art-İst için NSK üzerine bir sayı hazırlıyordu, ben oraya uzun bir yazı verdim. Kongrede yaptığım sunum da Situasyonistler ve NSK üzerineydi. Gösterinin karşı-stratejileri gibi bir başlığı vardı. Sonra benden Situasyonistler sayısını yapmamı istedi. Yalnız yapmak istediğimi söyledim, diğerlerinin yaklaşımını pek beğenmiyordum. Çağdaş sanatın Situasyonistlerin düşmanı olduğunu savunuyordum ve Türkiye'deki sanat ortamında benimle aynı fikirde birini bulmak imkansızdı. Birçok sanat eleştirmeni abuk sabuk işlerde Situasyonist yön buluyordu ve böyle yapan kişilerle çalışmayacağımı söylemiştim. Derginin yazılarının seçimlerinde çok titiz davrandım. Sanatçılar ve sanat yazarları bunu kolay sindiremediler. Bir sanatçı Situasyonistler sayısının editörü olmam üzerine Kosova'nın köylüsü bu sayıyı mı çıkaracak? diye olay çıkarmıştı hatta... Art-İst'tin kadrosunda bulunan bir isim Situasyonistler sayısını benim yapacağımı duyunca dergiden ayrıldı. Art-İst'i o zaman herkes çok önemsiyordu, sanki Documenta'nın küratörüymüşsün gibi muamele görüyordun. Çok önemli bir şeydi. Tamam, işte şimdi başardın, anlamına geliyordu oraya yazmak. Situasyonistler sayısı çok iyi oldu, çok iyi yazılar var. O dergide Situasyonistlerin en önemli isimlerinin yazdığı, hiçbir yerde olmayan, yıllar sonra October dergisinde yayınlanan yazılar var. Punk da aslında tam Situasyonist ruhuydu. Onların duruşu o kadar güçlü ki, onları ya kabul edeceksin ya da anti-Situasyonist olacaksın. Elbette yanlışlıkları da var ama eleştirel düşünceye büyük katkıları var. İtalyalı Wu Ming var mesela, bugünkü en önemli temsilcileri arasında. Çağdaş sanat ve Situasyonist Enternasyonal arasında ayrım yapmak lazım. Situasyonistleri örnek alıp Situasyonist arşiviyle, formuyla uğraşanlar, sanat enstalasyonu, videolar yapanlar var, bu ayrı. Bunların arasında iyi olanlar da var, berbat olanlar da var. 2003-2004 yıllarındaki durumdan bahsediyorum elbette. Şimdi çok gelişti, etkili oldu. Situasyonistler o dönemde mimarlık, birleştirici kentsellik, psikocoğrafya gibi konularla ilgileniyordu, onların da devamı gelmedi. Çünkü mimarlığın fonksiyonel olması lazım, başka unsurlara da bağlı mimarlık. Bir de Situasyonistleri politik bir bağlamda ele alanlar da var. Fransa'da İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra en radikal anti-kolonyal duruşu olan gruplardan. Grubun içinde Arap, Müslüman kökenli radikal teorisyenler var. Mustafa Hayati, Muhammed Dahou, Abdulhafid Katib, Cezayirli, Faslı, Filistinli isimler. Bunları süs gibi almamışlar aralarına. Mesela Mustafa Hayati hala aktif, inanılmaz. Bir sözlük projesi vardı: Dictionary of Captive Words, İngilizcesi. Şiirsel, politik bir sözlük, taslağın teorisi... Mustafa Hayati Strasbourg skandalını çıkaran adam. Öğrenci hayatının sefaletini yazdı. Filistin Özgürlük Hareketi'nin daha radikal bir fraksiyonuna katılınca Situasyonistlerden ayrılıyor. Abdulhafid Katip 1958'de Paris'te pazarın kurulduğu merkezdeki Les Halles'in psikocoğrafya analizini yapıyor. Bunu yaparken hapse atılıyor, çünkü siyahların Paris'te 1958'de akşam 8'den sonra dışarı çıkmaları yasak. Fransa o zaman çok faşist bir yer. Araplar, Afrikalılar Situasyonistler grubuna teorisyen, sanatçı, entelektüel olarak katılıyorlar, süs bitkisi değiller. Politik duruş böyle bir şey. Gianfranco Sanguinetti de önemli bir isim mesela. Raoul Vaneigem ayrı bir konu, bunlara çalışanlar ve sanat projelerine dahil edenler iyi şeyler çıkardı. Ralph Rumney İngiliz, o da tamamen ayrı bir konu. Pegeen Guggenheim ile evli, İngiliz anarşist ve junky yazar Alexander Trocchi ile beraber çalışan biri. London Psychogeography Association'ın tek üyesi. İşte böyle garip bir grup Situasyonistler. Her neyse, bir de Marksist sanat sosyal tarihinin önemli temsilcisi, T. J. Clark da bu gruptan. Nicholson-Smith de var, aynı zamanda Henri Lefebvre ve bir sürü yazarı İngilizceye çeviren adam. Çok ciddi bir akım, onları sadece Constant Nieuwenhuys, Asger Jorn, Pinot-Gallizio gibi isimlerden ibaret görenler var, onlar asıl meseleyi kaçırıyor. Situasyonistlerde asıl olay mimari projeler değil, politik projeler. Benim Situasyonislere yaklaşımım da bu duruşa dayalıydı. Aslında Guy Debord'un yaklaşımı kendisine Situasyonist deyip bu işin ekmeğini yiyenlerden çok farklı. Kendilerine Situasyonist deyip bienallerde sergiler, önemli galerilerde enstalasyonlar yaptı birçok isim. Daha 1960'lardan bahsediyorum. Amerika'daki farklı üniversitelere yaranmaya çalışanlar, Situasyonist fikirlerini popülarize etmeye çalışanlar... Popülerize etmek aynı zamanda basitleştirmek anlamına geliyor. Guy Debord böyle bir yaklaşımdan uzakta. Sergileri reddediyor. Arka kapıdan girmeyi reddediyor. Asger Jorn ve diğer İskandinav Situasyonistler hep oraya buraya dalmışlar. Eklektik bir tavır var yani. Amerikalılar da öyle... Almanların SPUR grubu, hepsi sanat olayına girmiş. Hollandalılar, Danimarkalılar da hepsi galerilere yamanıyorlar. Guy Debord, Ya hep ya hiç diyor, bu yüzden de hep yalnız kalmış. Lenin'in Birinci Dünya Savaşı arifesindeki yalnızlığına benzeyen bir yalnızlık bu. Debord'u aslında anarşist Leninist olarak tarif edebiliriz. Teorik kitabı Gösteri Toplumu ve radikal deneysel filmleri olmasa Guy Debord bu kadar bilinmezdi. O çevrede onun kadar iyi film yapan yok. Çok paranoyak biri Debord, biri yanlışlık yaparsa hiç affetmiyor. Situasyonist duruşundan hiçbir zaman ödün vermediği için bu kadar kült bir figür. İntihar ederek hayatına son veriyor. Hiyerarşik bir durum varmış kesinlikle ki adını bu kadar çok duyuyoruz. Debord kurucusu sonuçta, 1957'de kurulunca Situasyonistler grubuna birçok kişi dahil olmuştu ama bitince iki kişi kalmış: Guy Debord ve Gianfranco Sanguinetti. Sanguinetti ilk başta yoktu, sonradan katıldı. Arada Rene Vienet, Alice Becker-Ho, Michele Bernstein, Raoul Vaneigem, Attila Kotanyi, Jorgen Nash, J. V Martin katıldı... başlarda bu isimler yoktu. Meşaleyi taşıyansa Debord'du. Nagehan, bu sorduğun soru çok önemli. Ve şu an akademi içinde bile Situasyonistler ve Debord'un estetik ve sanat hakkındaki görüşleri üzerine epey ciddi yayınlar çıkmaya başlıyor. Tutarlı ve sistematik bir Situasyonist teoriden bahsetmemiz imkansız; akla ilk gelen Debord'un Gösteri Toplumu. Politika, güncel hayat çelişkileri, modernizasyon, tüketim toplumu, devrimler, temporalite, teknoloji, vesaire konularla alakalı olmasına rağmen, kitabı bir kültür incelemeleri çalışması olarak göremeyiz. Daha çok bir manifesto gibi okunmalı. Bu açıdan bakıldığında, Situasyonistlerde politik ve estetik arasındaki ilişkiyi kendi özgül bakışıyla anlamamız gerektiğini düşünüyorum. Çoğu zaman unutulan bir gerçek şudur ki, Debord'un Gösteri Toplumu'nu yazarken asıl etkilendiği kitap, Georg Lukacs'ın Tarih ve Sınıf Bilinci'dir. Bu kitabın Türkçe çevirisi var, Belge Yayınları'ndan. Bu, gerçekten de çok ilginç bir kitap. Rosa Luxemburg ve Lenin gibi çağdaş devrimci militanları inceleyen Lukacs, işçi sınıfının devrimci ve objektif bilincini öznel kategoriler ile anlamamız gerektiğini öneriyor. Bir de bunu yaparken, Lukacs sanat teorisi kavramlarını da kullanıyor. Debord'un yapmak istediği aslında İkinci Dünya Savaşı sonrası bir Tarih ve Sınıf Bilinci eseri yazmaktı. Parti disiplininden uzak, obskurantist avant-garde, yarı-punk bir herifin yapabildiği kadar yapmış işte. Bahsettiğin mektubun yazarı Akexander Brener. Halil'in arkadaşı ve Stedelijk Müzesi'ndeki Kazimir Malevich resmine dolar işareti spreyleyen, Manifesta'ya Fuck the Neoliberalist Multiculturalist Art System Now sloganıyla saldıran, Zizek, Groys gibi ünlüleri tokatlayan bir sanat anarşisti; tam anlamıyla bir estetik terörist. Şimdi ilginç bir şey anlatacağım: Situasyonistler sayısından sonra Halil, Brener ve onunla beraber takılan Barbara Schurz'u İstanbul'a davet etti. Alfredo Bonanno ve İsyankar Teori üzerine bir sayı hazırladılar, Art-İst dergisinin özel sayısı. Bonanno, 2005'ten beri 4 kere daha hapse girmiş, uzun bir dönem hapiste yatan İtalyan bir anarşist, direkt eylem çağrısı yapan bir militan. Tabii ki böyle bir radikalliği sanat çerçevesinde devam ettirmek imkansızdı ve bu sayıdan sonra Art-İst dergisi U dönüşü yapıp, eski haline geri döndü; bienal eleştirileri, sanatçı röportajları, sergi analizleri falan, yani bilindik normal seyrine döndü... ve ardından tamamen söndü. Bizden bu özel S. E. sayısı için bir yazı yazmamızı istediniz. Fakat bu olanaksız. Kesinlikle olanaksız. Olanaksız çünkü şu anda aşırı ağır ekonomik, entelektüel, duygusal ve fiziksel koşullar içinde var olmaktayız. Bir evimiz yok, yemeğimiz yok, paramız yok ve bu durumu değiştirmek için bir umudumuz yok. Fakat daha da önemlisi, bir sanat dergisi için S. E. ile ilgili bir yazı yazmayı utanç verici buluyoruz. Biz, bunun ahlaksızca ve genel kafa karışıklığını ve ilgisizliği körükleyecek bir hareket olduğunu düşünüyoruz. Brüksel Polisinin 1869'da ünlü Enternasyonal altınlarını ele geçirdiğini sanmasının hikayesini biliyor musunuz? Bu altınların varlığı, kapitalistleri uyutmuyordu. Hikaye şöyle: Polis karanlık bir köşede duran kocaman ve sağlam bir kutuya el koyar. Fakat polisler kutuyu açınca sadece kömür bulur. Kapkara kömür. Altın yoktu. Polisin Enternasyonal'e ait altının düşman eli değdiği anda kömüre dönüşeceğinden haberi yoktu. Aynı şey S. E. için de geçerli: Sanat sistemi tarafından ellenince bütün entelektüel ve duygusal coşkunluk toza dönüşüyor: ne harika bir yazgı! Situasyonistlerin ilan ettiği gibi: güncel sanat felç olmuş bir karnaval. Başka bir deyişle: gösteriş ve ölü zaman. Buna karşılık S. E. doluluğu, gerçek şenliği, yani devrimi, kendini gerçekleştirmeyi, katılımı sevdi. Ve sanat sistemi S. E.'nin fikirlerini rekupere etmeye çalıştığında onların devrimci anlamını öldürmeyi amaçlar. Güncel sanat çevresini S. E. ile birleştirmek bu yüzden olanaksız. Her anlamda olanaksız! S. E.'nin hazırlanış şekli şöyleydi: kültürel, politik, ekonomik ve sosyal her cephede planlı taciz. Debord'un dediği gibi: güncel sanatçılar Çernobil'den bile daha kötü. Şimdi bu taciz stratejisine her zamankinden de çok ihtiyaç var. Fakat bunu anlayabilecek sanatçılar nerde? Yok böyle birileri. Bu yüzden Situasyonist Enternasyonal hakkında bir sanat dergisi hazırlamak saçmalık. Size tavsiye edebileceğimiz tek şey derginizi devrimci bir teorik silaha çevirmek, eğer yapabilirseniz. O zaman S. E.'nin fikirleriyle çalışabilirsiniz. - Sezgin Boynik ve Tolga Güldallı'nın editörlüğünde çıkartılmış, Türkiye'deki punk rock kültürünü irdeleyen 2007 basımı kitap, Türkiye'de punk kültürünün tarihçesini, punk gruplarının deneyim ve hikayelerini, toplumun bu müziğe bakış açısını, punk kültürü hakkındaki afiş ve fotoğraflar ve bu dönemin gruplarının şarkılarının derlenmiş olduğu bir müzik CD'sini içerir. Kitap, Tampon, Headbangers, Noisy Mob ve gibi grupların yanı sıra, punktan etkilenmiş daha ana akım Rashit, Athena ve Baba Zula gibi gruplar hakkında da bilgi içermektedir. Kitap hakkında detaylar içeren site. - RABRAB PRESS: 2014 yılından beri yayınlanan, Helsinki merkezli teorik güncel sanat dergisi. Rabrab websitesi - OEI Press"}
{"url": "https://futuristika.org/shakespeare-para-icin-nick-hornby-keyfinden-yazdi/", "text": "Kitap satın almayı severiz. Hatta bazen kitap satın almayı, onları okumaktan daha fazla sevdiğimizi düşündüğümüz olur. Kitaplığımızda ya da yatağımızın yanında yükselen ve bir kısmı alınır alınmaz okunan, geri kalanı ise ya birkaç yıl sonra okunacak ya da bir arkadaşa ödünç verilecek kitap yığınlarımız olmuştur. Okumak için sıraya koymuş olduğumuz kitaplar ile, günler sonra okuyup bitirmiş ve hakkında bir şeyler söylemeye başlamış olduğumuz kitapların birbirinden farklı olduğunu da birçok defa görmüşüzdür. Belli başlı özellikleriyle bir okur portresidir bu: okudukları, okuyamadıkları, sevdikleri ve sevmedikleri hakkında söz etmekten hoşlanan bir okur. Nick Hornby, Believer'daki köşesinde, bir okur olarak kitapları değerlendiriyor. Satın alınanlar ve okunanlar listelerinden yola çıkarak, deneme türüne yakın bir yerde duran -aslında pek de duramayan- canlı, mizahi yazılarla okuru sürüklüyor. Shakespeare Para İçin Yazdı, 2009 yılında Sel Yayıncılık'tan çıkan bir kitap (ingilizce orijinali ise 2008 tarihli) ve Nick Hornby'nin bahsi geçen dergideki köşesinden seçilmiş yazılardan oluşuyor. Yazarın gerçekten keyfiyetten ve müthiş zevk alarak yazdığını sanki okumaya başlamadan önce yazar yanınıza gelip Evet kesinlikle öyle yaptım demiş gibi içten hissedebiliyorsunuz. Fanatik Arsenal Taraftarı Nick Hornby, Dünya Kupası'nda köşesini biraz ihmal etmiş. - Field Notes From A Catastrophe Elizabeth Kolbert - The Case Of Mr. Crump Ludwig Lewishon"}
{"url": "https://futuristika.org/shakespearein-kizkardesine-namahrem-ask-mektubumdur/", "text": "Kendinle kalmanın korkutucu bir yanı olduğunun altını çiziyor tüm dünya, kaçınılması gereken, zararlı, utanç verici eylemsizlik haline işaret ediyor, kendini koruman gerekli diyor ve bunu kültürel farkların belirsizleştiği zamanımızda güçlendiğini, bundan korunamayacağımızı, sessizliğin, kişselliğin, mahremiyetin temel unsurları diye nitelenebilecek görünmezlik ve dokunulmazlık kıstaslarının yasalarla korunduğunu vurgulayıp, kanunların ötesinde çabalara ihtiyacımızın olmadığını, zorlamanın, bireysel alanlar yaratıp kenara çekilmenin, hayatlarımızda gizlenmesi gereken detaylara sahip olduğumuz şüphelerini ortaya çıkaracağını belirtip uyarıyor: Her söylediğimizi herkes duymalı, suretler akıllı telefonlarda verilecek anlık efektler haricinde belirgin, isimlerimiz, adreslerimiz, günlük hayatımızı nasıl geçirdiğimiz, hayatımızı nasıl kazandığımız ve vatandaşlık numaraları sorulduğunda tok ve gür ses tonuyla ivedilikle söylenmeli, bir an duraksarsanız, toplumsal yaşamdaki varlığınızda belirecek kuşku soruları sorma yetkisini yine adli ve tüketici yasalardan almış kolluk kuvvetlerinin ya da telefonla satış operatörlerinin keskin dikkatinden kaçmayacaktır ve duraksamanızın neden olduğu o açıklanamaz, ağırlaşan ve yavaşlayan zamandaki sessiz anın hemen ardından kendinizi tanıtmanız zorunluluğunu dayatacak yetkiliye annenizin kızlık soyadının birinci ve üçüncü harflerini yaşamda en büyük mutluluğunuz o cevabı vermekte yattığını ispatlarcasına coşkuyla söyleyebilmelisiniz ki üzerinizde hızla yoğunlaşan soru işaretleri bulutunu savurup, cevabınızdaki harflerin ivedelikle girdiği sistemde alışkanlıklarınızın, tüketiminizin, olası bir içkili gecede yaşanan tartışmada bar çıkışında, bir alışveriş merkezine durgun yüz ifadesiyle girip çantanızı teslim ettiğiniz kapısında, yerel yönetimden izin alınarak gerçekleşmiş gösteride ya da trafik ışığında düşünceli ifadeyle dikilirken düzenin o ihtişamlı, evrensel, sonsuz büyüklükteki veri deposunu oluşturan ve sayısız kılcal damar gibi hepimizi birbirimize bağlayan trilyonlarca byte genişliğindeki sunucuların belleğinin medarı iftiharı güvenlik kameralarının dondurduğu renksiz, flu görüntünüzle eşleşip, kendinize saklamaya yeltendiğiniz temel varoluş bilgilerinizin olmadığını belirtme şansı geri çevrilmesin. Kadınların tek başına yaşamalarına izin verilmeyen Orta Çağ'da kişisel alan yaratmak için en uygun mekanlar yüzyıllar boyu manastırlardı ve buralarda dahi rahibelerin tümüyle yalıtılmış yaşam sürmelerine olanak yoktu. Hristiyan öğretisi ne ormanlarda, ne çatısı olan yerlerde kendinle kalmanın yasak olduğunu, kötülüğün ve iblisin özgürce dolaştığı tek başınalıkta, insan zayıflamış kaldığından, kişiye zuhur edeceğini söylüyordu. Bugün ise, dinin şeytandan korumaya dönük o mecburi kabul isteyen kurallar manzumesinin ötesinde, karşı koymanın beden ve akıl sınırlarını zorlayan kimliksel açıklığımızı ve ulaşabilirliğimizi gösteren cevaplarla gündelik hayat dahilinde hemen her adımda düzenli biçimde masumiyetimizi ispata davet ediliyoruz. Akıllara durgunluk veren ummana dalma cesareti göstermiş, korkusuz, düzeneği rahatsız etmeme güvencesini veren yurttaşlar topluluğunun yarattığı huzur duygusu öylesine paha biçilmez ki, hayatlarımız, bir kenara atılmış, kurulmaya çaba gösterilmemiş saatin aniden ve geri dönülemez biçimde, hiç beklemediğiniz anda çalışıp yanlış da olsa zamanı göstermeye başladığı andan itibaren yaşayıp, öncesini yok sayıp, yapılacakları yapıp, gerisini o devasa sunucuların dinginlik veren mırıltılarındaki güvenli huzura kendimizi bırakmamızı isteyen sesler güvenliğimiz için her konuşmayı ve her anı kayda alıyor. Adeta mekanik ve matematiksel bir cennette yaşamaktayız. Yaşamadığını bildiğimiz ama bir yerlerde çok sayıda isimle yaşadığından emin olduğumuz Judith Shakespeare'i hatırlamak, Virginia Woolf'un kurduğu ve koruduğu evrenindeki önemi duygusallığından sıyrılıp hakikat diye algılamaya yol verir. Kurmaca yazabilmek için verilen o sonsuz savaşın kahramanlarındandı. William'ın ihtişamı, başarısı, uygarlık yıkılsa ve tarih silinse tümüyle yeniden oluşturulabilecek dünyanın temel tasviri sayılabilecek dizelerinin yanında, yaratıcılığının mecrasını bulamayıp sıkıntı sularında yüzer. William Shakespeare'in dehası kızkardeşi Judith'de yoktur çünkü sadece erkeklerde mevcuttur. Babası tarafından dövülür. Yazdıklarını saklamak zorunda kalır. Tiyatro oyuncusu olma şansı yoktur kadınlara yasaktır. Yaşı geçkindir ve Woolf'un belirttiği, üretmek için temel iki gereksinimden yoksundur: Ekonomik özgürlük ve mahremiyet. İlkini zorla evlendirildiğinde bile elde edemez, toplumsal düzen izin vermeyecektir, ikincisini elde etmenin yolunu bulur, kendini öldürür. Arada bağ var mıdır bilinmez ancak asırlar sonra Morrisey, bir The Smith şarkısına Shakespeare'in Kızkardeşi adını verir. Şarkıda ebeveynlerinden uzaklaşmak isteyen cinsiyetsiz biri uzaklaşmak ve kendisiyle kalmak hakkını yakarmaktadır. Gerçekten, aile ilk kalabalığımızdır. Paylaşımın yüceltildiği kalabalığın arasında kendi benzerinin, kendinden olanın davranış kodlarına dahil edildiğin, alanının temel mekanı diye bedeninle sınırlandırıldığın o çoklu ortamda törpülenmek ve şekillendirilmeye direnmek arasında gider gelirsin. Modernite tek kalmak isteyen insanı bir hasta, kimi zaman acuze kimi zaman ucube, tutunamamış, odasında tek başına ölüp gidecek, kırılganlıkları ve zayıflıklarıyla gereği kadar çabalamayan biri diye tasvir eder; öte yandan hareketsizleşen, sanal dünyaya yönelen pasifliğe, kolay yönetilir bulduğundan, şehvetle omuz verir, müstehcen durumlara dair temel yaraların kabuğunu nokta atışı estetik tavırla kaşıyanlar ortak hafızanın dışına atılmıştır, fakat gazeteler, internet siteleri, filmler, haberler, dergiler, bütün görsel ve metinsel çağrılar, kimin kiminle hangi dar alanda yekpare cinsiyete mazhar olduğunu göstermek üzerine oldukça popüler biçimde kurgular hayatın içeriğini. Türkiye'de ise kendin olmak lanetlenirken, mahremiyet geniş bir kabullenme çapıyla ve engin hassasiyetle müstehcenlik adına koruma altındadır: Hemen her lokantada, her çay bahçesinde kimi konferanslarda, tabelayla ayrılmamış kısımlarında dahi parklarda hep beraber kendilerini yaşayan kadınların rahat hissettikleri, seslerini yükseltip zaman zaman şarkılar söyledikleri, bedenlerinin görünür olmasının nispeten dert edilmediği yerler şeklinde genişlemiştir. Şehir ve kitlesel uyum, müstehcenliğin önünü keserken, yanında kadın olmayan erkeklerin bulunmaması gereken durumlar yaratmakta beis görmemiş, kamusal alandaki kadınların bedenlerini cinsiyet kavramına çabucak girecek her türlü temastan, görmekten ve kokusunu almaktan olasılıkların korkusuyla uzaklaştırmış ve bir anlamda cinselliği koruma rejimi kurmuştur. Aynı hezeyan, diken üstünde yaşayan insanlar bütün korkularıyla kamusal paylaşım alanlarından evlerine çekildiğinde de sürmektedir: Kalabalık üretim ve tüketim döngüsünde artık ihtiyaç duyulmayan tüm nesnelerini, çöplerini bir an önce evlerinden uzaklaştırmak için kapı önüne koyarlar ve böylece kendilerini tüm çıplaklığıyla anlatan, mahremiyetlerini ortalığa seren artık gereksiz, değerini yitirmiş her maddeyi, duyguyu aceleyle torbalara doldurup uzaklaştırmak ister. Oysa aynı insanlar, hepimiz, bir zamanlar, artık hatırlamak istemediğimiz tarihlerde, birkaç yüzyıl önce, belki birkaç on yıl önce, akşamın ağır karanlığının yavaşça ve direnmeye fırsat vermeden bastırdığı köylerdeki, kırsallardaki evlerimizde, el yordamıyla sevişirken ve sıçarken, artıklarımızı, boklarımızı, mahremiyetimizi evlerin hemen yanına kazılmış çukurlara gönderiyorduk, şimdi, yaşamı büyük bir aile gibi paylaşmak zorunda bırakıldığımız dairelerimizde düzenin o ihtişamlı, evrensel, sonsuz büyüklükteki ve sayısız kılcal damar gibi hepimizi birbirimize bağlayan ortaklaştırılmış mükemmel lağım sistemlerine gönderiyorsak ihtiyaç duymadıklarımızı, boklarımız böylesine birbirine karışmaktayken gerçekten korumaya çabaladığımız şaşalı mahremiyetimiz mi? Bildiğim sadece, Judith Shakespeare'in çok özel bir kadın olduğudur."}
{"url": "https://futuristika.org/shamanov-kardeslerin-avangart-sanat-gideri/", "text": "Konstantin and Yuri Shamanov, Rusya'dan uzay çağı sanatçıları, kardeşler. Yuri Gagarin'in uzaya çıktığı gün doğmuşlar. Kendilerine göre, doğumları, uzaya çıkmaktan daha önemli bir mucize. İkilinin Good News! isimli sergisi, ağırlıklı olarak Rus sanatçıların eserlerine yer veren Londra merkezli Orel Art isimli mekanda, geçen yılın sonlarına doğru görüldü. 1960'lı, 70'li yıllarda Sovyet döneminde büyümüşler. Batı nefretine odaklanmış bir sanat eğitimi aldıklarını söylüyorlar. Batılı domuzları, çürümüş genital organlarını filan çizerdik, devrimci işi yapardık diyorlar. 90'lı yıllarn başında ise Chameleon isimli, yetim çocuklar için performanslar ve sanat aktiviteleri düzenleyen bir grup kurmuşlar. Çalışmalarının Rus avangart ya da konstruktivist etkileri olduğunu söylüyorlar. Kardeşlerden Konstantin, Roman Abromovic ile birlikte askerlik yaptıklarını, Abromovic'in askerde petrol içtiğini ve sigara tellendirince saçını tutuşturduğunu anlatıyor. Askerlik sonrasında yollarını ayıran kardeşlerden Yuri önce bir uzay istasyonund açalışırken sonrasında tiyatro tasarımcılığı yapmaya başlamış. Konstantin ise bulabildiği her şeyi alıp satan bir tüccar olarak devam etmiş. 90'lı yıllarda birlikte sanat yapmaya karar vermelerine kadar yaşamları böyle ilerlemiş."}
{"url": "https://futuristika.org/siber-gnosis-dergi-ve-avangard/", "text": ": Plansız bir plan halinde ilerliyor Siber Gnosis mecmua. Devam etsin istiyoruz ama bunun için bir süre biçmiş değiliz. Misyonu devam ettiği süre devam edecektir-diyebiliriz. Siber Gnosis'in genel takipçisi İstanbul'un Avrupa yakasında demek mümkün. Çünkü dergi düzenli satışını sadece iadesiz- Taksim Mefisto da yapıyor. Bu manada Karşı işi götürüyor, Kadıköy'de durum sakin, 7-8 tane dergi alıcısı var. Bunun yanında Siber Gnosis, maddi bir dönüşü olmasa da İzmir, Ankara, Eskişehir, Konya, Antalya ve yer yer Çanakkale'ye ulaştı. Yayının temel gövdesini metin yazan, çevirileri yapan Periferi Kolektif sanatçıları götürüyor. Bunun yanında Yıkım 2011, Gerçeklik Terörü gibi başlıklarda bizle paylaşıma giren sanatçıların yapıtlarına ve S. E. T listesi üzerinden uluslararası katılımlara dergiyi açtık. Şu ana dek, Brezilya, İspanya, Arjantin, İngiltere ve Amerika'dan sesler derginin ilk 4 sayısındaki bandoya katıldı. Yıkım 2011 etkinlik binasına, sergi açılışından bir 10 gün sonra, Alanya L tipi cezaevinden bir mektup geldi. Serdar Sıvacı adlı mahkum, Yıkım 2011'i gazetelerde çıkan haberler üzerinden takip edip, sergi kavramı/girişimiyle ruhsal bir ilişki kurmuş. Ve Maya sembollerinden yola çıkarak yaklaşık 100 parçadan oluşan ve kuru kalem/tükenmez bir çizim hazırlamış. Ve bu çizimin orijinallerini bize göndererek, eserin puzzle'ının tamamlanması, ardından fotoğrafının çekilerek; fotoğraf ölçütünde büyütülüp sergi bünyesinde gösterilmesini istemiş. Bizim bu devasa çizimi ekstra bir sergileme şansımız yoktu ve onu ruhuna uygun özel bir sunum için beklettik. Siber Gnosis'in 3. Sayısındaki ek dosya ile de izleyici ile buluşmuş oldu. Ardından dergiyi cezaevine de gönderdik, umarım içerikten takılmayıp- eline ulaşmıştır. Siber Gnosis'in bir adım öncesinde Yıkım 2011 sürecinde ilk ve son sayısı çıkan S. E. T bülten vardı. Aslında orada başlatmak istediğimiz, güncel ve hayata yakın bir yeni avangard söylem oluşturma derdimiz S. G. ile ete kemiğe bürünmüş oldu. Bu mana da S. B. Periferi Kolektif ve S. E. T'in tüm sergi, performans ve eylemleri ile aynı ruhun/duruşun sürdürücüsüdür. Sonuçta; hakim sanat ve edebiyat söylemleri bizim hamlelerimizi eski kafalı, güncel değil, köksüz, toplumdan uzak vb söylemler ile hep görmezden gelmiş ve görünmez kılmaya çalışmıştır. Bunun sonucu hep hatırlanmasa ya da bilinmese de öncülünde Albemuth Bilimkurgu'dan Şebeke'ye 10 yılı aşkın bir yer altı yayıncılığı geleneği ile beslenmektedir. Bizim için avangard; süren, devam eden bir zamansız koşudur. Tanımlanamaz, bir kalıba sokulamaz bir post-endüstriyel atıktır. Kendimizi Alman Romantiklerinden Dada'ya, Cobra'dan Fluxus'a bir tarihsel süreç üzerine yeniden düşünen/eyleyen ve bu süreci zamanın mutant ruhuna uygun yeni bir söylem ile birleştiren bir durumda konumlandırıyoruz. Piyasa rasyonalitesinin, akademinin ya da liberal kuramcıların avangard öldü söylemleri ile dalga geçen bir hayalet olma konumu bizi tahrik eder. Periferi'nin 10 yıllık birikmiş bir tarihini artık arşivleme zamanı sanırım geldi. Gerçi biz bu tanımlanamaz, koordinatsız konumdan pek şikayetçi olmasak da. Bu süreçle eski sayıları belli bir sıra ile bu internet merkezine yüklemeyi planlıyoruz. Dergi fiyatının pahalılığı konusu, sadece bilgi eksikliğine dayalı bir durum. Siber Gnosis'te de İMC usulu, her yeni sayı öncesi toplanan katkılar ile çıkarılıyor. Dergi satış noktasında 8 liraya etiket bulunuyor, bunun sebebi ise kitapevlerinin her türlü dergiden yüzde 50 kar payı kesmesi. Yani verilen ek'in maliyetine göre dergi 3 ile 3,5 lira arasında mal oluyor, buna 8 lira etiket vurulduğunda, masraf ve kitapevi karı düşülünce tane satışından S. B. kasasına 50 kuruş ya da 1 lira kalıyor. Bu duruma son vermenin yolu elden düşük fiyatla satışın artırılması, kitapevi karının etiketten düşülmesi olabilir. Ya da bir hami bulup yayının ücretsiz dağıtımını yapmak olabilir. Dışarıdan yazı konusuna gelirsek, S. E. T dergide yayınladığımız ve tekrarını S. B'nin 4. Sayı girişinde verdiğimiz geniş düşünsel galaksinin içinde olan her üretime dışardan bakmayız."}
{"url": "https://futuristika.org/sicak-sarap/", "text": "İstanbul tufanlarda kayboladursun soğukların tüm ülkeyi etkisi altına almasıyla sıcak içeceklere ilgi yönelmekte. İş yerine uygun bir içecek kabul edilmese de iş dönüşü evde şipşak hazırlayabileceğiniz sıcak şarap, günün yorgunluğunu atmaya ve dertsiz, tasasız bir uykuya dalmanıza yardımcı olacaktır. Umarım. Tarif, her zamanki gibi esnek, dileyen püf noktalarını da dikkate alarak karışımı zenginleştirebilir ya da sadeleştirebilir. Suyun içine şekerleri ekleyip kaynatın ve soğumaya bırakın. Karanfili birkaç parçaya bölüp portakala saplayın ve diğer bütün malzemelerle birlikte tencereye koyun, kısık ateşte ısıtın. -Tencere küçük ama derin olmalı. -Kısık ateş anahtar kelime, yoksa şarap kesilir ve acı bir tat oluşur. Hem alkolü de uçar! -Orta kalite bir şarap kullanılmalıdır, yıllanmış şaraplarınızı ziyan etmeyiniz, etseniz de orta kalitenin altında bir tat elde edersiniz. -Tarçın ve vanilya toz halinde kullanılmamalıdır; hem içeceğin renginde bulanıklık yapar hem de keskin ve de baskın bir tada sebep olurlar. -Su yerine çay, kırmızı yerine beyaz şarap kullanabilir, şeker yerine bal ekleyebilirsiniz. -Leblebi, kestane, fıstık gibi atıştırmalıklarla servis edilebilir, nefis! -Karışıma damak zevkine göre aşure kıvamına getirip abartmadan kuru üzüm, kayısı, incir gibi yemişler, kurutulmuş diğer meyveler eklenebilir. -Büyük, küçük herkesin içebileceği bir içecektir, günde 1 bardak şarap zihin açıklığı verir, kan yapar."}
{"url": "https://futuristika.org/sifir-noktasi-ya-da-sifirin-uygarligi-zafer-aracagokun-sifirdan-hiclige-yolculugu-sifirografya/", "text": "Sonrasını okumadım. Devamını biliyordum neredeyse; çünkü birkaç hafta öncesine kadar biyografinin tarihten nasıl ayrılabileceğini ve, bence ve bence- sıfır ve bir arasında kendine yer arayan sözüm ona otobiyografinin, ne denli etker uslamlamalar yaratabileceğini ölçüp tartıyordum kendimce. Bu olumsal varoluş hissi beni sararken Aracagök'ün sıfır uygarlığı'nda buldum kendimi. Bu kitap, herhangi bir yönüyle anlaşılamaz, anlamlandırılamaz, tenkit ya da taklit edilemez; tüm bu varsayımlar, metnin paradoksal bir şekilde salt kendine göndermede bulunması, metinlerarası kaosu ve Türkçe'nin döngüselliğinden hayli faydalanmış bir Aracagök yorumu savını doğuruyor/doğruluyor. Aracagök aslında özgönderimsel bir yorum yapıyor Bu yönüyle diyebiliriz ki ben bir mülhem manifesto yazıyorum. Her bir metin başka bir metne açılıyor, böylelikle döngüsel bir metinlerarasılık göze çarpıyor. Oblomov'daki döngüsel zamanın yerini, Sıfırografya'da döngüsel bir boşluk alıyor. Bağıntısızlık, hiçbir şekilde, metnin ereği diyemiyoruz. Ne ki, kaygısı olmayan bir metinden söz etmemiz de pek mümkün değil. Eve Dönmek İstemiyorum'da sözü edilen dipnot fetişizmi gibi burada da örgü/olay örgüsü fetişizmi, bir unsuz oluyor, belki de. Başta her hatalı okuyucu gibi ben de metni kategorize etmeye, dipnotlarla, numaralandırmalarla bir yerlere varmaya çalıştım. Yazık ki bu umarsız bir edimden öteye gidemedi. Zira, Aracagök'ün istediğinin de bu olduğunu söylemek çok zor. Metinlerde, başta sevecen bir oyun gibi görünen serimleme, aslında yapısal bir hiçlik anlatımından, sıfır sorgulamasından söz ettiği için, yapısöküme uğramış bir olay örgüsü göze çarpmaya başlıyor. Dolayısıyla metni/metinleri okurken/incelerken, dün ve yarın gibi kavramlardan uzaklaşmak, an'ı okumak en yerinde seçim olacaktır. Öyküde ya da metinde z. a. biyografisi, z. a. otobiyografisi ve z. a. hikayesi okuyoruz. Aynı kişi tarafından kaleme alınmalarına karşın hiçbirinin z. a. olmadığına eminiz. Bu yönüyle olaylar önemini yitirdiği ölçüde, metaforlar, göstergeler havada uçuşuyor. Gelişigüzel post-modern metinler sunulmuyor okura elbette; aksine tasarlanmış, düşünülmüş ve kendi doğasına aykırı bir gerçekdışılık göze çarpıyor. Dil bir işaretler sistemidir elbette. Kitapta, işaretler/imler dağıldıkça ortaya çıkan şey belirgin bir yapısal çözümleme isteği oluyor Bir hiçliğin çözümlenmesinden söz ediyorum. Bu kitap okunmalıdır çünkü kişi hiçliğiyle yüzleşmeksizin varoluştan söz edemez. Aracagök boşluk hissini, hiçlik kavramıyla sentezleyerek okuyucuya sunduğu dünyanın içinde kendini arıyor/aratıyor. Kendini aramak gibi artık nostaljik bir klişe olmaya yüz tutan bu post-modern üslup, Aracagök'ün gürültülü evreninde sarsıcı bir tekrarla vuku buluyor. Bu kitap okunmalı çünkü uyanmak için sarsıcı bir gürültüye eğilimliyiz. Rahatsızlığı hiç hissetmemek umutsuzluğun ta kendisidir. Kierkegaard'ın bir diğer deyişiyle, z. a. içi dayanılmaz olan... hiçbir şekilde dayanamadığı kendi ben'inden kurtulamamasıdır. Biz değersiz okuyuculara zira okuyucu dışlanmış, itilmiştir Sıfırografya'da- kitabın her bir sayfasında, hatta her bir paragrafında ben arayışının kılgısallığına şahit oluyoruz. Yukarıdaki paragraflar kitabın okunmaması için gayetle geçerli sebeplerdir sayın okuyucu."}
{"url": "https://futuristika.org/siir/", "text": "Cansız, masum öyle fazla konuşmayan, Çok fazla güzel ama hiç küçük, Hem muhafazakarmış hem de modern öyle dedi, İki taneler biri diğerinden daha fazla ılık, Dans ediyorlar adını bilmediğim bir dans, Belki bir sokak ismi, çok fazla cebir bazen, Bir şeyler çalıyorlar ama çok fazla sessiz, Hisarlar Dersaadete değil benim kalbime giden gemileri bombalıyor, Kapımın önünde hiç havlamayan iki canavar var, Her yanımda binlerce duygu artığı var, Onların arasında kaybolup gitmen için yalvarıyorlar,"}
{"url": "https://futuristika.org/sil-duzelt-ekle-istanbulu-bastan-yarat/", "text": "İstanbul gibi çok merkezli ve değişken bir şehirde kendini bulmaya çalışan genç kuşağın kimliğinin oturmasında psiko-coğrafya nasıl bir rol oynar? Kent ve sakinleri arasındaki alışveriş nedir? İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliklerinin bir parçası olarak Gül Çağın ve Arzu Arda Koşar Kendini Bulma/TRANSISTANBUL projesi ile bu sorulara cevap aramakta. Gül Çağın'ın katılımcıları İstanbul'u kendi ihtiyaç, istek, amaç, hayal ve doğrularını yansıtacak şekilde silip, düzeltip, eklemeler yaparak gerek gerçekçi, gerek fantezi, ütopik şehir manzaraları yaratmaya yönlendireceği interaktif calışmalar Küçük Armutlu mahallesinde ve Kadırga Sanat Üretim Merkezi'nde gerçekleşecek. Sanatçıların işleri ve interaktif çalışmalar sürecinde ortaya çıkacak yapımlar 10 Mayıs 2010'a kadar İstanbul 2010 Kadırga Sanat Üretim Merkezi'nde gösterime açık olacak. 2009'da çeşitli sokak yerleştirmeleri ve graffiti çalışmalarıyla başlayan Kendini Bulma/TRANSISTANBUL etkinlikleri Kasım 2010'da devam edecek."}
{"url": "https://futuristika.org/silja-puranen-circus-princess/", "text": "SODA, Finlandiyalı tekstil sanatçısı Silja Puranen'in ''Circus Princess/Sirk Prensesi' adlı sergisine 26 Nisan- 9 Haziran 2012 tarihleri arasıda ev sahipliği yapıyor. World Crafts Council'in, Avrupa onursal üyesi olan sanatçı, 2009 yılında, İskandinav ülkeleri arasında en büyük ödül kabul edilen Nordic Award in Textiles ödülüne layık görüldü. Finlandiyanın yanısıra bir çok ülkede solo ve karma sergilere katılan sanatçının eserleri önemli kurumsal ve özel kolleksiyonlarda yer almaktadır. Çalışmalarını Tuusula, Finlandiya'da devam ettiren Puranen, eğitimini önce Kuopio Sanat ve Tasarım Enstitüsü, ardından Helsinki Üniversitesi'nde estetik okuyarak tamamladı. Eserlerinde ağırlıklı olarak hayatta karşımıza çıkan beklenmedik olayları konu eden Puranen yaşamdaki gerçeklerle, herkes tarafından kabul edilmiş idealler arasındaki zıtlıklara yer veriyor. ''Hayatımızın nasıl olmasını isteriz?'', ''Standartlara uymayan insanların şansları nedir bu hayatta?'', ''Kontrolümüzü kaybedersek ne olur?'' gibi soruların cevaplarını arayan hikayeler, Puranen'in çağdaş teknoloji ile birleştirdiği geleneksel el işçiliğiyle üretilmiş eski halı ve tekstil ürünlerine yansıyor. Son çalışmalarımın öyküsü bir sirk temasının etrafında dönüyor. Eserler, bugünün popüler kültüründe çok tipik olan başarı ve şöhretle dolu muhteşem bir hayat fikrinin ne denli sıradan bir ideal olduğunu anlatmaya çalışıyor. Benim sorguladığım, insanın kendi hayatını yine kendisinin kontrol etmesi, kendi istek ve arzularına doğru koşması fikridir. Sirkler aynı zamanda ''farklı'' olanların da kendilerine yer bulabildikleri mekanlardır. Kendi grupları içinde aralarındaki kuvvetli bağdan güç alan sanatçılar, dış dünyada yani sirkin dışında dışlandıklarını hissederler. Yalnızca performanslarını sergiledikleri kalabalıkları heycanlandırdıklarında kabul görür ve sevilirler. Ama izleniyor olmak aynı zamanda bir mesafe de yaratır, çünkü sanatçı burada bir obje olarak görülür. Eserlerimi oluştururken, geçmişi ve hikayesi olan kullanılmış tekstil malzemeleri kullanıyorum. Üzerlerinde oynanmış dijital fotoğrafları bu malzemelerin aşınmış yüzeylerine transfer ediyor, dikiyor ve işliyorum. Yaptığım iş çağdaş teknoloji ile geleneksel el işçiliğini birleştiriyor. Zor ve yumuşak, hayatın her iki yüzü gibi. Bir zamanlar bir eve ait olan kullanılmış tekstil parçaları, sıcaklık, vücut ve günlük yaşam anlamına geliyor benim için. Eski bir yorgan ya da battaniye, üstüne işlenmiş figürleri sanki koruyor, sıcak tutuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/sinan-demirtas-yolculuk/", "text": "Sergide yer alan, ilk bakışta hiper-gerçekçi sanılabilecek figürler, aslında görünümleriyle çelişecek bir biçimde soyutlamacı anlayışın bir ürünü. Demirtaş'ın resimlerinin temel noktalarından biri, mekanla kurduğu ilişki. Yolculuk serisinde mekan, bedeni sınırlayan bir öğe ve bu açıdan bakıldığında tuvalin kendisi de alışık olduğumuz gibi, resim için bir medium değil ama resmi tamamlayan, onunla bütünleşen bir öğe. Figürlerin tuvale yaslanıyor olması onların da tuvalin mekanından dışarı taşmalarına, mekan aramalarına neden oluyor. Tuvalle bütünleşerek dışarı taşma, farklı bir mekan arama yolunda olan figürler, kendi iç dünyalarına bir yolculuk yapar gibiler. Soyutlamayla varılan sonsuzluk duygusu ve bu duygunun yarattığı alışık olmadığımız zaman ve mekan algısı, Sinan Demirtaş'ın resimlerinin tamamında kendini gösteriyor. Yolculuk sergisinde figür görsek de, Demirtaş'ın kullandığı yöntem değişmiyor. Sergide yer alan resimlerin, Demirtaş'ın 2005 yılında gerçekleştirdiği Ayak serisi ile başlaması da bunun açık bir göstergesi. Mim Kemal Oke Cad. Erenler Apt."}
{"url": "https://futuristika.org/sinekler-sevisirken-uyuyabilecek-misiniz/", "text": "Biri pencereyi kapatsa... O karasinekler içeri girmese... Herkes rahat uyuyacak."}
{"url": "https://futuristika.org/sinema-tarihinin-kisa-analizi/", "text": "Bugün bir sinema filminin 110 dakika olduğunu kabul edelim. 110 dakikada bir roman okuyamaz, bir biyografi inceleyemeyiz. Yine aynı sürede tarihi belgelerle dolu bir arşive girip bir savaş, bir anlaşma, bir doğal felaket hakkında araştırma yapamaz, yeryüzünün bilmediğimiz bir köşesine ait doğal platformları, bir şehir ya da bir siyasal sistemi tanıma olanağı bulamayız. İşte insanoğlunun sinemaya karşı evrensel teveccühünün kökeninde, sinemanın kısacık bir sürede ona bildiği veya bilmediği unsurların niteliklerine dair yepyeni bir dünya hediye edebilme imkanı vardır. Bu dünya, edebi metinlerdeki gibi tamamen sözsel ve kurgusal, resimdeki gibi sadece renksel, müzikteki gibi yalnızca armonik, sessel öğeleri taşımaz. Onu büyülü kılan büyük özelliklerinden biri de kendi içsel evriminde insanın evrensel birikimini oluşturan bütün sanat türlerini ortak bir bünyede kullanabilme yeteneği olmuştur. Bu yetenek zamanla insanın gerek kişisel, gerekse toplumsal düşünce standardının kalitesini var olan halinden birkaç kat daha artırmıştır. 19. yüzyılda bilimin ve sanatların popülaritesini artırmasıyla zirveye ulaşan bilinç evrimi sanatlarda yeni akımlar, bilimsel disiplinlerde yeni yaklaşım teknikleri oluştururken, Sinema bu süreçte bizzat başlı başına bir sanat türü olarak kendisini var etti. Bu doğuşun alt yapısında, insanoğlunun edebiyatı görsellikle somutlaştırma tutkusunu besleyen felsefi bir aşırı gerçekçilik vardı. Doğum sürecinde (1832'de phenakistoscope'un kullanılmasından 1895'de Paris'te Auguste ve Louis Lumiere kardeşlerin sinematografi adlı aygıtla ilk gösterimlerini yapmaları) fotoğraf tabanlı görüntü serileme çabaları bilimsel-teknolojik altyapıdan da beslenen bir merakın sürükleyiciliğinde çok kısa sürede teknik ve kurgusal bazda büyük atılımlar yaptı ve ilk örnekler sessiz sinema dediğimiz süreci başlattı. Sessiz sinema sürecinde çekilen filmler gerek filmin imalatçıları ve gerekse filmlerin türleri açısından büyük bir çeşitlilik sergilemekteydi. Filmin konusu kimi zaman sirk ve vodvil görüntüleriyken, kimi zamanda dünyanın çeşitli yerlerine gönderilmiş kameramanların saptadıkları haber ve belgeseller oluyordu. İdeolojik olarak herhangi bir tutumun belirmemesinin sebebi devrimler çağı olan 1900'lere yeni girilmiş ve tarihin en sarsıcı olaylarıyla karşılaşılmamış olmasıydı. Aynı zamanda sinemanın ilk mucitleri sayabileceğimiz önderler ellerindeki yeni sanatsal olanağa bir çocuğun uzun zamandır sahip olmak istediği bir oyuncağı sahiplenişinin heyecanıyla yaklaşıyorlardı. Yani kurguları belirleyecek konuları tasnif edebilecek sosyal bilim tabanlı kaygılar henüz üretme heyecanının altında kalmaktaydı. Bu ideolojik dinginlik sinemayı politik etkilerden uzak tutuyor sadece kitlelerin sinematik ürün açlığını yatıştırıyordu. Devrimler çağının ilk büyük felaketi olan Birinci Dünya Savaşı'nın ardından, savaşın yıktığı Almanya'da Sinema adına büyük atılımlar yapıldı. Filmlerin geneli tarihi temalar üzerine, kostümlü ve gösterişli siyasal-ideolojik öğeler yerleştirilmesiyle oluştu. Filmleri kostüm ve tarihi argümanlarla besleme eyleminin ardında yeniden dinamize olmaya çalışan Alman ulusçuluğunun, savaşın sonundaki yenilgi bunalımıyla yeni ve eskisine oranla daha katı bir milliyetçilik modeline yönelmiş olmasıydı. Bu dönemde yapımcılar arasında görülen ekonomik kıtlıklar -ki Almanya o dönemde Birinci Dünya Savaşının yaralarını sararken tarihinin en büyük ekonomik krizine de girmişti- birçok Alman sinemacının birçok Amerikan yapımcıyla yeni anlaşmalar yaparak Amerika yolunu tutmasına sebep oldu. Bu sinemacılar zamanla Hollywood'da Amerikan sinemasının estetik temellerini atan adamlar olacaklardı. Belki böyle olmasaydı bu beyin göçünden kısa süre sonra iktidara gelecek Hitler, propaganda için kendine Sinema temelli muazzam bir araç edinmiş olacaktı. Alman sineması 1920'lerde tarihi filmlerden biraz uzaklaşıp savaşın sebep olduğu sosyal yıkımın acıları açığa çıktıkça dışavurumcu temalardan uzaklaşıp yaşamı olduğu gibi aktaran gerçekçi filmlere yöneldiler. Bu yöneliş Alman halkının utancının sorgulanmasının bir şekliydi ve örtülü olarak Hitler propagandistliğine hizmet edecekti. Amiyane tabirle Alman halkının acılı yaşamı adeta bir film olmuştu. Aynı dönemde SSCB Ajitasyon ve propaganda amacıyla dünyanın ilk sinema okulu VGİK'i kurdu. İlk etapta çekilen filmler kıt olanaklar sebebiyle çarlık döneminde çekilen filmlerin yeniden düzenlenerek Komünist propagandaya uygun hale getirilmesiyle oluşturuldu. VGİK'nin yetiştirdiği sinemacılar Sinema Tarihi'ne geçecek örnekler vermeye başladıklarında artık sinema Avrupa'da salt bir propaganda aracına dönüşmeye başlıyordu. Aynı dönemde savaştan yara almadan çıkan Amerika'da Sinema Klasik Amerikan Liberalizmi'nin gölgesinde gelişirken özellikle komedi revaçtaydı. Hala filmleri çok izlenen ve bir efsane haline gelmiş Charlie Chaplin bu sürecin bir ürünüydü ve aynı dönemde bir haftada otuz milyondan fazla Amerikan Sinemaya uğruyordu. Liberalizmin özgürcü rahatlığıyla, maddeciliğin ve cinsel serbestinin kendini göstermeye başlaması muhafazakar kişi ve kurumlarca filmlerin kontrolü konusundaki talepleri doğurdu. Almanya ve SSCB'de bizatihi etkin kurumlarca ortaya konan muhafazakarlık ABD'de halk tepkisiyle sinemada özgürcülüğün hareket alanını kısıtlamaya çalışıyordu. İkinci Dünya Savaşı öncesinde sese kavuşan sinema izleyici oranını olağanüstü ölçüde artırdı. Kurgu, görüntü ve sesle asıl niteliklerine ulaşan Sinema daha da belirginleştirdiği gerçeklik duygusuyla yalın toplumsal gerçeklikleri konu edinen yapımların yolunu açtı. Kent argosunun ve çatışma sahnelerinin gerçeğe uygun biçimleriyle kullanıldığı aksiyon filmleri, biyografi filmleri ve hareketi baz alan komediden ziyade etkileyiciliğini diyaloglarla sağlamaya çalışan söze dayalı komediler ileri derecede ilgi gördü. İkinci Dünya Savaşının ardından derinleşen toplumsal krizler, evrensel depresyon ve iki kutup alan dünyada sinema insan gerçekliğine fazlasıyla eğilme fırsatı buldu. Amerika'da antikomünist tutumlar yüzünden birçok yapımcı ve yönetmen istedikleri gibi çalışıp üretme şansından mahrum kaldılar. Ekonomik olanakların azalıp, televizyonun hayata girmesiyle yapımcılar siyah beyaz, küçük bütçeli gerçekçi filmler yapmaya başladılar. Zamanla Sovyet-Amerikan gerginliği tırmandıkça bizzat devlet desteğiyle birçok yapımcı komünist akımlara karşı, Amerikan Liberalizminin adaleti, toplumsala sunduğu refah ve Amerika'daki toplumsal mutluluk üzerine filmler yapacaklardı. Savaşın acılarıyla boğuşan Avrupalılar ise tarihin en büyük savaşının ardındaki boşluğun gölgesinde tarihi ve çağdaş toplumu irdeleyen filmler yaptılar. Gayeleri bu kadar acının, böylesine vahşi kavgaların ve toplumların tarihsel acımasızlığının kökenlerini bilme babında bir gayretti elbette. Savaşın ardından konu devlet-kahraman ekseninden sokaktaki kişi eksenine kaydı. Stalin sonrasında da totaliter tutumlarından vazgeçmeyen Sovyet sineması kayda değer bir şeyler üretemedi. Sovyetlerin resmi ideolojiyi koruma adına verdikleri savaş derin bir bilinç donukluğundan başka bir şey oluşturmuyordu ve bu donukluğun izleri tüm sanatları, en çok da sinemayı vurdu. Günümüze baktığımızda özellikle sinema sanatının önderi konumundaki toplumlarda İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki sokaktaki insan gerçekliğine doymuşluğun izlerini görürüz. Amerikan Sineması bugün hem kendi yakın tarihindeki toplumu bütün yönleriyle irdelerken, hem de 11 Eylül sonrası fark etmeye başladığı evrensel ruha ve insan birikimine yabancılaşmışlığın düğümlerini çözmeye çalışıyor. Bir yandan da kapalı toplum olma özelliğinin doğurduğu postmodern mezheplerin fantastik düzlemlerinde dünyanın şanına yakışır bir son telakki etmeye çalışıyor. Avrupa sinemasıyla milenyumun başında artık yükünü kaldıramadığı toplumsal çatlaklıkların ve etik yozlaşmayı başka açılardan izlerken, Doğudan ve Güneyden gelen tarihsel barbar istilalarına karşı nasıl bir cephe alacağının bilinçaltı savaşını kurguluyor. 3. Dünya ülkelerine baktığımız zamanda sömürge dönemlerinin acılarından sıyrılmaya çalışma çabası ve toplumlarını bütün yönleriyle yeniden var etmeye dair bir tutku görüyoruz. Bu tutku kimi zaman tarihi argümanlarla süslü kahraman mitosları önderliğinde oluşturulmaya çalışırken, bazen İran ve Hindistan örneklerinde olduğu gibi insan derinliğinin ve duygusalın kıyamete kadar yaşayacak canlılığı kullanarak eser verme şeklinde gözümüze çarpıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/sinema-varolusu-giydiriyor/", "text": "Varoluşçu felsefenin öncülerinden Maurice Merleau-Ponty, bedeni hem gören hem de görülen olarak tanımlar ve şöyle der; şeyler ve beden aynı kumaştan yapılmışlardır, beden kendini gören olarak görmektedir, kendine dokunan olarak dokunmaktadır, kendisi için görünür ve hissedilirdir. Çünkü, görmek uzaktan sahip olmaktır. Ponty'nin sözlerinin izinden gider ve bedenimizle neredeyse bütünleşmiş olan kıyafetlerimizi varoluşçu felsefeye yakınlaşmak için bir araç olarak kullanırsak nerelere varırız? Varoluşun özüne inemeyeceğimiz kesin, o halde en azından bedene bakışımızı şekillendiren kıyafetlere yakından bakarak onlara sahip olmaya ne dersiniz? Bedenimizi ve yüreğimizi titreten, sarsan, uzaklara dalıp dalıp gitmemize neden olan, bunaltan, ruhumuza inen varoluşçu filmler ve onların kullandıkları kostümler belki en derin sorulara cevap bulmamızı sağlamayacak ama en azından o filmlerin dünyasına bizi bir adım daha yaklaştıracak. Jean Luc Godard'ın 1962 tarihli Vivre Sa Vie adlı filmi hem insanın varoluşunu sorgulaması hem de bizim kostümlerini sorgulamamız açısından mükemmel bir kaynak. İnsanın varlığını keşfetmesi, onu yeniden tanımlaması ve varolmayla ilgili sorunları sinemanın her zaman ilgisini çekti. Bu konuyla ilgilenmekten, karakterlerinin kafasını bu tarz dertlerle yormaktan en keyif alan yönetmenlerden biri Jean Luc Godard. Godard'ın neredeyse her filminde karakterler, bu dünya içerisinde varoluşlarını oluşturan her şeyle ilgili düşünür ve izleyicisini de düşünmeye zorlar. Godard tıpkı Lars von Trier gibidir; çok sever ya da nefret edersiniz, haklı bulur ya da bulmazsınız ama filmlerinin üzerinde mutlaka düşünür ve tartışırsınız. Yönetmenin 1962 tarihli Vivre Sa Vie adlı filmi hem insanın varoluşunu sorgulaması hem de bizim kostümlerini sorgulamamız açısından mükemmel bir kaynak. Anna Karina'nın hayat verdiği Nana Kleinfrankenheim, oyuncu olma hevesiyle dolu olup kendini fahişeliğin kollarında bulan bir karakter. Nana'nın sahip olduğu her şeyi bırakıp kafasındaki hayale doğru ulaşma çabası, bu çabalama sırasındaki yaşadıkları bizi adım adım onun trajik sonuna doğru yaklaştırırken bir yandan da Nana'nın hayatı ve onun aracılığıyla kendi hayatımız hakkında sorgulama yapmamıza yol açıyor. Hayatını yaşamak, özgürlüğüne sahip olmayı istemek, hatalar yapmak ve tüm bunları yaparken yaşamının kontrolünü kaybetmek, özünün uçup gidişine seyirci kalmak, varoluşunun sonunu hazırlamak. Film bizi Nana aracılığıyla Hegel'in, Rousseau'nun felsefeleri arasında gezintiye çıkarırken bir yandan da Fransız modasının etkileyici taraflarını görmemizi sağlar. Çuval giyse bile yakışacakmış gibi duran Anna Karina'nın kendine has aurasıyla üzerinde taşıdığı kostümler, Fransız tarzının tipik özelliklerini taşıyor. Aslına bakarsanız bu Fransız tarzı biraz klişeleşmiş bir tabirdir ama doğruluk payı da taşır. Az topuklu ayakkabılar, kısa, modern bir saç kesimi, fırfırlı gömlekler ve onları tamamlayan triko hırkalar. İşte böyle bir görüntü Karina gibi bir güzellikle birleştiğinde ortaya Fransız tarzı çıkıyor. Nana, kocasını ve çocuğunu terk edip yeni bir yaşama yelken açtıktan sonra onu daha stilize kıyafetler içerisinde görmemiz şaşırtıcı değil. Bir karakterin farklı bir hayata geçmeye hazırlanışını, onu gören seyirciye aktarmanın en iyi yollarından biri dış görüntüsü üzerinde göze çarpan bir değişiklik yapmaktır. Godard ve kostüm tasarımcısı Christiane Fageol, Vivre Sa Viede bunu oldukça iyi bir şekilde başarıyor. Akıllara, Azrail ile oynanan satranç sahnesi ile kazınan Ingmar Bergman'ın nadide eserlerinden Det Sjunde Inseglet, Türkçesiyle Yedinci Mühür; din, Tanrı, yaşam, ölüm, var olmak, yok olmak, ölüm gibi kavramları sorgulayarak insanın içine işleyen gerilimli bir başyapıt. Bergman'ın, kostümleri Yedinci Mühür'e göre çok daha ön planda olan filmi Çığlıklar ve Fısıltılar, yine ölüm temasından yola çıkarak insana ait her şeye; iletişimsizlik, kıskançlık, sevgi, iyilik, kötülük, mutluluk ve mutsuzluk duygularına ulaşabileceğimiz bir film. Çığlıklar ve Fısıltılar'da kostüm ve set tasarımı işbirliği içerisinde ilerliyor ve izleyicinin karşısına kıpkırmızı mekanlar ve bembeyaz kostümlerden oluşan, filmin yapısına son derece uygun, olağanüstü çarpıcılıkta görüntüler çıkıyor. Olanı olduğundan çok daha güzel göstermeyi başaran görüntü yönetmeni Sven Nykvist'in ve yapım tasarımcısı -aynı zamanda kostüm tasarımcısı da olan- Marik Vos-Lundh'in Bergman'ın öncülüğünde beraberce ortaya koydukları bu film her zaman en iyiler arasında yer alır. Bergman'ın zihninde büyük kırmızı odada ak giysiler içinde dört kadın imgesiyle beliren film, yönetmenin yaratım sürecinde tesadüfen keşfettiği ressam Leonor Fini'nin resimleriyle de şekillenmiş. Kırmızının en keskin tonunun kullanıldığı objelere ve mekanlara eşlik eden ağırlıklı olarak beyazın kullanıldığı kostümler, filmde yoğun bir simgesel anlam taşıyor. Ölüm Agnes'i buluncaya kadar beyazlar içerisinde olan kadınlar ölüm'ün gelişiyle karalara bürünüyorlar. Kırmızı ise değişmiyor, olduğu yerde kalıyor, Bergman'a göre o; ruhun içi. Gerçekten şık bir şeyler görmek ister misiniz? O halde Agnes Varda'nın Cleo de 5 a 7 adlı filmine bakmanız yeterli. Peki, gerçekten şık bir şeyler görmek ister misiniz? O halde Agnes Varda'nın Cleo de 5 a 7 adlı filmine bakmanız yeterli. Varda'nın 1962 tarihli bu güzel filmi adından da anlaşılacağı üzere bir kadının iki saatini anlatmaktadır. Oldukça güzel ve ünlü bir şarkıcı olan Cleo, kanser şüphesi nedeniyle yapılan biyopsinin sonuçlarını beklerken geçirdiği iki saatte tüm yaşamını, varlığını, bu dünyada nasıl bir anlam ifade ettiğini bulmaya çalışır. Kahramanımız beklemenin verdiği tedirginlikle Paris sokaklarında dolaşır durur. Bu sırada Cleo'nun yalnızlığını, başka insanlara olan uzaklığını, sadece güzelliğiyle şekillendirdiği davranışlarını izleriz. Sahip olduğu tek şeyin güzelliği olduğunu ancak onun da ellerinden kayıp gidebileceğini hissetmeye başlayan kadın, her fırsatta aynalara bakar, görüntüsünü seyreder ve ona çevrilen hayranlık ve arzu dolu bakışları yakaladığında mutlu olur. Varda gerçek zamanlı kurguyu kullanarak bir insanın varoluşunun anlamını sorgulamasını gösterir ve izleyici olarak tüm bu sorgulamayı kendimize yöneltmemizi sağlar. Filmin etkileyici konusuna eşlik eden birbirinden güzel kostümleri ne yazık ki hakkında çok az bilgiye ulaşabildiğim Alyette Samazeuilh'in elinden çıkma. Cleo'nun büyük puantiyeli elbisesi, şapka dükkanında denediği şapkalar, siyah kolsuz elbisesinin üzerine taktığı kolye, gecelik ve sabahlıkları, hepsi son derece incelikle seçilmiş parçalar. Tüm kostüm ve aksesuarlar aktris Corinne Marchand'ın varlığıyla bütünleştiğinde ortaya son derece şık ve elegan bir görüntü çıkıyor. Ama tabii tüm bunlar sevgili Cleo'nun rahata ermesini sağlayamıyor. Dışı seni, içi beni yakar misali. Jorgen Leth, Det Perfekte Menneske adlı mükemmel kısa filminde insan'ın en basit ihtiyaçlarını, nasıl ve ne şekilde meydana getirdiğini, nasıl ve neye göre hareket ettiğini anlamaya çalışarak mükemmelliğe ulaşmaya çalışır. Daha çok belgeselleri ve kısa filmleriyle tanıdığımız Danimarkalı yönetmen Jorgen Leth, Det Perfekte Menneske adlı mükemmel kısa filminin adını bu başlık altında anmadan geçmeyelim. Film bir dış ses aracılığıyla sorular sorarak ve gözlemleyerek mükemmel insanın nasıl bir şey olduğunu, neye benzediğini bulmaya çalışır. Son derece sade bir anlayışla çekilmiş ancak etkileyiciliği oldukça fazla olan bu 13 dakikalık film, insan'ın en basit ihtiyaçlarını, nasıl ve ne şekilde meydana getirdiğini, nasıl ve neye göre hareket ettiğini anlamaya çalışarak mükemmelliğe ulaşmaya çalışır. Mükemmel ve kusursuz bir insan var mıdır, olmalı mıdır gibi sorular soran Leth, her insanın temelde aynı şekilde hareket ettiğini, aynı şeylere üzüldüğünü ve aynı şeylerden mutlu olduğunu gösterir. O halde bizi birbirimizden ayıran, varoluşumuzu farklı kılan nedir? Tüm bu sorular karşısında bizi siyah-beyaz kısa bir yolculuğa çıkaran yönetmen, kendisiyle aynı ülkeden provakatif filmlerin yaratıcısı Lars von Trier'in de hayranlığını kazanmıştı. Bu kıskançlık ve gıpta etme duygularıyla örülü hayranlık, ortaya izlemesi pek zevkli başka bir filmi, De Fem Bensp nd'ı çıkardı. Trier'in engeller koyarak filmi tekrar çekmesini istediği Leth, varını yoğuna katarak yine aynı kusursuzluğa ulaşmasını bildi. Mükemmel İnsanın kostümlerine baktığımızda şunları görürüz; papyon, ceket, ayakkabı, pantolon, çizme, çorap, elbise, naylon çorap, sütyen, külot. İşte mükemmel insan böyle giyinir, hepimiz gibi. Dış görüntümüzü şekillendiren giydiklerimizi en basit haliyle tasvir ettiğimizde bunlara ulaşırız. Ancak onlara değer biçmeye başladığımızda farklılaşır ve birbirimizden uzaklaşırız. Sonuçta; 'mükemmel insan'ın belki de tek kusuru, kalbinin ortasındaki beyaz, küçük bir lekedir. Ve sanırım bu hikaye tüm yazıyı özetler; ne giyersen giy, varoluşunu kalbinden çıkaramazsın."}
{"url": "https://futuristika.org/sinema-ve-futbol-gunleri/", "text": "Cervantes Enstitüsü'nün Ankara Arjantin Büyükelçiliği ile birlikte düzenlediği Arjantin Günleri, Pera Film'de gerçekleşecek Arjantin: Sinema ve Futbol başlıklı Sinema günleri ile devam ediyor. İstanbul Cervantes Enstitüsü, Pera Film, Ankara Arjantin Büyükelçiliği ve INCAA Arjantin Film Kurulu işbirliği ile hazırlanan BBVA ve Garanti Bankası'nın destek verdiği Arjantin: Sinema ve Futbol film programı, futbol kültürünü perdeye taşımayı, futbol ve sinema hayranlarını bir araya getirmeyi amaçlıyor. 4 29 Şubat 2012 tarihleri arasında düzenlenen programda, birbirinden ilginç dört belgesel ve bir kurmaca olmak üzere toplam beş film sunuluyor. Arjantin Günleri etkinlikleri kapsamında Arjantinli yazar Andres Neuman'ın verdiği Şehir Yapısı olarak Tango başlıklı konferans, 23 Ocak Pazartesi günü saat 19.30'da Garanti Bankası, Barcelo Eresin Topkapı ve BBVA'nın destekleriyle Cervantes Enstitüsü'nde gerçekleşmişti. Güney Amerika'nın ilk kulübü, ilk milli derneği ve ilk ligi Arjantin'de kuruldu. Arjantin, futbol ile ilk kez 19. yüzyılın sonlarına doğru İngiliz göçmenler sayesinde tanıştı, yıllar içinde popülerlik kazandı ve ülkenin en büyük tutkularından biri haline geldi. Arjantin, dünyanın en iyi futbol oyuncularından bazılarını yarattı ve bu oyuncular pek çok uluslararası takımda oynadı. Arjantin futbolu, özellikle 1978 Dünya Kupası'na ev sahipliği yaptığında ve golü atan kahraman Mario Kempes sayesinde kupayı kazandıklarında, ülkeyi uluslararası boyutta birleştirmeyi başardı. Aynı şekilde, 1986 Dünya Kupası'nda Diego Maradona ülkeyi galibiyete taşırken, Arjantin futbolu dünya çapında ün kazandı ama çekişmeli karşılaşmalar, takımlar ve taraftarlar arasındaki ezeli rekabet nedeniyle, Arjantin'in milli boyutta ikiye bölünmesine de sebep oldu."}
{"url": "https://futuristika.org/sinemada-salinger/", "text": "Salinger son eserini yayımlatalı 48, son söyleşisini vereli 33 yıl oldu. Aramızdan ayrılışından bu yana, 27 Ocak'ta, 3 yıl geçmiş oluyor. Holden aracılığıyla sinemaya karşı biraz mesafeli olduğunu biliyoruz. Seviyorduysa bile riyakarlığa savaş açmış birisi olarak Holden'a o sözleri söylettiğinden ya da tamamen bambaşka sebeplerden eserlerinin telif haklarını biri hariç satmadı. Edebiyat uyarlamaları konusunda ağırlıklı olarak hoşnutsuz kalan bizler en az yetmiş tane kusur bulurduk herhalde çok sevdiğimiz Çavdar Tarlasında Çocuklar'ın beyazperdedeki iz düşümünde. Holden'ı canlandıran oyuncunun tipini beğenmezdik, Kitapta böyle demiyordu derdik, aknelerine bile laf söylerdik. Şu gözler özetle bir Salinger uyarlaması görmedi. Fakat bu Salinger'ın hiçbir eserinin telif hakkını satmadığı anlamına gelmiyor! Dokuz Öykü'de yer alan Sarsak Dayı Connecticut'ta Salinger'ın resmi olarak sinemaya uyarlanan tek eseri. İlk olarak The New Yorker'ın 20 Mart 1948'de çıkan sayısında yer alan öykü Walt Glass'ın bir zamanlar görüştüğü bir kızdan söz eder. Eloise artık evlidir. Zaten Walt da ölmüştür. Eloise'yi okuldan arkadaşı Mary Jane ziyarete gelmiştir. Öykü ağırlıklı olarak bu ikilinin diyaloglarından oluşur. Arada Ramona ve evin hizmetçisini de birkaç kez görürüz. Bir kere de telefonda Lew'la görüşülür. Sinematografik bir yapısı olduğu söylenemez yani. Öykünün film haklarının satılması ve sonrasında gelişen süreç Üzüntü, Muz Kabuğu ve J. D. Salingerda şöyle anlatılıyor: Film hakları Hollywood yapımcısı Samuel Goldwyn için Darrly Zanuck'a satılır. Satıştan iyi para kazanan Salinger öyküsünün tiyatroya daha uygun olduğunun ve sinema için geliştirilmesi gerektiğinin farkındadır. Temsilcisi Dorothy Olding'in önerisi üzerine filmin yapımı üzerindeki tüm haklarından da vazgeçer. Böylece öykü Casablanca'nın Oscarlı senaristleri Julius ve Philip Epstein'a teslim edilir. Eserlerindeki en ufak bir değişiklik teklifine bile öfkelenen, dergiler kendisine danışmadan öykü adlarını değiştirdiklerinde deliren Salinger'ın böyle bir durumu neden kabul ettiği bilinmez. Öykü, My Foolish Heart adıyla gösterime girer. Filmin ilk sahneleri öyküye sadıktır, başlangıç diyaloglarının bir kısmı kelimesi kelimesine aynıdır. Zavallı Sarsak Dayı sözcükleri amacına ulaşamadan sürekli tekrarlanır durur. Fakat olay örgüsü kısa süre sonra öyküyle ilgisi olmayan bir anlatıya dönüşür. Filmi kalabalıklaştırmak için aralarında Lew ile anne babasının da bulunduğu fazladan karakterler eklenirken, Ramona kenara itilir. Salinger'ın şehir dışında yaşayan topluma ışık tutmak isteyen öyküsü Hollywood'un elinde aşırı duygusal bir aşk hikayesine dönüşmüştür. Filmde Ramona, Eloise ile Walt'un aşk çocuğudur ve Walt öyküde olduğu gibi bir Japon sobasının patlamasıyla değil, hava eğitim kazasında asil bir şekilde ölmüştür. Salinger'dan yapılan tek resmi uyarlama budur. Bundan yıllar sonra kendisinden beklenmeyecek şekilde Gülen Adam'ın da haklarını satmaya çalışıyor. Araya giren Elia Kazan Çavdar Tarlasında Çocuklar'ın haklarını isteyince bu girişiminden de vazgeçiyor. My Foolish Heart dışında resmi olmayan sayısızca uyarlamadan başka imdb'de kaydı bulunan beş uyarlama daha var. Bunlardan biri uzun, dördü kısa metraj. Uzun olan daha çok Hamoun ve Gaav filmleriyle bilinen Dariush Mehrjui'ye ait olan Pari filmi. Dariush bu filmi Franny ve Zooey'den uyarlamış. Diğer uyarlamalar kısmen önemsiz sinemacılara ait. Bir tek The Catcher'ı çeken Luke Howard'ın sinemayla ilişkisi devam ediyor. Aklıma ilk gelen film Igby Goes Down. Burr Steers'ın yönetmenliğe iyi bir başlangıç yaptığı filminin Çavdar Tarlasında Çocuklar'a fazlaca göndermesi bulunuyor. O kadar ki illegal bir uyarlaması neredeyse. Igby son gittiği okuldan da kovulunca soluğu askeri okulda alır. Riyakarlıktan nefret ettiğini söyleyip neredeyse aynısı kitapta da geçen şu okuldaki çocuğun atlama hadisesinden söz eder. Gönül bağı kurdukları ya da kurduğunu sandıkları başkalarıyla birlikte olur. Elinde bavuluyla şehirde turlar ve bir kız bulup uzaklara gitmenin hayalini kurar. Coldplay'den Don't Panic çalarken nereye gideceğini, ne yapacağını bilmeden yürür durur. İnsanın elini sallasa gençlik filmine çarpacağı şu alemde türdeşlerinden kalın çizgilerle ayrılan ve Çavdar Tarlasında Çocuklar'a selam duran ciddi bir film Igby Goes Down. Gus Van Sant'ın kötülerinden olan Finding Forrester da Salinger'a selam duranlardan. Filmin ana karakterlerinden olan William Forrester yazın hayatı boyunca sadece bir roman yayımlatmış münzevi bir yazardır. Hatta öldüğü bile sanılmaktadır. Yıllarca evinden çıkmadan yaşar ve yazdıklarını dosyalayıp kimselerle paylaşmaz. İddia sonucu evine giren Jamal'ın çantasına el koyar ve çocuğun yazdıklarına çeşitli notlar düşer. Böylece aralarındaki dostluk başlamış olur. Forrester Jamal'a öğretmenlik eder. Filmin sonunda Forrester İskoçya'ya gider. Kenneth Slawenski'nin Salinger biyografisi Üzüntü, Muz Kabuğu ve J. D. Salingerda sözü edilen bir İskoçya hadisesi vardı. Yaptığı bir Ada gezisi sırasında İskoçya'ya aşık olduğundan ve oraya yerleşmek istediğinden söz edilir. Forrester da yaşantısının son dönemini İskoçya'da geçiriyordu. The Good Girl'de Justine'in bir nevi gönül eğlendirdiği, ergenliğin ortak paydası olan sancılı dönemden geçmekte olan, Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı elinden düşürmeyen, kimsenin kendisini anlamadığını düşünen ve Holden diye çağrılmak istenen bir genç var. Sevdiğiyle olamayınca teselliyi alkolde arayıp öyküler yazan bir genç bu. Filmin Salinger'la ortak noktası bu kadar. Gerisi bağımsız filmlere has ve artık suyu çıkmış olan eksantrik ve sorunlu karakterlerle örülmüş gereksiz olaylar toplamı. Kağıt üzerinde ilgi çeker gibi görünse de tam anlamıyla sinir bozucu bir film The Good Girl. The United States of Leland'ın ana karakteri de olağandan farklı gelişmiş muhakeme yetisiyle Holden'ı anımsatanlardan. Leland aklına geleni içinde tutmayı sevmiyordur. Aslında arkadaşı olan bir çocuğu öldürdüğü için ıslahevindedir. Olan biteni hatırlamak ve daha anlamlı kılmak için yazıyordur. Artık okulla işi gücü kalmamıştır ama olsaydı eminim o da bu uyumsuzluğuyla okuldan okula gezer dururdu. Tüm gözlerin üzerinde olmasını istemezdi ve konuşmayı pek sevmeyen bu haliyle uzaklarda bir yerlerde pek güzel sağır-dilsiz numarası yapardı. Joachim Trier'in şahanesi Reprise'ın karakterleri Holden'la olmasa da o çok bilmiş halleriyle Glass Ailesi üyeleriyle akrabalık kurabilecek gibiler. Zira filmdeki herkes potansiyel sanatçı. Hepsinde var bir yetenek. IQ en az 110 herhalde diyorsunuz izlerken. Film bitene kadar neredeyse hepsi en az bir kitap yazıp bastırıyor. Altın Lale ödüllü Reprise görülebilecek en iyi ilk filmlerden. Ülkemize yaptığı iki ziyaretten de eli boş göndermedik kendisini. İstanbul Film Festivali'nden Jüri Özel Ödülü alan ikinci filmi Oslo, 31. augusttaki Anders de uzaktan Seymour'u anımsatmıyor değildi hani. Glass Ailesi'ne göndermede bulunan önemli sinemacılardan birisi de Wes Anderson. Hatta yönetmenliğinin de Salinger'ın yazarlığıyla ortak bir noktası vardır. Salinger'ın öykülerinde Glass Ailesi'nin fertlerine yer vermesi gibi Anderson da filmlerinde ağırlıklı olarak aynı oyuncularla çalışıyor. Bu çok karakterli yapıdaki şahıslar da, mesela The Royal Tenenbaums'ta olduğu gibi ayrı ayrı meziyetlere sahiptirler. Tenenbaums adı da Dokuz Öykü'de yer alan Teknede öyküsünden tek harf değişikli-bir harf fazlalığıyla gelmektedir. Boo Boo Glass'ın kocasının soyadı Tannenbaum'dur. Paul Thomas Anderson'ın Magnolia'sındaki Stanley de aklıma Teddy'yi getirir mesela. Stanley katıldığı bilgi yarışmasının yıldız çocuğudur. Büyümüş de küçülmüş gibi zekidir. Salinger da Teddy'de doğu felsefesine ve reenkarnasyona göndermelerde bulunur. Anladığım kadarıyla Teddy'nin dünyaya ilk gelişi değildir yani. Stanley'de de vardır böyle bir durum. Ayrıca ikisinin de babalarıyla araları pek iyi değildir. Öykünün girişinde gördüğümüz üzere Teddy'nin babası biraz kaba sabadır. Stanley'ninki de onu sırtından para kazanılacak birisi olarak görüyordur. Bana iyi davran serzenişini de Yatağına dön evlat diye geçiştirir zaten. Okurlarına bir kitabı beğenirlerse o kitabın yazarını aramalarını öğütledi ama ulaşamazlarsa ne yapacaklarını söylemedi Salinger. Sadece rahat bırakılmak istedi. Filmleştirilmesi istediği öyküleri dışında gelen teklifleri de kabul etmedi. Mesafeyi korudu. Arzu ettiği mahremiyeti oluşturup koruyabilmek için olmadığı birisi gibi davranmak zorunda kaldı belki de."}
{"url": "https://futuristika.org/sinemanin-kazanovasi-fellini/", "text": "Pera Film, sinemanın ustaları dizisini Sinemanın Kazanovası: Fellini programıyla sürdürüyor. Tıpkı Kazanova gibi efsanelerle çevrili ve gene onun gibi İtalya'nın en önemli isimlerinden biri olan dünyaca ünlü yönetmen Federico Fellini büyük bir ustaydı, gerçeküstü bir karnaval havasını keskin toplumsal eleştiriyle birleştiren benzersiz bir sinema stili yaratmıştı. 2013 yılı Fellini'nin ölümünün 20. yıldönümü; Pera Film, İtalyan Kültür Merkezi ve İtalyan Dışişleri Bakanlığı işbirliğiyle sunduğu bu anma programında Fellini'nin dokuz filmine yer veriyor. En sevilen ve en anlaşılır filmi olan Amarcord, koyu bir nostaljiyle örülü çocukluk anıları filmidir ve yapıtına mükemmel bir giriş noktası sunar; bir yönetmenin sanatsal krizleri hakkında anılar, düşler ve fantezileri birleştiren bir kolaj olan 8 ½ ise belki de başyapıtıdır. Kariyerinin başlarında Fellini hem yeni gerçekçiliğin öncüsü Roberto Rossellini'nin senaristi, hem de savaş sonrası Roma'da bir gazete karikatüristiydi, bu iki karşıt etkiyi şaşırtıcı biçimlerde birleştirecekti. Aylaklar gibi erken dönem çalışmalardan sonra Fellini, yeni gerçekçiliğin siyasal kısıtlamalarından çok sevilen Sonsuz Sokaklar ile kurtuldu, ardından da Cabiria'nın Geceleri, Ruhların Giulietta'sı ve Ve Gemi Gidiyor gibi filmlerde sirk, toplumsal dekadans, manevi kurtuluş ve daha tartışmalı bir biçimde de olsa kadınlarla ilgili saplantılarını cesur bir biçimde araştırmaya koyuldu. Federico Fellini 20 Ocak 1920'de, bir sahil kasabası olan Rimini'de doğdu. Üç kardeşin en büyüğüydü ve kasabasındaki karakterlerin çok iyi bir gözlemcisiydi. 1938'de Roma'ya gitti ve askere alınmamak için üniversiteye kaydoldu. Okulu tamamlamadan bıraktı ve II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden önceki yıllarda karikatürist olarak hayatını kazandı. Aynı zamanda yakın arkadaşı Aldo Fabrizi ile skeçlerde ve radyo programlarında yazarlık ve oyunculuk yapmaya başladı. Bu dönemde, ileride eşi olacak oyuncu Giulietta Masina ile tanıştı ve yapıtlarında ondan çok etkilendi. Bir başka ünlü İtalyan yönetmen olan Roberto Rossellini, Fellini'lerin arkadaşı Fabrizi'yi filmlerinden birinde oynatmak istedi, Fellini de onları tanıştırdı. Bu bağlantı aracılığıyla asistan senarist olarak çalışmaya başladı ve filmlerin nasıl yaratıldığını, montajlandığını içeriden görme fırsatına kavuştu; böylece film yönetmeni olarak yeni kariyerine de başlamış oldu. Fellini'nin sinema kariyeri elli yıla yayıldı ve eleştirmenlerden büyük övgü aldı. Aralarında dört tane En İyi Yabancı Film Oscar'ı da olmak üzere pek çok ödül kazandı. Filmleri bellek, düşler, fantezi ve arzu gibi temaların birleşimlerini sunar. Genellikle insanların en tuhaf hallerine çok yakından bakarlar; sıradan bir sahnenin, sanrılı imgelerin eklenmesiyle değiştirilmesini anlatmak için Felliniesk terimi kullanılır. Woody Allen, David Lynch, Pedro Almadovar ve Terry Gilliam gibi yaşayan yönetmenlerin pek çoğu, çalışmalarında Fellini'den etkilendiklerini söylemiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/sinopale-3-uluslararasi-sinop-bienali/", "text": "Bu sene üçüncüsü düzenlenen Sinopale Uluslararası Sinop Bieanli 14 Ağustos'ta başladı. 4 Eylül'e kadar sürecek olan bienalin bu sene konu başlığı Gizli Anılar Kayıp İzler. 15 yabancı ve Türk sanatçının katıldığı Sinopale, pek çok etkinliğin yanı sıra, kültür ve sanat alanında yoğun bir eğitim programını da kapsıyor, yerel halkın sanat üretimine aktif olarak katılmasıyla da bienal ön plana çıkıyor. Ana sergi mekanı Sinop Tarihi Cezaevi olan etkinlik için seçilen sanatçılar kentin belleğine yönelik çalışmalara yönlendirildiler; performans, film ve değişik alanlarda çalışmalar hazırlandı. Sinopale 3 programı içerisinde çocuklar için uluslararası sanat atölyeleri, kadın çalışmaları, uluslararası temsil yöntemlerine yönelik çalıştaylar, kültür aktörlerinin katılacağı uluslararası kent toplantıları da yer alıyor. Uluslararası sanat basınının da yoğun ilgisini çeken Sinopale Projesi, Türkiye dışında İrlanda, Almanya, Fransa, Hollanda, Hırvatistan, Sırbistan, Avusturya, Yunanistan, Belçika, İngiltere ve İtalya gibi birçok ülkeden sanatçı ve sanatseveri kültür sanat şehri adayı Sinop'ta buluşturuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/sion-sono/", "text": "Japonya Toyokawa doğumlu şair, yazar, yönetmen Sion Sono, Suicide Club başta olmak üzere Noriko's Dinner Table, Strange Circus, Exte -Hair Extensions- ve Love Exposure ile bilinir. Japonya'da Tokyo Ga Ga Ga isimli gerilla sanat hareketiyle deneysel şiir/sokak performansına da bulaşmış olan yönetmenin filmleri genellikle aile içi şiddet, uçlarda cinsellik, absürd durumları konu alır. Lords of Chaos, tam adıyla Lords of Chaos: The Bloody Rise of the Satanic Metal Underground, 1998 yılında Michael Moynihan ve Didrik Soderlind tarafından yayımlanmış, özellikle 1993 yılında doruğa ulaşan ve kilise yakmalar ve Mayhem'den Euronymous'un Burzum'dan Varg tarafından öldürülmesi gibi cinayetlerle anılan Norveç Black Metali'ne odaklanan kitaptır. Kitap için Varg Vikernes, websitesinde yayımlanan eleştirisinde, kitabı ve filmi eleştirirken, film başarısız da olsa başarılı da olsa mutlu olacağını, her sonucun kendi yararına olduğunu belirtirken, Euronymous'un ailesi ve dostlarından ve kendisinden hiçbir izin alınmadan bu filme niyetlendikleri için utanmaları gerektiğini söylüyor. Sion Sono, 2009 yılından bu yana kitaptan uyarlanacak filmi Lords of Chaos'u hayata geçirmeye çalışıyor. Hem film hakkında hem de sinema ve filmlerindeki yarı biyografik konulardan bahsediyor. 2007'de Hollywood'da Amerikan filmi yapayım diye Los Angeles'a gittim, kimse benimle ilgilenmedi. Bir yıl sonrasında bir prodüktör gelip böyle bir projeyle ilgilenir misin dedi. Lords of Chaos'u okudum, sevdim. Yapalım dedim. Ancak ilk senaryo normal izleyici için fazla ezoterikti, sonra oturup baştan yazdım. Filmi yapmak için pazar hazır ancak biraz daha para lazım. Kiliseler yanacak. Maliyetli iş, en azından beş kilise yanacaktır. Varg Vikernes'in Lords of Chaos'u yapacakları öldürmekle tehdit etmesinden fazla değil, bir miktar endişelendim. Proje ne kadar tehlikeli olursa o kada ilginç olacaktır bana. Vikernes'in tehdidi filmin modern, çağdaş olduğu izlenimini uyandırıyor bende. Umarım film sadece black metalciler için nostaljik ya da tarihi görünmez, herkesin modern zaman sorunlarını da yansıtır. Black metali anlamak için her gün dinliyorum ancak dürüst olmak gerekirse sevmiyorum. On dakika sonra sıkılıyorum. Mahler, Beethoven, Mozart seviyorum. Bir çok Japon filmi yaptıktan sonra Hollywood filmi yapmayı düşünmeye başladım. Çünkü Japonya'da filmlerim çok tehlikeli ve garip bulunuyordu. Strange Circus bir ensest filmiydi. İntihar, erotizm, suç ve seks üzerine filmlerim vardı. Japon seyircisi bu adam garip, deli, sapık diyordu. Ama Strange Circus Berlin'de ödül aldı. Orada normal insanlar, özellikle bir garipliği olmayan insanlar vardı. Ama Japon^da filmden nefret ettiler, sürekli boktan bir film bu deyip durdular. Ben de Japonya olmasında Avrupa ya da Kore olsa da dışarıda bir film yapayım dedim. Korefilmleri zalimdir, zalim iyidir. Old Boy mesela. Japon filmlerini ise hiç sevmem. Çünkü bütün Japon filmleri drama üzerine kuruludur. Ağlaşırlar, hastalıklar vardır. Çiftler ölür hep. Ağlaşma filmleri. Zehirli değiller. Zehir olmaması kötü. Romanlar ve filmlerde zehir olmalı. Alman yönetmen Fassbinder mesela, Amerikan John Cassavetes. Herkesin Japonya'da pek bayıldığı Yasujiro Ozu'yu sevmiyorum. Nefret ediyorum. Ozu, Japon filmlerinin tanrısı. Anti-tanrı, deccal. Ozu filmlerinde aile var hep, oğullar, kızlar babalar, anneler. Sevmiyorum böyle karakter edilen aileyi. Modern aileler öyle huzurlu ve yakın değiller aslında. Her gün anne babalar çocuklarını öldürüyor, çocuklar da onları. Ozu'nun dünyası ise bu değil. Japon filmlerinde ise hep hzuurlu aileler, sevgi dolu ebeveynler var. Gerçek bu değil. Lords of Chaos gibi bir film yapmayı umut ediyorum bu yüzden. Gerçek toplum, gerçek gençler. Aptal değiller. Mayhem üyeleri entelektüeldi ve birçok şeyle ilgiliydi. Dolayısıyla bunu göstermek istedim. Her yerde yaşanabilecek durumları, Norveç'te, Japonya'da, Amerika'da göstermek istiyorum. Her sorunlu aile filminde babalar kötü adamlardır. İçerler, oğullarını görmezden gelirler, meşgullerdir, hep meşguller. Birbirlerini öldüren evebeynler ve çocuklarının haberlerini izliyorum. Tüm o olaylarda babalar kötü adamlar değil. Normal insanlar, öğretmenler mesela. Ancak bazen sertler, bazen ilgisizler, her zaman, aileyi bir fotoğraf gibi düşünen baba var. Noriko's Dinner Table'da böyle. Anne bir resim çiziyor ve herkes gülümsüyor. Aile içi şiddet ve suçta aile bir dekorasyon, bir teşhir. Çocuklar da bu görünümden, huzur dolu resmedilmekten, sevgi dolu fotoğraftan nefret ediyor. O resmin dışına koşmak istiyorlar. Bazen böyle oluyor. Olaylar, tesafüdler yaşanıyor. Noriko's Dinner Table'ı yazarken bunu düşündüm. Babamı iyi biri gibi göstermek için çok uğraştım. Seyirci böylece onu sevecekti. Ama çocukalr sevmedi. Dışarıdan bakınca huzurlu ama aslında, içeride öyle olmayan bir aile. Ailedeki herkes iyi insanlar aslında: İyi kızlar, iyi bir anne, iyi bir baba, iyi bir kızkardeş. Ama, oldu işte. Bir şey oldu. Gerçekteki gibi. Sarhoş baba, erkekler peşinde koşan bir anne, uyuşturucuya bulaşan kızkardeş, fantezidir bunlar. Gerçekten dağılmış aileler normallerdir, adım adım ilerlerler. Yaşam şekilleri böyledir. Filmi seyredenlerin babama acımasını istedim. Ben acımıştım çünkü. Ama bokluklar oluyor. Strange Circus'ta baba karakteri oldukça şeytani. Hem Strange Circus hem de Noriko's Dinner Table'da anne de babayla birlikte ilerliyor. Benim babam oldukça sert bir kişilikti. Çok çok sert. Her şeyi kontrol ederdi. Biz onun köleleri gibiydik. Dolayısıyla bu iki filmde de babalardan biri kötü diğeri normal biri. Ama aynı şey, ailelerini sürekli kontrol altında tutuyorlar. 17 yaşımdayken Toyokawa'dan Tokyo'ya kaçtım. Param olmadığından çok geçmeden eve döndüm. Bir iki ay Tokyo'da takılıp zavallı bir tavşan gibi döndüm eve. Tokyo İstasyonu'na vardığımda geceydi. Geceyarısı parka gidip oturdum. Kadının biri gelip Otel nerede biliyor musun? diye sordu. Garip bir kadındı, bilmiyorum dedim. Yine de oteli bulup kadına eşlik ettim. Benimle kalır mısın lütfen? dedi. Ergendim, bakirdim. Vay anasını! diye düşündüm. Tokyo çok çok garip bir dünya. Tamam dedim, bugün bakirlik günlerim sona erecek. Odaya girdiğimiz an, koca bir makas çıkardı. Şaşırdım. Aslında ölmek istiyorum, dedi. Neler olduğuna inanamıyordum. Şu anda ölmek istiyorum ama yalnız ölmek de istemiyorum, benimle ölecek birini arıyorum dedi. Kadın, Yarın doğduğum yere gideceğiz. Annemin önünde kocam gibi davranacaksın, dedi. Kabul ettim. Böylece şehir dışına çıktık ve annesiyle tanıştım. Annesiyle tanıştırdı: Kocam. Annesi şaşırdı, oğlan gibi gözüküyor dedi, 17 yaşındaydım. Kadın -eşim- ise 30lu yaşlarındaydı. Orada ne kadar kaldığımı hatırlamıyorum. Garip bir ortamdı, unuttum gitti. Uzun bir zaman yaşadığım aslında gerçek değildi diye düşündüm. Belki de iki üç hafta sürdü. Sonra br gün Tokyo'ya dönmek istiyorum, dedim. O da benim için dönüş zamanının geldiğini anladı. Nazikti. Bana 30.000 yen (300 dolar) verdi, Tokyo'ya döndüm ve Otomatik Portakal'ı izledim ilk kez. Filmi asla unutamadım. Bir başka durumda izleseydim o kadar etkilenmezdim. O anda kendimden emin değildim. Alex'in yerinde olsaydım ben de aynısını yapardım, yani ben Alex'tim. Eşimi oynayan kadın ne güzel ne de çirkindi. Ortalamaydı. Nihayetinde onunla yatamadım, yine ergen ve bakir olarak devam ettim. Tokyo'ya dönünce bir tarikata takıldım. İstasyonda filmi izledikten sonra biri gelip Tanrıya inanıyor musun? diye sordu. İnanıyorum dersem bana yemek verir diye tabii ki dedim. Açtım. Kiliseye gidip yemek yedik. Kilisede kaldım böylece. Bu da Love Exposure'u etkiledi. Hristiyan bir tarikat değildi. Garip bir amca vardı, rahatsız edici bir yaşlı adam. Tanrıydı. Rahipti. Tüm tanrıların birleşimiydi. Aslında, harbiden tanrıydı adam. İnananları da garip insanlardı. Ne zaman tahtaya dönüp derslerini vermek üzere bir şeyler yazsa ben gülmekten kırılıyordum. Bir gün artık dayanamaz olmuştum. Ben de bıraktım, çıktım. Bir inanan beni buldu, yaşlı bir kadındı. Diğerlerini arar diye tırstım. Oysa bana gülümseyip Yakında döneceksin, dedi. Bir gün kiliseye döneceğime gerçekten inanmıştı. Oysa gerçek bir elvedaydı benimki. Kaçtım gittim çünkü bu tarikat güçlüydü. İşin ilginç yanı eve annemlerin yanına döndüğümün ertesi gününde masada bir mektup vardı. Sonrasında da Narita havaalanının ikinci terminalinin yapılmasına karşı çıkan komünist bir grupla takıldım. Polisle çatışıp duruyorduk. Çok yorucuydu. Oysa ben sadece yemek verecekler diye polisle çatışıyordum. Çünkü açtım. Grup yemek veriyordu. Önce bir tarikatçı sonra da protestocu, açlık neler yaptırıyor. Ne dinle ne de politikayla işim yoktu, tek derdim yiyecek bulmaktı. Erotik grotesk anlamsızlığın yazarı Edogawa Rampo benim favori yazarım. Bazı Japon filmlerinde de kutu öğesinin öne çıkmasının bizim bir adada kapana kısılmış gibi hisseden bir halk olmamızla etkisi var. Bence Japonya ve Japon toplumu biraz nemli bir ülke. Fikirlerimiz rutubetli, kuru değil. Kelimeyi başka bir şeye çevirmek istedim. Şiirde, yazılı kelimeyi baskıda görürsünüz. Kızgınsan ya da üzgünsen duygularını yazmak biraz değişik bir durumdur çünkü duygular el yazısında belirir, basılı malzemede değil. Bu nedenle el yazımla sahip olacağım duygularımı hafızamda tutmak istedim ve şiirimi filme çekmeye başladım. Tıpkı duvara yazıp filme çekmek gibi. Aynısını sokakta da yapabilir ve el yazısının o ruh halini yansıtmaya çalışabilirdim böylece. Filmlerimin bir poetikası olsun istiyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/siren-yayinlari-catlaklardan-sizmak/", "text": "Akın Çetin/Futuristika!: Siren Yayınları'nı kurmaya nasıl karar verdiniz? Yayıncılığın zor şartlarının malum olduğu zamanlarda olduğumuzdan, sizin motivasyonunuzu öğrenmek isteriz. Sanem Sirer / Siren Yayınları: Siren Yayınları 2007 yılında kuruldu, yani yeni sayılmayız artık. O günden bugüne pek çok aşama katettik, belli engelleri aştık, kimi zorluklarla halen mücadele ediyoruz. Çağdaş edebiyatın yeni seslerini kendi vizyonumuz doğrultusunda takip etmek amacıyla yola çıktık. Yayıncılık oldukça kapalı bir sektör sayılır, güçlükleri zaten malum. Her şeyde bir çatlak vardır, ışık öyle sızar içeri der ya şair, çatlaklardan sızmak mümkün ama... Bizim açımızdan kitaplar sayesinde mümkündü elbette. İnternet iletişim ve olan biteni takip adına müthiş bir platform. Algımızı ve ufuklarımızı geniş tutmamızı sağlayan en önemli etken belki de, önemi yadsınamaz. Hafta içi her gün güncellenen bir blogumuz ayrıca twitter, facebook, grooveshark, pinterest hesaplarımız mevcut. Web sitemiz ise yeniden tasarlanma aşamasında. Doğrudan iletişim kurmak, ekran aracılığıyla da olsa kitaplarımızın okurlarıyla yüz yüze gelebilmek güzel. Avi bizce de müthiş, çalışmaktan onur duyduğumuz bir çevirmen. Üretkenliğini kendisine sormak gerek. Kitap seçimlerinde pek çok kriter gözetiyoruz; kitabın içinde yaşadığımız zamanlarda geçerli kaygılardan yola çıkıyor olması, yenilikçi unsurlar barındırması ve ortak bir yaşam tecrübesinin nabzını tutması sanırım burada en çok öne çıkan kriterler. Söyleyecek sözü olan yazarların, özgün seslerin peşindeyiz. Görüştüğümüz, çalıştığımız yazar arkadaşlarımız var elbette. Ancak yakın gelecekte bu alana girmeyi düşünmüyoruz, henüz vakti var. McSweeney's harika işler yapıyor kendi mecrasında, beğeni ile takip ediyoruz. İki yıl kadar önce bize tüm çalışanları tarafından imzalanmış bir teşekkür mektubu yolladılar, profesyonel bağlantılarımız haricinde kişisel yakınlığımız bundan ibaret. Dergi yayımlamaya yönelik bir planımız yok halihazırda, her gün güncellenen bir blogumuz var ve işimiz kitaplarla. Aldığımız geri dönüşler gayet olumlu. Masa başında, ekran karşısında geçen uzun ve çoklukla yalnız mesai sayesinde hazırlanan kitapların okurlarından olumlu tepkiler almak, bizi sevindiriyor. Uğraması muhtemel yazarlarımız var ancak kesinleşmeden bir şey söylemek doğru olmaz. Keret etkileyici bir konuşmacı ve okurlarıyla bir araya gelmekten büyük zevk alıyor, onun ziyaretleri bizi de heyecanlandırıyor, motive ediyor. Özellikle son gelişinde çok iyi vakit geçirdik ve birlikte yediğimiz akşam yemeği hakkında bir öykü yazacağını söyledi örneğin, merakla bekliyorum. Yazar adaylarına yegane tavsiyem kendi özgün seslerini bulmaları, kendi öykülerini samimiyetten ödün vermeden anlatmaları. Proje kitapların ömrü fazla uzun değil. Aralık ayında Irvine Welsh'in Porno'su geliyor. Herta Müller, Dave Eggers, Henry Miller, Jack Kerouac gibi ağır toplar yine yeni ve çarpıcı seslerle bir arada görünüyor programda."}
{"url": "https://futuristika.org/sirri-sureyya-onder/", "text": "Bu şartlar altında sivil itaatsizliği meşru kılan, üstünden itaatin meşrulaştırılmaya çalışıldığı mantığın ta kendisidir. Bugün içinde yaşadığımız dünyada ulus devletlerin ve kapitalizmin bizi bağladığı sözleşmelerin aslında hiçbir şekilde altına imza atmayacağımız senetler gibi her gün burnumuza dayanması itaat ile itaatsizlik arası düzlemde yerimizi belirlerken çıkış noktamız oluyor. Tam bu noktada ise sivil itaatsizliğin meşruiyeti kadar yöntemi de önem kazanıyor. Seçimden önce BDP'nin dahil olduğu demokratik mekanizmaların başlattığı sivil itaatsizlik dalgasının etkisini gördük. Sivil itaatsizlik, bir süreç olarak tek başına yeterli olmasa da kitleleri mobilize etmesi ve mesajı sokağa taşırması, devletle yurttaşı eşit şartlarda, bir itaat mekanizması olmadan yüz yüze getirmesi bakımından mühim; ama biliyoruz ki bugün devlet memurları ve güvenlik kuvvetleri 'sivil itaatsizlik' mekanizmasına karşı kanunların tam güvencesindeler. Öyle ki en küçük bir tartışmada dahi bir devlet memuru 'sen devlete hakaret ediyorsun' diyor ve devlet insanların bedeninde tekrar ifade buluyor. Bugün asıl tartışılması gereken nokta şudur: Acaba devleti ve itaati sindirdiğimiz gibi mücadeleyi ve itaatsizliği de insanların yüreklerine sindirebilir miyiz? Sanırım Türkiye'deki sivil itaatsizliğin geleceği biraz da itaatin kullandığı özdeşleşmeyi itaatsizliğin de sağlamasına bağlı. Bu nedenle Türkiye'de sivil itaatsizliğin tanımını yaparken ya da örneklerine bakarken önce yurttaşların bir kısmında hakim olan devletten çok devlet adına konuşan bakış açısını kırmak şart. İnsanları devletin boyunduruğundan çıkarıp, pasif direniş olsun ya da başka yöntemler olsun, sivil itaatsizlik alanına çıkarmak ve devletten talep eden değil, haklarını boyun eğmeden alan bir alan yaratabilmek mümkün olmalı. Madem Thoreau ile başladık onunla bitirelim. Henüz YÖK belasının icad edilmediği bir zamanda üniversiteye girmiştim. Öğrenim haracı diye bir şey yoktu. Hapse düşüp çıktığımda sistem değişmiş YÖKten günler başlamıştı. Muhtelif öğrenci afları çıkıyordu ve ben hepsine müracaat edip kaydımı yaptırıyordum. Sıra harç ödemeye geldiğinde, bizim zamanımızda yoktu ve beni bağlamaz, ödemeyeceğim diyerek bir ton bürokratik işlemle kendimi yeniden attırıyordum. Halen de tek kuruş ödemeden bir kaç kez atılmış bir öğrenciyim. Kendisine sorulmadan yapılmış işlere gıcık olan herkesin yapabileceği işler mutlaka vardır. Bundan daha çok keyif veren hiç bir şey yoktur."}
{"url": "https://futuristika.org/sistemden-kacisin-romani-degisim/", "text": "Pazarlamacı olan Gregor Samsa romanın ilk cümlesinde devcileyin bir böcek olarak karşımıza çıkmaktadır ve roman boyunca neden böceğe dönüştüğünü, bir cezalandırma ise bu, suçunun ne olduğunu öğrenemeyiz, tıpkı Kafka'nın Dava romanının baş karakteri Josef K.'nın suçunu öğrenememesi gibi. Böcek Gregor'un gözünden okuduğumuz romanda, ilk önce her zaman ki odasının biraz küçüldüğünü, ama hala bir insan odası olduğunu öğreniriz. Romanda, böceğe dönüşen Gregor'un yeni görünümü aktarıldıktan hemen sonra insan olarak yaptığı iş yani kumaş pazarlamacılığı hakkında bilgilere rastlarız. Bu arada bunun bir rüya olabileceğini düşünen Gregor biraz daha uyuduğu takdirde her şeyin düzeleceğini ummaktadır. Aynı zamanda işe gitmesi gerektiğini de sürekli hatırlar. Ancak böcek vücuduna hakim olamadığı için uyumayı da, yataktan çıkmayı da başaramaz. Değişim romanı, hayvan olan Gregor'un insan gibi hissetmesi üzerine kuruludur. Zaten Gregor'un ölümü de bir insanın ölümüne benzemektedir. Gregor tıpkı Yargı öyküsünde ki Georg Bendemann gibi yaşamına son verir. ... ailesinin borcu nedeniyle çalışan ve onu zamanla yarıştıran bu işten kurtulmanın yolu belki de böcek olmaktır Ruhbilimsel yöntem açısından öykünün çözümlemesinde, süper egonun yani romandaki babanın ya da ailenin kurallarına uygun bir yaşam sürme zorunluluğu karşısında, sürekli bastırılan bireysel isteklerin mücadelesini görmekteyiz. Ailesinin patronundan aldığı borç nedeniyle bu işi yapmaya mecbur olan Gregor, beş ya da altı yıl çalıştığı takdirde borçtan ve bu işten kurtulabileceğini düşünmektedir. Hatta Gregor işten kovulmanın aslında kendisi için en iyisi olacağını düşünür ancak bunun en azından bir süre daha imkansız olduğunu hatırlar. Bir böcektir ancak hala bir insan gibi düşünmektedir. Romanın herhangi bir yerinde Gregor'un neden böceğe dönüştüğü açıklanmaz ancak sanki bir böceğe dönüşmek süper egonun, otoritenin hakimiyetinden kurtulmanın tek yoludur. Marksist ve toplumbilimsel çözümleme yöntemleri açısından romanda yanlış bilinç ve yanlış bilincin etkisiyle şekillenen yabancılaşma durumuna yer verildiğini görmekteyiz. Yaptığı rutin işten memnun olmayan, ailesinin borcu nedeniyle çalışan ve onu zamanla yarıştıran bu işten kurtulmanın yolu belki de böcek olmaktır. Gregor zaten yaptığı işten dolayı kendine, isteklerine yabancılaşmıştır. Sadece borç yüzünden zoraki bir şekilde çalışmaktadır. Ancak Gregor bunları böcek olunca fark eder, zaten aradığı besini yani müziğe olan ilgisini de böcek olunca fark edebilmiştir. Belki de, insanken yapamadığı böcekken yapmıştır, sistemin içselleştirdiği yabancılaşmadan kurtulmuştur. Ancak yabancılaşmadan kurtulan Gregor otoritenin dilinden de mahrum kalmıştır. Bu romanda da baş karakterin iletişimsizliği ön plana çıkmaktadır. Çünkü Gregor'un söylediklerini -böcek vızıltısına benzetilir-kimse anlamamaktadır. Söylem analizi açısından öykünün çözümlemesine baktığımızda, böceğe dönüşmek yani sistemin işe yaramaz gözüyle baktığı bir böceğe dönüşmek belki de onun tek kurtuluş yoludur. Foucault'un belirttiği gibi, kliniğin, deliliğin veya hapishanenin doğuşunda olduğu gibi önemli olan deli ya da böcek olmak değildir, önemli olan sisteme uymayan sistem için işe yaramayan olmaktır. ... sisteme uymayanın sonu otorite tarafından hemen hazırlanır. Kafka dünyasının, önce güçsüz sonra güçlenen hatta çocuklarını yok eden babalarından birine bu romanda da rastlıyoruz. Ancak, sisteme uymayanın sonu otorite tarafından hemen hazırlanır. Kafka dünyasının, önce güçsüz sonra güçlenen hatta çocuklarını yok eden babalarından birine bu romanda da rastlıyoruz. Romanda, iflas eden baba, Gregor'un çalıştığı dönemlerde, çalışmayan ihtiyar bir adam olarak tasvir edilmektedir. Ancak böceğe dönüşen Gregor'un ardından baba, çalışmaya ve dinçleşmeye başlar. Tıpkı Yargı öyküsünde ki Georg'un babası gibi. Baba, oğlunun böceğe dönüşmesine yani çalışamaz hale gelmesine tahammül edemez. Çalışmayan sisteme uymayan bir oğul istemediği bir karakterdir. Değişimden sonra oğluna karşı şiddet uygulayacak kadar farklılığa katlanamaz. Değişen oğul Foucault'un belirttiği gibi sisteme uymadığı için, ekonomik anlamda verimli olmadığı için odasına kapatılır, oradan çıkmasına izin verilmez. Ya da Horkheimer ve Adorno'nun Aydınlanmanın Diyalektiği adlı kitaplarında belirttiği gibi, sistem o kadar kuvvetlidir ki farklı olana, öteki olana yaşama imkanı sunmamaktadır. Romanda, sistemin baskı araçlarından biri olan iş hayatından kurtulmuş olmanın, Gregor için özgürlüğe kovuşma anlamına gelmediğini görmekteyiz. Çünkü karşısına ummadığı bir başka toplumsal engel çıkar. Althusser'in belirttiği gibi sistemin devamını sağlayan, otoritenin bir yansıması olan aile ön plana çıkar ve burada sadece baba figürü değil ailenin diğer kişileri de Gregor için bir baskı aracı olarak sunulmaktadır. Romanın başlarında, böceğe dönüştükten sonraki ilk anlarında Gregor, işe gitmesi gerektiğini düşünmektedir. Yani Gregor hala böcek olduğunu tam olarak kabul etmemiştir. Geç kalması nedeniyle yaşayacağı problemleri düşünmektedir. Hasta olduğunu söylemesinin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü hastalık işe gitmemesi için geçerli bir neden olarak görülmemektedir. Zaten öyküdeki sigorta doktorları, Foucault'un belirttiği gibi sistemin onaylayıcısı olan doktorlar, hastalandığını ileri süren çalışanı sağlıklı bulmakta ve amacının işten kaçmak olduğunu belirtmektedir. Romanda, astımlı olduğu belirtilen anne herhangi bir birey olma özelliği göstermemektedir. Fromm'un da belirttiği gibi anne, ataerkil sistemin kadının pasif olması için kendine biçtiği, ikinci planda kalma rolünü oynamaktadır. Kafka'nın babasına yazdığı mektuplarda ki, kendi annesi ile ilgili yaptığı yorum Gregor'un annesine çok benzemektedir. Anne hep babanın arkasındadır. Yargı öyküsünde ki anne de bu romandaki anne gibi pasiftir, gerçi öykü başlamadan önce anne ölmüştür ama annenin oğlunun yaşamında hiçbir aktif rolü olmadığı da anlaşılmaktadır. Aslında roman boyunca bizim izleyebildiğimiz tek değişim süreci Gregor kız kardeşi Grete'nin değişimidir. Belki de değişime uğrayan tek kişi Grete'dir. Çünkü Gregor en başta değişmiş olarak, böcek olarak karşımıza çıkar zaten. Gregor tarafından çok sevilen Grete, kemana ilgisi olan genç bir kızdır. Gregor'un böceğe dönüştüğü ilk günlerde ona iyi davranan, onunla ilgilen tek kişidir. Ancak daha sonra onunla ilgilenmemeye onu yok saymaya başlar. Ve Gregor'dan kurtulmak gerektiğini vurgulayan ilk kişidir. Ve bunun üzerine Gregor ölmeyi seçer."}
{"url": "https://futuristika.org/six-feet-under/", "text": "Six Feet Under, ABD'nin sansürsüz, radikal ve de iyi dizi yapımlarının yuvası HBO'nun kamerasından ve American Beauty'nin senaristi denilince hemen zihinlere gelen Alan Ball' ın kaleminden 2001 yılında doğmuş; 5 sezonluk süresi boyunca 35 kez aday gösterildiği Emmy Ödüllerinden 7'sini, 8 kez de aday olduğu Golden Globe ödüllerinin 3'ünü evine götürmüş; bizlere 4 yıl önce muhteşem finaliyle veda etmiş; buna rağmen dvdleri ve dvd kopyalarıyla her geçen gün izleyici sayısını artırmayı başarmış tamamıyla sui generis bir yapımlardan bir tanesi. Bu tür objektif bir giriş paragrafını, bayılarak izlediği her bölüm sonunda hakkında bir şeyler yazmayı düşünüp, sürekli yetersiz ya da yüzeysel kalacağı endişesiyle bu düşüncesinden vazgeçen her naçizane kişi gibi iyi bir başlangıç olarak görmesem de; hafiften melankolik bir yazı olacağı endişesiyle dizinin ödüller ve senarist gibi artı puanlarını söylemenin çantada keklik bir paragraf olduğu konusunda teminat veriyorum. Amerikan toplumunu mezhepleriyle, cinselliğiyle, ahlakıyla, sanatıyla ya da gelenekleriyle eleştiren South Park, Simpsons gibi çizgi-diziler içerdiği komedi unsurlarıyla; Angels in America ya da Mad Men gibi yapımlar ise daha dramatik mizacıyla hem ABD hem de dünya çapında büyük hayran kitlesine sahip olmuşlardır. SFU' yu ise bu eksende bir yere konumlandırmak zor olmuş; yoğun bir dram üstüne ince ince işlenmiş kara mizah öğeleri diziye orijinal bir yer yaratmıştır. Başlangıçta Los Angeles'da yaşayan anne, iki oğlu ve kızı üzerine şekillenen, zekice diyaloglarla süslenmiş senaryoyu tipik bir Amerikan aile dramı gibi algılamak mümkünse de diziyi diğerlerinin arasından çekip çıkaran ilk bölümünden son bölümüne dek kaçıp kurtulamadığı ölüm teması olduğunu söyleyebiliriz. Hıristiyanlıkta ölüyü yıkama, gömme gibi ritüellerin Müslüman kültüründen daha şaşaalı törenlerle ve malzemelerle yapılması, dolayısıyla ABD'de de pazar piyasası geniş bir iş alanı yaratmış, ölümsüzlüğün keşfini arayan milenyum çağı Amerikan insanı için sonsuzluğa karışmadan önce-en azından sembolik manada-sentetik boyalarla boyanıp, süslü bir tabutun içinde gömülmek oldukça popüler ve karlı bir iş haline gelmiştir. Dizide ise bu işin başında cenaze evi işletmeciliği yapan Fisher ailesini izliyoruz. Henüz ilk bölümünde büyük ve ani bir sürprize tanık olacağımız dizinin odak noktasındaki anne Ruth, oğulları David ve Nate ve küçük kız kardeş Claire' in 5 sezon boyunca görünüşte minimal ama bir o kadar sofistike ve felsefik dünyalarına eşlik ediyoruz. Karakterlerin her birinin başlı başına ayrı bir konu olabilecek derinliğe sahip olduğu dizide yalnızca cenaze işleriyle uğraşan sıradan insanların hayatlarını okumuyoruz. Yoğun yaratıcı bir senaryo ve görsel yönetmenlik sentezi usta oyunculukla birleşince zaten yabancısı olmadığımız, her insanoğlunun içine dahil olduğu ölüm, din, popüler kültür, aşk ya da sanat gibi konuları TV ekranından çıkarıp, yanı başımızda vuku buluyor düşüncesine kaptırtıyor. Şu ana kadar dizi hakkında ilk kez anekdot okuyanlar için kötü bir izlenim yarattığıma eminim, lakin Mete Özgencil' in dediği Dünyada ölümden başkası yalan!, Alan Ball' ın da Everything ends... diyerek onayladığı ölümden kaçış yoktur teması durumu biraz daha aşina hale getiriyor. Bazılarınız ölüm, cenaze kelimelerinden daha zombi ve korku temalı bir şeyler anladıysa hemen geri alsınlar, hiç ilgisi yok. SFU, basit bir cenaze evi işletmeciliği ya da alışılmış ölü gömme-yakma temasıyla izleyiciyi, altını çizmekten yorulduğunuz cümlelere sahip bir kitaptan çıkmışçasına zihinleri allak bullak eden diyaloglarla, var oluşçuluğun en çetrefilli ve ağır yollarından geçirerek; yıllardır sorgulanmadan kabullenilmiş sözde gerçeklikleri yüzüne çarparak; kesinlikle ahlak bekçiliği yapmayarak, ideal niteliğinde Doğru ve iyi olan bu yol! propogandası yapmadan final bölümünün son saniyesine hatta onun da ötesinde çok yoruyor, çok ağlatıyor. Ne ayağınızı koltuğa uzatıp, çayınızı yudumlarken günün stresini atmanıza yardım edecek bir TV programı ne de okul yorgunluğunu çıkarırken arka arkaya 3-5 tane yenilebilecek bir kara mizah dizisi."}
{"url": "https://futuristika.org/six-string-samurai/", "text": "Muhteşem yönetmen Martin Scorsese'in, canım Hong Kong filmi Infernal Affairs'in katledilmiş hali olan The Departed ile Oscar'ı kaptığı gün, tüm sinema bağımlılarının, bağımsız filmlere dolayısıyla da Hollywood alternatifi filmlere yönelme günüdür. Sene 1957. Ruslar, bir tutam atom bombasıyla Amerika'yı ele geçirirler fakat bir tek Elvis'in hükümdarlığındaki özgürlüğün son kalesi olan Lost Vegas'a dokunamazlar. 40 yıl süren hükümdarlıktan sonra Kral ölür ve bir elinde kılıç öbür elinde gitar tutmayı bilen herkes, kral olmak için Lost Vegas'a doğru yola koyulur. Tabi, Slash'le boy ölçüşecek karizmasıyla, Ölüm'ün ta kendisi de kral olmak için yollara düşmüştür. Filmin adı, Six-String Samurai. Yönetmeni o zamanlar sinema öğrencisi olan Lance Mungia, filmin geri kalan her şeyi ise yine o zamanlar Hong Kong filmlerinde boy gösteren çirkin karizma Jeffrey Falcon. Jeffrey'in Uzak Doğu ve dövüş sanatları hayranlığı yüzden, filmin açılış sahnesi Shaw Brothers filmlerine saygı duruşu niteliğinde olmuş. Ayrıca çocuk oyuncu Justin McGuire derslerinden geri kalmasın diye çekimler sadece hafta sonu yapılabilmiş. İbrahim Tatlıses'in, çocuk oyuncuları rol gereği ağlasınlar diye hunharca azarladığı dünyamızda, gerçekten göz yaşartıcı bir hareket. En az filmin kendisi kadar güzel olan müzikleri ise Red Elvises'e borçluyuz. Grubu, Los Angeles'ta yaşayan iki Rus'un kurması ve tüm hücrelerimize huzur katan I Wanna See You Belly Dance şarkısının sözleri, filmden ayrı sürprizler. Derler ki, Lost Vegas'ta lafın da, filmin de uzunu bayarmış. İyi seyirler şimdiden."}
{"url": "https://futuristika.org/siyah-13/", "text": "Bir siyah 13'e bakıyordu her şey. Aslında her şey değil, sadece bu el ama sonuçta bir ıstakayı ya da bir hayatı kurtarmanın gözümde pek de farkı yoktu şu an için. Bu iğrenç gelen el, ne yapsam düzelmeyecekti ama siyah 13 işte... Okey. Bir 13 gelsin de göstereyim hepinize. Gevrek gevrek gülmekten başka bir şey yapmayan Samet'in, sabahtan beri, elindeki kalem ile bir bir düşürdüğü sayıları bizim veresiye defterinde yükseltmezsem namussuzum. Diğerleri de peşi sıra gülünce iyice moralim bozuldu. Önce bir kırmızı 10 geldi. İşe yaramaz. At gitsin. Hasan ağabey hemen davranıp aldı; ya kırmızı diziyordu ya da 10 rakamından gidiyordu. Rakamların ruhu vardı. Hiçbiri bunu bilmiyor, sadece kazanmaya ve ortadaki sigara parasını almaya çalışıyordu ama ruhu vardı işte. Mesela beş. Benim uğurlu sayımdır. Okuyup da adam olacağımı sanan anacığımın, terk ettiğim ilkokul sıralarında karnemde bir kere görerek mutlu olduğu rakam. Hiçbir zaman bana şans getirmedi ama olsun. Birgün getirirdi elbet. Sıra Kağan'da. Kağan'ın attığı taş işime yaramıyor. Okey muadili sayılan, üzerine yıldız işlenmiş gereksiz bir taş. Siyah 13 ama değil. Bu taştan oldum olası nefret etmişimdir çünkü bana olamamışlığı anımsatıyor. Belki de kendimi. Sonuçta bana okey lazım, okey. Siya 13'ün hası, kendisi. Ortadan bir taş çekiyorum. Siyah 1. Ardı geliyor ama kendisi yok 13'ün. İşime yaramaz. Atıyorum Hasan ağabeyin önüne. Bunu da aldı ya! Adam ne görse topluyor mübarek. Şans işte. Boş yere bu kasabanın en zengini değil ya herif. Bütün taşlar da ona geliyor. Sıra tekrar bende. Bir taş daha çekiyorum. Mavi 13. Mavi değil siyah lazım bana siyah! Ama işime yarıyor. En azından ilk üçlümü kotarıyorum. Geriye kaldı diğer ikilileri denklemek. Bir de eldeki taşları çıkarmak. Ama işte gelse şu siyah 13, diretmese, ben her şeyi düzeltirim. Bu ıstakayı düzeltir, belki oyunu bile alırım. Sevinçle Ayşe'yi arar, dün ona bağırdığım için özür diler, aramızı düzeltirim. O beni affedince mutlu mesut bakkala gider, güler yüzümle mahalleliye satış yaparım. Para kazanırım. Belki biriktirip bu sıkıcı mahalleden, bu boğuk kasabadan bile giderim. Büyük şehirlerden birine. Hem de Ayşe'yle. Evleniriz bile. Buradayım yahu, düşünüyordum öyle. deyip Kağan'ın attığı taşa baktım. Sarı 6. Altı güzel rakamdır aslında. Benim uğurlu sayımdan sonra geldiği için muhakkak biraz şans bulaşmıştır ona. Madem önüme kadar geldi vardır bir keramet deyip aldım. İşime bile yaramıyordu ama ona olan saygım en az beş kadar yerindeydi. Yerine mavi 1 attım. Biri hiç sevmem. Hiçbir zaman birinci olamadım şu sefil hayatımda. Ne ailenin birinci çocuğuyum ne de bu oyunda birinciyim. Ama Hasan ağabey onu da aldı. Ne de olsa o bu kasabanın birincisi. En zengini. En kudretlisi. Tamam ulan, bu ne acele! Bunlarla da bir bok oynanmıyor. Oyun resmen yüzyıllar boyunca sürdü. Önümden önce bir sarı, ardından kırmızı 13 geçti fakat siyah 13 gelmedi. Gelemedi. Aklıma Ayşe, annem, bizim bakkal, parasızlığım, her şey ama her şey düştü lakin yanıma ve önüme düşen siyah 1, siyah 12 oldu. Az kalmıştı artık. Şimdi biri illa ki önündeki ıstakayı açacak ve ben yine kaybedecektim. Beş kere bu el benim diye zikretsem bile işe yaramayacaktı işte. Durum açıktı. Tam o sırada bir şey oldu. Kağan gülümseyerek ıstakasından bir taş çektiği gibi yanıma koydu. Bir baktım, siyah 13. Tamam bu adam salaktı ama bu kadarını da beklemiyordum. İnsan okey atar mı hiç? Ne yapacağımı bilemedim. Taşı alıp koşarak Ayşe'ye gidesim, ardından anamı yanaklarından öpesim, el benim ulan! diye bağırarak bakkalı, o küçücük, sıkıcı dükkanı taşlayasım geldi. Elimi atmamla ıstakamın yere çarpması bir oldu. Kağan, ıstakasını ölümsüzlüğün sırrını yazdığı bir tahta gibi gururla ortaya doğru çevirdi. Kazanmıştı. Ben kaybetmiştim. O okey, o güzelim siyah 13 onun attığı son taştı ve ben tam da onu elde etmişken oyun bitmişti. Benim, oyun boyunca kurduğum bütün hayallerim, Ayşe, annem, para, şehir ve her şey o cilası bozulmuş ıstakanın altında ezilmişti. Bundan sonrasında tutamadım kendimi. Allah da bu konuda bana yürü ya kulum demiş olacak ki ne var ne yoksa bıraktım. Gözlerimden sel, ağzımdan küfürler boşaldı. Samet endişelenerek soru üstüne soru soruyordu. Diğer ikisi, Kağan ve Hasan ağabey, öylece kalakalmış bana bakıyorlardı. Tam beş kere sıçayım dedim. Bu oyuna, hayatıma, bakkala, kasabaya, parasızlığa. Ardından hesabı ödeyip kalktım yerimden, Ayşe yerine bakkala gittim."}
{"url": "https://futuristika.org/siyah-amerikan-sanati-ulysses-davis/", "text": "Bir berber dükkanı işleten Ulysses Davis, 50 yıl boyunca üzerinde çalıştığı ahşap oymalarını çocuklar için sergiledi ve bir berber olarak yaşadığı ömrünü, sanatçı olarak tamamladı. Bir demircinin yanında uzun yıllar çıraklık yaparak öğrendiği alet kullanma sanatını berberlik yaparken devam ettiren Ulysses Davis, zengin hayal gücünü Afrikalı atalarından gelen etkiyle gerçeküstü yaratıklar, İncil'deki hikayelerde kullandığı gibi, ABD başkanlarının portreleri gibi gerçekçi çalışmalar da yaptı. Tüm bu süreçte, kendisi her gün saç kesme işini devam ettirirken yanında olan karısının da yardımıyla, çalışmaları Ulysses Davis: American Folk Artist isimli kitapta toplandı. 1913 1990 yılları arasında yaşamış olan bu sanatçı, kuşkusuz sahalarda görmek istediğimiz türden bir berber."}
{"url": "https://futuristika.org/siyah-bayrak/", "text": "1968 büyük grevi sırasında Parisli öğrencilerin ellerinde çoğunlukla siyah bayraklar vardı. Modern dünya bir anlamda o dönemde siyah bayrak ve anarşizmi geniş anlamıyla tanıdı. İnsanların belleğinde siyah bayrak bir isyan sembolü olarak yer etti. Ancak kuşkusuz ki, siyah bayrağın Anarşizm sembolü olması çok daha öncesine, hatta bilinmeyen zamanlara kadar gidiyor. İlk kayıtlara göre, 1871 Paris Komününe katılanlardan Louise Michel, siyah bayrağı 9 Mart 1883 tarihinde ilk dalgalandıran kişi olmuştur. Çok geçmeden 27 Kasım 1884 tarihinde siyah bayrak ABD'de görülmüş ve Şikago'da bir anarşist miting sırasında dalgalanmıştır. 13 Şubat 1921 tarihi ise, siyah bayrakların Sovyet Rusya'da son kez görüldüğü tarih olmuştur. Peter Kropotkin'in Moskova'daki cenazesi sırasında açılan bayraklardan iki hafta sonra, SSCB'de siyah bayrak ve anarşizm yasaklılar listesine girmiştir. Anadolu'da siyah bayrak Anadolu Selçukluları ile başlayıp Osmanlı'da da devlet sancağı olarak yaygın olarak kullanılıyor olsa da, Osmanlıdaki kullanım amacı Hz Muhammed'in Ukab isimli siyah bayrağını takipti ve anarşizm ile tabi ki ilgisi yoktu. Siyah bayrağın isim olarak kullanılmasının miladı olarak ise, 1880'lerin başlarında Fransız anarşist yayın Le Drapeau Noir/Siyah Bayrak gösterilebilir. Haymarket olaylarını araştıran akademisyenler, bayrakların o dönem siyaha boyanmış olmasının nedenini, yurttaşların, işçilerin, öğrencilerin ve halkın çoğunluğunun açlığa, sefalete ve tüm tersliklere karşı öfkelerini, kızgınlıklarını anlatan renk olduğunu aktarıyor. Kuşkusuz, siyah bayrak ve korsanlar arasında yadsınamaz bir ilişki de vardır. Avrupa'nın en büyük korsan şehirlerinden olan Hamburg'daki işçilerinin, evsizlerin ve diptekilerin yaro anarko yarı punk futbol takımı olan FC St Pauli'nin simsiyah bayrak üserinde kurukafa logosu olan kulüp amblemi bir tesadüf olamaz. Korsanlar genelde acımasız katiller olarak bilinse de, eski dönemlerde sadece katiller değil, isyankarlar, toplum düzenine karşı çıkanlar da ruhlarını özgürleştirmek amacıyla korsanlığa meyilliydiler. Bazı korsan gemilerinin kaptanları erkek değil kadın idi ki, bu durum bile başlı başına sıradışı ve toplumsal sisteme karşı bir hareketti. Korsanların üzerinde kurukafa olan kemik sembolünü ölüme atıfla kullanıyordu. Düşmanları için ya teslim ol ya da öl anlamı taşıyordu. Anarşizm için siyah bayrak yadsımanın, hükümsüzlüğün yansımasıdır. Anarşizm için siyah bayrak yadsımanın, hükümsüzlüğün yansımasıdır. Siyah bayrak, diğer tüm bayrakları reddetmektir. Diğerini değil kendini öne çıkaran, ayrımcılık yapan insanlığı dışlamaktır. Öfkenin sembolüdür. Bir devletle bir olup, özgürleştirme adına diğer devleti ve insanlığı yok eden sahteciliğe karşı öfkedir. Siyah bayrak, devletlerin kanlı tarihlerinde, uygarlık, milliyetçilik ve din adına öldürülen herkes için ağıt ve üzüntüdür. Devletlere ödenen verginin insanların daha iyi bir hayat standardı yakalaması için değil, daha iyi çok nasıl öldürürüz çalışmalarına gitmesine yakarıştır, isyandır. Öte yandan, siyah bayrak aynı zamanda güzeldir. Yaşamın sürdüğünü, renklerin karıştığını simgeler. Kadim inançlarda siyah, doğurganlığı ve doğanın tohumlarının saçılıp hayatın yeni güzelliklerle sürmesini yansıtır. Siyah, umuttur."}
{"url": "https://futuristika.org/siyah-olum-kirmizi-elma/", "text": "Soluk benizli birini görürseniz, onu çizgi romanlardan çıkıp gelmiş bir kahraman sanmayın. Ciğerini yer altından besleyen ve toprağın kokusuna hasret o yüz, yeryüzünün ışığından habersiz, bulduğu ile yetinmeyi öğrenen sıradan bir insandır. 1600'lü yılların ilk yarısı henüz geçilmişken, şimdilerde Cambridge'de Botanik bahçesi yapılan bölgede bulunan bir elma, ağacından yere düşer. Düşen kırmızı elma, akıl çağının başlangıcı sayılmasa bile, akla hizmet ettiği kesindir. Kırmızı bir elmanın akıl ile ölüm arasında çektiği bu çizginin, Newton'un henüz icat ettiği 'aynalı teleskop'un (1669) altında kalınlaştığını görmeliyiz. 2000 li yılların başında ise, aklını yitirenlerin açtıkları derin çukurlara, soluk benizli insanlar ölüme yatmaya gitmektedir. Siyah ölüm ile kırmızı elma arasındaki rekabet, yeryüzü ile yeraltının sansürsüz çekişmesi değildir elbette. Bilinen bir gerçek var sadece; Kırmızı elmanın akla yaptığı katkının, yerkürenin bir bölgesinde henüz anlaşılmamış olmasıdır. Bu akıl tutulmasına karşın, kara-kapkara bir toprakta ölmeye yatanların şehrine yüreğinizde bir tur düzenleyin. Soluk benizlilerin enerjiye dönüşen terleri size yabancı gelmesin, sobanızda kömür olmasa bile, ekmeğinize ateş olmuşluğu vardır mutlaka. Ve anlaşılmaz kılınan bir tekrarla süre giden masumiyet-hakimiyet kayıtsızlığına karşın bir oyun başlar. Sarı benizlilerin, yer altından besledikleri ciğerlerinin oynadığı bu oyun, level atlayamadan kaybettirir onlara. Rahat olmayı rahat-ol komutunda aramak, kurgusal bir metin olmaktan çıkalı çok uzun zaman oldu. Bu nedenle, tarifsiz duygular içerisinde tarif arayanlar içindir söz; Siyah ölümün sonlanan nefes alışlarına, anlı şanlı gösterilere gerek kalmadan, sadece şapkanızı çıkarıp önünde eğilmeniz yetecektir. Telef olan duygulara toplu mezar kazanların müziği çalarken, uzaklaşan bir inleme sesinden rahatsız olmayı öğrenmenin zamanıdır bu yüzyıl."}
{"url": "https://futuristika.org/siyahkalem-en-gizemli-eli-fircali/", "text": "İslam, barbarlıklarından henüz arınmamış toplumların metalara, sembollere, kozmetik unsurlara üst düzey vasıflar yükleyip onları putlaştıracağını bildiğinden, Müslüman toplumlar resim, heykel gibi görsel sanatlara ilgilerini bastırmışlardır. Müslümanlar ebru, tezhip, minyatür ve benzeri sanatlarla kendi ruhunun görsel ihtiyaçlarını karşılaşsa da heykele dair herhangi bir ilgi doğmamış, heykele akıtılacak enerji mimariyle kendini gündelik yapılar üzerinde göstermiştir. Bu yüzden İslam dünyasında Osmanlılar'ın modernleşme dönemine kadar batı tipi resimlere pek rastlamayız. Dönemin ilk örnekleri de bünyelerinde sanatsal bir derinlikten ziyade, basit bir taklit etme kaygısının ağırlığını taşırlar. 1950'li yıllarda iki sanat tarihçimiz Mazhar İpşiroğlu ve Sebahattin Eyüboğlu, Topkapı Sarayı kitaplığında Fatih Albümlerini incelerken, altında Mehmet Siyah Kalem imzası bulunan eserlerle karşılaştılar. İşte bu ilk paragrafta belirttiklerimizin muhtevasına göre aykırı kaçacak bir istisnanın açığa çıktığı gündür. Bulunan bu resimler alışılagelmiş İslam minyatürlerinden gerek yapım usulü, gerekse muhtevaları açısından çok farklıdır. Sanat tarihçileri eserlerin bu özelliklerini göz önüne alarak eserleri Orta Asya Türk Geleneği, İslam, Şamanizm temellerinde değerlendirmeye çalışırlar. Eserlerin 15. yy'la aitliğinin kesinleşmesiyle bu teori sağlamlık kazanır. İlginç olanı ise resimlerin rulolar halinde saklanmış olmasıdır. Bu basit görünen ayrıntı biyografisi hakkında pek bir şey bilmediğimiz ressamın yaşantısı hakkında garip bir ipucu verir. Ressam muhtemelen Türkistan coğrafyasında göçebe yaşayan gruplarla gezen bir göçer veya gezgindir. Bir göçer için resimlerini en uygun saklama biçimi elbette rulolamaktır. Bir iddiaya göre de ressam bir meddahtır ve resimlerini anlatısının gerçekçiliğini artırmak amacıyla, anlatı esnasında açabilmek amacıyla rulolamıştır. Hakkında daha fazla kesin bilgimiz yoktur. Eğer resimlerinin altına Arap harfleriyle ismini yazmasaydı (Kar-ı Mehmet Siyah Kalem onu da bilemeyecektik. Ünlü Tarihçi Zeki Velidi Togan'ın iddiasına göre ressamın Heratlı Muhammed Nakkaş veya Bahşi Uygur olduğunu iddia etmiştir. Timurlu devri kaynaklarına göre el hac Muhammed Nakkaş veya Bahşi Uygur belki Uygur ülkesinden gelerek son yıllarda Herat'a yerleşmiş ve orada kendisi gibi Uygur asıllı Mir Ali Şir Nevai'nin kütüphanecisi olmuştur. Daha sonra Bediüzzaman Mirza'nın hizmetine girerek Irak'a oradan Hicaz'a giderek hacılık unvanı almış ve 1507'de Herat'ta ölmüştür. Birçok kaynak resimlerin Yavuz'un Tebriz seferindeki ganimetler arasında olduğu ifade edilir. İpek ve parşömen üzerine çizilmiş resimler Osmanlıların eline geçince tek tek kesilerek albümlere yerleştirilmiş ve bu şekilde resimlerin kapsadığı bazı bölümler kaybolarak hikayelerin bütünlüğü hakkındaki yapı zarar görmüştür. Resim ve ressamlar hakkında çok engin bir insan değilimdir ama resim izlemek gündelik vazgeçilmezlerim arasındadır. Bu eylem en az sürükleyici bir roman okumak kadar eğlenceli, ağır bir şiiri incelemek kadar derinleştiricidir. Siyahkalem'le ilk karşılaşmamda onun niteliğine dair bir şey çözümleyememiştim kafamda ama hakkındaki iddiaları okuyunca onun gerçek bir derinliğe sahip olduğunu hissettim. Boyalarıyla oluşturduğu her bir unsur gizem ve anlaşılmışlıkla örülü bir dünyanın parçalarıydı ve her bir resmi yaşadığı bozkırlar kadar engindi. YKY, Taşkent galerisindeki sergi şimdiye kadar ziyaret ettiğim en büyüleyici resim sergisiydi. Siyahkalem hakkındaki iddiaları fazla umursamak istemiyorum çünkü her biri anlama konusundaki bir yetersizliği kurtarma kaygısıyla ucundan tutulmuş fikirler gibi geliyor. Siyahkalem'in tarihin en gizemli köşesine sinmiş bir dünyası var ve muhteşemliği bilinmezliğinden geliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/siyasal-sinema-seyircisiyle-karsi-karsiya/", "text": "Her film bir ideoloji taşır. Buradan yola çıkınca da her film siyasal eylemdir. Rahatlık içinde çevre değiştirmeye ve az masrafla gerçeklikten kaçışa olanak veren salt oyalayıcı sinemanın savunucuları da kurulu düzenin az çok bilinçli bekçi köpeklerinden başka bir şey değildirler. Günümüz sinemasının yönelimleri üstüne bundan çıkarılması gereken sonuçları defalarca belirttiğimiz için bu konuya yeniden dönmeyeceğiz. Ancak bir gözlemde bulunmak gerekiyor. Genellikle kısır biçimsel araştırmalarda kendilerini tüketen bu akımlara koşut olarak, sinema kendiliklerinden siyasal olmalan yetmeyen ve özlerini siyasetin incelenmesinden oluşturan yapıtlar çıkanyor ortaya. Biz bundan böyle, bireyin karşısındaki en somut görünüşleriyle: ordu, partiler, sendikalar ya da adalet olarak kavranan iktidarın yapısını incelemekte birleşen bu yapıtlara siyasal film adını vereceğiz. Kuşkusuz, yukarda sözü edilen yeni bir olgu değildir. Grev'den başlayıp Yaşam Bizimdir ve Toprağın Tuzu'ndan geçerek Ateş Saati'ne varıncaya kadar sinema tarihinin gösterge taşları olmuştur bunlar. Bazı sinemacılar, tabii Eisenstein ve onun ardında otuz yıllarının bütün Sovyet sineması, başkalarıyla birlikte Chris Marker, Joris İvens, Francesco Rosi, Miklos Jansco hep bu ortak çanaktan, en iyi esin kaynakları olan politikadan beslendiler. Ama zaman ve mekan içinde birbirlerinden ayrı kalmış yapıtları, özellikle romaneske yönelmiş bir anlatım biçiminin sürekliliği içinde bir dizi yara izidir. Yeni olan bu konu çevresinde özde ve biçimde farklı yapıtların bollaşmasıdır. Olay yıldan yıla hızlanmaktadır, bir yılda Fransa'da çeşitli adlar altında sunulan siyasal filmlerin sayısı otuzdan az değildi. Ancak, siyasal filimlerin seyirci toplaması içeriğin kendi öz değerinden çok anlatım yapılarına bağımlı görünüyor. Bu filimlerin ilk bölümünü yani dolaysız sinemanın bütün olanaklarıyla birlikte, kullanışlılığın ve düşük maliyetin bilgi vermeyi ve tanıklık etmeyi kolaylaştırdığı, üstelik sansürün ve baskı guruplarının gözetimini genellikle atlatmayı sağladığı ölçüde türün benimser göründüğü teknikleri kullananları ele alalım. Bunların pek sınırlı bir yaygınlığa ulaştıklarını gözlemek zor olmaz. En iyi durumlarda sonuç Sanat ve Deneme sinemalarına mah- kumluk, başka birinde daha da kenarda kalan şebekelerde seyirci önüne çıkış, en kötü durumda hiçbir işletme yolunun bulunmamasıdır. Ancak kapalı seyirci toplulukları önüne çıkabildikten sonra kanıtlamanın sağlam niteliği neye yarar? Yirmi Yaşında Aşk, Kış Askerleri. Vietnam. F. T. A., Richard Millhouse Nixon, Sandıklara Yurttaşlar gibi söylediklerinde onca farklı ama yöntemlerinde birbirlerinin benzeri alimlerin etkisi ne olabilmiştir? Son Cannes şenliğinde gösterilen Vietnam, Kış Askerleri gibi her çekimi yaşanmışın izini taşıyan çarpıcı tanıklıklar bugüne kadar ticari çıkış yapamadılar. Hatırlatılan olayların vicdanlarda bırakmış olması gereken yaralar düşünülürse Cezayir Savaşı'nın toplayabilmiş olduğu seyirci alaylı bir sayıdır (Paris'te ilk gösterilişinde 170.000 seyirci). Bunun nedeni de dolaysız sinemanın, kitle halinde girişleri yapan büyük seyirci üstünde pek az etki yapan ikincil bir anlatım yöntemi kalması, halk katlarında dolaysız sinemanın sinema sayılmamasıdır. Gerçekten de televizyonda kolaylıkla kabullendikleri anlatım biçimlerini kullanma hakkım sinemaya tanımayanlar pek kalabalıktır. Belki bir çelişki ama gerçek. Eğer önceden şu ya da bu yapının yığınları etkilemeyeceğini savunmak kabul edilemeyecek bir düşünce baskısının yanlısı olmaksa halkın bunlardan bazılarına karşı daha duyarlı olduğunu yadsımak da apaçık ortada olanı reddetmektir. Oysa bugün ancak yapıntı sinemasının anlatım biçimleri 'yaygın olarak şartlandırdıkları büyük seyirci üstünde önemli bir etki gücüne sahip olabilirler. Siyasal olsun ya da olmasın dolaysız sinema filmlerinin kötü dağıtıldıkları için istenen yaygınlığa kavuşamadıklarını ileri sürmek sonucu neden olarak kabul etmek olur. Kar yasasıyla yönetilen bir ekonomide, mesleğin bu alanındaki eksikler ne olursa olsun bu filimler iyi dağıtılmıyorlarsa, bu kökten farklı biçimleri kabul edebilmek için romansı yapıntıyla derinlemesine işlenmiş belli seyirci bölümlerinde pek zayıf yankı bulmalanndandır. Öyleyse yapıntıdan sonuna kadar yararlanan filmlerin dolaysız sinemanın genellikle engellediği bu bilinçlenmeyi sağladığını mı sanmak gerekiyor? Eğer söz konusu olan yeni anlatım biçimlerini kullanan, yani büyük tüketim sinemasının biçimlerinden kopan filmlerse, belli seyirci katları karşısındaki başansızlık yine bir o kadar elle tutulur ve geri çevirme olayı bir öncekinin tıpkısı oluyor. Aures'lerde Yirmi Yaşında Olmak'a 110.000, Her Şey Yolunda'ya 80.000, Darbe Darbe Üstüne'ye ancak 30.000 giriş: bu rakamlar yorumu yersiz kılıyor. Ve Kızı! Ayet'te temelde söz konusu deyimin siyasal anlamıyla direnmeyse de, çoğu kişi için baskının mekanizmasını aydınlatmaktan çok şaşırtıcı olan, ele avuca sığmayan bir alıcının soyut balesinden Miclcs Jancso'nun yapıtının sürükleyici çizgisi bu olduğuna göre beklenecek bir şey yok. Anlatım biçimleri geleneksel olduğu zaman seyirci de hemen kalabalıklaşıyor. Ama bu da çoğu zaman istenen bilinçlenmenin zararına oluyor, özün romanesk içinde erime eğilimi çok olduğu için yapıntı fazlalığı da yapıntı yokluğu kadar tehlikeli; Pierre Billard geçenlerde, siyasal sinemanın televizyonun akşam boyunca her eve getirdiği şu güncelle kapışan harika bir düş fabrikası olduğuna haklı bir biçimde işaret ediyordu. Geçmişin eski kahramanları, haydutlar, adaleti koruyanlar, maceracılar yorgun düştüler, siyasal kahraman bir yüzyıl sonu mitolojisinin verilerini yaratmaya imkan veriyor. Serüven Serüvendir adlı şu edepsiz farstan söz etmeyelim, kötü emek olurdu bu. Yine de başkalarının pornografide yaptıklarını bazılarının bundan böyle siyasette yapacağını gerekirse kanıtladığına göre bilinen başarıyı elde eden bu aşağılık şeridin de adını vermek yerinde olur (Paris'de ilk gösterilişinde 900.000 fazla seyirci çekmiş). Çünkü şimdi moda bu. Gelir de getiriyor. Ama Aday filminin Amerikan seçim töreleri üstüne Richard Millhouse Nixon'dan daha iyi bir bilinçlenme sağlayacağı düşünülebilir mi? Siyasal sinema aslan payını siyasal kahramana bırakmakla bir şey kazanmaz. Ne olacak sinema! bu noktada tehlikeli bir biçimde bu sinema değilin yerini alıyor. Ne olacak sinema yani gerçek değil. Hiç bir şey bizi onu yaşanmış olana bağlamaya itmiyorsa kendimizi öykünün ninnisine bırakalım. Bundan da Suikast'ın ya da yapıntının aşırılığıyla niteliğini yitiren siyasal filmlere örnek İşçi Sınıfı Cennete Gider'in başarısızlığı anlaşılıyor. Oysa bu sonuncunun gerçeklik çerçevesi içinde kalması olanaklıydı, ama Yves Boisset ve Jorge Semprun kendilerini elden geldiğince gerçeklikten ayrılmaya iten nedenleri uzun uzun açıkladılar. Gösterilen nedenler iki ayrı düzeyde. Boisset'ye göre asıl Ben Barka olayından uzaklaşmak filmin yapılmasına olanak veren tek yoldu. Bu değeri olan bir kanıt. Bu öylesine doğru ki resmi siyasal sansürün yokluğu genellikle kamuya açık yerlerde çevrilecek bölümler için izin istendiğinde zorlukları çoğaltan, uydurma nedenlerle çekimi durduran yarı resmi sansürün ağırlığını artırıyor. Ancak Semprun'ün kullanılan yöntemi başka bir biçimde doğrulamaya kalkmaması daha iyi olurdu. Senariste göre Ticari sinemanın sıradan seyircisinin, zaten toplumun ve burjuva kültürünün ayrıcalıklı dar çevreleri içine hapsedilmiş bir bilgi konusu olan Ben Barka olayına göz kırpan bir değinmeye, bir ızgaraya gereksinme duymadan öyküyü izleyebilmesi, ilgi duyması, içinde düşüneceği, şaşacağı ve rezalet sayacağı malzeme bulması gerekliydi. Tartışma götürecek son noktayı geçelim. Aylarca kamu sahnesinin ön sıralarını oyalayıp günlükleri canlandıran, bir tek gazetenin uzun uzun yankılandırmadan geçmediği bir olayı kim tutmamıştır belleğinde? Ama Semprun'ün kanıtının temeline gelelim biz. Kuşkusuz övülebilecek bir niyetle, sıradan seyirciyi ilgilendirmek kaygısıyla Ben Barka olayına atıflar bile bile silinmiş. Yapıntının böyle azması bir eritici gibi etki ediyor. Gerçekliğe değinmenin kendisine verebileceği ek yoğunluktan yoksun kalınca Sadiel sulanıyor. İlgiyi çeken onunkinden çok Darine'in öyküsü oluyor. Simgesel metro rıhtımlarında yürek parçalayıcı ayrılmalarla noktalanan siyasal polisiye bir Serseri Aşıklar'm Michel Poiccard'ı gibi biri Darien. Asıl Ben Barka olayını daha yakından sarmalamakla filim ne yitirirdi? Eğer bazı görevlilerin ya da siyasal kişileıin davranışlarındaki gölge hala varlığını sürdürüyorsa bunu göstermek filmin amaçları içinde değil miydi? iktidarın gizli mekanizmasının irdelenmesini bulanık entelektüellerin gelip geçici bağlanmasının tatlı şerbetinde boğmakla Suikast ne kazanmıştır? Belki geniş bir seyirci yığını ama sebebolmak istediği bilinçlenmeden ne kalıyor geriye? Görülür görülmez unutulan, zamanla yitip giden bir hiç yoktan iyi . Hiç bir şey bundan daha az kesin değil ve bugün bizi bunun karşıtına inandırmak için Mattel Olayı yığınları ilgilendirebilen siyasal sinemanın daha güzel bir örneği olarak ortada duruyor. Yapıntıyla gerçeklik arasındaki ölçü bu filimde en doğru oranını buluyor. Yapıntı ve gerçeklik. Bu iki anlatım biçiminin bir araya getirilmesi yeni değil. Yaşam Bizimdir'in siyasal kişilerin sözlerine geniş bir yer ayırdığı hatırımızda. Darbe Üstüne Darbe, Que Hacer? bu iki yazı biçimini karıştırıyorlar. Gerçek bir davanın yapıntı yoluyla yeniden kurulması olan Catonsville Dokuzların Davası bile buna başvuruyor. Bu filimlerde izi görülen bütün cömertliğe karşın bu yöntemde kendisine bağlanmaya zorlayacak bilemediğim bir şeyler eksik. Tanıklıklardan yola çıkarak bir kişinin yeniden yaratılması olarak Rosi'nin filmi duyarlığa olduğu kadar düşünceye de etki ediyor Romaneskin yol kenarında başı boş dolaşma olanağı yok, gerçekliğe sürekli olarak değinme bir korkuluk gibi davranıp buna engel olmak için hazır bekliyor. Brechtsi yabancılaştırmanın gerekliliğini belirten bir tür anlatım derinliği yardımıyla yapıntıyı sürekli olarak uzakta tutan bu katı korseden kaçmak olanaksız. Sorguya çekilen herhangi soyut biri değil Enrico Mattei. Her türlü şüpheden uzak bir siyasal kişi üstüne bu soruşturmamın altında siyaset adamının doğasına ilişkin sorunlara değinilmektedir. Alıcı yorgun bir adamın uykudan uyanışı üstünde durakladığı zaman eylem adamının yalnızlığına yani temel veriye atıf yapmaktadır. Dolaysız sinema ya da büyük tüketim sinemasının biçimlerinden farklı anlatım biçimlerine dayalı bir siyasal sinemanın varlık nedeni vardır ve şu anda büyük bir yankı bulamayacağı savıyla değerini düşürmek fikri bizden ırak olmalıdır. Que Hacer, Catonsville Dokuzlarının Davası, Vietnam, Kızıl Ayet, Aurfes'lerde Yirmi Yaşında Olmak: İşte sinemasever aracılığıyla yurttaşı etkiledikleri ölçüde önem kazanan bunca esaslı siyasal filim. Ancak karşılaştırma yaparak bir takım seyirci önündeki başarılan yüzünden başka filimleri geri çevirmek bize tehlikeli geliyor. Sulkast'ın başansızlığı daha çok kişiyi ilgilendirme kaygısından çok bunun içeriği bozmadan olanaklı olabileceğini kabul etmemesinden ileri geliyor. Siyasal sinemanın tek başına olayların akışını değiştirebileceğini savunmak yararsız olurdu. Ama buna yardımı dokunabilir ve sıradan seyirciyi ilgilendirip onu düşündürebilen Mattei Ouayı gibi filimlerin önemi boş verilir gibi değildir."}
{"url": "https://futuristika.org/siyasi-soykirim/", "text": "Türk siyasi kültürünün tarihi boyunca hiç demokratikleşmediği son yıllarda tartışılmaya ve halk tarafından değerlendirilmeye başladı. Bu gerçeği ne kadar çabuk kabul edersek, yarattığı korkunç sonuçları da görmezden gelmeyi bırakıp bir an önce toplumsal sorunlarımıza çare aramaya başlayabiliriz. Fakat siyasi kültürümüzün Osmanlı'dan beri bize dayattığı ve iktidara gelen herkesi hapsettiği kalıbı kıramadığımız sürece sorunlar yaşamaya devam edeceğiz. Daha da kötüsü bu sorunları bizim değil, onların sorunu olarak görmeye, ayrımcı söylemde diretmeye, düşmanlık, kin ve nefret beslemye itileceğiz. İtileceğiz diyorum, çünkü görüyoruz ki mutlakiyetçi kalıbı hayatta tutan, halkın bu kalıptan habersiz kalmasını ve sığ siyasi tartışmalarda boğulmasını sağlamak. Siyasi parti liderlerinin nesiller boyunca devam eden saltanatlıklarında; en demokratik olduğunu iddia eden partinin sonunda en anti-demokratik uygulamalardan biri olan seçim barajını savunuyor duruma düşmesinde; sivil toplumun ortaya çıkmasındaki utangaçlıkta ve alelacele bastırılmasında; toplumsal eşitliğin sürekli ertelenmesinde ve bunlar gibi daha bir sürü başka demokratik süreçlerin gömülü kalması, bize bir Osmanlı yadigarı. Osmanlı'dan miras kalan seçkin bürokrasi yenilenip karşımıza Cumhuriyet adı altında çıkınca, yukarıdan gelen yeniliklerde ne kadar yenilikçi olursa olsun halk söz sahibi olmadı. Her ne kadar iyi niyetli olursa olsun, halk sürecin bir parçası yapılmayınca, hem yeniliklere dair inanç azalıyor, benimsenmiyor ve hatta, görüldüğü gibi, ilerde baskı unsuru olarak çerçevelenebiliyor. Her ne kadar Cumhuriyet'in bu gafı çokça eleştirilmiş olsa da, sizin için iyi olanı biz biliriz ve yaparız düşüncesi hala devam etmekte, uygulanmakta ve alenen bir baskı aracı haline dönüştürülmekte hem de o davranışı en çok eleştirenler tarafından. Seçkin bürokratik sınıfın kurulması, yine Osmanlı'dan miras alınan askeri gelenekle birleşince ve o askeri gelenek kurulan devletin temeli sayılınca ihtilaller ve diğer askeri müdahaleler kaçınılmaz oldu. Maalsef bazı yazarlar bu askeri müdahaleleri zamanın gerekleri veya irtica korkusu bahaneleri altında haklı çıkarmaya çalıştı. Fakat ihtilallerin özellikle siviller için ne kadar yıpratıcı olduğu göz önüne alındığında, bu yazarların ortaya koyduğu bahaneleri anlamak zorlaşıyor. Ayrıca bahsi geçen yazarlar demokratik olması gereken süreçleri, askeri yönetimin ve juntanın erdemleri ile karşılaştırarak bir hata yapıyorlar. Merkezci ve devletçi eğilimler, Cumhuriyetin tarihi boyunca var olan siyasi ve toplumsal dengesizlikle birleşince ve bu denkleme bir de sürekli var olan fakirlik ve eğitimsizliği ekleyince karşımıza bugün yaşadığımız karamsar tablo çıkıyor. Bu tarihsel süreçte yaşananların tekrarlanması, bize Türk siyasi kültürünün mutlakiyetçi kalıbını gösteriyor. Kim hangi tarafı tutarsa tutsun, ne askeri müdahaleler, ne de sivil yönetim geçmişten gelen bu kalıbı kırmayı başaramadı. Çünkü bir sistemin içinden çıkan ve sisteme dahil olan hiç bir güç, dönüp sistemi değiştiremez. Bir sistem ister aile olsun, ister toplum, ister dünya ona katkı yapanların sayesinde sürekli dengesini korur. Bahsedilen sistemler bir sürü insandan, kültürden ve farklılıktan oluşsa da, bir bütün olarak bakıldıklarında, tek bir varlıkmış gibi hareket ederler. Bir sistemin yaptığı en sık ve en yıkıcı hata, sistemin içindeki sorunları günah keçisi olarak belirlediklerine atmalarıdır. Bir aile içerisinde, anne ve babanın yaşadığı ama saklamaya çalıştıkları sorunlar, çocukta kendini gösterir. Bir toplumum yapısındaki çarpıklıklar, Öteki olarak belirledikleri azınlıklara yük olarak atılır. Dünyaya egemen olan ekonomik ve siyasi sistemin hataları, tüm dünyaya düşman olarak gösterilen devletlerden çıkarılmaya çalışılmaktadır. Bahsedilen durumlarda alenen suçlu olanlar her ne kadar belli olsalar da, sistemin yükünü çekenler ve çekmeye devam edenler bir o kadar sorumludur. Çünkü, her itiraz etmeyiş ve her boyun eğme, suç işleyenlere devam et sinyali vermektedir. Türk siyasi kültürünün mutlakiyetçi kalıbı da aynı şekilde ayakta kalmaktadır. Her fırsatta günah keçisi yapılanlar, ezilenler ve tüm olanları izleyenler, sessizlikleri ile zalimlerin zalimliklerine devam sinyali vermektedirler. Günlük siyasette var olan kim haklı, kim haksız; giyim, kuşam; açılım mı, değil mi gibi tartışmalar, bizi bu kalıbı ve sistemin işleyişini görmekten uzaklaştırır. Özgürlük karşıtı, şiddeti savunan, cehaleti cesaretlendiren söylemler, kendi içlerinde önemlidir, ve kesinlikle bu tür söylemlere direnilmelidir. Fakat bu söylemleri bahsi geçen mutlakiyetçi kalıba bağlamadığımız zaman, çok önemli bir noktayı kaçırmış oluruz. Mesela, 30'a yakın şehit verdiğimiz gün, Cumhurbaşkanının, Başbakanın ve ana muhalefet liderinin bir taraftan karşıtmış gibi görünen söylemleri, mutlakiyetçi kalıp içinde düşünüldüğü zaman, aslında aynı kapıya çıkıyor. Tartışmaları, bu kalıba ve sisteme tuttuğumuz ışık ile karşılaştırılınca çok sığ kalıyor ve amaçlarının gerçekten sorunu çözmek mi, yoksa devam ettirmek mi olduğu konusunda bizi aydınlatıyor. Cumhurbaşkanı Gül alenen şiddeti savunan ve daha da kötüsü tırmandıran bir açıklama yaptı. Onlar daha fazla acı çekecek ve onlardan intikam alınacak gibi bir dil kullandı. Bu söylem, kendi içinde bakıldığında, aslında hem halkı kışkırtan, hem de çözümden gittikçe uzaklaşan bir söylem. Başbakan her ne kadar bunun aksi yönünde gibi gözüken sinirine hakim olamayan PKK'ya hizmet eder gibi bir açıklama yapmış olsa da, aslında söyledikleri Gül'ün birkaç adım ötesine geçiyor. Erdoğan, konuşmasının geri kalanında antik Kürt siyaseti = PKK kalıbını kullanarak BDP'yi üstü örtülü suçluyor ve devlet yanlısı şiddeti savunuyor. Muhalefet olması ve sadece tepki verip itiraz etmek yerine alternatif bakış açıları sunması gereken Kılıçdaroğlu'nun istifa çağrıları da sorunun sistematik boyutu düşünüldüğü zaman çok ama çok sığ kalıyor. Kılıçdaroğlu'nu zirveye taşıyan bu refleksiydi. AKP'li siyasetçileri istifa ettirmesi, Melih Gökçek ile girdiği polemikle ününü arttırması önemli adımlardı. Fakat, ana muhalefetin başı olarak, bu tür söylemler artık kendisine ciddi bir engel olmaya başladı. Ne yazık ki, Kılıçdaroğlu bu söylemi ile bahsi geçen yapının dışına çıkamıyor ve onun içerisindeki yüzeysel polemiklerde takılıyor. Tabii, Erdoğan'ın tüm sesleri bastıran çıkışı içerisinde BDP'nin barış çağrıları, Türk siyasetinin mutlakiyetçi yapısına uygun bir biçimde, bastırılmış olarak köşelere itildi. Halkı temsil etmesi gereken bir meclisin, yaşananları savaş olarak görememesinin faturası her zamanki gibi Onlara çıkmış oldu. Sistemin ne kadar yaygın olduğunu ve devletin kurumları ile bu mutlakiyetçi kalıbı ne kadar içselleştirdiklerini görmek için İçişleri Bakanlığı'nın 14 Ekim'de yaptığı açıklama da önemli bir kaynak. İçişleri Bakanlığı'nın o tarihte 605 kişinin tutuklanmasına dair yaptığı açıklama bir metin olarak çok zengin ve bakanlığın dünya görüşüne, halka, dünyanın geri kalanına ve azınlıklara nasıl baktığına yani, Türk siyasi kültürünün mutlakiyetçi kalıbını nasıl içselleştirdiğine dair çok önemli ipuçları içeriyor. Bu savunma metni, dışarıdan ve içeriden gelen iftiralara karşı devleti aklamayı ve halkı, yani bizi, KCK'nın gerçekleri hakkında 'içeriden' bilgilendirmeyi amaçlıyor. Metine dikkatli ve yakından bakarsak bir sürü tema görüyoruz. Bunların çoğu egemen söylemin bilindik korkularını içeriyor ve Erdoğan'dan önce de var olan ama kendisinin bir sanat haline getirdiği mutlakiyetçiliğin ne kadar kurumsallaştığını gösteriyor. Bakanlığın açıklamasına kısaca göz atacağız hazır bu kadar kötü yazılmış ve devletin baskcı söylemi ile dolup taşan bir metin bulmuşken incelemekte fayda var. Fakat 605 rakamının abartılacak birşey yok havasında açıklanması, diğer bağlamsal etkenlerle birleştirilince ortaya siyasi soykırımdan daha aşağı kalmayan bir tablo çıkıyor. - Terör tutuklamakla biter - Egemen söyleme tabi olmayanlar teröristtir Ayrıca, İlerleme Raporunda, tutuklamaların siyasetçi, yerel düzeyde seçilmiş temsilciler ve insan hakları aktivistlerine yönelik olduğu ifade edilmektedir. Bu tür söylemlerle İçişleri Bakanlığı devletin görüşünü 'doğru' olarak tanımlıyor ve diğer bütün olası yorumları 'terörist' sınıfına koyuyor. Şayet, siz o insanların aktivist vs. olduğunu savunursanız, onlarla aynı işi yapmış oluyorsunuz: devletin 'doğru' olarak tanımladığı yoruma itiraz etmiş oluyorsunuz. O yüzden, burada yaratılan egemen söylemin mutlak doğruluğu ve ona karşı gelenlerin cezalandırılıyor olması da, 'terör tutuklamakla biter' gibi, okurun aklında yaratılması beklenen bir etki. Fakat biliyoruz ki terör ne tutuklamakla biter ne de tek doğru yorum devletin yorumudur. Devlet burada bahsi geçen mutlakiyetçi kalıbın kendisine dayattığı şekilde konuşuyor. Terörün tutuklamakla biteceğine gerçekten inanmak, terörün insanları öldürerek biteceğine inanmaktan farksız değildir. Ve teröre karşı alınan bu tavır terörün öldürmekle veya tutuklamakla biteceğine dair verilen sözler, yapılan tehditler aslında mutlakiyetçi kalıbın çıkarınadır. Karşılıklı tırmandırılan şiddet söylemi, Gül ve Erdoğan'ın yaptığı gibi, sadece ve sadece dar görüşlüğü körükler, bir iki adım geri atıp aslında tarihsel yapının nasıl oyununa geldiğimizi görebilmemizi engeller. Daha önce sözünü ettiğimiz gibi, şu an görevdeki siyasi irade artık saymayı unuttuğumuz miktarda demokratik açılım, vesayet bitirme, özgürlükler, haklar gibi söylemleri kullanmıştı. Fakat İçişleri Bakanlığı'nın açıklaması gösteriyor ki kendileri bu söylemlerden çok da birşey anlamamışlar ve bahsettiğimiz sistemin, yapının bir parçasından öte, önemli bir temsilcisidirler. Bakanlığın açıklaması bu varsayımlar dışında bir sürü temaya ev sahipliği yapıyor. Erdoğan'ın meşhur Avrupa'ya karşı duruşu; halkı cahil ve bilgisiz, kendilerini ise işin sırlarını bilen aile büyükleri olarak görme; ve halkı ve kendini 'terör kurbanı' olarak aynı kefeye koyarak ortak kimlik yaratma temaları en göze çarpanlar. Metinde kendini gösteren bu temalar, girişte incelediğimiz ve tarih boyunca tekerrür eden, seçkin bürokrasi anlayışı ile tamamen örtüşüyor ve bir kaç yüz yıldır değiştiğine dair özellikle bizi ikna etmeye çalışan bir sistemin içerisinden değişmediklerine dair bir itiraf olarak geliyor. Varsayımlar ve temalar dışında, metinin yapmayı amaçladığı 2 önemli etki var. Birincisi, metin kendi söylemi dışındaki tüm söylemleri gayri meşru ve yasadışı ilan ediyor. İkincisi ise KCK'yı insanlarımızın yaşam hakkı ve özgür iradeleri üzerine tehdit ve şiddet uygulama teşebbüs ile suçlarken, kullandıkları propaganda ve manipülasyon teknikleri ile aslında aynısını kendileri yapıyor. Şunu biliyoruz ki her konuda birden fazla yorum vardır ve hiç biri gerçek denilen şeyi yüzde yüz temsil edemez. Gerçek, her ne ise, bizim için doğrudan erişilebilir değildir yani olgu diye birşey yoktur, sadece değişik algılar vardır. Kendi aklımızın filtreleri, kelimeler, sembollerle anlaşabiliyor olmamız, ve tecrübelerimizin sonunda olayları belli bir şekilde yorumluyor olmamız kendi algılarımızı yaratır. Uzlaşmazlık sırasında, bir tarafın kendi algısını aşırı derecede ön plana çıkarmak istemesi ve karşı tarafın yorumunu gayri meşru ilan etmek istemesi doğaldır. Uzlaşmazlıklar, tarafları birbirlerinden yabancılaşmaya ve öteki olarak gördüklerinin hikayesine kulak tıkamaya, görmezden gelmeye ve gayri meşru ilan etmeye iter. İletişimin bitmesi, şiddetin başlaması anlamına gelir topraklarımızda yaşanan buna bir istisna değildir. Bakanlığın açıklaması bu döngüye ciddi bir katkı sağlıyor. Başka yorumlara kulaklarını tıkamaya devam ediyor. Olası başka görüşlere sahip olmaya cürret edenleri terörist ilan ediyor, yasa dışı olarak çerçeveliyor ve cezalandırılabilir yapıyor. İletişime engel oluyor, konuşmayı engelliyor. Neticede, farkında olmasa da, artan şiddetten en az suçladıkları kadar sorumlu oluyor. Tabii, bunu yaparken kendi algısını mutlak ve değişmez tek doğru olarak empoze etmiş oluyor. Diğer yorumları sınıflandırmasına bakacak olursak, bakanlığın propagandasını yaptığı egemen yorum, doğru olmasının ötesinde, aynı zamanda tek meşru, yasalara tek uygun ve bir nevi 'inanması tek güvenli' yorum halini alıyor. Devletin kaynakları ve kötü niyeti dışında diğer yorumlardan bir farkı olmadığını iste, pek tabii, tartışmaya açmıyor. Bu yorumun yazı boyunca sözünü ettiğimiz kalıbın önemli bir temsilcisi olduğunu ise kendisi bile göremiyor. Yaşananlar bir siyasi soykırımdır. Siyasi soykırım, her ne kadar yüzlerce siyasetçinin birlikte tutuklanması ile bambaşka bir boyut kazanmış olsa da, devam etmekte olan bir süreçtir. Sadece Kürtlere karşı değil, devletin egemen ideolojisi dışında kalan her tür azınlık için yapısal şiddet geçerlidir. Fakat bu yapısal şiddetin söylemi, devlet ve onu çok seven basın tarafından meşru, yasal ve güvenli olarak pazarlanmaktadır. Gerek Erdoğan, gerek Gül, gerek Kılıçdaroğlu, gerek İçişleri Bakanlığı'nın açıklamalarındaki dar görüş, Öteki diye düşmanlaştırılanların ve gayri meşru olarak konumlandırılmya çalışılanların aslında devletin dayatmaya çalıştığı bu kalıp sonucu ortaya çıktığını görmemize engel olmaktadır. Bu yapının en can alıcı noktası ise her türlü şiddete karşı olan ve barış isteyen sivillerin günah keçisi olarak hedef gösterilmeleridir. Buna itiraz etmek isteyenlerin ama sesini yükseltemeyenlerin ise aklında tutması gereken önemli bir nokta şudur: Devlet her ne kadar kendi yorumunu egemen kılmaya ve empoze etmeye çalışırsa çalışsın, olanlara başka pencerelerden bakma özgürlüğünün elimizden alınmasına izin verdiğimiz zaman, biz de aynı döngünün bir parçası haline gelmiş oluruz. Meşru ilan edilmeye çalışan ve gayri meşru diye anlatılan fiziksel ve siyasi şiddetin; sürdürülmeye çalışılan antik bir kalıbın arasında böylece heba olan biz, bu coğrafyada barış içerisinde yaşamaya çalışan halk, anneler, kardeşler, eşler, en büyük acıları çekiyoruz. Daha da kötüsü, sistemi göremeyip, bize dayatılan kin, nefret ve düşmanlığa boyun eğiyoruz. Biz bu kalıbın zincirlerini kıramadığımız ve sisteme kendi isteğimiz olan barışı getirmediğimiz ve kurban olmayı Kabul ettiğimiz sürece yaşananların bir parçası olmaya devam edeceğiz. Bu noktada kendimize bir ayna tutmamız ve sistemin bir parçası haline geldiğimizin acı gerçeği ile yüzleşmemiz lazım. Şu sorulara cevaplamaya çalışalım: Bizim toplumsal olarak tekrarladığımız, süreklilik gösteren söylem ve davranış şekilleri nelerdir? Özellikle uzlaşmazlık zamanında ne tür söylem ve davranış şekilleri gösteriyoruz? Birkaç farkı koldan bakıldığında, bu sorunun cevabı çok da iç açıcı gözükmüyor. Dilimize yerleşmiş söylemler, farklı durumlarda benzer tepkileri gösteriyor olmamız, birazdan inceleyeceğimiz şekilde, bahsettiğimiz mutlakiyetçi kalıba nasıl destek verdiğimizi, siyasi soykırımda ne kadar büyük bir katkımız olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Kendimize ayna tutmamıza yardımcı olacak en güzel teknoloji haber yorumları. TSK'nın düzenlediği harekatın ardından en çok okunan internet gazetelerinin X terörist öldürüldü haberlerinin altındaki yorumlar, bize çok güzel bir ayna. Daha onlarca, yüzlerce ve binlerce insanın öldürülmesini can-ı gönülden isteyenler ve omuz üzerinde baş bırakılmaması gerektiğini söyleyenler çoğunlukta. Tabii ki, başka fikirde olmak doğrudan vatan hainliği. Deprem de bu konuda bize hayli yardımcı oldu ve bu tür fikirlerin açıkça söylenecek kadar yaygın ve adeta kanıksanır olduğunu gösterdi."}
{"url": "https://futuristika.org/sizce-de-ters-giden-bir-seyler-yok-mu/", "text": "Deniz Yasin Akdemir'le Futuristika, önce güzide bir okur mektuplaşmasıyla tanıştı. İki taraf da, kısa bir süre haiku tarzında yazılmış e-postalarla haberleşti. Akdemir bir gün dergiye Taksim'den Beylikdüzü'ne yürüdüğü bilgisini gönderdi. Göztepe'den Kadıköy'e yürüyen, maç için Haydarpaşa'dan Söğütlüçeşme'ye koşan tayfasıyla Futuristika esnafı selamladı doğal olarak bu eylemi. Ancak Akdemir'in güneşli bir Cumartesi günü Taksim'den Beşiktaş'a üzerinde Sizce de TERS giden bir şeyler yok mu? yazan tişört ile tersten yürümek ve yürüyüş videosunu Futuristika'da yayımlama isteği güzide oldu. Deniz Yasin Akdemir, dediğini yaptı. 12 Şubat Cumartesi günü, güneşli bir günde, üzerinde Sizce de TERS giden bir şeyler yok mu? yazan tişörtüyle saat 14:00'da Beyoğlu Tünel'den başlayıp, Beşiktaş'a yürüdü. Akdemir'e yaptığının nasıl karşılandığını sorduk. Aktardığına göre birkaç kişi fotoğrafını çekti. Bir bölük insan Ay evet ne düz ki gibi tepkiler verdi. Bunun dışında, yüzlerde gülümseme ve hayret belirdi. Tersten yürürken dünya nasıl görünüyor diye merak ettik. İlk bir saatten sonra, artık düz yürüyen bendim. Beşiktaş'a gelip -gerçekten- düz yürümeye başlayınca ise ters yürüdüğümü unutmuş, geri geri yürümenin düzlüğüne alışmıştım bile. ilk düz adımlarıma bu şaşkınlık eşlik etti dedi. Yürüyüş 16.00 da sona erdi. Deniz Yasin Akdemir'e yürüyüş sırasında eşlik edip, video çekimini yapan Yiğit Tokgöz'e de özel teşekkürlerimizi sunuyoruz. Doğrudan ve gayet etkili bir bireysel eylem olarak gördüğümüz Yasin Akdemir'in sorusu aslında cevabın yarattığı bir duygu. Akdemir'in tersten yürürken gökyüzüne yükselen yumruğunda ruhani umudumuz. Ece Ayhan tarihi tersten okuyanlar diyordu, şehri tersten yürüyenlere selam!"}
{"url": "https://futuristika.org/slavoj-zizek-hayat-aptal-ve-anlamsiz/", "text": "Mutlu anlarımı andığım veya hatırladığım bazı zamanlar ama asla onlar sırasında değil. Öldükten sonra dirilmek Bu nedenle, hemen yakılmak istiyorum. Jean-Bertrand Aristide: Haiti'nin iki kez indirilen başkanı. Kendisi, umutsuz bir durumda neler yapılabileceğini gösteren bir örnektir. İhtiyacım olmasa ya da istemesem de bana yardım teklif edilmesinde ısrar edilmesi. Sevişmeden önce bir kadının önünde çıplak durmak. Hegel'in toplu eserlerinin almanca yeni baskısı. Olduğum gibi görünmeme neden olan şey. Konuşurken, saçma sapan ve aşırı bir şekilde ellerimde ortaya çıkan tikler. Üzerinde kendi yüzümün olduğu bir maske. Böylelikle insanlar, benim aslında kendim olmadığımı ama benim gibi görünmeye çalışan bir başkası olduğumu düşünürdü. The Sound of Music gibi utanç verici, rahatsız filmleri izlemek. Hiçbir şey, umarım. ölümlerine üzüntü duyduğum bir an bile yaşamadım. Oğullarıma. Yeteri kadar iyi bir baba olamadığım için. Büyük bir talihsizlik, dev bir parazit, bütün küçük zevklerinizi mahveden kalıcı bir acil durum gibidir. Felsefe. Gizli gizli hakikatin olduğunu düşünüyorum, böylelikle onun üzerine düşünebiliyoruz. Çürümüş doğa kokusu, çürük ağaçlar gibi. Her zaman. Birini gerçekten sevdiğimde, bunu sadece saldırgan ve kötü izlenim bırakan davranışlarla gösterebiliyorum. Öğretmenlik. Öğrencilerden nefret ediyorum. Diğer tüm insanlar gibi, çoğunlukla aptal ve sıkıcılar. Alain Badiou'nun 20. yüzyılın anlaşılmaz felaketi dediği şey: Komünizmin felaket başarısızlığı. Doğumumu. Sofokles'le aynı fikirdeyim: En büyük şans, doğmamaktı ancak fıkranın devamındaki gibi, çok az kişi bunu başarabilmiştir. Hegel'in bir üniversite dersini izlemek için 19. yüzyıl başlarının Almanya'sına. Küçük bir kalp krizi geçirdiğim an. Vücudumdan nefret etmeye başladım: Gözünü kırpmadan yerine getirmesi gereken bir görevi yapmayı reddetmişti. Bu hayat, dimension öğretecek hiçbir şeyi olmayan aptal ve anlamsız bir şeydir."}
{"url": "https://futuristika.org/sleep-maps-kayip-gelecegin-sesi/", "text": "Fiction Makes The Future isimli debut albümü ile oldukça beğeni toplayan Sleep Maps'te müzik, kayıt, mix her şey Benjamin Kaplan tarafından yapılıyor. Genellikle yalnız çalışıyorum çünkü bu müzik benim için oldukça kişisel bir olgu ve kendimi gerçek anlamda ancak bu müzikle ifade edebiliyorum. Bu nedenle de buna olabildiğince sadık kalmak istedim diye özellikle belirtiyor. Tabi kendisiyle birlikte müzik yapan bir grubu da var. Kayıp geleceğin sesi, benim Fiction Makes The Futureı yazarken bulduğum bir tabirdi. Kendimi, 1950'li yıllardaki insanların tahmin ettiği olabilecek en kötü geleceklerden biri içerisinde yaşıyormuşuz gibi hissettim. O zamanlarda, dünya üzerinde nasıl barış içerisinde yaşayacağımıza, diğer gezegenleri nasıl keşfedeceğimize ve her şeyin nasıl iyiye gideceğine ilişkin mükemmel vizyonların yanı sıra her şeyin nasıl olumsuz hale geleceğine ilişkin kıyamet sonrası ve savaş zamanı dünya vizyonları da bulunmaktaydı. Bana göre bu albüm, daha fazla çaba sarf etmiş olmamız gerektiğini düşündüğüm bu kayıp geleceğe bir feryat niteliğinde. Debut albümün ilk şarkısı olan Men Against The Stars'ın remixlerinden oluşan bir EP bulunmakta, The Stars Against Men."}
{"url": "https://futuristika.org/soda-miru-kim-naked-city-spleen-sergisi/", "text": "SODA'nın sıradaki konuğu New York'ta yaşayan Koreli sanatçı Miru Kim. Fotoğraf, video ve resim gibi farklı disiplinlerle çalışan MiruKim, Samsung sponsorluğunda SODA'ya konuk oluyor. Çalışmalarını New York'ta sürdüren Koreli sanatçı Miru Kim, terkedilmiş metro istasyonu, çatı, tünel, kanalizasyon, yeraltı mezarı, fabrika, hastane ve tersane gibi kent harabelerini gezip, seçtiği mekanlarda kendisini çıplak olarak görüntülüyor. Fotoğraf, video ve yazı olarak belgelenen bu deneyim, Kim'in son yıllardaki çalışmalarının merkezinde yer alıyor. Bugüne kadar Berlin, NewYork, Seul, Paris ve Londra gibi şehirlerde gerçekleştirdiği Naked City Spleen projesine İstanbul'da devam eden sanatçı, bir ay boyunca seçtiği terkedilmiş mekanlarda kendisini görüntüledi. Bir zamanlar hayatın tüm monotonluğuyla akıp gittiği, ardından kendi haline bırakılmış kent köşeleri, 2 Nisan'dan itibaren Kim'in yorumuyla yeniden görsel hafızamıza girmeye hazırlanıyor. Video, fotoğraflar ve yazılardan oluşan sergi, İstanbul'a farklı bir gözle bakmamızı sağlayacak hikayeleri de beraberinde getiriyor. Miru Kim Sanatçı, Esquire dergisinde America's Best and Brightest 2007 (Amerika'nın En İyi ve En Parlağı 2007) listesinde yer almıştır. Çalışmaları The New York Times, TED. com, The Financial Times, NY Arts Magazine, ARTE France, Ovation TV, Time Out New York, Pop-Photo. com, The Korea Daily, La Stampa, Berlingske Tidende, VanityFair. de, ve Dong-A Daily gibi çeşitli basın yayınlarında yer almıştır. Leeum, Samsung Museum of Art gibi kamusal koleksiyonlarda çalışmaları bulunmaktadır. Miru Kim, 1981 yılında Stoneham, Massachusetts'te doğmuş, Seul, Kore'de büyümüştür. 1995'te Massachusetts'e geri dönerek Andover'daki Phillips Academy'de eğitim almıştır. 1999'da Columbia Üniveristesi'ne kabul edilmiş ve New York'a taşınmıştır. 2006 yılında Pratt Institute'ta resim alanında yüksek lisans yapmıştır. SODA Kapılarını günümüz çağdaş mücevher tasarımının en provokatif ve önemli isimlerinden biri olan Atelier Ted Noten Sergisi'yle açan SODA, kendisini tek bir disiplinin ürünlerine ya da eserlerine adamayan; tanımını izleyicisinin takdirine bırakan bir mekandır. SODA, yer vereceği sanatçıların ve tasarımcıların eserleriyle ya da mekana yaptıkları müdahalelerle kendi dilini oluşturmaktadır. Nişantaşı'nda, Şakayık Sokak'ta açılan SODA, beyaz duvarların hakimiyetinden uzak, özgün bir ana sergileme bölümü, ODA adında iki küçük pencereyle izlenebilen bir enstalasyon alanı, kütüphane, çağdaş mücevher tasarımına ağırlık veren sürekli ve kendisiniyenileyen bir koleksiyonun satışa sunulduğu vitrinlerden oluşmaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/sodadan-sezon-acilisi-hanna-hedman-kacis-sergisi/", "text": "6 Eylül Perşembe günü açılan sergi, Hanna Hedman'ın katılımıyla gerçekleşecek. SODA'da başlayan Escape/Kaçış sergisinde sanatçının 2008-2010 yılları arasında yaptığı farklı koleksiyonlardan çalışmaların yanında İstanbul'daki sergi için hazırladığı yeni çalışmaları da yer alıyor. 2003 yılından bu yana katıldığı sayısız sergilerin yanısıra, beş ayrı SOFA fuarında yer alan ödüllü sanatçı, en son geçtiğimiz Mayıs ayında Londra Saatchi Gallery'de düzenlenen Collect 2010 fuarında dikkatleri üzerine çekti. Hanna Hedman her biri tek ve özgün, el yapımı olan büyük boyutlu eserleri, gümüş ve bakır ince plakaları işleyerek meydana getiriyor. Katman katman plakalar, tekrar tekrar anlatılan ve anlatıcıya göre detayları değişen hikayelere benziyor. Güzel ve çirkinin, gerçek ve hayalin bütünleştiği ayrıntı dolu heykel niteliğinde mücevherler tasarlıyor. Stokholm'daki Platina ve New York'taki Ornamentum Gallery gibi çağdaş mücevher sanatın en önemli mekanlarında kişisel sergileri gerçekleşen Hedman'ın, farklı temalardan ilham alarak oluşturduğu, bu baştan çıkarıcı seçkisini 16 Eylül'den itibaren SODA'da görebilirsiniz. İsveç asıllı Hanna Hedman, Colorado'daki Western State College'da güzel sanatlar bölümünü bitirdikten sonra Yeni Zelanda ve İsveç'te kuyumculuk ve mücevher tasarımı üzerine yüksek lisans eğitimi almıştır. 2003 yılından bu yana Yeni Zelanda, A. B. D., Polonya, İsveç, Hollanda ve Almanya'da katıldığı sayısız sergiler dışında 2006 yılından itibaren bir çok SOFA fuarına ve en son olarak 2010 yılında Londra'da Collecte katılmıştır. 2009 yılında Ornamentum Gallery ve 2010'da Platina Gallery ve Hnoss Gallery 'da kişisel sergileri olmuştur. Aldığı ödüller arasında 2009 yılında Viyana'da verilen So Fresh Award ve 2008'de Hollanda'da ikincilikle kazandığı Annual International Graduation Show yer almaktadır. Çalışmaları Pinotehek der Moderne, Röhsska Museet, Nationalmuseum, Konstfack, Otago Polytechnic gibi koleksiyonlarda yer almaktadır. Varoluş korkutucu ve yaşadığımız zalim dünyaya tutunmak, etrafımızda olup bitenlerle başa çıkabilmek için hepimizin geliştirdiği stratejiler var. Fantazi dünyamızı bir çıkış kapısı ya da hayatta kalma stratejisi olarak kullanabiliriz ve bir insanın kişiliği, gerçekliği barındırdığı ölçüde fantaziler de barındırabilir. Kavramsal olarak, bazen güzel ancak aynı zamanda da melankolik ve karanlık ayrıntılarla dolu dünyamla sizi cezbetmek ve bilinçaltı çağrışımlarınızı uyandırmayı amaçlıyorum. İşlerimde fantazi, gerçeklik, sanat ve işlevselliği birarada bulmanız mümkün. İnsanoğlunun zayıflıklarından, karanlığından, ölümden, doğadan ve hikaye anlatıcılığından ilham alıyorum. Güzel ve hoşa gitmeyeni, ciddi ve sevimli olmayanı ilginç buluyorum; acıklı ve tiksindirinci olan aynı zamanda güzel bir şey de olabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/sodamore-yaz-2010/", "text": "SODA, farklı disiplinlerde çalışan sanatçı ve tasarımcıların yapıtlarının yanı sıra, dünyada yükselen bir akım olan çağdaş mücevher sanatına özellikle yoğunlaşıyor. Değerli taş ve metaller kullanılarak meydana getirilen klasik mücevherlerden farklı olarak çağdaş mücevher sanatının en güzel örneklerinden bir seçkinin yer aldığı bu karma sergide farklı malzemeler kullanılarak yapılan tasarımların daha özgür ve yaratıcı olması dikkat çekiyor. Sergide yer alan sanatçılardan biri olan Polonya doğumlu Ela Bauer'un çalışmaları damarları, hücreleri, kökleri andıran birbirine dikilmiş çarpıcı renklerdeki amorf şekilli silikon mücevherlerden oluşuyor. Ela Bauer dışında dokuz sanatçının daha yer aldığı ve bu alanda böyle bir seçkiyi bir araya getirerek Türkiye'de bir ilk gerçekleştiren SODA'daki sergiyi 28 Ağustos'a kadar gezebilirsiniz. 1961 doğumlu Nevin Arığ, 1983'te İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Grafik Tasarım bölümünden mezun olmuştur. 1995-1998 yılları arasında Brüksel'de Institut des Arts et Metiera'da çağdaş mücevher eğitimi almıştır. Eğitim hayatına 2005'te Brüksel'de Institut des Arts et Metiera'da mücevher eğitimini alarak devam etmiştir. Uluslararası pek çok sergiye katılan sanatçı en son 2009 yılında Shoonhaven Silver Award ödülüne layık görülmüştür. Jahyun Rita Baek, Londra'da yaşayan Koreli bir tasarımcıdır. Rhode Island School of Design 'dan mezun olduktan sonra yüksek lisansını Londra'da Royal College of Art'ta tamamlamıştır. New York, Londra, Hamburg ve Floransa gibi çeşitli şehirlerde sergilere katılmış ve 2008 yılında Craftmanship and Design Award Altın ödülünü kazanmıştır. Çağdaş mücevher tasarımcısı Ela Bauer, İsrail'de önce edebiyat sonra mücevher tasarımı eğitimi aldıktan sonra 1995 yılında Amsterdam'daki Rietveld Akademisi'nde mücevher eğitimine devam etti. Daha sonra European Ceramic Centre'da Daniel Kruger ve Den Bosch'dan yüksek lisans dersleri aldı. 1993 yılından bu yana Japonya, Hollanda, A. B. D, Almanya, İtalya, Portekiz gibi pek çok ülkede sayısız sergilerde yer aldı. SOFA New York gibi önemli fuarlara katılımının yanında Museum of Art & Design MAD, Pinakothek der Moderne, Danner Koleksiyonu, Grassi Müzesi, Textile Müzesi ve Hiko Mizuno Koleksiyonu'nda çalışmaları bulunmaktadır. 1963'te Ankara'da doğdu. 1984'te Orta Doğu Teknik Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü'nden mezun oldu. 1988'de New York Parsons School of Design'da metal biçimlendirme ve takı tasarımı eğitimini tamamladı. 1999-2005 arasında İstanbul Teknik Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2000 yılından bu yana İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde tasarım kültürü ve yönetimi konularında ders vermektedir. Cindoruk 1988-1989 yıllarında İstanbul'da Urart için mücevher tasarımcısı olarak çalıştı. 1989'da kendi atölyesinde takı tasarlamaya ve üretmeye başladı. 1993'te Nazan Pak ile birlikte İstanbul'da 'elacindoruknazanpak' takı atölyesi ve galerisini kurdu. 1999'da Nazan Pak ve Yılmaz Aysan ile birlikte İstanbul Borusan Sanat Galerisi'nde 'Ruh ve Beden İçin Çoğaltmalar' başlıklı takı sergisinin küratörlüğünü üstlendi. Eserleri, Milano Wallpaper Global Edit 2006, Saint Etienne Biennale Internationale Design 2006 ve Viyana V&V Galerie'deki Orna-Mental, Schmuckkunst aus Istanbul 2007 gibi birçok karma ve kişisel sergide yer aldı. Sina Emrich, 1977 yılında Frankfurt/Main, Almanya'da doğmuştur. 2001'de School for Goldsmiths and Watchmakers, Pforzheim okulundan mezun olmuştur. Eğitimine Almanya ve İngiltere'de devam etmiştir. 2008 yılından bu yana Schmucknomadin weltlernen / Jewellery Nomad worldlearning adlı proje üzerinde çalışmaktadır. Uluslararası pek çok sergiye katılmış ve 2009'da 6. Chenongşu, International Craft yarışmasında onur ödülü ve Ambertrip Art Jewellery Contestte birincilik kazanmıştır. Doerthe Fuchs, 1962 yılında Tübingen, Almanya'da doğmuştur. 1986'da Resim Akademisi'nde okumuş ve kuyumculuk üzerine uzmanlaşmıştır. Münih'de 1993 yılında kadar sanat eğitimine devam etmiştir. Daha sonra 2002 ve 2004 yılları arasında iki yıl Sanat Terapisi eğitimi almıştır. 1989 yılından bu yana Münih'de kendi atölyesinde çalışmalarına devam etmektedir. Çalışmaları Museum of Ceramic Art Het Princessehof ve Museum of Modern Art koleksiyonlarında yer almaktadır. Hollandalı tasarımcı Peter Hoogeboom, 1992 yılında Gerrit Rietveld Academisi'nden mezun olmuştur. 1989 yılından itibaren çeşitli Avrupa ve Asya ülkelerinde, Avustralya, Yeni Zelanda, A. B. D. ve Kanada'da pek çok sergide yer almıştır. Aynı zamanda bir çok kitap ve dergide yayınları çıkmıştır. Hoogeboom'un tasarımları Hollanda'daki Museum of Ceramic Art Het Princesshof ve Museum of Modern Art müzelerinde yer almaktadır. Uzmanlığının sınırlarını sürekli zorlayan, bir araya gelmesi güç malzelemeri ustalıkla birleştiren Ted Noten, kariyerinin başında inşaat işçiliği ve bir psikiyatri kliniğinde hemşirelik gibi farklı işlerde çalışmış. 1990'da Amsterdam Rietveld Akademisi'nden mezun olduktan sonra çağdaş mücevher alanındaki ilk eserlerini üretmeye başlayan Noten, 2001'den itibaren birçok solo ve karma sergiye katıldı; özel koleksiyonlarda yer aldı. Tokyo'da Museum of Contemporary Art, Londra'da Collect Art Fair'de grup sergileri dışında Amsterdam'da Stedelijk Museum'da ve 2006'da dünyanın en önemli tasarım fuarlarından biri olan SOFA New York'ta kişisel sergileri açıldı. Tasarımları, ayrıca, Victoria and Albert Museum, Droog Design, Museum Boijmans Van Beuningen ve Musee des Arts Decorative gibi pek çok önemli kurumun koleksiyonlarında yer alıyor. Ted Noten aynı zamanda Harrie-Tillie ve Françoise van den Bosch gibi pek çok ödülün sahibidir. 1961 doğumlu Anat Sapir, 1988 yılında Kudüs'teki Bezalel Sanat ve Tasarım Akademisi'nden mezun olmuştur. Daha sonar kuyumculuk üzerine aynı akademinin Mücevher ve Moda Tasarım bölümünde eğitimine devam eden Sapir, iki yıl boyunca Shalamit Miller ile çömlekçilik çalışmaları yapmıştır. 2005'te cam boncuk üzerine Wertzberger Sanat Okulu'nda uzmanlaşmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/soguk-sirbistanda-odul-aldi/", "text": "13-19 Temmuz 2013 tarihlerinde Sırbistan'ın Paliç kentinde 20. si düzenlenen Paliç Avrupa Filmleri Festivali'nde, Uğur Yücel'in yönettiği Soğuk, Parallels and Encounters bölümünün en iyi filmi seçildi. Festivale katılan filmin başrolündeki Cenk Alibeyoğlu'nun bir amatör oyuncu olması izleyicilerin büyük ilgisini topladı. Irena Bilic, Carmen Gray ve Kristina Dukovic'ten oluşan jüri, gerekçeli kararında Türkiye'deki insan ilişkilerini, çok katmanlı, şiirsel ve cesur bir üslupla anlatan; iyi oyunculuk ve etkileyici sinematografisi ile göz dolduran filmi yarışan 10 film arasında ödüle değer bulduklarını açıkladı. Paliç Avrupa Filmleri Festivali'nde bu yıldan itibaren Seyfi Teoman'ın anısına bir özel ödül verilmeye başlandı. İlk ya da ikinci filmini çeken yönetmenlere verilen bu ödülü Finlandiya'dan Simo Hallinen imzalı Open Up to Me kazandı. Paliç'te bu yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla, Ankara Sinema Derneği tarafından organize edilen Yeni Türkiye Sineması bölümünde Ali Aydın'ın Küf, Zeki Demirkubuz'un Yeraltı, Seyfi Teoman'ın Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Yeşim Ustaoğlu'nun Araf, Reha Erdem'in Jin, Onur Ünlü'nün Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi ve Tolga Örnek'in Kaybedenler Kulübü filmleri gösterildi. Ali Aydın, Zeki Demirkubuz ve Onur Ünlü festivalin konukları arasındaydı. Nurgül Yeşilçay'ın ana yarışma jürisinde yer aldığı ve Onur Ünlü'nün Sen Aydınlatırsın Geceyi filmi ile yarıştığı festivalde En İyi Film ödülü Alex van Warmerdam'ın Borgman filmine gitti. En İyi Yönetmen ödülünü Tudor Giurgiu Of Snails and Men filmi ile alırken Özel Mansiyon In the Name of... filmindeki performansıyla oyuncu Andrzej Chyra'ya verildi."}
{"url": "https://futuristika.org/sokagin-dusunuru/", "text": "Şerafettin sokağı Erenköy'ün Bağdat caddesine açılan sokaklarından biri; 1970'lerin binalarının yerini yavaş yavaş güvenlikli, bahçesiz ya da beton bahçeli, küçük pencereli, balkonsuz dolayısı ile sohbetsiz, sessiz ve birbirini umursamayan binalarına bıraktığı bir sokak; kedisi bol bu sokağın caddeye açılan köşesinde bir simitçi ve güleryüzlü bir çiçekçi vardır. Yağmurlu bir gün acele içinde Açık Radyo'ya programa yetişmeye çalışırken, bana Halil Turhanlı okuduğunu ve çok keyif aldığını söyleyen simitçi aklımı karıştırmıştı. Başka simitçiler gibi sürekli Taze simittt, simitçiii diye bağırmayan Mesut'u genelde kafası önüne eğik birşeyler okurken görüyordum. Lise 2 asıl çıkış noktası. Bizim amcaoğlu vardı üniversiteden mezun olup gelmişti, ben de onu çocukluktan itibaren ilk kez görmüştüm. Onun telkinleri ile başladım. Onda Bilim Teknik'in dergileri vardı, Bilim Teknik'in yayınları ile başladım okumaya. 15-16 yaşlarındayken. Liseyi bitirdikten sonra okula devam edemedim, nedeni maddi yetersizlikten. Burada çalışıp aileme destek oluyorum. Radikal var onu okuyorum, arada Birgün alıyorum. K dergisi var onu alıyorum sürekli. Radikal ve Birgün okuyorum çünkü onlar sistem gazeteciliğinin ötesindeler. Biraz daha objektif bakıyorlar. Mesela Halil Turhanlı'ya denk geldim bir iki kere, çok hoşuma gitti, galiba kültür ile ilgili bir yazısıydı. Bana veriyorlar ya da satın alıyorum. En son burdan bir bayan Nazım Hikmet'in bir kitabını vermişti mesela. Burada biriktirdiğim kitapları köye de götüruyorum, bir sefer 30-40 kitap biriktirmiştim. Oraya bıraktım, faydalansınlar diye, gerçi kim faydalanır onu da bilmiyorum ya. Köyde amacım evde bile olsa küçük bir kütüphane oluşturmak, ama ilk denemem başarısız oldu, kitaplar gitti geri gelmedi. Ben de amcaoğlu öğretmen, ona bıraktım, hem faydalanır, hem sahip çıkar. Çünkü benim için kitap insanın çocuğu gibi, o konuda çok bencil olurum. Müzik yelpazem çok geniştir. Grup Yorum'u da dinlerim, Pakistanlı üstad Nusret'i de dinlerim, Pink Floyd... Onlar zaten benim tepe noktası insanlarım. Yani daha muhalif duran, görüşüme uygun olan insanları dinlerim. Merak da var bende, doymak bilmiyorum, yetinmiyorum, sürekli birşeyler öğrenmek istiyorum. Ne gelirse okuyorum. Orta sondayken Tarih hocam bana yaz demişti, şiir olsun, yazı olsun yaz demişti, ben üstüne gitmedim ama şimdi düşünüyorum. Eve gidince çok televizyon seyretmem, oturup kitap okurum. Yazmayı da düşünüyorum çok ciddi olarak. Bir daha dünyaya gelsem sürüngen olmak isterdim, benim gibi düşünenleri tiksindirmek isterim. Mesela 2 aydır doğru dürüst Kadıköy'e inmedim, indiğin zaman hayat arasındaki diyalektiği görüyorsun. Köye gittiğim zaman da mesela çok fena bocaladım. Buradaki hayatı nasıl yorumlarsın ki? 2 sınıf var, tipik yani, bi' çalışanlar, işçiler, bi' de hani buranın elit kesimi, en azından ekonomik olarak elitler. Buranın analiz edilecek pek bi tarafı yok. Hani başka yerlerle karşılaştırırsın o ayrı. Tek tip hayat tarzı. Simit satmasaydım, en azından yine bu kafa yapısında olmak isterdim. Onun dışında ne olursa olsun yaparım. Simit satmasaydım ne yapardım, ne olurdum diye hiç demedim. Okulda felsefe çok ilgimi çekiyordu. Felsefe okumak isterdim tabii. Bizim oralarda üniversiteye tamamen ticarethane gözü ile bakıyorlar, benim oğlum kızım bak nereyi kazandı diyorlar, gerçi kızım diyen pek yok ya. Muhalifim abla, sol görüş bana daha insancıl geliyor. Dünyaya bir daha gelsem insan olarak gelmek istemem açıkçası. Benim hayvanlar arasında sürüngen cinsine bir tiksintim vardır, yani nefret değil, nefret olsa öldürürüm. Nefret değil. Bir daha dünyaya gelsem sürüngen olmak isterdim, benim gibi düşünenleri tiksindirmek isterim. Onun dışında ne diyorum, savaşa hayır diyorum, başka da birşey demiyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/sokak-siyaseti-iranda-yoksul-halk-hareketleri/", "text": "İran asıllı akademisyen Asef Bayat'ın İran Devrimi sürecinde yoksulların, işçilerin, işsizlerin, gecekonducuların ve işportacıların siyasal aktivizimlerini mercek altına aldığı Street Politics / Sokak Siyaseti adlı ilk kitabı Phoenix Yayınevi tarafından Türkçede yayınlandı. İran asıllı akademisyen Asef Bayat'ın İran Devrimi sürecinde yoksulların, işçilerin, işsizlerin, gecekonducuların ve işportacıların siyasal aktivizimlerini mercek altına aldığı Street Politics / Sokak Siyaseti adlı ilk kitabı Phoenix Yayınevi tarafından Türkçede yayınlandı. Kapitalist küreselleşmenin Güney ülkelerinde yarattığı toplumsal dışlama ve enformelleşmenin, başta Ortadoğu olmak üzere Küresel Güney'in yoksulları üzerinde yarattığı tahribat ve bu yeryüzünün yeni lanetlilerinin sistemle ve siyasetle kurdukları ilişkileri özgün kuramsal girdilerle çözümleyen Bayat'ın bu kitabı, İran Devrimi sürecinde İslamcı hükümetin Müslüman yoksullarla kurduğu ilişkileri deşifre etmesi bakımından Türkiye'de de güncel tartışmalara dönük ciddi katkılar sunacak gibi görünüyor. Hollanda'da Ortadoğu İslam Araştırmaları Enstitüsü'nün koordinatörlüğünü de yapan Asef Bayat, Sokak Siyaseti'nde dikkatini, madun ya da alt-sınıflar olarak kodladığı yeni yoksulların İran Devrimi öncesinde, sırasında ve sonrasında gerçekleştirdiği ev, otel ve fabrika işgallerine, kitle gösterilerine, sivil itaatsizlik eylemlerine, hayatlarını sürdürebilmeye dönük gerçekleştirdikleri doğrudan eylemlere ve kazanımlarını korumak üzere girdikleri çatışmalara yöneltiyor. Sıradan insanların devletten özerk ve katılımcı bir siyasal hayatı tecrübe etmek istemeleri ekseninde kurdukları dernekleri, mahalle konseylerini, fabrika komitelerini, işsiz sendikalarını, işportacı birliklerini mercek altına alıyor. Bayat, yoksulların siyasallaşmasının kodlarını ararken, gayri resmi sivil toplum, sıradan'ın sessiz tecavüzü, aktif/pasif ağlar, sokak siyaseti gibi kavramlar ekseninde oldukça özgün bir kuramsal çerçeve oluşturmayı da başarıyor. Bayat'ın kitabının en önemli özelliği ise bir toplumsal kategori olarak yoksulların siyasallaşmasına, bir tür direniş romantizmi tuzağına düşmeden ve sınıf mücadelesini dışlamadan bakabilmesi. Bayat, konu aldığı İran Devrimi'ne yönelik oryantalist tahrifatlara ve Müslüman yoksul kitlelerin siyasal davranışıyla ilgili aşağılayıcı ve ayrımcı ön yargılara karşı durmakta ve Ortadoğu'da toplumsal mücadelenin en önemli bileşenlerinden olan alt sınıflara yönelik önemli kuramsal açılımlar ortaya koyuyor. Sonuç olarak siyasetin dilinin İslamcı bir retorikle yeniden kurgulanmaya başladığı, Türkiye'de Sokak Siyaseti'nin söyleyecek pek çok sözü bulunuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/sokakta-senlik-3/", "text": "Hangar Sanat Derneği tarafından Beyoğlu'nda üçüncüsü düzenlenecek Sokakta Şenlik yurt içi ve yurt dışından çok sayıda sanatçıyı 14 16 Ağustos 2009 tarihlerinde İstanbullularla buluşturacak. İlki 2007'de yapılan Sokakta Şenlik 2009'da daha geniş bir katılımla Tünel bölgesinde yapılacak. Çok sayıda farklı dalda çalışan amatör ve profesyonel sanatçı bir yandan performanslarını sergilerken şenliği izleyenler düzenlenen çeşitli atölyeler sayesinde sokakta sanata katkıda bulunabilecekler. Şenlik, geçen senede olduğu gibi yine bu yılda 14 Ağustos Cuma günü 16:00'da Galatasaray meydanından hareket edecek olan açılış yürüyüşü ile başlayacak. Tüm şenlik etkinlikleri ücretsiz olup, sanatı seven herkesin katılımına açıktır."}
{"url": "https://futuristika.org/soluk/", "text": "Herşeyi baştan almayı denedim. Mesela bugünden, nerede uyandığımdan ya da en son nerede uyuya kaldiığımdan? İyi bir başlangıç olabilirdi... Ama olmadı, bir işe yaramadı demek istiyorum. Farklı bir yol denemeliydi, bu kısır döngüden kurtulmanın bir yolu olmalıydı. Panik yapmamalıydı. Sadece kullanmış olduğun yöntemi iyi seçmek gerekiyordu. Ayağa kalktım, orada durmanın daha fazla bir gereği yoktu, caddenin başına doğru yürüdüm, kalabalık... Ve tekrar içindeydim."}
{"url": "https://futuristika.org/son-durak-metro-nom/", "text": "Bir eser yaratma iddiası taşıyan sanatçının kalbi, Kötü sanat kadar onu rahatsız eden başka bir şey yok dünyada. Bu yüzden sevgilisinin yüzüne de gerçekleri söylermiş. Neredeyse ölüyordu. Aklı birazdan yapacağı görüşmeyle dolu, gözü bir şeyi görmez halde caddeleri geçmiş, 2 kez telaşla yanlış sokağa sapmış, nihayetinde metro girişini denk getirip yürüyen merdivenlerden hızlı hızlı inmiş, kendini perona dar atmıştı. Metroya binip oturacak bir yer bile bulmuştu ama hiç rahat değildi. Ne yapmıştı? Perona vardığında metronun gelmiş olduğunu görünce sevinmiş ve fakat içeri adımını atmasına saniyeler kala kapıların kapanmaya başlaması dünyasını yıkmıştı. O da bir salise düşünmeden ileri fırlayıp ayağını handiyse kapanacak kapıdan uzatmış ve can havliyle içeri atılmıştı. Şimdi boş koltuklardan birine oturmuşken yaptığı şeyin kendisini nasıl da ölümle burun buruna getirdiğini düşünüp baştan ayağa ürperiyordu. -Kapı açılmayabilirdi ve ayağım kapıya sıkışık haldeyken metro hareket edebilirdi. Bunu düşünebiliyor musunuz? Böyle bir ölüm şeklini... Yan koltukta oturan kadına anlatıyordu bunları. O kadar çok iç geçirmiş, korkuyla ürpermiş, kafasını sağa sola sallayarak cık cıklamış ve öfkeyle söylenmişti ki kadın kendini ne olduğunu sormaya mecbur hissetmişti. Şimdi de sorduğuna bin pişman, yüzünde bu muydu? İfadesiyle adamın konuyu kapatmasını bekliyordu. -Bence boşuna evham yapıyorsunuz beyefendi. Kapılar her zaman açılır. -Hanımefendi, hatta küçük hanım, çünkü gördüğüm kadarıyla henüz çok gençsiniz, hayatta hiçbir şeyin her zaman olamayacağını bilemeyecek kadar genç, her neyse, küçük hanım şunu bilmenizi isterim ki hiçbir şey her zaman olmaz. Öyle olsaydı hayatın en mühim gerçeği olan ölüm olmazdı. Çünkü o zaman sizin deyiminizle, buradaki alaycı tırnak işaretimi mazur görün lütfen, kapılar her zaman açılırdı. Anlatabildim mi? Sonsuza kadar açık kapılar... Ali Derman son cümlesinin sonunda üç nokta olduğu anlaşılsın diye herhalde, kadına göz kırptı. Kadın güne bir deliyle başlamanın pek de iç açıcı bir fikir olmadığını düşünmüş olacak ki metronun durmasına vakit olmasına rağmen ayağa kalktı. -Bu durakta ineceğim de... İyi günler. Geçmiş olsun. Kapıya yanaştı. Ali Derman kadının kaçarcasına kendinden uzaklaşmasını umursar görünmüyordu. İyice düşüncelerine yoğunlaşmıştı. İçinden de olsa konuşmasını sürdürdü. -Hiçbir şey her zaman olmaz. Evet. Mutlaka bir yerde bir hata olur. Beklenmedik bir kaza. Evet. Aslında... Futbolu düşün. Gol gibi. Evet. Heyecanlanmıştı. Yüzüne, ancak başkent belediye başkanlarına yaraşacak sıcaklıkta bir gülümseme yerleşmişti. Cebinden not defterini ve kalemini çıkardı. Hızlı hızlı yazmaya başladı. -Ölüm kendi kalemize yediğimiz bir gol gibi, hayatsa tanrıyla yapılan bir maç. Oysa orta alanda topu sahaya soktuğumuz ve ilk paslaşmaları yaptığımız gibi gitse her şey, topu hiç kaptırmasak, rakibimizi ceza sahasından hep uzak tutsak, atak yapan, golü düşünen taraf hep biz olsak. Her zaman her zaman... -Her zaman. Her zaman. O zaman tanrının golüne engel olurduk ve kazanan biz olurduk. Sonsuza kadar. Ölüm kendi kalemize yediğimiz gol gibi' mi? Ne berbat bir benzetme. Tanrının golüne engel olmak... mış. Ah Tanrı'm, keşke o kapı açılmasaydı da kendini edebiyat dehası sanan bu adamdan kurtulsaydık. Şimdilik tek tesellimiz kendi öyküsünü yazmayı bana bırakmış olması. Sizlere muhteşem bir öykü vaat etmiyorum, sonuçta malzemem ortada ama inanın çok çok daha kötü olabilirdi. -Hay hay efendim. Elbette. Saat 2'de Bulut Otel'de. Biliyorum efendim. Yani daha önce hiç gitmedim ama kolaylıkla bulacağıma inanıyorum. Öyle mi? Hemen metro çıkışındaysa metroyla gelirim elbette. Not alıyorum. Metro-nom Durağı. Son durak. Hah gayet kolay. Hı hım. Görüşmek üzere efendim. Ah Ali Derman ah. Ama bir dakika. Bir hata var bu işte. Hayır, mevhumla mefhumu karıştırmasından bahsetmiyorum. Ali Derman hülyalara dalalı 5 dakika olmuştu. Metro yavaşlar gibi olunca gevrek gülüşünü kesmeden ayağa kalkıp kapıya doğru yürüdü. Hayalindeki görüşme gayet iyi gidiyor olmalıydı. Ama metro yine hızlandı. Bir 10 dakika daha geçmişti. Ali Derman bu süre içinde 4 defa ayağa kalkıp kapıya gitmiş sonra dönüp koltuğuna oturmuştu. İki durak arasında 5 dakika hadi taş çatlasın 10 dakika olur. Metroyla bir duraktan diğerine 15 dakikada gidildiği nerede görülmüş? gibi kah içten kah dıştan söylenmeler eşliğinde bir 10 dakika daha geçiverdi. Nihayet, tam 25 dakikanın sonunda Metro-nom bu güzergahtaki son durağımızdır anonsu ve ardından açılan kapılar ve Metro -nom'a hoş geldiniz diyen ben. -görselden sonra öykü devam ediyor- Gözlerini çevreyi incelemekten güçlükle ayırıp şaşkın şaşkın bakıyor bana, ağzından yarım yamalak bir hoş bulduk dökülüyor. -Hoş bulduk da ben Bulut Otel'e gideceğim. Çıkışı gösterirseniz... Hımm... Bu adam sandığımdan da benmerkezciymiş. Çünkü Ali Derman'ın şu anki manzarası şöyle bir şey: Metrodan iniyorsunuz ve herhangi bir peron yerine ortasında kocaman bir metronom maketi olan devasa bir hangarla karşılaşıyorsunuz. Hangarda onlarca kulübe ve kulübelerin önünde, üstlerinde yazarlar, müzisyenler, oyuncular, yönetmenler yazan birtakım tabelalar var. -Ali Bey size Metro-nom'u gezdirmek ve buradaki süresi belirsiz misafirliğinize başlamadan önce ihtiyacınız olabilecek birkaç temel bilgiyi paylaşmakla görevliyim. Hah! Gözlerinde görmek istediğim ifade buydu işte yazar Ali Derman; endişe. Normalde, yolu buraya düşenlere sunulan bir hoşlukmuş gibi turumu yaptırır, bir süre misafirimiz olacaklarını söylemeyi en sona bırakırdım. Okuyucularıma acımasız görünmek istemem ama bu adama karşı içimde bir tiksinti var. Canı sıkılsın istiyorum, huzursuzlansın, gözleri endişeden büyüsün falan... Bu yüzden pat diye söyleyiverdim işte. -Bir süre bizim esirimizsiniz. Bu süre 3 hafta da olabilir, 5 ay da, 10 yıl da. Tamamen sizin laftan anlama kapasitenizle ilgili. Endişelenmesi yeterliydi ama beklediğimden daha büyük bir tepki verdi Ali Bey. Başını elleri arasına alıp dizleri üstüne çöktü. Neden bir kez olsun olması gerektiği gibi davranmazsın be adam? Burada olmayı en çok hak edenlerden birisin. İnşallah 100 yıl kalırsın burada. O da yetmez, bin yıl, on bin yıl, onyüzbin yıl. Öfkeyle uzaklaştım yanından. Ne hali varsa görsün. Şu romanlarını İngilizce yazan ve ilk günler meditasyon gurusu gibi yumuşak tavırlarla konuşan, fakat şimdilerde what's the point? what's the point? diye sayıklayarak dolaşmaktan başka bir şey yapmayan kadın yazardan bile daha çok tiksiniyordum bu adamdan. Zerre haz etmiyordum Ali Derman'dan. -Sana benziyor da ondan. -Bana mı dedin? Dönüp baktım. Bir süredir omzumun üzerinden yazdıklarımı okuyan Artun Gençkal'mış bu dahiyane açıklamayı yapan. Devlet Tiyatrosu'nun kral lakaplı oyuncusu, güya buraya kendi isteğiyle, gözlem yapmaya gelmiş olan, Dionysos'un talihsiz zamanlara doğan seyirciye bir teselli olsun diye lütfettiği mucizesi, kıçımın kenarı, pabucumun artisti... Cevap vermeye bile tenezzül etmeden uzaklaştım yanından. 4 aydır burada. Daha da çook kalır haspam. Off. Neyse, bu saçmalıklardan bu kadar bahsettiğimiz yeter. Bakın işte Ali Derman ve Artun Gençkal sohbet ediyor. Tencere kapak uyumunu nasıl da yakalamışlar. Oh ne güzel. Burada yeni gelenlerle sadece Kral Artun konuşur. Hem en kıdemli o olduğu için, hem de o buraya gözlem yapmaya gelmişmiş ya, o yüzden egosuna hiçbir zeval gelmeden Metro-nom Durağı'nın gerçekte ne olduğunu, neden burada toplanmış bulunduklarını tane tane anlatır yeni misafirlerimizin bön suratlarına."}
{"url": "https://futuristika.org/son-soz-dith-pran/", "text": "Seyredenler hatırlar, 1984 yılında ödüllere doymayan The Killing Fields adlı filmde, Pol Pot rejiminden sağ kurtulan iki gazetecinin hayatı anlatılıyordu. Gerçek bir öyküden uyarlanan ve milyonların ölümüne sebep olmuş bir katliamdan tecrübelerin anlatıldığı filmin yönetmeni Roland Joffe idi. Filmdeki iki gazeteciden birisi ise Dith Pran. 30.03.2008'de pankreas kanserinden yenik düşen Dith Pran, Kızıl Kmerler'in vahşetini tüm dehşetiyle yaşarken, yıllarca onu bulmaya çalışan diğer gazeteci Amerikalı Sydney H. Schanberg, başarılı fotoğraf kareleriyle belgeledikleri gerçekten kesitler için Pulitzer Ödülü'nü her ikisi adına alıyordu. Schanberg, kayıp olduğu zaman içerisinde Pran için mücadele etmiş, dergilerde, gazetelerde yazılar yazmış ve Pran'ın Amerika'ya geldiği yıl olan 1980'de The New York Times'da hazırladığı The Death and Life of Dith Pran adlı dosyası ise birkaç yıl sonra kitap olarak basılmış ve film için de ilk elden kaynak oluşturmuş. Schanberg'in yardımıyla ailesini katliamlar henüz başlamadan Kamboçya dışına çıkarabilen Pran, Amerikalı gazeteci ile geride kalmış. Daha sonra ise yabancıların da bir bir terk ettiği ya da ettirildiği ülkede hapis kalan Pran, 4 yıl boyunca bir şekilde hayatta kalabilmeyi başarmış. Amerikalılarla çalıştığını, eğitimli olduğunu, İngilizce ve Fransızca bildiğini gizleyen Pran, taksi şoförü olduğunu söylemiş ama yıllarca pirinç tarlalarında günde 1 kaşık pirinç karşılığı çalışmaya zorlanmış. Ölene kadar katliamların sorumluları yargılansın diye nefes alan Dith Pran, 40 mil süren bir yürüş ile Ekim 1979'da Tayland sınırından kaçmış, ertesi yıl Amerika'da yeni bir hayata başlamış ve Times'da kariyerini tamamlamıştır. Ölüm taralaları tamlamasının isim babası olan Pran, kaçışı sırasında geçtiği pek çok tarlada öldürülen insanların kemikleri üzerinde yürümüştür."}
{"url": "https://futuristika.org/sondan-baslayan-yasam/", "text": "Film, kesik kafasının giyotin sepetinden fırlayıp vücuduna geri sıçramasıyla başlar. Sonra infaz platformundan geri geri hapishaneye doğru yürür. Ve böyle devam eder. Bu arada, eylemi sanki her şey standart, kronolojik sırayla gerçekleşiyormuş gibi neşeyle anlatır: kafasını geriye doğru kesmesi onun 'doğumu'dur. Bir yargıç tarafından bir kadınla evlenmeye mahkum edilene kadar hapiste mutlu bir'çocukluk' geçirir. Onunla ilk olarak, büyülü bir kasabın bıçağını kullanarak tüm bir kişiye 'yeniden monte etmesi ' gereken parçalanmış bir beden olarak karşılaşır bir yaratma eylemi olarak yeniden tasarlanan bir cinayet işte."}
{"url": "https://futuristika.org/sonra-marquezi-dusunuyoruz/", "text": "ama şiirin başka bir adı olamazdı!"}
{"url": "https://futuristika.org/soru-agaci-isimsizlik-adas-kus/", "text": "1. Gün: Şehre indim. Beni görmesi gereken kişi gelmedi. Adımı bilmiyorum. Öğrenemeden de hareket edemem. Onu beklemek zorundayım. Neyse ki istediğim masa ve kitaplar hazırlanmış. Sonsuz kelimeler arasındayım. 2. Gün: Bugün de gelmedi. Adımı hala öğrenemedim. Masadan birkaç defa kalkıp balkona gittim. Yunus'u düşündüm. Bence yalan söylemeliydi. Başka türlüsünü anlatamıyoruz, anlamıyoruz da. Belki şair bile değildi. Kimse ile görüşemiyorum. Ses kayıt cihazına birkaç yalan söyleyip dinledim. Doğru olma ihtimali olan varsayımlar aslında. Yine de yalan. Dosdoğru olup yaşlanmaktan korkuyorum. 3. Gün: Salı günleri kimse gelmez. Nerde olursam olayım yalnızımdır. İzin günüm. Belki de onun izin günü. Bugüne özel birkaç film olur hep masamda. Biraz da resim. Eski insanlar... Talihli ve İstanbullu birkaç kelime. Birinde şöyle yazıyor; 1972 Azizim Reşat ile Moda Sahilinde. 4. Gün: Masamı bugün tamamen boşaltmışlar. Bu gitmem istendiğinde yapılır ama bir ismim olmadığına göre gidemem. İsmim geldiğimin kanıtıdır. Gelmediğime göre gidemem. Bu kadar belirsizlik arasında dosdoğru olmak zor. Bir kalem bile bulamadığım için masanın sol tarafına çakımla kazıyorum bunları. 5. Gün: Sabah kalktığımda masada kalem ve biraz kağıt vardı. Kağıtları saymadım, hiçbir şeyden anlam çıkarmak istemiyorum. Kapının yanından da ayrılamadım tüm gün. Masadan uzakta, kapıya yakın. Başka bir kapı daha olabilir. Tam emin değilim ama yarın ilk işim onu aramak olacak. 6. Gün: Böyle bir yerle daha karşılaşmıştım sanki. Detayları değil de fotoğrafı hatırlıyorum. Zaten başka ne hatırlanabilir ki. Masanın üstünde bir kum saati vardı bugün. Bir de oyuncak tren. Ray yoktu. Kum saatinin içi de büyük taşlarla dolu. Kapıyı bulamadım. Bugün de gelmedi. 9. Gün: Pek bir şey olmadı bugün. Diğer günlerde de olmamıştı. Hele o günlere bugünden bakınca... Aslında bugün, ben de pek yoktum. Ben kim? Resimdeki ben olabilirim. Ayna bulamadım. 10. Gün: Yine Salı. Hiç kimsenin gelmeyeceğine o kadar eminim ki. Ama yine de gözüm kapıda. Resmin arkasına birkaç cümle yazdım. İstanbullu cümleler. Bir de hayalimdeki beni çizdim. Pek hayalime benzemedi. Yarın yeni ümitler demek... Tüm yeteneksizliğime rağmen. 11. Gün: Fotoğrafın arkasına yazdıklarım silinmiş. Sadece noktalarım duruyor. Kelimeler olmadan noktalar bir piç gibi. Kapıyı tekmeledim ama çekip gidemedim. 12. Gün: Acaba gülüyor muyum? Uyandığımda masanın üstü çimlerle doluydu. Topraksız çimler. Şaşırmadım ama uzunca izledim. Belki de ben böyle şaşırıyorumdur. Resmin arkasına Çince cümleler yazdım. Nokta koymadım. Aşktan bahsettiğime eminim. Çince devrik cümleler kurunca epey karışıyor aklım. Aslında noktasız cümle olmaz. Her neyse. Bugün de gelmedi. 13. Gün: Masamda bir ağaç büyüyor galiba. Oysa ben bile zor sığıyordum. Güneş alması için balkona çıkardım masayı. Davetsiz misafirim büyümeli. Güneş doğdu, battı. Yine gelmedi. Resme baktım yazdıklarım silinmiş. Unutulmasa bari. 14. Gün: Değişmiyormuş gibi ama bence hepimizden daha fazla değişiyor. Ve Güneş hepimizi biz farkında olmadan değiştiriyor. Ağacın bir ismi olsun istedim. Bari onun. Düşündüm ama aklımın içindeki soru işaretleri bir isme ulaşmamı engelledi. Ben de ağacın ismini Soru koydum. Meyveleri cevap olur umarım. 15. Gün: Bugün ilk defa balkonun altından geçen insanları fark ettim. İsimli ve yoğun insanları. Balkonun üstüne bakamadım; belki de ismim ve anlamım yukarlarda bir yerlerde. Bugün de gelemedi, gelmedi. 16. Gün: İsmim hiç olmazsa eğer... Korkmuyorum. Benim gibi sonsuzluğu bekleyen... Ben mi? Korkuyorum. Kapı açılmadı, açılamadı. 18. Gün: Masam çiçeklerle doluydu bugün. Bir de geveze kuş. Beni o uyandırdı. Büyük ihtimalle gülümsemişimdir. Kuşun ayağına bir kağıt bağlanmış. Bana isim arama adaşız, yazıyor. Bu da ne demek? İsimsizliğin adaşlığı mı olur? Ben de cevap yazdım diğer ayağına bağladım. Kuşa resmi gösterdim defalarca. Resimdekine gitmesini tembihledim. 20. Gün: Kuş gelmedi. Büyük ihtimalle inanmadı bana. Ya da başka isimsizlerle konuşuyor. Bencil olmamalıyım. Tüm gün şiir yazdım umarım altına Laedri yazar okuyanlar. Şiirlerim bugün de okunmadı, okunamadı. 22. Gün: Kapının bir ardı var mı? Olmalı çünkü ben oradan geldim. Ben mi? Gelebildiysem o da gelmeli. Resim de gidemiyor. Belki de boşuna bekliyorum. Gelmiştir o. Resimdir belki. Ne kadar çok şey bilmiyorum. 23. Gün: Hiçbir şey olmadı. Olamadı. Olamazdı. 24. Gün: Bugünün adını unutmamalıyım. Masaya kazıdım. Salı. 26. Gün: Ne kadar çok ismim varmış benim oysa ne kadar az anım... Anılarımı aradım belki de oralar da bir yerlerde. Bulamadım. 30. Gün: Hala bekliyor olmam ümitli olduğum anlamına gelmiyor mu? Ümit neyden kaynaklanıyor ki? Masadan bu ağacı kesmeli! Korkarım ki gelsen de soru işaretleri yüzünden göremeyeceğim seni. 32. Gün: Bugün İstanbul resimleri vardı masada. İşin içine İstanbul girince ümitleniyorum. Kırmızı kalemle yazıyorum artık. Mavi ya da yeşil. Ama gelmedi. 34. Gün: Bugün yine kuş sesleriyle uyandım ama kalktığımda yoktu. Belki de rüya idi. Tanımıyor beni belki de o yüzden gelmiyor diye düşündüm. Hemen elime kalemimi alıp, resmin arkasına kendimle ilgili bir şeyler yazmaya çalıştım ama ismimi yazmadan başlayamadım. Sonra eski isimlerimden bir kaçıyla yazmaya çalıştım ama nafile. Yazdıklarım beni değil parçacıklarımı anlatıyordu. Vazgeçtim... Belki de beni tanıyorsundur. Çok yorgunum bütün benler yorucu. 1. Gün: Şehre indim. Beni görmesi gereken kişi gelmedi. Adımı bilmiyorum. Öğrenemeden de hareket edemem. Onu beklemek zorundayım. Neyse ki istediğim masa ve kitaplar hazırlanmış. Sonsuz kelimeler arasındayım."}
{"url": "https://futuristika.org/sosyal-aglar-bloglari-oldurdu-mu/", "text": "Ben geleneksel biriyim, hala blog keşfetmeyi seviyorum. İyi bir blog yakaladığımda hemen RSS abonesi oluyorum. Ancak son baktığımda, RSS listemde okunmamış 30.000'den fazla post vardı. Bu haftalık rakam. İki hafta girmeyince bu rakam rahatlıkla 100.000'e yaklaşabilir. 2003-2004-2005 yıllarında blog açmak süper bir fikirdi. Blogspot'un ücretsiz olmasıyla birlikte, barındırma, html bilgisi, vs. derdi olmadan herkes meramını anlatmaya başladı. Zaman ilerledikçe, birbirini bloglarından takip edip, mini blog starlar yaratanlar bile çıktı. Sonra blogları pazarlamacılar keşfetti. Birbiri ardına pazarlama blogları açıldı. Bazıları gerçekten orijinal fikirlerle donatılırken, bazıları yabancı sitelerin basit birer özet-çevirisinden öteye gidemedi. Aslında Türkiye'de konsept blog olarak en başarılı olanlar ise yine pazarlama bloglarıyla bir kısım yemek tarifi bloğu görünmektedir. Sonra bloglar üzerinden birşeyler üretmeye/kazanmaya/kazandırmaya çalışanlar çıktı. Şu ana kadar henüz bu konuda orijinal bir fikirle de karşılaşmış değiliz. Sonra blogosfer birden devasa boyuta ulaştı. Kimin ne yazdığı, neyi takip ettiği karıştı. RSS'ler, etiketler ve kategoriler arttıkça arttı. Hayat hızlıydı ve 2 dakikada hazırlanan postlar bile yetişemiyordu. Sonra Facebook, Twitter, Digg geldi. İnsanlar hem dertlerini daha kısa yoldan anlatabiliyor, hem slogan atabiliyor, hem de kendileriyle benzer zevkleri paylaşanlarla tanışabiliyordu. . Oysa bloglar, bu durumda daha kişisel ve ıssız mekanlara dönüyordu. Blogların bir avantajı da, web teknolojilerine yakın olmayanlar için yazı yayınlamanın kolay olmasıydı. Ancak bloglar bile, bir süre sonra teknolojik olarak sosyal ağların gerisinde kaldı. Artık Facebook appletini kullanıp her türlü multimedya çalışmasını dünyaya sunabiliyordun. Twitter'da kimin ne yaptığına bakabiliyordun. Bloğuna girip bakmak için fazla bir sebep kalmıyordu. Bloglar bu durumda birleşip kurumsallaşmak yerine, kişisel ve küçülen dünyaları tercih ettiler. Çok yorum gelince dünyanın küçüldüğünü fark etmediler belki. Çünkü yorumlar çoğunlukla polemik ya da paylaşıma teşekkür için geliyordu. Böylece forum ile çizgisi incelen blogosfer, sosyal ağlarla son yumruğu da yemiş oldu. Belirli başarılı siteler olması genel gidişatı değiştirmez gibi görünüyor. 140 karakter sınırlaması olan Twitter, artık bloglardan daha heyecan verici görünüyor."}
{"url": "https://futuristika.org/sosyal-heykel-olarak-isgalevi-k77-vakasi/", "text": "Berlin Duvarı'nın yıkılması Doğu Berlin'de yeni bir işgalevi dalgasını başlattı. Aralık 1989 ile Nisan 1990 arasında Mitte ve Prenzlauer Berg gibi bölgelerde yetmişten fazla ev işgal edildi. Bu mekanlarda ağırlıkla 1980'lerin sonunda Demokratik Almanya Cumhuriyeti'nde doğan farklı altkültürlerden çıkmış gençler hakimdi. Temmuz 1990'da sahnenin merkezi Friedrichshain bölgesine doğru kaymıştı ve artık çok sayıda Batılı aktivisti barındırıyordu. Kasım 1990'da Mainzer Caddesi'ne yapılan kaçınılmaz polis darbesinin yeni nesil işgalevcileri daha da radikalleştirmesinin yanında, Hochschule der Künste'de eğitim gören öğrencilerin bir kısmı için de 'Berliner Linie'nin bu yeniden canlanan versiyonu karşısında yeni pratiklere ihtiyaç duyulduğu açıktı. 'Dönüştürülmüş ve yenilenmiş kent yaşamı hakkı' talebi yalnızca militanlığın yerleşik formlarına dayanamazdı, eninde sonunda daha az çatışmacı taktiklere ve yerel otoritelerle daha çok işbirliğine yönelmesi gerekiyordu. Bu bağlamda barınma otonomisi, arzulanan bir durum olmaktan çok devam eden bir pazarlık süreciydi. Aktivist pratikler ve performans sanatları arasındaki bağları tekrar canlandıran Hochschule'den bir grup öğrenci, eski bir işgalevcinin tabiriyle 'terk edilmiş binaların işgaline katalizör olan' yeni bir mekana özel düzenlenen pratiği benimsediler. 16 Aralık 1990'da Friedrichshain'daki boş bir apartmanı işgal edip onu bir galeri alanına çevirdiler ve Birinci Mainzer Sanat Sergisi'ne ev sahipliği yaptılar. İkinci sergi 25 Şubat 1991'de, Kreuzberg'deki bir galerinin farklı odalarında yapıldı. Benzer 'doğaçlamalar' ve işgaller 20 Haziran 1992'de Prenzlauer Berg'deki en eski binalardan birisi olan Kastanienallee 77 doktor ve hemşire kostümleri giymiş bir grup aktivist tarafından işgal edilene kadar devam etti. Bina altı yıldır boştu. 1848'de inşa edilen bina Hobrecht planından eskiydi ve bu yüzden de olağandışı 10 100 m'lik bir lotta yer alıyordu. 'Kompleks' birbirinden üç iç avluyla ayrılan üç binadan meydana geliyordu. Aktivistlerin daha sonra iddia ettiği üzere, buranın işgali 'tıbbi bir acil duruma' verilen karşılıktı ve 'evin kalbini kurtarmak, yaralarını sarmak ve onu hayatla doldurmak' için yapılması gerekiyordu. Alman sanatçı Joseph Beuys'un çalışmalarından bariz bir şekilde ilham almış olan Kastanienallee 77'yi (bundan sonra K77) ele geçiren grup, işgalevi eylemini kasıtlı olarak unbefristeten Kunstaktion ya da enstalasyon sanatının bir biçimi gibi sergiliyordu. Beuys'un kelimeleriyle K77 bir sosyal heykele, 'gösterişsizliğin, kendini tanımlamanın, komünal yaşam, iş ve kültürün' bir konumuna dönüştü. Beuys'a göre, onun nesneleri 'heykel fikrinin... ya da genel olarak sanatın dönüşümünün tetikleyicileri olarak görülmeli. Heykelin ne olabileceği ve heykeltraşlık konseptinin... herkes tarafından kullanılan malzemelere nasıl yayılabileceği üzerine düşünceleri kışkırtmalıydı.' Heykeli temelinde sosyal olarak düşünmek, 'içinde yaşadığımız dünyayı yoğuran ve şekillendiren' diğer eylemlere de dikkat çekmekti. Beuys'un çalışma yöntemleri, K77'de yaşayan ve çalışan aktivistler için bir tür inanç ya da manifesto haline gelmişti, belki de bu yüzden 1992 yazı boyunca birçok farklı performansın, serginin ve enstalasyonun yaratılması şaşırtıcı değildir. 'Wir haben Theater gemacht' , oranın eski sakinlerinden 'Georg' böyle ifade ederken bir diğeri işgali performans sanatlarındaki son gelişmeler üzerinden kurulan bir Theaterstück olarak tanımladı. 'Georg'un dikkatimizi çektiği gibi, 'işgalevini yöneten bir plan ya da kural kitabı yoktu.' 'Her alanla oynamak mümkündü' diye ekledi evin kurucu üyelerinden birisi. 'Olasılıklar sonsuzdu.' Birçokları için bu olasılıklar binanın yaratıcı deneyleri talep eden bir 'Freiraum' yani 'özgür alan' olmasını sağladı. Çatısı, düzgün pencereleri ya da su, gaz ve elektriğin olmadığı bir binada yaşamanın gerçekleri yaz sonu yağmurları ve soğuk havalarla kendini gösterdi. Deneyselcilik hızlıca yerini pragmatizme bıraktı. Herhangi bir finansal ya da yasal destek olmadan bir 'sosyal heykel' üretmek ancak 'buluntu malzemelerin' yapıcı kullanımıyla ve bunun yanında binanın mevcut yapısında doğaçlama 'geliştirmeler' yapmakla mümkündü. Aynı zamanda grup, daha uzun süre kalabilmeyi garantiye almak için gereken yasal statüyü almak için çok çalıştı ve 1994'te başvuruda bulundu. Elli yıllık bir kira sözleşmesi imzalandı ve komünal, 'sahipliğe mülk temelli olmayan bir çözüm' olarak da karının Berlin'de ve gelişmekte olan ülkelerdeki sosyopolitik projelere aktarılacağı bir dernek kurulması yoluna gidildi. K77'yi yürüten dernek aynı zamanda Yapısal İmece İnsiyatifi üzerinden devlet fonları bulma konusunda da başarılıydı. Ancak bütün bunlar yenileme maliyetinin ancak yüzde 80'ini karşılayabildi. Eski sakinlerden birinin hatırladığı kadarıyla 'geri kalanı bizim katkılarımızla tamamlanmıştı. Üç yıl boyunca ayda elli saate kadar vaktimizi inşaat alanında geçirdik.' Bina bu anlamda titizlikle yenilendi. Sürdürülebilir planlama ilkeleri kullanıldı, geri dönüştürülmüş inşaat malzemeri tercih edildi ve sıkı koruma yasalarına harfiyen uyuldu. Yeniden işgal edildiği yıldan bu yana yüzden fazla insan K77'de yaşadı. Bugün ise yaklaşık yirmi beş yetişkin ve çocuk, üç binaya ve altı kata yayılmış olan 'tek dairede' hep birlikte yaşamaya devam ediyor. Kompleksin yüzde yetmişi şu anda yaşam düzenlemelerine ayrılmış durumda. Kalan yüzde otuz kar amacı gütmeyen bir sinema, seramik atölyesi, stüdyo alanı ve bir homeopatik kliniği içeriyor. Projenin temelinde, sınırların pazarlığı ve dönüştürülmesi ve K77'nin orjinal işgalcilerden Mathias Heyden'in tabiriyle 'alanın tasarlanmasını ve kullanımını sorgulayan, bireyin ve ortak kararlılığın mimarisi'yatıyor. Heyden'in gözünde K77 kullanıcı katılımı ve özerk örgütlenme için bir çeşit mimari laboratuvar olmaya devam ediyor. Heyden'in yaptığı proje tanımı da, alanların tahmin edilemez evrimine bağlı olan yeni meskenler yaratma çabasında kurulu biçimin öneminin altını çizer. Heyden'e göre; Her iki yılda bir, K77'nin sakinleri kimin nerede ve hangi düzende yaşamak istediğine karar verir, bu sayede mevcut alanın kullanımı ve yorumu sürekli yenilenir... Bu süreç merkezli planlama ve inşa evresinde birçok farklı konuda katılım ve özerk örgütlenme biçimi ortaya çıkar: yeni alanlar çoğu zaman esnek ve kurulu alçıpanlarla kurulur. Duvar birimleri her ihtimal düşünülerek birbirine bağlanır. Işık aralıkları, oda bağlantıları ya da duvarlardaki delikler daha sonra ne zaman istenirse tekrar kapatılıp açılabilecek şekilde tasarlanır. Genel anlamda, tasarım kararları bireylere bırakılmıştır. Eski sakinlerden bir kısmı 'evin sosyo-mekansal merkezi' olarak kilit noktanın mutfağı tek geçti. Bu katta aynı zamanda komünal yemek odası, çocukların oyun oynaması için bir oda ve bir 'banyo alanı' bulunuyordu. K77'nin sürmekte olan kolektif yeniden tasarlanmasıyla ilgili genel sorunlar, kat düzenlemeleri ve altyapıyla alakalı 'geliştirmeler' evin tüm üyeleri tarafından tartışılır ve kararlaştırılırdı. Kolektif mülk ve ekonomi algısını geliştirmeyi amaçlayan bu denemeler, 'bireyin ve özün belirli koşullandırmalarının' üstesinden gelmeye yönelik güçlü adanmışlıkla da uyum gösterir. Bunu yapmak, Bourdieu'nun artık üzerine çok çalışılmış bir terimini ödünç alacak olursak, yeni bir habitus kurmak için çalışmak demekti. K77 vakası özelinde, mimari performansın kendisi, bu bağlamda, özerk ve kolektif gündelik pratiklere ilham veren kilit kaynaktı. Bu yüzden K77 'çok daha geniş bir kendi üzerinde yetkisi olan alan anlayışının' mekansal gösterimiydi. K77 aynı zamanda hepsi eski Doğu Berlin'de yer alan ve ortak hedeflerinin paylaşımlı kültürel mekanlar kurmak olduğu gayri resmi işgalevleri ağının bir parçasıydı. Ağ K77'yi ve Augustrasse 10, Kleine Hamburger Strasse 5, Lychenerstrasse 60 ve Rosenthaler Strasse 68'deki evleri kapsıyordu. Bu evlerin tarihlerinin kaçınılmaz olarak Mitte ve Prenzlauer Berg mahallelerinde yakın zamanda başlayan ve yoğunlaşan soylulaştırma ile beraber anılması gerekliliğinin yanı sıra; bu tarih, beraberinde katılımcı mimari, barınma otonomisi ve topluluk tasarımının taktiklerine eleştirel bir ele alma noktası sunan 'mimari aktivizmi' de taşır. Mathias Heyden için K77'nin 'özgürleştirici sosyal heykeli' -ve bu anlamda işgalevciliğin genel taktikleri ve pratikleri- gelecekteki halkların potansiyel mekanlarını tasarlamada, kurulu çevrenin cisimleşmiş ve pratik bir anlayışına sahip olmanın ne kadar önemli olduğunu gösteren örneklerden ya da ihtimallerden yalnızca birisidir."}
{"url": "https://futuristika.org/sosyalist-internet-cybersyn/", "text": "Yedi koltuğun durduğu bir oda. Odanın içine kısaca bir göz gezdirince 1970'lerin bilimkurgu dizilerinin dekorlarından uyarlandığına dair bir his oluşuyor insanın içinde. İlginç bir havası ve tasarımı var. Gerçi bu oda özellikle sol düşünceye yatkın olanlar için ayrı bir yeri olan yer. 1969'da İngiltere'nin güneyinde bulunan Surrey kentinin zengin banliyölerinden West Byfleet'de pembe ve yeşil mukavvalar, radyo parçaları önünde kamuoyunun düşüncelerini öğrenmek için yapılan deney ile Şili'de Santiago'da dizayn edilen yer arasında bağlantı ilk başta pek kolay kurulamayabilir. Bu bağlantıyı kurmak için elimizde olanlar; Şili'nin seçilmiş Salvador Allende hükümeti, Stafford Beer isimli İngiliz bilim, politika ve iş adamı, teleks makineleri ve Beer'in Firmanın Beyni kitabına hayran olan Allende'nin bakanlarından Fernando Flores. 1950 ve 1960'larda İngiltere'de politikacı ve iş adamlarına danışmanlık hizmeti sağlayarak, insanlar ve kurumlar arasındaki benzerlikleri açıklayan Stafford Beer, Şili'de demiryolları üstüne bir iş almış ama kendisi gitmemişti. Yaptığı işlerden sıkılan yenilikler arayan Beer'in hayranları arasında Fernando Flores ve başdanışmanı Raul Espajo da vardı. Salvador Allende'nin farklı bir ekonomi uygulama isteği, Flores ile Espajo'nun Sovyet modeline inanmamaları üzerine Beer'e bir mektup yazarak yardım isterler. Gerçi onlar Beer'in bir ekip yollayıp konu ile ilgili uzaktan fikir vereceğini düşünmektedirler. Fakat yenilik arayışında bir maceraperest olan Beer bu teklifin üstüne balıklama atlar ve ilk uçakla Santiago'ya gider. Önceki hükümetin aldığı ama nasıl kullanılacağı bilinmediği için depolara kaldırdığı 500 teleks makinesi tekrardan ortaya çıkarılır. Bir yıl içinde Şili'nin bütün bölgelerindeki fabrikalarına bu fakslar bağlanır ve sabahları buradan bilgilerin aktarılması istenir. Bütün fakslar bilgileri Santiago'da kurulan bir odaya aktarırlar. İşte bizim yedi koltuklu oda bu bilgilerin geldiği, Allende'nin kurmaylarıyla bunları incelediği odadır. Cybersyn adı verilen proje için Beer günlük 500 dolar almakta ve yanında sınırsız şarap, püro ve çikolata istemektedir. O zamanlar bu kendisi için çok düşük bir ücret olsa da Allende hükümeti için biraz masraflıdır. Proje çalışmaya başlar hatta o kadar etkili olur ki 1972'de CIA destekli ülke çapındaki grevde Cybersyn sayesinde hükümet gerekli yerlere gıda göndererek kendilerine bağlılığı devam ettirir. Beer projesinin ilk halinden hoşnuttur ama geliştirilmesini istiyordur. Oğlu Simon'ın radyo üzerinden kamuoyu değerlendirmesi yaptığı ve çalışan projesinin de olduğu bir sürü yeniliği bu sisteme dahil etmek istiyordu. Ancak sistemin büyümesi sonucu sıradan insanların da projeye dahil olmaları ve birbirleri aralarında çıkan huzursuzluklar, istenilen sonucu geciktiriyordu. Sonunda Beer'in yeni deneyi için La Moneda Başkanlık sarayında bir oda bulunur. Ertesi gün Allende için bir grup yatırımcıyla konuşmak için İngiltere'ye giden Beer toplantı sonunda Şili'ye gitmek üzere hareket ederken gazetelerin manşetini görür; Salvador Allende öldürüldü. Tarih 11 Eylül 1973'tür ve askerler yönetime el koymuştur. Şansa Cybersyn Projesi zarar almaz ve diktatörle sistemin işleyişini anlatması için Espajo'yu çağırırlar. Ancak duydukları hoşlarına gitmez zira sosyalist sistemin bu öncü interneti çok demokratik ve eşitlikçidir. Espajo zar zor kaçar. Beer ise her şeyini İngiltere'de bırakıp Galler'de bir kulübeye çekilir ve 2002 yılında ölene kadar orada kalır."}
{"url": "https://futuristika.org/sosyobelgesel-fotografcilik-engin-guneysu/", "text": "Engin Güneysu, getireceği sıkıntıları ve gerektirdiği fedakarlıkları bir an bile düşünmeden, düşlerinin peşine yolculuğa çıkmış bir fotoğraf sanatçısı. Kendisiyle yazışmalarımız aslında aylar öncesine dayanıyor. Sosyobelgesel fotoğrafçılık üzerine yaptığı çalışmalar, Nationwide Geographic Uluslarası Fotoğraf Yarışması'nda aldığı ödül, kentsel dönüşüm çalışmaları bünyesinde yerlerinden edilen Romanları belgelediği Samsun 200 Evler projesi derken, Engin Güneysu'nun merceğinden baktığı dünya nicedir ilgimizi çekiyordu. Aslında bu röportaj aylar önce tamamlanmıştı. Ancak Futuristika'da yer aldığı için en çok gurur duyduğumuz bu işe titizlenmekten, yazıyı ancak tamamlayabildik. Engin Güneysu'nun, gelecek günlerde Futuristika'da sosyobelgesel fotoğraf çalışmalarına yer verileceğini de müjdeleyerek, yanıbaşımızdaki dünyaya, bakıp da göremediklerimize odaklanıyoruz: Yağmurdan sonra oluşan bir su birikintisi ve onun önünden koşarak geçen bir çocuk gibi hissediyoruz. Engin Güneysu: Evet, Samsun'da yaşamaktaydım ve fotoğrafla uzaktan yakından alakası olmayan uluslararası bir firmada satış temsilciliği yapmaktaydım. İşim icabı çok fazla yer geziyordum. Aslında beni asıl cezbeden ve böyle bir işte çalışmaya devam edebilmiş olmama sebep olan şey, bir yere bağımlı olmaksızın işimi yapabiliyor olmakmış! Uzun yıllar bu seyahat hali ve hep içinde olmak istediğim ama bir türlü beceremediğim fotoğraf dünyasında var olabilmek adına iki yıl önce Samsun'da yaşayan çingenelerin hayatlarını fotoğraflamaya başladım. Bu insanların arasına karışmak benim için zor olmadı. Sebebi ise 1924 yılında bu çingeneler ve atalarım, Yunanistan Selanik'ten aynı gemiler ile Samsun'a gelmişler. Bu yüzden fotoğraflarımda samimi karelere çok fazla rastlanabiliyor. Bugün İstanbul'da yaşamaktayım. Bir yılı aşkın bir süredir bu şehirdeyim ve hayatımı tamamen fotoğraftan kazanmaktayım. Zor olanı seçtiğimin farkındayım. Bu arada, Türkiye gibi bir yerde fotoğraftan para kazanmak çok zor!. Bunu bizzat yaşayarak öğrendim. Bir de benim gibi okullu olmayıp alaylı birisi için fotoğraf alanında çok daha fazla çaba harcamak gerekiyor. Kentsel dönüşüm bence şehri daha düzenli bir hale getirmek ve bu yıkım yapılan yerlerdeki insanların daha yaşanılır yerlere sahip olmasını amaçlayan bir projedir. Fakat dönüşüm, faaliyet alanı ve doğası gereği, mevcut şehrin yapısına ve burada yaşayan insanların fiziksel, sosyal ve ekonomik geleceği üzerine ve buna bağlı olarak da kentin bütün geleneklerine etki ediyor. Bu nedenle, bütün planlama çalışmalarında ekonomistler, mühendisler, mimarlar, planlamacılar hatta ve özellikle sosyologlar gibi farklı disiplinlerin birlikte çalışması gerekiyor. Aylar önce 200 Evler, kentsel dönüşüm projesi kapsamında yıkılıp Roman halkı, 264 Evler adında toplu konutlara, bir kısmı zorla bir kısmı da kendi rızası ile geçirildiler. Burada şöyle bir husus var: 200 Evler mahallesi oluşumunda, dönemin belediye başkanı vasıtası ile bu evler romanlara ücretsiz tahsis edildi ama apartman kültürüne entegre edilmek istenen bu insanlar yeni evleri olan 264 Evler'e geçebilmek için düşük olsa da bir ücret ödemek zorunda bırakıldı! Bu insanların mübadelede getirildiğini varsayarsak devletin kalma yeri gösterdiği bu insanların bugün bu konumda bulunmalarının tek sebebi haklarını savunamamış olmalarıdır! Ben iki yıl fotoğrafladığım Roman mahallesinin yıkım günü İstanbul'da olduğum için o günlerini ne yazık ki belgeleyemedim. Romanlar, bir anlamda sisteme entegre edilirken, ayakbastı parası gibi ilk ödemelerini de yapmak zorunda bırakılmışlar. İstanbul'da benzer bir süreç yaşandı. Şehirlerin kimliğini değiştirirken, onları düzleştiriyorlar sanki. Her yerde bahçe düzenlemeleri yapılmış yalıtımlı, güvenliğin üst düzeyde, insanlar arasında iletişimini de alt seviyede olduğu alanların toplamına şehir denmesi isteği var sanki. Aslında mübadele sırasında Yunanistan'dan Türkiye'ye getirildiklerinde, ki bu Atatürk tarafından gerçekleştirilmiş, bu insanların yerleştirildiği yerde ikamet edilebilmeleri için beraberinde gelen Türkler'e de yerler verilmiş ve onlardan da herhangi bir para istenmemiştir. Yıllar sonra sırf haklarını arayamadıkları ve bu zamana kadar devletten bir oturma belgesi, tapu, vs. türü bir şey istemedikleri için şu anki zor durumdalar. Bir de bu insanların yaşam alanları kentsel dönüşüm adı altında değiştiriliyor ama göçebe bir toplumu apartman yaşamına birden entegre etmeye çalışmak bence pek mantıklı sonuçlar getirmeyecektir. Buna ben kendim şahit oldum, buna dair birçok örnek verilebilir. Evet beni de çok mutlu eden bir durum olmuştu, Nedim Gürsel gibi değerli bir yazarın kitabının kapağında fotoğrafımın kullanılacak olması. Olayın gelişim süreci ise; Fransa'nın büyük bir yayınevinin sorumlusu fotoğrafımı web vasıtasıyla görmüş ve benimle irtibata geçtiler. Fotoğrafımın yayınlanacak olması beni çok heyecanlandırmıştı ve ayrıca fotoğrafımın telif ücreti karşılığında kullanmak istediklerini öğrenmek güzel bir sürpriz olmuştu. Daha sonra ise La Premiere Femme kitabının yeni baskısı Fransa'da çıkmıştı ve bana da bir örnek göndermişlerdi. Üzerinden birkaç ay geçti ve Nedim Gürsel'in İstanbul Kadıköy'de Alkım Kitabevi'nde imza günü olduğunu öğrendim. Elimde La Premiere Femme kitabıyla karşısına dikildiğimde kitabı nereden edindiğimi sordu merakla. Çok güzel bir an oldu benim için, özellikle fotoğraftaki insanların hayatını merak etti, ben de anlattım. Çalışmamı çok beğendiğini söylemişti. Evet, Nationwide Geographic'te derece aldığım fotoğraf aslında İnsan kategorisindeydi ama Gezi kategorisinde değerlendirmek istediklerini belirttiler. Ben de sorun olmayacağını söyledim. Öyle değerlendirildi. Hikayesine gelince ise, tabi biraz dramatik bir durum var. 200 adet evin olduğu ve 280 küsür hanenin yaşadığı bir mahallede çok fazla çocuk var ve bu çocuklara ait bir oyun alanı yok. Kendi başlarına onlara enteresan gelen yerlerde oyun oynarlar; bu su birikintisi de bu yerlerden birisi. Yağmurdan sonra oluşmuş bir su birikintisi ve o an önünden koşarak geçen bir çocuk; aslında birçok kez geçtikleri için en güzel anı yakalamaya çalıştım, başarılı oldum sanırım bu karede. Ben 06 sürümünden itibaren kullanıyorum, şu sıralar CS4 çıktı. Ben hala CS3 kullanıyorum, manüplasyon yapmıyorum. Oradan al buraya yapıştır, vs. yok. Aslında böyle bir şey yapılırsa sosyobelgeselin yapısına da ters düşen bir şey olur. Ne çekmişseniz o'dur. Müdahale çekim anında yapılır, daha sonra ise Photoshop veya benzeri programda ton dengesi, vs. ayarlanır. En azından ben böyle yapıyorum. Ssorunuzu da cevaplamış oluyorum böylece sanırım. Aslına bakarsanız her şeyde olduğu gibi getirisi olan şeylerin götürüsü de olmakta. Özellikle Photoshop gibi birçok imkan sunan bir programın büyüsüne fazla kapılırsanız, aslında yapmak istediğiniz şeyin bile dışına çıkabilirsiniz. Bu da asıl yolunuzdan sapmanıza sebep olabilir! Bunun için disiplinli bir şekilde yapmak istenilen şeye ulaşmak için bir araç olarak programlar kullanıldığı takdirde getiri çok fazla olur. Full Body gövde ve optik olarak ise 50mm 35mm ve 28mm sabit lensleri kullanıyorum. Ekipman olarak, konu çalışırken zoom optikten ziyade sabit odaklı optikler tercih ediyorum. Bunun her şeyden önce gözü disipline ettiğine inanıyorum ve konuda çektiğiniz işlerin geneline baktığınızda da aynı optiklerle ve açılarının birbirine yakınlığı gözle ayırt edileceği için bir bütünlük oluşturuyor. Türkiye gibi bir yerde fotoğraftan para kazanmak çok zor, bunu en iyi bilenlerdenim. Yaklaşık bir yıldır hayatımı fotoğraftan kazanıyorum ama özellikle freelance çalışmak kişiyi maddi anlamda oldukça zorluyor. Ben aktüel işler çekiyorum. Dergiler için röportajlar, editöryel işler, toplantılar, vs. gibi işler genelde."}
{"url": "https://futuristika.org/sosyopat-medya/", "text": "Bu diyalog tamamen hayal ürünüdür, tek gerçek Ankaragücü'dür. Ya da Galatasaray tribünüdür veya Ömer Üründül'dür. Emin değilim. Nermin hışımla odaya daldı, Osman hiç oralı olmadı. Osman'ın nereli olduğunun zaten konuyla pek ilgisi yok. Nermin biraz durdu, biraz daha durdu... Sonra patladı. Benim acilen ünlü olmam lazım Osman! Evet, acilen. Hatta şu an seninle konuşurken bile zaman aleyhime işliyor! Hasbinallah tabii ya. Elalemin kızı twitterlarda, bloglarda. Benim neyim eksik? Blog açıyorum Osman. Ünlü blogger olucam. Onu daha bilmiyorum, bakıcaz. Moda olabilir. Nermin, senin bildiğin bir tek moda var; o da Barış Manço, Moda, 81300. Annemin mavi çantası var. Sonra teyzemin elbisesi var. Azıcık destek olsan ölürsün di mi Osman? Gerçi hata bende, twitter'da 10 takipçisi olan adama ne anlatıyorum. Moda blogger'ı olucam işte! Fashion show'lara çağıracaklar beni, Ivana Sert'in yanına oturucam, kız o ne ayakkabı, sen de iyice varoş tikisi oldun başımıza, bizimla degılsın diye espri yapıcam. Gelsin kokteyler, gitsin partiler. Herkes yapıyo, ben de yapıcam! Yap Nermin. Yap da... Zaten bunu yapan bir sürü insan var, sen başka bir şey yap. Git bi karnıyarık yap mesela, karnım acıktı, hadi Nerminim. Aferim Osman. Valla iyi fikir! Yemek blogu yapayım. Gezip tozayım, restoranlar, kafeler, büfeler. Sonra oturup yazayım, restoranlara puan vereyim, kötü olanları ifşa edeyim, sonra onlar beni arayıp Nermin Hanım, bize bir şans daha verin lütfen. Etkiniz öyle büyük ki, iki gündür sinek avlıyoruz. Yarın eşinizi, dostunuzu alın gelin; sizi bir güzel ağırlayalım, inanın fikriniz değişecek. desinler. Annemin gizli tariflerini de yayınlarım hem. Evde yapar, fotoğrafını çekerim. Peki, verme Osman. Bi ünlü olayım görürsün sen! Aslında gezi blogu da yapabilirim diye düşünüyordum ben. E işte gezmek lazım Osman. Nası yok? Evin mayor'u benim kızım. Hayat sıkıcı filan değil Nermin, sen fakirsin. Paran varsa gezersin tozarsın o kadar. Ayrıca ne malum o insanların o kadar eğlendiği, mutlu olduğu? Millet birbirine nispet yapıyo kızım, kimse o kadar mutlu değil emin ol. Mutlu olan adamın yediği yemeğin fotoğrafını çekip twitter'a koymak gelir mi aklına? Boşver, takılma sen. Kendime şöyle ilginç bir takma isim bulurum prensesli, perili. Başlarım sağa sola giydirmeye. Erkekler hakkında komik şeyler yazarım. İlişkiler üzerine şakalar yaparım, tespitlerde bulunurum. Genç kızlara ve erkeklere tavsiyeler veririm. Eski sevgililerime bela okurum, bir iki küfrederim, kayınvalidemi çekiştiririm, nasıl koca bulunur? tüyoları veriririm. Sana göndermeler yaparım, masusçuktan boşanıyoruz filan derim, hüzünlü tweetler atarım. Ağlarken fotoğrafımı çekip yollarım. Sonra kitabım çıkar, imza günlerim liseli genç kızlarla dolar. İşte bu tip şeyler. Eski sevgililer, onların anneleri, ne bileyim kıskançlık hikayeleri, terk edilmeler, trip atmalar, kilo alıp-vermeler, herkesin bana delice hayran olduğu ama benim bütün erkekleri süründürdüğüm gibi şeyler. Sonra seninle tanışırım ve evlenirim. Evliliğimiz ikinci kitabım olur. Boşanırsak üçüncüsünü yazmam gerekir. Adı da Yaşandı bitti saygısızca olur. Benden duymuş olma ama galiba az önce senin beyin ölümün gerçekleşti. E millet anlatıyo, onlara ayıp yok mu? Elalem, eski sevgilisine küfrederek ne paralar kazanıyor. Benim neyim eksik? Ben de yaparım. Ben de Sex and the City izledim. Tamam Nermin. Ben bir şey demiyorum artık. Ne yapıyorsan yap. Tamam, ilişkiler üzerine yazmam şart değil. Aktivist olurum ben de. E herkesten oluyo Osman, benden niye olmuyo? Senin bana önyargın var yemin ederim. Nermin, ben seni seni acilen ünlü yapacak yöntemi buldum. Şimdi plan şu; ben seni camdan itiyorum, sen aşağıya düşerken 6 numaradaki İsmail Abilerin evinden check in yapıyorsun. Ben senin düşme anını çekip instagram, twitter ve facebook'a yüklüyorum. Yüzlerce retweet ve facebook'ta çok bin like alıyorsun. Ölmez de yaşarsan şöhretin tadını çıkarırsın, her gün tweet atarsın 9. Kattan aşağıya düşerken hayatım facebook timeline gibi gözümün önünden geçti. Parlak beyaz bir ışık gördüm, öbür tarafa gittim sandım ama meğer millet fotoğraf çekiyormuş diye açıklamanı yaparsın. Ölürsen bizim başımız sağ olur, sen de sosyal medya kahramanı olarak bir iki saatliğine TT olursun. Karar senin. Tamam. İt beni, ama önce dur bir iki tweet atayım. Başıma gelecekleri hissetmişim gibi olsun. Sonrasında süper malzeme olur. Senden hiç beklemezdim Osman ama bu valla harika fikir!"}
{"url": "https://futuristika.org/sovyet-bilim-kurgu-mimarisi/", "text": "Fransız bir babaya ve İspanyol bir anneye Kamboçya'da doğan Frederic Chaubin, Fransız stil ve tasarım dergisi Citizen K'nın yazı işleri sorumlusu. Aynı zamanda bir fotoğrafçı olan Chabuin, beş yıldan fazla bir süre, eski Sovyet Cumhuriyetleri'ni dolaştı ve buradaki mimariden ilginç detayları fotoğrafladı. Litvanya, Ukrayna, Ermenistan, Estonya, Rusya, Beyaz Rusya ve Gürcistan'da çekilen fotoğraflarda garip, bilim kurgu filmlerini andıran evleri gösterdi. Yapıların çoğu, Soğuk Savaş'ın son yirmi yılında inşa edilmiş. Hep sıkıcı oldukları söylenen Doğu Bloku ülkelerinin mimari açıdan -bize göre- oldukça yaratıcı yönünü de gösteren fotoğraflar, çeşitli ülkelerde sergilere konuk oldu. Sovyetler'in kozmik mimarisiyle inşa edilen yapıları; geçmişteki gelecek hissi unutulmasın diye... Binaların çoğunun bugüne dek yıkıldıkları sanılıyor. Frederic Chaubin: Aslında bu yapılar, daha çok kazayla ortaya çıkarılmış gibi. Belki tüm binalar buna benziyor hissi olabilir ama aslında bir Rus şehrinde en fazla bir ya da iki tane böyle yapı var. Diğerleri hep birbirine benzeyen sıkıcı binalar. Bunlar ise istisna. Nedenini tahmin etmek zor. Mantıklı sebep ise şu: SSCB, homojen olmayan dev bir ülkeydi. Dünyanın kalanıyla da iletişimi fazla yoktu. Mimarların çoğunun Sovyetler'in dışında neler olduğundan haberi olmayabilir. Önceleri tesadüfen buluyordum. Sonra ise, nerede olacaklarını bilerek gezmeye başladım. Genellikle yerel bir haber ajansına gidip bana yardımcı olmalarını söylüyorum. Sadece eski binaların yakınına gidip, fotoğraf çekip dönmeme şaşırıyorlar diyebilirim. Druzhba Tatil Merkezi fotoğrafını görünce binadan etkilendim. Aynı zamanda hala ayakta mı diye merak da ettim çünkü fotoğraf yetmişli yıllardan kalma gibiydi. Ancak sanırım bu durum binanın yarattığı atmosferden kaynaklanıyor. Ayrıca ilk aklıma gelen şeylerden biri de deprem oldu. Bu fotoğrafları çekeli beş yıl oldu. Çoğu hala ayakta olsa da bazıları değişikliğe uğradı. Mesela, bahsettiğimiz tatil merkezi binası Rus ve Çek ortak yapımı. Çekoslovakya, Ruslarla birlikte uzaya insan gönderen tek ülke ve ayrıca onların da uydusu vardı. Dolayısıyla bina uzay temasına yakın. Hatta inşa edildiğinde, Amerikan Savunma Bakanlığı bu binayı bir tür roket rampası zannetmiş. Gizli Servis oldukça korkmuş bu binadan ama aslında sadece bir yaz kampı binası. Öte yandan, bu bina depreme karşı korumalı olarak inşa edilmiş."}
{"url": "https://futuristika.org/sovyet-punklari-rusya-panklari/", "text": "Moskova ziyaretimizde bizi en çok şaşırtan detaylardan biri, Tretyakovsky Müzesinde sovyet punklarının, gayet güzel ve şık giyimli, kollarında Dior çantalar olan kızlarla kolkola müzeyi ziyaret etmesi olmuştu. Giysilerin statü ve sınıf ayrımına normalden fazla, yoğun olarak işaret ettiği bizim gibi ülkelerden gelenleri şaşırtabilirdi. Rusya'da ise, giyim daha çok bir tavırdı. Anlaşılan farklılıkları giysilerle belli etme yolu tercih edilmiyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/sovyetlerin-otobus-duraklari/", "text": "Sovyet mimarisi, kimileri için devletin, insanın gücünü temsil eden, kimilerine göre kaba ve hantal binalardan oluşan bir anlayışta idi, ancak kesin gerçeklik olarak Sparta tasarımı büyük bloklarla tarihteki yerini aldı. Sovyet yapımı binalar, insanın iç karartısının, sıkıntısının devasa anıtlarıydı sanki. Hayatında Rusya'yı görmemiş kişiler bile, bir şehre olan nefretlerini dile getirirken, Sovyetler gibi diye bir deyimi kullandılar. Sovyet mimarisi de, bu söylemlere fırsat tanır gibi, yaratılıcılık duygusunun minimum seviyesinde seyrediyordu. İşte Sovyetler zamanında, belki de bir nevi mimari ve şehircilik anlayışında en dikkat çekici mekanlar, ıssız bucaksız yol kenarlarındaki otobüs duraklarıydı. Otobüs duraklarının, en azından bu dünyada kısıtlı ama kutsal birkaç amacı bulunuyordu: Otobüsün nerede duracağını göstermek, bir parça konfor sağlamak ve otobüs bekleyen yolcularının kafalarının üstünde bir çatı olmak. Ancak iş Sovyetler'e geldiğinde biraz değişiyordu. Bu amaçların dışında, ıssızlığın tam ortasında yaratıcılık abideleri, yerel kültürü tanıtan birer görsel araca dönüşüyorlardı. Sovyetler'in yıkılmasından sonra, başta Moskova olmak üzere tüm ülkede mimari anlayış değişmeye başlar ve hızla binalar, sokaklar ve kentler de değişirken, otobüs durakları da ihmal edilmez ve üzerlerindeki propaganda resimleri öncelikle silinirler. Ancak, çölün ortasında, şehirlerarası yollarda, Sovyetler'den kalma otobüs durakları, hala Sovyetler'in belki de tek gri olmayan, renkli yaratıcılık abideleri olarak inatla ayakta duruyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/soyut-yeni-edebiyat-manifestosu/", "text": "Baylar, bayanlar, çocuklar, hünsalar, glbt insanlar, mutant türler ve bedensiz varlıklar; duyduk duymadık demeyin! Zaman değişiyor sevgili insanlık ve sergilenen küresel piyes bizlere hep aynı hapları yutturmaya devam ediyor. Hep aynı hikayeleri dinlemekten sıkıldık. Ve 'kısa yoldan' anlatmak istiyoruz derdimizi. Çünkü; hızın, belirsizliğin, anında değişimlerin, mutasyonun, doğaçlamanın, eklektik olanın merkezde olduğu yeni bir çağı yaşıyoruz biz. Artık kimse bize 20. yüzyılın ezberi ile gelemez; hele hele 18. yüzyılın naturalist akılsızlıkları ile asla! Şimdi; tüm bu kaotikliğin içindeki yeni olasılıkları görme vakti. Giriş-gelişme-sonuç istemiyoruz; çünkü bu ilerlemeci, idealist tarih anlayışının edebiyattaki izdüşümüdür ve yaratıcılığı sömürgeleştirmeye yarar. Rasyonalist bir tutarlık isteyemiyoruz; bu sadece hayatımızın en önemli anları olan rüyaları 'öteki'leştirmeye yarar. Akademik kalıplardan, ayrımlardan, kanonlardan nefret ediyoruz; çünkü onlar özgür imgeyi bir cendere içine sokar. İnsan türünün kitlesel olarak kişilik bölünmeleri yaşadığı bir çağda, kimse bizden klasik bütünsel anlatılar beklemesin. Varlığın şizofreni, gerçekliğin simülasyonla parçalandığı bir çağda fragman temelli, düzensiz yapılar kurulabilir. Bütünsellik artık hikayenin ilerleyişindeki matematik işleme değil. Hikaye sonunda okurun yapacağı bilişsel sağlamanın içindedir. okurun gözlerinde zeka parıltılarını arayan yenibinyıl öyküsü. Yeni dalga çoktan başladı: Kısa ve saldırgan. Vahşi ve lezzetli. Ruhsal ve döngüsel. Hızlı ve keyifli."}
{"url": "https://futuristika.org/sozcukler-nesneler-kavramlar/", "text": "Akbank Sanat 2014-15 sezonunu dünya çapında bir sergiyle açıyor. 20. Yüzyıl kavramsal sanatının en önemli kurucularından birisi, başlı başına bir 'ekol' kabul edilen Belçikalı kavramsalcı sanatçı ve şair Marcel Broodthaers'in yapıtları dünyada bile ilk kez bu genişlikte sergilenecek. Broodthaers, çok geniş bir alana yayılan kavramsal yapıtlarında yazıyı, sözcükleri ve metinleri birer özne olarak kaullanmasının yanısıra, 'hazır nesneleri' yapıtlarının odağına yerleştirdi. Fakat bununla kalmayarak bir süre sonra kuramsal düzeyde de ayrıntılı olarak çalışarak kavramları sanatının belkemiği haline getirdi. Çağdaş sanatın bütün birikimiyle eteklerinden doğduğu sanatçılardan biri kabul edildi bu özellikleriyle Broodthaers. Sergi, sanatçının en geniş koleksiyonuna sahip Gent'deki SMAK müzesiyle işbirliği içinde hazırlandı. Serginin yan etkinlikleri arasında çeşitli konferanslar, film gösterimleri yer alıyor. Marcel Broodthaers yazar, şair, sinemacı, fotoğrafçı, gazeteci ve görsel sanatçı olarak üretim yaptı. Brüksel'in entelektüel yaşamında aktif bir şekilde yer aldı. 1960 yılına kadar iki şiir kitabı yazdı ve bir film yaptı. Görsel sanatçılık kariyeri 1964 yılında, Pense-Bete adlı son şiir kitabının 50 nüshasını alçı içine yerleştirmesiyle başladı. Broodthaers, aynı yıl açtığı kişisel sergisinde, çoğunluğu sözlü-görsel kinayeler içeren gündelik nesne, sözcük, yazı ve çocuksu çizimlere yer verdi. Kitap ve kataloglar ile duvara asılmış tuvallerden plastik rölyeflere dek her şeyin üstüne baskı yaptı. Bir nesne, imgesi ve sembolü ile içerdiği anlam arasındaki ilişkiyi saptamak üzere çeşitli mecraları kullandı. Nesneleri günlük hayattaki tasniflerinden bağımsızlaştıran sanatçı, algının temellendiği mantığı irdelemek amacıyla bunları yeni ilişkiler içerisinde sergiledi. 1961 yılı itibariyle, systeme de lecture ya da Foto-film şeklinde tanımladığı slayt gösterimleri hazırlamaya başladı. Broodthaers, verili anlamların bağlamı ile bir sanat eserinin algılanmasında kurum, sunum ve yazının rolünü inceledi. 1968 yılında Brüksel'deki evinde, kartpostal, resim ve eser sandıklarından oluşan kavramsal bir Modern Sanat Müzesi kurdu; bunu, çeşitli enstalasyonlar izledi. Müzenin kurumsal materyalleri vardı; davetiyeler gönderilmiş ve direktör açılış konuşması yapmıştı."}
{"url": "https://futuristika.org/sozler/", "text": "Zihin ise zapt edilmez bir maymun. Ben öleli tam bir yıl oluyor. Istırap dolu bir yıl. Şaşırdınız mı? İnanın, önceleri ben de çok şaşırıyordum. Ölümü hep bir bilinçsizlik hali olarak tasarlamıştım. Ölüm, yokluğu garanti eden en dingin haldi bir insan için, doğumdan önceki mutlak huzura kavuşmanın tek yoluydu belki de. Ah! Nasıl da yanılmışım. O'ndan medet umanlara acı haberi şimdiden vereyim: Ölüm hiçbir şeyi çözmüyormuş. İşin daha da trajik yanı, insan hayattayken ne düşünüyorsa, öldükten sonra da aynı şeyleri düşünüyor. Örneğin burada benim bulunduğum bölgede, gür saçı sakalına karışmış bir adam var ki -yaşarken de şimdi olduğu gibi hayrandım kendisine- varlığın tüm karmaşasını, kendi geliştirdiği iktisat teorileriyle ortadan kaldırıyor. Olması gerekeni ve ayrıca olması gerekenin olması için, yapılması gerekeni düşünüyor. Olması gerekenin somutluğu, yapılması gerekenin kesinliği, ölüler arasında bile heyecan yaratıyor. Hatta bazıları, bu sakallı adamı hayattayken duyamamış oldukları için hayıflanıyorlar. Bir de keçisakallı ve kazıbilime çok meraklı bir başka adamdan bahsetmek istiyorum. O da, ölümün kendi teorilerini nasıl da haklı çıkardığını, insan usunun üç katmanlı yapısının ölümle bile aşılamadığını, işte görüldüğü gibi, bilinç üstü diye adlandırdığı kısma burada hiç gerek kalmadığı halde, hala tüm ölülerin 'Doğru olan neydi aslında?' sorusuna kafa yorduklarını anlatıyor. Keçisakallı adamın da kendince bir kitlesi var tabii. Bana gelince, bu adamlarla hayattayken de ilgilenirdim ben. Burada ilişkiler çok daha dolaysız olduğu halde, sözleri benim üzerimde daha etkili oluyor diyemem. Daha önce de söylediğim gibi, ölülerin yeni bir görüşe kavuştukları koca bir yalan. Bu iki adamın, gözümün önünden akıp giden cümlelerini eskisi gibi yine kuşkuyla izliyorum. Yaşadığım sürece bu illet yakamı hiç bırakmadı zaten. Hiçbir şeye tam olarak inanamama hali ve şüphecilik sonumu hazırladı diyebilirim. Ölümün bana kattığı en değerli bilgi bedenimin kıymetini anlamış olmamdır. Hiçbir şeyin değerini onu yitirmeden anlayamıyoruz değil mi? Meğer bir beden taşımak, düşüncenin ağırlığından kurtulmanın yoluymuş, ölümse hiç durmadan düşünme hali... Eskiden -yani bir bedene sahip olduğum günlerde- ara sıra ölümden sonrası üzerine üretilen teorileri gözden geçirir ve söylenenler gerçekse, cehenneme gitmekten başka hiçbir şansım olmadığını düşünüp hafifçe ürperirdim. İnanın, cehennem ateşini şu içinde bulunduğum hale tercih ederim ben. Zaten fiziksel acılar oldum olası huzur vermiştir bana. Fiziksel acı, içinde sorumluluğumuzun ya da ne bileyim, kabahatimizin olmadığı bir doğa olayıdır. Ağrılar içinde kıvranmanın gizemli hiçbir yanı olmadığı gibi; bu, yardıma muhtaçlığımızı masumiyetle taçlandırarak son derece değerli bir varoluş imkanı sağlar. Keşke yine o denli şanslı olabilsem. Oysa burada, bu derin karanlıkta sonsuz sayıda sözcük yüzüyor. Ölüler hayattayken yan yana getirdikleri sözcükleri, ölülere özgü yetenekle, bu sonsuzluk içinde büyük bir hızla yakalayıp, eskiden olduğu gibi düşünmeye devam ediyorlar. Ölümden sonra sizi sınırlayan hiçbir kuralın olmaması, işte bu yüzden hiç anlamlı değil. Her ölü, ancak hayattayken bildiği sözcükleri aynı sırayla yan yana getirebiliyor. Böylece bir zamanlar ruhunuza hükmetmiş kurallar, sözcükler aracılığıyla varlıklarını burada da sürdürüyor. Elbette bu durum hayattayken, mutluluk dolu cümleler kurmayı adet edinmişler için bir bayram havası yaratıyor. Kısacası aynı derin karanlıkta kimimiz cenneti yaşıyor, kimilerimiz cehennemi. Kendi durumumu tekrarlamama gerek yok sanırım. Aradığım kelimeler gözüme ilişirse, ölümümü anlatmak isterim size. Yalnız, çok ilginç bir hikaye beklemeyin lütfen. Yaşarken kelime haznem o kadar geniş değildi. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmak istemem durup dururken. Daha önce de açıkladığım gibi yaşarken hep ölümü düşlerdim. Hiçbir sorusuna yanıt bulamadığım hayatımın en dayanılmaz yanı zaman zaman şüphe edilmemesi gereken kimi gerçekliklerden de şüphe ediyor oluşumdu. Örneğin bir keresinde, üniversite diplomamı kaybetmiş ve aslında o üniversiteden mezun olmadığımdan şüphelenmiştim. Zaman zaman konuşurken çıkardığım seslerin ya da sınav kağıtlarımı dolduran ellerin bana ait olmadığından şüphelenirdim. Bir keresinde de, yirmi beş yıllık annemim bir yabancı olmasından şüphelenmiştim. Kısacı şüphe kendini bilmez bir arsızlıkla tüm benliğimi kuşatıyor ve sonuçta şu noktaya getiriyordu beni: 'Ben' diye biri var mı? Varsa O'ndan kim sorumlu? Şu sorumluluk duygusundan da oldum olası hiç hazzetmemişimdir. Ölümü coşkuyla beklememin temel nedenlerinden biri de, onun sayesinde sorumluluklarımdan sıyrılabileceğime inanmamdı. Ben'den sorumlu olmak, O'nu her yerde ve durumda en iyi şekilde temsil etmek zorunda olmak, nasıl da yorucuydu anlatamam. Ben bu yorgunluğun hep bedenle ilgili olduğunu sanmıştım. Şimdi ise -bedensiz kaldığımdan beri- anladım ki yorgunluk sözcüklerle ilgiliymiş. Zavallı bedenimi, beni varoluşun ağırlığına mahkum etmekle boşu boşuna suçlamışım. Neredeyse mutsuzluk kaynağı olarak gördüğüm kütlemi, kendi ellerimle ortadan kaldıracaktım. Hem de birkaç kez düşündüm bunu. Çeşitli nedenlerle hep vazgeçtim. Bir keresinde bileklerimi keseyim dedim ama canım yanınca fiziksel acının tertemiz gücü, sözcüklerin karanlığını dağıttı. Bir başka sefer de, kendi ölümümden sonra olacakları hayal ettim. Annemi, dostları falan... Yatağımda öyle çok ağlamıştım ki sonunda huzur içinde uykuya daldım. Sorunum yalnızca var olup olmadığım noktasında bitmiyordu. Ortada var olan bir şey, daha doğrusu bir şeyler vardı ama bütünleşmesi olanaksız görünen bu karmakarışık parçalardan bir 'Ben' tanımlamak neredeyse imkansızdı. İnsanların kendilerindeki hangi duruma 'Ben' dediklerini merak ediyordum. Ben içimdeki hangi duruma 'Ben' diyeceğime yaşadığım sürece karar veremedim. Örneğin o sıralar otuz üç yaşındaydım sanırım, tutkuyla sevdiğim biri vardı hayatımda. 'Tutkuyla sevdiğim biri vardı hayatımda' cümlesinin, pembe dizi tadında olduğunu biliyorum, ama pembe dizi tadındaki cümleler bazen ne kadar da gerekli oluyor. Bu tür cümleler, herhangi bir cümlenin ima edebileceği tüm anlamların üstünü örter ve okura büyük bir özgürlük sunar. Kesinlikle yönlendirici değildirler. Olasılıkları toparlayıp, sıradanlık kisvesi altında, ifade edilebilir bir somutluğa indirgerler. Neyse, tutkuyla sevdiğimi söylediğim kişi, hayatta sevgili olarak sevdiğim ilk kişiydi diyebilirim. Anılara haksızlık etmek istemem. Çok gençken birini daha gerçekten sevmiştim ama o çok talihsiz bir hikayedir. Hele şimdi ölüyken konuşulacak konu değil kısacası. Otuz üç yaşımın aşkı, gerçekliğinden bir an bile şüphe etmediğim bir aşktı. Ancak ben, içimdeki hangi durumun beni temsil ettiğini hiçbir zaman bilemediğimden, ona aşık olan durumun ben olup olmadığını anlayamıyordum bir türlü. İçim, bitip tükenmek bilmeyen istekleriyle analarını bezdirip sopa yedikten sonra tepinen çocuklarla doluydu. Sözcükleri, salt isteklerin çokluğu ve uyuşmazlığı yüzünden, bu denli farklı biçimlerde yan yana getirebilme yeteneği, benliği yok eden korkunç bir hastalıktı aslında. Çelişen durumların kendilerini açığa çıkarma istekleri bir ifade zenginliği yaratıyor ama bu ifade zenginliği Ben'i zayıflatıyordu. Lanet olası sözcükleri hayatımdan uzak tutsaydım, tutarlı bir bütün olabilir miydim? Bu soruyu sormak için geç kaldım ben. Çünkü herhangi bir şey olmanın başat koşulu yaşıyor olmakmış. Bir ölünün bedeni olmadığından imkanları da yoktur. Seçemez ve değiştiremezsiniz, ölüm bir edilgenlik halidir kısacası, ne var ki bu, sözcüklerden kurtulduğunuz anlamına gelmiyor. Unutmayın sözcükler de en az ölüler kadar kütlesiz ve bitimsizdirler. Şimdi öyle çaresiz hissediyorum ki kendimi. Meğer o kendi ölümüne ağlayan gözlerim, merdivenlerden düşerek patlattığım dudağım, dostlara karışıp halay çeken kollarım bacaklarım, annemin nefesini koklayan burnum, babamın gür sesini dinleyen kulaklarım, kardeşimin yumuşacık ellerini tutan ellerim, nasıl da cennetsi mutluluklar vaat ediyormuş bana. Oysa tam bir yıldır, boşlukta uçuşan kelimelerin ardında koşuyorum. Hiç durmadan cümleler kurup, kurduğum cümlelerin görkemli imparatorluğunda yine hiç durmadan kelimelerle böğürüyorum. Kaçacak bir yerim olmadığından değil, kaçıracak bir bedenim olmadığından. Artık nasıl öldüğümü öğrenmek istediğinizi biliyorum. İnanın bu o kadar da önemli değil, yani anlattıklarımdan sonra demek istiyorum. Ama söz verdiğim gibi size renksiz ölümümü anlatacağım. Çok sıradan bir gündü. Ölmeden önceki hafta yatağımdan hiç çıkmamıştım. Çünkü çok önemli kararlar almış ve onları büyük bir içtenlikle uygulamaya koymuştum. Kendi kendime, çelişkili sorulara yanıt buluncaya dek odamdan çıkmayacağıma dair söz vermiştim. 'Ben' kimdi? Neye inanıyordu? Hayatta ne yaparsa varoluşunu anlamlı kılıp kendini kabul edebilirdi? Topu topu üç soruydu. Nerden bilebilirdim bu soruların beni öldüreceğini. Şimdi şimdi anlıyorum da, beni öldüren sorular da değildi. Onları cevaplamak için seçtiğim yol öldürdü beni. İnsan karanlık bir odada düşünerek kim olduğunu, neye inandığını, varlığını hak etmek için ne yapması gerektiğini bulamazmış. Üstelik hayatınızın kusursuz bir planını hazırlayıp, sonunda ilgililerin yüzüne çarpmak için girdiğiniz karanlık oda, gerçekten de şeytanın kurduğu en acımasız tuzakmış. Ölümümden bir gece önce, bir şeylerin sonuna geldiğimi hissetmiştim. Çünkü etrafımı saran uzam eğilip bükülmeye, nesneler şekil değiştirmeye başlamıştı. Tanıdık sesler, uzak birer uğultuya dönüşürken, kokular kalın ve boğucu bir duman gibi yükseliyordu etrafımda. Can çekişiyormuşum meğer. Kısa bir süre sonra bedenimin gitgide hafiflediğini hissetmeye başladım. Son hatırladığım sabah olduğu ve odama bir kadının girdiği... Sanırım annemdi."}
{"url": "https://futuristika.org/ssst-replikas-kadikoyde/", "text": "- Biletler etkinlikten 1 saat önce satışa çıkacaktır. ayrıca Fatih Akın'ın İstanbul Hatırası isimli belgesel çalışmasında da yer aldı."}
{"url": "https://futuristika.org/stacy-kranitz-biz-kolay-olmeyiz-black-metal-ve-alt-kultur-meselesi/", "text": "Black metal'in bir akım ve bir düşünce biçimi olarak modern zamanların hayata etkisi olan, toplumu sarsıp teoriyi pratiğe katan en önemli alt kültür tavırlarından biri olduğunu düşünüyoruz. Özellikle muhafazakar kapitalist Avrupa'nın yönetici kitlesinin AB fikrini hayata geçirmek üzere son düzeltmeleri yaptığı yıllarda, Hristiyanlık öncesi çağa ve inançlara, kimliklerine sahip çıkma tavrıyla harlanan bir müzik akımının mevcut sosyal düzenin karşısında, Niçeci bir tavırla, insanlık karşıtı bireyci düşünce yapısıyla görüşlerini eyleme döküp, kilise yakarak, üst sınıftan insanları öldürmeye dek giden sosyo politik bir tavır olarak önemsenmelidir. Black metal gruplarının karnavalesk yönünü de es geçmeyelim. Sahnedeki alevler, müzisyenlerin makyajları, fotoğraflardaki duruşlarında görünen beden dili dikkat çekicidir. Yine Niçeci bir tavırla Hristiyan çileciliğine, yokluğun ve zayıflığın kutsanmasına karşı tepkinin ve aşağılamanın, çoğunluğunun alt sınıf, işsiz ya da işçi sınıfından gelen Black Metal müzisyenlerinden gelmesinin ve hemen hepsinin iki ana yol üzerinden, karnavalesk, Niçeci ve Anton LaVavey etkilenimli satanist ya da yeryüzünü, tarihi ve kimliği savunma güdülü neo-pagan teoloji üzerinden fikirlerini yazılı metinlerle de desteklemeleri önemlidir. Black metalin anti semitik yönünde de yine sermayeye sahip olan, Hristiyanlığın ve birleşik Avrupa'nın temeli olduğunu düşündükleri üst sınıfın mensuplarına öfke vardır. Black metal ve topluma karşı öfkenin sağdaki yansımasında daha kelam etmeyi düşünüyoruz. Stacy Kranitz'in Black Metal gruplarından görüşlere ve fotoğraflara yer verdiği kitabın Arthur Magazine'de çıkmış versiyonuna geçelim. O zaman yaşayan Norveç black metal totemi, tarifsizce aptal hayat-yok edicilerinin dünyasına savaş açmış yürüyen gazi, Darkthrone'dan Fenriz'in ayinini okuyun. Sizlere, bana ve kendisine karşı savaşmaktan çok yorgun, basit bilgeliğini tekrar ediyor: black metal kişisel kan davasıdır. Onun büyüsünün her bir parçası müzikle iç içedir. Canlı şovlar, röportajlar -onu izleyen fotoğraflar- gerçekleri görmek için basit birer imkandır. Kuzey semalarındaki ilk yangından on beş yıl sonra, black metal ateşi Norveç'te azalmaktadır. Hatta Norveçlilerin anlattığı kilise yakma esprileri bile. Lakin kuzeyin karanlık alayını takip eden evlatları, kutsal savaş boyaları içinde, kameralar önünde esir edilmiş yerli Amerikan reisleri gibi korkunç klişe ve şaklabanlık arasında kapana kısılmaktan rahatsız. Geronimo'nun torunları olarak, black metal mirasçıları kendi topraklarının ruhlarına -yani Wotan, Bathory ve Mayhem- bağlanmak için mücadele ediyor. Savaş silahlarını kavrıyor ve 1993'ün ruhları altında -basit heavy metal çılgınlığı bastırılmış milli fantezileri tekrar açığa çıkardığında- tehlikeyle sallıyorlar. Bu nedenle bu çılgın çocuklar kana susamış istilacı Hristiyan hazine avcılarının 1000 yılı aşkın zaman önce yaptığı pagan, Norveç katliamının intikamını almak için kiliseleri yaktı ve bıçakları ile yola koyuldular. Oslo'da Darkthrone'dan Fenriz'i kalan tek kişi olarak pubda oturmuş bira içerken görürüz diye yazar, fırsatı bir hücrede donmakta olan, 1993 yılının trajik figürü Varg Vikernes. Geriye kalan diğerleri için yazılmış sözlerin ve kaydedilmiş şarkıların saflığı bir ticari eşyaya döndü. Saflık satılabilir. Saflık mükemmel t-shirt yapar. Saflık neşelidir. Saflık neredeyse güvenlidir -Gaahl'in son şiddet hükümleri aksini söylese de. Fakat dış izlenimler ve solundan kalkılmış günler/kötü günler kahrolsun; en düşük kurtlardan en yüksek kuzgunlara kadar, black metal ruhani varlıklar içinde beslenir. Kamuya açılıp vücuda gelen her şey artık aksaktır ve öznellikle doludur. Yüksek ihtimalle Norveç'ten size daha yakın ve kişisel olarak, sayfalar çevrilmeye devam ediyor. Bir gruptaymış gibi hissetmiyorum. Mayhem'i bir grup olarak değerlendiremem. Daha çok, yaşamak için bir yol ya da bir yaşam tarzı olduğunu hissediyorum. Bir gruptan çok daha fazlası. Bu, bizim ve diğer black metal grupları arasındaki fark. Black metal hiçbir zaman spot ışıklarına ait olmamıştır. Medya, kilise yangınları ve cinayetlere odaklandığında black metal trend oldu. İnsanlar black metalin diğer stillerini benimsemeye başladılar, böylece büyüdü. Tüm bu gruplar geldi, bir şeyleri mikslemeye başladılar ve aniden melodi anlaşılır oldu, böylece daha çok insan black metal dinlemeye dayanabilir oldu. Fakat bir zamanlar olduğu gibi black metale ve onun değerlerine gerçekten inanan çok fazla grup olduğuna inanmıyorum. 90'ların ilk dönemleri, satanik bakış açısına daha çok sahipti. Şimdi ise bu büyük bir medya, para makinesi. İnsanlar giderek büyüyor ve listelere oynuyor. Müziğin arkasındaki ideoloji şimdilerde önemli değil. Black metal bir zamanlar toplum için tehditti ama artık öyle değil. Biz çok para kazanmıyoruz. Esasında hiç para kazanmıyoruz. Önemli olan şey bunu yaşamak. Bu yolda idealistim: Toplumun bir parçası olmayacağım, kendi değerlerim için yaşayacağım ve bunu son haddine kadar yapacağım. Sanırım, bu şekilde davrandığım, hareket ettiğim ve düşündüğüm bu yolda bana Blasphemer/Kafir diyebilirsiniz. Uzun zamandır etraftayım ve çok şeyin gelip geçtiğini gördüm. İkinci dalga black metal, 91'de İskandinavya ve Norveç'te çıktı. Çok primitif, ilkeldi. Fakat çabucak, çok çabuk biçimde işin içine klavyeler katıldı. Biz bu elementi çok hızlı yakaladık ve bir ya da iki yıl sonra sizler dev sükseli kadın vokaller gruplarına sahip oldunuz. Cradle of Filth bunu fazlaca yaptı ve diğer topluluklar da bu trendi takip etmeye başladı. Sonra tüm şu Viking saçmalıklarını edindiniz. Cradle birdenbire vampir gotik harmanını yaptı. Ardından artık neyin ne olduğunu bile bilemez oldunuz. Ve son dört yıldır herkes death metale tekrar dönüş yaptı. Emperor'dan ayrılmam istendi çünkü öfkeliydim. Hala öyleyim fakat çok fazla açığa vurmuyorum. Emperor'dayken çok fazla öfke nöbetine tutulurdum. Onların bununla başa çıkmak istediklerini sanmıyorum. Kim ister ki? Bu nedenle grubu 92 sonlarında tek ettim. Ondan beri camiadan uzaklaştım. Mortiis'e ve tüm bu ambient zırvalığına başladım. Frost: Müziğimizde ortaçağ konuları kullanılırdı. O zamanların dehşetiydi. Vücudun her hücresine sızan, insanlardan geçen hastalıklar ve cezayla bu daimi tehdit ve dehşet hissi gündelik yaşamın bir parçasıydı. Tarih kitaplarından alınmış, belgelenmiş gerçekler var. Bir yanda da kolektif bilincin sizlere sürekli tekrar ettiği yalanlar var. İşte tüm bunlar fazlasıyla black metalin ilgi alanında. Satyr: Black metalin kendi tekeli üzerinde ilerlemesine ihtiyacımız var. Başka birinin tekelinde değil. Bu çok önemli. Black metal ekstrem olmalı. Vampir, peri masalı değil. 1994'de kuzey büyüsü ve Şamanizm'iyle alakalı kült bir majikoluşuma sahip olma fikrim vardı. Bu müziği icra ettiğimden beri, gitgide müzik mahiyetine büründü. Sonunda benim için kendimi, görüşlerimi ve hissiyatımı ifade ettiğim bir yol oldu. Antik kuzey Avrupa ruhuna adandı. Esas itibarıyla görüşlerimi anlatmak ve manevi diyarları, tanrı ve tanrıçaları, kuzey ve kelt dünyasını keşfetmek için bir yol. Birçok metal grubunun Oh karizmatik Vikingler, savaşçılar ve kılıçları, Viking gemileri gibi konuları işlediğini düşünüyorum. Benim yaklaşımım daha mistik ve büyülü çünkü bunu uyguluyorum. Kılıç kullanmama rağmen Vikingler hakkında söylemiyorum. Daha çok mitin arkasındaki bilgelik ile ilgileniyorum. Başta beş kişiydik, şimdi ise yedi kişiyiz fakat tüm bu görüntü için bize yardımcı olan bir düzine insan var: Makyaj, giyim, silahlarımız ve bunun gibi şeyler. Bizim gibi Epic Metal grupları oldukça büyüktür çünkü her şey canlı çalınır. Herhangi bir arka plan kaydı kullanmıyoruz. Tabii ki kayıttaki sounda erişemiyoruz fakat sahnedeki atmosfer albümdekine göre daha enerjik. Albüm daha fazla duygu ve ruh halindedir, canlı şov saf enerji. Battlelore için şahsi hayalim bir senfoni orkestrası ile çalmak. Black metal olayı başladığından beri bu gruptayım. Olduğu sürece de bunun bir parçasıyım. Müzik birçok açıdan kendi adına konuşur. Konsepti Anti-Hristiyanlık. Topluluğun fikri her zaman için bizim karşı olduğumuz şey olmuştur. Lusifer'i yansıtırsın; kendi olayını yaratan ve kendi yolunu bulan. Kilise ve toplum size karşı muhaliftir. Kilise denetlemekle ilgilidir. Tanrıyla bir alakası yoktur. Tanrı hakkında vaaz çekseler bile tanrı ile bir alakası yoktur. Değerlerinin temeli yalana dayanır. Topluma kattıkları her şeyi silme nedenimiz budur. Çünkü bu bir veba. Hastalık. Sağlamlığı ve bireyin manevi sağlığını kazanmak için bu vebadan -kiliseden- gelen her şeyi uzaklaştırmak zorundasınız. Dinleyici ile konuşmaya meraklı değilim. Çünkü başkalarının diline herhangi bir kelime koymak istemiyorum. Onların direkt suratına verilen mevcut şeyin yerine aramalarını, araştırmalarını istiyorum. İnsanlara öğüt vermek için öteki olan değilsin. Onları uyandırmak için ötekisin. Aramaları için zorlarsın. Bana karşı açılmış üç farklı dava var. Birini hallettim. Şimdi yeni bir dava var ve ardından henüz mahkemesi görülmemiş bir diğeri bekliyor. Hiçbir ceza almayabilirim veya elli yıl da yiyebilirim ya da herhangi bir rakamda yıl. Bu onların davayı ne kadar kötü görmek istediklerine bağlı. Şimdilik davayla ilgili suçlama mahkemede görülmüyor. Polis ve yetkililer bu satanik ritüel fikir hakkında vaaz veriyor. Ne olacak göreceğiz. Son albümü yayınlayalı üç yıl oldu. İşleri devam ettirmek için yaratmak ve güçlü olmak zorundayız. Bir fikrin olduğunda, yeni bir şey için onu sonlandırmak zorundasın. Bu nedenle hapishaneden çıkmak için başvuru yaptım, çünkü sorumlu olduğum bölümlerden biriyle uzun zamandır uğraşıyorum. Ve muhtemelen iyi halden dolayı hapishanedeki patron Bunu yapman için seni dışarı salmamak adına hiçbir neden görmüyorum dedi. Bir şeylere değer katan müzik yapmaya çalışıyoruz: Şeytana değecek, kaosa değecek, atmosferik ve aynı zamanda brutal. Son kayıttaki albüm yaratma fikri hissizlikti, tamamen soğuk. Kendisi bu formuyla oldukça el değmemiş. Bunu iyi şekilde yaptığımızı düşünüyorum. Nicolas: Günümüz black metalinde iki sahne var. İlki albümlerini sınırlı sayıda, 666 kopya basan yeraltı sahnesi. İnançlarına göre, olabildiğince zor ulaşılır kalmaya çalışıyorlar. Diğerleri ise bizim gibi yapanlar. Bir guru işlevi görmek istiyorum. Kendinizi rahatsız edipi hepbirlikte olumsuzluğu destemeklemeye çağırıyorum. Bir yanım mevzu bahis olumsuzluğa nayılıyor, her şeyi onun için yapıyor, ona hizmet ediyor. Lakin aynı zamanda kendisinden nefret de ediyorum. Neticede kimse bok gibi hissetmeyi istemez. Ama mevzunun tüm güzelliği de bunun parçası işte. Alex: Black metal bence sadece boktan bir şey müzik de boktan ama seviyorum. Açıklaması kolay değil ama dünyadaki neredeyse her şeyden nefret ediyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/stalinin-yari-insan-yari-maymun-yeni-tur-yaratma-denemesi/", "text": "J osef Stalin, 1920'li yıllar ortasında Planet of the Apes/Maymunlar Gezegeni benzeri, insan-maymun karışımı bir savaşçı türü yaratılması için dönemin tanınan bilim insanı Ilya Ilyanov'a emir vermiş. Yeni bir yenilmez insan türü istiyorum, acıya dayanıklı, dirençli ve ne ile beslenirse beslensin, gücü etkilemeyecek bir tür istiyorum, demiş. 1926 yılında Politbüro Moskova'da canlı savaş makineleri yaratmak üzere Bilim Akademisi'ne yazılı emri iletmiş. Öyle bir dönem ki, Sovyetler Birliği, istihdamın gücünün coşkusuyla, hızlı büyümenin getirdiği gözü dönmüşlükle sanayileşmenin uç örneklerini, futuristik kentleri, uzay mimarisini ve sınıfsız, yeni insanın oluşturduğu toplumu tasarlamak üzere çalışıyordu. Kızıl Ordu da yeniden tasarlanan bir detaydı. Şikayet etmeyecek, yeni nesil bir işçi sınıfına ihtiyaç vardı. Beş yıllık kalkınma planına uygun biçimde, hızla sanayileşen ülkenin böylesi bir sınıfa gereksinimi yüksekti. Bilim insanı Ivanov, Çar'ın hizmeti altında yarış atları için suni döllenme çiftlikleri kurmuş ve hayal gücünün sınırları olmayan biyolog diye ün salmıştı. Kendisine verilen yeni görev için Batı Afrika'da şempanzeler üzerinde ilk deneylerine dönemin parasıyla 200 bin dolar harcadı. Ayrıca ordu için gerekecek gorillerin yetiştirilmesi için deneyler yapmak üzere Stalin'in doğum yeri Gürcistan'da bir tesis inşa edildi. Ivanov'un ilk deneyleri tamamen başarısız oldu. Afrika'da üç dişi şempanzeyi insan spermi ile dölledi. çalışmaların Afrika'da yapılmasının nedeni, hem Stalin'in hem Ivanov'un evrim tarafındaki düşünceleri, Tanrı tarafından yaratılışı kabul etmemeleri, ve maymunları dölleyecek Afrikalı spermlerin, kendi Kafkas köklerine göre başarı ihtimalinin yüksek olduğuna inanmalarıydı. Şempanzelerin ikisi Dakar, Marsilya arasında gemide öldü, otopsilerinden bir sonuç alamadı. Daha sonra ölen üçüncü şempanzenin otopsisinden de sonuç çıkmadı. Sovyetler Birliği'ndeki tesiste resmen görevlendirilmeyen Ivanov, tesisi birkaç günlüğüne ziyaret etmişti. Tesisle tüm ilişkisi aslında bu kadardı. Ziyareti sonrasında tesise altı şempanze ve beş orangutan getirildi. Yirmi babun da eklendi. Alman bir firmadan İtalya ve Karadeniz yoluyla getirilen büyük maymunkar o kadar hastaydı ki, getiren aracı firmanın yetkilileri daha ülkeden ayrılmadan öldüler. Sadece cinsel olgunluğa erişmemiş yavruları sağ kaldı. Daha sonra, İkinci Dünya Savaşı öncesinde getirilen bir başka grup maymun da, sağ kalan bir orangutan haricinde öldü. Ivanov, tümüyleilgisiz bir nedenle beş yıl hapse mahkum oldu. Hapis cezası daha sonra Kazakistan'da sürgüne çevrildi. 1931 yılında sürgün gittiği ülkede, 1932 yılında donmuş tren raylarının üzerinde hastalanmış şekilde bulundu ve hayatını kaybetti. ABD basını daha sonraları, bu olayı Anti-Sovyet propagandasında kullanmak için olsa, Ivanov'un Gürcistan'daki deneylerinde maymun ve insan spermlerini karıştırma denemeleri de başarısız oldu diye yansıttı. ABD basınına göre, deneylerini Küba'da sürdürmeye kalkınca, basında geniş yer bulan deneylerin ses getirmesi nedeniyle Ivanos çalışmalarına son vermişti. O kadar para harcayıp, elde sıfır ile Stalin'in karşısına çıkınca da hapsi boylamıştı."}
{"url": "https://futuristika.org/steampunk-saat-zanaatkari-haruo-suekichi/", "text": "Saat yapmaya başladığımda tasarıma değil de işin eğlence kısmına bakıyorum. Görünümün keyif vermesine, kendine özgü bir takış biçimi olması tarafıyla daha çok ilgileniyorum. Dolayısıyla, bana ilginç gelen her şey ilham kaynağım olabiliyor. Aslında bir dergide steampunk sanatçısı olarak adlandırılmadan önce kelimenin varlığından bihaberdim. Şimdi özellikle pirinç ve deri gibi materyallerin steampunk çalışmalarının has öznesi olduğunu biliyorum. Oysa ben onları kullanması kolay olduğu için seçmiştim. Pirinç, bu tür saatler için en uygun malzeme. Kolay erir, kolay şekil verirsin. Çocukken Reiji Matsumoto'nun isimli bilim kurgu çizgi romanına bayılırdım. Babam Ulusal Demiryolları'nda elektrik mühendisiydi ve bana getirdiği tek çizgi roman da buydu! Çalışmalarımda etkisi olduğunu söyleyebilirim. Ama tam olarak nasıl olmuştur, emin değilim. bunun dışında bilim kurgu animelerini de hiç izlemedim. Bu türden plastik modeller, gemiler vs ile hiç ilgilenmedim. 18 yaşında Tokyo'ya geldiğimde ilk işim bir matbaadaydı, oradan kaçtım. Bir toptancıya girdim. Müşteriler arasında saat dükkanları vardı. O zamanki kız arkadaşım ise saat delisiydi. Bana İsviçre saatlerinin kataloğunu filan getiriyordu. Böyle böyle ilgim arttı. Gidip bir Breitling saat aldım, 4.200$ tuttu. Onu örnek alıp kendi saatimi yaptım. Ancak bit pazarında ilk yaptığım saati satarken Breitling'i de kaybettim. Bir daha asla o kadar para vermem diye düşünüp saat yapmayı sürdürdüm. Önceleri sadece hobi olarak yapıyordum. Sanat galerisinde sergilemiştim. Kimse saatlerimi almak istemedi. Elektronik mağazalarına götürdüm, onlar da istemedi. Böylece tanesine 28$ fiyat koyup bit pazarında denedim şansımı. İlk gün hiç müşteri gelmedi. Sonuçta yan taraftaki Koreli bir kadın yanıma gelip Irashaimase dememin iyi bir fikir olacağını söyledi. Sonunda müşteriler gelmeye başladı. Sanırım toplamda 7.000 civarında. İlk dönemler hazır parçalar kullandığımdan çok yapıyordum. Son 9 yıldır her parçayı kendim yapıyorum o nedenle rakam düştü. Her saatimin bir hikayesi var aslında. Tek kolu olan bir adam saat yapmıştım. Kolunu hareket ettirdiğinde saat kendi kendine kapanıyordu. Böylece saatlerin tasarımsal olarak çok esnek yapılabileceğini gördüm. Örneğin enerji içeceği saatinde süperkahraman 'den feyz aldım. Ultraman şekil değiştirirken kapsül kullanır. Biz de enerji içeceği kullanırız. Dolayısıyla bir şişe enerji içeceği ekleyip, süperkahramanlar gibi saatten kafaya dikebiliriz. Teknolojiyi takip edemiyorum. Müzik dinlerken iPod kullanıyorum tabi ancak geçenlerde yeni bir radyo kaset çalar aldım! Ben makineleri oluşturan parçaların birbirinden ayrılıp incelenmesini seviyorum. Nanoteknoloji ise benim ellerime küçük geliyor. Ben daha çok analog bir adamım. Bana sanatçı denmesine de şaşırıyorum. Sanatçı değilim, sadece bir şeyler yaratıyorum ve o yaratma sürecini seviyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/steinlenin-kedileri/", "text": "19. yy'ın uzmanlaşmış kedi tasarımcıları vardı. Sokaklarda posterlerde bol bol kullanılırdı kedi çizimleri. Biraz gizem, biraz oryantalizm, biraz da reklamlarda henüz kadın ve çocuk faktörleri keşfedilmediğinden olabilir. Steinlen'in kedileri, genellikle hareketlidir. Ya kavga ediyorlardır ya da birazdan başlarını belaya sokacaklardır. Haylazlık yapacak gibi dururlar. Özellikle, çizgi roman gibi olan yapıtlarında bu durum sıklıkla görülür. Steinlen'in kült olmuş ve algılara yerleşmiş kedisi ise, Paris'in avangart kabarelerinden Le Chat Noir/Kara kedi için yaptığı, aslınızı astarınızı biliyorum der gibi bakan kedisidir. Steinlen, toplumsal gidişattan rahatsızlığını yüksek sesle dile getiren biri olduğundan, yüzlerce çalışmasını takma isimle yayınlamıştır. Bugün Fransa'da hemen her hediyelik/turistik eşyada çizimine rastlanabilecek bu önemli ressam/çizer/tasarımcı, 1923 yılında öldü. Montmartre'de sonsuz uykusunda, yanından geçen kedileri hissetmektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/stephane-blanquet-cenaze-kitiri-le-croque-mort/", "text": "Gündelik dilde cenaze kıtırı tabiri, ölülerin tabuta konulması ve mezarlığa taşınması işini üstlenen cenaze görevlileri için kullanılır. Bu ifade, eskiden ölen kişinin gerçekten bu hayattan göçüp gittiğini teyit etmek için ayak başparmağının bükülerek çıtlatılması efsanesinden kaynaklanıyor olabilir. Ayrıca bu sözün kökeninin, XIV. yüzyıldaki büyük kara veba salgını sırasında ölülerin kancaların ucuna takılarak taşınmasından geldiği de rivayet edilir. Fransız Akademisi'nin sözlüğü ise bambaşka bir köken verir ve bu ifadenin, mecazen ortadan kaldırmak anlamına da gelen croquer fiilinden türediğini açıklarken bu adlandırmanın, eski Yunanca kökenli ve et yiyici anlamına gelen sakrofaj sözüyle de akraba olduğunu belirtir. Bu durumda cenaze kıtırı basitçe ölüleri ortadan kaldıran kişi olacaktır yani onları toprağa gömen dolayısıyla topraktan da çıkarabilecek olan kişi. Cenaze kıtırı biyolojide de bazen leşle beslenen böcek ya da solucanlar için kullanılır hatta 2014 yılında deuteragenia ossarium olarak adlandırılan, yuvasının girişini ölü sineklerle tıkayarak larvalarını koruyan garip bir tür cenaze kıtırı arısı keşfedilmiştir. Son olarak sanat alanında ise bir resmin kıtırı resmin krokisi, kabataslağı, ilk konturları demektir. Yukarıda özetlenen tüm bu açıklamalar, imgeleminden doğan kadavralara yoğunlaşarak ve tekniğin gerektirdiği tüm sabrı göstererek ölümü kelimenin tüm anlamlarıyla kıtırlayan ve sonra da fırçayla resmeden, üretken sanatçı Stephane Blanquet'ye mükemmelen uyuyor. Blanquet'nin kafkavari, eziyet verici, ince ve zarif eserleri, sanatta ölümün temsilinin oluşturduğu çok eski geleneğe eklemleniyor ve bakışlarımızın çekicilikle iticilik arasında salınmasına yol açıyor. 1973 doğumlu Stephane Blanquet her gün zihninin ürettiği hayali kabirlere iner ve orada topraktan çıkarttığı hayaletler, kabir heykelleri ve diğer cesetlerle sayfasının uzamını tıka basa doldurur. Titiz işleri sineklerin, solucanların kaynaştığı ve dantelaların, kadifelerin, çene kemiklerinin ve çürümekte olan cesetlerin üst üste yığıldığı bir tür mahzen gibi düzenlenmiştir. Blanquet'nin parçalanıp lime lime edilebilen, leş kokular saçan beden temsillerinden oluşan işlerinde Antonin Artaud'yu andıran bir şeyler vardır. Blanquet'nin parçalanıp lime lime edilebilen, leş kokular saçan beden temsillerinden oluşan işlerinde Antonin Artaud'yu andıran bir şeyler vardır. Hayatla karmaşık ilişkilere giren beden, Blanquet için olduğu kadar Artaud için de evrensel bir gizem, bir atık torbası, her bir organın durmaksızın biyolojik bir işlevi yerine getirdiği ve böylelikle çevresindeki dünyaya en kötü kokulu çıktılarını boşaltmak suretiyle anlam ifade eden bir statü kazandığı gerçek bir fabrikadır. Böylece Blanquet'nin kağıttan ya da tuvalden zemini, bedenlerin özerk makineler halinde devindiği bir sahneye, bir platoya, küçük bir gölge tiyatrosuna dönüşür. 1973 doğumlu Fransız sanatçı Stephane Blanquet 1980'lerden bu yana çağdaş sanat alanındaki en üretken figürlerden biridir. İllüstrasyon, çizgi film, tiyatro, yayıncılık, sanat yönetmenliği gibi farklı dallarda çalışan Blanquet, çocukken izlediği Creature from the Black Lagoon filminden çok etkilenir ve bu deneyim onun mitler ve popüler kültür kodları arasında güçlü bir bağ kurmasına yol açar: Çizgi romanlar, şaka oyuncakları, sihirbazlık ve lunapark estetiği. Hem sanatçı hem de yayıncı olarak çok üretken bir pozisyonda olan Blanquet 1990'ların başında, yeraltı sanat dünyasının liderlerinden biri haline gelir. Eserleri 1993'te Paris'te Regard Moderne galerisinde, 1996'da ise Amerika ve Kanada'da sergilenir. Çalışmaları Blab!, AX gibi çizgiroman antolojilerine girer. 1996'da, Angouleme International Comics Festivalinde yayıncılık alanında prestigious Alph Art du fanzine ödülüne layık görülür. 2001'de Belçika Maison de la culture de Tournai'de retrospektif sergisi düzenlenir. Bundan sonra Amerika, İsviçre, Londra ve Fransa'da birçok sergiler açar, grup sergilerine katılır. 2008'de ilk duvar çalışmasını Avusturya'da Vienna Museumsquartier için yapar. 2009 yılında Musee d'Art Contemporain of Lyon'da Quintet sergisi için hazırladığı yerleştirme ise büyük etki uyandırır. 2010 yılında üç hafta kaldığı Japon'ya da Tokyo Span Art Galeri'de bir solo sergi düzenler ve birçok etkinlik gerçekleştirir. 2012 ve 2013 yıllarında Singapur'da sergilediği yerleştirmeler ise geniş kitlelerle buluşmasına katkıda bulunur. Blanquet 2007 yılından bu yana United Dead Artists isimli bir yayınevi işletmekte. Roland Topor, Gary Panter, Tanaami Keiichi gibi büyük sanatçıların kitaplarının yanısıra Tendon Revolver, Muscle Carabine, Tranchee Racine gibi çeşitli dergiler de yayınlamaktadır. Plastik sanatlar eğitimi alan ve Paris 1-Pantheon- Sorbonne Üniversitesi'nde sanat ve sanat bilimleri doktorası yapan Lolita M'Gouni ayrıca kendisinin ürettiği LMG Nevroplasticienne müstear adıyla da tanınır. 2015 Eylül'ünde Resonance Funeraire dergisinde Mort et Creation başlıklı dizi yazılarına başlamıştır ve bu, dergi için kaleme aldığı üçüncü yazıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/stephane-massa-bidal-kazara-tasarim/", "text": "Stephane Massa-Bidal, son zamanlarda en çok Twitter, MySpace, Tumblr, Fb gibi internet servisleri ile ilgili retro poster çalışmalarıyla tanınıyor. Bu çalışmalarına henüz başlamadığı zamanlarda -ki bu fikirleri için kendisine oldukça destek olduğumuzu da düşünmekten mutlu oluyoruz- yaptığımız sohbet sırasında sanatçı Futuristika! okuyucuları için de bir poster tasarladı. Yanda görülen posterin basıma hazır A3 boyutdaki hali için edit futuristika org adresine bir e-posta yollamanız yeterlidir. Massa-Bidal, Lyon'da yaşayan Fransız bir grafik tasarımcı/illüstratör. Sanatçıyı tanımlayan birkaç kelime hızlıca; geçmiş, gelecek, şimdiki zamanlar, tekrarlar, noktalar, renkler ve tabi Helvetica olabilir. Güncel internet trendlerine geçmişten bir göz atan çalışmalarının yanı sıra ilginç tasarımlarıyla, taramalardan ve reklamlardan oluşan setleriyle, Helvetica tişörtleriyle, Yıldız Savaşları posterleriyle ve ilk dikkatimizi çeken çalışmaları; alıntı ve atıflarla süslediği posterleriyle de göz dolduran grafik tasarımcı cevapladı, Futuristika! sordu. Stephane Massa-Bidal: Teşekkür ederim. Aslında değişiyor, o gün hangi havada olduğuma bağlı. Bazı işlerimi çok seri yaratıyorum. Planlarım yok ama bazen bir fikrim var ve iç güdüsel olarak hemen onu dönüştürüyorum. Bazen de fikri grafiğe dönüştürmek çok zor oluyor. Yeni bir görsel üzerinde çalışmaya başladığımda pek çok tesadüfi oynamalar yapıyorum. Kullanmak istediğim bir resimle başlıyorum ve sonra çeşitli öğeleri bir araya getirerek beraber nasıl tepki verdiklerini gözlemliyorum. O noktada sahne benimle konuşmalı, bana bir çeşit hikaye anlatmalı ve benim işim gözlerimin önünde beliren bu tasarımı ortaya çıkarmak. Genelde, fikirler bilincin riskli akımında yönleniyor. Nitekim, zaruri duraksamalarla karışan kavramlar dışındakilerin üzerinde çalışmaktan hoşlanıyorum. Diğer fikirler ise bilimsel haberlerden, olaylardan doğuyor. Bir de toplumsal değişimle ilgili şeyleri yakalamayı seviyorum, iletişim bilimlerine ve fikirler tarihine düşkünlüğüm dolayısıyla. Projem 2008 Kasım'ında günlük tren yolculuğumu yaparken başladı. Kolajla başlamıştım ve bilgi tasarımında minimalist bir yaklaşım geliştirdim. Akademik eğitimim; insan-bilgisayar etkileşiminde semiyoloji doktorası, işlerimi etkiliyor. Her zaman önce bir içerik hazırlar sonra tasarım yaparım. Bu nedenle metinler için daima yer ayırırım. Tasarım yazımlarının hastası değilim. Böylece benim stilim oluşmuş olabilir. Semiyolojinin etkisi beni insan tiplerini sınıflandırmaya ve yapısal bir sistemi ya da sistemik kaideleri fark etmeme yönlendirdi. Reklam imajları analizinde bu tür bir bakış açısına sahip olmak keyifliydi, çoğunlukla altta yatan bir sistem var. Şimdi bu konseptle çalışıyorum, bazen biliçsizce. Fakat akıldan çok raslantılara, tesadüflere ve içgüdülere güvenmeye gayret ediyorum. Hayır, tarzım hep böyle değildi. Başlangıçta çalışmalarım adeta bir chronophage gibiydi, hazırlanmak büyük bir işti; ayrıntılı kombinasyonların, kolajların, kesip çıkarmaların ve düzenlemelerin birer alıntılarıydılar. Önceden tek bir fikir için pek çok ayrıntılı evrede hazırlanırken, şimdi tek bir ayrıntıyı hazırlamayı seçiyorum, dolayısıyla tarzımı sadeleştirdim, bir miyoplar için poster stili olan minimalist stilimle öğeleri birleştiriyorum. Artsüremli öğeler beni her zaman güldürmüştür. Çocukluğumdan bu yana eski fotoğrafları severim ve fikirlerin gelişimi, yeni teknolojiler, vs. ile yaşadığım çağı da. Retrofuturs bunların somut bir ifadesi. Taranmış, bazıları vektörel, fotoğraflar ya da diyagramlar kullanıyorum. Asıl işim imajlar ve metinler arasında görsel bir DJ olmak. Çizim yapma yeteneğim yok. Interneti işim için çok kapsamlı kullanıyorum. Sanatın diğer dalları için; gençken işitsel kolajlar diyebileceğimiz kaset bantlarıyla bazı miksler hazırlamıştım. Diğer dallar içinse, mimarlık beni büyülüyor. Bir acemi gözüyle, şehirden şehire geçmek ve mimari tarzlara bakmayı seviyorum. Günlük hayat için bulunan çözümler ve tasarımlar da hoşuma gidiyor. Bu soru daima zor olmuştur benim için. Etki ve ilhamların, 30'ların 50'lerin grafik tasarımlarından gelen kaynakların belli belirsiz karışımından oluştuklarını düşünüyorum. Müzik ve güzel sanatlar da duygusal olarak etkiliyor beni. İşlerimde sürrealizmin, Sovyet konstrüktivizminin ve 50'lerin İsveç tasarımlarının belirgin bir etkisi var. İsimler de ise tasarımla geçen bir süre sonrasında Max Invoice ve Paul Rand. Chris Ware anlattığı ciddi öyküler ve ayrıntılara yaklaşımıyla her zaman beni büyük ölçüde etkilemiştir. Müzikle çalışıyorum ve çalışmalarım müzikle damgalanıyor. Playlist'im: The Cinematic Orchestra, Coldcut ve Ninja Tune'dan çıkan diğerleri. Air ve Wax Taylor'la da Fransız dokunuşları. Gilles Peterson belki de en çok çalandır. Lounge, elektronik, oldies, caz. John Adams ve Steve Reich. Henri Mancini, 60'lı yılların movie müzikleri ve bazı mash up'lar. Rastgele seçim, yaratıcılık için en iyisi. Tarzımı bulduğum ve tarzımın en çok kişiyi etkilediğini gördüğüm gün, işimin bu olduğunu anladım ve güçlü bir görsel zevke sahip kişilerin işlerimi ısmarladığında, benim de söyleyecek şeylerim olduğunu biliyordum. Yaradılışçılar, evrim teorisinin geçiş formları, kayıp bağlantıları; aksi idda edilemez. Doğa ile olan bağımızla bir sorunları var. Biz, küçük insanlar, doğanın bir parçasıyız, bir üstünlüğümüz yok. Monsanto'ya gelirsek, doğaya yakın olmalıyız, ona saygı duymalıyız. Bu şirket doğa ve insanlı ama asıl sorun bu şirketin ürünlerini kullananlarda. Her iki koşulda da bu sorun bir yaşam alanı/umwelt sorunu. Darwin'in evrim teorisini okuyorum ve eğer eğitimimi tekrar edebilseydim, evrim teorisi ve günlük hayata uyarlanması üzerine çalışmak isterdim. Her gün tramvayda Fransız dergisi Etapes Graphics okuyorum. Her zaman ilham kaynağı olarak gördüğüm grafik tasarım ve tarih kitaplarım var. Evet, on-line satış için bir hizmet başlattım. Farklı boyutlarda posterler, tişörtler alınabilir. Helvetica ve Swiss Military Knife ise iki renkte satışta; siyah ve beyaz. Gelecekte, olumlu tepkiler doğrultusunda, daha fazla poster çalışmamı da satışa çıkaracağım."}
{"url": "https://futuristika.org/sterna-hirundo/", "text": "Adaya yukarıdan bakan biri bu kara parçasının kararsızlığını fark edip şaşırabilir, çünkü anakaraya ancak düşük gelgitin açtığı dört kilometrelik ince yol ile bağlanıyor ve gelgitin yükselişiyle tekrar bir ada oluyor, yedinci yüzyılda şimdi ismini anmanın anlamlı olmadığı bir keşişin akıl etmesiyle tuz yetiştirmeye yeltenen sakinlerinden birkaçı düşük gelgitin sunduğu yaşam fırsatından faydalanan deniz kulağı, anemon, kahverengi deniz yosunu, kiton, yengeç, yeşil alg, hidroid, kum midyesi, deniz salatalığı, marulu, tarağı, kestanesi, karides, salyangoz, istiridye toplamak için suların çekilişini fırsat bilip eğile kalka, ufka kadar uzanan düzlükte gözün seçebildiği tek tük taşlar dışında karaltının görülmediği balçıktan başka bir şey sunmaz gözüken Gois Geçidi'nde her yana dağılıp, ışığın kendine has biçimde grinin tuhaf tonlarına kırıldığı o akıl almaz düzlükte ellerine ne geçerse topluyorlar. Barbatre'nin yalancı terzisi Auguste Gauvrit'in at üzerinde ilk geçen olduğunu iddia ettiği fakat bunun adaya hapsedilmiş Nantes'lıların canlarını işgalci Normanlardan kurtarmak için denizin çekilişiyle geçidi koşarak geçip kıtaya sığındığı gerçeğini gölgelediğini unutmadan, yolun iki tarafına gelişi güzel dikilmiş ahşap can kurtaran direklerinin vakur sessizliğinin katıldığı o göz alabildiğine uzanan düzlükte sanki hiçbir şey olmuyor, oysa birçok şeyin hem de hızla olduğunu görüyor o, örneğin suyun hızla kabardığını, ufkun renginin yükselen denizle birlikte griden sözcüklerle anlatılmaz güzellikte mavinin kopkoyu tonlarına hatta bir an kızıla dahi döndüğünü, işte bu bir şeyler olmuyor hissinin yanıltıcılığında, istiridyelerin peşinde eğilmiş dört dönen o avcı olmaya zerre cesareti olmayan toplayıcıların uzaktan izleyenlere estetik gözüken oysa aslında nefes aldıkça ağızlarını ve burunlarını yakıp acı veren, biraz da kafalarını iyi eden güçlü iyot kokusuyla zaman ve yön duygularını kaybettiklerini anlayan insanların yükselen sulara kapılacaklarını fark edip dehşet içinde feryat figan çeşitli yönlerden ibadete geç kalmış inananlar gibi dizlerine kadar gömüldükleri çamurda küfür kıyamet koştuklarını, sonra asimetrik biçimde sanki tesadüfen oradalarmış gibi dizilmiş can kurtaran direklerine tırmanmaya çalıştıklarını görüyor. Basılacak her yeri yapış yapış olmuş geçidin iki yanından kavuşmaya sabırsızlanan suyun akıl almaz hızla yükselişini, panikle tutunmaya çalıştıkları can kurtaran direklerinde kayıp kanattıkları ellerinin acısıyla çırpınırlarken şaşkınlığını yaşayan insanları, alçak seti aşan bir dalganın patlayışında serbest kalan damlacıkların havaya karışan ışık yansımalarındaki o yumuşaklığı görüyor. Direkler sanki birileri özellikle benzetmek istemiş gibi çarmıh biçiminde dikilmekle kalmamış, apansız gerçekleşen ve sadece o anda orada yaşanan kıyameti haklı çıkarırcasına eskimiş ahşabın çamur rengi kollarına sıvaşmaya çalışan bu insancıklardan tiksiniyormuş gibi ufkun kızıllığına çevrili halde put gibi dikilmiş bekliyorlar. Beklediklerinin ne olduğunu cam gibi berrak suda alenen görüyor. Yaşamda her detayı kılı kırk yarıp düşünen, incecik hesaplarıyla mükemmel hayatlarının her anını boşa gitmeyecek biçimde planlamış bu insanların eğilmiş istiridye toplarken içlerine dolacağını umut ettikleri huzurun yitip gitmesiyle, geçide girmeden son bir kez kontrol etmeyi atladıkları gelgit saatinin onların biteviye düzeneğini bozup muazzam bir kargaşanın ortasına atmasına karşın birazdan çarmıh rengi çamura bulanacak otomobilleri olmasa da en azından kendilerini gelip kurtaracak birilerini bekliyorlar. Oysa bekledikleri uzun yıllar önce katledildiler. Hem de burada, şimdi birbirinin üzerine çıkan dalgaların doluştuğu bu tuhaf çanak biçimindeki geçidin hemen yakınlarında uykulu gözlerle bir araya gelmiş, sonra diğerini doğal düşman olarak belleyip iki tarafa ayrılmış, sonra hiç vakit kaybetmeden birbirlerinin boğazını kesmiş insanlar arasında yitip gittiler. Şaşkınlık verici olan öldürdüklerini gömmeye dahi yeltenmeyen insanların oraya buraya bıraktıkları cesetlerin kokuşmuşluğunda neredeyse yaşayan insan kalmayan katliamın bıraktığı enkaz arasında birkaç kişinin hiçbir şey olmamış gibi gezinmeye devam etmesi değil ama savaşın ardından evlere ve ağaçlara çöken mutlak hareketsizliğin ortasında kendilerini bile şaşırtan o duyguyu, hafiflik diye nitelenebilecek rahatlamayı hissetmeleri. Birilerini duygusuzca öldürmek Gois Geçidi'nini suya boğulmadığı anlardaki hayranlık uyandırıcı sessizliğine uygun düşüyor. Baktığında, orada yengeç toplamak için örgütlenmişken ve birbirlerinden yeterince uzakta eğilmiş halde çamuru eşelerken başlarına gelmiş hayal edemedikleri kadar muazzam bir felaket yaşayan insanların kendilerini lüzumlu hissettikleri oranda yaşadıkları dehşeti görüyor ama içinde herhangi bir tehdit veya kendine uygun herhangi bir duygu belirmiyor. Bunun nedeni zalimlik değil. O kendisini bildi bileli sadece kendisi için gerekli hissetti ve ötesine hiç karışmadı. Diğerlerinin lüzumsuzluğu onu mükemmele yaklaştırdı ve giderek dikkatini kesintisiz biçimde sadece kendisine, eşelediklerine verdi ve böylece giderek hafifledi ve hafifledikçe diğerlerini unuttu ve unuttukça onları görmez oldu. O geçitte hiç durmadan vızır vızır geçen otomobillerin, motosikletlerin ve onların gürültüsüyle birlikte çıkardıkları dumanın pisliğinin çekilmez hale gelmesi gerekirken, bütün o kargaşa zaten suların gelişinden önce o geçidin gelgit baskını olmasa bozulmayacak sessizliğine katıldı. Her şey çok tuhaf. Şimdi canlarını çarmıh biçiminde can kurtaran direklerine tırmanarak kurtarmaya çalışan insanların hiç kuşkusuz bir yerde evleri, her birinin biricik hikayeleri, sevdiklerini düşündükleri başka birileri, avları ve ihtimaldir ki önlerinde yaşayacakları düşündükleri başka hikayeleri var, oysa şimdi sadece birileri gece vakti ışık tuttuğunda oraya buraya kaçışan ufak yaratıklar gibi görünüyorlar. Demek ki anlatılan veya görülen hikayelerinde göstermekten kaçındıkları çatlaklar var, bu ana dek bir arada tutmaya çalıştıkları hamlelerinde, bununla da yetinmeyip canları ne isterse onu yapmaya kodlanmış güçlerinde, şaşkınlık verici o güveniyle kuşattıkları düzenlerinde, herhangi bir anda herhangi bir nedenle veya herhangi bir nedeni olmadan herhangi bir şey yapmak üzere tasarlanmış davranışlarıyla biçimlendirdikleri bedenlerinde sızıntı yapacak delikler var. Demek ki şimdi yaşadıkları bu anlamsız alt üst oluş sadece onların şimdiye dek elde ettikleri kesintisiz zaferlerinin sonu anlamına gelmiyor. Bu muhteşem geçidin şimdi hızla suya kaybettiği alanda artık taşıyamadığı gerginliğin üzerine üzerine gelen dalgaların patlayışında işaret ettiği üzere aslında bu keskin darbenin, bu sert sarsıntının onlara gösterdiği bir yön var, akılsız olduklarından bunu bir işaret zannedebilirler ne yazık ki. Geçidin içinden ölülerin üzerinden yürüyüp gitme şansları varken orada o çamurun içinde debelenen biçare hayvancıkların peşinde koşmayı tercih ettiklerinden gözden kaçırdıkları, kırık dökük, kıymıklarla dolu can kurtaran direklerinin dimdik uzantısında keskinleştirdiği, şimdi kendilerine sorulsa asla istemedikleri bir belaya tesadüfen bulaşmış herkesin vereceği bir cevabı gözden kaçırdıkları anlamına geliyor, bir umudu. Bayağı sumru başka işi gücü olmadığından bunları gördüğünü sanıyor ama aslında hiçbir şey gördüğü yok. Çünkü uzun zamandır orada sığ suyun otluk adacıklarından birinin kenarında tam da suyun kül rengi yansısının rengine bürünmüş ve put gibi duran bir balıkçıl upuzun boynunu kıvırmış, heybetli kanatlarını bedenine yapıştırmış, sert gagasını kapamış yumuşak zeminde eşelenirmiş gibi dururken gözlerini kaçışan insanlara, geldikleri taraftan yükselen suya dikmiş, yeryüzünde hangi hızda hareket eden ne varsa o anda görüş alanında, o sonsuz düzlükte ufukta ışık renkten renge girerken her nasılsa yakınına konan kendisini, yani o meraklı bayağı sumruyu görüyor. Faunanın asıl varlıklarından bu kırmızı ayaklı kuşun orada bulunmaya en az kendisi kadar hakkı var denebilir, ancak buna rağmen kendisi sığ suda dikilmiş dururken üzerinde bir an fıldır fıldır dönüp yanına dikkatsizce konması artık gelgitle zamanın ve suların akıl almaz biçimde hızlanmasından değil, sumrunun nicedir türlü korkuyla hareketsizleşen insan yığınlarının eskisi gibi tehlikeli olmadığını düşünmesinden olacak. Bu yüzden aniden yanında belirmesine şaşırmış gibi bir an gerilen balıkçıl, o muazzam gagasını gözün yakalayamayacağı bir hızla bayağı sumruya bir an savurup hemen geri çekiyor. O anda, zıpkın gibi atılmış gaganın o tek hareketiyle Gois Geçidi'nin balçık zemini suyun altında akıl almaz güzellikteki renklerin yansımalarında erirken ve sayısız yengeç ile istiridye, kum midyesi ile deniz tarağı yükselen denizde kendilerine yer bulurken ve yönlerini şaşırmış zamanı kaçırmış birkaç kişi direklere tırmanmaya çalışırken, o muazzam kargaşada kıpır kıpır yerinde duramayan dünyada bayağı sumru başına gelene sitem eder gibi bir ses çıkarıp yükseliyor ve yıldırım hızıyla artık anakaraya bağlanmış adaya doğru uçabildiğince uçuyor ve çalılıklardan uzak durmaya çalışıp ormandaki herhangi bir evin bahçesine konuyor. O zaman gözü biraz daha uzağa kayıyor çünkü kimsenin bakışı uzun süre bir yere sabitlenmiyor, bir yerde tutulamıyor ve kimsenin bakışı aslında sadece bir yere baksın diye ortaya atılmış değil. Öyle ki göremediği yerlere, biraz daha uzağa, Kelt Denizi'nin sonuna, batının en batısına, Ushant tarafına kayıyor gözü çünkü nasıl böyle bir geçit evrende başka bir yerde yoksa öyle bir ada da başka bir yerde yok. Her adanın kendine göre oluşunun dışında bir delilik orası. İster inanın ister inanmayın Ushant'ın kayalarının aslında adanın kanı olduğunu düşünüyor, hatta kan kokusu ta oraya geliyor. Orada birini gördüğünü sanıyor, üzerine eğildiği kütüğü çıldırmış gibi cilalayan birini. Kütüğün pürüzsüz, temiz yüzeyini. Tozun inip bulacağı bir boşluk, bir çatlak veya çizik dahi yok. Üzerine eğilmiş, bu zamana dek biriktirdiği sonsuz dikkat duygusunun güveniyle akışkan bir maddeyi, vernik olmalı, hazırlayan biri. Ona bu güveni hiç ihanet etmediği tekrarlar kazandırmış olabilir veya adanın yaşayan her canlının nefesini kesen kuvvetli rüzgarı ona bu güdüyü kazandırmıştır. Denizin tuzlu damlalarını hiç durmadan on binlerce yıldır adaya savurup duran rüzgar sadece ahşaba yaşama izni verirken toz zerrelerini herhangi bir yere iniş imkanı vermeden oradan oraya serpip duruyor. Uçuşan tozlar sonsuza dek uçacakmış gibi sıradanlığa kapılmış. Rüzgar eşikten vurunca heyecanlanabilir, bir fırtınanın yaklaştığında içinde beliren o keyifli tehlike hissidir. Ardından bitmek bilmeyen uğultusuyla rüzgar hiç durmadan estikçe aklını kaybedeceği korkusuyla artık bitsin diye yalvaracaktır yakında. Hiç durmadan oradan oraya esen, kaldırabildiği ne varsa savurup duran, dal parçalarını hatta iri ufaklı taş parçalarını bir araya toplayıp hortumlar oluşturan bu muazzam rüzgar silsilesi yüzünden adanın kendine özgü kısa kuyruklu koyunu da çıldıracak gibi oluyor. Ondan kurtulmak için bir oraya bir buraya koşturup duruyor ve ona bakmayı başarmış olsa mutlulukla dans ettiğini düşünebilir. Yapacak hiçbir şey yok beklemekten başka. Ne önce ne sonra. Rüzgar bitsin diye bekleyecekler. O geçmeden başka bir şeyin var olma imkanı yok. Onu alt edemeyecekler, onlardan önce vardı, onlardan sonra olacak. Felaket neden şimdi orada, Kelt Denizi'nin sonundaki o adada, üzerinde yaşayanların dünyanın sonu dedikleri kayalıklarda belirdi. Şimdi, tam da oraya baktığı ama göremediği anda rüzgar yine kendini bildi bileli yaptığı gibi tüm gücüyle eserken, belki suyun aynasına tam dik açı yaptığı sırada. Ahşabın rüzgarın şiddetine karşı çürümeye direnişine metalden çok güvenmişlerse de işe yaramamış demek. Oysa felaketin mucizevi bir ağ gibi görünüp yel biçimini aldığı bu durumda rüzgarın kentlere göre adaya insaflı davrandığı bir hal var. Ona göre yönünü çizip uçabilirler, yürüyebilirler, hatta onu arkalarına alıp adanın diğer ucuna kayalıkların keskin kenarlarının cam gibi parladığı yerlere koşabilirler. Ağaçsızlıktan muzdarip olmasalar rüzgara tapınacak denli sevinebilirler. Oysa artık esinti denemeyecek denli şiddetle esen ve kendini bir an bile unutturmaya niyeti olmayan bu varlığın onlara göre anlamsız, kendince baştan aşağıya nedenlerle bezeli bir hedefi var. Sürekli esiyor ki karşısında hiçbir şeyin durma imkanı kalmasın. Taşıdığı sonsuz tuzla aldıkları her nefeste acı hissetsinler. Acıyla kurumuş gırtlaklarını ıslatmak için içtikleri suda yine tuz tadı alsınlar. Yapraklar dahi kendilerini koruyamasınlar. Çaresizce tutunmaya çalıştıkları havadan zehirlenmemek için yağlanmaya çalışsalar da bir işe yaramasın. Can kurtaran direkleri misali dikilmiş deniz fenerleri dışında ayakta veya hayatta hiçbir şey kalmasın, her şey, yaşayanlar ve şeyler ve zaten çoktan ölmüş ama kupkuru kalmış ve artık fosilleşmiş ne varsa tüm ada dümdüz olsun, çünkü basitçe bunu yapmaya gücü var ve onlara şiddet dolu gelen esişi kendi akışında sadece kendi gerçeğini yaşamaktan ibaret."}
{"url": "https://futuristika.org/strasbourg-sovyeti-ve-esnafin-kolaya-kacmasi/", "text": "Paris'te, 19. Bölge'de Buttes-Chaumont Parkı'nın karşısında ufak bir dükkanda Armand isimli bir Türk terzi var. Terziden çok, dokundurma yapanlardan; işte kıyafeti ufaltacaksın, orasını burasını dikeceksin, düzelttireceksin. Adam çok küçük yaşta Fransa'ya kaçak olarak geldiğini ve Türkçe'yi unuttuğunu iddia ediyor. Okuma yazması da yok. Soranlara Adım Armand diyor. Bu nasıl Türk ismi? deyince, Kendi ismim onlara zor geldiğinden bu ismi seçtim diye sokağın tabelasını işaret ediyor. Değişen isimler, sokak levhaları ve esnafın kolayı tercihi. Fransa'da Alsace bölgesinin başkenti Strasbourg'da 22 Kasım Sokağı levhasının anlamını sokaktan geçen birine sorunca 1944'teki Özgürlüğe diye yanıtlar. General Leclerc'in askerlerinin ayın 23'ünde şehre şaşalı bir giriş yaptıklarını okuyabilirsiniz bir yerlerde. Oysa levha hiç kuşkusuz o tarihten bile eskidir. Bir başkası mevzunun 22 Kasım 1918 ateşkesiyle ilgili olduğunu söyler. Bu durumda, tarihte hata varsa bir gün değil, 11 Kasım'da öğlen saatlerinde gerçekleşen ateşkes nedeiyle yanlışın on bir gün olduğunu düşünürsünüz belki. Strasbourg gerçekten 22 Kasım 1918'de kurtarılmıştı, ancak Alman ordusundan değil, Fransızların kendi Fransız yoldaşlarından. Fransız birlikleri, işçilerin, köylülerin kurduğu Strasbourg Sovyeti'ni ilhak etmişti. Alsace'lı devrimci denizciler Strasbourg'da bir Askeri Konsey kurdular; Vali Von Rohden'den tutukluların serbest bırakılmasını, basın ve ifade özgürlüğünü, postada sansürün kaldırılmasını, gösteri yapma hakkını talep ettiler. Hapishaneler kapılarını açtı, konsey kamu binalarını ele geçirdi ve rozetler, rütbeler tümüyle kaldırıldı. Şehirde kızıl bayraklar dalgalandı, bir tanesi de katedralin tepesine dikildi. Strasbourg'un duvarlarını kaplayan posterlerde şöyle yazıyordu: Kapitalist devletlerle hiçbir ortak noktamız yok; sloganımız: Ne Almanlar, ne Fransızlar, ne de tarafsızlar. Zafer Kızıl Bayrağın. İşçi ve Asker Konseyleri Devrimi Strasbourg Sosyalist Cumhuriyeti böylece 10 Kasım 1918 de ilan edildi. Ancak Strasbourg'un Sosyal Demokrat Belediye Başkanı Jacques Peirotes boş durmadı. Fransız karargahına gizlice acil koduyla yazı yazdı ve generallerden Strasbourg'a gelişlerini hızlandırıp kızılların trajik bir sonu muştulayan hakimiyetine son vermelerini istedi. Çağrısı tabii ki kabul edildi. Normalde en erken 25 Kasım'da Alsace'a ulaşması beklenen Fransız birlikleri acele etti. 17 Kasım'da Mulhouse'u ele geçirdiler. 22 Kasım'da beklenmedik bir anda Strasbourg'a girdiler. Katedrale hemen üç renkli bayrağı astılar. Konsey toplantılarının yapıldığı Adalet Sarayı'na saldırdılar. İşçi örgütleri lağvedildi ve örgütlerin yayınladığı tüm sosyal kararnameler iptal edildi. Fransız militarizmi Prusya militarizminin yerini aldı hızlıca. Burjuvazi, II. William yönetimindeki konumunu ve ayrıcalıklarını çok geçmeden yeniden kazandı."}
{"url": "https://futuristika.org/strugatski-kardeslerin-hayatta-kalmasindaki-ve-piknik-yeri-secimindeki-rastlanti/", "text": "Ştrugatski Biraderler'den geriye kalan Boris, bir yıl önce bugün hayata veda etmişti. Avam Kahvesi'nde 19 Kasım 2013 akşamı birkaç kişi toplanıp, yazarın hatırasından yola çıkacak, Sovyetler'in distopik bilim kurgusuna, Zone kavramına ve oradan Stalker'a uğrayacak diyorlar. Sovyetler döneminde kaleme alınan diğer sıra dışı kurgu metinler gibi Yol Kenarındaki Piknik de, Marksist Leninist teori ve pratiğe dolaylı yaklaşır. Gürcistan Batum doğumlu Arkadi'nin annesi öğretmendi. Babası ise Komünist Parti'de etkin, Yahudi asıllı bir sanat eleştirmeniydi. Leningrad'a taşınmış olan aile, kuşatma sırasında açlıktan ölmekte olan kentte ikiye ayrılır. Arkadi ve babası şehri terketmeye çalışanlar arasına katılır. Boris ve annesi ise şehirde kalırlar. Arkadi'leri taşıyan vagonda babası ölür, vagondakilerden sadece Arkadi kurtulur. Önce orduya katılan Arkadi daha sonra İngilizce ve Japonca eğitimi alıp öğretmenlik yapar. Daha sonra editörlük yapan Arkadi, tam zamanlı yazmaya başlar ve fizik ve astronomi okuyan kardeşi Boris ile birlikte çalışmalar yapar. İkilinin kitapları Kıyamet Gerçekçiliği şeklinde nitelenir. Kitaplarının çoğu yarattıkları Noon Evreninde geçer. Sosyolojik, bilimsel ve teknolojik yetkinliğe ulaşmış toplumda nüfusu, zekası ve yaratıcılığı artmış toplum ile dünyanın güncel halini karşılaştırırlar. Yarattıkları evrende paraya ihtiyaç duyulmamaktadır. Filozof ve bilim insanlarının oluşturduğu bir Divan tarafından yönetilen yeryüzü, bazı romanlarında Komünist Dünya diye nitelenir. Özellikle 1950'lerin sonlarında yayımladıkları çeşitli roman, novella ve kısa hikaye toplamalarında dönemin uzay araştırmalarını hızlandıran Sovyet Hükümeti'ni destekler metinler üretirler. SSCB ise, kardeşlerin romanlarının ülke dışında yayımlanmasını destekler. Yine de romanların ABD'de yayımlanması 1973 yılında gerçekleşir."}
{"url": "https://futuristika.org/strummerin-donetski-kadikoyde/", "text": "Futuristika'nın yazarları daha önce, Joe Strummer'ın iflah olmaz bir Chelsea fanı olduğunu söylemişti. Futbol ile ilgilenen ve bir Arsenal-Shaktar maçı sonrasında Shaktar Donetsk ile ilgili şarkı yazan Strummer'ın bir başka futbol şarkısında konu ise, İngiltere'deki ünlü kaptan Tony Adams'dı. Yine Shaktar'a dönersek, Strummer'ın takımı 20 Mayıs'ta Kadıköy'de, son kez düzenlenen UEFA Kupası için finalde olacak, Almanya'nın Werder Bremen'ine karşı, Strummer'ın ruhu Kadıköy'de olacak. Şöyle diyordu Shaktar Donetsk isimli şarkıda Strummer: Ukrayna'da mülteci babasından anı / yünlü Shaktar Donetsk kaşkolunu / sardı boynuna özgürlük bayrağı diye / gerçekten istersen dedi, ulaşırsın varmak istediğin yere... Sözlerin tamamı. Lucescu'ya rağmen, Ukraynalı maden işçilerinin takımı kupayı alsın gitsin isterim ben, ne de olsa söz konusu topraklarla yarenlik etmişliğimiz var."}
{"url": "https://futuristika.org/studio-4-istanbul-olmamis-mi/", "text": "Studio 4 İstanbul, 18. İstanbul Tiyatro Festivali'nde dünya prömiyerini yapan Olmamış mı? ile büyüdüğümüz dünyanın bugünümüzü nasıl şekillendirdiğini araştırıyor. Olmamış mı? Ekim ayında Almanya'nın Braunschweig kentindeki Internationale Theaterwerkstatt'ta iki gösterim yaptı ve Haziran 2013'te Almanya'nın önde gelen tiyatro festivallerinden TheaterFormen'e Türkiye'den davet edilen ilk yapım oldu. Studio 4 İstanbul Studio 4 İstanbul, 2002 yılından bu yana tiyatro ve sinema alanlarında çeşitli disiplinlerden sanatçılarla New York ve İstanbul'da özgün çalışmalar gerçekleştiriyor. Tiyatroyu seyircinin önünde, seyirci ile birlikte yeni bir dünya inşa etme eylemi olarak yapıbozumcu bir yöntemle ele alan topluluğun ödüllü kısa film ve tiyatro çalışmaları aralarında ABD, Fransa, Kanada, Brezilya, Rusya ve Japonya'nın da bulunduğu yirmiyi aşkın ülkede sergilendi. Topluluk İstanbul'da son olarak farklı söylemi ve teatral yapısı ile öne çıkan Atış Serbest (2010) ve müzikal performans Bugün Aşık Olucam (2012) adlı oyunları gerçekleştirdi. New York'taki CUNY Brooklyn College'den Oyunculuk Yüksek Lisansı'nı aldıktan sonra off--Broadway'de ve New York'un alternatif downtown tiyatrolarında birçok performans gerçekleştiren Fatih Gençkal 2010 yılında JKB Theater'da gerçekleştirdiği The Dot ile yönetmenliğe adım attı. İstanbul'a döndükten sonra garajistanbul/Theater Freiburg ortak yapımı Cabinet projesi ve Tiyatro Sıfırnoktaiki yapımı Disosya Harikalar Dünyası'nın yanı sıra Studio 4 Istanbul yapımı Atış Serbest'te oyuncu olarak yer aldı. Oyunculuğun yanı sıra Haliç Üniversitesi Konservatuarı'nda Çağdaş Oyunculuk Teknikleri üzerine ders veren ve performanslar tasarlayan Gençkal'ın oynadığı ve yönettiği oyunlar aralarında Kanada, ABD, İspanya, Avusturya ve Almanya'nın bulunduğu birçok ülkede sergilendi."}
{"url": "https://futuristika.org/su-cay-demleninceye-kadar-bahri-vardarlilar/", "text": "Kitap tavsiye etmeye karşıyız. Lakin güncellik ve herkesin bahsettiği kitapların dışında kalanları, kimi zaman uzaktan sinsice, kimi zaman yanlarına sokulup dürterek sevdiğimizi belli etmekten kaçınacak değiliz. Yayınladıkları kitaplara özenen, yazının hakkını veren Dedalus Yayınları'ndan ikinci öykü kitabı çıkan Bahri Vardarlılar ile, yakın zamanda sadece bilenlerin bileceği sohbetimizin, dost ve kardeş Avam Kahvesi'nde gerçekleşebileceğini, ardından Futuristika'da yayımlanabileceğini ya da tüm bunların hiç yaşanmayabileceğini de belirtiriz. Hikaye devam ediyor. İlk kitabı İki Ciltlik Metro Bileti'yle kendinden söz ettiren Bahri Vardarlılar, birbirinden farklı uzamlarda gerçekleşen öyküleriyle, yine okuruyla birlikte. Bu kitabın da her öyküsüne bambaşka dünyalardan çok farklı karakterler konuk."}
{"url": "https://futuristika.org/suat-kemal-angi-babamin-ne-guzel-celiskisi/", "text": "Size büyük bir yalandan bahsetmeliyim. Babamdan. Ama şimdilik bunu meyvem duymamalı. O daha yedi yaşında. Tıpkı Recep abim'le gittiğimiz film gibi. Bunu da kendisi keşfetmeli. Zamanı gelince, biraz yardımın sakıncası yok tabii. Babam önce pagandı. Bunu bilmiyor. Hepimiz önce şamandık. Bunu da bilmiyoruz. Ya da çoktan unuttuk. Ama bu değil yalan olan. Babam. Cumhuriyet çocuğu. Yoksul köy çocuğu. Nefis bir el yazısı var. Aynı Atatürk'ün el yazısı. İnsanın vicdanı. İçinde konuştuğu Tanrı'dır. Tanrı'sıdır. Dertleşir. Sohbet eder. Anadiliyle. İnsanın Tanrı'sı. İçinde konuştuğu vicdanıdır. Dertleşir. Sohbet eder. Anadiliyle. İnsan işiyle sevişir. İnsan işiyle ibadet eder. İşte. Babam işiyle ibadet etti asıl. Bunu bilmiyor. Ya da biliyor. Bildiği için belki. Namazdan sonra kollarını açıyor. Göğe kaldırıyor. Türkçe mırıldanıyor. Yakarıyor. Tohum, diyor. Tohumlar diyor. Babam işiyle ibadet etti. Çünkü babası ona öyle öğretti. Çünkü anası ona öyle öğretti. Öğretmenleri öyle öğrettiler. Babam. Öğretmendi ibadet etti. Radyocu/Televizyoncu oldu ibadet etti. Her iki işte de öğrenciler yetiştirdi. Yayıncılığa başladı. İbadet etti. Kitaplar yazdı. Atatürk kitapları. İbadet etti. Babamın hayatı ibadet etmekle geçti. Ağaç dikti. İbadet etti. Meyve ağacı. Elma, armut, kiraz. Kayısı, şeftali, erik. Meyveleri topladı. İbadet etti. Yedi. İbadet etti. Mısır ekti. Domates ekti. Biber ekti. Onları çapaladı. Onları suladı. Güvercin gübresi serpti. Bir de beyaz kiraz. Konya Ereğli vatanı. Kırım anavatanı. Bir gece bir telefon geldi. Mehmet dayım. Memleketten arıyor. O zaman biz Misket Sokak'ta oturuyoruz. Önümüzde Konya Yolu. Arkamızda Atlı Spor Kulübü. Ne istersiniz dedi? Babam elmayı özlemiş. Babam elmayı çok sever. Biraz elma getir dedi. Ertesi akşam kapımız çalındı. Açtık. Mehmet dayım. Gelin yardım edin dedi. Neye dedik? Gelin gelin dedi. Düştük peşine. Ben. Rex ya da Alex. Rex. Ya da Alex. Büyük abim. Küçük abim. Babam. Vardık Konya Yolu'nun kenarına. Bunlar ne Mehmet, dedi babam? Elma istemedin mi sen? Al sana elma. Tam bir ton. Cömert adamdı dayım. Şimdi nerede, ne yapıyor bilmiyorum? Belki lüferin yanında rakı içiyordur. Kesin tüm cömert adamların gittiği yerde. Cennette. Birazdan arabasına atlar. Yoksulları toplar, pazara götürür, hastaneye götürür. Hatta alıp te yurtdışına ameliyata götürür. O da bir zaman. Daha gençken hem de. Tüm iyi ustaların gittiği yere gitti. Gurbete. Ama Almanya'ya değil. O gurbeti kendi vatanında yaşadı. Cömertliği yüzünden. Bu vatan. Dayımın yazını kışa çevirdi. Kendi içinden. Hiç dönmedi. Dayım. Hep gurbette yaşadı. Bir de şu yanık adam türkülerini önüne gelen söylemesin Allah aşkına! Ayaklarımızın turabı, göğüllerimizin hızmatçısı. Olamayacak adamlar, kadınlar. Misal. Zara mara! Hala inanamıyorum. Daha dün burada, bu balkondaydı. Annemin adasının balkonunda. Lüferin yanında rakı içtik. Neşet Ertaş dinledik. Gurbeti Almanya'da yaşayan İbrahim dayımın kırkbeşliklerini. Dayımın ruhuna. Hep sen mi ağladın? Hep sen mi yandın? Ben de gülemedim yalan dünyada. Elbette tadı kaçmıştı hayatımızın. Rakının. Lüferin. Muhtekirlere sövdük. Muhterislere sövdük. Çevresinde sarı dilli milyon kere milyon okumuş yalaka. El ele tutuşmuşlar. Yüzlerce halka. Sövdük. Virüsler hakkında konuştuk. Niye biz böyle söver olduk, dedik? KKKA virüsü kapmış olabilirdik. Sonra elma çuvallarını eve taşıdık. Biz niye geldiysek? Rex ve Alex. Elma çuvalları bize ağır. Ne yapacağız bunca elmayı? Oturduk yedik. Mis gibi. Ereğli elması. Sularını sıkıp içtik. Mis gibi Ereğli elması. Komşulara dağıttık. Okula götürdük. Rex/Alex ve ben. Öğretmenlere dağıttık. Öğrencilere dağıttık. Oturup yedik. Mis gibi. Ereğli elması. Tezgah kurup sattık. Çiftlik Caddesi'nin kenarında. İkişer kilo ikişer kilo. Bir ton mis gibi Ereğli elması. Arkamızdaki atlara verdik. Atlarla birlikte elma yedik. Mis gibi. Ereğli elması. Seyislere verdik. Seyislerle yedik. Bir ton mis gibi Ereğli elması. O zaman Ereğli'de her yer elma bahçesi. Elmalar kaç ayda bitti, anımsamıyorum? Kaç mevsim elma yedik? Mis gibi. Ereğli elması. Eskiden Ereğli'de, her yer elma bahçesiydi. Bir de Atlı Spor Kulübü. Babamla gittik. Çocukken her pazar gittik. Arkasında kırlar. AOÇ'nin arazisi. Çiçekler. Otlar. Boyumuz kadar. Düzensiz kırlar. Eskiden düzensizdi kırlar. Rex/Alex ve ben. Bir de babam. Sonra maneje girdik. Spor yaptık. Atlar gibi koştuk. Koşturduk. Babam bizi salladı kollarıyla. Hoplattı. Yuvarladı. Dua eden kollarıyla. Tanrı'sına uzattığı yakaran kollarıyla. Havalara attı. Hep tuttu. Hiç korkmadık. Kitaplarını satarken de ibadet etti. Babam. Çuval çuval ibadet. Çuvalların her biri, hiç değilse elli kilo. Hiç değilse altmış kilo. Ayıların bile beli bükülür. Omuzlarında. Melekleri. Atatürk'ü. Kitapları. Babamın ibadeti. Çuval çuval. Babam sessizce ibadet etti. Kimseye göstermedi. Söylemedi bile. Duaları sessizceydi. Çabası sessizlikti. Namaz kılarken fotoğraf çektiren ineklerden değildi. Çok iyi anımsıyorum. İlk kiraladığı günü. Ulus'taki o küçük büroyu. Ankara Patent Bürosu komşumuz. Korhan abi komşumuz. Alev abla komşumuz. Patent Bürosu Kızılay'a taşındı. Orada tanıdım Nuh abiyi. İlk dergilerimin editörü. Dört sayı. Acemi Serçe'ydi ikinci sayının adı. Yırtık Çorap'tı üçüncü sayının adı. Ortağım. Şimdi Bizans'ta çalışıyor. Ariadne'nin toptancısı. O çağda Aineias'tı adı. Arka kapakta, Ankara Patent Bürosu vardı. İki dergicinin iletişim telefonlarının altında. 64 33 02. 86 54 50. Kızılay'da, Şehit Adem Yavuz Sokak'ta. Büro teknik destek sağlardı. Büroda büyük saygınlığımız, sonsuz kredimiz vardı. Çünkü o zamanlar, dergiye saygı vardı. Hurray love! Hurray amateurism! Derdi patronları. Welcome! Brave Hector. Victorious Aineias. Varlığımız varlığınıza armağan. Kağıtlar, kalemler, makaslar. Son model fotokopi makineleri, uhular. Bilgisayar lüks o zaman. Ve mutlaka gerekli. Uzmanlık. Bilgi birikimi. O da Nuh abi de var. Bilgisayar efendisi. IBM compatible. 386 bile olmayabilir. 3. x DOS işletim sistemi. Yazılar kırık olduğuna göre. En iyisi 24pp. Yazıcımız. Epson dot matrix'ti. Çok iyi anımsıyorum. Kiraladığı ilk günü. O küçük büroyu. Babamın yani. Tuttu. Hem de ilk gün. Yayınevinin duvarına. Tam masasının karşısına. Fotoğraflarını astı. İsmail Hakkı Tonguç'un. Hasan Ali Yücel'in. Daha ilk gün. Kaybetti. Daha ilk gün. Kazandı. Biliyorum. İçindeki büyük sesi dinledi. Vefa. Borç. Akıl. İman. Özgürlük, adalet, vicdan. Hüseyin Hüsnü Tekışık. Üstün başarılı bir eğitimci. Say say bitmez ödülleri. Onu Milli Eğitim bilir. Dağıtımcılar, kitapçılar bilir. Tüm Türkiye bilir. Bilenler bilir. Babamın arkadaşı. Çıktı bir kat yukarı. Ziyaretimize geldi. Hayırlı olsun dedi. Oturdu bir bardak çay içti. Fotoğrafları gördü. Kaşlarını çattı. Çok kızdı. Babama döndü. Hayırlı olmamış dedi. Nasıl kış! Anlatamam. Beyaz, büyülü, kristal bir pazardı. En önemlisi topraktı. Tohumdu. Tohumları toprağa ekmekti. Meyveyi beklemekti. Meyvelere iyi bakmaktı. Soymaktı. Yıkamaktı. Öpüp koklamaktı. Babam hep emekçi kaldı. Hep çiftçi. Hep arıcı. Hep yayıncı. Hep öğretmen. İman sahibi. Her zaman enstitü mezunu. Babam hep savaşçıydı. Hep bir direnişçi. Babam. Subay bavulu kadar hafifti. Açıldı masa oldu. Kapandı bavul oldu. Babam solcuydu. Rönesans'tı. Anadolu Rönesans'ı. Bunu içindeki büyük sesle başardı. Bunun tersi. İşte bu canım. En büyük yalandı. Yarabbi. Yavrularımı koru, onları esirge. İzin ver Rex/Alex'in yolculuğu sona ersin. Kalemleri ve kağıtları tükenmesin. Kağıtları kitap olsun. Evliya Çelebi'nin seyahatnamesi gibi on ciltten oluşsun. Rex/Alex askerden sağ salim dönsün. En büyük oğlum mühendis olsun. Hayırlısıyla diplomasını alsın. Madencilik yapsın. Onun küçüğü hayırlısıyla mühendis olsun. O da diplomasını alsın. Gönlünde nere varsa orayı işletsin. Eşimin içine sabır dışına kefir aşıla yarabbi. Ellerine, kollarına, kalçalarına derman ver. Yarabbi, kaynanamın çayını açık eyle. Yüzünü güler yüzlü eyle. Sinirlerini al yarabbi. Yarabbi. Evimize düzen, soframıza bereket, aklımıza akıl, kalbimize ferahlık ver. Huzur konuğumuz olsun hep. Kapımızı çalmadan girsin evimize. Ağzımız hep arılarımın boku tadında olsun. Oğul arılarım çalışkan olsun. Havalar ne çok sıcak ne de çok soğuk olsun. Mutedil olsun. Bu beş kardeşi birbirinden ayırma yarabbi. Amin. Benim de gücümü artır. Gücüme güç kat yarabbi. Ülkemize zenginlik ve barış ihsan eyle yarabbi. Atatürk'e rahmet eyle. Cumhuriyette bir damla teri olanların hepsine şükran eyle. Gönül borcumuzu söylediğimizi duymalarını sağla yarabbi. Ölenlerine rahmet eyle. Tüm şehitlerimize rahmet eyle. Hasan Ali Yücel'e ve Tonguç Baba'ya rahmet eyle yarabbi. Dünyaya barış eyle yarabbi. Görgülerini ve irfanlarını. Ve tüm ömürlerini insanlığın macerasına adayan. Gelmiş, yaşamış ve toprağa düşmüş bilim insanlarına rahmet eyle yarabbi. Özellikle Galileo Galilei'ye. Ve Galileo'nun Karısı'na rahmet eyle. Dualarımı duy yarabbi. Kabul eyle. Dualarım kışın cibinlik yazın vantilatör olsun. Evimizin üstüne. Amin. Pardon. Dualarım kışın şofben yazın vantilatör, klima ve cibinlik olsun. Evimizin üstüne. Amin. Bu büyük yalanı uydurup yayanlar için de ben bir Roma duası yazdım. Ve ben şimdi. İzin verirseniz. Bu duayı okuyacağım. Dilinizi Nadolu'nun arıları soksun. Belinizi Nadolu'nun ayıları çiğnesin. Bahçeniz solsun. Tohumlarınız kurusun. Tanrılar sizi göçe zorlasın. Giderken heykelinizi de yanınıza alın. Sarığınızı da götürün. Tuğranızı da götürün. Kavimler göçünde yolunuzu şaşırın. Vladivostok'a varın. Üzüm sulu votka içmek, istifra etmek zorunda kalın. Kaşıntı tutsun elinizi. Kaşıntı tutsun kasıklarınızı. Ters evrime uğrayın. Daha da esmerleşin. Kıllansın her yeriniz. Her sabah cünüp uyanın. Su basmanınıza kadar suya gömülün. Su bulamayın. Bir deprem dalgasıyla batıya savrulun. Tez zamanda fırtına çıksın içinizde. Vezüv sıçsın üstünüze. Jüpiter sıçsın üstünüze. Öyle kalın. Vladivostok. Rusya'nın doğu kapısı. Ta Pasifik'in kıyısı. Sarıkamış'ta ya da başka bir Doğu Anadolu cephesinde esir düşen binlerce Türk askerinden ta/te Vladivostok'a bile gönderilenler vardı. Neredeyse vatandan on on iki bin kilometre. Vay anam vay! Dünya çevresinin dörtte biri. Gene de, bir ay süren tren yolculuğu sırasında. Ölüp de trenden atılmadan kamplara varabilenler şanslıydı. Vay anam vay! Bir de. Vagonlar dışarıdan kilitleniyor ya! Vagon bir daha açılana kadar, canlı esir askerler. Ölü esir askerlerle koyun koyuna yolculuk yaptı. Hepsi arkadaştı. Vay anam vay! Bazen de, aktarma yapılacak ya. Tren durdu bir yerde. Karlı bir ormanın içinde. Ya da. Tataristan'dan daha bile soğuk bir çölde. Bekledi. Ama kapılar açılmadı. Belki de unutuldu. Kamplara varamadan daha. Donarak öldü esir askerler. Vay anam vay! Vay anam vay! Dicle bir nehir değildir. Dicle bir nehirdir. Dicle sevgili kardeşimdir. İnsan bir dili öğrenirken adaleti de öğrenir. Hiç değilse sezer. Çünkü her dilin matematiği vardır. Ve. Ida'nın hep dediği gibi, en iyi/güzel hikayeler gerçek hikayelerdir."}
{"url": "https://futuristika.org/suat-kemal-angi-muss-es-sein-es-muss-sein-es-muss-sein/", "text": "1930 yılında Samuel Beckett, sponsorluğunu Nancy Cunard's Hours Press'in yaptığı yarışmaya gönderdiği doksan sekiz dizeden ve on yedi dipnottan oluşan Whoroscope isimli şiiriyle birincilik ödülüne layık görülür. Ödül olarak 10 pound kazanan şairin şiirle aynı adı taşıyan ilk kitabı da 300 kopya olarak adı geçen yayınevi tarafından basılır. Beckett'ın bir şair olarak ilk çıkışını yaptığı bu şiir, hem başlığı hem de sözcük oyunu yaptığı çarpıcı dizesiyle, Katolik çevrelerin yoğun tepkisiyle karşılanır. Dublin'deki kitapevleri kitabı raflarına koymak istemezler. Beckett'in anne babası da bu tuhaf şiirden ve onun korkunç başlığından aynı derecede ürküntüye kapılır. İngilizce'de orospu anlamına gelen 'whore' sözcüğünün ardına, teleskop, mikroskop gibi 'bilimsel' aletlerin betimlenmesinde kullanılan 'scope' takısının eklenmesiyle adlandırılan şiir, tavuğun altından civciv olmaları beklenmeden alınan yumurtalardan yapılma omletini yerken, bir yandan da zaman, ölüm, hayatın gelip geçiciliği, teolojik sırların belirsizliği üzerine kafa yoran Descartes'ın ağzından yazılmış etkileyici bir monologtur. Bu orospuölçen, orospuları/orospuluğu daha yakından tanımamıza yardım eden 'kokuşmuş' şiir, gündelik hayatın içinde bir genelevde gezinir gibi gezinir, 'bir faaliyet alanı' olarak genelevin duvarlarından kentin sokaklarına taşmış olmasıyla, iyiliğin, erdemin, çalışkanlığın ve kutsallığın ardına gizlediğimiz, böylece yok saydığımız ve yok sanılacağını sandığımız kötülüğün, ikiyüzlülüğün ve tüm acınası insanlık durumlarının üzerindeki peçeyi, vıcık vıcık bir hüzünle değil, tersine, yirmi dört yaşındaki genç bir şaire oldukça yakışan bir cesaret ve öfkeyle çekip yırtmak ister. Elbette, daha başlığıyla bile ürkütecek, uyku kaçıracaktır. Çünkü, gençliğin, cesaretin ve öfkenin yanı sıra, en korkutucu silahla, yoğun bir ironiyle donanmıştır. İnsanoğlunun çağlardan beri medet umduğu, devletine, tarihine, kültürüne, yapıp ettiği ve içinde az ya da çok zorbalık barındıran ne varsa hepsine dayanak yaptığı ciddiyetin tersine, ironi 'zahmet' demektir ve zahmet gerektirir. Şiirin yaslandığı ve eleştiri konusu yapılan her insanlık edimine, varoluşun kendisine de yöneltilen bu yoğun ironinin temel imgesi kokuşmuş bir yumurtadır ki, şair en sonunda, tüyleri yeni bitmiş bir kuşun düşüğü olan ve olgunlaşsın olgunlaşmasın, her iki durumda da etrafa zengin bir koku saçacak bu yumurtayı bir balık çatalıyla yer. Çeviri bir şiir kitabı için hiç de gerekli olmayan bu giriş yazısı, en ünlü romancımızın artık bizleri alıştırdığı üzere, yazdığı her romanın hemen ertesinde medyada ve fırsatını bulduğu her ortamda kitabı hakkında bıktırıcı ve en hafif tabirle okuru aptal yerine koyan yönlendirici açıklamalarına benzer açıklamalarla sürüp gitmeyecek. Kendimi 'Beckett Okuru'na güldürmeye, 'çevirinin eksiklerini köylü kurnazlığıyla tamamlıyor' dedirtmeye hiç niyetim yok çünkü. Buna gerek de yok. Yapamam da zaten. Sadece, pek çok yerde monoton bir ses tonuna, dahası bir iniltiye dönüşen ve beynimin içinde uğuldayıp duran bu huzursuz edici şiirlerle yıllardır sabahlayan, sihir dolu, törensi sözcüklerin sımsıkı örtük kapılarını umutsuzca yumruklayan davetsiz bir misafir olarak, bulduklarımdan ve gördüklerimden edindiğim, hak edilmiş bir bahaneyi kullanmak istiyorum. Bedeninin zarafetine rağmen, bilincine gösterdiği özendeki insan üstü çabayı ve daha pek çok başka şeyi düşününce, gözüme Beckett'in anti-kahramanlarından daha sivri, daha trajik görünen sevgili Tezer Özlü'nün zorla yatırıldığı 'hasta' yatağında, 'Acınası güncelliğimizin en büyük umudu...' diyerek okuduğu Kafka'nın akrabası bu yazarın çoğumuza anlaşılmaz, dahası itici gelmesi kadar doğal ne olabilir ki! Hangi babayiğit kolay kolay, Godot kadar umutsuz ve marazi bir ruh halini yansıtan, sevilmesi imkansız bu şiirleri okumayı, ola ki sindirirse sinir sisteminde yapacağı LSD etkisiyle tümüyle değişmeyi göze alabilir? Fakat alamadığımız ya da almak istemediğimiz, böyle olunca da, nice zorluklara göğüs gererek 'kopyaladığımız' büyük küçük tüm yaşam pratiklerimizi sorgulamak aklımızın ucundan bir an olsun geçmediği içindir ki, yoksulluğumuzun ve çıkışsızlığımızın içinde saklı duran tek olanağı da ıskalarız insan/lık olarak. Böyle bir 'hastalığın' entelektüel hayatta bir karşılığının olmadığını bilmekle birlikte, şiirin tam da kalbinde yer aldığını söylemek istiyorum. Bu 'yanlış ya da eksik okuma' merakı ya da telaşıyladır ki, şiirsel sözün okura bağışladığı muazzam genişlik içinde kitabı bir an için kapatır ve sözün devamını siz getirirsiniz: Bir bardak ya da bir küvet dolusu su değildir sözü edilmek istenen. 'Bilincin bir yasası' olarak düşeni yutarken yükselen su bir göl, bir deniz, belki bir okyanustur. Öyleyse, içinde boğulduğumuz 'ırmağın' bizim sayemizde yükseleceğini zannetmek saf budalalıktır, ya da, içinde boğulduğumuz 'denizin' bizim sayemizde yükseleceği miktar, varlığımızın da 'önemini' gözler önüne seriverir bir çırpıda. Kitabı yanlış okurken, bir başka yoldan aynı doğruya varmaktır belki de yapılan. Bir gerçeğe ulaşmanın sayısız yolu içinde, yolculuk boyunca, sonunda varılacak yerin yanını yöresini daha derin kazımanın şiirce ve tehlikeli karşılığıdır bu, ve sadece 'poetik bakış'la olasıdır. Bahsi edilen metnin bir şiir değil fakat bir düzyazı olduğuna dair yapılacak itiraz ise, yersizdir. Poetik algı, 'yükselen suyun her şeyi bomboş, dümdüz kıldığı, bütün şu kepazeliğin gerçek yüzünü, yani anlamsızlığını ve çıkışsızlığını gösterdiği' noktada, bunun bir yazgı olmadığını bilir. Aksine, özgürleşebilme olanağını, içine boğazımıza kadar gömüldüğümüz bu kepazeliğin içinde arar. Finnegans Wake'te James Joyce, En iyi dolandırıcı en çok kehanette bulunandır, der. Bazı şairler ve yazarlar bu 'çileci bakış'ın bedelini fazlasıyla ödemiş ve her şeyi yazabilme hakkını kazanmışlardır. Onlar insanlığın namusu için yazarlar. benim yanan ciğerimin öğütülmüş tatlı teri! Kişiyi sözdizimi sanatının büyülü törenselliğinde sarhoş eden bu kitabın 'tekil okumayla yetinmeyen' poetik düşünme yetisine sahip okuru, Beckett'in davet ettiği kentin caddelerinde gezer, tımarhanelerine konuk olur, aykırı bitkilerinin kokusunu, tuhaf hayvanlarının varoluş serüvenlerini merak ederken, İngilizce olmayan sözcüklere ve dizelere ait bazı dipnotlar görecek sayfa altlarında. Şiirlerin İngilizce asıllarında Beckett'in sıkça kullandığı Latince ya da Latince'den bozma tümceler, Fransızca, İtalyanca, Almanca sözcükler, Latince kökenli dilleri konuşan okurların tersine Türk okuru için eğer bu dilleri bilmiyorsa hiçbir çağrışım yapmayacağı için, İngilizce dışındaki dillerle yazılmış sözcük, tamlama ve tümcelerin Türkçe karşılıklarını dipnotlarda verme gereği duydum. Sadece iki deyişin, scrotum atra cura ve limae laborın yerine Türkçe karşılıklar önermeye çalıştım böyle yapmakla şiirin iç sesini gözetmiş olmalıyım. Bunun dışında, dipnotları, bir şiir okumasına hiç de lazım olmayan, keyif kaçırıcı, çevirmenin budalalığının tescili gereksiz açıklamalar için kullanmadım. Tüm perdeleri açmayı, bütün peçeleri kaldırmayı Beckett'in çoğul okumaya alışkın, meraklı ve doyumsuz okuruna bıraktım. Yalnızca Enueg I şiirinde yer alan ve ulaşılması hayli güç ganzies sözcüğünü ganzalar olarak kullanarak, okura bakacağı yönü göstermeyi yeğledim. Sözcüğe Türkçe bir hayvan ismi yakıştırmaya çalışırsam eğer, şiirin okuru buluşturmak istediği öyküyü ve savurmak istediği çağrışımları ulaşılmaz kılacağını düşünmüş olmalıyım oysa, böyle bir yakıştırma, eksik de olsa çeviriye yadsınamaz bir tat katabilirdi. Olağanüstü geniş bir entelektüel coğrafyaya tepeden bakan bu heyecan verici şiirleri Türkçeleştirirken, şiir çevirisinin bilinen zorluklarına ek olarak, yer yer dili bozan, deyim yerindeyse sözcükleri kırıp döken, onları dağa taşa, suya çamura savuran, uçurumlardan iteleyen, gökyüzüne fırlatan ve yankılarını dinleyen, bu seslerin içinden yeni sözcükler bulmayı uman, böylece kelimeleri anlamlarından çok ruhlarıyla kavranılır kılmak isteyen gerçek bir şairle karşı karşıya olmanın güçlüğünü yaşadım. Kimi yerde dizelerden yansıyan ses arkaik bir homurtuya dönüşüyordu. Şair, şiirin iklimine uyan bir söz dağarı kullanırken çoğu kez şaşkınlıkla şunu gördüm. Pek çok İngilizce kelimenin bir öyküsü/yolculuğu olsa da kökeni bilinmiyordu. Başka türlü söylersem, sözcük kayıptı, yoktu aslında ve herhangi bir zamanda ve uzamda birisi, bir şey onu tesadüfen ortaya çıkarmış, yaratmıştı. Bu durumda, şairin gerçekte söylemek istediğini kavrayabilmek için, sözcüğün yaptığı yolculuğun izini ters yönde sürmek, bu yolculuk sırasında kazandığı anlamları tek tek bulup çıkarmak ve en nihayet bir seçim yapmak gerekti. Bazı kelimeleri, ki iki tanesinden yazının başında bahsedildi, şair kendisi yaratmıştı. Bunlardan sözlüğe girmiş ve böylece mutlak bir anlam kazanmış olanların Türkçe'de bir karşılık bulmaları, benzer bir çaba gerektiriyordu. Lakin bazı sözcükler vardı ki, tamamen uydurulmuş ve anlamları, en kesin söyleyişle okurun deneyimiyle biçimlenebilirdi ancak. Okurun yapılan ve kendisine sunulan çeviriyi daha iyi değerlendirebilmesi, Türkçe'nin kaçınılmaz olarak şiirlerden çaldıklarını ve olası katkılarını görebilmesi ve nihayet Beckett'in bu şiirlerle kurduğu dünyayla doğrudan yüzleşebilmesi için kitap iki dilli, son bölüm için de üç dilli hazırlandı. Bu tür bir sunumun aynı zamanda, şiirleri çevirme sorumluluğunu üstlenen kişi olarak içimi rahatlattığını söylemek isterim. Böylece 'zahmetli' okur, çevirinin başarısını değerlendirirken, üstlenilen işin zahmetine de 'tanık' olabilecek. Zira, her şiir çevirisi gibi bu da, okurdan medet uman, umma hakkına sahip olduğunu düşünen eksik bir çeviridir. Sevgili şair arkadaşım Tolga Suyolcuoğlu'yla birlikte ve sanırım dört ya da beş yıl önce bu işe soyunduğumuzda, bundan ne kadar emindik, anımsamıyorum! O günkü iyi niyetli girişim tüm çabalarımıza rağmen yarım kaldığına göre, yukarıdaki önerme gibi kuşkusuz daha pek çok şeyin de hiç değilse kendi adıma söyleyeyim farkında değildik. Her şeyden önce, belki de kusursuz bir çeviri yapma hevesiyle okura sırtımızı dönmüştük. Aceleciydik özellikle de ben. Bir de, ve belki de en önemlisi, birlikte yapıp etmenin lezzetini tadalım derken asıl gerçekliği, gerçek sancıyı ıskalamıştık: Şiir yazmak gibi şiir çevirmek de tek kişiliktir; şiirin uzamındaki alışverişten payınıza düşen her neyse, bu sizi yalnızken bulur. Birbirimizi kendi imgelemimizle etkiliyor, bu etkileşim de, lafı uzatmadan söylemek gerekirse, zaman zaman ya da çoğu zaman gerçeklikten, şiirin asıl anlatmak isteği şeyden uzaklaşmamıza yol açabiliyordu. Bir süre sonra aramıza katılan İdil Börtücene'nin de katkılar yaptığı bu ortak 'ürün' öylece, bizlere yaşattığı doyumsuz lezzetteki anlarıyla, fakat tamamlanamadan kaldı. Fakat şimdi, size sunulan bu çeviri kitabın sorumlusu olarak, o günden bugüne öğrendiğim başka şeyler var. Örneğin Malacoda şiirinin Beethoven'ı anlattığını biliyorum artık. Sadece bu 'bilgi' şiire, şiirin de dahil olduğu bir 'anlam alanı'nın içinde elbette, ki Raimond Gaita bu alanı, güven sarsıcı olduğu için zarafeti karşısında bazı insanların sinirlendikleri bir örümcek ağına benzetiyor karşı konulmaz bir çekicilik ve keder katmak için yeterli. Bilgi dediğim, örneğin Malacoda şiirinin son bölümünde hayal olarak karşılamayı yeğlediğim imago sözcüğünün anlamlarını bilmek gibi, kitaplardan/sözlüklerden edinilebilecek 'kusursuz' bir bilgi değil: Metamorfoza uğrayan diğer hayvanlar için de söz konusu olan, ama özellikle tüm başkalaşım evrelerini tamamlamış bir böceğin, 'kusursuz böceğin' ulaştığı nihai ve kusursuz form, son ve mükemmel evre. Ayrıca, kişinin bilinç altında oluşturduğu, tutum ve davranışlarında etkisini hala sürdüren bir insanın hayali imgesi anne ya da baba imgesi örneğin. Nasıl bir bilgi peki? Kısaca, bilginin özündeki 'dolayıma' tabi olduğunu bilen, hiç unutmayan bir bilgi bu. Tekinsizlik aşılayan bilgi. Gene de böylesi bir bilginin çok önemsediğim bir işlevi var, hem şiirin yazımında, hem şiirin okunmasında, hem de çevrilmesinde. Geriye sormak istediğim iki soru kalıyor: Dolayımlı bilgi sayesinde şiiri, imgenin sahihleştiği, tüm çağrışımlardan, metaforlardan arındığı anda elbette böyle bir şey mümkün olursa tek bir şeyin bile yitip gitmesine fırsat vermeden 'çevirmek' olası mıdır? Bilmiyorum. Bu kitabın içindeki hiçbir şiir böyle çevril medi. İkinci soruyu, izninizle İngilizce sormak istiyorum: Must it be? It must be! It must be! Son olarak, her şeyin ötesinde bu 'imkansız' işe vesile olduğu için Tolga Suyolcuoğlu'na, şiirlerin heyecanını benimle paylaşırken bıktırıcı sorularıma her seferinde içtenlikle ve sabırla yanıt veren, tıkandığım yerlerde sezgisiyle önümü açan sevgili eşim Pelin'e, şiirlerin Türkçe'lerini İtalyanca'larıyla karşılaştırma ve benimle son bir değerlendirme yapma zahmetine büyük bir gönül erinciyle katlanan zarif arkadaşım İdil Börtücene'ye, değerli zamanını ayırarak Dört Şiir'i Fransızca'sıyla, Eneug I ve Eneug II'yi İspanyolca'sıyla karşılaştıran Ali Karabayram'a, ve onca meşgalesinin arasında ısrarlı sorularımı keyifle yanıtlarken bilgisini benimle paylaşan, dahası bana daima cesaret veren sevgili arkadaşım Barış Bağcı'ya duyduğum minneti dile getirmek isterim. Onların katkıları olmasaydı, Beckett'in şiirlerini hala bekliyor olacaktım. Orduya erzak sağlayan tüccarın sarkaç misali yan çizen oğlu, Onun öz kardeşim olduğunu düşünmek, Dayakçı Peter'in, benim yanan ciğerimin öğütülmüş tatlı teri! kızgın bir yüklüğün içinde oturayım diyeydi. Ve Francine değerli mahsulüm bir evin oturma odası ceninim! Soyulmuş kül rengi cici derisi ve alev alev bademcikleri! nasıl akacak al ve ak, azın içinde çok, Çoktan dördüncü Henry okun sırrına erdi. ne bir ne iki kere lakin. . . . ve parlak Adriyatik üstünde açıl Ancona'ya, ve elveda de yer açmak için Gül-Haç Biraderlerin altın anahtarına. tüm berbat ve tatlı havaların öpücükleri burna bulaştı, ve davullar ve bok girişinin tahtı, ve götün fırıl fırıl dönen gözleri. ve üzgün ya da neşelidir ayin kadehi ya da sininin daveti kadar. Bacon aşkına beni yumurtlamaktan tırsacak mısın. Musa'yı okuyor ve aşkının çarmıha gerildiğini söylüyor. caddeye bakan pencerede solgun ve küfürbaz bir muhabbetkuşu. Hayır onun her sözüne inanırım sizi temin ederim. ve Kutsal Kurtarıcı Tarikatı yeleğini ilikledi. muazzam bir gülün parlak ve vakur yapayalnız taçyaprağı. tüyleri yeni bitmiş bir kuşun düşüğü! Beyazı ve sarısı yumurtanın ve tüyler. katleden sabah kuşu papa ikrarcısı dişi savaşçı, Peron Sinyoru Rene Descartes, hemen hemen sekiz-on gün tavuğun altında kalmış yumurtalardan yapılan omletten hoşlanır ve bu iğrenç bir şey derdi. Hiçbir müneccim yazgısını okuyamasın diye, doğum tarihini kendisine sakladı. Olgun bir yumurtanın mekiği günlerinin çarpıklığını tarar. sayfa 11, satır 3 1640 yılında Dublin'de, Boot Kardeşler Aristoteles'i delillerle çürüttüler. 4 Descartes analitik geometriyle ilgili kolay problemleri, çözmesi için uşağı Gillot'ya verirdi. 5-10 Oğul Galileo'yu, ve onun dünyanın hareketine ilişkin kestirmeci sofizmini hor görmesine gönderme. 17 Bu matematikçiler tarafından ortaya atılan problemleri çözdü. s.12, s. 21-26 Ağabeyi Pierre de la Bretailliere tarafından dolandırılma girişimi Askerken aldığı para. 29-30 Çocukken küçük şaşı bir kızla oynardı. 31-35 Kız evladı altı yaşındayken kızıl hastalığından öldü. 37-40 Kan dolaşımını keşfettiği için onurlandırılan Harvey, aynı zamanda kalbin hareketini de açıklamış olduğunu kabul etmeyecekti. 41 Dördüncü Henri'nin kalbi, Descartes'ın öğrenci olarak bulunduğu sırada La Fleche Cizvit Koleji'ne getirildi. s.12-13 45-53 Düşleri ve Loretto'ya hac yolculuğu. s.13 56-65 Madde öğretisi ile töz dönüşümü öğretisini uzlaştırmak için Descartes'a meydan okuyan Jansenist Antoine Arnauld'ya yanıt olarak Descartes'ın Eukharistik sofizmi. 68 Schurmann, mavi çoraplı Hollandalı, Voet'in dindar öğrencisi, Descartes'ın muhalifi. 73-76 Aziz Augustine'e çalılıkta vahiy iniyor ve Aziz Paulus okuyor. s.14 77-83 Tükenmiş bir şekilde Tanrı'yı ispatlıyor. 91-93 İsveç kraliçesi Christina. Stockholm'ün soğuk Kasım ayında, hayatı boyunca öğlenden önce yataktan kalkmamış Descartes'ın, her sabah saat beşte yanında olmasını istedi. 94 Weulles, İsveç sarayındaki Aristotelesçi Hollandalı fizikçi ve Descartes'ın bir düşmanı. Kancık Meryem! Kancık Domuz Meryem Ana!"}
{"url": "https://futuristika.org/suclularin-azizi-malverde/", "text": "Doğada her zaman bir karşıtlık mevcut olduğu inancına sahibimdir. Gecenin gündüzle, iyinin kötüyle, erkeğin kadınla bir karşıt olduğuna ve karşıtların birbirini tamamlayıp, bütünleştirdiğine inanırım. Hıristiyanlık inancında azizlerin ayrı bir yeri vardır. Her tür insanın ve dileğin bir azizi bulunur. Şimdilerde Amerika'da Vatikan'ın kabul etmediği bir azize yönelik ilgi her geçen gün büyüyor. Meksika'da 1909 yılında öldürüldüğü bilinen Jesus Malverde. Hakkında kesin bilinen tek bilgi bu. Kimileri polisin onu bir çarpışmada öldürdüğünü anlatıyor, kimileri yakalanıp asıldığını. Bazıları da yakın bir arkadaşının onu ödül için ihbar ettiğine inanıyor. Sonuçta öldürülen Malverde'nin efsanesi o günden sonra yayılmaya başlıyor. Bölgesinde bir suçlu olduğu, uyuşturucu trafiğini yönettiğini söyleyenler var. Malverde'nin öldürülmesini izleyen yıllarda yasadışı işlerle ilgilenenler uğraşanlar ondan yardım istemeye başlamışlar. Bir nevi türbe görevi görmeye başlamış mezarı. Kısa sürede de ünü oldukça yayılmış. Kanadalı sosyolog James H. Creechan, Malverde efsanesi için Uyuşturucu kaçakçıları yanlarında adaklarla onun mezarına gidip yardımlarını istiyorlar. Sonra da büyük arabalar ve ceplerinde paralarla teşekkür etmek için bir daha geliyorlar diyor. O bir aziz olmuş, tabii yasadışı işlerle uğraşanlar için. Çete üyeleri, uyuşturucu kaçakçıları ondan sürekli yardım dilemeye başlamış. Meksikalıların ABD'ye göç etmeye başlamasıyla birlikte Malverde'nin figürü özellikle Güney kesimlerde görünmeye başlamış. İlk başlarda evlerin duvarında ve kimi zamanda t-shirtlerde gördükleri bu adamın kim olduğunu anlayamamış Amerikalılar. Oysa kaçak göçmen olarak sınırı geçmeye çalışanlar bile önce Malverde'ye dua ediyorlarmış. Sonuçta Malverde'nin etkisi gittikçe büyümüş. Hakkında oyunlar ve şarkılar yazılmış. Malverde'nin aziz statüsü o kadar büyümüş ki beş yıl önce Los Angeles'de mistik eşyalar satmak amacıyla açılan Indio mağazasında hiç Malverde figürü satılmazken şu an sadece ona ait eşyalar satılıyor. Yasadışı işlerle uğraşanlar üzerlerinde mutlaka Malverde'ye ait bir eşya taşımaya başlamışlar. Kimileri ceketlerinin arkasına resmini baskısını yaptırırken, kimileri dövmesini yaptırmış koluna. Polisler de artık bu değişik azizden yararlanmaya başlamışlar. Onlarda Malverde'nin figürünün bulunduğu kişilere potansiyel şüpheli olarak baktıklarını açıklıyorlar."}
{"url": "https://futuristika.org/sudanin-kayip-cocugu-romanda-bulundu/", "text": "Dave Eggers, çağdaş edebiyatın en takip edilesi kişiliklerinden biri. Dergi ve kitap yayıncılığı, yazarlık ve editörlük çalışmalarının yanında modern rock gruplarına şarkı sözü yazmışlığı da var. Son dönemde Spike Jonze'nin sinemaya uyarladığı Maurice Sendak klasiği Where The Wild Things Are'ın senaryosu ve senaryoya dayalı romanı ile dikkat çekmiş olan Eggers, en büyük online dergilerden olan Salon. com'da yazı dizileri, The New Yorker'da yazılar yayımlarken, Sam Mendes filmi Away We Go'nun senaryosunu eşiyle birlikte yazmıştır. Bunlar yetmezmiş gibi, kurucusu olduğu bağımsız yayınevi McSweeney's bünyesinde çıkardığı edebiyat dergisi Timothy McSweeney's Quarterly Concern, 2003 yılından itibaren çıkardığı bir başka dergi The Believer ve Wholphin isimli DVD formatında çıkan derginin de arkasındaki kişidir. En önemli çalışmalarından birisi ise, yaşları 6-18 arasında değişen çocuklara edebiyat/yazın eğitimi veren 826 Valencia vakfıdır. Dave Eggers'ın orijinal adı What Is the What: The Autobiography of Valentino Achak Deng olan 2006 tarihli romanı, Siren Yayınları tarafından Ne Nedir ismiyle Algan Sezgintüredi çevirisiyle yayımlandı. Kitap, Sudanlı Valentino Achak Deng'in ülkesinin güneyindeki köyünden iç savaş nedeniyle kaçıp, Etiyopya ve Kenya'daki mülteci kamplarındaki yıllarına, oradan da, onun gibi olan diğer çocukların peşinde ABD'de Atlanta'nın işçi sınıfı banliyösündeki yaşamına uzanıyor. Yarı yaşam öyküsü, yarı kurgu olan roman, İngilizlerin afrika politikasından başlayıp, Sudan'daki iç savaşı, Darfur soykırımını, Arapların güneydeki Sudan halkına uyguladığı etnik temizlik hareketini, Sudan direnişindeki çarpıkları barındırırken, aslında politik olarak kendini belirli bir tarafa, özellikle de mağduriyete konumlandırmıyor. İki milyondan fazla insanın katledildiği iç savaş sırasında yerlerinden edilen, yetim kalan ve Sudan'ın Kayıp Çocukları olarak adlandırılan 27.000 çocuktan biri olan romanın kahramanı Valentino, daha çok büyüme çağında yaşadıklarına odaklanıyor ve etrafındaki herkesin öldüğü ya da sakat kaldığı dünyaya, yaşadığı akıl almaz sıkıntılara rağmen Bunlar özellikle benim başıma mı geliyor? diye, normal bir hayat mücadelesinde her insanda rastlanabilecek naif bir sorgulama içinde yer alıyor. Bu yanıyla, bir ezilen olmasına rağmen, isyancılara katılmamaktaki ısrarını, öte yandan mülteci kamplarına yürüyüşleri sırasında kaybettiklerini anlatırken, inatla yürüyüşünü nasıl sürdürdüğünü aktarıyor okuyucuya. Dave Eggers'ın kitabı az da olsa olumsuz eleştiri de aldı. Daha çok, öykünün kahramanı Valentino hayattayken, romanı onun adına bir yazardan okumanın tipik bir Amerikan bakış açısı olduğuna dair eleştiri yazıları çıktı. Bu mantıkla, sadece yarı özyaşamöyküsü bile olsa, tüm filmleri ya da belgeselleri de olayları yaşayanların kendileri çekmeli. Zaten kitabın, Sudan'da yaşananları ham bir belgesel havasında dile getirmek gibi bir derdi yok. Gözümüzün önünde yaşanan ama ıskalanan bir yaşam mücadelesini, derli toplu bir kurgusal anlatımla yansıtıyor. Okuyucuya belirli bir yargılama alanı vermiyor roman. Yaşananlara karşı değerlendirmeyi, bizzat hayatta olan ve bugünlerde otuzuncu yaşını sürüp, Sudan'a yardım için mücadele veren Valentino Achak Deng yapıyor zaten. Romanda belirli yerlerde acı bir gerçeği fısıldıyor, yaşananlar onun başından geçti, aynısını yaşamayan anlayamaz. Bu tartışmaların ne kadar gereksiz olduğu aslında kitabı okuyunca daha iyi anlaşılabilir. Bir sayfada gülümserken, diğer sayfada dünyanın sonu gelmiş gibi hissettiren bu roman, diliyle ve öykü anlatımıyla oldukça başarılı. Tipik bir Dave Eggers çalışması, zaman zaman ince mizah ve duygu yoğunluğunun yanında, yaşananların ön plana çıkması."}
{"url": "https://futuristika.org/sukran-duasi-john-dillinger-ve-palyaco-noktasi/", "text": "İlginç bir gün! Bu sabah, yakın zamanda izlediğim kısacık bir Gus Van Sant filmini yazmak niyetiyle başladım güne. Derken kendimi Public Enemies adıyla hayat hikayesi 2009 yılında Michael Mann tarafından filme de alınmış John Dillinger nam zat-ı muhteremin fotograflarına bakarken buldum. Dillinger, filmi izleyenler bileceklerdir; topu topu 31 yıllık ömründe, Orta-Batı Amerika'yı yerinden oynatmış bir banka soyguncusu. Banka soyguncusu dedimse, öyle alelade bir soyguncu değil. Büyük ekonomik krizin göbeğindeki Amerika'da 1930'lu yıllar hüküm sürüyor; kanlarını emdiği gerekçesiyle az sayılmayacak kadar insan bankalardan ve parababalarından tiksiniyorken, Dillinger tutup üst üste banka soyuyor. Soygun sonralarında yakalanıyor da kerata. Ama ne sihirdir ne keramet, el çabukluğu marifet mi demeli, genelinde hapisten kaçmayı başarıyor. Yerel polis örgütü, kimsenin yüzüne bakamaz oluyor: Uçmadı ya bu adam canım! Derken kanun kaçağı olsa da aynı zamanda hafiften bir halk kahramanına dönüşüyor. Eğer anlatılanlar doğruysa, Dillinger yine bir seferinde tutuklanmıştır. Hapsedildiği Indiana bölgesindeki kasabanın adı, Taç Noktası manasına gelen Crown Point'tir. Bizim Dillinger, siyaha boyanmış bir tahta parçasını silah gibi tutarak; dahası etrafındaki güvenlik görevlilerini de buna bir güzel inandırarak kolayca özgürlüğe doğru kanat açmıştır. Durum böyle olunca çevre şehirlerde Taç Noktası adlı kasaba, Clown Point; yani Palyaço Noktası olarak anılmaya başlamıştır. Dillinger bir tür efsane olmuş hülasa. Dolayısıyla hakkındaki kahramalık dolu rivayetler de muhtelif. Sözgelimi, tutuklandığı hapishanenin müdürünü rehin alıp, üstüne üstlük bizzat hapishanenin arabasıyla kaçarken, yol üstündeki küçük bankalardan birini soyduğu; müdür ve şoföre de ganimetten pay verdiği, bu rivayetlerden biri. Gangsterlerin Robin Hood'u vesselam! Kahramanımız işi burada bıraksa, belki ömrü daha uzun olacaktı. Fakat sen tutup polis merkezinden kaçarken şefin arabasını çalıp onunla gidersen, artık yerel polis teşkilatı yerine Federallerle uğraşırsın. İşte bu hata, Dillinger'in hayatına mal olacaktır. Konuyu şeref meselesine çeviren FBI başkanı, neye mal olursa olsun yakalama emri verir. Henüz çiçeği burnunda bir teşkilat sayılabilecek FBI böylelikle halktan hayranlık da toplayacağını ummaktadır. Sadece filmlerden gözlem yapsak yeterdi; biliyoruz ki Amerikan toplumu, bağrında meziyetli ispiyoncular eksik etmemesiyle meşhur. John Dillinger, o sırada Chicago şehrinde Polly Hamilton adlı bir kadının yanında saklanmaktaydı. Kadının Ana Cumpanas adındaki Latin arkadaşı, Amerika'da oturma izni karşılığında FBI'a Dillinger'ı ihbar etti. Bir sinema çıkışı pusuya düşürülerek, delik deşik edildi. Ölümü üzerine de söylenceler üretildi Dillinger'in. Bunlardan birine göre, öldürüldüğü sinemanın önü kan gölüne dönmüştü ve insanlardan bir bölümü anı olarak saklamak için mendillerini bu kan gölüne batırmadan edememişti. Şükranlar olsun Amerikan bağırsaklarında boka dönüşmesi mukadder yaban hindileri ve yolcu güvercinlere. Şükranlar olsun zehre bulanıp yağmalanmış koca kıtaya, Şükranlar olsun zorbalıkla tetikte tutulmuş kızılderililere, Şükranlar olsun derileri yüzülmüş; cesetleri kokuşmuş bizon sürülerine. Şükranlar olsun kurt ve çakal bolluğundaki nimete. Şükranlar olsun, çarpık ve tahrif gücü yüksek Amerikan rüyasına. Bugün İsa aşkına bir ibne gebert yazılı rozetlere şükürler olsun. Şükranlar olsun laboratuar mahsülü AIDS belasına, Şükranlar olsun içki yasağına, uyuşturucuya karşı açılan büyük savaşa. Hiç kimsenin kendi işine bakmadığı muhbirler ulusuna. Ama siz hep birer baş ağrısıydınız; berbat bir sıkıntı. O halde insanlığın sonuncu ve en büyük rüyasına. Sonuncu ve en büyük ihanetiniz için şükranlar olsun! thanks for a nation of finks yes, thanks for the last and greatest betrayal of the last and greatest of human dreams."}
{"url": "https://futuristika.org/sulara-karisan-sair/", "text": "Turgut Uyar der ki, Şiir olmasaydı, İlhan Berk onu icat ederdi. Aşkın naif bir şeytan olduğunu, kasık kasığa yaşandığını yazan İlhan Berk, dağların, nesnelerin, yaprakların ve duruluğun ve Pera'yı adımlayarak saymanın ve Galata'da güvercin kovalamanın ve dahi binlerce yetersiz sıfatın şairi sulara karıştı. Garip tesadüfler sonucu, mektup arkadaşı olma onuruna erişmiştim kendisiyle. Kendisine gönderilmesi gereken bir mektup bana, bana gönderilmesi gereken bir aşk mektubu ise ona gönderilmişti ve dolayısıyla bir Bodrum daveti almak, bu yüzyıl içinde gerçekleşti. Üsküdar'da denize inerken bir gün, çalan telefonu açtığımda, sesini daha önce duymamış olmama rağmen hatırladım hemen, İlhan Berk'in sesi. Tanıştık değil mi daha önce? Ben yazdım sanki. Sen ben misin? Yeryüzünde başka bir ruh hali anlatamaz. Birileri, diğerinin ruhunu ve bedenini zaman zaman işgal eder. Bodruma'a gidip kaynattığı otlardan içmek bir başka zamanda, başka bir dünyada olacaktır. Haberini aldığımda, aynı anda bir yaprak düştü önüme. Kül ile yıkadım onu."}
{"url": "https://futuristika.org/suleyman-erguner-ile-ney-ve-neyzen-tevfik/", "text": "İstanbul Modern'in Çok Sesli: Türkiye'de Görsel Sanatlar ve Müziksergisinin girişinde yer alan Repertuar araştırma çalışması, Neyzen Tevfik'i ve ney kültürünü, Maide Arel, Cihat Burak, Mahmut Cüda, İbrahim Safi ile Fikret Mualla'nın çalışmaları üzerinden incelemeye açıyor. Sergi, Neyzen Tevfik'in parçalarından derlenen Hiçin Azab-ı Mukaddesi albümünden seçme yapıtlara ve şairin sesinden Geçer şiirine yer veriyor. Çok Sesli sergisi kapsamında, Neyzen Tevfik'in mutlak bir özgürlük arayışıyla temel aldığı hiçlik anlayışının en yetkin örneklerini; tasavvufi bir aşkla inşa ettiği, çeşitli dallardaki üretimlerini merkez alan bir etkinlik düzenleniyor. Usta bir hiciv şairi olan Neyzen Tevfik'in kişiliği, yaşam anlayışı, edebiyatı ve müziğinin konu edinildiği bu etkinlik, Neyzen Doç. Dr. Süleyman Erguner'in katılımıyla gerçekleşecek.9 Ekim Perşembe saat 19.00'da Süleyman Erguner, Neyzen Tevfik üzerine olan uzun soluklu çalışmalarını ziyaretçilerle paylaşacak. Çok Sesli sergisinin girişinde yer alan Repertuar alanında düzenlenecek etkinlik ücretsizdir. 1957'de İstanbul'da doğdu. Neyzen ve Bestekar Süleyman Erguner'in torunu; Neyzen Ulvi Erguner'in oğludur. Babası Ulvi Erguner rehberliğinde, beş yaşından itibaren ney üflemeye ve Türk müziğini öğrenmeye başladı. İlk yurt dışı konserini 1975'te Polonya'da verdi. 1975'te açılan sınavla TRT İstanbul Radyosu'nda ney sanatçısı oldu. 1976-1985 yılları arasında İstanbul Belediyesi Türk Müziği Topluluğu'nda yer aldı. 1986 yılında Ney Metodu'nu, 2005 yılında Rauf Yekta Bey ve Neyzen Erguner kitaplarını yayınlayan Erguner,1994 yılında ise ney albüm literatüründe önemli bir yeri olan Şah Ney albümünü yayınladı. Türkiye Yazarlar Birliği'nce, 1997'de Yılın Sanatçısı seçilen Erguner, 2003 yılında Avrupa Topluluğu'nun Akdeniz Kültürleri ve Müzikleri Projesi bünyesinde gerçekleştirdiği İstanbul I. Uluslararası Ney Buluşması Festivali'nin sanat direktörlüğünü üstlendi ve bu kapsamda Türk ve yabancı neyzenlerle konserler verdi. Girift çalgısını yeniden yapıp, 2010'da dünyanın ilk Girift albümünü yayınladı. TRT bünyesinde ney icracılığı ile Klasik Türk Müziği ve Tasavvuf Müziği koroları şefliğinin ardından, TRT Müzik Dairesi Başkanı olarak görev yaptı ve 2006'da bu kurumdan emekli oldu."}
{"url": "https://futuristika.org/sultan-iv-murad-cok-hasta/", "text": "Bu hikayedeki kişiler ve olaylar hayal ürünüdür. Sultan IV. Murad diye biri yoktur. Kostantiniyye diye bir yer asla olmamıştır. Sultan Murad Hazretleri çok hasta. Günbegün eriyor. Hayır, kaslarının o meşhur, acı kuvvetinde bir eksilme yok. Hint emirlerinin tebaasındaki büyücü zanaatkarların elinden çıkma, kurşun geçirmez denilen o filderisiyle kaplı kalkanı bir balta darbesiyle ortadan ikiye ayırıp, çelik levhaları birbirine bağlayan manda sinirinden kayışları savaş meydanında öldürdüğü bir düşmanın bağırsaklarını serer gibi ortaya serdi yenilerde, hıncında bir eksilme yok. Bir oturuşta bıldırcın etiyle doldurulmuş bir kuzuyu, yanında da hükümdardır, günah olmaz iki testi tarçınlı erik şarabını tüketen iştahı, esrikliği gitmedi. Hareminin kadınlarının omuzlarını, boyunlarını morartan gönül coşkunluğu; rahimlerini bu lanetli saltanatın mutlaka birbirlerini boğazlayacak yeni talipleriyle ıslatan erkekliğinin bereketi şahlandıkça şahlanıyor. Sultan Murad Han her zamankinden daha güçlü. Ama Sultan Murad'in içi içini yiyor. Sultan Murad çok hasta. Sultanı, tebaasına bahşettiği acı acıtıyor. Yüreği iki değirmen taşının arasında kalmış da öğütülür gibi; öfkesinin, zalimliğinin ağırlığı altında ezildikçe eziliyor. Selbini emrettiği onca ademoğlu; başını aldırdığı ekabir; yaktığı yıktığı şehirler; sarayın iç avlusundaki küçük havuzun aksettirdiği birer hayal gibi kendisine bakıyor. Sultanın üzerindeki lanet büyük: O her kimin üzerine ne verdiyse, verdiğini alanın üzerindeki ağırlığı kendi içinde hissediyor. Tahmin edersiniz ki; devletin kahredici kuvvetini, saltanatın sorgulanmaz yetkesini tekrar tesis etmek için tüm tebaasına yıllardır görülmedik şiddette cezaları reva gören bir hükümdar için büyük bir lanet bu. Ama Sultan ne yapabilir? Tüm bir imparatorluğun efendilerinin öyle ya, Sultan bu karhanenin tek efendisi olmadığını bilecek kadar akıllı şaşırtıcı bir kibir ve cehaletle görmezden geldikleri yeni Efrenk icatları her geçen gün pazar yerlerindeki tezgahlarda yerlerini alır da ümmet-i Muhammed'in aklını karıştırıp ahlakını bozarken; yıllardır görmedikleri bir ülkenin artık var olmayan refahını korumak için puslu Balkan tepelerindeki sınır derbentlerini bekleyen yeniçeriler hangi hükümdara hizmet ettiklerini unutup çevre köylerden aldıkları beçleri yanlışlıkla Tatar hanlarına, Nemçe voyvodalarına gönderirken; taşra vilayetlerinde kadılar bezirgan, beyler eşkıya, ulema ruhban olup da reaya bunların başındaki hükümdara sabah akşam yakası açılmadık küfürler ederken; Sultan, rüyalarında gördüğü o bentler yıkıp yatağından gürül gürül taşan ırmağın önünde durarak elindeki kılıçla suyun akışını durdurmaya çalışan biri gibi hissediyor kendini. Durdurmak istiyor, ama ne yapabilir, kesip biçmekten başka? Bir kadıyı azlet, yerine daha şerefsiz on tanesi talip çıkıyor. Bir sancakbeyinin kellesini al, bunu fırsat bilen daha zalimleri hemen sancağı malikaneye çeviriyor. Şikayetlere cevap ver, rüşvetlere el koy, istifleri müsadere et; bitmiyor, üstelik bu yolsuzluk alametlerinin düşündürdüğü şu ki, yolsuzluk bu kadar yaygınsa, daha büyük yolsuzluk alametlerinin Sultan'a ulaşmasının önüne geçen düzenbazlar tüm köşe başlarını tutmuşlar demektir belki nispeten önemsiz şikayetleri koyverip geçiriyorlar ki Sultan kendini bir işle meşgul etsin, ara sıra hıncını çıkarabileceği birkaç basiretsiz kurban bulabilsin. İşaretlerin başka işaretleri gösterdiği, o işaretlerin anlamının da yine ilk işaretlerde gizli olduğu bir ağın, bir labirentin içinde dönüp dolaşan kuvvetli ama çaresiz bir boğa gibi; Sultan bazen öfkeyle kafasını duvarlara toslayıp bu sarayı yıkmak, atına atlayıp uzak bir dağ kalesinde yeni bir devlet kurmak istiyor. Ama sanki hasta gibi, çoğunlukla sessiz, sakin, bıkkın bir havası var artık çürüyüşü durduramayacağının farkında? Hala faydasına inanıyor mu, ona karşı koyamayacak zavallıların canlarını almaya, ezmeye, ezmeye, ezmeye? Vezirlerin, beylerin, paşaların, memurların, hadımağaların, cariyelerin, odalıkların, mavi kaftanlı yeniçerilerin, kırmızı cepkenli cebecilerin, sarı sekbanların, beyaz sarıklı hocaların... siyaseten katline? Siyaset, siyaset, siyaset: vicdanını burktukça burkuyor. Ve Sultan, bir yandan artık döktüğü kanların kokusundan iğrenir gibi bunalmış, öte yandan yatağından taşıp akan suyun önünü ancak akıtılacak yeni kanla kesebileceğine inanır gibi, ordularını sahipsiz şehirleri İranlı zındıklarındır diye yakmaya, Kızılbaşların kızıl kanlarını akıtmaya gönderiyor; ama nafile, akıntıya karşı yüzer gibi, kazandığı savaşların hiçbir derde ilaç olmadığı aşikar. Sultan Murad'ın geçici de olsa kendisini bulur gibi olup rahata kavuştuğu bir zaman varsa o da tebdil-i kıyafet edip Kostantiniyye sokaklarına çıktığı zamandır. Sultan Murad, kim olduğunu böyle böyle keşfedebileceğine inanır. Dışarıda, reayanın içinde, herkes gibi biri olunca, kendisi olmak için bir şansı var: Kim olduğunu bilmedikleri için, ona kendisinin hak ettiği gibi davranıyorlar. Kişiyi tanımayan bir çift göz kişiliğin en güzel aynasıdır, der Sultan böyle bir gecenin sonunda. Orada bir birey olarak tanınmanın keyfine erişir. Orada, insanları adam yerine koyar bu makamı gereği yapamadığı ve yapmaması gereken bir şey halbuki. Orada, toy şehzadelik günlerinden bu yana tadamadığı bir sohbetin lezzetine varır. Bu lezzetin öyle kolayca hazmedilemeyeceğini öğrenmesi biraz zaman alıyor, üstelik yeni arkadaşlarından her zaman duymak istediklerini duyduğu da söylenemez. Afyonlu cigaraları birbiri ardına sardıkları, rakı güğümlerinin dibini gördükleri, sonra beraber kahkahalar içinde Sultan Murad'a küfrettikleri bir meyhane yoldaşı sarhoş kafayla ona terbiyesizce el şakaları yapmaya başlayınca, sinirlerine hakim olamayıp, ağır güğümleri, gözkapakları hala kahkahalarla kapanmış kurbanının kafatasında parçaladığı oluyor. Veya, saraydaki tutsak cariyelerin görev icabı kabul ettikleri gövdesi ona mecburiyetten verdikleri zevkle tatmin olmayıp küstah bir sokak fahişesinin kucağına atınca kendisini, erkeklik gücünün samimiyetle takdir edilmesinin keyfine şaşkınlıkla karışık varabiliyor: Senin gibisini görmedim aslanım diyor fahişe, fakat sonra ekliyor: Sultanın iktidarsızlığından bıkan saray cariyeleri senin gibilere çok para veriyor, aklında bulunsun. Fikirlerinin takdir edilmemesi de vaki: Birkaç gece üst üste sohbet ettikten sonra kalenderliğine ve bilgeliğine hayran olup bir ağabey gibi bakmaya başladığı çelebi; birer birer anlattığı fikirlerini merhametli bir gülümsemeyle dinledikten sonra Delikanlı diyor, bu devlet senin bu fikirlerinle yönetilse üç gün daha ayakta kalamaz. O zaman Sultan Murad, tüm korkutucu şöhretine rağmen devleti asıl yönetenin hala kendisi olmadığını; verdiği emirlerin yolsuz memurlar, yeniçeriler, rüşvetyiyiciler, köşetutucular, düzenkoruculardan mürekkep bir makinenin dişleri arasında çiğnenip öğütülerek sanki yeni bir hükümdarın bambaşka emirlerine dönüştürüldüğünü acıyla fark ediyor. Bu, daha da kötüsü, şu anlama gelebilir: Emirlerinin böylece değiştirilerek tanınmaz hale gelmesi sayesinde devletin ayakta kalması hala mümkün ve Sultan saltanatını bu yolsuz makineye borçlu."}
{"url": "https://futuristika.org/superman-de-ucarken-duser/", "text": "Çocukluk kahramanlarımız ilk öpüşmeler gibidir asla unutulmaz. Ne kadar zaman geçse de insanlar ne ilk öpüşmesini ne de ilk kahramanlarını unutamazlar. Hatta hayranı oldukları kahraman bir çizgi roman karakteriyse ve süper güçlere sahipse neredeyse hayatının sonuna kadar o güçlere sahip olmayı zaman zaman diler insanlar. Zaten küçük yaşlarda Corto Maltese ya da Blade gibi karakterler fazla bilinmediği için eldeki kahraman sayısı da bellidir. Superman'i sevenler hep uçmayı düşler. Bazen uçmak ve yükseklere çıkmak gerçek anlamıyla olmasa da gerçekleşir. Ancak o yüksekten çakılmak da vardır hayatta. Hatta Superman olarak çakılmak da vardır, tıpkı Christopher Reeve gibi. Fakat ondan çok önce çakılan bir Superman daha vardı. Belki de Superman'in lanetiyle tanışan ilk oydu. Soyadı Reeves idi. Tıpkı yıllar sonra kendisinin canlandırdığı karaktere hayat verecek gencinkine benziyordu. Hollywood'da kendine iyi bir yer isteyen, yakışıklı bir oyuncuydu. İlk önemli rolünde Rüzgar Gibi Geçti filminde Scarlet'e aşık olan Tarleton ikizlerinden Brandon'u canlandırıyordu. Sonra MGM'in o zamanki en önemli adamı Eddie Mannix'in karısı Toni ile tanıştı. Kısa sürede bir ilişki yaşamaya başladılar. İlişkileri oldukça garipti. Toni ve George birlikte olurken Eddie ve Asyalı metresi de onlara katılırdı. Dörtlü davetlere açılışlara giderdi. Sonra George'a bir ev aldı Toni ve faturalarını ödemeye başladı. George ise kendini göstereceği bir rol istiyordu. Superman'in denemelerine katıldığında amacı kötü adamı oynamaktı ama yapımcılar bu genç, yakışıklı ve atletik yapılı adama başrolü önerdi. Kısa süreceğini düşündüğü rolü kabul etti. Çoğumuz yapmaz mıyız bunu? Sadece o an için başladığımız ve çokça uzun süreler devam eden işlerimiz yok mudur? Kimi zaman iki ay içinde biter diye başlanan bir ilişki yıllarca sürer, kimi zamanda geçici olarak başlanan bir işten emekli olunur. George da kısa sürede bitecek diye girdiği bu işte tüm Amerikalı çocukların sevgilisi oldu. Superman başladığı saatlerde sokaklarda hiçbir çocuk bulunmuyordu. Ne var ki o bunu istemiyordu. Başrollerde oynamak ve sinema yıldızı olmaktı hayali. O zaman ki dizinin senaryolarına, bölümlerine bakıldığında da insanların ne kadar saf olduğunu görebiliyorduk. Superman ilk defa ortaya çıktığında bozulan bir uçak havada asılı duruyor, neresinden sarkıtıldığı belli olmayan bir ipe bağlı adamda o ipte sallanıyordu. Yıllar sonra Superman Dönüyor da yapımcılar bu ilk filme atfen Süperman'i bir uçağı kurtararak döndürecekti. Kıyafetleri gri, siyahtı. O kırmızı mavi pelerini giymesine daha birkaç sezon vardı. O bütün çocukların kahramanıyken mutsuzdu. Sonunda dizi bitti ve başka roller aramaya başladı. Toni'nin yardımıyla İnsanlar Yaşadıkça filminde başrolü aldı ama o kadar demir adam ile özleşmişti ki seyircilerin onu yadırgaması üzerine rolünü kaybetti. Artık yaşlanıyordu ve yapacağı yeni şey yönetmen ve yapımcı olmaktı. Sonra bir hata daha yaptı. Toni ile olan yedi yıllık ilişkisini bitirdi ve Lenore Lemmon ile nişanlandı. İstediği hiçbir şeyi yapamıyordu. Önünde engeller vardı, çoğunu da Eddie yaratıyordu aslında. Sonra bir akşam Lenore ve iki arkadaşının bulunduğu bir partide gitar çaldı. Saat gece yarısını geçmişti. Odasına çekildi. Kendini vurdu. En azından polis kayıtlarına göre. Süper adam bir kurşuna yenik düşmüştü. Oda da üç kurşun deliği vardı. George intihar edecek biri değildi ama ölmüştü. Silah seslerinden çok sonra polis aranmıştı. Ve intiharından kısa bir süre önce arabasının frenleri kesildiği için kaza yapmıştı. Ancak kanıtlanacak bir şey yoktu. Her durumdan kurtulan Superman bu sefer kendi içine düştüğü durumdan çıkamamıştı ya da çıkarılmamıştı. Çelik adam Hollywood'un kriptonit etkili hayatına yenik düşmüştü. Ölümünden sonra neredeyse bütün çocuklar ağız birliği etmişçesine yas tuttular. Onlar hayatlarındaki ilk kahramanı hem de ölümü tam olarak kavrayamayacakları bir yaşta kaybetmişlerdi."}
{"url": "https://futuristika.org/surdurulebilir-yasam-film-festivali-2012/", "text": "Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali, günümüzde birçok birey ve kurum tarafından çokça kullanılan sürdürülebilirlik kavramının soyut ve yoruma açık boyutlarına ışık tutarak neyin sürdürülebilir olduğu veya olmadığına dair dünyanın dört bir yanından örnekler sunuyor. Gerçek hikayelerle ilham vermek, dünyada sürdürülebilir bir yaşam için yapılan çalışmaları, eylemleri, düşünce sistemlerini, uygulamaları, öğretileri, yeni bir bilinç seviyesini ve sürdürülebilir yaşam vizyonunu seyirciyle paylaşarak bireyleri umuda ve sağduyuya davet etmek; onları kendilerini güçsüz kılan bir sistemden sıyrılmaları ve kendi güçlerini keşfetmeleri için cesaretlendirmek amacını taşıyor! 2012 festivalinde izleyicilerimizi 26 belgesel, kısa filmler, konuşmacılar ve müzik performansları bekliyor. Tüm gösterim ve etkinlikler ücretsiz. Sistematik değişim ancak o sistemi oluşturan bireylerin, toplumların ve kurumların eş zamanlı dönüşümüyle mümkün. Bir sistemi oluşturan kitlenin kritik çoğunluğu yeni bir bilinç düzeyine eriştiğinde sistem de dönüşüyor. Bu ise bireylerin içinde bulundukları gerçekliği algılamalarında bir farklılaşma, sistemin bütünündeki neden-sonuç ilişkilerini kurabilmeleri ve düzenin içindeki rollerini görebilmeleri ile mümkün olabiliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/suriye-halklarinin-kaderi-isvicrede-mi-yazilacak-furkan-celik/", "text": "Suriye barış görüşmelerinin yapılacağı Cenevre-2 Konferansı'nın tarihi 22 Ocak olarak kesinleşti. Görüşmelere 30'a yakın devletin katılması bekleniyor. ÖSO Generali Selim İdris Cenevre görüşmeleri süresince bile ihtiyaç duyduğumuz silahları temin ederek Esad'ı düşürmek için savaşacağız. Cenevre-2 Konferansı'nın hazırlık sürecine dahil edilmediğimiz için de konferansa katılmayacağız. dedi. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamayla Suriye'yi temsilen Devlet Başkanı Beşar Esad'in direktiflerini alan bir heyetin konferansa gönderileceğini belirtti. El Kaide ve bağlantılı çeteleri, konferansa katılmayacaklarını katılanları da hain olarak ilan edeceklerini açıkladı. KYK konferansa bağımsız bir taraf olarak katılmak istiyor. Kürtlerin ortak iradesini temsil eden KYK'nin konfernsta Rojava devrimini gündemleştirmek istemesi nedeniyle ABD ve TC devletleri KYK'nin konferansa katılımlarını engellemek istiyor. Rusya başta, Cenevre-2 Konferansı'nda PYD'nin de içinde olduğu Yüksek Kürt Konseyi'nin bulunması gerektiğinin söylese de Erdoğan ve Putin'in görüşmesinin ardından, Rojava'nın KDP temsilcisi olan El Parti'nin Cenevre-2'ye taraf olması konuşulmaya başlandı. Ardından Erdoğan ve Barzani'nin görüşmeleri ve El Parti Başkanı Abdulhakim Beşar'ın Ankara görüşmelerinden sonra yaptığı açıklamalarda TC Devleti ile KDP arasında Rojava'ya karşı bir ittifak oluşturdukları görüldü. Barzani'nin PYD, Rojava'da devrim yaptığını iddia ediyor. Kime karşı kazanılmış bir devrim bu? Tek yaptıkları şey, rejimin onlara teslim ettiği yerlerde söz sahibi olmak diyerek Rojava'da oluşturulan geçici hükümeti tanımaması ve TC Devleti'nin Yüksek Kürt Konseyi ile yaptığı görüşmelerde bağımsız olarak değil SMDK içerisinde katılın demesi, TC Devleti ve bölgede söz sahibi olmak isteyenlerin Rojava devriminin temsilcilerini Cenevre-2'de görmek istemediğini ise açıkça gösteriyor. PYD konferansta kendisinin de içinde bulunduğu Yüksek Kürt Konseyi'nin tarafsız olarak Cenevre-2'ye katılmasını ve böylece Kürtlerin ortak bir iradeyle temsil edilmesi gerektiğini savunuyor. Demokratik Öğrenci Dernekleri Federasyonu'nun yaın zamanda Boğaziçi Üniversitesi'nde Rojava Devriminin Aşamaları başlığıyla düzenlediği panele görüntülü konuşma ile canlı bağlanan Salim Muslim Cenevre-2'nin Kürtler açısından bir Lozan'ın tekrarı olmasına müsaade edemeyiz, konferansta Rojava devrimi ortak irade ile temsil edilecek. Ama bize karşı ittifak oluşturanlar bizi Cenevre-2'de görmemek için çabalıyorlar şeklindeki açıklamasıyla Kürtlerin olmadığı ve Rojava devriminin konuşulmadığı bir konferansın geçerli olmayacağını belirtiyor. Cenevre-2 Konferansı'nda çıkar birliği için ittifak oluşuran ABD, Rusya, İran, TC ve KDP bu konferansta Kürtlerin kendi istedikleri şekilde, SMDK içerisinde katılmalarını ve Rojava devriminin konferanta kesinlikle konuşulmamasını istiyorlar. PYD ise Rojava devrimine karşı oluşturulan bu çıkar ittifağına kendisini dayatarak, Rojava halkının iradesini Cenevre-2'ye kabul ettirmek istiyor. Rojava devrimine karşı çıkar ittifakı kuran güçler, birbirleriyle kulisler yaparak Rojava'nın konferansa dahil olmasını engellemeye çalışsalar da, KDP başkanı Mesut Barzani'nin söylediğinin tam tersine, Rojava'da halkın öz-yönetimine dayalı devrim zaten meşrudur. Rojava'da özgür yaşamlar örgütlenmeye, devrim büyümeye devam edecektir. SMDK içerisinde 15 tane İslami cihadcı örgütün koalisyondan ayrılmasıyla beraber güçsüzleşen ve meşruluğu sorgulanan SMDK'nin içerisine Mesut Barzani'nin başkanı olduğu KPD'nin desteklediği El Parti katıldı. SMDK Kuşatma altındaki bölgelere yiyecek ve sağlık yardımı ile Esad rejiminin tutukladığı insanları serbest bırakması ön koşullarının gerçekleştirilmesi halinde Cenevre-2'ye katılacaklarını belirtmişti. SMDK Başkanı Ahmed el-Carba Arap Birliği ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada Cenevre-2 için henüz karar vermediklerini söyledi. Ayrıca SMDK İran'ın konferansa katılmasına da karşı çıkıyor. BM ve Arap Birliği Suriye Özel Temsilcisi İbrahimi, Tahran'da İran Dışişleri Bakanı ile biraraya gelerek Cenevre-2 için hazırlık görüşmesi yaptı. Bu süreci Yeni Suriye Cumhuriyeti oluşum süreci olarak adlandıran ikli, SMDK'nin de Esat rejiminin de konferansta olmasını istiyor. İran'ın ABD, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya ile nükleer program üzerinde anlaşmasının ardından, İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevat Zarif Cenevre-2 Konferansı'na davet edilmeleri halinde hiçbir ön koşul sürmeden katılacaklarını belirtti. Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 15. sayısında yayımlanmştır."}
{"url": "https://futuristika.org/surrealistler-icin-uc-sarki/", "text": "İngiliz besteci John Tavener'ın Three Surrealist Songs/Üç Sürrealist Şarkısında, sözleri Edward Lucie-Smith yazmış. Toplamda dokuz dakika süren şarkılar, Rene Magritte, Max Ernst ve Salvador Dali için, Türkçe'de ilk kez... Önce dinle, sonra söyle."}
{"url": "https://futuristika.org/surrealizm-yasiyor/", "text": "Skop dergi Ali Artun'un editörlüğünde hazırlanan Sürrealizm Yaşıyor dosyasını yayımladı. Dosyada biri çeviri olmak üzere dört yazı bulunuyor. Rafet Arslan Postmodern Zamanlarda Gerçeküstücü Devrim yazısında gerçeküstücülüğü oluşturan elementlerin köklerinin Breton'dan çok daha eskiye dayandığını dile getiriyor ve ekliyor ve bu tarihi günümüze kadar taşıyor. Skop üç bölümden oluşuyor: Skop Dergi, Skop-Bülten, ve Skop-Duyuru. Skop Dergi, konuları önceden açıklanan dosyalar üzerinde yoğunlaşıyor. Bir 'dergi' formatında olmakla birlikte henüz bir periyodu yok. Skop-Bülten, dosya konularıyla olduğu kadar, Skop'un içeriğine uygun diğer konularla da ilgilenen makalelere, sergi/tez/kitap tanıtımlarına ve eleştirilere yer veriyor. Skop'a gelen, medyada ve kurumsal yayınlarda yer verilmeyen haberler de Bülten'de yayınlanıyor. Skop-Duyuru, okurların ilgisini çekebilecek yayınları, internet sitelerini tanıtıyor, etkinlikleri duyuruyor, onlara çağrılar yapıyor. Tabii hepsi yetebildiğimiz kadar ve katkılarınız ölçüsünde."}
{"url": "https://futuristika.org/survive-style-5/", "text": "Gerçek hayatta olmayabilir ama Japon sinemasında her şey mümkündür. Özellikle, en akıldışı şeyler. Kendisini kuş sanan bir aile babası, her gün karısını öldürmekten dolayı hayatından bezmiş bir ressam, brokoliyi bile azarlamaktan çekinmeyen bir kiralık katil ve daha bir çok garip olay/karakter. Bunların hepsi aynı filmde olursa bir de, tadından yenmez. O ki, film muhabbetleri sırasında duyulma ihtimalinin çok yüksek olduğu En sevdiğin film? sorusuna vereceğim cevapla aynı ismi taşıyan film, Survive Style 5+. Türkçeye çevirilmiş haliyle söylemek gerekirse, Hayatta Kalmanın 5 Yolu. SS5+, birbirinden ayrı 5 olayın ve birbirinden garip bir çok karakterin, farklı bir şekilde birleşiminden oluşuyor. En yukarıda bahsettiğimiz ressamın ve karısının, Office Space benzeri bir hipnoz faciasından sonra kendisini kuş sanan baba ve ailesinin, karmaşık ilişkili 3 kişilik hırsızlık çetesinin, cin fikirli ama berbat reklamlar yazan bir kadının ve bütün bu insanları bağlantı noktasında duran, Amerika'dan transfer bir kiralık katilin yolları komedramatastik şekilde kesişir. Bu kesişme bizim için pek hayırlı olmaz tabi. Bir süre sonra sürekli şaşırıp kahkaha atmaktan sıkılır bir hale geliyorsunuz. Ardından gelen karmakarışık duygu silsilesinden sonra, Cake I will survive çalmasıyla başlayan kapanış sahnesinde gözyaşlarınızı tutamayabilirsiniz. Tabi, akan gözyaşlarını elleriyle tutmaya çalışan manyaklardan değilseniz. Neyse... Daha fazla iğrençleşmeden bu paragrafı kapatalım. SS5+, özünde reklam ve klip yönetmeni olan Gen Sekiguchi'nin ilk ve tek uzun metrajlı filmi. 2004 yılından beri başka film çekmemiş olması çok üzücü. Başrolde, Electric Dragon 80.000 V'den tanıdığımız Tadanobu Asano oynuyor. Filmin en önemli rolünde ise Lock, Stock and Two Smoking Barrels ile gaddar adamlığını tescillettirmiş eski futbolcu Vinnie Jones var. Ve en şaşırtıcısı, kılıbık sert medya patronu rolünde oynayan Sonny Chiba. Japon Absürd Sineması'nın bütün eserlerinde olduğu gibi, SS5+'ın müzikleri Tarantino filmlerini aratmayacak derecede güzel. Bazı sahnelerde müzik ve film tamamiyle bir bütün halde. Özellikle, hikayedeki karakterlerin radyoda aynı şarkıyı dinledikleri sahnede."}
{"url": "https://futuristika.org/sut-denizindeki-dahi/", "text": "40 yıllık kişisel müzik tarihinin son beş yılında solo çalışma yapmamış Brian Eno, yanına aldığı klavyeci Jon Hopkins ve gitarist Leo Abrahams ile Small Craft on a Milk Sea isimli albümüyle geri dönüyor. Brian Eno, elektronik müziğin en özgün çalışmalarını sunan ingiliz plak şirketi Warp bünyesinde Kasım ayı sonunda çıkacak albümde emprovize çalıştıklarını ama bir yandan kendilerini gelişigüzel kaptırmadan, belirli bir mantıksal anlayışla hareket ettiklerini söylüyor. Brian Eno'nun albümde sorumlu olduğu enstrüman ise bilgisayar olarak gözüküyor. Eno, tıpkı yaşamımızda olduğu gibi, artık makinelerin, işlemcilerin ve bilgisayarların üretimi altında farklı yaşamlar sürdüğümüzü, artık makinelerin hayatlarını yaşadığımızı söylüyor. Kes yapıştır ya da geri al gibi bilgisayar komutlarının dünyasında, Eno'nun deyimiyle, odaklanmanıza yardım edecek, düşünmenize imkan sağlayacak bir müziğin peşinde, gerçek bir modern müzik efsanesinin yeni albümüne kulak verilmeli."}
{"url": "https://futuristika.org/suyun-bir-arada-tuttugu/", "text": "Yazın miskinliğini atmanın belki de en güzel seçeneği yağmurların başlamasıyla şehre sonbahar renkleri katan sergileri gezmek. İstanbul' a isyan bayraklarını çeken sürrealistler bu yıl listenin başında yer alıyor. İstanbul Modern'de de Eylül'ün 10'unda başlayan Suyun Bir Arada Tuttuğu başlıklı sergiyle Avusturyalı Sammlung Verbund Koleksiyonu gezilebilir. Henüz gidip ziyaret edemedik, neyse ki 11 Ocak 2009'a kadar vaktimiz var. Serginin başlığı Lawrence Weiner'ın 1993 tarihli bir eserinin adı ve sergide görülebilir. Verbund Koleksiyonu, 2007 yılında Viyana'da Museum Für Angewandte Kunst'ta sergilendikten sonra ilk kez Avusturya dışında çıkıyor ve özellikle daha önce Türkiye'de hiç sergilenmemiş eserlerden oluşturulmuş. Kısaca sanatseverler için kaçırılmaz bir fırsat. Koleksiyonun sergilenen 116 eseri geniş bir yelpazeden; heykel, fotoğraf, video, film, çeşitli enstalasyonlar, vs. Eserlerin sahibi 39 isim ise heyecan verici: Nil Yalter, Şener Özmen, Cengiz Tekin, Cindy Sherman, Jeff Wall, Ernesto Neto, Francis Alys, Nan Goldin, Sarah Lucas, Fred Sandback, Eleanor Antin, Cecil Beaton, Johanna Billing, Valie Export, Ursula Mayer, Urs Lüthi, Gabriel Orozco, Loan Nguyen, Ed Ruscha, Markus Schinwald, Simon Starling, Gillian Wearing, Lawrence Weiner ve Francesca Woodman ve Gordon Matta-Clark bunlardan bazıları. Alanında isim yapmış sanatçılarla, genç ve az tanınan sanatçıları bir araya getiren sergi, 70'li yıllardan günümüze değişen, gelişen sanat akımlarını daha yakından tanımamızı sağlacak, çağdaş sanat tarihinin 40 yılını değerlendirmeye de fırsat bulacağız. Sammlung Verbund işbirliğiyle gerçekleştirilen sergi, kimlik arayışları, feminist yaklaşımlar gibi alt başlıklarıyla Performans ve sanat ve mekan ilişkisinin, yıkımdan yapıma süreçlerin incelendiği Mekanlar-Yerler olarak iki bölüme ayrılıyor. Serginin sponsoru Enerjisa ve destekçileri ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Tepta Aydınlatma, Marshall, Mas Matbaa, Acarlar Makine ve Borsa Lokantaları A. Ş."}
{"url": "https://futuristika.org/suyunda-bizim-de-katkimiz-var/", "text": "19. Yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı topraklarına dahil ve yapım aşamasında olan Süveyş Kanalı'nın Akdeniz'e açıldığı yere dev bir heykelin dikilmesine karar verilmişti. O dönemde Mısır'da Osmanlı'ya bağlı olarak hüküm süren Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın soyundan gelen 'Hıdiv' unvanlı valiler bulunmaktaydı. O dönemin Mısır Valisi Said Paşa'a, Fransız mühendis Ferdinand de Lesseps'e 1854'te hazırlattığı ve Akdeniz ile Kızıldeniz'i birbirine bağlayacak olan Süveyş Kanalı projesinin onaylaması için Osmanlı hükümdarına sunmuş, 12 yıl boyunca Sultan Abdülaziz projeyi onaylamamıştı. Bu kararda emparyalist devletlerin yaptığı baskılar büyük rol oynamıştı. Said Paşa, İstanbul'un tasdikini beklemedi ve 1854'ün 30 Kasım'ında Fransız mühendise projenin hayata geçirilmesi için gerekli şirketin kurulması iznini verdi. Said Paşa ile kanalın mühendisi olan Ferdinand de Lesseps arasında 1854'te varılan anlaşmanın çok ilginç bir maddesi vardı: Kanal'ın Akdeniz'e açıldığı yere dev bir heykel dikilecekti. Heykel, firavunlar zamanının giysilerine bürünmüş bir kadın şeklinde olacak ve elinde Asya'nın ışığının Mısır'dan geldiğini sembolize eden bir meşale tutacaktı. Kanal inşaası için Sultan Abdülaziz'in ödediği paralar arasında yapılacak olan heykelin masraflarının bir bölümü de yer almaktaydı. 350 parçadan oluşan heykelin yapımı tamamlanmış ve Mısır'a nakledileceği zamanı beklemekteydi. Said Paşa'nın ölümünün ardından yönetimi ele alan vali, Müslüman bir memlekette böylesine büyük bir heykelin dikilmesinin halk arasında hoşnutsuzluk yaratacağını düşünerek heykelin Mısır'a getirilmemesi talimatını verdi. Süveyş Kanalı 1869 Kasım'ında dünyanın dört bir tarafından gelen davetlilerin katıldığı büyük ama heykelsiz törenle açıldı. Amaçlanan ama dikilmesi gerçekleştirilemeyen heykel Paris'te bir depoya kondu ve tozlanmaya terkedildi. Bir dönemini depoda geçiren heykel Fransız Hükümeti'i tarafından Amerikalılar'a beslenen dostluğun daima hatırlanması amacıyla bir hediye gönderilmesine karar verdi. Bakır ve çelikten yaptığı heykel, İsere' adındaki bir Fransız gemisine yüklendi ve 4 Kasım 1885 günü New York'a ulaştırıldı."}
{"url": "https://futuristika.org/swastika-ve-korku-imgesi/", "text": "Hindu kültüründe iyi şans getirdiğine inanılan, bir anlamda Anadolu'daki nazar boncuğuyla anlamdaş olan bir sembolün, bir diktatörün elinde dünyaya korku salan bir imge olmasının hüzünlü hikayesi. Kutsal Hindu metinlerinde Brahma ya da samsara, yeniden doğuş, şans anlamına gelen swastika sembolü, Hitler yüzünden, etkisini 21. yy'da bile sürdüren bir korku imgesi olarak popüler kültüre yerleşti. İkinci dünya savaşına Finlandiya hava kuvvetleri de uçaklarında bunu resmi sembol olarak kullanıyordu ve bu hareketin Nazilerle hiçbir ilişkisi yoktu. Fransa'daki Amiens katedraline yolunuz düşerse, orada da yerde swastika sembolü görebilirsiniz, çünkü batı mimarisinde de sıklıkla görünen bir semboldü. Ayrıca Orta Amerika'da Panama'ya bağlı bir konfederatif devlet olan Kuna Yala'nın bayrağı da, yerel mitolojiyi yansıtan bir swastikayla süslüdür."}
{"url": "https://futuristika.org/syd-barrett-sanat-tarihi-notlari/", "text": "Pink Floyd'un kurucusu, asit ve saykodelik müziğin ilham perisi Syd Barret 60 yaşında göçüp gittiğinde, Pink Floyd basın sözcüsü grubun üzüntülü olduğunu bildirdi. Başka bir yol deneyelim diyen Syd iki albüm sonrasında boşluğa gözlerini dikip öyle kalınca gruptan ayrılmak/atılmak zorunda kalmıştı. Adına yapılan albümler dünyada milyonlarca satarken o huzur içinde evinde oturup resim yapmayı ve mahallesindeki manavdan meyva seçmeyi tercih etmiş, mutlu olduğunu düşünmek istediğim bir hayat sürmüştü. Hep müzisyen olarak hatırlanan Syd Barret, resim yapmayı tercih ettiği tüm bu uzun yıllar sırasında, bir not defterine, yaklaşık 12 sayfada, sanat tarihini özetlemiş. Vefatından sonra internet üzerinden de satışa çıkan eşyaları arasında bulunuyordu. Syd Barrett'ın sanat tarihi özetine buradan ulaşabilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/sylvia-plath-kendisini-okuyor/", "text": "Sylvia Plath, 11 Şubat 1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapı boşluklarını içeri gaz girmeyeceğinden emin olmak için battaniye ve bantla kapattı. Mutfağa gidip kafasını fırının içine sokarak intihar etti. Yeats de aynı evde intihar etmişti. İntiharından sadece altı ay önce, 30 Ekim 1962 tarihinde Harvard College kütüphanesinde, kendi şiirlerini okuyup kaydetmişti. Şiirleri dinlerken, arka plandaki sesleri hayal meyal duyabiliyoruz. Gelip geçenler var. Plath'in hafifçe çevirdiği sayfalar. Odadaki dinginlik hissi. Sanki Sylvia ile yanyanayız. Fısıltılara karışan ahşap çekmecelerin seslerinde, sanki Plath ile birlikte kayboluyoruz bu dünyadan. Plath'in şiirlerin okurken ses tonundan anlıyoruz ki, Plath şiirlerini değil kendini okuyor, acısını okuyor. Onun ruhunun çağrısına dikkatlerini vermeyecekler uzak dursun, diğerleri ise, umarız ki bir çiçeğin cesaretine sahip olurlar. Plath tıpkı şiirindeki Lady Lazarus gibi, kendi küllerinden doğuyor, 2010 yılında, hala bu dünya aynı diyor. Sylvia Plath'in sesinden Daddy, Ariel ve Lady Lazarus dinliyoruz. Kaydın yapıldığı 30 Ekim 1962 tarihi, Plath'in 30. doğumgününden üç gün sonraydı. Belki de hayatının en önemli günlerini yaşıyordu diyorlar. Şair kocası Ted Hughes'dan ayrılmış ve o Ekim ayında daha sonra ARIEL isimli kitabını da oluşturacak şekilde, en az 26 şiir yazmıştı. Annesine o ay şöyle demişti: Yaşamımdaki en iyi şiirlerimi yazıyorum, ismimi duyuracaklar... Pulitzer Ödülü alacağını da düşünüyordu, ki almalıydı, ancak tüm büyük şairler gibi, belirli noktaları tutmuş iktidar odakları Plath'e hiçbir ödül vermedi. Ölümünden sonra da. Tıpkı Ece Ayhan gibi, ödülsüz şairlerdendi, sınıfta en arka sırada oturanlardandı. Bilemiyorum. Oldukça küçük yaştan beri yazdım. Sanırım ilkokul şiirlerini sevdim ve belki de aynısını yapabileceğimi düşündüm. İlk şiirimi, ilk yayımlanan şiirimi yazdığımda 8,5 yaşımdaydım. Boston Traveller'da çıkmıştı. Sanırım sonrasında daha profesyonel oldum. Doğa sanırım. Kuşlar, arılar, bahar, sonbahar ve haklarında pek tecrübe sahibi olmayan bir kişiye hediye sayılabilecek tüm konular hakkında. Sanırım baharın gelişi, tepemizdeki yıldızlar, ilk kar bunların hepsi bir çocuğa küçük bir şaire verilebilecek en güzel hediyelerdi. Belki çok Amerikanvari olacak ama, mesela Robert Lowell'ın Life Studies gibi çığır açan çalışmalarından oldukça etkileniyorum. Bu gibi çalışmalar oldukça ciddi, çokça kişisel ve duygusal tecrübelere giriyor ki kısmen tabu gibi hissediyorum. Robert Lowell'ın şiirleri akıl hastanesindeki tecrübeleri hakkında örneğin, ilgimi çok çekiyor. Amerikan şiirinde böylesi enteresan, kişisel ve tabusal konuları son dönemde keşfetmekteyim. Özellikle kadın şair Ann Sexton, ki anne olarak tecrübelerini yazmaktadır, şiirleri tam bir el işçiliği örneği. Aynı zamanda duygusal ve psikolojik derinliği de var. Sanırım oldukça yeni ve heyecan verici geliyor bana. Biraz garip bir durum ama olabilir tabi. Bence dil söz konusu olduğunda Amerikalıyım. Aksanım amerikan konuşma tarzım Amerikan, eski stil bir Amerikalıyım. Belki de bu nedenle İngiltere'deyim ve hep burada olacağım. Beni en çok etkileyen şairler de amerikalı. Hayranı olduğum İngiliz şair çok az. Aynen katılıyorum. Cambridge'deyken genç hanımların gelip Yazmaya nasıl cesaret ediyorsun? Hatta nasıl yayınlayabiliyorsun cesaret edip de, böylesi dehşet eleştiriler, sert eleştirmenler ve tepemizde dolaşan sözlere rağmen diye konuşuyordu. Benimle sıradan bir Amerikalıymışım gibi konuşuyorsun. Oysa benim köklerim Alman ve Avusturyalı. Dolayısıyla, çalışma kamplarına olan ilgim kendine özgü biçimde yoğun. Ayrıca, bir bakımdan ben politik bir insanım ve bu yönüyle de ilgimi çekiyor. Tarihçi değilim tabi. Ama giderek kendimi tarihle daha çok ilgilenir buluyorum ve giderek daha fazla tarih okuyorum. Napolyon'la çok ilgileniyorum, savaşlarla, Birinci Dünya Savaşı'nda Gelibolu'daki savaşlarla ilgileniyorum. Sanırım yaşım ilerledikçe tarihle daha çok ilgileniyorum, yirmili yaşlarımın başında o kadar ilgim yoktu. Çok az var. Sıralamakta zorlanıyorum gerçekten. Okuldayken modernlerden çok etkilenmiştirm. Dylan Thomas, Yeats, Auden gibi. Auden'a deliriyordum hatta, yazdığım her şey Auden stilindeydi. Şimdi ise geriye dönüyorum. Mesela Blake'e bakmaya başladım. Bir de tabi ki, birinin Shakespeare'den etkilendim demesi küstahça ama öyle. Bir kez Shakespeare okuduysanız, artık tamamdır. Eğer başka bir şeyler yapıyor olsaydım doktor olmak isterdim. Yazar olmanın tamamen zıttı gibi sanırım. Ama küçükken en iyi arkadaşlarım hep doktorlar oldu. Beyazları giyip dolaşarak, doğmuş bebekleri ya da kesilen kadavraları görebilirdim. Çok etkileyici. Ama kendimi iyi bir doktor olmak için gerekli olan o noktaya gitmek için gerekli disiplini sağlayamazdım. Doğrudan müdahele edebilmek, iyileştirmek, dokunmak daha çok bana göre. Belki de şunu söyleyebilirim, doktorlar hakkında bir yazar olduğumda, doktor olmaya göre daha çok mutluluk duyuyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/sylvia-platha-ilham-veren-iskelet/", "text": "1952 yılında Cambridge'ın hemen dışındaki araziyi temizleyen inşaat işçileri temizlik sırasında kurşun kaplı bir tabut içinde yün kefen sarılmış bir iskelet buldular. M. S 4. Yüzyüzyılda yaşamış Romalı zengin bir kadına ait olan iskeletin yanında onu kemiren farelerin de kemikleri bulunuyordu. İskelet, daha sonra Cambridge Üniversitesi Arkeoloji ve antropoloji müzesinde sergilenir. Sylvia Plath 1955- 57 yıllarında Cambridge Newnham kolej günlerindeyken müze ziyaretinde iskeleti görür ve ondan etkilenerek 'All the Dead Dears' isimli şiirini yazar sonradan. Our own grist down to its bony face. How they grip us through think and thick, To prove it. As I think now of her hand, Reach hag hands to haul me in, Soon: be it by wakes, weddings, Fit for those outlaws to ride home on, And tack of the clock, until we go,"}
{"url": "https://futuristika.org/t-s-eliot-valerie/", "text": "What we call the beginning is often the end. And to make an end is to make a beginning. The end is where we start from. - T. S. Eliot T. S. Eliot Nobel ödülü almış, Britanya'nın en güçlü figürlerinden biriyken, Leeds'li bir genç kızı işe alır: Valerie Fletcher. Valerie, o dönemde 22 yaşındadır ve 14 yaşında ilk Eliot okumasından itibaren şaire kafayı takmıştır. Aradan sekiz yıl geçince, Valerie 30 yaşındayken, şair 60'larının sonundadır artık, T. S. Eliot Valerie'ye evlenme teklif eder. Valerie kabul eder. Şairin pişmanlığı, Valerie'nin ondan hoşlandığını daha erken farkedememiş olmaktır. T. S. Eliot'ın ilk evliğiliği bir felaketti. Mental problemleri olan ilk eşiyle yaşadığı sıkıntılı yıllarda, T. S. Eliot önce Britanya'ya göç etmiş, sonra vaftiz olup kiliseye katılmış, alkolik olmuş ve bir kez de kendini binadan atarken son anda kurtarılmıştı. İlginçtir, ilk eşi Vivien sancılı geçen yıllar sonrasında akıl hastanesine kapatılmayı kabul ettikten sonra, 1949 yılında hayatını kaybederken, Valerie'nin T. S. Eliot'ın hayatına çalışanı olarak girmesi de aynı yıla denk gelmiştir. Valerie ve T. S. Eliot, uzun süre ilişkilerini etraflarına belli etmemişler. Valerie, yüzüğü kimin verdiğini bile söylememiş. İkili, ara sıra hediye gelen kırmızı güller ve başbaşa birkaç kadeh içkiyle vakit geçirmişler. 1965 yılında, Valerie'nin sekreter olarak alınmasından 16, sevgilisi/eşi olmasından sekiz yıl sonra, Valerie'nin annesini ziyaret ettikleri bir yolculuğun ertesinde, T. S. Eliot'ın zaten bozulmuş sağlığı onu ölüme götürür. Peter Ackroyd'un aktardığına göre, T. S. Eliot ölürken aynı ismi sayıklayıp durmuş: Valerie.."}
{"url": "https://futuristika.org/tablo/", "text": "Bu sabah bunu bir kez daha yaptım. Uyandığımda tavanı seyrettim gıcırdayan ranzamın ikinci katından. Avuçlarımı sürmeye çalıştım pürtüklerine. Hızlı hızlı sürtmeye çalıştığımda parmaklarımdan içime doğru garip bir ürpertinin dolaştığını fark ettim. Uzunca bir süreden sonra bunu ilk kez yaşıyordum. Farklı bir şeydi ama sanki hep bunu yaşamış gibiydim. İşaret parmağımı bir süre sonra hissetmedim. Alüminyum pencerenin üzerinden apartmanları, iri iri dizilmiş apartmanları kamuflaj yaparak sadece gökyüzüne odaklandım. Hava bulutsuzdu bugün. Ama kapalıydı. Hamletvari avucumu iyice gerdim, kaldırıp hemen başımın üstündeki ışığa yönlendirdim. Bir süre kafamı da yastığın yardımıyla geriye doğru büktüm. Pencereden gökyüzüne doğru uçacağımı düşündüm bir an için. Ama yüksekten çok kötü korkuyordum. Ayaklarımın ucunu Guernica' nın bit pazarından aldığım sararmış kopyasına değdirirken kağıdın ucunu ayak parmağımla kaldırmaya çalıştım. Doğruldum sonra. İçimle birlikte ranzada sallanıp gıcırdamaya başladı. Dirseklerimi dizlerime yapıştıracak kadar çok esnedim. Göğsümün tam ortasındaki sesi pencereye doğru salar gibi -ters bir hareketle- ayaklarımı ranzadan sarkıtarak mutlu olmayı denedim. Tam karşımdaki masanın üstüne atlasam diye düşündüm. Ama yok, bu kadar heyecana gerek yok. Ayaklarımı serin gri seramiklerin üstüne bıraktım, şiddetliydi yer. Kan dolaşımını vücudumun bütün eklemlerimde hissederken masamla kapatmaya çalıştığım turuncu duvardaki devasal çiçekleri gördüm. Suluboya. Bunu annem yapmıştı benden habersiz. Kızmıştım anneme ama o günkü sinirimi sindirmemi başarmıştı bu özensiz çiçekler. Sanki masanın ortasından fışkıran cüretkar bir tablo gibiydi. Görüntüyü hantal masamla kapatmakla bir an için hata ettiğimi sandım. Ama böyle daha güzel görünüyordu. Kapıya doğru yöneldim. Ev bir hayli sessizdi. Ürkütücüydü hol. Üzerimde bir şey yoktu. Göğsümün garip bir şekilde fazlaca tüylendiğini fark ettim. Mutfağa doğru ilerlerken göğsümü kaşıdım. Duvardaki gibi pürtükler yaratmıştı kıllar. Balkon pencereleri tellerle kapalıydı; bunu hiçbir zaman sevemedim. Pencereyi yanlamasına itip açtım. Apartman bahçesini seyrettim bir süre. Balkon demirleri soğuktu. Bağırıyordu çıplak duvarlar. Uzakta kargalar da aynı hareketi yapıyordu havada, bir bütün gibi. İçimde sıkışan tablodan ayrıldım."}
{"url": "https://futuristika.org/tadanori-yokoo/", "text": "Japonların kara mizahta berbat olduğunu söyledi. Bende ise kara mizah duygusunun var olduğunu. Üçüncü olarak ise ikimizin de bileklerinin ipince olduğunu söyledi. Bunu söylerken takside aniden bileğimi kavradı, belki kendince kara mizaha kapıldığı bir anındaydı, bilemiyorum. Bana Japonya'nın Andy Warhol'u filan diyorlar, utanıyorum. Mishima da kendisine İngiltere'de Japonya'nın Oscar Wilde'ı, ABD'de ise Japonya'nın Truman Capote'si dediklerini söylerdi ve eklerdi, biz Japonların böyle benzeşim duygusu yoktur."}
{"url": "https://futuristika.org/tales-of-mystery-and-imagination-2cd/", "text": "Tales of Mystery and Imagination, Alan Parsons Project'in Edgar Allan Poe anısına hazırlanan unutulmaz bir albümdür. 1976 yılında yayınlanan çalışma, avangart ataklarıyla, popülerlik ve bilinmezlik arasında dolanmıştır. Albümdeki The Raven'da aktör Leonard Whiting vokalleri üstlenir. Alan Parsons da bir vokader ile eşlik eder. The Raven, bir dijital vokaderın kullanıldığı ilk rock şarkısıdır. The Fall of the House of Usher'ın girişi, Claude Debussy'nin 1908-1917 yılları arasında bestelediği La chute de la maison Usher isimli operadan alıntıdır. Albüm orjinal olarak yıllarca plak formatında kaldıktan sonra, 1987 yılında Parsons'ın tekrar üzerinde yaptığı çalışmayla, Orson Welles'in Edgar Allan Poe tanıtımı yaptığı kısımlar, yayınlanmamış şarkılar, The Raven'ın demo versiyonu ve Edgar isimli, tamamlanmamış ve hiçbiryerde yayınlanmamış şarkının da eklenmesiyle iki CD olarak tekrar yayınlanmıştır. Birinci CD'de albümün 1976 yılındaki orjinalini, ikinci CD'de ise 1987 yılında yeniden yapılan master çalışması ve bonusları bulabilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/tam-benlik-ingiliz-sinemasinda-cinsiyet-ve-kimlik/", "text": "Pera Film, sezon kapanışını Grayson Perry: Küçük Farklılıklar sergisi kapsamında düzenlediği Tam Benlik: İngiliz Sinemasında Cinsiyet ve Kimlik temalı filmlerin gösterimleri ile yapıyor. 27 Mayıs Çarşamba günü başlayan gösterimler izleyiciyi cinsiyet, kimlik ve deneyimlere odaklanan özgün hikayeler arasında bir yolculuğa çıkarıyor. Pera Film'in Grayson Perry: Küçük Farklılıklar sergisi kapsamında düzenlediği Tam Benlik: İngiliz Sinemasında Cinsiyet ve Kimlik programı Pera Müzesi'nde 27 Mayıs'ta başladı. 28 Haziran'a kadar devam edecek programda toplumsal cinsiyet, kimlik ve farklı kişisel deneyimlerden oluşan hikayeleri konu alan on film gösterilecek. İngiliz yönetmen Neil Crombie'nin En İncesinden Bir Zevkle adlı belgesel filmi ile başladı. Üç ayrı bölümden oluşan filmde Grayson Perry anlatıcı ve oyuncu olarak rol alıyor. Perry filmde, İnsanlar satın aldıkları şeyleri niye tercih eder?, Niye belli bir şekilde giyinirler? ve Bu tercihleri yaparken kendileri hakkında ne söylemeye çalışırlar sorularına yanıt arıyor. İngiliz sinemasından farklı yönetmenlerin filmlerinin yer aldığı programda ayrıca Neil Crombie'nin Grayson Perry: Kimsin Sen?, Julian Jarrold'un Müstehcen Çizmeler, Geoffrey Sax'ın Kadife Dokunuşlar, Neil Jordan'ın Plüton'da Kahvaltı, Peter Strickland'ın Burgundy Dükü, Hong Khaou'nun Sevgilinin Ardından, Andrew Haigh'ın Hafta Sonu, Steve McQueen'in Utanç, Dan Murdoch'ın Genç Trans Güzellik Kraliçesi, Kim Longinotto ve Jano Williams'ın Rüya Kızları ve Şinjukulu Erkekler adlı filmleri ile Maskeli Leydi filminin, 1945'te Leslie Arliss, 1983'te de Michael Winner tarafından çekilmiş iki ayrı versiyonu da gösterilecek. İngiliz Sinemasında Cinsiyet ve Kimlik başlıklı seçki, aslında bizi toplumlardan bağımsız olarak, cinsiyet ve kimlik konuları üzerine düşünmeye davet ediyor. Seçki aynı zamanda, transcinsel ve transseksüel bireylerin yanı sıra toplumsal baskılar karşısında kimliklerini, toplumsal cinsiyetlerini gizleme ihtiyacı duyanların da karşılaştığı gerçeklik ve zorlukları sorgulayacak. İstanbul LGBTİ Onur Haftası ile aynı dönemde olması ile de dikkat çeken program, Haziran ayının sonuna kadar devam edecek. 1945 yılı yapımı olan Maskeli Leydi'nin filme adını da veren başrolündeki kötü kadın Margaret Lockwood, bir asilzadenin sırf heyecan için gizlice yol kesip silahlı soygun yapmaya başlayan karısını canlandırıyor. 18.4 milyon izleyiciyle, aynı döneme ait yapımlar arasında en yüksek hasılatlı filmlerden olan The Wicked Lady, 1940'ların sevilen Gainsborough melodram serisinin bir parçası. Senaryosu Magdalen King-Hall'un The Life and Death of the Wicked Lady Skelton adlı romanından uyarlanmış; söz konusu roman ise Londra-Birmingham yolu üzerinde bulunan Markyate köyünün büyük toprak sahiplerinden birisinin karısı olan Lady Katherine Ferrers hayatı üzerine anlatılan hikayelere dayanıyor. Filmin, 1983 tarihli ve Michael Winner'ın yönettiği bir yeniden çevrimi de bulunuyor. 1945 yapımı silahlı soyguncunun, Michael Winner imzalı, üzerinde çok uğraşılmış yeniden çevriminin başrolünde Faye Dunaway, yardımcı senarist koltuğunda ise 1945 tarihli orijinal filmin yönetmeni Leslie Arliss bulunuyor. Dunaway'in canlandırdığı Lady Barbara Skelton, sevgilisi Kaptan Jerry Jackson ile beraber soygunculuğa başlayan bir asilzadedir. Lady Barbara ile Jackson'ın sevgilisinin birbirlerini kırbaçlayarak kıyafetlerini son derece stratejik bir şekilde yerleştirilmiş şeritler halinde parçaladıkları ünlü sahnede Winner'ın müstehcen bulunan kısımları kesmeyi reddetmesi filmin yayınlanmasını geciktirmiştir. Yazar Kingsley Amis ve yönetmenler John Schlesinger, Karel Reisz ve Lindsay Anderson'un sahnenin müstehcenliğine karşılık taşıdığı toplumsal değeri ifade etmesi sayesinde sahne filmdeki yerini korumuştur. Kuşaklar boyu aynı aile tarafından işletilmiş geleneksel erkek ayakkabıları üreten bir fabrikanın sahibi olan Charlie Price çok sevdiği işinin sona ermesi tehlikesiyle karşı karşıyadır. Fabrikanın kapanması, yerel halkın iş bulma imkanlarına da büyük bir darbe vuracaktır. Price'ın tesadüfen karşılaştığı gösterişli kabare yıldızı Lola onu, işini ayakta tutabilmesi için fabrikanın üretimini çeşitlendirmesi gerektiğine ikna eder. Ancak Lola ve arkadaşları gibi travestiler için çarpıcı çizmeler üretmek hiç de düşündüğü gibi bir iş olmayacaktır. Gerçek olaylardan yola çıkan bu sıcak ve neşeli komedi, tüm hayatları boyunca uyum sağlamak için çabalayan insanların bir anda gerçekten de aykırı durmaya karar verdiklerinde neler olduğunu gözler önüne seriyor. Alışılmamış bir aşk hikayesini üç bölümde anlatan Tipping the Velvet, 1890'ların kontrollü ve korseli ortamında bir ingenue olan Nan'ın yolculuğunu aktarıyor. Erkek kıyafetleri giyen kadınlar, aktörler ve kendilerine eşlik edecek kadınların peşinde olan varlıklı kadınlardan oluşan cinsel açıdan yüklü bir dünyayı keşfe çıkan Nan, sonunda gerçekten sadece kendisine güvenebileceğini öğrenecektir. 1970'lerde geçen Plüton'da Kahvaltı, tüm sevecenliğinin ardında oldukça çetin ceviz bir genç adam olan Patrick Braden'ın maceralarını konu ediniyor. Doğum yeri olan İrlanda'nın küçük bir kasabasında henüz bebekken terk edilen Patrick, erken yaşlardan itibaren farklı olduğunun bilincindedir. Çekiciliği ve zekasının yanısıra, kimsenin ve hiçbir şeyin onu değiştirmesine izin vermeyişiyle bu sert ortamda hayatta kalmayı başarır. Yönetmen Neil Jordan, genç bir erkeğin yüzündeki gülümsemesi ve herkesin içindeki iyiliğe olan sarsılmaz inancıyla, karşılaştığı sıkıntıların üstesinden gelerek yetişkinliğe adım atışına dair bu esprili ve dokunaklı hikayeyi aktarırken gerçeküstü ve büyülü bir masal örüyor. Ödüllü yazar ve yönetmen Peter Strickland'ın tekinsiz Berberian Ses Stüdyosu ve Katalin Varga'nın ardından çektiği yeni filminden erotizm ve endişe damlıyor. Cynthia ile Evelyn her gün basit ve kışkırtıcı bir ritüeli yerine getirir ve bu adet hep Evelyn'in cezası ve zevkiyle biter. Varlıklı amatör kelebek uzmanı Cynthia'nın gönlünde yatan daha geleneksel bir ilişki olunca, hizmetçi Evelyn'in erotik takıntıları kısa sürede ilişkiyi kırılma noktasına götüren bir bağımlılığa dönüşür. Jess Franco'nun üslubundan esinlenen Burgundy Dükü, karanlık bir çürümüşlüğü anlatan, iç gıcıklayıcı, gotik bir melodram. Bu filmde cinsellik ve / veya şiddet içeren sahneler yaşı küçük izleyiciler için uygun olmayabilir. Ben Whishaw, senaryo yazarı ve yönetmen Hong Khaou'nun, yaşamın bizi bir araya getiren yönlerini keşfetmekle ilgili bu samimi ve etkileyici ilk filminde dokunaklı ve incelikli bir performans ortaya koyuyor. Günümüz Londra'sında geçen filmde Kamboçyalı-Çinli bir anne, oğlunun zamansız ölümü üzerine yas tutmaktadır. Birdenbire bir yabancının ortaya çıkması ile hayatı alt üst olur. İkili, ortak bir dil konuşmadıkları için iletişim kurmakta çok zorlanır. Bir tercüman vesilesiyle yavaş yavaş sevdikleri adamla ilgili anılarını bir araya getirirler ve aynı dili konuşmasalar da ortak üzüntüleri ile birbirlerine bağlandıklarını fark ederler. Filmin ilk gösterimi geçtiğimiz yılın ocak ayında Sundance Film Festivali'nde yapıldı. İngiliz sanatçı Steve McQueen, muhteşem ilk filmi Açlık'tan sonra heyecanla beklenen bu yırtıcı cinsel drama için, olağanüstü oyuncu Michael Fassbender ile yeniden bir araya geliyor. Bir seks bağımlısının yüksek itibar ve vahşi taraf arasında ip üstünde yürümesini resmeden bu kışkırtıcı drama, anti-kahramanının, bugünün New York'unda karşısına çıkan her kadının dalından koparılmaya hazır bir meyve olarak görerek, fethetmeye yönelik sonu gelmez öfke ve coşkusunu gözler önüne seriyor. Delice çekici, fakat zalimce soğuk bakan gözlerle bu takıntılı Kazanova, dengesiz kız kardeşinin beklenmedik ziyaretiyle kendisini engellediğini fark eder. Kardeşinin dengesizliği, onun da kendi problemlerini fark etmesini sağlayacaktır. McQueen'in biçimsel olarak muhteşem, cüretkar, cinsellikle yüklü, çarpıcı, güzel ve bir o kadar da rahatsız edici filmi, şüphesiz izleyiciyi tedirgin etmeye ve aynı zamanda Fassbender'ı güncel film oyuncuları listelerinde ön sıralara taşımaya kararlı. Jackie Green'in adı eskiden Jack'ti ama o aslında bir kız olduğunu tüm hayatı boyunca biliyordu. Yanlış bir bedende doğmuş olma, doğuştan gelen bir bozukluktu; onun deyişiyle Bir et beni gibi. Jackie 16 yaşında dünyanın en genç trans kadını oldu. Jackie şimdi 18 yaşında ve Miss England olmayı kafasına koymuş. Kendisiyle ilk tanışmada bıraktığı duygu, insanların kendisine nasıl baktıklarına dair ister beğen, ister beğenme tavrıyla alıngan ve kendine güveni tam bir teenager. Ancak güzellik yarışması kampından başlayarak Miss England jüri üyelerini şaşırtmak için çabalamasına uzanan yolculuk sırasında, ne kadar kırılgan olduğu da görünür. Çevresinin zorbalığından intihar girişimlerine, ameliyattan podyuma, Jackie'nin gerçekte olduğu gibi kabul görmek için giriştiği cesurca mücadeleyi takip ediyoruz. BBC yapımı olan bu etkileyici belgesel, Japonya'nın en başarılı müzikal tiyatro kumpanyalarından Takarazuka Revüsü'nün gösterişli dünyasına bir kapı aralıyor. Erkeklerin yönetimindeki Takarazuka Müzik Okuluna her yıl binlerce genç kız başvurmakta. Bunların arasından seçilip okula kabul edilenler, yıllar süren aşırı disiplinli ve dünyadan soyutlanmış bir varoluşun ardından erkek veya kadın rollerinden birini seçerek revüye katılabiliyor. Dream Girls, toplumsal cinsiyet, cinsel kimlik ve bugünün Japonya'sında kadınların deneyimlediği çelişkilerin içyüzüne dair ilgi çekici bir bakış sunuyor. Rüya Kızları'nın yapımcılarının bir sonraki filmi olan Shinjuku Boys, Tokyo'daki New Marilyn Club'da host olarak çalışan üç onnabe'yi konu alıyor; onnabe'ler kendilerini lezbiyen olarak tanımlamasalar da hayatlarını erkek olarak yaşayan ve kadınlarla ilişki kuran kadınlar. Chicago Film Festivalinde Silver Hugo ödülünü kazanan belgesel günümüz Japonya'sında kadın cinsel karmaşıklığını ele alan dikkate değer bir yapım. Selfielere doymuş kültürümüzde bir sanatçının tüm kargaşalığı aşıp bizi tek bir eserde sonraki kuşaklar için bizi tanımlayacak bir imge resmetmeyi denemesi yeni bir anlam kazanıyor. Bu filmlerin her birinde Grayson Perry, kendini tanımlamak zorunda oldukları bir anla yüzleşen farklı bir Britanyalı ile vakit geçiriyor ve onlardan edindiği izlenimleri damıtarak birer portre yaratıyor. Modellerin bazıları minyatürlere, bazıları büyük halılara, heykellere esin kaynağı oluyor ve bazıları da çömleklere işleniyor ancak eserlerin hepsi de belgeselin yayınlanmasıyla eş zamanlı olarak National Portrait Gallery'nin kalıcı koleksiyonunun yanında sergilenmekte. Her film boyunca izleyici Perry ile birlikte yeni bir modeli tanıyacak ve filmin zirve noktasında Perry'nin gözünden kendilerine bakmak için her modelin kralların, kraliçelerin, generallerin ve politikacıların arasından sıyrılıp geçmelerine tanıklık edecek. Modeller arasında genç bir trans erkek, Kuzey İrlandalı loyalistler, eski kabine üyesi Chris Huhne, sağır ebeveynler, yeni müslüman olmuş biri, Alzheimer hastası bir çift ve X-Factor ile Celebrity Big Brother adlı televizyon şovlarının yarışmacılarından Rylan Clark bulunuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/tampopo-noodle-spagettiye-karsi/", "text": "Bazıları, yeryüzünün yapılması ve tüketilmesi en kolay besin maddelerinden olan makarnayı alır, kaynar suyun içine atar, yumuşadıktan sonra sudan alıp tabağa koyar ve üzerine ketçap, mayonez veya bilimum sosumsu malzeme döküp kısa sürede tüketir. Bazıları ise makarnayı bardakla ölçerek alır, ona uygun minumum seviyedeki suyu tencereye boşaltır, suyun içine daha önceki tecrübeleri sonucunda ulaştığı en uygun miktardaki tuzu döker, sonra makarnayı ekler, suyu hiç süzmesine gerek kalmadan tencereden alıp tabağa boşaltır ve yerinde ve mevsiminde aldığı türlü baharatlarla hazırladığı sosu üstüne döküp önce koklayıp derin bir nefes alır ve yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara yemeye başlar. Eğer siz de onlardan biriyseniz yazıyı okumaya devam edebilirsiniz. İlk gruptakiler dağılabilirler. İnsanların tam da Spagetti ve Western'den sıkılmaya başladıkları anda, dünyanın en uzak doğusundaki Japonlar, Noodle Western'le çıkageldiler. Sene 1985'ti ve Sukiyaki Western Django'nun çekilmesine daha 22 yıl vardı. Ama o bile benzer diğer filmler gibi, Tampopo'daki betimlemelere çok uzaktı. Evet, garip isimli güzel filmimiz Tampopo. Ve ne yazık ki, bi öğrenci bi tam popo esprisi ilk defa 1986 yılında bir Türk tarafından yapıldı, o yüzden sakın denemeyin bile. Crocodile Dundee görünümlü Japon'umuzu, acıkıncaya kadar kamyonda iyice yoğurun. Sonra onu, geceden beri mutfakta bekletmiş olduğunuz hanım kızımızın noodle'ıyla besleyin. Ki, filmimizin güzel olması için bu noodle'ın tatsız tuzsuz olması çok önemli. Ardından ikisini zorlu bir arayışa sürükleyin, en iyi noodle'ı bulma arayışına. En iyi noodle'a ulaştıktan sonra artık hayattan başka bir beklentisi kalmadığından varını yoğunu bırakıp sokakta yaşayanlara mı dersiniz, arka sokaklarda küçük bir tezgahta çalışan bir dahi mi dersiniz, 77 kuşaktır noodle yapan bir ailenin varisleri mi dersiniz, en iyi noodle'ı yapan her hangi biri olabilir. Tampopo'dan bir bölümle bu haftaki yemek programımızı kapatalım, afiyet olsun. Önce tüm kaseyi gözlemle, biçimine takdir göster, kokusundan zevk al. Yağ taneciklerinin mücevher gibi parıldayışını, şinacku köklerinin ışıltısını, deniz yosunlarının hafifçe batışını, taze soğanların yüzüşünü seyret. İlk önce çubuklarla yüzeyi güzelce okşa. Şefkatini ifade etmek için. Sonra ete birkaç kez dokun, çubuğun uçlarıyla okşa onu, nazikçe kaldır ve kasenin sağındaki çorba kısmına daldır. Burada önemli olan şey Yakında görüşürüz! diyerek ondan özür dilemektir."}
{"url": "https://futuristika.org/tanrim-kotu-kullarini-sen-affetsen-ben-affetmem/", "text": "''Acıların Kadını'' tabirini duyduğumda herkes gibi benim de aklıma ilk gelen kadındır Bergen. Bir yandan biyografisini okuyorum bir yandan şarkılarını dinliyorum. Sanki ne yaşasa, ya da yaşayacaksa hep onları seslendirmiş. Kendi döneminin müzisyenleri başarılarıyla, başarısızlıklarıyla, röportajlarla gündeme gelirken Bergen'in hayatının yok edilişi manşetlerden haber olmuş. Yalnızca arabesk şarkıcısı acıların kadını demek yetersiz geliyor onun için çünkü kendisi arabeskin bizzat kendisi oluvermiş. Çocukken ve hayatıyla ilgili şeyleri okumadan önce, saçıyla yüzünün bir tarafını kapayarak görmeyen gözünü gizlemesi bana hep sanki öyle doğmuş da sadece bundan rahatsızmış gibi gelirdi. Ne zaman birimizin saçı yüzüne düşse ''Bergen modeli'' şeklinde alay edilirdi çünkü. Bu olaydan sonra medyanın desteğiyle büyüyen şöhreti ve daha da güçlenmesi belki onun acılarını hafifletirken, bizim de toplum olarak her şeye rağmen kabuğuna çekilmemiş bir kadının acısını hiçe saymamıza sebep olmuş olabilir. Ayrıca medyanın lütfettiği şöhret, hayatında aldığı kararlarda söz hakkı sahibi olmasını da sağlamış olabilir. Çünkü onu kezzapla yakan adamdan sonra biriyle beraber olması ateşle oynuyor başlığıyla verilip sonra bıçaklandığında biz demiştik uyarmıştık gibi olması gereken oldu bunda şaşılacak bir şey yok noktasına getirilmiş. Hikayenin sonunu hepimiz biliyoruz. Kimilerine göre katilini affettiği için ölümü de hak etti. Fakat sonuçta erkek sevgisi öldürdü. Bergen'in katili yalnızca yedi ay hapis cezası aldıktan sonra serbest kaldı. Bergen'den bugüne değişen bir şey varsa o da cinayetlerin arttığı. Son 7 yılda %1400 artan kadın cinayetleri kesinlikle hafife alınacak bir oran değilken devlet kadınları hala korumuyor, koruma olanaklarını kadınlardan yana kullanmıyor, katillere ödül gibi cezalar veriliyor. Medyanın erkek dili kadın cinayetlerini desteklemeye devam ediyor."}
{"url": "https://futuristika.org/tarihi-kisiler-ve-sanat/", "text": "Dört yıl önce vizyona giren Ezel Akay'ın Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? filmi üzerine Radikal'in iki ekinde Tarih Nerede Biter, Sanat Nerede Başlar, başlıklı bir yazı yayımlamıştım. Yazıda filmde geçen Orhan Gazi karakterinin tarihi bir kişilik ile kurgu kahramanı arasındaki farktan yola çıkarak filmi tartışmıştım. Olaya ideolojik olarak baktığımızı düşünelim ve Mustafa Kemal'i örnek alalım. Kurtuluş savaşı döneminde, Hindistan Müslümanlarında maddi destek sağlamak adına buraya telgraflar çeken ve telgraflarında hadislerden, ayetlerden örnekler vererek yardım isteyen Mustafa Kemal İslamcı mıydı? Batılı işgalcilere karşı Sovyet Rusya'nın yardımını isterken kullandığı sosyalist üslup ve onlara hoş görünmek adına kurdurduğu Türkiye Komünist Partisi'ni düşündüğümüzde Mustafa Kemal için Sosyalist diyebilir miyiz? Peki, savaştan sonra batı sermayesini ülkeye çekmek için attığı adımlara baktığımızda Kapitalist diyebilir miyiz? Mustafa Kemal'in hayatının bu farklı bölümlerine ait film veya dizi çekmek isteyen yapımcıları, yönetmenleri nasıl eleştireceğiz? Mustafa Kemal'i farklı anlattığı için onları de eleştirecek miyiz, eleştirirken kriterimiz ne olacak? Ama sanırım onlara da hadlerini bildirecek Bülent Arınç gibi siyasetçiler çıkacaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/tarihin-derinliklerindeki-iskorpit-ece-ayhan/", "text": "Ece Ayhan'ın İngilizceye çevrilmiş şiirlerinden oluşan Blind Cat Black isimli kitaptaki dizeler ve Chris King ile Poetry Scores ekibi tarafından hazırlanan müziklerin eşlik ettiği sürrealist zombi filminin KargArt'ta ve aynı tarihte Çanakkale'de yapılacak gösterimlerine bir hafta kaldı. Biz de bu hafta, bazı Ece Ayhan yazılarıyla, büyük şairi elden geldiğince anmak istiyoruz. Bu bağlamda sözü önce Zafer Yalçınpınar'a veriyoruz. Yalçınpınar ile, hem Ece Ayhan'ın emlak cumhuriyetindeki ortalama idraklılarını, hem de tarihi, müziği ve kötülük toplumunu konuştuk. Bu vesileyle, fikri ve eylemi Kadıköy'den çıkan A3 boyutunda bir fanzinin de, movie gösteriminin yaklaşacağı günlerde Kadıköy'ün belirli yerlerinde karşınıza çıkacağını belirtelim. İçeriğini Yalçınpınar ve Futuristika! ekibinin oluşturduğu, tasarımını İpek Yarsel'in yaptığı ve Ece Ayhan'ı andığımız görsellerin, metinlerin ve filmdeki şiirlerin her iki dilde yer aldığı emprovize fanzin vasıtasıyla sözümüzü söylüyoruz. Artık ayarsınız ya da aymazsınız ey toplum, orasını bilemeyiz. İki şey bir arada olacak; sancak ve davul. 2007 senesine kadar Ece Ayhan'ı unutturmak yönünde belirgin bir çaba vardı. Çünkü edebiyat dünyasının mevcut vasatlığı, edebiyattan nemalanmaya çalışan ortalama idraklılar ve kifayetsiz muhterisler Ece Ayhan'ın şiirinin, yaşamının, poetikasının geleceğe uzanacak kadar yetkin ve sıkı olduğunu fark etmişlerdi. Hatta bu kapsamda Ece Ayhan'ın poetikasının geleceğin şiirini belirlediğini bile düşünebiliriz. Durum böyle olunca Ece Ayhan'ın dirisine yaptıkları gibi ölüsüne de sessizlik suikastı uygulamaya çalıştılar. Zamanında, Ece Ayhan söz konusu kifayetsiz muhteris tipolojisinin üzerinden tank gibi geçmiştir. Vasat edebiyatçıların Ece Ayhan'ı unutturmak yönündeki çabalarına karşı ilk tokat İlhan Berk ile Ece Ayhan'ın mektuplaşmalarını içeren Hoşça Kal adlı kitabın Ece Ayhan'ın ölümünden hemen sonra yayımlanmasıdır. Ardından 2007'de Eren Barış'ın hazırladığı POeLİTİKA adlı kitap da çok önemli bir kırılma noktasıdır. Bu iki kitabın ardından özellikle de Eren'in kitabının ardından- o vasat kesimler Ece Ayhan'ı unutturamayacaklarını anladılar. Şimdilerde ise hemen hemen her alanda olduğu gibi Ece Ayhan konusunda da çeşitli dezenformasyon girişimleri var. Ece Ayhan'ı desteklemediği düşüncelerle, kavramlarla, olaylarla tanıtmaya, yapay bağlamların içerisinde Ece Ayhan'ın adını kullanmaya, hiç olmadık ve yersiz şeylerle Ece Ayhan şiirini ilişkilendirmeye çalışıyorlar... Bütün bu girişimlere karşı verilebilecek en güzel cevabın, atılacak en güzel tokadın Takma Göz, İnsanların Kötüsü, İnfanta, Bir Gemi gibi Ece Ayhan'ın pek bilinmeyen, kitaplarına girmemiş çok özel şiirlerinin tekrardan dergilerde, fanzinlerde ve bazı platformlarda yayımlanması olduğunu düşünüyorum. 1950-1960 döneminde yazılmış, çeşitli dergilerde yayımlanmış fakat Ece Ayhan'ın kitaplarına girmemiş böylesi birçok şiir var. 20-30 adet... Ece, bu şiirlerinin hepsini de E. Ayhan Çağlar olarak imzalamış... Şunu da söyleyeyim hemen, bu yakınlarda İnsanların Kötüsü adlı şiir Underground Poetix'in 6. sayısında yeniden yayımlanacak... Ece Ayhan'ı daha doğrusu Ayhan Çağlar'ı anlamak istiyorsanız, o şiiri mutlaka okumalısınız ve içselleştirmelisiniz. Bir de, tabii ya, Chris King'in Blind Cat Black adlı sürrealist zombi filminin Türkiye gösterimi çok önemli... Çok sıkı, oturaklı ve yerinde bir tokat... Bakın, dünyanın öbür ucunda bir taife Ece Ayhan'ın şiirlerini, neye ulaşmaya çalıştığını kavrayabiliyor, fakat bizim edebiyat ortalığımız bilerek edebiyat ortamı demiyorum- hala Ece Ayhan'ın evrenselliğini kabullenemiyor... Bile bile anlamazlıktan geliyorlar filan... Hayret yahu, işte sana bir kötülük dayanışması! Buradan, Kötülük yağmuru meselesine gelelim... Kendisiyle yanmış, kalb ve vicdan sahibi, sahici insanlar oldukça o yağmurun bir sele dönüşmeyeceğine eminim! Hemen öncelikle şunu belirtelim; Ece Ayhan, tek başına, tarihin derinliklerine nüfuz etmiştir ve kendini bu derinlikte bulmuştur. Tıpkı metamorfoz geçirmemiş veya diğer balık türlerinden daha az metamorfoza uğramış bir iskorpit balığı ya da familyasının canavar benzeri, korkutucu, tarih öncesi görüntüsü gibi... Yaşadığı dönemde karakter aşınmasına uğramamış tek edebiyatçı diyebiliriz Ece Ayhan için... Ece Ayhan'ın mülkiye mezunu bir mülki amir olarak altı sene boyunca görev yaptığını da aklımıza getirelim. Ben bu noktayı çok önemsiyorum. Bugünkü iktidar karşıtı kesimler Ece Ayhan iktidara paydaş olmuştur aslında diye hileli bir bakış geliştiriyor. Bugünkü iktidar yandaşları ve paydaşları ise dolaylı olarak şöyle diyor; Ece Ayhan bizdendir. Bizim gibi, tüzüklerle çarpışarak büyümüştür. filan... İki yaklaşım da yüzeysel... Zaten, Ece Ayhan söz konusu olduğunda onu yakınsama mantığıyla ele almak ya da durumcu ilişkilendirme benzeri şeylerle yola çıkmak topyekün bir hatadır. Hatadır çünkü Ece Ayhan mevcut pazarlara en uzak çiftçidir ve ona göre pazarın yapısını, pazardaki şeylerin değerini belirleyen -kendisi gibi- pazara en uzak çiftçilerdir. Ricardo'nun iktisat teoremini kendisine örnek alır ve kendi yaşamının marjinal faydasını, marjinalitesini böyle ifade eder. Ece Ayhan'ın aradığının, işaret etmeye çalıştığının doğucul ya da batıcıl bir düşüncenin türevi olduğunu da düşünmüyorum. Bunlardan sıyrılmıştır Ece Ayhan... Ece Ayhan'ın temel karşıtlığının bir insanlık anlayışıyla ilgili olduğu aşikardır. Ve Ece Ayhan'ın kafasındaki uygarlık, insanlık ve duyarlık seviyesinin, bütünlüğünün batıcıl ve doğucul düşünceden çok ileride, en uçta farklı bir noktada oluştuğunu görüyoruz. Her şeyden önce gaddarlık ve sinsiyet karşıtıdır Ece Ayhan... Mülki amirlik yaptığı dönem onun düşüncelerini bu konuda daha da pekiştirmiştir, toplumun -kendi deyişiyle topluluğun- hakikatini görmüştür, hissetmiştir. Böylelikle, yaşadığı deneyimler ya da içselleştirmeler sonucudur ki kimse mülkiyetin teorik ve uygulamalı kötülüklerini Ece Ayhan'dan daha iyi bilemez. Kaçamak bir cevap vereyim bu soruna... Hala orta ikiden ayrılan çocuklar var. Eh durum böyle olunca tarihi düzünden okuyanlar ve onlara zarfsız kuşlar gönderenler de olacaktır. Basitçe, haklılığın inadı diye bir şey vardır ve öyle ya da böyle gaddarlığa karşı yaşamın ve tarihin vicdanı olarak varlığını sürdürecektir. Hikaye bu kadar basit aslında. Bakın, Ece Ayhan seçkinci biri değildi. Özellikle de maddesel çevresinde, yaşamının görünen kısmında... Ancak bildiği, düşündüğü, araştırdığı, imlediği şeyler hem o dönemde, hem de şimdilerde seçkin diyebileceğimiz, bambaşka şeylerdi. Mülkiye'de iyi bir eğitim almıştı, sinemaya, deneysel müziğe çok düşkündü. Çeşitli vesilelerle Avrupa'yı da görmüştü. Her tarihsel konuda çok meraklıydı. Avrupa ve Osmanlı tarihinin göz ardı edilmiş dehlizlerini, gediklerini filan çok iyi biliyordu. Yani, tarihi doğru okuyordu. Fransızca ve Osmanlıca biliyordu. Dünyada, ikinci dünya savaşına kadar diplomaside Fransızca hakimdir. Bu nedenle birçok tarihi belgeyi ve olayı Fransızca'dan inceleyebilmiştir, sosyolojik kavramları da Fransızca üzerinden içselleştirebilmiştir. Osmanlıca bildiği için de, Osmanlı İmparatorluğu üzerinden gelişen doğuyu da, kendi tarihimizi de doğru okuyabilmiştir... Bunlar onu entelektüel anlamda çok kuvvetli kılmıştır. Yıllar sonra bunu fark ettim. Karamsarım ama benim karamsarlığım Ece Ayhan'ınkine benziyor; akkor! Daha önce de söyledim, merak edenler kömürün elmasa dönüşmesi meselesini, hikayesini araştırsın. Söyleyecek fazla bir şey yok... Sonuçta, Ece Ayhan, kendi deyişiyle, bayrağı dikmiştir. Artık ayarlar ya da aymazlar, orasını bilemeyiz. Ece Ayhan hem sancakla hem de davulla isyan etmiştir. Gelecek için, düzayak çivit badanalı bir kent kurmak adına isyan etmiştir. Hayatını da bu isyan ve kovgunluğun ruh hali belirlemiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/tarihte-bu-hafta-16-22-agustos/", "text": "Gregoryen takvim ya da Miladi takvime göre 2010 yılının 33. Haftası, 228. ile 234. günleri arasında yaşanan dünyevi gelişmeler... ABD'de kadınlara oy hakkı tanındı."}
{"url": "https://futuristika.org/tarihte-bu-hafta-23-29-agustos/", "text": " Graf Zeppelin'in hava gemisi, 21 gün süren dünya turunu tamamlayarak Lakehurst'a döndü."}
{"url": "https://futuristika.org/tarihte-bu-hafta-9-15-agustos/", "text": " Amerika Birleşik Devletleri, Japonya'nın Nagazaki şehrine atom bombası attı: yaklaşık 70.000 kişi o anda öldü. Üretimi Alcatel Aerospatial Space Industries tarafından yapılan Türkiye'nin ilk uydusu Türksat 1B, Fransız Guyanası'ndaki Kourou Üssü'nden fırlatıldı. Böylece Türkiye, uzayda uydusu olan 18 ülke arasına girdi. Tramvaylar ilk kez 1842 yılında Amerika'da, 1854'te Avrupa'da ve 1860'da İngiltere 'de görülürken İstanbul'da 3 Eylül 1869 tarihinde Tophane-Ortaköy hattında çalışmaya başlamıştı. 11 Ağustos tarihinde 92 yıldır hizmet eden, yolcuları bir yerden bir yere taşıyan tramvaylar seferden kaldırıldı. İstanbul Moda'da ilk tenis kortu açıldı. Çin Halk Cumhuriyeti'nde Mao Kültür Devrimini ilan etti. Çin Kültür Devrimi, tam adı Büyük Proleter Kültür Devrimi, Bolşevik Devrimi'nin amacından uzaklaştığı kanısına varan Mao, Büyük Atılım'ın neden olduğu ekonomik çöküntüden kurtulmak amacıyla da uyguladıkları programlara karşı duyduğu kuşkunun karşıt hareketi olarak bu devrimi başlattı."}
{"url": "https://futuristika.org/tarkovskinin-gunlugunden-dostoyevski-notlari/", "text": "Saşa Mişurin ile yine Dostoyevski hakkında konuştuk. Tabii ki film hakkında önce yazılmalı, nasıl yönetileceği konusunu konuşmak için çok erken. Dostoyevski romanlarının filmini yapmanın hiç mi hiç anlamı yok. Adamın kendisi hakkında bir film yapmalıyız. Kişiliği hakkında, tanrısı, şeytanı, çalışması hakkında. Tolya Solonitsin'den harika bir Dostoyevski olur. Aydınlık Günü de yapabilsem ne iyi olur! Büyük bir olasılıkla o flashback ve normal sahnelere göre yan siyah-beyaz yarı renkli olacak. Dostoyevski için de en azından malzeme toplamaya başlamak iyi olacak. Karaborsadan kitap da temin eden Hippopotam adlı bir tip varmış. Dostoyevski'nin günlükleri de dahil toplu eserleri 250 ruble. Mutlaka almalıyım. Liuka Fayt ilk Dostoyevski kitaplarım sete getirdi. : Cornfeld ve Remizov'un Dostoyevski üzerine yaşadıkları, makaleler (1921) Kızının yazdıkları, L. Dostoyevski (1922) 1883 basımı toplu eserlerinin ilk cildi. İkinci karısı A. G. Snitkina'ya mektupları evde. Dostoyevski mum ışığında okurmuş. Lamba sevmezmiş. Çalışırken çok sigara içip arada sırada da koyu demli çay içermiş. Karama zofun yaşadığı Staraya Russya kentinden başlayan ve monotonluk la devam eden bir yaşam. En sevdiği renk denizin dalgaları. Kadın kahramanları hep o renkte giysiler giyer. Yavaş yavaş Dostoyevski'nin olağanüstü ihtiyatlı ve bilgiç bir yaradılışa sahip olduğu izlenimine kapılıyorum. Aslında dışarıdan bakıldığında neredeyse kasvetli. Senaryoyu yazmak zor olacak. Budala birkaç bölüm yapılabilir. Dostoyevski de -Sergey Baba televizyon için olabilir. Budala'yı yedi bölüm yapmak iyi olur. Bu aralar para kazanma yolları bulmam lazım. Saşa Mişurin'le senaryoları çabucak yazabiliriz. Fakat eğer üç saatlik senaryolar için iki ya da üç anlaşma imzalayabilirsek. Valeri K. yardımcı oluyor. Moldavya'dan biriyle konuştu bile. Budala'yı yeniden okuyorum. Bunu çekmek kolay diyemem. Senaryoyu yazmak zor olacak. Roman kabaca sahnelere ve sahne betimlemelerine ayrılmış. Yani olay örgüsünün gelişiminde önem taşıyan her ayrıntının yeri var. Bu betimlemeler tamimiyle atılamaz. Bazıları sahnelerde yer almalı. Fakat bu daha sonra yapılacak. Şu an için en önemli şey Aydınlık Gün. Aslında Dostoyevski'nin eserleri içinde yapısal olarak en oturaklı, kendi içinde en uyumlu ve uyarlamaya en uygun olanı Suç ve Ceza. Fakat bunu Lyova Kulidahanov yaptı. Aydınlık Gün'ü isim olarak beğenmiyorum. Çok zayıf. Martiroloji daha iyi, fakat onun da ne anlama geldiğini kimse bilmez. Öğrenince de izin vermezler zaten. Feragat bir parça düz. Vera Panova'yı andırıyor biraz. İtiraf da çok fazla tantanalı. Niye Böyle çok daha iyi, ama fazla belirsiz. Gün geçtikçe birlik ilkelerinin sinemada büyük önemi olduğunu daha çok hissediyorum, belki de daha da ileri giderek diğer sanat formlarından bile çok diyebilirim. Demek istediğim, tek bir düşünceye inatla sarılmak sözgelimi. Kendimi daha anlaşılır kılmak için bir örnek vereyim: Suç ve Ceza bu yapısal ideale biraz yakın sayılırsa, o zaman Budala bundan oldukça uzak bir yerdedir. Çünkü onun zemini daha oynak. Budala. Smoktunovskiy projeyi takip ediyor. Bu yüzden Leningrad 'a gitti. Niye Leningrad? Henüz hiçbir karar alınmadı, en azından Moskova kurulu tarafından. Budala için hiç vakit geçirmeden şahsen uğraşmalıyım. Pazartesi Yermaş'a gideceğim. Kuşnerev'e göre Almanların benimle Doktor Faustus hakkında konuşacakları varmış. Smoktunovskiy gidip Dostoyevski projesini mahvetmese! Buna mani olmak gerek. Hemen gidip Şauro'yu görmeliyim. Dün, Sovyet Kültür merkezinin yazı işlerinden, benden Soljenitsin üzerine bir şey yapmamı isteyen bir telefon aldım. Larissa benim çekimde olduğumu söyledi. Pazartesiye kadar bir kopya istiyorlar. Piçler! Yanlış insana çattılar. Belki, titiz bir güncelleştirmeyle İvan İlyiç'in Ölümü benim için, bana yardımcı olacak klasik bilgimle daha uygun olurdu. İçindeki her şey yeniden yaşanmak üzere hayata dönüştürülürdü. En önemlisi bu. Tabii ki Dostoyevski Üzerine, yapısal bazı eksiklere karşın benim için en uygunu. Kafamda olanı bir araya getirmek, aynı eskiden olduğu gibi. Değişik katları, şimdiyi, geçmişi ve ideali bir araya getirmek. ... Almanlar, Polonyalılar ve Yahudiler işbirlikçidirler ve birbirlerine yardım ederler... Bir tek Rusya'da böyle bir dayanışma yoktur, bir tek Rusya parçalanmıştır. Thomas Mann Tanrı'dan çok fazla şey anlarken, Dostoyevski Tanrı'ya inanmayı ister fakat beceremez; ilgili organ dumura uğramıştır. Tonino'yu görmeye gidip ona film konusuyla ilgili aklıma gelen fikri söyledim: Bir yazar, büyük spritüel derinlikleri olan bir adam, ölüme hazırlanmış, dürüst, erdemli, başarıyı da onunla birlikte gelen o kargaşayı da küçük gören tek başına bir adam; bir gün aynaya bakar ve yüzünde o korkunç hastalığın izlerini görür. Cüzam. Tam bir yıl hastalığın sessizce ilerleyen izlerinin kendini göstermesini bekler. Ve bir yılın sonunda, doktor ya da uzmanlar ona iyileştiğini söylerler. Eve, o her yerin toz altında kaldığı yere döner. Artık küflenmiş not defterine gider eli ve tam bir şey yazacakken kalemi kağıdı delip geçer. Boş ver! der güçlü bir şekilde. Boş ver! diye tekrar eder yüksek sesle, gerçekten hayatta olduğunu onaylar bir tavırla aynadaki yaşayan aksine bakarak. Fakat bomboştur. Bir kelebeğin çıktığı koza kadar boş. Ve en büyük günahın gurur olduğunun farkına varır. Bir zamanlar kendinin ulu ruhani bir mertebeye eriştiğini düşlemişti ama şimdi o hiçbir şeydi. Hastalığı süresince onu ölümün bilgisi yiyip bitirmişti. Başlangıçta söz vardı, dedi mutsuz adam. Sabahın ikisi. Rus dahileri düşünüp taşınmışlar, kendi büyüklüklerinin dümdüz uzanan verimsiz topraklardan çıkıp gelişemeyeceğine karar vermişler ve hemen ülkelerini büyük ilan etmişler, geleceği de mesihvari. Kendilerini halkın sesi olarak gördüler ve çölde haykıran olmak istemediler ve madem halkın özünü temsil ediyorlardı o zaman halkın da büyük olması, ülkenin geleceğinin parlak olması gerekirdi. Puşkin diğerlerinden daha alçakgönüllüydü. Anıt ve Çaadayev'e mektuplarında Rusya'nın kaderinin Avrupa için koruyucu bir tampon olmaktan öte bir anlam taşımadığından söz eder. Bu böyle, çünkü Puşkin'in dahiliği uyumlu. Bu huzur ve uyum ne Tolstoy ve Dostoyevski ne de Gogol'da var: onların dehası huzursuzluk ve uyumsuzlukla dolu çünkü bu, yazarın kendisiyle olmak istediği insanın görüntüsü arasındaki çelişki şekillenip ortaya çıkıyor. Dostoyevski tüm isteğine karşın Tanrı'ya inanmadı. İnanma eyleminden yoksundu fakat inanç hakkında yazdı. Puşkin geri kalan hepsinden daha üstündü çünkü Rusya'ya mutlak bir anlam yüklemedi."}
{"url": "https://futuristika.org/tarkovskinin-stalkeri-ve-dijital-zamanlarda-yeniden-yapmak/", "text": "Andrey Tarkovski'nin beşinci filmi Stalker, 1979 yılında ölümünden beş yıl önce belirmişti. İnsanların çağdaş zamanlardaki davranış eğilimleri, nedense rakamlara anlam yüklemek gibi, kimseye bir katkısı olmayacak davranışlar ile örülmüş. Brooklyn'den Peter Burr, video sanat yaptığını söylüyor. Filmi kaynak edinmiş. Filmdeki The Zone/Bölge'yi yaptığı animasyon Special Affect'de yansıtmış. Bölge'den ilerleyinde The Room'a/Oda'ya ulaşabilirsiniz, şansınız varsa, bölgeyi biliyorsanız, ulaştığınız odada tüm düşleriniz gerçek olabilir ya da öyle olduklarını düşünebilirsiniz. Otuz sekiz dakika süren animasyon yapımda, filmdeki görüntülerin animasyona çevrilmiş halleri, hipnotik geçişler ve tekrarlar var. Lucky Dragons ve Seabat ise, aynı tavrı filmin elektronik müziklerini insan sesi örnekleri ve sintizayzır besteleriyle karma bir hale getirmişler."}
{"url": "https://futuristika.org/tatak-roketi-ve-super-dedektif/", "text": "Yanan diskimle birlikte kayıplara karışan, eğlenceli bir filmin hüzünlü hikayesidir bu. Tatak Roketi ve Süper Dedektif isimli iki bölümden ve birçok kısa hikayeden oluşan filmin adı Tebana Sankichi. İlk bölüm olan Snot Rocket, suçluları fırlattığı tatağıyla etkisiz hale getiren Tebana Sankichi'nin hikayesi. Japon olması zaten garip damgası yemeye yetiyorken, bu film Japon-ötesi gariplikte, ya da garip-ötesi Japonlukta. Şöyle ki, süper kahramanımız filmin bir sahnesinde yorgan altından babasına BJ yapar mesela. Tabi böyle söyleyince kulağa çok iğrenç geliyor fakat bu iğrenç sahne bile 32 kahkaha attırıyor insana. Batman'in Robin'i gibi Sankichi'nin de, yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, bu yollarda beraber yürüyüp beraber ıslandıkları hatta beraber uyudukları, ismini her şeyi iki kere söylemesinden alan Shiro İkikere'si vardır. Kardeşi ise Shiro Milyonkere'dir. Tahmin ettiğiniz gibi, o gelip ağzını açtığında, ta ki susana kadar aylar geçer, mevsim döner, film biter. İkinci bölümde, kılık değiştirme uzmanı süper dedektif Hajime Ikkaichi'nin, suçluları kendine has fantastik yöntemlerle yakalamasını izliyoruz. Bazen orjinal boyutunda bir Barbie bebek, bazense Notre Dame'ın kamburu kılığında karşımıza çıkabiliyor. Peki suçluları yakalıyor mu? Evet! Hem de karizmasından hiç ödün vermeden, bütün klişelerle dalga geçerek. Kısa hikayelerin film haline gelmesi tam 6 yıl sürmüş. 1999'da başlayıp, bütün hikayeleri 2005'te sonlandırabilmişler. Haliyle, sona doğru espriler daha da absürtleşiyor, cıvıyor, rayından çıkıyor. Başrol oyuncusu Tak Sakaguchi'yi Versus'tan hatırlayanlar olacaktır. Ya da henüz tanışmamış olanlar varsa bu ismi bir yere not alsınlar ve bulabildikleri bütün filmlerini izlesinler. Genelde kasabanın yakışıklısı rolünde oynasa da, en büyük Japon B-Movie emektarlarındandır."}
{"url": "https://futuristika.org/tcnin-internet-ve-sansur-politikasi-5651/", "text": "Bu yazı 16.01.2014 tarihinde yazılmış Yeni 5651 ve Sansürün İşleyişi, 01.02.2014 tarihli Sansürde Son Gelişmeler ve 06.02.2014 tarihli Türkiye'nin İnternetteki Yeni Yeri adlı üç yazının birleştirilmesi ile oluşturulmuştur. Yeni 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun sözde yumuşatılarak meclisten geçti. Bizleri ilerleyen süreçte neler bekliyor, Türkiye'nin sansür konusunda dünyadaki yeri nedir, 5651 sayılı kanun sonrası ne olur, dünyada sansürlenen içeriklerin dağılımı ve bizdeki yansımaları ne olur tüm bunları merak etmekteyiz. İlk olarak, Türkiye'nin dünya internet sansürü haritasında nerede yer aldığına bir bakalım. Yukarıda gördüğünüz harita (kaynak: wikipedia ) 2013 yılı dünya sansür haritasıdır. Ek olarak, diğer haritalar yerine renkleri için bu haritayı seçtim. Renklerin ifade ettiklerine gelirsek; radikal, oldukça, seçici, gözetim altında, düşük ve veri yok şeklindedir. Haritaya Türkiye'de seçici bir sansür olduğu işlenmiştir. Bununla ilgili de hatırlarsanız çeşitli kelimelerin filtrelendiği ve bunun üzerinden de sitelere erişimin yasaklandığını, TİB'in ise 2014 yılı itibariyle 35702 siteyi, Türkiye'de ise toplamda 40124 sitenin engellediğini biliyoruz. Fakat 5651 sayılı kanun ile muhtemelen 2014 yılında Türkiye'de sansür oldukça veya radikal olarak renklendirilebilir bir hale gelebilir. İkinci olarak, bizleri ilgilendiren diğer bir nokta dünyada sansürlenen içeriklerin ne olduğudur. Bu konundaki yüzdesel dağılım yukarıda görüldüğü gibidir. Yoğunluğun bloglar ve siyasi partilerde olması -bence- çok önemli bir noktadır. Özellikle 5651 sayılı kanun ile Türkiye açısından değerlendirdiğimizde, ilerleyen süreçte muhalefet partilerine ve bloglara, ardından bağımsız basına doğru çok ciddi bir sansür dalgasının yayılabileceğini söyleyebiliriz. Yeni 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'un içeriğini yukarıdaki sansür işleyişi şeması üzerinden anlatalım. Devlet, yasal düzenlemelerin yanında İSS'larını direkt olarak kontrol edebilmek için tüzüğünü kendi onayladığı Erişim Sağlayıcıları Birliği adında bir birliğe üye olmaya zorlamaktadır. Bununla birlikte, bu birliğe üye olmayan servis sağlayıcıların faaliyette bulunamayacaklarını da ayrıca belirtmektedir. Böylece, erişim engelleri ve veri takibi (phorm, dpi vs.) taleplerinin bu birliğe yapılacağı, bunun bir sonucu olarak da taleplerin İSS'lere de yapılmış varsayılacağı söylenmektedir. Kısaca devlet, Erişim Sağlayıcıları Birliği ile İSS'leri direkt olarak kontrol edebileceği bir yapıya kavuşturmaktadır. Ayrıca, yapılan erişim engelleri ve veri takibi için yasal bir koruma kalkanı da mevcuttur. Bu koruma kalkanına göre; TİB Başkanlığı personelinin, yaptıkları görevin niteliğinden doğan veya görevin yerine getirilmesi sırasında işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı haklarında ceza soruşturması açılmasına TİB Başkanı için ilgili Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı, diğer personel için ise Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı'nın izni aranacak. Bunu yukarıdaki veri takibi araçları ile ilişkilendirirsek sonucun ne kadar vahim bir boyutta olduğu çok net görebiliriz. Yani devlet, veri takibi için İSS'leri kontrol altında tuttuğu bir yapı içinde olmaya ve bu takipler sonucu doğabilecek suçların soruşturulması için de kendinden izin almaya zorluyor. Kısaca, beni bana şikayet edin demektedir. Bir diğer nokta, yer sağlayıcıların yasal düzenleme ile trafik kayıtlarını saklama süresi en az 6 ay en fazla 2 yıl olacak şekildedir. 5651 sayılı kanun TİB başkanına sansür için doğrudan yetki vererek -sözde- kanuna aykırı fakat herhangi bir içeriğe erişim 4 saat içinde engellenebilecek (24 saat içinde mahkeme karar verecek) ve yer sağlayıcı kendisine bildirilen içeriği derhal çıkartmak zorunda kalacaktır. Gayri hukuki talepler ise tam bu noktada devreye girmektedir. Kendisiyle ilgili yapılan eleştiriden memnun olmayan bir bakan içerik hukuka uygun olsa bile erişimi engelleyebilme yolu açılmış olacaktır. Burada sadece bakanla sınırlamamak gerekir. İktidar, kendisini eleştiren tüm içeriklere ve bu içeriklerin birçoğu hukuka uygun olsa bile, erişime engelleyebilecektir. Diğer yandan, kayıt bilgilerinin nerede tutulduğu bu noktada çok önemli değildir. Kayıtların uzun süre tutulması ve istendiği takdirde devlete verilecek olması asıl problemdir. Fakat Ulaştırma Bakanı Lütfi Elvan, kayıtlar devlette tutulmayacak diyerek insanları yanlış yönlendirmektedir. Kendisine tabi yaptığı sağlayıcılar, istendiği takdirde tüm kayıtları vermek mecburiyetindedir. Devlet, içerik kaldırma ve kullanıcıya ait veri taleplerini içerik sağlayıcılarından istemekteydi. Fakat bununla ilgili olarak her zaman istediği sonucu alamamakta bazen de reddedilmekteydi. Artık, içerik kaldırma ya da veri talebi ile uğraşmak yerine IP ve URL bazlı engelleme getirerek, kuracağı birlik üzerinden İSS'lerin hizmetlere erişimi engellemesini sağlayacaktır. Bu şu demek oluyor; örneğin, Twitter'ın tamamen erişime engellenmesi yerine Twitter kullanıcılarından herhangi birinin içeriğinin erişime engellenmesi veya tamamen erişime engellenen bir sitenin DNS değiştirilse bile erişilememesidir. Böylece, devlet yapmış olduğu erişim engeli ya da veri isteği taleplerinde reddedilse bile içeriğe ya da tamamen yer sağlayıcıya erişimi engelleyebilecektir. Yukarıda anlattıklarımı en basit şekliyle bir kolunu şemaya uygun olarak kısaca tekrar anlatayım. Devlet, yasal bir düzenleme ile İSS'leri oluşturacağı birliğe üye yapmaya mecbur ederek İSS'lerin direkt kontrolünü sağlar. Böylece veri takibi ve erişim engelini de kendine yani tekele yükler. Bu da içeriğin kaldırılmasından engellenmesine, veri takibinden kullanıcının internetteki hareketlerinin izlenmesine kadar çok geniş çaplı bir alanı kapsar. Tüm bunları toparlayacak olursam, devlet kendi denetiminde ve üyeliği zorunlu tuttuğu bir birlik kurarak internette veri takibi ve erişim engelinin gayri hukuki yolunu açmış, ayrıca bunu yasal bir düzenleme ile yapmıştır. Bununla birlikte, Türkiye'de zaten radikal bir sansür mevcuttur. Bu konuda bir örnek göstermem gerekirse, hiç düşünmeden Guillaume Apollinaire Davası diyebilirim. 5651 sayılı kanun ile oluşturulacak yeni birlik ve işleyiş de internette seçici olan sansürü radikal sansüre çevirecektir. Vimeo, 8 Ocak 2014 tarihli karar ile müstehcenlik gerekçesi ile erişme engellendi. Erişime engellenme asıl nedeni Başbakan'ın kardeşi Mustafa Erdoğan'a ait bir videonun sitede yer almasıydı. Video, özel hayatın gizliliğini ihlal etmektedir. Fakat bunun için Vimeo ile iletişime geçmek yerine siteye erişimin tamamen engellenmesi tercih edildi. İçerik silindikten ve Vimeo bir süre erişime engellendikten sonra karar kaldırıldı. Soundcloud, 16 Ocak 2014 tarihli karar ile Sümeyye Erdoğan'ın telefon görüşmelerine ait ses kaydının yayımlanmasından sonra erişime engellendi. Bununla birlikte, yayımlanan ses kayıtlarında sadece Sümeyye Erdoğan yoktu. Ayrıca, Başbakan'a ait ses kayıtlarını da içermekteydi. Aynı Vimeo'da olduğu gibi içeriğin kaldırılması talebi yerine site tamamen erişime engellendi. Vagus. tv, 16 Ocak 2014 tarihli koruma tedbiri kararı ile habersizce erişime engellendi. Habersizceden kasıt, Vagus. tv'ye herhangi bir bildirimde bulunulmadan direkt olarak engellenmesidir. Ayrıca Vagus. tv sahibi Serdar Akinan, engelleme ile ilgili bilgi almak için TİB'e giden avukatlarının hiçbir yetkiliye ulaşamadıklarını ve Cumhuriyet Başsavcısı'nında böyle bir kararının olmadığını belirtti. Karar olmadığı halde TİB'in hukuka aykırı bu engeli bir yana, henüz kanun tasarısı kabul edilmeden yapmış olduğu engel için cevap vermeye tenezzül bile etmemesi ilerleyen süreçte özgür basına yapılacakların bir habercisidir. T24 ve soL Haber Portalı, 1 Şubat 2014 tarihinde BTK ve TİB tarafından yayımlamış oldukları CHP'li Oran'dan Erdoğan'a: Sabah ve ATV için satın alma talimatı verdiniz mi? , Sabah-ATV havuzunu Erdoğan mı doldurdu? ve 2. dalgada adı geçen kişiler hakkındaki yakalama kararı kaldırıldı! haberlerinin yayından kaldırılması için tebligatta bulunuldu. Bu tebligata göre; 04/05/2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'a dayanarak konu içeriğin çıkarılması istenmektedir. İçeriklerin hukuka aykırı bir şey içermemelerine rağmen böyle bir istekte bulunulmuş, ayrıca kaldırılmadığı takdirde Türkiye'den erişime engelleneceği de bildirilmiştir. Burada sadece özgür basına uygulanan sansür bir yana bir siyasi partiyle ilgili habere ve içeriğe de dolaylı bir sansür söz konusudur. Yukarıda bahsedilen erişim engelleri ve içerik kaldırma talepleri TİB'in internet üzerinde hüküm verebilen ve hükümetin sansür isteklerini yerine getiren bir kurum olduğunun tıpkı bugüne kadar yaşanan süreçte olduğu gibi açık bir delilidir. Diğer yandan, TİB'in MİT kökenli bir yönetime kavuşması, yeni 5651 sayılı kanun tasarısı ile de yasal bir koruma kalkanına sahip olması radikal sansürün en büyük habercisidir demiş ve özgür basından siyasi partilere doğru bir sansür dalgasının başlayacağını öngörmüştüm. Bugün yaşananlara baktığımızda sansür işleyişinin bu ifademe tamamen uyduğunu gördüm. Ek olarak, belirtmeden edemeyeceğim birkaç nokta var. Daha yeni 5651 sayılı kanun çıkmadan böyle oluyor dediğiniz anda kanun çıktıktan sonra yapılacak sansürleri bir ister istemez kabul ettiğiniz veya kanunda yazıyor yapacak bir şey yok dediğiniz anlamına da geliyor. Elbette böyle bir şeyi kimse istemez fakat bunu da görebilmek önemlidir. Ayrıca, yeni tasarı insan haklarına aykırıdır. Aykırı bir kanunun kararları da doğal olarak hukuka aykırı olacaktır. Türkiye'nin de altına imza attığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı bir kanun ile yapılacaklara hukuka uygundur demek abesle iştigaldir. Bir diğer nokta da, TİB hukuka aykırı hareket ederek 5651 sayılı kanun tasarını meşrulaştırmaya çalışmakta, yaptıkları ile kanun da desteğini alarak yeni bir yasal zemin hazırlamaktadır. Maalesef, bizleri radikal, fişlemeye dayanan, toptan gözetimci ve insan haklarına aykırı sansürlerlerin olacağı daha da kötü bir dönem beklemektedir. Yeni 5651 sayılı kanun daha çıkmadan TİB hukuka aykırı yaptırımlarda bulunarak MİT kökenli yeni yapısı ile yerli NSA olma yolunda hızlı adımlarla ilerlemekte, internetin hükümet süzgeci olmaktadır. İnternet güçle kutsanmış iktidarın mülkü, iktidarın bizlere dayattığı sansürcü anlayış da hukuk değildir. Sizlerle paylaştığım bu ekran görüntüsü ile duygu sömürüsü falan yapmıyorum. Dikkat ettiyseniz kanun tasarı anlaşılmasın diyerek televizyonlara Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK'da Değişiklik Yapan Kanun Tasarısı adı altında yansıtıldı. Diğer yandan, gördüğünüz boş koltuklar internete, gizliliğinize, düşünce özgürlüğünüze, ifade özgürlüğünüze, inanç özgürlüğünüze, açık bilgi akışına, gelişime ve internetten para kazananların ekmeğine yani iktidar destekçisi olun veya olmayın sizlere ve geleceğinize vurulmuş en büyük darbedir. Bir de istihbaratın kelime anlamına bakalım. Herhangi bir Türkçe sözlüğü açıp baktığınızda kelimenin Arapça kökenli ve çoğul bir kelime olduğunu göreceksiniz. Anlamı ise haberler ve haber alma şeklinde yazmaktadır. Teknik olarak istihbarat ise imkanları ve araçları kullanarak bilgi temin etmek, bu bilgiyi işlemek, yorumlamak ve bundan bir sonuç çıkarma sürecini ifade eder. TİB yeni kanun ile bizlere ait bilgiyi temin etme, bu veriyi işleme, yorumlama ve bundan bir sonuç çıkarma sürecine yasal olarak sahip olmuştur. Ayrıca, bu gelenekten gelen bir ismi de kendine başkan yapmıştır. Artık yeni kanun ile birlikte bunu şöyle yorumlayabiliriz: 17 Aralık 2013 tarihinde başlayan ve devletleşen AKP, AKP'leşen devlet bir yolsuzluk operasyonu sürpriziyle karşı karşıya kalmış, buna benzer bir durumla tekrar karşılaşmamak, engellemek ve bundan korunmak için TİB, MİT geçmişi olan Ahmet Çelik başkanlığı ve yeni kanun ile internette her türlü veriyi önceden denetleyecek, temin edecek, işleyecek, yorumlayacak, bundan sonuç çıkartacak ve sıkı denetim yapacak, insan haklarına aykırı bir yapıya yasal olarak kavuşmuştur. Ayrıca, ülke tarihinin en büyük toptan gözetimci fişlemesi ile karşı karşıyayız. Bu yapı yüzünden sadece biz karşı çıkanlar kaybetmeyeceğiz. Herkes kaybedecek. Bunun ötesi berisi yoktur. Sonucu bu sefer uzun uzun yazmayacağım. Okuyanlar artık az çok ileride neler olacağını, neler yaşayacağımızı biliyor. Bununla birlikte, yeni 5651 sayılı kanun tasarısı için yazılar yazdım ve sansürü elimden geldiğince burada anlattım. Bu yazılar kimilerine ulaştı, kimileri okuduğu halde görmezlikten gelmeye devam etti. Sansüre karşı empati yapın dedim fakat çok da ciddiye alınmadım. Hala da aynı konuda ısrar ediyorum, empati yapın. Empati yapmayı öğrenin. Bu toptan gözetimci, fişlemeci sansür yasası, -tekrar tekrar vurguluyorum- ilgili ilgisiz herkese zarar verecektir. Bunun seni, beni, onları olmaz. Lütfen bunu görün. Son olarak, ümitsizliğe kapılmayın. Sansüre karşı verilen bu mücadele hiçbir zaman bitmeyecektir. Türkiye'nin internetteki yeni yeri magmadır. Yerin dibinin dibidir. Buradan çıkartacak ve bizleri bu utançtan kurtaracak olan da ne muhalefet ne de iktidardır. Sadece bizleriz. Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 16. sayısında yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/tek-bayrak-tek-vatan-tek-dil-tek-insan/", "text": "İnsan ilişkilerinde, hepimize tecrübenin ve hayatın öğrettiği belli başlı yazılı olmayan kurallar vardır. Bunlardan biri, bizim bir ilişkinin seviyesini aldığımız karşılıklara dayandırdığımızdır. Yani, sürekli sen beni sevmiyorsun diyen biri ile beraber olmak çok zordur ve öyle bir ilişki çok da uzun süremez. Bunun dışında önemli bir ders, iletişimin ve iletişim yollarının açıklığının bir ilişkiyi kurtarabileceği veya uçurumun kenarına itebileceği gerçeğidir. Eğer sevdiğimiz insanla iyi bir iletişimimiz varsa sorun yaşamaktan, anlaşamamaktan çekinmeyiz. Çünkü zaten sorunları konuşabiliyoruzdur. O zaman sorunlar köstek olmaktan çok o ilişkideki prüzleri ortaya çıkaran yararlı bir araç halini alırlar. Fakat iletişim yolları tıkalıysa, sevenler karşılıklı olarak hislerini ifade etmekte sıkıntı yaşıyorlarsa, o zaman en küçük sorun bile dert halini alır; konuşulmayan şeyler taraflar arasında giderek derinleşen bir uçurum oluşturur. Çünkü öyle ya da böyle, herkes dinlenildiğini, anlaşıldığını görmek ister. Konuşarak iletişim kuramayan insanlar, o zaman farklı iletişim yolları arar. Karılarını döven kocalar aslında söyleyemedikleri sorunlarını ve mutsuzluklarını, iletişim kurmayı bilmedikleri veya hislerini anlatmanın kadınsal bir davranış olduğunu zannettikleri için, böyle herkese zarar verecek bir şekilde ifade ederler. Erkek arkadaşları üzerinden numaralar çeviren, her türlü manipülasyondan karşıdakini esirgemeyen kızlar, aslında o yaptıkları ile içten sevilmeye ne kadar muhtaç olduklarını anlatırlar bize. Bu örnekler çoğaltılır ama sonuç aynı: davranışlar, aslında bir iletişim kurma yoludur ve biz davranışın ötesine bakıp ne denmek istendiğini görebilirsek, o zaman karşıdakini anlamak için ilk adımı atmış oluruz. Bu insan ilişkilerinde böyle olduğu gibi, toplumsal ilişkilerde de farklı değildir. Bir toplumdaki gruplar, birbirlerine olan davranışları ve söylemleri ile kendilerine ve karşılarındakine kim olduklarını, karşıdakini nasıl ve aralarındaki ilişkiyi nasıl gördüklerini anlatmaya çalışırlar. Bu gözle Türkiye'ye bakınca, karşımıza enteresan bir tablo çıkıyor. Ülkedeki partilerin ve kurumların ne kadar sıklıkla ve ne kadar şiddetli anlaşmazlığa düştükleri bir sır değil, bunun örneklerini hergün görüyoruz. Farklı düşündükleri neredeyse her konuda birbirlerine çamur atmaktan hiç çekinmeyen siyasiler, gelin görün ki tek bir konuda görülmemiş bir şekilde anlaşıyorlar. Cumhurbaşkanından ana muhalefete, iktidar partisinden orduya herkes tek ses: tek bayrak, tek vatan, tek dil! Bunun aksini düşünmek bile bölücülük yaftasına iliştirilip, hain damgası yemekle eş anlama geliyor. Fakat ucuz ve derinliği olmayan söylemlerin ötesini incelemeye çalıştığımızda, bu tür argümanların ömrü kısa oluyor. Neden? diye sorunca bu tekliğin savunucuları erken biten ve çabucak tükenen bir ezberden öteye gidemiyorlar. Tek bayrak, tek vatan ve tek dil söylemi, aslında ne demek istiyor? Bunu savunan birine neden tek bayrak istiyorsun, neden tek dil ve tek vatan istiyorsun diye sürekli sorduğunuz zaman argüman bir yerden sonra kısır bir döngüye giriyor: birden fazla bayrak dil veya vatan, bölünmek demek ve bölünürsek yok oluruz. Bölmeye çalışmak hainlerin, teröristlerin işidir. O yüzen bunu düşünmek bile hainliktir, teröristlerle aynı şeyi yapmaktır. Bir de buna bazen eklenebilen uluslararası komplo senaryosu var: aslında emperyalist batı bizi hep bölmeye çalıştı. Kendileri başarısız olunca taşeron gibi teröristleri kullanmaya başladılar. Bunlar hep emperyalist batının maşası. Böylece başladığımız yere geri dönüyoruz: Bu sebepten, en iyi çözüm tek vatan, bayrak ve dil demek, geri kalan herşeyi yasaklamak... ve aynı şekilde devam ediyor. Çoğu milliyetçide ve tek bayrak, vatan ve dili savunanlarda öyle ya da böyle bir versiyonunu görebileceğimiz bu argümanın basitliğini, tutarsızlığını ve isabetsizliğini tartışmak herkes için vakit kaybı. Fakat yukarıda bahsedilen gözle bu argümana bakarsak, aşırı bir gurur duyma takıntısından paranoyaya, çok derinlere işlemiş yersiz korkulardan ırkçılığa kadar bir sürü şeyi görmek mümkün. Eskiye duyulan bir özlem belki de. Üç kıtada hakimiyet kurmuş olmanın eşsiz şanının getirdiği gurur ve imparatorluğun yıkılması ile hoş olmayan bir sona gelen o şanın, kırılan o gururun dalgaları belki bugün yaşadıklarımız. Neticede hep öğrendiğimiz şey bu değil mi: Orta Asya'daki Türk kavimleri dahil olmak üzere hep bölündük. Ayakta kalanlar hep aynı son ile karşılaştılar. Hainlik ve bölünme. En son yüce Osmanlı bile kurtulamadı bölünmenin azizliğinden. Fakat bölünmenin sebebi hainlik, dış mihraklar veya kurulan türlü komplolar olmadı. Osmanlı tecrübesinden, her zamanki gibi, sadece işimize gelen, kendi paranoyamızı destekleyen şekilde ders çıkardık. Osmanlı tecrübesinden, veya herhangi başka bir imparatorlukan, öğrenebileceğimiz en önemli ders aslında şudur: İmparatorluklar, kendilerini yücelten zenginliğe sırtlarını çevirdikleri an, çeşitliliğe bir yabancılık gibi davranmaya başladıkları an çökmüşlerdir. Bugün Türkiye'de durum farklı değil. Bizi biz yapan değerlere, Anadolu'nun bize sunduğu insan çeşitliliğine sırt çevirdiğimiz sürece kendi kanımızı dökmeye, toplumsal krizler ve çöküşler yaşamaya devam ederiz. Ne zaman kendimizi dinlemeye zaman ayırırız, karşımızdakinin de bizim gibi insan olduğunu, ihtiyaçları, korkuları ve umutları olduğunu anlarız, ama ile başlayan ve birbirimizi öldürmekten başka bize faydası olmayan bahanelerden vazgeçeriz, o gün daha güçlü bir Türkiye'ye uyanırız. Tek vatan, tek dil, tek bayrak söylemini savunanların ne demek istediğini anlamaya çalıştığımız gibi, şayet vicdanımızın rahat etmesini istiyorsak, karşı tarafın da eylem ve söylemleri ile ne demek istediğini anlamak zorundayız. Neticede yaşananlar tek taraflı değil. O yüzden sadece tek bir tarafın düşünceleri ile yola çıkanlar, yaşananların en fazla yarısını görebilir ve ona göre değerlendirme yapabilirler. Yaşananlar tek taraflı olmadığı gibi, burada da bir ilişki söz konusu. Bu ilişkiden mutlu olmayan, bu ilişkinin değişmesini isteyen bir kısım insan var. Şayet son 30 yıldır yaptığımız ve yapmaya devam ettiğimiz gibi, insanları dinlemeden kendi kafamıza ve çıkarımıza göre çözüm ürettiğimiz zaman neden çözülemediğini anlayamadığımız bir kısır döngünün içinde buluyoruz kendimizi. Fakat iletişim yolları tıkalı bir ilişkiyi düşünün. Hislerini ifade etmek isteyen bir insana bunu yasakladığınızı ve sırf mutsuzluğunu dile getirmek istediği için onu cezalandırdığınızı gözlerinizin önüne getirin. Aslında bu şekilde mutsuzluğun ifade edilmesinin yasaklanması, ikili ilişkilerde sıklıkla yaşanan bir durum. Çünkü karşıdaki mutsuz olunca, bu insanın kendisi için bir tehdit algısı oluyor, insan kendisini sorguluyor ister istemez, ben nasıl yeterli olmuyorum? diyor. Oysa sorun insanda değil, ilişkide. Aynı şekilde, biz belli bir gruba kendilerini ifade etme özgürlüklerini baskıcı bir şekilde yasaklarsak, onlar mutsuzluklarını anlatmak için en basit tabiri ile dağa çıkarlar. Bunun koşullarını yaratan aslında bizizdir. Terörü haklı çıkarmak kimsenin yapmaya çalışması gereken birşey değil, zira yapmaya çalıştığım o değil. Fakat şurası bir gerçek. Terör son 25 yıldır silah ile yok etmeye çalışıldı. Bir başarı elde edilebildi mi? Hayır. Yok işsizliktir, yoksulluktur dendi. Belki diğer bölgelerin hiç bir zaman göremeyeceği kadar para akıtıldı. Bir sonuç alındı mı? Hayır. Haydi açılım yapalım denildi. Açılım yapıla yapıla, gücü elinde bulunduranlar kendi istediklerini empoze etmeye çalıştılar. Bir sonuç alındı mı? Hayır. Şu anda, tek vatan, bayrak ve dil fetişi ile bu çizgide devam etmeye çalışılıyor. Bu çizgi, ki terörü kendi ideolojilerinden de çok besleyen bir çizgi, hiç bir faydası olmamasına rağmen resmi siyaset halini aldı. Bunun ne kadar zararlı ve sağlıksız bir karar olduğu gün kadar aşikar. Terörü bitirmenin tek bir yolu var: iyi bir dinleyici olmak. Eğer bu ilişkide mutusuz olan tarafı neyin mutlu edeceğini öğrenir ve bir orta yolda buluşabilirsek ki bu kesinlikle saflık değildir, daha önce yapılmıştır ve sanılandan daha mümkündür o zaman teröre var olması için zemin hazırlamaktan, ekmeklerine yağ sürmekten biz de vazgeçmiş oluruz."}
{"url": "https://futuristika.org/tekerlekli-sandalyede-kanat-crpmak/", "text": "Vic Chesnutt'un beste yaparken feyz aldığı üslup Kafka'nın Fragmanlar kitabıymış. Bir parçanın etkisiyle ilgili bir şey, sonuna gelmenin sonsuza dek söz konusu olduğu, bir saniyeliğine ilginizi çeken bir detay ve sonra onun gittiği yer. Hem müzikal hem komik, sizi kıkırdatan bir tür kuru melankolik ton, ama kıkırdayamazsınız çünkü üzerinize gelen o ton çok kasvetli. Ben de hemen onun Fa-La-La isimli şarkısına geçmek istiyorum. Buz gibi bir hastanede tıkılı bir Vic, pencereden dışarıda oradan oraya özgürce koşturmakta olan kızı izler. Yaşam gücünün vücut bulmuş halini izlerken sanki onun bedenine de bir enerji mi geliyordur ne? Oysa hemşireler ve yakınlarının uğraşmasına rağmen, hayır, o hastaneyi terk etmek istemiyordur. Aptalcadır, ama bir sebebi vardır elbet. Hastane, çünkü Semra Topal'ın has romanı Mukaddes Cildin Parçalanışı'nın Selam Hasta başlıklı bölümü çağırayım burada1. Kahramanımız çılgınca Eskişehir'deki Tıp Fakültesi hastanesine intikal ederken, otobüste ve geçtiği ormanda aklından tekinsizce geçen düşüncelerin tersine, yoğun bakımdan çıkan amcasının doktoruyla karşılaşması sonrasında net tespitlerde bulunur. Doğaldır, çünkü Kabalığın, hastaneler kadar yuvalandığı bir yer daha yoktur, kadın erkek fark etmez, herkese et gözüyle bakılıyordu. Vic Chesnutt'un ABD'nin sağlık sistemi yüzünden biriken borçlarını ödeyemediği, ardından alması gereken temel vitamin ve ağrı kesicileri kaçırması sonucunda acıya dayanamadığından kendini öldürmesi çok sayıda insanı üzdü, fakat bir defa hep yazmak istediği şarkıdakinin aksine, insanları sokaklara döküp iktidarı alaşağı etmesine yetecek denli güçlü bir etkisi olmadı. Hastaneden kurtulmak iyileşmek midir? Vic on sekiz yaşında sarhoşken yaptığı trafik kazası sonrası felç oldu, bir şekilde kısmen elleri kolları iyileşti, yine de gitarı yatay çalabilmek için kendince teknikler geliştirdi, melodi yerine tellere hunharca vurduğu akorlara yöneldi, zaman zaman dişlerini kullandı, dinleyicinin dikkatini gitardan çok sözcüklere çekecek biçimde inledi, mırıldandı ve çığlık attı. Sözcükler için şiire yöneldi 2, Wallace Stevens, Stevie Smith, Emily Dickinson, Auden, Whitman. Boktan bir herif olduğunu düşündüğüm Allen Ginsberg kendisi için aptalın teki demiş3, Vic'teki çocuksuluktan tiksinmişti yüksek ihtimal, edebiyatta çocuksuluğa yüz vermeyen kendince sinsi bir ciddiyeti olan beat'lerle anılsın istemediğinden sanırım. Oysa Vic'in çocuksuluğunda hiç kuşkusuz bir miktar iblislik vardı. Bir konserinde henüz isim vermediği bir şarkı çalmıştı, izleyicilerden biri konser sonrası sohbet ederken şarkıya hangi ismi vereceğini sorunca cevabı Robert Wyatt olmuştu. Dinleyici Wyatt'ı şair sanmıştı. Bu ciddi şakacılığı eşini de korkutmuş olsa ki evde ne kadar kesici alet varsa saklamış. Chesnutt'un bir başka iblisliği: Flirted with You All My Life'ın ilk yazımında Bir bebek? Hazır değilim henüz, dediği sözlerde şarkıyı kaydederken Bebek'i atıp yerine Ölüm'ü koyar. Buradaki sözcük değişimi ısrarla karşısına çıkan kurban, müptela, engelli ve benzeri tanımlamaları bıkmadan usanmadan reddedişidir. Israrla günlük hayatta herhangi anlarla ilerleyen diğerlerinin yakalanmak istemediği o alanda umut yeşertme tavrıdır. Mizahı da bu yöndedir, bir şarkısının sonunda neye uğradığını şaşırmış kitleye şarkının bittiğini hatırlatırken kıs kıs güler.6 Tek başına turneye çıkardı, özellikle de Kuzey Amerika'nın güneyinde, hiçbir yerin ortasında karavanı bozulunca kalakalmış. Rüzgar soğuk eserken. O sırada bayağı sert görünümlü bir avcı geçiyormuş oradan. Ertesi gün tamirci bulabilirmiş, o akşam da kendi evinde uyuyabilirmiş. Vic, hayatta kalabilmek için olsa, adam tekinsiz izlenim verse de onunla gitmeye razı olmuş. Kulübüye girdiklerinde, Telefon açabilir miyim, diye soruyor Chesnutt. Telefon yok ama buzdolabı var, diyor adam. Yiyecek bir şey var mı? Ben sadece geyik eti yerim. Buzdolabı tıka basa geyik etiyle dolu, başka bir şey yok. Gideyim de çişimi yapayım diyor o zaman, banyoda yarı parçalanmış bir geyik görüyor. Derisini tam yüzmeden bırakmış avcı. Masaya bir tabak geyik eti koyuyor, Chesnutt yemiyor, öğürüyor, akşam zaman geçsin diye avcı, babasının cenaze merasiminden fotoğraflar gösteriyor., sonra banyosundaki mini mezbahasında yarım kalan işi tamamlamaya gidiyor. Kulübedeki, banyodaki parçalanmış hayvanın kokusu Chesnutt'ı hiç bırakmıyor. Kendi ön yargısına gülmek için olur olmaz yerlerde Ben sadece geyik eti yerim! diye bağırmaya başlamış. İlk albümü Little notlarında Michael Stipe un ufak olmuş kasabanın un ufak olmuş insanlarının ozanı, ufalmak, küçülmek, hafiflemek çabası en baştan beri. O zaman neden dua etmiyorsun madem? diye sordu babaanne birden zevkten titreyerek. Chesnutt'ın takip ettiği iyi insanların başına gelen korkunç şeyler izleği onu O'Connor'daki groteske yakınlaştırıyor ister istemez. Henüz ilk albümünün ilk şarkısı Isador Duncan'dan itibaren. Olağanüstü yeteneğine rağmen yaşamının ikinci yarısı sürekli trajediyle şekillenmiş bu Amerikalı komünist dansçı ile çok çok uzaklarda bir kafede dans ettiğini düşlediği şarkı. Ona göre Duncan'ın dansçı değil şairim demesindeki hikmet, çağının gelişen kolektif komünist bilincinde tutucu Amerikan toplumunda ateizmini savunması, bununla yetinmeden üzerine gidip Sovyet yurttaşını alması. Yine de konserlerinde onu anarken tüm saygısına rağmen kızıl deyip geçer. Duncan'ı düşlemek dahi grotesk bir imajdır Chesnutt'ta. Duncan'ın trajik sonu, basbayağı saçma biçimde ölümü10, tıpkı O'Connor karakterlerinin başına gelenler gibi ayarsız, Chesnutt gibi borç harç içinde ilerlemeye çalışan Hazel Motes, bir insanın duyduğu son sözlerin önce kiranı ödemelisin... her kuruşuna dek olmasındaki şaka. Chesnutt bir yandan kendini güvenli hissettiği anlarda/mekanlarda, bir dost meclisinde veya sahnede, örneğin kendini Gregor Samsa'ya veya Quasimodo'ya veya Şekspir'in Caliban'ına benzetmekten geri durmazken11tüm bu kurgu veya gerçek karakterlerle özdeşleşirken şakayı dahi saçma bulduğunu tekrarlar durur bir yandan. Ona göre grotesk varoluş çoktan ölmüştür, sürünüp duran insanların halinin kendisi zaten yeterince kara bir şakayken onu teoriye etmekte, yarayı daha acısın diye didiklemek gibi alçakça bir tavır vardır. Jon Pareles, Chesnutt'un şarkılarının çöküşün ve çürümenin kaçınılmazlığı hakkında olduğuna dikkat çekmiş.15 Laszlo Krasznahorkai de edebiyatın aslında zaten gerçekleşmiş, ama orada durmamış, sürekli kendini tekrarlayan kıyamet ile ilgili olduğunu hatırlatmıştı, biri müzikte diğeri romanda hepimize yaşadığımız her anın çürüdüğünü, işin tuhafının ise insanın sürünüp durmasının gülünçlüğünün farkında olup olmadığının ziyadesiyle şüpheli olduğunu gösteriyorlar. Onları dinlemek, okumak, bir tür boşluğa bakmak gibi, bakmış olanda beliren bir tavır, geri çekilişe imkan tanıyan oldukça haşin, fakat asla umursamaz olmayan bir gözleme rejimine yol açmak. Dünya hakkında ıstırap verici gözükse de doğru bir şeyleri hissetmeye dair dürüst bir dürtü, paylaştıklarının, anlattıklarının içinde kendini bırakmana yarayan karanlık ama neşeli bir vazgeçiş hali. Yine de Chesnutt'un bir kendini asla bir şeylere alkole, uyuşturucuya, depresyona- kurban gitmiş gibi konumlanamayacağını gözden kaçırmayalım. Onun gitarı çok çok az canlanabilmiş eliyle yoklamasında saza öfkeyle vurmak gibi bir hal de vardır, İnceliklere ayıracak zamanım yok / Ya da daha doğrusu incelikleri asla, asla sevmedim, diye bir şarkı söylemişti. - 1990: Little - 1991: West of Rome - 1993: Drunk - 1995: Is the Actor Happy? - 1996: About to Choke - 1998: The Salesman and Bernadette - 2000: Merriment - 2001: Left to his Own Currencies - 2003: Silver Lake - 2005: Ghetto Bells - 2005: Extra Credit EP - 2007: North Star Deserter - 2008: Dark Developments - 2009: At the cut - 2009: Skitter On Take-Off - Brute ismiyle: - 1995 Nine High a Pallet - 2002 Co-Balt - Mukaddes Cildin Parçalanışı, Semra Topal, Agora Kitaplığı, 2008 - Morfin sayesinde kafam açıldı, saçma emprovizasyondan sıyrılıp jamming yapmayı öğrendim. - Özyaşam çıkmaları'ndan, Vic Chesnutt, 2008 - Deleuze: Ayrıcalıklı anlar ayrıcalıklıdırlar çünkü herhangi-anlar tarafından kuşatılmış haldedirler. - Spinoza - Lütfen, bu ayrıcalıklı anda kalalım. Everything I say - İyi İnsan Bulmak Zor, Flannery O'Connor, Metis Yayınları, 2009, Çeviri: Aylin Ülçer - Chesnutt, okul döneminde çokça Kierkegaard okuduğunu belirtiyor, sonra da onunla, özellikle de ilk günah yorumlarıyla didiştiğini söylüyor. Özellikle niteliğin belirlenimiyle bağışlanmazlığı biçiminde dayatılan haline karşın, kendi yaşadığı yerin insanları, onlardaki neşeyi/ironiyi buna karşıt olarak düşündüğünü birkaç kez söylüyor söyleşilerinde. - Fugazi ve Godspeed You! Black Emperor üyelerinin eşliğiyle. - Sarhoş bir akşamın sonunda eve bırakılacağı otomobil ilerlerken kendisine hediye edilen ipek şal tekerleğe dolanınca. - It is What it is, Quasimodo veya Caliban ucubesi gibiyim/Gölgesiyle didişip duran/Babam çirkin bir sabah/Öfkeyle/Kabuğuma fırlatıverdi elmayı/Ne kadar hevesli olursa olsun/Trafiği boşuna yönlendirmeye çalışan/Görünmez bir adam kadar etkisizim. - Yine It is what it is, fakat daha çok nenesi, bu kez aslında bizi diğer herkes gibi görmeyenlerle ilgili, böğürtlen toplamaktaki tehlikelerle ilgili bir şey. Hiç görmediklerimiz ile ilgili bir şeyler. - Daha çok beyhudeliği üstlenmekteki çelebilik belki, Ginsberg konserden sonra Vic'in yanına gitmiş ve şöyle demiş: Ginsberg, Dostum, hepimiz artık ayığız, diye yanıtlamış. - Buradaki, birbirine zıt çıkar yolların çatallaşmasındaki kaçınılmazlık, ilerlemeye çabalamanın bir miktar koyverip gitmeyi gerektirdiği vurgusu. - Visions of Dread, Arranged in Folky Melodies, 2009, New York Times - Bahsi geçen şarkılara buradan, Jem Cohen'in kolektif çöküşe dair Joseph Roth romanından mülhem neredeyse doğaçlama filmi Empires of Tin'deki Chesnutt'a buradan ilerlenebilir; Sebastian Schipper'in yönettiği Mitte Ende August'un ham halini izleyip bir oturuşta film müziğini besteleyip evde kaydettiği şarkıların yanı sıra Kylie Minogue yorumu Come into My World için buraya, Sebastian Schipper'in filminin kendisi için ise malum yerlere el uzatılabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/telefon-gazetesi/", "text": "Özellikle Wikileaks'in son dönemde öne çıkmasından sonra, İngilizce konuşulan ülkelerde yıllardır tartışılan gazetecilik değişiyor teması lütfedip ülkede de ses getirdi. Bizde online gazetecilik vücut gösteren ses ve görüntü dosyalarını bir arada vermek ya da haber başlıklarını ünlemle doldurup okuru haber içine çekip sonra başlıkla ilgisiz ve kötü hazırlanmış içerik sunmak olduğundan, şu an için, tartışmaları ıskalıyoruz. İnternetten önce TV en önemli iletişim nesnesiydi, ondan önce de radyo diye bilinir. Oysa ondan öncesi de vardı. Telefon gazetesi. Puskas, bu yeniliği geliştirmek istedi ve ismini Budapeşte'de koyduğu Telefonhirmondo'yu tanıttı. Telefon gazetesi gibi genel bir çevrimi yapılabilecek icat sayesinde aboneler, telefon vasıtasıyla müzik, edebiyat, ekonomi ve astroloji gibi yayınlara ulaşabiliyordu. Aynı anda 50 abone yayını dinlerken, sonradan yayına bağlanan bir abone olduğunda herhangi bir ses/gürültü çıkmadığından kimse farkettmiyordu. Puskas'ın hesaplamalarına göre kurduğu sistem aynı anda 500.000 kullanıcıyı kaldırabilirdi. Basılı gazetelerden radyoya geçiş sırasında, bir proto-radyo gibi de tanımlanabilecek bu yayıncılığı, bir genel yayın yönetmeni, dört yardımcı editör ve dokuz adet muhabir gerçekleştiriyordu. Telefonhirmondo'nun ilk yayını 15 Şubat 1893 tarihinde Puskas'ın yaklaşık 60 aboneye Budapeşte'den tüm dünyaya yayınımız muzaffer yolculuğuna başladı, Budapeştelileri selamlıyoruz sözleriyle başladı. Zaman içinde abone sayısı 6200 civarına yükseldi. Yayın bu şekilde iki hafta sürdükten sonra Puskas yetkililere başvurdu ve yayının gazetecilik kapsamında değerlendirilmesini talep etti. Böylece yayın haklarını da beş yıl boyunca alabilecekti. Aslında yasada böyle bir iletişim aracına yer olmamasına rağmen, Avusturya-Macaristan hükümeti güzel bir propaganda aracı olabileceğini düşünüp hemen yayın hakkı verdi. Buna göre haberlerin örneği polis ve yerel yönetime de verilecekti. Ancak telefon gazetesi yayına başladıktan bir ay sonra Puskas öldü. Akrabaları uzun dönem uğraşmalarına rağmen icadın haklarını alamadı. Telefonhirmondo hakları 1894'te Istvan Popper'a satıldı. (250.000 ABD doları karşılığında). Aslında bu durum, icat için iyi oldu ve böylece, 1940'lara kadar kullanılacak olmasının yolu açıldı. Satın alan şirket Budapeşte'de yayının yapıldığı merkez ofisten başlayıp şehri 27 kısma ayırdı. Her kısımdaki ana noktalardaki evlere kablolar döşendi. Örneğin, merkez ofisten şehrin Opera Binası'na 27 bakır kabloyla ulaşıldı. Şirketin, tıpkı bir telgraf ya da telefon şirketi gibi kablo döşeme hakkı vardı. Böylece, kablolarla yayıncıyı ve dinleyici/okur/alıcıları ulaştıran telefon gazetesi 560 kilometrelik kablo ağıyla 6200 kullanıcıya ulaşmış oldu. Her abonenin evine program şemaları asılmıştı. Tıpkı bir gazete gibi, köşelerden belirli saatlerde standart haberleri veriyordu. Bir başyazısı yoktu ancak editörler özgürce yayın yapabiliyordu. Sadece birkaç kez dava edildiler ancak hepsini kazandılar ve fikren de sorun yaşamadılar. Her türlü haber standart bir gazete gibi, muhabir tarafından ofise getiriliyordu ve yazıya dökülen metin muhabirin bağlı olduğu editöre gidiyordu. editör, sonradan sorumlu olacağının ispatı olan imzasını o metne atıyordu. Daha sonra bir yardımcı bu metnin kopyasını alıp litografik mürekkeple uzun şeritlere dikkatlice kopyalıyordu. Bu kopyalar, taş üstüne gazetedeki gibi paralel sütunlar halinde geçirildikten sonra baskı kısmından iki kişi el baskısı araçlarıyla genel baskı kağıdına çıktı haline getirir ve her bir sayfa yardımcı editörlerin kontrolüne gelir. Burada, genel bir okuma yapıp metni kontrol eden editörler günlük programın ve yayın saatlerinin de olduğu şekilde çoğalttırıp haberleri abonelere telefonda okuyacak/aktaracak/iletecek stentor'lara aktarırdı. Bu telefon spikerleri kış mevsiminde genelde altı adet olurdu. Kış döneminde abonelerin ilgisi daha fazla oluyordu. Altı spikerden dördü görev başında olurken, ikisi yedek bekliyordu. O an görevde olan spikerler mikrofon başında hazır bekliyorlar ve her on dakikada bir değişerek yayını okumayı sürdürüyordu. Dönemin Macaristan Başbakanı ve kabine üyeleri de aboneler arasındaydı. Yayından memnun olmayıp artık gazeteyi istemeyen abonelerin ise işi biraz zordu. Çünkü evlerine kablolar döşenmişti ve bu masraflar nedeniyle aboneliğini sonlandırmak isteyen bunu hemen yapamıyordu. Aboneliği aldıysanız, bu en az bir yıl abone olduğunuz anlamına geliyordu. Oteller gibi yerleşik olmayanların olduğu mekanlarda abonelik verilmiyor ancak buralarda kalanlar otelin aboneliğinden faydalanabiliyordu. Puskas, 1892'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bünyesinde Telefonhirmondo'nun patentini aldığında icadı telefon gazetesini organize eden ve düzenleyen yeni bir metod olarak nitelemişti. Gerçekten de, 1920'lere kadar, arada Amerikalılar da bir Budapeşte ziyaretinde bu icadı görüp Yen, Kıta'da uygulamış ve 1912'ye kadar sürmüştü, Birinci Dünya Savaşı sırasında kesintiye uğrayıp, radyo yayınına sönüp 1940'lara kadar süren Telefonhirmondo, bir yanıyla modern Apple aplikasyonları, internet sitelerinden ücretli yayına geçen online gazeteler gibi, bir yandan basılı gazeteler ile radyo yayıncılığının arasındaki bağlantı olarak, modern zamanlarda ana akım dışında yer alan bir iletişim aracıydı. Steampunk gazete olarak nitelenebilir kendisi."}
{"url": "https://futuristika.org/telegraph-cabin-2/", "text": "Yaptığım müzik oldukça kişisel. Yaşamımda olan biten her şeyi kapsıyor gibi tınlıyor. Dolayısıyla evet, şarkılarımda oraya buraya gömülmüş çocukluğumdan parçalar bulabilirsiniz. Hepsi hatıralarla ilgili. Doğduğumdan beri Milano yakınlarında küçük bir kasabada yaşıyorum. Bu nedenle oldukça kapalı bir çevrede büyüdüm. İnsanlar burada genel olarak iyidir hoştur ama oldukça tembeldir. Sadece birkaç kültür etkinliği ile cover yapan sıkıcı metal gruplarında enstrüman çalabilen 6-7 eleman bulunmakta. Burada sanatsal açıdan ilginç bir proje başlatmak oldukça zor. Bu nedenle bu sıkıcı durumu boşverip kendi dünyanı yaratmak zorundasın. Kafam daha çok, beni etkileyen gördüğüm her şeyin birer fotoğrafını koyduğum bir kutu gibi: Bir manzara, çimde oynayan bir çocuk, parkta eski tozlu bir bank... Sonrasında gitarımı alıp bu görüntüler üzerinde çalışıyorum. Hemen o an da olabilir ancak genellikle aklımın yaratmaya çalıştığım, -hissettirmem gereken- atmosferi ve duyguları değerlendirmek için birkaç güne -ya da haftaya- ihtiyacı oluyor. Sonuç ise, yaşamımda olmuş bitmiş bir olayın hatırlanması ya da çeşitli fotoğrafların bir kolajı oluyor."}
{"url": "https://futuristika.org/tembel-kalp-kor-beyin-1-koma/", "text": "Kirpiklerini araladı, odanın penceresinden cılız ışıklar dalıyor içeri, ışıltıyla bakıyor etrafına, görmek isteyebileceği bir şey yok mu, yine mi? Yeniden kapatıyor kirpiklerini. Hayır! Kaşla göz arasında fark edilip edilmediğine de bakıyor, hızlı davranıyor. Dolgun dudaklı çocuğun peşinden gitme vakti geldi yine, lanet olsun. Kirpiklerim tül perdeler kadar hoş görünüşlüdür, ne olduğunu tam göstermese de ışıl ışıl bir gerçekliği vardır, göz kapaklarım ise öyle değil. Kapar kapamaz karartıyor dünyamı, kararınca dünya, tutkular sürüklüyor dürtüleri, ivmeli, hevesli, herkes herkese benziyor işin kötü tarafı. Bu hızlarda sesler de ayırt edilmiyor. Nerede acaba? Aslında bir merhabasına bakar tüylerim. Kaçıncı bölgesine kaçtı beynin kim bilir. Bir duya basıp da açılmıyor şu gönlümün ışığı ne zalim bir beyin! Bir tek dileğimi bile gerçekleştirmedi. Bütün ömrümü kendine köle edecek aklı sıra. Yapmıyorum istediklerini ben de, inat bu ya! Uyanmak istiyor, kalkmıyorum yataktan, sıkıysa kaldırsın beyin gücüyle çok bilmiş! Bir yaprağı değil, kılımı kıpırdatamaz, ben istemediğim sürece. Dikkat ettim de şu kuşların çenesi düşeli birçok giden geri gelmedi, çok ses yapıyorlar, çok. Arılar daha beter ama hakları da yok değil eşeklerin, en kral hayvanlar. Malum nedenler, evet. İnsanların dokunduğunun altın olduğunu düşünsene, bir gün içinde hepimiz taş olurduk. İlk idrarın altına dönüşüp dönüşmeyeceğini merak edenler çarpılırdı mesela, sonra dokunma bağımlıları-neyse ki ben değilim- taşlaşırdı. Şu yerliler, yani doğanın yerlileri, ilkel yaşayan kabileler, onlara üzülürdüm. Ne alakaları var dokunduğun altın olsunla. Hiç yoktan, akşam oldu, güneş gitti, ay nerede vay nerede dans ederken, şırank! Derken bütün ubuntu el ele heykel. Belki bir tek bebekler, onlar kalırdı et-beden. Onları da iyi kalpli birkaç maymun, evcil canlı besler büyütür diyeceğim ama yavrular elleriyle onları da taşa çevirirler, olmadı, olmadı, olmadı... Altın kalpli bir dünya... olmuyor, olmuyor, olmuyor... uyuyacağım işte. Yine uyudu... Uyanınca daha zor, kalbimin sebep bulması yaşamaya. Bir yıldır şu yataktan kalkmadı, ölecek diye korkuyorum, çok da işimiz var daha. Ah ah! Neden nefes alıp verdiğini sorup durmasından bıktım. Bir gün hipnoz edecek beni de nefes almayı unutturacağım ciğerlere diye ödüm kopuyor. Varsa yoksa dolgun dudaklı o çocuk! Maalesef benim de hatam. Boşluğuma geldi, gözü açık uyudum. Dolgun dudaklı o çocuk kalbime bir masal anlatmış, gitmiş. Hem de çok uzaklara gitmiş. Sadece rüyalarından gördüm. Tuhaf bir suratı var, bakıp bakıp gidiyor, bazen el ele tutuşup yürüyorlar bazen hatırlamadığım yerlerde, olmadık hallerde de görüyorum... Ne anlattığını da hatırlamıyorum ki bir yolunu bulup küçük prensesin kalbini ikna edip uyandırayım. Varsa yoksa dolgun dudaklı o çocuk! Yapacakları var uyanmalı... bir yolunu bulmalıyım uyanmalı... beynim daha fazla bu rüyayı kaldıramayacak... Uyanmalıyız... Haydi küçük prenses, uyanınca o her neredeyse oraya gideceğiz söz veriyorum!"}
{"url": "https://futuristika.org/tembellik-odasi/", "text": "Kaçırılıp oynattırılmış, büyükler için bir oyuncak olarak yetiştirilen A., çocukluğundaki sesime kulak, sesime kulak diye arandığı günleri çabucak geride bırakmış; başarılı biçimde insanları izleyerek sesiyle istediği yere gönderebilecek duruma gelmişti. Onu odasına kapandığı gençliğinde, bedeniyle oyalanırken, kendisine sözlerle, kendisini yakalayacakmış gibi sokulurken tanıdım. Taşkınlıkları düğmelerle tutturulmuş eteğini süslüyordu. Aşırılıkları kurguluyordu. O sıralar gelişigüzel olarak yorumlanabilecek yaşamında Tembellik Odası diye adlandırdığı yatak odasına bağlılığa gönülsüzce boyun eğerek sohbetlerine iş saati süsü verirken; kendini dışlayarak sözsüz şakalarla misafirlerini memnun ediyordu. Bir yazar olarak beni, başkalarının kitaplarının devamını getiriyor diyerek tanıştırdılar. İçtenlikle karıştırıldığı için dağınıklığımı gizlemeye çalıştım. Evsiz barksız görevlerini yapanların aç karınlarına deva olamayacağımı söyledi. Yaşımın saygınlığına sığındım. A., insanın ömrünü tüketen kahkahasını atarken, neden bir tutku için alçalmayı değer gördüğümü düşünüyordum. Herkesin acıktığı belirli saatlerde ağız tadı olmasından çekinerek bıyıkaltından ona hediyeler gönderiyor, iyileşip ölmüş evcil hayvanının yerini almaya çalışıyordum. Şaşkınlık veren rahatlatıcı varlığını duyarlı bir edayla, titizlikle hissettiriyor; yansıması benlik bir sunumla odadaki boşluğu dolduruyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/teorema/", "text": "Film, patronun fabrikayı işçilere bıraktığı sahneyle açılır. Amacı dünyayı anlamlandırmak olan din yerini amacı dünyayı değişikliğe uğratmak olan marksizme bırakmıştır. Katolikler ve Marksistler arasında bir uzlaşma sağlanmıştır. Ne olduğunu, neye ait olduğunu unutmuş İtalyan burjuva ailesinin kapısı, kanat çırparak gelen postacı melek tarafından çalınır. Postacının getirdiği mektup Tanrı-misafir'in geleceğini bildiriyordur. Tanrı-misafirin ziyareti öncesinde manevi öz'ün zihin ve bedenle hiçbir ilişkisi yoktur. Ev, orta sınıf burjuva ailenin sıkıcı yaşamını, geleneksel değerlerini ve ruhsal bozulmalarını konuk etmektedir. Tanrı-misafir'le beraber tedirgin edici vahiy gelene kadar. Görüntülerin, sessizliğin ve yansımanın filmi olan teorema'da, Tanrı-misafir ailenin sıkıcı yaşamını ve geleneksel değerlerini altüst eden bir tür karşı-burjuva olarak çıkıyor karşımıza. Tanrı-misafir'in kitap okuyup evdeki insanlara delici bakışlar atmaktan başka yaptığı bir şey yoktur. Ama ailenin her bir üyesi cinsel uyanışlarını onun ziyaretiyle yaşarlar, hizmetçi de dahil. . Mesaj, Tanrı-misafir'in yalnızca evdeki insanlara sunduğu bir fenomendir. İzleyici ne olduğunu algılayamaz. Filmin kahramanları bu gizemli manevi mesaj sayesinde sarsılır ve sonsuza kadar değişir. Pasolini filmini estetik rehberliği altında psikolojik bir dönüşüm yaratmakla görevlendirir. Bu, filmi alışılmadık bir sanat işi haline getirir. Tarihsel dönemleri, incili ve mitolojiyi yan yana koyarak izleyiciyi, tikelliklerini, kaderlerinin somutluklarını kaybetmeden çeşitli tarihi dönemlerin ve tüm zamanların insanı olmaya zorlar. Ara sıra kullanılan sepya tonlu sahneler filme deneysellikten fazla bir şey katmamış. Rüzgarlı çöl görüntüleri Musa ve İsa peygamberlerin çölde dolaşmalarına veya bir burjuva topluluğu olarak ailenin kimsesizliğine, kasvetli varoluşlarına bir gönderme gibi. Teorema, Baudelaire'in iç sıkıntısından kaçmak için başvurduğu yapay cennetler arasında bir bağlantı kurma çabası gibi. Din, sanat, politika, cinsellik vesaire. İnsanın iç sıkıntısından kurtulmak için başvurduğu, her birinde ayrı bir deneyim kazandığı bütün bu yapay cennetler, özgürlüğe açılan bir kapı; varlığa tutulan gizemli bir aynadır. Postacı kılığındaki melek tekrar kanat çırparak gelir. Tanrı-misafirin oradan ayrılmasını gerektiğini bildiren bir mektup getirmiştir. Filmin politik mesajı biraz kafa karıştırdı, filmin sonunda, tanrı-misafir aileyi terkettiğinde ailenin uğradığı değişim yapıcıdan ziyade yıkıcı oldu. Erkek çocuk bir sanatçı olur ve acısını resmeder. Anne genç adamlarla cinsel ilişkiye girmeye başlar. Kız katatonik olur ve hastaneye kaldırılır. en son sahnede gördüğümüz babanın değişimiydi ve sahibi olduğu fabrikaları işçilere devretmiş, bir tren istasyonunda çırıpçıplak soyunmuştu. Görüntülerini aralarda sık sık gördüğümüz, Etna dağının tozlu ve geniş siyah tepelerinde yürüyordu. Film babanın orada çıplak ve bağırarak avare dolaştığı bir sahneyle bitti. Yoruma bağlı ancak onun çölde dolaşması sembolik olabilir. Sanırım bu son yalnızca iki anlamlı değil aynı zamanda iç karartıcı. Sonuna geldiğimde filmi bir orta sınıf eleştirisi olarak görebileceğimden emin değilim çünkü aile değişimin kurbanları oldu; kimlikleri kesintiye uğradı ve boş bırakıldı. Film daha sonra Pasolini tarafından genişletilerek romanlaştırılmış."}
{"url": "https://futuristika.org/teror-evi/", "text": "1880 lerde dönemin meşhur mimarlarından Adolf Feszty'nin, zengin Macar ailelerine malikane olarak tasarladığı ve inşa ettiği bina, o günlerden bugüne Budapeşte'nin en bilinen ve en geniş bulvarlarından Andrassy ile Csengery caddesi köşesinde 60 numaraya konuşlanmıştı. Pek çok aileye yuva olduktan sonra 1936 da, neo-rönesans fasadıyla göz alıcı bu bina, Perlmutter ailesine geçti ve bir sonraki yıl bir bölümü ülkenin aşırı sağcı partisi Arrow Cross tarafından kiralandı. 40 lara gelindiğinde binanın tümünü kiralayan parti, liderleri Ferenc Szalasi'nin önerisiyle binaya Sadakat Evi adını verdi. 1944 güzünde, nazi Macarlar'ın yönetimi ele geçirmesiyle de bodrum katı hapishane olarak kullanılmaya başlanmıştı. Kısa bir süre içinde nazilikten komünistliğe geçiş yapıldığında da, Macar gizli servisi AVO'nun merkez binası olarak kullanıldı Sadakat Evi. Bodrum katı da, gündüz gece ansızın sokaktan evinden alınıp götürülen ve bir daha dönemeyen insanlar için, kimisi bir insanın ancak ayakta durabileceği darlıkta, kimisi topluluklara mekan hücrelerden oluşan bir hapishane olarak güncellendi, işkence odaları zaten hep vardı. 1956 da gizli polisin başka bir yere taşınmasıyla yenilendi Sadakat Evi, oda oda çeşitli şirketlere ofis olarak kiralandı. Bodrum katı ise 70 lerde genç komünistlere lokal, 80 lerde diskotek, 90 larda da yerli yabancı ana akımlardan uzak alt kültürün buluşup çeşitli etkinlikler düzenlediği alternatif bir buluşma noktası olarak kullanıldı."}
{"url": "https://futuristika.org/terra-incognita260409/", "text": "Sözler Udo Lindenberg'den, kendisi şarkıda davul da çalıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/tesla-neden-ergenekonda/", "text": "Futuristika! olarak, sıkıcıya karşı mizahi, iktidara karşı muhalif, Edison'a karşı Tesla tarafında duruşumuz olduğundan, Nikola Tesla ve HAARP'ın Ergenekon iddianmesinde yer almasının normal olduğunu aktarmalıyız. Haftasonumuz, sizin de öyle olduğunu umuyoruz, Erenekon iddianamesindeki yüzlerce sayfadan birindeki bir not sayesinde ziyadesiyle renkli geçti. İddianamede, ele geçirilen belgeler arasında Nicola Tesla-Haarp isimli bir. doc dosyası olduğu ve Nikola Tesla isimli bir şahıs ve HAARP hakkında bilgiler içerdiği belirtiliyordu. Nikola Tesla'nın ayrıntılı biyografisini uzun uzun anlatmak yerine, buradaki yazıya göz atmanızı tercih ederiz. Elektriği başta ampul olmak üzere yaşamımıza sokan, radyoyu, radarı, floresan ampulü, bilgisayarı, faks makinasını ve daha aklımıza gelebilen bütün elektrikli ve elektronik aletleri geliştiren Tesla olmuştur. General Electrics, Westinghouse, Marconi and Morgan gibi ABD endüstrisinin dev tekelleri Tesla'nın buluşları üzerinde şekillenmiş, fakat kendisi hayatı boyunca hiçbir büyük şirketle resmi olarak ilişkiye girmemiştir. Yine de, Marconi Elektrik'in Tesla'nın uzun mesafeli silah çalışmasına mali destekte bulunduğu da bildiriliyor, bu firma finans devi JP Morgan'ın da temelidir. Parasız ve doğayı kirletmeyen bir elektrik üretiminin mümkün olduğunu açıklayan Nikola Tesla, beş kuruş parasız ve borç içinde New York'ta bir otel odasında ölmüştür. Sırp bilim adamı Nikola Tesla'nın Edison ile önce ortak çalışmasını, sonra yarışmasını ve yaptığı deneyler ile, 19. yy sonu 20. yy başındaki her icatta neredeyse tek başına imzası olmasının yanı sıra, okült konulara ilgi duyanlara da bıraktığı bir miras vardı ki, bu mirasın adı HAARP idi. Tesla, New Yorker Hoteli'nde hayatını kaybettiğinde Tesla'nın mülteci yeğeni Sava Kosanovich, yanında iki bilim editörü George Clerk ve Kenneth Sweezey ile birlikte Tesla'nın odasına girer. Yugoslavya Büyükelçiliği'nden aldığı maaşla geçinen Tesla'nın özel eşyaları, günlükleri, başka bir depoda tuttuğu eşyalar, araştırmaları, makalaleri, kısaca tüm çalışmaları Tesla'nın ölümünü haber alıp gelen FBI ve Pentagon tarafından mikofilme alınır. ABD'de Tesla'ya her ne kadar deli muamelesi yapılsa da, ölümünün hemen ardından FBI'ın da otel odasına girmiş olması, yakından izlendiğini gösteriyor. Zaten o dönemde tüm Yugoslav mülteciler izleniyordu. Tesla'nın odadan çıkan birçok özel eşyası bugün Belgrad'da Tesla Müzesi'nde sergilenmektedir. Tesla'nın önüne geçilmesi gerektiğini düşündüğü Nazi Faşizmine karşı silah tasarımları geliştirmeye çalıştığı bilinmektedir. Tesla'nın teleforce dediği mikrodalga silah tasarımı ile deprem ve tsunami silahı geliştirdiği ve hatta bunu Nazi tehlikesine karşı Sovyetler Birliği Kızılordu'ya da aktardığı uzun yıllar boyunca söylenti olarak duyuldu. Nikola Tesla'nın sayısız patenti arasında bugün tüm dünyada kullanılan alternatif akım ve Tesla bobini bulunurken, en büyük buluşu olarak gördüğü karasal sabit dalgaları keşfetti. Bu buluşu ile yeryüzünün belirli frekanslardaki elektrik titreşimlerine duyarlı olduğunu ve bir iletken/iletici olarak kullanılabileceğini kanıtladı. Bu yıldaki deneyleriyle dünyaya elektrik vererek deprem yarattığı, çevredeki tarlaların renklerini değiştirdiği biliniyor. Tesla, özellikle ısrarla bedava enerji kaynağı keşfini savunduğundan, dönemde elektrik üzerinden büyük paralar kazanan tekel firmaların ve ABD'nin gizli tepksini çekti ve görmezden gelinmeye başlandı. Tesla, 5-8 Ocak 1943'te -tahminen 7 Ocak'ta- yokluk içinde ölürken arkasında pek çok radikal icat ve fikir bırakmıştı. Öyle ki, kendisine Elektriğin Tanrısı dendi. Pek çok araştırmacıya göre ABD'nin HAARP 1 Projesi, ilk kez Nikola Tesla tarafından ileri sürülen konseptleri kendine temel aldı. Pentagon, HAARP Projesi İle Tesla teknolojisini yeniden yaratıp, bu teknolojiyi kendi çıkarları için kullanıyor denmektedir. High-frequency Active Auroral Re-search Program dünyanın en büyük ve en güçlü radyo transmiterlerinden birini imal etme projesidir. HAARP dev antenlerden sinyaller gönderecek yüksek frekans transmiterlerinden ve bunun dışında 19 enstrümandan ibaret. Geçen yıllarda 48 anteni inşa edilmiş olan ve 5 arc'lık bir alana yayılan HAARP, program tamamlandığında her biri 2 tane 10 kilowatthk radyo transmiterli 180 antene sahip olacak ve 33 acr'lık bir alana yayılacak. Enerji için dizel jeneratörler kullanılacak ve 3.6 megawatthk radyo sinyalini iyonosfere gönderme kapasitesine sahip olacak. Kısaca HAARP'te, inanılmaz güç düzeylerinde ELF ve VHF transferine yetenekli, dünyanın en büyük radyo frekansı transmitteri hedeftir. İnternette örgütlenen insanların bu projeyi protesto ettiği ve gizli silah deneylerinin yapıldığını iddia etmelerinin yanında, HAARP'ın kendi deyimleriyle çalışmalarını şeffaf olarak aktardıkları web siteleri de var. Kısa adı HAARP olan ve ABD tarafından iyonosferin özelliklerini ve davranışlarını araştırmak üzere Alaska'da sürdürülen çalışmaya yapılan asıl itiraz, iklim kontrol ve yapay deprem silahı olarak Nikola Tesla tarafından ortaya atılmış bir fikir olmasıdır. HAARP tesisinin elektromanyetik dalgalarla uçaklar için tehlikeli olduğu ve bir uçak yaklaştığı zaman sistemin devre dışı bırakıldığı aktarılmaktadır. Bu konunun malumunuz LOST dizisi ile de bağı bulunduğundan, bir dahaki iddianamede Benjamin Linus'un adının geçmesi bizim için sürpriz olmayacaktır. Bu konuyu aktaran gazetecilerin, Avusturya İmp. topraklarında Hırvatistan kısmında bir Sırp anne ve babadan dünyaya gelen Nikola Tesla'ya İtalyan demelerindeki mantığı anlayamamakla birlikte, herhangi birinin ilgi duyup bilgisayarında okumak üzere internetten beş dakikalık bir aramayla ulaşılacak belgede adı geçen şahıs olan Nikola Teslanın huzur içinde uyumasını diliyoruz. İstediği elektrik bu memlekette bol miktar mevcut ne de olsa!"}
{"url": "https://futuristika.org/teslanin-guvercini/", "text": "Tesla New Yorker Oteli'nin 33. katında, 3327 numaralı iki odalı suitinin penceresinde güvercinlerini besliyordu. Zaman zaman otelden çıkıp parka gidip beslediği de oluyordu. 1937 yılında bir geceyarısı, otelinden çıkıp yakınlardaki katedral ve kütüphaneye güvercinlerini beslemeye gitti. Karşıdan karşıya geçerken, üzerine gelen taksiyi fark edemedi. Yerdeydi. Sırtında ve çeşitli yerlerinde kırıklarla hastaneye kaldırıldı. Üç rakamına takıntılı Tesla'nın otel odası seçimi şansa değildi. Bir başka takıntısı ise doktorlara asla danışmamaktı. Bu nedenle bu kazada aldığı yaralar tam olarak bilinmiyor. Tıbbi yardım istemedi. Sorumlu taksiyi söylemeyi de reddetti. Oteline geri dönmek üzere taksi istedi. Aylarca yataktan çıkamadığından, pencerelerindeki güvercinlerini beslemeyemedi. Güvercinler geri dönmedi. 1938 baharı geldiğinde Tesla yataktan çıkabildi. Güvercin besleme yürüyüşlerine, eskisi kadar sık olamsa da, devam etti. Otelin aşçısına, parkta yaralı bulup odaya getirdiği, iyileştirdiği güvercinleri için özel menü yemler sipariş etti. Aslında bu özel karışım yemleri pazarlamayı da düşündü. Takıntıları baskın geldi, üç kezden az olmamak üzere ellerini yıkamayı ve sadece haşlanmış yiyecekler tüketmeyi tercih etti. Güvercinleri en iyi arkadaşlarıydı; kendi deyişiyle 'en samimi arkadaşları'. Penceresine gelen kuşları besliyordu. Hatta oraya yuvalayanlar için marangoza özel sepetler ve kafesler yaptırmış, içlerine yıkansınlar diye de bir suluk ve yem olarak da en sevdikleri üzüm çekirdeği, kenevir, kuşyemi karışımından koymuştu. Yerde ve mobilyalarda tüyler ve beyaz kalıntılar vardı. Temizlik arabamla odadan içeri girdiğimde kuytulardan kuşların sesleri gelirdi."}
{"url": "https://futuristika.org/test-dept/", "text": "Erken dönem sanayi gruplarından. Angus Farquhar, Graham Cunnington, Paul Jamrozy, Paul Hines ve Toby Burdon. Kimlik bilgileri. İşçi sınıfının omuzlarında yükselen yıkım amaçlı musiki makinesi. Bir erken dönem cihad denemesi, pax americana. Lütfen bizi yıkın. Lütfen liberalizmi pank ile yakın. Sosyalist gerçekçilik epik halde belirmiştir. Tramplenden atlayanların, kendilerini hava boşluğuna bırakanların, görsellerin ve kısa filmlerin sahne karanlığında kutsallaştırılmasına kariı nir musiki eylemci grubu. Demiryollarının, banliyölerin ve bellek çalışmalarının ortak çabasından çıkmış bir öfke kontrolü denemesi. İnsanlığın en kabul edilmez dönemine karşı besteler. Maden grevlerinin yanında pank. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Amin. Proleterya, sosyalizm için köylülerle bir araya geliyor, köylerden kırlardan halk, baskıya karşı yürüyüşe geçiyor. Vertov'un kamera-insanı Kaufman'ın Stalin'in beş yıllık sanayileşme ve kalkınma planı propoganda filmine canlı musiki eşliği eylemindeki Test Dept. Devleti boykot etmeye çağırıyorlar. Demiryolları işçilerinin, madencilerin grevlerine yerleştirmelerle eşlik ediyorlar. Yerleşiksiz bir pank tavrı."}
{"url": "https://futuristika.org/tetsuya-ishida/", "text": "Tetsuya Ishida, 1973 yılında doğdu. 2 yaşında resim çizmeye başladı. 11 yaşında okul yarışmasında çizimleriyle birincilik kazanınca yerel bir gazete kendi ismini gördü. 18 yaşında sanat okuluna başladı. Bir yandan da futbol oynuyordu. 22 yaşında Musashino Sanat Akademisi'nde Görsel İletişim'den mezun oldu. 31 yaşına kadar çeşitli solo sergileriyle Japonya Çağdaş Sanat çalışmalarında öne çıktı. 2005 yılında hayatını kaybetti. Tokyo'da bir trenin altında kaldı. Bazı görgü tanıkları intihar ettiğini öne sürdü ancak aslında Ishida'nın karşıya geçmek için vakti olduğunu sandığı, trenin hızını yanlış hesapladığı ortaya çıktı. Ailesi sanatçı olmasını istememişti. Japonya Parlamento üyesi babasından hiç destek almadan okudu ve çalıştı. Pek röportaj vermezdi. Resimlerinden hemen anlaşılacağı gibi, çalışmalarındaki insanlar Japonya'da günlük hayattan alıntılardır. Ancak bu insanlar genelde mutsuz bir yüz ifadesine, olumsuz bir beden diline işaret eder. Bedenleri ya bir makineye ya da gün içinde insanın karşısında çıkan herhangi bir nesneye bağlıdır. Gerçeküstü hallerdeki durumların resimlerinde, tüketim toplumunun genel mutsuzluğun doğrudan sebebi olarak görüldüğü aşikardır. Ondan yıllar önce yaşamış olan Franz Kafka ile ruhani aynılığından da bahsetmek mümkündür. Ishida'nın, böcekleriyle iç içe geçmiş insanlarının, Gregor Samsa ile ilgili olduğunu söylemek fazla iddialı olmaz."}
{"url": "https://futuristika.org/tevatur/", "text": "Zinnure Türe'nin yönettiği Tevatür 12-13 Nisan'da Tatavla Sahnesi'nde. Dünyanın farklı yerlerinden 16 kadın sanatçının, kendi tespit ettikleri sorunlara yönelik bir çözüm üretmesi ve bunu yine kendi sanatsal dilleriyle Proje Difüzyon ekibine ulaştırmasıyla gerçekleşti. Proje Difüzyon ekibindeki oyuncu, yönetmen ve tasarımcılar diğer kadın sanatçılardan gelen bu materyallerden yola çıkarak hazırladıkları Dişil Ütopyalarını kurgulayıp bir performansa dönüştürdüler. Tevatür kelime anlamı olarak; kaynağı ispatlanamayan birtakım olguların, kavramların, yahut hikayelerin kuşaktan kuşağa aktarılmasıdır. Dünyanın farklı yerlerinden 16 kadın sanatçının, kendi tespit ettikleri sorunlara yönelik bir çözüm üretmesi ve bunu yine kendi sanatsal dilleriyle Proje Difüzyon ekibine ulaştırmasıyla gerçekleşti. Proje Difüzyon ekibindeki oyuncu, yönetmen ve tasarımcılar diğer kadın sanatçılardan gelen bu materyallerden yola çıkarak hazırladıkları Dişil Ütopyalarını kurgulayıp bir performansa dönüştürdüler."}
{"url": "https://futuristika.org/tevfik-sonder-ust-notalarin-melodisini-isitmek/", "text": "Tevfik Sonder, 1951 Istanbul doğumlu. 1969 Milliyet Liselerarası yarışmasında Alman Lisesi ile ikinci olduktan sonra Sıfır Virgül Bir adlı bir grup kurarak 1970 yılında Melodi Plaktan Geçici olarak yukarısı adlı bir plak çıkartmış, sonra da Almanya'ya gitmiş. Almanya'da bir takım rock gruplarında çaldıktan sonra 1991 yılında Türkiye'ye döndü. Birkaç jingle ve benzeri çalışma sonrası Serdar Ateşer'in Avdet Seyri adlı albümünde yer alan Olimpos Sakini adlı şarkıda Ateşer ile imzası olan Tevkif Sonder, son zamanlarda bilgisayarda deneysel müzik ve Almanya'da yaşayan Feyyaz Karabağ ile birlikte video art yapıyor. Ayrıntılarını aşağıda okuyacağınız/dinleyeceğiniz/izleyeceğiniz bu türden kültür arkeolojisi, bizi heyecanlandırıyor. Geçici olarak yukarısı adlı kayıtta yer alan Baş aşağı beş yukarı, bilgimiz dahilinde, dijital ortamda ilk kez ortaya çıkıyor. Tevfik Sonder, video art çalışmasına eşlik eden ve yine daha önce yayımlanmamış olan mp3 ve videoyu yayımlamak için aslında ile temasa geçerken, sevgili Zafer Yalçınpınar, Sonder'in çalışmaları için bizi işaret etmek inceliğini gösteriyor. Tevfik Sonder ile bağlantımız böyle oluştu, kendisi bazı sorularımıza da yanıt verdi. Sonder ayrıca Bob Dylan'ın 'One too many mornings' adlı şarkısının Türkçesini de yapmış. Dylan'ın 60. yaşgünü vesilesiyle Açık Radyo'da yapılan bir programda yayınlanan bu kayıtta, kontrbass'ı Yaz Baltacıgil çalmış. Futuristika, grubun geçmişten çıkagelen Baş aşağı beş yukarı şarkısında dediği gibi, bu aşikar haksızlığa gelem dedim, gelemedim diyor, çünkü Gaddar Selim'lere rağmen müzik ve ses var, hala ve her yerde ve her an! Bu şekilde düşünenlerin benim yaptığım müzik ve Feyyaz Karabağ ile birlikte yaptığımız videolarla ilgileneceğini farzettim. Abstract kavramının müzikte tam olarak nasıl kullanıldığını bilmiyorum. Ben müziğin içine girmeye çalışıyorum, belli bir derinliğe inince ortaya çıkan durum zaten sözlerle ifade etmeye çalışıldığında 'abstract' oluyor. Feyyaz Karabağ benim de 1970 ile 1982 arası yaşamış olduğum Karlsruhe'de hayatını sürdürüyor. Onun çekip gönderdiği videolara müzik yapıp edit ediyorum. Ben bazı müzisyenlerin elektronik müzikte tercih ettiği yöntem olan birkaç tane patch veya sound bulup ağırlıklı olarak onlarla çalışma yolunu seçmedim. Bilgisayar ortamında synthesiser'larda neredeyse sonsuz patch, sound, tını var; boş zamanlarımda sürekli bunları araştırıp hoşuma gidenleri not ediyorum. Sonra videoları izlerken bunlardan hangilerini kullanabileceğimi tasarlıyorum. Bu kararı verdikten sonra müzik bir anlamda zaten kendiliğinden oluşuyor. İsmet Sıral'dan zamanında dinlemeyi öğrenmiştim. Doğal veya sentetik enstrümanların tınılarını dinlerken belli bir derinliğe inildiğinde zaten o ton ya da tınıyı oluşturan üst notaların melodisini duyuyorsun. Besteleme süreci o melodiyi işitip oradan çıkartıp almak aslında. Bu kadar. Albüm değil 45likti. Baterist Murat Verdi'nin Ampex bir teybi vardı, onunla üstüste kayıt yapılabiliyordu. Bir gün 15 dakikada 'baş aşağı beş yukarı'yı yazmıştım, onun demosunu Murat ve başta bass çalan Edi Matig ile kaydettik, Nino Varon, Engin Arman dahil sağa sola dinletip plak anlaşması yapmaya çalıştık, sonunda Melodi ile anlaştık ve Tünel'de Hayri'nin stüdyosunda herhalde Eylül 1970'de kaydettik. Ben 'baş aşağı'yı dinlemeyi çok seviyorum, sonradan Sıfır Virgül Bir'e katılan sevgili arkadaşım Yaz çok güzel bass çaldı. Şarkıda bilmeden sonraki yıllarda Almanyada başıma gelecekleri anlatmışım. Almanyada Karlsruhe'de ve Düsseldorf'ta bulundum. Üniversite talebeliği, Türk düğün orkestrası müzisyenliği, taksi şoförlüğü, tercümanlık ve rock müzisyenliği dahil bir sürü iş yaptım. Mekan olarak daha çok sonradan Embryo grubunda biraraya gelen müzisyenlerin yakınındaydım. 1980'de New York'a giderek orada bir süre rahmetli İsmet Sıral ile çalıştım, sevgili İsmet Abi müzikte bildiklerimi imbikleyip işe yarar hale getirdi diyebilirim. Türkiye'de tarihe biraz meraklı yeni kuşak dinleyicilerin gözden kaçırmadığı, Serdar Ataşer ile arkadaşlarının yaptığı Avdet Seyri isimli albümde de yer aldınız. 1998 yılında çıkan, yapımı da bir on yıl öncesinde dayanan o albüm, bugün hala güncelliğini koruyan, bir anlamsa zamansız bir çalışma. Avdet Seyri döneminden neler hatırlıyorsunuz. Avdet Seyri'ne aslında Olimpos Sakini'nin bir bölümü dışında çok bir katkım yok. Bence çok değerli bir çalışma ve bir parçası olmaktan son derece mutluyum. Serdar Ateşer ile Almanyadan döndüğüm sırada tanıştım, birkaç kere beraber çaldık, o kadar. Dünya birçok açıdan bir tür geçiş döneminde, sanat da öyle. Sanatçıların yeninin arayışı içinde olduklarını düşünüyorum. Batı müziğinin 12 tonu ve 4/4 3/4 gibi ritimleri ile yapılabilecek müziğin hepsinin yapıldığına inanıyorum. Bunlara makam ve batılılara için daha karmaşık olan 5/4 7/8 vs gibi ritimleri eklemek de olsa olsa eski müziğin sonunun gelmesini geciktirir, çok birşey değişmez. Ben zaman ve mekan aşılmakta olduğundan yeni bir müzik ortaya çıkacaksa melodi ve ritimden çok ton ve tını ağırlıklı olacağına inanıyorum. Brian Eno, Robert Fripp, Adrian Belew ve Jon Hassell. 1980'lerde CoDoNa adlı, Colin Walcott, Don Cherry ve Nana Vasconcelos'un çaldığı bir grup vardı, iki konserlerini izlediğim için çok şanslı sayılırım. Walcott ve Cherry'nin erken aramızdan ayrılmalarıyla bu grup müzik dünyasına yapabileceği katkıyı tam anlamıyla gerçekleştiremedi maalesef. Eminem ve RZA'yi de beğeniyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/teyp-bantlarindan-pop-ikonalari/", "text": "Erika Iris Simmons, 1983 doğumlu, kendi kendini yetiştirmiş ve kasetler, eski kitaplar, dergiler, kredi kartları gibi bildiğimiz sanat araçlarından olmayan nesneleri kullanarak portre çalışmaları yapan bir sanatçı. Gost in the machine/Makinedeki hayaletserisinde pop kültürüne dahil kişileri kullanan Erika, Futuristika'ya bantlardan portre çalışmalarını anlattı. Kendisinin kolajlarına da ayrıca dikkat çekmek isteriz. Aslında çöp kelimesini oldukça serbest kullanıyorum. Malzemelerimin bildiğimiz anlamda çöp olduğunu düşünmüyorum. Daha çok birinin çöpü diğerinin hazinesidir durumu. Nostaljiyi seviyorum. Eski kitaplar favorimdir ancak kasetler de bir çok insana aynı nostaljik hissi veriyor. Hiç bir zaman çok paralı bir insan olmadım. Bu nedenle böylesi malzemeler kullanmak kısmen zorunlu da oldu. Ayrıca birşeyleri yok etmek düşüncesi olmayınca yaratıcı olmak daha kolay. Eğlenmeye çalışıyorum. Bu yorumun doğru olduğunu düşünüyorum. Sanat bana her zaman barınak, sığınacak bir köşe olmuştur. Kelimeleriniz yetersiz kaldığında bir iletişim yoludur. Kasetler oldukça doludur. Bunu hem gerçek anlamıyla hem de mecazi olarak söylüyorum. Aynı anda çok farklı şeyler barındırır. Oldukça garip olan paketinde görünmez bir mesajdır. Bakınca, nesneyi görürsün ama kasetin taşıdığı, içindeki müziği anlayamazsın. Son birkaç aydır nihayet çalışmalarımdan pay da almaya başladım. Masaya getirilen herhangi bir fikirle çalışabilirim. Başka sanatçılarla da ortak çalışmalar yapıyorum. Ayrıca daha büyük ve daha karışık kaset parçaları da yapıyorum. Alezander Blok ve Akhmatova Solzhenitsyn. Aslında çok daha fazla söylenecek ya da hatırlanacak yazar var. Leaders Dreamers and Rebels, An Account of the Great Mass-Movements of History ve Wish-Dreams that Inspired Them, Rene Fulop-Miller çalışması, 1935. Tom Waits sırada! Bir arkadaşım da istedi. Tamamladığımda resmini size de gönderirim. (1900-1976) İngiliz filozof. 1945'ten 1968'e kadar Oxford Üniversitesi'ndeki metafizik kürsüsünü yönetti. Bir sözcüğün anlamını, bu sözcüğün anlamlı bir tümce içinde kullanılmasına olanak sağlayan kurallar aracılığıyla tanımladığı bir dil felsefesi anlayışı geliştirmiştir. Ryle'ın üzerinde durduğu başlıca kavram kategori yanlışıdır. Ryle 1946'da yayımlanan Philosophical Arguments adlı yapıtında bir kategori yanlışının, bir terim ya da kavramın kendisine uygun düşmeyen bir kategori içinde konumlandırılmasından doğduğunu belirtmektedir. Ryle, bu yanlışlıkların önüne geçmenin, ancak bu kategorilerin doğasının belirlenmesiyle olanaklı olacağını düşünmektedir. Bunu gerçekleştirmek için önerdiği yöntem, kavramsal çözümleme yoluyla kavramlar arasındaki kategori farklılıklarının ortaya çıkarmasıdır. Kavramsal çözümlemenin ise, tek başına kavramların incelenmesi değil, onların içinde yer aldıkları tümceler ile aralarındaki bağlantıların soruşturulması olduğunu vurgulamaktadır. Ryle, dilin gündelik kullanım tarzları üzerinde de önemle durmuş ve The Concept of Mind adlı yapıtında klasik zihin-beden problemine gündelik dilden hareketle çözüm aramayı denemiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/tezkerede-egemen-ideolojinin-soylemi/", "text": "Nur topu gibi bir savaşın doğuşuna şahit olduğumuz şu günlerde, savaş tezkeresinin basın ve Hüseyin Aygün'ün Facebook hesabı aracılığı ile kamunun ellerine düşmesi, üzerinden çabucak geçilen bir olay oldu. Bir savaş tezkeresinin halka ne sıklıkla ifşa edildiği göz önünde bulundurulduğu zaman, böyle bir metin üzerinde durmamanın büyük bir kayıp olduğunu görüyoruz. Çünkü tezkereyi incelediğimiz zaman egemen ideolojinin söylem yolu ile kendi çıkarlarını nasıl yaydığına, halk ile arasındaki güç dengesizliğini nasıl devam ettirdiğine, ve düşmanları nasıl yarattığına dair çok zengin bir içerik bize kendini açıyor. Her ne kadar 3 kısa paragraftan oluşsa da, metinde karar mekanizması ve halk arasında yaratılan uçuruma, ve karar mekanizmasının savaşın sorumluluğunu halka atarak kendi ellerini kandan kurtarmaya çalışmasına bire bir şahit oluyoruz. Fakat ideolojinin gözlerimize çektiği perde yüzünden ilk okunuşta gayet normal, hatta sıradan resmi bir belgeymiş gibi gözükmesi, ve bu yüzden çok dikkat çekmemiş olması, bu metini üzerine özellikle eğileceğimiz bir belge yapıyor. 2. kadar ulusal güvenliğimize menfi etkisi giderek artan şekilde görülmektedir. 7. yönelik sözkonusu saldırgan eylemler silahlı saldırı eşiğindedir. 15. izin verilmesini Anayasanın 92 nci maddesi uyarınca arz ederim. Bu metin gayet resmi bir dille yazılmış, ve ilk bakışta içinde ideoloji, egemenlik, veya şiddetin meşrulaştırılması üzerine pek bir ipucu verir gibi durmuyor. İdeolojik dilin sorunu da tam budur. Bizim içimize o kadar işlemiştir ki, bizim için o kadar olağan ve sıradan olmuştur ki, gözümüze çarpmaz. Bir savaş ilanı bile gayet banal ve sıkıcı bir resmi metin gibi gözükebilir. Fakat, egemen ideolojinin dili, daha ikinci satırda gayet açık bir şekilde savaşın temellerini atıyor, ve şiddeti meşrulaştırıyor. Bunu da görülmektedir fiili ile gerçekleştiriyor. Görülmektedir, edilgen bir fiil yani, cümlede açık bir faili yok, fiil tek başına gerçekleşmiş gibi duruyor. Edilgen fiilin iki önemli işlevi var. Bunlardan birincisi faili saklamak ve böylece sorumluluğu seyreltmek. İkincisi ise o fiil ile her ne iddia ediliyorsa, bunu mutlak bir doğru gibi ortaya koymak. Böyle baktığımız zaman, ikinci satırdaki görülmektedir fiili özel bir durum kazanıyor. Çünkü, kim görmektedir? diye bir soru sorduğumuz zaman buna cevap alamıyoruz. Tezkerenin dayanağı ve tüm diğer görüşlerin üzerine inşa edildiği gözlemi kimin, nasıl, ne şartlar altında ve neye dayanarak yaptığına dair bir fikrimiz yok. Bununla beraber, gözlemek bir metafor. Çünkü kimse kelimenin tam anlamı ile gidip birşey gözlemiyor. Gözlem = bilgi denkleminin dayanağı olan metafor, görmek anlamaktır/bilmektir gibi halk arasında kabul edilen bir inanca dayanıyor. Ek olarak, gözlemin edilgen bir şekilde inşa edilmesi, onu olağan ve olması gereken bir durum gibi ortaya koyuyor. Gözlem yapan failin ortadan kaldırılması ile, metni okuyanlar, faili veya gözlemin isabetli olup olmadığını sorgulayamıyor. Böylece hem metaforik kullanımı ile, hem de edilgenliği ile gözlem, herkesin yapmış olması gereken, kamusal alanda dolaşan söylemler ve medyada ortaya çıkan haberler sonucunda çıkarım yapmamız gereken bir mutlak gerçek veya hakikat şeklinde okuyucuya sunuluyor. Fakat biliyoruz ki, bu tür, savaş veya askeri harekat kararları sadece halka açık bilgiye dayanarak alınmaz. Böylece, edilgen fiil, perde arkasında gerçekleşen ve ülkenin kaderini etkileyen siyasi mekanizmaları da gizliyor. Bu gizleme sayesinde, egemen güç, bu süreci sanki açık bilgiye dayanarak almış gibi görünüyor ve şeffaf devlet imgesi yaratmış oluyor. Tabii, şeffaf devlet imgesi, demokrasi efsanesi ile birleşince, çizilen tabloda demokratik, şeffaf, meşru Türkiye karşısında karanlık, ne olduğunu bilmediğimiz, kapalı, diktatör ve dolayısı ile gayrimeşru Suriye ortaya çıkıyor. Tabii ki, bildiğimiz gibi, gayrimeşru olanı ortadan kaldırmak ise bir devlet geleneği. Tüm bunları düşünerek baktığımız zaman, 2. satırdaki görülmektedir fiilinin, savaşın ve şiddetin meşrulaştırılması ve tezkere argümanının kurulması sürecinde çok merkezi bir rol üstlendiğini anlıyoruz. Birincisi, edilgen olan görülmektedir fiilinin faili olmadığı için, olası bir savaş, harekat, veya askeri operasyon neticesinde kaybedilecek insan hayatının 'faili meçhul cinayetlere' kurban gideceğini ilan ediyor. Yani, diğer faili meçhul cinayetler gibi, devletin eli kendini savaşın kanından da temiz tutuyor. İkincisi, basın ile halk üzerinde yürütülen psikolojik harekatın semeresinin nasıl toplandığına birincil elden şahit oluyoruz. Egemen söylem güdümünde ötekileştirme propagandası yürüten anaakım basına dayandırılarak Başbakan'ın öne sürdüğü şeffaflık efsanesi, yine anaakım basındaki ötekileştirme kampanyası neticesinde doğru veya olağan bir gerçekmiş gibi gözüküyor. Yani, egemen söylem kendi doğrularını yaratıyor ve sonra onlara işaret ederek bakın, doğru söylüyorum diyor. Böyle bir kısır döngü içerisinde sadece nesne yerine konulan halka ise bu gözleme ortak olmak ve desteklemek düşüyor. Üçüncüsü, anaakım basının üstlendiği propaganda temelinde inşa edilen şeffaflık efsanesi sayesinde demokrasi ile uzaktan yakından alakası olmayan ve kapalı kapılar ardında alınan dayatmacı kararlar, demokratik bir sürecin sonucu gibi gösteriliyor. Halkın hayatı ile oynayan bir karar süreci, halktan olabildiği kadar uzak tutularak demokrasi olabildiğince engellenmiş oluyor. Kararı alan mekanizmanın hükümet olduğu 11 ve 14. satırlarda açıkça ifade ediliyor. Yukarıda bahsedilen görülmektedir edilgen fiilinin oluşturmaya çalıştığı şeffaflığın aksine, son paragrafta dayatılan hiyerarşinin çelişkisi bir yana, metin, sorumluluğu başka yollarla da halka mal etmeye çalışıyor. Bu dayatılan aidiyetin başka bir mekanı kişi göstergeleri, daha belirli olacak olursak, birinci çoğul şahıs kişi göstergeleri. 2., 4., 5., 6., 8., ve 9. satırlarda, failler biz olarak yazıldığını görüyoruz. Metin, üzerinde tehdit hisseden, bu tehditlere karşılık vermesi gereken, ve diplomatik girişimlerde bulunan faili her zaman birinci çoğul şahısta kullanarak, devlet ile halk arasındaki yöneten/yönetilen, güçlü/güçsüz gibi sınırları bulandırıyor. Tabii, bu bulandırılan sınırlarında da belli bir sınırı var, ve metin 11 ve 14. satırlarda bu sınırı kalın bir çizgi ile çiziyor. Metin, karar mekanizmalarını hükümet olarak belirliyor ve halkı kapının dışında tutuyor. Buna ek olarak, bolca kullanılan birincil çoğul şahıs, genellikle savaş anlarında uyandırılan ulusal dayanışma ruhuna atfediliyor. Biz, milli ruhu uyandırmaya çalıştığı gibi, savaşa itiraz edenleri de biz olanın dışında tutuyor. Böylece, birinci tekil şahıs göstergesinin kullanılmasının ve kullanılmamasının belli amaçlarını ve işlevlerini şu şekilde görüyoruz: Gözlemlenmiştir edilgen fiili ile inşa edilmeye başlanan paylaşılan sorumluluk ve devletin ellerini kandan temiz tutmayı amaçlayan faili meçhulluk vurgulanıyor. Üst üste kullanılan birinci çoğul şahıs gücün sınırlarını sorumluluk paylaşımında bulandırırken, karar aşamasında sınırlar yeniden çiziliyor. Diğer bir deyişle, egemen güç bir taraftan tüm kararları alma yetkisini kendinde görürken, diğer taraftan savaşın sorumluluğunu halka yüklemeye çalışıyor. Biz, sorumluluğun ve gücün orantısız dağılımı dışında toplumsal sınırların çizilmesinde yardımcı oluyor. Uyandırdığı ulusal seferberlik ruhuna dahil olanlar ve olmayanları, tehdit altında olanlar ve olmayanlar, ölenlerin kanlarını yerde bırakmak isteyenler ve istemeyenler dolayısı ile ülkesini sevenler ve hainler ekseninde ayırıyor. Birinci çoğul şahısın böylesine dayatılması, metinin savaşa karşı olanlardan doğrudan hiç bahsetmemiş olmasına rağmen savaşı ve şiddeti tek çözüm olarak görenleri bir çatı altında toplaması sebebi ile, toplumsal kutuplaşmayı körüklüyor. Metin, son olarak, olası bir savaş durumunda egemen kuvvetin kendi prestiji karşılığında döviz olarak harcayabilmesi için gerekli olan insan hayatını talep edebilmesinin temelini atıyor. Bunu hem birincil çoğul şahısla seferberlik ruhunu uyandırarak, hem de sorumluluğu halka mal ederek, bu sizin de savaşınız efsanesini yaymakla gerçekleştiriyor. Doğal olarak, böylesine inşa edilen bir biz, karşısına da bir siz/onlar alıyor. Türkiye topraklarında yaşananlardan kimin sorumlu olduğunu bilmeden, gayet indirgemeci bir şekilde sorumluluk Suriye Arap Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetlerine atfediliyor. Bu atfetme ile beraber giden bir niyet açıklığı da ortaya konuyor. Yani, yaşananları tüm Suriye Arap Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri açık bir bilinç ve istekle Türkiye halkına zarar vermek için yapmıştır hikayesi yazılıyor. Bu hikayenin ipuçlarını metinin Suriye'ye resmi ismi ile, yani, insan üstü bir hareket kabiliyeti atfetmesi ile anlıyoruz. Türk vatandaşlarının öldüğü saldırıdan sanki Suriye sorumluymuş gibi yaratılan bu hava, Suriye'ye atfedilen sıfatlarla vurgulanıyor. 5. ve 7. satırlarda, Suriye sadece saldırgan olarak tanımlanmakla kalmıyor. 6. satırda rağmen ile özellikle vurgulanan acımasız, durmak bilmeyen, merhametsiz, insafsız düşman imgesinden de faydalanılıyor. Böylece tek bir birimmiş gibi gösterilen Suriye, Türkiye halkına saldırmaya niyetli, cani ve insanlık dışı bir şey gibi temsil ediliyor. Doğal olarak, böylesine çizilen bir temsil sonrasında, bu temsili çizen kendini bu tür bir canavara karşı müdahele etmekte haklı görüyor. Temsili çizen metin, öteki olanı kendi insanlık anlayışından uzak tutarak, onu yok etmeyi/ortadan kaldırmayı meşrulaştırmış da oluyor. Burada inşa edilen öteki imgesinin, biz üzerine geri dönen etkileri var. Öteki olan saldırgan sıfatı ile ilişkilendirildikten ve herşeye rağmen şiddeti seçen bir cani şeklinde yaratıldıktan sonra, doğal oalrak biz masum, haklı, merhametli ve insancıl olarak çerçeveleniyor. Bu tanımlama, birincil çoğul şahısın giriştiği söylenen diplomasi ile kuvvetlendiriliyor. Diplomatik girişimin doğrudan medeni ve şiddet karşıtı gibi kavramlarla olan benzerliği sebebi ile, bazı gerçekler gözden saklanıyor. Mesela, diplomatik girişimlerin saldırgan olmuş olabileceği, ve kararlanan yaptırımların Suriye'yi uluslararası alandan daha da uzaklaştırarak ve yabancılaştırarak yaşanan şiddeti tırmandırmış olabileceği gibi. Metin, 10. ve 11. satırlarda, yukarıda bahsedilen gözlemlere ve merhametsiz, anlayışsız canilere karşı tehdit altında olan masum insanların kurtarılma ihtiyaçlarına cevap veren hükümetin ne yapması gerektiğini öne sürmektedir. Çünkü metin burada birinci çoğul şahıs ile karar mekanizmasındaki güç paylaşımı dışında kendine bağladığı halkı hareket kapasitesi olmayan bir kurban gibi göstermekte, son paragrafta ise kendi gücünü ortaya koyarak kendisini bir beyaz atlı mesih gibi konumlandırmaktadır. Bu kurtarıcı mesihin hareket şekli olan zamanında ve süratle ise, aynı edilgen bir şekilde gözlenen koşullar gibi, bir şekilde hasıl olmakta ve böylece malumiyete ermektedir. Verilmesi gereken cevabın hasıl olma özelliği konusundaki herhangi bir bilgi, yine, demokrasinin en büyük düşmanı olan halktan olabildiğince uzak tutulmaktadır. Nihayetinde bu hasıl olma sonucunda yaşanacak şiddette kan kaybedecek olan halk, cevabın nasıl olacağına dair alınacak karar sürecine dahil edilmemekte ve kendisini kurtarmaya gelen mesih tarafından ölüme mahkum edilmektedir. Hasıl olma fiilinin edilgen olması yine bir objektiflik iddiasıdır. Failin cümle içinde olmaması 2. satırdaki edilgen gözlemin normalleştirilmesi gibi zamanında ve süratle verilecek şiddet içerikli cevabı da normalleştirir, meşrulaştırır ve sanki olması gerekenmiş gibi gösterir. Bu şekilde, şiddet objektif bir doğru gibi konumlandırılır. Metinde analiz edeceğimiz son nokta, ve bağlaçlarının kullanılış biçimi. Bunun için 4 tane ve bağlacına bakacağız. Bağlaçlar ile bilinmesi gereken önemli bir nokta şu: ve gibi bağlaçlar kendisinden önce gelen ve sonra gelen kelimeler arasında denk bir ilişki kurarlar. Buna karşı olarak ama gibi bağlaçlar, kendisinden önce ve sonra gelenler arasında hiyerarşik bir ilişki belirtirler. İnceleyeceğimiz 4 tane ve bağlacı, kendisinden önce ve sonra gelenler arasında denk bir ilişki kurararak, onları beraber gitmesi doğal olan kavramlarmış gibi göstermekte ve okuyucuya aynı ilişkiyi dayatmaktadır. Bakacağımız birinci ve bağlacı, 1. satırda istikrar güvenlik kelimeleri arasında durmaktadır. Metine göre kriz istikrara, böylece güvenliğe tehdit oluşturmaktadır. Burada istikrar ve güvenlik arasında kurulan denk ilişki, uluslararası siyasette öne çıkan güvenlikçi söylemin bir devamıdır. Metinin de vurguladığı bu söyleme göre, istikrar ve güvenlik arasında doğru bir orantı vardır. Güvenlik ne kadar artarsa, istikrar da o kadar artar. İstikrarın başka parametrelere bağlı olabileceği bu tür bir söylemde düşünülemez bile. Tabii, bu noktada, istikrar ve güvenlik arasında kurulan ilişki, metinin iddia ettiği diplomatik kibarlığa da gölge düşürmektedir. Güvenlikçi bir aklın birincil önceliği diplomatik çözüm değil, çıkar ve menfaattir. Bu yüzden metinin daha sonra kurmaya çalıştığı diplomat imgesi, daha ilk satırda kurduğu denklem ile sekteye uğramaktadır. İnceleyeceğimiz ikinci ve bağlacı, 5. satırda uyarı-diplomatik girişim arasında durmaktadır. Diplomatik girişim her ne kadar medeni bir mecaz olarak dursa da, metinin onu uyarı ile eşitlemesi, diplomasi etrafındaki sınırların ne kadar dar olduğunu bize göstermektedir. Metinin kurduğu bu denklem bize gösteriyor ki, şu an yürürlükte olan dış siyasette diplomasiden anlaşılan uyarıdır. Bunu dış siyasetimizin ve içine sürüklendiğimiz savaşın mimarı olan şahısın 0 sorun anlayışı ile karşılaştırdığımız zaman, güvenlik ve istikrarı bu kadar beraber gören bir yönetimin nasıl bir istikrarsız çelişkiler yumağı içinde yüzdüğünü görmüş oluyoruz. Üçüncü ve bağlacı 8. satırda tehdit-risk kavramlarını denklemektedir. Metinin tehdit ve riski denklenmeye çalışması, yine çok doğru gözükmeyen bir duruma düzen dayatmaya çalışmanın bir semptomu olarak yorumlanabilir. Çünkü her riskli durum, bir tehdit teşkil etmez. Risk, önceden hesaplanabilen ve buna göre çeşitli önlemlerin alınabileceği bir duruma işaret eder. Fakat tehdit çoğunlukla bir algıdır. Yaşanılanlar karşısında gerçekten bir savaş tehdidi olup olmadığı gayet tartışmalıdır. Metin, tehdidin ucunu açık bıraktığı için, herhangi bir tehdit algısını, gerçek bir tehdit ile eşitlemeye çalışmıştır. Algı ve gerçeklik arasındaki tanım uçurumunda kaybolan anlam boşluğu, risk kelimesi ile eşitlenerek doldurulmaya çalışılmıştır. Risk kelimesi ile ilişkilendirilen hesaplanabilirlik, güç yapısının egemenliğini dayatmakla kalmaz, insan hayatını da hiçe sayar. Çünkü, bir taraftan, egemen güç kendisini bu riski hesaplayabilecek konuma layık görmekte, elinin altındaki gizli hesap ve bilgilere dayanarak böyle bir risk alınabileceğini ortaya koymaktadır. Diğer taraftan, bu riske karşı alınacak tedbir, insan hayatının yok edilmesi üzerine kurulmuştur. Böylece, geleneksel olarak şiddet uygulamayı sadece kendi monopolisi altında tutan güç yapısı, halkın vücudunu ne şekilde harcayacağına kendi keyfine ve çıkarına göre karar vermekte, bunu ise herhangi bir temele dayandırmadığı tehdit kavramını risk ile denkleyerek yapmaktadır. Dördüncü ve sonuncu ve bağlacı 10. satırda zaman-sürat arasında bir ilişki kurmaya çalışmaktadır. Bu denklem, metinin bir araya getirmeye çalıştığı çelişkilere ve içinde bulunduğu zor durumu haklı çıkarmaya çalışmasına başka bir örnektir. Zamanında ve süratle, genellikle karşıt iki anlayıştır. Bazen fırsatların değerlendirilmesi gerekir, zamanında hareket etmek, belli bir sürati gerektirebilir. Fakat insanların hayatını ilgilendiren, halkların düşmanlığını tetiklemek üzere açılan savaş gibi konularda fırsat kollamak pek de doğru bir yaklaşım değildir. Aksine, zamanında hareket etmek, sürat yerine ferasete fırsat vermek, kana-kan anlayışı yerine soğuk kanlı düşünceye alan tanımak olarak düşünülebilir. Tabii, zamanında hareket etmenin bu şekilde değil de, sürat olarak inşa edilmesi, egemen güç yapısının bize böyle bir fırsatı kaçırmamak için hareket ettiğini göstermektedir. Diğer bir değişle, egemen güç, insanların hayatına mal olacak bir kararı süratle değerlendirilmesi gereken, aksi halde elden kaçabilecek olan, bir fırsat olarak görmektedir. Böylesine bir savaş düşkünlüğü, metinde diplomasi gibi kelimelerle inşa edilmeye çalışılan barış maskesini düşürerek, güç yapısının gerçek niyetini ortaya çıkarmaktadır. Yukarıdaki metinin de gösterdiği gibi, ideolojiyi çeşitli -izm'lerde ve -çilik/-çülük'lerde aramamıza gerek yok. Güç, egemenliğini kullandığı dil ve söylem ile sağlama alır. Bu süreçte arkasına saklandığı isim üzerinden tartışma yürütmek ise sadece bizi oyalar. Üzerinde asıl düşünmemiz gereken egemen gücün kullandığı söylem ve buna karşı üretilebilecek karşı söylemlerdir. İdeoloji, kendisini aklıselim doğrular kılıfında gizleyerek şiddetin ters etkisi, ve insanların kendi hayatlarını ilgilendiren kararlardan uzaklaştırıldıkları gibi gerçekleri saptırır, görmemizi engeller. Eleştirel söylem analizi ile yaptığımız dilbilimsel yakın okuma ise ideolojinin perdesini kaldırır, metinin sinsiyetini, insanları nasıl nesnelleştirdiğini, insanların kendi çıkarlarına karşı olan bir süreci nasıl desteklediklerini gösterir. Çünkü savaşın kimin çıkarına olacağı bellidir. Akan kandan prestij elde edecek olanlar, ve daha savaşın söylentilerinden hisseleri artanlar: Egemen güç ve sermayenin ortaklığında gelişen bu makina, kendi rüyalarını kovalama sürecinde kimin kanını kendisine yakıt yaptığını umursamaz. İdeolojinin çarptırdığı başka bir gerçek de şudur: dil ve söylem değişmeden toplumsal değişme mümkün değildir. O yüzden, egemen ideolojinin ve onun öne sürdüğü söylemin üzerine giderken akılda tutulması gereken aynı söylemin sonucu değiştirmeyeceğidir. Lorde, efendinin aletleri efendinin evini hiç bir zaman parçalayamacak demiştir. Egemen ideolojinin söylemsel aletlerini, stratejilerini, veya yöntemlerini kullanarak ancak onun güçlenerek devamına katkıda bulunabiliriz. Bu sebeple, onunla yüz yüze gelirken, egemen ideolojinin kullandığı edilgen fiil, biricil ve ikincil çoğul kişi göstergelerinin karşıt zıtlar gibi kullanılması, veya objektif doğrunun iddia edilmesi gibi söylemlerin dışında durmak, egemen ideolojini gücünü, az da olsa, kesmek anlamına gelir."}
{"url": "https://futuristika.org/the-balkan-soundz-festival/", "text": "Balkan müziğinin en iyileri; 28 Haziran 2009 Pazar günü Küçükçiftlik Park'ta, The Balkan Soundz Festival kapsamında bir araya geliyor. Açıkhavada tüm gün boyunca Balkanların hareketli ve neşeli ezgilerini izleyiciyle buluşturucak olan bu etkinlik, Balkan müziği tarzında ülkemizde düzenlenen ilk festival olma ozelliğini de taşıyor. Yabancı ve yerli toplam 6 grubun sahne alacağı festival, yaz sıcaklarından bunalan müzikseverleri Istanbul Boğazı`na cok yakın bir noktada, açıkhavada, Balkan müziğinin enerjik ritimleri eşliğinde müzik dinlemeye, dans etmeye, yemeye, içmeye, kısacası sınırsız eğlenceye davet ediyor. The Balkan Soundz Festival kapsamında sahne alması kesinleşen ilk gruplar: BOBAN MARKOVIC ORKESTAR, FIREWATER, ! DELADAP, SELİM SESLER ve KOLEKTİF ISTANBUL."}
{"url": "https://futuristika.org/the-brian-jonestown-massacre-muhayyilede-movie-musikisi-muessesesi/", "text": "Ray Bradbury'yi çok sevdim ufakken. Godard'ın Fahrenheit 451'ine yaklaşımına çarpıldım. Fakat bu albüm Fransız Sineması'na dair değil. Hareketi ve insanlar üzerindeki etkisini sevdim tabii. Hollywood'a karşı bir duruş ihtiyacı fikrini ve film yapmanın o temel tanımlarına dönmek fikrini seviyorum. SoKo Phiadelpie Story'yi söylemek için doğru kişiydi, çünkü sorduğumda Evet, diyen kişiydi. Ayrıca daha önce hiç Fransızca söylememiş, kültürünün sana ihtiyacı var dedim."}
{"url": "https://futuristika.org/the-clash-ve-sinekler-hakkinda-kayip-bir-sarki/", "text": "Yazın... sinekler kafamın etrafında vızıldıyor/ Her gece, kafamın etrafında vızıldayan sinekleri anlamıyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/the-economist-thinking-space/", "text": "The Economist'ten yeni bir hamle: Thinking Space. Derginin Avrupalı okuyucularına yönelik başlattığı yeni kampanyaya şu an için seçilmiş 9 katılımcı var. Müzisyen, tasarımcı, yazar, CEO gibi farklı mesleklerden katılımcılar alanlarında oldukça başarılı isimler. Ekranda 9 alana bölünmüş 3D küplerden oluşan imajlardan bu isimlerin Düşünme alanının bir fotoğrafı çıkıyor. Fotoğraf üzerinde işaretlenen noktalara tıklayınca görüntü detaylandırılıyor ve katılımcının düştüğü kısa notlar okunuyor. Sol üst köşede açılan pencereden ise kişi hakkında kısa bir bilgi, favori bağlantıları, dinlediği müzikler ve tabi ki favori The Economist bölümleri yer alıyor. Eğer siz de bir tasarım harikası bu sitede kendi Düşünme alanınızı görmek istiyorsanız, 6 adımdan oluşan başvuru dosyanızı ekleyip sıraya girebilirsiniz. Zira yayına girecek kişiler genellikle olduğu gibi gelişigüzel değil titizlikle seçiliyormuş."}
{"url": "https://futuristika.org/the-ex/", "text": "Halil Turhanlı, 8 Şubat tarihli Birgün gazetesinde Durumcular, anarşistler ve punk başlıklı, -bize göre- çok önemli bir yazı yayımladı. 1970'lerin sonunda Amsterdam'da ev işgalciliği hareketinden doğan, provolar'ın mirasını sahiplenen, Durumcular'ın geleneğini sürdüren ve punk ruhuna sadık kalan bir topluluk olan The Ex hakkında bu yazının orjinalini okuyabiliriz. Özellikle, Birgün'de Halil Turhanlı'nın yazısında da belirtilen Dere geliyor dere yorumunun yer aldığı, avangard çellocu Tom Cora ile The Ex'in ortak çalışması And The Weatherman Shrug Their Shoulders ilginç bir yaylılar-punk birlikteliği şeklinde dikkat çekiyor. Grubun ayrıca, 1936 Spanish Revolution isimli EP'si ile, 2010 albümleri Catch My Shoe'dan birer şarkıyı da dinleyebilir, çok bilinmeyen grupların en sağlamlarından olan, 70'lerin sonundan itibaren avangard, jazz, punk çizgisinde salınıp her daim devrime ve anarşiye selam çakan çok yönlü grubun dünyası hakkında fikir edinebilirsiniz. Gerisi aşağıda, artık ayarsınız ya da aymazsınız, orasını bilemeyiz. Grubun en değerli albümlerinden 1936, The Spanish Revolution, grubun 1979 yılında kuruluşu sonrasında punk'tan Macar, Türk, Afrika ezgilerine yönelen, Sonic Youth, avangard müzisyenler ya da Chumbawamba ile çalışmalarına evrilen post punk/no wave deneysel çalışmalarının arasında bizim için ayrı yere sahip. Anarşistler için büyük önem taşıyan ve kısa ömürlü olan (1936-39) İspanyol Devrimi şarkılarına yer veren plak 144 sayfalık bir kitapla birlikte yayımlanmış. Kitap, İspanya İç Savaşı sırasında anarşistlerin en önemli iki örgütlenmesi olan CNT ve FAI üzerine odaklanmış. Grubun, 1936 deneyiminden 50 yıl sonra çıkardığı albümde, modern Batı toplumunun tam da öbeğinde dillendirdiği fikirler ve grubun genel tavrı, müzisyenlerin de, sanatın ve hayatın politik eğilimlerle toplum içinde yer alma çabalarına örnek olarak gösterilebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/the-match-factory-girl-kibritci-kiz/", "text": "Danimarkalı Hans Christian Andersen yaklaşık 150 yıl önce Kibritçi Kız hikayesini yazarken gelecekte nice çocuğun kalbini parçalayacağını, dolaylı da olsa 19. yy kapitalizminin nice çocuğun zehirli oklarına hedef olacağını tahmin etmiş miydi bilinmez. Hayaller içinde donarak ölen küçük kibritçi kızın dramı, mutlu sonlarla bitmesi alışılagelen masallar alemi içinde küçük bir istisna da olsa bu onun zihinlerde daha derin yerlerde mekan bulmasını sağlamış, neredeyse her yetişkinin geçmişte yaşadığı -küçük de olsa- 'Kibritçi Kız' sendromu sık rastlanılan bir durum olmuştur. Bu hikayeden fazlaca etkilenen bir isim Finlandiyalı yönetmen Aki Kaurismaki, masalın orijinal versiyonundaki Noel gecesi karlı bir sokakta kibrit satan küçük kızın dramını, kibrit fabrikasında çalışarak hayatını kazanmaya çalışan genç Iris'in hikayesi ile 1990 yılında beyaz perdeye uyarlamıştır. Oldukça anlayışsız ve acımasız anne ve babası ile yaşayan Iris, gününü akıllara zarar bir kibrit fabrikasında çalışarak geçiriyordur. Çileli fabrika hayatının stresini biraz olsun atabilmek hem de onu bu dramdan kurtarabilecek zengin bir eş bulma umudu ile geceleri kulüplere gitmeye başlar. Başlangıçta erkeklerin dikkatini çekemese de bir gece şansı döner ve ruhsuz hayatına anlam verebilecek, onu refah bir yaşama kavuşturabilecek erkeği ile tanışır. Kısa zamanda çok iş başarsalar da Iris'in hayallerindeki ideal çift örneği yavaş yavaş 'gerçek' ile silinmeye başlar. Iris'in tek gecelik ilişki peşinde koşan yakışıklı sevgilisinden alacağı intikam ise Iris'i, masaldaki küçük kız imajından çok daha güçlü, çok daha feminist bir kalıba sokacaktır. Masalın kaba modern bir versiyonu olarak nitelendirebileceğimiz film, 70 dakika gibi tipik bir filme göre kısa sayılabilecek süreye sahip olmasına karşılık, etkisi boyundan oldukça büyük. Mesajlar adreslerine tam ulaşmış mı bilinmez ama film, genç bir kız üzerinden hem kadın-erkek ilişkileri, hem ebeveyn-çocuk ilişkileri, hem de insan-üretim araçları ilişkisi üzerine ayna tutarak, modern hayatların görülmek istenmeyen kısmını, izleyicinin çıplak, dolaysız, az ve öz biçimde görmesini sağlıyor. Iris'in kibrit fabrikasındaki 'çalışma'sahneleri en soğukkanlı insanların bile hafiften ruhunu daraltacak türden. Statik bir gürültü içerisinde zaman geçtikçe Iris ve kibrit makineleri arasındaki o kalın çizgi flulaşmaya başlıyor, hangisinin gerçek makine olduğunu anlamak zorlaşıyor. Gündüzleri insana yakışır faaliyetlerden uzak olan Iris, fabrikada kaybettiği sıcaklığı ve ruhu akşamları ailesi ile bulmaya çalışsa da burada da hayal kırıklığına uğruyor. Oldukça kötü bir evde yaşayan çekirdek aile, kızlarından çok, geçinmek için kızlarının fabrikadan aldığı haftalıklarına bağlılar. Ebeveyn ve çocuk arasındaki korumacı, paylaşımcı ruh Iris'in evinde bencilce bir hayatta kalma mücadelesine dönüşmüştür. Ne evde ne işte aradığı mutluluğu bulamayan Iris'e ise tek seçenek kalmıştır: Yakışıklı ve zengin, beyaz arabalı bir prens bulmak. Kısa zamanda hayaline kavuşuyor Iris, ancak tanıştıkları ilk gece adamın evine gidip beraber olmaları, Iris'in adama gerçek bir aşkla bağlı olup olmadığı konusunda kafada soru işaretleri yaratıyor. İlişkilerinde belki daha çok karşılıklı bir alış-veriş havasından söz etmek mümkün, lakin yine bu alışverişten Iris memnun kalmıyor, mutluluk yeniden parmaklarının arasından kayıp gidiyor. Iris ve adamın ilişkisi modern yaşamlar üzerinde ayakta kalmaya çalışan temeli hamurdan taştan bir ev gibi, ve dolayısıyla zamana direnemiyor ve Iris'in üzerine yıkılıyor. 80'li yılların Banu Alkan-Güner Ümitvari ilişkisine de hafiften göz kırpan film, sonu itibari ile tamamen özgün bir yapıt teşkil ediyor. Pre-modern toplumların ikinci sınıf vatandaşı 'kadın', artık eve ekmek getiren, kendi inisiyatifi ile erkeklerle ilişiki kuran Iris kalıbına giriyor; ev işleri ve çocuklarla sınırlı 'temizlik' anlayışını, acı çekmesine neden olan her türlü parazitin 'temizlenmesi' ile genişletiyor, extra-feminist bakış açısıyla. Iris temizliğin sonucunu da kabul ediyor ve bir anda suç ve ahlak sorgu masasına yatırılıyor, suçluyu ve masumu ayırmak neredeyse imkansızlaşıyor. 18 yıl önce çekilen 'The Match Factory Girl'ün hikayesi, isim ve cinsiyet değiştirerek binlerce hayatta vücut bulan bir hikaye. Sosyal hayatların, aile ilişkilerinin ve duygusal ilişkilerin başına sıkça konulan tekdüze, ruhsuz, kalıplaşmış, bencil gibi sıfatlar gerek Amerikan gerek Avrupa sinemasında gerekse de Uzak Doğu sinemasında sıkça işlenen yaftalardan. İskandinav sineması olarak da ayırabileceğimiz bu müziksiz, oldukça donuk ve soğukkanlı işlenen tema, kibritçi işçi kızın hikayesinde de çok başarılı şekilde işleniyor. Bu başarıya İskandinav halkının tipik bembeyaz tenleri, donuk mavi bakışlarının da çok doğal bir katkısı olduğu söylenebilir. Vakt-i zamanında Berlin film Festivali, Finlandiya'nın Ulusal Jussi Festivali gibi organizasyonlardan 6 farklı ödül kazanan film, 25. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde de 25 yılın Altın Filmleri bölümü altında gösterildi ve bulunduğu bölümü de hakeden yapımlardan birisiydi."}
{"url": "https://futuristika.org/the-revolters/", "text": "Post-punk, indie'nin ülkemizdeki en enerjik ve başarılı gruplarından The Revolters ile konuştuk. Onlar aslında tam bir sahne grubu. Son yıllarda ülkeden müzik namına çıkan en güzel hareketlerden biri. Serhat : 2006 yılında ben, Berkan ve İbrahim'in tanışıp ardından müzik yapmaya karar vermesiyle kurulmuş olduk. Birçok davulcu değişiminden sonra Murat aramıza katıldı. O gün bugündür bu kadroyla devam ediyoruz. Berkan: Davulcu haricinde pek uğraşmadık yani. Serhat : İngiliz ruhlu demekten çok İngiliz üsluplu demeyi daha doğru buluyoruz. Ruh olayı müziğine bağlı dinamiklere göre değişiyor. Bu aşk, nefret, hırs -para hırsı da buna dahil, yaşadığın şehir, korkuların vs. ye bağlı olabilir. Yaşadıkları şehir Joy Division'ı, nefretleri Sex Pistols'ı, korkuları The Clash'i, günümüzün tüm boktan müziklerini de genelde para hırsı yarattıysa; bizim de müziğimizi yaratan tekil ya da karma etkenler var tabii. Berkan: Dezavantajı bu tarzda henüz oluşmayan, yani yeni yeni oluşan bir kitleye çalmamız. Sonuçta onlara Brit diye yutturulan çok gereksiz gruplar var piyasada. Serhat : Senelerce sırf brit tarzı coverlar yapmış diye dinleyicinin brit grup diye yuttuğu gruplar vardı mesela. Şu an ortada gözükmüyorlar işin iyi tarafı. Zaten seyirci şu an daha bilinçli bir kaç sene önceye göre. Kendi müziğini yapan sanatçılara daha çok saygı var yine eskiye göre. Artık o gruplara pek bakacaklarını zannetmiyorum. Murat: Ya da müziği brit olmasa da sırf o dinleyiciyi çekebilmek için müziğine brit, indie vs diyen gruplar var. Komik şeyler tabii bunlar. Serhat : Bir de taklit edilmek var daha komiği. İlk zamanlarımızda internetten gördükleri cover listemizi bire bir çalıp aralarına Duman, Mor ve Ötesi vs yerleştirip bar programı, festival peşinde koşan zekiler de oldu. Onlar da iş güç peşinde şimdi. Olmayınca olmuyor tabii. İbrahim: Bu adamlar şu tarzla, şu söylemle çıktı tuttular; biz de yapalım aynısını, demek ki şimdi bu tutuyomuş piyasada tarzı yaklaşımı olan müzisyenler var ortada dolaşan şimdi. Verdiğimiz röportajlarda cevaplarımızın bir ay sonra başka bir grup tarafından aynısının aynı dergide verildiğini görmek şaşırtıyor bizi açıkçası. Berkan: Adamlar bu damardan girmiş tutturmuş, biz de aynısını söyleyelim gelsin primler yaklaşımı var. Hayretle takip ediyoruz. İbrahim: The White Records'un bir temsilcisi internet sitemiz aracılığıyla iletişime geçerek Step by Step şarkımızı bir compilation albüme dahil etmek istediklerini söyledi. Daha sonra sözleşme vs gibi ayrıntılar fakslandı. Biz de gerekeni yapıp şarkının ham kayıtlarıyla geri yolladık. Murat: Bu albümün Ekim ayı sonunda piyasada olması bekleniyor. CD formatının yanında plak olarak da basılacak olması da ayrı bir heyecan verici unsur. Serhat : Sonuçta Batı piyasasına yönelik adımlar atan bir grubuz. Daha bu adımların başında bile böyle isimlerle çalışmak gerçekten gurur verici. İngiltere'de olsaydık herşey daha önce, daha hızlı olurdu diye bir kanımız vardı her zaman. Ama ne olursa olsun iyi müzik yapıyorsan karşılığını eninde sonunda alıyorsun. En azından niye bu ülkedeyiz, İngiltere'de olsak çoktan yapmıştık tarzı yakınmaların biraz da bahane olduğunu görüyoruz. Yapan her yerde yapar. Berkan : Sonuçta kendi bestelerimizi çalıyoruz, kendi hissetiklerimizi döküyoruz. Üzülürken, sevinirken verdiğimiz reaksiyonlar ne kadar içtense sahnede yaptıklarımızda bir o kadar içten. Herşeyden önce müziğimizi hissediyoruz. Sahnede gerisi geliyor zaten. İbrahim: Bugün geldiğimiz noktaya, şarkılarımız ve tavrımız kadar sahne performansının da etkili olduğunu düşünüyoruz. Murat : İnternet'in müziğimizi paylaşma, dinletme açısından hayati bir önemi var bizim için. Aslında sırf bizim için değil tüm bağımsız müzisyenler için. Yaptığımız farklı birşey değil diğer gruplara göre. Özel bir tanıtım, CD basma vs gibi bir olaya girişmedik. Sadece müziğimizi koyduk. Müziğimiz kendi reklamını zaten yeterince yaptı. Serhat : Öncelikle teşekkürler. Aslında EP'de başta olan ama sonradan kayıt kalitesi nedeniyle çıkardığımız birkaç şarkımız oldu. Zaten onlar da Myspace'e koyup çok az insan indirdikten sonra ordan çektiğimiz şarkılar. Hem de malum Myspace'in şarkı sayısına koyduğu kota sebebiyle bir kaç şarkıyı elememiz gerekliydi. Kayıtları ev stüdyosunda yaptık tamamıyla, mixlerlerde kendimiz uğraştık, sadece vokal kayıtları Fabrika Müzik'te oldu. Berkan : Kısa süren bir kayıt süreciydi. Albüm kaydımızın da pek uzun süreceğini düşünmüyorum açıkçası. Step by Step hariç bir mastering eksiği hissedilse de, debut albümde haliyle bu problem ortadan kalkmış olacak. İbrahim : Kendimizi dolu hissettiğimiz konularda şarkılar yapıyoruz. Filistinlilerden bahseden bir şarkı yapmamız politik bir grup olduğumuzu kanıtlamaz tabii ki. Zaten böyle bir çabamız yok. Serhat : Müzik gibi sözlerde hissetmekle alakalı. Hatta bir şarkıda ikisi %50-50. İlk Ep'deki iki siyasi şarkının sözlerini yazdığımda 17 yaşındaydım. Afganistan ve Filistin- İsrail haberlerinin televizyonlardan ve gazetelerden pek eksik olmadığı ve benim de o olaylara çok duyarlı olduğum zamanlardı. Şimdi giderek daha bireye yönelik şarkılar yazıyoruz. İlerde Animal Collective gibi kuşlara böceklere şarkı yapacak kadar sıyırmadığımız sürece bir sorun olduğunu sanmıyorum. Berkan : Pek kalıplara bağlı değiliz o konuda. Ne zaman nasıl bir şarkı yapacağımız hiç belli olmuyor. Beste sürecimiz emprovize yürüyor. Beste tamamlandıktan sonra üstüne sözler geliyor. Serhat: İlk zamanlarımızda biraz daha agresiftik, söz ve müzik açısından da. Liriksel olarak daha açıktık. Şimdi şarkı sözlerini bazı şarkılar haricinde biraz daha ucu açık bırakıyoruz. Bu ucu açıklık kafaları bayağı kurcalayan sorulara kadar gidiyor lirikler içinde. Murat : Ruh halimizdeki değişimi objektif biçimde irdelemek çok zor kendi açımızdan. Dışardan bakan birinin görüşü daha sağlıklı olur bence. Serhat: Aslında Ağustos ayında albüm kayıtlarına başlamayı düşünüyorduk. Daha sonra toplama albüm olayı ve o isimlerle çalışma telaşı, biraz daha önümüzü görelim bakalım compilation'dan sonra neler olacak merakı, en azından kayıtlar açısından bizi Kasım-Aralık aylarına kadar beklemeye itti. Kısa sürede kayıt yapan bir grup olmamıza rağmen debut albümde zaman olarak kayıt sürecini herşeyiyle yaşayarak ve hazmederek geride bırakmayı planlıyoruz. Serhat: Aslında değişik dönemlerin müziğine her zaman bir alternatif müzik türü olmuştur. 60'ların sonunda dünya rock'n roll'la sallanırken New York'ta punk müziğin ilk örnekleri veriliyordu. 80'li yıllarda glam -heavy metal furyasına da, önce Washington daha sonra Seattle arenasından öldürücü darbe geldi. Daha sonrasını da hepimiz yaşadık zaten, post grunge dönemi ardından Brit Pop furyası ve The Strokes'la gelen retro rock devrimi. Bir akımın doğuşu hep öncekinin ölümüyle son buluyor. Artık bu değişimler daha kısa zaman dilimleri içinde yaşanmaya başladı. İnternetin müzik paylaşımında acımasız bir tüketim ortamı sunması, heryerde müzik dinleyebilmeniz yani kısacası müziğin çabuk tüketilmesi. En azından istediğin müziği dinlemek eskiye oranla daha az lüks. Her dönemin kendine göre Andy Warhol'ları, Factory'leri, Velvet Underground'ları oluyor. Tarzlar, akımlar, müzikler, isimler değişse de görevler hiçbir zaman değişmiyor. İçinde bulundukları döneme verebildikleri dinamiklik ve ilham verebilme, etkileyebilme gücü onları belli bir isim, hatta efsane yapan olgular. Bunlar zamanında değil de aradan belli bir zaman geçince geriye bakınca anlaşılan şeyler. Günümüzde gruplar açısından herşey daha zor. İnternet ve globalizm sayesinde çok yakın zamanda gruplar fırsat olarak da eşit hale gelecekler. Gruplar arasında rekabet artacak, müzik piyasası içinde bir doğal seleksiyon başlamasının vaktinin geldiği kanısındayım. Çünkü bağımsızsa iyidir anlayışı çok fazla kötü müziğe gereksiz saygı gösterilmesinin önünü açmış durumda şu an. Berkan : Grup kurulduğundan beri hep planlar ve amaçlar oldu. Kısa vaadede ulaştıklarımız uzun vaadede gerçekleştireceklerimizin yolunu açtı her zaman. Şu an albüm hazırlığı sürecindeyiz, yine bu sene içinde yurtdışında konserler vermeyi düşünüyoruz. Önümüzdeki yaz İngiltere'de bir festivalle şimdiden anlaşmış durumdayız. Murat: Klip için de hazırlıklara başladık. Önümüzdeki günlerde birkaç toplantımız olacak bu konuda. İbrahim : Planlarımız hep çok büyük bir grup olmak üzere kurulu. İki senelik geçmişimize baktığımızda kısa bir zamana çok fazla şey sığdırdığımızın farkındayız Türkiye şartlarına rağmen. Serhat : The Revolters yaptığı herşeyle geleceğini daha sağlam temellere oturtan bir grup. Bekleyip görmek daha iyidir her zaman. Adım adım güzel müzik yaparak, kaliteli yaratımda bulunmak çabasıyla ortaya çıkardığınız çalışmalarınız için sizi tebrik ederiz. Umarız daha büyük başarılarda da sizi takip ederiz, Kadıköy'den The Revolters'a bol şans!"}
{"url": "https://futuristika.org/the-rita/", "text": "Nisan ayının sona erdiği günlerde, Türkiye'nin ve dahi İstanbul'un pek farkına varmadığı özel bir sanatçının yolu Peyote'ye düştü. Kanada'lı müzisyen Sam McKinlay'ın harsh noise olarak adlandırılan ses sanatı projesi The Rita, yanına Amerikalı müzisyen Gordon Ashworth'un solo projesi Concern'i de alarak, Analog Suicide ile birlikte sigara içme isteğine göre- değişen sayıya bağlı olarak 11-16 kişiye konser verdi. Konserin bir önemli özelliği ise, bize göre, bu noise performansını kaçırmamak için içeriye girmenin yolunu babasıyla gelmekte bulan 17 yaşında takdire şayan bir dinleyicinin de olmasıydı. Sam Mckinlay, çeşitli analog ses kaynaklarını, distortion pedalı ve büyük amplifikatörleri kullanarak oluşturduğu harsh noise ile akademik deneysel ses ve performans çalışmaları gerçekleştiriyor. Resim, heykel, yerleştirme gibi analog medya sanatları arasındaki paralellikleri dikkate alan Mckinlay, ses üzerine araştırmalarını sürdürüyor. Sanatçı Avrupa turnesine Türkiye'den başladı, arada fırsat bulup türe ve çalışmalara dair birkaç soruya da cevap verdi. Bizim açımızdan önemi, mevzunun, gürültünün sadece sesleri ve frekansları dinlenebilirlik sınırlarının dışına çıkarmanın ötesinde, bir sanatsal bakış açısı ve birikim/üretim sürecinden gelmesi gerektiğini vurgulaması oldu. Sam Mckinlay / The Rita: Çok küçük yaştan, çocukluk arkadaşımın bir okul radyosunda DJ olduğu dönemden itibaren punk rock'la ilgiliydim. Küçük yaşta The Clash, Skinny Puppy, FEAR gibi grupları dinliyorduk. Liseye girince, boğazıma kadar punk/hardcore/skateboard yaşam biçimine gömülmüştüm. Sürekli çiğ ve sağlam hardcore gruplarının peşindeydik. Thrasher dergisinin bir sayısında Big Black hakkında, kendilerinin etraftaki en şiddetli ve kanırtıcı grup oldukları hakkında bir yazı okudum. Oldukça ilgimi çekti ve elimden geldiğince çabucak Atomizer kasetlerini edindim. Dergideki yazı Big Black konusunda mevzunun tam üstüne basmıştı ve müziğin ne olması gerektiğine dair bu yön için ilgi kafamda oluşmaya başladı. Aynı anda Steve Albini'nin Zeni Geva, KK Null gibi yan projeleriyle de ilgilenmeye başladım. Atılan bu adım beni doğrudan Merzbow 'a yönlendirdi. Tamamlanmıştı. Hep aradığım ses buydu: saf, kulak tırmalayan gürültü; harsh noise. Oradan itibaren, gidişat Skin Crime, Macronympha, Taint gibi tanınmış Americanoise projelerine gitti. Sonra, özellikle Low-Fi Power Carnage isimli kasetleriyle İtalyan Dead Body Love projesinden haberdar oldum. O çalışma hatır hutur, kütür kütür bir harsh noise mükemmeliyetiydi. Bana nihayet kendi seslerimi yaratmam için ilham kaynağı oldu. Her zaman sanat ile iç içe oldum. Şu sıralar güzel sanatlar lisans eğitimindeyim, ayrıca Vote Robot 'dan Kevin Rivard başta olmak üzere dostlarımla ses sanatı üzerine çalışıyorum. Kevin bana temel kayıt tekniklerini ve ekipmanları gösteren kişidir. Özellikle de bazen konseptlerle şekillenmiş şartlardaki performanslarıyla Marina Abramovic, Chris Burden, Joseph Beuys gibi sanatçıların performans yanlarını, The Rita'nın motorsiklet motoruyla, yine canlı şnorkel dalış tüpüyle gerçekleşen Decima MAS gibi performanslarını karşılaştırmamak zor olur tabii. Ancak işin aslında, ben kendi harsh ses çalışmalarımı yine de enstalasyon/yerleştirme, peyzaj ve minimalist resimle iç içe değerlendiriyorum. Ses çalışmalarımın ardındaki asıl etkinin bir kısmında hep Richars Serra bağlantısıyla devasa çelik çalışmalarını, Michael Heizer 'in büyük ölçekli açıkhava çalışmalarını ya da Ad Reinhardt 'in siyah resimlerini görüyorum. Resim, yapılar ya da toprak ile karşılıklı ilişki benim aşındırıcı ses çalışmam ile bilinçli olarak etkileşime geçiyor, çünkü genellikle çeşitli parçalar halindeki dokularla kesilip temizlenmiş değişken sesle de hareket edilebilir. 21. yüzyılda ve temel çağdaş şartlarda sürükleyen takıntıları ve çalışmaları, biraz daha adanmış, kafaya takmış, kuytudaki, daha ufak şehirlerden gelen sanatçılarda görüyorum. Sanayi devrimi bir bütün olarak dünyadaki sanat çalışmalarını genel bir kapasiteyle değiş tokuş ve araçlar vasıtasıyla bir bütün olarak yaratıcı gelişme için etkiliyor. Ancak yine de tekrarlıyorum, sadece çağdaş sanat dünyasını bilen belirli sanatçıların daha sürükleyici ve güçlü çalışmalarını gördüm; fakat daha az gelişmiş kişisel kaynaklardan yararlanıyor ve kendi materyallerini sunmak için analog ekipmanları kullanıyorlardı. Kuşkusuz, birçok istisna vardır. Ancak bazen daha büyük ve sanayileşmiş kentler ve onların gelişmiş sanat toplulukları bir boşvermişlik kısır döngüsüne veya kapalı, neredeyse gizemli, sadece belirli bir kısım seçilmiş kişilere yönelen yapıya döner. Çoğu zaman bu yaratıcı diziliş dış çemberlere bile açılmaz. Oysa daha az sanayileşmiş bölgedeki sanatçıdan çıkan oldukça dikkat çekici samimiyette bir çalışma, eğer yeterince güçlü ve doğru bçimde oluşturulursa, kendi şiddetli çarpıntısı ve kişisel olarak da harlanmış estetiği sayesinde nesillere yayılabilir. Bana gelince, gürültü üreticilerini, mikrofonlarını ve distorsiyonlarını, ortaya çıkması için uğraştığım belirli ve kesin ses parçalarını oluşturmam için yardım eden yeterince arkadaşa sahip olmak gibi bir şansım var. Asıl ekipmanlar olarak, filtrelenmiş beyaz parazit üreticilerini Ryan Bloomer ve Damion Romero'dan, Lake Shark fuzz efektini Ryan Bloomer'dan ve kapalı/bias temelli fuzz pedallarını çeşitli üreticilerden edindim. Ayrıca kaydedilmiş kaynak malzeme de ses yapısını oluşturmak için çok önemli. Çünkü çalışmalarınızın kişisel yanlarını sürükleyen ana etken. Gürültü/ses duvarı yaratmak birçok açıdan tıpkı resim gibi yaratıcı bir süreci andırıyor diye değerlendirme yapılabilir. Öte yandan, dada, nihilizm ya da devrimci politik hareketler de yıkıma ve yeniden yapmaya dair benzer ruh halini paylaşır. Politika ile gürültü arasında, size göre böyle bir iletişim varsa tabii, nasıl bir ilişki görüyorsunuz? Bunu sormamızın nedeni ise bir dergide tarafınızdan yazılmış HNW'nin Politikası isimli makalede belirttiğiniz bazı görüşlerinizdir. As Loud As Possible isimli dergide yayımlanan HNW'nin Politiği isimli makale/manifesto, sürekli devam eden ve hiç bitmeyecek gibi duran, harsh noise alt türlerine odaklanan öfkeli bir tartışmaya dair aslında. Bir açıdan, çağdaş gürültü duvarının erken dönem saflığındaki dizelerde, katılımcıların ilk yazılarda çıkan başlangıç temizliği ve harekete geçiş manifestolarında yapıbozumcu fikirlerle oynanmıştır. Özllikle statükoyu alaşağı etmek üzere şiddetli ve keskin belirli politik hareketler harsh noise'da değişmiştir. Belki de yanlış yönde ilerlemiştir çünkü arılık açıklamaları daha çok ilk katılımcılara, Incapacitants, OVMN, MXM daha klasik gürültü duvarı çalışmalarını için görsel bir rehber olma amacındaydı. Bütünü yapıbozuma uğratan ve devasa bir çatırdayan, çuturdayan dokusal parçalara tutulan dev aynalarının ışığındaydı. Böylece benim, The Cherry Point, Killing for..., Paranoid Time, Knives, Werewolf Jerusalem gibi erken dönem gürültü duvarı ya da Harsh Noise Wall katılımcılarının çalışmalarında çağdaş bir ilham oldu. Tüm bu sanatçıların gayet açık değişmez devasa kulak tırmalayan ses duvarları, arkaplanı ve hemen dikkat çekmeyen kaydırmaları öne çıkarıp harsh noise'un bunaltıcı kütlelerine çeviriyor. Hatta eninde sonunda, hemen farkedilmeyen çatırdama ve arkaplan çalışmalarına evriliyor. Politika ve manifesto kişisel olarak harsh noise nesnesinin yapıbozumu etrafındaki temel dayanağın altını çizmek için kişisel bir güdüydü."}
{"url": "https://futuristika.org/the-two-gentlemen-of-lebowski/", "text": "Adam Bertocci, New York'ta yaşayan bir yönetmen, senarist, mizahçı. Henüz küçük bir çocukken kurma planlarına başladığı, Guy in his basement adlı prodüksiyon şirketiyle bir süredir ilginç projeler üreten sanatçı, 1982 doğumlu. Northwestern Üniversitesi'nde Sinema-Televizyon ve İngiliz Edebiyatı eğitimi görmüş. En bilinen çalışmalarından bir tanesi, 2003 yılında ilk gösterimi online olarak yapılan ödüllü fan filmi Run Lei Run. Animasyon, Star Wars dünyasında geçen, Lola Rennt filminin hikayesine ve anlatım stiline sahip bir uyarlama. Bir diğer ödüllü fan filmi ise yine Star Wars esanslı Brooklyn Force. Shakespeare ve Coen Kardeşler'den ilhamla yazılan oyunda, The Big Lebowski karakterleri, Bertocci'nin eline yapışmış Shakespeare'in kaleminde hayat buluyor. Geoffrey The Knave Lebowski, Blanche ve Woo, Sir Walter, Sir Donald yine başlıca karakterler. Bertocci için her şey, bir akşam Facebook'ta gezinirken, üniversitede ilgi duyduğu ve üzerinde çalıştığı Shakespeare metinleri ile uzun bir süre önce seyrettiği ve sevdiği The Big Lebowski filmini aklında bir şekilde birleştirerek, filmdeki diyalogları eğlencesine uyarlayıp ileti olarak yazmasıyla başlar. O günden bir ay kadar sonra birden neden böyle bir oyun yazmadığını düşünür; üç hafta sonra oyunu tamamlamıştır. Öncesinde yaptığı çalışmalarla dikkati pek de çekmemiş olmasının verdiği bıkkınlıkla, bu sefer oyunu Twitter'dan yayınlar ve tahmin ettiğinden daha fazla ilgi görür. Alyssa Milano, The Reduced Shakespeare Company'den Austin Tichenor, Ain't It Cool News'tan Harry Knowles gibi isimlerin Tweet'leri ile birden dikkatleri çeken oyundan, Entertainment Weekly, USA Today, Wall Street Journal, Guardian, vs. gibi yayınlarda da bahsedilir. Jeff Bridges ve John Goodman fikre bayılmış, metni beğenmişlerdir. Oyunun Facebook sayfasına ise her geçen gün yüzlerce hayran eklenmekte. Good sir, speak plain. I know not these villains, surely would I ne'er traffic with this man of Orient birth who so abused my rug. I have not the facility to present him with the rate of usance and demand money in kind for that which he has spent upon't; so I entreat you, speak plain. I speak the truth; my words are straight and true. The man of Orient birth is not the issue. I speak, old friend, of truths in desert land. The hour is nigh to draw line in the sand. Deserts? I had made it plain that he was Orient-man. Though words in haste be only human nature, Give me no further counsel; my griefs cry softer than advertisement."}
{"url": "https://futuristika.org/thee-silver-mt-zion-haydi-barikata/", "text": "Müzikte kutsiyeti, uygulayıcılarının arasındaki kutsiyeti artıran, trans halinin coşkunluğunu aktaran ve saykodelyaya meyleden tarzıyla Thee Silver Mt Zion, dini değil kutsal olanı yansıtıyor. Sacred Harp müzisyenlerinden feyz alan, şarkı tarzı gospele yakın duran ve bedeni bir müzik aletine çeviren adanmışlık ile sunulan müzik. Basının Godspeed You! Black Emperor döneminden kalma klişesine sığınıp post rock diye etiketlemesinin önüne geçilmeli. Düpedüz punk rock. Basın toplantısında dizilecek Doğan Grubu gazetecileri ve modern musiki dergilerinin, sitelerinin yazı yazıcılarına son uyarımızdır, yapılan, hipster post rock'ınız değildir. Gezi İsyanı'na dair, muhtemeldir sinizm kokan, polislere nasıl kitap okuduk, elde gitarla müziğin birleştiriciliği mesajı verdik yollu övünmelerinizi şimdiden hayal ediyoruz. Oysa yaşananlar kan ve acıydı. Ölülerimiz var, karşınızda ise barikatlara çağıran müzisyenler, bu karanlık sularda dikkatli yüzmenizi dileriz. F! Thee Silver Mt. Zion yeni albümünde, 2012 noeli öncesinde hayatına son veren Brooklyn'li rap sanatçısı Capital Steez'i andığı şarkıya yer veriyor. Steez genç yaşında Kuzey Amerika müzik sahnesinde parladı. AmeriKKKan Korruption başlıklı ve sistemi kıyasıya eleştirdiği albümüyle, politik ve ezoterik göndermeleriyle dikkat çekmiş, semavi dinleri eleştiren sözleriyle tepki çekmişti. Grubun, son on yıllık söyleşilerinden ve fanzinlerde yer alan konuşmalarından derlemedir. Ölümlere, çevremizi saran ölülere karşı verilen tepkinin sessizlik olması... Bence dünyaya dair oldukça gerçekçi bakış açımız var, dünya berbat halde. Bu yüzden, yaşadığımız dünyayı yorumlarken kasıtlı biçimde naif değiliz. Mevcut durumun ciddiyetini inkar etmeye çabalamıyoruz. Bu nedenle şarkılarımızın çoğunun başlangıcında gidişatın en son durumu hakkında kısa açıklamalar oluyor ve hemen ardından genel umutsuzluğa karşı bir tür kişisel tepkiyi dışa vurmaya çalışıyoruz. Kıyamet yüklü bildirimler yapmıyoruz, sadece etrafımızdaki dünyayı yansıtıyoruz diye düşünüyorum. Evet. Dünya yok ediliyor. Doğası yok ediliyor ve liderlerin kararları ve şirketlerin liderlere arka çıkan kararları, hepsi dehşet verici. Dar kafalı birkaç açgözlü insan tarafından yönetiliyoruz ve birkaç kuşaktır bu şekildeyiz. Dünyanın görünümü bu gerçeğin yansımasıdır. Fakat yine de, hala insanların iyi olduğuna inanıyorum. Tiksindirici ve kötü insanlar var ve gücün yularlarından tutmuş gerçekten kötü nispetsiz sayıda insan var. Bu düşünceyi abartı bulmuyorum. Gerçekten genel durum böyle. Yine de insanlara inancım sürüyor. Bence insanlar iyidir ve çok kötü şartlar altında sıra dışı işler yaparlar. En kötü anlar insanlığın en iyi taraflarını ortaya çıkarabilir. Yaptığımız her şey en başta punk rock. Kuşkusuz bu terimi en geniş anlamıyla kullanıyoruz. Bana kalırsa bu terim tam da en geniş haliyle kullanıldığında anlam kazanıyor. Analog kayıt yapıyoruz. Stüdyomuz Hotel2Tango analog bir stüdyo. Fakat giderek daha çok insan gelip ProTools'da çalışıp eve gidip kendi miksajını yapmak istediğinden kendimizi daha çok proTools kullanırken görüyoruz ve bu durumdan nefret ediyoruz. Bütün Silver Mt. Zion kayıtları eski bir Neotek Series II konsoluyla analog kayıttır. Studer 2 inç 24-kanal makineye kaydediyoruz. Kayıtlarda bir kaç kaset geçişi var ama dijital fade out gibi mevzular yok. Canada'nın ilk harfi olan C, insanların ülkeye dair üstünkörü bakış açısını destekliyor. C ile yazılan Canada yurttaşları nazik insanlardır, aslında barışçıyızdır, silahlarımız yoktur ve kapılarımızı kitlemeyiz ve daha bir sürü saçmalık. Herhangi bir batı ükesi kadar zalimiz, o zaman ingilizcede C ile değil ilk harf K ile, Kanada diye yazılmalı. Sonuçta bu bir örnek sadece. İnsanların bu denemeyi fark edip etmemesi çok da önemli değil. Birkaç kişi fark ediyorsa bile çok güzel. İnsanlar nedense buna sinirleniyor. Godspeed zamanında da ünlemi değiştirdiğimizde öfkelenmişlerdi. Japon belgeselini on sekiz yaşındayken izlemiştim ve ünlem işaretinin yerini yanlış hatırlamışım. Farkedince doğru yerine aldık ve Vay şerefsizler, diye yorumlar geldi. Grubun adı Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra ve gruptaki her üye değişikliğinde ismi de değiştiriyoruz. Bir süre Thee Silver Mt. Zion memorial Orchestra ve Tra-La-La Band olduk. daha sonra ikinci gitarcımız ve çellocumuz ardından davulcumuz gruptan ayrıldı. Yeni davulcumuzla beş kişi olalım dedik ismimizi de bu değişikliklerle yeniledik. Grup daha sözel ve gürültülü olduğundan, sahneyi birbirimizin yüzlerine bakacak şekilde kurup sahnede yarım daire çizerek yerleştik. Bilinçli bir tercihti. Dönüşüm daha fazla şarkı söylemenin ve kelimelerin olduğu bir hale bürünmek- kademeli ve doğal bir süreçti. Kelimeleri kullanmak, özellikle de hiç sözcükleri kullanmayan bir gruptan gelince, iyi hissettiriyor. Yaşamda kesinlikle sözcükleri çağıran anlar mevcut. Yazdığımız şarkıların yüzde doksanının iyimserlikle kotarıldığını söyleyebiliriz. Bir hayal kırıklığı, kayıp ya da üzüntü başlangıç noktasından çıkıp umut dolu bir neticeye dair çizgi çizmeye çalışıyorlar. Post-rock değiliz, insanlar neden böyle söylüyorlar anlamıyorum, biz bir punk-rock orkestrasıyız. Vic ise, düşüncemizi genişletti. Onunla çok hatıram var, neresinden başlasam bilemiyorum. Arkadaşım olan, artık yanımda olamayan kişiyi hatırlıyorum. Geleceğe dair ise, geçen on yıldan daha farklı düşünmüyorum. İnsanların yaşamlarını iyiliğe doğru yönlendiren kendiliğinden bir hareket göremiyorum. Müzik kendi kendine varolmuyor. Yeni ya da popüler diye adlandırdığımız musiki açıktır ki artık eskisi kadar önem vermeyen insanların ürünü. Zengin ve uzun bir tarih. Bunu söylerken tutucu göründüğümün ve bunu uzun zamandır birçok insanın dile getirdiğinin farkındayım ama giderek çok daha az sayıda insan müziğin ne olduğuna, çok eskiden, uzun uzun uzun uzun uzun tarihte neler olduğuna kafa yoruyor. Şarkılar da biraz bunun hakkında, biraz da, genellikle doğru zamanda doğru yerde olup diğerlerinin ulaşma şansı olmayanları kapma şansını elde etmiş insanlar hakkında. İnternet her şeyi kısa ve küçük forma çeviriyor. Web sayfalarının sürekli yeni içeriğe ihtiyacı var ve konu müzik gazeteciliğine geldiğinde ortaya sadece o an yeni olanı, şimdi ve şu anda neyin önemli olduğunu gösteren, boktan şeyler çıkıyor. İnsanların beyinleri haber sağlayıcılara dönmüş durumda, etrafta sadece bu durum olunca, herkes için hayal kırıklığı yaratıyor, bence, iki ya da üç cümleyle özetlenmeyecek fikirler de vardır. Yeni müziği keşfetme yollarım, arkadaşlarımın çektiği kasetler. Ayrıca Kanada'da üniversite radyoları bir sanayi haline gelmedi, oralarda müzik keşfedebiliyorsun. Ayrıca şu garip fanzinler de var. Bana kalırsa gerçekten sikko zeka ürünü, kariyerist dolandırıcı bu adamlar. Evet zekiler. Sikeyim, gerçekten zekiler. Beni sadece Bill Gates'in yaptığı şey ya da Oprah Winfrey'in kendi kitabını ayın kitabı seçmesi kadar ilgilendiriyorlar. İnsanların manyak paraları olduktan sonra yaptıkları ve söyledikleri kadar ilginç olabilirler ancak. İnsanlar zaten bir şekilde isterlerse ödüyor, istemezlerse ödemiyorlar. Ekonomi çökmüş halde. İklim değişimi gerçeği var. Çoğumuz aynı anda dünyanın birçok yerinde savaşmakta olan ülkelerin yurttaşı. Dünyanın suyu büyük miktarda azalıyor. Zenginler ve yoksullar arasındaki fark açılıyor. Fiziki dünya çürüyor. Birçoğumuz sanal varoluşlarımızla geçiriyoruz günlerimizi. Birçok açıdan müzik dünyası son yıllarda tüm bunlar yaşanmıyor gibi hareket etmeyi tercih ediyor. İçten içe her şeyle ilişkisizliği tercih eden bir dönem yaşanıyor gibi gözüküyor. Müzisyenler diye nitelenen bizler ise, konserlerimize gelenlere, albümlerimizi yasal ya da korsan indirmiş olsun tüm dinleyicilerimize, dünyaya katılıp bir taraf seçmeleri yönünde teşvik etmeye çalışıyoruz. Politik bir grup olduğumuz savıyla ya da çok basit veya didaktik konuştuğumuz savıyla çok yıpratıldık. Aslında öyle didaktik değiliz ve bazı şeyler oldukça basit. Bize göre, basit. İster günlük yaşamında ol, ister herhangi bir aktivizmin içinde yer al, bir tür değişimi dışavurmalısın. Bizim yaptığımız tamamen budur. Hepimiz kimin tarafında olduğumuzu seçmeliyiz. Saflar belirlendi. Kafanı ne kadar kuma gömdüğünün önemi yok. Karanlık günler geliyor. Bu yüzden insanlara hakkını verip mücadele edin demek istiyoruz, dostlarınızı sevin, ailenizi, kendinizi sevin, en azından bir şeyleri sevin. O kadar da karmaşık değil, anlamsız mı tüm bunlar? Naif değilim. Yaşama dair pragmatik yaklaşımım var. Devletin olanaklarını kullanıp bok gibi zenginleşenlerden bahsetmiyorum, Birinci Dünya ülkeleleri yurttaşlarının kalanından bahsediyorum. Dünyanın çoğunluğu tamamen ayrı bir konu. Nairobi'de Silver Mt. Zion plağı alanlar yok, biliyoruz. Kime konuşuyoruz o zaman? Temelde Birinci Dünya ülkelerinin çocuklarına konuşuyoruz. Tarihin gerçekten de Haydi barikata kardeşlerim, dedirttiği bir dönemde yaşamak isterdim. Böyle bir dönem yaşamıyoruz, biliyorum ancak geçmişte bir şarkımızda Haydi tekrar barikatlara, demiştik. O zaman sokaklarda binlerce insan, barikatlara akıyordu. Tarihin tam o anı geçti gitti. Bir şer habercisi değilim ama tüm belirtiler gösteriyor ki köşebaşında büyük dertler var. Öte yandan o köşedeki insanların en zor anlarda en muhteşem işler yapabileceklerini de biliyorum. İnsanoğlunun sonsuz bir iyilik yetkinliği var. Tam da o kriz anlarında en temel insani özelliklerimiz kendini ortaya çıkarır, bu nedenle, neler olacağını göreceğiz. Oğlumun doğumunun hemen ardından birkaç ay yaşamımda oldukça karanlık bir döneme girdim. Esrik biçimde mutlu ve tamamen sevgi dolu halde oğluma bakıp her şeyinden etkilendiğim halde, diğer yandan saatlerce ne olacak halimiz diye dertlendim. Jessica ile ben ne yaptık böyle? Böylesi korkunç bir ortama bebek getirdik. Ne anlamı var bunun? Bu duruma tepkim olabildiğince okumaktı. Kafamda dünyada korktuklarımın, yeteri kadar bilmediğim konuların bir listesini yaptım ve okuma listesi çıkardım. Sonrasında kendimi en kötüsüne göre senaryoya uygun koşullandırıp duruma uyum sağladığımı farz ettim. Yardımı oldu. Durum babalar için de garip. Oğlunuz olduğunda içinizde ilkel bir duygu beliriyor. Kafanızda bir düğme kapanıyor ve varoluşunuz temelde bebeğiniz korumaya dönüyor. Artık mağaralarda yaşamadığımızdan ve bir dağ aslanının gelip onu alması gibi bir tehlikenin düşük olması nedeniyle bu duygunun çıkış noktasını bulmak kolay değil. Beyninizin o tarafı kendisini besliyor. Hayatımda hiç denk gelmediğim bir travmaydı. Kesinlikle bir travmaydı. Sanırın tamamen şehirde yaşadığınız için çok da ihtiyacınız olmayan Bebeğini koru diye bağıran kafanızdaki o düğmeyi kapatmakla ilgiliydi. Peki ne yapıyorsunuz? Her şey bütünüyle soyut bir kimliğe bürünüyor ve işte günlük yaşamda düzeltmek için elinizden çok şey gelmeyen dünyanın durumu gibi meseleler nedeniyle kafayı yemeye başlıyorsunuz. Demek istediğim, çocuğumu iklim değişiminden koruyamam. Yapabileceğim ve anlamamın biraz süre aldığı konu, oğlumun benim aksine- biraz da olsa yiyecek nasıl yetiştirilir, kafanın üzerine bir çatı nasıl kurarsın gibi temel bazı bilgilerle büyümesini sağlamaya adamak. Böylesi özelliklerim olsun isterdim, kimbilir belki oğlumdan öğrenebilirim ve böylece sefil babasına göre daha az korku duyabilir. Müzisyenler korkaktır. Şahit olduğum bir gerçek bu. Tanıdığım her müzisyen bir korkak. Apokaliptik terimi Godspeed ve Montreal gruplarına dair çokça söyleniyor. Bir tür politik kıyametin başlangıcını yaşıyor gözükmemize rağmen açıkçası terim olarak müziğin kıyamete dair olduğundan emin değilim. Horses in the Sky ya da God Bless Our Dead Marines gibi şarkılar Başka ne yapabiliriz? demek gibi. Geçen yıllar içinde tüm şüphelerimiz politik şiddet ve ırkçı savaşlarla onaylanmış oldu. Gökyüzünde uçup insanların üzerine ölüm yağdıran makineler var ve biz bir şeyler söylemek zorundayız. Kayıp olanları ve çaresiz kalanları ve ezilmişleri. Tek başına kalanları ve umutsuzları ve zekileri."}
{"url": "https://futuristika.org/thomas-bernhard-anlatiyor-devlet-ve-iktidarla-yatip-kalkanlar/", "text": "Kendi kaderimle pek ilgilenmiyorum. Çevrilmiş kitaplarımın başka ülkelerdeki yazgısı da beni o pek ilgilendirmiyor. Nihayetinde çevrilmiş bir kitap, farklı bir kitaptır. Asıl kitapla ilgisi yoktur. Çevirenin kitabıdır artık. Ben Alman dilinde yazıyorum. Ancak onların bir kopyasını alıp sever ya da sevmezsin. Kapakları kötüyse, kitap da sıkıcıdır. Sayfalarını çevirip bırakırsın, hepsi bu. Kendi çalışmanla, başlığı haricinde pek ilgisi yoktur, değil mi? Çünkü çeviri yapmak imkansızdır. İş müziğe geldiğinde yazılı notaları dünyanın herhangi bir yerinde çalabilirsiniz, ancak benim durumumda kitabım sadece Almancada çalınır. Benim orkestramla! İnsanların yazdıklarımı nasıl okuduklarıyla zerre ilgilenmiyorum. Allahtan telefonum artık pek çalmıyor. Avusturya'da edebiyata değer verilmemesidir. Romen-Slav ülkeler dediğimiz bölgelerde edebiyata değer veriliyor. Avusturya'da ise müzik değerli, tiyatro değerli, başka herhangi bir şeyin değeri yok. Her zaman böyleydi. Kağıt işçilerinin yarısından fazlasının ya bacağı yoktur ya da beş parmağı. Kağıt makineleri zalimdir. Her şey sonunda kaybedilir, her şey mezarlıkta son buluyor ne de olsa. Yapılacak bir şey yok. Ölüm herkesi alıyor ve son sadece bu. Erotizmi herkes biliyor, hakkında konuşacak bir şey yok. Herkesin kendince cinsellik anlayışı var. Şehirli olmanın içten gelen bir yanı var. Dış görünüşle ilgisi yok. Ama hayır. insanlık sadece aptalca düşüncelerle var olmuştur, yapacak bir şey yok. Aptallık için çare yok. Bu bir gerçek. Yayıncı ne demek? Sana soruyorum, nedir yayıncı? Serdiğimiz yatak örtüsüdür, fazlası değil. Ancak yatağı olmayan bir yayıncı nedir, bunu cevaplamak kolay değil. Nesneleri yayan biri, kafası karışık biri, oradan oraya koymuş ve neyi nereye koyduğunu artık bulamayan biri. Yayıncının açıklaması işte bu. Eşyaları karıştıran biri. Bir yayıncı kabul ettiği şeyleri ve taslakları birbirine karıştırır ve sonrasında da onları bulamaz. Ya beğenmiyordur artık ya da kafası karışmıştır. Her iki halde de uçmuştur artık her şey. Karışmıştır. Sonsuza dek. Tanıdığım tüm yayıncılar böyle. Hiçbiri de işleri karıştırmayacak denli iyi değil. Bir şeyler yayınlarlar ve sonra yayınladıkları ya sefil ya da bulunması imkansız olur. Thomas Bernhard'ın bir arkadaşı kafeye girip yan masaya oturur. Bernhard, Felaket bir gece geçirdim, der kadına, yine de birkaç saat uyumayı başarmıştır. Başka bir tanıdığı adam kafeye girip Bernhard ile selamlaşır. 1964 yılında Viyanalı bir sanatçı ile dayanışma için düzenledikleri galayı konuşurlar. Bernhard bir jandarma rolü oynamıştır. Hep müzikle içiçe biri oldum. Düzyazının müzikalite ile ilgisi vardır. Nefes almak kolay iş değildir. Bazı insanlar karınlarından nefes alırlar, bazıları ciğerlerinden. Şarkıcılar karınlarından alırlar yoksa şarkı söyleme imkanları yoktur. Nefesi karnınızdan beyninize transfer etmelisiniz. Aynı işlem. Orada birçok minik akciğeriniz var, belki birkaç milyon adet. Şu an için varlar en azından. Çökene kadar varlar. Baloncuklar patlayınca, akciğerleriniz de çöker. 90 yaşında hala akciğeri olan insanlar var. Henüz 12 yaşındayken akciğeri kalmayanlar da var. Öyle aptal gibi gezinirler. Çoğu insan böyledir aslında, %98 gibi bir oranda hatta belki yüzde bir daha fazla denebilir. Ne zaman biriyle konuşsanız, bir aptal gibi ama cana yakın konuşursunuz. Bir oyunbozan olmadığınızdan, insanlarla konuşmayı sürdürürsünüz, onlarla yemeğe filan çıkarsınız, iyi davranırsınız, nazik olursunuz ve temelde hepsi aptaldır, çünkü çabalamazlar. Kullanmadığınız her şey harcanır gider ve ölür. İnsanlar da beyinlerini değil sadece ağızlarını kullandıklarından, oldukça gelişmiş damaklara ve çenelere sahiptir ama beyinlerinin oldukları yerde hiçbir şey yoktur. Durum genelde böyledir. Ne denebilir ki? Aşk her zaman bir şeylerle ilgilidir. Ben kitaplarımdaki karakterler değilim. öyle olsaydım yüzlerce kez kendimi öldürüp sabah beşten akşam ona kadar kötücül biçimde vücuda gelirdim. Bir insanın kim olduğu tasvir edilemez. Sadece elinizde ne varsa onu anlatabilirsiniz. Bir oyunbozan olmadığınızdan, insanlarla konuşmayı sürdürürsünüz, onlarla yemeğe filan çıkarsınız, iyi davranırsınız, nazik olursunuz ve temelde hepsi aptaldır, çünkü çabalamazlar. Açın gazeteleri, hemen hemen hepsi Thomas Mann'dan bahsediyorlar. Şu anda otuz yıldır ölü adam ve tekrar tekrar tekrar ondan bahsediyorlar, sonsuza dek, dayanılmaz. Küçük burjuva bir yazar olmasına rağmen, solgun, sönük ve sadece küçük burjuvalar için yazan biri. Tasvir ettiği muhit ancak küçük burjuvaların ilgisini çeker. Keman çalan profesör, Lübeck'li bir aile, aman ne şirin. Fakat Wilhelm Raabe gibi birisi yok. Fakat önemli olan Thomas Mann'ın politik konularda akıttığı saçmalıklar, gerçekten. Kendisi tutucu ve tipik bir Alman küçük burjuvadır. Karısı da açgözlüydü. İşte bu benim için tipik bir Alman yazar birleşimidir. Arka planda her zaman bir kadın vardır, Mann ya da Zuckmayer olun, bu karakterler her aptal heykel, sergi ya da köprü açılışında hep devlet başkanının yanındadırlar. Yazarların ait oldukları yer orası mıdır? Bu adamlar her zaman devletle ve iktidardakilerle anlaşmalar yaparlar, sonunda da hep dirseklerinin üzerinde kalırlar. Tipik Alman yazarları. Uzun saç modaysa uzun saçlıdırlar, kısa saçsa kısa saç. Solcular hükümetse sola koşar, sağcılar iktidarsa bu kez o yöne koşar. Kişilikleri yoktur. Çoğunlukla, belki sadece genç ölenler, ayırabiliriz. 18 ya da 24 yaşında öldülerse o yaşta bir kişilik oluşturmak o kadar zor değildir, daha sonra zorlaşır. Gittikçe zayıflarsın. 25 yaşın altındayken, kimsenin bir çift pantolon dışında bir şeylere ihtiyaç duymadığı zamanlarda, bir yudum şarap ya da suyla kendini memnun ettiğin zamanlarda, bir kişiliğinin olması hiç de zor değil. Fakat sonra... Sonra hiçbirinin hiçbir şeyi kalmaz. 40 yaşına geldiklerinde hepsi siyasi partilere girmişlerdir, tamamen felç olmuşlardır. Sabahları içtikleri kahveyi devlet ödemektedir. Yattıkları yatakları, gittikleri tatilleri hep devlet ödemektedir. Kendilerine ait bir şeyleri yoktur artık. Heidegger beni beslemedi, neden beslesin ki? Fakat inanılmaz bir kişilikti. Ne ritm duygusu ne başka bir şeyi vardı. Birkaç yazarın üzerinden yaşadı, onları parçalayıp kullandı, son kırıntısına dek, onlar olmasa hali ne olurdu? Lichtung kelimesi Heidegger'den önce de vardı, 300-500 yıl önceden beri. Heidegger'de yeni bir şey yok, sığ, şişko. Başkasının meyvelerininin tümünü ahlaksızca yiyip kendisini tıka basa doyuran insanlara mükemel bir örnek kendisi. Allahtan yedikleri onu hasta etti ve çatladı, mide ağrısına tutuldu. Yaşamayı seviyorsanız, ölü olmayı istemezsiniz. Herkes yaşamayı da sever ayrıca, kendilerini öldürenler bile severler, sadece artık fırsatları yoktur. Belki. Sevgi/nefret? İnsan her iki yöne ayrılabilir. Yaşamınızdaki en iyi güdünüz olabilir bu. Sadece severseniz kaybolursunuz, sadece nefret ederseniz de kaybolursunuz. Yaşamayı seviyorsanız, benim sevdiğim gibi, siz de her şeyle bitmez tükenmez bir sevgi/nefret ilişkisiyle yaşamalısınız. Bir türden dengeleme eylemidir bu. Merhametlerine doğrudan yönelmek ölümcüldür. Yaşamayı seviyorsanız, ölü olmayı istemezsiniz. Herkes yaşamayı da sever ayrıca, kendilerini öldürenler bile severler, sadece artık fırsatları yoktur. Çünkü artık geri dönemezler, hala dönüyor, drama sürüyor, Dramma giocoso! Şuradaki aptal heykeltraş mesela. koşturup bağırıyor, aptal atını eyerleyip bir dolu anlamsız laf ediyor. Hepsi de basit mevzular, kısa süreli etkiler, öbür gün gitmiş oluyor. Günde beş kez gelir buraya, ben gelirken çıkmıştı şimdi yine geldi. Zavallı herif, kafasını traş ediyor, iki yıl sonra tamamen traş ediyor, sonra üç yıl uzatıyor. Zavallı. Anlamsız. Eğer bu çalışmanda belirirse sonsuza dek kalır, fakat sanırım durum heykeltraşlar için kolay değil. Kent yöneticilerinin kıçlarını yalamak zorundalar yoksa komsiyonlarını alamazlar, işlerini yapamazlar, oturma odalarında dökümlerini yapamazlar. Zor olan bu. Yazarlık kolay çünkü herhangi bir şeye ya da birine ihtiyacınız yok. Gözlem yapabilir, sonra da sonucuyla neyi arzu ediyorsanız yapabilirsiniz, sadece bir daktiloya ihtiyanız var, zor zamanlarda ise bir kalem sadece. Veya tükenmez kalem, bugünlerde birkaç şiline tükenmez kalemler alabiliyorsunuz. Naziler her yerde. İngiltere'de, Fransa'da ve Hırvatistan'da ve kimbilir başka nerede. İlgi çekici ve ilgi çekici olmayan insanlar var ve durum şu ki ilgi çekici olmayan insanlar çoğunluğu ele geçiriyor. Tarihten bağımsız bir durum bu. Nazi, ne olduğunu herkes biliyor. İsa, onun da ne olduğunu bilmeyen yok. Hıristiyan. Hıristiyan ya da Nazi de, sonunda ikisi de aynı tınıda ve her ikisi de tiksinti verici. Bunu yazanlara bir bakın. Zevksiz, tat duyguları olmayan, ne anlatacakları ya da okuyacakları konusunda fikirleri olmayan ilkel insanlar. Neyle uğraştıklarını bilmiyorlar. İşler ısınınca ceketlerini çıkarırlar, şişkin mideleri ve kemerleriyle ortalıkta terleyerek oturup tamamen bayağı biçimde şişe üzerine şişe devirip yalandan kardeşlik ayağı yaparlar cümbür cemaat. Sefil bir çetedir. Ne söylendiğini kim umursar... Faşist. O kelimeyi sevmem ama bana birçok şey söyleniyor. Komünist, faşist, anarşist, her şey. Pek sohbet etmem. Bence sohbet isteyen insanlar şüphelidir çünkü cevap veremeyecekleri belirli beklentileri çoğaltırlar. Bazı insanlar konuşmada iyidir. Konuşma söyleşiye döneceği sırada işler ürkütücü bir hal alır. Gökkubbenin altındaki her şey diye güzel bir deyiş var. Hepsi bir araya gelir ve birisi hafiften şu yana kımıldar, diğeri şöyle kımıldanır ve alt taraftan leş gibi kokan bok çıkar. Kim olduğu önemli değildir. Toplu konuşmalar vardır mesela, yüzlerce, kitaplar dolusu. Yayınevleri tamamen onlara bağlı yaşarlar. Anüsten çıkan bir şey gibi, kitap kapaklarına yayılırlar. Bu da bir konuşma değildi zaten. Her zaman: Konuşmayı dinlemektesindir ve tam o anda, duyan herkes zaten unutmuştur. Hiçtir zaten. Ünlü Nocturnes dizisi vardır. Bir filozof ve sözde filozof bir buçuk saat otururlar. Veya her ikisi de sözde filozoftur ve biri polo yaka kazak giymiştir, diğer ise kravat takmıştır. Hangisi olduğu önemli değil çünkü olay uydurma ve aptalcadır ve oturup sadece konuşurlar, saatlerce ve saatlerce. Süddeutsche Zeitung'un son otuz yıldır yayımladığı o kadar söyleşiye bakarsanız, kimsenin o konuşmalarda ve kitaplarda söylenen tek bir kelimeyi bile umursamadığını göreceksiniz. Sadece kağıt fabrikasındakiler umursayabilir, böylece anlamlı olacak yapacak bir şeyleri olabilir. Çünkü zaten berbat yaşamları vardır ve uzuvlarını kaybetmişlerdir, Kağıt işçilerinin yarısından fazlasının ya bir bacağı yoktur ya da beş parmağı. Kağıt makineleri zalimdir. En azından bunun bir anlamı vardır, aile ekstradan bir şeyler alabilir. İki kağıt fabrikasının yakınında yaşıyorum, dolayısıyla nasıl olduğunu biliyorum. On yıl içinde her şeyin ne kadar aptalca olduğunu göreceksiniz. Fakat hepsi sizin ilerlemenizi sağlayacak, yaşayacak bir şey verecek, yaşam bir sürü anlamsız şey içerir. Yaşam birbirini takip eden uzun bir anlamsızlıklar silsilesinden oluşur. Biraz anlam vardır ama çoğu anlamsızdır. Kim olduğu önemli değildir. Önemli, büyük, sözde büyük olan insanlar olun ya da benim gibi, Cioran gibi sıradan isimler, özdeyişçiler olun. Tamamen içler acısıdır ve hepsi sadece nihai sona gider. Evinde oturabilirsin, kitaplarını raflara dizip bakabilir, Üzücü diyebilirsin kendi kendine. Ancak yine de hiç durmadan leş gibi üretmeye devam edersin, sabahları bir fincan kahve içmek gibi bir alışkanlığa düşersin ya da çay. Çay daha iyidir çünkü daha az çalışırsın. Aynısı yazmaya da uyarlanabilir. Bağımlı olmuşsundur. Yazmak da uyuşturucudur. yazmamın ardındaki itici güç olabilir. Çünkü neredeyse tüm hayatım boyunca benimle oldu. Gördüğünüz gibi, bazı insanlar ciddi derecede hastadır fakat yaşamlarına devam ederler. Tüm bu insanlar için durum yararlıdır. Hastalık her zaman bir tür sermayedir. Her kurtulduğunuz hastalığın kendine özgü büyük bir hikayesi vardır çünkü bir başkasının benzer biçim ile sizin gürlemenizi çalma imkanı yoktur. Yine de buna güvenmemelisiniz çünkü bir kez kötü olacaktır. Önemli olmasa bile, artık fark edecek biçimde etrafta olmayacaksınızdır. Hastalık bankadaki para gibidir. Yaşlandıkça, her şey değişir. Bu yüzden konu değişikliğine de endişelenmeye gerek yoktur çünkü sahip olduğunuz tecrübeyle, doğal olacaktır. Aptal bir yazar, aptal bir ressam her zaman motifler peşinde koşar. Oysa ihtiyacı olan aslında kendisidir, kendi yaşamını takip etmektir. Her zaman aynı kalmayı ister ama her zaman aynısını yazamaz. Anahtar da buradadır, eğer bir anahtar varsa tabii. Ama örneğin birine pantolon satar gibi yaklaşırsanız konuya ve bundan geçim sağlamak üzere niyetlenirseniz, sonunda varacağınız nokta da odur. Teşekkürler. Niye? Herkes ölene dek yaşayacak. Asıl mevzu ikisi arasında olanlar. Ancak çoğu insan o kısımla ilgilenmiyor. Sadece onu yaşayan kişi dışında. Diğerleriyle ilgileniyor olsa da işin aslı herkes sadece kendisiyle ilgileniyor. Hepsi dolaylı çıkarlar için. Her yerde böyledir bu, her ne olursa olsun. İnsanlar sadece kendilerinin ilerlemesini ve devam etmelerini sağlayacak olan durumlarda yardıma koşar. Bir rahibe ya da keşiş olup zordakilere yardım ediyor olsanız bile, bu durum özellikle sizi berbat ve mizantropik kılıyor. İnandığım budur, inanç söz konusu olduğunda, böyleydi."}
{"url": "https://futuristika.org/thomas-bernhard-nereye-bakarsak-bakalim-nereye-bakarsak-bakalim/", "text": "Reger'le Sanat Tarihi Müzesi'nde saat on bir buçukta sözleşmiş olmama karşın, uzun zamandan bu yana kararlaştırdığım üzere, onu bir kez olabildiğince uygun bir açıdan, tedirgin olmadan gözlemleyebilmek için saat on buçukta oradaydım, diye yazıyor Atzbacher. Onun, Bordone Salonu'nda Tintoretto'nun Beyaz Sakallı Adam'ının karşısında, kadife kaplı bankın üzerinde öğleden önceleri tutulmuş yeri olduğundan, ki dün bana orada Fırtına Sonatı'nı açıkladıktan sonra Füg Sanatı üzerine, Bach öncesinden Schumann sonrasına kadar diye adlandırarak verdiği konferansı sürdürdü ve bu arada giderek Bach'dan değil de daha çok Mozart'tan söz etme keyfine kapıldı, ben, Sebastiano Salonu'nda durmalıydım; hiç hoşlanmadığım halde Tiziano'ya tahammül etmek zorunda kalarak, Reger'i Tintoretto'nun Beyaz Sakallı Adam'ının önünde gözlemleyebilmek için, hem de ayakta durarak, ki bu kötü bir durum sayılmazdı, çünkü ben oturmaktan çok ayakta durmayı yeğlerim, özellikle de insanları gözlemlerken ve oldum olası insanları ayakta oturarak olduğundan daha iyi gözlemlemişimdir, Sebastiano Salonu'ndan Bordone Salonu'na bakarken en iyi görüş açısını kullanarak gerçekten de bankın arkalığının bile engelleyemediği Reger'in profilini, dün gece çıkan fırtınadan mutlaka etkilenmiş olarak siyah şapkasını başından hiç çıkartmadan oturduğu halde görebildim, yani Reger'in tamamen bana dönük olan sol profilini, böylece Reger'i bir kez hiç tedirgin edilmeden gözlemleme kararım başarılı olmuştu. Reger dizlerinin arasına sıkıştırılmış bastonuna dayanarak, bana göründüğüne göre tamamen Beyaz Sakallı Adam'ı seyretmeye yoğunlaşmış olduğundan, Reger'i gözlemlerken yakalanma korkum asla yoktu. Salon hizmetlisi Irrsigler, ki Reger'le onu otuz yılı aşkın bir ahbaplık bağlıyordu ve ben de onunla bugüne kadar iyi bir ilişki içindeydim, yaptığım bir el hareketiyle Reger'i bir kez olsun tedirgin edilmeden gözlemleme isteğimden haberdar olmuştu ve bir saat şaşmazlığı içinde her göründüğünde, sanki ben orada yokmuşum gibi davrandı, tıpkı o, yani Irrsigler, görevini yerine getirerek, girişin ücretsiz olduğu bu cumartesi günü anlaşılmaz derecede az olan galeri ziyaretçilerini, o bildik, ama onu tanımayanların sevimsiz buldukları biçimde kontrol ederken Reger orada değilmiş gibi davrandığı gibi. Irrsigler, bilindiği üzere tüm münasebetsizliklerle donanmış müze ziyaretçilerini ürkütmek için müzelerdeki bekçilerin kullandıkları usandırıcı bakışa sahip; onun ansızın ve hiç ses çıkartmadan herhangi bir salonun köşesinden çıkagelip kontrol yapması onu tanımayanlar için gerçekten mide bulandırıcı; gri, kötü dikilmiş, ama sonsuzluğa kadar alınyazısı olmuş üniforması, siyah, büyük düğmelerle iliklenmiş olmasına rağmen, cılız gövdesinden aşağıya tıpkı bir giysi askısından sarkar gibi sarkıyor ve aynı gri kumaştan dikilmiş başındaki armalı kasketiyle devlet tarafından görevlendirilmiş sanat yapıtları muhafızından çok, cezaevlerindeki gardiyanlara benziyor. Irrsigler, onu tanıdığımdan beri hep aynı solgunlukta, oysa hasta değil ve Reger onu onlarca yıldan beri otuz beş yıldır Sanat Tarihi Müzesi'nde görev yapan bir devlet ölüsü diye adlandırıyor. Otuz altı yıldan daha fazla bir zamandan beri Sanat Tarihi Müzesi'ne gelen Reger, Irrsigler'i göreve başladığı ilk günden beri tanıyor ve onunla tamamen dostça bir ilişki içinde bulunuyor. Bordone Salonu'ndaki bankı sonsuza kadar garantilemek için yalnızca ufak bir rüşvet vermem gerekti demişti Reger yıllar önce. Reger, Irrsigler'le otuz yıldan bu yana ikisi için alışkanlık haline gelen bir ilişkiye girdi. Reger Tintoretto'nun Beyaz Sakallı Adam'ıyla yalnız kalmak istediğinde, ki seyrek değildi bu, Irrsigler Bordone Salonu'nu ziyaretçilere kendiliğinden kapatır, sonra kendisi hemen koridorda dikilir ve kimseyi geçirmez. Reger'in bir el işareti yapması yeterlidir, Irrsigler Bordone Salonu'nu kapatır, Bordone Salonu'nda ayakta duran ziyaretçileri Bordone Salonu'ndan dışarıya çıkartmaktan çekinmez, Reger öyle istediği için. Irrsigler, Bruck an der Leitha'da marangozluk eğitimini tamamlamış, marangoz çıraklığını almadan hemen önce polis olmak için marangozluktan vazgeçmiş. Polis örgütü Irrsigler'i fiziksel zayıflıktan ötürü reddetmiş. Yirmidört yılından beri Sanat Tarihi Müzesi'nde bekçi olan bir dayısı, ona Sanat Tarihi Müzesi'ndeki, Irrsigler'in dediğine göre en az paralı, ama en emin işi bulmuş. Irrsigler polis örgütüne de, sırf polislik mesleğinde de giysi sorunu çözülür göründüğü için girmek istemiş. Yaşam boyu aynı giysinin içine girmek ve bu yaşam boyu giysiyi devlet sunduğu için kendi parasıyla ödemek zorunda kalmamak ona ideal görünmüş, onu Sanat Tarihi Müzesi'ne getiren dayısı da böyle düşündüğünden bu idealle ilgili olarak poliste ya da Sanat Tarihi Müzesi'nde işe girmesi açısından bir ayrım olmamış, gerçekten de polis daha fazla ödüyormuş, ama Sanat Tarihi Müzesi'ndeki iş buna karşılık polis hizmeti ile karşılaştırılamazmış, Sanat Tarihi Müzesi'ndeki işten daha çok sorumlu, ama aynı zamanda da daha kolay bir hizmeti Irrsigler düşünemezmiş. Polislik hizmeti her gün yaşamsal tehlike, Sanat Tarihi Müzesi'ndeki iş ise tehlikesizmiş, diyor Irrsigler. Mesleğindeki tekdüzeliği düşünmemek gerekirmiş, o bu tekdüzeliği seviyormuş. Günde kırkla elli kilometre arası yürüyormuş ki bu sağlığı için, örneğin polislik işinde ana meşgalenin sert bir büro koltuğunda ömür boyu oturmaktan oluşmasından çok daha yararlıymış. Normal insanlar yerine müze ziyaretçilerini daha severek izlermiş, çünkü müze ziyaretçileri ne de olsa sanat zevki olan, daha yüksek kişilermiş."}
{"url": "https://futuristika.org/thomas-bernhard-oldu/", "text": "Son tiyatro oyunu Viyana'da sahneye konduktan sonra ülkesinde protesto gösterilerine ve sansüre neden olan Avusturyalı oyun yazarı ve romancı Thomas Bernhard, Salzburg yakınlarında Gmunden'deki evinde öldü. 58 yaşındaydı. Berhnard'ın -yarı- kardeşi Peter Fabjan, Thomas Bernhard'ın ölümünün cenazesi kaldırıldıktan sonra duyurulmasını istediğini belirtti. Bernhard'ın Heldenpkatz / Kahramanlar Meydanı isimli son oyunu, kamu görevlilerinin yanı sıra birçok insanı da öfkeye sürüklemişti. Oyunda Avusturyalılar Yahudi düşmanı olmakla itham ediliyordu. Kasım ayında, devlete ait Burgtheater'da ilk gösterimi yapılan oyunda dolaylı olarak eleştirilen Avusturya başkanı Kurt Waldheim, oyunu Avusturyalılara bir hakaret diye nitelemişti. Oyunda Nazilerin Avusturya'ya girdikleri 1938 yılında iltica eden Yahudi bir profesörün hikayesi anlatılıyordu. Profesör, yıllar sonra geri döner. Fakat intihar eder. Avusturyalıların 1938 yılından bu yana Yahudilere karşı tavırlarını aslında değiştirmediklerini görmüştür. Oyunla ilgili eleştiriler genel oalrak, devletin kendi eliyle Avusturya'yı eleştiren sanat çalışmalarına destek vermesinin doğru olup olmadığı üzerine odaklanmıştı. Heldenplatz'da bahsi geçen ihtiyar profesör, Burada eskide olduğundan daha fazla nazi var, diyordu. Oyunda ayrıca bir dizede, Çürümekte olan, birbirinden ayrılan ve Katolik Kilisesi ile kötücül bir ittifak içindeki politik partilerin yönettiği ülkede yaşayan 6,5 milyon aptaldan oluşan bir ulus sözü geçiyordu. Bernhard'ın çalışmalarının otoriteleri çılgına çevirmesi ilk kez olmuyor. 1973 yılında Die Beruehmten / Şöhretli isimli oyununu Salzburg Festivali'nden çekmişti. Nedeni ise, organizatiörlerin oyun sırasında Bernhard'ın ışıkları söndürme isteğini geri çevirmeleriydi. 1984 yılında ise polis Woodcutters /Odun Kırıcılar isimli romanı toplatmıştı, nedeni ise polise göre, kitapta herkes tarafından bilinen bir Viyanalı şahsiyete hakaret ediliyordu. Ölümünden iki gün önce, hastalık nedeniyle iyice güçten düşmüş Bernhard'ı kardeşi ve kişisel fizyoterapisti Dr. Peter Fabjan, Gmunden'den Salzburg'a arabayla götürür. Orada noter önünde vasiyetini günceller. Dr. Fabjan'ı tek mirasçısı ve yayıncısı Dr. Sieggried Unseld ile birlikte vasiyetini gerçekleştirecek kişi olarak belirler. Çalışmalarının tüm geliri erkek ve kızkardeşi arasında eşit pay edilecektir. Öleceği gün, aralarında bir düşes ve televizyon gazetecisi Krista Fleischmann da olan bazı arkadaşlarını arayıp veda eder. Akşamında ise en sevdiği barlardan birine uğrar. En sevdiği yemeği atıştırır, sevdiği şaraptan içer, son anlarında nihai tıbbi yardımda bulunacak kardeşine eşlik etsin diye yanına bir şişe alır çıkar. Gmudnen'deki dairede takip eden sabahın yedisinde ölür. Son anlarında kardeşi yanındadır. Cenazesi önceden, dikkatle planlanmıştır. Dr. Fabjan, üvey babasının katılmasına izin vermesi için ikna etmiştir. Grinzing mezarlığına, Frau Hede ve kocasının yanına gömülecektir. Ölümü, cenazesi gerçekleştikten bir gün sonra açıklanır. 16 Şubat tarihinde, ölümünden dört gün sonra, yerel bölge çalışanlarından biri Gmunden'deki evin garajına sessizce girip, cesedini Viyana'ya taşır. Bedeni mezarlığa getirilir getirilmez, planlanan zamandan bir saat önce, herhangi biri fark etmesin ya da katılmasın diye, apar topar cenazesi gerçekleşir. Beklendiği gibi ölümü, ülkede büyük ses getirir. Kendisi ise, Ölümümden sonra, hayattayken yayımladığım herhangi bir kitabın, bir şekilde bulunabilecek herhangi bir sayfanın ya da hangi formatta olursa olsun yazdığı herhangi bir şeyin tekrar üretime girmesini, basılmasını hatta Avusturya sınırları içinde alıntı dahi yapılmasını legal yayın hakları süresi içinde istemiyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/thomas-bernhard-sanatoryumlarda-gezerken-sevismek-olmazdi/", "text": "Çocukken kendimi asmaya çalıştım. Ama ip koptu. Yedi, sekiz yaşındayken. Daha sonra büyükbabamla yürüyüşe çıktım, o zamanlar Traustein'da yaşıyorduk, hiç durmadan yürüyüş yapardık, uygu hapları yutuyordum, sonra aniden kendimi kötü hissetmeye başladım, Eve dönmeliyim, dedim. Şehirden otuz kilometre uzaktaydık ve başladım koşmaya, eve kadar. Takip eden dört gün boyunca yataktan çıkamadım, hiç durmadan kustum, midemde bir şey kalmamıştı. O zaman da on yaşlarında olmalıyım. Çıngar çıkaran ve aileye uğursuzluk getirmekten başka bir işe yaramayan, ilgi manyağı kaprisli velet diye nitelendim. O düşünce her zaman var. Ama hevesim yok, şu an için hiç yok. Sanırım merak yüzünden. Tamamen merak duygusundan. Beni hayata bağlayan sadece merak duygusu sanırım. Neden sadece o? Diğer insanlar merak etmekle ilgilenmez, sadece yaşar gider. Yaşamın karşısına düşen bir hissiyatım yok. Yine de, kitaplarınızın intihara teşvik ettiğini düşünenler var. Evet. Ama kitaplarım tabii ki herhangi bir intihara neden olmuş değil. Fakat geçen gün, önceki gece, penceremde bir kadın belirdi, benimle konuşmak istediğini söyledi. Tabii ki, dedim. Konuşmak istediğiniz konu nedir? Tam da geberten nezle nedeniyle yatağıma uzanmıştım. Çok geç olmadan, dedi kadın. Kendini mi öldürmek istiyorsun? Hayır, dedi ve devam etti: Ama sen kendimi öldürmemi istiyorsun. Aklın başında değil, evine git, dedim. Hayır, içeri girmeliyim, dedi. Bu mümkün değil, ayakta duramıyorum yine uzanmalıyım, dedim. Kadın Dert etme dedi, Zaten kocam var, seninle yatma derdinde değilim. Bütün bunlar yatak odamın penceresinin hemen dışında oluyordu. Pencereyi kapamaya çalıştığımda parmağını araya koydu. Parmağını ezerim, dedim. Elini hemen çekti, pencereyi kapadım yatağa gittim. Bir süre sonra dışarıya göz attığımda, hala orada bahçede dikildiğini gördüm. Daha sonra nihayet gitti ve sonra bana bir mektup yazdı. Mektupta şu-şu tarihte Pazartesi gününe denk geliyordu- akşam sekizde mezarlıkta olacağını, en sevdiği nokta olan sağ kapıda bekleyeceğini söylüyordu. Randevu verdiği akşam evde bile olmayacaktım. Bir mektup daha yazdı. Bu kez on altı sayfa tutuyordu. Tüm yaşamını anlatmıştı. Kocasını, nasıl evlendiklerini, evlendiğinde ne kadar genç olduğunu, bunun gibi şeyler. Büyük ihtimalle mezarlıkta birlikte intihar etmemizi istiyordu. Diğer insanları tetikleyen nedenleri asla bilemezsiniz. Yazmanın anlamsızlığının bilincinde olmanıza rağmen üretkenliğiniz hayret verici. Yaşamın anlamsızlığından yola çıkıp yazıyorsunuz. Bazıları bunun sahtekarlık olduğunu düşünebilir. İnsan tam olarak nelerden emin olabilir? Sahte bile olsa, mevzunun özünü değiştirmiyor. Bir olguyu nasıl nitelediğinizin bir şeyi kesinlikle değiştirmediği çok açık. Herhangi bir olgunun varoluşuna dair bir şey bilmediğiniz çok açık. Sadece oturuyor ve elinizden geleni ardına koymuyorsunuz, sonra hepsi yine sona eriyor gidiyor. Tamam, ama o çabanın motivasyonu nedir? Nihayetinde yatağınızdan çıkıp yazı masanıza her şeyin tam bir anlamsızlık olduğu düşüncesine dalmış şekilde gidiyorsunuz. Bende sadece frenlenemeyen bir yazma isteği var. Birkaç hafta önce Stuttgart'taydım, bir Çehov oyununda Üç Kızkardeş. Kendi kendime bu benim oyunlarımdan biri olabilirdi dedim. Daha iyisini yapabilirdim, saha sıkı bir iş çıkarabilirdim, o anda yine yazma iştahı geldi. Ben kuşkusuz herhangi birinin üzüntü duyacağı biri değilim, çünkü güçlüyüm. Zayıf olan biri böylesi konuları yazamaz. O metinleri öyle dizmek için bilek gücü gerekir. Anlattığınız insanlar ve durumlar zayıfladıkça, siz güçlenmelisiniz, yoksa imkansız olur. Siz kendiniz zayıf düştükçe, kağıda döktükleriniz güçlenir, doğruluk kazanır ve zinde olur. Gerginliği seven ve hep sinirlenen Zuckmayer gibileri düşüyor aklıma, çıkar yolu Yerliler, Kızılderililer ya da soyguncu kabile reislerinde arayan ama aslında kendisi sadece bir yaprak kadar gerginleşebilen tipler... Öte yandan yazdıklarım kendi fiziksel durumumla da örtüşüyor. Döngüsel. Görünümüm iyiyse ve havam yerindeyse ve güçlü ve zindeysem, yazmam olur biter, çünkü yazmak için aslında hiç iştahım yoktur. Çok uzun zamandır aşık olmadım. Kendimi bütünüyle yakalı yirmi yıl oldu. Hayır. Sekse hiç ilgi duymadım. Zaten her durumda benim için imkansız bir durumdu. Hastalığım yüzünden tabii. Hepsinin doğal akışında gerçekleşebileceği zamanlar oldu tabii, öylesi durumların önüne geçemezdim ama mevzunun patlaması için hiç uygun durumda olmadım. Hala yaşıyor olmaktan mutluysanız, kendinizi bir sanatoryumdan diğerine sürüklüyorsanız, tabii ki öyle meselelere kendinizi veremiyorsunuz. O zaman tek düşünceniz oluyor: Ölmek istemiyorum. Ama bu düşünce bile ertesi gün size zıt gelebilir. Ama herkes bilir ki göz açıp kapayana dek bazı durumlarda kalırsınız ki, yaşam anlamını yitirir. Öyle bir ruh haline girersiniz. Sonra hemen ardından, aniden, daha önce olmadığı kadar canlanırsınız. Öldüremeyeceğimi. Olur mu olmaz mı bilemiyorum. Çünkü bir saat içinde işlerin ve insanların nasıl tamamen değişebileceğini o kadar sık gördüm ki. Hiçbir şey ya da insan o kadar dayanıklı değildir. Bazı muhteşem sistemler var, kesinliğinden eminsiniz, tamamen sımsıkı diyorsunuz, sonra bir bakıyorsun bir dakikada gidivermiş. Doğru rüzgarı bekliyor sadece. Bilmiyorum. Ama kolayca birisinin kendisine bakıp bilinci tümüyle berrak biçimde kendisini öldürebileceğini, kahvaltıda oturmuş Tamam, birazdan bileklerimi keseceğim, diyeceğini düşünüyorum. Dedemin erkek kardeşi tam olarak böyle yaptı. Bunu neden yaptığını belirten kısa, mantıklı ve açıklayıcı bir not yazdı. Düşünülemeyecek hiçbir şey yoktur çünkü herkes birbirinden tamamen farklıdır. Dünyada birbirine eş iki insan yok. Gerçekten hiç mi hiç gerek yok. Kendini öldürürken bana mektup yazarsın. Kesinlikle kendimi öldürmeyeceğim. Baştan beri anlatmaya çalıştığım buydu. Haydi ama. Böyle söyleyemezsin. Sekiz litre şarap içip kafayı bulan bir dostum vardı. Tam bir küçük burjuvaydı. Böyle küçük şirin şiirler ve berbat düzyazıları olan tam bir aptaldı. Bu küçük burjuvalarda her zaman olduğu gibi, üç karısı ve her birinden iki çocuğu vardı. Bu dev topluluğu ve satış yaptığı dükkanıyla çok mutluydu. Bu adam evine gitti. Karısının elbisesini üzerine geçirdi. Düğmelerini kapadı ve kendisini üzerinde karısının kıyafetiyle astı. Kırk beş yaşında ve geçmişinde en ufak bir bıkkınlık emaresi olmayan bir adamdı. Tabii bunu anlatarak tezimin doğruluğunu kanıtlamış oluyorsunuz. Çünkü o adam kendisini aynada boynunda bir ip ve üzerinde karısının kıyafetleriyle görmüş olsa, elinde olmadan gülecek ve kendisini öldüremeyecekti. Anlatmak istediğim, tam da o anın komikliği bunu yapmana engel olacaktır. Bu söylediğin doğru. Ne zaman bu konuda yazsam, sonu intihara giden mevzulardan bahsetmeyi kastediyorum, yazarken belirli şartları belirli biçimde açıkladığımı hissediyorum. Çünkü hiç kendimi öldürmedim, o işten paçayı sıyırdım. O zaman tabii ki, tam da o konuyu muhteşem anlatabilirsin. Farklı bir insan bunu yapamayabilir ya da hepsini anlatırken tahtaya çevirebilir... Ne düşünüyorsun? Aniden suratın değişti. Bir kez o anda kendini öldürmeyi ciddi biçimde düşünüp düşünmediğinizi merak ediyorum. Otobiyografinde ölümcül hastayken ve doktorlar senden umudu kesmişken yaşama döndüğün o boşluk anını anlatıyorsunuz. Tabii o durum birinin kendisini tamamen kendi elleriyle şekillendirmesinin dışında kalıyor. Yazdığımın tamamen gerçeği anlattığını kim bilebilir? Ben kendim dahi hep geri adım atan biriyim. Birçok yaşamı kendininkiymiş varsayıyorsun, biri diğerine benziyor zannediyorsun, aslında başkalarının yaşamı kadar farklılık ve bir kadar az miktarda da kendinle benzerlik var. Belli ki aynı anda hem doğru hem de yanlış. Tıpkı her şeyi aynı anda hem güzel hem de çirkin olması, hem ölü hem canlı olması, hem tatlı hem tatsız olması gibi. Önemli olan tek şey, aklının en çok neye yattığı. Bana kalırsa ölüm, sıra dışı bir olgu değil. Ölüm hakkında, bir başkasının akşam yemeği hakkında konuştuğu gibi konuşuyorum. Ben değil. Çünkü kendini normalin dışına atmak isteyen biri öncelikle kaybolmayı istemeli. Yanlış anlaşılma olmasın diye, çok dikkatli analiz yapmalısın. Açık ki konunun iki tarafı var. Zorlamak itip kakmaya döndüğünde, vazgeçme eğiliminde olan biri gidip saklanmayı deneyecektir. Konuşmayı, yemeyi, diğer insanlar gibi alıklaşmayı deneyecektir. Buraya taşındığımda ben de böyle yapmıştım. İki inek alıp sağacağım, dümdüz yaşayacağım ve lastik çizmelerle metal işçilerinin gömleklerinden giyeceğim, olabildiğince kirli, ufak ve yağlı olanlarından. Sonra sekiz hafta yıkanmayacağım, böylece olabildiğince buradaki insanlar gibi görüneceğim. Ama işler böyle yürümüyor, böyle kenara çekilemiyorsun çünkü bilinçli bir biçimde üretebileceğin bir şey değil. Hepsini denedim. Ta ki o yönde gitmekle zaman kaybettiğimi anlayana dek. Ayak basılmamış yoldan içindeki ve herkeste olduğu gibi tüm tuhaf, gaddar, berbat, gergin, garip şeylerle yürümek zorundasın. Yüz adet Hubertus paltosu arasına saklanıp bir bar masasında geri kalan herkesle otururken gülüşüp bir pazar sabahı iyi yapılmış erişte çorbası içip ya da bir Paskalya turtasını götürüp ferahlığın zirvesinde takılamazsın, işe yaramayacaktır. Farklısın, bizim bakış açımıza göre bütünüyle aynı gözüken o insanların hepsi ve her birinin aslında farklı olduğu gerçeği bir yana, sadece öyle olmaya çalışmıyorsun fakat tüm bunlara rağmen, onlar kendilerini oklavanın altına yuvarlıyorlar. Hepsi bir yana, tabii arada birkaç tane havaya biraz yükselen bataklık sazı var ve bu nedenle incinebilir ve korumasızlar. Tabii ki koyunotlarının arasında saklanacak kırmızı zambak ya da saraypatılar için absürd bir durum çünkü bir kırmızı zambak olmaktan gurur duymayı sürdürüp aşağıda diğerleriyle daha mutlu olabilirlerdi. Öte yandan, diğerlerinden daha soylu ve güzel olabilirdi ama aynı zamanda tamamen koyunotlarının arasına sığınmış olacaktı. Böylesi bir durumun ürkütücü ve korkutucu yanı, işe yaramayan tarafı bu. Her ne isen o olacaksın ve kalıbına en iyi şekilde oturacaksın. Çevremde herhangi bir süre olmasını istediğim ya da sabredebileceğim herhangi birini tanımıyorum. Yani kalıcı birliktelik imkansız bir durum. Örneğin, birinin benimle arka arkaya iki gün ve gece aynı evi paylaştığını düşünemiyorum. Seksen beş yaşındaki teyzem hariç. Ama o bile ancak belirli şartlar altında gerçekleşebiliyor, dolayısıyla bu durumun zor olmasının yanı sıra iş giderek groteskliğe yaklaşıyor ve bu sayede biraz çekilebilir oluyor. Böyle bir durum bile bir haftadan uzun zaman dayanmıyor. Bazen tabii ki aynı şeylerin ihtiyacını duyuyorsun, çevrende seninle olacak insanların, Brüksel, Viyana, Zürih ya da herhangi bir yerde, oldukça zor. Bir şehre taşınabilirim ama sağlık sorunları nedeniyle bunu yapamam, çünkü o şehirde tıkılır kalırım. Tabii kırsalda yaşamak üzere doğmuş biri değilim pek. Doğaya sıfır ilgim var. Ne bitkilerle ne kuşlarla ilgiliyim çünkü birini diğerinden ayırt edemem, bugün hala sıradan bir karakuş neye benzer bilmiyorum. Ama bir şeyi kesin biliyorum, bu soluk borumla şehirde uzun süre yaşayamam. Bu durumda kış gelince çiftlikten hemen hiç ayrılmıyorum, çünkü şehre gitmem demek kendimi öldürmem anlamına geliyor. O zaman iki olasılık beliriyor, her şeyin ilginç olduğu şehirde yok olacaksın ya da etrafta sinirlerini zıplatan bir kişiyle olacaksın. Bu çözümü olmayan bir problem. Demek istediğim bugünlerde ne isterseniz yayımlanır ve kimse söylediklerinize şaşırmaz. Onu bilemem. Mesela Die Zeit'a üç ay önce bir mektup yazdım, Kreisky'ye karşı doğaçlama gibi bir şeydi. Beş hafta masalarında tuttular sonra da bana bir yerden diğerine ilettiklerini bildiren mektuplar yazdılar sonra yazı hiç iz bırakmadan kayboldu gitti. Böylesi bir duruma Bayan Hintermüller'i bile katmak istemezsin. Söylemek istediğim ben de herkes kadar entrikalara ya da zararlara açığım. Bu insanlar Kreisky'nin kılına zarar gelmesin istiyorsa, çünkü kendisi o çevrede pek popülerdir ve biraz çılgın çocuk diye bilinir, benim de kendimi bilinen ironik damardan formüle etmem gerek olmayabilir, ne de olsa basılmayacaktır. O şirin, ahlaksız oportünistlerden oluşan Die Zeit editöryal kadrosuyla savaşmak tamamen aptallık olur. Hiçbir şekilde anlamlı olmazdı. O zaman tam da söylediğim gibi, hiç ayrım gözetmeden herkese küfrediyorsunuz ve belli ki kimse sizi artık ciddiye almayacak ve saldırılarınız amacına ulaşmayacak. Neden ulaşmasın? Amaçlanan hedefleri vardır ya da yoktur. Her durumda, saldıran kişi o kısmı umursamaz. Bu tabii ki tamamen aptalca bir soruydu. Yazdıklarımı okuyacak herhangi birini düşünmüyorum çünkü okuyacak herhangi biri zerre umurumda değil. Yazarken kendi keyfime bakıyorum, bana da böylesi yeterli. Daha iyi ve kendini vermiş yazmayı sürdürmeye çalışırsın, bir dansçının her zaman daha iyi dans etmeye çalışması gibi, ama tabii bu kendi kendine olacaktır, çünkü herkes, kim olursa olsun istisnasız herkes, tekrarlayarak mükemmelliğe yaklaşacaktır, aynen tenis oyuncusunun servisi gibi, bir yazar ya da yüzücü ya da oda hizmetlisi ya da gündelikçi olmak gibi. Kadın, beş yılın ardından her şeyi kırıp döküp temizlediğinden fazlasını bok ettiği ilk gününe göre daha iyi temizlik yapacaktır. Kesinlikle sizden yazmayı sona erdirmenizi istemiyorum. Sadece sizi anlayan ve çalışmanıza yarar sağlayacak birileriyle temas edebilirsiniz diyorum. En çok olabildiğince yalnız olduğumda istim üzerinde oluyorum, neye yol açarsa açsın, yol açtıkları da tabii aksaklıklardan başka bir şey değil, onları da hiç kafama takmıyorum. Başka kimsenin ilgisinin olmadığı şeyleri sevebiliyorum. Sizi Handke'yi burada üç gün yaşatmayı denemeye davet ediyorum, çığlık çığlığa kızına kaçar gider. Güçsüz, zayıf, küçük bir aile çocuğu o ve buna rağmen yalnızlıktan şikayet edip duruyor. Bu tipler tamamen yalnız olmaya dayanamayan kişilerdir. Çünkü aslında yalnız olmak oldukça çaba isteyen bir iştir. Bu çabayı göze almadan kimse benim gibi yazamayacaktır. Önemli ya da değil, bu günler tartışılır noktadadır. Handke'nin o şirin ufak kızı var. Bu beni hep kötü yola itiyor, çünkü her zaman ailenin ve benzerlerinin karşısında oldum, çünkü ailesi, çocuğu, savurgan kayak kıyafetleri ve benzeri çer çöpü Noel zamanı üzerine geçirmiş ve yanlarında çocuklarıyla St Moritz'deki lüks yayıncılarını ziyaret ediyorlar, bunları görünce dehşetten içim dışına çıkıyor, bir dakika önce burada olan, bir dakika sonra şuraya giden, kendilerini Amerika'ya davet ettirip ders veren, bir şey yazınca editörün odasına koşup iki gün sonra gazetede yayımlatanları görünce dehşete kapılıyorum. Takmıyorum, benzer şekilde davranmıyorum. Başkaları bundan rahatsız olup vazgeçebilir. Ama ben daha az umursamıyorum. Kurabiye kavanozunun kapağını tutmamı sağlayan bu güç. Çocuklu ailelerin canınızı neden sıktığını açabilir misiniz? Annelerin her yerde kulaklarının kesilmesi gerektiğini söylemiştiniz. Böyle söyledim çünkü insanlar dünyaya çocuk getirdiklerine inanarak yanılıyorlar. Bütün mevzu tümüyle işe yaramaz. Nihayetinde hepsi yetişkin olacak, çocuk değil. Terli, zalim, göbekli bir mal sahibi ya da soykırımcıyı doğruyorlar, yaptıkları şey bunlar, çocuklar değil. İnsanlar bebeklerinin olacağını söylüyor, aslında gerçekte seksen yaşında üzerlerine işeyecek, leş gibi kokacak, kör, topal ve gut hastalığından kıpırdayamayacak birini dünyaya getiriyorlar, dünyaya getirdikleri işte bu. Ama bunu görmüyorlar, o zaman doğa, üstün geliyor ve bütün bu boktan iş sürüp gidiyor. Ama tabii ki benim umurumda değil. Benim konumum bu noktada ancak gülünç olabilir. Papağan demek istemiyorum çünkü bu kelime çok cafcaflı duracak, o zaman yaygaracı küçük kuş diyelim. Bu küçük kuş biraz gürültü çıkarıyor, sonra ortadan kayboluyor, gidiyor. Orman büyük, karanlık. Ormanda bir baykuş bazen ciyak ciyak bağırıp diğerlerine huzur vermiyor. İşte ben oyum. Ve başka herhangi bir şey olmak için en ufak arzum yok. Otobiyografinizde imzanızın karakteristiğinin farklı olmadığını yazıyorsunuz. İşte olduğu gibi alınamayacak bir konu daha. Ben herhangi bir şeyden farksız değilim, ama her şeyden farksız da olmalıyım, çünkü başka türlü devam edemem. Bu konuda söylenebilecek yegane şey bu. On dokuz yaşımdan beri hayatımda hiç kuşkusuz en önemli insan hep o oldu. Neredeyse dayanılmaz buluyorum, ama göreceğiz. Yakında böyle olacak gibi görünüyor. Beni çığrımdan çıkarabilir. Dürüst olmak gerekirse, durum bu. Daha sonra tamamen bitebilirim, ama bir şey ancak bir kez olur diyebilirsiniz, çünkü kuşkusuz hiçbir şeyi tahmin edemeyiz. Teyzem öldüğünde, ölü olacak. O zaman ben de seni arayacağım, böylece sen dayım olacaksın. Bir yerden bir şekilde bir sütçü kız çıkagelir boşluğu doldurur. Hayır, tabii ki yerine konamayacak kimse yoktur. Başka şansım yok anlamıyor musun? Yaşamdan istediğim gibi keyif almak için, yalnız olmaktan başka şansım yok. İşin aslı başka insanlarla yakın olmak benim için ölümcül. Ama bu benim için üzgün hissetmeye bir neden değil. herkes kendi derdi için sadece kendini suçlamalı. Böylesi sorular seni hiçbir yere götürmez. Bir şarkıcıya sesin olmazsa ne yaparsın demek gibi. Ne cevap vermesini istersin? Sessizce şarkı söylerim mi desin? Şöyle olabilir, ne zaman bir şey yazsan, son olduğunu düşünürsün, tekrar yapamayacağını ve yapmak istemediğini. Ama beni başka hiçbir şey ilgilendirmiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/thomas-bernhardin-bay-unselde-mektuplarindan/", "text": "Ekim ayında, Bay. Busch'a söz verdiğimden, Prose gibi kendine kapalı novellalarımı bastırmak değil, onun yerine Ungenach ile hemen hemen aynı uzunlukta Watten isimli tek parça bir düzyazı yayımlatmayı arzu ediyorum. Oyun, novella ve beni çok keyiflendirmiş ve doğal olarak neşelendirmiş BS'deki Verstörung sonrasında roman yayımlamak akıl işi mi sorusuna, ki roman mevcut yaşam gücümü bir arada tutmaktadır, kendi adıma çınlayan bir hayır ile cevaplamalıyım. Çalışmak için şu sıralar keyfim yerinde hissediyorum, en dev saçmalıklar dahi beni yıkmaya yetmez. Eğer inandığım bir şey varsa, hiçbir şeye inanmayan biri olarak, o da soğukkanlılıktır. Almanya'da akılsızlık salgını var, her zaman iyileşme sürecinde olan bir hastalık. Almanya'da ölümüne bir ciddiyet kol geziyor, ama saçma yani. Şu ana dek en doğal karşı çıkışlara rağmen bile kendi yolumu çizdiğimden ve tabii ki gelecekte de böyle yapacağımdan, yayınevini(1) bırakmak gibi en ufak bir niyetim yok. Kuşkusuz, şimdi çok daha etkileyici bir şey ortaya çıkartmalıyım. Somut deyimle, sanırım Mayıs ayı sonunda romanı kesin olarak öldürmüş olacağım. Tabii ki tüm mesele her zaman canavarı kesmektir. Ancak öyle boylu boyuna uzanıp kalabilir. Aslında paragöz değilim. Ama bunu zaten biliyorsunuz. Gerekliliklerim olduğu sürece paraya bakmam. İhtiyacım olandan fazlası beni ilgilendirmiyor. Sınırım bu. Huzur ve sessizliğe ihtiyacım var, huzur ve sessizliğe sahibim. Yayıneviniz en iyilerden biri ve umut ederim ki sadece yayıncılıkla uğraşmayı sürdürecektir. Biliyorsunuz, yaşamak, gezmek, iyi yemek yemek ilgimi çeker ve iyi yazarlar hariç kimseyi sevmem. Kalbümde bu yüzden bu denli az sevgi var. Kropotkin konusuna oldukça heyecanlandım!!! Bugünlerde sadece leş gibi kokan fareler yazıyor, iyi edebiyat kemirilip duruyor. İğrenç. Öğğhh. Bir daha bana yazarken mektubu lütfen ruhumun tüm derinliğiyle tiksindiğim Dostça selamlarla yerine İçtenlikle diye bitirin. Sizi ziyaret edeceğim kesin tarihi belirteceğim. Bugün söyleyemiyorum çünkü Günter Eich hastanede. 13 Ağustos 1969 tarihinde Adorno'nun cenazesi gerçekleşirken, ABD'de Charles Manson ve tarikatı Sharon Tate cinayetini gerçekleştirir. Unseld ve Bernhard daha sonra bir araya gelirler, yayın hakları iki yayınevinde olan Bernhard'ın durumunu netleştirirler, Bernhard, Suhrkamp Yayınları'ndan devam edecektir."}
{"url": "https://futuristika.org/ti-pis-ti-pis/", "text": "Kalem kutusunu çıkardı çantasından; bir silgi aradı, bir kalemtıraş, bir sevinç aradı; çantasına koydu kalem kutusunu. Küçük makyaj kutusunu çıkardı çantasından; bir ruj aradı, bir rimel, bir sevinç aradı; çantasına koydu küçük makyaj kutusunu. Bu kez, aklını koyacak bir kafa bulamadı bir daha, -aklını koyacak o kafayı. O da bırakıp kalabalığı arkasında, azgın bir köpeği gezdirir gibi gezdirdi onu, her yerden hiçbir yere,"}
{"url": "https://futuristika.org/ticaret-yollari/", "text": "3 Mart 7 Nisan 2011 tarihleri arasında, Ticaret Yolları isimli sergi ile farklı coğrafyalardan sanatçılar Pi Artworks Galeri 1 ve 2'ye misafir oluyor. Bu gezici sergi, sanatçıları Ticaret Yollarını; ticaret, hareketlilik ve çeviri üzerine söylemler geliştirmek için, eylemsel ve şiirsel bir çıkış noktası olarak düşünmeye davet ediyor. Farklı şehirlerde bulunan ticari galerilerde duraklayacak olan sergiye, Almanya İngiltere, İran, İsviçre, İtalya ve Türkiye'den sanatçılar katılıyor. Hareket ve değişim kavramları etrafında olgunlaşan uluslarası diyalogu ve evrimleşerek dile gelişini kayda geçirecek. Ticaret Yolu, uluslararası güncel durumu değerlendirmek için, hareketlilik ve kültürlerarası alış-verişin tarihsel bir modeli olarak öneriliyor. Ticaret Yolu, ulus-devletin sınırlarını ve küreselleşme talebini sınayan bir metafor olarak düşünülebilir. Sergi, güncel ticaretin gayri-maddileşerek bilgi ekonomisine yönelmesi; demiryolları, otoyollar ve boru hatları gibi fiziksel ağların, dijital ağlarla; fiziksel objelerin bilgiyle katmanlandığı durumu incelemeyi amaçlıyor. Appadurai'nin 'scapes' yani küresel manzaranın akıcı ve başıbozuk şekilleri tanımını, küresel hareketlilik etrafındaki bilgi, artan insan dolaşımı, kaynaklar ve bilginin hareketi ve akışlardan oluşan ağların yarattığı bir mekan algısı, coğrafyaları konumlarından ziyade birbiri ile ilişki içinde düşünme; bu dünyaya nasıl uyum sağlayabileceğimiz, haraket edebileceğimiz ve etkin olacağımız konusundaki yeni teşkilatlanmayı sunuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/tim-larson-el-altinda-rainer-marie-rilke/", "text": "Tim Larson'ın albüm haberine burada yer vermiştik. İlgimizi çeken bu karanlık ozan birkaç sorumuzu cevapladı. Sesiniz Johny Cash, Nick Cave, Micheal Gira, Mark Lanegan gibileriyle karşılaştırılıyor. Tok ve karanlık, dinleyicinin tüm dikkatini talep ediyor. Klasik müzik eğitimi aldınız ve albümleriniz country ile psychedelic arasında konumlanıyor, belli bir türde yer almıyor. Müziği kavrayışınızı öğrenmek isteriz. Önce bir kez dinlerim, sonra tabii ki daha karanlık tarafa doğru meylederim, ama bu tabii ki dinlerken dikkate aldığım tek yön değildir. İlk anda ben, avucuna alan genelde sözler ya da müziğin belirli kısmındaki melodilerdir. Eğer dinlediğim şey beni kendimle ve kendisiyle nasıl bağ kurduğumla ilgili düşünmeye itiyorsa, çoğunlukla artık dönüp tekrar tekrar dinleyeceğim demektir. Ayrıca garip sesler ya da kendine özgü akor yürüyüşlerini dinlemeyi seviyorum. Eskiden olduğu kadar şiir ya da düzyazıyla artık pek ilgilenmiyorum. Sözler tamamen kendi yaşamımdan yola çıkıyor. Belirli kişiler ya da konular hakkında düşünüp, onları evrensel bir bağlama yerleştirip yazma eğilimim var. Bazen son derece özel de olabiliyor. Örneğin I Follow Death isimli şarkı, The Chichago Tribune gazetesinde gece vardiyasında çalışan Peter Nickeas isimli muhabir hakkında. Şöyle söylenebilir, Rainer Marie Rilke'nin Genç Şaire Mektuplar ve Jens Peter Jacobsen'in Niels Lyhne kitapları hep elimin altındadır. Mark Eitzel en sevdiğim şarkıcı ve şarkı yazarlarından ve onun konserine açılış yapma şansına ermek çok mutluluk vericiydi. Sahnede sadece kendisi ve piyanosu vardı. Kendisinin çok samimi ve kişisel bir performansıydı. Ben ise eğlendirebildiğimi umuyorum ha ha ha. Liste günlük değişiyor, çünkü çok müzik dinliyorum. Eski Blues ve Country işleri çok seviyorum: John lee Hooker, Muddy Waters, Son House, Howlin' Wolf, Waylon Jennings, Hank Williams Sr., Sammi Smith. Klasik müzikte ise, Beethoven, Debussy, Mahler ve Shostakovich dinliyorum. Ayrıca çok fazla 80'ler ve 90'lardan Goth ve Death Rock dinliyorum. Angel Olsen- Burn Your Fire for No Witness."}
{"url": "https://futuristika.org/tim-obrien-tasidigimiz-seyler-hatirladigimiz-hikayeler/", "text": "Vietnam'da görev yapan bir grup askerin taşıdıkları ve aslında hayatları boyunca taşımak zorunda oldukları şeyler üzerine hayli etkileyici bir kitap. Uğur getirsin diye sevgilinin boyna dolanan külotlu çorabı, Sevgiler diye bitirilen ama hayal edildiği anlamda olmayan mektuplar, konserve açacakları, askeri ödeme belgeleri, baba tarafından hediye edilmiş olan resimli bir İncil, günlük, çizgi roman taşınan şeylerden bazıları. Bir de bunun savaş sonrası vicdani yükümlülüğü var. Birisinin hayatını elinden almakla ötekinin hayatını kurtaramamak eşit derecede yıkıcı olabiliyor. Sonra yazara düşen görev bunları tekrar yaşatmak için bir hikaye yazmak oluyor. Çünkü yazara göre öykülerin yaptığı daha önce bakmadığı şeylere bakıp geçmişi tekrar yaşatabilmesi. Ted Levander'i, Curt Lemon'u, Kiowa'yı ve Linda'yı. Kurgusu ve atmosferiyle bilindik savaş hikayelerinden ayrılan; korkuya, cesarete, dostluğa, savaşın her zamanki anlamsızlığına ve insanı yıllar sonra bile uykusundan uyandıran şeylere dair şahane bir kitap. Avi Pardo çevirisiyle okumak da ayrı bir güzellik. Olur olmadık her şeye el atan Hollywood tarafından filmleştirilmemesi ise şaşırtıcı. Yalnızca Song Tra Bong'un Yavuklusu bölümü 1998 yılında Thomas Michael Donnelly tarafından uyarlanıp A Soldier's Sweetheart adıyla filme alınmış."}
{"url": "https://futuristika.org/timurtas-onan-stanko-abadzic-kesisen-yollar/", "text": "Timurtaş Onan ve Stanko Abadzic iki ayrı ülkede doğan iki ayrı fotoğrafçı ama, tek bir ruh, tek bir sanat anlayışı. Her ikisi de, izinden yürüdükleri Henri Cartier Bresson, Robert Capa, Brassai ekolünün günümüzdeki en yetenekli temsilcilerinden. Fotoğraflarına baktığınız zaman her karenin size anlatmak istediği hikayeyi kolayca kavrayabiliyorsunuz. Her ikisi de ışığı mükemmel kullanıyor. Ve zamanlamaları müthiş. Onlar deklanşöre basmadan bir saniye önce veya bir saniye sonra fotoğraf oluşmamıştır. Fotoğrafın en büyük zorluğu dilsiz oluşudur. Fotoğrafta hareket ve ses yoktur, fotoğrafçının elinde tek bir kare vardır hikayesini anlatmak için. Deklanşöre öyle bir anda basması gerekir ki o karede bize anlatılmak istenen hikaye oluşsun. Hem de herkesin anlayabileceği bir biçimde. Bunun çok zor bir iş olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? Ama hem Stanko'nun hem de Timurtaş'ın fotoğraflarında bunun mükemmel biçimde başarıldığını görürüz. Bunun yanı sıra her ikisi de fotoğrafı oluşturan lekeleri karenin içine en uygun biçimde yerleştirir. Her ikisinin fotoğrafları da o kadar hesaplı tasarlanmışlardır ki görüntüyü oluşturan elemanların yerindeki en küçük değişiklik fotoğrafın büyüsünün ve anlamının kaybolmasına sebep olur. Ben her ikisinin de fotoğraflarında bazen Bresson'u, bazen Capa'yı bazen Atget'i, bazen Doisneau'yu görüyorum. Beni şaşırtan noktalardan biri de karelerinden fışkıran yaşama sevinci. Onların fotoğraflarındaki insanlar insandır, içimizde birileridir ve zor durumda olsalar bile hayata gülen gözlerle, umutla bakarlar; tıpkı fotoğrafı çekenler gibi. Henry Cartier BressonFotoğraf çekmek insanın gözünü, aklını ve yüreğini aynı hizaya getirmesidir demişti. Bu güzel sergi Paris kökenli Magnum fotoğrafçılarının mirası olan büyük bir fotografik geleneğin iki önde gelen yorumcusunun çalışmalarından oluşmaktadır. Devamlı olarak uluslararası etkinliklere katılıp, sergiler açan Türkiyeli fotoğrafçı Timurtaş Onan ve Hırvatistanlı fotoğrafçı Stanko Abadzic bu projede işbirliği yaparak birbirlerinin şehirlerinden ilham aldılar. Timurtaş Onan Zagreb'i ve Stanko Abadzic İstanbul'u fotoğrafladı. Yapıtlarında ki, benzer duyarlılıklar, teknik beceri, ifade benzerlikleri, şehirler arasındaki ve yapıtlarındaki ince farklılıkların sonucu olarak; zıt, canlı ama benzeşen bir fotoğraf serisi oluşmaktadır. Güçlü geometrik yapı, aynı zamanda ışık ve gölge oyunları ikisininde karakteristik özelliğini oluşturmaktadır. Timurtaş Zagreb'in çarpıcı ifadesini sert bir beton yapıyı dev üçgen formlar ile verirken aynı zamanda ağaçların arasında kalmış yalnız bir adamın küçük figürü ile insan faktörünü mükemmel bir şekilde ortaya çıkarıyor. Yapıtlarındaki; hareket, mizah, yan yana dizilmiş merak uyandıran özellikler öyküyü anlatırken, bir yorum veya günün herhangi bir an'ı bunun ötesinde varoluşsallaşıyor. Bir çocuk arkasındaki binanın küp şeklindeki masif taşlarının önünde kaykay tahtasının üzerinde dramatik bir biçimde sıçrarken görüntüleniyor. İstanbul'un eski mahallelerinde iki küçük kız güneşli bir sokağın ortasında ağaçların gölgesinde görüntülenirken, diğer iki kız İstanbul'un karakteristik sıcak atmosferinde harap binaların ortasındaki küçük bir meydanda sohbet ediyorlar. Galata köprüsünün ve merdivenlerinin geometrik çerçevesinde Boğazın ışığı parlamakta. Timurtaş demir parmaklıklı kapının işlemelerinin arasından merdivenlerin yukarısında ve arkasında başka bir Zagreb'i, bir gizli bahçeyi meydana çıkarıyor. Stanko, yapım aşamasında bir binanın önünde harika bir şekilde parlayan çuvalları, müthiş bir kompozisyon ile görüntülüyor. Bu İstanbul Türkiye işte. Onların fotoğrafları usta işi; görüntüler dikkatle ve zekice sayısız olasılığın içinden süzülerek elde edilmiş. Bu özel anlarda yakalanmış konu ve ışık farklı bir dünyayı gözler önüne seriyor. Sergi mizahi, trajik, hüzünlü, şefkatli veya grotesk, güzel veya çirkin, karşı konulmaz duyarsızlık veya dayanılmaz empati imgeleri ile derin bir insani boyutu aktarıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/timurtas-onan-terk-edilmis-2/", "text": "Galeri, Beyoğlu'nda Timurtaş Onan'ın Terk edilmiş / Abandoned adlı çalışmasıyla açılış sergisini gerçekleştirdi. Sergi 2 şubat 14 mart tarihleri arasında ziyaretçileri ağırlayacak. Çalışmalarına 1980 yılında başlayan, yurt içi ve yurt dışında birçok etkinliğe katılmış, fotoğraf sanatçısı Timurtaş Onan; İstanbul'un önemli tarihi ve kültürel değere sahip iki büyük tersanesi Haliç ve Camiialtı'nın kentsel dönüşümün mega etkileri öncesi suskun halini Terk edilmiş / Abandoned sergisinde çarpıcı bir dille anlatıyor. Fotoğrafçı Timurtaş Onan, bu yerlerde taptaze bir ilham bulmuş kendine. Terk Edilmiş, daha önceki çalışmalarının hem devamı hem de onlara bir veda niteliğinde... İstanbul'da mekanlar ve insanlar üzerine önceki çalışmalarıyla tanınan sanatçı Terk Edilmişte, o eşsiz atmosferi çok az bilinen bir yeri keşfe çıkmış. Eskiden beri form ve ışığa önem veren bir fotoğrafçı olarak Terk Edilmişte Onan, bu hassasiyetini ön plana çıkarmış. Daima kendine özgü yerlerin ruhunu yakalama yeteneği olan fotoğrafçı bu kezTerk Edilmiş ile eski tersanelerin atmosferini keşfe çıkmış. Derlemedeki anlatımlar çağrışımlarıyla bizi bu yer hakkında meraklandırırken, görüntüler form, çizgiler ve ışık haline bürünmüş bir meditasyondan daha fazlasını sunuyor. Fotoğraflar bizi gölgenin biçimle, ışığın yüzey ve açılarla olan etkileşimi üzerinde düşündürüyor. Tüm bunlar, görüntülere gerçekliği bilinen yerlere ve eşyalara dayanmayan türde kompozisyonlar ve soyutluk kazandırıyor. Bu fotoğraflar, sanatçının sevdiği heykel ve soyut resim gibi diğer sanat formlarının yakın akrabaları. Sanatçı, bu yerlerde bakış açısını ve anlatım ustalığını sergiliyor. Bu ıssızlık da bir güzellik var, bu duyulmamış ıssız yerler formlar ve dokular insanı çeldiren bir şeyler barındırıyor. Fotoğraflar, izleyiciyi düşünmeye ve büyülenmeye, huşu ve merak içine çekerek hayal gücü ve fantazilerini uyarmaya ve böylece içsel dünyalarına ayna tutmaya davet ediyor. Dönüp arkamıza baktığımızda, dünya farklı görünecektir. Fotoğraf sanatçısı ve yönetmen Timurtaş Onan, İstanbul'da doğdu. Fotoğraf çalışmalarına 1980 yılında başladı. 25 yıldır profesyonel olarak çalışan Timurtaş Onan, bugüne kadar yurtiçi ve yurtdışında birçok etkinliğe katıldı, sergiler açtı. 40 ın üzerinde ödülü var, ulusal ve uluslararası yarışmalarda jüri üyesi olarak yer aldı. 2011 Alman sanatçı Horst Hamann ile birlikte Beyoğlu looks Mannheim-Mannheim looks Mannheim Mannheim Stadt Gallery. Brünsbüttel Stadt gallery /Athens month of photography kapsamında Atina Artower Clio Gallery. Festivali mansiyon ve PAM Kısa Film Festivali-en iyi 2. belgesel ödüllerini kazanmıştır), Geziyi Hatırlamak 2014 8. İstanbul Uluslararası Mimarlık ve Kent filmleri Festivali Belgesel Dalı Birincilik Ödülü."}
{"url": "https://futuristika.org/timurtas-onan-terk-edilmis/", "text": "Çalışmalarına 1980 yılında başlayan, yurtiçi ve yurtdışında birçok etkinliğe katılmış, ulusal ve uluslararası yarışmalarda jüri üyeliği yamış olan fotoğraf sanatçısı Timurtaş Onan; İstanbul'un kullanılmayan ve düşük kapasitede kullanılan iki tersanesini Terk edilmiş / Abandoned sergisinde çarpıcı bir dille anlatıyor. Sergi 20.05.-28.06.2014 tarihleri arasında Merhart Galeri'de sanat severlerle buluşuyor. Fotoğrafçı Timurtaş Onan, bu yerlerde taptaze bir ilham bulmuş kendine. Terk Edilmiş, daha önceki çalışmalarının hem devamı hem de onlara bir veda niteliğinde... İstanbul'da mekanlar ve insanlar üzerine önceki çalışmalarıyla tanınan sanatçı Terk Edilmişte, o eşsiz atmosferi çok az bilinen bir yeri keşfe çıkmış. Eskiden beri form ve ışığa önem veren bir fotoğrafçı olarak Terk Edilmişte Onan, bu hassasiyetini ön plana çıkarmış. Daima kendine özgü yerlerin ruhunu yakalama yeteneği olan fotoğrafçı bu kezTerk Edilmiş ile eski tersanelerin atmosferini keşfe çıkmış. Derlemedeki anlatımlar çağrışımlarıyla bizi bu yer hakkında meraklandırırken, görüntüler form, çizgiler ve ışık haline bürünmüş bir meditasyondan daha fazlasını sunuyor. Fotoğraflar bizi gölgenin biçimle, ışığın yüzey ve açılarla olan etkileşimi üzerinde düşündürüyor. Tüm bunlar, görüntülere gerçekliği bilinen yerlere ve eşyalara dayanmayan türde kompozisyonlar ve soyutluk kazandırıyor. Bu fotoğraflar, sanatçının sevdiği heykel ve soyut resim gibi diğer sanat formlarının yakın akrabaları. Sanatçı, bu yerlerde bakış açısını ve anlatım ustalığını sergiliyor. Bu ıssızlık da bir güzellik var, bu duyulmamış ıssız yerler formlar ve dokular insanı çeldiren bir şeyler barındırıyor. Fotoğraflar, izleyiciyi düşünmeye ve büyülenmeye, huşu ve merak içine çekerek hayal gücü ve fantazilerini uyarmaya ve böylece içsel dünyalarına ayna tutmaya davet ediyor. Dönüp arkamıza baktığımızda, dünya farklı görünecektir."}
{"url": "https://futuristika.org/tipki-indiana-jones-caz-yapiyor-gibi/", "text": "2000 yılında kurulan The Kilimanjaro Darkjazz Ensemble sessiz filmlere müzik yapmayı amaçlayan bir proje şeklinde yola çıktı. Fikir ilk duyulduğunda pek de orijinal gelmiyor aslında. Charles Mingus aynısını 1963 yılında yapmıştı zaten. Utrecht Güzel Sanatlar okulundan arkadaş olan Jason Köhnen ve Gideon Kiers, hem görsel hem de işitsel akademik bilgilerini Murnau'nun Nosferatu'su ya da Langs'ın Metropolis'i gibi, sinemanın klasik ilk dönem örneklerine uyarlamaya başladılar. 2004 yılında aralarına çello ve trombon virtüözleri katılınca, takip eden yılda TKDE grupla aynı isimli ilk albümlerini çıkarmış oldu. Tıpkı isimlerindeki gibi, cazın daha karanlık yorumuyla, modern rock müzikte yaygın olarak kullanılmaya devam eden enstrümantal ve uzun şarkı formatını uygulayarak, özgün ve avangart bir tarza yöneldiler. Konserleri ve albümü destekleyen görsellerin sinema ile bağı doğal olarak güçlü seyrediyor. Canlı çalarken analog tavra yakın durup, keman, gitar, bas kullanımıyla görkemli bir orkestra yaratılıyor. Öte yandan, dinleyiciyi aynı zamanda izleyici konumuna da yükseltip, sahnede elektronik tınılarla performanslarında sinematik bir atmosfer yaratıyorlar. Grubun ikinci albümü ise 2009 yılında çıktı. Here Be Dragons isimli çalışmada egzotik funk tınılarıyla bilinen Kava Kon'un Palace of The Tiger Women/ Kaplan kadınlar sarayı şarkısına yaptıkları miks ve şarkının videosu ile böylesi detaylı müzik yapan bir ekibe göre isimlerini iyice duyurmuş oldular. Şarkının videosundaki görünüm, bir müzik klibi gibi değil de, gizemli ülkelerin ya da bilinmeyen uygarlıkların keşfedildiği macera filmlerinden bir bölüm gibiydi. Ekip böylece, gerçekten var olmayan filmlere müzik yapmaya başlamış oldu. Bir yandan da Goya ya da Picasso gibi sevdikleri ressamlar için görsel müzik yapmaya başladılar. TKDE, üçüncü albümü From The Stairwell'i ocak ayında yayımladı. Albüm notlarında filmlere olan düşkünlüklerine vurgu yapan grup, ruh hali diye adlandırdıkları şarkılarının her birinin kısa film gibi düşünülmesinin olası olduğunu söylüyor. Her bir şarkı, ayrı bir ruh halini yansıtan kısa filmler gibi algılanmalı. Her bir şarkıda, ruh hallerini birer merdiven gibi kullanıp bir başka ruh haline ulaşmaya çalışıyorlar. Grubun iki as elemanından biri olan ve The Kilimanjaro Darkjazz Ensemble görsellerini planlayan ve şarkılardaki elektronik manipülasyonları gerçekleştiren Jason Köhnen, müziklerinde dinleyeni doğrudan başka bir ortamdaymış hissiyatı veren ses yapısının örülmesindeki baş aktör. Bong-ra isimli alter egosu ile 90'lı yılların ikinci yarısından itibaren breakcore olarak da bilinen ve tempoya dayanan şarkılarıyla endüstriyel müzik camiasında ilgi görüyordu. The Mount Fuji Doomjazz Corporation isimli yan gruplarıyla, daha çok sesleri bozup gerçekleştirdikleri ve sadece doğaçlama çalışmalar yaptıkları caz nağmelerine de takılan grup, asıl olarak TKDE'yi sürdürmeye devam ediyor. Yakın zamanda artık tamamen bağımsız müzik yapmak istedikleri için, gelecek albümlerini dinleyicileriyle ortak hareket edip yayınlayacaklarını açıkladılar. Yeni tınılara açık olanlar, filmlerden ressamlara, Indiana Jonesvari maceracıların görüntülerinden avangart ses oyunlarına kadar tümüyle ilginç bir müzik yapan bu gruptan çok keyif alabilir."}
{"url": "https://futuristika.org/tiraje-dikmen/", "text": "1923 doğumlu Tiraje Dikmen, 1949 yılında Fransız hükümetinden aldığı bursla Paris'e gitmişti. İlk kişisel sergisini 1956 yılında, Ernst, Miro ve Arp'ın eserlerini düzenli olarak sergileyen Galerie Edouard Loeb'da açan sanatçı 1964'te gerçeküstücülük tarihinin en önemli sergilerinden sayılan Gerçeküstücülük/Kökenler/Tarih/Yakınlıklar'a davet edilmişti. İlk, orta ve lise öğrenimini Işık Lisesi'nde tamamladı. Olgunluk Sınavını Galatasaray Lisesi'nde verdi. Prof. Neumark, Rustov ve Kessler gibi yabancı bilim adamlarının ders verdiği İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nden mezun oldu. Doktora tezinin Prof. Kessler yönetiminde tamamladı. 1946-1949 yılları arasında İstanbul'da Kadın İşçilerin Çalışma Koşulları başlığını taşıyan bu araştırma için Cibali, Eyüp, Tophane ve Üsküdar semtlerinde geniş kapsamlı anketler yaptı. Aynı dönemde İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde Fransız ressam Leopold Levy'nin atölyesinde resim çalışmalarına başladı. 1949'da Fransız hükümetinin verdiği bir burs ile Paris'e gitti. Aix-en-Provence'de henüz müzeye dönüştürülmemiş olan Cezanne'ın atölyesinde çalışma olanağı buldu. Fransız Dışişleri Bakanlığı Kültürel İlişkiler Müdürlüğü'nün önerisiyle 1949-1954 yılları arasında Louvre Müzesi'nin çeşitli bölümlerinde müzecilik stajları yaptı. Yine aynı yıllarda Ecole du Louvreun sanat tarihi ve müzecilik bölümlerinde okudu. Jean Cassou ve Germain Bazin'den dersler aldı. 1955'de G. H. Riviere'in yönettiği Musee des Arts et Traditions Populaires'de staj yaptı. 1956'da Paris'te ilk sergisini Miro, Max Ernst ve Arp gibi sanatçıların yapıtlarını da sergileyen Galerie Edouard Loeb'da açtı. Max Ernst desenlerden oluşan bu sergiden koleksiyonu için bir yapıt satın aldı. 1960'da Edouard Loeb Galerisi'nde ikinci sergisini açtı. Patrick Waldberg'in yağlıboyalardan oluşan bu sergiyle ilgili yazısı yazarın Mercure de France'tan yayımlanan Mains et Merveilles/Peintres et Sculpteurs de Notre Temps başlıklı kitabının Tiraje'ye ayrılan bölümünde yer aldı. 1961'de İstanbul'da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde yapılan Paris'te Türk Sanatçıları başlıklı sergiye katıldı. 1963'de Paris'te Musee d'Art Moderne'de düzenlenen Çağdaş Türk Sanatı sergisine katıldı. Bu sergi daha sonra Brüksel, Viyana ve Roma'da da tekrarlandı. Bu yıllarda Tiraje Paris'te Giacometti, Braque, Derain, Chagall, Yves Bonnefoy, Blaise Cendrars, Tristan Tzara, Georges Duthuit, Charles Estienne ve Jacques Lassaigne gibi çeşitli sanatçı ve yazarlarla tanıştı. 1964 yılında ise Galerie Charpentier'de düzenlenen ve gerçeküstücü sanatın kapsamlı bir biçimde tanıtıldığı Surrealisme/Sources/Histoire/Affinites sergisine katıldı. Yine aynı yıl Paris'te Galerie Birtschansky'de bir sergi açtı. 1970'de Galeri I'de Türkiye'deki ilk kişisel sergisini gerçekleştirdi. Tiraje Dikmen 1 Eylül'de dünyaya veda etti. T. D.: İnsan tek kutuplu olmayabiliyor! Ayrı kutuplardan apayrı olayları, aynı heyecenla yaşayabiliyor. Sözünü ettiğiniz resimler, yaşadığım olayların yarattığı Heyecan'ın yoğunluğu ve şiddeti ölçüsünde, dışa yansıyan soyut biçimleri. Tabii yansıma, dış görüntünün aynen yansıması değil, arkasında olanın, bellekte biçimlenmiş haliyle yansıması. Soyut bir yansıma. Bir kuşa bakıp bir timsah görebiliyorsunuz! Denize bakıp 'yaratıklar'ı görebiliyorsunuz!"}
{"url": "https://futuristika.org/tiyatro-yanki-b26ya-iki-sise-votka/", "text": "Tiyatro Yankı 2014-2015 tiyatro sezonunu 18 Ekim'de B 26'YA İKİ ŞİŞE VOTKA oyunu ile açıyor. İnsan ya! İnsan! İnsan istiyorum! Ha sen, ha öteki!... Belki de gerçekten fark etmiyor kiminle, nerede randevulaştığımız. Çağımızın özgürlük anlayışıyla uzlaşamayan, kendini eve hapsetmeyi güvenli sanan bir sanal seyyah: Yiğit. Kaderine mahkum iki ayrı dünyanın hapislik ve özgürlük tantanasıdır bu oyun."}
{"url": "https://futuristika.org/tok-oykuler-plates-cenazevvelsever-ucka/", "text": "cenaze haberini alır almaz mustabeyin evine doğru yola çıktık. son zamanlardaki en sevdiğim alışkanlığımdı bu. hem bilmemne köyü yardımlaşma ve dayanışma dernekleri cenaze sonrası tavuklu pilav ve ayran dağıtıyorlardı. mustabeyin ölümünden dokuz yıl sonra eşi de yoğunbakımda sinyali kesmiş. çocuklara, hayvanlara, bitkilere, eşyalara ve hatta yetişkinlere anlayamayacakları şeyleri göstermekten, anlatmaktan büyük haz alıyorum. bir gün ben bunu duymuştum, -kaynağı belirsiz- hissediyorum, -alakasız- anlıyorum diyebilme ihtimalleri, of aman allahım. dörtyaşındaya da ölümü anlattım. çocuğum cenaze var, sen de gelmek ister misin? cenaze ne demek? ölü. dedenin olduğu mezarlık var ya hani, onun gibi bir mezarlığa koyarız ölüleri. gelirim. evin önüne geldik. kalabalık oluşturuldu. cenaze getirildi. iki demir sandalye üstüne tabut kondu. başımız sağ olsun, dostlarınız sağ olsun. yarış yapalım mı? şimdi olmaz sessizce beklemeliyiz. ama durunca çok canım sıkılıyo. sen de haklısın. gel biraz ileride koşalım ama bağırmak, kahkaha atmak yok. tamam. istediğini verirseniz kuralları sorgulamıyor. sen kazandın, aferin benim oğluma. yeter yoruldum, gel kucağıma duralım azıcık. dua dua dua, iyi biliriz. dua dua dua, helal olsun. cami yakın. tabutu kaldırın. tobut ne? yeşil örtülü tahta. cami avlusunun dışında beyaz parke taşlarına tek ayak üstünde basarak yarıştık. yine sen kazandın oğlum. orada da iyi biliriz. helal olsun. ölü severlere sınırsız konfor. mezarlık da yakın. tobutu kaldırın. karnın acıkmıştır, gel hadi tavuklu pilav kuyruğuna girelim. yarış! hayvanı herhangi bir uzvundan yakaladığında ve evine soktuğunda, o da halına sıçtığında, artık maymunluğunu iddia edemezsin. sevişmek dışında insanlığını da iddia etmek, bir o kadar plates. kabala kabala, bir iki, bir iki kavala sokak, sarışaban, posta kodu yerinde yok. evi yakıldı selanikte. biz ahırda koyun, keçi, eşeğimizin yanı başında yatıyorduk zaten. kılımız kıpırdamadı yahut samanlardan görülmedi. postane ne demek? mektubunu küçük kız vasıtasıyla elime ver. sen şehre evlen, ben askere gideyim. küçük kız büyüsün, askerden döneyim dört yıl sonra, ben eski küçük kızla evleneyim. bir taş bulmuştuk adı mermer sanırım, kazdığımız kuyunun üstüne oturttuk. çevresine tahtalar diktik, tepesine kiremit bile kondurduk. 100 numara. ahırdan çıkıp karanlıkta sıkışıp, işedik sıçtık. inciraltı, dut yahut kiremit altı, üstü toprak, ateş, su, döktük kaynaktan. kafayı kaldıramadık, haber olamadık bayraktan. savaş çıkarmış yine ipneler. yaşasın kral, hükümdar, padişah, sultan, han, hamam, külhan yandık. kayıkla kaçtık. sıtma sazlık ova balçık. dağa vurduk. sene bilmem kaç. okurken kaçırılanlar, kimi uykudan kimi uykuya! ... yaşadığımız evler lanetli. bu evde benden önce pis, talihsiz filmler çevirmişler. senin evde de olmuştur üç beş kötücül hikaye. problem bizde değil, eşyanın tabiatına ve uyduk hazır olan imana, bekleme yapma anne diye başlar. tarlaya giderken radyo dinlemek günahtı bilirim. anne ben dayım oldum. köyden kız alamadık, istanbullara dadandık diye devam eder. içki masasına oturmuş üstü çıplak, amcasına küfrediyor. neymiş tarlaları satıp yemişmiş. kendi memleketinde kebapçı açamadığına da kederliymiş. neymiş doğudan gelip buralarda evler, arabalar kazanıyorlarmış. olamadığı için tüm dünyaya kinli, hinli mendebur. eskilerin küçüğüne sataşır, kendine: ne zaman kurtuldun sol elindeki taharet kokusundan? asılmaya başladığında mı? tuvalet kağıdı yoktuhenüz, bilirim. ilkgençlik yılları karanlık ve kanıtsızdır o dönem. ne atsan, nereye atsan denk gelir o koca kara deliğe. kara delik yolu düz gider. böyle güzel durma biçimi mi olur! hepsi iç içe geçmiştir. anne radyo kadar, amca içki masası kadar eşyadır. tarla kendi kadar bereketli ya da çoraktır. nakıs, topal çolaktır. tabiat; insana kinli, hinli mendeburdur. örtünmüştür, çıplaktır. insan kadar kederdir."}
{"url": "https://futuristika.org/tokyo/", "text": "Çeşitli yönetmenlerin bir araya geldiği, aynı şehri fon alan ortak projeler oluyor. Paris je t'aime aklıma ilk gelen. Devamı şeklinde nitelendirebileceğimiz New York, I Love You yapıldı sonra. İlkinde yirmi, ikincisinde ondan fazla yönetmen vardı. Daha çok, şehir güzellemesi niteliğindeydi bu filmler. Sırasını bekleyenler var bir de. Jerusalem, I Love You; Shanghai, I Love You, Rio, eu te amo; Moskva, ya lyublyu tebya imdb sayesinde haberdar olduklarım. Yapım aşamasında olan başka varsa bilmiyorum. Bir ara, Emrah Yücel'in öncülüğünde hayata geçirileceğinden söz edilen bir proje vardı İstanbul ile ilgili ama sonra ne oldu, hiç bilmiyorum. Tokyo! filmi, ilk iki örneğe oranla daha ağır başlı bir yapım. Kariyerlerinin başlarında böyle bir işe kalkışan yapımcıları özellikle tebrik etmek gerekiyor. Fakat devamında da pek fazla işe kalkışmamışlar. Sinemanın çok içinde olmayan ya da olamayan kişileri, az ama öz film yapmış olan sinemacılardan seçmişler sanırım. Aynı on yıllık zaman diliminde dünyaya gelmiş olan Leos Carax, Michel Gondry ve Bong Joon Ho bu projenin yönetmenleri. Film, Gondry'nin çektiği Interior Design ile açılıp Bong'un Shaking Tokyo'su ile kapanıyor. Carax'ın Merde'si ton açısından birbirine daha benzer bu iki filmin tam ortasında duruyor. Kent insanının yabancılaşmasını ve giderek toplumdan soyutlanışını değişim, anarşi ve reenkarnasyon ekseninde anlatıyor, Tokyo!. Interior Design, Michel Gondry'nin aşina olduğumuz tarzının tüm özelliklerini içinde barındıran, yaratıcı ve oyuncaklı sahnelerin bulunduğu, önceki filmlerine de selam yolladığı hoş bir film. Sinemacı olma gayretindeki erkek karakter Akira'dır. Kadın karakter Hiroko'nun ise belli bir işi yoktur. Erkek arkadaşı tarafından tutkusuz olmakla, çocukluk arkadaşı tarafından da aylaklıkla suçlanır. İş arama girişimlerinden birinde, hediye paketi yapmayı bile beceremeyerek onca kişi arasında işe alınmayan tek kişi olur. Tokyo'nun günlük koşuşturmacası içinde ayrı düşen çiftimiz pek vakit ayıramazlar birbirlerine. Akira tüm gün hediye paketi yapmakla uğraşırken, Hiroko da bütçelerine uygun kiralık ev arar durur. Ancak Tokyo gibi bir kentte iki gıdımlık odalar bile ateş pahasıdır. Kendilerini idame ettiremeyip, yanında kaldıkları arkadaşlarına da rahatsızlık vermenin huzursuzluğuyla günleri geride bırakırken Akira'nın şansı, çektiği filmin bazı kişilerin dikkatlerini çekmesiyle döner gibi olur. En azından çabalıyordur Akira. Hiroko'da ise hala tık yoktur. Tutkusuz ve aylaktır ne de olsa. Arabasına bile sahip çıkamaz. Kendi ayakları üzerinde durmayı bir türlü beceremez ve bir sabah, içinde ufak bir boşlukla uyanır. Hiroko o sabah uyandığında sandalyeye dönüşmüş olduğunu görür! İşe yarar hale gelmiştir artık. Oturakları kırılmış otobüs durağındaki yaşlı teyzenin dinlenmesine yardımcı olur. Daha sonra bir müzisyen tarafından sahiplenilip eve alınır. Artık bir evi vardır ve hem kendisine hem de etrafındakilere faydası dokunuyordur. İşe yarıyor olmanın haklı gururuyla yaşar durur orada. Akira rolündeki Ryo Kase'yi, Gus Van Sant'ın Restless'ından hatırlayabiliriz. Hiroko rolündeki Ayako Fujitani ise genç yaşta başladığı kariyerinde pek az işte yer almış. Aktüel kamera kullanımı, oyuncaklı dünyası, amatör ve çocuk ruhlu karakterleriyle diğerlerinden keskin çizgilerle ayıramayacağımız bir Gondry filmi Interior Design. Leos Carax'ın Pola X'ten dokuz yıl sonra çektiği filminin isim babası Merde, kent insanının önem verdiği her şeyi taciz eder. Öncelikle düzeni bozar. Sonra hırsızlık yapar. İnsanların ellerindeki şeylere saldırır. Para, telefon, sigara; hiç fark etmez, ne bulursa alır yer, yırtar, atar, işe yaramaz hale getirir. Yürüyüşü, görüntüsü ve neden olduğu şeylerle Japon kültüründe yarım yüzyıldan fazla mazisi bulunan canavar Godzilla'ya benzemektedir Merde. Yaşamakta olduğu kanalizasyonda bulduğu el bombalarını şehrin orta yerinde sağa sola saçarak katliama neden olur. Yakalanmasının ardından Japon hükümeti göç yasalarında düzenlemeye gider. İnsanlar da görüntü itibariyle Merde'yi anımsatanlara saldırıda bulunur. Peki, kimdir bu Merde? Kendisinin, yıllar önce kaybolan oğlu olduğunu iddia edenler de vardır. Macar yapımı bir çocuk pornosunda görüldüğünü söyleyenler de. Kendisiyle aynı dili konuşan üç kişiden biri olan Bay Voland avukatlığını üstlenir Merde'nin. Akli dengesinin yerinde olmadığını öne sürerek savunur onu. Merde ise Japonlardan nefret ettiğini söyler. Ayrıca gözlerinin de tıpkı kadın organına benzediğini. Kendisini, Tanrı'nın gönderdiğini anlatır. Tanrı, onu hep nefret ettiği insanların arasına gönderirmiş. Son olarak da annesinin azize olduğunu söyler. Ve sizler onun ırzına geçtiniz. Ve ben sizin çocuğunuzum. Yeşil takımı ve kirli bedeniyle doğayı temsil etmektedir Merde. Kirletilip ırzına geçilmiş doğayı. Teknoloji ve makineleşmede lider olan kentlerin birinden intikam alıyor böylece Merde. Bunu da insanların gömdüğü ve basit bir mekanik düzeneğe sahip olan el bombalarıyla yapıyor. Filmlerinde, Amerika'ya ve sinemasına göndermelerde bulunan Carax, burada da bu tavrından ödün vermiyor. Yakalandıktan sonra haberlerde, Amerikan hükümetinin El-Kaide kamplarından birinde Merde'ye ait bir görüntü bulduğundan söz ediliyor. Ayrıca Merde'yi sorgulayan avukata Modern teröristler bile kendilerini kurbanlarıyla birlikte havaya uçuracak kadar onurlular dedirtiyor. Bunu 11 Eylül saldırılarına yapılan bir atıf şeklinde yorumlayabiliriz sanırım. Filmin sonunda, 5 dolarlık banknotun üzerinde Lincoln'ün Merde'ye uyarlanmış fotoğrafını görüyoruz. Son olarak da yok olmadan önce baktığı son yer havalandırma deliği oluyor. Amerikan yapımı filmlerde kaçmak için sıklıkla başvurulan yerlerden biri yani. Finalde Merde'nin sıradaki macerasının Amerika'da gerçekleşeceğini öğreniyoruz. Tanrı beni hep nefret ettiğim insanların arasına gönderir her şeyi açıklıyor zaten. Yabancı dilde filmlerin yönetmeni yabancı dilde film izlemeyi sevmeyen Amerika'ya ve sinemasına giydirebildiği kadar giydiriyor. Merde rolünde Carax'ın kadim dostu Denis Lavant olması, gereken neyse o olarak seyir zevkini arttırıyor. Bay Voland rolündeki Jean-François Balmer ile karşılıklı döktürdükleri ve ilgiyle izlettikleri sahneler ise oyun gücü olarak çok şey katıyor filme. Tokyo!'nun son bölümü olan Shaking Tokyo bir Bong Joon-ho filmi. Daha önce, Salinui chueok ve Gwoemul filmleriyle şanı okyanusun öte taraflarına ulaşmış olan Bong'a ait bu bölüm, bana kalırsa filmin en iyi bölümüdür. Dünyanın en kalabalık şehrinde vuku bulan Asyalı kardeşlerimize has bir yalnızlık öyküsü anlatılıyor bu bölümde. On yıldır evden çıkmadığını ve bir hikikomori olduğunu söyler kahramanımız. Elini eteğini çekmiştir sosyal yaşamdan. Sürekli evdedir, acıkınca yiyecek stoklarını tüketir, cumartesi günleri pizza söyler, kitaplar okur, yer, içer, yatar, kalkar, bazen de tuvalette uyuyakalır. O kadar hikikomoridir ki gezi kitapları okuduğunda evini özler! Zaten bu durağanlığı da hayatındaki tek hareket olarak yorumlar. Babasından gelen parayla geçinir. Postacıyla ve pizzacıyla göz teması kurmaz. Asıl hikayemiz de temas kurduğunda başlar. Her zamanki erkek dağıtıcılardan birini beklerken bir kadınla karşılaşır bu sefer. Yıllar sonra kurduğu ilk göz temasında Tokyo sallanır. Bu sallantı esnasında bayılan pizzacının kolunda Üzüntü, Histeri, Baş Ağrısı yazan düğmeler vardır! Bacağında da bir Power tuşu. Bu tuşa basarak pizzacıyı uyandırır kahramanımız. Sonra da onun kendisi gibi bir hikikomori olmak üzere eve kapandığını öğrenir patronundan. İki gün boyunca hiçbir şey yapamayınca derdinin ne olduğunu anlar. Bir hikikomori başka bir hikikomoriyi görmek istiyorsa yapacağı tek bir şey vardır: Dışarı çıkmak! Sallantının yarattığı korkuyla nasıl ki kendimizi dışarı atıyorsak, aşk da on bir yıllık hikikomorikliğimizden vazgeçirebiliyor bizi. İnsanın kendine gelmesi için silkinmesi gerektiğine dair bir metafor deprem. İnsana ait duyguların en yoğun şekilde hissedildiği anlardan biri aynı zamanda. Tıpkı aşk gibi. Dışarı çıktığında hiçbir insanla karşılaşmıyor kahramanımız. Dağıtım yapan pizzacı bile bir robot. Yolları, bir tek deprem olduğunda insanlarla doluşmuşken buluyoruz. Depremde yuvalarını terk eden karıncalar gibi aynı. Dünyanın en kalabalık şehrinde yalnız kalmışların, dışlanmış ya da kendilerini soyutlamış veya soyutlamak zorunda kalmışların hikayesi Shaking Tokyo."}
{"url": "https://futuristika.org/tom-robbinsin-mitik-dunyasi-parfumun-dansi/", "text": "Ölümsüzlük üzerine çok düşünülmüş olacak ki, bir tema olarak; ölümsüzlük dünya edebiyatında özellikle mitik ve gotik edebiyat alanlarında sıkça karşımıza çıkmakta, günümüzde de halen daha var olan popülaritesini korumaya devam ettirmektedir. Ölümsüzlüğün yolunun mucitlik ve günümüz zamanı ile kesiştiği noktada sahneye çıkan mistisizm çoğu zaman aynı eseri tekrar tekrar okuma hissiyatı uyandırıyor. Bu eserlerden bir tanesi de Amerikalı yazar Tom Robbins'in 1984 yılında yazmış olduğu, dilimize Parfümün Dansı olarak çevrilmiş olan Jitterburg Perfume isimli romanı. Dümdüz anlatıların postmodern dönem ile birlikte yerle bir edildiği noktada sahneye bol geçişli, bol zaman kargaşalı ama bir o kadar da ahenk için de olan, düzlüğün aksine inadına iniş çıkışlı bir anlatı stili ortaya çıkıyor. Parfümün Dansı bu bağlamada okuyucuyu ilkönce 8. yüzyıla götürüyor. Güçlü bir kral olan Alobar'ın aşık olduğu kadın Kudra ile ölümsüzlük arayışı için çıktığı yolda, mitolojiden yakinen tanıdığımız Pan adlı tanrı ile karşılaşmaları romanın başladığı nokta oluyor. Rüyalar ülkesi Amerika'yı rota için kendilerine seçerlerken, Pan'ın orada kendine inanan insanlar bulabileceği umudunu besliyorlar. İnsanoğlunun körü körüne inanmakta artık zorluk çektiği, sorgulamaktan kaçınmadığı ve yavaştan da kanmamaya başlaması Pan'ın ait olduğu yerde işlevsizleşmesine yol açarken bir yandan da okuyucuda varolan tanrı figürü yerle bir ediliyor. Alışılagelmiş, kafalarda devamlı olarak Adonis vari, estetik ve güç timsali formda bir tablo uyandıran tanrı betimlemelerinin aksine, yarı keçi olan Pan ve kendisinin sahip olduğu kötü kokusu romana başlığını veren önemli bir unsur. Kudra'nın sahip olduğu ölümsüzlük ile yüz yıllardır süren hayatı boyunca edindiği bütün bilgileri kullanarak Pan'ın kokusunu gizleyecek bir parfüm üretmesi de bir diğer önemli nokta. 8. yüzyıldan günümüze geçişler içeren roman tek bir mekana sabit kalmayarak Fransa'dan, New Orleans'dan ve Seattle'dan da kesitler sunuyor, burada bulunan önemli parfüm üreticilerinin mükemmel parfümü yapma yolunda yaşadıkları olaylar 8. yüzyılda ikamet eden Alobar, Pan ve Kudra ile kesişiyor. Parfümün Dansı'nda tarihsel üst kurmaca ve tarihsel fantezi türlerinin görülmesinin yanında mitolojik kişi ve olayların kullanıldığı ve bunların günümüz insanları ve atmosferi kesiştirilip okuyucuya sunulduğu bir roman. Anlatı, geçmişi ve günümüzü bir araya getirerek tarihsel olayları çağımıza şimdi yaşanmaktaymışçasına sunmakta, bu unsur da böylece romanın türünü postmodern olarak adlandırabileceğimizin de bir göstergesi olmaktadır. Tüm bunların yanında, romanda, aşk, şehvet ve kokunun insana ve insanın dürtülerine etkisi üzerine Freudyan bir takım çıkarımlar yapmakta mümkün."}
{"url": "https://futuristika.org/toplu-cildirma/", "text": "Ama bir zahmet ansiklopediye mi bakarsınız, gugıl'dan mı ararsınız, şu William Wunt'un Almanya'da ilk psikoloji deneyhanesini hangi ihtiyaç için kurduğunu, psikolojinin bir bilim olarak doğduğu süreci bir inceleyin. Tamam, bizim tarihimizi öyle kurban olunası devrimler de şekillendirmedi, şiddetin, hatta sapıkça bir şiddetin Türk halkının ortak bilinçaltında işlene işlene bir gurur vesilesi haline getirildiğini biliyoruz. Sonuçta tarihçileri Kuyucu Murat hayranı, gazetecilerinin iyi okullardan mezun angut, akademisyenlerinin Türkçe cümle kuramadığı, köylerinde amcalarına dayılarına bok yedirilmiş, dört tane darbe görmüş, başörtülü olduğu için kalçasına tekme yemiş, -ki 4 metre kadar uzağımda oldu, bizzat gördüm-, kendilerini yenen takımın taraftarının Maçka parkında ırzına geçmiş bireylerden müteşekkil bir toplumun çıldırmadan durması beklenemez ki, şükür yaratana, neşvü nemalarına kavuştuk milletçe gururluyuz. Türk toplumu son on yıldır kişisel bütün tutumlarının, yaşam felsefesinin, televizyon eliyle belirlendiği bir toplum... Bir vatandaş günde on saat eşşek gibi çalışır ki bu eşekliğin karşısında aldığı ücret asgari düzeyde yaşayabileceği yani amiyane tabirle gebermeden sağ kalacağı bir ücrettir. Kuruyemiş gibi, çikolata gibi, gezip tozma gibi lüksler ne haddine. Eve geldiğinde tüm kasları tutulmuştur, bütün zihinsel faaliyetleri durur, aklında yarın çekeceği çilelerden ve gelecek kaygısından başka bir şey yoktur. Biyolojik yeterliliğini ispatlamak için doğurduğu çocukların gürültüsü ve beslendiği medya kültürüyle kendisine sürekli baskı yapan yakın akrabalardan başka bir çevresi yoktur. Aydınları onun semtindeki bir kahveye bile uğramazlar, aydınları dört gün sonra bu garibanın oy vereceği parti başkanlarıyla bir yemekte ya da İstanbullu homoseksüel şairlerden herhangi biriyle edebiyat muhabbetindedir. Bu zavallı asgari yaşam düzeyine mahkum vatandaşa televizyondan başka bir eğlence kalmamıştır. Yorgunluktan cinsel hayatı bile kalmamış (Bir ankette okumuştum Tr'deki kadınların %75'i hayatlarında orgazm dahi yaşamamışlar... Hemen altında Türkler'in iktidarsızlığını bahane etmeye çalışıyorlardı. Günde eşşekler gibi 10 saat çalışın bakalım iktidar kalıyor mu?), yaşamsal zenginliğe, estetiğe muhtaç bu yaratığa televizyondan başka bir keyif aracı sunulmamıştır. Evet artık, fesat evindedir. Bu fesatla dimağını şekillendirir. Hadi cinsel sapkınlığı geçelim, tüketim kültürünü geçelim, apolitizasyonu geçelim... O türküleri yazan bir toplumun çocukları böylesine katil bir ruha nasıl büründüler? Öncelikle televizyon, bünyesinde barındırdığı mutlak şiddetle, şiddeti toplumun günlük görüngesi içerisinde olağan bir eylem bütünlüğü olarak gösterdi. Yani komşumuzun kızının ırzına geçmek ya da arabamıza çarpan adamın kalbine bıçak saplamak olağan birer gündelik davranış gibi algılandı. Kişi bireyliğe cinsel gücüyle, parasıyla, kas gücüyle, hışmıyla, kafasını puştluğa çalıştırabilmesiyle menkul bir yolculuk olarak algıladı. Beyinsizlik, kaba kuvvet ve çok yiyip çok sıçabilme kudreti medya tarafından pohpohlanan birer yapıcı güç haline geldi. Devletin de bu konuda herhangi bir biliçsel yaptırımı olmayınca sevgili medyamız ticari değeri olan her şeyi toplumun gözüne sokmaktan haz aldı. Zaten İstanbullu ruhu, İstanbul'un ticari ruhu da ticarette etiği yadırgıyordu. Böylece; gidin yüzde on beşi homoseksüel olan Fransa'da, bekaret yaşının dokuz olduğu Hollanda'da bile televizyonlarda bu kadar çıplak kadını bir anda göremezsiniz. Bugün Türk kanallarını izleyin, en şirin yaratıklar ipneler, orospular ve kredi kartlarıdır Bugün önümüzde daha çok yiyemediği için, daha çok çalamadığı için, Aşkı Memnu'daki kart horoz gibi onsekizlik dilberleri düzemediği için dellenen, bu deliliğini bir süre kredi kartlarıyla engelleyen ama sonunda dostuyla birleşip oğlunu geberten, komşusunun kızını sobada yakan, ailesinden 8 kişinin kafasına sıkan, sapıtan, manyayan, beyninin, ruhunun ırzına geçilmiş bir sapıklar sürüsü var."}
{"url": "https://futuristika.org/trajedesaliva-soylesi/", "text": "Galiçya'da tuhaf analog seslerle çalışan ekiple konuştuk. Mon: Evde her zaman müzik vardı. Çocukken plakları karıştırırken, şarkı söylerken ya da elimdeki enstrümanla şarkı yapmaya çalışırken anılarım var. Ben de müzikal bir aileden geliyorum. Babam ve akrabalarım nesilden nesile uzanan müzisyenler, ancak ben onlarınkinden büyük ölçüde farklı olan kendi yolumu çiziyorum. Etkilerimle ilgili olarak, her zaman farklı tarzlarda oldum. Bir sanatçının ait olabileceği belirli tarzdan ziyade, benim için en önemli şey aktarabildikleri duygu. Tüm zamanların en sevdiğim, neredeyse hayatımı değiştiren kayıtlar, Nico'nun Desertshore ve The End isimli çalışmaları. unavena: Bu konuda nadiren soru soruluyor bana, bu soruyu sevdim, çünkü Ultratumba'nın anahtar kavramlarından biri buydu. Bence annelik deneyimi yaşanan dehşet hissiyle zenginleşiyor. Birincisi, çünkü korku sizi anında kendi ebeveynlerinizin yerine koyuyor. Bir anne, bir baba olarak, kendi çocukluğunu tekrar yaşamak zorunda kalırsın. O kozmik alanı işgal edersin. Bu benim için büyük bir endişe kaynağı oldu. Çocuğumun mutlu ve bağımsız bir yaşam sürmesi için 'aile katliamının' nihayetinde gerekli olduğunu fark ettim ayrıca, bu yüzden koşulsuz olarak onun yanında olmalıyım, ama aynı zamanda zamanı geldiğinde onunla birlikte olmamayı da öğrenmeliyim. Bu fikri de oldukça acımasız bulabiliriz, ama böyle. Ayrıca, çocuk yetiştirme deneyimi milyonlarca minik endişeyle dolu, kendimi sürekli bir aşırı uyanıklık durumunda bulduğum, vahşi ama çok canlı bir durum: görülebilenleri zar zor görmek, duyulabilenleri zar zor duymak. Sonra günlük işler, yıkama, yemek pişirme, beyninizin artık sadece un ve şeker gibi ufak hesaplamalar için bir tür otomatik 'hesap makinesi' olduğu hissi var. Her zaman bir kadın için çocuk doğurma deneyiminin nasıl olduğunu hayal ettim. Bu fantezi sözlerimize çok net bir şekilde girdi, Ultratumba'ya kadar sözler de zaten açıkça ebeveyn olma gerçeği etrafında dönüyordu. Yine de söylemeliyim ki bu duyguları şiirsel olarak parçalara ayırma ve bu korkuları ve ağıtları kayıtlara kaydetmek, deneyimin kendisiyle gelen hayal kırıklığını önlemenin bir yolu oldu. Kesinlikle dengeyi yeniden kazanmama yardım etti. Şimdi oldukça huzurlu bir yerdeyim ve bunun sonsuza dek en özel ve duygusal albümümüz olacağını biliyorum. Mon Analog, zamanla içimde büyüyen bir ses türü. Başlangıçta, ya parasızlık nedeniyle ya da sadece rahatsız edici ve külfetli hissettirdiği için, aklımda olan bir şey değildi. İlk analog synth hayatıma girene ve farkı fark etmeye başlayana dek. Sıcaklığı, sesin gücü ve kalitesi ve özellikle kendimi ifade etmem için bana verdiği alan. Ayrıca, ürettiği nüanslar ve küçük kusurların yanı sıra yaratıcı bir şekilde üstesinden gelmeniz gereken risk ve belirli sınırlamalar da var. Müziğimi % 100 dijital bir ekipmanla ulaşamayacağım yerlere götürebilecek muazzam bir güç analog. Yine de, diğer teknoloji türlerinin kullanımından tamamen vazgeçilmesi gerektiğini düşünmüyorum. Aslında, şu anda üretilen birçok synth ve pedal aslında dijital ve analog nitelikleri birleştiren hibrit çözümler, ki bu benim çok ilginç bulduğum bir şey. Synth'lerin geleceğinin hem dijital hem de analog olması gerektiğini düşünüyorum. Mon Sahip olduğum her yeni parçanın özel olduğunu ve mevcut teçhizatın kalanına farklı bir boyut ekleyebileceğini düşünüyorum, bu yüzden birini diğerine tercih etmek zor. Mecbur kalsaydım Dreadbox'tan Nyx ve Abyssi seçerdim. Kişiliklerini tanımlayacak ve her ikisinin de sizi getirebileceği rahatsız edici yerleri tanımlayacak sözcükleri bulamam. Pedallarla ilgili olarak, şu anki favorim, çalış tarzım için mükemmel olan Meris Polymoon. unavena Metne gelince her zaman doğal olarak ortaya çıkıyor gibi görünüyor. Albümlerimizin konseptini, fikirleri ifade etmenin bir yolunu görmemizi ve onları hem müzikal hem şiirsel olarak hayata geçirmemizi sağlayacak zihinsel duruma ulaşana dek uzun uzadıya tartışmayı seviyoruz. unavena Benim için sözlerle ilgili temel şey, belirli bir müzikaliteye sahip olması gerektiği. Konuşulabildiğini ve bir anlam değil, bir duygu taşıdığını hissetmeliyim. Teknik olarak kafiye, yapı ya da tekrarlar umurumda değil. Sözlerimizin yaratılış şekli ve muhtemelen konuşma şekli, dilin doğal olmayan, yabancı bir ortam olduğu bir 'melankolik konuşma' hali ile daha fazla ilgili. Bu yüzden çoğu zaman ses düşmeleriyle, tekrarlarla, gerçeküstü çağrışımlarla, yanlış telaffuz edilmiş kelimelerle dolu. unavena Galiçya şüphesiz Ultratumba'nın arka planı evet. Her ne kadar etrafımdaki dış, görünür Galiçya olmasa da. Daha ziyade bu ülkenin deneyimi ve benim 'iç coğrafyamda' nasıl dönüştüğü. Benimki kırsal Galiçya, karanlık, hepsi batıl inançlar, din, baskı ve aile içindeki şiddet tarafından muştulanmış detaylar. Bunların hepsi yazdıklarımıza ve Ultratumba için tasavvur ettiğimiz görüntülere sızan unsurlar."}
{"url": "https://futuristika.org/tramvay-duragi/", "text": "Ancak, annem ve babam birden bire ortadan kayboldular. Durakta yapayalnız kaldım. Tek başıma! Bayram giysileri ile gezmeye gitme heyecanındaki küçük bir kız! Durakta benden başka insanlar da var. Onlara annemleri sorsam mı acaba? Ama annem beni tanımadığın insanlarla, yabancılarla konuşma sakın! diye sıkı sıkı tembihler. Ben de uslu bir çocuğum. Daima anne ve babamın sözünü dinlerim. İyi de, niye gelmediler hala? Nereye gitmiş olabilirler ki? Canım gerçekten sıkılmaya başladı. Böyle durumlarda hep ayaklarımı sallarım. Yine ayaklarımı sallamaya başlıyorum. Karşıda duran adam bana bakıp dalga geçermiş gibi gülüyor. Hemen ayaklarımı sallamayı kesiyorum. Zaten bacaklarımda garip bir ağrı var. Dün sokakta arkadaşlarımla koşturmuştuk belki ondandır. Sıkıldım ama ben! Yanımdaki teyzeye annemleri sorsam iyi olur. O, belki görmüştür nereye gittiklerini. Elimi uzatıp teyzeye dokunuyorum. İrkiliyor. Dalmıştı herhalde. Kadın şaşırıyor. Görmedim dercesine bir kafa işareti yapıp oturduğu yerden kalkıyor. Durağın dışına gidip orada beklemeye başlıyor. Bir yandan da tedirgin bakışlarla bana bakıyor. Amca bana şaşkınlıkla bakıyor. Sonra garip bir gülümsemeyle cevap veriyor. Tramvay mı? Ne tramvayı yaa? Buradan tramvay geçmez ki? Otobüs durağı burası! Hiçbir şey demiyorum. Adam buraların yabancısı demek... Biz, ben doğduğumdan beri Arnavutköy'de oturuyoruz. Eminönü'ne de hep tramvay ile gideriz. Belki de başka bir şehirden gelmiştir bu adam. Arnavutköy, ne güzeldir! Sıcak havalarda kıyı boyunca denize girenler olur ama bana yasak! Akıntı varmış da, kapılırsam kimse beni kurtaramazmış. Laf İşte! Abim niye giriyor? O girerken akıntı yok mu? diye çıkıştım bir keresinde. Abim, kaş- göz işaretiyle beni fena yapacağını ima etti. Babam da Abine de yasak! O da giremez tabi diyerek öfkelenmişti. İyi olmuştu. Abim, erkek diye hep kendisine ayrıcalık tanınsın ister. Hava kararır, ben eve koşarım; o arkadaşlarıyla dolaşmaya devam eder. Ben annemler olmadan bir yere gidemem; abim arkadaşlarıyla İstanbul'da tur atar. Kızdığım zaman da Ben erkeğim! Beni kendinle bir tutma! der. Ne desem boş! Nerden geldim bu mevzuya; ha Arnavutköy'den! Güzel yerdir gerçekten. Yazın sahilde dolaşıp denizi izleriz. Sonbaharda kıyıya yanaşan kayıklardan ayva almak çok keyiflidir. Kaç ayva isterseniz; siz parayı atarsınız kayıkçılara, onlar da ayvayı ya da ayvaları... Ben her seferinde para ya da ayvalar denize düşecek diye korkarım ama korktuğum gibi olmaz. Kayıkçılar parayı havada kapar; alıcılar da ayvayı! Her mevsimi ayrı güzeldir bu semtin. Tam böyle düşünüp ayağa kalkmış iken, bir feryat duyuyorum. Yaşlı bir kadın bana doğru koşuyor. Deli mi ne? Koca kadın bana, anne diyor! Ben sizi tanımıyorum! diyorum öfkeyle! Arkamı dönmeye gelmiyor! Nasıl geldin buraya, ilaçlarını da içmemişsin. Beni kaçırmak mı istiyor nedir? Kimse de bir şey demiyor. Sizi tanımıyorum dedim! Annem gelir şimdi, Eminönü'ne gideceğiz biz. Bayram yerine! Anne, şu incecik kıyafetle çıkmışsın ya! Donacaksın kalk! Eve gidelim hadi! Annemle babam gelmeden hiçbir yere gitmem ben! İmdaaatt! Kimse yardım etmiyor! Kadın göz göre göre kaçıracak beni. Son çare durağın yanındaki yabancı adama yalvaran gözlerle bakıyorum. O ise donuk bir ses tonuyla konuşmaya başlıyor. Hadi teyzecim, uğraştırma kızını! Hasta olacaksın bak! Yok, bu adam da bunların işbirlikçisi!"}
{"url": "https://futuristika.org/trans-onurlu-ve-turkiyeli-sosyal-adalet-icin-sanatsal-bir-mudahale/", "text": "Trans, Onurlu ve Türkiyeli, Türkiye'de trans bireylere karşı yapılan hak ihlallerine, nefret suçlarına ve ayrımcılığa karşı kolektif bir sanatsal müdahaledir. Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, İstanbul LGBTT ve Pembe Hayat LGBTT dayanışma derneklerinin Güney Afrikalı sanatçı Gabrielle Le Roux ile bir araya gelişiyle ortaya çıkan bu multi-medya sergi, Türkiye'nin beş şehrinden 18 trans insan hakları aktivistinin portre ve hikayelerden oluşmaktadır. Le Roux portreleri aktivistlerin modelliğinde çizmiş ve kişiler ne söylemek istiyorlarsa bunu doğrudan kendi portreleri üzerine yazmışlardır. Sergi, Türkiyeli trans bireylerin görüntüleri ve sözleri üzerinden bir mücadele tarihini anlatırken, trans bireylerin ve sonraki nesillerin umut ve onuru için yapılmış bir sanatsal müdahaledir. Sergi açılışı sanatçı Gabrielle Le Roux ve trans aktivistlerin katılımıyla gerçekleştirilecektir. Açılışta aynı zamanda Le Roux ve trans insan hakları aktivistleri ile söyleşi yapma imkanı olacaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/trevor-paglenden-islevsiz-uzay-araci/", "text": "2011'den beri İstanbul ve New York'ta uluslararası ve göçebe sergiler düzenleyen Protocinema'nın İstanbul serüveni Trevor Paglen ile devam ediyor. Amerikalı sanatçının İşlemeyen bir Uydu için Prototip; tasarım 4, yapım 3 adlı yeni büyük boyutlu heykel çalışması 12 Eylül Perşembe gününden itibaren Dolapdere'de sanatseverleri bekliyor. Bu çalışma; bilginin nasıl yayıldığı veya yayılmadığı; hangi yollarla dağılıp dağılmadığı, ve bunların yanı sıra sanatın işlevi ve nasıl iletişim kurduğu eğer ki iletişim kurabiliyorsa gibi konularla ilgili. İşlemeyen bir Uydu için Prototip; tasarım 4, yapım 3, hiçbir ticari veya askeri işlevi olmayan bir uzay aracı heykeli tamamen estetik bir nesne olarak tasarlanmış. Sanat için sanat düşüncesine yakın, ama sanat için sanat yerine uzay mühendisliği için uzay mühendisliği düşüncesi hakim. Bu projenin sorduğu soru şu: Uzay mühendisliği, eğer her alanına etki eden kurumsal ve askeri çıkarlardan bağımsız olsaydı, ne durumda olurdu? Paglen'in işlevsiz uzay aracı, estetiğin veya bilimin veya mühendisliğin, kurumsal ve askeri çıkarlardan ayrı olduğu bir dünyayı hayal etmenin mümkün olup olmadığına dair bir öneri. Uzay aracı işlevsiz, zira uydular için standart olan büyük miktarda veri gönderme ve alma işlevlerini yerine getirmiyor. Bu heykel Trevor Paglen'in çalışma alanını genişletirken, bir yandan da Beyoğlu'nun şu anki bağlamında farklı evrensel okumalar gerçekleştirmenin olasılığı üzerine bir diyalog başlatıyor. Teşekkürler: Artpace, San Antonio, TX, Amada Cruz; Metro Pictures, New York; Altman Siegel Gallery, San Francisco; Galerie Thomas Zander, Cologne; Ari Meşulam; Sasha Bauer; Bilge Öğüt ve Haro Cumbuşyan; Özgür Demirci."}
{"url": "https://futuristika.org/trockinin-ardinda-biraktigi-gazeteler/", "text": "Leon Davidoviç Bronştayn nam-ı diğer Troçki 61 senelik yaşam serüveni süresince, ülkesinde yaşayabildiği dönemlerde sahip olduğu siyasetçi kimliğinin yanında SSCB'nin savaştan sorumlu Halk Komiserliği görevini üstlenmesi ülkesinde yakaladığı başarıların bir yansımasını oluşturmaktaydı. Yaşamının ikinci evresi ise sürgün ve yeni yaşam alanını kurabileceği toprakları aramakla geçmişti. Bu yazının ana temasını da Büyükada'da yaşadığı dönemin bir kesitini anlatan 1929 yılının Millyet gazeteleri oluşturmakta. Şehrimizde bulunan Mösyö Troçki'nin İngiltere'ye kabulü için yeni İngiliz Hükümetine müracaat ettiği yazılmıştır. Dünkü akşam gazetelerinden biri İngiliz Hükümetinin bu müracata muvafık cevap verdiğini yazmıştır. M. Troçki garbe İngiltere'ye gitmek fikrinden hala vazgeçmemiştir. Aldığımız malümata nazaran M. Troçki'nin bu günlerde Avrupa'ya gidip genç katibi M. Mollenier'i bir hafta on güne kadar tekrar Avrupa'ya gönderecek ve İngiltere'ye kabulu için yeniden teşebbüsatta bulunacaktır. M. Troçki adada gayet münzeviyane bir hayat geçirmektedir. Ailesi efradı hemen hergün şehre inerek gezmekte ve akşamları Adada tur yapmakta oldukları halde M. Troçki köşkünden dışarı çıkmamaktadır. M. Troçki hatıratını yazmakla meşguldür. Adada oturduğu köşkün önünden geçenler M. Troçki'nin müsveddelerini hazırladığı yazı makinesinin sesini işitmektedirler."}
{"url": "https://futuristika.org/trockinin-hayaletleri/", "text": "19 Haziran 2010'da İstanbul Hatırası Fotoğraf Merkezi'nde başlayan, fotoğrafın bellek oluşturmaktaki önemini bir kez daha gözler önüne seren fotoğraf sanatçısı James Hughes'un Troçki'nin Hayaletleri: Bir Sürgünün Kaybolan Mekanları Fotoğraf Sergisi devam ediyor, kaçırmayın! Daha önce vize talepleri Almanya, Fransa, İtalya ve İspanya tarafından reddedilen Troçki, eşi Natalya ve oğulları Sergei, 1933 de genç Türkiye Cumhuriyeti'nin lideri Kemal Atatürk'ten vize alarak Türkiye'ye geldiler. Vatansız, yuvasız ve muhtemelen parasızdılar. Büyükada'ya taşınmaları bir kaç aylarını aldı. Bizans İmparatorlarının, asil kan dökmekten çekindikleri için, asi prensleri sürgün ettikleri bu ada, Osmanlıdan miras kalan harap konaklarıyla onlara kucak açtı. Troçki, dilini ve kültürünü bilmediği bu ülkede, dünya tarihi hızla değişmekteyken, 'Rus Devriminin Tarihi' ni yazdı. Kızı Zina'nın Berlin'de intiharını burada haber aldı ve bu acıyla aç ve susuz günlerce odasından çıkmadı. Gün oldu balıkçı Horalambos'la balığa çıktı. Ünlü konukları oldu ve çok ünlü kişilerden mektuplar aldı. Bütün bu yaşananlar bir yerlere sindi. 1933 yılında, Fransa'ya doğru yola çıkarken, hayatının belki de en dingin dört buçuk yılını geride bırakıyordu. James Hughes: 1957'de Ballymena'da doğdu. Küçük yaşta ailesiyle beraber Avusturalya'ya göç etti. Ancak 1968 de, Kuzey İrlanda'nın en sancılı günlerinde, tekrar ülkesine döndü. Hayata makina mühendisi olarak atıldı. Ancak, yıllar önce Kodak şirketinde çalışan annesinin ona yapmış olduğu kutu fotoğraf makinası, 1980'lerden itibaren onu asıl mesleği fotoğrafçılığa yöneltti. Görsel sanatlar ve yirminci yüzyıl edebiyatından etkilendi. Modern dünya görüşüne karşın, daima gelenekselle ilgilendi. 2002 de lisans eğitimini, 2005 de Ulster Üniversitesinden yüksek lisans ve 2010 da, 'Kuzey İrlanda'ya Özgü Mekan Duygusu Fotoğrafsal Olarak Tanımlanabilir mi?' konulu teziyle doktorasını tamamladı. Tarihe ve dolayısıyla yaşanmışlığa hep ilgi duydum ve çoğu kez tarihe mal olmuş kişi ve mekanların bambaşka bir bakış açısıyla tekrar incelenmeleri gerektiğini düşündüm. Troçki'nin Ekim Devrimi'nin lideri olması kadar önemli tarih yazarlığı ve trajik yaşam öyküsü beni konuyu araştırmaya itti. Sonunda, onun'Rus Devrimi'nin Tarihi' yazdığı, balık tutmaktan çok hoşlandığı ve zamanın pek çok ünlü kişisi tarafından ziyaret edildiği, Büyükada'ya yönlendirdi. Adaya ilk kez 2008 yılının, Aralık ayında geldim. Büyükada, kitaplardan okuduğum kadar baş döndürücü olmasa da, hala çok güzeldi. Büyük bir merakla bomboş sokaklarda dolaştım. Troçki'nin izlerini bulmak hiç de kolay olmadı. Yerli halktan çok ilginç, ancak kimi kez çelişkili öyküler dinledim. Tarihi belgelerle desteklemeye çalıştığım ve Troçki'nin dört buçuk yıl (1929 1933) geçirdiği mekanları, üç ayrı evde, iki yılda fotoğrafladım. Geçmiş şu ana ne kadar yansıtılabilinir? Bir görüntü, gerçekten yaşananı ne kadar anlatır? Tarihsel hafızamız geçmişin hayaletlerinden ne ölçüde etkilenir? Uzun zamandır bu sorulara görsel yanıtlar bulmaya çalışıyorum ve bu sergide de, benzer sorulara 'Troçki'nin Hayaletleri'yle bazı ipuçları veriliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/trt-rozz-williams-ve-piglet/", "text": "trt'nin içinde domuz karakteri piglet var diye bir çizgi filmi ülke semalarından çıkarmasını anlıyorum. aynı kurumun bilmem kaç milyon dolara çizgi film ihalesi düzenleyip, bunu şölenle kutlamasını da anlıyorum. çocukluğunu yavaşça terk eden insanların hafifçe hatırladığı görüntüler haline geliyor çizgi filmler, onları net hatırlayanlar da büyümüyorlar zaten. selam olsun onlara. aynı trt oligarşisi dünya kupasını görmemezlikten geldi, bazı ülkeler kendilerine göre gündem yaratırlar, oysa herkesin izleyebileceği bir dünya kupası, beraber maç izleyebilmenin mümkün olduğunu göstermesi açısından eğitici olabilirdi. domuz deyince, trt'nin ve öyle düşünen herkesin asıl korktukları karakteri, domuzu açıklayalım buradan, kamuoyu rahat nefes alsın, dönsün ve kendine baksın, yeterli cesareti varsa. rozz williams, en bilineni christian death olan, çeşitli punk/goth grupların vokalistiydi. gerçek adı roger alan painter olmasına rağmen, en sevdiği mezarlıkta gezinirken gördüğü sahipsiz bir mezartaşının üzerindeki ismi seçti kendine, rozz williams. çeşitli gruplarla müzik yapmış olan rozz williams'ın altın vuruşu ise, dostu nico b. ile çektiği kısa film pig domuz oldu. pig, 23 dakika süren, siyah beyaz, hiç bir konuşmanın olmadığı, buna karşılık arkaplanda rozz williams'ın deneysel müziğiyle iyice tedirginlik veren bir film. bize göre yeraltının ve yerüstünün en arıza çekimlerinden. rozz williams'ın rüyalarından yararlanarak çekilmiş film, domuz maskesi takmış bir katilin, kurbanıyla olan ilişkisini anlatıyor. anlatmak doğru fiil değil burada. aslında katil rolündeki rozz williams'ın kafasının içini görüyoruz, bilinçaltının tüm rahatsızlığını, çeşitli işaretleri, sembolleri, swastika'yı görüyoruz ve içimizdeki o rahatsızlık hissi artıyor, bazıları için arınma şekli. rozz williams'ın sesini duyurma isteğiydi bu film, bitirdikten sonra, kocaman bir şaka gibi, 1 nisan'da kendini astı."}
{"url": "https://futuristika.org/tskdaki-askerin-iki-kati-kacak-var-oguz-sonmez/", "text": "Milli Savunma Bakanlığı 'nın 3 Aralık tarihli açıklamasında, TSK mevcudunun 647.939 kişiden 708.054 kişiye çıktığı haberi veriliyor. Bunun yaklaşık 400 bini er ve erbaşlardan yani zorunlu askerlerden oluşuyor. Yine Bakanlığın 23 Ekim tarihli açıklamasında, 750 bin yoklama kaçağı ve bakayanın bilgilerinin GBT sistemine yüklenmesi için Emniyete gönderildiği bildirilmekte. Ancak bu sayı ne kadar doğru? Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, 2008 yılında DTP Diyarbakır milletvekili Akın Birdal'ın sorusuna verdiği cevapta, 1 milyon kişinin tecilli, yoklama kaçağı ve bakaya olduğunu açıklamıştı. O yıldan bu yana bu rakamı azaltabilecek tek faktör yaklaşık 70 bin kişinin bedelli askerlikten yararlandırılması olmuştur. Geçen 5 yıllık sürede nüfusun artışını göz önüne alırsak, 1 milyon sayısının eksilmesi değil, aksine arttığı söylenebilir. Yani bugün için 1 milyon civarında asker kaçağı olduğu söylenebilir. Bu sayı mevcut er ve erbaşların 2 katını da aşar. Anayasal açıdan vatandaşlık kriterinin asli unsuru, sosyal hayatta ise gençlerin, kınalar yakılarak, törenler düzenlenerek yolcu edildiği, bir kutsal bir tabu haline getirilmiş askerlikin, polisçe takip edilen ve adeta kriminalleştirilen bir duruma gelmiş olması sistemin iflasının ortaya serilmesinden başka bir şey değildir. Aslında 1 milyon insanın askere alınmak istenmesi söz konusu bile değildir. Alsanız ne yapacaksınız? Yoksa düşünülen, 2 bin liradan 50 bin liralara kadar uzanan para cezalarını bir kaynak olarak değerlendirmek mi? Sanmam. Askerliğin 3 ay kısaltılmasıyla 70-80 bin askerin terhis edileceği, oluşan eksikliğin de yakalama, para cezası vb. tehditlerle, asker kaçaklarının bir kısmının korkutulmasıyla giderileceği düşünülmüş anlaşılan. Elbette bu hesap tutar. Ancak sorunun köklü çözümüne yönelik adım atmadan böylesi geçici tedbirlere başvurmak yarayı kaşımaktan ve kanatmaktan başka bir şey değildir. Evet, bu sistem iflas etmiştir: 1789 Fransız Devrimi'yle tarih sahnesine çıkan vatandaş orduları artık süresini doldurdu. Ordular, kullandıkları silahların teknolojik gelişkinliğinden dolayı daha az sayıda ve uzman askerlere ihtiyaç duyuyorlar. Bu pahalı da olsa mantıklı bir çözüm. 28 NATO ülkesinden Türkiye dahil yalnızca 6 ülkede zorunlu askerlik sistemi var ve bu sayı hızla düşüyor. TSK'nın da yönelimi bu şekilde. Kürdistan'da yaşanan savaş, bu gerçeği daha bir açıklıkla ortaya çıkardı. Dağlara savaşmaya yollanıp, her gün cenazeleri gelen gençlerin tecrübesizliği ve yoksulluğu toplumu isyan ettirdi. Hemen harekete geçilerek öncelikle savaşan unsurların profesyonelleşmesi sağlandı. Ardından, ABD'deki sisteme benzeyen sözleşmeli askerlik sistemine geçildi (Bu sistemde henüz başarı yakalanamadı. Açılan 40 bin kadroya karşılık ve sürekli artan vaatlere rağmen alınan asker sayısı henüz 2 bin bile değil). Jandarmanın tamamen profesyonel hale getirilip, İçişleri Bakanlığı'na bağlanması, bir kısmının da yine profesyonel sınır birliklerine kaydırılması gündemde. Elbette tüm bunlarla birlikte silahların modernizasyonu da son hızla sürdürülmekte. Özellikle son on yılda yerli silah üretiminde büyük bir gelişme kaydedilmiş, TSK'nın silah ihtiyacının yarısı yurt içinden karşılanır duruma gelinmiştir. Amaç bölgesel bir güç ve giderek de küresel bir aktör olmaktır. Adalet Bakanı'nın da dediği gibi profesyonelleşmede sağlanacak başarı ile vicdani ret hakkının tanınması da sağlanacaktır. Olabilir mi? Olur. Gerek yukarıda anlatmaya çalıştığım sıkıntılar, gerekse de Avrupa Konseyi ülkeleri içinde vicdani ret hakkını tanımayan tek ülke konumunda olmak da aşılması gereken ayrı bir sıkıntı. Ancak tüm bunlara rağmen olası bu sürecin önemli bir kırılganlık noktası da var. Çok önemli bir adım ve adeta geri dönülmesi imkansız gibi görünen çözüm sürecine rağmen Kürdistan'da barış sağlanmış değil. Yeniden savaşın başlaması söz konusu olabilir. Ayrıca, bölgede sürekli bir savaş hali var ve her an içine çekilebiliriz. Tüm bunlar sistemin devamını hatta daha kötü senaryoları da gündeme sokabilir. İşte o zaman Asker milletiz, Her Türk asker doğar, Asker ocağı, peygamber ocağıdır, Vatan parayla kurtarılmaz, uğrunda şehit olunur gibi propagandalar çok çabuk devreye sokulur ve yine bir kez daha başa dönülebilir. Bizim tercihimiz kötünün iyisi. Eskilerin tabiriyle ehven-i şer. Zaten demokratik mücadelenin kendisi de böyle bir şey değil mi? Savaşa değil, barışa odaklanalım. Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 15. sayısında yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/tulumbacilar/", "text": "Yangın olur biz yangına gideriz, düz ovada keklik gibi seker, yokuşlarda şahin gibi uçarız naralarıyla İstanbul sokaklarında nam salmıştır bir zamanların tulumbacıları şimdilerin itfaiyecileri. Hatta türküsü dahi vardır bu sözlerin. İstanbul'un fethinden, 1509 yılında yaşanan zelzeleye kadar olan dönemde İstanbul'da ikametgah edenlerin evleri hem taş evler olsun hem de ahşaptan yapılmış evler olsun çeşitlilik gösterirmiş. Şimdilerde sayıları gitgide azalan cumbalı evler, o dönemde bolca rastlanırmış. Bizans yaşamından İstanbul'un fethine kadarki dönemde şehrin mimarisinde ızgara tarzı yapılaşma söz konusu iken, Osmanlıların şehri ele geçirmesi ve şehre yaşanan göçlerle birlikte, İstanbul çıkmaz sokaklarla tanışmaya başlamış. Bu durum şehirde çıkan yangınların ağır geçmesine hem de yangın mahalline ulaşabilirliğe engel oluştururdu. Şehir hikayelerinde bahsi geçer bahçesinde patlıcan közlerken sıçrayan kıvılcımların çıkardığı yangınlar. Daracık İstanbul sokakları, peşin sıra sıralanmış ahşap konaklar yangınların en büyük besleyici unsurları arasında yer almaya başlamış. Boğaz çevresindeki semtler esen sert rüzgarların azizliğine uğramaktan kendini alıkoyamazlarmış. Çıkan yangın esen rüzgarlarla birlikte bir konaktan diğer konağa sıçraya sıçraya tüm mahalleyi ablukaya almaktan usanmaz, mahalleli çıkan yangınları söndürmekten yaka silkerlermiş. Padişah üçüncü Murat tarafından 1579 yılında İstanbul kadısına hitaben yazılan bir fermanda, ahalinin evlerinin çatısında, ulaşabilecekleri uzunlukta bir merdiven ve içi su dolu bir fıçı bulundurulması salık verilmiş ve böylece önlemler alınmaya başlamış. İlk yangın söndürme adına bir araya gelenlerin Yeniçeri Tulumbacı Ocağı olduğunu kaynaklardan okuruz. İstanbul'da çıkan yangınların zamanla korkulu rüyası olmuş tulumbacılar. Kendilerine özgü kıyafetleri, kabadayı tavırları ile halk arasında özel bir figür halini alan tulumbacılar, kullandıkları deyimleri ve kelimeleri ile kendi üsluplarını yaratmışlar şehirde. Çevreye hakim yerlerde bulunan yangın gözetleme kuleleri de yaramamıştır işe. Galata kulesi 18. yüzyıldan sonra artan İstanbul yangınlarıyla baş edebilmek için yangın gözetleme kulesi olarak kullanılmış, ama ne yazıktır ki Kule 1794 senesinde yanmaktan kurtulamamıştır. Nöbet katı, işaret katı, sancak katı olmak üzere üç bölümden oluşan Beyazıt Yangın Kulesi, çıkan yangınları haber vermek amacıyla 1749 yılında 85 metre yüksekliğinde ve ahşap olarak inşa edilmiş. Yangın, Beyazıt Kulesinden gündüz sarkıtılan sepetlerle, gece ise fener yakılarak haber verilirmiş. İkinci Mahmud tarafından 1826 yılında Yeniçeri ocağı dağıtılınca yerine yangınlarla başa çıkabilmek amacıyla mahalle tulumbacıları oluşturulmaya başlanmış. 1872 yılında Askeri İtfaiye Teşkilatı ve 1923 yılında günümüzdeki Cumhuriyet itfaiyesinin kurulmasıyla günümüz tulumbacılarının temelleri atılmış. Odanın içinde bir yanık kokusu. Hemen anlar kadın. Yusuf, kalk, kalk. Yanıyoruz. Hemen fırlar kadın. Oda kapısını açmasıyla kapaması bir olur. Dışarıdan içeriye öyle bir duman saldırır ki, gözlerinin içi yanan kadın ayy diye bağırır ve aksırmaya başlar. Yanıyoruz. Alt kat da tutuştu. Kalkın çocuklar. Fakat nereye kaçacaklar? Üçüncü kat. Kadın bir daha kapıya koşuyor. Fakat gene açmasıyla kapaması bir oluyor. Bu sefer merdivende alev görüyor ve pencereye koşup avazı çıktığı kadar bağırıyor. Komşular uyanıyorlar. Sokakta bir gürültü kopuyor. Her pencereden bir çığlık, aşağıda komşular. Eda Hanım gözlerinin içi yanarak, elinde şamdan, çocuğa doğru koşarken mum sönüyor. Zifiri karanlık. Alt kattan ve merdivenden çatırtılar geliyor. Tutuşan tahtaların çatırtısı. Eda Hanım bayılmak üzereyken itfaiyenin çanlarını duyuyor ve pencereye koşuyor. Eda Hanım, yanıbaşına kadar gelen Babuş'u kapıyor, pencereden aşağı fırlatıyor. Gene aynı ses : Tamam, kurtuldu o, şimdi öteki. Arkasından Zehra Hanım atlıyor. Sonra Eda Hanım, fakat çarşafın üstüne düşer düşmez bayılıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/tuncay-kocal-kaykayi-anlatiyor-surekli-dusuyorsunuz-dusuyorsunuz-dusuyorsunuz/", "text": "1983 doğumluyum. Yeditepe üniversitesi tiyatro bölümü mezunuyum, 1988'den beri yaklaşık 26 senedir kaykay kayıyorum. Türkiye'deki dört büyük şov takımından birinin kurucusuyum. X4'tune adında bir kaykay mağazam var. Yaklaşık 15- 16 farklı Amerikan kaykay markasının Türkiye distribütörlüğünü yapıyorum. Kaykayı geliştirmek için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Kaykayın gelişimini şöyle özetleyebiliriz: 1970'lerde Kaliforniya'daki sörfçülerin dalga olmayan günlerde karada da kayabilmeleri / kayma istekleri üzerine keşfedilmiş bir spor. Ülkemize gelmesi 1980'leri buluyor. Yurtdışına gidip gelen gençlerden tek tük kaykay getirenler oluyormuş. Yavaş yavaş da gelişerek 90'larda çeşitli mağazalar açılmaya başlandı Türkiye'de. 90'lı yıllarda kaykaya ulaşmak biraz daha zordu, bir iki mağaza vardı elbette burada ama bir kaykay alabilmek için, bilhassa istediğiniz kaykayı alabilmek için üç ay beklemeniz gerekiyordu. Günümüzle karşılaştırınca: Kadıköy'de belli merkezlerde, Türkiye genelinde ise yaklaşık 20 tane kaykay mağazası var. Bunlara Skate shop deniyor, işi gücü sadece kaykay olan mağazalar. Geçmişle kıyaslayınca: Geçen seneye kadar 2 tane kaykay parkı vardı İstanbul'da. Türkiye genelinde de yaklaşık 9-10 tane vardı. Şu anda İstanbul'da 11 tane park var ve Türkiye genelinde ise 30-35 tane kaykay parkı var. Bunların hepsi profesyonel kaykay parkları. Neden bir çocuk kaymak ister? bir kere kaykay zaten öncelikle bir spor, ikincisi bir kültür, diğer ekstrem sporlardan ayıran ve onu bir kültür haline getiren şey de bunun bir yaşam tarzı olması. Yani kaykaycı gibi yaşıyorsunuz, sizi daha çok motive eden müzikler dinlemeye başlıyorsunuz, o müziklere göre ya da kayma stilinize göre kıyafetler giyiyorsunuz. Kaykay: Kendini ifade etme biçimi. Egomuzla da paralel biçimde yürüyor, sonuçta bir şey yapıyorsunuz, bir hareketi öğreniyorsunuz. Bunu da diğer insanlarla paylaşmak istiyorsunuz. Ya da öğreneceğiniz zaman birilerine ihtiyaç duyuyorsunuz. Basılı ya da görsel değil, bire bir konuşup ben nerede yanlış yapıyorum? diyebilecek birilerini arıyorsunuz. Anlatmak istediğim bir önemli detayda öğrenme sürecinde sürekli bir yerden atlarsınız, tabi bunlar zıplatmayı ollie öğrendikten sonra. Sürekli bir yükseklikten aşağı düşüyorsunuz, düşüyorsunuz, düşüyorsunuz... Ve sonra oradan kaykay ile beraber düzgün bir şekilde inmeyi öğrendiğinizde büyük bir haz yaşıyorsunuz ve daha yüksekten atlamak için kendinizi zorluyorsunuz. Daha da yüksekten atlamaya çalışıyorsunuz. Daha da yüksekten atladıkça daha farklı teknikler öğreniyorsunuz ve o 'bir şeyi başarmanın verdiği haz' ile bu yaptığınız şeyi arkadaşlarınızla paylaşma arzusu duyuyorsunuz. Bunun dışında, yüksekten düşme korkusunu da şuna benzetiyorum: Mesela işinizde başarılı olmak nasılsa iflas da edebilirsiniz fakat tekrar ayağa kalkıp yola devam edersiniz. Sonuçta bir şekilde yaşamak gerekir. Kaykayda da böyle bir durum söz konusu, düşersiniz ama gidip tekrar, tekrar denersiniz. Başarabileceğinizi biliyorsunuz çünkü pratik yaparak. Yani şöyle, birazcık farklı olup kendinizi ifade etmek istiyorsanız, kaykay iyi bir spor. Bir kere bu bahsettiğim başarma hazzı, kendini geliştirme duygusu yanında bir yandan da şöyle bir şey var, kaykay şehri keşfetmenizi de sağlayan bir olay. Yani, bir üç basamaktan atlarsınız, dört basamaktan atlarsınız sonra beş basamaklı bir yer aramaya başlarsınız. Yeni insanlar keşfetmek için, yeni yerler keşfetmek için de kaykaycılar sürekli hareket halindedir. Belli merkezlerimiz vardır ama şehrin içinde her yere gideriz. Ben 12-13 yaşındayken çok yakın bir kaykaycı arkadaşımla otobüslere rastgele atlar, nereye olursa, son durak oraya gidip etrafı keşfetmeye başlardık. Bu sayede, büyüdüğümde şunu farkettim ki ben baya şehri biliyorum. Suadiye'de yaşıyorum, ta gidip Beylikdüzü'nden falan çıktığımı hatırlıyorum ki şimdiki gibi metrobüs falan da yoktu yani. Baya yurtdışına çıkmış gibi oluyorduk o yaşlarda. Serseri işi gibi gözükse de bizler bu işin spor kısmını, kültürel kısmını ve sosyolojik boyutunu göz önünde bulunduruyor Neden olmasın? diye düşünüyoruz ve bence Türkiye'den de çok yetenekli kaykaycılar çıkıyor, çıkmaya da devam edecek, bilhassa bu parklar sayesinde, bu ulaşılabilirlik sayesinde daha da gelişecek. Zaman içinde nereye kadar gideceğini göreceğiz."}
{"url": "https://futuristika.org/tur-bulans/", "text": "Kara deliğin surları önünde 135. Asır Savaşı'nda, şanslı bir piç gibi, kamaramda katliamı TV'den izliyorum. Karacan'ın oynamam için ısrar ettiği, şans oyunundan, savaştan mahrum kalabilme hediyesini kazanmıştım. Kupondan hiç umudum olmadığı için onu Karaca'ya vermiş ve birlik numaramı ordudaki her er gibi sağ koluma dövme yaptırmak için, J kentine gitmiştim. Savaş arifesinde iyi bir dövmeci hatta bir dövmeci bulmak kolay olmuyordu. Haftalarca bir dövmecinin izini süreceğimi bildiğim için J kentinin ucuz otel odalarından birine yerleşmiştim. Odanın parasını haliyle evlatlık gittiğim XXD.88 galaksisinin 1. döl verici neslinden 7. kuşak döl verici Ulu Ağaç ailesi ödüyordu. (XXD.88 galaksisi 1. döl vericiler tarafından kurulmuş diğer galaksiler arasında saygın yeri olan bir haneden diyebiliriz. İlk döl vericilerin yaratılışı bir çok şehir efsanesiyle anlatılır. Ama hakikati babam yirmi yaşıma bastığımda yani birkaç ay önce anlatmıştı. Birkaç ay önce 1. döl verici neslin topraktan yaratıldığına inan bir çok galaksi sakinlerinden biriydim. Fakat hakikat 1. döl vericilerin 4 ayrı elementten meydana gelmesiydi. Eş zamanlı yaratılışları; Yerçekimsiz Ağaç, Su, Hidrojen Gazı ve Kilin kendi içlerinde tamamen tesadüfi şartlar altında döllenerek meydana gelmiş. Ben Yerçekimsiz Ağaç soyundan geliyorum. Tabi kan bağı ve gen bağı yok. Evlatlık olduğumu söylemiştim. Akrabalarımdan farklı olarak bedensel farklılıklarım var. Hangi soydan geldiğimi de irdelediğimi söyleyemem. Birkaç ay önce babamın itiraflarla dolu mektubunda öğrendiğimi söylersem aslında buna zaman ayıramadığımı anlarsınız. Etkenlerden biri de savaş döneminde olduğumuz. Bu güne kadar diğer 3 hanedanın içinde bana benzeyen birini göremediğim için ırkdaşlarıma rastlayamayacağımı biliyorum.) J kentinin banliyölerinde mekik dokuyup dövmeci ararken, haberi telepatik mesaj kutuma uzun süre bakmadığımı hatırlayıp, mesajları okurken almıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse gerçekten şanslı bir piçim. Karaca mesajında bu tabiri kullanmıştı. Gerçekten de bir yetim ve piç olduğumu bilseydi kara kıçının koca diyaframıyla gülerdi. Haberi alır almaz kendime 0001413. Kara Keliğin önüne, bundan birkaç asır önce inşaa edilen surların gerisindeki, J kentinde bir kamara satın aldım. Karaca2yı başkentten cepheye uğurladıktan sonra kamaramda, Canlı yayın yapan bir çok kanaldan birini seçip, savaşı bira içerek izleme keyfini sürüyordum artık. Haftada birkaç kez, Karaca'dan önce cepheye ulaşan Zeynel telefonla arayıp, cephede şartların ne kadar boktan olduğunu anlatıyordu. TV'de izlediğim savaşla Zeynelin anlattığı savaş birbirine hiç benzemiyordu. Ekranda düşmanın patır patır dökülen penisimsi uzay gemilerini izlerken, ahizeden dökülen ses, ordumuzun ne kadar çok zaiyat verdiğini anlatıyordu. Zeynel ile Karaca'nın sağ salim dönmelerinden başka hiç bir şey beni ilgilendirmiyor. Bir ay geçti ve ben kamarada süren savaş seyrinden oldukça sıkılmış J'nin banliyölerinde kendime lüks caz kulüpleri aramayı düşünüyordum, ki öyle de yaptım. Ay doğumuna kadar kadınlarla sevişip, tüketebildiğim kadar alkol tüketmeliydim."}
{"url": "https://futuristika.org/turgay-yilmaz-felc/", "text": "Hayata Dönüş Operasyonu, Türkiye'de cezaevlerindeki bazı tutuklu ve hükümlülerinin F Tipi hücre sistemine ve tecrit uygulamasına direnmek için 20 Ekim'de başlattıkları açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerine karşı, 19 Aralık 2000 tarihinde, 20 cezaevine birden yapılan, 2'si asker 30'u tutuklu 32 kişinin öldüğü, yüzlerce kişinin yaralandığı, binlerce güvenlik görevlisi tarafından gerçekleştirilen operasyonlara verilen resmi addır. Kitapta Bolay Demir, siyasi bir dava yüzünden girdiği cezaevinden açlık grevleri neticesinde yakalandığı Wernicke-Korsakoff sendromu nedeniyle felçli olarak çıkıyor, yattığı yatağından televizyon vasıtasıyla bir dönemin Türkiye'sine bakıyor... Bolay'ın öyküsü insanlığın öyküsüne dönüşüyor... Korkak Yiğitler adlı romanıyla çıkış yapan Turgay Yılmaz, Yitik Ülke Yayınları'nca yayımlanan Felçte okurunu acının sınırlarında dolaştırıp gerçeğin keskinliğiyle tanıştırıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/turgut-uyar-goge-bakma-duraginda-aniliyor/", "text": "YAP İstanbul Modern: Yeni Mimarlık Programı kapsamında İstanbul Modern'in bahçesinde yer alan Göğe Bakma Durağında temmuz ayında başlayan bir dizi ücretsiz etkinlik, eylül ayında da sürüyor. 19 Eylül Perşembe saat 19.30'da Çıplak Ayaklar Kumpanyası'ndan Mihran Tomasyan, Oktay Rifat'ın Ahmet isimli şiirinden esinlenerek tasarladığı Sen balık değilsin ki adlı performansını, YAP İstanbul Modern: Yeni Mimarlık Programı'nın ilk geçici yapısı Göğe Bakma Durağı için yeniden yorumluyor. 20 Eylül Cuma saat 18.00'da Turgut Uyar'la Göğe Bakma Durağı başlıklı etkinlikte İkinci Yeni şiir akımının büyük şairi Turgut Uyar, özel bir etkinlikle İstanbul Modern'de anılacak. YAP İstanbul Modern: Yeni Mimarlık Programı'nın ilk projesi Göğe Bakma Durağı, adını Turgut Uyar'ın aynı adlı şiirinden alıyor. Sevince Bayrak, İsa Çelik, Oral Göktaş, Yelda Karataş, Mario Levi, Bedirhan Toprak ve şairin oğlu H. Turgut Uyar'ın konuşmacı olarak katılacağı etkinlikte, Tilbe Saran ve Hakan Gerçek şiir dinletisi sunacak. 28 Eylül Cumartesi saat 17.30 ve 1 Ekim Salı saat 17.30'da Tuğçe Tuna, RemDans Sanat Kolektifi ile YAP İstanbul Modern: Yeni Mimarlık Programı kapsamında gerçekleştireceği 'TORTU' isimli performansında zihnimizde ve kalbimizde geriye 'kalanlarla' birlikte bir yolculuğa çıkacak. Çıplak Ayaklar Kumpanyası'ndan Mihran Tomasyan, Oktay Rifat'ın Ahmet isimli şiirinden esinlenerek tasarladığı Sen balık değilsin ki adlı performansını, YAP İstanbul Modern: Yeni Mimarlık Programı'nın ilk geçici yapısı Göğe Bakma Durağı için yeniden yorumluyor. Çıplak Ayaklar Kumpanyası farklı disiplinlerden, alternatif bakış açılarına sahip dansçıların 2003 yılında bir araya gelerek kurduğu bir proje topluluğu. Suyun yolunu kesersin, kum çuvalları dizersin, beton örersin; ama ne yapar ne eder, bi yerden bi çatlak bulur, ve özgürce akmaya devam eder su. Bu hep böyledir ve böyle olduğunu bile bile 'su cinayetleri' işlenir durmadan bu ülkede. Bu eser suyun yolculuğunu kendi yolculukları yapanların ve her türlü suyun sularında gezinenlerin hikayesidir. YAP İstanbul Modern: Yeni Mimarlık Programı'nın ilk projesi Göğe Bakma Durağı, adını Turgut Uyar'ın aynı adlı şiirinden alıyor. İkinci Yeni şiir akımının büyük şairi Turgut Uyar, özel bir etkinlikle İstanbul Modern'de anılıyor. Turgut Uyar'ın yakınları ve şiirleri üzerine uzun yıllar çalışmış olan edebiyat ve sanat uzmanlarının yanı sıra proje sahibi SO? Mimarlık ve Fikriyat'ın katılacağı program; konuşma, paylaşım ve şiir dinletilerinden oluşuyor. Tuğçe Tuna, RemDans Sanat Kolektifi ile YAP İstanbul Modern: Yeni Mimarlık Programı kapsamında gerçekleştireceği 'TORTU' isimli performansında zihnimizde ve kalbimizde geriye 'kalanlarla' birlikte bir yolculuğa çıkıyor. 2001 yılında çağdaş dans ve performans sanatçısı, koreograf, akademisyen Tuğçe Tuna tarafından İstanbul'da kurulan RemDans, disiplinlerarası çağdaş dans performans kolektifi olarak uluslararası platformlarda yer alıyor; yenilikçi, cesur ve öncü bir inisiyatif olarak tanınıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/turgut-uyarin-divani-is-sanatta/", "text": "Cemal Süreya'nın şairlerin hası olarak nitelendirdiği ve Türk şiirinin Nazım'dan sonraki en büyük kaybı olarak gördüğü, İkinci Yeni akımının öncülerinden Turgut Uyar'ın şiirleri İş Sanat'ın klasikleşen dinletileri kapsamında şiir tutkunlarıyla buluşuyor. Turgut Uyar'ın Divan'ı 1970 yılında yayımlanmış ve şiirde geleneksel formların kullanılmasına ilişkin edebiyat çevrelerinde önemli bir tartışma başlatmıştı. Atilla Birkiye tarafından hazırlanan Acım Sessiz Bir Güneş Batmasıdır isimli dinletide Turgut Uyar'ın Divan'daki şiirlerinin tamamına yer verilecek."}
{"url": "https://futuristika.org/turk-medyasinin-tecevuze-empatisi/", "text": "Artık hemen hemen her gün bir mecrada tecavüz haberi okuyoruz, duyuyoruz. Tecavüz olayının kendisi bir yana, yargının tecavüzcüye verdiği kararlarlara isyan ediyoruz. Fakat bir yandan da sinirlendiğimiz öfkelendiğimiz bir olayın öznesine saldırırken ''sana tecavüz ederim, bunun gibilere tecavüz müstehak'' şeklindeki argümanları hiç sakınmadan normal bir küfür gibi sarf ediyoruz. Türk sineması yıllarca tecavüze uğrayan kadınların iyilik meleği bir erkek tarafından kurtarılıp muhteşem bir hayata kavuşmasını konu eden filmlerle dolup taştı. Hatta bazı oyuncuları kafamıza bu filmlerin oyuncusu olarak kodladı. Ahu Tuğba, Serpil Çakmaklı, Banu Alkan bu isimlerden bazıları. Bunun yanında yalnızca tecavüzcü olarak aklımıza gelen isimler de var. Tecavüzcü Coşkun, Nuri Alço gibi. Bir oyuncuyu kendi ismi yerine ''Tecavüzcü Coşkun'' olarak kabul etmek, tecavüzcü olarak benimsemek, tecavüzcü olarak sempati beslemek türk sinemasının tecavüz'e verdiği en büyük desteklerden biri olsa gerek. Tecavüze uğrayan kadınların kurtarıcıları bir yana, artık tecavüzcülerine aşık olan ve tecavüzcüleriyle mesut bir hayata kavuşan kadınları konu alan dizilerimiz gitgide artmakta. Yaprak Dökümü: Leyla karakterine sevgilisi tecavüz eder, bir süre psikolojik tedaviden sonra tecavüzcüsüne aşık olur evlenir. Fatmagül'ün Suçu Ne: Fatmagül kendisine tecavüz edip etmediğinden emin olmadığı ancak tecavüzcü grubun içinde yer alan kişilerden biriyle zorla evlendirilir, başta sevmez ama zamanla aşık olur evlenir. Dizinin kendisi tecavüzü konu aldığı için diğer tecavüzcülerin hayatlarının nasıl altüst olduğu işlense de, sonuç başta yazdığım gibi değişmez. Öyle Bir Geçer Zaman ki: Ali Kaptan eski karısı Cemile'ye karşılıksız aşkından tecavüz ediyor, sonraki bölümlerde zamanla Cemile ve Ali Kaptan yeniden beraber olmasalar da günlük hayatlarına aralarında bu olay yaşanmamış gibi devam ediyor. İffet: Bu da daha önceleri Yeşilçam sinemasında kafamıza Tecavüzcü Cemil ve Araba Camı sahnesiyle belleğimizde yer etmiş bir film. Diğer filmlerin dizileri tutunca hadi biz de bir tane çekelim amacıyla çekilmiş dizilerden biri belli ki. Fakat sonuç değişti mi? Elbette hayır. Cemil bambaşka bir insana dönüştü, İffet Cemil'e aşık oldu evlendiler. Ve alavereli dalavereli hayatlarıyla reytingleri zorlamaya devam ediyorlar. Yakın bir zamanda tesadüfen Cosmopolitan dergisinde bu dizideki karakterle ilgili oyuncuyla yaptıkları röportaja rastladım. Bir alıntı yapabiliriz: Cemil kötü bir karakter olsa da arkadaşlarının yeri ve sevdiği kadın onun için çok önemli. Ayrıca, tecavüzcü karakteri '' gözü kararınca her türlü deliliği yapan bir erkeği canlandıran'' olarak tanımlamış röportajı yapan Elif Öksüz. Medyanın desteğiyle büyüyen tecavüz toplumunun etkilerini aşağıdaki örneklerde daha iyi anlayabiliriz sanıyorum. Yazıyı nasıl bitireceğimi düşünürken aynı dakikalarda 80 yaşındaki bir adamın yeni doğmuş bir köpeğe tecavüz ettiğini ve 250 TL nafaka cezası aldığını, 13 yaşında tecavüz mağduru bir çocuğun okulundaki diğer çocukların veliler tarafından okulda istenmediğini, yine 13 yaşında tecavüze uğrayan bir çocuğun babasının tecavüzcüsüyle evlenmesini başlık parası olarak bir tarla, bir sığır ve beş de küçükbaş hayvan, ve namusu giden kızı yerine yeni bir kız istediği haberlerini okudum. Ve yine aynı dakikalarda televizyonda İffet ve Öyle bir geçer zamanki'nin yeni bölümlerinin tanıtımı geçiyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/turk-milletinin-yeni-ozguveni-evlilik-histerisi/", "text": "Her şey şu yazıyı okumamla başladı. Başlığı da çok can alıcı Eyvah! 30 yaş üstündeki kadınlarda evlilik histerisi var! Ctrl+F yapıp arattırdım bunu biri mi söylemiş yoksa Ayşe Arman kendi kendine mi yazmış diye. Hasan Apartalı isimli süper sonik bir iş adamının tespitiymiş. Evlilik histerisi nedir bir kere? Histeriyi biliyorduk da evlilik histerisini Hasan arkadaş sayesinde öğrendik. Üstelik bu tespiti İlişki Perisi Yaşam Koçu ve Evlilik Danışmanı Yeşim Varol Şen de bir yazıyla onaylamış. Ben de bütün bunları okuduktan sonra kendimi sorgulamaya başladım. Öyle ya good danışmanlar terapistler, Yaşam Koçları, İlişki Perileri, iş adamları aynı fikirdeler. Ağız birliği etmişler. Resmen düşünce gücüyle histeri sahibi olacağım. 32 yaşındayım ve evlilik histerim yok. Röportajdaki erkeklerin hepsi birbirinden başarılı mesleklere sahipler. Acaba bu titrler mi bizi histeriye sokuyor diyeceğim ama devletin belirlediği gelir seviyesinin üzerinde ortalama bir gelir ve sosyal statüye sahip kadınlarla da, ortalamanın altındakilerde de durum farklı değil. Yalnız olmamak adına bu durum biraz içimi rahatlattı tabii. Onlardan çocuk sahibi olmayı çok istiyormuşuz. Bak şimdi! Şimdi de onları sperm makinası olarak görüyoruz galiba? Çocuklarla iletişimim, bir saat sonra annesine babasına Ne zaman uyuyor acaba?' diyerek son bulduğundan bu zavallıcıkların haline üzüntüden neredeyse ağlayacağım! Hayır ülkemizde sprem bankasına olan saygı ve sevgi henüz kabullenilmiş değil. Evlilik dışı dünyaya getirdiğimiz bebeklerimiz ve kendimiz ailelerimizin erkek kesimi tarafından her an bir cinayete kurban gidebilme tehlikesi taşıyoruz. Malum, toplumsal ahlak normlarımız bahsedilenlere izin vermiyor. Etse, tüm samimiyetimle söylüyorum, sizi bu yüzden yoracak değiliz. Oturdum tek tek özgürlüğüne düşkün olarak nitelendiren adamlarla birlikte olan kadınlarla konuştum. Bu adamcağızlar evlenmek istediklerinde evet cevabı alacaklarından o kadar eminler ki evde bulaşık yıkarken birden Ama evlenince ben yıkamam bak sen yıkayacaksın gibi üzerine atlanacak bir evlenme teklifi yapıyorlarmış. Ayrılma kararından vazgeçirmek için evlenelim diye kadınların kapısına dayanıyormuş. Savcı Esra bile Behzat'ı terk ettikten sonra evlenme teklifi aldı, düşünün bu davranış ne kadar popüler olmuş! Dizilerimize bile konu oldu zavallıkları. Yine de pek algılayamıyorlar. İlk sevişmede evlilik hayali kurduğumuzu söyleyenlerin nasıl bir özgüvene sahip olduklarını gülerek okudum. Keza ilk sevişmede bir (rakamla 1) dakika sonra boşalanların Normalde böyle değil, ilk kez oluyor. Hiç olmaz yalanlarına da aynı kahkahayı atan kadınların var olduklarına nedense hiç değinilmemiş. Erken boşalma gibi seksle ilgili başarısızlıklarına olan tavırlarımızı Bana annem gibi davranma klişelerine bağlamaları aslında kendi acımasızlıklarını çok regular olarak kabul ettiklerinden. Çocuklar da hasta ya da sakat vs. bir insan gördüğünde acımasızca alay ederler. Durumun vahametini idrak edemezler. Onlara göre normaldir çünkü. Ancak büyüdüklerinde anlayabilirler. Kadınların onlara gösterdikleri anlayışı da bu sebeple anlayamamaları çok regular. Ama biz de sorunu kabul etmeyen insanlara uzun süre katlanamıyoruz. Esasında kendilerinin bu bahaneyle gitmeleri çok hijyenik oluyor, o açıdan güzel. Çünkü durumu doğrudan söylediğimizde, işi cinayete kadar vardırabilirler. Erkeklerin kadınların evlenmek için her şeyi yapabileceği inancını inatla sürdürmesi, kendilerini esas oğlan sanması kendilerinin sorgulaması gereken bir saçmalık. Bunu bu kadar övünerek dile getirmeleriyse okurken onlar adına beni utandırıyor. Çünkü gerçekten bir safsataya bu kadar büyük bir inançla bağlı olmak inanılır gibi değil. Evlenmemiş olmayı bir başarısızlık gibi algılamalarıysa evlere şenlik sanırım. Aslında yazıların genelinde aynı şeylere odaklanıp kendilerini bu kadar yüceltmeleri şaka gibi. Bir arabaya yaslanıp arabası olduğunu belli eden Fb vs Twitter fotoğrafları olan Türk erkeklerinin, Türkiye'de yaşayan kadınları en fazla ağızlarına dolayabilip, ne yazık ki belki de parayla bir gece geçirebildikleri Rus kadınlarıyla karşılaştırmaları ancak bir tek hücreliye yakışır bir karşılaştırma. Evet o kadınla bir gece beraber olursun ve senden babalık, evlilik talebi olmaz. Çünkü o da sana ancak verdiğin ücret kadar dayanabilir. Ve bunu yapmaya mecbur eden de erkek sınıfının kendisidir. Ülkesinde Dostoyevski'yle Tolstoy'la büyüyen burada bizim ancak belirli bir kitlenin sahip olabileceği eğitimi alan bir kadın, senin gibi bütün manitalar peşimde algısıyla at gözlüğüyle yaşayan biriyle evlenmeyi neden hayal etsin."}
{"url": "https://futuristika.org/turkce-blogosferde-ballardin-ardindan/", "text": "Hayatım boyunca hayran olduğum Sürrealist ustaların yanıtlarına küçük ekler yapmaya çalıştım diyen Ballard'ı saygıyla anıyor, yaşatmaya çalışıyoruz. Ballard yıkımlar, yeni oluşumlar, hayali kentler ve bunlara bağlı oluşan yeni psiko-patolojiler üzerine farklı bir Bilimkurgu söylemi oluşturuyordu. Ballard 'asıl yabancı gezegen dünyamızdır' tespitini yaptı ve buna bağlı olarak bilimkurgunun zaman eğrisini önce yakın gelecek ve ardından şimdiye sızmış geleceğe kadar yaklaştırdı. Ballard'ın dediği gibi asıl yabancı gezegen kendimizdir. Kendi iç-uzayımıza seyahatlere çıkmak, kendi psiko-patolojimizin derinlerine dalmak. Otomatik yazı da tam bu noktada içimizdeki ben'lerin ajanı, sözcüsü olur. Kişinin kendi bütünlüğünü tanıma sürecinde ebe rolü üstlenir. Suçu, bir karnaval yada bir sanat eseri olarak ele almak mümkün mü? Gündelik, sıradan işleyişinde mantığımız bu soruya genelde hayır- yanıtını verecektir. Ama bu soruya evet- yanıtını verecek çarpışık akıl yürütmeler ve sıra dışı mantık düzenleri mutlaka vardır. Graham James Ballard'ın ki bunlardan biri, hatta ilk akla geleni olacaktır. 55 yıllık edebiyat serüveninde Ballard hep sıradan, günlük akıl yürütme anlayışımız, mantığımız ve kodlarımız dışında zihinsel ve dilsel bir tuhaf diyalektik oluşturdu."}
{"url": "https://futuristika.org/turkcemiz-icin-cibiliyetli-ve-munasebetli-bir-girisim/", "text": "Türkçe Olimpiyatları'nın yapıldığı bu müstesna günlerde, dünyanın dört bir tarafından gelen gençler, 100 metre zincirleme isim tamlaması, 50 metre engelli edat tümleci, tecahül-i arif bayrak yarışı gibi zorlu dallarda altın madalya için yarışıyor. El birliğiyle Türkçemizi daha ileriye taşıyorlar ve Türkçemizin güzelliklerini tüm dünyaya gösteriyorlar. Yani, pek emin olmasam da sanırım bu minvalde bir şeyler oluyor orada. Olimpiyat bir yana, biz günlük hayatımızda ortalama 100 kelimeyle yazıp neredeyse 150-200 kelimeyle konuşuyoruz. Bunun nedeni her şeyi çok bildiğimizden yeni kelimelere ihtiyacımızın olmaması, zaten bir gerekliliğin bulunmaması, bildiğimiz kelimelerin derdimizi anlatmaya yetiyor olması ya da tam ihtiyaç duyduğumuz anda aklımıza başka bir kelime gelmiyor olması olabilir. Belki sırf bu yüzden ya da çoğumuz baba tarafından Arizonalı olduğumuzdan, bazen araya yabancı kelimeler sıkıştırıyoruz. Hatta onları Türkçe okunduğu gibi yazarak sempatik göstermeye, dilimize sinsice sokmaya çalıştığımız da oluyor. Aynı şakacı tabiatla ben de orrayt yazıyorum bazen, yalan yok. Özellikle reklam filmlerinde, dizilerde, tanıtım metinlerinde sanki güzelim dilimizde çok az kelime varmış gibi hep aynı kelimelerle hep aynı cümleler kuruluyor. Özellikle reklam filmlerinde, dizilerde, tanıtım metinlerinde sanki güzelim dilimizde çok az kelime varmış gibi hep aynı kelimelerle hep aynı cümleler kuruluyor. Elbette Serdar Ortaç şarkıları hariç. Zira, beyefendinin kullandığı kelimelerin hepsini ben de biliyorum, ancak onları o şekilde yan yana getirmek benim aklıma gelmiyor. Her biri üstün bir dehanın ürünü. Tıpkı Poşet adlı eserindeki Aşk bu; kızıl ötesi, yaralı müzesi, hareket edemem cümlesinde olduğu gibi. Bir süredir sadece okuyup yazmaktan olacak, kendi kelime dağarcığımı da sorgulamaya başladım. Can sıkıntısının da etkisiyle standart kalıpları yıkmak, klişelerden kurtulmak hevesiyle yanıp tutuşuyorum. Her şeye, yan evin bahçesindeki dikkat köpek var yazısını eyvah, köpek var! olarak değiştirerek başladım. İstediğim etkiyi yarattım, millet bu ne be? der gibi baktı. Bu küçük deneyden sonra dilimizdeki bazı kelimelerin hakkını vermediğimiz kanaatine vardım. Biraz yakından bakıp üzerine manasız bir zaman harcayınca, yeterince verimli kullanmadığımız kelimeler olduğunu siz de göreceksiniz. Tam bu noktada; olumlusu olmayan olumsuz kelimeleri, olumlu olarak kullanıma açmaya karar verdim. Böyle söyleyince karışıkmış gibi görünüyor ama aslında son derece basit. Buyrun, devam edelim. Olumsuzu olan ama yapısal olarak olumlusu olmayan kelimelerle harika cümleler kurabiliriz. Etrafımda ne idüğü belirli kimseler olmasından hoşlanırım. Yeni apartman görevlimizin meymenetli bir adam olması beni çok mutlu ediyor. O kadar suratlı bir kız ki, görsen bayılırsın, fıkır fıkır maşallah. O'ndan hiç beklemeyeceğim kadar münasebetli bir tavır sergiledi, şaşırdım doğrusu. Böyle füturlu olmayı aile terbiyeme borçluyum. Patronun teklifini sorgulu sualli kabul ettim; bilirsin, okumadan garanti belgesi bile imzalamam. Yanılıyorsun Figen, Osman'ın densizlik yaptığı görülmemiştir, bilakis gayet denli bir insandır. Dün Ayşe'yi yolda gördüm, yanında çok tipli bir çocuk vardı. Sunuma eksikli hazırlanmışsınız, keşke daha çok çalışsaydınız, müşteriye rezil olduk ayol. Evleri şehrin merkezinde, son derece tekinli bir muhitteydi. Ne allahlı bir insan şu Hamdi Bey, hemen yardımımıza koştu sağ olsun. Dilerseniz siz de evde tek başınıza deneyebilir, cümleler kurabilirsiniz. Ben bir iki örnek daha yazıyorum buyrun; istisnalı, yanlışlı, kifayetli, uygunlu, benzerli, kitaplı. Ya da istersek olumsuz bir kelimenin; aslına sadık kalarak zıddını yaratıp mis gibi sıfat elde edebiliriz. O kadar şanslıyım ki ıslı bir adaya düştüm, ortam çok güzeldi. Hatta sadece olumsuzu olan ama olumlu olarak kullanmadıklarımızı olumlu anlam ifade edecek şekilde kullanıma açabiliriz. Hülyasız bir bakış vardı gözlerinde, son derece gerçekçi bir insandı. Cin fikirsiz bir insan olduğumdan olacak, hep kandırılıyorum İsmet. Bu fikrimle Türk Dil Kurumu'na başvurmak istiyorum ama dalga geçiyorum zannederler de bir temiz dayak yerim diye korkuyorum. O yüzden, gayri ciddi ve gayrı resmi bir manifestoyla ilk adımı atma niyetindeyim. Hiçbir şeyde gözüm yok, maksat güzel Türkçemiz kazansın. Uğruna olimpiyatlar düzenlenen güzel Türkçemize hayırlı olsun. Bir not: Kelime haznenizin ve bireysel literatürünüzün gelişmesi için twitter'da @anabiritanika hesabını takip etmenizi öneriyorum. İki not: Söz konusu twitter hesabı kimin bilmiyorum. Ben de ilgi ve sevgiyle takip ediyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/turkiye-kult-nesriyat-saldirisi-altinda/", "text": "Uyarıyoruz. Türkiye vasat yazın yayıncılığı Kült Neşriyat saldırısı altında. Baharın gelişiyle artan görsel/kitap kadavrası paylaşımlarının kalabalığı arasında, sessizce dolaşıma giren, zihinlerin mono halini hadım etmeye niyetli yaşayan metinlerin bir araya geldiği bir atağın darbesini, kentlerde Karanlık Thomas öncülüğünde harekete geçen hücrelerin sahte peygamberler etrafında toplanarak çevremizi sardığını görüyoruz. Modern kofluğa karşı başkaldırı metinleri, güneşi karartan hamleler ve isyan hafızasını tazeleme provokasyonları bir arada. Sahte gerçeklikle bağınızı kopartmaya geldiler. Bir Kadavra adıyla derlenen bu minik risale 1930 tarihinde yayınlanan Kadavra'nın ikinci sayısında yer alan Bataille ve Desnos'nun yazılarından oluşuyor. Bataille tarafından yazılan Hadım Edilmiş Aslan ve Desnos tarafından yazılan Sahtekar Thomas metinlerinin ortaklığı Breton'un peygamberliğe soyunması ve Sürrealizmi bir dini inanca dönüştürmek için ortaya koyduğu sahtekar tavrı ve bu tavrın siyaset ile olan yakın bağını dile getirmeleri. Her iki metin de ileride yayınlanması planlanan toplu bir Kadavra çalışması için iyi bir giriş olacak. Bunun yanı sıra daha önce yayınladığımız Acephale ile bir miktar değindiğimiz, Sürrealizmin arka planındaki çatışma, İkinci Dünya Savaşı arifesinde Avrupa entelijansiyasının kutuplaşması ve yeni düşünce okullarının kuruluş nedenlerini tartışmaya açmak için de önemli ki böyle bir yöntem, 20. yüzyıl modernizmini de radikal ve alternatif kanallardan tartışmaya açmak anlamına geliyor. Kaldı ki böyle bir modernizm tartışması, bugün içinde bulunduğumuz ve modernizmin çıkmazlarıyla sürekli sakatlanan sosyo-politik zamanı anlamak için önemsenmeli. Kült'ün yeni anti klasikler serisi Janus'un bu ilk parçası 200 adet numaralandırılmış nüsha olarak sınırlı sayıda basıldı ve 175 adeti satışa sunuldu. 1928'de Sürrealist Devrim dergisinin özel bir sayısı, Histeri'nin keşfinin 50. yılına adandı. Dergi içinde şüphesiz en ilgi çekici metin Breton ve Aragon'un ortak yayımladıkları Histeri'nin 50. Yıldönümü metniydi. Sürrealistlerin histeriye bu denli ilgi göstermelerindeki temel neden, Sürrealizm düşüncesinin bütünüyle bilinçdışına yönelmesi olabilir. Kaldı ki İkinci Dünya Savaşı dönemini hazırlayan ve Birinci Dünya Savaşı sonrası kendini gösteren travma toplumu tam da konvansiyonel psikolojinin tanımladığı bir histeri halini toplumsal ölçekte karşımıza çıkartıyor. Breton ve Aragon'a göre: Histeri patolojik bir olay değildir ve herkesin gözünde, kendini ifade etmenin en üst düzeyi olarak algılanabilir. Tam da bu noktada Sürrealistlerin Nietzsche'nin modern kofluğa karşı baş kaldırısını yineleyerek bu koflaşmanın karşısında değil, bu kofluğa alternatif bir oluş olarak histeriyi yücelttiklerini söyleyebiliriz. Kült'ün yeni anti klasikler serisi Janus'un bu ilk parçası 200 adet numaralandırılmış nüsha olarak sınırlı sayıda basıldı ve 175 adeti satışa sunuldu. Çağrılmayan Cemaat'in uzun bir aradan sonra yayınladığı bülteni, gelmekte olan yeni Ç. C. sayısına bir çağrı niteliğinde. 100 adet numaralandırılmışözel nüsha olarak basılan bu bülten, sadece özel satış noktalarında ve Kült sitesinde kısa süreli satışta olacak. Sanat tarihçisi Barış Acar'ın üç cilt olarak kurduğu Ekphrasis'in ilk cildi, Türkiye ve Çağdaş Sanat ağı üzerine özgün ve eleştirel bir yaklaşım sunuyor."}
{"url": "https://futuristika.org/turkiye-panoramasinin-deliligin-satirlarda-can-bulmasi/", "text": "Türk edebiyatında klasikleşmiş romanların ve ses getiren çağdaş romanların toplumda var olan ve daha önce keşfedilmemiş nişleri doldurduğuna inanıldığında gerek televizyon dizilerine gerekse beyaz perdeye taşındıklarından bahsetmek mümkün. Romanların filmleştirilmesi ve ya televizyon dünyasına kazandırılması durumunun eseri ne derecede aslından uzaklaştırdığı halen en çok tartışılan nokta. Bir de beyaz perdede izlemek elde olsa diye iç geçirip eserin yoğunluğu ve bulunduğu nişten çıkarılmasının bir hayli zor olduğu durumunun mevcut olduğu eserler var, bunlardan bir tanesi de Ayfer Tunç'un 2009 yılında okuyucu ile buluşturduğu Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi adlı romanı. Ayfer Tunç'un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi 500 sayfalık keyifli, samimi ve uzun metrajlı bir yolculuğa çıkarıyor okuyucusunu. Roman, toplumsal zaaflarımızı ve meydana gelen olaylar zincirinde olayların ve zaafların insanları birbirine nasıl bağladığını okuma şansı vaat ederken, Türkiye'nin her kesiminden birbirine hiç benzemediklerini düşünen, düşündürten, sokağımızda, iş yerimizde, spor salonumuzda ya da süpermarkette rastlayabileceğimiz, bizim insanımızı sunuyor bizlere. Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi alışılagelen roman kurallarını ve düzenini alt üst ederken adeta kendi içinde kendi kurallarını ve kendi sistemini yaratıyor. Modernist gelenek izlerini eserlerinde kullanmakta keyif alan ve bunun okuyucu tarafından saptanmasını sağlayan Tunç, romanın anlatı şeması konusunda da bir o kadar kendine has bir üslup içerisinde. Alışıla gelmiş roman karakterizasyonun aksine Tunç, roman içinde yer alan alışılmadık sayıda roman kişisi kullanarak ortaya ucu bucağı gelmeyecek gibi görünen bir soy ağacı oluştururken bir yandan da birebirleri ile doğrudan ya da dolaylı olarak bağlantılı karakterler ile romanı yurdumuz insanı ile donatıyor. Romanın olay örgüsünün karakterler ile çok sağlam desteklendiği, karakterden karaktere geçişlerin yumuşaklığı ve anlatıda rahatsızlık uyandırmaması da göz önüne alındığında Tunç'un romanını ne denli sağlam bir zeminde hazırladığını söylemek mümkün. Alışılagelmiş roman özelliklerinin aksine, düz bir olay örgüsü ve başat kişisinin olmadığı, romanda, sonunda roman kişilerinin okuyucuya sanki gerçek birer kişilermişçesine tanıtıldığı bir de dizini bulunmakta. Her karakterin kendisine ait bir bölümünün olduğu romanda, kişilerin etraflıca betimlenmelerine ek olarak karakterlerin hayatlarından kesitler sunulması da gerçeklik ve kurgu kavramları hakkında da düşündürücü bir zemin hazırlıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/turkiyede-bir-anarsizm-hayaleti-dolasiyor/", "text": "Gün Zileli: Oturum sürem bitmişti ve herhangi bir geçim kaynağı gösteremediğimden oturum süremin uzatılmasını reddettiler ve 15 Nisan'a (2010) kadar ülkeyi terk etmemi istediler. Bu bir yanlış anlama sonucu oldu. Sanırım daha önce PEN'e başvuran arkadaşlar halen yetkisiz olan biriyle muhatap olmuşlar. Haydar Karataş'ın yazdığı yazı üzerine durum ayyuka çıktı ve durumdan Türkiye PEN'i haberdar oldu. Türkiye PEN'den Tarık Günersel duruma müdahale etti ve İsviçre PEN'i uyardı. İsviçre PEN'den Kristin Shnider benimle bağ kurdu ve durum düzeltildi. Şu anda İsviçre PEN benim adıma karara itirazı yürütüyor. Bu konuda hiçbir bilgiye sahip değilim. Ama söylendiğine göre, yazar hakları konusunda Avrupa'da en duyarsız ülkelerden biriymiş İsviçre. Sol örgütlerde özeleştiriden çok söz edilir ama bu üyelerin örgüte özeleştiri yapmasıdır. Örgütler asla gerçek anlamda özeleştiri yapmazlar. En büyük yenilgi ise özeleştiri yapamamaktır. İktidar kavgası veren kaçınılmaz olarak bölünür ve devrim için mücadeleyi bırakıp birbirini yer. Olan budur. İdeolojik ayrılıklar iktidar için kavganın bahanesidir. Aralarında ciddi hiçbir ayrılık yoktur. Hatta ayrılık konuları ayrılık gerçekleştikten sonra imal edilir çoğunlukla. 1975-80 iç savaşı sırasında sol örgütlerin büyüyormuş gibi görünmesi aldatıcıydı. İknaya değil zora dayanan bir mücadele ortamında insanlar örgütlerin gölgesine sığınmak ve o örgütün taraftarıymış gibi görünmek zorunda hissettiler kendilerini. Ama darbe inip bu örgütler etkisiz hale gelince de bağlılıklarına derhal son verdiler. Böylece örgütlerin topladığı güçlerin sahte olduğu ortaya çıktı. Bir devrimci hareket gerçekten devrime omuz vermek istiyorsa, birincisi, bu gücün örgüt için değil, devrim için harekete geçmesini teşvik etmelidir; ikincisi, hareketin gerçekten kitlesel seferberlik biçiminde gelişmesine özen göstermelidir; üçüncüsü, özsavunmanın ötesine geçen bir şiddet politikasından uzak durmalıdır; dördüncüsü, devrimci zora değil, iknaya dayanmalıdır; beşincisi, kitleyi bir destek güç olarak değil, devrim için harekete geçen gerçek özne olarak ele almalıdır. Bütün bunlar yapılmış olsaydı 12 Eylül bu kadar kolay başarı sağlayamazdı. Marksizmi topyekün otoriter olarak nitelemeyi doğru bulmuyorum. Marksist hareketin içinde otoriter olmayan yönelimler de halen mevcuttur. Öte yandan, marksizm içinde ana akım niteliğindeki Leninizm-Stalinizm gerçekten otoriterdir, hatta otoriterliğin ötesinde son derece monolotik ve özgürlük düşmanıdır. Stalinizmin faşizmden pek farkı olduğunu düşünmüyorum. Türkiye'de sol ne yazık ki esasen Stalinist'tir. Bu Stalinist ana akım sorgulanmadıkça ve yenilgiye uğratılmadıkça solun gelecekteki özgür toplum için mücadele etmesi ve ikna edici olması mümkün değildir. İşçiler, şehirden şehire pasaportla gidebildikleri, süngü zoruyla çalıştırıldıkları faşizan bir üretimci sistem için asla mücadele etmeyeceklerdir ve etmemektedirler zaten. 1917 devrimi dünya işçilerine, çalışanlarına büyük umut vermişti. Daha sonraki gelişmeler ne yazık ki bu umudu kırmıştır. Solun bu umudu yeniden yaratabilmesi için kendi içinde bir devrim yapması gerekir. Anarşizmin kendisi de modernizmin çocuğu olmasına rağmen, onun asi çocuğudur ve modernist ilerleme tezlerine karşı çıkmıştır. Türkiye aydınları ise en azından yakın zamanlara kadar ilerlemeci-modernist paradigmanın etkisi altındaydılar. Bu yüzden anarşizm Türkiye'de aydınlardan, en azından 1990'lara kadar hak ettiği ilgiyi göremedi. Ama bu tarihten beri durum kısmen değişmiştir. Bu yüzden anarşizme bir ilgi de başlamıştır. Türkiye'de anarşizm çok yenidir. Henüz emekleme aşamasındadır. Doğaldır ki, fiili güç olarak hayli zayıf ve uygulamalarında da oldukça başarısızdır. Ama anarşizmin potansiyeli ve yarattığı ilgi, onun gerçek gücünün ve varlığının yüz katıdır belki. Yani Türkiye'de bir anarşizm hayaleti dolaştığını söyleyebiliriz. Bu grup İngiltere'deki göçmen Türk ve Kürt topluluğu içinde anarşizmin propagandası amacıyla kurulmuştu. Belli ölçüde işlevini yerine getirdikten sonra 2000'lerin başında kendisini dağıttı. Evet, ulusalcılıkla MDD arasında hem benzerlikler ve bağlantılar, hem de farklılıklar vardır. Benzerlik, MDD'nin öngördüğü Milli Kapitalizm denen şeyin ulusalcılık tarafından iyice abartılı bir şekilde benimsenmesidir. Öte yandan, MDD, tüm ulusalcı yanlarına rağmen, bugünkü ulusalcılardan farklı olarak, egemen sınıflarla işbirliği yerine çatışma halindeydi; tüm ulusal uzlaşma eğilimlerine rağmen içerdeki sınıf mücadelesini tamamen iptal etmemiş ve devletle bütünleşmemişti, yine bugünkü ulusalcılardan farklı olarak. O zamanın MDD'ci gençlerinin sloganlarıyla bugünkü ulusalcıların sloganları arasında benzerlikler olmakla birlikte bu gençlerin kafasından hakim sınıfların devletiyle bütünleşmek gibi bir düşünce geçmemişti bile. Nitekim Deniz'lerin devlete teslim olmayıp vakarla ölüme gitmeleri de bunun kanıtıdır. Yüzeysel benzetmelerden kaçınmak gerekir. Doğal olarak Marksist-Leninist öncü örgüt teori ve uygulamasının gençlerde yarattığı haklı bir tepki var, yeniden bu tür örgütlenmelere gidilebileceği endişesini taşıyorlar. Öte yandan ben şahsen anarşistlerin salt anarşist bir örgütlenme yaratmalarına da pek sıcak bakmıyorum. Özel ideolojili örgütlerin varacağı yer, isterse kendilerine anarşist desinler, ML örgütlerin vardığı yerden pek farklı olmayacaktır. Bence sorun, ideoloji farkı gütmeden ezilen sınıfın/sınıfların öz örgütlenmelerini yaratmaktır. İster konsey, ister komün, ister sovyet deyin, yapılması gereken bu tür kitlesel örgütlenmeler yaratmaktır. Kitlelerin özörgütlenmesidir bu. Türkiye'de her türlü örgüt ve parti kuruluyor da bunu denemeyi düşünen yok pek. Bireysel anarşizmden eğer Stirnerci anarşizmi anlayacak olursak bu zararlı bir akım değildir; anarşizmin bir koludur ve birey olmayı teşvik etmesiyle yararlıdır da. Bence bir devrim, anarşizmin de, Marksizmin de bütün kanatlarını içinde barındırmalıdır ama aynı zamanda devrim bu radikallerin kendi üzerinde hegemonya kurmasına izin vermemelidir. İpler aşağıdan devrimci kitlelerin elinde olmalıdır. Aynen Rusya'da, 1917 Şubat'ı ile Ekim'i arasında olduğu gibi. Bir zamanlar Regis Debray'ın bir kitabı vardı: Devrimde Devrim. Devrimin yeniden hayatiyet kazanması için devrimde devrim gerekiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/turkiyede-punk-ve-yeralti-kaynaklarinin-kesintili-tarihi-1978-1999/", "text": "Bilinen ve kabul gören ansiklopedik tarifi ile Punk, 70'li yılların ikinci yarısında İngiltere'de bir müzik akımı etrafında gelişen toplumun tüm değerlerini alt-üst eden, yıkıcı bir altkültürdür. Müzikal alt yapısını 70'li yılların ortasında New York'daki bazı müzik gruplarından almış, tavır ve tarzı ise İngiltere'de şekillenmiştir: Punk'un nihilist ve yıkıcı tavrı, zamanla gelişip olgunlaşarak, antifaşist, antikapitalist, antimilitarist, antiotoriter, cinsiyetçilik ve homofobizm karşıtı, derin çevreci, hayvan haklarını savunan, kendin yap'çı yıkıcı-yapıcı bir ideolojiye dönüşmüştür. 70'lerin ikinci yarısınnda öfke kendini, Avrupa ve Amerika'da Punk ile dile getirirken, Türkiye'de sokak çatışmalarına, grevlere ve devrim provalarında gösteriyordu. Müzik dinlemenin henüz sırası değildi. 12 Eylül 1980'de gerçekleştirilen geleneksel askeri darbe, işkenceler, zindanlar, idamlar, sürgünler, yasaklar, sansürler ve antidemokratik yasalarıyla gelmişti. 12 Eylül rejimi özellikle Sol muhalefeti tamamen susturmuş, günümüzde etkisi hala süren sistematik bir apolitizasyon ve kişiliksizleştirme çalışması ile, toplumun her kesimini, üniversiteleri, sanat ortamlarını sindirmişti. Devir, Tonton amca, köşe dönmek, video kaset ve arabesk devriydi. Böylesine sindirilmiş, kişiliksiz bir toplumda, kendisine dayatılan yoz arabesk kültürü kabullenmek istemeyen, kendisine nefes alabileceği bir yer arayan bir kesim gençlik için bir alan vardı, o d: Heavy Metal. Tek tük kaset kaydı yapan yerler ve yurtdışından gelen iki yabancı Heavy Metal dergisinin alt yazısız sayfaları sayesinde, kendini farklı hisseden bir kesim gençlik böylece Heavy Metal ile tanışmış oldu. Magazinel olmanın dışında, çoğunluk için Punk ile tanışma, Heavy Metal'den Punk müziğe bir tarz geçişi ile gerçekleşti. 80'li yılların ikinci yarısından itibarı ile kendini metalci veya punk olarak lanse edenler, gündelik hayatın içinde de kendini göstermeye başlamıştı. 1977'lerde İngiltere'de punkların toplum düzenine karşı gerçekleştirdikleri şok edici taktikleri, kendini Türkiye'de 80'lerin ikinci yarısında özgür bir birey olma nedeni olarak, uzun saç, küpe veya yırtık kot ile gösteriyordu. Bu hergün kavga anlamına geliyordu. Ancak yaşanan bu sokak sıkıntılarının dışında Türkiye'de Punk, kültürel ve politik anlamda gündelik hayatta kendine yer bulamamıştır. Türkiye'de gençlik, toplumun genel örf ve adet yapısına uygun bir şekilde, hiçbir alanda söz sahibi olamamıştır. Gerçek ekonomik, gerekse toplumsal baskılar nedeniyle gençlik bir alt kültüre ait olmak gibi gençlik alışkanlıkları sadece belli bir yaşa veya döneme kadar sürdürebilen, yaşanıp atlatılması gereken hiçbir zaman sağlam olmamış, gelenek sürdürülmemiş; bu yüzden kendilerini ifade edebilecekleri ve üretebilecekleri süregiden ortak bir yaşama alanı -altkültür- yaratamamışlardır. Punk'ın Türkiye'deki politik hayatla tanışmasının bir çok nedeni vardır. Bunlardan en önemlileri kuşkusuz 1980 askeri darbesinin genel toplum üzerindeki baskı ve etkileri, darbe sonrası yaralarını sarmaya çalışan ve toplumsal hayatta tekrar yer arayan Sol'un içine kapanık muhafazakar yapısı ve de Punk'ların genel anlamda politik hayata katılmak gibi bir dertlerinin olmamasıdır. Türk medyasında ve toplumunda Punk, başka ülkelerdeki genel bakış açısından farklı olmayacak şekilde- sapıklık, bi tip saç şekli, neo-nazi'lik ya da batı özenticiliği ile eş anlama gelmekteydi. Resimlere bakmak dışında Punk hakkında okunabilecek Türkçe kaynakların olmaması ve Punk'ın iletişim ve bilgi aracı olan fantazilerin ancak 90'lı yıllardan sonra ortaya çıkması nedeniyle, Punk çevresi içerisinde de Punk kavramının sığ kalmasına neden olmuştur. Kendini Punk olarak nitelendirenlerin çoğunluğu için Punk, öykünmenin ötesine gidememiş, sadece bir müzik tarzı, taviz verilmek zorunda kalınan dış görünümü ve Punk deyince akla ilk gelen aslında sadece Punk'a özgü bir durum olmayan bu olumsuz tablo, günümüzde de Türkiye'deki benzer tüm gençlik altkültürlerinin ortak açmazıdır. Türkiye'de yaygın bir altkültür olarak Punk'tan bahsetmesek de, hafızasını darbelerde yitirmiş, geçmişe ait bir belgesi olmayan bu depresif, muhazafakar ve boya katılmış ülkede, her türlü olanaksızlığın ve yalnızlığın içerisinde yaşanmış samimi bir dönemi belgelemek gerekiyordu. Elinizdeki bu -övünç kaynağı olmayan, konusunda ilk- kitap, 80'li yıllardan, Türkiye'de ilk resmi yerli Punk albümü olan Rashit'in Telaşa Mahal Yok'un çıktığı 1999 yılına kadar olan süreçte, Türkiye'de Punk'ın kendini somut olarak ifade ettiği müzik ve yeraltı kaynaklarını içermektedir. Ancak bu kitap, o döneme tanıklık etmiş, belli kişi ve grupları içermekte, bir Türkiye Punk Külliyatı olarak algılanmamalıdır. Kitapta Punk ile birlikte adını sıkça göreceğiniz bir diğer akım Hardcore'dur. Hardcore, 80'li yılların başında Amerika'da, punk gibi giyinmeyen ve klasik punk müziğe göre çok daha hızlı müzik yapan Punkların kendilerini ayırmak için yarattıkları tarzdır. Hardcore günümüzde, özgünlüğü, disiplini ve sert söylemi ile Punk'la birlikte anılan ana bir akım haline gelmiştir. Yine de bu kitapta terim karmaşası yaratmamak için genel olarak Punk kelimesinin kullanılması tercih edilmiştir. Günümüzde Punk, müzik ve modası ile her ne kadar kapitalizm tarafından ehlileştirip, ambalajlanarak karlı bir ürüne dönüştürülmüşse de, Punk bir tavır olarak tüm dinamikleri, yeraltındaki paylaşım ve komünitesi ile muhalif bir altkültür olarak devam ettiği sürece yaşayacaktır. Punklar, Punk üzerine okuyabilecekleri Türkçe kaynaklar ile çok geç tanıştılar. Punk altkültürü ile ilgili Türkçe'ye çevrilen ilk kitap, Dick Hebdige'in, orijinal adı Subculture: The Meaning Of Style olan Gençlik ve Altkültürlerinin ilk basım yılı 1988. Punk ile ilgili diğer kitapların basım yılları ise 2000'li yıllardan sonra. Bu kitaplar arasında Punk'ı yaratan ve etkileyen müzikal ve sanatsal akımlar ile dönemin ekonomik ve sosyal koşullarını anlatan Tricia Henry'nin Punk Bir Altkültürün Oluşumu adıyla Türkçe'ye çevrilen Break All Rules: Punk Rock and the Making of a Style ve Punk felsefesi ile ilgili Craig O'Hara'nın Punk Felsefesi: Gürültünün Ötesinde adıyla Türkçe'ye çevrilen The Philosophy of Punk: More Than Noise! kitaplarını okumanız tavsiye edilir. Bize, özellikle sosyalbilimcilere ve teorisyenlere, Punk'ın öğretebileceği çok değerli bir şey vardır, o da basitlik ve dolayımsızlıktır. Sözü uzatmadan, güzelleştirmeden, sakınmadan, yüceltmeden ve korkmadan söyleyebilmeyi öğretir. Bu dersi alabileceğimiz bir dünya kültürü daha vardır, o da Punk ile çoğu zaman eşanlamlı olan anarşizm öğretisidir. Fakat anarşizm Punk'tan daha fazla bir kültür meselesi olduğu için onun basitliği kolayca Lacan ve Deleuze ile bulanıklaşmaya meyillenir. Bu yüzden bugün artık basitlik ve dolayımsızlığı buradaki anarşizmde aramayalım. Özellikle Türkiye'de bunu aramamak için iki neden bulunmaktadır. Birincisi, tarihsel açıklama, 70'lerden beri basılan ve anarşist kelimeleri olabilecek en aşağılayıcı anlamda kullanan faşist kültür endüstrisinin sistematik karşı propagandasıdır. . Anarşizm kullanışsız bir şey olup çıkmıştır, eğer bir nebze kötü niyete müsaade edilirse, çocukluk hastalığı olmuştur. Fakat ikinci sebep daha gizli, daha sinsidir ve doğal olarak daha kültürlüdür. Bu basitliğe vurulan en büyük darbedir. Radikal düşünce bu sefer karalandığı için değil, fakat karmakarışıklaştığı için kullanışsız olmuştur. Sol kulağını sal elle göstermek anlamına gelen bu karmakarışıklığı Baudrillard'ın modasından, sırasıyla Deleuze, Zizek, sonra anti-Zizek ve bilumum post-modern düşünürlerin etkisiyle anarşizmin olası basit bir dolayımsızlığı bir kör düğüme dönüşmüştür. Bu durumu destekleyen ve anarşizmin basitliğini anlaşılmaz bir dilbilgisi gösterisine dönüştüren tutumun tersini ben Punk'ta bulabileceğimizi düşünüyorum. Bunu tabii ki Punk'ı politik bir hareket olarak düşünerek değil, basit düşünerek yapabileceğimiz kanısındayım. Dediğimiz gibi Punk basitlik demektir. Tekrar aynı şeyi vurgulamak gerekir, özellikle Türkiye'de ve dünyanın birçok yerinde anarşist teori acayip bir hal almıştır. Anlaşılmazlık ve karmakarışıklık dilbilgisiyle el ele olup dönüştürme değerini yitirmiştir. Çünkü gösterdiğimiz gibi kullanılmaz bir hale gelmiştir. Bu söylemin can sıkan ve okuyucularda anlama kaygısı yaratan durumları kafamızda canlandırdığımızda bu resimler daha da netleşir: soyut bir yazarı anlamaya çalışan ve canı sıkılan genç bir anarşist mesela. Fakat bulanıklığı eleştirirken biz de işi neredeyse basitlik leyhine tamamen karıştırır gibi olduk. Sonuçta biz burada popüler olan Punk'tan bahsediyoruz ve popüler kültürün ve basitliğin devrimci gücüne inanan ilk yıllardaki Brecht ve Benjamin'i aklımızda bulundurarak modernizmden bahsediyoruz. Bu şekilde Punk'ı ele aldığımızda artık onu post-modernizmin eğlence ve hedonist yorumundan kurtartıp, dünyayı yorumlama üzerine ayrı bir imkan yolu açmış oluyoruz. Benim için Punk'ın önemi bu imkandan kaynaklanıyor. Türkiye'de örneğin, daha ileride buna daha fazla değineceğiz, Suratına İşemek İstiyorum kadar hem direkt, hem de bu kadar basit, hem de bu kadar net ve saldırgan bir şarkının ancak punklar tarafından söylenebileceğini tahmin etmek zor değil herhalde. Bizim teorisyenlerin ve sosyalbilimcilerin de Punk'tan öğrenebileceği şey de güçlü bir suratlara işemek isteyen teoridir. Tabii ki bu kitap böyle bir teoriyi üretmek için yazılmamıştır. Bu Türkiye'deki Punk ile ilgili bir kitaptır. Fakat kitabı hazırlarken, en azından yaklaşımımız ve seçeneklerimiz dahilinde, dikkatli bir şekilde entelektüel olmaktan kaçındık. Onun için bu kitap hiçbir şekilde bir sosyolojik vaka veya şizoanket ya da bir sözel tarih çalışması olarak okunmamalıdır. Kitabı hazırlama sırasında yaptığımız araştırmalar hiçbir yönteme göre yapılmamıştır. Olabildiğince kişisel olan bu yaklaşım, aynı zamanda benim için sadece Türkiye'deki Punk'ı değil, bir o kadar da hayatı ve insanları anlamama da çok yardımcı oldu. Özellikle her on yılda bir gelen askeri darbelerden dolayı zaten üstün gelme bir şekilde başlayan modernleşme Türkiye'de tamamen süreksiz bir seyir göstermiştir. Modernizmin tamamlanmamış bir proje olduğunu anlamak için burada ileri görüşlü ve çok zeki olmak gerekmiyor. Çünkü biliyoruz ki, daha doğrusu bu kitap ile bilinecek, Türkiye'de Punk 1987 yılında İstanbul'da Headbangers grubuyla ilk defa tam anlamıyla kamusal bir anlam kazanmıştır. Eğer Tünay Akdeniz ve Çığrışımlar'ın ithal Punk-Rock'ını saymazsak o zaman Türkiye'de Punk normalinden on yıl sonra başlamıştır. İlk resmi Punk albüm ise bundan on küsür yıl sonra piyasaya çıkmıştır. Bu kitapta bu iki tarih arasında Türkiye'de Punk ile ilgilenmiş kişileri ele aldık. Kitaptaki röportajlar ve kimi yazılar okuyuculara bu bilinmeyen tarih hakkında bir fikir verecektir, onun için kimsenin hiçbir uzman sosyolojik değerlendirmeye ihtiyacı olduğunu zannetmiyorum. Fakat yine de yöntem ve araştırma seyri hakkında birkaç söz; bu kitabı hazırlamak benim zannettiğimden çok daha zor oldu. Bunun birkaç nedeni olabilir: röportaj yaptığımız kişilerdeki konu hakkında isteksizlik, inançsızlık, sabırsızlık veya tembellik, röportaj yaptığımız çoğu kişinin bu konuda söyleyecek çok şeylerinin olmadığını iddia etmesi, bir takım psikolojik zorluklar veya doküman eksikliği, röportaj yapmak istediğimiz kişilere ulaşma gibi fiziksel zorluklar. Bu konuda hiçbir kaydın olmaması da en baştaki zorluktu. Ama biz en başından beri bu tarz yeraltı araştırmalarında görülen sineği inek yapmak hatasından kaçmaya çalıştık. Durduk yerde yeni bir şehir mitolojisi yaratmak değildi amacımız. Punk böyle bir şeye hem felsefi kategori olarak hem de tarihsel bir fenomen olarak müsaittir. Her yerde ve her koşulda farklı anlama gelebilir Punk, örneğin eski-Yugoslavya'da özyönetimli sosyalizmin üçüncü yol teorisini ve pratiğini destekleyen bir hoşgörü göstergesi iken, Letonya'da bağımsızlık sürecinde çoğulcu milliyetçi seslerden biri oluyor, fakat yine de Punk zamanına göre putkırıcı, anti-otoriter, saldırgan, eleştirel ve bununla beraber batıcı, şehirli, elitist ve kitsch karşıtı olan bir kültürdür de. Bugün en küçük ve en gelişmemiş ülkelerde bile Punk'ın izlerini aramak ve takipçilerini bulmak bu modern/şehirli kültürün ulaşabileceği etkinin sınırsız olduğunun göstergesi de olabilir. Eğer İran'da punklar varsa, bunların gürültüsü mollaların ezanı dışında başka sesler de olduğunun işaretidir ve bu gürültü orda bile modern şehirli bir kültürün olduğunu garanti eder. İşte bunu garantilemek için çoğu durumda ve yerde sineği inek yapma taktiği uygulanır. Böylece olmadık bir tarih ve gelenek icat edilir. Fakat Luk Haas'ın samimiyetine ve pratiğinin içtenliğine inandığımız için bu örnekte kötü niyetin olmadığını ve bu plakların plak hammaddesi vinyl'den daha tehlikeli olmadığını varsayıyoruz. Luk Haas hakkında bu kadar. Türkiye'de Punk'ın olması, hem de 80'lerde olması, bugün bakıldığında çoğu kişi için politik doğruluğun bir göstergesi ve Türkiye'nin modern ve açık toplum olduğunun bir garantisi olarak yorumlanabilir. Sineği inek yaparak, Türkiye'deki Punk'ı olduğundan farklı ve fazla gösterdiğimizde, kolayca biz de bu neoliberal görüşün sözcüsü olabiliriz. Bu kitap dış mihraklı destekle basıldığı için bu konuda okuyucuları daha fazla uyarmamız gerekiyor. Punk, doğrudur, çelişkili bir şekilde yüksek kültürün sözcüsü olabilir fakat bu kitapta bizim herhangi bir ajandamız olmadığı gibi, hiçbir şekilde de Punk'ı bir açıklama olarak kullanmadık. Eğer izin verirseniz teorinize işemek istiyorum, hem karmaşık olanlara hem de komplocu olanlara! Karl Marx'ın sanat ayna değil, çekiç olmalı önerisi Türkiye Punk müziği için pek geçerli değildir. Türkiye'de Punk müziği bir penceredir. Bu bölümde bunu yavaş yavaş göstereceğiz. Punk müziği 1977'de Londra ve Kıta Avrupası ve ABD'de epey bilinen ve gençler arasında popüler bir altkültür hareketi haline geldiğinde, Türkiye'de o zamanlar Punk hakkında ve genelde Rock 'n' Roll hakkında yazılan yazılar eleştirel türdendir. Punk, emperyalizm, Batı dekadansı, çürüme ve apolitiklik ile eşanlama geliyordu. Punk'ı eleştirenler onun bir Batı demokratik kapitalizminin ajanı ve garanticisi olduğunu ve IMF ile el ele gidebileceğinin farkındaydılar. Türkiye'de 1977'de Sol hareket Punk'tan olabildiğince uzaktı, ama Punk'ın en anarşist görünümlerinden bile daha radikaldi. Aynı zamanda da Türkiye'deki Punk'ın hiç olamayacağı kadar da enternasyoneldi; Yar Yayınevi o meşhur yıl İtalyan Kızıl Tugayları, Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu, İran, Kamboçya ve bir sürü ülkenin gerilla hareketlerinin manifestolarını en modern tasarımlar ile yayınlıyordu. Militanlar ve sempatizanlar Arnavutluk, Çin, Küba, Bulgaristan... tüm ülkelerin Sol teori ve pratiklerini takip ediyordu. Fakat Sol'un müziği hiçbir zaman çekiç değildi, daha doğrusu hiçbir zaman Punk'ın anladığı anlamda üç akorlu gürültü üreten bir rahatsızlık değildi. Sol müzik ya erkek köylülerin maço gür sesi olmuştur, ya da melankoli ile sızlayan kadın ana'nın ince sesi. Türkiye'de politik müzik gün bugün böyledir, hatta art arda gelen kayıplar ile bu kaderci formunu daha da pekiştirmiştir. Sol teori ne kadar enternasyonel olmuşsa da, pratikte de o kadar mahalleci kalmıştır. Bana öyle geliyor ki, gürültüden arındırılmış bu melankolik Sol ses, garip bir muhafazakarlığı da beraberinden getirebiliyor, öyle ki bugün Otonomcular gibi hayli uluslararası teori ile beslenen radikal politik oluşumları ziyaret ederseniz, dünyanın en bayat ve sıkıcı halk müziklerine hazırlıklı olmalısınız. Bu yüzden Murat Belge'nin daha seksenlerin başında yaptığı Arabesk ve Punk müzik benzetmesi esasında yanlıştır. Eğer Arabeski yüksek sanat müziğinden farklı olarak daha amatörce bir ses ve devrime gebe bir Vox Populli olarak Punk ile eşanlamlı değerlendirirsek, o zaman Punk'ı temeli olan gürültülü basitliği salt bir muhafazakar feryada indirgemiş oluruz. Sol müzik çekiç değildi, ama ayna da hiç değildi. Müzikte ayna ve orta sınıf psikolojik dertler ve depresyonlar herhalde 80'lerde Sezen Aksu ve onu hala devam ettiren en aptal liberaller tarafından başlatılmıştır. Fakat 80'lerde Sol olmayan, bu yüzden de apolitik olan, ama hiç de orta sınıf ve vasat olmayan bir gençlik sesi de yükseldi bu ses tabii ki ilk heavy metal ile yükselse de kısa zamanda asıl radikalliğini Punk ile kazandı. 80'lerde Türkiye'nin nasıl bir yer olduğunu o dönemde burada yaşayan birçok kişinin röportajlarından görebiliyoruz; karartmalar, sürekli baskı, hiçbir şeyin net olmaması, garip ve iğrenç bir stil, muhafazakarlık ve vahşi kapitalizm. İşte bu dönemde belki de ayna olmayan ender radikal hareketlerden biri Punk'tı ve Marksist olmadıkları için de çekiç olma şansları yoktu. Bir de punkların sayısı az imiş o dönemde ve de tipik bir yeraltı partisi şöyle olurmuş; bir iki Metal grubu, ardından bir Punk ve arada da bir Break Dance show, hepsi de gündüz ve kiralanmış bir düğün salonunda. Anlaşıldığı kadarıyla o dönemde yeraltı kültürü tüm o 80'lerin hafıza kaybından sonra kendini tekrar bulmaya çalışıyormuş, onun için o dönemde kimse kendini tam olarak Metal, Punk veya Hardcore olarak tanımlamıyormuş. Bu arama dönemi Türkiye'deki eksiklikler yüzünden yukarıda bahsettiğimiz parti gibi komik ve eğlenceli de olabiliyormuş. Bu yüzden biz Türkiye'deki Punk'ın çıkışını 80'lerin o politik ve kültürel ortamıyla açıklarken, Punk'ın bu duruma karşı oluşunu göz önünde bulunduruyoruz. Punklar ebeveynlerinin melankolik Sol'undan, etraftaki depresif pop'tan, yerel ve milli olmaktan, kapalılıktan bıkmış gençlerdi. Kesinlikle yeni alternatifler öğrenmek isteyen ve yeni şeyler denemek isteyen kişilerdi, eğer illa söylemek gerekirse açılmak istiyorlardı. Onun için 80'lerde Punk'ın karanlık tarafında Demokles'ın kılıcı gibi asılı duran liberalizm ve Turgut Özal figürü var. Kitapta birkaç yerde tartışmalı bir şekilde ismi geçen Özal, açılma teorisi için belalı bir isimdir. Çünkü hem Punk'ın özgürleşme isteği, hem de Özal'ın liberal kapitalist Pazar programı aynı açılma ve dünyaya ait olma isteğiyle birlikte okunabilir. Unutmayalım ki ilk İstanbul Sanat Bienali ve ilk Punk grubunun kurulması da aynı tarihe denk gelir. Özal kendi açılma isteği ile liberalizm ve vahşi kapitalizmi savunduğu kadar, aynı inatla da en gerici ve en muhafazakar kültürü de destekliyordu. Punklar için bu açılma kültürü farklıdır, dünyayı hiçbir resmi temsilin dolayımı olmadan anlamaktır. Bu açılma hiçbir zaman tam anlamıyla olamayacağı için -taşra ve yerellikten kurtulup dünya kültürüne ait olmak anlamında - bunu daha çok dışarıya bakış veya dışarıyla ilgilenme olarak görebiliriz. Burada, yine, Punk'ı açık toplumun sözcüsü olma gibi bir yoruma indirgememek için dikkatli olmalıyız. Fakat İstanbul'daki punkların toplum nasıl daha elverişli bir yer olur gibi bir dertleri ve planları olmadığı için ve Punk tavrının ülkeyi daha açık göstermeyle ilgili hiçbir alakası olmadığı için yukarıdaki bu indirgemeci yorumdan kolayca vazgeçebiliriz. Bu çözüm punkların başkaları tarafından böyle yorumlanmayacağı anlamına gelmez, biz en azından bunu yapmayacağız, kitabın birkaç yerinde Özal ismi tehlikeli bir şekilde Punk ile yan yana getirilse de. Yukarıda geliştirdiğim önermeyi şöyle tanımlayabiliriz: Punkların temsil ile sorunları yoktur ama temsil edilmeye de sorunlu bir şekilde müsaittirler. Onun için Punklar'ın sanatına pencere diyoruz, sıkıcı ebeveynleri ve aptal politikacılar dışında başka bir şey aradıkları için. Bu arama ve öğrenme tabii ki çok komik sonuçlar da doğurabilir. Örneğin Tünay Akdeniz'in ithal Punk'ı ve bunu iğrenç olan sakatatlar ve moda olan çengelli iğneler ile sentezlemesi herhalde prototipik bir Punk komedi olarak kalacaktır. Türkiye'nin açılma tarihi Araba Sevdası kahramanı gibi bir sürü örnekle doludur, Barış Manço ve Kaygısızlar'ın Helter Skelterinden, Metin Erksan'ın Şeytan filmine kadar. Sanırım en komiği ve komik olduğu kadar da tehlikeli olanı bu kitapta Dead Army Boots'un vokalisti Tarkan ile yaptığımız röportajda ortaya çıktı. Bir konserde niye gamalı haç kullandığı ve heil selamı yaptığı sorusuna eski Punk, o zaman Türklerin Türk Punk'ı, Almanların Alman Punk'ı ve Amerikalıların Amerikan Punk'ı yapması gerektiğini söyledikten sonra biz de Dead Kennedys'in hep Amerikan karşıtı müzikler yaptığını hatırlattık. Tarkan'ın cevabı işte bu hikayenin en ilginç kısmı: Biz Dead Kennedys'in hayranlarıydık, tüm şarkı sözlerini ezbere bilirdik ve biz de Amerika'dan nefret ederdik. Marx'ın dediği gibi bazen anlama yanlış olabilir. Punklar politik olarak doğru olmayı iplemedikleri için, bu örneğin de öyle sanıldığı kadar tehlikeli veya milliyetçi olduğunu iddia etmek abartı olabilir. Zaten bu tarz Fellinivari örnekleri istediğimiz kadar arttırabiliriz, ne de olsa geç ve farklı bir modernleşme Punk'ından bahsediyoruz. Fakat bu kitaptan okuyucuların anlayacağı gibi 80'lerin sonundan ve 90'ların başına kadar dünyada olup bitenleri takip eden inanılmaz bir kitlenin varlığının olmasıdır. Mektuplarla dünyanın her köşesindeki fanzin ve demolardan haberdar olan bu kitle, az da olsa, bir imkanı temsil ediyor, Türkiye'de şehirde alternatif ve eleştirel bir kültürün olabileceği imkanı. Kimileri için bu pencere yurtdışına çıkmak, yurtdışı ile mektuplaşmak veya Deniz Pınar'ın dükkanı olmuştur, fakat her ne şekilde olursa olsun farklı bir dünyaya açıldığı kesindir. Bariz muhafazakarlık olan bu deyim Türkiye'de bir imkansızlığa işaret eder; tam olarak Batıcı olamamak. Aynı zamanda bu alaycı bir şekilde batıcılığı, garpçılığı veya isterseniz oksidentalizmi eleştirir. Punk ve Türkiye'deki diğer altkültürlerin Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzetilmesinin nedenlerini şimdiye kadar anlattıklarımızdan kolayca ortaya çıkarabiliriz. Bu nedenler muhafazakarlığın da çehresini ortaya çıkarır: Türkiye'deki sosyal ve kültürel gerçek Batınınkinden farklıdır, yeteri kadar olamaz mitolojisi. Milli değerler artı kültürel anti-emperyalizm eşittir bu muğlak muhafazakar bilinç. Tahmin edeceğiniz üzere Punk'ın burada yeri yoktur. Önceki bölümlerde sırayla incelediğimiz Punk'ın kategorik, tarihsel ve politik imkanlarının bu duruma nasıl bir alternatif getirebileceği üzerine bir görüş geliştirmek istemiyorum. Zaten bunu ancak laboratuar ortamında üretilmiş bir Punk'ın yapabileceği kanısındayım, ayrıca Punk için böyle bir ajandanın onun esas yapısını tamamen bozacağını düşünüyorum. Fakat Punk konusunu ele alarak bu konuyu tamamen zıt bir perspektiften de yaklaşabiliriz, garpçılığın zıddından, daha doğrusu şarkiyatçılıktan veya oryantalizm açısından bu konuyu ele alabiliriz. Böylece önceki bölümde cevapsız bıraktığımız soruya geri dönebiliriz, Türkiyeli bir Punk/yeraltı grubu hangi koşullarda dışarı çıkabilir, dünya kültürüne ait olabilir? İçeride modern, dışarıda geleneksel/folklorik olduğu sürece. Oryantalizm bakış açısıyla ele aldığımızda Punk ve ona benzer müzik ve yaşam türlerinin Türkiye kökenli olduğu zaman, Türkiye kültürel kökenli olması gerektiğini de anlıyoruz. Eğer Türk bir Punk grubu başarılı olmak istiyorsa illa ki içerisinde bir saz veya zurna baharatı ya da bir arkaik ritim yapısı olmalıdır. Bu böyle olmadıkça yapılan müziğin anlamı olmaz. Veya röportajını yayınlamadığımız Türkiye underground müzik uzmanı Jay Dobis'in dediği gibi Hiçbir ilginçliği olmaz. Bu kadar zengin halk müzik kültürü varken niye kullanılmasın, zaten İngilizler ve Amerikalılar yeterince bundan yapıyorlar, niye aynısı eklensin. Her zaman bu kadar olmazsa da DJ John Peel, Tim Hodgkinson, Thurston Moore'un da genelde oryantal kokan Türk underground ve Punk'ına ilgi gösterdiklerini biliyoruz. Bunun en komik versiyonu da Türk gruplarının bitmek bilmez sentez yapma yetenekleridir, doğu ve batı arasındaki sentez. Einstürzende Neubaten'ın basçısı gözüyle yapılan en son film sanırım bunu en iğrenç ve çekilmez haliyle sunmuştur; artık Türkiyeli, İstanbullu yer altı müzisyen saz ve zurna ve sentez dertleriyle iyice içi boş bir türe dönüşmüştür. Aslında zavallı Piyer Loti Hacke'nin de bugün Türkiye'de istese de görebileceği pek öyle ciddi bir alternatif yoktur, müzik ve altkültür sahnesi iyice kendini oryantalize etmiştir, piyasada olan grupların çoğu neo-psychedelic hippi post-rock kafa karışıklığı ile ülkemizin güzel çok-kültürlü halk seslerini sentezlemekte yarışmaktalar. Yeraltı gruplar kendi müziklerinin yeniliğini The Can ile Müslüm Gürses ve Velvet Underground ile Orhan Gencebay arasında bir yerde bulunmakla tanımlamayı ve sentez durumunun olabileceği en muhafazakar haller almasından da çekinmiyorlar. Bu duruma nasıl böyle gelindiğini araştırıp, halihazırda bulunan post-kolonyal teorileri ile güzel bir beyin jimnastiği yapabilirdim, ama Türkiye'de bu değişimi çok iyi bir şekilde belgeleyebilen iki öğretici grup, fenomen vardır; Zen ve 2/5 BZ. İki grup da ortalama aynı zamanlarda başlayıp (80'lerin sonu ve 90'ların başı) o zaman Türkiye'de hiç olmayan Avant-Punk ve deneysel müziği tamamen politik bir şekilde yapıyorlarken, 90'ların ortalarında yavaş yavaş gitarı bırakıp saz'a yöneldiler ve kendi ülkelerinin halk ezgilerinin zenginliklerini tekrar keşfederken aynı zamanda hem müziklerindeki gürültüyü azalttılar, hem de gittikçe sentezleme amacıyla gösterisel bir ses mitolojisine yaklaştılar. Zen grubu kendi ismini Baba Zula olarak değiştirdi, ve en son Tanbul albümünden sonra oryantal olmayı iyice geliştirerek göbek dansı, Punk, dada, pscyhedelic ve dub müziğini sentezleyen en başarılı Türk grubu oldular. 2/5 BZ grubu ise bu oryantal durumu sahte bir no turistik no egzotik kinik kendi-eleştirisiyle örtmeye çalışırken, grubun yaptığı ilk albümlerle hiçbir alakaları kalmadığını da görüyoruz. Bu iki grubun ve onları takip eden bir sürü başka oluşumların oryantalizm ile alakalarının daha ciddi bir analizi yapılması gerekiyor, fakat burada en azından şundan bahsetmeden edemeyiz, bu iki grubun sesleri ve tavırlarının oryantalleşmesi ile dünyaya açılmaları ve saygın birer müzisyen olmalarını doğru orantılı olarak artması gerçeği gözümüzden kaçmıyor. Bu kitapta biz çoğunun gözünden kaçan, 80'lerin başından 90'ların sonuna kadar ki süreçte üretilen samimi ve güçlü yeraltı seslerine baktık. Umarız bu röportajları okuyan okuyucular bir imkanın farkında olurlar, bugünden farklı bir imkan; ne salyangozlara ne de Müslümanlara ait olan bir imkan. Ben İngiltere'ye grafik okumaya gittim. O zaman Türkiye'den bilgi alabileceğin çok kaynak yoktu. Bilgi sahibi olamıyordun. Gittiğimde bir baktım ki, okullar süper pahalı. Plan şöyleydi; yarım gün çalışıp, yarım gün de okula gidecektim. Hangi okul diye bir şey yok. Giremedim ki, hangi okul olmadı. 1977. Türkiye'de o zaman hippi hayatı vardı, saçlar uzundu. Böyle bir ortamdan oraya gittim. Orada film tamamen değişik. Hippilerin hepsi yaşlanmış, çoğu işgal evlerinde kalıyor. Bir süre sonra punkları görmeye başladım. Garip makyajlar, yırtık elbiseler, toplu iğneler falan. Tabii çok değillerdi başlarda. 77 yılı daha. Bunlar kafayı sıyırmış zannettim. Psikopat, tehlikeli adamlar diye düşündüm. Bende hippi kafası devam ediyor tabii o sıra, hala Pink Floyd, Frank Zappa dinliyordum. Bir arkadaş, Burada yeni bir akım çıktı. Bu gördüklerin Punk. Bunların kulüpleri var. Seni bir konserlerine götüreyim bak, ne biçim fark var dedi. İyi dedim gidelim. Biz kalktık gittik. Marquee diye bir yer vardı. O gün Lurkers ve 999'in konseri vardı orada. İçeriye bir girdim, yani samimi söylüyorum bayağı korktum. Biz gayet düzgün kıyafetteyiz. Onların hepsi yırtık pırtık elbiseler, zincirler falan. Akıl hastanesi gibi içerisi. Biz nereye geldik diye bir taraftan korktum, bir taraftan da enerji bayağı hoşuma gitti. Çok renkliydi. Konser bir başladı, biz de tam öndeyiz, bir de içerde bira içiyorlar. Pogo falan derken bir kargaşa. O onun üzerine çıkıyor biralarla, millet birbirine tükürüyor. Herkes içki içinde. Biz korktuk kavga çıkar diye gittik arkaya, oradan seyrediyoruz. Müthiş bir elektrik vardı müzikte ilk gördüğümde. Nasıl karşılaştırma yapayım; bizim 60'lı yılların gruplarında, grup çıkar sahneye, belirli bir parçayı çalar. Sonra saatlerce gitar solosu car cur cur. Arkadan davul çalar gider gider. Bunlar bir şarkı çalıyor iki dakika, hop diyor ikinci parça. Hiç gitar solosu falan da yok. Ama müthiş bir elektrik de var. Ulan dedim ben bu müziğe bayıldım, her hafta gelelim buraya. Biz o zaman kuzey Londra'da oturuyorduk. Orası da hep işgal evleri. Orada da İngiliz Rock tarihinde önemli bir yeri olan bir pub vardı. Ama fazla da büyük bir yer değil. O mahallede oturuyorum ya ha bire bakıyorum kimler çalıyor diye. Pub'a sürekli gitmeye başladım. Dedim salla hippileri punklarda hayat var. Bu arada, adamlar ne istiyor, amaçları nedir, kültürü nedir hala bilmiyorum. Fazla İngilizce de yok, anlayamıyordum. Kings Road'a giderdik. Orada punklar hava atardı. Giyinirler, millet onlara bakar, bunlar millete tükürür falan. Malcolm Mc Laren'ın Sex diye ünlü dükkanı vardı. Oradan geçiyordum bir gün, ama dükkan olduğunu bilmiyorum. Vitrine çürümüş bir postal koymuşlar. Kavramsal sanattan falan da anlamıyorum. Dedim burası neyin nesi. İçeri bir girdim, içerde Jordan, elinde de kırbaç, bana bakıyor. Eyvah dedim. Fakat dükkan hoşuma gitti. Kimse sana bir şey sormuyor, diğer dükkanlar gibi değil. Müzik olarak da Punk çalıyor. Ben de burası herhalde Punk dükkanı diye düşündüm. Fakat elbiselere falan baktım, hep fetişist. O zaman moda bondage trousers idi. Ulan bunları kim giyer. Tşörtlere falan baktım. İlk o grafikler var ya fosforlu renkler falan, bayağı hoşuma gitti. Her Kings Road'a çıktığımda o dükkana uğrardım. Sonra aradan bir zaman geçti. Punklar o zaman çalamıyorlardı. Gazetelerde Sex Pistols çalıyor gözüküyor ama Sex Pistols'ın nerede çaldığı belirsiz. Gizli çalıyorlar. Bir olay oldu. Bir kızın gözüne konserde şişe atmışlar, kızın gözü çıkmış. Bütün Punk konserlerini yasakladılar. Marquee'ye gidiyoruz hiç konser yok. Flyer veriyorlar elden, gelin işte şurada şu saatte konser var diye. Kapıda flyer'ı gösteriyorsun, tamam gel geç diyor içeri. Bir gün kim olduğunu bilmediğim bir konsere gittim. İçeriye bir girdim. İçerisi nasıl kalabalık. Eski bir fabrika ya da depo gibi bir yer. Biz de hala kafada şey var, konser deyince koltuklar olacak, herkes oturacak falan. Bir baktım içeriye herkes punk. Ben pardesü falan giyiyordum. Burada nasıl konser olur falan derken, bir çıktı grup: Sex Pistols. Ama bilmiyordum Sex Pistols olduğunu çünkü, isim değiştiriyorlardı. Mesela Sex Pistols çıkıyor ama isimlerine Adventures diyorlar yakalanmasınlar diye, yasaktı çünkü. Biri çıktı doktor kıyafetiyle. Ortalık cehennem gibi. Skinheadler vardı o zaman, onlar faşistti, karşılardı Punk'a. Bunlar konsere bir baskın yaptılar, ortalık karıştı. Adam birine bir jilet attı. Adamın dudak gitti. Polisler falan geldi. Kendimi sokağa attım. Ulan dedim bir daha bunların konserine gitmem. O zaman 25. Aslında punklar için yaşlıydım. Punkların hepsi 16-17 en fazla 20 yaşındaydı. Baştan sadece İngiliz'di Punk dinleyenler. 70'lerin sonunda, 80'lere doğru Fransa'dan, Danimarka'dan punk tipli kızlı erkekli insanlar gelmeye başladılar. Punklarda o zaman ırkçılık yoktu ki. Hatta Clash, en son Rock Against Racism diye bir kampanya yapmıştı. X-ray Spex, Siouxsie and the Banshees, Lurkers, çoğunu gördüm... 80'lerde müzikte yeni bir kapı açılmıştı Punk'la birlikte. Eski zaman müziğinde hep aşk vardır ya, o bitmişti. Artık şarkılar öfkenin dışavurumuydu. Ardından endüstriyel müzik çıkmıştı. Aynı dönemde bir de Two Tones Ska müziği de çıkmıştı. Londra'nın en fazla uçtuğu dönem o dönemdi. Sonra bir de yeni romantikler çıkmıştı. Aynı dönemde psychobilly. Yani o dönem hepsi ayrı ayrı yerlerde çalıyordu. Bir de 50'lerin Rock'n Roll'unu dinleyen Teddy Boy'lar vardı. Müziğin en güzel patlama yaşadığı dönemde Londra'da kaldım. Punk, New Wave ve New Wave'den sonra açılan bütün akımları yakaladım. Joy Division'lar, Sisters of Mercy'lar işte. Karanlık müzikler. Dünyaya bakış açım tamamen değişti. Ben de çoğu zaman işgal evinde kalıyordum. O zaman serbestti. Boş bir binaya giriyorsun, kapıyı kırıyorsun, orası artık senin. İngiltere'de öyle bir kanun vardı. Kalacak yerin yoksa kapıyı kırıyorsun, kilidi değiştiriyorsun ondan sonra gidiyorsun belediyeye. Benim kalacak yerim yok buraya girdim diye bildiriyorsun. Elektriği açtırıyorsun. Parasını veriyorsun onların. Ama kira vermiyorsun. Orda kalanların çoğu da zaten hippiler, punklar, gotikler. Yok. Orada en kötü işlerde çalışıyordum. İnşaatta çalıştım. Lokantada, restoranda çalıştım. Mutfakta bulaşıkları yıkıyordum. Kağıt evliliği yaptım. Yakalandıktan sonra da sınır dışı edildim. Sorma işte en kötüsü de oydu. Buraya geldim bir baktım sıkı yönetim var burada. Havaalanına bir girdim bir baktım her yerde askerler, makineli tüfekler... Dedim herhalde biz yanlış yere geldik. Afrika'ya mı geldik lan? Burası Türkiye olamaz. Özgür bir ülkeden geliyorsun, bir bakıyorsun her taraf asker dolmuş. Askerin biri git pasaport işlemlerini yap diye bağırıyor. Saat 2'de karartma var, sokağa çıkma yasağı var dedi. Çabuk buna araba bulun dedi. 2 bavul vardı bende plak dolu içerisi. Taşıyamazsın yani. Plakları görseler beni içeri koyarlar. Çünkü o zaman yasaktı öyle şeyler. Mesela aralarında Alien Sex Fiend'in plağını görse yırtar atar çöpe. Bizim birader orada çalışıyordu o zaman. Bavula baktırmadım. Hayır, hiç yoktu. Bir kişi bile yoktu. Çok yalnız kaldım. Plakları dinliyorum, böyle gençlik de var ya, bayağı üzüntülü zaman, hep ağlıyorum. Kendi kendime evde pogo yapıyorum. Bayağı yıkılmıştım. Burada hiç kimse Punk dinlemiyordu. Daha yeni British Metal çıkmıştı. Bazen onların yanına gidiyordum değişiklik olsun diye. Punk diyordum, Punk neymiş lan diyorlardı. Bakırköy Meydan'da tren istasyonunun yanında Hakan'ın bir tezgahı vardı. Bende de çılgın bir şey vardı herkeste olmayan. Kasetleri zorla getirirdim, önüne koyardım çal çal diye. O da derdi, ulan bırak şimdi Punk'ı, bizi kesmez Punk. Biz Megadeth dinliyoruz. Gitar solosu hafif kalıyor ya sevmiyorlardı Punk'ı. Yine mi sen geldin derdi bana. Bayağı zaman geçtikten sonra 90'lara gelince punk çocuklarla tanıştım. Bunlar dediler ki bizim grubumuz var, biz Punk dinliyoruz. Zamanında bir dergide Headbangers ile yapılmış bir röportajda senden bahsediyorlar. Senden epey bir şey öğrendiklerini söylüyorlar. Doğrudur. Ben anlatıyordum bazen. Çocuklar soruyordu. Ben de anlatıyordum şöyle şöyle gruplar var şöyle müzikleri var diye. O zaman yurtdışından yavaş yavaş gelmeye başladı punk etkileri. Doğru dürüst bir dinleyici veya kaynak da yoktu. Punk'tan başka Gotik, Endüstriyel, Test Department, Foetus, Clock Dva ve daha şimdi hatırlamadığım bir sürü şey vardı. Sonra hepsini Deniz'e sattım. Hatırlamıyorum doğrusu. O zamanlar hep Narmanlı Han'a gidiyorduk. Orası buluşma yeriydi, hep kalabalıktı. Gidecek başka yer yoktu. Herkes Deniz'in dükkanına gidiyordu. Gazeteler Esat diye birinin mondo trasho dergisini tek başına çıkardığından bahsediyordu. Bazıları da merak ediyordu, neymiş bu mondo trasho diye, Deniz'in dükkanına gidiyorlardı. Yok, burada tanıştım. Hatta ben dergiyi gördüm. Bayıldım. Dedim ne kadar güzel bir dergi. Başka fanzinler de vardı ama benim hoşuma gitmiyordu. Adam 10 sayfa şiir yazmış mesela... Esat'la bir tanıştım, dedim bravo sen bu işi nasıl çözdün. Çünkü şaşırdım. Yurtdışına gitmeyen bir adam hakikaten bazı şeyleri bilemez. O zaman internet de yok. Türkiye kapalı bir dünya. Dergi yok, kitap yok. Naki Tez, Murat Ertel, Gamze Fidan, Nalan Yırtmaç, bir fotoğrafçı çocuk vardı, onun ismini hatırlayamıyorum. Çevre kalabalıktı bayağı aslında. mondo trasho'nun çevresi ayrı, Deniz'in çevresi ayrı. Bizim Noisy Mob da giderdi oraya. Bakırköy tayfası ayrı, bir de Kadıköy'den gelenler vardı, bu da İsmail'in tayfası, Headbangers."}
{"url": "https://futuristika.org/turkiyenin-ruhu/", "text": "Bu ülkenin insanları sahiplenir evladım, dedi. Sahiplendiğine bir esnaf tutkusuyla bağlanırken, kimsenin zarar vermesine izin vermeyeceğine dair sessiz bir yemini fısıldamıştır kendine. Olur da bir tehdit hissettiğinde önce kendisinden başlayarak tehlikeyi geri püskürtmek için çıldırır. Piknik tüplerini kucaklayıp duvarlara vurur. Kendini doğrar. Önce kendini hafifçe keser, ince çizgili yarasından kanı gösterip kendinden, ailesinden, sevdiklerinden en zayıf, en savunmasız kim varsa ona zarar vermekle tehdit eder. Tam da o anda bir akıllı davranış, sakinlik beklemek öylesine berbat bir gereksizlik halidir ki, anlamak için en azından bir kez yaz sıcağı altında böyle bir mahallede tam o kesiş anında bulunmanız gereklidir. Bir nefes aldı, önündeki bardaktan biraz su içip, oturduğu hasır tabureden kollarını iki yana sarkıtırken devam etti. Sevdiklerini sahiplenmesinde sinsi bir öfke de vardır aslında. Madem ki seviyorlardır ve madem ki sahiplenmişlerdir, sevgiyle dövebilirler, kızgınlıkla öldürebilir, şehvetle iğfal edebilirler. Sahiplendikleri başkasına gideceğine kendi cesetleri olacaklarına dair inançları güçlüdür bu insanların. Bazı akşamüstleri dükkanların önünde oturduklarında, ne kadar az giderle ne kadar çok kazanabileceklerinin keyfiyle beklerken, yoldan geçerken başkalarının sahiplenmesi nedeniyle kaçırdıklarına bakıp iç geçirirler. Cesaretli olanları şansını dener. Korkakları ise arka tarafa geçip ufacık tuvalette kendi organını sıvazlayıp donuna boşalır. Kıllı bacaklarından aşağı son anda damlayan meninin ıslaklığını görmemezden gelir kemerini bağlarken. Sadece ibneler meniye odaklanır çünkü. Onlar erkekliği sahiplenmişlerdir. İbnelik etraflarında çok arttığından, içlerine sinen korkunun da etkisiyle ailevi değerlerine de daha bir istekle sahip çıkarlar. Yeminlerindeki semantik değişir, kızım orospu olsun ki derler dükkanlarına gelen stokçuya hemen ödeme yapamamasının nedenlerini sıralarken, birlikte rakı içtikleri arkadaşlarıyla şakalaşırken yalanım varsa oğlum ibne olsun lan ibne derler. Bu ülkenin insanının birçok duyarlı olduğu konu vardır diye devam etti. Biraz yılgın, rakı ve sigaradan çatlamış sesiyle arada boğazına takılan balgamı yerinden sökerek rahatlattığı nefesi ter kokusuna karışırken. Ailelerinden kadınların iffetini henüz sünnet olmamış oğlan oldukları dönemde sahiplenirler. İffet öylesine önemlidir ki, diğerine saldıracakları ilk zayıflıkları da budur. İffetlerinin sınırları kendi kadınlarında sona erer ve sınırı o kadar kolay, o kadar rahat ve hızlı geçerler ki, dini eğitimlerinde bilinçaltlarına yerleşmiş ve duraksamalara neden olan o korkutucu tehditleri hızla unutup, yaptıkları sonrasında kendilerini temize çıkaran nedenleri hızla sıralamakta üstlerine yoktur. Duyarlı oldukları konularda, mesela bir başkasının ne yapması, ne söylemesi ya da söylememesi, ne giymesi ve aslında ne giymemesi hakkında isteklerini söylerken, hep duyarlılıkları yönlendirir bu insanları. Diğer kadınların sokakta yürürken titreyen kalçalarına gülerek bakarken, görüldüklerini farkettiklerinde yüzlerine daha da yayılan o gülümsemeye, nasıl sikebilecekleri ya da domaltabileceklerini açıklayan kelimeler eşlik eder. Çünkü kendilerinin iffet sınırları dışında kalan tüm kadınlar, hatta kimi zaman oğlanlar ve çoğunlukla hayvanlar, sikiş sınırlarına girer. Onların sevişmesi mala vurma, duyarlılıkları kendilerinin hoşlanmadığı davranışları yapanları engelleme, en büyük korkuları ise ibnelik ve vatanlarının bölünmesidir. Böyle bir toprakseverliği olmasına rağmen, şehirlerini çirkin kurmaktan geri durmazlar. Sahillerini gürültü, meni ve bedenlerinden artık sümük kıvamına gelmiş terle bezerken, tarla yapmak için ormanı, denize girmek için kıyıları yok etmek gayet normaldir onlara. Çünkü yol ortasına bir büfe açıp tost, hamburger ve patates kızartmasına donattıkları büyük şehirlerle, doğaya karşı hepsi eşittir onlar zihinlerinde. Onlar gündüzde ve gecede, her an ve her yerde her şeyden önce esnaflardır. Dünya onların ekmek teknesidir kardeşim. Devlet büyükleri sağolsun, doluştukları bu mini Nuh'un Gemileri'nde korunduklarının farkındadırlar. Dolayısıyla eti biraz karışık, ayranı ekşi, tavuğu istedikleri gibi satabilirler. Çünkü önemli olan esnafın ferahıdır. Esnaf ülkelerinin temelidir. Devlet yöneticileri halkım dediklerinde bu geniş esnaf yığınını kasteder. Ne bir işçi sınıfı ne de bir burjuvazi çatışması yoktur memlekette. İkisinin kucaklaşmasıyla ortaya çıkmış olan esnaf sınıfır aslolan. Bu dev cerahat sınıf kimi zaman anacaddelerinde elinde bayrağıyla ülkenin onuncu yılının marşını söyler, kimi zaman müzik konserlerine karşı hassasiyetlerini dile getirip içki içirmemek için sesini yükseltir. Kimi zaman yolu kapatan, gideceğin mesafeyi beğenmediğinden yolcu almayan taksicidir, kimi zaman bekarsan fahiş fiyata ev gösteren emlakçıdır. Kimi zaman mahallenin hacısı olarak dini vecibelerini hatırlatan ihtiyardır. Kimi zaman otoriteye karşı sesini çıkarmamanı öğütleyen babandır. Esnaf devletini sever, devlet adamlarına karşı içinde hatırı sayılır cinsel dürtü de beslediği bir sevgi vardır. Devleti izin verirse önünde takla atabilir. Devleti isterse hemen sınıra gitmek üzere asker olarak hazırdır. Hemen hazır değildir gerçi, önce yanındaki gitse daha iyi olacaktır. Büfesini yeni açmıştır, işini yeni kurmuştur, özel üniversiteden yeni mezun olmuştur, şimdi işleri vardır. Ama bu vatan bölünmesindir, bu depremler bu seller, bu orman yangınları bu arazi peşkeşleri, bu ihaleler bu gıda yolsuzlukları önemli değildir. Çünkü devletin başındaki adamın boyu uzundur, sırma gibidir. Yakışıklıdır da. Bıyıklarıyla ve bakışlarıyla ne de etkileyicidir. Her esnafın rüyasıdır o. Öyle güçlü bir erkek kimi zaman çoğunluğun erkeği, olmak istediği, gücü, sevgisi, şehvetidir. Varsın depremlerde ölümlerle azalalım. Yeter ki devletimizin temeline karşı konuşanları ezmek için esnaf odalarında birleşelim. Tek ve yıkılmaz bir güç olarak dinlenme anlarında can düşmanımız Rus kızlarını sikmeye devam edelim. Olur da biz düzemiyorsak, gençleri de seviştirmeyelim. Olur da biz içmiyorsak, diğerlerini de içirmeyelim. Olur da depremlerde ölüyorsak bunu öne çıkaran şerefsizlerin defterini dürmeye az kaldı zaten. Bunu da kutlayalım."}
{"url": "https://futuristika.org/tursuzlesme/", "text": "Tertip ve düzenden sıyrılamamış tavırlarından suçluluk duyuyorlardı aslında hayvanlar. Taşkınlıkta bulunmak onların da hakkıydı. Zira insanbahçelerine gidip farklı türlerin yaşama biçimlerini öğrenmek istiyor ve hatta cinsel yasaları tıpkı ağaçlar gibi ihlal etmek istiyorlardı. Birileri onlara belli bir türün soyundan geldikleri için, şimdi adını vermeyeceğim bir isimle hitap ediyordu. En belirgin özellikleri iyi birer kazıcı ve görmedikleri halde, görme duyusu olan bir varlıktan daha rahat hareket edebilmeleriydi. Ama ne kadarda rahat olurlarsa olsunlar kendilerini yeryüzünde pek rahat hissetmiyorlardı. Atmosferin o soğuk çıplaklığı ve genişliği, tehlikenin hangi yönden geleceği muamması onları deli ediyordu. Toprağın altında yaşamak onların paranoyak hayatlarında en güvenli yaşam alanıydı. Ne var ki doğanın ulaşamayacağı, yıkamayacağı engel yoktu. Onların toprak altındaki en büyük düşmanı zamanla ağaçlar oldu. Ağaçların ilk bakıştaki o masum görünümleri, derinliklerine inildikçe önlerine çıkan varlıklara ciddi zarar veren bir tehlike olduğunu gözler önüne seriliyordu. Ağaçların, doğanın belki de en güçlü canlılardan biri haline gelişindeki en büyük özelliği ise kökleriydi. Köklerinin yıkamayacağı, delemeyeceği madde yoktu. Bu engel tanımayan uzuvlar, zamanla kendi başlarına hareket etmiş ve bir ağacın başlı başına tek bir varlık olma özelliğinden ayırmıştı. Ağaçların uzuvları zamanla doğanın çetrefilliğine uyum sağlamış, kendi aralarında olmasalar da diğer canlılar üzerinde üstünlük sağlamak için büyük bir değişime uğramışlardı. Uzuvlar zamanla üreme organlarına dönüşmüştü. Böylece yeraltında hatta yeryüzünde yaşayan bütün canlıların, nesilleri tehlikeye girmişti. Neredeyse türlerin çoğu bu tehlikeden kaçmayı başaramayıp, uzuvların zorla birleşimlerine maruz kalmış ve türleri mutantlaştırmıştı. Doğan yeni türler yaşamsal özelliklerini doğaya entegre edememişler ve doğada tutunamamışlardı. Kısa sürede yok olmaları kaçınılmaz oluyordu. Aklı almaz sayıda tür oluşmuş, bu türler yok olmadan birbirleri arasında ki birleşimler sonucu çok kısa ömürlü ama çok sayıda tür oluşup yok oluyordu. Böyle bir ortamda, öykünün başında belirttiğimiz türün hikayesine tekrar dönebiliriz. O gün karar verdikleri gibi insanbahçelerine gitmişlerdi. Tel örgülerle çevrili, insanbahçelerine girişi bulmaları hayli zaman almıştı. Zamanla önüne geçilemeyen bu çarpık türlerin çoğalması, insanbahçesinde yaşayan insan ırkını da tehlikeye sokmuş, bir çok kentte oluşan saldırılardan binlerce insan tecavüzlere maruz kalmıştı. Zira penisleşmiş köklerden kurtulmak çok zordu. Bütün bir apartmanı sarıp, duvarları delerek önlerine çıkan bütün varlıklarla birleşme yoluyla zehirlerini veya tohumlarını rahimlere bırakıyordu. Bu zehir o kadar etkiliydi ki erkeklerin doğurganlık özelliklerini, genlerin saklı kalmış köşelerinden bulup canlandırıyorlardı. Velhasıl saldırıya uğramış insan toplulukları, diğerleri tarafından hemen aforoz edilip, kent dışında, kurak bir alana, apar topar bir karantina bölgesi kurulup yerleştirilmişti. Saldırıya uğrayanlar, rahimlerinde taşıdıkları türleri doğurduktan sonra değişime uğramıştı; kadınların çoğu doğumdan sonra rahim bölgelesin de oluşan asalak virüsler yüzünden çok geçmeden deforme olmaya başlıyordu, erkeklerin doğumdan sonra bedenin herhangi bir yerinde penisler çıkıyor bu penislerden gelen saf sütü mastürbasyonla sağıp doğan yeni mutantlara oral yoldan içiriyorlardı-, bazılarının parmakları durduk yere dökülüyor, karın bölgelerinde yabani bitkiler yeşeriyor, dışkıları topraklaşıyor, saçları yerine çalıların çıktığı oluyor, ayaklarının toprağa gömülüp kök saldıkları oluyor, kendileriyle cinsel birleşme yapabilecek genetiğe dönüşüyorlar ve kendi döngülerini, kendi birleşimlerini, bir başka türe ihtiyaç kalmadan gerçekleştiriyorlardı. Bazıları hiçbir alakası olmadan, saf, değişime uğramamış hayvan türleri doğuruyordu. Bütün bunlar başladığında bedensel hastalığın yanı sıra ilk göze çarpan ruhsal hastalık ise şizofreniydi. Daha sonradan birbiri ardına hastalıklar zinciri görüldü. En sonunda ise bilinç altını tamamen birleşime girdikleri kökün psikolojisi ele geçirdi. Yazarın notu;: değişime bir veya iki defadan fazla maruz kalan yaratıklar, güneş sisteminden bağımsız varlığını yürütmüş olabileceğini düşünüyorum... Hikayenin başında insanbahçesine giren türlerin başına nelerin geldiği tarihin yok olan geçmişinde saklı. Gerçekçi olmak gerekirse onları öyküde konu edinmemde gereksiz bir ayrıntıdır. Aslında gereksiz bir düzenin hikayesini anlatarak sizi hayli sıkmışta olabilirim. Çünkü köstebekler, ağaçlar, insanlar ve mutantlar arasındaki bu mücadelenin hiçbir amacı yoktu. Kendiliğindencilik yüzünden önlerine ne çıkarsa tüketen uzuvlar bir kargaşa şenliğini doğurdu. Şenliğin ihtişamı o kadar hayret verici ve uyuşturucu etkisindeydi ki bir kez şenliğin atmosferini içine çekmiş olan varlığın bir bağımlılık kazanmaması imkansızdı. Değişime uğramak insanları ve hayvanları acı çekiyormuş gibi gösteriyordu saf DNA'lılara. Ama uzuvlar topraksı döllerle beraber sonsuza kadar kendilerini adayacakları birde din bırakmışlardı rahimlere. Değişimin her aşaması onlar için tanrıya giden yolda aşılmış bir engeldi. Tüketiminin önüne geçemeyen bedenler kendi yapılarının özelliklerini kullanarak kendilerinden tüketim materyalleri yarattılar. Tüketim kısır bir döngüye girmiş oldu. Kurtarılmış bölgedeki insanlarının yaşadıkları alanlar zamanla genişlediği için kendi aralarında da çoğalma görüldü. Güneş'in yörüngesini değiştirdiği güne kadar bağımsız ve saf olarak yaşadılar."}
{"url": "https://futuristika.org/tutu-lautreamontun-yayincisinin-kayip-kitabi/", "text": "1900 yılında Londra'dan Paris'e geri dönen yayıncısı Leon Genonceaux, 1905 yılında tümüyle ortadan kayboldu, kendisinden bir daha haber alınamadı. Ardında, kitapçılara dağıtımı yapılmamış, sadece altı nüshası bugüne ulaşmış, varlığı ve yokluğu yıllarca tartışılan, bir edebiyat sahte haberi olduğu düşünülen, gerçekte yazılıp yazılmadığı bilinmeyen Tutu başlıklı modernizme selam duran bir roman bıraktı."}
{"url": "https://futuristika.org/tverskayanin-kara-kedisi/", "text": "Moskova'ya yolu düşenlerin mutlaka adımlarıyla şenlendirdikleri uzun bir bulvar Tverskaya. Üzerindeki binaların neredeyse tamamı tarihi; yerli ya da yabancı tüm gözlere görsel bir şölen. İnsanın Moskova'ya duyacağı aşkı ilk bakışta yeşerten bu görkemli yapıların üzerindeki kabartmalarda, geçmişte o binada yaşamış önemli kişilerin isimlerini, o binada gerçekleşmiş önemli olaylar hakkında bilgileri okuyabilirsiniz. Bir ucunda Mayakovski Meydanı, diğer ucunda Kızıl Meydan'ın konuşlandığı Tverskaya Bulvarı, geçmişte ve günümüzde, yerli ve yabancı Moskova sakinleri kadar kısa süreli ziyaretine gelmiş gezginleri de büyülerken, otuzlu yıllardan doksanlı yıllara kadar Gorky Bulvarı olarak biliniyordu. - yüzyıla kadar giden geçmişiyle Tverskaya Bulvarı şimdilerde, üzerindeki binalarda ikamet eden zengin Rus ve yabancıların lüks yaşamlarıyla, birkaç metro durağı ötesindeki zorlu ve zorunlu gerçek hayatların arasındaki farkın fotoğrafını gayet net çekiyor. Bir Moskova şehir hikayesine göre ise, dünyanın en pahalı fiyatlarına sahip metrekareleriyle, yol boyunca serpiştirilmiş marka dükkanlarıyla Tverskaya, ayın tek sayılı günlerinde, kara bir kediyi de ağırlıyor. Ayda 2 gece dolaşmaya çıkan bu kara kedi, bulvarın tek sayılı binalarının dizili olduğu tarafta bir binanın duvarından çıkıp başka bir binanın duvarında kayboluyor. Rusya'nın belki de tek korkulmayan, aksine şans getirdiğine inanılan hayaleti bu kara kedi, iriliğiyle dikkati çeken tanıdık bir kedi aslında."}
{"url": "https://futuristika.org/twen-magazine-ve-fleckhaus/", "text": "Willy Fleckhaus'un, 50'lerde başlayıp 70'lere kadar süren dergisi Twen, bir tasarım ve tipografi güzelliğiydi. Gerçi sayfalarda büyük içerik kullanıyorsan yanına da küçük kullan şiarı böyle çıktı sayılabilir, ancak bugün bile uygulanan güzel bir anlayış nihayetinde. Siyah beyaz sayfaların güzelliği, Futuristika'nın da feyz aldığı retro havanın kökeni bu dergidedir. Fleckhaus, kelimeleri seviyor olsa da, dönemin dergi yayıncılığı anlayışında sıra dışı sayılabilecek şekilde, öyküyü metnin değil de görsellerin anlatmasını tercih etmiştir. Twen Magazine bunun nefis bir örneğidir. Kısa metinler, büyük başlıklar, kısa makaleler ancak bol görsel, hepsi büyük kullanılan, kocaman görseller. Fleckhaus, derginin sayfalarını bağımsız birer sanat eseri gibi planlıyordu. Bu yaklaşım da, modern dergi yayıncılığında artık yeri olmayan, bazı bağımsız dergilerde güzellikle uygulanmaya devam eden, okuyucuya dergiyi saklamayı teşvik eden bir estetik yaklaşım."}
{"url": "https://futuristika.org/tyler-durdenin-asiri-acikli-hikayesi/", "text": "Yol, yarım gün sürdü. Yarım güne üç sigara paketi, altı kağıt bardak, iki ucuz kek ambalajı ve ayak altıyla preslenmiş bir kırmızı tuborg metali sığdırmıştı Cemil. Bilanço ağırdı. Fakat yine de, uzun bir yola çorbayla kapanış yapmamak ciddi bir ayıptı ve kıvranan midesine ciddi bir yumruk atıp ayar verdi. Organlarıyla kurduğu ilişkiyi çevresindekilerin aşırı ısrarına rağmen bir an bile sorgulamadı Cemil. Mide, onun bütün duygularını anında hisseden bir organ olarak mide, Cemil'in çorba konusundaki duyarlılığına tepki göstermemeliydi. O yumruğu atmamış olsaydı şimdi dumanı tüten mercimek çorbasının keyfini çıkarmak yerine, yarım gün daha bu organın zırıltısını çekeceğini biliyordu. Çorba faslının hemen ardından narince göbeğini okşayıp pakette kalan son sigarayı yaktı. Karizma yüklü bir gizemle yaptı bunu. Kendini müthiş iyi hissetti çünkü her sigara yakışında bu havayı veremiyordu. Az evvel kendi kendini yumruklarken onda bir çeşit Tyler Durden imajı yakalayan kadınlar, bu son hamleyle Cemil'i hafızalarına kazıdı. Retro mağazalardan giyinmesinin de kuşkusuz bu işte büyük bir payı vardı. Cemil sol profilden aşırı yakışıklı; direkt bakıldığında ise o kadar olmasa da yakışıklı tipte bir adamdı. Aylaklık müessesesinin ileri gelen savunucularındandı. Çok kitap okumuş sakallı fularlı adamların oturduğu masalarda, bir anda bütün ortamı kendine hayran bırakıp herifleri durduk yere komplekse sokabilirdi. Ve elbette bunu sıkça yapardı. Bunu yapması zaten oldukça kolaydı. Onun havasını meşru kılan şey, aynı muhabbeti köprüaltı çocuklarıyla da kurabiliyor olmasıydı. Sabahın dördünde Ankara'nın bütün kenar mahallelerinden elini kolunu sallayarak çıkabilen Cemil'in küstah bir rahatlıkla yapabildiğini, iri yarı bir otobüs şoförü bile belki zorlanarak başarırdı. Otuz iki yaşına kadar az çok okumuş, az çok gözlemlemiş, aşırı derecede müdahil olmuştu küçük bir dünyaya. Sol baldırında müdahili olduğu alakasız bir kavganın bıçak izini taşırdı. Babası Gazi Mahallesi'nde seyyar köftecilik yapan, biraz da solcu takılan bir adamdı. Hiçbir zaman onun kadar inanarak slogan atamadı ve bıyıklarının babasınınkilere kıyasla daha sönük duruşunu bilinmeyen bir sebepten buna bağladı. Bıyıkları gür köfteci adamın öldüğü gün, belirli aralıklarla yutkunamadığı boğazını ve acıdan kıvranan midesini sıktı Cemil. İkisini de yola getirene kadar, bıyıklarını kıskandığı adamın gölgesini üstünden uzaklaştırana kadar büyük mücadele verdi. Bir gece köprüaltı çocuklarıyla kavga edip kafasını bir reklam panosuna geçirdi. Üç yıl boyunca Ankara'ya yarım gün uzaklıkta bir yerlerde bıyık bırakarak otuz beş yaşına ulaştı. Nereden ve nasıl dönüyor olursa olsun, Ankara'ya dönüşün olağan bir durummuş gibi yaşanması gerektiğini iyi biliyordu ve raconu hiç bozmadı. Anlık bir taviz, son istasyona vardığında Cemil'e hiç hoşlanmadığı hüzünlü şarabi cümleler kurdurabilirdi. Kadınların hoşuna gidecek, Cemil'in kafasını reklam panolarına geçirtecek türde cümleler. Bunların hiçbiri yaşanmadı. Cemil olağanüstü bir başarıyla Ankara'nın hakkından gelip, üstüne bir de mercimek çorbası içti. Yıllardır ilk defa göbeğini babacan bir tavırla okşadı. Etrafında çalınmaya değer bir kalbe sahip olduğunu hissettiği bir kadın olsa, Holden olurdu. Bilanço sağlam görünüyordu. Mahalleye gidip çocuklarla barışacak, yoluna bakacaktı."}
{"url": "https://futuristika.org/uc-harfli-kelime-ask/", "text": "Aşk, hakkında ne söylenirse söylensin nasıl oluyorsa bir şekilde mantıklı gelebilecek türden bir kavram. Aynı zamanda cılkı çıkarılmaya epey müsait bir tema. Üç Harfli Kelime: Aşk'ta yer alan mektuplarsa biraz olsun çizginin dışına çıkan, muhalif olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz türden metinlerden oluşuyor. 2000 yılının başlarında Filipinli bir bilgisayar korsanı konusu I Love You olan ve ekinde Love Letter For You başlıklı bir dosya bulunan bir e-posta ile dünya ekonomisine bir milyar dolarlık zarar verir. Aşk mektubu fikri heyecan verici ve ikna edici olduğu için bu kadar insanın bilgisayarına rahatlıkla virüs bulaştırabildiğini düşündüğünü belirtiyor kitabın giriş kısmında, derlemenin Joshua Knelman ile birlikte fikir babası olan Rosalind Porter. Haksız da sayılmaz. En son ne zaman aşk mektubu aldık ki? Bu konuda bir açlığınız yoksa balıklama atlamamanız normal. Aslında açlığınız yoksa bile hissettiğiniz anlık kıpırtıyla bir tık uzağınızdaki dosyaya tıklamaktan geri durmazsınız. Porter'ın bu olaydan söz ettiği giriş yazısı Sevgililer Günü'nde aldığım bir kargoya karşı olan hissiyatımı anımsattı bana. O gün adıma bir kargo geldi. Kimden gelmiştir, ne gönderilmiştir, içerisinde nasıl bir not vardır, sonrasında neler olacaktır diye düşünürken paketi açtığımda ufak bir test cihazı aparatıyla karşılaştım ve acayip şaşırdım. Oysa bundan daha doğal bir şey olamaz. İş yeri adresime gönderilmiş bir kutudan öyle bir şey çıkması gayet normal. Fakat gün Sevgililer Günü olunca, etrafta kırmızı renkli bir dünya şeyin dolanıp durduğu gün adıma gelen kutucuğun bende böyle bir beklenti yaratmış olması anlaşılabilir. Diyeceğim o ki dünya ekonomisine bir milyar dolarlık zarar veren her bireyi çok iyi anlıyorum. H. Sıla Okur çevirisiyle Siren Yayınları'ndan çıkan Üç Harfli Kelime: Aşkta Etgar Keret'ten Neil Geiman'a, Hari Kunzru'dan Douglas Coupland'e uzanan kırk bir yazarlık geniş bir yelpaze var. Sevdiceğe, anneye, babaya, fiziksel veya ruhsal münasebet kurulmuş şahıslara yazılan aşk temalı kısa mektuplardan oluşuyor kitap. Mars'tan Dünya'ya, maymunlardan insanlara yazılmış olanları da mevcut. Genel olarak yitirilmişlik ve hüzün hakim mektuplara. Cıvık cıvık romantizm yok. Gülüp eğlenecek, mektuplardaki zekaya hayranlık duyacak ama en çok da hüzünleneceksiniz okurken. Birbirinden güzel metinlerin bulunduğu kitapta benim en çok dikkatimi çekenler Geoff Dyer, Jonathan Lethem, Chris Bachelder, Graham Roumieu, James Robertson, Mandy Sayer, Joseph Boyden, Nick Laird, Sam Lipsyte ve M. G. Vassanji'ye ait bölümler oldu. Kitapta daha fazlası var. Rastgele bir sayfasını açıp okumaya başlayabileceğiniz o güzel kitaplardan Üç Harfli Kelime: Aşk. Sayın Arada Ormanda Gezer Primatolog Bayan, Şşşt! Korkma güzelim. Oku lütfen. Berbat maymun yazısına takılmayıp kalbimi okumaya çalış. Aslında sana bunları söylememem lazım; söylememeyi gerçek anlamda kullanıyorum; çünkü bırak yazmayı, dil kullanma becerisini bile edinemedim, hiçbirimiz edinemedik. Ama kim takar şimdi dili? Konuşmam lazım. Bir daha bu ormana hiç dönemeyebilirim. Bir daha hiç ırmak kıyısındaki kampına uğrayamayabilir, bitkinmiş gibi yapıp senden zorla kazandığım güvene de dayanarak beni kucağına almana, saç derimdeki pıtrakları ayıklamana ve bana vermiş gibi göründüğün 'Ari' ismiyle seslenmene izin veremeyebilirim."}
{"url": "https://futuristika.org/uc-hikaye-kor-nereye-suvari/", "text": "Her gece yatağına yattığı zaman, her sabah uyanıp hafif soluna attığı örtüyü üzerine çeker ve her gece artık alıştığı ve tanıdık gelen bu karanlık içerisinde uyumayı beklerdi. Her gece, gözleri kapanır mı, çok merak ederdi. Onun için sabahlar sadece saatinin alarmından ibaret olan ve iki karanlık arasında yer değiştirdiği bir kendine gelişten ibaretti. Her sabah, uyandığı zaman gerçekten gözlerini açıp açmadığını çok merak ederdi. Saati hep aynı yerdeydi. Her sabah, aynı dakikada çalar, her sabah onu aynı dakikada uyandırır ve her sabah aynı düğmesine basmasıyla kapanırdı. Her sabah sırtüstü uyanır, sağına dönerek doğrulur ve her akşam aynı yerde çıkardığı terliklerini her sabah doğrulduğu aynı yerden giyerek ayağa kalkardı. Her sabah lavabosu on adım uzaklıktaydı. Sola doğru üç adım yatağın köşesine geliyordu. Oradan tekrar sola doğru beş adım attığı zaman lavabonun hizasındaydı. Sonra sağa doğru iki adım ve lavabonun kapısını hissedebiliyordu. Lavabonun kapısından iki adım hafif sola doğru atarsa tuvalete ulaşmış oluyor, yok iki adım hafif sağa atarsa lavaboya varıyordu. Lavabodan bir adım sonra ise duş geliyordu. Duşun kapısından üç adım düz gidince havlusunun asılı olduğu yeri buluyor ve geldiği yolu takip ederek tekrar odasına dönüyordu. Yatağının sol tarafının hemen bir adım ötesinde gardırobu vardı. Her sabah askıdan bir pantolon, ilk çekmeceden gömlek, ikinci çekmeceden de iç çamaşırlarını ve çoraplarını alırdı. Tabii ki bütün pantolon gömlek ve çoraplarının desenleri aynıydı, her sabah. Portmantosunun en sol askısından montunu, hemen altından ayakkabılarını alır, her sabah, kapısını biraz uğraşarak kapatır ve sırtını kapıya verirdi. İşte bu noktadan sonra ki sola iki, sağa yirmi dört ve sağa bir adım atar, beş kat aşağı iner ve beş adım yürüyüp apartmanın kapısının önüne kendisini atar. Her sabah, kendisini bu karanlık yalnızlığından kurtaran, ses, koku ve tat karmaşası ile kendisini adeta bir annenin bebeğini sardığı gibi saran bu şehri büyük bir sevgi ile kucaklardı. Onun için geceler, kendi yalnızlığının karanlığında kendisi ile baş başa kaldığı ölü dakikalar ve saatlerden ibaretti. Her gece apartmanın kapısından merdivenler beş adım. Sonra her gece beş kat yukarı ve en son basamaktan sola her gece bir adım, düz yirmi dört adım ve sola iki adım daha. Her gece evinin kapısı hemen sağında kalıyordu. Her gece anahtarını pantolonunun sol cebinden çıkarıyor ve her gece kapıyı biraz kendine çekerek açabiliyordu. Her gece portmantosu kapıdan bir adım uzaklıktaydı ve her gece montunu portmantonun en soldaki askısına asıyor, ayakkabılarını montunun tam altına koyuyordu. Ne portmantosunun, ne ayakkabılarının, ne montunun, ne de evindeki duvarların renklerini biliyordu. Her gece bunu merak ederdi. Portmantosunun önünden, sağa doğru on iki adım ileri ve sola doğru iki adım sonra lavabonun kapısına geliyordu, her gece. Her gece o gün giydiği giysilerini çamaşır sepetine atıyordu. Sepet, her gece, lavabonun kapısından hafif sola iki adım olan tuvaletin tam bir adım sağındaydı. Her hafta Perşembe, bir hanımefendi gelip evini toparlıyor ve çamaşırlarını yıkıyordu. Her gece, ama her gece bir hanımefendinin hizmetlerini kiralayabilecek durumu olmayanların karşılaşabileceği zorlukları düşünürdü. Her gece yatağına yattığı zaman, her sabah uyanıp hafif soluna attığı örtüyü üzerine çeker ve her gece artık alıştığı ve tanıdık gelen bu karanlık içerisinde uyumayı beklerdi. Her gece, gözleri kapanır mı, çok merak ederdi. Bir sabah, yine apartman kapısından kendini dışarı attı. Beş adım sonra bir basamak ve hemen bir basamak daha. İşte, beyaz olduğunu bildiği sopasını o zaman çıkardı ve sağa doğru dört adım attıktan sonra elektrik direğindeki taksi çağırma düğmesine basarak bir taksi çağırdı ve beklemeye başladı. Esat'taki evinin dışında taksiyi beklerken uzaktan bir seyyar simitçinin bağırışlarını duyabiliyordu. Bağırışlar yaklaştıkça taze simitlerin kokusu da yavaşça içine işlemeye başladı. Sağ cebindeki kağıt ve bozuk para tomarından bir tane elli kuruşluk seçti ve çocuğa uzattı. Tahmin ettiği gibi simit çıtır çıtırdı. Elini üzerinde gezdirirken sıcaklığını, tazeliğini ve susamlarını tane tane hissedebiliyordu. Simidi ikiye bölerken arasından çıkan dumanı görememişti ama hissetmişti dersek abartmış sayılmayız. İşte bu sıcaklık ve tazelik hissi, simidin o kokusu ile karışıp bir de taze taze dilde ve damakta hissedilince, bir insanın alabileceği en büyük hazlardan birini oluşturuyordu ona göre. Bu düşüncelerinin içerisinde iken taksi gelmişti. Her zamanki mekanına gitmek istiyordu, Sakarya. Ona göre Ankara'nın en canlı, en hayat dolu ve en samimi yeri idi. Aynı anda bütün hislerine bu kadar büyük bir coşku içerisinde hitap edebilen başka bir yere henüz rastlayamamıştı. Bir tarafında yürürken balıkçıları duyuyor, onların kokusunu alabiliyordu. İsterse çiçekçilerin yanından geçiyor, onların bağrışmalarına ve yüzlerce çiçeğin bir aradaki o büyüleyici kokusuna kendisini kaptırıyordu. Milli Piyango bileti satanlar, simitçiler, kitapçılar, barlar, lokantalar ve hepsinden önemlisi, şehrin bu merkezindeki ritim ile bütünleşmiş ve kimi sağa sola koşuşturan, kimi bir türkü tutturmuş olan, kimi sarhoş, kimi bilgiç insanlardı. Her gelişinde farklı bir bara veya lokantaya oturur, söylediği içki eşliğinde işte her dakika yeni bir hal alan bu ritmi dinlemeye ve hissetmeye çalışırdı. Neredeyse on dakikadır taksiyi bekliyordum, hem de bu soğukta. Dikmen'in yokuşlarını tırmanmak böyle bir kış gününde zordur. Özellikle Tofaş marka taksiler için. Bu yüzden neden geç kaldın, on dakika önce gelecektin, ağaç oldum gibi tartışmalara girmemeye karar verdim. Kar çok güzel, çok sakin yağıyordu. Böyle havalarda Dikmen'deki evimin penceresinin önüne kurulup, varsa elimde sıcak bir içecek ile, yağan lapa lapa kar tanelerinin çok kısa bir süre içerisinde bütün şehri beyaza boyamasını büyük bir keyifle izlerim. Hep odun, kömür bulamayanlar gelir aklıma. Abi insanlar evlerinde oturuyor. Ne biliyim, eskiden insanlar daha mı çok gezerdi ne? Çıkmıyorlar evlerinden abi. Ha, çıkanlar oluyor, bak onlar kullanıyor. Bir de biz durak taksisi olduğumuz için sürekli müşterilerimiz var tabi. Ama insanlar evlerinde oturuyorlar abi. Çok az insan çıkıyor ama hakkını vermek lazım, onlarla iş yapıyoruz. Öyle abi. Çok sıcak havalar da işimize çok yaramıyor. Millet gidiyor tatile, her yer bomboş kalıyor. Bir de çok sıcak olunca insanlar evlerinde oturuyorlar abi. Tabi sürekli müşterilerimiz var, o ayrı. Ne yazlar, ne kışlar abi. Ortalık şöyle kalabalık, cıvıl cıvıl olacak ki bize iş çıksın. Mesela Atatürk Bulvarında çok iş var ama ortalık öyle insan kaynayacak, kalabalık olacak abi. Böyle seyrek olunca olmuyor. Bu konuşmalar sırasında Öveçler dördüncü caddeden Çetin Emeç bulvarına doğru iniyorduk. Her inişimde olduğu gibi yine mimari dikkatimi çekti. Herhangi bir estetik anlayış ile pek bütünleşmeyen ve genel olarak apartmanların yan yana öfkeli bir şekilde dizilmesinden meydana gelen Dikmen, Ankara mimarisinin güzel bir özetini teşkil eder. Tabi, bir başkent olarak kurulmuş ve memur kenti olması dışında başka bir anlam yüklenmemiş olan bu şehirden belirli bir mimari estetik beklemek ne kadar doğru, tartışılır. Hatta böyle bir beklenti içerisinde bulunmak Ankara'ya haksızlıktır diyebilirim. Hem kar, kış, kıyamet hem de tam iş çıkış saati. Şu trafiğin haline bak. Ben anlamıyorum zaten abi, ne var bu kadar çok araba alacak, ben anlamıyorum. Baksana, yer gök araba, yer gök araba! Kim bilir İstanbul nasıldır, orası nasıl kalabalıktır şimdi. Öyle abi. Milletin parası yok, işsiz, mişsiz diyorlar ya, ben inanmıyorum. Baksana abi, herkesin altında son model arabalar, acımadan yakıyorlar benzini, mazotu. Nasıl olsun abi. Geçiniyoruz işte. Herhalde sekiz yıl oldu. Dur bakayım, doksan sekizde, sonra doksan dokuz. Tabi ya, sekiz yıldır buralarda direksiyon sallıyorum ama. İşte iki tane kızım var, büyüyorlar abi. Biri lisede biri ilkokula başlayacak. Yok abi, nerede? Durağın arabası. İşte günde yüz lira, iki yüz lira, elli lira yakıt parası düş, kazanırsak iyi. Yok abi, nerede çalışacak, ne yapacak. Çalıştırmam abi. Çocuklara bakıyor, evine bakıyor, neye çalışacak. Hem ben çalıştırmam abi onu, o kızı kaçırdım ben. Vermiyorlardı, kaçırdım ben. Öyle abi, bastım evlerini de herkes bakakaldı. Buralı değilim abi aslen. Boş ver abi o kısmını. Kızı kaçırdım ya, ona bak. O gece yola düştük de geldik. Peşime takmışlardır jandarma, ama bulamazlar öyle. Nerede öyle beni bulmak abi. Ya da peşime jandarma takmadılar, bilmiyorum. Biliyorlardı, kızın da bende gönlü vardı. İzin verilmez mi abi? Jandarmayı takmışlardır peşime kesin, ama bulamamışlardır beni. Öyle kolay mı, bir kaçmışım ki. Yok abi ya, İstanbul çok büyük abi. Ben bu kızı çok seviyorum ya abi, deli oluyorum. Elime bir para geçsin, neler yaparım sonra. Şu bankaya öderim paracıklarını, dur bak elime para geçsin, sen o zaman gör bak taksi maksi kalıyor mu? Durak açarım be, durak! Hem karıma hem kızlara neler alacağım abi, bak bir elime para geçsin de. Çok hayallerim var abi. Çok abi, çok. Elime bir para geçsin de bak o zaman. Durak açarım be abi, kral olurum anlayacağın. Bak o zaman ne yemekler alırım, ne kıyafetler alırım, elime bir para geçsin. Bak o zaman kızları nerelerde okutuyorum abi, nerelere taşınırım. Bankanın borcunu da öderim. Şerefsizler ya! Ama bir para geçsin elime, o zaman bak, o zaman gör abi. Tatile çıkarım be abi. Hele bir para geçsin de elime bak o zaman. Öyle bir düştüm ki atımdan görmeliydin. Önce ellerim ata tutunamaz oldu, sonra bacaklarım. Sonra ileri geri sendelerken at altımdan geçti de gitti, uçtu da gitti. Öyle bir düştüm ki atımdan, görmeliydin. Dörtnala giderken kılıcım ileride, hissederken rüzgarı ellerimde, bir kurşun sol omzumun biraz içerisinden isabet etti. Önce biraz sendeledim, sonra inceden inceye, insanın adeta içine işleyen, o en hain ve karanlık bakışların ardındaki gülümsemeler gibi bir acı. Vurulduğunu anlayınca insan önce bir panikliyor. Sonra, savaşmak, daha sert savaşmak, dağları, tepeleri kaldırıp düşmanın tepesine devirebilmek, ırmakları taşıyıp onları boğabilmek hissi ile gözü bir kararıyor insanın. Kalbimin hiç böylesine delice, düşmana dörtnala uçan binlerce süvarilerin uğultusunu andırırcasına böyle çılgınca atmamıştı. Seni ilk gördüğümde bile böylesine doludizgin, böylesine göğüs kafesimi parçalarcasına atmamıştı kalbim. Hal böyle ya, bu sefer daha da hırslanıyor insan, var gücü ile atılıyor ileri. Zaten savaştasın, zaten heyecanlısın, bu sefer gözün düşman dışında bir şey görmez oluyor. Gözümün önünde sadece ileriye uzattığım kılıcın ucu ve düşman, adeta körüm dünyadaki başka herhangi bir şeye. Sana aşıkken bile, gözüm senden başka hiçbir şeyi görmüyorken bile bu kadar değildi. Derken bir kurşun daha yedim tam karnıma. Kendi kendime dayan aslanım derken üçüncü kurşun geldi, göğsümün orta yerinden girdi, sırtımın orta yerinden çıktı. İşte beni yıldıran da bu sonuncusu oldu. İşte bu son kurşunu yiyince gözlerim fal taşı gibi açıldı ve bir anlığına her taraf bembeyaz oldu sanki. Öyle bir düştüm ki atımdan, görmeliydin. Kılıcımı düşmana adeta İngiliz Armadası ihtişamı ile uzatan sağ kolum pes etti önce. Kılıcım parmaklarımdan teker teker sıyrılarak yere düşüverdi. Çok iyi hatırlıyorum, sana aldığım gül de böyle düşüvermişti yere. Usulca, sessizce ve sakince, teker teker kurtulmuştu parmaklarımdan ve benim şaşkın bakışlarım arasında ki o zaman da gözlerim böyle fal taşı gibi açılmıştı, aynı kılıcım gibi baş aşağı yere düşmüştü. Sonra bacaklarım güçsüzleşti, ata tutunamaz oldular. Atımın her hareketi ile biraz daha dengem bozuldu, biraz daha yaklaştım yere düşmeye. Çok iyi hatırlıyorum, o gün de güçsüzleşmişti böyle bacaklarım. Adeta nöbet geçiren biri gibi titremişti dizlerim. Kendimde yere basacak, ayakta duracak gücü görememiştim de yavaş yavaş çökmüştüm olduğum yere. Gözlerim fal taşı gibi açıktı. İşte büyük taarruz sabahı kolordular tarih yazarken vurulup atından düşen bir süvari... Savaşın o uğultusu, bir taraftan toplar, bir taraftan binlerce dörtnala uçan atlılar, bir taraftan ölüm saçan makineli tüfekler fakat bir tarafta paramparça olan bir beden. Çoktan parçalanmış bir kalp hayata gözlerini kaparken, renkler silinip sesler azalırken, işte o kalp son nefesini verirken kendisini öldüren kurşunları değil, kendisini aldatan sevgilisini düşünüyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/uc-kurusa-bes-kofte/", "text": "V arsa yoksa frikik... Sanal alem kadın bedenini parçalara bölüp bölüp önünüze atıyor her Allah'ın günü ama doymuyorsunuz! Eliniz apış aranızda, berbad, acınası imlanızla diksiyonu, artikülasyonu pürüzlü haber spikerlerinin frikiklerini arıyorsunuz fallik fallik! Gözünüzü Hugh Hefner, Bob Guccione doyuramadı, toprak doyurur belki! Kafam karışık. Gündem kelle paça çorbasından farksız. Hava nemli, pis sıcak, yağmur desen yağmurluğu kalmamış, mevsim normalleri küresel ısınma turlarında telef oldu, beş köşeli ofislerde petrodolarların provaları çıkartıldı, ırak bir hata biçildi gelişmekte olan finansal piyasalara gani gani albüminli... Hedda Gabbler'i tek b ile yazanları ayıplayan yok... Arturo Ui de yükselmiyor, tırmanıyor nasılsa! Nüanslar tükendi, kalaslara yolculuk! Kalas dedim de aklıma klas kelimesi takıldı. Çok klas, çok şık bir eserdir, Süleyman Çelebi'nin Mevlid olarak bilinen Vesiletü'n-Necat'ı edebi kriterler göz önüne alındığında. Nasıl ki gardırop Atatürkçülüğü modadır, gardırop Müslümanlığı da pek bir indir memleket umumisinde. Süleyman Çelebi, Giderli 16nın icracısı kadar bilinmiyor. Gamlı Baykuş olmak Süleyman Turan'a değil, en çok bana yakışır. Cumhur, reisini ararken lapsuslar havada uçuşuyor algı biçimlendiricilerin Önder Somer hainliğiyle ve kıvrılıyor kaytan bıyıklar, rey hesabıyla ebced acemiliğinde. Ugh! Büyük reistir Edip Cansever! Siz ne yaparsınız bundan sonra, biz ne yaparız/Bir bütünün parçalarıyız, bir bütünün parçalarıyız oysa! Eli öpülesi bir şahıstır Süleyman Çelebi. Mekanı pür nur olsun. 732 beyitlik bir şaheser vücuda getirmek öyle her babayiğidin becerebileceği iş değildir Laik geçinen birtakım çevreler ışıklar içinde yatsın terkibini kullanarak beni küplere bindirmekten imtina etmezler. Allah, imtihan ediyor beni muhtemelen. Nur topu gibi doğar bebeler, ışık topu gibi değil! Ne demeye bu sabun köpüğü hassasiyet, ha, ne demeye? Kelimelere atfettiğiniz bu ideolojik sayıklamalarınız beni dinden imandan çıkartacak! Bir İman vardı sahiden, ne oldu ona? David Bowie'nin zevcesi İman Muhammed Abdülmecid... Peh! Karışık kafam. Confused Harmony ne iyiydi. Mazi tabii. Temiz. Okay ağabey... Testereyi titretip dile getiren her daim genç müzik adamı. Aka Gündüz Kutbay'ın mest edici nefesiyle de demlenen yürek o. Kafam karmakarışık. Kar+arma+karış+ışık+şık işte! Nasıl oldu da sanal pazardan ikişer üçer Kaşgar'ları toplayıverdim, nasıl oldu da nefis Kars kaşarının lezzetine benzer beyinsel tatlar yaşatan Kaşgar'ları kanayan kalbime tütün basar gibi bastım, bilmiyorum. Oluverdi işte! Oliver Twist olacağım bu gidişle! Bu gidiş de gidiş değil ya, neyse! Cevdet Karal ile Ömer Erdem'in kaptanlığında edebiyat alemine nurlar yağdırmış bir Kaşgar ekolünü nasıl olmuş da görememişim. Ömer Erdem ile Cevdet Karal isimleri kulağıma da, kalbime de aşinaydı oysa. Kabuğunu sıyırdım kalbimin, çıktı işte kabuki. Dergah'ta, Türk Edebiyatı'nda şiirlerini görmüş olmalıydım. Kaşgar'ın kapak çalışmaları bir efsane! Günümüzde bu kadar özenilmiş dergi kapağı var mı? Rene Magritte esintisi taşıyan illüstrasyonlar çok şık. Dedim ya, kafam karışık! Bohumil Hrabal. Prag Hastanesi'nde kuşları beslemeye çalışırken beşinci kattan düşüp ölmüştü 3 Şubat 1997 de. Yo, kimse ittirmedi sırtından. Prag. Gürkal Aylan, yalnızlığın prangasını takmıştır yüreğime öte aleme giderek. Reklamcıdır. Çevirmendir. İnsan gibi insandır. Beyefendi kelimesinin tastamam karşılığıdır. 20 Ocak 2009'da Prag'a uğurladık bu mütevazı ruhu da. Görüşeceğiz mutlaka. Görüşeceğiz Gürkal Bey, Prag'da. Ne diyordum? Değişen zamana, modern hayatın sunduğu, dayattığı lolipop şekerlerine alışamayan bir işçinin felsefe, bira, ölüm üzerine serüvenini okumak isterseniz Gürültülü Yalnızlık iyi gelir. Ruha ve beyne sağlam gelir. Hrabal'ın asıl zirvesi ise Sıkı Kontrol Edilen Trenler adıyla dilimize Zeyyat Selimoğlu'nun kazandırdığı Ostre Sledovane Vlaky adlı romanı. Aslan Asker Şvayk kadar iyidir. Jiri Menzel, 1967'de En İyi Yabancı Film Oscar'ını alır Sıkı Kontrol Edilen Trenler filmiyle. Savaşla güzel güzel dalgasını geçer Hrabal. Söylemek bile fazla: Baldır bal!"}
{"url": "https://futuristika.org/uc/", "text": "Şu vallahi en ucuzu bizde marketlerinden birinin önü. İçeride müzik çalmayanlardan hatta çıt çıkmayanlardan. Marketin önünde 5-6 yaşlarında yüzü gözü kir içinde bir çocuk. Kapının önündeki meyve kasalarından muz yürütmek üzere. İki tanesini tam tişörtünün içine sokacakken göz göze geliyoruz. Bir eli tişörtünün içinde, muzları sımsıkı tutuyor. Ben kaçmasını bekliyorum, O teslim oluyor. O önde, ben arkada markete giriyoruz, sor diyorum. Korkarak abi, bunları alayım mı? diyor kasiyere. Kasiyer bir bana bakıyor, bir çocuğa. Bir an tereddüt ediyor, sonra yine bana bakıyor, tamam, al diyor. Ağzından büyük bir gülümseme fışkırıyor küçücük yüzünden. Ön dişlerinden ikisi düşmüş, yenilerinin eli kulağında. Sonra gözü çikolata rafına takılıyor, dönüp bana bakıyor. Koşup iki tane gofret alıyor, kasiyere bunları da alayım mı abi? diyor. Minik bir kahkaha atıyor, halinden memnun dönüp bakıyor bana. Gözleri maviymiş o an fark ediyorum. Sağ ol abi diyor küçük muz hırsızı. Önde yine O, arkada ben dışarı çıkıyoruz. Gözleri kocaman olmuş, şaşkın şaşkın bakıyor bana. Sen üç kuralını biliyor musun? diyorum. Önce 3 kere istersin. Vermezlerse yürütürsün. Bu böyledir, herkes bilir. diyorum. O'na çok büyük bir sır vermişim gibi tekrar ediyor. Sonra O koşa koşa evine, ben markete. Elindeki mercimek paketini rafa bırakıp gözlüğünün üzerinden bana ters ters bakan bir adam ve hemen yanı başında aynı mercimek paketini çaktırmadan sepete atan kadın, beni eş zamanlı cık cıklıyor. İkisine de bakmıyorum. Ben zaten mercimek hiç sevmiyorum. Kasiyere, çocuğun 7 Lira 50 kuruşluk zaferini ödeyip çıkıyorum. İçimde iyilik yaptığıma dair kuruş his yok. Çocuğa çalmak kötüdür nutku atmadığıma dair gram pişmanlık da. Eylül'e de bu yalanı söylesem iyi olur diye düşünüp eve yürüyorum. Gün gelecek her birimizin çok isteyip de alamayacağı şeyler olacak hayatta. Cebimizdeki kadar var olabildiğimiz dünyada, elbet yokluğumuz da olacak. Biz en çok yokluğu paylaşmayı severiz."}
{"url": "https://futuristika.org/ucan-halilar-kaplar-semboller-parcalar/", "text": "Açılış: 25 Kasım Cuma, 19:30 Açılışta Buket Püren bir performans gerçekleştirecektir. İstanbul'da kişisel sergi yapma teklifi bana siyasi konular hakkında konuşma şansı verdi çünkü yabancı bir ülkede sanatçı olarak bulunmanın diplomatik bir tarafı olduğu açıktı. Kendime bir kültür ateşeliği rolü yüklediğimi hissettim. Bu koşullar göz önüne alındığında yaklaşık üç ay süren bu işin şaşırtıcı sonuçları oldu. Enternasyonalist bir ruhum olduğu gerçeğine rağmen kültürel farklardan doğan önyargıların ve ülkeler arasındaki mesafenin işlerimde belirgin olmasından endişe duydum ancak ortaya çıkan mesaj farklılıkların uzlaşması ve mesafelerin reddi oldu. Bu sergiyi oluşturan üç seri dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın herkesin gözlemlediği konuları işliyor. İlk seride size ne görmek isterseniz içinde onu gösteren kapları sunuyorum: Başlangıçta hoşgeldinizi simgeleyen yatay duran açık bir el; daha sonra ölümün sembolleriyle dayatılan fikirlerlerden bahseden dikenli bir taç göstererek size nereli olduğumu söylüyorum. Daha sonra bir alışveriş arabası... Buzdolabınızda ne eksik? Bir sınır, bir dikenli tel, bir gözetleme kulesi... Bunlar hapsolmuş fikriyle yaşamak istemeyenler için mi? Belki de hiç düşünmemek daha iyidir, ne düşünüyorsunuz? Beyin yok, acı da yok! İkinci seride biraz durmanızı tavsiye ederim çünkü şimdi semboller konuşuyor, iyi ve kötü, atadan kalmanın doğası ve kültürel üstyapılar evrensel kavramlardır. Son olarak sadece parçalar vardır, günlük hayatın anlık görüntüleri, insan alışkanlıkları manzarasından karakteristik parçalar, hepimiz biliyoruz ki nerede doğup büyürsek büyüyelim, nereye gidersek gidelim hep aynısını bulacağız."}
{"url": "https://futuristika.org/ugultudan-gelen-gucumuz/", "text": "Üçü birden ayağa kalkıyor. Aydınlık, bir matematik problemi gibi karşımızda. Sol bacağını kaşımak için kolunu aşağı indirirken yüzü ekşiyor. Kaşarlı tost. Toplama Kampı. Meyve suyu. Müdür, hata yapmamak için konuşmasına o denli dikkat ediyor ki artık söylediklerini kendisi bile anlamıyor. İşten çıkarmak istediği işçilerle aynı asansörde saatlerce kalmanın kötü düşü. Kravat ve kol düğmesi. Ahtapotlar dalgınlık nedir bilmez bu adada. Birbirleriyle kıyasıya yarışan su damlaları, kiremitten aşağı yöneliyor, arabanın ön camına. Kadife borularıyla akşam."}
{"url": "https://futuristika.org/ugur-aydemir-iktidar-girdabi/", "text": "Elimizde avucumuzda kalan mümkünleri döke saça gelip dayandığımız yerde utangaç sıkılgan yorgun umutganlıkla, külrengi bir ufka gözlerimizi dikmiş, zindanımsı bir dünyanın içinde bekliyoruz. Sinsiyetin zerresini barındırmayan bir iktidarın bizi içeride, içeriden sarıp sarmalayacak iç güvenlik yasasını tüm içerlikliğimizle kötülemekteyiz ama iktidarın bizi nedenli düşündüğünün, bizim için iyilikler tasarladığının farkında dahi değiliz. Ancak; kötülüğün, vahşetin handiyse bilinç düzeyine çıkarak, sanki bir gerçeği tüm acımasızlığıyla haykırdığı, simgesel bir düello sahnesinde çalımla gezindiği, çalkanan bir zaman kesitinde yere çalınıp yerden kazınmaktayız. Kimimiz son bir gayretle bağırmakta ya da sorgusuz sualsiz sonunu beklemekte: minibüs, ev, sokak içlerinde. Sözgelimi bir fırıncı ya da bir esnaf kapısının önünden kar kürenir gibi kazınmaktayız. Deniz Aktaş, belki de yok sanan duyulmayan benliğine inat, öldürülmeden önce son kez beni kurtarın, diye haykırdı kapının ardında bekleyenlere. Belki de sözlerimsiz kalmasın bir anafora tutulduk da bunca üzerimizden aşıp gidiyor her şey. Keşke şu desinlerci tutumların hafifliğinden sıyrılabilsek, bizi zincirlere bağlayan sosyal ağların, haber akışlarının, gerçekliği imgesel olarak yoğuşturup buharlaştırarak acıklı bir melodrama dönüştüren, her şeyin içini boşaltan, bir an için teskin eden ama özünde hiçbir yaraya merhem olmayan televizyonun da içinden çıkabilsek. Belki böylelikle, daha fazla suça bulaştıkça eş anlı olarak toplumsal adlı dizgede suçun artışına neden olan bir iktidarın kapı kullarının umarsız kulaklarında çınlamak zorunda kalmazdı o son sözler. Ancak, despotun sesi her yerde yankılanıyor, her yerden duyuluyor. Daha fazla disiplin, daha fazla yetki istiyor; iç güvenlik yasası istiyor. Tüm babacıllığı ile sigaranın zararlarından bahsederek mahalle baskısının uygulanmasını talep ediyor. Evet, her yere ulaşan sesi diyar diyar gezerek, daha yenilerde, bir sokak arasında kartopu oynayan Nuh Köklü ve arkadaşlarının o cıvıl cıvıl seslerini bastırmaya yetiyor. Anlaşılan o ki, iktidarın doğası gereği, kendi sesinden başkasına tahammülü olmayan despota tüm bunlar yetmiyor ve tüm bir toplumu bir aileye çevirip ev içlerine hapsederek bir baba gibi yönetmek istiyor. Oysa, ilmik ilmik çözülen bir toplumsalda suç oranlarındaki artışın iktidar ile nasıl sıkı sıkıya ilişkili olduğuna, şiddetin nasıl sarmallaştığına yakından baktığımızda, suçun iktidar tarafından üretilen bir olgu olduğu görülecektir. İktidar bir yandan suç üretirken, bir yandan da suçun önlenmesine dair önlemler ile daha fazla iktidar üretmektedir. Michel Foucault'nun iktidar ekonomisi adını verdiği bu süreç esas olarak hapishanenin simgeselliği ve suçun kişiselleştirilmesi üzerinden disiplinin yaygınlaşmasını amaçlar. İşte bu toplumsalın içindeki bireyler, görmedikleri, karşısına dikilemedikleri iktidarın egemen sınıfsal yapılara tanımış olduğu suç işleme özgürlüğünü, bir anlamda bilinçdışı bir itkiyle, elinden almaya, suçu çalmaya yönelirler. Her gün bir yenisi işlenen kadın cinayetlerinin, artan şiddetin ve artık patlama noktasına gelen bir memleket için verilebilecek en yerinde örneklerden biri 17-25 Aralık yolsuzlukları olacaktır. Böylesi bir olgu karşısında suç ve otoriterleşme aynı oranda artış gösterecek, bireyler canavarlaştırılacak, idam edilmeleri dahi önerilecek; ancak iktidar genelleşen bu kötülüğü, kendini bir iyilik timsali olarak sunarak alttan alta iç güvenlik yasasının zemini oluşturulacak. Kafka'nın, Yasa Önünde adlı öyküsünde taşralı bir adam herkese açık olmasını beklediği yasadan içeri girmek ister; ancak yasanın önünde dikilen bir kapıcı tarafından engellenir. Adam daha sonra girip giremeyeceğini sorduğunda ise muğlak bir cevap alır. Her daim açık duran kapıdan içeride başka kapıların ve kapıcıların da olduğunu fark eden adamın merakı karşısında kapıcı; madem bu kadar istiyorsun, olmaz dememe aldırma, bir dene bakalım, der; ama böylesi bir girişimi göze alamayan adam beklemeye devam eder. Artık ömrünün sonunda, iki büklüm bir halde: Niçin benden başkası bu kapıdan girmeyi denemedi?diye sorar ve o kapının sadece kendisi için olduğunu öğrenir. Yine, Robert Walser'ın kısa öykülerinde birinde, Schwendimann adlı bir adam doğruluğu aramaktadır. Hastane kapısından adliye kapısına, oradan hapishanelere, düşkünler yurduna, bir balo salonuna ya da doğumhaneye kadar her yere bakar; ama aradığı şeyi hiçbir yerde bulamaz."}
{"url": "https://futuristika.org/uluslararasi-af-orgutu-2011-mektup-yazma-maratonu/", "text": "Her yıl binlerce insan Uluslararası Af Örgütü'nün insan hakları için mektup yazma maratonuna katılarak 10 Aralık Dünya İnsan Hakları gününe damgasını vuruyor. Dünya çapından insanlar, bireylerin saygı görmesi, korunması ve ihtiyaçlarının karşılanmasını talep eden mektuplar yazıyor. Bu sayede insan hakları ihlaline maruz kalanlara desteklerini gösteriyor ve insanların hayatlarında gerçek bir değişim yaratmayı amaçlıyor. Bizim için çok önemli bir tarih olan 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü bu yıl Uluslararası Af Örgütü'nün kuruluşunun 50. Yılına denk geliyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da dünya çapında bir mektup yazma maratonu düzenleniyor. Aralarında ABD, İran, Kuzey Kore ve Meksika gibi ülkelerin bulunduğu 14 ülkeden insan hakları ihlaline maruz kalmış bireylere 3-17 Aralık arasında destek mektubu ya da hükümetlere bu kişilerin durumundan duyulan endişeye dair mektup gönderiliyor. Kampanya katılım acileylem. org adresinden sağlanabiliyor. Türkiye'nin bu yılki vakası vicdani retçi ve insan hakları savunucusu Halil Savda. Uluslararası Af Örgütü olarak sizi acil eylem gerektiren bu konuya duyarlılık göstererek acileylem. org'u ziyaret etmeye ve sizin için hazırladığımız mektubu imzalamaya davet ediyoruz. Ya da bu bağlantıdakidökumanın çıktısını alıp Taksim ofisimize ulaştırabilirsiniz. Dünya çapındaki Uluslararası Af Örgütü şubeleri ayrıca 10 Aralık'ta bulundukları şehrin simgesel bir yapısının üzerine mektuplarının konusu olan kişinin resmini yansıtacak. İnsan hakları savunucuları ve destekçiler de ellerinde bu kişinin resminin olduğu mumlardan yapılmış fenerlerle toplanacak. İstanbul'da da 10 Aralık Cumartesi günü saat 19.00'da Galata Kulesi'ne Halil Savda'nın resmi yansıtılacak ve destekçilerimizle, ellerimizle hazırladığımız fenerlerle orada olacağız. Etkinliğimize katılanlar o akşam dağıtacağımız kartpostalları da imzalayabilirler. Sizleri de aramızda görmek, insan hakları adına desteğinizi hissetmek bizi sevindirecektir. Vicdani retçi ve insan hakları savuncusu olan Halil Savda vicdani retçilere desteğini özgürce ifade etmekten dolayı devam eden bir mahkumiyet riski ile karşı karşıya. Savda, zorunlu askerlik hizmetine karşı makale yazmak konuşmalar yapmak gibi faaliyetlerden dolayı halkı askerlikten soğutmakla suçlanıyor. Projenin tanıtımına destek verenlerin her gün eklenen videolarına da bu adresten ulaşabilirsiniz. Dünya çapındaki vakalara da bu adreslerden ulaşabilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/uluslararasi-lacan-kolokyumu-lacanci-teori-ve-pratik/", "text": "Farklı disiplinlerden beslenerek oluşturduğu kuramı ile psikanaliz tarihinde çığır açan Jacques Lacan'ın etkileri klinik alanın yanı sıra sosyoloji, medya çalışmaları, felsefe ve sanat başta olmak üzere pek çok kuramsal bağlamda da güçlü bir şekilde hissedilmektedir. Lacan, toplumsal ve bireysel varlık olarak özneyi modern toplumda belirleyici olan bilinçdışı, arzu, zevk, haz, öteki gibi kavramların ışığında yorumlarken tüketim toplumunun sorunlarına bambaşka açılardan bakmayı mümkün kılmaktadır. İstanbul Fransız Kültür Merkezi ve Monokl Dergisi'nin 20-21 Haziran'da birlikte düzenleyecekleri Lacancı Teori ve Pratik temalı Uluslararası Lacan Kolokyumu'nda psikanalitik bir perspektifle hareket edilecektir. Böylece modernleşme sürecinin krizlerini sarsıcı şekilde yaşayan Türkiye'nin kuramsal çerçevesine özgün bir katkı sağlanacaktır. Monokl Dergisi Uluslararası Lacan Özel Sayısı'nın katılımcılarıyla gerçekleştirilecek kolokyumda Türkiye'den 3, İngiltere, Fransa ve Slovenya'dan 7 katılımcı yer alacaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/uluslararasi-pera-fest-14-30-kasimda/", "text": "İstanbul'un disiplinlerarası festivali Uluslararası PERA FEST bu yıl 14 -30 Kasım tarihleri arasında düzenleniyor. 20 farklı mekanda gerçekleşecek 46 etkinlikten oluşan 10. yıl programında konserler, dans gösterileri, panel ve söyleşiler, tiyatro oyunları yer alıyor. Kültürlerarası İletişim Disiplinlerarası Sanat Derneği ve Pi Prodüksiyon yetkilileri, festivalin ana temasının çok kültürlülük olduğunu, bu yıl Avrupa'dan gelecek sanat ürünlerinin sanat ortamımıza ışık tutabilecek nitelikte olduğunu belirtiyorlar. PERA FEST, 14 Kasım 'Türk Sineması Günü'nde başlayacak. Gün boyunca TÜRVAK salonunda sinemamızın tarihine ilişkin belgeseller ve son Cannes Film Festivali'nde yenilenmiş kopyası sunulan Lütfi Akad'ın başyapıtı Hudutların Kanunu gösterilecek; eleştirmen Zahit Atam filmin sinema tarihimizdeki yeri üstüne bir konuşma yapacak. İtalyanca örümcek anlamına gelen 'Tarantella', 15. yüzyıl ie 17. yüzyıl arasında İtalya'da çılgın bir moda, toplu bir histeri halini almıştı. Halk bu çılgınlığın tarantula adlı örümceğin sokmasıyla ortaya çıktığına ve sokulanların ancak bu dansı yaparak iyileşebileceğine inanıyordu. Aynı akşam, Ghetto'daki açılış konserinde Napoli'den gelecek bir folk müzik topluluğu I Solisti di Montemarano sahne alacak. Dokuz müzisyenden oluşan topluluk, İtyalya'nın en özgün geleneksel müziği olan Tarantella müziği ve danslarından oluşan bir program sunacak. Festivalin ikinci günü aynı salonda, Baba Zula'nın da katılacağı Freedom Express gecesi yer alıyor. Bu yılki festivalin en çarpıcı etkinliklerinden biri, İspanya'dan -Endülüs'ten- gelecek Andres Marin Flamenko topluluğunun sunacağı Op.24. Flamenko'nun çağdaş ustaları arasında sayılan Andres Marin'in gösterisi 16 Kasım'da MKM salonunda yer alacak. 17 Kasım'da, Haymatlos'da Zeynep Arabacıoğlu'nun iki farklı kültürü buluşturan konseri yer alacak : Latino ve Ladino. Programda yer alan yabancı gruplar arasında iki Fransız, bir İranlı sanatçıdan oluşan Hradcany topluluğu, Romanya'dan gelecek caz topluluğu Sorin Zlat Trio ve dünya müziği alanında haklı bir ün kazanmış grubumuz Gevende ile birlikte bir konser verecek Hollandalı Spinifex topluluğu öne çıkıyor. Festival programında, uluslararası ödüller kazanmış genç caz yorumcumuz Meltem Ege, ilk kez sunacağı yeni projesi ile Birsen Tezer, yeni çıkan CD'leri ile müzikseverlerin beğenisini kazanan iki sanatçı, tangolarıyla Mehtap Meral ve Kız Kafasıyla Tiyatro Şarkıları programıyla Çiğdem Erken yer alacak. Bir başka ilginç proje de, müziği ve dansı buluşturan Dikkat Flamenko olacak. Klasik müzik alanında da önemli bir etkinlik yer alıyor programda : Ferenc Liszt'in doğumunun 200. Yıldönünü nedeniyle gerçekleştirilecek Macar piyanist Adrienne Hauser'in Liszt resitali. İstanbul Modern'de düzenlenecek film gösterileri iki başlık etrafında toplanacak : Sinemamızda Çokkültürlülük başlığı altında ülkemizden belgeseller gösterilirken; Çokkültürlü Avrupa Sinemaları: İspanya başlığı altında Bask, Katalan, Galiçya dillerinde ve İspanyolca dört film yer alacak. Pera Müzesinde, bu yıl ilk kez Cannes'da özel bir gösteride sunulan Türk Pasaportu gösterilecek, gösteri sonrası filmin hayatta olan kahramanları -Türk diplomatları tarafından Nazi Almanya'sından kurtarılan Yahudiler- ile bir söyleşi gerçekleştirilecek. Aynı gün, Pera Müzesi'nde İstanbul'a Son Tren romanının yazarı Ayşe Kulin bir söyleşi gerçekleştirecek. PERA FEST çerçevesinde, Ülkü Tamer İstanbul'un Şiiri, İlhan Eksen İstanbul'da Bir Nihavent Tango, Timur Selçuk Ölümünün 30. Yılında Münir Nurettin Selçuk üstüne söyleşiler gerçekleştirecek; 22 Kasım'da Küçük Sahne'de Yıldız Kenter, Dilek Türker, Prof. Mesut Önen ve Ali Poyrazoğlu'nun katılacağıYazarlığının 50. Yılında Üstün Akmen konulu toplantının ardından, Akmen'in yönereceği, D. T. Genel Müdürü Lemi Bilgin, İ. B. Ş. T. Genel Sanat Yönetmeni Ayşenil Şamlıoğlu, tiyatro yazarı Cuma Boynukara ve yönetmen Yücel Erten'in katılacağı Demokrasi ve Sanat konulu bir panel düzenlenecek. 18 Kasım'da Pera Müzesi'nde, eleştirmen Tunca Arslan'ın Göç'ün 50. Yılında Sinemamızda Almanya konulu sunumunun ve Karakafa filminin gösteriminin ardından, Festivalin Sanat Yönetmeni Vecdi Sayar'ın yöneteceği ve yönetmen Korhan Yurtsever, Alman müzikolog Martin Greve, tiyatrocu Fırat Güllü, Uluslararası PEN Yazarlar Derneği yöneticisi Norveçli yazar Eugene Schoulgin'in katılacağı Sanat ve Çokkültürlülük konulu bir panel gerçekleşecek. Evliya Çelebi'nin 200. Yılı onuruna, 23 Kasım'da İstiklal caddesindeki Koç Üniversitesi Araştırma Merkezi'nde yer alacak ve Nazım Alpman, Ahmet Doğan, Ersin Kalkan, Hülya Vatansever'in katılacağı Evliya Çelebi'den Günümüze Seyyahlar ve Kültürlerarası Diyalog konulu söyleşiyi Özdem Petek'in Altın Yollar: Evliya Çelebi'nin İzinde başlıklı belgeselininin gösterimi izleyecek. 28 Kasım'da Arteİstanbul Sanat Galerisi'ndeki söyleşide ise, PERA FEST'le eşzamanlı düzenlenen bienal ve çağdaş sanat fuarlarında öne çıkan 'trend'ler eleştirmen ve küratörlerin gözüyle değerlendirilecek."}
{"url": "https://futuristika.org/uluslararasi-ruanda-ceza-mahkemesi-bassavcisi-bilgi-universitesinde-konusmaci/", "text": "Uluslararası Ruanda Ceza Mahkemesi Başsavcısı Hassan Bubacar Jallow İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin konuğu olarak 12 Ekim 2011 Çarşamba, saat 17.00'de, üniversitenin Dolapdere kampüsü, Mahkeme Salonu'nda bir konferans veriyor. Jallow, Afrika'nın tanınmış hukukçularından. 10 yıl boyunca Gambiya Adalet Bakanı olarak hizmet etmiş, aynı ülkenin temyiz mahkemesinde yargıçlık yapmış, Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı'nın hazırlanmasında yer almıştır. ICTR, Birleşmiş Milletler tarafından, 1994'te, Ruanda'da meydana gelen, soykırıma varan kıyımların büyük sorumlularının yargılanması amacıyla kurulmuş bir uluslararası ceza mahkemesidir. Tanzanya'nın kuzeyindeki, Aruşa kentinde faaliyette bulunuyor. Bu Mahkeme'nin hukuki faaliyetleri konusunda bir çalışmalar dizisinde bulunmak amacıyla, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Turgut Tarhanlı ve Fakülte mensubu üç öğretim üyesinden oluşan BİLGİ Hukuk delegasyonu, geçen ay Mahkeme nezdinde bir ziyarette bulunmuştu. Başsavcının Bilgi Üniversitesi'ni ziyareti, süregelen bu hukuki ve mesleki işbirliği kapsamında yer alıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/ulver-goat-dead-can-dance-toe/", "text": "Ulver'in 2012 albümü Childhood's End'den Beau Brummels Magic Hollow... Norveç muhteşemi Ulver, 1960'lı yılların saykodelik pop şarkılarını yorumluyor bu albümde. Geçen yıl çıkardıkları War of the Roses ile, klas hareketin tillahını yapmış Ulver, bu kez gözden kaçmış şarkılara can veriyor. Aileleriyle çocukken dinledikleri ve zamanla kendilerinde fetiş haline gelmiş şarkılar. The 13th Floor Elevators, Electric Prunes, Jefferson Airplane, The Pretty Things, Bonniwell's Music Machine, United States of America ve diğerleri. Goat'un Ağustos 20'de çıkacak albümünden. İsveç'in kırsalında Korpolombolo namlı bir köyde yaşayan grup elemanlarının yaşadığı bölge, yüzyıllardır, yerleşimcilerinin voodoo yaptığı söylencesiyle ünlü. Köye asırlar önce gelen bir hekimin etkisiyle çıkan söylentiyi sonrasında sahiplenen köylüler, madem bu kadar söylenti var bari gerçekten yapalım, düşüncesiyle, çeşitli kara büyü pratiklerine merak salmış. Lakin Hristiyanlar bölgeye geldiklerinde köylüler bu alışkanlıkları nedeniyle yakılmışlar. Goat ise, bu geleneği sürdürdüğünü belirtiyor. Dead Can Dance, 16 yıl aradan sonra geri dönüyor. Albüm beklentilerdeki gibi muhteşem değil ancak, yine de dünya değiştirtiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/ulver-trolsk-sortmetall-1993-1997/", "text": "Nordik folkloru, nordik dilini gerektirir. Bu yüzden kalbimizi dinliyor ve Norveççe şarkılar yapıyoruz. İskandinavya'nın dışındakiler bizim gibi hissedemeyeceklerinden, bunu denemesinler, komik kaçıyor. Bizim kalbimize ve ruhumuza ait bir hali bir Yunan grubun yapmaya çalışması aynı olmuyor. Norveçli bir grup dinlerken bu toprakların gizini ve saflığını hissetmeyi beklerim. Yoksa bir şeyler doğru gelmez. Yeraltı dediğimiz şey çalıntı içerik anlamına gelmemeli, kendilerine özgü bir şeyler yapmaya çalışan bireylerin, müzisyenlerin ve şairlerin iletişimde olduğu, yönü altkültüre doğru olan seçkin bir komünite olmalı. Ulver Kurtlar demek evet. İsmimiz neyse, oyuz. Geceleri, gündüzlerin tersine hem mental hem de bir noktaya kadar fiziksel güce ulaşıyoruz. İşin aslı, güneş belirdiği zaman bizim gibi likantropik bireyler üzerinde zararlı oluyor. Trajik biçimde yapılandırılmış toplumumuzda sağ kalmak için bazen böylesi durumları tecrübe etmek durumundayız, yapacak bir şey yok. İsmimizi karanlıktan, Norveç folklorunun karanlık tarafından aldık ve isim batıl inançlı Norveç geleneklerini çevrelemiş gizemli, büyüleyici ve kasvetli atmosferi ve Norveç doğasını karakterize edip tanımlıyor. Aydan bahsederken, kelimenin en eski kullanımındaki dişil kökeni öne çıkarıyorsunuz. Eski günlerde bir kadının büyüleyici ve şeytani bir güçle donanmış olması, insanları hiss-i selimden uzaklaştırabilirdi. Delilik sıklıkla bir ay hastalığı gibi görülürdü ve yoğunluğu ise tamamen ayın evrelerine bağlıydı. Nihayet dolunay olduğunda şeytanlık tamam olurdu. Ay ile delilik aynı kelimeden boşuna türemedi. Ayrıca eski folklor hikayelerinde gnome'lar, troller, cadılar ve başka birçok yeraltı varlığının kendilerini en çok ay ışığında iyi hissettikleri söylenir. Birçok antik, dini ritüelin, mesele kurban verme törenlerinin ay ile ilişkisi malum. Ay kimi zaman zaferi de niteleyebilir. Paradoksal biçimde Hıristiyanlık ikonografisinde İsa'nın annesi sıklıkla acımasız düşmanlara karşı gücünü temsil eden orak biçimindeki ayın üzerinde görüntülenir. Neticede ay ULVER için, mitsel elementleri, konseptleri ve yeraltı varlıklarını birbirlerine bağlayan, trolsk, psişik, dişi özellikleri olan devasa bir kaynaktır. Üzerimizde sembolik bir etkisi var. Güdülerimiz, duygularımızı ve davranışlarımızın bilinçsiz hallerini etkiliyor. O gururlu duruşuyla geceyi ve karanlığı kışkırtır. Daha söylerdim de yeterince uzadı."}
{"url": "https://futuristika.org/unutulmasin-diye-ahmatovanin-dostlarinin-belleklerinde-saklanan-siiri/", "text": "Yazın ile yaşamın arasındaki çizginin inceldiği anlar. Onlar olmasa yaşamın sürekliliğinin gereği ve anlamı yok düşüncesindeyiz. Unutulmasınlar Diye yazılarında, bu kez arkadaşlarının hafızasında devlet baskısından saklanan şiir, şairi ve bazı fedakarlıkların üzerinde yaşamlarımızı sürdürdüğümüzü hatırlama çabasını aktarıyoruz. Fütüristika, dijital yayıncılık konusunda çözüm sunan Narrative. com ile ortak çalışma yapıp, online dergiler için makale hazırlama formatları için fikir alış verişinde bulunuyor. Bu yazı, Futuristika. org bünyesinde bu şekilde hazırlanan ilk makale olma özelliğindedir. Otuzlu yılların Rusya'sına dair dev bir anıt olarak kabul edilen bu yapıtın yaşamını insan belleği kurtardı. Requiem 1938 yılından itibaren ilk kez yayımlandığı 1963'e kadar Ahmatova'nın güvendiği ve aralarında Çukovskaya'nın da bulunduğu yaklaşık on kişi tarafından hiçbir şekilde yazıya dökülmeden ezberlenerek korundu. Aynı yılın Ekim ayının sonunda üç kişi buluşur. Epilog bölümü daktiloda yazılır ve Ahmatova imzalar. Bu, oradakiler için unutulmaz bir andır, o güne kadar belleklerde saklı tutulan şiir ilk kez yazıya dökülmüştür. Şiir daha sonra 1964'te Roma'da göçmen Çekler tarafından kitapçık haline getirilmiştir. Requiem anayurdu Rusya'da, ancak şairin ölümünden yirmi yıl sonra, 1987'de Oktyabr ve Neva dergilerinde yayımlanabilir. Yapıtın yazıldığı yıllarda, rejim karşıtı ya da halk düşmanı sayılan aydınların evine sıkça baskınlar yapıldığı ve bu baskınlar sırasında ele geçen sözde kanıtlar üzerine bu kişilerin tutuklandığı biliniyor. Bu arama ve tutuklama süreci, Giriş bölümünün ilk kısmında yer bulur. Yapıtın kahramanı bir yandan gerçek, belki de o dönemde her gün yaşandığı için olağan, ancak bir o kadar da inanılması güç bir sahne betimler. Burada, bir ailenin başkaları tarafından keyfi biçimde parçalanışı söz konusudur: Şafakta alıp götürdüler seni/ cenazede gibi yürüyordum arkandan/ Çocuklar ise karanlık odada ağlıyorlardı. Otuzlu yıllarda Sovyet Rusya'da sıkça yaşanan bu sahnenin, biyografik bir özelliği de vardır. Ahmatova burada aynı zamanda eşi Punin'in 1935'teki tutuklanışını betimlemektedir. Dizelerin devamında poemin kahramanı, tutuklanan kişinin durumunu anlatmaktadır. Sözde suçlunun dudakları bir ikonunki kadar soğuktur, alnında ise ecel teri vardır. Ecel teri gerçekten korkunç bir ifade biçimidir, çünkü tutuklanan pek çok kişi evine dönememiştir. Yapıt boyunca şair, bu geri dönülmezlik ya da dönülüp dönülmeyeceği konusundaki belirsizlik duygusunu okuyucuya duyumsatmaktadır. Kahraman tutuklanmadan sonra tutuklunun, hapishanedeki durumundan söz eder. Hapishane yapıtın İthaf başlıklı ilk bölümünde betimlenmektedir: Ama hapishane kilitleri sımsıkı/ Arkalarmdaysa 'kürek mahkumlarının inleri'/ Ve ölümcül hüzün var. Sımsıkı kapalı kilitlerin ardında kimsenin aşamayacağı kocaman bir duvar daha vardır, bu çoğunluğu haksız yere tutuklanmış, geleceğinin ne olacağını bilmeyen kişilerin hüznünden başka bir şey değildir. Bu hüznü derinleştiren, umutsuzluğa dönüştüren bir başka öge ise hapishanede mahkumlarla uğraşan askerler ve onların ağır adımları dır. Ayrılığın kısa şarkısı, sürgüne gidenlerle geride kalanların vedalaştıklan anı simgelemektedir. Kahraman bu sözlerle, aynı zamanda sürgünün dönüşsüzlüğünü de anımsatmaktadır. Burada artık oğul ya da yakın bir kişi değil tüm Rusya yer almaktadır. Felaketi yaşayan tüm Rusya'dır. Ahmatova yapıtın bu dizelerinde, rejimi açıkça eleştirmektedir. Ölüm yıldızları ve kanlı çizmelerle sağlanan metonimi arama, tutuklama ve sürgün kararını veren Stalin'le Kremlin yetkililerinin yerine kullanılmaktadır. Şiirde geçen kara arabalar Stalin döneminin siyasi simgesi olmuş bir duruma göndermedir, özellikle bu arabalarda mahkumlar taşınmaktadır. Kahraman, sürgüne mahkum edilen kişinin çaresizliğini Çarmıha Gerilme bölümünde dile getirmektedir. İncil'den alıntılanmış bölümde, otobiyografik izler taşıyan dizeler vardır: Babasına dedi ki: 'Beni niye bıraktın?'/ Annesine ise: 'Ah Mene ağlama' Burada babasına seslenen oğul, Ahmatova'nın oğlunun yerini tutmaktadır. Nikolay Gumilyov 1921 yılında kurşuna dizilmiştir. Şair böyle ilk eşinin de öldürüldüğünü fısıldar. Ayrıca babadan gelebilecek bir yardım olasılığının ortadan kalkmış olması, mahkum oğlun çaresizliğini ortaya koymaktadır. Yalnız kalmış anneye söylenebilecek tek teselli sözcüğü ise ağlamadır. Baba sözcüğü hıristiyanlıkta, bilindiği gibi, Tanrı anlamına da gelir. Şair, okura mahkumların ve onların yakınlarının, Tanrı tarafından neredeyse terk edilmiş oldukları duygusuna kapıldıkları düşüncesini vermektedir. Bu şiirde şair somut bir anıt yerine, sözcüklerden oluşan ve asla unutulmayacak, halk arasında dilden dile dolaşacak bir anıtı da yer bulur. Puşkin'in çarlık düzenine karşı ayaklanan Dekabristleri andığı ve özgürlükten söz ettiği dizeler, içerik açısından Requiem'le örtüşmektedir: Acımasız yüzyılımda özgürlüğü övdüm/ Ve ölenlere karşı merhamet uyandırdımAhmatova da yapıtında rejimin aydınlar üzerindeki baskısına karşı çıkanların yaşadıklarını aktarır. Requiem'in yazıldığı yıllar, tıpkı Puşkin'in yüzyılındaki gibi aydınlar açısından acımasız geçen bir dönemdir. Reguiem'in mahkumlarıyla, Puşkin'in ölenler sözcüğüyle andığı Dekabristlerin kaderi benzemektedir. İki şairin sanatsal kaderleri birbirlerine benzer. Çünkü Puşkin'in pek çok şiiri gibi Ahmatova'nın da pek çok yapıtı Stalin döneminde yayımlanmamıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/unutulmasin-diye-alejandra-pizarnik/", "text": "Latin Amerika edebiyatının Yahudi kızı. Şair. Kapkara kısa saçları var. İri gözlerinde uzun bir şaşkınlık. Ailesi 1934'te Stalin'den kaçıp Paris'e yerleşir, kısa bir süre sonra okyanus ötesine, Arjantin'e göç ederler. Alejandra, iki yıl sonra 29 Nisanda doğar. Utangaç biri Alejandra, mütereddit ve kekeme. Dış dünyayla olan yalıtılmışlığı patolojik bir hal alır zamanla. Buenos Aires Üniversitesinde gazetecilik ve felsefe okur. Juan Batlle Planas'dan resim öğrenir. Bir süre sonra ise şiirde bulur kendini. İlk şiir kitabını daha 19'unda çıkarır. Yazmak, bir yaranın kabuğunu kaldırmaktan başka nedir ki! Doktoru tarafından şiir yazmaya teşvik edilen Anne Sexton'ı iyileştirmeyen şiir, onu da iyileştirmeyecektir elbet. Parasını ilaçlara yatırır o da. Amfetaminlere, uyku haplarına, ağrı kesicilere... 1960'ta Paris'e gider, ağzında sigarasıyla Faulknervari bir edayla dolaşır Paris sokaklarında. Octavio Paz ile tanışır, dost olurlar. Octavio Paz, bir kitabına önsöz yazacaktır ileride. En yakın dostu Cortazar ise şiirler yazar, mektuplar gönderir ona. Blues dinlemeyi sever Alejandra. Gecelerimi bir dilin içinde karalamalar yapan çılgın bir kadın gibi geçirmektense sigara dumanı dolu bir mekanda blues söyleyerek geçirmeyi tercih ederim. diye yazar bir arkadaşına. Rivayete göre, bir keresinde tam yedi gün boyunca halüsinasyon halinde kalır. Yedi gün boyunca Janis Joplin dinler ve onun için bir şiir yazar. Alejandra, yaşamı boyunca psikolojik sorunlar yaşadı, depresyon tedavisi gördü. 1972'de tedavi gördüğü hastenede aşırı dozda ilaç alarak yaşamına son verdi."}
{"url": "https://futuristika.org/unutulmasin-diye-kaplumbagalarin-uykusuna-dek/", "text": "Murat Kemaloğlu, 1980'lerin başlangıcında tek bir albüm yapıp müzik aleminden çekildi. Kaplumbağaların Uykusuna Dek, Öncü Müzik etiketiyle Ankara'da yapılmış bir plaktı. Müzisyen o zamanlar Ankara'da Tıp öğrenimi görmekteydi. Yedi şarkının yer aldığı albümün adını taşıyan şarkı on beş dakikadan uzun ve dönemin şarkı formlarının dışında yer alıyor. Plağın A yüzünde iki, B yüzünde beş şarkı yer alıyor. Şarkıların tümünün söz ve müziği Murat Kemaloğlu'na, düzenlemeler ise Müjdat Akgün'e ait. Karanlık günlerin içinde, büyük ihtimelle o dönem insanların bahsetmeye çekindikleri konulardan, koşullardan bahsediyor. Albüm çıktığında Hey dergisinde çokça yer aldı. Zamanımızda, kültürel arkeolojiyle ilgilenmek lüks kaldığından mı yoksa yayınların güncel ile ilişkisinin gereğinden fazla olmasından mıdır bilinmez, bu albüm unutulmuşlar arasındaki yerini almıştır. Bu albümde Kavuşmamış etlerin kavuştuğu ve Barınmamış vücutların barındığı yer in Toprak olduğu vurgulanıyor. Belleği pörsümüş entelektüel tüketim ortamlarının ıskaladığı, cinselliğe göndermelerini selamladığımız bir çalışma. Derler ki, Murat Kemaloğlu nun seksenli yılların ikinci yarısında Zürih te birkaç arkadaşıyla bir ev stüdyosunda canlı ve doğaçlama kaydettikler beş parçalık bir albümü daha vardır. Master kayıtları kaybolan bu yapıt hiç yayımlanmadı. Bir kopyasına ulaşma şansını edinemedik, olsaydı Son Dans, Kuytuda Bir Korkuluk, Yadsıdığımız Oyuncaklar, Bir Geceliğine ve Odalar isimli şarkılarla atonal buhranımızı teskine edebilirdik. Murat Kemaloğlu, Antalya da Ruhbilim Okulu adını verdiği merkezde Jung çu psikanaliz çalışmalarını sürdürüyor. Albümü yüklemek yerine, rujlu elma hesabından gömdük."}
{"url": "https://futuristika.org/unutulmasin-diye-pavel-filonov/", "text": "Rus analitik sanatının kurucusu, ilk dönem Rus avangart sanatçılarındandı Pavel Filonov. Sovyet sansürü nedeniyle bir köşede unutulmuşlardan. Yaklaşık 1,5 milyon insanın öldüğü Leningrad Kuşadası'ının devam ettiği günlerde öldü Filonov, açlıktan. Kendisinden yirmi yaş küçük olan felçli karısı ise ondan bir yıl sonra öldü, 1942'de. Erkekler kaslı oldukları için yağları yoktu ve açlığa karşı kadınlar kadar dayanıklı değillerdi. Önce erkekler ölüyordu, sonra kadınlar. Filonov'un resimleri uzun süre kız kardeşi tarafından korunup saklandı. Eserleri, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra gün ışığına çıktı."}
{"url": "https://futuristika.org/unutulmasin-diye-rafal-wojaczek/", "text": "Şairin yeryüzünde belirişi, 1965 yılında dönemin yeni bir dergisinde Poezja'da gerçekleşti. Derginin editörü Tymoteusz Karpowicz, şairi coşkuyla sundu. Kara şiir yazmış denebilir. Şiirlerinde tamamen kadın bedenine dönüşüp, varoluşa karşı açlığını böyle bastırdığın söylenebilir. Rafal Wojaczek, şiirlerinde kendisini tümüyle farklı bir kişilik şeklinde konumlandırır. Kimi zaman bir iblis, kimi zaman kadındır, nihayetinde kendi bedeninde, kendi sesinde değildir. Şiirlerinde sürekli yükselir, ışığa doğru ilerler. Ortodoks mitolojisinden etkiyle kadın, şiirlerinde kafasını çevirdiği tek yön olan yukarısıyla, ışıkla, cennetle arasındaki ince çizgidir. Şiirlerinde dönüştüğü kadının bedeni, Rafal Wojaczek'in evidir. Odalarında dolaşır, evin boşluğunda huzur bulur. Şairin hayatını, 1999 yapımı, Lech Majewski'nin yönettiği Wojaczek isimli filmde oynayan kişi ise, aslında bir aktör değildi ve daha önce hiç rol yapmamış, şairin okuru bir başka şairdi. Belki, unutulmasın diye, bu kısa hatırlatma metninden filme giden, oradan tekrar bir yazıya varan biri çıkar. Şiir, kendini savunur, kendi yolunu bulur. Rafa Wojaczek'in ilk kitabı Sezon / Mevsim, 1966'da yayımlandı. Inna Bajka/Bir Başka Peri Masalı 1970 yılında yayımlandı. Ölümünün ardından, kendi derlediği şiirlerinin yanı sıra, dergilerde kalmışların yanı sıra hiçbir yerde yayımlanmamış altmış şiiri gün yüzü gördü. Yahudilikte doğumu izleyen sekizinci günde erkek çocuğun sünnet merasimini gerçekleştiren din görevlisi."}
{"url": "https://futuristika.org/unutulmasinlar-diye-orhan-talat-salcioglu/", "text": "kamu yararına ana avrat Orhan Talat Şalcıoğlu güzellemesidir. Elimizden bir zaman çıkmış fakat asla unutulmamış eser, Futuristika!'nın memleket sathına dağılmış ve gerektiğinde gereğini yapacağını tekrar göstermiş hücrelerinden Çanakkale'de şehirdeki eski bir kitapçıdan taşınıp sırtı Şalcıoğlu Sokak'a bakan evde saklandıktan sonra Kadıköy'e ulaşmıştır. Kilitbahir'de 25 Ocak 1960'da doğmuş, Eceabat'ın bu köyünde denizin kilidini açmıştır. Doğduğu sokağa geri dönmemiştir, kar erisin diye evlerde tutulmuş bebektir. Yaşı daha on beş civarında kararsız dolanırken sinesine Pink Floyd düşüyor, Led Zeppelin, Jimi Hendrix, Jethro Tull, Rolling Stones, bir eline toplumun ışıltılı camlarına atacağı taşı, diğer elinde gitarıyla sahneye çıkıyor, orkestralarda Çanakkale nişanlanırken, nikah kıyarken, sünnet edilirken Orhan'ın gitarından yükselen nağmelerin tahayyül sınırları içinde kalan kızlar dans ediyor, halk biraz çekingen, salınıyor. Yer, altımızdan kayacaktır sonraları. Bazı şairlerin babaları belediyede memur, Orhan Talat kamudan tiksinenlerin arasına karışıyor bu sayede. Babanın yüz ifadesi her daim ciddi, devletini ve belediye binasının ahşap çerçevelerini çok seviyor, şehirde sırtındaki kamburla tanınıyor, Orhan Talat yerine oturamazlığı, sığdırılamazlığı miras alıyor. Üç bülten gün boyu / Personel Kanunu / Babacığım Baba uyarırmış, Tıkınızı duymayacağım tık tık tık tık şıp şıp şıp şıp damlaya damlaya. Yoksulluk dize yazdıracaktır, elbiseler abisinindir, bir kovayı devirir gibi elden ele geçer kıyafetleri, eskiyen terz yüz edilir yeni olur, annesinden kazaklar sırtını pek güzel gösterir, sürekli anne kazağı giyen çocukların bakışları vardır, dünya Orhan Talat için bir annesi bir kız kardeşidir. Zaman liseye vurunca, çare şaraba yönelir. İncir ağaçlarının gölgesinde, o viranede, bu sur altında, eski çağ savaşçılarının fosilleşmiş ayak izlerinin kenarında saklaya saklaya, saklana saklana şarap içiyorlar. Hızlı içiyorlar ki Girit göçmenleri arasında yerlerini pekiştiriyorlar. Dumanlanıyorlar. Bir kıyamet kopuyor Orhan Talat'ın tam ortasında. Perihan kenti de, Orhan'ı da terk edip subay ile Kayseri'ye kaçıyor. Evlenip çocuğu olurken Perihan'ın, Orhan Talat bir saatte dört şişe güzelmarmara içiyor, bırakıyor kendisini Çanakkale sahiline. Gemilerden birine atlıyormuş, yolu Almanya'ya düşüyormuş, LSD ile ilk tiribinde ikiye bölünmüş, yemek isteğini orada bırakmış, düşüncesini almış da dönmüş. Perdeleri kapalı, odasında oturup şiir yazıyor, yazıyor da yazıyor. Arkadaşlarına en çok Len arakla kendini diyor, kendi kendine Japonca ve Yunanca öğrenmeye çalışıyor, Ç'ye kadar getirebildiği, altmıştan fazla kaynak tarayıp giriştiği argo sözlüğü hazırlıyor, sık sık hastaneye girip çıkıyor, bir değişiyor, çıkıyor, bir değişiyor yine giriyor, hemşireler onu o hemşireleri çok seviyor, hemşirelere aşık olup şiir yazıyor, yazıyor da yazıyor. Metin yazılırken, yaşamının anları için Ümit Bayazoğlu'nun kitabı Uzun İnce Yolcular'ın 189-193. sayfalarından yararlanıldı."}
{"url": "https://futuristika.org/upton-sinclair-adimdan-baska-mirasim-yok/", "text": "Romancı, insan hakları savunucusu, aktivist, mezbaha işçisi, kapitalist sistem direnişçisi, küçük hesapçı karşıtı, Yeşiller hareketi öncüsü, gerçek gazeteci, senaryo yazarı, Charlie Chaplin'in dostu, entellektüel politikacı, sosyalist, cesur yeni dünya insanı. Baba- oğul ilişkisinden yola çıkarak petrol sektörünü acımasızca eleştirdiği romanı Oil! , büyük umutlarla Amerika'ya gelerek mezbahalarda çalışan ve kapitalizmin kölesi olan Litvanyalı bir göçmenin öyküsünü anlattığı en önemli romanı Jungle, telepati yoluyla eşyaları kaldırdığına inandığı genç bir fizik öğrencisinin hayatını anlattığı romanı Mental Radio, kömür madenlerinde yaşanan sefaleti yazdığı kitabı King Coal, soygunla suçlanan iki anarşistin hayat öyküsünü kaleme aldığı romanı Boston, genç bir sosyalistin hayatını korkusuzca yazdığı kitabı Jimmy Higgins, dinin ve dindarların ikiyüzlülüğünü acımasızca eleştirdiği romanı Dinin Kazançları. Sergei Eisenstein'ın Que Viva Mexico filminde yazar ve prodüktör olarak yer aldı, The Wet Parade adlı romanı Victor Fleming tarafında beyazperdeye aktarıldı, 2007'de 2 Oskar alan There Will Be Blood filminin senaryosu Sinclar'in Oil! kitabından ilham aldı, The Gnomobile romanı 1967'de sergilenen Disney müzikali The 'Gnome-Mobile'in altyapısını oluşturdu. Jungle romanı sömürülen işçilerin hayatını anlatmak isterken Amerika'daki hijyen bağımlılarının protestolarına kurban edildiğinde Kamuoyunun yüreğine nişan aldım ama midesini vurdum! diyerek sarkastik tavrını ortaya koymuştur. Bu annem. Prishilla Harden. Bütün gününü kemiklerimin gelişmesi için kurabiye yaparak geçirir. Süt içmediğim için tatlılarla beni kandırmaya çalışıyor. Onun keyfi yerine gelsin diye bir bardak süte bandırdığım çikolatalı kekleri on iki dakika içinde bitiriyorum. Bu da babam. Benim gibi Upton Beall Sinclair. Bir içki dükkanı sahibidir. Ama bunun tek nedeni sabahtan akşama kadar boşalmayan bardağına bir kılıf bulabilmek. Kazandığı tüm parayı burbona, konyağa ve şaraba yatırır. Sabah kalktığında baş ağrısı ve asla düzelmeyen ağız kokusu eşliğinde güne başlar, akşam barda olay çıkarmadığı az görülmüştür. Bu da ben. Asla olay çıkarmayan, küçücük odasında gelecekte yaşayacağı hayatın planlarını kuran Upton Beall Sinclair, Jr. Sakın babamla karıştırmayın. Onun tahtına aday değilim. Ve son olarak size tanıştırmak istediğim, beyaz duvalar, muşamba ve her tarafı yırtılmış mobilyalardan da anlayacağınız gibi hayatımızdaki diğer önemli kişi: Bir kulübeden hallice duran evimiz. En azından köpekler üzerimize işemediği için şanslı sayılırız. Çok çabuk büyüdüm. Bundan kastım boyumun uzaması ve kemiklerimin güçlenmesi değil elbette. Aklım normalden biraz daha çabuk ilerledi. Okula gitmeye başladığım yıl gıcırdayan bir kapının önünde durduğunu anladım. Artık babamın haylaz oğlu ve annemin mutluluğu olmaktan çok daha önemli bir mevkim vardı. Birinci görev: Okumak ve aklımda şekillenen imgeleri defterlere karalamak. Tabii ki önüme ilk koyulan kitap İncil oldu. İsa idolüm, Tanrı yardımcım olsun kendilerine bir gün olsun ihanet etmedim. Duaları ne kadar kolay ezberleyebildiğimi farketmemin ardından da Percy Bysshe Shelley şiirlerine, kitapçıların kapılarındaki açık levhalarına ve sokakta duyduğum ayıp fıkralara bağımlı oldum. İlk kuruşlarımı da bu fıkraları okulda anlatarak kazandım. Kumbaramın ağırlığını artıracak ve babamın hiddetini çoğaltacak da olsa özgürlüğe giden yolda bir iki adım daha. Hayatımın ilk büyük şansı 1888'de Bronx'a taşınmamız oldu. Yukarı mahallelerde sekizinci sınıf vatandaş muamelesi görsem de, New York havasını solumuş oldum bir kere. Okuldan çıkıp Manhattan sokaklarını fethettiğimiz öğleden sonralarında hayata dair iki şey öğrendim; fakir olmak istemiyorsam mutlaka bir şeyler başarmalıyım. Bir şeyler başarmak için neye yeteneğim olduğunu keşfetmeliyim. Çok zor olmadı. Kelimelerin kağıt üzerindeki dansı çok uzun zamandır ilgimi çekmekteydi. 1897'de Columbia'ya kabul edildim. Edebiyat öğretimime devam etmek için etraftaki dergilere bir iki gençlik hikayesi yazmam yeterli oldu. Şu bildiğiniz Harlequin romanları tarzında bol entrika, uyuşturucu ve kaybolmuş ruhları anlatanlardan. Çevremde o kadar çok vardı ki malzeme bulmak için uğraşmaya gerek kalmadı. 1900'de ilk eşim Meta Fuller ile tanıştım, okuldan mezun olmama birkaç gün kala. Yazdığım gençlik romanlarına dönüşmem için aşk gerekiyormuş meğer. Tam nerede başladığını bilmiyorum. Bronx'tan Manhattan'a giden tren yolculuklarında ya da gazetelerde okuduğum işçilerin ölüm haberlerinin hemen ardından olabilir. Hayallerimde yarattığım dünyanın gerçek olmaması sinirimi bozmaya başladı. Arada bir bira bardaklarımıza eşlik eden konuşmalarda eşitlik, adalet, isyan gibi kelimeler geçtiğindeyse sabrım kalmadı. Oturduğum yerden ahkam kesmek bana göre değildi. Seyirci konumundan kurtulmanın vakti geldiğinde hemen sahadaki yerimi aldım. Helicon Hall Kolonisi, kapitalist düzene karşı durmak için ilk protesto hareketimdi. Bir de tabii ki Jungle romanımın başkahramanı. Benim gibi düşünen pek çok insanla ortak bir yaşam kurduk. Sinclair Lewis'in de katılımıyla birlikte kalemimizden çıkan mermilerle etrafta dolanan küçük burjuvaları hedef aldık. Bingo. Elbette bizden huzursuz olup yasaları, başkanları ve suçlamaları araya sokmaları uzun sürmedi. Özgürlüklerin ülkesinde kimse bunlara aldırmaz. Biz de aldırmadık. Aklımızdan geçeni söylemeye devam ettik. 1906'da Amerikan Sosyalist Partisi tarafından Amerikan Kongresi'ne aday gösterildim. %3 oyla kaybetmem pek süpriz oldu denemez. Önemi yok. Bundan daha üzücü olan 1907'de yuvamızın yakılıp yok edilmesiydi. Ardından Arden'e taşındık. Eski yıllarda kabilelerini terk etmek zorunda olan kızılderililerin göçleri gibi. Yeni bir koloni, aynı tanıdık hayat. Kolonide hayat güzeldi. Paylaşımın varabileceği son noktada buluştuk. İçkiler, yazılar, düşünceler, ekmeğimiz, kışın paltolarımız, yazın gölgemiz. Bu mutluluk içerisinde kadınlarımızın da paylaşılabileceğini hiç düşünmemiştim. 1911'de karım şu meşhur şair Harrp Kemp'le kaçtı. Ardından ben de California'ya taşındım. Güneşin beni mutlu edeceğini umarak. İnsan hakları diye savunduğumuz o kadar zor bir eylem ki. Bazen suçlu olduğunu bildiğim insanları savunmak, idam cezasına karşı durmak için onlarca kadına tecavüz eden bir sapığın haklarını korumak için kendimi zorlamam gerekti. Suratlarına tükürüp soyumuzdan aforoz edilmeleri için gerekli işlemlerin başlatılmasını talep etmek yerine, yanlarında durup davranışlarının nedenlerini ve hepimiz üzerinde yarattığı etkiyi anlatmaya çalıştım. Hepimizin eşit olduğunu savunmak, maymunlara kanat takmak gibi saçma bir davranış. Bunu düşündüğüm günler oldu. Ama bu içgüdülerime karşı durup, yazmaya, hangi sosyal sınıftan olursa olsun insanların aynı haklarla doğup, aynı haklarla ölmek zorunda olduğunu savunmaya devam ettim. Başkalarından bir adım önde durabildiysem bu cesur davrandığımdan. Benim gibi bir adam olup da politikaya bulaşmamış olmaya imkan yok. Pek çok kere seçimlere dahil olmaya, herhangi bir partinin temsilcisi olarak Amerika'nın geleceği üzerinde söz sahibi olmaya çalıştım. 1934'te Demokrat Parti'nin California Hükümeti'nce tanınmasının ardından adaylığım ilan edildi. Amerika için olmasa da benim için büyük bir adım oldu. Yarın için kurduğum düşler aydınlanmaya hak kazandı. Kampanyalar için filmler çektik. O yıllarda pek kullanılmayan bu metod Amerika siyaset tarihine de geleceğin yüzü olarak yazılmamı sağladı. Yalanlar üzerine kurulu siyaset hayatım sloganlar ve asla yerine getirilmeyen vaatler sonrasında sona erdi. Kimse değil, ben noktayı koydum. Yazmaya geri döndüm. Birilerine anlatacak tek cümlem varsa bunun kitapların sayfalarında gizli olduğuna inandığımdan. Kapitalizm asla sevdiklerime yaklaşmadı çünkü kanser gibi vücudumuza girdiği anda tüm hücrelerimizi esir alacağını söyledim onlara. Almak yerine vermeyi, sahip olmak yerine ödünç almayı öğütledim. Özgürlüklerimiz için. Belki hiçbir zaman Chevrolet'ye binip Marilyn Monroe ile takılmadık ama hayatımızın sonuna kadar bekleyen konumunda kalmamayı başardık. Bu yüzden geldiler. İstediklerimiz, istediğimiz zaman, istediğimiz haliyle. Aşk konusunda hiçbir zaman başarıya ulaşamadım. İlk karımın beni terk etmesinden sonra ikinci eşim Mary ile evlenmeye karar vermem yeterince zordu. Tahmin edeceksiniz ki onun ölümüne tanık olmak daha da çok canımı yaktı. Mezarlığa taşındığı gün onun gitmiş olmasından daha çok kendime ağladım sanırım. Bu dünya üzerinde giderek azalan zamanıma. Üçünü karım Elizabeth ile artık yaşlılık yıllarımın sonunda yalnız kalmamak için evlendim. Bir yaştan sonra aşk ve seks yerine şevkat ve beraberliğe terk ediyor. Şanslı bi adamsan yatağında karının elini tutarken ölüyorsun. Ben değildim. Onun saçlarına okşarken kayan gözlerindeki yaşları sildim. Param, sevgilim, son model arabam, deniz kenarında bir malikanem asla olmadı. Ölmeye az kala adımdan başka bırakacak mirasım yok."}
{"url": "https://futuristika.org/urban-lousy-independent-dependent-pendent-restival/", "text": "Sanat piyasası ya benimsin, ya toprağın diyordu, biz de kaçtık. Bir para babasına eş olmamak için kaçtık, sanat aşığı kurumsal yapılara metres olmamak için kaçtık. Yaptığımız Gezici Bienal başka bir aşk hikayesiydi. İstanbul'dan Berlin'e oradan Belgrad'a konduk. Bir kentten bir kente konarken, tek kıskanılan biz değildik zaten. Bugünün kentinin meraklısı da bi' bakıp çıkıp, kar etmenin peşinde. Bugünün kentinde de meraklısı, iktidar derdinde. Yeri geldiğinde, gözü garibenin durduğu yerin ta kendisinde. Bugünün kentinde büyük paralar araziden kazanılırken, iktidar derdindeki, hinoğlu hin, kıskançlığının kökü açgözlülüğünde. Açgözlü, paraya para dememek için, herkesi yerinden etme işinde. Mesela o ucubenin ne işi var ki o kadar değerli yerde? Gitsinler bunlar buradan derken çeşitli yollara baş vurulmakta, gerektiğinde güç kullanılmakta, ... bunlar suçludur, düşmandır, tehdittir de işin bahanesi olmakta. kıçına bir damga basıp, kolluna bir çip takıp, en etkin en ucuz yöntemle, uzağa atılması, duvarlar, teller ardına koyulması gerekmekte. Mekanın ancak öylece mutenalaşacağı, kentin ancak öylece yenileneceği ve hayatın da ancak öylece sürdürülebilir olacağı söylenmekte. Aynı zamanda açgözlü, paraya para dememek için, onları yeniden inşa etmenin de derdinde. Varsa bir egzotiği, yeteneklisi, güzeli, onun da becerisini alıp satmanın, teşhire koymanın, özelliğini, güzelliğini kendi bedenine yamamanın peşinde. Kendi yarattğı frankeştayn ile köprü ve diyalog işinde. Zaten icap ettiğinde devşirme mahlukları itinayla yaratma, pazarlama, olmadı piyasasını bizzat kurma yeteneğinde. Piyasada bir ederin yoksa, kent seni istememekte. Pazarlanamazlık üstü kuruntulu düzene gıcık gitme ihtimalin, altıncı parmağının, üçüncü gözünün, kuyruğunun, boynuzun yerine geçmekte. Fişlenme, şişlenme, kıçına damga, koluna bir çip, en ucuzundan, en etkininden defedilme, hapsedilme, defnedilme ihtimali senin önüne de gelmekte. Kentin açgözlü yeni efendileri güvenlik... güvenlik... diye inlemekte. Piyasa tanrısı, her günü güvenlik bayramından sayıp, kurban istemekte."}
{"url": "https://futuristika.org/urfaust-apparitions/", "text": "Birkaç gün önce, internet haber sitelerinden birinde bir makaleye denk geldim. Yazıda, eski nesillere göre daha çok okuduğumuzu, çok daha fazla içeriğe sahip olduğumuzdan bahsediyordu. Yine de, şunun altını çizmekten geri kalmıyordu yazıyı yazan kişi; kısa yazılar, 140 karakterden oluşan metinler, daha çok haber, makalelerden söz ediliyordu. Evet, doğru; eski nesillere göre, sanırım iletişim ve erişim olanağı oldukça fazla. İçerik açısından doyurucu ve doğru bilgi açısından yeterli mi? Veya kısa yazılar okumak beyni nasıl etkiliyor, okumak, düşünmek ve yazmak anlamında bizi geliştirebiliyor mu? Faydalı ve kendine özgün siteler, yazarlar muhakkak vardır. Bir başka yerde, çok önceden gördüğüm bir yazıda da; genel internet kullanıcılarının, gün içinde bir kitaba eş değer okuduklarını dile getiriyordu. Gerçekten de kullanıcılar, gün içinde sosyal medya olarak nitelendirilen mecralarda okudukları zamanı kitaplara ayırsalar, gün içinde birden fazla bile kitap bitirebilirler. İstatistiklere göre hepimiz günde bir kitap bitiriyormuşuz aslında Bu tembelliğe ben de kaptırıyorum kendimi. Instagram gibi paylaşım sitelerinde herkes kitap fotoğrafları paylaşıyor. Gerçekten okuyorlar mı ya da okuduklarının ne kadarını özümseyebiliyorlar, bunu ben bilemem. Bu da son zamanlarda dile getirilen konulardan biri. Sartre'ın yirmili yaşların başlarında kafayı çekip, kendini Descartes gibi gördüğünü, yücelikle şişirmesi kısmı çok hoşuma gitti. Devamında da -kusmuk dolu bir yatakta uyanmış gibi sıkılırdım- kısımları etkiledi beni. İçtiği zamanlar tam aksine kusmazmış Sarte. Tüm bunları kafamda düşünürken, aklıma ara verdiğim, yarıda bıraktığım onlarca kitap geldi. En son yarım bıraktığım kitabı biraz okumaya karar verdim. Jean Paul Sarte'ın 'Bulantı'sı idi bu kitap. İlgimi çeken çok şey olsa da, Sartre'ın yirmili yaşların başlarında kafayı çekip, kendini Descartes gibi gördüğünü, yücelikle şişirmesi kısmı çok hoşuma gitti. Devamında da, kusmuk dolu bir yatakta uyanmış gibi sıkılırdım kısımları etkiledi beni. İçtiği zamanlar tam aksine kusmazmış Sarte, öyle yazıyor. Önceki gece de, Charles Bukowski'nin hayatını ele alan bir belgeseli maalesef biraz geç de olsa ilk kez izledim. Onu da çok beğendim. Sartre'ın 'Bulantı'sında olduğu gibi, Bukowski'nin yalnızlığı ve genel olarak yalnız hayatı ilgimi çekti. İlgimi çekti derken; çoğu kitabını okuduğum için, filmde / belgeselde anlattıklarını ve anlatılanları zaten çok iyi biliyordum. Hemen hemen hepsini okumuştum. Bir hoşuma giden de şu oldu filmde; Bukowski'nin Mickey Rourke'un başrolde olduğu 'Barfly' filmini hiç beğenmemiş olması. Yaşasaydı tahminen, Norveçli yönetmen 'Bent Hamer'ın çektiği Factotum uyarlamasına bayılırdı bana kalırsa. Mickey Rourke ve Hollywood camiasının kaypaklığına da yorum yapıyordu belgelselde pis moruk. Hollywood kitabını da bu filmin ertesinde yayınlıyor zaten yazar. Biraz önceki konuyla ilgili de bir dipnot verecek olursam; Hollywood'da Jean Paul Sartre, Jean Paul Sanrah olarak karakterlerden birini oluşturuyor. Daldan dala, konudan konudan konuya atlamayı seven birisi olarak; bu sefer de okuduklarım, düşündüklerim, izlediklerimden sonra aklıma bir başka film geliverdi. İngiliz oyuncu Anthony Hopkins'in az bilinen filmlerden birisi olan 'Ağustos'u tan bazı kareler zihnime yansıdı. O filmde de nedense çok güldüğüm olmuştur. Filmin bir diğer önemli özelliği de, daha çok oyuncu olarak tanıdığımız Anthony Hopkins'in, filmde hem başrolde oynuyor olması aynı zamanda filmin yönetmeni olması dikkat çekici; bir diğer önemli ayrıntı da, film Anton Chekhov'ın bir eserinden uyarlanmış. Yine önceki konularımızla ya da bağdaştırabileceğimiz mevzu da şu, hatırladığım kadarıyla, eve yaz aylarında tatil için gelen akrabalardan birine gıcık kapıyor 'Ieuan' ... Genelde burada kalan ve çokça çalışan aile üyeleri bir çiftlik evi sahibi; akrabaları da her yaz geldiğinde, özellikle profesör olan kibirinden geçilmeyen laflar ediyor, Ieaun, bir gün öyle bir sinirleniyor ki, tüfeğini kapıp profesöre bağırıp çağırıyor; fazla anlatmayayım tabii. Filmi izlemeyenler ve merak edenler olabilir. Beni çok güldüren sahne de şu aslında; burada sürekli çalışmasaydım, ben de onun gibi rahat olabilseydim bir Schoepanhuer olabilirdim ben de diyor, Ieuan. Birkaç isim daha sayıyor, ama benim aklımda kalan Schopenahuer ne yazık ki. Çoğu kişi, beni tanıyanlar özellikle; Schopenahuer ve Bukowski'ye takıntılı olduğumu düşünürler. Doğru da olabilir bu, beni de rahatsız etmez açıkçası. Ieuan, bir Schopenahuer olabilirmiş; Sartre, yirmili yaşlarında Descartes gibi yüce zannediyormuş kendini; ben de yirmili yaşalarımın ortalarında Schopenahuer'ın 'Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmlar'ını okuduğumda, şunu söylemiştim: Ben bunların çoğunu, on beş ile yirmi yaşıma kadar, tek başıma sokaklarda öğrenmiştim, tecrübe edinmiştim. Hepsini biliyorum diye konuşmuştum kendi kendime; utanmadan bir de. Gerçi öğrendiklerim de Sartre'ın hissettiği gibi kusmuk dolu bir yatakta uyanmaya da yakın. Yalnız Sartre, öyle hissediyormuş... Ben de sabah nerede olduğumu bilmeden halıya çıplak ayağımla ilk adımımı atıp, kusmuğa batarak, hiç de umursamayarak sigara yakarak tecrübe edinmiştim belki de. Bu albüm de, yalnız dolaşanlara, ormanda gezinenlere, yalnızlığını arayanlara, yalnız olmaktan mutlu olanlara, yalnızlığın güzelliğinin farkında olanlar için gelsin o halde."}
{"url": "https://futuristika.org/urpertiler/", "text": "Ne albümü nereden edindiğim ne de ne zaman keşfettiğimi hatırlıyorum. Biraz araştırınca zaten başka isimlerde gruplar çıktı karşıma. İstediğim ve aradığım grup değildi oysa ki; yine vazgeçmedim, İstediğim şeyi biliyordum çünkü. Bu gece fark ettim ki, albüm çok sevdiğim bir plak şirketinden piyasaya sürülmüş. Plak şirketi yeralatı müzik piyasasını iyi takip edenlerin yakında tanıdığı Miasmah Records. En son Kaboom Karavan çok hoşuma gitmişti bu şirketten. Kendine has ve iyi işler kotaran bir topluluktu. Ayrıca, bu şirketten çıkan inanılmaz ambient, drone işler haliyle mevcut. Yazının başında da bahsettiğim gibi, tesadüf mü bilemiyorum; yoksa metafizik bazı güçler bana oyun mu oynuyor... Geçen hafta epeyce Machinefabriek dinlemiştim. Üç kişilik grubun kadrosunda da bu ismi görünce şaşırmadım diyemem. Machinefabriek'in son albümü de tam kıvamında bu arada. Tesadüflerin birleşimi de şöyle oluyor. Cronenberg ve birkaç filminden bahsetmiştim. Machinefabriek'ten de keza... Grubumuzun adı; Cronenberg'in ilk dönem filmlerinden bir tanesi olan 'Shivers'. Tesadüfler mi beni buldu yoksa ben mi onları acaba... Dark jazz, industrial, drone, ambient, doom, yöresel kabile müziği etkileri gibi türlerin hakim olduğu, deneysel bir yapıları var. Miasmah gibi bir şirketten de albümleri çıkınca, kısıtlama olmuyor tabii. Daha doğrusu albümü ve grubun müziğini kısaca tabi etmek istersem, şunu söylemem yeterli. Gün içinde değişen duygularımız gibi; inişli ve çıkışlı; aynı zamanda hem yumuşak hem de sert; devamında, huzur ve gerginlik bir arada. Düşüncelerin ele geçirdiği bir anda aniden öfke kaplayabiliyor kişiyi. Orta tempoyu geçmese de, bazen şiddet dozunu artırabiliyor. İki farklı uyumun arasındaki o ince denge bu albümde bulunuyor. Mevcut olan, gerçekliğe yakın hissiyat. Kesinlikle kayıtsız kalmayın."}
{"url": "https://futuristika.org/ustu-kalsin/", "text": "ç desem değil, beş hiç değil. Kaç gecedir uykusuzum, unutmuşum bildiğin. Dün gece kıvrılırken, her şeyi, en çok da kendimi unutmak isteğiyle sığınmıştım Elif'e. Uyku beni tombul, işveli bir kadın gibi çekti koynuna. Öyle ne kadar kaldım bilmiyorum. Ben diyeyim birkaç dakika, sen de asırlar boyu. Sonrası bildiğin kabusun ağababası. Tüm gücümü toplayıp gözlerimi açtım çaresiz. Beyaz bir bulanıklık ardından silik, bir genç adam yüzü; gençten, bıyıklı, üniformalı. Eski fotoğraflardan fırlamış gibi solgun. Asker belli ki! Elinde ters çevrilmiş, sapı bana doğrultulmuş bir süpürge. Gözlerini dikmiş merakla bana bakıyor. Öfkeyle soluyor. Dört yanımız yüksek, taş binayla çevrelenmiş. Gökyüzünde güneş yok ama bildiğin beyazımsı bir parlaklık var. Avlunun köşesindeki asker gözlerini gözlerime dikmiş cevabımı bekliyor. Tükürsem, havada donacak tükürüğüm, öyle deli bir soğuk. Şaşkınlıkla yutkunuyorum. Kelimeleri bir türlü toparlayamıyorum. Hafızam donmuş sanki. Adam sessizliğime hiddetlenip yeniden dürtüyor elindeki süpürgenin sapıyla. Ne işin var burda be adam? Tam kışlanın ortasında! diyerek bağırdığında ağzından öyle bir duman yayılıyor ki etrafa, tüm avluyu kaplıyor. Bir bilsem... Ben... Ben daha dün gece kendi evimde sızmıştım oysa. Elif yanı başımdaydı, Basri göz ucumda. Çiko ortadan kaybolmasaydı, ben o turistin fotoğrafını çekmeseydim, büfecinin bana aşağılık bir hırsızmışım gibi bakarak parayı almasına içerlemeseydim, Sülo'nun Bu gece hepsini bitirelim, fondip! gazına gelip de o kadar şişeyi devirmeseydim ve daha da mühimi, benimkiler tehlikede diyerek ayazda uyumasaydım... Tamam tamam. Her şeyi düzgünce anlatayım, böyle art arda sıralayınca hepten çorba oluyor bildiğin. Sabah yüzüme çiseleyen yağmurla uyanmıştım; Elif'in yamacında, Basri göz ucumda. Aralık geldi ya, iki battaniye de kar etmiyor artık. Donmuşum bildiğin. Kar düşmeden toplamazlar ki bizi. Gerçi toplasalar da gitmem şimdi, evim tehlikedeyken. Hem benim ayazda sığınacağım bir kuytu var elbet. Var da Elif, Basri ve diğerlerini korumak için burada sabahlamalıyım artık. Elif mi kim? Bizim fakirhanenin en yüce gönüllü ağacı. Yetmişini geçkin. Dibine sığındın mı yazın güneşten, kışın yağmurdan, ayazdan korur seni. Bildiğin gün ışığına göre yön değiştirir, yamacındaki rahatsız olmasın diye. Benim de anam sayılır. Köksüzlüğümü, kimsesizliğimi unutayım diye sevgiyle uyutur beni her gece. Bir vakittir aklıma takıldı, Ben hiç çocuk oldum mu? Çocukken ne olmak isterdim? gibi tuhaf tuhaf düşünceler. Hiçbir şey gelmedi aklıma. Tövbe estağfurullah! Benden zaten olsa olsa çocuk değil, velet olmuştur vakti zamanında. Bizimkileri anlatıyordum değil mi? Kafam yerinde değil ki. Neyse, bir de Basri var. Basri de Elif'in yakınında daha toyca bir ağaç. O havasına göre davranır insana. Kimi zaman sarıp sarmalar, kimi zaman ayazda iyice dondurur. Güneşte daha beter yakar ki anlamazsın. Delidir biraz benim gibi. Hiç olmamış kardeşim gibidir. Evim işte, çölün ortasında bir vaha, şehrin ortasında bir nevi cennet benim için. İnsanlar gezi parkı diyormuş ya, şöyle bir gezinmeye, köpeğini işetmeye, sevgilisini ellemeye gelenler tanımaz benimkileri. Huyunu suyunu bilmez, sıradan dizilmiş ağaçlar zannederler. Yazık. Mideme lokma girmemiş, günlerden hangi gün ne bileyim. Devlet memuru muyum ben? Tövbe estağfurullah. Bak hatırladıkça sinirim bozuluyor. İstiklal'e doğru yürüyeyim de yiyecek bir şeyler bulayım diye yola çıktım. Otobüs duraklarının orası her gün kalabalıktır ama o gün ana baba günü bildiğin. Biri eline hoparlör almış bağırıyor. Birileri ellerindeki kağıtları havaya kaldırmış. Kağıtlarda Gezi Parkı Yaşıyor yazıyor. Okuma yazmam mı? Yok deve! Var tabi. Matematiğim pek iyi değildir bir tek. O sahaf bozuntusunun verdiği kitapları da önce yastık diye kullansam da baktım öyle bir halta yaramıyor; can sıkıntısıyla hepsini hatmettim bildiğin. Bilmem ne ustanın bayram yemekleri kitabı hariç. Neden mi? Birincisi, daha malzemeler kısmını okurken içime bir bunaltı geliyor. İkincisi bana her gün bayram. Neyse lafı sulandırmayalım. Yazıyı görünce bende şafak attı. Ben de yaşıyorum ama Kızıl Celo Yaşıyor yazan bir kağıtla dolaşmadım hiç. Dolaşanı da görmedim. Ne kadar anlamsız bir şey. Bu işte bir iş var dedim. Demek bizim ağaçların, Elif'in, Basri'nin üzerindeki kırmızı işaretler ile ilgili boş boş konuşan adam, benden dayağı yiyip kaçan adam haklıydı. Bunları düşününce kan beynime sıçradı bildiğin. Deftere imza atanların yanına koştum. Parktaki ağaçlar kesilmesin diye imza atıyoruz. dedi deftere başını eğmiş imza atmakta olan kadın, bir eliyle benim yuvamı, ağaçlarımı işaret ederken. Öyle soğukkanlı, öyle normal söyledi ki, kadın olmasa yere çalardım şerefsizim. Sonra başını kaldırıp benimle göz göze gelince irkildi sanki. Gözlerini kaçırdı. Kılığımdan mı yoksa gözlerimden fışkıran ateşten mi korktu, bilemedim. Defteri alıp yere fırlattım. İnsanlar bana döndüler şaşkınlıkla. Çiko iki gündür ortalarda görünmüyordu. Nasıl hain bir kedidir, bilmezsiniz siz. Kötü kedi Şerabettin mi bi kedi varmış... He, Şerafettin. Türkçe öğretmeni değilim, nerden bileyim. Tövbe estağfurullah! Neyse her ne zıkkımsa, o bile bunun yanında melek kalır, o derece. Geçen gece soğukta gariban kedilerden biri battaniyeye sokulmuş. Fark ettim de kovmadım. Çiko manyağı, görmese bari diyerekten dua ederek uzanmıştım. O gün de ağzımdan içki geçmemiş ya, duam kabul olur diye aldandım. Nerde? Zavallı kedinin çığlığı ile zıpladığımda saat kaçtı bilmiyorum. Her yer zifiri karanlık. Hayvancağız karanlıkta çığlık atarak, ağlayarak kaçtı şerefsizim. Çiko iblisi de yüzümü boydan boya çizip cırladıktan sonra caddeye doğru koştu bir tarafı yanmış tazı gibi. Hay nankör! Hay şerefsiz! diyerek bağırdım arkasından. Yıllardır ayazdan korunmak için koynunda yattığı, lokmasını arsızca kaptığı ben değilim de başkası sanki. Sütü bozuk, kansız! diyerek söylendim arkasından. Söylendim de iki gün geçince paçalarım tutuştu işte. Gidip getirmesem inadından sittin sene dönmez cibilliyetsiz! Dedim bu gene Galata'daki mevlevihaneye dadanmıştır. Oranın kedileri ile anlaşacak sanki! Onlar tekke kedisi, sen arsız bir sokak pisisi, nasıl alsınlar seni aralarına a kıt akıllı? derim her seferinde, derim de o bir sefer olsun anlamaz. Galata'ya vardığımda, mevlevihanenin kediciklerinin bir kısmı bir köşede sessizce yalanıyor, üç beşi dökülmüş yemekten arta kalanları ve yerdeki tavuk kemiklerinin etlerini kemiriyor. Birkaçı da usulca uyuyordu. Bu huzurlu atmosferi görünce Çiko'nun bu civarda olmadığını anladım. Sırtıma dokunan adam, gülümseyen bir turist, kedileri ve kendini gösterip fotoğraf makinesini elime tutuşturdu. Kedilerin yakınına geçip sırıtmaya başladı. Ben elimdeki makineyi şöyle bir çevirdim. Yapamam diyeceğim de ilk defa biri benden bir şey istedi ya, reddetmek onuruma dokunur diye ses edemedim. Bir düğmeye bastım ama rastgele bildiğin. Adam merakla yanıma gelirken, guut, guut dedim. O kadar biliyorum canım ama çok iyi değil. İngilizce öğretmeni değilim ya! Tövbe estağfurullah! Dedim ya, matematiğim kötüdür sadece. Adam gülümseyerek paltomun cebine elini uzattı. Omzuma vurup tenk yu diyerek gitti. Onu da biliyorum tabi. Lafı sulandırmayalım. Elimi cebimden bir çıkardım ki, yabancı para. 50'lik yeşil banknot! Yılbaşı gelmeden piyango bana vurmuş gibi sevindim. Büfeden yarım ekmek döner kestirsem, üstüne kaç şişe alırım diye düşünmeye başladım. Matematiğim iyi değil demiştim ya. Büfedeki adama parayı uzattım. Kaç şişe gelirse... dedim keyifle sırıtırken. Üstü kalsın diyecektim, iyi ki dememişim. Şerefsiz parayı kaptığı gibi evirip çevirdi. Sahte olmadığını anlayınca, Nerden çaldın acaba? der gibi pis pis baktı yüzüme. Parayı elinden çekip bir yumruk sallamak geldi içimden. Tamam diyanet şeysi başkanı değilim belki ama benim de kendime göre bir insanlık vicdanım, onurum var bildiğin. Ben bunları düşünürken, insan kılıklı büfeci elime büyükçe bir poşet tutuşturdu. Hani o anki sevincime yenilmesem bir maraza çıkarırdım şerefsizim. Poşeti aldığım gibi Sülo'yu buldum. Azıcık çakaldır, haysiyetsizin tekidir tamam da şu dünyada gözlerini gözlerimden kaçırmayan tek insandır o. Lan banka mı soydun yoksa? dedi torbayı görünce. Kuytumuza çekildik. Başladık demlenmeye. Hepsini içmeyelim, birazını yarına saklayalım dedim. Hadi fondip, fondip! diyerek bitittirdi şişeleri. Elif'in yamacına zor attım kendimi. Damarlarımda ateş dolanıyordu sanki. Aralık ayazında, Temmuz sıcağında gibi yanıyordum bildiğin. Elif'in yamacına kıvrıldım. Biraz serinlik diyerek yalvardım. Kıpırdatmadı hiçbir dalını. O niye küstü, anlamadım. Sızıp kalmışım. Asker öfkeyle bakıyor, cevabımı bekliyor belli. Bilmiyorum. Ben dün gece, evimdeydim. Burası nere ki? diye soruyorum çaresizce. O anda hatırladım ben, çocukken ne olmak istediğimi. Asker olmak isterdim. Herkes bana selam versin. Gözlerini kaçırmasınlar diye. Asker tekrar dürttü beni. Süpürgenin sapını havaya kaldırdı. Gözleri büfedeki adamın gözlerine dönüştü. İyi ki asker olmamışım. Kültür ve turizm şeysi değilim belki ama kabalıktan da hiç hoşlanmam. Doğrulur gibi oturdum. Başımı kaldırdım askere doğru. Gitmiyorum lan! Çağır da komutanın gelsin. dedim. Ayağımla da dürttüm. Dürttüm yalan yok! Askerin gözleri büyüdü. Sopayı daha yükseğe kaldırıp hızla kafama indirdi. Dört duvar ve gökyüzü önce dönüverdi, sonra karardı birden. Gözlerimi bir açtım ki yukardayım. Bedenim aşağıda, Elif'in yamacında, göz ucumda Basri. Benim gözlerim ise kapalı. Ayaklarımı gövdeme doğru çekip kasılıp kalmışım kış ayazında. Sülo dizlerine vurup dövünüyor. Bedenimin üstüne kapanıp açılıyor. İnsanlar toplanmaya başlamış. Yaşarken gözlerini gözlerimden kaçıranlar. Toplanmış bana bakıyorlar. Üzülmüş gibiler. Çiko dolanıp öfkeyle miyavlıyor, insanlara tıslıyor. Dönmüş şerefsiz. Yaklaşmayın der gibi bir hali var. Dört dönüyor bedenimin etrafında. Tüm kırgınlığım uçuyor. Çiko beni duymuş gibi yukarı çeviriyor başını, bana doğru bakıyor. Görüyor gibi şerefsizim. Yalvarırcasına, gel der gibi miyavlıyor. Acıklı acıklı söylenip oturuyor. Gözlerini kırpmadan, bakmaya devam ediyor. İçimde yaşarken hiç duymadığım, tarifsiz bir huzur, mutluluk hissi... Hani bir melek peyda olup daha yaşayacağın günler var dönmek ister misin dese üstü kalsın diyeceğim, o derece. Yalnız, Sülo ile Çiko'ya içim burkuluyor biraz. Bir de düşünmeden edemiyorum. Elif, Basri ve diğerleri, parkın tüm ağaçları; bildiğin sahipsiz kaldılar şimdi."}
{"url": "https://futuristika.org/utku-dervent-ilker-yardimci-i-being-there/", "text": "Bozlu Art Project, 2015 yılının ilk sergisini Utku Dervent ve İlker Yardımcı'nın resim ve heykellerinden oluşan bir seçki ile açıyor. Jerzy Kosinski'nin ünlü romanına referansla Being There başlığını taşıyan sergi, Utku Dervent ve İlker Yardımcı'nın yapıtlarındaki biçimsel uyumdan hareketle, aynı bahçede olmak, zamansızlık, gerçekliğin algılanması ve anlamlandırılması gibi kavramlara gönderme yaparak, sanattaki farklı disiplinler arasındaki uyum ve karşıtlıkların altını çiziyor. İnsanların birbirleri ile olan iletişimlerinde söylediklerinin aynı zamanda söylenen kişiye de ait olduğu kurgusundan yola çıkarak, sanatçının atölyesinden ayrılan her yapıtın izleyici ile birlikte yeni bakış açıları ve anlamlar kazanmasına vurgu yapan sergi, tanımsız bir mekan ve zamanda buluşan imgeler dünyasının kuşbakışı bir gözle algılanabilecek aykırı perspektiflerini sorguluyor. Resimlerini uzun yıllardır biçim-uzam ve ışık-renk ilişkileri üzerinden kurgulayan Utku Dervent, soyut geometrik kurgularla, bütünlük-uyum-denge gibi temel olguların olasılıklarını sorgulamakta, kendisi için bu olasılıklar oyununun en belirleyici ve cazip yanının, figürasyonun getirdiği, benzerlik, oran-orantı gibi koşulların ve bilinen-tanıdık nesnelerin oluşturacağı çağrışımların engelleyici etkisini azaltmak olduğunu vurgulamaktadır. Heykellerinde temel formların etkileşimleri ve kesişimleriyle, kelimesiz ve duyumlara dayalı bir iletişim algısı oluşturmaya çalışan İlker Yardımcı ise çağrışımlar ve bu düşünsel ivmeyle heykelin/formun statik evreninden dinamik bir kategori yaratmayı amaçlamaktadır. Utku Dervent ve İlker Yardımcı'nın soyut geometrik formlardan hareketle oluşturduğu yapıtlarındaki kurgusal birliktelik Kosinski'nin bahçe metaforundan yola çıkarak, olmak istenilen yer kavramına gönderme yapıyor ve aynı bahçede olmanın izleyici belleğindeki izdüşümleri ile duyumsal bir iletişim ortaya koyabilmeyi amaçlıyor. 1967'de İstanbul'da doğan Utku Dervent, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. 1999 yılında düzenlenen 29. DYO Resim Yarışması'nda başarı ödülü alan sanatçının aynı yıl başlayan akademik hayatı, sırasıyla Yıldız Teknik Üniversitesi, Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi, Kadir Has Üniversitesi ve İstanbul Aydın Üniversitesi'nde devam etti. Resimlerini uzun yıllardır biçim-uzam ve ışık-renk ilişkileri üzerinden kurgulayan Utku Dervent, soyut geometrik resimlerinde, bütünlük-uyum-denge gibi temel olguların olasılıkları sorgulamakta, biçimlerin ilişkisini hikayelerden arındırmayı amaçlamaktadır. Yapıtlarında görülen simetrik düzen anlayışında, bir dönem iç mimari ve dekorasyon alanında gerçekleştirdiği çalışmalar ve mimarlık eğitiminden etkiler göze çarpan Utku Dervent, mimarlık formasyonundan hareket ederek, soyut resmi geometrik olanaklar çerçevesinde çoğulluktan tekliğe uzanan bir yapı içinde kurgulamaktadır. Yapıtları çok sayıda kişisel ve karma sergide yer alan Utku Dervent, Yeditepe Üniversitesi'nde yardımcı doçent olarak ders vermektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/utku-rifat-trepaneringsritualen/", "text": "Türlü türlü düşünceler kaplıyor beynimi; sürekli saçma ya da mantıklı, olsun veya olmaksızın düşünüp dururken buluyorum kendimi... Çokça şeyden beslendiğim de aşikar. Hiçbirinin doğru ve yanlış olduğunu kabul etmeden de tezahür ediyorum zihnimde. Yine de, kafamın içindeki değişik fikirler çatışıp duruyorlar, hem de durmadan. Türlü fikirlere kapılmak, üretkenliği ve yaratıcılığı belki artıyor olabilir; fakat hataları çoğaltıyor gibi geliyor bana. Ben hata yapmadan insanın kendi içindeki özünü bulamayacağının kanısındayım başından beri. Elbette hatanın, hataların da bir limiti olmalı. Sürekli hata yaparak yaşayamayız sanırım. Fazla etki altında kalmanın ve hata yapmanın sonucu hüsranla netleşecektir herhalde. Paradokslar da güzel bana kalırsa; örneğin ben, uzun süredir doğu mistisizminden etkilenip uzunca bir süredir et yemiyordum. Paket ürünleri tüketmiyordum. Ama, öfkem bir an bastırdı, farklı şeylere sinirlendim ve diyetimi bozmuş oldum. Sonra yine dönmeye karar verdim. Kendimi çok kötü hissettim. Yine sokaklardan, basit televizyon programlarından ilham almaya devam ettim. Amacım, yaptığım bazı saçmalıkları unutmaktan ibaretti aslında. Deniyordum, başarabiliyor muydum, bunun halen ben bile farkında değilim. En azından deniyorum. Şans eseri bir profesör doktor gözüme çarptı. Çoğu kişinin dalga geçtiği bu kadın, bana kalırsa, bazı konularda çok haklıydı ve doğruyu söylüyordu. Ben et yemeyi reddetsem bile kendisi, diğer düşüncelerini göz ardı edemezdim. Yine de, bu tür konularda insanlar kendilerine laf söylendiğinde deliverirler. Bense kulak verdim. Anlamaya çalıştım. Öfke kontrolü günümüz insanı için zorunluluk haline gelmiştir. Herkesin sinirini çıkarma yöntemi farklı olabilir, olmak zorundadır da. Diğerine/diğerlerine saygılı olmayanı geçtim, kendi düşünce yapısına karşıt olan her şeye nefret kusan bir insan topluluğundan bir şey beklememiz mümkün bile değil, derken; yine okuduğum bir biyografide takıldığım bazı noktalar ilgimi çekmişti. Hayatım boyunca bir Mac, Apple ürününe sahip olmasam da, Steve Jobs'ın hikayesini merak ettim. 500 küsürlük kitabın yarısına gelirken bazı bölümlere kayıtsız kalamadım. Merakla okudum. Çıplak ayaklı, karşı devrimci, sakallı, Lsd bağımlısı bir hippinin Apple Ceo'luğuna kadar ilerleyen yolcuğu ilgimi artırdı. Hırs ve egonun neler yaptırabileceğini tekrardan görmüş oldum bu kitap ve anlatılanlar sayesinde. Aynı zamanda, gerekliliğini ve gereksizliğini de... 'Aşram'ı nedense ve utanaraktan ilk kez gördüğümü ve duyduğumu söylemeliyim. Bu kitap sayesinde öğrendim ve araştırdım kısaca. Sanskritçe'de, bilgelerin huzur içinde dünyanın telaşından ve gürültüsünden kopuk olarak yaşadıkları yerlermiş 'vikipedi'ye göre. Genellikle mekanları da orman içleri, dağlar vb. mekanlardan oluşuyormuş. Sonra hepimizin bir 'aşram' hedefi vardır diye düşündüm. Modern; ama adlandırılamayan ve hiçbir şekilde mutlu olmayan, mutlu edilemeyen, huzursuz, ne istediğini bilmeyen günümüz insanlarının. Bazılarının kolayca dinleyemeyeceği türden bir çalışma; noise, death industrial, ritual, dark ambient, black metal ve bunun gibi türleri barındıran bir isim ya da bir proje. Thomas Martin Ekelund adında, tek kişiden oluşuyor ve hissiyatı yüksek bir müzik icra ediyor. Evet, sıranın dışında. Lakin güzel. Türe uzak olanlar bile bir şans verebilir bana kalırsa. Gerçekten toplumdan, sorunlardan izole olmak isteyenler varsa, bu albümü özellikle kulaklarına takıp, en yüksek en seste dinlesinler. Gürültünün ne kadar yararlı olacağını görsünler. Huzurlarınızdan ayrılıp, sözü Trepaneringsritualen'e bırakmak istiyorum. Karanlık, daha fazla huzursuzluk sizinle olsun. En güzeli ve özeli de, kendi Aşramlarınızdan birine kurulun bence. Bu albüm buna öncülük edebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/utku-varlik-fragmanlar/", "text": "Türkiye'de soyut sanatın etkisinin yoğun bir şekilde hissedildiği 1960'lı yıllarda figür resmini yeniden gündeme taşıyan, Türk resmine eleştiriyi ve bilinçaltını getiren efsane 1968 Kuşağı'nın en önemli temsilcilerinden olan #utku varlık, uzun yıllardır Paris'te yaşıyor. Sanatçı, #bozlu art project Nişantaşı'nda açacağı yeni sergisinde atölyesinde yıllardır sakladığı dosyalardan, rulolara gizlenmiş, başlanmış ancak bitmemiş binlerce detaydan yola çıkıyor. Eğer bir düş giderek resme dönüşüyorsa, resim de sonuçta düş'e dönüşür diyen Utku Varlık, Fragmanlar isimli sergisinde bir düşün kurgusunda yaşanılmış, düşünülmüş 'fenomen' tabakalarının montajından kırpılıp düşen fakat yine de bir kenara konup saklanan küçük öyküler, şiir kırıntıları ve farklı kurgulara ait eskizlere yeniden bakarak kendi sanatını ve günümüzde resmin geldiği noktayı sorguluyor. Utku Varlık'ın desenleri ile resimlerinin birarada sergileneceği Fragmanlar isimli sergi sanatçının aykırı düşüncelerinden veya kendisinden beklenenden çok, ressamın endişelerinin ve özverisinin kapılarını aralamayı, zaman ve mekanla yaptığı ruhsal çözümlemeleri irdelemeyi, bir sonuca ulaşamamanın kaygılarını yansıtmayı amaçlıyor. İç içe geçmiş, üst üste yığılmış belleğin katmanlarından süzülüp gelen Fragmanlar, bir anın, geçmişin, geleceğin ve bilinmez zamanların zihindeki kolajıyla, düşleri sonsuzluğa taşırken hiçbir zaman tamamlanmayacak bir resimden kesitler sunuyor. Bozlu Art Project Nişantaşı'nda açacağı solo sergisi için kırk yılı aşkın bir süredir çalışmalarını sürdürdüğü Paris'ten İstanbul'a gelecek olan Utku Varlık, sergi için özel olarak hazırlanan belgeselde atölyesindeki çalışma ortamını ve kullandığı resim tekniğinin ipuçlarını da sanatseverler ile paylaşacak. 30 Eylül'de açılacak olan Utku Varlık'ın Fragmanlar isimli solo sergisi 6 Kasım 2014 tarihine kadar Bozlu Art Project Nişantaşı'nda görülebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/uyku-kemigi/", "text": "Nasıl hissediyorsun, diye sordu. Nasıl hissedebilirim orospu çocuğu. Bu kadar kızmanı gerektirecek bir durum yok. Siktir git başımdan! Peki, nasıl istersen. Yavşak, pekiymiş! Derdi ne ki bunun. Konserden sonra, günlerce uyuyamamanın nefretini onu tebrik etmeye gelenlerden çıkarıyordu. Kuliste grup arkadaşlarının hazırlanıp gitmesini beklerken, cigaralık hazırlayıp ağır ağrı içmeye başladı. Herkes ulaştığı kapıları kendi üzerlerine kapatınca mekandan ayrıldı. Uyumam gerek! Karanlığın içinden ona musallat cinlerin birer birer bar kapılarından başlarını çıkardığını gördü. Biraz içkiye ihtiyacı vardı belki de. Bütün ihtiyaçlarını alkolle dindirecek bir hekim, kendi aciz bedeninin diplomasız kör doktoru. Neon ışıkları, ziftle yıkanmış kemik yığınlarını andıran asfalta yansırken; gece kara çarşafının altında bir fahişe ampulü gibi yanıp sönüyordu. Kapının önüne sıralanmış otuza yakın kadınlı erkekli gurup, yoğun bir dumanın altında fotosentez yapıyordu. Sigara yasağından sonra her dumansız hava sahasının içine boşalmak istiyorum. Siyah deri ceketinden kuliste sardığı cigarasını çıkarıp kulağının arkasına yapıştırdı. Kapıda cinleri hala ona bakıyordu. Ağızlarındaki küfre karşılık içeri girmemek için sabrediyordu, bu da cinleri deli etmeye yetiyor da artıyordu bile. Gözlerini dalıp gittiği kadının kadehinden, cinlerin kafatasından, denizden çıkar gibi çıkmasıyla aldı. Yine derinlere daldın Eren, her seferinde seni biz kurtarıyoruz boğulmaktan. diye geçirdi içinden. Cinler düşünceyi yudumladılar. Kendilerini; Nine Inch Nails- Closer'in ritmine bıraktılar. Eren kadına dönüp, affedersin bugün biraz yorgunum. Kadın, biliyorum, bugünkü programını izleyenlerden biriydim. Eren karşısındaki kadını ağır bakışlarla süzdü. Hayır bunu yapmamalıyım, yoksa, aylar sonra kendini bütün çıplaklığıyla hissettiren uykuyu, döl yataklarımdan akan yapışkan sıvıyla kaybedeceğim. Birasını alıp kapıya yöneldi. Cigaramı içmem gerek, seksin ekseninden uzaklaşmalıyım. Kapıyı açıp karşı kaldırıma doğru yürüdü. Kaldırıma oturup kulağının arkasındaki cigarayı alıp derin bir nefesle ateşledi. Birasından bir yudum aldıktan sonra asfaltın, transparan bacaklarına yansıyan yeşil neon ışığın üzerine bıraktı. Artık bardakta, Erende, maddeden bağımsız bir ışığın üzerinde oturuyordu. Tanrı beni, bira bardağını ışığa koyduğum gibi siktimin dünyasına koymuş. Cebindeki, titreşimde unuttuğu telefon çalıyordu. Arayan, arkadaşı, aynı zamanda grubunun gitaristiydi. Nerdesin lan, neyin var amına koyum. Yok bi şey be oğlum, bardayım kafamı dağıtıyorum biraz. Emin misin, geleme mi ister misin? Tam gelmemesini söyleyecekti ki, telefondan gelen ses bir anda radyo frekansının cızırtısına dönüştü, ardından Beethoven'un 9. senfonisi duyulmaya başladı. Alo, orda mısın lan! Dakikalar geçiyordu ama arkadaşından ses gelmiyordu. Telefonu sinirle kapattı. Ama müzik bu kez telefonun küçük hoparlörlerinden geliyordu. Müziği kapatma çabaları boşa çıkınca bataryayı çıkardı ama nafile. En sonunda telefonu parçalamakla yetindi. Parçaların arasında ses ağır ağır yok oldu. Cigarasından derin bir nefes daha aldı. Kalktığı yere oturacaktı ki, karşı kaldırımda, bar kapısının önünde, insanların arasında kadını gördü. Gülümsüyordu. Eminim cinlerimden biri. Uyutmamak için ellerinden geleni yapıyor pezevenkler. Birasını alıp, kadının yanına yaklaştı. Cigarayı bir müddet kadınla birlikte döndükten sonra, barın tuvaletine doğru ağır ağır yürüdüler. Tavanı mesken edinmiş cinler Eren'e kuşbakışı, pis pis gülerek bakıyordu. Bunu, cinlerimi becermek için yapıyorum, diye geçirdi içinden. 10-15 dakika süren birleşmenin ardından kadın tuvaletten ayrıldı. Yorgunluğunu klozetin üzerine bıraktı, bunu avantaja çevirmek için gözlerini kapattı. Ama göz kapaklarının ardındaki karanlık ona o kadar yabancıydı ki ilerleyip rüyaların içine yürümekten çekiniyordu. Cesaretini toparlayıp her attığı adımda, refleksleri onu uykudan dışarı atıyordu. Tekrar terlemeye başladı. Kan kaybı onu öldürebilirdi. Terlemekten kim ölmüş. Ter yüzünden uyuyamayan sayısız insan gördüm yüzyıllardır dedi cin. Siktir oradan, diyip kapıyı hızla açtığında gördükleri onu şok etmişti. Kapı evlerinin salonuna açılıyordu. Ha siktir! Kapıyı kapatıp, tekrar açtı. Bunu tam beş kere yaptı. Her seferinde daha fazla bekleyerek. Yarım saattir kapının bir adım gerisinde, tuvaletin merkezinde çakılı kalmıştı. Gördüğü gerçeğe teslim oldu. Kabullendim. Her nasıl adlandırıyorsan. Metin üzerindeki algısı, msn bildiriminin sesiyle dağıldı. Msn penceresini açtı. Uzun bir konuşmanın diyalogları sıralıydı. Deliğe mi düştün lan! yazmıştı arkadaşı. Msn'de en son verdiği cevabın saatiyle duvar saatini karşılaştırdı. Aralarında on dakikalık bir zaman dilimi vardı. Parçaladığını sandığı telefon, deri ceketinin cebinde titremeye başlayınca afalladı. Telefonu cebinden çıkarıp cevapladı, kulağına dayadığında, senfoni kaldığı yerden çalmaya devam ediyordu. Terin adı artık korku ve tedirginlikti, ve deliliğin merkezine doğru damlıyordu. Odayı ikinci bir telefon sesi doldurmuştu. Gözü kitaplığına çakıldı. Elindeki telefona tıpatıp benzeyen telefondan gelen ses senfoniye eşlik ediyordu. Kitaplıktaki, karton kapaklı, bütün hikayelerinin bulunduğu ciltli Poe kitabının tam önündeydi. Poe'nin siyah beyaz yüzünde emanet gibi duran dudaklarından kelimeler dökülmeye başladı. Evine hoş geldin Eren, eve kadar yürümene göz yumamazdık. Gördüğüm gerçeğe göz yumdum. Kabullendin! Her nasıl adlandırıyorsan. Karmaşayı çözemeyecek kadar yorgunum. Üzerini değiştirmek için dolabını açtığında üzerindeki kıyafetlerinin benzerlerini, rafa intizamla dizilmiş bir şekilde gördü. Hangi gerçekliğin tarafındayım? En çok buna sinirlenmişti. Nedenini bilmiyorum. Gidip önce şalteri indirdi. Telefonları parçaladı. Çırılçıplak soyunup yatağa girdi. Yaptığı tek şey gözleriyle boşlukta katmanlar yaratmaktı. Saatlerce hareketsiz kaldı. Uyumaya çalışırken yorulup terliyorum. Bütün sorun cinler değil belki de. Bütün uyku kemiklerim kırılmış olmalı. Ellerini tekrar saçlarının arasına daldırdığında, kanın sıcak akışkanlığını hissetti. Telaşa kapılmasına fırsat bile bulamadan içerden gelen bir kadının çığlığıyla irkildi. Atmosfer çırıl çıplak bedenini vakumluyordu. Salon zemini kan içindeydi. Kanı takip etti. Çıplak ayaklarına bulaşan kanla, kutsanmış hissine kapıldı. Bu his aptalcaydı dedi cin, yanında ki cine. Başı ve ayakları kanla kutsanmış aciz uykusuz. Kan, tuvaletin kapısına doğru kırmızı halı misali uzanıyordu. Çıplak smokiniyle tuvalete artık daha hızlı adımlar atmaya başladı. Çığlıkları zihni tanımlamıştı. Ses, barda becerdiği kadından geliyordu. Duş perdesinin arkasından tanıdık bir ses duydu. Kadına korku dolu ve tutar bir yan bulmak için ciddiyetle bakarak perdeye yöneldi. Yavaşça araladığı perdenin arkasında kendisini sayıklarken gördü. Birden geri irkildi. Durmadan sayıklıyordu; Uyku Kemiklerim, Uyku Kemiklerim, Uyku Kemiklerim, Uyku Kemiklerim.... Yerde yatan kadın bacaklarına yapışınca, dengesini kaybedip düştü. Başını kanın acımasız rengiyle solmuş mermere vurduğunda, saçlarının arasındaki erken varolan kanın oluşumunu tamamlamış oldu. Kapıdan gelen müziğin ve kalabalığın sesi tuvalete doluyordu. Kapının arkasında, sıra bekleyen insanlar içlerinden küfrediyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/uykusuz-bir-gece/", "text": "1986 yapımı The Cure for Insomnia, 2000'lere kadar yapılmış en uzun film olarak kabul edilmiş ama şu sıralarda üçüncülükle yetiniyor. Filmin konusu yok; daha çok 87 saat (5,220 dakika) süren bir rüya gibi, hatta belki de en iyisinden bir kabus. Bu nedenle, uykusuzluk çekenlere tedavi amaçlı kullanılması şiddetle tavsiye edilmiyor. İçinde erotik videolardan sahneler ve heavy metal müzik videolarından görüntüler içeren filmin büyük bir bölümünde ise, Lee D. Groban adlı absürd bir karakter, filmle aynı adlı 4080 sayfalık epik şiirini okuyor. John Henry Timmis IV adında bir yönetmenin bilinen ilk ve tek filmi olan The Cure for Insomnia, ilk kez ertesi yıl Chicago The School of Art Institute'da 31 Ocak 3 Şubat tarihleri arasında aralıksız olarak gösterilmiş. Başka bir yerde gösterildiğine dair bir bilgi yok. Genç yetenek tenor Josh Groban'ın -oldukça uzaktan tahmin ettiğim- bir akrabası olan Lee D. Groban, şiirinin o yıllarda henüz bitmemiş olduğunu ve halen yazamaya devam ettiğini söylüyor; sayfa sayısı son bilgilere göre 5000'i bulmuş. Üniversitede Rus Dili eğitimi almış, Kütüphanecilik/Bilgi ve Belge Yönetimi master'ı yapmış olan eksantrik şair ve görsel sanatçı Groban o kadar ilginç bir karakter ki kendisini tarif etmeye çabalamak anlamsız kalıyor, en iyisi web sitesine vakit ayrıp incelemek. Groban'ın film üzerine birkaç kelamı da aşağıda. By the beard of the Lord Eordogh of Ordogkeresztur and Nagyeskulo, By the beard of the Lord Cseffei of Totor and Noszalya, By the beard of the Lord Bethlen of Kallo, Ecsed, Tokaj, Szendo, Murany, Szecseny, and Regecz, By the beard of the Lord Tomori of Devecser, Besenyo, Gyanda, Borsfalva, Csobad, Felso-Homrogd, Also Homrogd, Hegymeg, Berkes, Szakacsi, Kercs, Senye, Cseb, Nyilas, Abauj, and Borsod, By the beard of the Lord Dolhai of Kereczke, Kusnicza, Zadnya, Kelecseny, Vizkoz, and Okormezo, I play hockey in Harry's Delicatessen. Couldn't have picked a better place to play hockey. or Larry from the Three Stooges. and keeping what few jobs I could get. The few jobs I've had I've either been fired from or they drove me bananas. Kafiye seven ama teknolojiden hoşlanmayan, websitesi olmasına rağmen mektup almaktan hoşlanan Lee D. Groban, 1981'den beri aynı daktiloyu kullanıyormuş."}
{"url": "https://futuristika.org/uyuyan-devin-bel-agrilari/", "text": "Sovyetler Birliği; maden, ekoloji ve insan kaynakları yönünden, dünyada kandine yeten tek ülkeydi. Bu değer, Sovyetler Birliği'nin halk ekonomisinde muazzam bir verimlilik sağlıyordu. Sovyetler Birliği'nin dağılması, istisnasız bütün halkları yıkıma sürükledi. Bu halkların hepsi de ekonomik bağımsızlıklarını yitirdiler; dünyadaki hasımları, onların yeniden kurmaya çalıştıkları yapıya izin vermeyecektir. Immanuel Wallerstein tarafından ortaya atılan Dünya Sistemleri Analizi'ne göre, dünyadaki tüm ekonomiler ve toplumlar organik bir şekilde bağlıdırlar. Merkezde yer alan, gelişmiş ve erken kapitalistleşmiş ülkeler, sermaye transferine ihtiyaç duyan az gelişmiş ülkelerin kaynaklarını kendi çıkarları adına merkeze aktarmaktadırlar. Böylece merkezde yer alan ve dünya ekonomik sistemini yöneten ülkelerin etrafında onlara bağımlı pasif çevre ülkeleri oluşmaktadır. Gürcistan Savaşı'yla beraber çalkalanan Kafkaslar, Sovyetlerin yıkılışından beri Rusya ve meseleleri üzerine eğilmeyi pek gerekli görmeyen aydınların ilgisini tekrar Moskova'ya yoğunlaştırdı. Rus tanklarının Güney Osetya ve Abhazya sınırlarını aşıp Tiflis'e doğru yöneldikleri, Rus siyasetçilerin ihtişamlı soğuk savaş günlerindeki gibi asık suratlarla Amerika'ya laf çarptıkları anlarda bizler haber yapımcılarının karşısındaki koltuklara kurulmuş uzman akademisyenler gördük. Uzmanlarımız Gürcistan Savaşı ve ardındaki Yeni Rus İdeolojisi hakkındaki tahlillerden ziyade 1970'lerin soğuk savaş rüyalarından arta kalan hezeyanlarla zaten işleri pek yolunda gitmeyen vatandaşları biraz daha tedirginleştirdiler. Sağlam bilgi edinmenin yolu elbette yine kitabevleriydi. Uluslararası ilişkiler babında ekonomik ve kültürel yakınlaşmanın zirveye çıktığı ve Avrupa Birliği problemine karşı alternatif üretilirken adı mutlaka geçen Rusya üzerine yazılmış eserlerin azlığı gerçekten şaşırtıcıydı. Bu durumun ardından TV'lerde rastladığımız yüzeyselliği yadırgamadım. Ufak bir çabanın ardından elime geçen iki kitap hem Sovyetler Birliği'nin çöküşü, hem de bu çöküşün ardından yaşanan silkinme sürecini sağlam tahlillerle kafalarda soru işareti bırakmamacasına anlatıyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/uyy/", "text": "Üfleye üfleye yedim o ölüyü. Kıpırtısız bir sabahtı, çok gençtim, alkol, genzimde tütün, kavruk. Geceye ad verdim, yeni bir ad, duy beni, dedi, ad, duy beni, yoksa tanımsız kalacak bozkır. Kağıtlar uçuşuyordu, saplandım, daha yeniydim ne de olsa, başlangıçtan bu yana yeni, masumiyet. Günahsızlık bütün kuşkularımı alıp götürdü. Koşa koşa çıktım, inleye inleye boşaldım, dar, upuzun bir geçit boyunca, deniz atlarıyla yosunlar uçuşuyordu sis içinde, pislikler! Kin vardı, masa vardı, baş döndürücü siyah taşlar, kırılmış şemsiyeler, o karanlık mağarada, puştlar! Kalbim duruyor, nereye gitsem bir teyze canavar memeleriyle eziyor yüzümü, gri bir odada, yengeçler ve kırık cam parçacıklarına batmış yüz. Üm üm uyy! Gözleri sertti biraz, burnu ufak, yay gibiydi kaşları, uzun bir yolculuktan dönmüş iştahım, koklaya koklaya buldu cezasını. Kalbim parıldıyor simsiyah, küf kokusu, cesetleri almaya gelmiş analar, köyde iki çocuk kayıp. Dağlara bakmaktan dönüyordum ben de, hissiz, karlı dağlara, insana yazgı gibi gelen. Dalgındım çok, dağınıktım, derimi yüzen putları devirmek, genzimi yakan cehennemi dudaklarından asmak için varlığımı itekliyordum. Toplanıp eve gittik, nereye vardıysak orasıydı... evimiz. Tütsüler yakmışlardı, hoplayıp zıplayarak bir ayin tutturmuşlardı bütün odalarda. Uyy! evren yaratılıyordu orada odalarda uyy! Delik deşik bir yıldız koynumda delik deşik gözler, kanlı. Resimler, mayınlar, ölüler, kan kırmızı yaratılış uyy! Ve başladı oradan oraya savrulmalar, paslanmış ızgaralar, kızarmış sosis, pırasa kokuları arasına gizlenmiş cennet bahçeleri. Kıyıları döven dalga ne arar bir su birikintisinde! Kendi kuyruğunu kovalayan bir kedi! İşte dokunmak üzereyim, işte!"}
{"url": "https://futuristika.org/uzaydaki-orkestra/", "text": "Bu gece ilkbahar yıldızlarının altında değildim. Tam olarak o yıldızların arasındaydım belki de.. Vücut fonksiyonlarım normal değerleri gösteriyor gibi dursa da ben hiç normal hissetmiyordum. Konumum; iki hayalet gezegenin arasına sıkışmış uzayın derinliklerinde yalnız bir kadın. İsmi Sammy ve o benim. Zayıf elektronları olan kadın. Bu karanlık boşlukta süzülürken üstümde çin modeli olan Shenzhou 5 adında bir astronot kıyafetini giyiyorum. 7 saat kadar dayanabilen uzay yürüyüşleri için tasarlanan bu maske; mekiğin patlama anından sonra geriye yalnızca bir saati kalan zaman dilimim ve gözlerimdeki endişe ifade ediyor. Nedense zamanımın tek bir kol saatinde toplanmasına bir türlü aklım ermiyor, tüm çağlar kolumdaki saat diliminden geçmiş olabilir miydi diye düşünüyorum.. Ben hem dinazor döneminde yaşayan bir memeli ve aynı zamanda 17.6 ışık yılı uzaklığında olan zürafa takımyıldızında yer alan biri olabilir miydim? Yıldızlara doğru kaydığım bu süreçte üzerimdeki dehşet git gide artıyor, ağır kıyafetimin içinde kendime karaya vurmuş yorgun bir balina gibi hissediyordum. Bu korku dolu saatlerimi bir çıkış yolu aramak yerine kendimi ölümümün zarafetini bir opera uvertürü gibi anlamlı bi açılış yapar gibi kapatmayı planlıyordum. şansa bakın ki gerçekten de öyle oluyor. Varlığım; iki gezegenin kütle çekimine yakalanmadan sıkıştığım bir bölge olarak nitelendirilebilir. Bu iki yıldıza olan uzaklığımı, odamın mutfaktaki tost makinasına olan uzaklığına endeksleyebilirim. Bilmiyorum. Belki de çok acıktığım için bu istatistiği yapıyorumdur. Kendi kendime konuştuğum şu saniyelerde zaman aleyhime işlerken uzayda sıcak bir tost ve kahvenin hayalini kurmak oldukça gülünç geliyor. Hem ne tost makinasından bahsediyoruz burada! Ayrıca kendimi anlamsızca ölümümden sonraki ağıtları dahi kafamda canlandırabiliyorum. Sci-Fic dergisindeki ilk sayfa haberlerinde ''Geleceğimizi bir adım daha keşfetme uğruna ölen cesur kadın Sammy!'' başlığında toplanıyor. Ne üzücü. Yakıtım bitmesine yakın iki yıldız arasında ne yöne geçiş yapıcağımı kestiremediğim ve araf dediğim bölgede güçlü bir enerji alanında dururken 45 derecelik astronomik yönde 1977 de fırlatılan Voyager uzay aracında olan altın plak'a rastlıyorum. Rastlantı. Bu kelime dudaklarımı gülümsetiyor bir an için. Kaskıma gölgesi düşen bu araç bana çok da uzak değil üstelik. Radyo dalgalarıyla dinleme şansına erişebilmek için bir takım komutlar gönderiyorum tabii ki. Plak; uranyum -238 izotopuyla kaplanmış keskin bir görünüme sahip. Burdan bakıldığında göz kamaştırıcı görünüyor. Nereden bakıldığında yani?! Tuhaf. Anlık titreşimlerin doğru kodlamayla iletilmesi sonucu karşıma çıkan ilk ve son parçayı ölüme öpücük vererek dinlemeye başlıyorum. İnanılır gibi değil. Division Bell! PinkFloyd! Hem de uzayda! Şu dakikadan itibaren tarihe adımın öldükten sonra değil de bizzat yaşadığımı anlatarak göstermek istediğimi fark ediyorum. Hislerim varken hala gözlerimin dolduğunu görmek mutlu ediyor. Son dakikalarım. Bu iki gezegen ve plak'ın konumu; metafiziği, bilimleri ve geometriyi inceledikten sonra, zihnimin en durgun anlarında bulunduğum yerin bir üçgeni andırdığını fark ettim. Bu 3 imge, konumumum sonsuzluğa açılan girdabını gösteriyordu. Her an müthiş bir gizemi çözebilecek gibi hissediyordum. Yavaşça boşlukta süzüldükten sonra, gizlice arkamda bıraktığım milyonlarca şeyi düşündüm. Sevdiklerim, dostlarım ve binlerce tost makinası.. Yüzüme yansıyan yıldızın ışığında, ailemin yemek masasındaki beyaz lambanın yüzlerine yansıdığını hayal ettim. Son 3 saniye. Hadi sammy! son 2. Korkulacak bişey yok, fakat kelimelerimin güneşte kavrulacakmış gibi hissediyorum. son 1. Elveda. - Selin Güzey"}
{"url": "https://futuristika.org/uzun-boylu-kafka-ve-kiz-kardesleri/", "text": "Kafka'yı düşünürken, anlaşılması gereken iki sürpriz var. Birincisi, normal bir sürpriz olarak adlandırabileceğimiz şey; ikincisi anormal, cesaret kırıcı ve çok önemli. Birincisi, Kafka'nın uzun boylu olmasıydı bir seksenin üzerindeydi. Kanepenin altında saklanan Gregor Samsa'nın buruşması; Açlık Sanatçısının israfı; K.'nın okul hademesi olarak taatkar ölçülülüğü ; fare halkının minik gıcırtıları... bütün bunlar içten bir küçüklük, korku, sitem, dehşetin kendini gizleyecek biçimde ufalanması. Kafka, babasına yazdığı ünlü mektubunda, ezilmiş çocuğu sadece benim için icat edilmiş ve asla uyamayacağım yasalar altında yaşayan, nedenini bilmediğim bir köle olarak tanımlamıştı. Korkudan küçülmek ve kendini imha etmek bu Kafka'dır. Ve küçülmenin başka zorlayıcı hatırlatıcıları da mevcut. Kafka, azınlık içindeki bir azınlığa, dili Çekçe olan Çek denizinde dili Almanca olan bir Prag Yahudisi'ydi. Yaşamın ve mektupların bu birbirine kenetlenmiş kırıntıları, Kafka'nın sınırlı ve küçülmüş olduğu fikrimizi güçlendiriyor. Ancak herhangi bir kalabalık odada muhtemelen en uzun boylu kişi ise yine o olacaktı. Organizmanın bu tuhaf tersine çevrilmesinden ne çıkarmalıyız? Alice Harikalar Diyarında'yı hatırlayın mantardan bir ısırık aldığında, teleskop gibi çöktü ve çenesi aniden ayakkabısına vuracak şekilde aşağı düştü. Kafka hangi mantarımsıyı yedi? Uzun boylu Kafka'nın gerçekliğini ve ardından küçülmüş Kafka'nın aşılmaz imgelerini düşündüğümüzde, hepimiz aynı anda Bir Akademiye Rapordaki küçük kafesindeki maymunun anlam açlığı çeken zihnine itiliriz. Maymun, kendisine bakan bir adama bakarken, ürpertici bir açıklıkla düşünür: Beni anlayamadı, varlığımın gizemini çözmek istedi. Oysa maymun, insanların yolunu öğrenen canavarın kendisi de bir muammadır. Kafka'nın kız kardeşlerine ne olduğunu unutmak biraz Kafka'nın uzun boylu olduğunu unutması gibi. Uzun Kafka, Kısa Kafka'da yaşar ilk sürpriz budur; ve gizem sürer. Fakat Kafka'nın 1924'te tüberkülozdan ölmediğini varsayalım. Kafka hakkındaki tüm spekülasyonlar ve hipotezler arasında en önemlisi bu olabilir. 1924'te tüberkülozdan ölmemiş olsaydı, 1940'ta 57 yaşında olacaktı keşke bu kadar uzun yaşasaydı! Şato ve diğer eserler tamamlanmış olacaktı ve şimdi elimizde kim bilir kaç tane daha başyapıt olacaktı! Peki bu ekstra yıllar Kafka için ne anlama gelirdi? Üç kız kardeşinin kaderinden ne anlama geldiklerini anlayabiliriz. 1940 yılına gelindiğinde, Prag Yahudilerinin adreslerini değiştirmeleri veya şehri terk etmeleri yasaklandı. 1941'e gelindiğinde, Prag çevresindeki ormanda gezemiyorlardı ya da tramvayı, otobüsü ve metroyu kullanamıyorlardı. Telefonlar Yahudilerin dairelerinden söküldü ve halka açık telefonlar da Yahudilere kapalıydı. Yahudi işyerlerine el konuldu; firmalar Yahudi çalışanlarını kovdu; Yahudi çocuklar okuldan atıldı. Gettolaşmaya, aşağılamaya, sürgüne ve katliama kadar böyle devam ediyor. Ottla, Valli ve Elli için ve Kafka'nın ruhunu sıkan tüm edebiyat dışı akrabalar için durum böyleydi; Kafka için de böyle olurdu. Ondan sağ kurtulan eser ilk başta sadece Yahudi okuyucularla sınırlı kaldı ve daha sonra zararlı ve istenmeyen diye yasaklandı. Yayıncısı Schocken, Tel Aviv'e kaçtı. Kafka'nın Siyonizm'e ve İbranice çalışmalarına olan ilgisine rağmen, onun da aynısını yapması tercih edeceği şüpheli. Kafka'nın kız kardeşlerine ne olduğunu unutmak biraz Kafka'nın uzun boylu olduğunu unutması gibi. Kız kardeşleri unutursak, Kafka'nın bir yazar olarak yöntemi ve bir düşünür olarak inancı hakkında işaret edilen bir şeyi kaçırmamız muhtemel. Kafka'nın öykülerinin, marjinalleşme ve zulüm ipuçlarıyla, esrarengiz bir şekilde önceden uyaran nitelikleri olduğu sık sık dile getirilmiştir; ve büyük bir ölüm makinesinin titizlikle anlatıldığı Ceza Kolonisi'nde, belki de en erken ikaz eden metinlerdendir. Şarkıcı Josephine, ses demagogun duyarlı bir nüfus üzerindeki gücünün alaycı bir benzetmesi olarak buna eklenebilir. Kafka'nın, ölümünden sonra Avrupa'nın aldığı şekli öngördüğü kabul edilir ama öngörü Kafka'da muhtemelen aslında en az olağanüstü biçimde olsa da nesrinde en gözle görülür şekilde kazınmış olan tek unsurdur. Anormal olanı asla vaat etmeyen ve akıl dışından şaşkına dönen bir düzyazıdır. Kafka ne de olsa ileri görüşlü değildi; o bir peygamber değildi; hiçbir şeyi öngörmedi. Orta dereceli dehanın bildiği gerçeklikten bahsederken, yüksek dehanın bilemediği gerçeklikten yazdığını söylemek gibi bir fantezinin peşinden koşmanın bir faydası yok. Kafka'nın 1924'te, 17 yıl sonra kız kardeşlerinin bir Alman ceza kolonisinde işkenceyle öldürüleceğine dair hiçbir fikri yoktu. Her ne kadar Kafkaesk, sözlüğe grotesk, gerçeküstü ve tehditkar ile eş anlamlı olarak girmiş olsa da, tüm bunlar derin ama sıradan bir yanılgı. Kafkacı zihnin merkezi motoru kendini böyle ifade etmez. Kafkaesk haklı olarak bunun tam tersini ifade etmelidir: rasyonellik, saf mantığın işleyişi. Tipik Kafkacı figür akla adanmıştır ve bir satranç ustasının bilişsel gücüne sahiptir. Kafka'nın yaratıkları, insan veya hayvan olsun, dünyayı asla zikzak ya da anlaşılmaz olana dayandırmaz. Bekledikleri şey kendi düzenli ve makul anlama yollarının dışsal bir karşılığıdır. Olağandışı olandan ziyade olağan olanın, düzensiz olandan ziyade sıradan olanın varsayımına dayanır. Mantık hükmede veya hükmetmelidir; sıradanlığa güvenilir veya güvenilmelidir; Kafkacı arayışın en karakteristik özelliği tam da bu normallik beklentisidir. Kafka'nın öykülerinin kahramanları kız kardeşleri ve Prag'daki tüm Yahudiler gibidir: mantıksızlık içinde akıl yoluyla yaşarlar ve perişandırlar. Dünyanın uyum sağlayamaması Kafkacı mantık kurallarının suçu değildir. Kafka -20. yüzyılın biricik edebi mağduru- her zaman normalin tarafındadır: anlaşılmazlık en vahşice, en acınası şekilde karşısına dikildiği zaman bile."}
{"url": "https://futuristika.org/uzun-mesafe-kosucusunun-yalnizligi/", "text": "Bir yol arkadaşının varlığı beni hayata bağlardı. Olmadan önce de düşüncesi hayata bağlardı beni. Hayata takılacak bir kanca olarak düşünürdüm öyle bir varlığı. Bir yol arkadaşım var, öyleyse yürümeye devam edebilirim, diye düşünürdüm. Yaşamaya devam edebilirim. Yan yana yürürken senkronu tutturmak bir olmak eyleminin başka bir göstergesi. Destek olmak, yanında olmak, birbirini sürükleyip çekmek... Uzun mesafe koşucularının bir yere kadar senkronu tutturup yan yana koşmaları dikkatimi çeken bir şeydi ama bunun özel bir nedeni var mıdır acaba diye düşünmemiştim hiç. Sonra bir gün ben de uzun mesafe koştum ve koşuculardan birisi yanıma gelip benimle koşturmaya başladı. Arkamda durmadı, önüme geçmedi, yanımda durup benimle birlikte koşturdu. Onunla birlikte koşarken hissettiğim şey koşar gibi olmadığımdı. Bir kilometre boyunca falan aynı anda attık adımlarımızı. Yorulmadım onunla birlikte koşarken. Dinlenmiş gibiydim daha çok. İşte o zaman uzun mesafe koşucularının neden böyle yaptığını anladım. Belki de çok başka bir nedeni vardır öyle yapmalarının, bilemiyorum. Bu benim yorumum sadece. Her neyse. Bitiş çizgisine yaklaştıkça senkron kayar ve kopmalar başlar. Önce girmek isteyenler arzu ettikleri ölçüde hızlanır. Az önceki yoldaşlık yerini kullanılmışlık hissine bırakır. Benim göremediğim ve yerini kestiremediğim bir bitiş çizgisi vardı ortada. Varmış daha doğrusu. Yol arkadaşı, hayata takılacak bir kanca metaforu değildi artık. Yol arkadaşı bir kancaysa, çocuk iki kancaydı. Bu da geçerliliğini yitirmiş metaforlardan biri. Çünkü bitiş çizgisi görecek olursam senkronu bozmaktan korkuyorum. Yalnız bıraktığım benden nefret edebilir, kafasında bir torba dolusu neden ile başlayıp acaba ile biten soru işareti birikebilir. Her şeyden önce, ben daha senkronu bozmadan da önce, kızsa memesi, erkekse pipisi küçük diye derin düşüncelere dalabilir, o düşüncelerden sıyrılması yıllarını alabilir. Annesini ya da beni veya her ikimizi birden yetersiz ebeveynler olarak görebilir. Sevinir, ağlar, nefret eder, minnet duyar, pişman olur, pişman eder, şimdi yazmaya üşendiğim bir dünya şey daha hisseder ama neticede Bilgisayarların 0 ile 1'den yaratılması gibi insan da sevinç ile üzüntüden yaratılmıştır, gibi doğruluğu tartışmaya açık bir düşünceyi benimseyebilir ve bu düşüncenin doğruluğunun tartışılabilir olması içinde ettiği yerin sağlamlığına zerre kadar etki etmeyebilir. Üzüntü sevince birkaç tur bindirebilir. Bazı şeyler prospektüslerde hiç mi hiç yazmayabilir. Bazı şeylerin bir yerlerden patlak vermesi gerekiyordu ve bu volkanın patlamasına iş arkadaşım sebep oldu. Beni tehdit etti ama muhakeme yetisi düşük birisi olduğum için sonradan anladım tehdit ettiğini. Sonrasında Sen beni tehdit mi ettin? diye sorduğumda Evet! yanıtını aldım. Tepemin tası attı ve çekiçle giriştim kendisine. Bizi ayırdıklarında ağzı yüzü kan içindeydi. İri yarı herifler tarafından kendisinden uzaklaştırılırken Seni buraya gömerim oğlum! diye bağırdım. Bence etkili bir ifade. Tavsiye ederim. Süresiz izin verip eve gönderdiler beni. Yalnız kalınca derin bir boşluk duygusuna kapıldım. Ayaklarımı ısıtamıyordum artık. Tuzlular tuzsuz, tatlılar tatsız gelmeye başladı. Yol gözümde büyüdü. Yaşama Sevinci rüyama girdi. Bavullarını toplayıp annesinin evine gidiyordu. Engel olamıyordum. Uyandığımda yanımda değildi Yaşama Sevinci. Paulet aux prunesdeki gibi ölüme yatmaya karar verdim. Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra'nın rastgele bir sayfasını açıp okumaya başladım. Küçük şeylerden filizlenen, büyüyen balta girmemiş orman. Ona yazgı diyoruz, ama masa saatinin içine nasılsa girip altı rakamının dibinde ölmüş kalmış küçük bir sinek de diyebiliriz. Çünkü artık burada, bu dünyada her şey parçalar halinde ve her bir parça diğerinin yerine geçebiliyor. Yadırgamıyoruz. Çıldırmamız gerek ama yadırgamıyoruz. Ben örneğin hem kendini beğenmiş biri hem bir akvaryum balığı olabiliyorum, tül tül yüzgeçlerimle aptallık ve ölüm taşıyorum. Bu balık gerçeğin kendisi olabiliyor, ama gerçek daima biraz hüzünlüdür. Gerçeği ararken bir yanda da bulduğumuz anda değiştirmeyi düşleriz. Çünkü aynı zamanda gerçek daima biraz utanç vericidir. O gün Philip Seymour Hoffman'ın intihar ettiğini öğrendim. Birkaç gün önce gerçekleşmiş olay. İnternette Hoffman ile Heath Ledger'ın yan yana durduğu, Berlinale'de çekilmiş bir fotoğraf paylaşıldığını gördüm. Sonları benzer, dedim kendi kendime. Happines'de Hoffman'ın, Life During Wartime'da Michael K. Williams'ın canlandırdığı Allen'ın yaşamına kendisini kafasından vurarak son verdiğini hatırladım. Heath Ledger'ın Monster's Ball'da canlandırdığı Sonny de kendisini kalbinden vurarak yaşamına son veriyordu. Ateşli silahlarla intihara teşebbüs eden yetişkinlerin hemen hepsinin kendilerini aynı yerden vurması tesadüfi değildir. Kafalarından. Bu insanların çoğu aslında tetiği çekmeden uzun zaman önce ölmüştür. der Bu Su kitabında David Foster Wallece. Sonra da kendisini asarak yaşamına son verir. Onu ilk olarak eşi Karen Green bulur. Karen daha sonra Affetme Makinesi'ni tasarlar. Durduk yere ölemem herhalde diye düşündüm. Ölebilmek için bir eylem gerçekleştirmem gerekecekti. Böyle yata yata olmayacaktı bu iş. Recep Abi'yi gördüm rüyamda. Rüyamda rüya görüyordum. Rüyamda gördüğüm rüyada intihar ettikten sonra rüyamda uyanıyordum. Bir balkondaydım. Yanımda Recep Abi vardı. Rüyamda intihar ettiğimi söylüyordum ona. Bunu gerçekten yapacağımı söylüyordum. O da Ben de yaparım, ne var ki? diyordu. Birlikte intihar etmeye karar veriyorduk. Hemen atlıyordu tırabzanların üstünden. Yedinci kattan zemine doğru süzülüşünü seyrediyordum. Sonra intihar ederim, deyip içeri geçiyordum. Recep Abi'nin bana verdiği kitapları yastık yapıyordum. En üstte benim için imzaladığı şiir kitabı vardı. Kitaplara başımı yaslayıp uyumaya çalışıyordum. Dışarıdan siren sesleri geliyordu. Ambulansın yanıp sönen mavi ışığı odanın duvarlarında geziniyordu. Yaşamaya devam ediyordum ve yaşamıma son vermediğim her an için Recep Abi'nin beni ayıpladığını düşünüyordum. Evde, sokakta, işte ruhu benimle birlikteydi ve onu yarı yolda bıraktığım için kızgındı bana. İntihar edemedin gitti korkak herif! dediğini duyar gibi oluyordum. Bugün yarın intihar ederim diye geziniyordum ortalıkta. Canımın acımasını istemediğim için fare zehriyle ölmeyi falan planlıyordum. Ya da kendimi bir garaja atıp egzoz gazıyla ölüme yatayım, diyordum. Yıllar geçiyor, intihar etmiyordum. Recep Abi hep ayıplıyordu beni. Bekle, diyordum. Şu işimi de halledeyim intihar edeceğim. İşler bitmiyordu. Yaşamaya devam ediyordum. Çocuklara penceremin dibinde top oynamamalarını söyledim. Tamam abi, deyip oynamaya devam ettiler. Top parmaklıklara geldikten sonra da korkup kaçmadılar ve oynamaya devam ettiler. Kapıyı aniden açıp onlara doğru koşturdum. Korkudan topu bırakıp kaçtılar. Keseyim mi lan topunuzu? diye bağırdım. Böyle demek komik geldi, gülmeden edemedim. Ben gülünce onlar da güldü. Kesme abi, dediler. Topu üç metre yüksekliğinde duvarın üzerinden aşırtarak sitelerin arasına gönderdim. Oynayın da göreyim! diyerek içeri girdim. Perdenin arkasından baktığımda topu oradan nasıl alabileceklerini kara kara düşünüyorlardı. Cytherea'ya mail gönderdim. Günün birinde karşılaşırsak benimle sevişir mi diye sordum. Elbette, neden olmasın :) diye yanıt gönderdi. O heyecanla el arabasına yüklendim hemen. Sonra Peki denk gelirse sen, ben, Veronica Avluv grup da yapar mıyız? diye sordum. Elbette, çok isterim :) dedi. Dayanamadım, bir kere daha yüklendim el arabasına. 'Biz' derken kaç kişiyi kastettiğini anlamak için kafamı biraz daha uzattım dışarı doğru. Yaklaşık on kişi vardılar. Mahallenin top peşinde koşan veletleri. Futbol bu çocukların hayatı, dedi kız, onları işaret ederek. Futbolsuz yaşayamazlar. Büyüdükçe ondan da vazgeçerler, dedim. Futbolcu olacağız biz! dedi, veletlerden birisi. Gülümsedim. Herkes kendisine yarenlik edebilecek bir şeyler buluyordu. Sen de top oynuyor musun? diye sordum kıza. Hayır ama otuza kadar sektirebiliyorum, dedi. Vay be, dedim. Ben bu çocukların yaşlarındayken yedi yüze kadar sektirebiliyordum. Top kontrolüm çok iyiydi. Bir şey demediler. Sizin kaç lan rekorunuz? dedim çocuklara doğru. En iyisi yüz elliye kadar sektirebiliyormuş. Her neyse. Lafı çok dolandırmadan fazladan verdim top parasını. Plastik top alıp içine koyun. Memnun kalacaksınız, dedim. Bir daha penceremin dibinde top oynayacaklar mı diye sormayı da ihmal etmedim. Bir daha buraya gelmeyeceklerini söylediler. Eğer gelecek olurlarsa topu bu sefer atmayacağımı, direkt olarak patlatacağımı ve parasını da vermeyeceğimi söyledim. Karşılıklı gülümsedik. Çocukları önüne katarak ilerledi kız. Köşeyi dönmeden önce omzunun üzerinden bana doğru baktı. Baktığımı görünce kafasını çevirip yoluna devam etti. Sırt çantamın fileli bölümünde bir kağıt buldum. Kağıtta telefon numarası yazıyordu. İsmi de vardı numaranın yanında. Arayıp durumu açıkladım. Bir süre önce gittiğim dişçide çalışıyormuş kız. Hangisiydin? diye sordum. Öğürmeye başladığında gelip sana alkol koklatan, dedi. Hatırlayamadım ama hatırladığımı söyledim. Bir sessizlik oldu. Eee? dedim. Aradan uzun zaman geçtiğini söyledi. Neredeyse üç ay. Bir süre önce başka birisiyle tanışmış. Nasıl birisi? diye sordum. Arasam da bulamazdım onun gibisini, dedi. Bu kadar kısa sürede nasıl böylesine emin olabildiğini sordum. Bunu hissedebileceğimi söyledi. Huzurlu zamanlar geçirirsiniz umarım, dedim. Birbiriniz için dünyayı daha katlanılır bir yer kılarsınız inşallah, dedim. Teşekkür etti. Sonra bir sessizlik daha oldu. Dolgu ne kadardı diye sordum. 90 lira, dedi. Teşekkür ettim. Kapattık. Babam sigara almaya gönderdi. Gidemem, ölüme yattım, dedim. Ciddi misin? Evet. Gitmeyeceksin yani? Ha, onu mu diyorsun? Evet. Evet, gitmeyeceğim. Ölüme yattım diyorum sana anlamıyor musun? Ecdadını siktiğimin çocuğu! diyerek çarptı kapıyı. Sylvain Chomet filmleri izledim. Üstüne bir de Le tableau'yu patlatınca ferahlamış hissettim epey. Perdeyi aralayıp dışarı baktım. Çevredeki binalardan gökyüzü pek görünmüyordu ama sırtüstü yatıp doğru açıyı tutturunca bir parça mavilik görebiliyordunuz. Öyle yaptım ben de. Bulutların süzülüşünü seyrettim birazcık. Mavi zemin üzerinde kayıp giden beyazlıklar. Çıkıp birazcık hava alayım dedim ama ayaklarım kapıya gitmedi. Yatmaya devam ettim."}
{"url": "https://futuristika.org/v-kargart-performans-gunleri/", "text": "Nisan ayında beşinci kez gerçekleştirilecek Performans Günleri'nin yapısı ve içeriğini değiştirdik bu sene. Şimdiye kadar sadece seyirci kalıyordunuz ama şimdi sizinle beraber performans üretmek istiyoruz! Kendi disiplinlerinde her biri çok değerli atölye yöneticilerimizle birlikte aşağıda ayrıntılarını bulabileceğiniz bir dizi atölye çalışması olacak nisan ayı boyunca KargART Salonu'nda. Bu atölyelerden istediğiniz kadarına katılabilir ve diğer katılımcılarla beraber çalışabilir ve en sonunda kendi performansınızı üretmek için önemli adımlar atabilirsiniz. Ve bu süreç sonunda ortaya çıkacak, üretilecek performanslar KargART Salonu'nda, Nisan ayının son haftasında sunulacak. Nisan ayının ilk üç haftası atölye çalışmalarına, son haftası da gösterilere ayrıldı. Ortak yapılacak atölyelerin tarihleri hep birlikte belirlenecek. Performans sanatlarında eğitim alanların yanı sıra bu disiplinlere ilgi duyan herkese açık olan atölye çalışmaları tamamlandıktan sonra ortaklaşa yapılacak atölyeler gerçekleştirilecek. Damla Hacaloğlu, Deniz Aygün Benba, Aylin Kalem & Neşe Ceren Tosun, Tuna Pase, Ceyda Erdemli, Gonca Gümüşayak ve Güray Dinçol gibi farklı disiplinlerden ve uzmanlık alanlarından gelen eğitmenlerin yürüteceği atölye çalışmaları ücretsiz gerçekleştirilecek. Oyun, Bosna Hersek Savaşı'ndan yola çıkarak tüm savaş kavramını irdeleyen bir yapı içindedir. Geneli yaşanmış hikayelerden oluşan Savaş İçinde Barış adlı oyunda, bireyin kendi iç savaşıyla toplumsal savaşın birlikte mücadelesini görebilmekteyiz. Çocukluk dönemime denk gelen bu katliam; bana savaşın sadece tarih kitaplarında olmadığını, yanı başımızda da nefes alıp verdiğini gösterdi. O günlerde sırf bu yüzden gazeteci olmaya karar verdim, büyüdükten sonra bu yaşananları unutturmayacaktım ki bir daha tekrarlanmasın. Ancak tüm olanlara kimse engel olamadı... Belki bu çalışmadan sonra bir fark yaratmaya başlayabiliriz... Böylelikle bu inançla başladık çalışmaya. Ben de büyüdüm, başka bir meslek seçtim ve seçmiş olduğum iş oyunculuk olunca daha güçlü bir silaha sahip olduğumu anladım. Başladım yazmaya ve oynamaya... Hayalimde, genç bir kızın umut ettiği meslek olan oyunculuk için konservatuar sınavlarına hazırlanışını ve tüm bu mücadelesini savaşın içerisinde gerçekleştirdiğini yarattım. Max Aub'un Örnek Suçlar ve Michel Foulcault'nun Annemi, Kız Kardeşimi, Erkek Kardeşimi Öldüren Ben; Pierre Riviere adlı metinlerinden oluşturulan kolajla hazırlanılan performans, cinayetleri irdeleyen bir anlatı. Karakalem Kumpanya'da da sergilenen performansın üreticileri Koma ekibi. Koma Ekibi: Zinnure Türe, Çiğdem Gündüz, Ümran Kio ve Mehmet Şeker'den oluşuyor. Ayrıca tüm ay boyunca Karga ve KargART'da Fluxus filmlerinin gösterimleri olacaktır. Bu gösterimleri her ay Underground Film Gösterimlerini düzenleyen Şenol Erdoğan'la beraber ayın performans günlerini ayrılması sebebiyle seçilmiştir. Performans Günleri Kapsamında: Nisan ayı boyunca her gün. Fluxus, 1960'ların başlarında, Futurist ve Dada avangardını takiben, Güzel Sanatların ve Resmi Sanat'ın ölçütlerine karşı geldi ve estetik bir boyutta sahtekarlığı destekledi. Fluxus'un disiplinlerarası estetiği, Zen, bilim, gündelik hayat gibi türlü türlü etkileri biraraya getirip bunları poetik bir kullanıma soktu. Başlangıçta uluslararası bir ağda bulunan bir grup muzipten ibaretti. Fluxus'u oluşturan bu oyunbaz şanatçılar, sanat ve hayatın arasını bulmaya çalışan radikal vizyonerler ağıydılar ve hep öyle kaldılar. '60'ların başına kadar tarihlenen ve George Maciunas (1931- 1978, Fluxus'un kurucusu) tarafından biraraya getirilen 37 kısa filmin (10 saniyeden 10 daikaya kadar uzunlukları olan) dökümanı aslında gösterimde izleyecekleriniz. Bu filmler New York avangardının etkinlik ve happening'lerinin parçası olarak gösterilmişlerdir. Yukarıda adı geçen sanatçılar tarafından yapılan filmler Fluxus hareketinin kısa ömürlü mizahını kutlamaktadırlar aslında. Londra'da tiyatro yönetmenliğinden mezun olduktan sonra fiziksel ve kurgusal tiyatro üzerine Pants on Fire ve London International Performance Art ile çalıştı. Son 5 yıldır Londra'da performans çalışmaları yapmakta olan Ceyda Erdemli kurucu üyesi olduğu Black Book live art grubu ile İstanbul'da bir seri proje gerçekleştirmek üzere bu yıl İstanbul'a geldi. Look Up! Theatre Companynin de kurucu üyesi olmanın yanı sıra İngiltere'nin önde giden kukla tiyatrosu Little Angel Theatre The Grass is Always Greener: Karagöz Comes to London adlı oyununda kukla ve gölge tiyatrosu üzerine çalışmıştır. İçerik: Fransa'nın ileri gelen günümüz hareket kuramcılarından Jaques Le Coq'un, fiziksel dil üzerinden geliştirilen ve doğaçlama ile yapılandırılan yaratıcı tiyatrosunu tanıtan iki günlük bir çalışmadır. Fiziksel dilin değişik araçlar kullanarak performansa yönelik kurgulanmanın yanısıra maske tekniği ile obje animasyonuna değinilecektir. Pratik çalışmalarla birlikte diğer sanat dallarıyla iletişimde olan bütüncül tiyatro oluşturması üzerine çalışmalar yapılacaktır. Katılımcı kişilerin kendi performans gruplarını oluşturmalarına destek veren bu atölye çalışması, onların kukla, müzik, dijital sanat gibi değişik araçları da kullanarak özgün ve geniş çaplı işler üretmesi için bir altyapı oluşturmaları için mümkün olacaktır. İ. T. Ü Türk Müziği Devlet Konservatuarı'nda Müzikoloji bölümünü bitirdi. Bu arada flüt, klarnet ve davul gibi çeşitli enstrümanlar çaldı. 2002 yılında İ. T. Ü Müzik İleri Araştirmalar Merkezinde Ana dalı Etnomüzikoloji olmak üzere; Ses Mühendisliği dersleri de aldı ve 2006 yılında mezun oldu. 1994 yılından beri çeşitli müzik organizasyonlarında çalıştı, müzik yazıları yazdı. Su anda Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümünde dünya müziği dersleri vermekte, Yeni Müzik projesinde yer almakta, www. santralmuzik. com dergisinin editörlüğünü yapmaktadır. Ayrıca halen İ. T. Ü Müzik İleri Araştırmalar Merkezi Ses Mühendisliği ve Tasarımı doktora programında öğrencidir. Müziğin her türüne ve konusuna ilgisi her geçen gün artmaktadır. İçerik: Bu atölyeye her seviyeden ve her tür enstrüman-vokal ile haşır neşir kişiler katılabilir. Atölyede bulunmanın tek şartı müzik ve ses konularında at gözlüklerimizi çöpe atmanız gerekliliği. Kalıpsızlık, konseptsizlik veya kalıplar ve konseptler içinde neler yaratılabileceği ve müzikte doğaçlama kompozisyonun, birbirini dinlemenin ve yalnızca bir kez yaratılacak seslerin deneyimini yaşamak için 4 kez toplanılacak. 3'er saatten yapacağımız bu toplantılarda göstereceğimiz yaratıcılık kendi hayal gücümüz ile sınırlı. Atölyeye katılmak isteyen adaylar hangi enstrümanlar ile katılacaklarını ve müzik konusundaki geçmişlerini başvuru sırasında bildirirlerse, teknik olarak katılımcıların uygun ortamlarda çalışması sağlanacaktır. Bir grup oyuncu-sirk sanatçısı olarak geçtiğimiz günlerde 'Palyaço Modern' isimli bir ekip kurdular ve Türkiye'de bilinmeyen bir performans ve sahne sanatı türü olan Clowning üstüne çalışmalar yapıyorlar. Geçtiğimiz sene Norveç Rosegarden Theatre'da beş haftalık bir fiziksel tiyatro ve Clowning eğitimi alan Güray Dinçol, çeşitli drama sınıflarında, tiyatrolarda ve şu anda Palyaço Modern'le eğitim çalışmalarına ve sahne üstünde yeni bir dil arayışı üstüne çalışmalarına devam ediyor. İçerik: Geleneksel sirk formlarından biri olan Palyaçoluk, bugün Avrupa ve Amerika'da tamamen kendine özgü bir çalışma biçimine sahip dinamik bir performans türü. Kökenleri sessiz sinema ustaları Buster Keaton, Charlie Chaplin gibi ustalara dayanan teknik; çağdaş sahne sanatçıları tarafından dans, juggling, müzik, akrobasi, mim gibi farklı disiplinlerden beslenerek yaratılan özgün palyaço karakterin seyirciyle buluşmasıyla şekillenen pedagojik bir yolculuk esasında. Atölye'de hedeflenen ülkemizde tanınmayan ya da sadece makyajlı, peruklu animasyon palyaçosu olarak yanlış algılanan bir disiplinin temel çalışma metodlarının katılımcılarla paylaşılması ve nihai hedef olarak her bir katılımcının sahne üstünde sergileyebileceği bir numarasının ve palyaço karakterinin oluşmasının sağlanmasıdır. Katılımcının, kendi komiğini tamamen kendi malzemesinden yola çıkarak ortaya çıkartan çalışmanın amacı, sadece bir kırmızı burun kullanımıyla 'durum ve an komedisi yaratmak' ve hem seyirci hem performansçı için bir oyun hazzı oluşturmak olarak özetlenebilir. İçerik: Atölye çalışması performans sırasında doğaçlarken bilinçli bir varoluş ve farkındalık geliştirmeyi amaçlar. Her bölüm; düşünce, hareket, şimdiki zamanın getirdikleri, o an içinde bulunduğumuz yakın çevremiz ve varoluşumuz arasında ilişkileri araştıran egzersizlerle başlar. Duyu organlarımızın bize sundukları algılara önem vererek her anın bize getirdiği potansiyel kompozisyonu görme şansı elde ederiz. Zaman, mekan, kütle, enerji dinamikleri göz önünde bulunduran kompozisyon tekniklerinden yararlanır. Anı yakalama, duyularımız ve algılarımız dersin temelinde yatan ana çizgidir. Son bir eser üretme kaygısı gütmeden, her an bir sanat eseridir disiplinini geliştirmeyi amaçlar. Dağaçlama müzik atölyesi ile birlikte etkileşimli sürdürülebilmesi önerisi vardır. Süre: 2 gün + 2 gün Doğaçlama Müzik Atölyesi ile ortak çalışma. Ressam ve performans sanatçısı Deniz Aygün Benba GalataPerform'da program direktörlüğünü sürdürmektedir. Pek çok performans politik bir mesaj içerir, politik bir duruşu simgeler, politik bir konuya işaret eder veya politik bir soru sorar. Çağdaş sanat ve özel olarak performans sanatında da, en kişisel olan bile politik olana dönüşmüştür. Performans sanatının tarihi, çok kişisel olanla, politik sloganlar ve eylemler arasındaki geniş yelpazede, az ya da çok, doğrudan ya da dolaylı olarak politik işlerle doludur. Aynı şekilde politika sahnesine göz attığımızda, bir çeşit performans, gösteri, diyebileceğimiz etkinlik türlerine rastlarız: yürüyüşler, mitingler, işgal eylemleri, grevler.... Hepsinin daha görünür olmak amacı güden gösterisel yanları vardır. Bu gösterisellik, eylemin doğasından, içinden de fışkırır çoğunlukla. Örneğin, Hrant Dink'in 4 km'lik cenaze yürüyüşü, Kırşehirli 20 liseli gencin kanları ile Türk bayrağının resmini yapmaları; politik olanın biçimsel olan ile beraber fışkırması bakımından, artık sadece politik bildirimler olmaktan çıkıp, gösteriselliği de içlerinde barındırırlar. Performans Sanatı ve Politik Eylemcilik konulu atölyeye katılanlar, performansın politik eylem ve politik söylemlere nasıl bir zemin ve araç olabilecekken, aynı zamanda performans sanatının politik dilde geçerli genellemeler, ya siyah ya beyaz anlayışının geçerli olmadığı, içinde bir belirsizlik öğesi taşıyabilecek, cevap ve yargıya varmaktan çok, soruları çoğaltan doğasıyla ilgili örnekleri inceleyecek ve kendi yaratıcılıklarını deneyimleyecekler. Disiplinlerarası sanatçı ve eğitmen Damla Hacaloğlu; lisans eğitimini Marmara Üniversitesi Seramik bölümünde tamamladıktan sonra Disiplinlerarası Sanat ve Sahne Tasarımı üzerine çift Master eğitimini yapabilmek için California Institute of the Arts ABD / Los Angeles'a gitti. 5 yıl boyunca bulunduğu ABD'de birçok gösteride gerek yaratıcı, gerek sahne tasarımcısı olarak bulundu. Modern tiyatronun büyük isimlerinden olan Richard Foreman'ın Sophie Haviland ile birlikte yaptığı ortak bir çalışma olan BAD BEHAVIORda çalıştı. Los Angeles'ta bulunduğu süre zarfında Daniel Schmid ve Bela Tarr gibi önemli isimlerin atölye çalışmalarına katıldı. Aylin Kalem, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü Lisans ve Tarih Bölümü master programlarının ardından Paris 8 Üniversitesi Dans Bölümü'nde Dans ve Yeni Teknolojiler üzerine DEA derecesini tamamladı. İngiliz Kraliyet Dans Akademisi üyesi dans eğitimcisi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Sahne Sanatları Alanı yürütücüsü. İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Modern Dans Bölümü'nde Performans İncelemeleri, Sanat ve Yeni Medya, Bedenler ve Teknolojiler ve Beden Kuramları derslerini yürütüyor. Dans, performans ve dijital kültür üzerine araştırma ve eleştiri yazıları bulunuyor. Beden Odaklı Sanatlar ve Teknolojiler üzerine çalışan boDig derneğinin kurucularındandır. Neşe Ceren Tosun, Boğaziçi Üniversitesi'nde Sosyoloji, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ve Film Çalışmaları eğitimi aldı. 2004-2005 yılları arasında Universiteit Van Amsterdam International School for Humanities and Social Sciences'da bir yıl süreyle eğitim gördü. Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler yüksek lisans programında master yapıyor. Studio4istanbul ile sahne sanatları ve film prodüksiyonlarına devam etmektedir."}
{"url": "https://futuristika.org/vaat-edilenler-diyari/", "text": "Güzel gözlü kadın, kendi kadar güzel kızlar dünyaya getirmişti. Ama güzel göz dünyada güzel günler göstermeyecekti. Güzel gözlü kadın gördüklerine inanamayarak gözlerinin sonsuza yumacaktı. Belki de pek çok insana göre güzel günler var olsa da, o gözler görmemeleri gereken o kadar çok şeyi görecekti ki, sonunda bozulacaklardı. Ama içlerinden en güçlü olanı istemediği şeyleri görmemeyi öğrenmişti. Bunu beceremeyen geride kalan güzel gözlü kızlar, ömür boyu acı çekmeye mahkum edilmişlerdi. Büyüdüler, kadın oldular, hüzünleri acı oldu. Bir de yanlarında mavi güzel gözlü adam vardı. Ama onun gözleri güzel gözlü kadınların tarafına bakmayı hiç istemedi, ta ki güzel gözlü kadın ona bakmayı da reddederek gözlerini yumana dek. Ondan sonra mavi güzel gözlü adamın gözlerine öyle bir acı oturdu, istese de hiçbir tarafa bakamaz oldu. Sonra gözleri hiçbir zaman göremeyen, sadece yaşadığını sanan insanların yanında yaşamayı seçti, gözlerine daha fazla acı oturmasın diye. Dünyası sadece ihtiyacı olduğunda aydınlığı görebilecek kadar kararmıştı. Ama kimseye söylemedi. Güzel gözlü kadın acıdan gözlerini sonsuza kadar yumduktan sonra, güzel gözlü kızların acı çekmemeleri, kötü şeyleri görmesini engellemek için gözlerini kapatmaya çalıştı. Ama güzel gözlü kızlar, tam tersine gözlerini dört açarak yaşamaya başlamışlardı. Güzel gözlü küçük kız, kimse ona kendi gördüklerinin ne kadar kötü olduğunu anlatmadığı, anlatamadığı için, her şeye kendi kendine baktı, acıdan gözleri kamaştı. Hala da neye bakıp neye bakmaması, neleri görmesi neleri görmemesi gerektiğini anlayamamıştı. Ne zaman karar verse, emin olsa tam tersi çıkıyordu. İçini yansıtan güzel gözlü insanlara güvendi ve o gözlerin aslında ona ne kadar kötü baktığını hep çok geç olduğunda farketti. Özellikle güzel gözlü erkeklere çok kanmıştı. Her seferinde daha büyük bir kötülük göremem. diye düşündü, ama yanıldı, acı çekti. Ona ihtiyacı olduğunu söyleyen gözlere inandı, acı çekti. Gözlerin yalan söyleyip söylemediğini anlayamadı, inandı. Gözlerinin ne kadar güzel olduğunu söyleyenlere inandı, gerçekten ona bakmak istediklerini düşündü. Tanıdığı mavi güzel gözlü adamdan yardım istemeye karar verdi. Bir baktı ki, mavi güzel gözlü adam onun tarafına bakmıyordu. Güzel gözlü kızın gözlerine daha da acı oturdu. Herkesin ona kötü gözle baktığına karar verdi. Gözleri kan çanağı olana kadar ağlıyordu. Ama hemen eski haline döndüğü, kimsenin onun gözlerine oturmuş acıyı görmesini istemediği için, herkese hiç acı hissetmiyormuş gibi bakıyordu. Bazen rüyalarında güzel gözlü kadının gözlerini görüyordu. Acaba onun gözlerine sahip olsaydım bu kadar yanlış gözle görür müydüm dünyayı? diye düşündü hep. Halbuki, unutmuştu güzel gözlü kadının da gördüklerinin acısına dayanamyıp gözlerini yumduğunu. Güzel gözlü kız bazen karar vermeye çalışırken, Acaba güzel gözlü kadın olsaydı neler görürdü? diye düşünürdü. Nedense onun güzel gözlü kötü kalpli erkekleri tanıyabildiğini düşünüyordu. Onca göz arasından mavi güzel gözleri o seçmişti ne de olsa. Acı çekti, okudu. Yanıldı, okudu. Gözlerine oturan acıyı sadece okuyarak dindirdi."}
{"url": "https://futuristika.org/vajinal-sanat-formu/", "text": "1960 ve 1970 dönemi özellikle ABD'de yaşanan hareketli dönemlerde kendini ifade edecek ortamı bulmuştur. Müze ve galeriler kadın sanatçıların işlerine yer vermiyordu. Kadın sanatçılar, kendilerince protesto olanakları geliştiriyorlardı. Kadınların sanatlarına yer verilmemesinin, en büyük sebebi koleksiyoncuların erkek sanatçıların işlerini tercih etmesi olarak gösteriliyordu. Birçok sosyal ve politik sorunun tartışılmaya başladığı bu dönemde kadın sanatçılar da birtakım sorgulamalara girdiler. Yaratıcılık sürecinin cinsiyet ile bir ilgisi olup olmaması durumu, tartışmanın büyük bölümünü oluşturuyordu. Neden hiç büyük sanatçı ismi yok, tartışması günden güne büyümeye başladı. Sanatın büyük isimlerinin erkek olması, ölçütlerini kim belirlemişti. 1970 yıllarında kadın sanat emekçileri Whitney müzesi'nin yıllık sergisine kadın sanatçılarının alınmaması üzerine eylem başlatır. Tüm bu tepkiler sonucunda olumlu değişimler oluyor. Feminist sanat eğitimleri üniversitelerde ders olarak görülmeye başlıyor. İlk kuşak feministleri beden formları üzerine çalışırken, ikinci kuşak feminist sanatçılar ise kadınlık ve kadınlığın kültürel kodları üzerinde çalışmaya başlamıştır. Feminizm 19. Yüzyılda, kadın ve erkeklerin eşit bir alan paylaşması gerektiği, düşüncesi üzerine oluşmuştur. 1960'lı yıllarda feminist hareket güçlü bir form kazanmış oldu. Sanat alanında ciddi çalışmalar ve düşünceler ortaya çıktı Judy Chicago'nun Akşam Yemeği Partisi yerleştirmesi çok özel bir yere sahiptir. Installation bir yerleştirme sanatıdır. 1970 yıllarında ortaya çıkan bu akım, kriz dönemlerinde ortaya çıkar. Sanatçılar bu dönemde geleneksel malzeme kullanımının dışına çıkarlar. Galeri ve müze içerisinde sergilenmesi şart olmayan yerleştirmeler, sanatçılar için oldukça özgür bir ortam yaratmıştır. Bazı yerleştirmeler sadece bulunduğu alana özel şekilde tasarlanabilir. Kamusal alana uygun bir form içerisinde yerleştirme gerçekleşebilir. Yerleştirme sanatında her türlü malzeme kullanmak mümkündür. Video, ses ve performans sanatın içine dahil edilebilir. Installation çeşitleri vardır. Video Installation, Site specific Installation ve siyasal içerikli Istallation içerik olarak mümkündür. The Dinner Party, Üçgen formundaki masanın üzerinde tarih ve mitolojideki kadınlara gönderme yapan, 33 adet temsili yer hazırlanmıştır. Bu oturma yerlerinde, kadının sembolünü veya ismini gösteren işlenmiş bir masa örtüsü, tabak, peçete yerleştirilmiştir. Çiçek veya kelebek görünümlü tabaklar vulva formunda tasarlanmıştır. Üçgen şeklindeki masada hem biçimsel olarak vajinaya, hem de Hıristiyanlıktaki teslis inancına gönderme bulunmaktadır. The Dinner Party'de kullanılan işlemeli örtüler ve dantellerle, aslında kadınla özdeşleştirilen el sanatları, erkek egemenliğinde üretilen güzel sanatlara karşılık övücü bir tutumla sergilenmiştir. Çalışmanın tabanında bulunan porselenler de yine tarih içerisindeki 999 kadının sembolik imzasını taşır. Üçgenin ilk kanadı prehistorik çağlardan Roma dönemine, ikinci kanadı ise Hıristiyanlıktan Reform dönemine kadar olan kısmı simgeler. Üçüncü kanadı ise Devrim Çağı'nı temsil eder."}
{"url": "https://futuristika.org/valerie-ve-harikalar-haftasi/", "text": "Valerie ve Harikalar Haftası / Valerie and Her Week of Wonders / Çekçe: Valerie a tyden divu, Çek şair/yazar Vitezslav Nezval'ın 1932'de yayınlanmış aynı isimli romanından uyarlanmış 1970 yapımı bir film. Bu grotesk peri masalında Valerie isimli genç bir kız, aklını bulandıran düşlerle gerçek hayat ve rüyayı pek ayırt edemeden dolaşıyor. Yolculuğu sırasında rahipler, vampirler, erkekler ve kadınlar tarafından tacize uğruyor. Biseksüel ilişkiler, tavuk kanı içmeler derken, bir vampirle ilişkisi sonucunda kadınlığa adım atıyor. Vitezslav Nezval'ın romanı, Lewis Carrol'ın Alice harikalar diyarındasından yola çıkılıp yazılmış ve Çek ressam Kamil Lhotak'ın çizimleriyle şenlenmiş düş, gerçek, gerçeküstü ve metafizik öğelerle dolu bir yapıt. Aslında her iki yapıt da sonrasında Andre Breton'un Nadja'sının yazılmasına bir şekilde vesile olmuştur diye düşünüyorum. Bu anlamıyla Valerie'ye, kırsal alanın Nadja'sı diyebilir miyiz? Deriz tabii, Dali'rmedik henüz nasıl olsa. Hayırli bir insan evladı, youtube'a bu filmin tamamını yerleştirmiş, 9 bölümde 77 dakika."}
{"url": "https://futuristika.org/van/", "text": "Güzel memleketim gündüz gözüyle görmek istemiyorum seni... mesajı ile Yine mi dedim? Flaş haber olarak geçmişti ajanslar. Van merkez 5.6! Hemen Van-Erciş depreminde tanıştığım Bahar'ı aradım. Korkunun sese yansımasının ne demek olduğunu en derinden deneyimlediğim andı. İlk cümleleri: Durum hiç iyi değil deprem olduğunda evdeydik. Şimdi araba ile şehir merkezini dolaşıyoruz. 2 otel ve 17- 18 bina yıkılmış durumda. Evlerinin durumunu sorduğumda; Yıkılmadı ama içini bilemiyorum. Görüşmeden sonra ekranlara baktığımda sadece bir noktaya odaklanmış kameraların bize yansıttığından çok daha fazlasının yaşandığını anlıyordum. Foto muhabir arkadaşım Kerem' e mail atıyorum. Yazacak kelimeler tükeniyor diye. Kerem de aynı psikolojide, ilettiği cevap ile endişeleniyorum: MSF-doctors of without borders sınır tanımayan doktorlar ekibi ile Erciş' de gezmiştik. Oradan üç kişi Bayram Otel'de kalıyormuş, telefonlarından ulaşamıyoruz. İletişimin tüm kanalları ile takip ediyorum gelişmeleri. Gecenin Sabah' ın da Van' dan yeni dönen Psikolog Suat Özçağdaş'ı. Van artık evlerine giremez, diyor. Cümlesi. Depremin ardından 3. gün MSF ekibi Helsinki' ye dönmüştü ama Doğan Haber Ajansı'nın göçük altında kalan muhabirleri Cem Emir ve Sebahattin Yılmaz'dan acı haber geldi. İkisi de bu afetin haberini yapmak üzere gittikleri Van'da hayata veda etmişti. Peki katil kim? Deprem mi? Sistem mi? İşte Türkiye' nin her depremde altından kalkamadığı bu sorular. Van' da cesurca deşilmeye başlandı, tanımlar oturdu. Korkunun adı Deprem, depremin simgesi ise; Bayram Otel oldu. Hayat kimsenin gözleri önünden film şeridi gibi geçmemiş. Çünkü an kendi canından önce sevdiklerininkini düşünme anı olmuş. Çok şükür hayattayız diyemediler o an, yutkunamadılar çünkü onlar hayattaydı ama bir yerlerde bir şeyler yerle bir olmuştu bunun farkındaydılar. Ve artık hayat +26 saniye olarak devam edecek Van' da. Hayat devam ediyordu. Oysa zaman durmuştu. Sadece mecazi anlamda değil mekanik olarak da bakıldığında bir çok saat 14:00 14:30 arası durmuştu. Zamanın diğer tanımı ise zaman ile yarışan kurtarma ekiplerinin verdiği mücadele anlatıyordu. Zamanın unutulduğu hayatın akışının tersine kürek çekmenin ne olduğunu görüyorum kurtarma çalışmalarında. Erciş -Depremin 4. günü Bursa'dan gelen yardım ekibi mola verdiği bir anda sohbet ediyoruz. Zamanı o an anlıyorlar ve şaşkınlıkla soruyorlar 4 gün mu oldu? Bir görevli her canlı' ya ulaştıklarında sayaç' ı sıfırlıyormuş. Ama o an fark ediyor ki artık sayaç geriye sarmaya başlamış. Bende o noktada bir insanın başına gelebilecek en kötü şeyin aslında ölüm olmadığını anlıyorum. Bugün iki deprem arasında gidip geliyorum. 9 Kasım depremi ilk depremden 18 gün sonra olmasına rağmen, kent merkezindeki önemli binaların bile doğru düzgün hasar tespiti yapılamamış. Bu eksiklik, 9 Kasım depreminde 40 kişinin ölümündeki en temel sebepti. Demek ki deprem Van'ı vurmadı. Van diye bir yer aslında yoktu. Enkaz çalışmalarında Van' lıların neden Sesimi duyan YOK mu? Dediğini daha iyi anlıyorum. 1999 Gölcük depreminin kulaklardan silinmeyen cümlesi: Sesimi duyan var mı? 2011 Van Erciş depreminde Sesimi duyan yok mu?ya dönüştü. Dönüşen bir kelime aslında Van'ın ekonomik ve sosyal yaşamına ayna tutuyordu. Van' da bir şeyler gerçekten yoktu. Peki ne yoktu ? Öğretmen Buket Van merkez Akköprü ilköğretim okulunda görevi sırasında 6. yaşındaki anaokulu öğrencisi ile yaşadığı bir diyalogu aktarıyor. Öğretmenim ben sizi evime götüreceğim, ama şimdi değil kar yağsın sonra. Çünkü babam burada değil İstanbul'da çalışmaya gitmiş. Gelsin eve bir şeyler alsın ben seni götüreceğim. - Van, toplam il nüfusu 2010 TÜİK verilerine göre yaklaşık 1 milyon olan büyük bir ildir. - Nüfusun %48'i kırsal alanda %52'si il ve ilçe merkezlerinde yaşamaktadır. - Nüfusun %41'ini 0-14 yaş çocuk, %24'ünü de 15-49 yaş kadınlar oluşturmaktadır. 65 yaş üstü nüfus %3 civarındadır. - Van, Türkiye'nin işsizlik istatistiklerinde ilk üçtedir. 2010 yılı TÜİK verilerine göre, işsizlik oranının en yüksek olduğu üçüncü ildir (%17.2). - SGK verilerine göre Van'da toplam nüfusun %52'si yeşil kartlıdır. Yaklaşık 28 bin kişinin ise hiçbir sosyal güvencesi yoktur. - Van İl Halk Sağlığı Laboratuarı internet sayfasına göre, 2008 yılı içme suyu analiz sonuçlarına göre il genelinde içme suyu numunelerinin %44'ü kirlidir. Erzincan depremi olduğunda 9 yaşımdaydım, hayal meyal hatırlıyorum çünkü televizyonda ya tek kanal vardı. Pek izletmiyorlardı bize etkilenmeyelim diye ama çok korkunç olduğunu hatırlıyorum. Neydi korktuğum? Bir felaketle nasıl mücadele edilir bilmediğimden korkuyordum, ölümü bilmediğimden, yakınını kaybeden birinin yanında nasıl durulur ona ne söylenir bilmediğimden, başıma gelirse ne yapacağımı bilmediğimden. İşte netice belli ben bilmediğim için korkuyordum. Ardından Ceyhan geldi. Ardından Gölcük. Ardından Van... Ve aradaki bir çok orta ölçekteki can alan depremler. Bugün diğerlerinden farklı mı? Yoksa ben büyüdüğüm için mi yoksa olayları daha net görebildiğim için mi büyük bir değişimin içindeymişim gibi hala bir sonraki depremde böyle olmayacak diye umutlanıyorum. Van Depremi Gölcük'ün bile bize unutturabildiğini artık unutulmayacak şekilde kazımalı zihinlere. Sosyal İnovasyon Merkezi kurucu Psikolog Suat Özçağdaş ile Afet bölgesi hakkında gözlem incemeleri üzerine görüştük. Van' da en sıcak kelime, çadır. 65 yaşında bir amca 7 torunu var. Ceketinin önünü ilikleyip ailesinin durumunu anlatıyor ve bir çadır istiyor. O bir başkasına yönlendiriyor, diğeri bir başkasına amca her seferinde ceketini ilikleyip durumunu isyan etmeden aktarıyor. Hava kararınca sıcaklık eksilere düşecek. Güneş batmadan bir şeyler bulmalı. Yaşadığı durumu sanırım yaşayandan başkası anlayamaz. Bölgede barınma en öncelikli ve hayati sorun başlığı olarak dikkat çekmektedir. Kurulan çadır kentlerin sayısı son derece yetersizdir. Van Merkez'de kurulan 4 çadır kentin barınma kapasitesi en iyimser hesaplarla 5.000 kişi iken kent merkezi nüfusu 500.000 kişidir. Erciş'de kurulan 3 çadır kentin barınma kapasitesi de yine en iyimser hesaplarla 2.000 kişi iken ilçe merkezi nüfusu 75.000 kişidir. Bu durum gerek Van Merkez gerekse Erciş'te barınma sorununun en temel nedenini oluşturmaktadır. Çadır sayısında yaşanan eksiklik, çadır kentlere kurulan çadırların sökülüp kaçırılmasına neden olmaktadır. Bu durum hem ihtiyaç sahiplerinin çadırlarına yerleşmelerine engel olmakta, hem de çadırların yeniden kurulmasını gerektirdiğinden gereksiz bir zaman ve enerji kaybına neden olmaktadır. Barınma konusunda en çok sıkıntı yaşayan kesim, depremden sonra enkazın başında yakınlarının kurtarılmasını bekleyen gerçek depremzedelerdir. Bu yurttaşlarımız, depremden günler sonra kendileri ile ilgilenmeye başladıklarından ve psikolojik olarak bir yas sürecinde olduklarından aileleri için barınacak mekan bulmakta sorun yaşamaktadırlar. Çadır kentler, SPHERE: Afete Müdahalede Asgari Standartlar ve İnsani Yardım Sözleşmesi'ne uygun inşa edilmemiştir. Çadırların birbirlerine çok yakın inşa edilmesi, çadırların içinde kullanılan elektrik sobaları ve katalitikler de göz önüne alında ciddi bir yangın tehlikesi oluşturmaktadır. Erciş Vanyolu caddesinde vitrinleri çatlamış, kapıları açık olan giyim mağazaları vardı. Dışarıdaki soğuk havaya karşın kimse girip bir şey almadı. Yanındaki manav sebze ve meyve tezgahı kapısının önünde duruyordu. Elmanın sırası bile bozulmuyormadı. Evet ortada ciddi bir yardım dağıtımı sorunu vardı. Bu noktada felaket sonrası yas psikoloji yaşayan bir toplumun öfke ile ihtiyaçlarına ulaşması sesini yükseltmesi aslında insan olduklarının en belirgin tepkisi. Koordinasyon ise ortak mesaj, Uzman koordinasyonlara bu işin teslim edilmesi. Temel sorunlar. Bölgede deprem öncesi yaşanan siyasi gerilimlerin afet müdahale hizmetlerine yansıdığı görülmektedir. Van Valiliği ile Van Belediyesi arasında bir koordinasyon yoktur. Van'da fiilen ayrı çalışan iki ayrı yapı söz konusudur. Valilik AKP, Belediye ise BDP operasyonu olarak sürmektedir. Benzer şekilde da ortak bir operasyon kurulmamıştır. Her iki operasyon neredeyse birbirinden bağımsız sürmektedir. Bölgede deprem öncesi yaşanan siyasi gerilimlerin afet müdahale hizmetlerine yansıdığı görülmektedir. Van AFAD Binası, afet müdahale sürecine ve uluslararası afet müdahale standartlarına uygun inşa edilmemiştir. Bina'da değil koordinasyon sağlamak, bir başka personeli bulmak bile mümkün değildir. İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü tamamen felce uğramış durumdadır. Operasyon yürüten kurumların temsilcilerinin birlikte çalıştığı ve etkileşim içinde işbirliği yaptığı bir çalışma ortamı mevcut değildir. İkinci depremden önce Valilik, Bakanlık yetkilileri ve bizzat Çevre ve Şehircilik Bakanı her fırsatta hasar tespitinin yapıldığını, vatandaşların korkmadan binalarına girebileceklerini belirtmişlerdir. 9 Kasım'da yaşanan felaketin ardından tüm bu söylemleri değişmiştir. Hasar tespitleri sağlıklı bir şekilde yapılmadan yurttaşları binalara yönlendirmek cinayettir. Vali ve ilgili görevlilerin, bölgeyi ziyaret eden Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanlara eşlik etmesi nedeniyle, afet müdahale operasyonları akamete uğramaktadır. Kızılay ekipleri sahada organize bir biçimde çalışmalarını sürdürmeye çalışmaktadır. Ancak Valilik ve diğer otoriteler ile yaşanılan koordinasyon problemleri Kızılay'ın da vatandaşlarla karşı karşıya gelmesine neden olmaktadır. 6 Mart 2006 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak 1 yıl sonra yürürlüğe giren 'Deprem Bölgelerinde Yapılacak Binalar Hakkında Yönetmelik' e göre Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca düzenlenen Türkiye Deprem Bölgeleri Haritası'ndaki birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü deprem bölgeleri olarak sınıflandırılan bölgelere yönetmelikten sonra inşa edilecek yeni binaların şiddetli depreme dayanıklı şekilde yapılması, mevcut binaların ise yönetmeliğe uygun hale gelecek şekilde güçlendirilmesi zorunlu hale getirilmiştir. 1Haziran 2005 tarihli Türk Ceza Kanunu'nun 85 inci maddesi ise tedbirsizlik sonucu birden fazla insanın ölümüne veya yaralanmasına sebebiyet veren kişilerin 2 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacağını, aynı kanunun 184 üncü maddesi ise imar mevzuatında belirlenen usul ve koşullara aykırı olarak bina inşa eden yüklenici, taşeron, inşaat sahibi ile bu faaliyetleri kontrol eden ve denetim hizmeti veren teknik kişiler 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir. Görüldüğü üzere, deprem yönetmeliğine aykırı hareket etmenin ve bu yönetmeliğe aykırı olarak yapılmış binaların yıkılması sonucu insanların hayatını kaybetmesinin çok ciddi derecede kanuni sorumluluğu bulunmaktadır. Peki bu kişiler savcılık tarafından tespit edilebilecek mi? Kanunda öngörülen hapis cezalarını alacaklar mı? Bu soruların cevabını zaman gösterecek. 1999 depreminde neler olmuştu? Resmi rakamlara göre yaklaşık 18 bin kişinin öldüğü 17 Ağustos 1999 ve 12 Kasım 1999 depremleri sonrasında yapım hatalarından çöken binaların müteahhitleri ve teknik sorumlularına 2 bin 100 dava açıldı. Bu davalardan 1800'ü, Rahşan Affı olarak bilinen Cezaların Ertelenmesi ve Şartla Salıverme Yasası ile cezasız sonuçlandı. Geriye kalan 300 davanın 110'un birçoğunda ise sanıklara verilen cezalar ertelendi. Bunun dışında kalanlar davalar ise 16 Şubat 2007 tarihinde 7.5 yıllık zaman aşımı süresi dolduğu için düştü. Akıllara kazınan isim Veli Göçer, 195 kişinin hayatını kaybettiği depremde 18 yıl 9 ay hapis cezası almıştı ancak af ve zaman aşımı nedeniyle 7.5 yıl hapis yattı. Toplumun genelinde ise ellerinde kalan en önemli değer inançlarına sığınmışlardı. Vanyolu camii' inin iki minaresi yıkıldı. Camii aslında bir tehdit oluşturuyor ama insanlar dua etmek için caminin önünden ayrılmıyor. Diğer bir detay ise Saidi Nursi' nin fotoğraflarının yerde kalmasını istemiyor. Her şeylerini yıkılmış olan insanlar için inançlarının yere düşmeine izin vermiyor. Yıkıntılar arasından kaldırıp duvara asıyorlar. Hava alanında karşılaştığımız Van' lı Hacı adaylarına afet var gidecek mısınız ? Cevap Her Şey Allah' tan. cevabını alıyoruz. İnanç çıkılan bu yolda uçak kalkışları yardım uçaklarının extra uçak inişlerini etkilediğini gerçeğini değiştiremedi. Van ve Erciş bölgesindeki depremin ardından, insanların yaşamlarını alt üst eden, yeni bir durum ve yeni sorunlar yaratan afetin gerçekliği gününde daha da ortaya çıkmıştır. Ailesini kaybedenler, yaralananlar, işini evini, mal varlığını, her şeyini tamamen kaybedenler bu kayıplara ek olarak gerekli hizmetlerin yerinde ve zamanında verilmemesinin sonucu olarak daha da büyük bir psikolojik yıkım yaşamaktadırlar. Depremden bugüne 20 gün geçmiş olmasına rağmen tüm sahayı kapsayan entegre bir psikososyal destek çalışması yapılamamıştır. Yaşanan personel yetersizliği gönüllü olarak sahaya gelen psikolog, psikiyatr, sosyal hizmet uzmanı vb uzmanları anket yapmaya zorlama noktasına gelmiştir. Kızılay tarafından yönetilen çadır kentlerde psikososyal destek hizmeti uzmanlar tarafından verilirken, Valilik tarafından kurulan çadır kentlerde psikososyal destek üniteleri bulunmamaktadır. Bu durum AFAD tarafından gönderildiği belirtilen 30 sahra çadırının nerede kullanıldığı konusunda soru işareti uyandırmaktadır. Çocuk, yaşlı ve engelli hak sahiplerine yönelik sosyal inceleme süreçlerini sınırlı sayıdaki çadır kentlerde bile başlamamıştır. Bu durum dezavantajlı gruplar için şartların daha da zorlaşmasına sebep olmaktadır. Buranın öyle ya da böyle dört duvarı olan bir ev olduğunu, bu evin odalarında ve bahçesinde beraber yaşamak zorunda olduğumuzu unuttuğumuz zamanlarda Dünyanın ne kadar yaşanası bir yer olduğunu hepimiz daha derinden sorgular olduk. Odamız nasıl daha derli toplu olur, daha çok ışık alır ve biz de sağlıklı bir şekilde yaşarız artık bunun kaygısını taşımıyor gibiyiz. Yan odanın taşıyıcı kolonlarına dinamit koymayı tasarlar olduk dinamitler her patladığında ise toz bulutunda hepimiz boğuluyoruz. Bun gidişatın sonu belli: evimiz yıkılacak elimizde kalan dinamitlerden başka bir şey olmayacakl. Kendi evimizde huzurlu olsak da başka bir evde yaşanan huzursuzluğa kayıtsız kalmak çok doğal karşılanır oldu ancak felaketler dışında. Depremi artık bir doğa felaketi olarak adlandırmayalım felaket dediğimiz aslında sadece büyük evimizin bizle kurmaya çalıştığı diyalog olduğunu bizi doğru tola sevk etmeye çalıştığını görelim. Hangisini tercih edersek edelim şu bir gerçek ki felaketlerle büyüyoruz, felaketlerle yoğruluyoruz ve onlar sayesinde yıkılıp yeniden dirilmemiz gerektiğini hatırlıyoruz, kendimizi kandırdığımızı ve artık gerçeklerle yüzleşmemiz gerektiğini ancak bu dibe gidişlerde fark ediyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/vantrologlar-ve-kuklalari/", "text": "İdeolojilerinin ellerinden kayıp gittiğini gördükçe iyice asabileşiyor bir takım resmi kurumlar. Ellerindeki sihrin söndüğünü, seslerinin kırılmaya yüz tuttuğunu fark ediyorlar. Tıkanıyorlar. Nefes borularında kocaman elmalar tıkıştırılmış sanki. Boğuluyorlar. Kuklalarıyla poz veren 19. yy sonu, 20. yy başı insalarının verdiği garip gerginlik hissiyatı, zamane insanlarının günlük hayatlarında, dolaptan bir bardak su içerken, bir ekmeği keserken sürekli kendilerini rahatsız eden o ince, ipince, yaşama dair çekingenlik hissiyatıyla tamamen aynı. 1855 yılında, Signor Alfred Bosco isimli sihirbaz, Doğal Sihir ve Vantrolog Tapınağı, Yüce Sihirbaz'ın Dünya Bankası adına 50 sterlinlik banknotu bastırmıştı. Amaç rakiplerinin önüne geçmekti. Ne de olsa, hayatın her alanında olduğu gibi, sihirbazlar ve vantrologlar arasında da yoğun bir rekabet vardı. Bu kadar devlet, devlet başkanı, bu paraları boşuna bastırmıyorlar. Bu kadar devlet başkanı bu kadar banknotun üstüne en afilli portrelerini boşuna kondurmuyor. Bu kadar devlet başkanı bu kadar vatandaşıyla burun buruna, el ele, göz göze, diz dize, tıpkı bir vantrologun kuklasıyla verdiği pozlar gibi fotoğraf ve televizyon görüntülerini boşuna vermiyor. Oysa, vantolog ve kuklası arasındaki ilişkisinin derinlerinde kuklanın, onu konuşturana hissettiği derin bir nefret vat. Vantrologlar tüm o antik fotoğraflarda alttan alta bu nefreti hisseder gibi, biraz çekingen hatta yapmacık gülümsüyorlar sanki. Sanki kendi dünyalarına buyur ediyorlar tüm o kuklaları. Sen de bizdensin diyorlar, sen de bizim gibisin. Yeter ki kızmasın kuklalar, yeter ki uyuyakalınca vantrologlar, kendi seslerini ele geçirip ellerinde kesici aletlerle sahiplerinin başına dikilmesinler kör karanlıkta."}
{"url": "https://futuristika.org/varolus/", "text": "-Nereye gidiyorsun? +Babam bakıyor pencereden beni çağırıyor sanırım. -Tam da sırası, gitmesen olmaz mı? +Hayır, bakıyor ısrarla, gitmem gerek sanırım. İlginç, değişik, hoş bir tarafı var; sıradışı bir etki yaratıyor. Özel bir an-ı kaydetmeli insan... En azından çocuk aklımla bunu kavrıyorum ya da ilkel -henüz çok fazla bozulmamış- içgüdülerim bunu bana hissettiriyor, hoşuma gidiyor. Mutfağa yürüyorum, yavaşca; kendimce oluşturduğum bu özel an-ı bozmak istemiyorum... Göz göze geliyoruz... Konuşmuyor. Üstüne birşey al çıkmadan... diyor, heyecanlanıyorum, Biraz önce yaşadıklarım diyorum kendi kendime, bir bilinç hali olsa gerek ama küçük bir çocuk aklı bilinç halinden ne anlar ki diyorum sonra, Bu kırmızı topu da nereden bulmuşlar diye düşünüyorum; bu kadar çocuğu yağmurun altında kıran kırana oynatan kırmızı top, herşeyi unutuyorum. Babamın pencereden beni seyrettiğini düşünerek vuruyorum,"}
{"url": "https://futuristika.org/vedat-turkali-bitti-bitti-bitmedi/", "text": "Vedat Türkali'nin Ayrıntı Yayınları'ndan yeni bir romanı çıktı. Bitti Bitti Bitmedi. Romanın adı da hayata olan derin bağlılığını gösteriyor belki de... Roman, Diyarbakır Cezaevi'nde işkence görmüş genç bir yazarın, ailesi 1915 olaylarında katledilen Ermeni bir genç kadına aşık olmasının ardından gelişen olayları anlatıyor; karanlık tarihimizle yüzleşmemizi istiyor. Ustalıklı roman akışının yanı sıra kullanılan tarihsel veriler, Vedat Türkali'nin kitabına Ermeni sorunu konusunda gerçekten değerli bir belge niteliği kazandırmış. Soykırımın canlı tanığı Dede'nin siyasal örgütlenmeler üzerine anlattıkları da son derece önemli. Genelde azınlıklar, özelde ise Ermeni, Rum ve Kürt kırımları konusunda TKP'nin, hatta genelde Türk solunun tavrı, bazı istisnalar dışında, pek de tutarlı olmadığından, bu tarihi yaşamış bir Ermeni şahsiyetin bu konudaki değerlendirmelerine keşke daha geniş yer verilebilmiş olsaydı. Her halükarda kitap, 1915'in 100. Yıldönümü'nde bu konuda yayımlanan ve yayımlanması beklenen birçok eser arasında önemli bir yer tutacak. -Doğan Özgüden- -Haluk Gerger- Kürt meselesi, Ermeni meselesi, faşizm, Anadolu isyanları, katliamlar, ırkçılık, sosyalist mücadele, Ortadoğu'da olanlar, Nazi dönemi, Evren dönemi gibi hem güncel hem tarihi birçok konuda ve de Ermeni sosyalisti Paramaz'ın Beyazıt'ta asılması ve son sözleri gibi çok ama çok önemli ve çarpıcı simgelerle onun duygusunun bizim Erdal Eren'imizle örülmesi gibi çok anlamlı, derinlikli bir kurguyla içine düştüğüm bu romandan hazine bulmuş da zenginleşmiş olarak çıktım. -Nihat Behram-"}
{"url": "https://futuristika.org/velimir-khlebnikov-gelecegin-radyosu/", "text": "Geleceğin radyosu bilincimizin merkez ağacı- bize sonu gelmez girişimleri anlamamızda yeni yöntemler sunacak ve insanoğlunu bir araya getirecek. Ana radyo istasyonu, demir sığınak kale, öbek öbek kabloların sac gibi birbirine karıştığı yer, muhakkak ki bir kurukafa ve çarpı işaretinden oluşan, bilinen, ölüm tehlikesi işareti ve 'Tehlike yazısıyla korunacak. Çünkü en düşük derecedeki kargaşa, tüm ülkeyi zihinsel bir boşluğa sürükleyebilir, geçici bilinç kaybına neden olabilir. Radyo ruhsal, manevi bir güneşe dönüşüyor tüm ülke için, harika bir büyücü ve sihirbaz. İzin verin radyonun ana istasyonunu hayal edelim: Havada bir örümceğin ağının hatları, bir fırtına bulutunun çakan yıldırımları, bazı göçük ve seller, bazı canlanan alevler istasyonu bir uçtan diğer uca çaprazlamasına geçiyorlar. Mavi parlak bir toptan yayılan küresel ışık havanın ortasında asılıyor, birisi meyilli yüzeye kabloları geriyor. Dünyanın tam bu noktasında, her gün, tepki kuşların bahar zamanı uçuşları gibi, bir haberler sürüsü havalanır, hayatın ruhundan haberler verir. Aydınlatan kuşların akarsularında, ruh şiddete, birliktelik tehdite galip gelecek. Sanatçıların etkinlikleri, kim ki kalem ve fırça ile çalışır ve sanatçıların kesifleri, kim mi fikirlerle çalışır, insan oğlunu anında bilinmez kıyılara taşıyacak. Karlı dağların tepelerinde yasayan insan ruhları tarafından gündelik konulara verilen öğütler derslerle değişimli olarak işlenecek. İnsan irfanının denizindeki dalgaların tepeleri, tüm ülkeyi bölgesel Radyo istasyonlarının içinden boydan boya geçecek. Her gün mektuplar seklinde devasa kitapların karanlık sayfalarına yansıtılarak, evlerden büyük, her şehrin merkezinde durur, yavaşça kendi sayfalarını çevirir. Peki, sonrasında ne gelir? Nereden geldi bu harika ses dalgaları, tüm ülkenin olağan üstü şarki söylemesiyle oluşan sel, çırpınan kanatlardaki ses, bu geniş gümüş sel, ıslık çalarak sakırdıyor. Çıldırmış şahane çan sesleri bizim olmadığımız bir yerden dalgalanıyor. Şarki söyleyen çocuk seslerine ve kanat seslerine karışıyor. Her şehir merkezinin üstüne bu sesler boşanır, bir gümüş sesler sağanağı. Harika gümüş canlar ıslık seslerine karışır. Belki de bu sesler cennetin sesleri olabilir mi? Çiftlik evlerinin çatılarının üstünde ucan ruhlar olabilir mi? Hayır. Geleceğin Mussorgsky'si bir kıyıdan diğer kıyıya kendi çalışmalarının konserlerini veriyor. Radyo cihazını kullanarak muazzam bir Konser salonu yaratıyor Vladivostok'den Baltık'lara, cennetin mavi kubbelerinin altında. Bu tek akşamüstünde, o insanları büyülüyor, onlarla ruhunun görüş birliklerini paylaşıyor ve bir sonraki gün sadece bir başka olumlu gün. Sanatçı topraklarının üstüne bir büyü serpiyor, ülkesinin şarki söyleyen denizleri ve ıslık çalan rüzgarları ona verilmiş. En küçük kasabadaki en fakir ev ilahi vınlamalar ve tatlı seslerle dolmuş."}
{"url": "https://futuristika.org/verlaine-bardagi/", "text": "Paul Verlaine, Paris'te bir kafede, önünde absinthe şişesi, kafası az şeker çok dumanlı içkinin sarhoşluğuyla birisini bekliyor. Beklediği, çocukluktan henüz çıkmış ışığı görmüş şair Arthur Rimbaud. Rimbaud ile çalkantılı ilişkilerinde, karısı ve çocuk şair arasında kalan Verlaine, 1896'da çekildiğine inanılan bu fotoğraflarında Rimbaud'yu vurmasını, hapis yatmış olmasını ve çıktıktan sonra kendini dine ve Katolikliğe vurmasını düşünüp, hayatın eklektik darbelerini sayıyordu kuşkusuz. Edebiyatın ve hayatın içinde hiçbir şey nedensiz değildir kuşkusuz. Verlaine'in annesi, Verlaine öncesi düşük yaptığı üç çocuğunun fetuslarını yaşamı boyunca sakladı. Alkolle arası iyi olan, hatta düpedüz alkolik olan şair kafeye girdiğinde bir absinthe şişesi o istemeden gelirdi masasına. Ne de olsa bir absinthe sarhoşluğunda Verlaine, annesine saldırıp doğmamış kardeşlerinin fetuslarını yok edebilmişti. Bu şişe, en kötü kabuslarını temizlemişti. Rimbaud'yu vurup hapse düştüğü yıllarda absinthe'i bırakıp biraya devam etmiş olsa da, hapisten çıkıp kendi kadı-köyü Quarter Latin'e döndüğünde daha fazla absinthe tüketti. Bu fotoğrafında da yüzünden belli olduğu gibi, pek ayık değildi artık. Sonra hastaneye düştüğünde hemşireler, yastığının altında arkadaşlarının getirdiği absinthe şişeleri buldular. Verlaine, 1896 yılında, bu fotoğrafın çekildiği günden birkaç ay sonra öldü. Absinthe koleksiyonerleri, Verlaine'in masasındaki kadehi daha sonra Verlaine kadehi olarak adlandırmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/verneshot/", "text": "Jules Verne, biseksüel eğiliminin mutluluğunu dile getiren bir yazardı. Kızkardeşine benzetilmek çok hoşuna gitmişti. Bir kadın olmaktan ne de mutlu olurdum! Kendisine göre asıl mevzu kadınlarla sevişmektir, erkeklerle sevişmek, önemsiz bir detaydır. Altmış yaşına geldiğinde yazı üretiminin doruğundayken, Paris'te evli olmanın zorluklarından yakınır bir arkadaşına, aşkın ve şehvetin kurumsallaşmasının yazara verdiği sıkıntı büyüktür. Bir memur gibi, mesai saatlerini verimli kullanan bir ofis çalışanı gibi, hırsla, sürekli yazar. Sabah beşte başladığı yazı çalışması yaklaşan öğlen saatlerine dek, on bire kadar saat tıkırtısı gibi şaşmadan sürer. Verne, Roma'da Papa'yı ziyareti sonrasında eve döndüğünde, 9 Mart 1886'da, o zaman yirmi beş yaşındaki yeğeni Gaston evinin önünde yazarın penisini hedef alıp iki el ateş eder. Kurşunlardan biri yolunu şaşırırken, diğeri Verne'nin sol ayak bileğini bulur. Verne, o günden sonra 1905 yılında ölene dek bir ayağı aksak yürür. Gömülürken kurşun bedenindedir. Gaston yaşamının kalanını akıl hastanede geçirir, o günlerde basında deli gibi gösterilen yeğeninin aslında Verne'in biyolojik oğlu olduğu söylenir. Ağrılarını azaltmak için morfinle hasbihal etmeye başlar. Politikayla da ilgilenir. Bir nevi kemalizmin Fransa uyarlaması denebilecek sosyalit/kapitalist kırması görüşlerini savunmak ve yaymak için ofis açar ve Amiens kentinin yönetimine seçilir. Jules Verne ABD'yi ziyaret ettiğinde, ingilizce bilmediğinden çevirmen aracılığıyla iletişime geçtiği ABD'lilerin geleceğe yön vereceğini öngörmüştü. ABD'nin yurttaşları pratik zekalı fakat lezzetten yoksunlar, demişti. ABD ile ilişkisi kitaplarında kısmen yer alan Verne, deniz tutkusunu, borsacı olduktan sonra satın aldığı teknelerde yaşama fırsatı bulur. Ölümünden birkaç yıl önce, 1902 yılında şeker hastalığı nedeniyle gelen körlükle birlikte, öncülü Milton, ardılı Borges gibi kör yazarlar derneğine katılmış olur. Son yıllarındaki üretkenliği hürmetine, ölümünün ardından çok sayıda not, yazma, metin bırakır. Bazıları tamamlanmıştır, bazıları yarıda kalmış metinlerdir. Oğlu Michel'in derlemeleriyle basılan bu çalışmalarından Magellania'da toplumdan mümkün olduğunca uzaklaşmaya çabalayan ve bu nedenle bir gemi yolculuğu düzenleyip Güney Afrika'ya gitmeye çalışan anti kahraman, anarşist karakter Kaw-djer belirir. Kaw-djer, kitapta gecenin karanlığında fırtınalı denize haykırır: Ne tanrı, ne efendi! Jules Verne ilerleyen sayfalarda kendi etik söylemini, Kaw-djer'in bir adada koloni kurması, kolonideki insan toplumunun iç çekişmelerinin yansıtılmasıyla ve toplumsal düzenin ayrışmasını sosyalist eleştirel alt metinle sunar. Yaşamındaki en büyük eksikliklerinden birini, Fransız edebiyatından sayılmıyorum, diye belirtir. 66 cilt kitap yayınlamıştır ve ömrü yeterse bu sayısı seksene çıkaracaktır. (65 roman, 38 metin, 30 kısa öykü, 123 şiir yazmıştır. 40 yıl boyunca yılda en az bir kitap yayımlamıştır.) Fakat Verne'in, dünyanın en çok çevrilen bireysel yazarlardan ikincisinin fransız edebiyatında bahsedilmemesi ağırına gider, konu ne zaman açılsa yüzü gölgelenir. Bugün, Paris'te Notre Dame Katedrali'nden çok az yürürseniz, l'İle Mysterieuse Librairie Jules Verne Jules Verne Esrarengiz Ada) kitapçısına denk gelebilirsiniz. En azından kısa süre öncesine kadar yerindeydi. Bu eski kitap dükkanı artık hayata veda etmiş Verne uzmanı Michel Roethel'in dükkanıydı. Kitapçının şimdiki sahipleri, tam da zamanımızın hızına aykırı şekilde, dükkanı canları istediklerinde açıyorlar. Hatta çoğunlukla kapalı bekliyor. Olur da denk gelirseniz ve dükkana girerseniz, eski kitapların arasında Verne'in denizlerin ve yıldızların çizimleri olduğu kitapların baskılarına ciltler halinde göz atabilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/vernon-sullivan-mahallemizin-abilerinden/", "text": "23 Haziran 2009, Boris Vian/Vernon Sullivan'ın 50. ölüm yıldönümüydü. On n'est pas la pour se fair engueler isimli albüm ile hatırlanıyor. İki cd'den oluşan albümde şarkılarının yorumları, metinlerinden okumalar ve metinleri üzerine yazılan şarkılar bulunuyor. Albümde yer alan santçılar arasında Jane Birkin, Olivia Ruiz, Arthur H, Katerine, Jeanne Moreau, Emily Loizeau, Carla Bruni, Juliette Greco, Lio, Mademoiselle K bulunuyor. sihirbazlar kralını devirip cumhuriyet ilan etmiş! Amerikan kızlarını sevmemişti, koca popolulardı. O sıralarda Harlem'de bir siyah olarak yaşayan Andre Breton'un otelinin önünde sabahlar, Ernest Hemingway'i görörür de selam vermez, kendisini caz çalan sokaklara atar. Gerçekte Amerika'ya gitmemiştir tabi, hiperaktif hayalgücünde yazdıklarıyla dolaşmıştır, Amerikalıları değilse de cazını ve müzisyenlerini çok sevmiştir. Grev nedeniyle kapalı olan bir doğumevinin kapısında doğmuştur. Kalp rahatsızlığı sayesinde savaşa gitmemiş, onun yerine caz grubu kurma fırsatı bulmuştur. İçerim isimli şarkısında şöyle diyordu: En ucuz en berbat şarabı içerim / Belki tadı iğrençtir ama / En azından vakit geçiririm. Günlerin Köpüğü'nde karakterlerden biri Jean Sol Partre olur, mahallemizin abisi Vernon Sullivan, malum Sartre'ı bir kelime oyunuyla Paris entelektüelizminin prototipi haline getirmiştir. Böylece deney de suya düştü, dedi Colin. Harika bir şey bu, diye niteledi Colin. Peki nasıl bitti bu hikaye? dedi Colin. Sokağın başından beri, halk, Jean-Sol'un konferans vereceği salona girebilmek için itişip kakışıyordu. Herkes, basılan binlerce sahte davetiye yüzünden sıkı bir kontrol yapmak üzere dizilmiş görevliler kordonunu aşabilmek için akla gelen bütün kurnazlıkları uygulamaya çalışıyordu. Bazıları cenaze arabasıyla geliyordu, ama polisler uzun çelik mızraklarını tabuta daldırıyor ve içindekini bir daha çıkmamacasına tahtaya mıhlayıveriyorlardı. Böylece ölüyü tabuttan çıkarma gereği ortadan kalkıyor ve bu da cenaze törenlerini bir hayli kolaylaştırmaya yarıyordu; fakat bu arada, olan mezarlığa giderken yanlışlıkla yolları oraya düşüp delik deşik edilen sahici ölülere oluyordu. Başkaları özel uçaklardan paraşütle atlıyorlardı. Böyle yapanları, bir yangın söndürme mangası hortumlarından çıkan suyla daha havada nişanlayarak, yollarını değiştirip Sen nehrine düşürüyorlar ve zavallılar orada boğuluveriyorlardı. Daha başkaları da lağımlardan gelmeyi deniyordu. Onları da, tam çıkacakları anda, polisler altı demir pençeli ayakkabılarla ellerine basarak itiyor ve işin geri kalan kısmını lağım farelerine bırakıyorlardı. Fakat hiçbir şey bu taraftarları önlemeye yetmiyordu. Açıklamamız gerekir ki boğularanlar ve hala inatla uğraşanlar aynı kişiler değildi elbette, ve uğultu, bulutların üstünde boğuk bir şekilde yuvarlanarak taa gökucuna kadar yükseliyordu. İçeri girdi. Jean-Sol Partre her zamanki yerindeydi, yazıyordu, içerisi çok kalabalıktı ve sessizce konuşuluyordu. Olağan olduğu için olağanüstü bir rastlantı sonucu Alise, Jean-Sol'un yanında boş bir iskemle gördü ve oturdu. Ağır çantasını dizlerinin üstüne koydu ve fermuarını açtı. Jean-Sol'un omuzunun üstünden sayfanın başlığını görüyordu. Ansiklopedi, cilt on dokuz. Jean-Sol'un koluna çekinerek koydu elini; adam yazmayı bıraktı. Buraya kadar geldiniz demek, dedi Alise. Sizden bunu yayınlamamanızı isteyecektim, dedi Alise. Güç bir istek, dedi Jean-Sol. Bekliyorlar bunu. Gözlüklerini çıkardı, camlarını üfledi ve gene taktı; gözleri görünmüyordu artık. Orası öyle, dedi Alise. Ama benim demek istediğim, biraz geciktirmeniz gerekecek. Haa, dedi Jean-Sol, eğer hepsi buysa icabına bakarız. On yıl kadar geciktirmeniz gerekecek, dedi Alise. Öyle, dedi Alise. On yıl, ya da daha fazla tabii. Biliyor musunuz, insanlara bunu satın alacak kadar parayı biriktirecek zaman bırakmak çok daha iyi olur. Okuması çok sıkıcı olacak, dedi Jean-Sol Partre, çünkü yazmak bile bana sıkıntı veriyor. Kağıdı tutmaktan sol bileğime kramp girdi. Sizin adınıza çok üzgünüm, dedi Alise. Hayır, dedi Alise, yayınlanmasını ertelemiyorsunuz diye. Bakın anlatayım: Chick bütün parasını sizin yapıtlarınıza harcıyor, şimdi parası bitti artık. Başka bir şeye harcasa daha iyi eder, dedi Jean-Sol, ben hiçbir zaman almam kitaplarımı. Bu da onun hakkı, dedi Jean-Sol. Seçimini yapmış. Biraz fazla bağımlı bana kalırsa, dedi Alise. Ben de yaptım seçimimi, ama ben özgürüm, kendisiyle yaşamamı istemediği için ve siz de yayını ertelemediğinizden sizi öldüreceğim. Bu sizin bileceğiniz iş, dedi Alise, herşeyi gözönüne alamam. Çünkü herşeyden önce sizi öldürmek istiyorum. Böyle bir düşünceye kendimi teslim etmeyeceğimi de kabul edersiniz herhalde? diye sordu Jean-Sol Partre. Kabul ediyorum, dedi Alise. Çantasını açtı ve içinden, birkaç gün önce Chick'in masa gözünden almış olduğu yürek-oyucağı'nı çıkardı. Dinleyin, dedi Jean-Sol gözlüklerini çıkartarak, bu masalı aptalca buluyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/verona-ile-bir-sezon/", "text": "Hellas Verona vinci per noi! Kendimi bu kelimeleri ilk haykırdığımda duyduğumda hissettiğim şaşkınlığı hala hatırlıyorum. Hellas Verona, bizim için kazan. Bir ayin gibi. Ardından şöyle bağırırsın: Hellas Verona segni per noi! Tüm kalbimle bağırırım. Özkontrolün giderek azalır: Hellas Verona bizim için gol at! Sonra stadın diğer tarafında en azılı taraftarların takıldığı yer olan tüm Güney Tribünü 1, Verdi'den Aida zafer marşını söylemeye başlar. Sadece şöyle deriz: Ale, Forza Verona ale, forza gialloblu, gialloblu, gialloblu! Çünkü takım sarı mavi formayla oynuyor. Şarkının statta patladığı an, on bin kol aynı anda havaya kalkıyor: Napoli, Napoli vaffanculo. Sikilmiş Napoli. Bu ayin kesin şart. Roma vaffanculo, Vicenza vaffanculo, Juventus vaffanculo: Bu bizim maça ısınmamız. Tükenmiş halde yerine oturursun, kendinden hoşnut, heyecandan titreyerek. Önünde tırnaklarını yiyeceğin doksan dakika bekliyor, küme düşme hattının sınırında geziniyoruz. Serie A, şu anda bulunduğumuz yer cennet, Serie B araf, Serie C ise cehennem. İtalyanların sporu, bürokrasiyi ve metafiziği karıştırdıkları bir tarzları var. Bir pazar günü devre arasında yanımda oturan adam böylesi bilgelik sözleri bahşetmişti: Bir erkeğin hayatta korktuğu üç şey vardır: Boynuzlanmak, ölüm ve küme düşmek. Sonra iç çekerek: İlk ikisi kaçınılmaz ama üçüncüsünden kurtarmak için şansın var. Napoli'ye karşı şansımız var mı harbiden? Üç maç arka arkaya kazandılar. Biz ise iki yenilgi ve bir beraberlikle geldik. Hellas Verona vinci per noi! Yani, Güney Tribünü'ndekilerin yurtları Verona: solo contro tutti, diye bağırıyorlar. Dünyaya karşı tek başına. Bugün ise, Napolili oyuncular Alpler'den akıp gelen dondurucu soğukta sahaya çıktıklarında, statta herkes beyaz maskelerini takıyor, şu dişçilerin kullandıkları cinsten maskeler, kendilerini hiç yıkanmayan Napolilerin kokusundan korumak için. Muhteşem bir kötü seçim olarak bir taraftar grubu getirmiş stada bunları. İzolasyon ve ayrımcılık vesikası. Burası ayrılıkçığı savunan parti Kuzey Ligi'nin bölgesi. Peki bu sadakatini ya da hastalığını nasıl değiştirebilirsin? Nasıl olmuştu da kendimi bir öğleden sonra Hellas Verona vinci per noi diye bağırırken bulmuştum. Ali G'nin en azından komik olan erken dönem videolarından birinde General Perkins 'e bir askerin hiç taraf değiştirip değiştirmeyeceği soruluyordu. Ali, Hep Manchester United taraftarı olmuşum mesela, diyordu, Sonra bakıyorum çifte kupa alamayacaklar, hop Arsenal tarafına geçiyorum. O iş öyle olmuyor. Yüksek ihtimalle bu yüzyılda taraf değiştiren asker sayısı, taraf değiştiren futbol taraftarlarının sayısından fazladır. Ruhumda bir şeyleri değiştiren olay, nihayet bir Juventus maçında yaşandı. İtalya'da on ikinci yılımdı. Birkaç sezon boyunca Bentegodi'de düzensiz bir seyirci olmuştum. Bahanem de oğlumdu, artık bir maçı oturup izleyecek yaşa gelmişti. Neyse, o gün stat sıra dışı bir şekilde tamamen doluydu, Juventus golü atınca sebebini anladım. Curva Nord, misafir tribünü sevinçle ayağa fırladı. Beklenen bir durumdu. Oradakiler biletlerini Torino'dan almışlardı. Ama sonra, stadın pahalı tribünlerinden de büyük kitleler ayaklandı. Sevinçle alkışlıyor, siyah beyaz kaşkollarını sallıyorlardı. Bu insanlar Veronalı olmalılardı, burada doğmuş ve büyümüşlerdi. Yine de Juventus'u destekliyorlardı, para ve güç ile eş anlamlı bir kulübü, kısacası, Manchester United gibi bir kulübü destekliyorlardı. Derken, duygu yoğunluğuna yakalanmış halde, garip bir bağlantı kurdum. Ben de adreslerini biliyorum, diye düşündüm. Verona'ya ilk geldiğimde çocuklarına İngilizce dersi verdiğim bütün o ünlü ailelerin adreslerini biliyorum, o aileler ki ödemelerini hep geç yaparlardı, son dakikada dersi iptal ederler, kürk mantoları için uygun askı var mı diye sorarlardı, haber vermeden Cortina ya da Buenos Aires'e giderler, genel olarak, imrenilecek ve boğuk bir kayıtsızlık içeren hayatlar sürüyorlardı. Onlar gibi insanlar, dedim kendi kendime, Serie B'ye gitme ihtimali olan bir kulübü destekleyemezler, tabii ki paralı pullu devlerin bitmez tükenmez başarılarını pohpohlayacaklar. Tabii ki saçma bir kendini bulma anıydı. Havalı olsun diye İngilizce dersi için hoca tutan bu türden ailelerle, kendilerini güvensiz hissedip uzaklardan büyük bir kulübü destekleyen, ufak bir çocukken yanlış şehirde ilk maçlarına götürülmüş insanlar arasında herhangi bir ilişki olduğunu öne sürmek için hiçbir sebep yoktur. Fakat, ne kadar absürt olsa da, bu düşünce kafamda eskiye dair kinim ile Hellas Verona'nın kaderi arasında tekinsiz bir ilişki kurdu. Bir anda kendimi ayağa fırlamış Juve Juve vaffanculo diye bağırırken buldum. Kısa zamanda, BBC World Service'de United neler yapıyor diye uygun dalga bulmaya son verdim. Verona benim kaderim olmuştu. Bugünkü maç başlıyor. Napoli hırçın ve iştahlı. Kazanacaklarını bilen bir takım havası var üstlerinde. Karşımızdaki Curva Nord'da taraftarları üzerinde Veronalılar, laboratuvar fareleri yazan bir pankart açıyor. Ne alaka olduğunu anlayan yok etrafta. Veronalılar istekli bir kontra ile cevaplıyorlar: Bruciare il meridione, güneyi yakın gitsin. Oysa bizim oyuncuların yarısı güneyli ve yüksek ihtimal çoğu bu tezahüratı biliyorlar. Devre olurken, çaresizliğin verdiği güçle, Verona oyunu ele almıştı. İyice ıslanmış zeminde Napoli catenaccio'ya başvuruyor, ceza sahasında sekiz oyuncu. Beraberliğe sevinecekler. Kalecileri bir kez kurtarıyor, iki kez, üç kez. Ancak futbol, adaletsizliğe hasret ruhlar için mükemmel bir spor. Bitime on iki dakika kala, Verona'nın baskısı tam artmışken, Napoli son çare bir kontratağa çıkıyor. Yaklaşık otuz metreden çekilen şut tam üst köşeye gidiyor. Bir sıfır. Napoliler Serie B, Serie B diye yırtınıyor. Bu spora bu kadar duygusal yatırım yapmasa mıydım acaba? diye kendime kendime kaç kere sordum hatırlamıyorum. Ne hüzün! İnanmıyorum. Şimdi de oyuncu değiştirme ve zamandan çalma faulleri başlıyor. İhanet, ölüm, küme düşme. Ta ki herkes şaşırana kadar, her şey sona ermiş gibi göründüğünde, Verona eşitlik golünü bulana kadar. Ve uzatma süresinin ikinci dakikasında, Verona öne geçiyor. Tam bir coşku. Bir Veronese oyuncusu gömleğini havaya fırlattığı için, bir diğeri rakibini yumrukladığı için atılıyor. Bu arada ben ve oğlum büyük bir grubun kucaklaşmasında devriliyoruz. İtalya'da kendimi hiç Bentegodi stadyumundan daha çok evimde gibi hissetmedim. Verona'nın Atalanta ile oynadığı maçtan sonra polis bizi neredeyse iki saat sıfırın altındaki havada tribünde tuttu. Bu iki şehir arasında kadim bir düşmanlık var ve biz onların taraftarlarından korunmak zorundaydık. Ya da belki de tam olarak bu, bizi soğukta uyuşmuş ve tir tir titretip tutmak, yetkililerin bu düşmanlığı ifade etme yoluydu. Ayaklarımızı yere vurarak, bir araya toplandık ve giden Bergamaschi'ye hakaret eden tezahüratlar söyledik: Sempre di meno, diye alaycı bir şekilde seslendik, O siete sempre di meno Sizden giderek daha az var. Bu, kazanırken söylediğiniz tezahürattır ve rakip taraftarlar erken ayrılmaya başlar, oysa biz 3 -0 kaybetmiştik. Sonra şüphesiz 1 Kasım, Ölüler Günü olduğu için, biri plastik bayrak direklerinden bir haç yaptı, tribün lideri capo kollarını açtı, başını bir tarafa bıraktı ve herkes kilise ilahisini söyledi, Risorgeremo Yeniden ayağa kalkacağız. E gira gira l'elica, romba il motor, L'elicottero dell'arma e tornato al creator Pervane döner, motor kükrer, Polis helikopteri yaratıcısına döner. Böyle kötü bir espriye nasıl gülebilirsiniz? On adam ölmüştü, ama herkes gülmüştü. Bir jandarmanın gülümsediğini bile gördüm. Verona merda! diye bağırdı Bergamaschi, dar sokaklardan otobüsümüze kadar eşlik edilirken. Yaşlı bir adam bir kolunu bastonuna dayadı ve diğeriyle bize orta parmağını kaldırdı. Vahşi bir keçi gibi sırıtıyordu. Aniden güçlü rüzgar şapkasını uçurdu. Bu değerli, otantiki 1985 yılına ait bir şapkaydı, mucizenin yılı, küçük Hellas Verona'nın İtalya şampiyonluğunu kazandığı yıl, Platini'nin Juventus'u, Altobelli'nin Inter'i karşısında. Bologna'da 1 -0 yenildik. Siyahi oyuncularla maymun homurdanmalarıyla alay ettikten sonra Brigate giallobla, taraftarların kendilerine dediği gibi Sarı Mavi Tugaylar devre arasında ergen bir satıcıdan Coca Cola satın aldı, çocuğu sırtından tokatladı ve neşeli bir şekilde sohbet etti. Oğlan siyahtı. Komünistler! Bolognalalıra böyle bağırdılar. Rossi di merda. Boktan kızıllar. Verona korkunç oynadı, sanki oyuncular gerçekten orada olmak istemiyormuş gibiydiler. Perugia'da ev sahibi taraftarlar bir pankart astı: IRKÇI olmayan bu ŞEHİR HER ZAMAN SERIE A'dadır. Veronese böyle bir provokasyonun yorumlanamayacak kadar sıradan olduğunu hissetti. Merda siete, diye başladılar e merda resterete. Boksunuz ve bok kalacaksınız. Sıradan bir şeydi, ordinaria am Administrazione, dedikleri gibi. Aynı şekilde 1 -0 kaybettiğimiz maç. Lecce'de pankart asan bu kez Verona taraftarıydı CIAO NICOLO, YOKLUĞUNDA BİLE HER ZAMAN ARAMIZDASINIZ. Grup üyelerinden biri kanserden ölmüştü. Bu tür anmalar stadyum ritüelinin bir parçasıdır. Oltre la morte ölümün ötesinde Verona'nın ünlü güney tribünün merkez kapısında yazıyor. Ciao Nicolo! Yavaş bir alkış vardı. Sonra asıl konuya girdiler: Acqua e sapone, ci vuole acqua e sapone. Sabun ve su, sabun ve su gerekir. Zor bir soruydu. Güneye indiğinizde kolay: Muhalefete kokuştuklarını söylersiniz. Torino'dayken kambur oluyorlar, çünkü bütün gün Fiat'ın üretim hattının üzerinde eğiliyorlar. Bologna kızıldır. Bu çok açık. Vicentini, kedi yiyen, fakir bir köylü ırkı olan magnagatti'dir. Ama Udine'nin varlıklı, temiz yaşayan insanlarına Sloven sınırından bir taş atımlık mesafedeyken ne söyleyebilirsiniz. Hadi yahu, diye meydan okuyor kalabalığın lideri. Ne söyleyebiliriz? Sesi, öğrencilerinden herhangi birinin özellikle zeki olup olmadığını görmek için bekleyen eğlenceli öğretmenin sesi. Lider başını sallıyor. Onları tamamen çıldırtacak bir şey olmalı. Kimse bilmiyor. Hiçbir fikrimiz yok. Terremotati! diyor kalabalıktan biri. Elbette. Terremoto bir deprem. Terremotati depremzedeleri. 1976'da başkenti Udine olan Friuli Venezia Giulia bölgesi, binlerce kişinin ölümüne neden olan şiddetli bir depremle yıkıldı. Onlara son derece şanssız olduklarını hatırlatarak bu insanlara hakaret edeceğiz. Şüphesiz burada sevdiklerini o depremde kaybedenler de olacak. Bu durumda fantastik bir şekilde atalara dair bir şey var. Bir an için, Giovanni Verga'nın Sicilya romanlarından birine geri dönmüş gibiyiz. Köylü topluluğunun yoksul doğmuş veya ölümcül bir hastalığa yakalanmış olanlara yönelik koro aşağılamasıyla doluyuz. Merhametin çağdaş retoriği, bu zalim neşenin asidinde eriyor. Dünya hakkındaki son gerçek, bunun bir hayatta kalma mücadelesi olduğu, futbolun sürekli yeniden canlandırdığı bir mücadele olduğunda ise, kaybeden için maksimum alay alanı ayrılmış. Koro lideri ellerini ovuşturup ve herkesi tebrik ediyor. Bu onları harekete geçirdi. Ve Udinese taraftarlarına gerçekten bir iyilik yaptığını fark ediyorum. Onları birleştirdi. Kendilerini oldukça kızgın hissediyorlar şimdi. Maç artık herkes için daha anlamlı olacak."}
{"url": "https://futuristika.org/vertigo-celigin-soguklugunda-yukselen-hipergercek-utopya/", "text": "Toplumun günlük yaşam döngüsünde gerçek boyutta bir karşılığı olmayan ancak tuvalin sınırları içinde kendi hikayesi etrafında kurgulanan bir gerçeklik. Hipergerçek bir anlayışla ifade bulan kent silüetleri, tasarımın yeniden tasarımıyla hacim kazanan çelik yapılar ve büyük şehirlerin baş döndürücü karışıklığı içinde taştan ve etten vücut bulan insan karakterler. 'Vertigo', dünyaca ünlü ya da inşa edildiği kentin toplumsal ve sosyo-ekonomik yapısında önemli yer tutan mimari yapıların, varlık nedenlerinin ötesine geçerek, sanatçı- izleyici- sanat eseri üçgenindeki etkileşimsel deneyimin bir parçası olarak gerçekliğe dönüşmesine, yitirilmesine ve yeniden doğuşuna tanıklık ediyor. Seydi Murat Koç'un 'Vertigo' başlıklı kişisel sergisinde yer alan 'Yerden Yüksek' serisinin birinci ve ikinci dönem işlerini yorumlamak için kentin günlük yaşam işleyişinde kapsamlı yer tutan iki teorinin izlerini süreceğim ve bu teorilerin temel aldığı fikirlerin hem birbirleriyle hem de sanatçının konu aldığı meseleler ile sonuca ulaşmada kullandığı tekniğin örtüştüğü anlara dikkat çekeceğim. Bunlardan ilki Koç'un resimlerinin içeriğini sonuca ulaştıran tekniğin görüntüsünü araştırmada başvurduğum Baudrillard'ın ortaya attığı simülasyon teorisi; diğeri ise resimlerdeki imgelerin yüklü olduğu sembolik göstergelerin analizinde yararlandığım Habermas'ın sosyal kuramıdır. Genel hatlarıyla Baudrillard'ın (1982/2003) simülasyon teorisi, gerçeklik kaynağı olmadan oluşan yalancı/yapay bir dünya yaratısının da ötesine geçerek, simülakr olanın kendi başına bir model oluşturduğu ve gerçekliğin temsilini üstlendiği temeline dayanmaktadır. Seydi Murat Koç'un resimlerinde zemini oluşturan öğeler ya üst üste bindirilerek ya da birbirine eklenerek yeniden tasarlanan mimari yapılar ve eklektik bir izdüşümle bütününden ayrılan kent silüetlerini içerir. Bu bağlamda Seydi Murat Koç'un mimari referanslarla yeniden kurguladığı dünya düzeni, gerçek ötesi gerçekliğe tutunarak simülasyon fikri ile örtüşmektedir. Çıplak toprak üzerinde yükselen her çelik konstrüksüyon, ister kamusal alanda bir işlevselliği olsun ister bireylerin yaşamsal alanlarından ibaret olsun, evrende kapladıkları hacim nedeniyle ütopik olanın fiziksel gerçekliğine denk düşer. Burada araştırılması gereken, kent silüetinde yerlerini alan tasarımların, gerçekliğin bir yansıması mı, yoksa varolmayan bir gerçekliği gizleyen görüntüler mi olduklarıdır. Hegarty, (2008) simülasyon teorisinin mimari karşılıklarını araştırdığı metninde Baudrillard'ın simülasyon dünyasının varolandan daha iyi, işlevsel ve steril olanı hedeflediğini belirtir. Bu bağlamda, öncelikle varolan dünyanın ne olduğu incelenmeli, sonrasında ondan daha iyi, işlevsel ve steril olanın olanakları araştırılmalıdır. Burada sorulması gereken soru ise, bu yeniden tasarlama sürecinde hayal ötesi bir mükemmelliğe ulaşmanın mümkün olup olmayacağıdır. Diğer bir mesele, çok katmanlı bir simülasyon silsilesinin içinde sanatçının konumu ve ardı sıra gelen yeniden canlandırma eylemlerine ütopik boyuttaki katkısının ne olduğudur. Simülasyon teorisi, yeniden canlandırma ile kurulan karşıtlık temelli bir ilişki bağlamında dört aşamada (1. Gerçekliğin yansıması, 2. Gerçekliğin değiştirilmesi/gizlenmesi, 3. Gerçekliğin yokluğunun gizlenmesi, 4. Simulakrlar) geliştirilir. Son aşamaya gelindiğinde simülasyon düzenine ait simülakra, yani yaratı kaynağının izleri belirsiz olan ve yalnızca kendisinin yerine geçebilen bir hipergerçekliğe ulaşılır. Her anımızın, çeşitliliği mantar gibi türeyen ekranlardan yansıyan görüntülerle hareketlendiği bir dijital dünyada hiçbir imgenin görüntüsünün kaynağına ulaşmak söz konusu olamaz. Bu nedenle, ışıklı masalarda hayat bulan ve sonrasında çelik, beton ve camın soğuk baştan çıkarıcılığıyla şehirlerin bir köşesinde yerlerini alan mimari tasarımların, simülasyon dünyasında herhangi bir noktaya denk geldiği söylenebilir. Durum böyle olunca, bu metinde gerçekliğin analizi için oluşturulmuş dört aşamanın, simülasyon dünyasına geçişte bir dönüm noktası olan son iki maddesini vurgulamak anlamlı olacaktır. Uygarlık ve sanat tarihine bakıldığında, rasyonel ve irrasyonelliğin ardı sıra gelen sıçramalarının modernliğe ulaşana dek ritmik işlediği gözlenir. Bu yenilikçi ve geleneksel gidiş gelişlere ivme kazandıran etkilerin ise günün koşulları ve yaşayış biçimleri dahilinde sanatsal ve mimari gelişmeler ile sonrasında bunlara verilen tepkiler olduğu kaydedilmiştir. Sanayi devrimi ve modernizmin idealist ve sistemli yapılanması koynunda inşa edilen yeni dünya düzeni, bir yandan bugünün yaşam tarzının temellerini atarken; öte yandan tarihin çizgisel düzlemdeki ritmik işleyişinde kırılmaya neden olmuştur. 19. yüzyıldan bugüne modernizm, postmodernizm ve tarihsel terminolojide henüz ifadesi yer almayan günümüz değerleri, dünyanın gerçekliğini yansıtan öze yakınlaşmamızı sağlayan neden-sonuç ilişkilerine ulaşmayı imkansız kılar. İktidar ve gücün toplumsal yaşamı düzenlemek adına yapılandırdığı kentler, (ki kocaman bulvarlarıyla ve simetrik inşa edilen sokaklarıyla 19. yüzyıldan miras kalan Avrupa kentleri bunun en görkemli örnekleridir) artık ileri teknolojinin bireylerin her anına sızdığı günümüz megapollerindeki zaman ve mekan hızına yetişilmeyen bir dijital dünyanın yanılgısına kurban olmuştur. Artık tüm dünya kentleri, ve dolayısıyla kentin insanları, sümülakrların hakimiyetindedir. Sanatçının konumu herşeyden önce bir gözlemci oluşudur ve onun gözleminden arta kalan, dar ölçekte binaların dış mekan kesitleri ve geniş ölçekte ise kent silüetleridir. Seydi Murat Koç'un resimlerinde tanık olduğumuz, caddeleriyle, meydanlarıyla şehirler ve şehirlerin kimliklerinde büyük paya sahip mimari tasarımlardır. Birbirine eklemlenmiş birçok katmanlılık içindeki her bir katman kendi içlerinde analize olanak veren bir çeşitlilik sergilerken bir yandan da genele göndermede bulunur. Bu katmanlar arası ilişkinin bütüne etkisi, görünenin varlığını sürdürdüğü zamansal ve mekansal çizgide kırılmaya sebep olmasıdır. Mekan ve zaman algısının yitirildiği hipergerçek bir dünyada, toplumu oluşturan bireylerin bu düzendeki varlıkları ile yaşam düzeni ve para/ekonomi sistemi arasındaki gerilimli ilişkinin etkisiyle belirlenen günlük hayattaki alışkanlıkları, vertigo deneyimiyle özdeşleşmektedir. Bu nedenle tasarlanan her mimari planın simülasyon dünyasında anlamlı bir yeri olduğu fikrine geri dönülürse; Koç'un resimlerinde beliren bu mimari tasarımların dijital ortamda gerçeklikleri değiştirilmiş birer imgeye dönüşmeleri, simülasyonun gerçekliğin yokluğunu görünmez kılan bir kurama ulaştığı tersten bir okumaya işaret eder. Bireyin mahremiyetinin sembolü iç mekan görüntüsü yerine sanatçının çoğula, ortak paylaşıma açık dış mekan görüntülerini tercih etmesi, toplumsal olana, kamusal alandaki paylaşımlara ve günlük yaşamın alışkanlıklarına verilecek çoğul bir yanıt ya da tepkinin yorumu olarak okunabilir. Koç'un resimlerinde, yaşadığı şehir olan İstanbul'un kent silüetleri, özellikle ekonomik anlamda dünyanın merkezi kabul edilen New York'un kent görüntüleri ve Avrupa'da işlerliği bakımından iktidarın sembolü haline gelen mimari tasarımlar yer alır. Sanatçı gözleme dayalı bir seçki doğrultusunda tasarladığı bu hipergerçek dünyada, şehirler arasındaki toplumsal ve kültürel farkları mimari öğeler yardımıyla görünür kılmakta, aynı zamanda para ve güç sisteminin evrensel boyuttaki benzer işlerliğini ortaya koymaktadır. Sosyal dünyada bireyler arası etkileşimi düzenleyen eylemler, Habermas (1989/2007) tarafından iletişimsel ve araçsal olarak kategori edilmiştir. Araçsal eylem belirlenen bir amaca ulaşmak için planlanan en iyi ve pratik yolun bir sonucuyken; bu iki eylem arasındaki en belirleyici fark ise, biri kullandığı araçtan önce, bağımsız ve rastgele belirlenirken, diğerinin ise gerçekleşme aracı ve sözden bağımsız gelişemediğidir. Sosyal kuram çerçevesinde bir diğer sorunsal bağlantı, iletişimsel eylemin aile, ev, kültür gibi toplumun örgütlenmemiş alanlarına yani yaşam evrenine ait olması; araçsal eylemin ise, iktidar ve güç sisteminin, el değiştiren paranın sürekli akışına odaklı, dışsal amaçlarına hizmet etmesidir. Habermas'a göre, yaşam evreninin toplumun genelini oluşturan bireyler arası etkileşime dayalı her bir parçasının iyileşmeye yönelik geliştirilmesi ancak iletişimsel eylem ile mümkün olabilir. Bu bağlamda, Seydi Murat Koç'un işlerinde tasarlanan mimari kurgulamalar, yaşam evreninin para ve güç sistemiyle buluştuğu noktaya işaret etmekte, resimlerde yer alan figürler ise yaşamsal evrene ait bireylerin sistemle geliştirdikleri çelişki ve ikilemleri ortaya koymaktadır. Sanatçının zihninden yansıyan bu mükemmel hipergerçeklikte var olan peri kızları bazı işlerde yerlerini antik heykel formlara bırakmıştır. Tarihin yaşanmışlığını günümüze yansıtan bu heykeller ileri teknoloji ve bugünün estetik anlayışıyla yapılandırılan binalar arasında sırıtmaktadır. Aynı, sırtlarında rengarenk böceklerin kanatlarını taşıyan, uçma yeteneğinin yüksekten düşme ihtimalini çürüttüğü ve ayrıca dokunulmazlık ayrıcalıklarını güçlendirdiği, meraklı ve şaşkın peri kızları gibi. Sanatçının çağdaş mimariyi yeniden tasarladığı resimlerine kondurulan taştan ve etten karakterler, sadece çizgisel zamanın geçmiş, şimdi ve gelecek işleyişine dokunmuyor, üstelik antik heykellerde bütünleşen estetik ve güzellik fikrinin, kentsel yapılanma bağlamında yeniden sorgulanmasını gündeme getiriyor."}
{"url": "https://futuristika.org/veznedar-otomatlarinin-sanli-tarihi/", "text": "Dünyanın ilk ATM'si 1967 yılında bugün dünyaya kondu. Böylece mevcut ticaret, bankacılık ve para akışı 24 saat sürer oldu. 1960'lı yıllar sona ererken tüm dünyada 781 ATM vardı ve bunların 600'e yakını Britanya'daydı. 2000'lerin sonunda ise bu rakamın 2 milyon civarında olduğu söylenebilir. Britanya bunu yapınca Japonlar tabii ki geri kalmıyor. Japonya'daki ilk ATM açılışına 10.000 kişilik bir kalabalık eşlik ediyor. Dünyada en çok ATM ise tabii ki ABD'de mevcut. ATM piyasasının 20 milyar avrodan fazla olduğu tahmin ediliyor. Sadece Britanya'da saniyede 6000 pound tutarında işlem yapıldığı hesaplanmış durumda. Özellikle Ada'da ATM'lerin en yoğun kullanıldığı anlar maçların devre arasında statarda gerçekleşirken, Norveç'te ATM'lere eklenen konuşma özelliği özellikle görme duyusunu kaybetmiş insanlar için çalışıyor. Almanya'daki Benedikten Kilisesi ise, kiliseye yerleştirdikleri ATM ile, bağışları kolaylaştırdıklarını söyleyip mutlulukla gülümsüyor. 1967 yılında ilk ATM'yi kullanan Britanyalı komedyen Reg Varney oldu. Aletin mucidi John Shepherd-Barron, dünyanın neresine gitse de nakit para alabileceği bir makine hayal etmişti. Tıpkı çikolota otomarları gibi. Tek fark, bu otomatlar para verecekti. O dönemlerde şimdiki gibi plastik kartlar olmadığından, karbon 14 içeren hatta hafif radyoaktivite de olan çekler kullanılıyordu. Makine çeki okuyor, kendisindeki pin numarasıyla karşılaştırıp nakit parayı veriyordu. İnsan sağlığına aykırı olduğu eleştirilerine karşı mucidi karşı çıkarken, zarar vermesi için 136.000 adet çekin yenmesi gerektiğini hesapladığını söylüyordu. PIN numaralarını ilk önce altı hane olarak ayarlayan Shepherd-Barron, karısının mutfak masasında otururken ancak dört haneyi ezberleyebildiğini söhylemesi nedeniyle dört hanenin standart olduğunu belirtmiştir. Tarih malum, başarılı olanları yazıyor. Barclay Bankası'na fikrini hızla kabul ettiren Shepherd-Barron'dan önce ATM fikrini düşünüp hayata geçirenler vardı aslında. 1939 yılında New York'ta, 1905 Antep doğumlu bir ermeni olan Luther George Simijian bir veznedar otomatı icat etmiş ancak insanların rağbet etmediği makine altı ay sonra sökülüp atılmıştı. Simijian, Görünüşe göre insan-veznedarlarla yüzyüze gelmek istemeyen fahişeler ve kumarbazlar hariç makineye kimse ilgi göstermiyor, notunu düşmüştü. Gerçek bir mucit olan ve 92 yaşındaki ölümüne kadar icat etmeyi sürdüren Simijian, bankamatikten kazanamadıysa da, ABD ordusunun hala eğitim uçuşlarında kullandığı reflektörlerle ticari başarı ve saygı elde etti. Nisan 2012 itibariyle ise Japonya, depremde insanların kartlarını kaybedip mağdur olmaları nedeniyle, SİZLER BİRER KARTSINIZ ZATEN sloganıyla, avuç içinden işlem yapanı tanıyan biometrik ATM'leri dünyada ilk kez hizmete soktu. Böylece, bir futurist fikirden çıkıp 50 yıl dolmadan ticaret ve bankacılıkta hayalgücü kendini ispatladı. Türkiye'de ise ilk ATM, bankamatik ismiyle 1982 yılında, İş Bankası aracılığıyla Ankara Yenişehir'e yerleştirildi. Bugün toplumda, ATM'lere zarar verilince son derece üzülen bir çoğunluk görüyoruz. ATM'leri devlet ve kamu malı olarak görüyor ve sahip çıkıyorlar. Bankalarda, ilk yıllarda, maliyeti nedeniyle çalışanlara alternatif olmaktan uzak bu makinelere, bugün, sırada fazla bekletmek, yüzyüze işlemlerde fahiş paralar almak gibi operasyonel zorlamalar sayesinde kullanıma teşvik edilen zamanın retro futurist, artık günlük hayatın vazgeçilmez nesnesi olarak kucaklayan yüce milletimiz adına tüm veznedar otomatlarının doğumgünü kutlu olsun."}
{"url": "https://futuristika.org/vic-chesnutt-vitaminlerimi-duzenli-alirsam-sorun-olmaz/", "text": "Vic Chesnutt, 2009 yılının Aralık 25'inde göçtü. Özleyenlerdeniz. Hala Georgia, Athens'de yaşıyorum. Pyke County'deki fare deliğinden ayrıldıktan sonra oraya taşınalı neredeyse on iki yıl oldu. Bu gezegende kendimi bu kadar evimde hissettiğim başka bir yer yok. Ama garip bir şekilde, orada daha az zaman geçiriyorum. Son altı yıldır, sık sık gezdim durdum. Müzik, kayıtlar ve turlar zamanımı gittikçe daha fazla kemiriyor. Athens'e döndüğümde tek bir şeyi arzuluyorum: karım Tina ile sessizce durmak, akan günleri izlemek, verandamızda yıldızlara bakmak. Konsere gitmiyorum, altı yıldır Athens'de yeni bir grup görmedim. İzin günlerimde ofise gitmekten hoşlanmıyorum... orada, gitarımı günde iki saat tıngırdatıyorum. Yeni şarkılar yazma amacıyla değil. Doğaçlama yapıyorum, mırıldanıyorum, şarkı söylüyorum. Bazen trompeti sesi çıkarıp gitara eşlik ediyorum. Kazadan önce nasıl çalındığını biliyordum, parmaklarım hala yeterince güçlüyken. Ben böyle mutluyum. Bu benim ev hayatım, ilginç bir şey yok. Benim için hala yeni bir durum, bu yüzden işin eğlencesindeyim. Nefret ettiğim ise tüm bu iş adamlarından beni ayıran önemli boşluk yavaş yavaş dolduruldu. Aynı uçaklara, aynı taksilere biniyoruz. Aynı otellere gidiyoruz, aynı kahvaltıyı yapıyoruz. Artık daha açık ama daha sessiz olduğumu düşünüyorum. Artık geçmişte olduğu gibi, birdenbire Senden nefret ediyorum, sen sadece pis bir domuzsun diyen kendimden nefret ettiğimi söyleyemem. Bazı açılardan, hayatımı seviyorum, müzik bana gerçek tatminler getiriyor. Ve insanların tepkisini gördüğümde çok duygulanıyorum, ya da Sweet Relief II derlemesi örneğin, Madonna, Kristin Hersh, Garbage veya REM gibi farklı sanatçıların şarkılarımı yorumladığı çalışma örneğin. Bazen o geçmiş yılları şefkatle düşünüyorum. Ama sonra herhangi bir nostaljik duyguyu atmak için bugün bana ne olduğuna bakmam gerekiyor. O zamanlar kendimi neredeyse insanüstü biçimde kendimi yok etme mantığına adamıştım. Karmaşanın süper kahramanı olmak, mutlaka zarar verir, can acıtır. Dünyadaki hiçbir şey için bunu tekrar yaşamak istemem. Athens'e gelişimden sonra inanılmaz acı dolu günler yaşadım. Yaşamasaydım herhalde böyle biri olmazdım. Kendi zor zamanımı, kirli geçmişimi yaşamak zorunda olduğuma inanmak. Bugün hangi acı ve sefalet eşiğine dek gidebileceğimi biliyorum. Bana çok şey öğretti. Bana entelektüel bir sabır verdi. Beni kendin hakkında biraz olsun anlamı elde etmek için uzun süre beklemeyi bilmen gerektiği düşüncesini kazandırdı. Gençken de aynı tür şarkılar yazıyordum. Ama ruhsal durum açısından, bugünün Vic'i o zaman kendini gösterdi. Elbette, umuyorum o zamandan beri olgunlaşmışımdır. Evrim geçirdim, saçımı kestirdim ama şimdiki kişiliğimin büyük bir kısmı o yıllarda ortaya çıktı. Ne olduğuma dair büyük bir sorgulamadan geçtim. Daha önce, sanırım taşralı bir aptaldım. Cehaletten veya inattan olacak, Güney'in kusurlarının tam panoplisini benimsedim: umursamazlık, ırkçılık, ağırlık. Büyüdüğüm yerin beni kendim için düşünmeye teşvik etmediğini söylemek gerekir. Baban ne derse, kilise ne derse, onları takip et. Yanıldıklarını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bütün bunları doğal bulmaya çalıştım. Ama aslında beni yiyip bitirdi. Ne kadar aptal ve hatalı olduğumu anlamam uzun zaman aldı. Bir gün, tüm bu zor, acınası dehşeti, tüm aptallığı kabullendim. Kazadan sonra hastanedeydim. Sıkıntıyı atmak için birçok kez olduğu gibi, sarhoş araba kullanırken ve bir yere bodoslama dalmıştım. 18 yaşındaydım. Yatağımda, hayatım boyunca felçli kalacağımı bildiğim o anda, sonunda envanteri çıkardım. Bu tür bir uyanış acıtıyor, yaralıyor ve sadece fiziksel olarak değil. Benim için bir daha asla kolay olmayacağını hissettim. Kendi yolumdan çekildim. Oraya hiç ayak basmadım, orada tanıdığım insanlarla tüm teması kestim. Artık onlara söyleyecek hiçbir şeyim yok. Vardığımda, pek çok şey kendini empoze etti. Yeni bir felsefe, yeni bir yaşam anlayışı. Nihayetinde yansıtmak doğaldı, özgürlüklere izin vardı. Sarhoş oldum ve ilk kez 16 yaşında marihuana içtim. Orada, 19 yaşında, ilk kitabımı okudum, hayal edilemeyecek sayıda insan şiir yazmıştı, en kötü metinler bile bana heyecan verici geliyordu. Yeni dalga, punk rock, özgür davranışlar, garip kıyafetler, LSD, bilmediğim müzikler keşfettim... benim için, yüzyılın başında Montmartre'da Paris'te yaşamak gibiydi. Hiçbir şey yapmamaya karar verdiğimizde bile, iyi bir hamle olduğunu hissediyorduk. Hayat doğal biçimde taşıyordu. Basitçe, çocukluktan beri sürüklediğim karanlık fikirlerin ve intihar eğilimlerinin doğal olarak serbest kaldığını fark etmedim. O duygulara gittikçe uyum sağladım. Beni ne kadar çoğaltırsa kendimi o kadar iyi hissettim. Bence bu tam olarak benim tek tutkumdu: bir karikatür olmak, yüzünü buruşturmak, gıcırdamak. Artık bir insan olamadığıma göre, bir canavar olabilirim. Ayrıca bohem bir hayat süren ve her gırtlağına kadar batan bir şair olmak istedim. Evrenin nasıl döndüğünü düşünürken bataklığa batan adamlaran oldum. Kıçın çamurda kafan bulutlarda... bu görüntünün keyfini çıkarıyordum. Athens'de kötü şöhretli bir alkolik oldum. İlk plağım Little çıktığında değişmeye başladım. Ama yine de bu saçmalıklardan kurtulmam birkaç yılımı aldı. Zar zor dışarı çıkabiliyorum artık. Kıçının sefalet içinde olması yurdumda hala oldukça doğal, belli ki, aslında kabullenilmiş bir kader. Bugün, ruhun hala Ay'a çıkabildiği sürece kıçımın bir takside ya da uçak koltuğunda eğlenceli buluyorum. Her şeyden önce, Athens beni savaşmak, kendimi ifade etmek istememe neden oldu. Ancak müzikal anlamda ana etki daha eski, daha derin kökleri var. Büyükbabam şarkılar bestelerdi. Küçükken gitarını çıkardığını gördüğümde onu dinlemek için sürünerek yanına giderdim. Bana çalmayı öğreten oydu. Ailenin hobisi müzik olduğu için şanslıydım. Büyükannem ve annem de böyle küçük şarkılar yapardılar. Doğaçlamanın neden sadece farklı sesleri, kelimeleri, yapıları deneyimlemekten gerçekten hoşlandığım şarkı sözleri düzeyinde değil, çalışmam üzerinde daha büyük bir etkisi olduğunu kesinlikle açıklıyor bu. İnsanlar şaşırabilir, çünkü ben katı görünen, kaçışlar için çok uygun olmayan bir folk kaydında çalmayı tercih ederim. Eski folk müziğini ve daha genel olarak popüler müziğin birçok biçimini gerçekten seviyorsam, aslında sadelikleri ve esnekliklerinden: herkesin kişiliğine çok iyi uyuyorlar. Kendim çaldığımda, onları sadece bana ait olan bir keyif-filtresinden geçirmeyi ümit ediyorum. Bence, dünyanın en iyi müzisyeni Pascal Comelade'dir. Popüler müzikle ve kendi hassasiyetiyle, bir müzisyen olarak arzularıyla neşelenmeyi başardı. Amacım onunki kadar doğal bir sanat yapmak. Her şeye dokunmak istiyorum: elektronik müzik, soul, hip hop... Evde, birçok deneme yaptığım küçük bir stüdyo kurdum. Albümlerime hiçbir zaman girmedi ama. Bu ayrı bir zevk ve başkalarına fazla ilginç gelmeyecektir. Küçük gizli çalışmalarımla insanları rahatsız etmek istemiyorum. Öte yandan, müzikal karşılaşmalara bayılırım. Widespread Panic grubuyla Brute adı altındaki deneyime dair güzel anılarım var. Günün 24 saati yalnız kalmaktan gururlu ve mutlu müzisyenler mutlaka vardır. Elleri siklerinde şişinenler... böyle bir sebep olamazdı benim için. Yazarken, içimdeki en kişisel olanı mümkün olduğunca çıkarmaya çalışıyorum. Ama sonra, çalmak, kaydetmek, başka bir şey. Başkalarıyla paylaşılması gereken bir oyun. Stüdyoda veya sahnede, başkalarını duymayı, koklamayı, orada, yakınlarında olmayı ve kokularımızın karıştırmasını severim. Her şeyden çok hakiki karşılaşmaları takdir eden yalnız bir ruhum. Her yaratıcı süreci, hakkında konuşmayı seviyorum. Hayatım boyunca mentorlarım oldu. Büyükbabam ilkti. Okulumun bir müdürü de vardı, Athens'li bir şair. Kariyerime başladığımda Bob Mould veya Michael Stipe. Bugün ben de onlara borçluyum. Artık o kadar çok rehberim yok. Aksine, çalışmaları bana yardımcı olan akranlarım beni daha iyi olmaya teşvik ediyor: Lambchop'tan Kurt Wagner, Sparklehorse, Giant Sand, Kristin Hersh. Bunlar haricinde, hayattaki tek gerçek idollerim çocuklar aslında. Harika varlıklar. Her zaman depresyon ve şüphe ile yaşamak zorunda kalsam bile, bunun işime geldiğini sanmıyorum. Kendime her zaman şarkılarımın herkes için olmadığını ve yaşamımın bir drama olmadığını söyledim. İnsanların her şeyi aynı anda sindireeyeeğini de anlıyorum: fiziksel görünüşüm, tekerlekli sandalyem, müziğim. Hüzünlü şarkılar söyleyen engelli bir insan gerçekten çok fazla gelebilir. Eskiden insanları metinlerimin karanlığıyla şok etmek cazip gelmiş olabilir. Gözyaşlarımı öne sürmemde bir tür kibir vardı, şiddetti. Şimdi durum farklı. Artık provokasyon yapmak istemiyorum. Sadece şarkılarda sık sık yazılmayan duyguları ifade etmek istiyorum. En parlak sevinçten en karanlık umutsuzluğa geçerken yayıldığını, dinleyiciyi çektiğini hissediyorum. Ama hayat böyledir. Lambchop gibi olmayı umuyorum, şarkı sözleri beni çok derinden şok edebilirken, müzik genellikle çok tatlı ilerliyor. Şarkılarımı tuhaf küçük ve komik filmler, kara komediler olarak düşünmek istiyorum. Ben hep aynıyım, beynimi tehdit eden bu pisliğe karşı savaşıyorum. Başkalarının nezle olması gibi, bazen yakalanıyorum. Temelde benim hatam olduğunu düşünmüyorum. Kendimi sağlıklı tutmaya çalışıyorum. Vitaminlerimi düzenli alırsam sorun olmaz... Müziği bir terapi olarak gördüğümden değil, o kadar basit değil o iş. Sinirsel bir tepki benimki, doğal bir savunma olduğunu söylemeyi tercih edeyim. Artık bu eski dostumu her şeyden çok seviyorum. Pişmanlıklarımla savaşmama izin veriyor. Beni bunalttıklarından değil, ama hala küçük bir şeyler var aktarmak istediğim. Onları bu şekilde etkisiz hale getiriyorum. Aksi halde dayanılmaz. Dürüst olmak gerekirse artık kendimi yaşlı hissediyorum. Elimden geldiğince sert yaşadım. Bundan sonra mutlu olmak ve güzel şarkılar yazmak istiyorum. Artık keş olmak, uçurumun dibine düşmek istemiyorum, her şeyi bu kadar şiddetle hissetmek istemiyorum. Artık işemiyorum bile. Artık sözde daha yoğun bir yaşam tarzına uymam gerekmiyor. Umarım kendimi eskisi kadar ciddiye almam. Artık o kadar korkmuyorum. Kendimi her zaman haklı çıkarmıyorum, eskisi gibi özür dileyip durmuyorum. Artık başkalarını nakavt etme ya da sersemletme ihtiyacı hissetmiyorum. Bugün zevk aldığım şöhretin derecesi beni tamamen tatmin ediyor, beklenmedik bir şey. Hiçbir zaman zafer hayalleri kurmadım. Belki 21 yaşında ve yakışıklı olsam ticari hırslarım olurdu. Ama fiziksel durumum ve aklımın durumu göz önüne alındığında başarının güzel olacağından emin değilim. Çünkü bugün gerçekten eğleniyorum böyle. Bir ömür boyu böyle sürebilir. Temel olarak müziğimin gerçek sırrı: bana hayatta kalmam için biraz şans vermesi. Tek sorun, insanların bir gecede benden nefret edeceğini kurup durmam. Çünkü bugün işler böyle yürüyor. R. E. M. hariç belki, insanlar kıyamete kadar onlara sevecekler sanırım. Daha açık olmak gerekirse, beni sevenlerin ve benden nefret edenlerin beni seveceğini ve benden sonuna kadar nefret edeceğini düşünüyorum. Ve bana çok uyuyor bu. Çalabildiğim kadar yüksek sesle şarkı söylemeye devam edebilirim. Ve bu ruhum için, kalbim için çok iyi. Tek amacım şarkılarımın biraz daha uzun sürebilmeleri. Bir kez daha önümdeki yılı atlatabilmeyi umut ediyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/vic-chestnutt/", "text": "Vic Chestnutt'ın son albümü North Star Deserter'da A Silver Mt Zion, Fugazi ve Godspeed You! Black Emperor elemanları yer aldı. Albümün iç kapağında şöyle yazıyordu: bir kuş yeryüzüne düştü... Güvercinleri düşüren bir ülkeden bir ülkeye. Fütüristika dönüp dönüp Vic Chestnutt dinler. İnsanların diğer yüzü, korkaklık, cesaret ve hainlik üzerine şarkılar. Herkes Yahuda'dır bu dünyada. Kişisel bir trajediyi siyasi bir soruna dönüştürme riski altında, Chesnutt'ın mevcut ABD sağlık sisteminin eksiklikleriyle geçişinin ayrıntıları arasında fark gözetmek zor. Chesnutt'ın sigortalıyken ödenmemiş sağlık faturalarından 70 bin dolar borcu olduğu ve yakın tarihte Georgia'da bir hastanenin açtığı bir davayla karşı karşıya kaldığı biliniyor."}
{"url": "https://futuristika.org/vicdani-ret-aciklamalari-almanagi/", "text": "Vicdani ret açıklamaları almanağı hazırlamamızın bir kaç nedeni var. Öncelikle, vicdani reddin bir kahramanlık değil, sosyopolitik bir eylemlilik olduğunu ve bu eylemliliğin bir çok sivil itaatsizlik örneğinde de görülebileceği gibi, bireysel ve kişisel temelleri olduğunun altını çizmek istedik. Öte yandan, kitaptaki açıklamaları okuyunca görüyoruz, vicdani retçilik, bir çok retçi ve eylemci için, ahlaki ya da politik bir zorunluluktur. Retçiler, gerek ahlaki, gerek kişisel, gerekse politik gerekçelerle, bu tavrı almak zorunda olduklarını düşünürler. Dolayısıyla, cesaret ve benzeri nitelikler, yine açıklamaları okuyunca görüyoruz, bu zorunluluğun tesadüfi ötelemeleridir. Vicdani ret, belki de diğer popüler sivil itaatsizlik eylemlerine göre daha samimidir, daha içtendir. Politik coşkusunu bir kenara bıraktığınızda bile, satır aralarında hissi bir manifesto da okursunuz bir vicdani ret açıklamasını elinize aldığınızda ya da dinlediğinizde. Bu kitaptaki amaçlarımızdan biri de bu duygulanımı sağlamaktır. Propaganda Yayınları, anarşist ve özgürlükçü düşünce sahasında bir boşluğu doldurmak için doğuyor! Propaganda Yayınları, Türkiye'de anarşist ve özgürlükçü düşünce parkurunda yazılmış özgün eserleri, elektronik kitap olarak yayınlamayı hedefleyen, kar amacı gütmeyen bir organizasyondur. Propaganda Yayınları anarşizan düşünce ana çerçevesi dahilinde ele alınabilecek özgün ve kuramsal eserleri yayınlama gayesindedir. Dolayısıyla, çeviriler ve kurgusal eserler ilgi alanımıza girmemektedir. Öte yandan, anarşist ve özgürlükçü düşüncelere eleştirel yaklaşan çalışmalara yer verilecektir. Anarşizm, komünizm, ekolojizm, feminizm, hayvan özgürlüğü, antimilitarizim, GLBT hareketi, ırkçılık/milliyetçilik karşıtı hareketler, öğrenci hareketleri ve benzeri toplumsal hareketler ve düşünce akımlarına eğilen çalışmalar yayınevimizin ilgi alanına girmektedir. Bu bağlamda, değindiğimiz sahalarda yazılmış ve kitap dosyası haline getirilmiş tez, araştırma, inceleme ve düşünce yazılarını yayınevimize sunulmaları üzere davet ediyoruz. Yayınevimize sunulan kitap dosyaları, en geç bir ay içinde değerlendirilecek ve sonuç yazara bildirilecektir. Sunulan kitap dosyaları, titiz bir editoryal elemeden geçirilecektir. Editoryal kurul, gerekli gördüğünde eserleri harici bir hakeme okutarak fikir alabilecektir."}
{"url": "https://futuristika.org/viktor-sklovksi-ofkeye-bir-yer-bulmak/", "text": "Hiçbir zaman yeteneğim olmadı, sadece yerini bulamamış öfke vardı. Tam olarak takdir edileceğim tek şey ölüm. Aslında, belki de diğer insanların ihtiyacı olan şey budur. Benim hiçbir şeye ihtiyacım yok. 1978 kışında İtalyan gazeteci Serena Vitale, Viktor Şklovksi'yi Moskova'daki evinde bir hafta ziyaret eder. O yıl Rusya'da tarihte eşi nadir görülmüş bir soğuk olduğu söylenir. Her sabah, Vitale apartman kapısında bekleyen KGB görevlisini Şklovski ile anti-Sovyet bir içeriği olmayan, sadece edebiyat hakkında konuştuğuna dair ikna etmek zorunda kalır. KGB ajanı da her sabah, Viktor Şklovski ile bu kadar konuşacak neyiniz var, anlamıyorum diye şaşırarak onu içeri alır. Vitale'nin kitabından derleme Futuristika! çevirisidir. Onunla tanıştığımda on iki yaşındaydım. Bir Ermeni olan bu Şahparnyan, isimsiz bir şairdi, önemsizdi ama yine de tanıştığım ilk şairdi neticede. Ailemi tanıyordu. Bir keresinde Maykov babama bir mektup yazmıştı, babamın okulundaki bir öğrenci hakkında bir mektup. O Ermeni şair ve o mektup belki de çocukluğumda şiirle tek canlı karşılaşmamdı. Bununla ne söylemeye çalışıyorum? Biz, ailem ve ben, şiirden bin kilometre uzakta yaşıyorduk ve telgraflar, haberler yoktu. Diğer yandan... Gorki, devrimin başlangıcında, şiir ve sanatta devrim öncesi dönemi utanç verici olarak tanımladı. Ama yanılıyordu. Neden? O dönemde Tolstoy zayıflıyordu, Çehov yazıyordu, Fet dağılıyordu, Blok başlıyordu. Müzikte, Şostakoviç, Scriabin başlıyordu. Kendi evinizin penceresinden, pencere çok yüksek olsa bile, kendi zamanınızı tanımak zordur. Genellikle çağımızı bir dizi close-up olarak görüyoruz. En önemli insan her zaman şu anda konuştuğunuz kişidir. Ve en önemli zaman, içinde yaşadığınız zamandır. Bunu söyleyen kişi, hayatının sonunda, Lev Nikolaevich Tolstoy'dan başkası değildi. Dünya var, her zaman ve sonsuza dek mücadele ettiğimiz bir dünya. Tıpkı Robinson Crusoe'nun ıssız bir adada doğayla mücadele etmesi gibi, dünyayla mücadele ediyoruz ama onu görmüyoruz. Robinson bir masada oturur ve bir defter çıkarıp hesap yapar: neyin iyi neyin kötü olduğuna dair. Ama sanat böyle hesaplara girmiyor, tanımıyor, görüyor. Dokunmak, hissetmek, algılamak, varoluşa ait şeylere hayretle bakan sanatın gücüdür. Sanat sürekli bir şaşkınlıktır. Merak yeni bir dünya algısına yol açar, insan dünyayı hisseder, kendine ait kılar. Sanat sayesinde sanki eldivenlerimizi çıkarırız, gözlerimizi ovuştururuz ve gerçekliği, gerçekliğin gerçeğini ilk kez görürüz. Kelimeleri yaratan biz değiliz. Kelimeler sözlükte zaten var. Bir araba yaptığımızda bile onu sıfırdan yapıyor değiliz; onu diğer arabalardan, eski parçalardan inşa ediyormuşuz, sanki eski arabalara yeni bir anlam veriyormuşuz gibi yapıyoruz. Sanat, şiir kelimelerden, önceden var olan yapılardan yararlanır, ancak çarpışmaları sayesinde sözcüklere üstün gelirler ve canlanırlar, onlara elle tutulur ve uygulanabilir bir anlam verirler. Sadece 1917 Şubat Devrimi'ni kendi gözlerimle gördüm. Size hikayemi anlatacağım, anlatmamı ister misiniz? Orduda şoför okulunda eğitmen olarak çalışıyordum. Petersburg'da, Mont de Piete'nin karşısında üç ya da dört katlı bir binaydı. Şubat olaylarından birkaç gün önce yetkililer karbüratörleri zırhlı araçlarımızdan çıkardılar, ancak bazı parçaları sakladık. Ve garajdaki hemen hemen herkes Bolşevikti. Okulumuz çok iyi bir okuldu. Arabaları iyi tanırdım, hatta onlar hakkında bir kitap bile yazdım. Bu yüzden, Şubat Devrimi patlak verdiğinde, öğrencilerim bana zırhlı arabalarımızı tamir etmemiz gerektiğini söylediler. Fransız Kilisesi'nin yakınındaki küçük bir garaja gittik, onları tamir ettik ve makineli tüfeklerle donatılmış iki araba ile dışarı çıktık. İlk gün, ilk isyan eden Volinsky Alayı onlar oldu. Önceki gece biri öldürülmüştü ve ertesi sabah alay isyan etti. Mart ayının ilk günlerini hatırlıyorum. Önümüzde ilerleyen askerler mutluydu. Arabalarımızla dolaştık, halk hiçbir direnişle karşılaşmadan polisi silahsızlandırdı. Çeşitli taburlar, piyadeler, topçular, ayaklandı. İsyanın gerçek bir merkezi yoktu. Fabrika işçileri hemen, belki de ordudan önce harekete geçtiler. Kışlık Sarayı kapattılar. Müslüman askerleri alkol almadıkları için nöbetçi diktiler. Ama kimse Kışlık Saray'a saldırmadı: Çar Gatchina'daydı. İsyancılar, Rasputin'in cesedini alıp yaktı. Halk ondan nefret ediyordu. Kısacası, aynı anda hem dünyanın sonu hem de başlangıcı olduğunu hissettik. O haldeyken beyaz geceler o zamana dek hiç olmadığı kadar beyazdı. Çünkü kafamız berraktı, gözlerimiz tazeydi. Ve umut. Hangi umut? Tüm dünyayı yeniden inşa etmekten daha azı veya daha fazlası değil. Sadece Macaristan ya da Almanya'da değil, kaçınılmaz olarak Fransa'da da devrim olacağına inanıyorduk. O zamanlar İtalya'yı düşünmüyorduk ama İspanya'da evet, devrim olacaktı, bundan emindik. Örneğin, şöyle düşündük: Bilimler Akademisi'nin diktatörlüğü olacak. Neden gülüyorsunuz? Tam da bu: Bilimler Akademisi diktatörlüğü, daha doğrusu, sanat diktatörlüğü. Sanatın özgürlüğü. Bakın, bunu şu şekilde açıklamaya çalışayım: geleceğe doğru giden bir tren vardı ve binmek için birbirimizi itiyor ve itiyorduk. İşte, geleceğin geleceğine ikna olmuştuk. Size bir hikaye anlatayım. Bir keresinde, Sokak Köpeği'nde /Stray Dog Cafe/ Velimir Hlebnikov, anti-Semit içerikli bir şiir okudu. Evet, böyle biriydi o, bu şekilde yaratılmış işte, şok olacak bir şey yok, grubun üyelerinden birinin yenmesini bile önerebilirdi. Seyirciler arasında yer alan Mandelstam, bir insan ve bir Yahudi olarak kırgın hissettiğini söyledi ve Hlebnikov'a meydan okuyup onu düelloya çağırdı. Orada bir sürü insan vardı. Hlebnikov şiirini geri çekmedi ve benden yancısı olmamı istedi. Filonov da diğer yancı olacaktı. Ve böylece, Hlebnikov ve ben Filonov'un evine gittik. Protokol açısından doğru yolun bu olup olmadığını bilmiyordum... Bir keresinde düelloda bulunmuştum ama ne yazık ki vurmayı başardığım tek şey rakibimin ceket cebinde taşıdığı kağıtlar olmuştu. Dediğim gibi, Hlebnikov ve ben Filonov'un yanına gittik. O zamanlar Vasilyevsky Adası'nda yaşıyordu. Dunkin Lane'de. Dunya'dan gelir Dunkin sözcüğü; kadınlar için yaygın, çok popüler bir isimdi. O sokak ünlüydü çünkü fahişelerin yaşadığı yerdi. Ve aslında, caddenin girişinde askerlerin geçmesine izin vermeyen gezici bir devriye vardı. Her neyse, üstesinden gelebildik olayın. Hlebnikov, Filonov'a hikayesini anlattı. Hlebnikov'a neredeyse tapan Filonov onu dinledi ve sonra şöyle dedi: Bu garip fikirleri nereden edindin? Çağımızın standartlarına uygun değil! Ve Hlebnikov şöyle karşılık verdi: Sizce zamanımızın standartları nelerdir? Filonov: Bak, ben bir resim yaptım ve duvarda tek başına, çivisiz asılı kalmasını istiyorum. Kılı kıpırdamayan Hlebnikov hiç de şaşırmış görünmeden, meraklanmış biçimde soruyor: Peki ne oldu? Şimdilik, yemek yemeyi bıraktım, oruç tutuyorum. Peki ya resim? Sürekli düşüyor. Günümü ona bakarak, gözlerimi dikerek, onunla konuşarak geçiriyorum, diyorum ki: Seni aptal duvar, benden daha başka ne istiyorsun? Tanrı'nın aşağı inip beni almasını mı? Kalk artık yerden resim, duvarda asılı kal! Sonra Hlebnikov ona tekrar sordu: Peki bizim kavgamız hakkında ne düşünüyorsun? Filonov, Ben sakin, makul bir adamım. Bence ikiniz de büyük şairlersiniz. Sadece, uğraştığınız şeyler zamanımızın standartlarına uygun değil... dedi. Başka bir deyişle, Filonov mucizelere mi inanıyordu? Sadece onlara inanmakla kalmamıştı, her gün bir mucize bekliyordu. İlkel Hıristiyanlığa hayranlık duyuyordu. Birisi gerçekten inanıyorsa, suyun üzerinde yürüyebileceğine ikna olmuştu. Duvarın resminin anlamını, kapladığı yeri anlayabilmesini bekliyordu. Tıpkı Tatlin'in uçmak istemesi gibi. Ve dikkat edin, Filonov tablo çivisiz asılı kalmayacağı için sadece kızgın değildi, aslında şaşırmıştı. Fakat Hlebnikov'u tartışılmaz bir otorite olarak gören avangard ressamlar okulunun istisnasız her bireyi, mucizelerin kaçınılmazlığına ikna olmuştu. Aradıkları şey kendi kalıplarıydı. Bu dünyayla çok az ortak noktaları vardı, hiçbir şeye ihtiyaçları yoktu. Bütün bunları size zaman hakkında bir fikir vermek için söylüyorum. Devrimden önce hepimiz yirmili yaşlarımızdaydık, hayatın sıfırdan yeniden inşa edilmesi gerektiğini düşündük. Projeler, planlar vardı. Fikirlerimiz genellikle gençti. Uzay ve zamanın sorunsallarıyla ilgileniyorduk: zamanın geriye doğru olduğu kadar ileri de hareket edebileceğini ve uzayın dördüncü boyut olduğunu anladık. O sanatçılar, o ressamlar, devrimin okumayı tam olarak bilmediği insanlardı. Maleviç'in Süprematist Kare'si öfkeli, şiddetli tepkilere yol açtı. Sanatçılar şaşkına döndü. Ama şimdi bile her şey biraz daha basitleşmiş olsa bile, yani çok fazla zaman geçmiş olsa bile, böyle bir resim görsem şaşırırdım. Ve Maleviç, iyi niyetle, resminin devrimci bir bayrak olduğuna tamamen ikna olmuştu. Bana Maleviç'in 1905 Devrimi'ne katıldığı söylendi. Ve onun anladığı devrim olduğuna kesinlikle inanıyordu. Ama anlattıklarımı kavrayan devrim, her zaman ancak gelecektedir. Bakın, hatırlamıyorum. Aynen böyle hatırlamadığımı yazın. Her neyse, Berlin'den döndüğümde, belgelerim için NKVD'ye gittim ve bana şöyle dediler: Leningrad'a gitme. Çünkü biliyoruz. yardımcı olmayacaklar. Sverdlov tarafından kapatılmış olan davamdan söz ediyorlardı. Bu yüzden kaderin ve talihin önüne geçemeyeceğimi düşündüm ve Moskova'da kaldım. Dediğim gibi, bir çocuğum olmak üzereydi. Param yoktu. Sendika ücretlerini ödemediğim için eşim hastaneye gidemedi. Bana sinemadan para kazanılabileceği söylendi. Ben de gittim, kitaplarımdan birinin başlığının kaynağı da olan, Üçüncü Fabrika'ya gittim. Aslında hayır, şöyleydi: Borç para vermemesi ile ünlü bir yazardan yardım istemiştim. Sinemada çalışmamı öneren oydu. Bu yüzden isteksizce de olsa gittim. Paraya ihtiyacım olduğunu söyledim. Doğal olarak bana hemen bir şey vermediler. Bana dediler ki: otur ve şu filmin ara yazılarını yaz, bittiğinde sana ödeme yapacağız. Oturdum ve çalışmaya başladım. Elle projektör de çevirdim. Artık sinemada çalışıyordum. Ve sinemanın ne olduğunu, ne hakkında olduğunu anlamak istedim. Hiçbir şey yoktu. Filmler genellikle fotoğraf stüdyolarına benzeyen şu küçük atölyelerde çekilirdi. Sıfırdan başlamak zorunda kaldılar. Bunun yanında en önemlisi, yönetmen olmamasıydı. Hiçbir şey yoktu, sadece birçoğu göç etmiş sahipleri tarafından terk edilmiş sinema evleri. Bu eski sahiplerden bazıları akıllı insanlardı, iyi zanaatkarlardı. Örneğin, Üçüncü Fabrika'nın eski sahibi, kendisi de bir kamera operatörü olan Kozlovsky. Nasıl biri olduğunu biliyor musunuz? Bir ayı ile bir sahne çekiyorlardı. Hayvan, tehditkar bir bakışla aktörün üzerine atladı. Ve yönetmen olan Kozlovsky şöyle dedi: Tanrı aşkına, ayıyı çekmeye devam edin! Derken ayı öldürüldü. Çekimi mahvettiniz! diye bağırdı. Başka bir vesileyle, kurtlarla bir sahne çekiyordu, bir kurt kameramana saldırdı ve Kozlovsky şöyle dedi: Ateş etmeye devam edin! Bu insanlar kesinlikle sinemanın harı tarafından ele geçirilmişlerdi. İlk havacılar gibiydiler. Ara yazılardan sonra bana senaryolar yaptırdılar. Diğer senaristlerin senaryolarını yeniden yazdım. İnanılmaz bir hızla yazdım. Sonra o işten bıktım. Kendi senaryomu yazdım. Bugün herkesin unuttuğu bir film: Bir Serfin Kanatları. Ama Batı'da oldukça geniş bir dağıtımı olduğunu biliyorum. Kısacası sinemada çalışmaya devam ettim. Size Sergey Mihayloviç Eisenstein'ın kim olduğunu iki kelimeyle söyleyebilirim. Mimarlık Enstitüsü'nde okudu, mimar olacaktı, evler inşa etmek istedi aslında, ama o zamanların en solcu tiyatrosuna gitti ve orada, Ostrovsky'nin Bilge Adamı'nın yapımı için gösterime konan kısa bir film yaptı. İşte bu şekilde, tamamen beklenmedik bir şekilde, Eisenstein bir film yönetmeni oldu. Ve sonra, Pudovkin de bir mühendisti. Savaşa gitmişti, hapisteydi. Pavlov'un koşullu refleksler teorisi üzerine kısa bir film çekti. Pavlov onu gördü, hoşuna gitti. Her neyse, Pudovkin de tamamen tesadüfen sinemaya girdi. Eisenstein, test çekimi yapmak için Birinci Fabrika'ya gitti ama berbattı, vasattı. İkincisi daha iyi değildi, kötü bir filmdi. Üçüncü ve dördüncü denemeler için kameramanlar ve işçiler katıldı ve Birinci Fabrika'nın müdürü Mikhin de yardım etti; kalıplama ve kontrplaktan yapılmış hareketli arka planın icadı için dünya patentine sahip olması gereken bir adamdı o. Bu film, Grev'di. Hayatı boyunca arkadaşı olan biri olarak ve arşivini incelediğim için bunu yapmaya hakkım olduğunu hissediyorum. Hareket etmeyi bilen ama dans edemeyen bir adamdı. Geniş göğüslü, kızılımsı saçları hep dik, genç ve neşeli, inanılmaz, olağanüstü bir hafıza ve zihinsel yeteneğe sahipti. Japonca öğrenmişti ama konuştuğunu sanmıyorum. Ama resim yapma teorisini biliyordu. Mükemmel bir ressamdı, filmlerinin her karesini boyadı, büyük bir resim teorisyeniydi. Eserleri üç cilt halinde yayımlandı, ancak montaj teorisi üzerine yayımlanması gereken birçok başka çalışma var ve bunlar eskizleriyle dolu. Bakın, kendimi Eisenstein'da tekrarlamaktan korkuyorum. Onun hakkında birkaç dile çevrilmiş bir kitap yazdım... O insanların tipik büyük adamıydı. Ve aynı zamanda bunu bilmeyen, kendi yoksulluğuna aldırış etmeyen fakir bir adamdı. Babası Letonya'da yaşıyordu, orada eski hükümet hala yönetimdeydi. Eisenstein'lar orada zengindi, birden fazla eve sahiplerdi. Ama geri dönmedi. Ayrılmadı çünkü çalışmalarının ilk yıllarında özgürlüğü bulmuştu. Evet, o bir Letatlin'di, yeni Sovyet Rusya'da, uçabilen bir makineydi. Sette kameranın yanına hiç yaklaşmadı, çerçeveleri hiç kontrol etmedi. Kamera çalışmalarına karışmak istemiyordu. Çerçeveyi tasarlar, her dakikayı ayrıntısına dek çizer ya da örneğin makyajla ilgilenirdi ve benzeri şeylerle uğraşırdı, ama bir kez çekime başladıklarında herkes işini yapardı, Tesse'nin işini yapmasına izin verirdi. Oyuncuları umursamadı. Eisenstein aktörlerle çalışmayı sevmiyordu. Balerin Ulanova'yı yönetmenin hayalini kuruyordu. Onun hakkında şöyle dedi: İşte buna aktris derim! İdeal oyuncusu, birlikte çalışmadığı herkesti. Hayır, bazı büyük profesyonellerle çalışmasına rağmen aktörlere düşkün değildi. Eisenstein genel olarak, yapabilseydi çok daha fazla film çekerdi; böylece aralarından seçim yapabileceği daha fazla çekimi olurdu. En çok istediği buydu. Ve şunu söylemeliyim ki, orada, fabrikada, set işçilerinin gözdesiydi. Onlara set tasarımının bir çizimini veremediği için, bir plan verdi. Bu konularda çok ustaydı, mimari geçmişi vardı. Ve işçiler setleri onun için diğer yönetmenlerden iki kat daha hızlı inşa ettiler. Yöneticiler, sinema fabrikasının başkanları, aslında Sergey Mihayloviç'ten biraz korkuyorlardı. Daha sonra bile, bazı sıkıntılarla, bazı ideolojik fiyaskolarla karşılaştığında, tahmin edilebileceği gibi yönetim ona saygı duymaya devam etti. Ve inanılmaz derecede genç olan Eisenstein, fabrikanın her zaman en yaşlısıydı; kaptandı. Eisenstein nesneyi kendi içinde umursamaz; onu ilgilendiren şey nesnelerin ve fikirlerin karşılıklı etkileşimidir. Formalist terimlerle konuşmak gerekirse, Eisenstein'da böyle bir kelime yoktur. Ve sanatın karşıt kavramların ve yapıların çarpışmasından nasıl geldiğini gösteren, tam da onun nesneleridir. Bu sanat yapı değil, yapıların çatışmasıdır. Sanat, yapıların felaketidir. Ve eğer hayal gücünün gerçeklikten daha iyi olduğu söylenebilirse, sanat daha da iyidir, çünkü her yapının çöküşünün ve aynı zamanda yeni yapıların inşasının da hayalidir. O zamanlar montajın ilk aşamasındaydık; montaj sürekli bir keşifti, yönetmenler onun henüz tam olarak ne hakkında olduğunu bilmiyorlardı. Eski bir ressam, olağanüstü yeteneklere sahip olan eğitimli bir adam ve dünya sinema tarihinde kendine özgü bir kaderi olan Kuleshov, vardı. Bu adam montaj sanatını öğretti. Genç yönetmenlere, genç kameramanlara, hatta Vertov'a. Ve bütün bunlar, görüyorsunuz, yan odada, belki de Eisenstein'ın çalıştığı yerden birkaç metre uzakta gerçekleşti. Toplumsal bir keşif atmosferiydi. Kuleshov ne yaptı? Pratik gösteriler değil; ancak Kuleshov etkisi hakkında konuştu. Onu filme alırken, bir aktörün yüzü, önüne arkasına koyduğunuz farklı içeriklerin çekimleriyle çevrelendiğinde, her seferinde farklı şekilde okunur. Sanki bir cümledeki tamamen yabancı bir kelime, başka bir cümleye konmuş gibi. Montaj, Yeni Montaj'ı ilk kimin icat ettiği konusu, Eisenstein ve Vertov arasındaki kavganın nedeniydi. Eisenstein bu konuda çok zarif bir makale yazdı. Gogol'un Genel Müfettiş'indeki Bobchinsky ve Dobchinsky'nin, müfettişin gelişini duyurmaya geldiklerinde, nefes nefese, her biri haberi verecek kişi olmak istediklerini ve aynı zamanda hangisinin Eh diyen ilk kişi olduğu konusunda tartıştıklarını hatırlıyor musunuz? Eisenstein'ın makalesinin adı 'Eh! Film Dilinin Saflığı Üzerine. Bu nedenle sorun, Yeni Montaj'ı kimin yarattığıydı. Eisenstein, adının bir E ile başladığını ve bu nedenle kredinin kendisine verilmesi gerektiği üzerinden şaka yaptı. Ama, gerçekten şaka yapıyordu tabii. Eh! demek için doğru zamandı, doğru çağdı. Kralları taçlandırmanın zamanı geldi. Eisenstein, kendisinin devrim tarafından icat edildiğini söyledi. Evet, devrim onu yarattı, icat etti ve sonra onu ezdi. Potemkin Zırhlısı dosyasını kendi gözlerimle gördüm. Kısa bir senaryo var, orijinal senaryo, bitmemiş ve ayrıca yönetmenin tahsis edilen bütçeden daha fazlasını harcadığı için ödemek zorunda kaldığı para cezasını içeren yarım sayfa da var. Ve sadece küçük bir miktardı, fazla harcanan. Herkes o filmin başarısına, ihtişamına hayret etti. Chapayev'i bir sinema salonunun yönetmenine gösterdikleri zaman, yönetmen Elbette, bu birkaç kulüp için iyi olur dedi. Öngörmek, başarıyı görmek zor. Bazı filmler olay oluyor, bir ton para harcanıyor ve yine de bundan hiçbir şey çıkmıyor... Ama ben Eisenstein'dan, montaj meselesinden bahsediyordum. Vertov'un biraz aşırıya kaçtığı söylenebilir. Filmlerinde takip edilmesi zor bir çokluk var. Film jargonunda buna kamera istismarı denir. Bakın, sinemada, diğer her sanatta olduğu gibi, sesin etkisini yaratmak için önce sessizliğin olması gerekir. Sürpriz etkisi yaratmak için önceden her şey kanıksandığı bir doğallıkta sunulur. Onu yok etmeden önce bir tapınak yaratmalısın. İncil'in dediği gibi, İnşa edebilir ve sonra yok edebilirim. Dünyayı inşa edin ve sonra onu yok edin şamanlar da bunu yapabilir, ancak yaratılışın ve yıkımın kaderini kavramak ve anlamlandırmak için bunu sadece sanatçı yapabilir. Tolstoy'u ele alalım: Sakin, kaygısız bir kadının, Anna Karenina'nın ve kendinden memnun olan kaygısız bir genç subayın tasviriyle başlıyor ve sonra her şeyi yıkıyor, inşa ettiği şeyi yok ediyor ve bu yıkımda insanlığın mekanizmalarını ortaya çıkarıp ifşa ediyor. Artık senaryo yazmıyorum ama onları tanıdığımı söylemeliyim. Size bir hikaye anlatayım: Bir senaryo yazma yarışması vardı. Jürideydim. Gelenleri hızlı, çok hızlı okudum. Bir senarist beni onun yazdıklarını hızla okurken gördü ve bakana şikayet etti; bakan da beni odasına çağırdı. Senariste şunu söyledim: Senaryonun filanca sayfasına aç, orada bir köpek ya da kedi olduğunu göreceksin. Bana Hayır, yok dedi. Ben diyorum ki, Devam et, o orada. Şaşkınlıkla şöyle dedi: Bunu nasıl hatırladın? Çünkü dedim, eylemin o noktasında hepiniz aynı şeyi yazıyorsunuz. Ah, evet, iyi bir senaryo yazmak zor ve ben bile, daha önce de söylediğim gibi, kendimi iyi bir senarist olarak görmüyorum. Çağdaş yönetmenlerden, Fellini'yi seviyorum. Pasolini'yi seviyorum, özellikle de İncil'i o kendine has çok fazla görebilme özgürlüğüyle tasvir edebildiği o harika filmi. Diğer filmlerini de izledim, ama çok fazla bir izlenim bırakmadılar. Tarkovsky'nin Rublev'ini gördüm. Hoşuma gitmedi. Nedenini açıklayacağım. Rus tarihini oldukça iyi biliyorum. Ve biraz da Rublev'i. Bakın, Rublev'in sanatının ortaya çıkması için belli bir iklimin, kültürün olması gerekiyordu. Ve aslında, Rublev'in bazı arkadaşları da vardı; iyi tanınıyor ve saygı görüyordu; muhtemelen iyi para alıyordu. Sonraki dönemlerde, iyi bir ikona ressamı çarın masasındaki onur koltuğunu işgal etti. Ve böylece daha güzelini inşa edemeyecekleri bu anıt-hikaye, onların zanaatkarların gözlerini uyarmaları ile ilgilidir... Bu, evrensel, kiliselerin inşası hakkında son derece yaygın bir efsane. Ayrıca, bana öyle geliyor ki, Tarkovsky eski Rus sanatını çok iyi bilmiyor. O dönemdeki Rus kiliselerinin düzgün duvarları yoktu, henüz çekül çizgileri kullanmıyorlardı. Onlara o karakteristik kütle ve muazzam sağlamlık hissini veren şey, tam da duvarların pürüzlülüğüdür. Ancak Tarkovski'nin kiliselerinin hepsinin pürüzsüz duvarları var, sanki mermermiş gibi; Moskova metrosunun duvarlarına benziyorlar. Hayır, gerçekte böyle değillerdi. Ve bu çok önemli. Bir çağın duygusundan, lezzetinden bahsediyorum. Ve sonra dehşetlerin bolluğu... Bilirsiniz, o zamanlar Rusya'da henüz çeyrek dönem uygulanmıyordu. Ama hepsi bu kadar değil. O zamanın Rusya'sı, Tatar işgalinden önceki Rusya, nispeten kültürlü bir ülkeydi. O zamandan beri hala sahip olduğumuz yapılar hiç de ilkellerin eseri gibi görünmüyor. Ve Rublev, kendi dünya vizyonuyla, kendi sistemleriyle, kendi bakış açısıyla, başlıca figürlerini damıtma ve ortaya çıkarma konusunda benzersiz bir şekilde hassas bir yetenekle kendi başına büyük bir okuldu. Evet, elbette, sanatçının özgürlüğü sorunu... Rublev, etrafı ihtişamla çevrili bir adamdı. Bir sanatçının her zaman zor bir hayatı olacağını düşünürüm. Neredeyse her zaman. Özellikle de yetenekli olduğunda. Hiç yazmadığım bir şey, aslında iki şey var: şiir ve suçlama. Bulgakov harika, eşsiz bir yazar. Örneğin, Usta ve Margarita'yı okuduğumda... yağmurda unutulmuş giysiler gibi parçalanıyorum. Romanda Bulgakov, biz yazarların sokağa bakan bir tür restoranda olduğumuz binayı anlatır. Orada, birkaç metre ötede, Mandelstam bir duvarın arkasında, Platonov sokağın karşısında yaşıyordu. Mayakovski oralarda bir odada yaşıyordu. Pasternak da bir süre orada yaşadı. Şostakoviç oradaydı. Tverskoy Bulvarı'ndaki eski Herzen Evi'ydi bir ucunda Danimarka büyükelçiliği, diğer ucunda yazarların yaşadığı yerler. Ne demeye çalışıyorum? O kadar da kötü ya da önemsiz bir dönem değildi. Hiç de değil... Hala Fütüristler vardı, hala Opoyaz vardı. Ama Bulgakov'un büyük bir sanatçı olduğu da söylenmeli. Usta ve Margarita çok güçlü bir eserdir, özellikle de başlangıç: Havari, Pilatus, baş ağrısı çekerken birini öldürmek için bıçak arıyor... Kitabın sonunu daha az seviyorum ama, Üstat Mesih'le tanıştığında birbirlerine söyleyecek hiçbir şeyleri yok. Mesih daha iyi bilgilendirildiği için, tüm olan bitene hakim, dünyanın sorunlarıyla daha fazla ilgileniyor, içinde yer alıyor. Ve romanda cadılar var... Ben gençken, uzun zaman önce, hepimiz o konuyla ilgileniyorduk, hakkında bütün bir literatür vardı. Hayır, halk masallarından bahsetmiyorum, bilimsel araştırmalar, ciltler ve ciltlerce. Bosch bizim için tamamen anlaşılabilirdi. İdeolojik açıdan bakıldığında ise Usta ve Margarita, Goethe'nin ilk eserleri ve Hegel ile ilgili. Ama Bulgakov'un öteki romanı, Ölü Bir Adamın Hatırası'nı daha çarpıcı bulurum. Bu yüzyılda hangi şair ya da hangi yazar Rus dili için en çok uğraştı? Herkesten çok, Hlebnikov, hala yeterince okunmamıştır. Hlebnikov'un nesrinden çıkarılacak ders henüz alınmadı, ama zamanı gelecek ve onu yazarlar okuyacak. Televizyon izlemiyorum, sadece hakkında konuşmayı seviyorum. Jest ve kelimeyi birleştirmenin başka bir yolu bence. Geçmişi, başka bir zamanı temsil etmek için kendine özgü kuralları var. Örneğin, tiyatroda karakterleri antrakt sırasında orada burada dolanmaya bırakamayacağınızı biliriz. Televizyonda bunu yapabilirsiniz. Yazılı edebiyatta, bir insanı, bir manzarayı tanımlamamayı bile seçebilirsiniz. Bu unsurlar filmde de var, onları görüyorsunuz ve televizyonda da. Ve herkesin evinde izlendikleri için, aynı zamanda herkesin bilincinde de yer alıyorlar. Kastettiğim şey insanların TV reklamlarında olduğu gibi konuştukları değil, bazen gazeteci gibi konuştukları veya yazdıkları gibi. Ama gazeteler ve televizyonlar arasındaki savaşta, her neyse o çatışma, ben televizyondan yanayım: en azından orada, yaşayan, konuşulan sözcükler, sözcüklerin sesi var. Bu çok ciddi bir konu, evet. Tabii ki, çocuklar izliyor ve dillerini doğrudan televizyon ekranından alıyorlar. Ve böylece onların dilsel gelişimi, o harika semantik hataları, Hlebnikov'un sözünü ettiği harika ihlal alanı ortadan kalkıyor. Yine de şu an için, her neyse, televizyon günlük hayattan çıkarılamaz gözüküyor. Belki bir gün insanlar şöyle diyecekler: televizyondan önce ve televizyondan sonra. Tıpkı bugün söylediğimiz gibi: sinemadan önce ve sinemadan sonra. Lehçe dediğimiz o güzel şey yok olacak, bireysel dillerin karmaşık çeşitliliği ortadan kalkacak. Burada Rusya'da her köy farklı bir dil konuşuyor. Tabii ki bu üzerinde düşünülmesi gereken bir sorun. Yeni iletişim araçları kesinlikle bir kaybı, yaratıcılıkta bir kaybı temsil ediyor. Ama teknolojiden korkmaya gerek yok yine de. Bir zamanlar insanlar trenlerden korkuyorlardı, demiryolu trafiğinin korkunç felaketlere neden olacağını düşünüyorlardı. Ama insanlar geleceği sevmeli. Evet, dil için korkmak doğru. Çünkü bunun da ötesinde, o küçük kutuda işleri nasıl yapacaklarını bilmiyorlar. Örneğin çağımız, edebi bilincimiz senaryonun kompozisyon tekniklerini son derece rafine bir şekilde geliştirmiş. Ancak bunun yerine, tam olarak senaryonun kompozisyonu açısından son derece zayıf olan sonsuz polisiye dizileri gösteriyorlar. Bunlar çatışmasız senaryolar. Ya da daha doğrusu, çatışma her zaman yasanın ihlalidir: Rusya'da dediğimiz gibi, insan ve yasa. Birisi suç işler, bir başkası suça çözüm bulur. Oysa edebiyat bir asırdan fazla bir süre önce Suç ve Ceza'ya ulaştı. Soru sorma noktasına geldi: İhlal gerçekte nedir? Evet, bu kutu bilincimize giriyor, ama... ama o zaman başka bir şey daha söylemeliyim: Bugün, tarihin böylesine çalkantılı bir döneminde, tüm bu bilimsel terminolojiyi yaratmakla da meşgul olamayız... Bakın, dilbilim üzerine bir kitap, yapısalcı bir kitabı ele alırsak -onlardan var bende, o kadar bihaber değilim- başka bir dilde yazılmışlardır, sadece yapısalcıların kendilerini ifade edebilecekleri bir dilde. Bu bir jargon aslında. Dil değil. Bir dil nasıl yaratılabilir? Kim yaratıyor? Şöyle söyleyeyim: Gogol'un dili daha çok dilin dilidir. Ama bu bir dildir neticede. Tolstoy'un da. Nereden bilebilirim? Basit. Kitap el yazmalarımı yayınevlerine teslim ettiğimde, Tolstoy'dan her alıntı yaptığımda, kenara hep Tolstoy yazıyorum. Aksi takdirde, düzeltici veya editör şüphesiz bazı sözcükleri değiştirirdi. Ve Tolstoy hayattayken, herkesin ona duyduğu tüm saygıyla, bir kitapta iki bin kadar düzeltme yaparlardı. Ve editör kesinlikle aptal değildi. Gerçek şu ki, Tolstoy geleceğin dilinde, gelecek dilde yazdı. Oysa editör bugünün dilinde değil, geçmişin diliyle yazıyordu. Hlebnikov, dile mistik yaklaşımıyla yaşayan dilde de var oldu. Ama hiç kimse dilsiz bir dilde yaşayamaz, hiç kimse kimsesiz bir dilde yaşayamaz. Profesörlerin dili her zaman çirkindir... Rusya'da çarlık dönemindeyken, ünlü ikinci sınıf profesörlerden oluşan özel bir tiyatro komisyonu vardı. Onlar Çehov'un eserinin bedenine işkence eden cellatlardı. Ve bugün kendimizi yeni bir skolastisizmle karşı karşıya buluyoruz gerçi beni yanlış anlamayın, skolastisizmin yeri vardı ağacı kıran bir dal gibi, verimsiz bir dal. Geleneksel jargonla değil, yeni, yaşayan dilin yaratılmasıyla ilgilenmeliyiz. Örneğin kimyada, yeni bir element keşfettiklerinde ona bir isim verirler; dilde yeni fenomenler yaratmayız, eski fenomenlere yeni isimler veririz."}
{"url": "https://futuristika.org/vildan-dasdogen-kendine-ait-gecici-bir-oda/", "text": "Her tatilin çift kişilik standartlarda düşünülmesinden dolayı tek kişilik tatillerde tek kişilik odalar bulmak zordur. Çoğu zaman tek kaldığımız odalara iki kişilik fiyatlar öderiz. Bazen biten bir aşkın ertesi günü, bazen mecburi iş seyahatlerinin dayatması, bazen her şeyden kaçmak için buluruz kendimizi o kendimize ait olmayan odalarda. Kapıyı açar açmaz görülen titizlikle düzeltilmiş yatak örtüleri, televizyon klima kumandalarının yanyana dizilişi, su ısıtıcısının hemen yanında ağız üstü kapatılmış bardaklar, henüz ambalajları açılmamış küçük sabunlar insana her şeyin yoluna gireceğine dair bir işaret gibi gelir, çıkmak istemezsin odadan. Çoğu zaman çift kişilik kocaman bir yatak olur odada, kaybolup gidecekmişsin gibi hissedersin. Tek başına yaptığın kahvaltıda masadaki her şey çok fazla görünür. Aslında sadece bir yumurtayı ayrı tabağa alırsın ama o ikinci tabak sanki restorandaki herkesten fazla yiyecekmişçesine fazladır masada. Gittiğin yerde değişik yemekler tatmak elbette güzeldir. Ama paketlerini çantamıza sığdırdığımız, gizli gizli odaya sokulan yemekleri sanki dünyadaki en sert kuralı delmişçesine yemek de ayrı bir keyiftir. Üstelik ne kadar kötü kokarsa koksun odada bir başkasını rahatsız ediyorum endişesi taşımazsın. Banyoya dökülen saçlarını toplarken ya da toplamazken, havluların vahim durumunu senden sonra kullanacak kişinin banyoyu nasıl bulacağını umursamazsın. Ertesi gün anlamsız bir şekilde darmadağın olur oda, bu kadar az getirmiş olduğun eşyayla bir günde nasıl bu hale geldi oda bilemezsin. Sıkıntıdır bu, bir önceki günkü huzuru az da olsa kaçırır, yarın toplayacağım dersin. Sonraki akşam aldığın hediyeler masanın üzerine yayılır, ambalajlar saçılır. Toplamazsın ama sıkılmazsın da sıcak bir duş iyi gelir. Ve sonraki gün zaten gideceksindir, her şeyi birden toplamak daha mantıklı görünür. Yine de etrafa saçılan eşyalar yalnızca senin ayağına takılacağını bilmek keyiflidir. Toplanıp giderken yine aynı dinginlik gelir, kendine ait eşyalar valize sığdırılır, hediye konusunda neden bu kadar abartıldığına hayıflanılır, valiz kapatılır. Odanın bir köşesinde aldığın hediyeliklerden kalan büyük bir poşete çöpler sığdırılır. Son bir kez bakılır odaya, kapı kapatılır. Kendimize ait olmasalar bile kendimizle kalmamıza olanak sağlayan odalarımız da olmalı. Çift kişiliğin standartlarından sıyrılmış odalar. Tek başımıza başka yerlerde kısa da olsa var olabileceğimiz odalar. Kolayca ayrılabileceğimiz, bağlılık duymayacağımız odalar."}
{"url": "https://futuristika.org/vincent-pricepaha-bicilemez/", "text": "Sinemadan önce tiyatroda da başarılı bir kariyeriniz vardı. İlk büyük oyunum, Kraliçe Viktoria ve Prens Albert hakkındaki Victoria Regina'ydı (1935). Ben Prens Albert'ı canlandırıyordum. Bu oyunu İngiltere'de oynadım; daha sonra, New York'a geldim ve oyunu Helen Hayes ile birlikte, üç yıl boyunca Broadway'de oynadık. Oyun büyük başarı gösterdi; uzun süre afişte kaldı. Helen Hayes'le karşılıklı oynamaktan dolayı muazzam bir şükran duyuyordum; bana dengiymişim gibi muamele ediyordu lakin gerçekte öyle değildim. İlk sene, Hollywood'a gitmem için teklif edilen bir milyon doları geri çevirmeme vesile oldu; dediğine göre önce zanaatımı öğrenmem gerekiyordu. Haklıydı da. Bana karşı fevkalade iyiydi. 1938 yılında, nihayet film kariyerinde karar kıldınız. Şöyle ki, gayet başarılı bir oyunda oynadıktan sonra, bunun yeterli gelmediği kanaatine vardım. Başka bir şey yapmam gerekiyordu. İlk olarak, ünlü Mercury Tiyatrosu'nda Orson Welles'e katıldım. Welles'in yönettiği iki oyunda oynadım. Harikulade bir yönetmendi fakat son derece disiplinsizdi. Ardından başka bir tiyatro grubuna katıldım. Daha sonra, Hollywood'a gittim ve ilk filmimde (Service de Luxe, 1938) oynadım. Fakat film oyunculuğu hakkında hiçbir fikrim yoktu; bu yüzden de teknik çalışmak üzere Laura Elliot'a gittim. Bu çalışmalar, kamera karşısında abartılı mimiklerden ya da aşırıya kaçan yüz ifadelerinden kaçınmak adına, yüzünü nasıl kontrol edeceğini öğrenmeyi kapsıyordu. Tiyatro kökenli oyuncular yüz ifadelerini biraz abartılı kullanma eğilimi gösterirler. Tiyatrodan Hollywood'a gelen herkes Laura ile çalışırdı. Tiyatroyu seviyorum çünkü onu fena halde göz kamaştırıcı buluyorum. Filmleri de seviyorum. Eşit miktarda filmde ve tiyatro eserinde rol aldım; içimden geçen, aynı zamanda hem filmlerde hem de tiyatroda yer almaktı ki bunu yapmak her zaman o kadar kolay değildi. Fakat bir şekilde bunun üstesinden geldim. Otto, Laurette'e eksikliğini duyduğu güven duygusunu verebiliyordu. Açılış gecesinde seyirci, sahneye çıktığında Laurette'i 10-15 dakika boyunca ayakta alkışladı. Bu, o müstesna anlardan biriydi. Bu inanılmaz yıldızı yeniden hayata döndürmek Otto açısından gerçekten muazzam bir zaferdi. Otto Preminger aynı zamanda Laura (1944) ve A Royal Scandal (1945) adlı iki filmde daha yönetmenliğinizi yaptı. Otto'nun A Royal Scandal'ı yönetmesi esasen planda yoktu. Filmi Ernst Lubitsch yönetecekti fakat kendisi kalp krizi geçirdi. Bu yüzden, Lubitsch, filmin yapımcısı oldu ve yönetmenliği, pek de espri anlayışı bulunmayan Otto'ya devretti. Lubitsch, filmin çekimi sırasında sesli çekim stüdyosundaydı. Ciddi biri olan Otto Preminger'ı, onun komedisini kendi planladığından tamamen farklı bir biçimde çekerken izlemek onu kahretmiş olmalı. Bu kimsenin hatası değildi sadece talihsiz bir durumdu. Fakat A Royal Scandal neticede hiç de kötü bir film olmadı. Laura. Ustalıkla yazılmış, yönetilmiş, çekilmiş ve oynanmış bir film. Filmdeki rolümü sevmiştim; harika bir roldü ve Otto da role bir şeyler kattı. Beni daha önce Victoria Regina'da izlemişti ve Güneyli birini oynamaya dönük bir nevi kısmi-temelim olduğunu biliyordu. Bu yüzden rolü aksanlı oynamama müsaade etti. Laura'nın yönetmeni başlangıçta Rouben Mamoulian'dı, Otto da yapımcıydı. Grupça da Gene Tierney, Dana Andrews, Clifton Webb, Judith Anderson ve ben hepimiz arkadaştık. Oldukça mutlu bir gruptuk ve hepimiz, Mamoulian ile başlangıçtaki kameraman Lucien Ballard'ı seviyorduk. Günün birinde, ansızın, birlikte çalışmak konusunda bir tür Nirvana'ya ulaşmışken, hepsine sil baştan başlamamız gerektiğini söyleyen bir telefon aldık. Her şey ıskartaya çıkarılmıştı: çekim görüntüleri, setler ve de kameraman. Hayretler içinde kaldık. Olay örgüsü aynıydı ve Otto hikayeyi güzelce kavramıştı kavramasına ama, hikayeye ilişkin enikonu fikrinin olması sayılmazsa, senaryonun tek kelimesini dahi baştan yazdığını sanmıyorum. Otto'nun filme eklediği ve başta hiçbirimizin idrak edemediği şey, her bir karakterin altında yatan kötülük duygusunu verebilmesiydi. Filmde kimse normal değil. Bunu Mamoulian yapmadı; o çok iyi bir yönetmendi ve tatlı bir insandı fakat bu türden, üst sınıfa mensup beş para etmeyen insanlara ilişkin bir tasavvuru yoktu. Otto, karakterlerimize yüksek sosyeteden insanların sahip oldukları o görgülü dış görünüşün altında yatan bir kötülük duygusu verdi. Bu, işe yaradı da. Filmi izlediğinizde, bu karakterlerin özünde son derece kötü olduklarını fark ediyorsunuz halbuki yüksek sosyetenin aldatıcı görünüşü yüzünden bunu hiç beklemezsiniz. Preminger, Mamoulian işten çıkarıldığında oyuncuların kendisine kızarak ona karşı cephe aldığını iddia etmişti. Hayır! Hiçbirimiz böyle bir şey yapmadık. Otto ile Mamoulian çekimler yüzünden anlaşmazlık yaşamışlardı. Otto'nun yapımcı olarak ekranda ne görmek istediğini başta tam anlamıyla bildiğinden pek emin değilim. Fakat yapılan ilk çekimleri gördüğünde, sonucun istediği gibi olmadığını anladı. Nihayet sorunun ne olduğunu kavradığı anda, Tamam, şimdi sil baştan başlamamız gerek dedi. Rouben Mamoulian'ın yaptığı her bir sahneyi yeniden çektik. Otto karakterlere eklemelerde bulundu bana kesinlikle yapacak daha çok şey sundu. Otto vinç üzerinde kamera kullandı. Dedektif Dana Andrews'un, Laura'nın öldürülmesine ilişkin hepimize suçlamada bulunduğu önemli bir sahne vardı. Bu, ciddi anlamda dramatik bir andı. Preminger vincin tepesinde ilerlerken, Şimdi Vincent, dedektif konuşurken elini aşağı indirmeni ve kamera ilerlerken Judith'in de senin elini tutmasını istiyorum dedi. Benim katil olduğumu sandığından Judith'in bana cesaret vermek için elimi tutması gerekiyordu. Fakat kamera ilerlerken ben elimi aşağı indirmeyi unutup duruyordum. Bunun üzerine Judith birden bana doğru eğilip, Yahu, şunu erişebileceğim bir yerde tutsana! dedi. İşte bu işe yaradı. Ona bakmamla ikimiz birden kahkahalara boğulduk; o kadar ki Otto ne zaman çekime başlayacak olsa bizi de tekrar bir gülme alıyordu. Otto, biz kendimize yeniden hakim olmayı başarana dek, bizi bir saatliğine sahneden attı. Konu oyuncuların kahkahaya boğulması olduğunda Otto'nun espri anlayışı yoktu. Yine de onun filme sil baştan başladığını ve baskı altında olduğunu unutmamak gerek. Preminger'ın setteki öfke patlamalarından kaynaklanan kötü bir ünü vardı. Laura'da öfke patlamaları yoktu. En azından ben öyle bir şeye denk gelmedim. Son derece mutlu bir gruptu o. Keza A Royal Scandal'da da öyle bir şey olmadı. Otto öldüğünde (1986) üzüldüm. Hollywood'da ondan hoşlanan az sayıdaki insandan biriydim. The Ten Commandments (1956) filminde, bir diğer otokrat yönetmen olan Cecil B. DeMille ile çalıştınız. DeMille harikuladeydi! Benim rolüm çok iyi değildi fakat bir DeMille filminde çalışıyor olmaktan keyif almıştım. Ekranda görselliğe inanan bir yönetmendi o. Görsellik derken, özel efektleri, kostümleri, setleri kastediyorum; DeMille görsel açıdan fevkalade şeyler yaptı: kamış sepetindeki Musa, Mısırdan Çıkış, Kızıl Deniz'in İkiye Ayrılması. Bir şeyin perdede iyi görüneceğini düşünüyorsa bunun için gereken neyse öderdi: Etkileyici görünen her şey için buna değerdi. Piramidin tepesine tırmandığım bir sahne vardı. Korkuluğun üzerine çıkıp, devasa cycloroma'yı şöyle bir süzüyor ve Charlton Heston ile Yul Brynner'a şöyle diyordum: Nah şurada Safiyye şehri bulunuyor! DeMille yanıma gelip, bana, Repliğini inanarak okumuyorsun dedi. Ben de ona, Çünkü neden bahsettiğime dair en ufak bir fikrim yok dedim. Ortada reaksiyon verebileceğim bir çekim yoktu; başka yerde çekilmiş olan bir sahne filme sonradan eklenecekti. Bunun üzerine DeMille de Haklısın! Gösterim odasına gidelim de sana izleteyim dedi. İzletti de. Bu, Krallar Vadisi'ne obelisk taşıyan 13,000 insanın ayna çekimindeki görüntüsüydü; antik Mısır'ın tamamını boyamış ve görüntüyü gerçek bir mekan üzerine bindirmişlerdi. Resmedilmiş en etkileyici sahnelerden biriydi. Onu gördükten sonra repliklerimi okuyuşum değişti. Hayır. Bir sahnenin iyi gitmediğini düşündüğümde yönetmene nasıl yapmam gerektiğini sorardım. Şayet yönetmenin buna yanıtı yoksa anlardım ki filmin başı belada. Bununla birlikte, çalıştığım yönetmenlerin çoğu ne yaptığını biliyordu. Söylentilere göre, The Conqueror Worm (nam-ı diğer The Witchfinder General, 1968) filminin çekimleri sırasında yönetmen Michael Reeves ile aranız pek iyi değilmiş. Reeves, oyuncuları idare etmesini pek bilmeyen 24 yaşında bir yönetmendi. Daha önce yalnız iki film çekmişti; deneyimli biri değildi. Bizi cidden çok zorluyordu ve onunla çalışmak son derecede güçtü; fakat sonuçta ortaya dahiyane bir film çıktı. Sonradan, benden beklediği şeyin, gösterişsiz bir şekilde ortaya koyulan tehditkar bir performans olduğunun ayırdına vardım. Her fırsatta ona karşı gelmeme rağmen bunu elde etti de. Fakat herhalde bu benim en iyi film performanslarımdan biriydi. Evet çünkü kariyerimin büyük bölümü bu konu üzerine konuşarak geçti. 40 yılı aşkın süredir bu konudan bahsediyorum ve artık gına geldi. Bu filmlerle gayet başarılı bir kariyer edindim ve bu türe ait filmlerimin çoğu birer klasiğe dönüştü. Yalnız sürekli onlar hakkında konuşmaktan sıkıldım. Kariyerim onlardan ibaret değil; 100'den fazla filmim var ve bunların sadece 25 kadarını bu tür filmler oluşturuyor. Ne var ki hafızalara en çok kazınan performanslarınızdan biri House of Wax (1953) filmindeki çılgın heykeltıraş rolünüz. O film üç boyutluydu. Stüdyo o film için yönetmen istediğinde, tek gözü olan Andre Toth'u işe aldılar. Kendisi gayet iyi bir yönetmendi fakat üç boyutlu bir film için çok yanlış bir tercihti çünkü gidişatı göremiyordu. Çekilenleri izlediğinde, Neden herkes bu efekt için bu kadar heyecanlı? diye sorardı. Bu ona hiçbir anlam ifade etmiyordu gözleri bağlı olsa ancak bu kadar olurdu. Ama iyi bir film çekti. Sanırım şöyle oldu: Tiyatro kökenli olup Hollywood'a film çekmeye gelenler olarak hepimizi buraya seslerimiz getirdi. Korku filmlerinin olmazsa olmazlarından biri tok sesti. Sonra, izleyicinin sizi anlayabilmesi için güzel konuşmanız gerekir. Tabii en önemli şey de şeytani bir kahkaha. Tiyatro kökenliler olarak hepimizin aksan eğitimi vardı ve eğitimli İngilizce konuşuyorduk. Hal böyle olunca hepimiz dönem filmlerine sürüldük. Oynadığım filmlerin çoğu Edgar Allan Poe ve de Maupassant'a dayanıyordu. Bunlar esasen korku teması barındıran dönem filmleri. Ben kalıcı olduğum için oldukça talihliyim ki kalıcı olmak oyunculuk mesleğinde önemlidir. William Castle, House on the Haunted Hill (1958) ve The Tingler (1959) filmlerinde yönetmenliğinizi yaptı. Kendisi, filmlerinin tanıtımında kullandığı tüm o şoke edici hileleriyle sevgiyle anılıyor. William Castle iyi bir yönetmendi, çalışılması keyifli biriydi, harika bir showman'di ve harika bir nüktedandı. House on the Haunted Hill'in belli bir anında seyircilerin başları üzerinde sahte bir iskelet beliriyordu. Film San Francisco'daki bir sinemada vizyona girip de iskelet ortaya çıktığında, izleyiciler, öndeki ilk sekiz sırayı devirdi! House on the Haunted Hill muazzam sükse yaptı. William o işte yer almamı istediğinde, menajerim, Sana ödeme yapmayacak dedi. Bunun sebebi William'ın elinde kullanabileceği fazla parasının olmamasıydı. Ben de bu yüzden, Öyleyse yüzde alalım dedim. Ve o işten çok para kazandım. William, filmi çekmek için hayaletli bir ev bulmakta zorlandı; onu memnun edecek evi bir türlü bulamıyordu. Nihayet, burada, Hollywood'da bulunan en ünlü Frank Lloyd Wright evlerinden birini alıp kendi hayaletli evi haline getirdi. The Fly (1958) ve Return of the Fly (1959) filmleri, başrollerinde yer almamanıza karşın en iyi bilinen filmlerinizden ikisi. The Fly fevkalade bir filmdi. Bence yeniden çevrimi (1986) büyük bir hataydı. Film, sonlara gelene kadar harikaydı ama sonradan fazla ileri gittiler. Fazlasıyla şiddet dolu bir film! Orijinal filmin güzel tarafı çok sayıda imaya yer verilmiş olmasıydı. Sinek hiç de öyle fazlaca görünmüyordu. Filmde, kardeşim, ters giden bir deney yüzünden sineğe dönüşüyordu. Bir sineğin başıyla bir insanın vücuduna sahipti ve onun başı da bir sinekteydi. Herbert Marshall ile filmin sonunda oynadığımız bir sahne var: İnsan başlı sineğin kapana kısıldığı bir örümcek ağına bakıyoruz. Örümcek ağından gelen ince bir ses, İmdat! İmdat! diyor. Bu bizi kırıp geçiriyordu. Ağa baktığımız ya da sesi duyduğumuz her seferinde kıkırdamaya başlıyorduk. Bunu çekmek üç günümüzü aldı. Roger harikulade bir yönetmendi. Gayet zeki ve çok düzenli biriydi. Harikulade insanları işe alma konusunda dehası vardı ki bu tüm büyük yönetmenlerin sırrıdır. Roger, insanlara, nasıl kısa zamanda az bütçeyle film çekebileceklerini ve bundan para kazanabileceklerini gösterdi! Roger ile çalışmak kumar oynamaktı. Fakat tüm oyuncuların kariyerinde, her şeyin paradan ibaret olmadığını düşündüğü bir an gelir. İnandığım projelerle kumar oynamak istiyordum ve Edgar Allan Poe'nun eserlerinin perdeye layıkıyla uyarlanmadığı kanaatindeydim. Roger'ın filmleri Poe'nun kısa öykülerinden uyarlanmıştı. Sorun şu ki Kuyu ve Sarkaç ya da Kuzgun gibi kısa öyküleri uzun metraj filmlere dönüştürmek oldukça zor. Öykülerin filme uygun olmaları için uzatılmaları gerekti. Roger'ın bizimle yapmaya çalıştığı şey, Poe'nun karakterlerinin psikolojilerini yansıtmak ve film versiyonlarımızı Poe ruhu ile doldurmaktı. Filmlerin bazılarını senaryolaştırmış olan Richard Matheson, Poe'nun özünü iyi yakalamıştı. Ben karakterlerimi, onlara ilişkin daha sarih ipuçları veriyor olduğundan, elimden geldiğince Poe'nun yazdığı haline dayandırmaya çalışırdım. Bunlar korku filmleri değil, Gotik masallardı. The Comedy of Terrors (1963), sizi, her ikisi de erken dönem filmlerinizden Tower of London'da (1939) rol almış olan Boris Karloff ve Basil Rathbone ile yeniden bir araya getirdi. Onlarla çalışacağımı öğrendiğimde fena halde etkilendim. Tower of London'da, Basil III. Richard'ı oynamıştı, Boris de celladı. Ben Clarence Dükü'ydüm. Boris ve Basil bu işte yeni olduğumu biliyorlardı daha önce yalnız iki filmde yer almıştım ve bana takılmanın eğlenceli olacağını düşünmüşlerdi. İçinde esasen temiz su bulunan devasa bir şarap teknesinde boğulmam gereken bir sahne çekmiştik. O koca teknenin içine ellerine ne geçtiyse atmışlardı: Coca Cola şişeleri, sigara izmaritleri, sette buldukları, suyu kirletebilecek ne varsa. Teknenin taban kısmında, beni tekneye attıklarında dibe dalıp tutunabilmem için bir tırabzan vardı. Aşağıda dolu dolu on saniye geçirmem gerekiyordu. Ya kapak sıkışırsa? diye sordum. Merak etme. Ellerinde baltayla bekleyen adamlarımız var dediler. Akabinde, iri kıyım birkaç delikanlı bu nemli kabri açmış, beni topuklarımdan çekerek çıkarıyordu. Çaylağın sahneyi bu kadar iyi oynamasından ötürü de ekipten içten bir alkış topladım. Boris tam bir profesyoneldi; bayağı sevdiğim biriydi. İşini seven ve ne yaptığını gayet iyi bilen bir adamdı. Set dışında çok eğlenceli biriydi. Boris hakkındaki sıradışı olan bir şey, Frankenstein için duyduğu minnetti. Bütün kariyeri boyunca peşini bırakmamasına rağmen onunla çok iftihar ederdi. Basil zeki bir insan ve çok parlak bir oyuncuydu. Hayatının sonlarına doğru, Sherlock Holmes filmlerinde takılıp kalmış olmaktan müteessirdi. Tiyatroda büyük bir Shakespeareyen oyuncuydu ama insanların aklında Sherlock Holmes olarak ya da filmlerdeki kötü adam rolleriyle yer etmişti. The Comedy of Terrors ve The Raven (1963) filmlerinde Peter Lorre da rol almıştı. Peter film çekimleri sırasında şakalar yapmayı ve doğaçlamayı çok severdi. Her zaman repliklerini tümüyle bilmezdi ama ne olduklarına dair bir fikri olurdu. Uydurmayı çok severdi; doğaçlama, Almanya'daki eğitiminin bir parçasıydı. Gel gör ki Boris Karloff senaryoya sadık kalmayı ister, doğaçlamadan hazzetmezdi. The Raven'da hep beraber olduğumuz bir sahnede, Lenore'u bir daha görebilecek miyim? diye sorduğumda, Peter, Ben nerden bileyim? Falcı mıyım ben? diye yanıtladı. Bu fevkalade bir doğaçlamaydı. Peter çok komik bir adamdı fakat üzerine belli rollerin yapışması yüzünden kariyerinin sonlarında müteessirdi. Theatre of Blood (1973) filminde eleştirmenlerin kelimenin gerçek manasıyla soluğunu kesen bir oyuncuyu canlandırdınız. Çok eğlenceli bir kara komediydi o. Eleştirmenlerin Seçimi Ödülü'nü alması gerektiğini düşünen yaşlı, Shakespeareyen bir oyuncuyu canlandırıyordum. Ödülü benim yerine başkasına veriyorlardı; ben de sinirlenip, eleştirmenleri tek tek, Shakespeare oyunlarına göre öldürmeye karar veriyordum. Cinayetlerin her birinde komik bir ters köşe vardı. Yedi tane Shakespeare rolü oynama şansına erişmiştim ve etrafım İngiliz tiyatrosunun en iyi oyuncularından bazılarıyla sarılıydı. Aralarında, Robert Morley, Jack Hawkins, Milo O'Shea ve eşim olan Coral Browne gibi isimler vardı. Bunun ana nedenlerinden biri, bana yollanan senaryoların çoğunun haddinden fazla şiddet içermesi ve gereksiz kanlı sahnelerle dolu olmasıydı. Bu filmleri geri çevirdim. İş olsun diye kanlı sahnelerle doldurulmuş filmlerden nefret ediyorum. Hikayeler kendi başlarına korkutucu bir atmosfere sahip oldukları sürece onları şiddete bulamanın alemi yok. Sizi öyle bir şiddete boğuyorlar ki müphemlikten gelen bir gerilime yer kalmıyor. Modern filmlerin bazıları teknik açıdan iyi yapılmış olsa da hikayeye ya da mizaha sahip değil. Komedi ve dehşet birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Biz korku filmi yaptığımızda izleyicinin tam anlamıyla dehşete kapılmasını değil, o şok ile beraber koca bir kahkaha atmasını istiyorduk. İnsanlar korku filmlerini severler; sunduğu kaçıştan hoşlanırlar. Bir diğer nedeni de halihazırda yaptığım şeyleri tekrar etmektense farklılık taşıyan, potansiyellerimi zorlayan roller oynamayı istemem. Evet. Biz müzik dehası olan Quincy Jones beni arayıp, Michael Jackson'la bu şarkıyı yapmak ister misin? diye sordu. Michael'ı küçüklüğünden beri biliyordum; onun sıradışı bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Quincy o kayıttaki rap kısmı yapar mıyım diye sordu. O 'rap' dediğin ne oluyor? diye sordum. O da Şarkının ortasında bulunan bir çeşit şiir dedi. Ben de kayıt stüdyosuna gidip kaydı yaptım. Sonrasında, bana bu Thriller şarkısının kasetini gönderdiler. Bir akşam, evime yemeğe gelen, film stüdyolarından birinin başında bulunan birine onu dinlettim. Kaydı dinledikten sonra şöyle dedi: Eh Vincent, işte nihayet dibe vurdun! Televizyonda, filmlerde popüler olmak, gidip okullarda ders anlatmak falan neyse de, bir rock videosunda yer almak? Şimdi dibe vurdun! Daha sonra albüm 20 milyon satınca insanlar ağız değiştirdiler. O şarkı harikulade bir parçaydı ve benim için yazılmış olan şiiri okumak da oldukça keyifliydi. The Whales of August (1987) filmi size, yaşını başını almış iki kız kardeşin nazik komşusunu canlandırarak farklı türden bir rol oynama fırsatı sundu. Sinemanın iki büyük hanımefendisi Lillian Gish ve Bette Davis ile çalışmak harikuladeydi. Bette Davis ile yıllar öncesinde The Private Lives of Elizabeth and Essex (1939) filminde çalışmıştım. Lillian Gish'in oldum olası hayranıydım; kendisine bir sinema oyuncusu olarak tapıyordum. Yale'de okuduğum dönemde, New York'a gelip onun ilk sahne performansını izlemek için para biriktirmiştim. Sahneyi terk ettiğinde seyirci darmadağın olmuştu. Perdede izlenebilecek en harika performanslardan biri onun The Whales of August'taki performansıdır. Film, Maine sahili açıklarında ufak bir adada yaşayan iki kız kardeş hakkındaki güzel bir hikaye. Ben, genç bir beyken annesi tarafından kendisine bir avuç mücevher verilen eğlenceli yaşlı bir beyefendiyi, bir Belarusluyu oynuyorum. Bu mücevherler ona kalan miras ve onları son kuruşuna kadar harcamış durumda. Oradan oraya taşınarak kendisine maddi destek sağlayacak insanlar bulan harika bir hikaye anlatıcısı. Bu şekilde var oluyor. Film göklere çıkarıldı ve envai çeşit ödüle aday gösterildi fakat finansal açıdan başarılı olamadı. Bana kalırsa bir Amerikan filminden ziyade Avrupa filmiydi. Pek değil. Kendini izlemekten hoşlanan fazla oyuncu olduğunu sanmıyorum. Görebildiğiniz tek şey kendiniz oluyorsunuz bu eğlenceli değil. Doğru ya da yanlış yaptığınız şeyleri fark edebilirsiniz. Evet! Kötü karakterin drama tarihinde bariz bir rolü var. Kötü karakterler, kaynağını müphemlikten alan gerilimi ve iyiyle kötü arasındaki çatışmayı ortaya çıkarır ki drama bunun üzerine kuruludur. Bu gerilim olmadan drama olmaz. Kötü karakter, bir oyuncunun canlandırabileceği en zorlu rollerden biridir. Keza oynaması en eğlenceli roldür."}
{"url": "https://futuristika.org/vinnie-jones-denen-anarsiste-kisisel-ovgu/", "text": "paul gascoigne'e yaptığı ünlü istiklal marşını oku olm! hareketi dillere destan olmuş, kendisi de gururunu bu hareketin yağlıboya tablosunu evinin duvarına asmak suretiyle göstermiştir. dövmeleri ve taşıdığı anlamlar için böyle alalım. vinnie jones filmografisi. lock, stock and two smoking barrels filminde ünlü quote'u there's one more thing... it's been emotional. ilk defa söylenmiştir. lock, stock and two smoking barrels ve ardından snatch ile yaşasın ingiliz mizahı nidalarıyla karşıladığımız bu eşsiz kişilk, kitleler tarafından da gone in 60 seconds ve swordfish ile tanındı."}
{"url": "https://futuristika.org/virginia-woolfun-hizmetcileri/", "text": "Anadolu'daki şekliyle olmasa da, İngiltere'de, 20. yy'da kadın hizmetçiler önemli bir işkolunu oluşturuyordu. Aynı dönemde Osmanlı'da, hizmetçi değil de, evde kalıp yardımcı olan kadın şeklinde vuku bulan hadise, İngiltere'de bildiğimiz hizmetçilik şeklindeydi. Bir hizmetçinizin olması için üst sınıfa ait olmanıza da gerek yoktu. Herhangi bir orta sınıf kadının, en az bir tane kadın hizmetçisi oluyordu. Dönemin geleneğine göre, evin hanımının emir verme yetkisinde olduğu evlerde, kadınların emir vermeye olan merakından ve emir verirken ne kadar zalim olduklarından sanırım, hizmetçiler bazen oldukça güç koşullarda çalışıyordu. Hep Kendine ait bir odası olsun isteyen Virginia Woolf da, yaklaşık yedi hizmetçinin olduğu bir evde büyüdüğünden, emir-komuta zincirini layıkıyla gözlemlemişti. Hatta bu bu kadar hizmetçiyle yaşadığından olacak, kendi hayatını ona bir yardımcı olmadan idare edemeyecek duruma gelmişti. Hizmetçileri doğal hayatın bir parçası olarak hissettiğinden olacak, onları romanlarında betimlediğinde, günlüğünde yazdığında, genellikle aptal, mantıksız, eğitilmeye muhtaç varlıklar olarak göstermişti. Zamanla, laf anlamaz ve inatçı hizmetçileriyle öfkeli kavgalar yapmaktansa, onlara emirlerini yazılı vermeye başlamıştı. Virginia Woolf, yıllar ilerledikçe kendi işini kendi yapmayı öğrenip, hatta yemek pişirmeyi de kıvırmaya başlayınca, belki de hayatında ilk kez özgürlüğüne gerçekten kavuşmuş hissetti. Çünkü hizmetçiler, onun özgürlüğünü kısıtlıyordu. Oysa kocası Lenoard, daha orta sınıf bir aileden geldiğinden, hizmetçilere kötü davranmaya akıl erdiremiyordu. İkinci dünya savaşı sürerken, ilk turtasını yaptı Virginia Woolf ve bu duruma çocuk gibi sevindi. Özellikle uzun dönemdeki hizmetçisi Nelly Boxall ile ilişkisi oldukça gelgitliydi. İhtiyacı olduğunda ameliyat parasını karşıladığı hizmetçisine en ağır davranış biçimini sergilemekten de geri kalmıyordu, bir yandan da onsuz yapamadığı gerçeği, Virginia Woolf'un çalışanlar, işçiler hakkındaki fikirlerini belirliyordu. Yine de, tarih gelip öyle bir noktaya dayandı ki, sonunda Virginia Woolf tüm dünyada kadın hakları savunucularının, feministlerin en önemli bayraktarlarından, simgelerinden biri oldu. Oysa yazarın kendi evinde, rüzgar farklı esiyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/virginia-woolfun-oldugu-dusunuluyor/", "text": "Romancı ve denemeci Bayan Virginia Woolf evden ayrıldığı geçen cuma gününden bu yana kayıp. Kendisi ve eşi Leonard Sidney Woolf'un kır evlerinin olduğu Lewes yakınlarındaki Rodwell'de boğulduğu düşünülüyor. Romancının kayboluşunun ardındaki gizem henüz aydınlanmadı. Lewes'deki yetkililer Bayan Woolf'un olası vefatıyla ilgili ellerinde bir bilgi olmadığını belirtti. Şapkası ve bastonunun Ouse Nehri kıyısında bulunduğu belirtiliyor. Bayan Woolf bir süredir rahatsızdı. Woolf ailesi 1917-38 arasında Hogarth Yayınları'nı yönetti. '38 yılında Bayan Woolf emekli olup kendisini yazmaya adadı. Son kitabı Roger Fry, Bir Yaşamöyküsü geçen yıl yayımlanmıştı. Thackeray'ın torunu olan Virginia Woolf, Darwinlerin, Symondse'lerin ve Stratchey'lerin akrabasıydı. Oldukça kaliteli diye adlandırılan o beş kitabın yazarı olan Woolf, eleştirmenlere göre en az dört farklı düşünce ve yazım tekniği kullanıyordu. Bu nedenle kendisine Çoğul Bayan Woolf deniyordu. Romanlarına ya da uzun denemelerine çalışmadığı zamanlarda Bayan Woolf sıklıkla edebiyat dergileri için eleştiri metinleri yazıyor ve edebiyat tartışmalarına dahil oluyordu. Son kavgalarından biri de 1939 Aralık ayında kitap eleştirmenlerine karşı gerçekleşmişti. Kitap incelemesi yapanların ortadan kaldırılmasının kamu yükümlülüğü olduğunu söyleyen Woolf, bu kadar hızlı kitap inceleyenlerin, editörlerin kendilerine verdiği kitapların derinine nüfuz etmelerinin imkansız olduğunu söylüyordu. Woolf ayrıca kitap tanıtımı yazanların ortadan kaldırılması için Parlamento Kararı gerekmediğini, kendisinin serzenişlerinin yarattığı eğilimlerin yakında onların varlıklarını sonlandırabileceğini de söylemişti. Augustine Birrell ise 1930 yılında Woolf'u, En zor anlaşılanlardan, orijinal biri, modernlerin moderni ve doğuştan yazar, diye tariff etmişti. Bütün eğitimi evde, özel eğitmenlerle verilmişti. En büyük mutluluğu ise, Hogarth Yayınları kurucusu ve The Nation eski editörü kocası Leonard Woolf ile sürdürdüğü yayıncılık oldu. Sussex, New Haven Adli Tabibi Dr. E. F. Hoare, bugün, daha önce evi iki kere bombalanan Virginia Woolf'un intihar ettiğine dair raporu açıkladı. Bedeni dün gece ailenin Lewes yakınlarındaki haftasonlarını geçirdikleri evin yakınlarındaki Ouse Nehri'nde bulundu. Adli Tabip Bayan Woolf'un kocası, Leonard'a bıraktığı notu da okudu. Kocası, Bayan Woolf'un uzun süredir depresyonla boğuştuğunu belirtti. Bloomsbury'deki evleri bir süre önce bombalanmıştı. Bay ve Bayan Woolf daha sonra yakınlarda başka bir eve taşınmış, ancak bu ev de bombalanmış ve oturulamaz hale gelmişti. Woolf ailesi daha sonra Sussex'teki bu yazlık eve geçmişti. 59 yaşındaki Woolf, 28 Mart tarihinden bu yana kayıptı. ABD ve Britanya basını ısrarla, bu kısmı I feel we can't go through another of those terrible times. cümlesini I feel I can not go on any longer in these terrible times. olarak yazmış ve yazarın dünya savaşının etkisiyle hayatına son verdiği yönünde anlamlar yaratmıştır. Eşi Leonard Woolf'u ısrarla bu yanlışlığı düzeltmeleri gerektiğine dair mektupları ise göz ardı etmiştir. Yaygın edebiyat yayıncılığı, bugün gibi o gün de, acıdan sömürüyü seçmiştir. Tam da bu yüzden, kitap tanıtımı yazanları ve hakkaniyetsiz edebiyat yayınlarını öldürmeliyiz."}
{"url": "https://futuristika.org/virginie-despentes-centre-georges-pompidou-konusmasi/", "text": "Kafamın içinde on bin polis ile yaşıyormuşum gibi hissediyorum: gerçek polisler, diğerlerinin, rakiplerin, arkadaşlarımın polisleri. Kendim için her yerde sınırları olan bir esir kampı haline geldim; iyi ve kötü arasında, sevdiğim ve sevmediğim arasında, bana iyi hizmet eden ve bana kötü hizmet eden arasında, yararlı ve hastalıklı olan arasında, izin verilen ve yasaklanan arasında. Tüm propaganda benden geçiyor ve benim aracılığımla konuşuyor. Hiçbir şeye karşı geçirgen değilim ve söylediklerimin farkına varacak kadar zamanım bile olmadan izlemekten bıktım. Polisin beni tehdit etmesine ihtiyacım yok. Ben kendimi tehdit ediyorum. Kendimi kilitlemek için sokağa çıkma yasağına ihtiyacım yok. Ne yaptığımı gözetlesin diye penceremin altında gezinen orduya ihtiyacım yok çünkü hiçbir şeye hizmet etmeyen çok fazla saçmalığı içselleştirdim. Sorgulamadan inandığım, tamamen işe yaramaz iğneleyici sözlere boyun eğiyorum. Her adımda beni yaraladıklarında onları tespit edecek ve onları ezecek gücüm varmış gibi davranmaktan bıktım. Hiçbir şey beni, beni çevreleyen boktan ayıramaz. Bunun ahlaki bir seçim olduğunu söyleyerek kendimi boğmak için çok fazla enerji harcıyorum. Zamanımı kontrol radarlarına sızarak ve ağzımı her açtığımda dayak yemeyi bekleyerek geçiriyorum. Gerçek dayakları bana ben atıyorum çünkü en etkili polisler şu anda kafamın içinden geçip giden polisler ve ::en ufak sözümü gözetlemeye geliyorum::. Sanki herhangi bir tutumun beni temize çıkarmasını hak ediyormuşum gibi birinci saflık ödülünü hak ediyorum. Sanki bizi birbirimizden ayıran bir sınır varmış gibi, en iyi olarak gösterilmeyi hak ediyorum. Herkes için aynı kaldırım söz konusu olduğunda her birinin kendine ait bir duruşa sahip olduğu, her birinin kendi biyografisine sahip olduğu, her birinin davranışına göre kendi ödülünün olduğu, her birinin dolandırıcıyı veya dilenciyi oynayacak kendi kaldırım parçasının olduğu ya da her birinin kendi küçük ::şeref eylemi:: olduğu yanılsaması vardır. Fakat her birinin sınırları var ve her birinin saygınlığı var. Her birinin okuyucusu var, her birinin izleyicisi var. Hepimiz bir evrene sahibiz. Saçmalık! Herkes için aynı olan tek bir evren vardır ve bu oyundan çıkmak, liyakati bir kenara bırakın, asla güç meselesi değildir; sadece düzenleme ve şans meselesidir. Ve hiçbir şey beni, beni çevreleyen boktan ayıramaz. Vücudumun sınırı ne parmaklarımın ucu ne de saçımın sonu. Bilincimin sınırı kanaat gücüm değil; soluduğum ve reddettiğim kirli havadır. Parçası olduğum döngü derimin tanımladığından çok daha geniş. Epidermis benim sınırım değil. Sen benden korunmuyorsun, ben senden korunmuyorum. Birbirimize bakmasak bile, düzüşmesek bile, senin çatın altında yaşamasam bile gerçekliğin beni delip geçiyor. Daimi temas halindeyiz. Pandeminin bulaşma yoluyla görünür kıldığı sürecin, iyileşme yoluyla, bunun farkına varma zamanıdır. Ne zaman senin için doğru olanı yapmaya cesaret etsen özgürlüğün beni kirletiyor. Ne zaman söylemem gerekeni söyleyecek cesaretim olsa özgürlüğüm seni kirletiyor. Bu sınır hikayelerine, herhangi birinin ::kendisi için olduğu:: masalına, herhangi birinin ::kendinde:: olduğu masalına, şeylerin bildiğimiz şekliyle tek olası gerçeklik olmasını isteyen ve sabit olan bu masala sorgulamadan inandık. İnsan ırkının olası tek bir kolektif kaderi olduğu masalına: bazılarının seçkinler tarafından acımasızca sömürülmesi, zor yoluyla güç ve herkes için mutsuzluk. Tüm propaganda benden geçiyor ve içimde yaşıyor ve beni yönetiyor. Ben saf veya radikal biri değilim ve sınırın doğru tarafında değilim. Hiçbir şey beni, beni çevreleyen boktan ayıramaz; bu dünyanın pörsük bir madde olduğuna inanma arzusundan başka hiçbir şey ayıramaz. Bugün doğru olan yarın ortadan kaybolabilir ama bana hiçbir şekilde hizmet etmeyen sınırlara inanmaktan, bu sınırlar dallamalar tarafından rastgele karalanmışken asla hata yapmayan ilahi bir el tarafından çizilmişler gibi onlara bağlı kalmaktan bıktım. Bana hizmet etmeyen şeylere inanmaktan yoruldum. Haklı olma öfkesi bizi ezen. İyinin alanı ve saçmalığın alanı arasında sınır çizen öfke. Sanki bu karmaşanın içinde adil bir konum, saf bir konum, ideal bir konum, daha fazla hareket etmeyeceğimiz kesin bir konum varmış gibi doğru tarafta olma öfkesi. Öyleyse kullandıklarımız düşmanın silahlarıdır, onların gözünde tehdit oluşturduğumuzdan bizim için iyilik istemeyenlerin silahlarıdır; dışlama ve diskalifiye etme, aşağılama, susturma ve görünmezleştirme araçlarıdır. Nihayetinde bu sadece hapishaneleri diğer halklardan insanlarla doldurmak, aynı polislere başka emirler vermek, aynı hakimlere başka talimatlar vermek için devrim yapmak istemek gibidir. Bu, oyuncuları değiştirmek ama ne sahayı ne de oyunun türünü değiştirememek gibi: Öyleyse bu devrim, yöneten grupların birbirini izleyen değişimine dönüşüyor. Aynı saçmalık ama diğerleri bundan faydalanıyor. Bunun yararsız olduğunu söylemiyorum, bu hareketin içinde rüya olmaması dışında sağlıklı bir yanı var. Hiç. İçinde ne hayalin ne de neşenin olduğu bir devrim. Öyleyse geriye yıkım, disiplin ve adalet kalır. Devrim diyorsak, yumuşaklık demeliyiz, yani ancak coşkunun tutuşturabileceği verimsiz, etkisiz, gösterişsiz bir stratejinin yanında olmayı kabul ederek başlamalıyız. Sadece, halihazırda var olandan başka bir şeye kolektif bir beden vermek için ne sebep sahibi olmamız ne de yanlışlamamız gerektiğine dair inanca ihtiyacımız yok. Artık en önemli şey, kıyamet günü için mümkün olduğunca çok beğeni toplamak değil, güçlü bir konumda olduğumuzu hissetmeye başlamak olacaktır. Daha az gösterişli bir alanı işgal etsek bile güçlü bir konumdayız. Çünkü artık bizi utandırmayan farklı bedenlerde farklı hayatlar deneyimliyoruz. Hayatlarımızı değiştiririz, söylemleri değiştiririz, tek mevcudiyetimizin alanını değiştiririz. Bundan elde ettiğimiz neşe bizi devrimci kolektif bedenler yapandır. Bu yüzden burada birçoğumuz öldürücü sınır atışını deneyimledik. Sadece biz olduğumuz için bize katlanamayanlar, onlar her zaman nezaketin eve, iyi bir kadına ve köpeğe mahsus olduğuna; asla kamusal alana ve asla yaşadığımız dünyaya mahsus olmadığına ikna olmuşlardır. Bunlar öfkeden sarhoşlarsa, bunun kazanmaya başladığımız için olduğunu anlamalıyız. Zamanda geri dönmek için tüm güçleriyle geriye doğru pedal çevirebilmeyi isterler ya da Sen, saklanıyorsun ve konuşmayı kes. Sözün siyasi değil. Saklanıyorsun ve konuşmayı kes. diyebilirler fakat bir kez dışarı çıkınca özgürlüklerimizin kirlendiğini ve dünyayı değiştirmeye başladığımızı biliyorlar. Susmamız gerektiğini düşünenler hapishanenin tek gerçekliğe zorla boyun eğmek olduğunu düşünüyorlar. İlahi hakkın polis, kan dökme, adam kaçırma, sorgulama, işkence, sansür, gözetleme, hapishane olduğunu düşünüyorlar. Onlar mutlak bir babanın, her şey hakkında her şeyi bilen ve onları kendilerinden koruyacak bir yetişkinin hayalini kurarlar. İtaat, boyun eğme, disiplin hayalleri kurarlar. Onlar zaten var olan bir dünyanın hayalini kurma avantajına sahipler, bu her yerde doğru ve biz bunun değişmez olduğuna inanmama avantajına sahibiz. Onarılamaz olan, gerçeklik olarak bildiğimiz her şeyin ölümüdür. Onarılamaz olan değişimdir. Onarılamaz olan bilinçlerimizin ağırlığına karşı gerçekliğin kendisini yeniden icat etme hızıdır, bu, gerçekliğin esnekliğiyle bağlantılıdır. Onların anlatıları sağlam değil. İşte covid'in bize öğrettiği bu. Onlar kendilerini şeytanlar gibi savunurlar ve aptalca kararlar verirler. Onlar bu fırsatı kendi lehimize çevireceğiz diye düşünerek ellerini ovuştururlar. Anlatıları sağlam değil. Birbirlerine hikayeler anlatıyorlar. Bu son güç turu, pistin son bir turu. Gerçekleri toza dönüşüyor. Onlar kendilerinden büyülenmiş hanım evlatları, kendi önemlerine kanmış embesiller. Kendi kendilerine bağırıyorlar fakat bu söylediklerinin doğru olduğunu yürekten haykırdıklarından değil. Gürültü stratejileri, her zamankinden daha etkili oldukları izlenimini veriyor ama bu kadar yüksek sesle bağırıyorlarsa ve içtenlikle acı çekiyormuş gibi gözüküyorlarsa ipin ucunda olduklarını hissettiklerindendir ve basitçe söylemek gerekirse, bu güçlülerin otoritesidir. Bunu götlerine sokabilirler. Onlar aşağı yukarı benim yaşımdalar. Yakında öleceklerini biliyorlar ve bir şekilde kendilerinden sonra hiçbir şeyin var olmaya devam etmeyeceğini düşünmek onları mutlu ediyor. Bu esnada, en güçlüler çocuklarına iktidar dizginlerini miras bırakıyor ve onların tek kuvveti yıkım gücü. Kurşun patlaması gerçek. Bombanın etkisi gerçek. Silahların tesiri gerçek. Bunu kullanan embesil kim olursa olsun tarihi yazacak olan odur. Ancak orduların silahlarına ve komutalarına, kendilerini korumak için polislere sahip olsalar bile, savaşlarını sürdürmek ve baskılamalarını başlatmak için her zaman özgür bedenlere ihtiyaçları olacaktır. HİÇBİR ŞEY, yarın bu askerlerin ve polislerin fikirlerini değiştirmeyeceklerini söylemiyor. HİÇBİR ŞEY, yarın bu askerlerin ve polislerin programlarını değiştirmeye, erkekleri, kadınları ve çocukları vurmayı bırakmaya karar vermeyeceklerini söylemiyor. HİÇBİR ŞEY erkeklerin Tecavüz beni azdırmıyor. Katledilmiş anne ve babaların önünde kadınlara ve çocuklara tecavüz etmek beni azdırmıyor. Artık zirvedeki üç gerizekalının doyum bilmemesi bahanesiyle bu boktan hikayeye ait olmak istemiyorum. demeyeceğini söylemiyor. HİÇBİR ŞEY tarihin dallanıp budaklanmasını engellemedi ve bize gün boyu bunun tam tersinin söylenmesi bunu farklı kılmıyor. HİÇBİR ŞEY tarihin dağılmasını engelleyemedi. HİÇBİR ŞEY insan türünün kolektif anlatısını değiştirmesine karşı değil, tam tersine insan türünün insanlık tarihinde ilk kez bunu yapmaktan başka çaresi yok. Anlatıyı değiştirmek gerekecek. Piyasalar yok. Dağlardan, kasırgalardan, yangınlardan, okyanuslardan, büyük donlardan bahsetmiyoruz. Piyasalardan bahsederken gerçek şeylerden bahsetmiyoruz. Onlar öfkesinden kaçmadığımız devler değiller. Diğer şeylerin yanı sıra covid'in bize öğrettiği gitmeyi bıraktığımız gün her şeyin durduğu ve hepsinin bu olduğu. Bizler, kendi saçmalıklarını bir yere dayamak için bizim anlaşmamız olmadan yapabilecek, her şeye gücü yeten tanrılar tarafından yönetilmiyoruz. Saçlarının yağmurda kabarmasından korkan, büyük erkekliklerini göstermek için atların üzerinde yarı çıplak poz veren yaşlı embesiller tarafından yönetiliyoruz. Yarın Ama git kendin yap! Bu senin savaşın! demelerinin mümkün olduğu yaşlı embesiller tarafından yönetiliyoruz. Her şeyi, her zaman, en şiddetli olanlara emanet etmek bu kadar önemliyse, liderler arasında büyük maçlar düzenleyin ve ringde kana duydukları zevk yüzünden birbirleriyle mücadele etsinler. Bariz olandan kaçınmanın zamanı geldi. Bildiğimiz dünya çöküyor. Bu kötü bir haber değil. Silaha mecbur olmadığımızı, savaşa mecbur olmadığımızı, kaynakları yok etmeye mecbur olmadığımızı, piyasaları hesaba katmak zorunda olmadığımızı, ataerkilliğin bir anlatı olduğunu ve zamanının dolduğunu hatırlamanın zamanı geldi. Hayatlarımızı ziyafet masalarınızın altında dört ayak üzerinde, artıklarınızı kemirerek ve körü körüne kamışlarınızı emerek, bedavaya, nazikçe, her boşalmada bol bol teşekkür ederek geçirmeyi bitirdik. Masada oturan sizleri mutlu görmek bizi oldukça memnun ediyor. Bitti. Şimdi ağzımızı açtığımızda bu ısırmak ya da konuşmak için. Konuşmak ısırmaktan daha önemli. Konuşmak son yıllarda yaptığımız en önemli şey. Hiç konuşmamış bizler. Bugün önemli olan sözlerimize dikkat etmek. Eğer 'devrim' demek istiyorsak, sözün hiç götürülmediği yere götürülmesine izin vermeliyiz. Güvenli olmayan alanlar açmalıyız, çünkü sahip olduklarınızı ortalığa saçmak zorunda kaldığınızda güvenli diye bir şey yoktur, ama içtenlikle dinleyin. Bu bir cömertlik değil, samimiyet meselesidir. İçtenlikle dinlemek belki de öğrenmemiz gereken şeydir. Öğrenmemiz gereken bizim lehimize olanları pekiştiren şeyleri dinlemek değil, bir şeyin rahatsız olduğumuz alanların görünürlüğünü iyileştirip iyileştirmeyeceğini merak ederek dinlemek değil. Duymak için zaman ayırarak içtenlikle dinlemek. Söz eğer mahkemeler tarafından el konulursa içtenlikle dinlenemez. Amacımız sistematik olarak birini suçlu veya suçsuz ilan etmek olmadan dinlemeyi öğrenmeliyiz. Tüm yargılama döngüsü eski dünyaya ait. Kimin suçlu olduğunu bilmeyi umursamıyoruz. Gücün kötüye kullanılması dışında bir şey nasıl duyulur, alınır, tedavi edilir ve ardından iletilir? Kendimizi yetkililerden uzaklaştırmayı öğrenmeliyiz. Ben ve insanları hedef gösteren ırkçı bakan arasında, ben ve erkeklerin ne kadar tatlı oldukları konusunda henüz konuşmuş olan menopozlu bir aptal arasında, ben ve yeni bir hapishanenin feminist bir gardiyanı arasında, ben ve testislerin sanattaki önemini biraz çabuk unuttuğumuz için öfkelenen bir grup ucube arasında, ben ve bilinen ortak kolonyal tarihimizi hatırlatanın sessizliğini talep eden kahrolası tacizciler arasında, ben ve Üçüncü Reich'ın kalın kafalılarının değerli sayılan aptal eserleri arasında net bir ayrım olmadığını biliyorum ve hissediyorum. Onlarla benim aramda sabit bir sınır da yok. Ayrıca ben de o aptallarım. Aynı zamanda onların öfkesi ve kiniyim. Hiçbir şey beni, beni çevreleyen boktan ayıramadığından aynı zamanda onların kokuşmuş ızdırabıyım. Bu yine de her şeyin eşit olduğunu söylemekle aynı şey değil ancak bulaşma, yayılma, etki var. Herhangi bir temizlik, izolasyon, önlem fikri, saat 19:30'da RER'in koşuşturmacasında koruyucu kağıt maske takmak kadar güvenilirdir. Muhtemelen faydalı ama oldukça gülünç. Birbirimize maruz kalıyoruz. Bu, yayılan her şeyin bizi etkilediği ve bunun tersi olduğu anlamına geliyor. Çünkü Diğerleriyle aramda o kadar net bir sınır yok. diyerek başlarsam, bunu şiirsel bir dille söylemem. Ermeni kadının acısıyla, Lübnanlı kadının kargaşasıyla, evsiz kadının yaptığı başıboş gezintileriyle, hapishanedeki kadının kederiyle, Hong Kong'daki kadın şarkıcının kararlılığıyla, bir yurtta kalan güvencesiz kadın öğrencinin öfkesiyle söylüyorum. Hepimiz aynı zamanda dünyayız. dediğimde dramı hissetmediğim için bedenimde bir ihtimal suçluluk aramıyorum. Üşümüyorum, hücrede uyumuyorum, bugün mağlup olmadım, ciğerlerim kötüye gitmedi, fatura geldiğinde dişimi sıkmam gerekmiyor, evraklarım var, tenim beyaz, iyi yedim vesaire vesaire. Ama suçluluk seni güçsüz kılmaktan başka bir amaca hizmet etmeyen bir tecrittir. Evet, bugün giydiğim kıyafetler, onları yapan çocukların mahvolmuş hayatları, ülkelerin çevre kirliliği, yer değiştirmeye karar verme cüretini gösterenlerin sınıfına ait olmak utancıdır. Evet yediğim yemek yeryüzünün zehirlenmesi ve hayvan türlerinin yok edilmesi, çiftçinin sıkıntısı, otoyoldan şikayet ederken yanından geçtiğim İspanyol kamyoncunun yorgunluğudur. Evet, bu gece bulunduğum kurum, müze, nadir görülen bir şiddetin kabul edilmemesinin hikayesi. Evet, yazdığım ve sattığım kitaplar medyatik teşhirimin utancıdır. Evet, bugün söylediğim her kelime sadece ayrıcalıklarımdan dolayı değil, aynı zamanda pasifliğim ve adaletsizlikleri ifşa ederken zevk alma kabiliyetimden dolayı da iğrenç. Evet, kendimi suçlu hissediyorum. Hayır, saf değilim ama suçluluk zehirli ve bana yardım etmiyor. Bu utançla işe yarar hiçbir şey yapamam. Evet, bana ait olan başka bir ayrıcalığın da farkındayım ve o da şöhretim, bir meta değer haline gelen şöhretim. Benim gibi, internette şok dalgasına neden olan bir isme sahip olanlar ve kendini duyurmak, seçilmek, fark edilmek için mücadele edenler, ün kazanmak isteyenler ve yenilmez bir çıban gibi kurulan ben arasındaki bölücülük. Oymayı bitiremedikleri bir çıban. Tüm ayrıcalıklı konumlarımın farkındayım. Tüm pozisyonların eşit olduğunu, tüm bedenlerin tüm yaşam koşullarının bağlantılı oldukları bahanesi altında birbirlerine eşdeğer olduklarını söylemek istemiyorum. Fakat söylediğim şu: Görünmez bağların farkına varmak gerekir çünkü bu bağ silsilesi devrimi yapacak, birbirine bitişik suçluluklarımız değil. Dokunulmazlıkla ihlal edilmeyen, zorla çalıştırmaya maruz kalmayan beyaz bedenim, Sedan şehrini düşünmeden 11 Kasım'ı kutlayan hristiyan bedenim, antisemitik propagandaya ev sahipliği yapan yahudi olmayan bedenim, iyi beslenmiş, aşırı bakımlı bedenim, kapitalizm için çalışan ve onun kirli işlerini bundan benim endişelenmeme gerek kalmadan yapan ama aynı zamanda bununla duygulanmama yol açan ve eğlendiren bedenim. Birçok sınırın tanımlandığı bu beyaz beden. Gardiyanlara ve patronlara cevap vermekten yoruldum. Bugün sürdürmek istediğim şey, hiç konuşmamış olanlar ağızlarını açtığında onları dinleme yeteneğim. Sürdürmek istediğim başka bir şeyi arzulama yeteneğim. Hissetmek istediğim şey, insan ırkına ait olduğum ve başka bir türe ait olmadığım. Çocukların, çocuklarımın çocukları olacak yaşta olanların, ne dediklerini ve Devrim yapacağız. dedikleri zaman buna inandıklarını duymak istiyorum. Ne bildiğimi bildiğim için onlara yardım etmek istiyorum. Artık kesişim demek istemiyorum çünkü uzun vadede bu terim, sanki domates satıyormuşum ve komşunun patatesinden bir parça satmanın uygunluğunu teşhirde sorguluyormuşum gibi geliyor. Fiili olarak patateslerin benim domateslerimle aynı toprakta yetişiyor. Ama her neyse, benim çatışmalarımın seninkilerle örtüşmesi, benim yararıma olsun ya da olmasın, hiçbir anlamı olmayan dar görüşlü bir endişedir. Bu ne bir yol haritası ne de bir matematik problemi. 'Devrim' dediğimizde, senden yalıtılmış olmadığımı ve benden korunmadığını hatırlamak istiyorum. Duvarlar inşa edebilir, denize ağ atabilir, sınırları ve onları geçme prosedürlerini çoğaltabiliriz, sonuçta bu yersizdir. Senin gerçekliğin benimkinden geçiyor; benim gerçekliğim seninkine ağırlık yapıyor. Sabit sınırlar toksik ve hiçbir amaca hizmet etmiyorlar. Değişmeyen şey, her şeyin birbirinden geçmesidir. Bu yine de her şeyin birbirine eş olduğu anlamına gelmez. Benim yaşımdaki insanların, bugün 20 yaşında olan insanlardan bahsetmelerini dinliyorum ve olacakları bilen her şeyi daha önce görmüş birinin bıkkınlığı ve dingin tonuyla Kendilerinden önceki tüm kuşaklar gibi onlar da dünyayı değiştirmek istiyorlar. dediklerini duyuyorum. Ama tanıklık edebilirim, benim kuşağım dünyayı değiştirmek istemedi. Aramızdan bazıları bunu istedi fakat benim kuşağım asla dünyayı değiştirmek istemedi. Dünyaya çok fazla inanç beslediler ve kendilerine söylenen her şeye inandılar. Her nesil dünyayı değiştirmek istemez, her nesil dünyayı değiştirme görevini üstlenmez. Bizim kuşağımıza, biz okumayı bilmeden önce bile, dünyayı değiştirmezsek hepimizin sefalet çekeceği söylenmedi. Onlar akışkan cinsiyetliler ve panseksüeller. Onlar ırk ayrımcılığına uğrayanlar veya ırk ayrımcılığına uğrayanlarla dayanışma içindedirler. Onlar artık sefalet ve adaletsizlik tarafından sınırlandırılmak ve tanımlanmak istemiyorlar. Onlar şaman. Onlar cadı. Bugün beni ilgilendiren, ne utancım, ne suçluluğum, ne öfkem ne de içimdeki polisler; beni ilgilendiren onlara en iyisinden başlayarak Her şey mümkün. diyebilmek. Bu başka bir şey arzulama meselesi. Bu dünyayı kurtarmak istediklerini söylediklerinde onlara inanmayı seçiyorum. Önümüzdeki günlerde nelerin uydurulacağına dair hiçbir şey bilmediğimize inanmayı seçiyorum. En güçlüler tüm gün bize şunu tekrarladığında inanmayı seçiyorum: Geçmişi bildiğimiz için gelecekle ilgili her şeyi biliyoruz. Alternatif yok. Her şey olduğu gibi çünkü insan doğası böyle. Tanrı'nın engin hikmetiyle dilediği yol bu ve eğer lüzumsuz bir zulüm, adaletsizlik ve büyük bir yıkım varsa bunun nedeni zulüm, adaletsizlik ve yıkımın gerçeğin bir parçası olmasıdır. Onlar Hayvanlara bakın. diyorlar ve hayvanlara her baktıklarında hayvanların nasıl öldürdüklerini gözlemliyorlar. Bunun üzerine ben de öldüren hayvanlara bakıyorum ve gözlemliyorum. Onların göçmen kamplarını görmüyorum, onların sınırlarını görmüyorum, zebraların var olmamasına karar verdiğinden onları görmemek için topraklarına barikat kuran bir fil görmüyorum. Nükleer atıklarını gömen hayvanlar görmüyorum, bu yüzden kendime soruyorum: Hayvanlardan ne anlamalıyım? İnsan hikayelerimizde nezaket yararlıdır. Nezaket ve cömertlik, bizi ezen sistemle en zıt kavramlardır. Nezaket ve cömertlik, kapitalist sömürünün tam tersidir. Senden iznini istemek, bana katılıp katılmadığımı sormak. Nezaket ve cömertlik, pazarlarda bulamayacağınız şeydir, orduda bulamayacağınız şeydir, polislere öğretmedikleri şeydir."}
{"url": "https://futuristika.org/virginie-despentes-futbol-ve-pornografi/", "text": "Futbolu sevdiğimi söyleyerek başlayacağım çünkü 1986 Dünya Kupası'ndan bu yana taraftarlarla sık sık omuz omuza oldum. Bu yüzden bana oyunda neyin büyülü olduğunu gösterebilecek insanlarla bir sürü maç izleme şansım oldu. Ama beni bir maçta yalnız bırakırsanız, onu sadece seyrederim, neler olduğunu biraz anlarım ama beş dakika sonra gerçek şu ki futbol beni sadece ekstra nedenlerden dolayı ilgilendirir. Tüm sezon boyunca Pogba veya Neymar'ı tutkuyla izlerim, sorun değil, ancak turnuvanın sonunda dışarıdan yardım almadan oyuncu olarak yetenekleri hakkında söyleyecek fazla bir şeyim olmaz. Yani benim için futbol müzikle kıyaslanamaz bile yanımda kimse olmadan dinleyebileceğim şeydir müzik. Ancak soruyu cevaplamak gerekirse örneğin Barcelona'da yanıdakiler sayesinde sahada harika tasarlanmış oyunlar gördüm ve eğer bana bir takımın sahada neyi çizdiğini gösterirseniz, onu görebilirim. Futboldan soğuyan birçok insan tanıyorum, tam olarak bunun nedeni yıldız sisteminin vb. parasıyla çürümüş olması, ancak futbolu bırakamaması. Spor basınını okuyorlar, ligleri takip ediyorlar, maçları izliyorlar. Ve oyun başladığında, onu sevmekten vazgeçme arzuları ne olursa olsun oyun bulaşıcı hale geliyor ve sonra evet, oyunu takip ettiğiniz barda veya oturma odasında duygu bir anlamda konsere benzer. Hala bir büyü var ortada, inkar edilemez. Sistemin sapkın olması onun devam etmesine engel olmuyor. Aksi takdirde, futbol futbol olamazdı çünkü bu takım sporu taraftar olduğunuzda özel duyumlar sağlıyor ve oyun bu kadar yozlaşmasa belirli bir malzemeniz yoksa milyonca taraftarı ortaya çıkarıp kalabalıkları manipüle edemezsiniz. Pornografi gibi sonuçta üretim koşullarına dertlendiğiniz için sizin üzerinizde işe yaramasını istemeseniz bile, üzerinizde bir etkisi olması mümkün, çünkü porno süper güçlü bir araç. Futbol izlemesi özellikle eğlenceli bir spor ve bu da, ilginç olmaya devam eden tüm bir analiz sistemini uygulamaya koymanın keyfini çıkarmanın yanı sıra, insanların saf olmamasına rağmen, kandırılmış hissetmeye devam etmelerini sağlıyor. Futbolun yıkıcı yanına ilgi mi? Ne diyeceğimi bilemiyorum. Sapkın bir diyalektik kullanarak yıkıcı bir şey bulmak mümkün olmalı. Ama elimizde avucumuzda hiçbir şey yok. Diyelim ki gelecekte ilgimi çekebilecek yegane şey futbol kadın futbolu. Şu an için, erkek futbolunu ana akımdan kopyalamaya çalışıyorlar, para kurallarına ve erkek futbolunun medyalaştırılmasına uymaya çalışıyor, ancak çok geç kalıyor ve bunu yapmak için o kadar çok mücadele ediyor ve o kadar az yer açıyor ki kendine, bu da onu ilginç hale getiriyor. Kadın futbolunda oyuncular sadece fiziksel yeteneklerine değil, oyun zekalarına, sahadaki görüş açılarına veya kolektif anlayışlarına göre seçiliyor kadın takımları kendi içlerinde yıkıcı olduklarını söyleyecek kadar ileri gitmeyeceğim, ancak otuz yıl öncesinden bir şey saklıyorlar çünkü sekiz yaşında koçluk yapmaya başladığımız bir kız, süper yetenekli olmasına rağmen, oyunu sadece sevdiği için oynuyor asla para almayacağını veya şöhret kazanmayacağını biliyor, kimse onu umursamıyor ve futbolu ilginç kılan da bu. Bence oyunun kendisi açısından daha da ilginç bir hal alabilir. Kadın futbolundan bahsettiğimde, Paris'te amatör futbol oynayan Degommeuses gibi takımların aynı dili konuşmadan takım olarak uygulayabileceğiniz bir disiplin olduğu için bunu kullandıklarını düşünüyorum kurallar Yaounde'den Saint Etienne üzerinden Buenos Aires'e kadar aynı, yani dilini bilmediğiniz bir ülkeye yeni gelmiş olsanız bile bunu uygulayabilirsiniz ve futbol hala bir takım oyunu. Futbolda yıkıcı bir boyut varsa, bu yeraltı futbolunda bulunacaksa, bu türde... orada, müzik gibi bir durum var denebilir Beyonce'yi seviyorum ama L7 'yi dinlersem hala daha fazla duygulanıyorum. Kaouther Adimi'nin romanını okudum ve Bağımsızlık Onbirinin hikayesini öğrendim (1959 'da, Cezayir'in bağımsızlığı için savaşın ortasında, Mohamed Boumezrag, FLN'yi desteklemek için Fransız kulüplerinde oynayan futbolcuları organize ediyor. Fransız takımları içinde profesyonel oyunculardan oluşan bir takım oluşturacak kadar futbolcu kariyerlerinden vazgeçiyor ve Cezayir takımını kurmak için Tunus sınırından kaçıyorlar ve işe de yarıyor, bu bir dahinin politik darbesi aslında). Güzel bir hikaye tüm güzel hikayeler gibi detaylı bir şekilde hayal ediyorum, içinde sadece güzel şeyler yok, ama biraz uzaktan bakarsanız romantik ve yüce bir hikaye ve bu takım benim hayal etmemi sağlıyor çünkü profesyonel bağlılıkları olan bir grup sporcunun konularını aşan bir şeyin hayaliyle konforlarından vazgeçip, yeteneklerini onlara daha önemli görünen bir şeyin hizmetine sunan oyunculardan oluşuyor. Evimin alt katında çıkmaz sokakta top oynayan çocuklar olduğunu ve harika olduklarını düşündüğümü ve bunun beni hayallere sürükleyen bir şey olduğunu söylemek isterdim, 80 'lerde taşra kentlerinin durmadan top oynayan, yetişkinler olmadan, ödülsüz oynayan çocuklarla dolu olduğu görüyorduk ve benim de aralarındaki çocuk olduğum bu takımlarda bazen dahi oyuncular vardı. Ama bir daha sokakta oynayan çocuklar görmedim. Yani, konumuz artık sadece ana akım futbol... O da başka bir şey paylaşmayan insanları bir araya getiriyor, eğer bir stadyumun sosyolojik analizini yaparsanız, hayal edebileceğimiz en sosyal karışık yer olmalı... ve tersten bakarsanız zengin doğmamış bireylerin cebine büyük miktarlarda para görmek her zaman güzeldir, değişiyorlar yine de... ya da Benzema gibi bir adamın ektiği pisliği gördüğünüzde, güzel olan değişiyor, genellikle çılgın şeyler yapmak için her zaman zenginler sinirlenir, en azından orada, sahada plağı değiştiriyoruz, her seviyede... eğer çok olumlu olmak istiyorsak, sanırım bunu görebiliriz."}
{"url": "https://futuristika.org/virginie-despentes-kalici-olduklari-izlenimi-veren-seylerin-kirilganligi/", "text": "Vernon karakteri fikri 2008 mali krizinden sonraki işten çıkarmalar dalgasında aklıma geldi; İspanya'da çok zaman geçirdim ve bir milleti yıkmanın o denli kolay olması bende bir etki yarattı. İnsanlar kendilerini borçlarının ağırlığıyla sokaklarda buldular, ülke işsizlik yüzünden ezildiği için işe geri dönme ihtimali de yoktu. Hayatları boyunca faturalarını ödemişler, ailelerini geçindirmek için işleri yoluna koymuşlardı ve 50 veya daha ileri yaşta kendilerini bir anda evsiz buldular. Avrupa'da, benim yaşımdaki biri için bu yeni bir şeydi. Fransa'da, sefaletin yayılması, her türlü sonucu olan nispeten yeni denebilecek bir toplumsal seçimdir. Bir plak dükkanı sahibi düşündüm çünkü 1980 'lerin sonunda plak satıcısıydım ve plak işinde çalışan bir sürü insan tanıyordum. Batmaz izlenimi veren güçlü bir endüstriydi ve ana akımın yanı sıra sağlam olduğu izlenimini de veren son derece organize bir alternatif muhalif kültür vardı. Ama işi aslı her şey iki yıl içinde kayboldu gitti. Beni ilgilendiren buydu kalıcı oldukları izlenimi veren şeylerin kırılganlığı. Bu roman hakkında defalarca söylendi ve oldukça gurur verici ve bu beni memnun ediyor, ama başından beri niyetim bu değildi. Hayatta birçok sorunum var, ama şu an için megalomani bunlardan biri değil ve kendimi bir neslin portresi yapma fikriyle bilgisayarımın başında otururken görmüyorum. Onun yerine ortadan kaybolmayla ilgili bir hikaye uydurdum. Bilincimiz çok yavaş gelişse de gerçeklik istikrarsızdır. Hayalet üyeler ile hangi ilişkileri sürdürmeye devam ediyoruz beni ilgilendiren insanlar, yerler, kavramlar veya ilişkiler. 50 yaşındayım ve gerçekten var olandan ziyade ortadan kaybolmuş olanla ilişkide daha avantajlı olduğum zihinsel bir evrene adım adım girdiğimi hissediyorum. Bunun aynı şekilde kültürlerimiz için de geçerli olduğu izlenimine sahibim örneğin, internet her şeyi tersine çevirirken, internet öncesi dünyada yaşıyormuşuz gibi düşünmeye devam ediyoruz ve bu yeni dünyaya düşüncelerimizle girmeyi başaramadık bence. Kendi gerçekliklerimizde yabancılaşıyoruz ve bu deneyim ilgimi çekiyor. Vernon Subutex, birçok karakterin olduğu bir roman ve tek ortak noktaları gerçekliğe bir türlü uyum sağlayamamaları. İster genç ister yaşlı olsunlar, ölülerle tartışmaya devam ediyorlar. Şiddete şiddet dışındaki yollarla karşılık vermek çok zor. Maruz kaldığımız şiddeti yeniden üretmemek çok zor. Plak dükkanında ilgimi çeken şey buydu yani, rock ve post punk, hardcore ve funk'ta, tüm bu gitar müziği biçimleri, samimi bir tutkudan başka hiçbir ortak noktası olmayan insanları birbirine karıştıran muazzam bir dönüm noktasıydı 1990'larda bir plak dükkanındaki müşterileri düşünürsek ve birinin ya da diğerinin yollarını izlersek, kendimizi toplumun hemen hemen her yerinde buluruz. Rock kültürünün son 20 yıldaki aşırı sağ etkilere açıklığı beni özellikle etkiledi. Çevremde duyduklarımı tam olarak yazmaya çalıştım, ama aynı zamanda çevrimiçi olarak maruz kaldığım şeyleri de yazmaya çalıştım, çünkü sosyal ağlar bizi zaten gerçekliği algılamak istediğimizi doğrulayan bilgi kümeleri halinde kapatmak için çalışsa bile, web ortamı bizi 20 yıl önce erişemeyeceğimiz söylemlerle temasa geçiriyor. Bir Yahudi karşıtının zihninde neler olup bittiğini bilmek için aşırı sağcı basını okumak gerekiyordu, bugün kaybedecek biraz zamanınız olması ve kendinizi Google'ın yönlendirmesine izin vermeniz yeterlidir. Şiddet beni takıntı haline gelmiş bir tema. Kendi şiddetim, her yerde var olan bir şiddet algım film ve TV dizilerinde, internetteki alışverişlerimizde, sokakta, protestoların bastırılmasında, politik öfkenin ifadesinde, ekonomide, ekolojik olarak. Tüm alanlarda şiddette bir artış görüyorum yazdığım tüm hikayelerde bunu hissedersiniz. Şiddete şiddet dışındaki yollarla karşılık vermek çok zordur. Maruz kaldığımız şiddeti yeniden üretmemek çok zor. Belirli bir edebi tavsiyeyi hatırlamıyorum, ancak Stephen King'in Yazma Üzerine kitabının yazma hakkında çok şey anlamama yardımcı olduğunu biliyorum. Joan Didion, Zadie Smith, David Simon, Ann Rice, Chimamanda Ngozi Adichie, Stephen King, Mariana Enriquez... aslında liste oldukça uzun olurdu; bana göre yazarlara hayranlık duymakta oldukça iyiyim. İlham kaybı anlamında boş sayfa sendromu beni korkutmuyor. Her şeyi olduğu gibi bırakmanın, yürüyüşe çıkmanın ve başka bir yerde olanlarla ilgilenmenin yeterli olduğunu ve bir hikaye yazma arzusunun kolayca geri döneceğini hissederim. Bununla birlikte, Joseph Conrad'ın herkesten daha iyi özetlediği zihinsel kesinti türü yazmak istediğiniz bir sahneye sahip olmak, diyaloğu, yeri ve eylemi bilmek, istediğiniz her şeyi bilmek ve ilk kelimeleri yazamadan tüm günlerinizi masanızda geçirmekten oluşan durum yani, bununla nasıl savaşılır bilmiyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/vladimir-makanin-siyahi-secmek/", "text": "Doğduğum köyde yapacak bir şey yoktu, sürekli satranç oynardık. Dikkatli ve istekli bir öğrenciydim, yine de dersler yüreğime hiç işlemedi. Kişiliğim üniversitede oluşmadı, daha çok beşinci sınıftayken yetişkinlerle satranç oynadığım günlerde kendim oldum. Rakiplerimi tam yeneceğim sirada, terlemeye başlarlardı, sandalyelerinde kıpırdanır, sigara içerlerdi, o zamanlar yarışmalarda tüttürmek serbestti. Karşılarında sessizce oturmuş oğlan ise ben- oyundan keyif alırdı. O eşsiz mücadele duygusu tüm yaşaşmımda bana yardımcı oldu. Daha çok, metin yazmanın talepkarlığını ve beni yenmek için neredeyse oyuncu bir halde bastıran çabasını kast ediyorum. Artık o genç değilim, yerinde oturmuş, terleyen, kıpırdayan ve tüttüren kişi oldum. Zafer, siyahlarla oynayanın olacaktır. Beyazlarla oynamak, başkaları gibi yazmak anlamına geliyor, hızlıca öne geçmek. Belirsiz bir alanda yeni karakterlerle bir novella ya da roman yazmak, siyahlarla oynamaya benziyor. Bölümler halinde yazıyorum, ana sahneleri karışık sırayla yazıyorum, bazen sondan başlıyorum. Mutfakta olmak gibi bir durum. Bir şey kızartacaksın, ihtiyacın olan şey birkaç parça et sadece. Gençken, çevrede bu kadar kitap yoktu, yine de şanslıydım, annem öğretmendi. Onuncu ya da on birinci sınıftayken, bana okumam için üç yazarın kitaplarını getirdi: Ivan Bunin, Alexander Kuprin ve Leonid Andreyev. Okumak bir dere değil de nehir gibiydi bana. Üniversitedeyken Remarque'nin Üç Yoldaş'ı hit olmuştu. Shakespeare okudum, çok güzel bir ciltti, yüksek ihtimal çalındı ve bir sahafın raflarına düşmüştür herhalde, yarı aç gezen öğrencilerdik, ne yaparsın? Artık pek üzülmüyorum, yine de o kitabı üzerinde eski notlarımla bir kere daha görmeyi isterdim. İki süreç var: Yaratma ve tüketme. Yazar sadece ilkinden sorumludur. Bir roman, drama yazabilir ama nereye ulaşacağına dair sözü yoktur. Etkisi dışındadır. Toplum ürettiğini tüketir, ertesi gün hakkında konuşmaya başlar ve bir ay sonra da seni çöpe atabilir. Veya ancak ölümünden sonra farkına varır. Ya da asla farkına varmaz. Yine de, bunlar senin işin değildir, senin tek işin yaratmaktır. Yaratma süreci tabii ki sonrasını da etkileri yazarın kendisini de. Yazarın kendisi de sıklıkla, sonradan olanları pek algılayamaz. Başarı denen şey pek güzel bir durum olmayabilir. Bizler, üretenler ve onlarla ilgilenenler arasında pek ince bir bağ var ya da yok gibidir. Bir kovandaki arılar gibi olmayalım zaten. Birçok örneği vardır, matematikte, fizikte, satrançta, büyük isimler var, haklarında hiçbir şeyi bilmediğimiz, varlıklarından haberdar olmadığımız kişiler var. Danimarka'da kitabım yayımlanmıştı. Tanıtımdan sonra bir yere davet edildik ve oturduk. Kızım da o zamanlar müizk eğitimi alıyordu. Yolumun üzerinden ona aldığım plakları koyduğum torbam da elimdeydi. Editörlerle oturunca, kapının arkasına astım. Konuşmaya başladık, Dostoyevski, Kierkegaard, varoluşçular, o zamanlar pek moda konular. Genç bir adam kapıyı çalıp içeri girdi, kendi dilinde anlaşılmaz bir şeyler söyledi. Çıktı. Bir saat daha oturduk, Dostoyevski, Kierkegaard'a devam. Sonra fark ettik ki, soyulmuşum. Plakların olduğu torba gitmiş. Konuşmalar başladı hemen, yapan Danimarkalı olamaz, kesin Alman'dır dediler. Bu muhabbeti Almanya'da anlattığımda, Almanlar bana yapan kesin Doğu Alman'dır dedi. Doğu Almanyalı biriyle konuşurken Polonyalılar çalar dedi. Polonya'da da Ruslar'ın hırsız olduğunu düşünüyorlar. İşte böyledir, bir adım doğuya doğru itildikçe dönüp dolaşıp Asyalı diye yazmamın beni vurması ilginç."}
{"url": "https://futuristika.org/vladimir-makanin-ve-ayhan-gecgin-hepimizi-istila-eden-bosluk/", "text": "Rusya'yı bilemem, ama Underground okuyarak Rusluk nedir, anlamaya çok yaklaşıyoruz. Post-Sovyet dönemin getirdiği karartı, hayatın baskısını artırması, önceden akla gelmeyen türlü sorunların yaşamsal önem kazanması. İşsizlik, barınak sorunu, aç kalmak, hepsinden önemlisi, benliğini koruyabilmek meselesi. Ellili yaşlarını sürdüren Petroviç'in tutunabilmek için komünalki bozması apartmanların minicik odamsı dairelerinin bekçiliğini yapması, bir yandan yazamadan yazarlığını sürdürmesi, Moskova'nın yeraltında benliğini koruma çabası, akıl hastanesine atılmış dahi-deli kardeşini terk etmek ve sık sıkı sarılmak arasında gidip geldiği yaşatma mücadelesi. İnsanlar meselesi. Değişen zamana göre değişen insanlar. İnsanların birbirini yemesi. Çok içmek, çok sevişmek istemek de içmekten sevişmeye hal kalmaması. Sovyetler daha iyi değildi, tamam, ama neo-liberalizme dalan Rusya hiç iyi değil. Soruyu şöyle soralım: 2016 yılında çürümemiş metropol kalmış mıdır. Kenarda kalmayı tercih edenlerin aslında ileri doğru adım attığını görmüyor muyuz. Konuşmamayı, yazmamayı, söylememeyi tercih eden birkaç güzel insan hürmetine devam ediyoruz. Günay Kızılırmak Çetao'nun sıpsıkı çevirisinde Çehov'dan mülhem bir boşluk doldurma çabasına gönderme yapar Makanin. Kitabın yazmayan yazarı her türden edebi üretkenliği reddeder. Yazarın asli görevinin yazmak olduğu dünyayı çoktan kaybettik. Yazarın temel görevi artık benliğini kaybetmemek savaşında neler yapabildiğinde yatıyor. Edebiyatın bize yaşama dair cevap verme iddiasının ölümünün üzerinden uzun süre geçti. Yazar artık, kenos'a, hepimizi saran o büyük boşluğa, sokaklarda, çatılarda, izbe odalarda, apartmanların loş koridorlarında hayatta kalmaya çalışan o büyük kalabalığa karışmaktadır, devletin, özel kurumların, sivil derneklerin, zenginlerin, edebiyat sevicilerin, okurların, bakkalların, barmenlerin desteklediği yazma eylemine değil, düşkünlüğün içinde ayakta kalmaya çalışırken omuz omuza verdiği, dayanıştığı insanlara yaklaşmalıdır. Bu mücadele, bu savaş, tabii ki kansız olamaz. Hayatta kalmak için, özsavunma için gereğinde kan dökmekten kaçınmaz. Dostoyevski'nin izini takip ederek, edebiyatın yaşama dönüştüğü anda, yazar bizzat elini kana bular. Makanin'in kahraman olmayı reddeden karakterleri, devlet ve toplumla sürekli didişirler. Başka bir kitabında Kafkasya meselesini de Rusya'nın genel geçer bakışının dışında ele alır Makanin. Nazarında, bütün o editörler, dergi sahipleri, edebiyat patronları, yıllarca yazarları aşağılamaktan, üzerlerinden şöhret ve para kazanmaktan başka ne yapmışlardır. Devletin birer baskı unsuru olmanın dışına çıkamayan tüm edebiyat patronlarını lanetler. Bunlar değil midir, Platanov'u bile bekçi diye kullanan, sokakları süpürten. Makanin'in ilk yapıtı, matematik üzerine bir denemeydi. Bir Sovyet askeri üssünün çalışmaları bünyesinde yayımlanmıştı ve silah teknolojisine dair detaylar içeriyordu. İlk kitabı Düz Bir Çizgi, yine bu yılların etkisiyle yazılmıştı. İlk romanı Sesler'den başlayarak, roman, hikaye ve uzun hikayeler yazdı. Düz Bir Çizgi'den başlayarak, etik meselesi, Makanin için hep önemli oldu. İnsanın kendini savunması, savunurken düştüğü haller, çoğunlukla birinci tekil anlatımla, kimi kitaplarında tekrarlanan karakterleriyle öne çıktı. Geçirdiği bir trafik kazası nedeniyle iki yıl yatalak kalması, bu sürede hastanelerde doktorlarla yaşadığı kötü tecrübeler ve bir iş sektörüne dönen tıpa karşı duyduğu nefret de kitaplarında sıklıkla yer buldu. Ayhan Geçgin'in Kenarda'sında şehrin çürümüşlüğü arasında gezinen anlatıcı/düşünen insan da Makanin'in karakterinin ileriye doğru adım atmış halidir. Gezinen artık bir flaneur değildir, şehrin içinde kaybolan, şehrin akıntısına kapılan değildir, tıpkı Petroviç gibi, baktığı yerde artık kentin düşmüş alanları vardır sadece. Şehre uyum sağlamış kalabalıklar artık görünmez olurlar, bizim için artık var olmayanlardır. Hepimizi saran o bunaltıcı kalabalık, bir yandan içimizde büyüyen boşluğu besler. Yeraltı artık yer üstündedir. Sadece kendimiz gibi olanları görürüz. Bu bağlamda Geçgin'in gezineni bir aylak değildir. O daha çok kendini kentin içinde yok eden, değişen, büyüyen şehrin kenarında gezinen, giderek küçülen daireler çizen ve hiç durmadan hareket ederek hayatta kalan bir varlıktır. Gördüğü, kokladığı, yaşadığı yazarın konusu olmayacaktır. Koruyabilirse eğer, boşluğuna kapadığı benliğini sunabilirse, edebiyatın konusu olacaktır. Bu sayede oluşunu sürdürecek, çürümeden korunacaktır. Türkiye iyi bir ülke değildi tamam, ama neo-liberal Türkiye de iyi değil. Makanin'in bir kısa öyküsünde bir oğlan, iki büyükanne arasındaki çirkin aile çekişmesinde bir oyuncak konumundadır. Geçgin'in Kenarda'sındaki ailenin monotonluğu ve sessizliği, göç sonrası geldikleri kentte kendilerine yer edinme çabası arasında kendi yollarında silikleşen aile bireylerinden biri olabilir pekala bu oğlan. Ailenin açıktan ya da gizli, bilinçsiz ya da isteyerek, kendisine benzetmek istediklerinin sessiz direnişi, bunu yaparken nefret edilen kentin kalabalığında kaybolmak, büyüyen, dönüşen şehrin yeni yapıları arasında silinip gitmek."}
{"url": "https://futuristika.org/void-zine/", "text": "Void Zine, edebiyat ağırlıklı edepsiz bir fanzindir. Beyoğlu'ndan Volkan Yalçın ve Kadıköy'den Eren Karatepe tarafından yayımlanan Void, geceleri parmak uçlarına basarak İstanbul'da dolaşır. İçeriksizdir. Görsel işlere de denk gelinebilir. 'Her ay, yeni bir nüsha' fikri ile yola çıkılsa da, türlü bahtsızlıklar ve vahşi kapitalizm Void'in yayımlanma aralığını belirsiz yapmaktadır. ibneler hakkında tedirgin edici öykülere, bilimkurgu öykülerine, absürd görsel işlere, yaşamın bunaltan rutini hakkında bunaltmayan metinlere, sorgulayan yazılara ve değişik şiirlere göz atabilirsiniz. Ve şunu asla unutmayın ki, ortalama bir insanın on üç yılı uyumakla geçiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/volkan-aslandan-istikrarsiz-tekrar/", "text": "Volkan Aslan, İstikrarsız Tekrar sergisini farklı nedenlerden ve işlevlerden dolayı üretilmiş şablonlar yardımıyla oluşturduğu desenler üzerinden kurguluyor. Sergi, kamusal ve özel alanların bu şablonlar aracılığıyla yeniden tasarlanmasından ve bu yaşam alanına dahil edilen bireylerin hikayelerinden oluşuyor. Bu yeniden tasarlama, şablonun doğasına aykırı olsa da buradaki aykırı birliktelikler ve biçim tekrarları, bu aynılaşmayı kendi işlevi üzerinden kırmayı hedeflemekte. Yaşam alanlarının genel ihtiyaçlar doğrultusunda tasarlandığını göz önünde bulundurursak, desenler bu standartların tekrar sayısını artırarak, bütün bu aynılaşmalardan bir farklılık ortaya koymaktadır. Tıpkı yaşadığımız hazır mekanları kişiselleştirme ve özel kılma çabamız gibi, bu eylem de hazır olanın zaafiyete uğratılmasıdır."}
{"url": "https://futuristika.org/vonnegut-araciligiyla-izlenen-artist-keith-p-rein/", "text": "Vonnegut yazını, bir izleme yöntemi olarak düşünülürse pek çok artistin bu yöntemle izlenebileceği kabul edilebilir. Ancak başka bir artist seçilseydi, bu yazıda göstermek istenilen mezbaha kavramı, beklendiği ölçüde görünmeyebilirdi. İşte bu yüzden 'Slaughterhouse' serisinin sanatçısı Rein'i, 'Mezbaha No:5'in yazarı olan Vonnegut'la izlemenin anlamlı olacağı varsayıldı. Böylece 'çirkinin, korkuncun, dışlananın, ötekinin' sahnede olması kolaylaştı. 'Korkulanın' aktörleştirilmesinin nedeni ise yaşamın aslında korkunç şeyleri de içermesidir. Ve de en azından okuyucunun, bu korkunç şeylere bakması, görmesi gerekli, artık elini kirletmesi gerekli. Hayatın, kime reva olup olmadığını bilmesi gerekli. Öyleyse, varılabilecek tek sonuç, hayatın 'bir hayvan için bile' incitici ve tehlikeli olduğu düşüncesidir. 'Ölüm var ve herkese dokunuyor bir şekilde: Hayat bu! Ölüm var ve ötesi gerçek hayat: Hayat bu! Ölüm var ve bir yerlerde beklemede: Hayat bu! Ölümün ve hayatın yüz yüze geldiği ve birbirine dik dik baktığı yerler oldukça fazladır. Ancak bu yazı için -seçilmiş olan- 'mezbaha' bile bu anlamda tek başına kafidir. Bireysel bellekte yer alması gereken belki de- son şey olduğu için çirkindir. Mezbahaya yakıştırılan tüm bu özellikler, onu ilginçleştirir. Pek çok korku filmine de konu olur: Mezbaha, sahneleşmiştir. Sahneleşirken dönüşmeyi ihmal etmez. Sinema ve literatür, korkuyla erotizmi birleştirirken, 'mezbaha'yı da popülerleştirir. Peki bu nasıl olur? Çirkin'e tek şans veren 'şey'in yardımıyla birlikte: Modernizmle birlikte. Rein, çeşitli materyal ve konudan beslenen bir sanatçıdır. Başka bir deyişle, var olduğu aşikar olan kast sisteminin lüks içinde yaşayan bir azınlık da 'çirkinliğe' katlanmak zorunda kalabilir. Tüm bu sorgulayıcı durumun tersine, Rein, sadece güzellik, erotizm ve korkuyu bir araya getirmiş olabilir. Belki de amacı sadece ünlü, güzel kadınların bu özelliklerini kullanıp, illüstrasyonlarını ilgi çekici kılmaktır."}
{"url": "https://futuristika.org/voynich/", "text": "Wilfrid Michael Voynich, 1912 yılında Roma'ya 20 km. uzaklıkta, dönemin zengin ailelerine yazlık ev olmuş Mondragone malikanesinde bulduğu el yazmalarının belki de ömrünün kalan yıllarında kendisini merakta bırakacağını ve bu merak içinde de ölmesine neden olacaklarını henüz bilmiyordu. Ama kendisinden uzun uzun yıllar önce George Sand'in malikanenin bahçesinde aynı ağaçları seyre daldığını biliyordu tahminimce. Yazar Ivan Turgenev'in hakkında Ne cesur bir adamdı ve ne iyi bir kadın! dediği edebiyatın bıyık altı kahkahası George Sand bir başka yazıya ayrıntılı konu olsun, şimdilik George'un sadece hiç yaz madığı kadar huzur bulduğu bu yörede kaldığı sürece La Daniella adlı romanını tamamladığını belirtelim ve tercümesi henüz tamamlanmamış Voynich yazmalarına dönelim. 1450 ile 1520 yılları arasında yazıldığı tahmin edilen Voynich yazmaları, bugüne kadar tercüme edilemeyen bir dille yazılmış yazılar ve ilginç resimler içeriyor. Metinlerin, yazıldığı dil her ne kadar kullanılagelmiş hiçbir dil sistemine uymasa da, belirli bir mantık çerçevesinde kodlanarak yazıldığı biliniyor. Yazıların rastgele yazılmış bir işaretler yumağı değil de doğal bir dilin yazıya geçirilmiş hali olduğunu belirten uzmanlar, bu dilin 19 ya da 28 harfli olduğunu düşünüyorlar. Muğlak bir dilin belirsizlik hali harf sayısından başlıyor, hepimiz çok tedirginiz! Dilbilimciler, matematikçiler, şifreciler (özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında ünlenen şifreciler), tarihçiler, göstergebilimciler, bilimadamları ve çok meraklılarca ortaya çıktığı ilk zamanlardan beri incelenen Voynich el yazmaları, ikibinlerde bilgisayar ortamında da çözülmeye çalışıldı ve sonuç yine alınamadı. Başta Wilfrid Michael Voynich olmak üzere, kitabın izlerine rastlanan, daha doğrusu rastlanıldığı düşünülen geçmiş dönemlerde bazı kişiler sahtekarlıkla suçlandı. Bilim adamı ve felsefeci Roger Bacon, okültist ve simyacı Edward Kelly, astrolog, simyacı ve matematikçi John Dee bu kişiler arasındaydı. Ama yazmaların sahtekarlık olamayacak kadar doğal hazırlanmış olmaları, kimsenin onları satmaya çalışmaması, olay-zaman-mekan üçlüsünün tutarsızlıkları gibi sebeplerden suçlamalar kayboldu kısa zamanda. Aslında yazmalara ilgi duymak, sanki lanetlenmiş gibi meraktan kısa ya da uzun dönemde gayet huzursuz günler geçirmeye dönüşüyordu; suçlamalara bir açıklamaya ihtiyaç duyulduğu için ortaya atılan zırvalıklar gözüyle bakıldı. El yazmalarının en ilginç yanı stil ve fikir olarak bizim dünyamıza benzerliği kadar bir türlü çözülemeyen dili dışında içerdiği resimlerde tasvir edilenlerin bir o kadar farklı olması. Pek çok sayfası eksik olduğu ortak fikrine varılan kitabın, birbirinden farklı stillerde hazırlanmış en az 6 ana bölümden oluştuğu görülüyor. Bunlar; bitkibilim, gökbilim, dirimbilim, evrenbilim, ilaçbilim ve tarifler. Metinlerde -tahminen- tanıtılan bitkiler, renkli çizimlerle beslenmiş ama ilginç olan bitkilerden sadece bir iki tanesi yeryüzünde yetişen bitkilerle benzerlik gösteriyor, sadece yetersiz bir benzerlik ve diğerleri henüz keşfedilmemiş bitkiler ya da hiç keşfedilemeyecek belki bu dünyadan öte bitkiler. Güneş, ay, yıldızlardan oluşan çizelgeler, aynı gökyüzüne baktığımızın bir kanıtı. 12 burç sisteminde burç sayısı aynı, semboller benzer. İlginç detaylar da var; mesela çoğu burcun sembolüne eşlik eden minyatür kadın figürleri. Bu kadınlar genellikle yarı çıplak haldeler ve bir elleriyle bir yıldızı tutuyorlar. Kadın figürleri dirimbilim bölümünde de görülüyor. Çıplak ve bazen başlarında bir taçla tasvir edilmiş kadınlar, çok karmaşık, yer yer vücut organlarına benzeyen şekillere bürünmüş bir boru ağ sistemiyle birbirine bağlı havuzlarda ya da küvetlerde yıkanıyorlar. Evrenbilim bölümü yine çizelgelerden oluşuyor ama tasvir edilen doğa tanıdık değil. Bu bölümde, birbirine menfezlerle bağlı 9 adet ada, şatolar ve bir yanardağ içeren bir harita da bulunmakta. İlaç yapmak için kullanıldığı tahmin edilen köklerin, yaprakların, çok çok eskiden eczanelerde görmeye alışkın olduğumuz kavanozların çizimlerine ve genç bir kızın günlüğü gibi çiçek ve yıldızlarla imlenmiş kısa yemek tariflerini andıran paragraflara ise diğer bölümlerde rastlanıyor. Resimlerin çizgi karakteristikleri, kadınların kıyafetleri ve haritadaki şatoların şekillerinden ortaçağ Avrupa'sına ait olduğu belirlenen yazmalar, bir teoriye göre birkaç kişilik bir grubun ürünü, belirli konulara odaklanmış toplama bir kitap. Kim ya da kimler tarafından, tam olarak ne zaman ve nerede yazılmış olursa olsun Voynich yazmaları bize çok yakın ama bizimkinden çok farklı bir dünyayı tanıtıyor. Belki de sadece iç inde bir dünya kurmuş olan herhangi birisinin ya da birilerinin dünyası çözülmeye çalışılan. Belki de hiç çözülmemesi gerekiyor çünkü gerçeğe bir kere açılan kapılar bir daha asla kapatılamıyor. Polonya asıllı Amerikalı Wilfrid M. Voynich, ünlü matematikçi George Boole'un kızı Ethel Lilian ile evliydi. Wilfrid sahaf ve antikacı, Lilian yazar, müzisyen ve özellikle Rus göçmenlerle yakından ilgili bir aktivist idi. Ailecek yazmaların dilini çözmeye çalıştıkları aşikar. Wilfrid 1930 yılında öldüğünde, Lilian eşinden kendisine miras kalan yazmaları satmadı, sakladı. 1960 yılında öldüğünde yazmaları yakın arkadaşı Anne Nill'e bıraktı. Anne ise ertesi yıl yazmaları bir sahafa sattı. Sahaf bir süre sakladığı yazmaları, alıcı bulamayınca Yale Üniversitesi'nin kütüphanesine bağışladı. Halen Yale'in nadir kitaplar koleksiyonunda yer alan Voynich yazmalarının geçmişinde ise kitabın üzerindeki damgalardan ve adının geçtiği yazışmalardan ilginç kişiler ve yerler karşımıza çıkıyor. Yazmaların bilinen ilk sahibi 17. yüzyıl Prag'ından Georg Baresch adında bir simyacı. Roma'daki Collegio Romano'da papazlığının yanı sıra felsefe, haritacılık, dilbilim ve eskilbilim alanlarında da yetkin, dönemin tanınmış ismi olan Alman Athanasius Kircher'a yazmalardan kopyalar yollayan Baresch'in, Kircher'dan yazmaların orjinallerini göndermesini bildiren bir haberden başka bir cevap alamadığı tahmin ediliyor. Yazmaları göndermeyen Baresch kısa bir süre sonra ölüyor ve yakın arkadaşı Jan Marek Marci'ye geçiyor yazmalar. Marci, Charles Üniversitesi rektörü olduğu o yıllarda, yakın arkadaşı Kircher'a yazmaların bu sefer orijinallerini yolluyor. Yazmalar, önce Kricher'in evrakları arasında sonra Pontifical Gregorian Üniversitesi adını alan Collegio Romano'nun kütüphanesinde 200 yıl kadar kalıyorlar. Binsekizyüzlü yılların ortalarından sonlarına doğru, İtalya Krallığı'nın kurulmasıyla Roma başkent oluyor ve pek de hazzedilmeyen kiliseye ait ne varsa istimlak edilmesine karar veriliyor. Karara üniversitenin kütüphanesinin de dahil edilmesi üzerine, kütüphanedeki kitapları kendi özel kütüphanelerine taşıyan akademisyenlerden Petrus Beckx yazmaların yeni sahibi oluyor. O dönemde rektör olan Beckx, kitaplarını kendisinin ve üniversitesinin bağlı bulunduğu Society of Jesus oluşumunun almış olduğu Villa Mondragone'a taşıyor. Başka bir üniversitenin yönetim binası olarak kullanılan malikanede Wilfrid Voynich'i bekleyen yazmaların parasızlık nedeniyle satışa sunulduğu tahmin ediliyor."}
{"url": "https://futuristika.org/w-s-burroughs-defolup-gitmem-lazim/", "text": "Ben düşkün değilim. Ben düşkünlüğün kendisiyim. Bu varyeteyi, bu esrarlı yolda sürdüreyim diye açığa vurduğum düşkünlüğün. Görüp göreceğin her bir düşkünlük ve her bir kafa benim asıl. Ebediyen kafayım ve müptelayım. Burda kafa derken gözünüzde iyi kötü bir şey canlansın maiyetinde diyorum. Devamını siz getirin. Hakikat benim ve müptelayım o hakikate. Önüme döküntü bir duvar ve bir çöp tenekesi koyun, Allahıma, ölene dek kılımı kıpırdatmadan oracıkta otururum. Duvar benim çünkü, teneke benim. Bana yalnızca, orda oturup duvara ve çöp tenekesine bakacak biri gerekir. Buyur edecek bir insan evladı yani. Ben hiçbir şeye bakamam. Körüm. Hiçbir yerde de oturamam. Üstüne kıçımı koyacağım bir şey yok. Dur, hazır ağzımı açmışken şu malın gözü aleyhtarlarıma da iki çift laf edeyim. İnsan soyundan nefret ettiğimin aslı yoktur. Ben sadece, insanoğlundan haz etmiyorum. Hayvanlardan haz etmiyorum. Nefret değil hissettiğim. Şu tadına doyamadığınız laf salatanıza dalarsak en makul sözcük midemi kaldırıyor olabilir. Yine de insan bedeninde ve insan bedeniyle yaşamaya mecburum. Üzerinde haşaratların yaşadığı bir gezegene düştüğünüzü hesap edin. Körsünüz. Keşsiniz. Allem edip kallem edip, haşaratlara esrarlı şeyler getirtmeyi başarmışsınız. Binlerce sene orda, onlarla yaşamış olsanız da, haşere köleleriniz halen daha, içten içe midenizi kaldırıyor. Ne zaman bir yerinize değseler aynı hisse boğuluyorsunuz. Ben de insan kölelerim için tam tamına böyle hisler besliyorum işte. Beş yüz bin bilmem kaç yıl önce teşrif ettiğim bu yere ayak bastığım andan beri aklıma takılan tek bir şey var. Sizin insanlık tarihi dediğiniz şey, benim kaçış planımın başlangıcına dayanıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/walerian-borowczyk-usta-beni-yengecsen-e/", "text": "Nesnelere düştükçe Walerian Borowczyk'ye yaklaşabiliriz. Polonyalı yönetmen, geç dönem tender porno/erotik filmleriyle biliniyorsa da, ilk dönem kısa filmleri ilgimizi daha çok çekiyor. Borowczyk; görsel işler sanatçısı, senaryo yazarı, sahne tasarımcısı, animasyon film yapımcısı, yazar, oldukça da rahatsız bir kişilik. 1923 yılında Poznan yakınlarındaki Kwilcz'de doğuyor, 1959'dan itibaren Fransa'da yaşayıp 3 Şubat 2006'da ölüyor. Krakow Güzel Sanatlar Okulu'ndan mezun olmasının ardından ve okul sırasında, Szpilki, Nowa Kultura ve Zycie Literackie dergilerinde çizimleri yayınlandı. İlerleyen yıllarda, sosyalist gerçekçi tarzda resimlerinden oluşan Rysunki satyryczne isimli kitabı çıktı. Jan Lenica ile başlattığı ortak çalışma sonucunda hazırladığı animasyon As soon as upon a time ile ismi uluslararası alanda duyuldu. Birkaç film daha yaptıktan sonra Paris'e yerleşti ve burada uzun yıllar kısa ve uzun animasyon filmler yaptı. 1969 yılından itibaren ise sadece uzun metraja yöneldi. Animasyon filmleriyle, Max Ernst ödülü aldı. ... Sürrealizm yaşamda ve şiirde tamamen bir uygunsuzluk programıdır, ki aynısı sinema için de söylenebilir. Bütünüyle varım buna. ... Eğer sürrealizmden konuşacaksam, niyetlendiysem buna, sanatı aklıma getirmiyorum. Sanat? Disiplinler, kısıtlamalar, modeller, sanatsal yetenekler, psikoloji, teoriler, okullar falan. Sanat sanatçıların işidir. Sadece yaratıcılar özgürdür. ... İş yaratmaya gelince ise, belirli bir okula dahil olmayan her şey, değersiz diye bir kenara atılma riski taşır. ... Tıpkı uyku gibi, bazı filmlerimi yapımcıların ya da beraber çalıştığım kişilerin uyukladıkları sırada ortaya çıkarıp fark ettim. ... Sürrealizmin manifestolaştırılması gibi parıldayan eşsizliği olarak eğer sinematik aygıtı değerlendireceksek, hangi filmin sürrealist olarak tasarlandığının önemi yoktur. ... Goya tipi sahneler diyorum çünkü savaş sahneleri üzerine tartışmaları körüklüyor. Öte yandan, bu film sürrealisttir çünkü adam tavanda başaşağı yürüyor durumuna geliriz. Film eleştirmenlerinin çoğunluğu edebi vizyonların esiridir. Nasılı, niçini, nedeni, hangi koşulların olduğunu, kim tarafından gerçekleştirildiğini dert etmezler. Bir sonuç çıkarmak, yargıya varmak onların işi değildir."}
{"url": "https://futuristika.org/walker-percy-havadaki-umutsuzlugun-bilincinde-olmak-ve-daha-iyi-bir-sey-aramak/", "text": "Söyleşi: Robyn Leary, 1979 veya '80. Önce filozofa sonra romancıya dönüşen bir fizikçi, Walker Percy (1916 -1990), sanat ve edebiyat dünyasında kendi yerini sabitlemiş bir figürdü. Eserleri arasında altı roman, üç kurgu dışı eser ve sayısız bilimsel makale yer almaktadır. Percy yazma kariyeri boyunca eleştirel beğeniden nasiplendi: ilk kurgu eseri The Moviegoer/Sinema Kuşu 1962'de Ulusal Kitap Ödülü'nü kazandı ve 1989'da, ölümünden kısa bir süre önce Jefferson Öğretim Görevlisi olarak çalıştığı dönemde Beşeri Bilimler' alanındaki önemli ödül olan Ulusal Bağış'ı kazandı. Percy ile ilk kez 1969'da Utah Üniversitesi'nde Felsefeye Giriş dersinde tanıştım. Öğretmenim Percy'nin teistik varoluşçuluk üzerine yazdığı makale benim gibi eski bir Mormon için oldukça zorlayıcıydı. On yıl sonra onunla tekrar karşılaştım, bu sefer kağıt üzerinde değil, kanlı canlı. 1979'da New Orleans'a taşındım. Oradaki CBS şubesinde yazar ve yapımcı olarak çalışıyordum. O zamana kadar kendimi zaten Percy'nin romanlarına ve felsefi çalışmalarına kaptırmıştım ve adamın karmaşıklığından, özgünlüğünden ve mizahından büyülenmiştim. Bu ritüeli en az dokuz ay boyunca ayda bir kez tekrarladık. 1982 baharında güzel bir öğleden sonrasında İskender Arayışı sergisinin gösterişli galası için New Orleans Sanat Müzesi'ne gidiyordum. Müze, misafirleri park etmeleri gereken yerden getirmek için bir servis ayarlamıştı. Sevgilim ve ben müzeye giderken Walker Percy'i karısı Bunt ile birlikte dev bir meşe ağacının yanında kol kola yürürken gördüm. Şoföre Şu yaşlı çift için dursan ne güzel olur? dedim. Parmağım Percy'leri gösteriyordu. Walker ve Bunt önümüzdeki iki koltuğa oturdular. Birkaç metreden az bir mesafe kala cesaretimi kaybettim ve omzuna vurdum. Göz kamaştırıcı bir gülümsemeyle bana döndü. Evet, dedi hala gülümserken, Hatırlıyorum. İnerken doğrudan bana baktı ve Ara beni dedi. Telefon görüşmelerinde arkadaşlığımızı kurduk. Percy, Lost in the Cosmos'u (Evrende Kayıp, 1983) bitirmek üzereydi ve kitabını son şekline sokmak için gereken her şeyi bana anlattı. Birkaç ay boyunca telefonda konuştuk ve sık sık postayla yazıştık. Sonunda beni gölün Covington tarafında, Bechac's adlı eski bir Louisiana deniz ürünleri evinde yazarlar yuvarlak masasına davet etti ve her perşembe altı ya da sekiz yazarla masaya oturttu. Erken geldim ve Percy'nin eski bir kamyonetin içinde durduğunu gördüm. Üzerinde buruşuk pantolonu ve sarı düğmeli gömleğiyle en son romanlar ve güncel olaylar gibi gizemli şeyler hakkında gündelik bir tartışmaya öncülük etti. Oturup kerevit yedik ve Dixie birası içtik. Ayrıca beni stüdyosuna davet etti. Bir süre sonra, Lost in the Cosmos'u bitirirken, bana bazı röportaj sorularını görmek istediğini ve bunlara yazılı olarak cevap vereceğini yazmıştı. Neden fikrini değiştirmişti? Benimle konuşmanın kolay olduğunu söyledi. Walker Percy: Sosyal bilimcileri onlar insanı insan olarak ele aldıklarında eleştirmiyorum. Bunu yapan psikoterapistler dünyanın en zor işini yapıyorlar ve bunun için onlara hayranlık duyuyorum. İtiraz ettiğim şey, örneğin, diğer insanları koşullu refleksler yığını olarak anladığını iddia eden bir Skinner'cı uygulayıcısı olabilir. Ya da Margaret Mead'in Samoalıları, Samoa'ya daha gitmeden önce kafasında belirmiş kültür teorisine uymalarını sağlayarak anladığını iddia etmesi. Bu nedenle, Margaret Mead ve B. F. Skinner gibi belirli bir zihniyete sahip bilim insanlarını incelemek, labirentlerdeki veya Samoalılardaki sıçanları incelemekten daha ilginçtir. WP: Heidegger'e bir daha bakın. Anksiyeteyi bir hastalık belirtisi olarak değil, bir tür benliği kendine çağırma olarak daha iyi tedavi ettiğimiz konusunda onunla aynı fikirdeyim. İşte bu yüzden roman yazarken, işleri tersine çevirmenin ve örneğin, ciddi biçimde dışarıda dolaşma kaygısı olan bir kadını, örneğin, semptomsuz bir kadından daha ilginç, daha umutlu, daha büyük olasılıklara sahip olarak ortaya koymanın işe yaradığını düşünüyorum. Bunu söylemek, hastalığın bizatihi kendisinin sağlıktan daha ilginç olduğunu söylemek anlamına gelecektir. WP: Marcel'e katılıyorum. En kötü zamanlarda bile, örneğin yirminci yüzyılda, insanın en sapkın, görünüşe göre kendini yok etme niyetinde olduğu zamanlarda bile paradoksal biçimde insanda her zaman olağanüstü bir özellik öne çıkar. İnsanoğlu güzellik, zarafet ve Tanrı ve evren bilgisi için çabalar, tam da 2. Dünya Savaşı Soykırımı'nda siperlerin pisliğinde yoldaşlarını öldürürken. Ne umuyorum ki? Kısa vadeli hedef: Umarım insan kendisinin ve etrafındaki dünyanın sonsuz potansiyelini keşfedecek kadar uzun süre hayatta kalabilir. Eğer bir elli yıl daha dayanabilirse, belki başarabilir. Kişisel hedefim: Kendi kötü alışkanlıklarımdan kurtulmak. İnanç, bence, kişinin umduğu şeyin ulaşılabilir olduğuna dair gerçek inançtır. Çölde susuzluktan ölen bir adam su için umut besleyebilir ama su bulacağına dair inancı olmayabilir. Ama diyelim ki bir sonraki kumulun tepesinde duran ikinci bir adam var ve ona bir sinyal veriyor, belki de semaforlarla, iki H ve bir O işaretiyle. Artık birinci adam inancın alanına girmiştir. WP: İkisine de bir daha bakın. Örneğin roman yazarken komedinin, belki de kendi tuhaf komedi anlayışımın, insan trajedisinin tam kalbinde gerçekleştiğini görüyorum. Örneğin, İkinci Geliş'te Will Barrett'ın Tanrı'yı bir mağarada intiharla tehdit etmesi komiktir. Ve yine de tamamen ciddi olduğundan ve intihara niyetli olduğundan şüphemiz yok ve bu nedenle trajiktir. Karikatürleşme boyutu ise diş ağrısının azmasıyla çılgın planından vazgeçmek zorunda kaldığında belirgindir. WP: Tanrı'nın nasıl başarısız olduğunu açıklayın. Bu, Tanrı'nın var olduğu ama daha iyi bir iş çıkarabileceği anlamına mı geliyor? Ya da insan işleri batırdı ve bu yüzden mesela Tanrı'nın başarısız olduğunu mu düşündü? Çözümün sanat olduğunu söylemedim. Dinin birçok insan için başarısızlığıyla birlikte sanatın genellikle yarı dini bir şekilde sunulduğuna katılıyorum. En yetenekli ve kendini adamış sanatçılar ve sanat severler için bile bunun ne kadar işe yarar bir hal olduğuna ise hiç emin değilim. Lost in the Cosmos'ta din olarak bu ilginç sanat olgusunu ele aldım: örneğin, Ses ve Öfke'yi yazarken Faulkner'ın Tanrı yazar-ruh haline ulaşmasını, böyle bir hafta boyunca sarhoş yaşayıp yaşadığı kaza ile karşılaştırmak. Ya da güzel bir film izledikten sonra sinemacının yüceliğini düşünün; örneğin, Yaban Çilekleri ve sonra ne olacak? Bir saat, iki saat sonra, sonra ne oldu? Buna yeniden giriş problemi dedim bu yüzden. WP: Lost in the Cosmos'ta da: madencilerin havayı test etmek için kuyulara indirdikleri kanaryalar gibi, yazarlar duyarlılığın ön saflarında yer alıyor. Ayrıca yazarlar Scripto kalemleri ve Mavi At tabletlerinden başka hiçbir şeyleri olmayan sanatın Protestanlarıdır. Ressamlar o beton gibi meyancı halleriyle, kil, boya, modeller, meyve, manzara vb. ile Katoliklerdir. Bu yüzden yazarlar daha çok içer ve ressamlar daha uzun yaşar. WP: Kısa, öz ve hoş bir özet. Amerikan Edebiyatı ders kitaplarında geçirdiğin tüm zamanda bana göz kulak olduğunu hissediyorum. Hayır, gerçekten, bu doğru, birkaç özelliğin farkıyla: 1) aşk hikayesinden başka bir şey var; 2) her zaman mutlu sonla bitmiyor. Aslında, kesin olan tek mutlu son İkinci Geliş'teydi. WP: Hayır. Çoğu yazar gibi tembel ve bencilim, çoğu insandan daha nevrotiğim. Neyse ki doğru zamanda yaşıyorum. Flannery O'Connor'a katılıyorum. Sabahları üç saatini yazı yazarak geçirirse günün geri kalanını bunu atlatarak geçirmek zorundaydı. WP: Yayından kalkana kadar öyleydi. İki büyük edebi geleneği birleştirdi: rotasyon ve aynı zamanda Lancelot olan iyi canavar. WP: Daha ziyade rotasyonun gündelik hayatın bir belirtisi olduğunu ya da en azından bundan kaçmak için zayıf bir girişim olduğunu söyledi sanki; sizin versiyondan emin değilim. Bugünlerde gittikçe daha az dönüyorum. Yani, daha az film izliyorum, daha az seyahat ediyorum. Öte yandan, yaptığım birkaç rotasyon muhtemelen daha kötüdür: Aşk Gemisi'ni izlemekten ve The National Enquirer'ı okumaktan keyif alıyorum. O kadar kötüler ki, çok iyiler. Yani, insanların gerçekten ne istediğini öne çıkaran oldukça başarılı göstergeler bunlar. WP: Tolstoy'dan Dostoyevski'ye. Sartre'dan Marcel'e. Platon'dan Aristo'ya. Wolfe'dan Faulkner'a. Yine de hiçbir durumda önceki çalışmaya olan hayranlığımı kaybetmedim. Daha çok ileriye doğru giden bir keşif meselesiydi. WP: Dr. More'un lapsometresi, çok ciddi olmayan bir isim verilen ciddi bir durumu ölçmek için oldukça ciddi olmayan bir bilim kurgu cihazıydı: Melekçilik Zoofili. Descartes zamanından beri Batı medeniyetinde endemik olan zihin beden ayrışmasının durumunu ifade eder. Böyle bir durumun teşhis edilmesi önemlidir, çünkü o zaman bu konuda bir şey yapmayı seçebilirsiniz. Tanıdığım bir psikoterapist bazı nevrotik hastalarına kanser koğuşuna gidip gönüllü olarak yardımcı olmalarını tavsiye ediyor. WP: Bilmiyorum, belli bir saygının ötesinde. Aşk iyidir, ama hoşgörü de öyle. Bu nedenle ebeveynler çoğu çocuğun, özellikle de en yeteneklilerin, kendileri olmak için isyan etmek zorunda olduklarını kabul etmelidir. Gençler, ebeveynlerinin göründükleri gibi gerzek olmadıklarını fark etmelidir. Her biri diğerine katlanmaya çalışmalı, ne kadar zor olsa da. WP: Realizm ve nominalizm konusu kadar anlamlı değil. Yani, bir dereceye kadar bilebileceğimiz gerçek bir dünya olduğu inancına karşı, gerçekten bilinen veya bilimsel olarak yasal veya anlamlı bir şey olmadığı inancına karşı, isimlerini verdiğimiz bir dizi duyusal izlenim. WP: Devam edin ve düşünün. O zaman bunu yapmamanın sonuçlarının tadını çıkarırsınız."}
{"url": "https://futuristika.org/waltic-2010-istanbul/", "text": "Uluslararası Yazarlar ve Çevirmenler Kongresi, 2-5 Eylül 2010 tarihleri arasında, İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde düzenlenecektir. WALTIC İsveç Yazarlar Birliği'nin bir girişimi olup, okuryazarlık oranının artırılması, ifade özgürlüğünün korunması ve yazar haklarının güçlendirilmesini amaçlamaktadır. İlk WALTIC kongresi 2008 yılında, Stockholm'de, 90 ülkeden 600 katılımcıyla gerçekleştirilmiştir. İstanbul'da gerçekleştirilecek olan WALTIC 2010, dünyanın dört bir yanından yazar, çevirmen, akademisyen, yayıncı ve sivil toplum kuruluşu temsilcisini biraraya getirmeyi amaçlamaktadır. Kongrede, akademik bildirilerin yanısıra, yazar ve çevirmenlerin deneyimlerini aktaracakları sunuşlar, ya da kongre konularında çalışan sivil toplum örgütlerinin çalışmaları hakkında bilgi verecekleri sunumlar de yer almaktadır. Kongreye katılmak isteyenler, www. waltic. com sitesinden 12 Ağustos 2010 tarihine kadar indirimli olarak kayıt yaptırabilirler."}
{"url": "https://futuristika.org/wardenin-uc-boyutlusu-daha-korkunc/", "text": "Aynı kuşaktan insanlar masaya oturduğunda konu ister istemez seksenlere gelir, ki acayiptir seksenli yıllar. Eğlenceli kısımlarını bir tarafa bırakırsak o yıllar vahşet filmleri de öne çıkar. Kırmızı boyalar hunharca oyuncuların üzerine sürülür, genelde yüzü maskeli katiller ergen gençleri kesip biçer, bu da yetmezmiş gibi kötü efektler, kötü oyunculuklarla birlikte ortaya bol kanlı bir sürü film çıkmış ve bunların birkaç tanesi de kült mertebesine ermiştir. Cadılar Bayramı/Halloween böyle bir ortamda şöhreti yakalamıştır mesela, 13. Cuma Friday the 13th da farklı değildi. O dönem için yarattıkları dehşetle ünlenen bu filmleri yeniden izlemek sadece nostaljik bir yolculuk oluyordu ne zamandır, katiller korkutmuyor, kanların boya olduğu belli oluyor, yapay çılgınlıklar insanı vahşet filmlerinden neredeyse soğuma noktasına getiriyordu. Ama nedense o dönem yaratılan Jason, Freddy, Michael Myers gibi efsaneleşen katiller şimdinin sinemasında pek çıkmıyor ve bu çağ vahşete seksenlerden daha fazla yatırım yaparken kahraman yaratamıyor, yaratamadığı için de yeni versiyonlarla eski katilleri beyazperdeye taşıyor. Sevgililer günü münasebetiyle vizyona giren Patrick Lussier'ın çektiği Sevgililer Günü Katliamı/My Bloody Valentine 3D de eski kahramanı yeniden geriye getirmek için yapılan bir film ama, biraz farklı. Öncelikle film, her hangi bir sinemada izlediğinde 1981 yılında George Mihalka'nın çektiğinin yeniden çevrimi olarak görülebilir. Böyle bir izlemenin ardından hayal kırıklığı yaşamak olası, çünkü filmin eskisi kadar korkunç olmadığı açık. Ama herhangi bir üç boyutlu sinemada filmi izlerseniz durum değişiyor ve izleyici kendini bir vahşetin içinde buluyor. Patrick Lussier'ın filmin tüm karelerini üç boyutlu görüntüde yakalayacağı gerilime göre ayarlamış. Film başladığı andan itibaren zaten kan ve vahşetle seyirciyi gerip peşi sıra üzerine kazma, çene, kan, kurşun gibi nesneler sıçratarak rahatsızlık dozunu daha da yükseklere taşıyor. Günümüzden 11 yıl öncesinden başlıyor hikaye, madenci Harry Warden dört arkadaşıyla birlikte göçük altında kalıyor ve kalan son oksijenin kimseye yetmeyeceğini bildiği için kazmayla yanındaki arkadaşlarını öldürüyor. Harry Warden bu olayın ardından bir yıl komada kalıyor. Sevgililer Günü'nde uyanıp ilk önce hastanede yatanları, ardından karşısına çıkarları, nihayetinde de geceleri madene girip cesaret gösterisinde bulunun ergen çocukları kazmayla vurmak suretiyle hakkın rahmetine kavuşturuyor. Toplamda 22 kişiyi tek bir gecede öldüren katil, bu sayıyı 23'e çıkaracakken polisler tarafından öldürülüyor. Bu yaşananlardan sonra herkes gaz maskesi takıp kazmayla önüne geleni öldüren bu yaratığın bir gün geri gelebileceği tedirginliğini yaşıyor. Ama tam ölecekken, hatta katil kafasına kazmayı çakacakken kurtulan Tom Hanniger'ın bunu hissi hepsinden daha çok duyuyor. Kasabadan kaçan Tom on yıl sonra geri dönüyor ve onun gelmesiyle birlikte Harry Warden geri dönüp en sevdiği işi yapmaya maalesef devam ediyor, işte meslek aşkıyla yanıp tutuşan bu işgüzar arkadaş ortalığı kan gölüne çevirip parçalanmış organ ve kalplerle süslüyor."}
{"url": "https://futuristika.org/wen-wu/", "text": "Wen Wu, komünist Çin'in hatları belirlenmiş, keskin çizgilerle sınırlandırılmış ve o çizgileri aşmaması için üretilmiş baskı aygıtı ortamında yetişen bir sanatçı. Kendi özgürlüğünü sanatta buluyor. Onun için sanat, dünyevi zevklere ulaşmanın kısa yolu gibi değil de, kendini olduğu gibi anlatabilmenin formülü gibi sanki. Wen'in hayal gücü güzellik ve ölüm duygusuna odaklanmış durumda. Wen'in sanatı 18. yy'daki elit ve seçkinleri ya da 17. yy'daki portre resimlerini hatırlatıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/werner-herzog-dussel-yasam-trajedisi-o-kadar-da-trajedi-degil/", "text": "Los Angeles'taki evimden neredeyse hiç çıkmadığım birkaç ay sırasında bir ekip ve oyuncularla film çekmeye cesaret edemedim ve işte o zaman The Twilight Worldü yazdım. Hikaye yirmi yıldır kafamdaydı. Bazen tamamen hazır bir şeye sahip olursunuz: düşünmek zorunda değilsinizdir, bir olay örgüsü oluşturmaya gerek yoktur zaten oradadır. Kitap bittikten sonra, hemen bir sonraki kitabı yazdım, üç katı uzunlukta. Bir tür anı kitabı, ama otobiyografi değil. Sadece bir kısmı benim hayatımla ilgili. Aslında fikirlerin kökenleriyle ilgili. Örneğin, on yedi yaşındayken, Girit adasında on bin yel değirmeni ile dolu bir vadiye rastlamıştım. Bir eşek kiralamış, iç kısımdaki dağlarda seyahat ediyordum. Bu yel değirmenleriyle dolu vadiyi gördüğümde düşündüm ki, bu olamaz, ya bir yanılsama ya da delirdim. Büyükbabamı delirmişken hatırlıyordum ama daha yaşlı bir adamdı ve daha çok erken diye düşündüm o anda. Bu şimdi olmamalıydı. Kendimi toparladım ve vadiye doğru yürüdüm ve gerçekten de işte orada yel değirmenleri vardı. Tüm bu vadinin sulanması için su pompalamak için oradaydılar. Tek bir bina yoktu, sadece on bin yel değirmeni tamamen çılgıncaydı. Kitap, böyle bir imgenin nasıl kendini çoğalttığını ve sonra aniden bir hikayeye nasıl bağlandığını ve tüm bir uzun metrajlı filmi nasıl bir arada tuttuğunu anlatıyor Signs Of Life. Shigeaki Saegusa'nın bestelediği, efendisi haksızlığa uğrayan ve seppuku yapmak zorunda kalan kırk yedi sadık roninin ünlü hikayesine dayanan Chushingura operasını sahnelemek için Japonya'daydım. Ronin, yaptıklarından dolayı kendilerini de intihar ederek öldürmek zorunda kalacaklarını bilerek intikamını alır. Japon hikayelerinin en Japonudur her okul çocuğu hikayeyi bilir. Japonya'dayken, İmparator ile özel bir görüşmede buluşmak isteyip istemediğimi sormak için İmparator'un ofisinin haber gönderdiğini söylediler. Ancak sadece basmakalıp konuşalar ve kibar, yapmacık diyaloglarla konuşabileceğim hissine kapıldım, bu yüzden reddettim. Bugün dahi, yer yarılsın da içine gireyim diyorum. İyi huylu sessizlikler vardır, ama aynı zamanda şok sessizlikler ve düşmanca sessizlikler de vardır ve orada birlikte çalıştığım kişiler arasında upuzun bir sessizlik oldu. Sonra aralarından biri Japonya'da başka kiminle buluşmak isteyeceğimi sordu ve ben de birdenbire Onoda dedim. Uzun yıllar boyunca, hayatını anlatan bir filme destek vermeyi reddetmişti. Ancak, Bunu yapması gereken biri varsa, o da sensin, Herzog-san, dedi bana. Bundan çok etkilendim ve bir süre hikayesinin bir film olabileceğini düşündüm. Ama bir şey bunu yapmama engel oldu. Hikayenin aslının filmlerin alanı dışındaki unsurlarla ilgili olduğunun farkındaydım bir inanç sisteminin, neredeyse dini bir yoğunlukla tutarlı bir dünya görüşü oluşturan en küçük ayrıntıların gözlemlenmesinden kaynaklandığı örneğin. Örneğin, Onoda'ya savaşın bittiğini ve teslim olması gerektiğini bildirmek için küçük uçaklardan broşürler atılmıştı. İncil'in papirüs parçaları gibi bu broşürleri incelemiş ve Japon karakterlerden birinde küçük bir yazım hatası içerdiğini veya taburuna eski adıyla hitap ettiklerini yakalardı. Ona göre bu detaylar, yazım hataları, broşürlerin düşmanın işi olduğunun kanıtıydı. Fakat kendini düşsel bir yaşama yerleşmenin trajedisinin o kadar da trajedi olmayacağına dair bir his vardı içimde. Yekün bir hayat yaşadığına dair şüphelerim var. Ve tabii ki, beni büyüleyen şey sadece Onoda'nın o düşsel yaşama nasıl yerleştiği değil, aynı zamanda hepimizin temelde kültürel normlarımız içinde bunu nasıl yaptığımız. Hikayesinde, bir insanı insan yapan şeyin daha derin yapısı daha görünür hale geliyor bence. Sanırım, otuz yıl süren tek başına bir savaştan sonra, savaşın aslında olmadığını kabul etmek konusunda isteksizdi. Bu nedenle, 1974'te onu bulan genç adamın Japonya'ya dönmesi ve birliğinin hala hayatta olan eski bir binbaşısıyla adaya birlikte adaya tekrar gelmesini istedi ve görevini bırakması için yetkili bir askeri emir duymakta ısrar etti. Sonun resmileştirilmesi ve aslında ritüelleştirilmesi gerekiyordu, ancak o zaman savaş sona erecekti. Ancak şaşırtıcı olan şey, yine de binbaşının ona Bunların hepsi uydurmaydı, sadece azminizi test etmek istedik, demesini, sonun sadece bir yanılsama olmasını umuyordu. Zamanın akışı, hikayenin film değil de kitap haline gelmesinin nedenlerinden biri. Onoda ile zaman hakkında uzun uzun konuştum. Şimdiki zamanın var olamayacağı fikrinden büyülenmişti. Ormanda bir milyon adım atıyorsun. Çamurdan ayağını kaldırmak çoktan geçmiş zaman artık ve birazdan o adımı atmak artık gelecek zaman. Şimdiki zaman diye bir şey yok. Uzlaşı halinde, şimdiki zaman kurgusunda yaşıyoruz, ama sadece beyanda bulunarak. Teknik olarak aslında öyle bir şey yok. Zamanı geldiğinde koltuk değnekleriyle yürüyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/werner-herzog-sevgili-gunluk-herkes-olecek/", "text": "Werner Herzog, BBC ile röportaj yaparken bir hayranı tarafından vurulmuştu. Grizzly Man isimli belgesele anlatırken, sniper ateş açmıştı. Bu türden durumlar her an yaşanabilirmiş gibi soğuk biçimde, Biri bize ateş ediyor, gitsek iyi olur, dediği aktarılır. Röportaja üzerinde kanlı şortuyla devam eden Herzog, Önemli bir mermi değildi, korkmuyorum der. Sevgili günlük: Jimnastik, duş ve kahvaltı. Sonra bahçeyi sularım çünkü kupkuru. Suladıktan sonra toprağa suni gübre katarım. Çiçeklerin ben onlarla ne kadar çok konuşursam o kadar güçlendiklerini hissediyorum. Yanlışlıkla havlum marifetiyle çiçeklerden birini öldürdüm. Dünya kaosta. Ağlamayı da beceremedim. Sevgili günlük: Bugün karayolunda arabam çalındı. Şaşırmadım. Sevgili günlük: Tüm gün çalış, kısa bir ara, sonra yemek. Rutinler beni mutlu ediyor çünkü günü düzene koyuyorlar; düzen olmazsa, kaos ve şiddet olur. Fakat yemek için peynirli sandviç yaptım ve nefret ettim. Üzerine tükürüp ne olacağını göreyim dedim. Yine de yedim. Herkes ölecektir, fakat şimdilik yaşamalıyım. Sevgili günlük: Yeni filmim yakında sinemalarda olacağı için, bu akşam yemekte bir sinema yöneticisi ile birlikteyim. Restoranın dışında dallarında ışıkların olduğu bir ağaç var Bu durum Los Angeles'ta pek popüler. Sanırım birçok kişi bunları güzel buluyor. Benimse tüm yaptığım bakmak, tek düşünebildiğim, bir ağaç evde yaşayan Sri Lankalı ailenin yanışını izlediğim gece oluyor. Tam bir ağlama anıydı ama bana göre değil. Bebekleri yanarken izleyip hiç ağlamadığımı hatırlıyorum. Paltoyu teslim ediyorum. Yemekte fistolar var. Fistolar alayım, diyorum garsona, iyiler, bana zarar vermiyorlar. Yönetici, yeni filmin seksten hoşlanan kadınların anlatıldığı bir TV yapımı olan Umutsuz Ev Kadınları'na benzeyip benzemediğini soruyor. Sanırım garson bunu duyduğunda şoka girdi. Sevgili günlük: Klaus Kinski ile birlikte Fitzcarraldo'yu yaptık. Kendime hakim olmakta zorlandım. Bir an geldi ki Kinski'ye uyumlu çalışmazsa kendisini vuracağımı söyledim. Bu aklıma bu akşamı getirdi, akşam yemeği için ıspanak aldım. Ispanak pişerken çekiyor, böylece sadece bir kişiye verilecek hale geliyor. Fakat yemekte dört misafirim var. Şaşırmamalıyım, ama şaşırıyorum. Sevgili günlük: Sabahları süratle giyiniyorum. Bugün iç çamaşırımda yüz dolarlık banknot buldum. Çöpe attım. Sevgili günlük: İçinde kullanılabilir dakikalar olan bir cep telefonum var. Buna gülüyorum çünkü hiçbir dakika kullanılabilir değildir Tam olarak şu anda mevcuttur ve işin aslı, geçip gitmişlerdir. Sevgili günlük: Kızkardeşim Hedda, evime yakın bir yerde anaokulu öğretmenliği yapıyor. Grip nedeniyle yorgan döşek olduğundan beni aradı fakat henüz ölmeyecek, o kadar da kötü durumda değil- onun yerine öğretmenlik yapmamı istedi. Razı oldum. Etrafımda çocukların olmasını severim. Çocuklar oldukları gibiler. Çok mutlu bir gün geçirdik. Bir yandan konuşurken, bir yandan bir şeyler atıştırırdık. Umarım onların yüzünü kara çıkarmam. ÇOCUK: Bir köpeğim ve Sabrina isimli bir kedim var, kızkardeşimin de adı Sabrina ama kendisi bir kedi değil. HERZOG: Kedinin ismi kızkardeşinden dolayı mı verildi. HERZOG: Benim adım herhangi birinden gelmiyor. HERZOG: Hileli bir soru bu. Beni kandırmaya çalışıyorsun. HERZOG: Çünkü ona ait. Geri ver. HERZOG: O zaman verme. Kendine sakla. Kimse umursamaz. HERZOG: Tanrı olsaydı o da umursamazdı. Fakat tanrı yok. HERZOG: Ben öğretmen değilim. Ben Herzog'um. Yeni kız arkadaşımın adı Elvsted. Soyadı bu. İlk adını bilmiyorum. Birlikte tatlı yiyeceğimiz bir yere gitmeyi teklif ettim. Benimle buluşmadı. Ben de çikolata sipariş ettim. Onu yerine sandviç getirdiler. Her şey iyi. Sevgili günlük: Alışveriş merkezinde bir kıyafet dükkanından geçtim. Vitrinde bir renkli bir tişört bir mankenin üzerindeydi. Tişörtün üzerinde Korku yok yazıyordu. Vitrin camını ellerimle kırdım ve tişörtü paramparça ettim. Bir giysi benimle alay etmeyecek."}
{"url": "https://futuristika.org/whitey/", "text": "Kendisi şöyle hatırlanabilir, bir kredi kartının reklam müziği, debut albümü olan The Light at the End of the Tunnel Is a Trainin en güzel parçalarından Non Stop idi. Büyük bir mutlulukla Facebook'tan sesleniyor! Bütün albümlerini bağımsız olarak Bandcamp'te yeniden yayınlıyor, daha iyi kayıt kalitesi ve bonus parçalarla! İnternete sızan ve dolayısıyla plak şirketi tarafından yayınlanmayan albüm Great Shakes! Müzik endüstrisinin geçirdiği değişim White'ı asla rahatsız etmeyip tersine mutlu ediyor. Güçlü, yetenekli ve kendini müziğe adamış olanın bir şekilde ayakta kalacağına inanıyor. Asıl şimdi müzisyen olma zamanı diyerek bu işe nasıl tutkuyla bağlı olduğunu herkese gösteriyor. Kararlı, bağımsız ve samimi tavrı Nathan'ı oldukça farklı kılıyor. Whitey'nin son albümü Lost Summer ise sevenlerini yeterince heyecanlandırdı. Electro-rock tarzıyla yine çok keyifli! myspace. com/hellowhitey/blog ve njwhitey. wordpress. com adreslerinde şarkılarının nasıl ortaya çıktığını, halet-i ruhiyesini, şarkı sözlerini paylaşıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/william-blake-corpus/", "text": "Kült Neşriyat, Türkçedeki en hacimli ve tuhaf Blake seçkisini yayımladı. William Blake'in bahçede çıplak uzanırken okuduğu şiirleriyle hristiyan komşularında yarattığı dehşet duygusunun tazeliğini koruduğu yüzyılımızda, azımsanmayacak bir hamle olan bu yayına okumak değil, bakmak da gerekiyor, değil mi? Kitabın bize göre sessel eşlikçisini de iletmek istiyoruz. Corpus, William Blake'in bütün kitaplarının yanı sıra, çeşitli dönemlerine ait şiir, fragman ve mektuplarından nitelikli bir şeçkiyi itinalı bir çeviri ile toparlıyor. Hiçbir şey yeğlemedi, hiçbir şey eylemedi. Bir başka haber: Dada Bakire Bir Mikroptur'un, Dada'nın 100. Yaşını kutlayan yeni baskısı tezgahta. Dada'nın ruhuna yaraşır bir biçimde değişip, genişlemiş bu 2. baskı, Dada Bir Armadillodur adıyla yakında raflarda."}
{"url": "https://futuristika.org/william-burroughs-jimmy-pagein-hesabini-aliyor/", "text": "William Burroughs: Röportaj formatında tamamıyla YANLIŞ olan bir nokta var. Biri gelip yüzünüze mikrofonu dayıyor ve Bay Page okült pratiklere ilginizden bahseder misiniz? falan diyor. Jimmy Page oturduğumuz yere gelirken böyle bir durum olmayacağından emin oldum. Bir fincan çay içip konuşmaya başladık. Ortak arkadaşlarımız varmış. Loch Ness'de Aleister Crowley'nin evini almasına aracı olan emlak komisyoncusu, uçan daire ve piramitler uzmanı Donald Camel, Kenneth Anger, Jaggers tayfası: Mick ve Chris. Büyü konusu da geldi ve mevzu Aleister Crowley ile Kenneth Anger filmi Lucifer Rising'e bağlandı. Filmin müziğini Jimmy Page yapmıştı. Wiliam Burroughs: Konseri gerçekten çok beğendim. Fas'taki trans müzikle çok ortak noktası var bence. Jimmy Page: Tabii. Özellikle Kashmir şarkısında bir kısım var, bas partisyonu, gerçi hiçbirimiz Keşmir'e gitmiş değiliz. OHepimiz o türden müziklerle ilgiliyiz, tüm dünyadan etnik müziğin oldukça içindeyim. Jimmy Page: Hayır. Ülkeye giriş izni almak da kasıcı. Bildiğin gibi, daha çok Güneydoğu taraflarında, Hindistan, Bangkok gibi yerlerdeydim. Wiliam Burroughs: Ben Atina'dan doğuya geçmedim. Jimmy Page: Çünkü herkes yolculuk için yollara düşerken, Fas'tan, daha uzağa, İstanbul'a ayarlıyordu yolculuğunu. O dönemde ben sanat okulundaydım ve müzik olayına girmiştim. Bu nedenle o gezgin dönemi ıskaladım. Ancak oraya gidip Araplarla çalan müzisyenler tanıyorum. Wiliam Burroughs: Müziğin tamamen büyülü olduğunu düşünüyorlar. WB: Ve müziklerini kesinlikle büyü amaçlı yapıyorlar. Örneğin, Gnaoua müziği kötü ruhları kovarken, Joujouka müziği ise Tanrı Pan'a yakarıştır. O bölgelerde müzisyenlerin hepsi aslında büyücü, tamamen bilinçli olarak. JP: Bence daha fazla kullanmalıyız ne dersin? Otuz tane filan... Aydan yansıyıp geldiklerini biliyor muydun? O aletlerden birini ay için de kullanmışlardır. Oldukça etkilenmiştim. JP: Hayır tabi. Ben hologramların geleceği günü bekliyorum, üç boyutlu olmayı. Yapmayı istediğim bir başka şey de Van der Graaf Generator'dı. Eski korku filmlerinde kullanıldığını görebilirsin. WB: İnfra sound, duyma seviyesinin altında bir sestir. Fransa'da Profesör Gavreau diye biri tarafından ordu silahı olarak geliştirilmiş. Hazırladığı infra-sound gereciyle, beş mil içinde herkese yöneltip öldürebilirmiş. Ayrıca duvarları çatlatıp pencereleri de kırıyor. Vücutta titreşimlere neden olup öldürüyor. İşte benim merak ettiğim, dinleyicide ritm yaratmak için, bir nevi infra-sound gibi, tam sınırda bir ritmik müzik üretilir mi? Çünkü, sesin yüksek olduğu herhangi bir müzik bu titreşimleri yaratabilir. Etkinin ulaştıracağının bir kısmı sadece. WB: Belli ki bu infra-sound denen naneyi yaratmak zor değil. JP: Bunu duymuştum. Ama bu kadar detaylı değil. Belirli frekansların insanları fiziksel olarak yaralayabileceğini duymuştum. WB: Evet. Ölümcül olur. Senin aradığın bu değil. Ama sadece titreşimleri ayarlamak için kullanılabilir. WB: Ben de görmedim ama senin yapabileceğini biliyorum. JP: Ben lazer notalarının peşindeyim. Direkt kesip geçecek. WB: Aslında o tür bir zamazingoyu atıkçılardan alacağın parçalarla yapabilirsin. Yapması çok karışık bir makine değil. Aslında patenti bile var. Fransa'da patenti çıkmış. Fransız kanunlarına göre, patentin kopyasını alabiliyorsun, ufak bir miktar karşılığında. JP: Aslında, sahneden seyirciye doğru, neler olduğunu anlamak oldukça zor. Sadece... Demek istediğim, grubun çaldığını görmedim hiç, gerçekten. Çünkü ben de onun bir parçasıyım. Bir selüloid filmde görebilir ya da duyabilirim. ama ne gördüğümü de biliyorum. Dinleyici içindeki bu ritm denen şey. Evet diyebilirim. Kesinlikle evet. Riff'ler barındıran müziğin, bir trans gibi etkisi olacaktır ve bu, kesinlikle mantra'dır. Hatta bu yüzden saldırıyorlar bize. WB: Mantra'nın yaptığı şey, bedende belirli titreşimleri düzenlemek. Bu da kesinlikle aynı şey. Tabii ki, çok ileri gittiği oluyor. Ama benim merak ettiğim, infra-sound sınırında bazı ilginç şeylerin yapılabileceği. JP: Geçen yıl hiç aralıksız üç saatlik setlerle çalıyorduk. Fiziksel olarak gerçekti. Ama son turumuz bittiğinde nerede olduğumuzu bilmiyordum. Nereye gittiğimizi. New York'a geçtik ve sahnede bir enstrüman olduğumu söyleyebilirim. Tamamen ve tamamen boşluktaydım. WB: En son ne uzunlukta çaldın. Bu iki buçuk saatti. JP: Aynen. Daha önce üç saatti. WB: Üç saat durmadan okumaktan nefret ederim."}
{"url": "https://futuristika.org/william-burroughsdan-kalan-notlar/", "text": "Aktarılan not, #william burroughs'un #brion gysin'e yazdığı 1977 tarihli metne ait. Burroughs'un 1950-80 arasında yazdığı yüzlerce ufak tefek not, metin mektup ve yazı şuradaki websitesinden görülebilir. Müthiş anekdotların olduğu bir kaynak. Aşağıdaki mektupta ise Burroughs, #patti smith ile bir punk çalışması yapabileceğinden ve 190 dolara kiraladığı evini genç bir canki ile paylaştığından bahsediyor. Tüm koleksiyon 260.000 ABD dolarına satılmakta."}
{"url": "https://futuristika.org/william-gay/", "text": "William Gay, Hohenwald, Tennessee'de doğdu. Liseden sonra, Birleşik Devletler Donanması'na katıldı ve Vietnam Savaşı sırasında görev yaptı. 1998'de 57 yaşındayken ilk romanı The Long Home'u yayınlamadan önce uzun yıllar marangozluk, alçıpan ustası ve boyacılık yaptı. William Gay'in edebi kaynağı yayınladığı ilk öykü olan unutulmaz The Paperhanger'dan başlayarak aynı bölgenin, yaşadığı Hohenwald, Tennessee yakınlarında terk edilmiş bir maden ile yakınında artık var olmayan bir kasabadır. Maden, işçiler, sakinler, öyküleri ve romanları boyunca sürekli geri dönerler. Gay, Cormac McCarthy, William Faulkner ve AC/DC severdi. Üslubu da bu iki yazardan etkilenmiş denebilir. Gay hakkında Türkçe'de belirmiş ilk metin olduğunu düşündüğümüz The Lost Country'de yer alan bu önsöz, yazarın 2012 yılında 70 yaşındayken vefatının ardından yayıncılığını üstlenen Dzanc Books ve önsözün yazarı, Gay'in yakın dostu Sonny Brewer'in izniyle çevrilmiştir. William Gay iyi biriydi. Ve iyileri bulmak o kadar kolay değildir. Büyük amcam bu konuda kesin bir detay verdi ve iyi bir insanın on binde bir bulunabileceğini söyledi. Kırk yılını kürsüde geçirmiş Harvard eğitimli bir papazdı. Bununla birlikte, sırf iyi davranarak önemli biri olma fırsatını verip beni etkilemek umuduyla rahip kıyafetinin ipini çekiştirdi durdu. Konfüçyüs da iyi bir insan fikrinden bahsetmişti. İyi bir insanın kibar olduğunu, dürüst olmaya çabaladığını, çok şeye ihtiyacı olmadığını ve kendini diğer insanların emrine vermeye istekli olduğunu söylemişti. Ancak daha da önemlisi, bir arketip olmasına rağmen, zengin veya politikacı, oyuncu veya ünlü değil sadece başkalarını anlayan ve ailesiyle ve arkadaşlarıyla ilişkileri her şeyden önemli sayan biriymiş. Filozof, kalabalıkta iyi birini ayırt edebileceğini söyledi. Onunla ilgili bir şey, sıradan bir bakışta bile, güveninizi memnuniyetle karşılarmış. İyi bir insanda farklı bir şey saptamak için sabahlık giyip mantra söylemene gerek yok. William Gay ile tanıştığım gece Columbia, Güney Carolina'da bir bardaydık. Güneydoğu Bağımsız Kitapçılar Birliği yıllık konferansı için şehirdeydik. 1999 sonbaharıydı. Arkadaşım Tom Franklin bana bu isimden bahsetmişti. Pazar sabahı kitabının imzalı bir kopyası için sıraya girmek isteyeceğimi söylemişti. Bar kalabalıktı, insanlar ayağa kalkıyor, sürtünerek geçip duruyordu, sonra Tom bir adamı selamlamak için döndü. Hey William, dedi. Ben de Sonny'ye senden bahsediyordum, ve omzuma vurdu. Hey, Sonny. Hafif Tennessee aksanındaki sesi tınılıydı ve yüzünde bir çeşit gülümseme diyebileceğimiz bir hal vardı. Kot pantolon ve geniş yakalı buruşuk siyah kadife görünümlü bir spor ceket giyiyordu. Modası geçmiş bir kıyafetti. Ne bekliyordum bilmiyorum. İlk kez yazan, belki genç bir üniversite öğrencisi belki. Hayır, bu yazarın üzerinde aşılmış kilometrelerce yol vardı. Benden yaşlı olduğunu tahmin ettim. Uzun, kıvırcık saçlı. Gözlerini göremedim. Ama onda beni o anda çeken bir şey vardı. Ben o yaşlı adamla olmaktan ve gösterişten uzak durmaktan memnun olduğum gibi William da daha canlı bir mekana daha iyi bir teklifle kaçacak değildi. Böylece kendimi bir anda o adamla otururken buldum. Sadece ikimiz vardık. Editörler hakkında hafif bir sohbetin içine düştük. William'ın ağır çekimi, aktörlerin köylü filmlerinde sinemaseverleri kandırdığı o sahte duygunun gerçek versiyonuydu. Değişken zekasını ve bir İngilizce öğretmeni seviyesindeki kelime hazinesini yalanladı durdu. Yazmaktan başka ne yaptığını sordum. Biraz alçıpan astım, dedi. Zekası karanlık bir köşede okuyabileceğin bir ışık saçıyordu. Bu adama çok ısındığımı düşündüm. Bilardo oynayan iki adam gibi sırayla masanın karşısına geçtik. Önce o, sonra ben. Önce ben, sonra o. Barselona'da izinlerini geçiren sarhoş denizciler gibi çene çaldık. Önümüzdeki yıllarda bizi arabada oyalayacak ve dönüşlerimizi kaçırmamıza neden olacak bir şablon oldu bu. Jacksonville'de Atlantik Okyanus'nu görene kadar yakalayamadığımız, I-10 'un güneyindeki, 10 dönümlük temiz, iyi ışıklandırılmış bir eyaletler arası kavşağı geçmek gibi. Bunu nasıl olduğunu sordum. William araba kullanmayı, yola çıkmayı ya da köprülerin üzerinden geçmeyi sevmezdi ve tüm yolculuklarımızda direksiyon bendeydi. William, somut bir monotonlukla, Sanırım konuşuyorduk, dedi. Ama konuşmamıza önemsiz bir dedikodu veya sohbet denemezdi sadece. New England gezimizde William bana Robert Penn Warren'ın Blackberry Winter şarkısının neden mükemmel bir kısa hikaye olduğunu açıkladı mesela. İçinden tek bir kelime çıkarırsan ya da eklersen mahvolacağını söyledi. Sabah. Sıcak ağustos güneşi sallanan bir ağacın üzerinde tütüyordu. Hala kötü niyetli sıcağın altında mücadele eden sarhoşlar, sanki değişmiş zamanda ya da kehribara dönüşen bir atmosferde hareket ediyorlarmış gibi yavaşça kıpırdıyorlardı. Vadide hiç yaprak kımıldamıyordu ve güneş tehditkar, çok yakın ve korkunçtu. Güneşin dalgalanışı uzadı. Pencere camları kırılmış ateşle cilalandı. Orospular ve azmış herifler yüksükotu ve itüzümü kokusuyla ayılırken sumak yaprakları solmuş ve bükülmüştü. Kötü niyetli bir güneşe karşı isteksiz veya işe yaramaz garip yaratıklar, güneşin kavuruşuna bırakılmış gibi, tuhaf bir kırılganlığın varisiydiler, etleri kavrulup kararacak, uzuvları kavrulmuş örümcekler gibi kıvrılacak ve yarılacaktı. Sonra ona zihnimi dağıtan ve göğsümü sıkıştıran o satırları dizmesinin ne kadar sürdüğünü sordum. William, Ah, tamamlamak ne kadar uzun sürerse tam o kadar, diye yanıtladı. Saçmalık dedim. O da Hayır. O kitabı yazarken her gün alçıpan astım ve tahta asarken kafamda koca koca sayfalar oluşturdum diye yanıtladı. Sonra sayfalardaki kelimeler için fotoğrafik bir hafızası olduğunu söyledi. Diğer yazarların kitaplarında da aynısını yapıyormuş. Bir ya da iki mil sessizce sürdüm. Yolcu koltuğundaki bu adamı düşünüp durdum. Ölümünden birkaç hafta sonra, The Lost Country'nin el yazmasını, o zamana kadar hangi sayfaların bulunduğunu okuduğumda kitabın başlığını içeren paragrafa rastladım, o zaman kalbim tekledi ve dostumun kaybı için nihayet ağlayabildim. Gezilerimizden birinde üniversitenin bizim için ayarladığı pansiyonda kahvaltı güzeldi ve her yer pastel renkliydi. William odasına gitti ve tekrar dışarı çıktı. Çantasını bile bırakmadı. Bir motele gidebilir miyiz? Uykumda kelebekler tarafından boğulmaktan korkuyorum, dedi. Gittik. Ev sahiplerimiz için bir hikaye uydurduğum kullanışlı bir motel buldum. Yanlış dönüşlerimizi viskiye bağlayamazdık. William Gay'i bir kere bile sarhoş, yanımda yardımcı pilot gibi olsun olmasın, görmedim. Ama o ve ben ara sıra bara gittik. Nashville'deki gece gibi, taburelere kaykılmıştık. Üç genç kadın yanımıza geldi. İçki ısmarladılar ve mekanı taradılar, barın ambiyansını orta sayfa görünümleriyle kutsadılar. On beş dakika sonra bir tur kokteylden sonra fırıl fırıl dönerek ayrıldıklarında, Gördün mü? Yani, o kızlar açıkça oynaşacak birini arıyorlardı ve bize doğru eğik bir şekilde bakmadılar bile! dedim. William, Sanırım kendinin son kullanma tarihini kontrol etmedin, değil mi? diye cevap verdi. Biz bir kasabada seyahatteysek William hep benimle takılırdı. Ben o yaşlı adamla olmaktan ve gösterişten uzak durmaktan memnun olduğum gibi o da daha canlı bir mekana daha iyi bir teklifle kaçacak değildi. O, ben ve Suzanne Kingsbury, hafta sonu düzenlenen edebiyat konferansı sırasında Georgia'daki Jekyll Adası'nda öğleden sonra güneşlenen bir masada birlikte oturduk ve editörü masamıza geldi. William'a Araba geldi. Gitme vakti geldi, dedi. Editör, Arkadaşınız bizimle gelemez, dedi. Bana dönüp bakmadı bile. Üzgünüm, dedi editör, William'a. Tabii ki bir hanımefendiyi getirmesinin sorun olmayacağını ekledi. Onu bekleyen insanlar olduğunu ve gerçekten gitmeleri gerektiğini söyledi. William sandalyesine geri oturdu ve editörüne gitmeyeceğini söyledi ve kaldığımız yerden konuşmasına devam etti. Editörle daha fazla konuşmadı. Ona hiç bakmadı bile. Yerinden kıpırdamadı ve kendisine düzenlenmiş etkinliğe gitmedi. Evinde tamamen kendisi gibiydi ve çalıştığı şirket aradığında olduğundan farklı bir şeyi tamir etmesi gerekmiyordu ya da birilerince yakalandığında saklanma ihtiyacı hissetmiyordu. Hohenwald'daki kulübesinde her ziyaret ettiğimde her zaman önceden ne yemek istediğimi sorardı ve gittiğimde ocağın üzerine yemek hazır olurdu. Yatağında hep temiz çarşaflar vardı, uyumam için önceden hazırlanmıştı ve başka türlü olsun istemezdi. Kendisi ise kanepeye otururdu. Yanında hep ona eşlik eden köpeğiyle. Bir keresinde yayıncımı editöryal çalışmanın tam sonlarına doğru, Blue Moon Cafe'den Hikayeler için bir yazarın daha çalışmasını eklemek için zorladım. Adam, ki iyi bir yazar, son zamanlarda kurak bir dönemdeydi ve belli ki bir molaya ihtiyacı vardı. Sonra o yazar hikayesini geri çekti. Basıma gitmemize ise sadece günler kalmıştı. İkonik bir edebiyat dergisinden daha prestijli bir teklif almıştı ve bana üzgün olduğunu söyledi ama açıkçası Southern Review'da yayımlanmaya bizim antolojimizden daha çok ihtiyacı vardı. Bambaşka bir insandı, evet. Başkasının doktor faturalarına yardımcı olsun diye kendi edebiyat metinlerini satmaya gönüllü olan biri. Ya da 2008'de adliye merdivenlerindeki haciz satışında evimi kaybettiğimde bana yardımcı olmak için para vermeye çalışan biri. Otoyol maceralarımızın birinde, biraz dolambaçlı yoldan gittik ve Alabama kırsalında annemin evinde durduk. Kardeşim Frankie onunla yaşıyordu, ona bakıyordu ve William Gay ile tanışmak istedi. İçeri girdiğimizde annem üzgündü çünkü Frankie'nin de kabul ettiği gibi dört gün boyunca annemin ondan ne istediğini anlayamamıştı bir türlü. Annem 15 yıl önce geçirdiği felçten beri konuşamıyordu ve sadece Tamam, evet ya da Tamam, hayır diyebiliyordu. Bir de ben deneyeyim dedim, televizyonda The Price Is Right yanıp sönerken kanepede yanına oturdum. Annem, koridora, yatak odasına ya da banyoya ya da bilinmeyen bir mesafede dışarıda bir yerlerde bir yöne doğru işaret etti. William annemin yanında dikilmek için oturma odasına girdi o sırada. Annemin yaşadığı sıkıntı ilgisini çekmişti. Ekmek kutusundan büyük mü taktiğimle annemin yakınlardaki kasabalara doğru işaret ettiği yöne bakıp Vernon dediğimde, annemde bir parlama oldu nihayet. Tamam, evet! dedi ve hatta biraz güldü sanki, az da olsa ilerleme kaydettiğimiz için rahatlamıştı. Frankie bakmaya devam etti. William izledi ve dinledi. Annem bir ara William'a Lütfen şu aptal oğullarıma yardım et! diye işaret etti. Tamam, hayır, dedi. Sonra dudakları titremeye başladı ve kanepeden aşağı, sonra pencereden dışarı baktı. Korkmuştu. Keskin zekasını artık kırılmış bir ses tonuna iliştirmekte komik olan bir şey yoktu tabii. Vernon ilçe merkezi mi? diye sordu William. Evet, diye cevapladı Frankie, Bu boktan eyaletteki diğer tüm eyalet birimleriyle aynı boktan şehir meydanındaki aynı boktan adliye binasıdır. Kardeşim hükümeti hiç mi hiç sevmezdi. Sonra annem bağırdı, Tamam, evet, evet, evet! Ağlamaya başladı ve elini William'a uzattı, o da elini tuttu. William onun diğer tarafına oturdu ve televizyon ekranında The Price Is Right izlemeye başladılar. Sanki bu dünyada önemli başka bir şey yokmuş gibi. Annem dizini sıvazladı durdu ve ara sıra bana ve diğer oğluna gülümsedi. Daha sonra William ile çıkmaya hazırlandığımızda kardeşim Frankie bana doğru eğildi ve Bu adamdan hoşlandım. Sanki uzun zamandır tanıdığı biri hissiyatı verdi, dedi. Evet, biliyorum. Bazen iyi bir insanla tanışınca tam böyle olur. O kitaba ne mi oldu? Hiç duymadığım bir yazarın o kitabına mı? Ford Explore'ımın arka koltuğuna oturdum ve diğer ikisine, Kyle Jennings ve Frank Turner Hollon'a yüksek sesle okudum onu. Eve, Alabama'ya doğru güney yönüne gidiyorduk. The Paperhanger, The Doctor's Wife ve The Child Who Went into the Abstract vardı içinde. Bitirdiğimde araç 75'ten 50 mile yavaşlamıştı. Sonunda biri Hassiktir! dedi. Kyle, Kulağa bir yol hikayesi olacak gibi geliyor, dedi."}
{"url": "https://futuristika.org/william-rimmer-ve-kacan-kovalanir-uzerine/", "text": "William Rimmer, 1816'da İngiltere'de doğdu. Ressam ve heykeltraş olan Rimmer, çocuk yaşta ailesi ile Amerika'ya göç etti, Avrupa'ya geri dönmedi. Boston ve New York, Rimmer'in yaşadığı ve çalıştığı yerler oldu. Uçuk kaçık olması yanı sıra, Rimmer'i diğerlerinden ayıran birçok özelliği de vardı. Yoksulluk içinde geçen çocukluğunun etkisiyle hayatının her döneminde kendisini ve ailesini geçindirmek için elinden ne iş geliyorsa yaptı, yaşamı hep hayata karşı durmakla geçti. 15 yaşında teknik ressamlık yapmaya başlayan Rimmer bir yandan reklam tabelalarını boyayarak para kazanıyor bir yandan da kendisini geliştiriyordu. Bir litografın yanında çalışmaya da başlayan sanatçı, resim yapmayı kendi kendine öğrendi. Kiraladığı stüdyoda manzara resimleri, dini tablolar yapıp satıyor, para kazanıyor, aynı zamanda da baba mesleği olan ayakkabı tamirciliği yapıyordu. Bir süre sadece portreler yapıp New England'ın şehirlerinde gezindi. Rimmer, kendi kendisini yetiştiren bir hekim idi aynı zamanda. 1845-55 arası aralıklarla devam ettiği Suffolk County Medical Society'den aldığı diplomayla doktorluk yapma yetkisi elde etti. Tıp dallarında verdiği derslerde felsefi sohbetleriyle ünlendi, güzel sanatlar bölümünde okuyan öğrencilere anatomi dersleri de veriyordu. Gündüz doktorluktan/öğretmenlikten kazandığına, gece granit heykellerinden elde ettiğini ekliyordu. Bu dönemin eserlerinden Fallen Gladiator Boston Güzel Sanatlar Müzesi'nde, Head of St. Stephen ise Boston Athenaeum'da görülebilir. Ayrıca Amerika'nın ilk çıplak heykeli Seated Man'i yaratmış olmasıyla da bilinir. Bkz: Foto 13/21. Eserlerinde anatomik detayların mükemmeliği göze çarparken, alelacele ve yetersiz malzemeyle yapılmış, modelsiz çalışılmış oldukları gözden kaçmaz. Çok sayıda olmayan heykelleri dönemin en özgün, en ilginç çalışmaları olarak kabul edilmektedir. Zamanla yazmaya da yönelen Rimmer'in hala yararlanılan iki kitabı bulunmakta; 1864'te yayımlanan Elements of Design ve 1877 tarihli Art Anatomy. 1879'da 63 yaşında yaşama veda eden Rimmer'ın geride bıraktığı eserlerinde, her ne kadar Avrupa'ya hiç gitmemiş olsa da bu uzak kıtanın edebiyat ve sanat dünyasından haberdar olduğu görülmektedir. William Blake, Washington Allston, Antoine Louis Barye, Jean Leon Gerome bu etkileşime örnek isimler olarak verilebilir. Manşetteki resim ise sanatçının en güzel eserlerinden birisi; Flight and Pursuit. Aynı zamanda Rimmer'in en ilginç betimlemelerinden bir tanesi. Genel bir sanat ve mitoloji bilgisiyle çözümlenebilen detaylarının ardında gizli anlamlar barındıran bir tablo. Resimden çıkmak istermişcesine koşan bir adam ve peşinde, arka planı gösterecek kadar şeffaflıkta, ilk bakışta öndeki adamın aksi gibi duran ama farklı olan bir adam. Endülüs Emevi Mimarisi çizgilerini taşıyan bir yapının içinde işlenen konu William Rimmer'ın, ayrıntısını pek de bilmediğimiz hayatının belki de en akıl almaz bölümüne gönderme yapıyor. Davut, iki oğlu; Ahinoam'dan olma Amnon ve Maacah'dan olma Absalom'un, ölümlerinden sonra iyice güçten düşmüş, ölmek üzeredir. Adonijah askerlerin desteğiyle kendisini kral ilan eder. Rimmer hayatı boyunca bir gölge, bir hayalet tarafından takip edilmişti. Geçmişinden gelen bu hayaletten korunması, karşılaştığında kaçması gerekiyordu. Heykellerinden yansıyan yetersiz zaman, yetersiz malzeme, değişik bir acelecilik, bu tabloda gözler önüne serdiği kaçış, diğer eserlerinde de tümüyle olmasa da bir kısım sunduğu korkuları babası yüzündendi. Ürettiği eserler onuruna sayesinde demeliyiz belki de. Fransız asıllı bir Amerikalı olan babası Thomas Rimmer, Fransa'da geçirdiği gençlik yıllarından bu yana 16. Louis'in oğlu, kralın hayatta kalan tek velihatı, Fransa Krallığı'nın varisi olduğuna inanıyordu. Oğlunu da buna inandırmıştı, hatta Rimmer'ın desteğiyle torununu da. William Rimmer, babasının iddalarından dolayı bir gün öldürüleceğine de inanıyordu. Yaşamı bu korku ile gölgelenmişti. Tıpkı, eserinde tasvir ettiği gibi, kimse tarafından doğrulanmayan ama babası tarafından empoze edilen geçmişinin ağırlığını -hayali olsa da- ölene kadar taşıdı. Bu yüzden olsa gerek, insandan öte bir varlık olarak tarif edilebilecek şeffflıkta olan takipçi, Rimmer'ın arkasında değil de kendisine paralel bir konumda koşmakta; yetişmeye çalışmaktansa, onunla beraber koşmakta aynı doğrultuda. Eserde kafa kurcalayan bir diğer ayrıntı da öndeki adamın koşarken bedenin aldığı şekilde. Duruşunda bir gariplik olduğu hemen fark ediliyor. Ressamın anatomi dalında eğitimli birisi olduğu hatırlandığında, bunun bir hata değil de bilinçli bir tutum olduğuna kanaat getirilebilir."}
{"url": "https://futuristika.org/william-s-burrough-simdi-anneyle-ben-sunu-ogrenmek-istiyoruz/", "text": "O huzursuz 1988 baharı. Uyuşturucu kontrolü bahanesiyle bütün Batı dünyasında baskıcı polis devletleri kuruldu. Duyuru 2332'de özetlenen, düşünce duygu ve duyumsal izlenimlerin teknoloji tarafından kesinkes programlanması politikası sayesinde, polis devletleri demokratik bir görünümün ardına gizlenip kontrol makinesine karşı çıkan herkesi yüksek sesle suçlu, sapkın ve uyuşturucu bağımlısı ilan edebiliyor. İsimsiz, sahte telefon ve mektuplar aracılığıyla verdikleri yanlış bilgilerle polisleri şaşırtan yeraltı orduları büyük şehirlerde faaliyet gösteriyor. Polisler silahlan ellerinde Senatör'ün akşam yemeği davetini basıyor; ihtiyaç fazlası uçaklara dair ballı bir anlaşmanın yapılacağı çok özel bir parti bu. Polisin kısa dalgasına yanlış alarmlar koyarak devriye arabalarını var olmayan suç ve ayaklanmalara yönlendiriyoruz, bu da başka bir yerden saldırıya geçmemize olanak tanıyor. Sahte polis timleri vatandaşların üstünü arayıp onları dövüyor. Sahte inşaat işçileri caddeleri parçalıyor, su borularını ve elektrik bağlantılarını kesiyor. Ses-altı aygıtları şehirdeki bütün hırsız alarmlarını devreye sokuyor. Amacımız mutlak kaos. Çatı katında bir oda, duvarda şehrin haritası. Elli oğlan taşınabilir ses kayıt cihazlarıyla TV'den ayaklanmaları kaydediyor. Tek tip gri flanel takım elbiseler var üzerlerinde. Kayıt cihazlarını gabardin pardösülerinin altına takıyor ve kıyafetlerinin üzerine birazcık göz yaşartıcı gaz püskürtüyorlar. Kama düzeninde bir grup oluşturup en kalabalık saatte saldırıya geçiyorlar, kayıt cihazları açık: ses patlaması, polis sirenleri, çığlıklar, polis coplarının kırdığı camların sesleri, kıyafetlerinden çevreye yayılan göz yaşartıcı gaz. Etrafa dağılıp basın kartlarını takıyor ve olayları takip etmek için geri dönüyorlar. Sakallı Yippiler caddede ellerinde çekiçlerle koşup her iki yandaki camları kırıyor ve geride çığlık çığlığa öten hırsız alarmları bırakıyor, sonra sakallarını çıkarıp yakalarını ters çeviriyorlar ve elli temiz rahibe dönüşüyorlar ve bütün arabaların altına molotof kokteyli atıyorlar, BUUUMMM, arkalarında bıraktıkları cadde patlıyor. Bazıları işi bitirmek için itfaiyeci üniformaları içinde ellerinde çekiç ve hortumlarla olay yerine geliyor. Meksika, Güney ve Orta Amerika'da gerilla birimleri Amerika Birleşik Devletleri'ni özgürleştirmek için bir kurtuluş ordusu kuruyor. Kuzey Afrika'da, Tanca'dan Timbuktu'ya kadar benzer birimler Batı Avrupa ve Britanya'yı özgürleştirmeye hazırlanıyor. Uzlaşmaz amaçlarına ve üyeler arası farklılıklara rağmen yeraltı hareketi temel hedefler konusunda uzlaşıyor. Her yerde polis makinesine karşı yürümek istiyoruz. Polis makinesini ve bütün kayıtlarını yok etmek istiyoruz. Bütün dogmatik sözel sistemleri yok etmek istiyoruz. Aile birimini ve onun kabilelere, ülkelere ve uluslara kanserojen bir madde gibi yayılımını kökünden yok edeceğiz. Ailelerin, annelerin, babaların, polislerin, rahiplerin, ülkelerin ya da partilerin konuşmasını istemiyoruz artık Taşra ağzıyla söyleyecek olursak; yeterince saçmalık duyduk biz. Metin, Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan Ahmet Ergenç çevirisinden alınmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/william-s-burroughs-tehlike-nadir-bir-emtia/", "text": "William S. Burroughs'un Çıplak Şölen isimli kitabının Sel Yayınları tarafından basılan versiyonunun özgün adı: Naked Lunch The Restored Text Edited by James Grauerholz and Barry Miles. Kitabı Algan Sezgintüredi çevirdi. Bu vesileyle biz de 2000 baskısı Conversations with William Burroughs söyleşi kitabından serbest bir derleme çevirelim istedik. Eğer ciddiyse, her yazar böylesi bağlar kurar. Karakterleriyle gerçekte iletişime geçer. Genet'nin dediği gibi, yazar karakterlerinin oldukça ağır sorumluluklarını üzerine alır. Gençlerle öyle çok bir arada değilim. Demek istediğim, okumalar yapıp dersler veriyorum ve birkaçıyla da konuşuyorum. Ama hiçbir şekilde onların zeitgeis'ini değerlendirecek konumda olduğumu zannetmiyorum. Gördüğüm ise, kesinlikle onların 60'larda olduğundan daha amaçsız gözüktükleri. Zamane gençlerinin dilekleri olup olmadığından emin değilim. Risk almak istemediklerinden değil, alınacak bir risk yok ortada. Tehlike, bu zamanlarda istihbarat servisleri ve dublörlerin tekelinde kalmış, oldukça nadir bir emtia. Naked Lunch'ın müstehcenlik duruşmasında Norman Mailer ifade verirken Burroughs'un yeteneğine şüphe yok. Belki, acı veren uyuşturucu bağımlılığından dolayı bir miktar hararetlenmiş ve heyecanlanmıştır, bu adam bağımlılığı olmasa İngilizcenin en büyük dehalarından olabilirdi, demişti. Mailer'a hiç mi hiç katılmıyorum. Bence gayet önemli bir tecrübeydi ve hatta bağımlılık beni yazmaya sevk etti. Olmasaydı ne yazardım bilmiyorum, yani aynı fikirde değilim. Dini yazar demekle ne kast ettiğini anlamadım. Çıplak Şölen'deki Boschvari kabusu, Cehennem görüsünü söylüyor. Onun dini diye adlandırmak gerekmiyor. Nükleer bir kıyametin görüsünü dini diye adlandırabilir miyiz? Oldukça belirsiz bir terim. Uyuşturucu bağımlısı olmaktan çok daha beter şeyler var. Sağlığı morfin ya da eroinden çok pis bozan şeyler var. Bağımlılar da herkes kadar yaşarlar. Veya, alışkanlılarını sürdürürlerse yaşayabilirler diyelim. Alkolün tam tersine. Bir alkolik içtiğinde işini kaybeder. Canki ise eroin bulamadığında. İngiltere'de banka memurları ve doktorlar bağımlıdır. İllegal olduğu sürece, bağımlının üzerinde mali baskı olacaktır. Reçetelerin bağımlılara verileceği yasal bir sistem olmalı. Londra'dayken öyle bir gönüllü programa denk gelmiştim, Amerikalılar gelip de her şeyi mahvetmeden önce programda 300 kişi vardı. ABD'de bağımlının vücudundan eroini atıp, semptomları kaldırmak için afyon antagonistleri kullanıyorlar. Fakat tüm o ilaçların kendisi bağımlılık yapıyor. Ayrıca acı verici. Bazıları tedavi programlarında kullanılıyor. Eroinin etkisini nötralize ediyorlar. Alkolizm dehşet bir şey. Uyuşturucudan çok daha kötü, sağlığın gidiyor, dağılıyorsun. Bir badigard telepatik olmak zorunda. Kesinlikle! Köşeleri görebilmeli. Ayrıca başka bir önemli konu, yukarıya bakması. İnsanlar bunu yapmıyor. Amerikan Gizli Servisi onlarda bu yok. Diken üzerinde değiller. Yok, bana kalırsa herkeste var olan bir yetenek. Bütün mevzu basınç. Basınç! Badigardlarda basınç olmalı ya da bunu yapacak birilerini bulmalılar. Başka bir deyişle, De Gaulle havaalanında badigard olsalardı sezgisel olmak zorunda kalırlardı. Sadece telepatik değili sezgisel, şu elemanın görünüşünü sevmedim, şu pencere, şurada boktan bir durum var, gibi. Başkan Kennedy öldürülmeden bir hafta önce New York'taydı. Kırmızı ışıkta durdu ve bir kız yanına koşup burnunun dibinden fotoğraf çekti. Dallas'tan bir hafta önce oldu bu, bir kişi de çıkıp güvenliği artıralım demedi. Teleskobik merceği olan bir tüfekten korunmak tabii ki zor ama De Gaulle elemanları olsaydı, güzergahtaki tüm binalar el atında olurdu. Mantıklı, gayet mantıklı. Böyle deneyleri Brezilya gibi ülkelerde yaptıklarını biliyoruz. Atina'da, tüm cunta CIA etkisi altındaydı. Brezilya'da bütün işkenceler ve kontrol CIA tarafındaydı, biliyoruz. Ellerindeki tüm işkence uzmanlarını orta ve Güney Amerika'ya gönderdiler. Bence mümkün. Ama dertli olacağını, değmeyeceğini düşünüyorum. Bir işi yaptırmak için zihni karışık biri yerine, senden taraf birine ihtiyaç duyarsın. Telepati olmasına da ihtiyaç yok ayrıca. Bir tür bilinçaltı mikrofonlarla halledilir. Bütün bu sesler duyduklarını söyleyen insanlar, onlara bunları yapmasını söyleyen sesler, o sesler nereden geliyor? Şizofreninin semptomlarından biri bu evet, ama aynı zamanda biliyoruz ki sesler beynin hükmedilmeyen kısmından geliyor, her neresi ise. İşin aslı o sesleri normal subjelerin beyinlerinin kontrol edilmeyen kısımlarında üretebilirsin. İngilizlerin ikinci Dünya Savaşı'nda kıyanet böceği dediği bir şeye sahip olduklarını biliyoruz. Virüsler vasıtasıyla mutasyon geçirmiş cinsler amaçlanıyordu. Kırk yıl önceydi bu. O zamandan bu yana gelişmişlerdir. Ayrıca sadece siyahları ya da mongolları öldürecekleri etnik silahlar da biliyor artık. Eskidi bu mevzu. İyi fikir olabilir aslında. Ama soru şu: Zulaya ulaşamayabilirsin. Neticede hepsini korumak zorundasın. Bombalar için sığınıklarımız olduğunu hatırlıyorum ama bir şekilde havaya uçtular işte. çeşitli öncelikler var: Silah en önemlisi. Sonra uyuşturucu, sonra alet edevat. Hayır hayır, bildiğin alet. Çekiç, testere. Bunlar olmadı mı yandın. James Warren Jim Jones olayı. (13 Mayıs 1931 18 Kasım 1978) ABD'li People's Temple kilisesinin kurucusu olan vaiz. 1978 yılında Guyana'da kendisi ve müridlerine has kasabası Jonestown'da 911 müridini aynı anda intihar etmeye ikna etmiş ve kendisi de müridleriyle birlikte ölmüştür. Tabii ki. Birkaç satır yazarım, baktım ki yazmaya değer, günlük biçiminde... 35 yaşıma dek hiçbir şey yazmamıştım. Queer parça parça yazılmıştı. orada bir kısım burada bir şeyler. Yazarken başka bir şey yayımlatabilir miyim emin değildim. Canki 1953'de yayımlandı, ben Güney Amerika'dayken. 1953-1959 arasında hiçbir şeyimin yayımlanmadığı dönem yaşandı. Çıplak Şölen 1959'da Paris'te Girodias ile yayımlandı. Tüm canlı türler kontrolün etkisi altında. Standartlaştırılıp biyolojik bir yok oluşa gidiliyor. Standartlaşma değişimin ve mutantlaşmanın önüne geçiyor. Bu durumda tüm türler için tek umut değişmek, dönüşmek çünkü tüm canlılar başlangıçtan bu yana, bireysel olarak da, lanetlenmiş durumda. Çünkü gidilecek tek yön yukarısı. Gidecek başka yer kalmadı, gezegeni yaktık bıraktık. Hayır, uzay başka bir boyut. Uzaya geçiş sağlandığında, sudan karaya geçiş kadar büyük bir dönüşüm olacak, yeni tecrübe, yeni korkular, balık için düşme korkusu tahayyül edemeyiz, ne zaman ki karaya adım atar, o zaman anlamlı olur. Şu ana dek uzaya giden insanlar oksijen tüpleriyle gittileri bütün şekilde gitmediler. İnsanın yapısını uzay şartlarına uygun hale getirmek için biyolojik değişiklikler gerekiyor."}
{"url": "https://futuristika.org/william-s-burroughs-zamanda-acilan-delik/", "text": "Aslında kendi araştırmam, tabii ki. Örneğin, belirli bir zaman parçasını alalım ve onu kesmeye başlayalım. Sonra onu oradan alıp oraya koyalım, görülecek ki, çoğu kez oldukça ilginç şeyler ortaya çıkıyor. Romandaki metod okumak ve sonra üstüne sesleri serpiştirmek oldu. Herhangi bir teori yok. Sadece gerçek. Fenomen. Nasıl işe yaradığını bilmiyorum. Restoranın önünde kayıt yaparsınız ve kayıt yaparken de fotoğraflar çekersiniz. Daha sonra mekanın önünde bu kayıtları çalıp daha fazla fotoğraf çekersiniz. Aslında gerek yok. Yaptığınız şey aslında, zamanda bir tür delik açmak. İnsanlar dün ne olduğunu duyuyorlar. Sonra da şu anda olduğunu zannediyorlar. Bu durum, bir bozulmaya neden olabilecek şekilde zamanda bir delik açıyor. Önce kaydedip sonra da aynı kayıtları çaldığımız bazı gerçek sokak kayıtlarındaki denemeler serisinden çıktı. Bunu yaptığınızda ilginç şeyler olacağını anlıyorsunuz."}
{"url": "https://futuristika.org/winklernoah-awakeningles-femmes-heretiques/", "text": "Çocukluk yıllarından bu zamana kadar resim, heykel, çizim ile farklı medyaları kullanarak yaratıcılıklarını sınayan her iki sanatçı da, çekimler öncesi ve sonrası her detayla ilgilenmeleriyle tanınıyorlar. İllüstratör ve grafik tasarımcı Noah ile fotoğrafçı Winkler'in ortaklaşa ürettikleri çalışmalar, başrolleri paylaşanların güçlü mesajlarıyla hiper gerçekçi deneysel fotoğraflara dönüşüyor. Sanatçıların eserleri bugüne kadar New York, Milano, Londra, Seul ve Los Angeles'ta sergilendi."}
{"url": "https://futuristika.org/wired-bir-dergi-yazisinin-sifirdan-yaratilis-sureci/", "text": "Babaların babası Wired Magazine blog bölümünde Eylül ayı sonlarında çok ilginç bir blog dizisi yayınlandı. Charlie Kaufman ile yapılan bir röportajın, ham halinden, editlenmesi, sayfa tasarımına ve dergide yayınlanmasına kadar olan süreç, editör yazışmalarında başlayarak, derginin Kasım ayında çıkacak olan sayfa haline kadar olan dönemi tümüyle anlatıldı. Wired'ın Kasım sayısında yayınlanacak bir kaç sayfalık bu röportajın arkasında, fotoğraf seçiminden başlık yazımına, tasarlanmasından tipografisine kadar olan kan, ter ve zevk dolu süreç anlatıldı. Buradan bu blog dizisine bakabilir ve söz konusu röportajın sayfadaki haline derginin Kasım ayı sayısından önce ulaşabilirsiniz."}
{"url": "https://futuristika.org/wrekmeister-harmonies-jr-robinson/", "text": "JR Robinson, isim zaman zaman değişse de 2006 yılından bu yana Wrekmeister Harmonies adı altında sound art çalışmaları yapıyor. Hiç akademik eğitim almamış sanatçı, çekimlerinin çoğunu Tazmanya'da yaptığı 38 dakikalık video-musiki performansı ise Şikago Çağdaş Sanat müzesinde, 2013 yaz başında belirdi. Aşağıda yer alan video, Wrekmeister Harmonies'e eşlik eden filmden 11 dakikalık bir parça. Simon Fowler çizimleri, Ensemble Pearl, Boris ve Earth artwork) çalışmasının Gabe DeLoach tarafından bir araya getirildiği video, çağdaş drone, saykodelik, doom estetiğinin yönünü gösteriyor. Çağdaş sanat ve retro futuristik sinema ile yakından temas eden Sunn O))), Grails, Earth, Ulver çizgisi kalıcı üretimler yapmayı sürdürüyor. Bir süre çölde yaşadım. Gözden ırak bir yerdi ve hiç kimsenin uğramadığı bir benzin istasyonunda gece vardiyasında çalışıyordum. Yeterli miktarda kokainle tüm gece uyumadan oturup kasetler ve garip radyo istasyonları dinliyordum, kitap ve dergi okuyordum. Mekanı pırıl pırıl tutuyordum ki patron sabah geldiğinde pek mutlu oluyordu. O günleri oldukça keyifli, üretken ve öğretici günler olarak hatırlıyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/wrekmeister-harmonies-roportaj/", "text": "J. R. Robinson ve tek kişilik grubu Wrekmeister Harmonies, son dönemde bizi en çok heyecanlandıran müzisyenlerden oldu. Müziği modern topluma dair estetik ve samimi bir duygusallık barındıran tepkiden beslenirken, temellerine okült, ezoterik, nihilist haller de katmış, sakin fakat sert bir tavırda ilerledi, ilerliyor. Jr. Robinson'ın yeni albümü Then It All Came Down, 21 Ekim'de yayımlanacak. Birkaç soru sorduk. Uzun, çok uzun bir süredir hayattayım. Çok şey gördüm ve gözledim. Etrafımda olup bitenlerin sürekli farkında olmaya çalışıyorum. Yaratma sürecimi açıklayacak şey budur. Film hakkında şunu söyleyebilirim: Geçici varoluşumuz ve doğanın; insan ve yapılar ve kendimiz için oluşturduğumuz çevre üzerindeki yayılmacı yok edici etkisi hakkında bir sorgulamadır. Bu döngüde direnmek için oldukça keyfekeder ve tamamen çaresiz bir durumdayız. Film için, bu değişmeyen çemberin kendimce yapısalcı bir metotla gerçekleştirdiğim gözlemi ve tepkisidir diyebilirim. Gezegenin var olmak için oldukça zor bir yer olduğunu hissediyorum. Huzur içinde yaşamaya çalışıyorum, sakin şekilde ve öfke olmadan hareket etmeye çabalıyorum. Sanatla uğraşıp benim gibi yapan diğerlerine yankı yapmayı umut ederek gözlüyor ve tepki veriyorum. Yenilgilerimize öfke duymuyorum. İnsanlığın kendisini yok edici ve şiddet dolu eylemleriyle yüzleşildiğinde tecrübe ettiğim şeyler üzüntü, hayal kırıklığı ve huzursuzluk oluyor. Çürüme kaçınılmaz. Bunları işleyip müzik, film ve diğer sanat formları aracılığıyla bir tepki vermeye çalışıyorum. Yaşı büyük bir akrabam, çok erken yaşta bana güçlü narkotikleri denettirmişti. Oldukça yıpratıcı ve aydınlatıcı bir yolculuktu. Olayın arka planında çalan müziği Black Sabbath olduğunu hatırlıyorum. Bela Tarr'ı sormak gerekiyor. O da Laszlo Krasznahorkai'nin bize insanlığın çürümesini uzun cümlelerle anlattığı gibi, uzun çekimlerle sanatını yaptı. Bela Tarr, sinemada bir hazine. çalışmaları, kelimelere ya da genel açıklamalara meydan okuyor. Anlam ile birleşmiş ve yekpare bir dil kullanmaya çalışarak mezar kazıcılığı yapıyorum. çalışmalarımdaki etkisi çok açık. Alexander Hacke, Şikago'ya geldiğinde on yıl önce kendisiyle tanışma şansına eriştim. İletişimde kaldık ve geçen yıl Avrupa'da ufak bir turne yaptık. Şikago'ya tekrar geldi ve The Body, Olivia Block ve Bloody Minded'dan Mark Solotroff'un da katılımıyla bir parça kaydettik. Sonuç hayal edebileceğimden çok daha iyi oldu. O dev adamı seviyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/wrekmeister-harmonies-then-it-all-came-down-official-music-video/", "text": "tab below your editor to enter video URL."}
{"url": "https://futuristika.org/wtf-dondurma/", "text": "Bu yıl Londra Covent Garden'da bildiğimiz dondurmaya şapka çıkartan Icecreamist adlı bir butik dondurmacı açıldı. Icecreamist'in iç mekan tasarımının da pek sıradan olduğunu söyleyemeyiz. Icecreamist'in üretim metodu delilik olunca sundukları dondurma çesitleri büyük ilgi çekti ve tartışıldı. Bir kere üfleyerek içtiğimiz absinthe'i külahla tanıştırdılar. Dondurma sarhoşu olmayalım diye satışı da müşteri başına bir dondurma ile kısıtladılar. Tanıtımında God save the cream baskılı Sex PistolsTM kullandıklarından grubun avukatları tarafından nazikçe 'poke' landılar. Tabi müşterilerine yaramazlık peşindekiler ve zevk düşkünleri olarak hitap eden bir firma için çok yerinde bir çıkış noktasıydı bu. Ardından Fire Bombda tabasco ve vodkayı denediler. Sex Bombdaysa Viagra kullandıklarından ilaç firması Phifizer tarafından neredeyse kara listeye alındılar. Bu noktada yaramaz seçenekler sunarken etikle, ulusal sağlık örgütüyle ve Lady Gaga ile karşı karşıya geldiler ve işler ciddileşti. Westminister Konseyi bu girisimi Muhtemelen, insan tüketime uygun değildir diyerek onaylamak istemedi. Baby Gaga'nın yok satmasına ve yapılan açıklamaya göre süt veren annelerin kan donörlerinin geçtikleri testlerden geçmesine ve Hepatit, HIV gibi virüs aktarımına imkan olmamasına rağmen durumun buraya gelmesinden, kapatılma kararının sağlık standartlarına dayandırılmadığı ortaya çıktı. Süt ve sperm bankalarına daha önce de bağışlar yapıldiğını ve ihtiyacı olanların belli ücret karşılığı bundan yararlandığını biliyoruz. İngiltere'deki resesyon ikliminde 10 oz'u 15 pound'a dondurma için bağış yapan annenin davranışı, çocuğunu kendi sütünden mahrum bırakmadığını da düşünürsek çok mu yersiz? Bağışlayan anne yorumu için bakınız buraya: resesyonda ilaç gibi geldi."}
{"url": "https://futuristika.org/x-kas-meydan-savasi/", "text": "Kaş Belediyesi, Kentsel Sit Alanı içerisinde bulunan Cumhuriyet Meydanı ve eski mahalledeki ara sokakların yer taşlarını değiştirme ve meydan düzenleme işlemine 2 Mart 2009 tarihinde başlamıştır. İş makinaları bir-iki gün içerisinde Kaş Cumhuriyet Meydanı ve ara sokaklarındaki var olan kaplamayı tamamen sökmüşler ve yeni döşenecek değişik boy ve türdeki kaplama taşları meydana istiflenmiştir. Bu taşların çoğunluğu 30x60 cm ebatındaki granit taşlarıdır. Bu büyüklükteki granit taşın Kaş'ın doğal dokusunu bozacağı kaygısı ve uygulamanın nasıl yapılacğına dair birçok soru Kaş'daki yüzlerce kişide doğal bir sorgulama sürecini başlatmıştır. Derhal görüşülen çeşitli partilere bağlı birçok Kaş İlçe Meclis üyesi yapılanlar hakkında bir bilgilerinin olmadığını söyleyince; Kaş sakinlerinin kafalarındaki soru işaretleri de büyümeye başlamıştır. Sivil Toplum Kuruluşları temsilcileri Belediye Başkanı ile görüşmelerinde uygulamanın bir zemin yenileme değil Kentsel Sit Alanının tümünü içeren bir proje olduğunu anlamışlar ve bu taşların döşenmesinin, uygulamadaki olası yanlışların Kaş'a vereceği olumsuz sonuçlara dair görüşlerini bildirmişlerdir. Belediye Başkanı, Koruma Kurulundan izin alındığını, projenin ihaleye açıldığını, ihale sürecinden dönülemeyeceğini ve uygulama konusunda da yapılabilecek hiçbir şeyin olmadığını belirtmiştir. Kaş Belediye Başkanından edinilen bilgiler ışığında STK'lar ve söyleyecek sözü olan yüzlerce Kaş sakini ortak bir dilekçe altına imza atıp Belediye Başkanından randevu talep etmişlerdir. Bu toplantı Kaş Belediye toplantı salonunda 4 Mart 2009 günü gerçekleşmiştir. Bu toplantıda Belediye Başkanı uygulamadaki önerilerimizi dikkate alacağına dair söz vermiş ve seçilen temsilcilerle birlikte bu çalışmanın yürütülmesi kararı alınmıştır. Uygulama önerileri STK'ların görüşleri doğrultusunda ÇEKÜL Vakfı Kaş temsilcisinin sözcülüğünde Belediye ekibi ile bir toplantıda görüşülmüştür. STK'ların önerileri olan, eski sokaklara kesinlikle dokunulmaması, meydanda kullanılacak parlak taşların projeden çıkartılması, 30x60'lık taş boyutlarının olabildiğince küçültülmesi ve adeta Kaş'ın kimliği olmuş meydandaki kimi alanların olduğu gibi korunması ve daha başka kimi detayların uygulamada hayata geçmesi üzerine karar birliğine varılmıştır. Toplantıda bu kararların alınmasına rağmen uygulamada hiçbir değişikliğe gitmeden çalışmaların sürmesi ve ara sokaklardaki çalışmalara da başlanması üzerine karar birliğine varılmış olan değişikliklerin projeye nasıl dahil edilebileceğini sormak üzere Kaş STK'ları Antalya Kültür ve Tabiat Varliklarını Koruma Kuruluna başvurma gereğini duymuşlardır. Başvuru üzerine Antalya Koruma Kurulu Başkanı ile görüşülmüş ve aslında Belediye'nin kurula sunduğu projenin Antalya Koruma Kurulu tarafından henüz onaylanmadığı öğrenilmiştir. Aynı gün 5 Mart 2009'da Kurul uygulamanın durdurulması ve 26-27 Marttaki Kurul toplantısında alınacak karara kadar hiçbir faaliyette bulunulmaması yazısını Kaş Kaymakamlığına ve Kaş Belediyesine yazılı olarak iletmiştir. 6 Mart 2009'da Kaymakam ve Belediye Başkanı toplantısında konu görüşülmüş ve Antalya Koruma Kurulu kararına kadar meydandaki olumsuz durumun geçici olarak ortadan kaldırılması amacıyla taşların daha sonra tekrar sökülebilecek şekilde harçsız olarak döşetilmesi, 26 Marttaki Kurul kararına göre de uygulamanın değiştirilmesi kararı alınmıştır. Kaymakam bu kararını STK'lara sözlü olarak bildirmiştir. Ancak Belediye tüm bu alınan kararlara uymayarak taşları harçsız yani geçici olarak döşememiş ve kalıcı şekilde döşeme işlemine devam etmiştir. STK'lar Antalya Koruma Kurulu'nun durdurma kararının uygulanmaması nedeniyle hukuki süreci başlatma kararı almış ve bu amaçla konunun uzmanı avukatlarla görüşülmüştür. Yapılan çalışmalar sonucunda Kaş'daki STK'lar ve şahıslar 9 Mart 2009'da Kaş Belediyesine, Kaş Kaymakamlığına, Antalya Valiliğine ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne Koruma Kurulu'nun durdurma kararının uygulanması konusunda resmi dilekçe vermişlerdir. 9 Mart 2009 akşamüstü itibarı ile belediye çalışmaları taş döşemenin yanı sıra liman yoluna inerek onaylanmamış bir projenin tümüne yönelik bir boyutta hızla devam etmektedir. STK'lar olarak tüm çabamız Kaş'ın doğal dokusunu ve kimliğini bozacak uygulamaları durdurmak, kamuya ait paranın bir emrivakiye getirilmemesi, bu ve bundan sonra gelecek herhangi bir yerel yönetimin böylesi bir keyfiliği hayata geçirmesinin önüne geçmektir."}
{"url": "https://futuristika.org/yabanci-dizi-ve-filmlerde-turkler/", "text": "Etgar Keret'in son kitabı Kapı Birden Vurulduda yer alan Aslında Olağanüstü Ereksiyonlar Yaşadım Son Zamanlarda öyküsünde sahibini bazı sabahlar oral seksle uyandıran Darko adlı bir köpek vardır. Darko sahibinin eşinin ihmalkarlığını fırsat bilerek evden uzaklaşır ve sonunda İzmirli bir dönercinin dükkanının önünde bulunur. İzmirli dönercimiz hayvansever birisidir ve Darko'yu dönerle beslemiştir. Politist, adjectivde dedektifimiz balayını Prag'da geçirdiğini, oysa karısı ısrar etmemiş olsa Türkiye sahillerinde tercih edeceğinden söz eder. Ayrıca Porumboiu'nun kısa filmi Liviu'nun Rüyasında bir evin mutfağına taşınan meyve kasalarındaki Ersöz markası göze çarparmış. Porumboiu'nun ilk filmi olan A Fost Sau N-A Fost?ta da ayyaş Tarih hocası sınavda öğrencilerine Osmanlı Tarihi'ni sormak ister ama çocuklar Fransız İhtilali'ni daha iyi bildiklerini söylerler. Love Actually'de Jamie'nin yardımcılığını üstlenen kadın anadilinde bir şeyler söyler. Jamie de bunun üzerine yanındakine Ne diyor, Türkçe mi konuşuyor? diye sorar. Transporter 3'te ankesörlü telefonun bulunduğu duvarda Müslüm Gürses ve İsmail Yk posterleri yer alıyor. Batman & Robin'de Türk hamamında geçen bir sahne vardır. 40 Days and 40 Nights'ta Erica'yı gördüğümüz ilk sahnelerden birisinde Türkiye yazan mavi bir tişört vardır üzerinde. Munich'in sonlarında Ephraim Avner'e baklava ikram eder. The Pacific'in 3. bölümünde Türkler'in 1922'de İzmir'i aldığından söz ediyor bir Yunanlı. Cnbc-e'de yayınlanmayan bu sahne dizinin uyarlandığı kitapta da yokmuş zaten. Benim tahminim dizinin yapımcılarından olan Tom Hanks'in Yunan asıllı eşinin başının altından böyle bir şeyin çıktığı yönünde. Armageddon'da İstanbul'daki belli başlı camiler görünür. Ortaköy Camii'nin kıyısında oturmuş, ufak bir televizyona bakan sakallı, şalvarlı adamlar vardır. La Fille Sur Le Pont'da ana karakterlerin yolu İstanbul'a düşer ve film Galata Köprüsü'nde geçen bir sahneyle sonlanır. Filmin senaristi Serge Frydman Welcome'da da Türklere yer vermiştir. Indiana Jones and the Last Crusade'da karakterlerin yolu İskenderun'dan geçer. The Avengers'ta Iron Man döner yemek istediğinden söz eder. Pushing Daisies'in Sevgililer Günü'yle ilgili bölümünde Chuck farklı dillerde Seni seviyorum derken bunu Türkçe olarak da dile getirir. Six Feet Under'ın ilk sezonunda yer alan bölümlerinden birisinde Claire cenaze evinde yaşamanın nasıl bir şey olduğu sorusuna Türk hapishanesinde olmaktan daha iyidir diye yanıt veriyor. Almodovar'ın Hable con ellasında Marco Benigno'ya tatile gidilecek yerler arasında Türkiye'yi de önerir. Scrubs'taki ana karakterlerden birisinin adı Türk'tü. Karakterlerin Türk'lükle herhangi bir alakası olmadığı gibi ismiyle ilgili bir açıklama da yapılmıyordu sanırım. Ayrıca bir bölümde Türkçe olarak O benim muhallebim Omar diyordu J. D. Fakat hitab ettiği adam bir Türk'ten çok Pakistanlı'ya benziyordu. Ray'de Ray Charles'ı kazıklamaya kalkışmayan ve kötülüğünü istemeyen tek karakter Ahmet Ertegün'dür."}
{"url": "https://futuristika.org/yadigar-sokak-icin-efkar-vakti/", "text": "Hatta sonradan pişman olmuş, ağzından kan gelmiş. Birkaç sene oldu ama sen bunu anlattın ya. Ta karşı dairedeydiniz. Yok sen en az beş sene önce anlattın bunu, Anlattım doğru da, o zaman olmamıştı. Gelinimizdi. Şimdi bu mübarek günde anlatılmaz ama bunun ikinci evliliğiymiş. İlk eşindeyken villaya temizliğe gidiyor, orda bahçede bir havuz var... 6 yaşındaki oğlu düşüp boğuluyor. Kocası kaynanası buna oğluna bakamadın falan diye mahkemelere vermişler. Akrabalarının yanına gelmiş, onlar da benim kardeşimi tavsiye etmiyormuş. Telefonda bir kadınla konuşurken bunalıma girmiş. Kimi arasa sonra benim sevgilim falan gibi şeyler demeye kalkıyor E birinci de öyle, ikinci de böyle olunca.. Kadın kezzapı içiyor. Birinci öyle, ikinci de olurken. Baktı ki herif, kardeşim yani alkolik, halbuki çok çocuk istiyorum çok çocuk istiyorum. Biz Mehmet dövme! dedikçe, Size mi şikayet etti? deyip daha çok dövüyor. Ben doğrusu yanıma alacaktım ama annem dedi valla kocası döve döve alır. Annem demiş Emine sen bundan ayrıl., birinci öyle çıkmış, ikinci.. Nasıl bırakayım? demiş. Taksici de deli de, bu o değil."}
{"url": "https://futuristika.org/yagmura-bir-bay/", "text": "Yağmura bay, bayan! Yağmura bay, bayan! diyerek bağırmaya başlamıştı caddenin başındaki satıcı. Satıcının yanına koştuğumda o hala gözleri kapalı, kendinden geçmiş bir halde Yağmura bay, bayan! Yağmura bay, bayan! diyerek bağırıyordu. Sonra o adam geldi. Orta yaşlı, saçları hafiften kırlaşmaya başlamış, yorgun bakışlı... Kızarmış burnunu çekerek bir satıcıya bir bana baktı. Ben soğuktan hissizleşen ellerimi hızla ovuşturup, Yağmura bir bay! dedim kendinden geçmiş bağırmakta olan satıcının koluna dokunarak. Yağmura bir bayan! dedi yanımdaki adam acelesi varmış gibi araya girerek. Satıcı, Herkese yetecek kadar var, merak etmeyin! diyerek sırıttı ve şemsiyelerini düzeltti. Bakkaldan şeker aşırırken yakalanmış iki çocuk gibi bir an göz göze geldik yanımdaki adamla. Hangi renk olsun abla? diyerek meraklı gözlerle sordu satıcı. Tamamdır abla! diyerek şemsiyeyi tutup arkasına döndü satıcı. Arkada bekleşen erkeklerden; öndeki orta boylu, kumral, yapılı olanına, Erkek çevik hareketlerle koşup şemsiyeyi kaptı. Ben satıcıya elimdeki banknotu uzattım. Bu arada genç adam açtığı şemsiyeyi başımın üzerinde özenle tutarken kolunu uzattı nazikçe. Koluna girdim ve yürümeye başladık. Genç adam nezaketle gülümsedi. Fazlaca konuşmaması gerektiğini biliyordu. Sahile yöneldik. Yağmur hızlanmaya başladı. Koluna usulca sokuldum. Karşıya geçmek üzere yaya ışıklarında durduğumuzda kırmızı bir şemsiyenin altında bekleyen genç çifte takıldı gözlerim. Genç kadın omzuna yanaştığı erkeğin gözlerinin içine bakarak heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Erkek ilgiyle dinlediği kadının kulağına fısıldadı. Kadın gülümseyerek adama sarıldı. Işık yayalar için yeşile döndüğünde biz yola atıldık hızla. Genç çift ise birbirlerinden gözlerini ayırınca ışığı fark edip sarmaş dolaş yanımızdan geçti. Birden sendeledim. Yanımdaki adam kolumdan tutup dikkatle çekmese düşecektim. İyi misiniz? diyerek soğuk bir nezaketle sordu. Sahilde bir banka oturduğumuzda kolundan usulca çektim kolumu. O şemsiyeyi özenle tutmaya devam ediyordu. Denizin üzerine inen damlaları izlemeye koyuldum. Öyle ne kadar oturduk bilmiyorum. Belki çok kısa, ya da çok uzun. Belirgin duyguların olmadığı durumlarda zamanın akışı da belirsizleşir ya. Öyle bir zaman aralığı işte... Damlalar önce seyreldi, sonra da durdu. Yanımdaki adam hızla şemsiyeyi kapatıp ayağa kalktı. İyi günler! diyerek gülümsedi. Nezaketen. Anlaşma sona ermişti nasılsa... Ya gidilecek kapalı mekana varıldığında ya da yağmur durduğunda size eşlik eden kişi şemsiyeyi kapatıp uzaklaşıverir. O sırada yan banktaki orta yaşlı adam ile ona şemsiye tutan genç kadını fark ettim. Adam orta yaşlı, saçları hafiften kırlaşmaya başlamış, yorgun bakışlı... Şemsiyecinin önünde karşılaştığım adamdı. Genç kadın da şemsiyesini kapatıp ayağa kalktı. Benim yanımdaki adam şemsiyeyi kolunun altına sıkıştırıp kadının yanına koştu. Kadın banktaki orta yaşlı adamı selamlayıp yanına gelen genç adamın koluna girdi. Birbirlerine gülümseyip kol- kola, sarmaş-dolaş uzaklaştılar. Onlardan gözlerimi ayırdığımda banktaki adamla göz göze geldik. Bakkaldan şeker aşırırken yakalanmış bir çocuk mahcubiyetiyle gözlerimizi ayırdık tekrar. Yağmur sonrası toprağın güzelliğini görme şansına erişememiş iki şehir insanı, yağmur sonrası denizin güzelliğini keşfedebilmek ümidiyle koyu grimsi maviliğe çevirdik gözlerimizi. Ne kadar izledik bilmiyorum? Her yer bir anda aydınlanıp karardı. Keskin bir gök gürültüsü sesi ile sıçradık sonra. Bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başladı. Ben ruhumdan daha çalkantılı görünen havaya şaşkınlıkla bakınırken, bankta çantasını karıştıran adamla göz göze geldim yeniden. Adam çantasından bir şemsiye çıkarıp hızla açtı ve koşarak yanıma geldi. Şemsiyeyi özenle bana doğru uzatırken,"}
{"url": "https://futuristika.org/yalcin-savuran-sivama-estetigi/", "text": "Fotoğraf sanatçısı Yalçın Savuran' ın Sıvama Estetiği isimli fotoğraf sergisi, bu yıl 21.' si düzenlenen İfsak İstanbul Fotoğraf Günleri kapsamında izleyicisiyle buluştu. 8 Kasım Cumartesi günü açılışı gerçekleşen sergi, etkinlik kapsamı dışında da daimi olarak sergilenmeye devam edecek. Teknolojinin son ürünü olan makinelerle yapılan seri üretim karşısında yitip gitmekte olan sıvamacılık zanaatine dair soyuta kayan vurgusuyla etkili bir bakış açısı ve farklı sergileme tekniğiyle Sıvama Estetiği fotoğrafları izleyicisini bekliyor. Sanatçı Sıvama Estetiği konseptini, Galata' da benzerleri gitgide azalan bir sıvama atölyesinde çalışmış ve yapıtlarını foto enstalasyon yöntemiyle aynı atölyede sergilemeyi tercih etmiş. Bu tercih sonucunda doğal atmosfere hiç müdahale edilmeden, fotoğrafların mekanla bütünleşmesi ve atölye var olduğu sürece yapıtların ona eşlik edecek olması dikkat çekiyor. Serdar' ı Ekrem sokağa yolunuz düşecek olursa, sanat galerisini andıran girişi, fotoğraflarla kaplanmış vitrini, yıllanmış mimarisi ve mekanla özdeşleşen ustalarıyla Yalçın Savuran' ın gözünden sıra dışı bir sıvama atölyesi sizleri bekliyor olacak. Evet bu sokağa mutlaka yolunuz düşmeli!"}
{"url": "https://futuristika.org/yampiri-riza/", "text": "Biz büyüdük ve her şey sarımsaklandı. Yani hiçbir şeye yanaşamıyorum. Neye elimi uzatsam benden uzaklaşıyor. Olur mu öyle şey Ayla? Canımın ay parçası. İnsan insanlıktan dönebilir mi? Bundan böyle insan değilim diyebilir mi? Kedi, kedidir misal, değil mi? Hep kedidir. Kör, körlükten döner mi? İstese de dönemez ya, bence istemez de. Doğuştan kör doğduysa istemez. Bir vampir de doğuştan vampirse, zaten aksi olmaz, dönemez vampirlikten. Ayla işte. Ayla... Nereden düştü aklıma. Ayla bu. Akıl onu düşünmeden durabilir mi? Yine dağıttım mevzuyu. Laf değil, ipi kopuk tespih taneleri mübarek. Melahat diyordum. Sarışın ve lakin sarımsaklı. Selam veririm almaz. Az baksam o güzel yüzüne ne bakıyorsun deli der ortalık yerde. Bağırarak. Ne bakıyorsun DELİ. Ah Melahat. Bir selamımı alsaydın ne çıkardı. İyi mi oldu böyle. Sabaha karşı seyyar poğaçacı Çetin, Köşeyatır Sokağı'nda bulunca Melahat'ı, poğaça arabasını falan bırakıp koşuyor karakola. Yok, önce bir posta kusmuş duvarın dibine. Gelip de bana hani neredeyse ballandıra ballandıra anlattıydı cesedi nasıl bulduğunu. Milletteki ceset merakına da şaşarım. Ben kanını emip, ruhunu aldığım garibana dönüp de bakmam. İçim kaldırmaz zaten. Ayla da bakmaz. Adam öldürmüşlüğü yoktur yanlış olmasın. Olsaydı bakmazdı. Neyimi sever bu Ayla benim. Çok semirmişlerin kanını içmekten, bir de köpeköldürenden davul gibi şişen göbeğimde yatmayı sever. Kimseler konuşmaz onla, bense ondan başkasını dinlemem. Bunu sever. Herkes ona pist der, ben Ayla derim. En çok da bundan sever. Herkes sarımsaklandı be Ayla derim, güler. Bir yerlerden bir şey bulduğum yok be Ayla. Bir sen işte. Bir sendin. Bir gün sabah kalktım, Ayla yok. Akşam olacak gelmez. Gün battı her yer karanlık, yok. Sabahı zor ettim. Sabaha karşı yine poğaçacı Çetin. Allah'ın ölüsevici sapık puştu. Nasıl da gözleri parlaya parlaya anlattı arabanın altında kalışını. Oracıkta geçirdim dişlerimi boğazına. Pis kanını öyle bir emdim ki deyyusun, derisi büzüştü, havası alınmış bir teker gibi yuvarlandı yere. Sonra herşey daha da sarımsaklandı. Dünya kocaman bir diş sarımsak. diyeyim, sen de gül be Ayla. Duramıyorum. Yanaşamıyorum. Korkuyorum. Işığa da bakamıyorum artık. Ölüyorum be canımın ay parçası. Ağlamaya başlamıştı birden. Gözlerine bakmıştım. O güzel kedi gözlerine. Gözyaşlarıyla ıslanan tüylerini okşamıştım. İstemem ki Ayla. Sen bir gün nankörlük edip de beni bırakmadıkça, istemem. Yüzünden tüyleri kadar koyu bir gölge geçip gözlerime dolmuştu. Kırık kırık söylenmişti."}
{"url": "https://futuristika.org/yan-babilan/", "text": "28 Ekim Salı akşamı saat 20:00 den itibaren, İstanbul'dan Sultan Tunç, Hariçten Gazelciler, Karagüneş, Istanbul Ska Foundation, Iya Waves ve Ankara'dan Komik Günler grupları, BETON ORMAN ismi altında yakın gelecekte üretecekleri projelerinin tanıtımını yapmak için Beşiktaş'ın yeni konser sahnesi Çadır 'da bir araya geliyor. Şehir yaşantısında en büyük rahatsızlıklarımızdan biri olarak gördüğümüz plansız büyüme ve betonlaşma hızla devam ediyor. Her geçen gün nefes alınabilir kamuya açık alanlar bu plansız büyümenin etkisi ile yerlerini beton yapılara bırakıyorlar ve şehir insanının doğaya, yeşil alana olan ihtiyacı günden güne artıyor. Çocukluğu ve belki de tüm yaşamı bu beton bloklar arasında geçmiş olanların kültürel gelişiminde büyük etkisi olan bu durum, bizim için Beton Orman imgelemini yaratmıştır. Yaşamın diğer ormanlara göre daha zor, daha karmaşık olduğu bu ormanda, yaşamlarımızı kolaylaştıracak çözümler, nefes alabileceğimiz alanlar yaratmak için alt kültürlerin en önemli değerlerinden biri olan D. I. Y. kültürünü temel alıyor ve öz güçlerimizi birleştirerek yola çıkıyoruz. Bu projeyi, temelde şehrin kültürel faunasında yaşamlarını sürdürme gayretindeki alt kültür aktörlerinin, güç birliği yaparak rollerini pekiştirme ve geliştirme çabası olarak adlandırabiliriz. Amacımız, bu projenin bileşenlerini oluşturan alt kültürlere ait üretimleri nitelik ve nicelik yönünde geliştirmek, üretimde bulunanların şartlarını iyileştirmek ve takipçileri ile olan birlikteliklerini sağlıklı bir zeminde sürdürebilmelerine olanak sağlamaktır. İlk etapta düzenleyeceğimiz konserler, atölye çalışmaları, sokak etkinlikleri gibi faliyetlerle, yaşamlarına hiç bir katkısı olmadığı halde başka seçenekleri olmadığı için popüler kültürün zoraki etkisi altına girmiş kişilere farklı seçenekler sunulacak. Beton Orman içinde, kendi dertleri ile baş başa kalarak yalnızlaşmış ve dünyayı ilgilendiren sorunlara duyarsızlaşmış bu kişilerin kültür ve sanatın bilinçlendirici etkisi yardımıyla çevresine duyarlı, sorunların çözümüne katılımcı bir bilinç seviyesine gelmesi hedeflenecektir. Bu amaçla, 28 Ekim Salı akşamı Sultan Tunç, Hariçten Gazelciler, Karagüneş, Istanbul Ska Foundation, Iya Waves ve Komik Günler grupları, Beton Orman birlikteliğini sahneden duyurmak için bir araya geliyor. 20:00 02:00 saatleri arasında altı ayrı performansın sergileneceği mini bir müzik festivali etkisinde olacak programda, bilet fiyatları kapıda 20 YTL, indirimli 15 YTL, 26 Ekim Pazar günü sona erecek ön satış sırasında ise 10 YTL olacaktır. Sınırlı sayıda (300) biletin satışa çıkarılacağı programda yaş sınırı 18 ve üzeri olarak belirlenmiştir. http://www. betonorman. com adresinden ön satış noktaları, program ve gruplar ile ilgili bilgilere ulaşılabilir. Destekçilerimiz : Birgün Gazetesi, Clandestino, Chillout Hostel, FitiSound, Çadır."}
{"url": "https://futuristika.org/yan-jun-torturing-nurse-dunyanin-sonu-ve-diger-meseleler/", "text": "Dünyanın sonu geldi bile ve hepimiz birlikte kıyameti yaşamaktayız. Yaşadığımız yer bir cehennem, fakat gerçekle yüzleşmek istemiyoruz. Çin'de iki tür cehennem var. Beijing ve Şangay. İlki sıcak, diğeri soğuk. Biri düne dair, diğeri geleceğe. Beijing eski zamanlara dönerken yüzünü, Şangay bir başka düşe kaçıyor, asla var olmayan ve olmayacak bir geleceğe. Beijing ve Şangay'da türlü türlü müzik var fakat aynı bağlamdan gidersek, Beijing'de müzik geleneksele kayarken, Şangay'da daha uluslararası standartlara uyum sağlıyor. Çin'deki en büyük iki şehir dünyanın kalanından benzer ilgiyi paylaşıyor. Her ikisi de güçlü ve zengin kentler. Çağdaş sanatçı ve müzisyenlerin çoğu Beijing'de, bir kısmı Şangay'da yer alırken kalanlar da diğer yerlere dağılmış durumda. Gençler Beijing'i İmparatorluğun Başkenti, Şangay'ı ise Sihrin Başkenti diye niteliyor. Gördüğünüz gibi, imparatorluk dediğimiz görünür bir ilüzyon, sihir ise görünmez. Beijing'de yaşıyorum ama iki yıldır türlü nedenlerle Şangay'a yolculuk yapıyorum; kalmak için, konserler, eğitimler, sergiler için. bir keresinde Toshiya Tsunoda etkinliğine katılmam için tren paramı bile verdiler. Beijing'de çeşitli DIY etkinliklerle meşgulum. Konserler, CD üretimleri, postaneye kitap ve CD taşımak, tonlarca mail atmak gibi. Şangay'da ise bana Yan öğretmen diyorlar ve ödeme yapıyorlar. Organizatörler kimi zaman #torturing nurse'u çok gürültülü çalmaması için uyarıyor. Bazı dinleyicilerin konserlerden kaçtıklarını bile gördüm. Yine de bazı sanat ve moda etkinliklerine çağrılıyorlar. Yeraltı Şangay'da hoş karşılanıyor, şehir açık ve hassas. Bazen neye açık olduğu sallanmıyor bile. Torturing Nurse da sallamıyor. Gayet makul. Peki Beijing'de durum nasıl? Sanat merkezi ya da galeriden gelen bir telefonda genelde şu söylenir: Açılış partimiz var, neden arkadaşlarınızla gelip performans sergilemiyorsunuz. Hem bedavadan içersiniz de. Eğleniriz. Bu telefon ne organizatörün ne de dinleyicinin ödeme yapmayacağını söylüyor. Bazen de Arkadaşınızın bir arkadaşıyım. Açılışımız var. Bize bir şarkıcı/şarkı ayzarı/ambient elektronik müzisyeni/dub step sanatçısı bulabilseniz harika olur. Beijing ne istediğini kesinlikle biliyor: Eğlenmek. Beijing'de çok fazla etkinlik var ama az sayıda dinleyici ve az miktarda para paylaşılıyor. Şangay ise daha aç. Şangay'da patronlar Beijing tarafında domine edilmeyen bir şeyler peşinde. bunu yaparken kendi cehennemlerini temiz ve nazik tutuyorlar. Tecrübeme göre, Avrupa ve Kuzey Amerika genelde Beijing'e yakın duruyor, kahve dükkanları, tarihsel yapıları, yaşayanların profesyonel gülümsemeleri ve akıcı İngilizceleri nedeniyle çok fazla Avrupa gibi göründüğünden olsa, Şangay'la pek işleri yok. Beijing ise kirli, karmaşık ve içinde akıp gitmek için çok büyük. Sarhoş ve manyak. Beijing'de Çince konuş ya da geber isminde bir punk grubu vardı. Buralılar doğuştan anarşisttir ve lütfen gibi yalandan teamüllere yüz vermezler. Evet, eğer hala varsa, Beijing, Çin'in rock'n'roll başkentidir. Çoğu müzisyenin düzenli işi yoktur. Paramızı müzikten, tiyatrodan, danstan, filmden ya da dergilere yazmaktan, Şangay'da garip etkinliklere katılmaktan kazanırız. Beijing'de parasız bir sanatçı olmak hala mümkündür. Şangay'da ise paran yoksa cehenneme kadar yolun vardır. Şangay'da rüya yoktur. Çin'de rock'ın doğuşundan bu yana Şangay'da gerçek rockçı görülmedi. Bir şekilde avangard, düşleri olmadan yaşayan müzisyenlerin doğal seçimi oldu Unutmayın ki kent ilk yıllarından bu yana Komünist parti'nin merkezi oldu, 1967'de Şangay Komünü bile kurulmuştu."}
{"url": "https://futuristika.org/yangoz/", "text": "Şerafettin sokağın sonunda, sağ köşede simitlerini satarken Gündüz Vassaf okuyan Mesut'un etrafa saçtığı susamları yiyen güvercinler bu yazının konusu olamayacak kadar hareketliler, serçeler daha da zor. Zamanı yavaş ve temkinli kullanan yumuşakçalar şubesine üye, kabuklu bir hayvan üzerine düşünmek istiyoruz. Arkamızda simitçi, Şerafettin sokak boyunca yürüyoruz, tabii ki yağmurlu bir gün, ahmak ıslatan bile yeterli olabilir. Sokağın sol tarafında olduğu yerde güçlü, kuvvetli ve kendinden emin duran, bahçesindeki çam ağaçlarının her daim rüzgar altında kalmaktan savruk bir şekilde büyümüş olan dallarına bakakalsak da, Erenköy Palas apartmanı yan duvarları üzerindeki hafif kıpırdanmaları da fark etmiyor değiliz. Biz belki de Asya yakasına yeni dönmüş, Aki Onda'nın Fish don't know it's raining parçasını loop halinde yaklaşık 2 saattir dinleyen ve yavaşlığın gerekliliği üzerine düşünen birisiyiz. Salyangozlar ile karşılaşmamız büyükçe bir mısır koçanının duvar kenarındaki anlamsız duruşu ile birleşiyor. Bir salyangoz ile yaşamak için nemli bir evimiz olmalı galiba. Neyse salyangoz işte yavaş yavaş düşündüren animalia aleminden, mollusca şubesinin, gastropoda sınıfının utangaç üyesi."}
{"url": "https://futuristika.org/yanildigimiz-kadar-variz/", "text": "Vanity diye adlandırılan, optik yanılsamanın güzel örnekleri. 100 yıldan uzun bir süredir ilgi görmeye devam ediyor. Gerçekte, bir aynanın önünde oturmuş, takıları ve makyajıyla uğraşan kadını gördüğünüz çizimde, biraz dikkatli bakanlara bir kafatası görünmeye başlıyor. Photoshop ve benzeri programlardan yüz yıl önce, insan eliyle, gerçekçilik ve gerçeküstü arasında kaybolup gidebiliyor dünya. Bunu ilk yapan. Viktorya çağında yaşadıkları anlaşılan iki kadın sohbet ederken, aynı anda şeytanın görüntüsünü sunuyorlar, dedikodu böyle bir şey denmiş. Aynı zamanda, bir Def Leppard albümünde kullanılmış olan retroactive var. toplumu anlatan, toplum eşektir diyen 100 yıllık bir çalışma var. 1905 yılından bir fransız kartpostalı, palyaçonun aşkı. yine, selamlaşan iki kadının ötesinde oluşan kurukafa imgesi ve emperyal hezeyanlara gark olmuş rus ailesi. Cher de bir zamanlar bu akımdan etkilenmiş ve bir albümünün kapağında uygulamış, bulduğum en eski örnek ise 1800 lü yılların sonundan bir dergi kapağı."}
{"url": "https://futuristika.org/yarin-intihar-edecegim/", "text": "Neye ağlayacağımıza biz karar verebilseydik. Neye ağlamak istiyorsak ona ağlasaydık. Eğer böyle bir şey mümkün olsaydı o zaman Melek için çok ağlardım. Öyle yosun tutmuş bir taş gibi durmazdım cenazesinde. Suçluluk duygusu bütün iliklerime düğüm atarken birkaç damla gözyaşı dökebilseydim şimdi böyle ota boka ağlayan biri olup çıkmazdım belki. Bu işin buraya varacağını bilmeliydim. Kız kardeşim Melek'i Çetin'le öpüşürken gördüğümü babama söylediğimde babamın onu tekme tokat dövebileceğini tahmin etmeliydim. İnsanlar konuşurlardı. Yoksul hayatlarını neşelendirmek için dedikodu yaparlardı; Melek derlerdi, orospu derlerdi. Karşı komşunun oğlu Çetin'le... Bilmeliydim. Siz bilmesiniz, bizim buralarda bu işler hep böyledir. Adınız bir kere çıkmaya görsün ancak ölüm temizler. Melek de öyle yaptı; bir gece yarısı astı kendini. Onu gördüm. İnce bedeni bir yaprak gibi sallanıyordu boşlukta. On yedisine yeni girmişti. Her şey benim yüzümden. Ben de tası tarağı toplayıp Cemil'in yanına geldim. Cemil, benim eski arkadaşım. Taedıum Vitae isimli güzel bir kafesi var. Kırmızı deri koltuklar, duvarlarda resimler, posterler, fotoğraflar... Ayrıca çok güzel şarkılar çalıyor kafede. Latince bir sözmüş Taedıum Vitae. Yaşamdan nefret etmek, yaşamı küçümsemek anlamına geliyormuş. Ona neden böyle bir isim seçtiğini hiç sormadım. Zaten tuhaf bir çocuktu Cemil. Öyle derlerdi. Her sabah Cemil'le beraber kafeyi açıyor, akşamları bira içmeye filan gidiyorduk. İyiydik yani. Sonra bir gün Cemil yanıma gelip kız arkadaşıyla Prag'a gideceğini, uzun bir süre dönmeyeceğini söyledi. Prag. Kulağa hoş geliyor değil mi? Daha önce hiç böyle bir yer duymamıştım. İlk zamanlar arada bir telefon edip, mektup filan gönderiyordu. Sonra ne telefon ne mektup... Meğer bir kaza sonucu yüksek bir yerden düşüp ölmüş. Öyle dediler... Hiç inanmadım. O da Melek gibi intihar etmiştir. Eminim buna. Uğursuzdum ben. Melek'e yaptığım kötülüğün cezasını çekiyordum. İntihar etmeye karar verdim ben de. Çünkü şansızlık bir türlü peşimi bırakmıyordu. Melek'in intiharına neden olduğum için kendimi affedemiyordum. Üstelik her akşam kafeyi tek başıma kapatmak canımı fena sıkıyordu. İntihar etmeden önce bir mektup yazmayı istedim. İnsan ardında daima bir şey bırakmalıydı, ben de bir intihar mektubu bırakacaktım. Aslında ne yazacağımı aşağı yukarı biliyordum ancak mektup yazacak kimsem olmadığını fark ettim. Bu kadar yalnız olduğumu bilmiyordum. Akvaryumumdaki Japon balığına yazmayı bile düşündüm ama bunun iyi bir fikir olmadığına inanıp vazgeçtim. Beklemeye karar verdim. İntihar mektubu yazabileceğim biriyle tanışıncaya kadar bekledim. Tam yedi yıl... Kim olduğu, ne olduğu hiç önemli değildi. Yalnızca intihar mektubu yazabilecek kadar sevebileceğim biri olsun yeter. Sonra o geldi işte. Umay. Hiç unutmuyorum; bir cumartesi günüydü, Tom Waits'in 'Dead and Lovely' isimli şarkısı çalıyordu radyoda. Duvardaki Jean Seberg fotoğrafının tozunu alıyordum Her sabah yapardım bunu. Cemil'de yapardı. Birden o geldi. İçeriye doğru bir adım atıp kafeye baktı. Girip girmemekte tereddüt eder gibi bir hali vardı. Öğle güneşi tam arkasında duruyordu. Sarı, sıcak ışıkların içinde beli belirsiz bir siluet gibiydi Umay. Dokunsam kaybolacaktı sanki. Pencere kenarındaki masaya oturunca görebildim yüzünü. Siyah kısa siyah saçları, yakından bakılmadıkça nerede başlayıp nerede bittiği beli olmayan ince dudakları ve iri siyah gözleri vardı. Benden bir kahve getirmemi rica edince Jean Seberg fotoğrafının tozunu almayı bırakıp ona bir kahve yaptım. Birkaç saat oturup gitti. Ertesi gün yine geldi. Biliyorum, inandırıcı gelmeyecek ama ben yine Jean Seberg fotoğrafının tozunu alıyordum ve yine aynı şarkı çalıyordu; 'Dead and Lovely.' Benden yine bir kahve istedi. Canı sıkkın gibiydi. Sürekli sigara içiyordu. Artık sık sık geliyordu Umay. Arkadaş olmuştuk. Akşam kafeyi kapatıyordum. Işıkları söndürmüş tam kapıyı kilitlemiştim ki birden onu fark ettim. Sokağın ortasında öylece duruyordu. Ayaklarını birbirine bitiştirmiş, elleri önündeydi. Üzerinde, ince asklı siyah bir elbise... Onu fark ettiğimi görünce gülümsedi. Aslında yeni açıyorum. Bugün biraz geç kaldım maalesef, dedim. İçeri girip masaların üzerinde ters duran sandalyelerden iki tanesini indirdim. Ben ona kahve yaparken o da sandalyeye oturmuş bir sigara içiyordu. Şu sandalyeleri neden ters çevirip masanın üzerine koyduğunuzu hiç anlamıyorum, dedi. Sabah yerleri temizlerken sandalyelerin masaların üzerinde olması işimizi kolaylaştırıyor, dedim. Umay'a neden ağladığımı söylemedim tabii. Üzülsün istemedim. Bazen böyle durup dururken ağlıyorum, dedim ona. Aldırma, bazen bana da oluyor. İnsanlar neye ağlayacağına kendi karar veremiyor, dedi. Başını omzuma yaslayıp; Tabii ki, dedi. Ertesi gün ilk işim o kırmızı ayakkabıyı bulmak oldu. Sahiden buldum onu. Boş bir arazide kumların içinde duruyordu. Alıp bir güzel temizledim. Umay, kırmızı ayakkabısını görünce çok sevinecekti. Beklediğim kişinin Umay olduğuna inanıyordum artık. Buna emindim. Yarın ona kırmızı ayakkabıyı verdikten sonra tıpkı Melek gibi ben de kendimi asacaktım. Akşam oturup İntihar mektubumu yazdıktan sonra biraz televizyon seyredip yattım. Ertesi gün Umay'ı bekledim, gelmedi. Akşam kafeyi kapattıktan kırmızı ayakkabısının diğer eşini ona vermek için evine gittim. Kapıyı çaldım, açmadı. Pencereden baktım; tüllerin ardında yatıyordu Umay. Pencereye vurdum, duymadı. Zile bastım, kapıyı yumrukladım, Umay bir türlü kalkmıyordu. En sonunda polisler geldi, kapıyı kırıp içeri girdik. Umay, yatakta sırtüstü uzanmış yatıyordu, bilekleri kan içindeydi. Masanın üzerinde adımın yazılı olduğu bir mektup duruyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/yasar-cabuklu-katilarin-mekaniginden-akiskanlarin-anarsisine/", "text": "Akışkanlar konusu nötr bir çağrışım yapmasına karşın iktidarla, özellikle de iktidarın modern biçimiyle yakından ilişkili. Akışkanlık hem bedenle hem de toplumla bağlantılı bir metafor olarak disipliner söylemlerin, pratiklerin ilgi alanına girmekle kalmıyor, aynı zamanda özgürlükçü, feminist muhalefetin bazı çekinceler taşıyarak da olsa sempatiyle yaklaştığı bir varoluş haline dönüşebiliyor. Ortaçağ Avrupa'sında insanların suyla arası pek iyi değildi. Yıkanmanın sağlığa zararlı olduğu, özellikle sıcak suyla yıkanmanın gözenekleri açarak vücudu tehlikeye soktuğu yolundaki görüşler yaygındı. Kentlerde lağım sistemi olmadığı ya da yetersiz olduğu için her evin kendi lağım çukuru vardı. Sokaklar dışkı, idrar ve pislik içindeydi. Kırsal kesimde dışkı bir yandan gübre olarak işe yararken öte yandan bedene özellikle çocukların bedenine bulaşmış bok ve sidiğin vücudu koruyucu bir tabaka oluşturduğu düşünülüyordu. Halkın alenen, çekinmeden osurduğu, sümkürdüğü, işediği, sıçtığı, geğirdiği, kustuğu, tükürdüğü, mastürbasyon yaptığı ortaçağ karnavallarında bedenin akışkanlarıyla, dışkılarıyla olan barışıklığı, iyice açığa çıkıyordu. Kilisenin bu konudaki rahatsızlığına ve denetleme çabalarına karşın halkın gündelik hayatında akışkanların kendi haline bırakıldığını söylemek mümkün. Ortaçağ dolaşmayan, düzenli sirkülasyona tabi kılınmayan akışkanların dönemidir. Sadece akışkanlar değil mallar, para, bilgi ve insanlar da fazla dolaşmazdı. Ancak Sennett'in de belirttiği gibi XVII. yüzyıldan itibaren tıp, beden akışkanlarının düzenliliğini, sürekliliğini ortaya çıkarmak için çalışmalara başlamıştır. Bedeni yaşam pompalayan bir makine olarak ele alan Harvey, kalbin atardamarlar vasıtasıyla vücuda kan pompaladığını, toplardamarlar vasıtasıyla da kanı geri aldığını söylemişti. Willis, bedenin sinir sisteminin mekanik bir sirkülasyon temelinde işlediğini, sinirsel enerjinin hareketinin sinir lifleri aracılığıyla gerçekleştiğini ileri sürmüştü. XVIII. yüzyıl tıbbı, bedenin sağlığını kanın, sinirsel enerjinin ve havanın serbest dolaşımı ile ilişkilendirmişti. Derinin nefes alması gerektiği, kirli, gözenekleri kapalı derinin zararlı maddelerin vücut içinde kalıp dışarı atılmamasına, fermantasyonuna, kokmasına, çürümesine neden olduğu yine o yüzyılda söylenmişti. Artık kentli orta sınıflar dışkıları vücuttan iyice temizlemeye, sık banyo yapmaya, bedenin rahat nefes alabileceği hafif elbiseler giymeye başlamışlarlardır. Yukarıda bahsedilen olgular kapitalizmin gelişmesiyle de bağlantılıdır. XVIII. yüzyılda Adam Smith emeğin ve malların serbest piyasadaki dolaşımını beden içinde serbestçe dolaşan kanın hareketine benzetir. Bu yüzyılda ekonomik sağlık, bedensel sağlıkla ilişkilendirilir, malların solunumu, sermayenin egzersizi gibi tabirler kullanılır. Nasıl kan dolaşımı vücudun tüm dokularını besliyorsa ekonomik dolaşımın da toplumun tüm üyelerini besleyeceği varsayılır. XVIII. yüzyılın aydınlanmış kent planlamacıları, kenti akışkan kapitalizmin gereksinimlerine göre biçimlendirmeye başlarlar. Kent içindeki insan ve mal dolaşımının kesintisiz, düzenli bir biçimde gerçekleşmesi için anayollar, arterler yapılır. Sennett'in de dikkat çektiği gibi kent içi trafiğin tıkanması, kesintiye uğraması damar tıkanmasına benzetilir. Kentin akciğerlerini temsil eden parklar, içlerinden kan misali geçen bireylere oksijen sağlayarak onları temizler. Sürekli hareket halinde olanlar sadece insanlar, mallar, para ve sermaye değil aynı zamanda sular ve dışkılardır da. Her eve bağlanan su boruları sayesinde ortaçağın düzensiz suyu, süreklilik kazanır. Tuvaletler kentin ıslah edilmiş, yeni yapılmış kanalizasyon sistemine bağlanır, böylece dışkı ve atıklar düzenli bir biçimde dolaşmaya başlar. Ortaçağdan kalma, yuvarlak oldukları için aralarında insan ve hayvan dışkısı, sidiği biriken yol taşları sökülerek yerine köşeli, birbirine iyice bitiştirilmiş düz yüzeyli yol taşları döşenir, kentin derisini temsil eden yollar temizlenir, yıkanır, yolun pisliği yeraltındaki kanalizasyona dökülür, içinde pis su, balçık biriken çukurlar kapatılır, tıkanan su hendekleri, kanalları açılır. Kent akışkanlığa engel teşkil edebilecek çukurlarından, pürüzlerinden arındırılmış temiz bir alan olarak yeniden biçimlendirilir. Kenti serbest piyasa aktörlerinin engellere takılmadan dolaşabilmesine göre düzenlemek isteyen XVIII. yüzyıl kent planlamacıları küçük bir şeyi unutuyordu: Yoksul, aç kalabalıkların meta-mal-para-sermaye dolaşımını tehdit eden isyankar akışkanlığı. 1789 devrimi bu konudaki ilk uyarıydı. 1830 ve 1848 devrimleri ise burjuvaziyi yoksulların kolektif negatif akışkanlığını engelleyecek bir kent planlamasına yönelmesi konusunda bütünüyle ikna etmişti. Yeni yollar bireylerin hareketini kolaylaştıracak ama toplulukların oluşmasını engelleyecek biçimde yapılmaya başlandı. Yoksul kent bölgelerini, kalabalıkları bir pislik ve hastalık kaynağı olarak gören, onları tek tek bireylere parçalamayı hedefleyen yeni yaklaşım, bireyleri halk hareketlerinden korumaya, izole etmeye çalışıyor, bireysel, lineer bir yaya akışkanlığını öne çıkarıyordu. Yoksul yerleşim bölgeleri gerektiğinde halkın üzerine ateş açmak üzere askeri araçların girebileceği genişlikte caddelerce yarılmıştı. Caddeler ve trafik, yoksulların kent merkezine girmesini zorlaştıracak biçimde düzenlendi. Farklı sınıflardan insanların birbirleriyle çok fazla temas etmeden alışveriş edecekleri, çalışacakları bir kent düzeni örgütlendi. XIX. yüzyıl, piyasa bireyinin akışkanlığını sınıf ayrımcılığı temelinde güçlendirdi. Kitlelerin akışkanlığı ulus-devletin denetimindeki mobilizasyon biçimleri içine sıkıştırılmaya çalışıldı. Bireysel bedenin akışkanlığı meselesine gelirsek, kendini diğer bedenlere açan, geçirgen bir beden değil bu; aksine piyasanın diğer aktörleri karşısında kendi sınırlarını, katılığını, sabitliğini koruyan, rekabetçi, savaşkan bir beden. Üstelik kendi sınırlarını kurmak ve korumak için ötekinin bedenini sınır dışı eden, tekinsizleştiren bir beden bu; eril, piyasa bedeni, piyasa içinde akışkan ama kendi başına/içinde bütünlüklü, sınırlarını belirli kılmaya çalışan bir beden; piyasa dolaşımının hızı içinde başkalarına karşı kayıtsızlaşan bir beden. Lupton'ın da belirttiği gibi modern Batılı eril beden sert, kapalı, katı, kuru, diğer insanların bedenlerine mesafeli, kendi sınırlarını denetleyen bir bedendir. XIX. yüzyılın uygarlaşmış eril bedeni ortaçağın grotesk bedeninden farklı olarak kendi sıvılarını denetler. Gözyaşları tutulur, Foucault'nun da bahsettiği gibi çocukların mastürbasyonu denetim altına alınır; erkek bedeni dışarı sızıntı yapmayan, beline hakim bir beden olarak düşünülür. Irigaray'ın da belirttiği gibi bedenin uzamsal sınırlaması ve muhafazasına, değişmeyen özlere ve atomlara dayalı kimlikler eril imgesel düzene aittir ve bu yaklaşım kadın bedenini nesneleştiren eril bakışı, optiği, düz, çizgisel ilerlemeyi, içine kapalı bir birlik ve üniterliği, katıları ayrıcalıklı kılar. Bu çerçeve içinde erkeğin spermi, kadın rahmi içinde katı bir varlığa vücut verir. Irigaray'ın Akışkanların Mekaniği adlı yazısında da belirttiği gibi eril rasyonalite ile katıların mekaniği arasında bir suç ortaklığı var. Akışkanlar ise kendini sınırlarla çevirmiş katı statik kimlikleri zorlar, biri ile öteki arasındaki sınırların sorgulanmasını beraberinde getirir. Eril söylem kadın bedenini denetlenemeyen, kabına sığmayan, güzergahı önceden kestirilemeyen tehlikeli bir akışkanlar alanı olarak tanımlar ve bu türbülansı, taşkınlığı katılara ait prensiplerle sınırlandırmaya çalışır. Bu söylem içinde kadın bedeni yumuşak, geçirgen, sızıntı ve akıntı yapan, dış dünya ile arasına net sınırlar çizememiş bir beden olarak görülür. Ne zaman başlayacağı kestirilemeyen adet kanaması, cenini çevreleyen sıvılar, doğum sırasında boşalan sular bir tekinsizlik, bir düşkünlük kaynağı olup çıkar. XIX. yüzyılda regl bir anormallik, hastalık, kanayan bir yara olarak görülüyordu. Kristeva'nın da belirttiği gibi kadınlık irrasyonel, kontrol edilemeyen, pislik ve kirlilikle özdeşleştirilen sıvılarla birlikte anılıyor, adet kanı dışkı benzeri ama içeriden gelen bir tehlike olarak görülüyordu. Bedenin derinliklerinden dışarı sızan sıvılar, bedenin içi ile dışı arasındaki eril sembolik düzenin koyduğu sınırları aşındırıyordu. Zillet kirliliğe, pisliğe, bulaşıcılığa, atığa göndermelerde bulunan bir kavram olarak, eşiğe ilişkin bir kategori olarak temiz, düzgün eril kimliğin sınırlarının dışında bir alana işaret eder. Şekilsiz, amorf, yapışkan, kirli, bulamacı andıran, irrasyonel, kontrol edilemeyen, doğal kadın sıvıları erilliğin kültürel, rasyonel, sınırlara dayalı, katı yapısını zorlar. Yukarıda anlatılanlar konusunda Grosz'un dikkat çektiği önemli bir nokta var. Kadın bedenini tehlikeli akışkanlıkla ilişkilendiren, onu bu şekilde kuran, eril, egemen söylemin ta kendisidir. Kadın bedeninin üzerine yazılan, kadınların kendilerini içinde yaşar bulduğu bir durum söz konusudur. Tuvalet eğitiminden başlayarak bedenin sıvılarını kontrol etmeyi öğreten sistem adet kanamasını kadınlar için bir utanç konusu haline getirmeye çalışır. Öte yandan denetlenemeyen akışkanlıkla ilişkilendirilen kadın duyguları anarşik, histerik, ne zaman patlayacağı belli olmayan bir tekinsizlik olarak sunulur. Yazının başında da bahsettiğim gibi eril düşünce biçimi akışkanlığa tamamen karşı değil, kapalı bir sistem içinde dengeli bir biçimde dolaşan temiz bir sıvı dolaşımından yana. Bu noktada eril akışkanlar mekaniğinin, eril katılar mekaniğinin işleyişini örnek aldığı söylenebilir. Akışkanların hareketi Newton'ın parçacıkların hareketine ilişkin görüşlerinden yola çıkılarak açıklanmaya çalışılıyor. Solomon'un da belirttiği gibi XIX. yüzyıl sonunun psikolojisi de insan duygularını hidrolik modelden yola çıkılarak çözümleme eğilimindeydi. Bu model Freud'un ilk dönem çalışmalarında da gözlenir. Vücudun içinde bir borular sistemi içinde hareket eden enerjilerin yarattığı basınç, boşaltımı gerekli kılar. Duyguları nörolojik süreçlerin sonucu olarak gören Freud, daha sonra bu mekanik yaklaşımdan uzaklaşsa da hidrolik dili kullanmaya devam etmiştir. Akışkanların borular, kanallar içindeki hareketini inceleyen hidroliğin alt dalını oluşturduğu akışkanlar mekaniği modern kapitalizm döneminde eril bir mantıkla düzenli akışlarla, ana akımlarla ilgilenmiş, akışkanları bir model içine oturtmaya, onları inzibat altına almaya çalışmıştı. Bu denetleme saplantısının altında bir korku yatar; kadınsal referanslara sahip başıbozuk akışlara karşı duyulan bir korku... Hayles eril akışkanlar mekaniğinin kopuşa karşı devamlılığı, dağılmaya karşı muhafazayı, lineer olmayana karşı lineer olanı, türbülansa karşı düzenli akışı savunduğunu söylüyor ve birincilerin kadına daha yakın olduğunu belirtiyor. Sullivan'ın cevabı ise bunların hepsinin genel olarak bilimin, özel olarak akışkanlar mekaniğinin eril olduğunu ilan eden feministlerin relativist iddialarından ibaret olduğu yönündedir. Piyasa güçlerinin akışkanlığını amaçlayan modernlik muhalif, sosyal, kültürel, cinsel akışkanlıkları baskı altına almıştır. Kamusal planda en büyük akışkanlıksa işçi sınıfının hareketidir. Bu hareket sendika ve partiler aracılığıyla burjuva demokrasisinin kulvarına sokulmuştur. Ancak esas korkulan, partiler demokrasisi artık emniyet supabı vazifesini göremediğinde hidrolik sistemi patlatabilecek bir işçi devrimidir. I. Dünya Savaşı sonrası Almanya'sında işçi konseylerinin kurulmasıyla birlikte güçlenen devrim tehlikesine karşı kurulan Freikorps adlı askeri birliklerin jargonlarında devrim sel kavramıyla anılır. Üstelik kadınların yapışkan sıvılarıyla ilişkilendirilen, askerleri içine alıp boğan, yutan, komünist tehlikeyi temsil eden bir seldir bu. Askerler bedenlerini sıkılaştırarak, kapatarak, onları kırılgan kılan duygularının dışa açılmasına izin vermeyerek tehlikeli sıvıların bedenlerine girmesini, bedenlerinin geçirgenliğini engellemeye çalışırlar. Öte yandan modernlikte kadın hareketi kamusal-politik alana pek fazla giremediği için, esas olarak aile-özel hayat çerçevesi içine sıkıştırılarak denetlendiği için kapitalizm için ikincil bir tehlike, kültürel bir tehlike teşkil eder. Modernliğin hidrolik sistemi; borusu, kanalı az bir sistem, büyük muhalif siyasi akışkanlara bile düzenli akabilecekleri kulvarlar sağlayamayan bir sistem, bu yüzden devrimlerle, ayaklanmalarla, patlamalarla malul bir sistemdir. Özel hayat alanında oluşan muhalif akışkanlıklara küçük kanallar bile açmak istemeyen, onları bir yandan bastırıp öte yandan sapkınlık, psikolojik rahatsızlık, davranış bozukluğu, histeri vb kavramlardan oluşan bir söylem içine yerleştirerek, yeniden kurarak disiplin altına almak isteyen bir sistemdir. Piyasa güçlerinin akışkanlığını güvence altına almak isteyen modernliğin çareyi katı bir sosyal-siyasal yapılanmada aradığını söyleyebiliriz. Çünkü modernlik muhalif makro ve mikro akışkanlıkların özgürce temsil edilmesini, özgürce kendi akışlarını oluşturmasını kaldırabilecek, onları asimile edebilecek bir güce sahip değildir. Postmodern kapitalizm 1970'lerden sonra bu güce ulaşacaktır. Toplumun tüm dokularına yayılan mikro kanallarla, ağlarla yapacaktır bunu; mikro akışkanlıkları ticarileştirerek, onların birikerek patlamasına yol açan eski bürokratik ulus-devletin koyduğu engelleri kaldırıp onları piyasa kanallarına akıtarak yapacaktır bunu. Postmodernlik akışkan hale gelmiş modernliktir; Bauman'ın deyişiyle likit modernitedir. Artık sıkıştırılmış basınç yüzünden patlayan toplumsal kazan yok! Yüzlerce kulvara dağılmış muhalefetin mikro akışkanlıkları var. Gözden ırak yerlerde suçluluğun gölgesi altında patlamasına izin verilen psikolojiler yok! Bugün herkesin bir terapisti var. Modernliğin, katıların mekaniğine tabi kılmaya çalıştığı özel alana ilişkin akışkanlıklar bugün göstergelerin, sembollerin, sanallığın akışkanlığına karışmış durumdalar. Akışkan postmodern toplum içinde muhalefet de akışkan bir politikaya yöneliyor. Özellikle postyapısalcı politik yaklaşımlarda belirgindir bu. Şimdi modern dönemde hareketi ve göçebeliği öne çıkarmış olan Nietzsche'nin yaklaşımına bir göz atalım. Nietzsche, piyasa bireyinin dışındaki bireyselliğin göçebeliğini, yürüyerek yapılan felsefeyi savunuyor. Nietzsche'nin göçebe düşüncesi daha sonra postyapısalcı düşünürleri, özellikle Deleuze'ü ve Foucault'yu etkilemiştir. Ama Nietzsche'nin merkeze kafa tutan göçebeliğinde sorunlu bir yan vardır. Irigaray, Nietzsche'nin Deniz Aşığı adlı kitabında filozofun su korkusundan bahseder. Irigaray filozofun sıcak, kurak, ışıklı, sağlam temelli, katı olanı sevdiğini söylüyor. Kendiyle aynılığı ve tekilliği temel alan Nietzsche farklı olanı, ötekini bir karşıtlık ilişkisi içinde ele alıyor; kadını aşağılıyor, dışlıyor. Irigaray'a göre su, özneler arasındaki kesin sınırları bulanıklaştırır, benliklerin sonsuz mübadelesine, öznesiz ve nesnesiz bir arzunun oluşmasına imkan tanır. Akış ve hareketin, içsel-dışsal karşıtlığının ortadan kalkmasının ifadesi olan suyun başı sonu yok... Irigaray sınırları sabit olmayan bedeni yatakları sabit olmayan akıntılara benzetiyor. Ve bunu Nietzsche'ci güçler fiziğinin karşısına koyuyor. Pierre Klossowski de Nietzsche ve Kısır Döngü adlı kitabında Nietzsche'de ben'in karşılıklılık temelinde oluşmadığını, kendinde çoğalan, kendiyle aynı kalan bir ben olduğunu söyleyecektir. Deleuze'ün düşüncesinde bedenin sınırları katı olmadığı gibi içsel olarak bütün de değildir. Hatta Deleuze organsız bedeni, bir tür anarşik bedeni savunur. Yoğunlukların gelip geçtiği, biçimsiz maddeden oluşan akışkan bir bedendir bu. Merkezsiz, düzensiz, düzgün-işlevsel olmayan, mülkün ve temizliğin gereksinimlerine tabi olmayan bir beden. Akışlardan, yoğunluklardan, enerjilerden oluşan bir beden. Bununla birlikte bazı feministler Deleuze'deki harekete ilişkin kavramları mekanik buluyorlar. Göçebe savaş makinesini olumlayan Deleuze, Nietzsche üzerine yazdığı kitapta Nietzsche'nin göçebe düşüncesinin erilliği üzerinde durmaz. Deleuze'deki hareket düşüncesinin yeterince akışkan olmaması, mekaniklikle malul olması onun Nietzsche'nin göçebeliğinin eril karakterini yeterince değerlendirememesinden kaynaklanır. Postyapısalcılığın kadın kanadına, örneğin Irigaray'a ve Cixous'a bakıldığında akışkanlığın mekanik bir iz taşımadığı, karasal bir boyut içermediği, likit olduğu görülür. Bu belki de modernlikten beri akışkanlığın kadınlığın doğal bir parçasını oluşturmasıyla ilgilidir. Nietzsche bedeni ve onun hareketini, göçebeliğini olumlar. Ama bu beden eril bir bedendir; kendi sertliğini, sınırlarını koruyarak hareket eden bir beden... Öte yandan şunu belirtmek gerekiyor: Kadın bedeninin akışkanlığı modernliğin eril söylemi tarafından dışlayıcı bir biçimde kuruluyor ama farklı kadınsal bir perspektifle sahiplenildiğinde akışkanlık özgürlükçü bir açılımın olanaklarını içinde barındırır. Postyapısalcı feministlerin yaklaşımı anladığım kadarıyla bu tür bir eğilimi yansıtıyor. Feodal toplumun durağanlığına karşı modernlik, hareketin temsilcisi olarak ortaya çıkmıştı. Ama postmodern toplumun hareketliliğiyle, akışkanlığıyla karşılaştırıldığında, modernliğin akışkanlığı sınırlı kalır. Postmodernlik toplumun tüm alanlarını akışkan kılmıştır. Hız bugün bireyi modernliktekinden çok daha fazla çevresinden koparmaktadır. Bireyleri hızla taşıyan ulaşım araçları farklı uzamları standartlaştırmakta, nötrleştirmektedir. Postmodernlikte hareketin monoton bir biçim aldığını söylemek abartılı değildir. Öte yandan her toplumun egemen hareketlilik biçimi, o toplumun muhalefetinin hareket biçimlerinin koşullarını da etkiler. Modernliğin eril ulus-devletine, büyük sanayiye, yeterince farklılaşmamış tüketici piyasasına dayalı hareketliliğine kendi içinde farklılaşmamış, bütünlüklü, teksesli, homojen bir işçi sınıfı hareketliliği denk geliyordu. Diğer muhalif hareketlilikler yok değildi ama marjinalize edilmişti. Postmodern kapitalizm tüm ekonomik, toplumsal, siyasal yapıyı göreli olarak desantralize etti, esnekleştirdi, mikro akışkanlıklara açılım sağlayıp onları piyasanın akışkanlığı içinde asimile etti. Postmodern toplumda muhalefet farklılığa, çokluğa dayalı bir akışkanlık kazandı. Modernliğin tek, büyük bir kanaldan akan muhalefet biçimi büyük ölçüde son buldu. Tüm bunlara karşın nasıl modernliğin muhalefetinin akışkanlığı modern piyasanın akışkanlığından farklıysa, postmodern toplumdaki muhalefetin akışkanlığı da postmodern piyasanın akışkanlığından farklıdır. Modernlik, muhalefetin hareketini ulus-devletin denetlediği tek kanala, kulvara akıtmak isterken postmodernlik bu hareketi, piyasanın çok sayıda kulvara akıtmak istemektedir. Bu durumda muhalefete düşen, egemen kanallardan dışarı taşan, her an değişen, sabit kulvarları olmayan, düzensiz, ne yöne gideceği kestirilemeyen anarşik akışkanlıklar yaratmaktır. Yeni muhalefetin kendini denetlenemeyen bir akışkanlıkla tanımlayışı onlarca yıl öncesine dayanır: İkinci dalga feminizme. 1990'larda ise Lash ve Urry, küresel akışlardan bahsedeceklerdir. Küreselleşme sadece paranın, bilginin akışıyla sınırlı kalmamış karşı-küresel bir muhalif akışkanlık oluşmuştur. Mimi Scheller'in de dikkat çektiği gibi artık kendi içine kapalı, bütünlüklü büyük toplulukların dönemi bitmiştir. Gevşek bir biçimde organize olmuş, açık, akışkan grupların küresel hareketliliğine dayalı ağsal bir muhalefet söz konusudur bugün. Parlayıp sönen, her an kurulan ve bozulan, tanımlanmaya karşı direnen, yersiz-yurtsuz, parçalı, otonom, kesintili, dengesiz, başı sonu olmayan, buharlaşabilen, lineer olmayan, heterojen, her an farklı biçimlere bürünen, farklı hızlara sahip olan, mevcut kulvarlardan kaçan, plansız, programsız, düzensiz, merkezsiz, katı yapıların içine nüfuz edip onları çözüp dönüştüren, izlerinin sürülmesi zor muhalif akışkanlar. Richard Sennett Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir çev. Tuncay Birkan Metis Yayınları, 2002, 387 s. Julia Kristeva Pouvoirs de I'horreur: essai sur I'abjection Seuil, 1980, 247 s. Luce Irigaray Nietzsche'nin Deniz Aşığı çev. İsmail Yerguz Kabalcı Yayınevi, 2000, 255 s. Luce Irigaray Ce sexe qui n'en est pas un Les Editions de Minuit, 1977, 217 s. Robert C. Solomon The Passions: Emotions and the Meaning of Life Hackett Publishing Company, 1993, 324 s. Elizabeth Grozs Volatile Bodies: Toward a Corporeal Feminism Indiana University Press, 1994, 250 s. Zygmunt Bauman Liquid Modernity Polity Press, 2000, 228 s. Deborah Lupton Duygusal Yaşantı: Sosyo-Kültürel Bir İnceleme çev. Mustafa Cemal Ayrıntı Yayınları, 2002, 280 s. Noretta Koertge A House Built on Sand: Exposing Postmodernist Myths About Science Oxford University Press, 1998, 322 s. Simon J. Williams-Gillian Bendelow The Lived Body: Sociological Themes, Embodied Issues Routledge, 1998, 261 s."}
{"url": "https://futuristika.org/yasayan-ol-durul-ene-karsi/", "text": "Everyone Ever in the World, bugüne kadar dünyada yaşayan insanlarla, savaşlarda, katliamlarda, toplu cinayetlerde ölenlerin sayılarını işleyen bir poster çalışması. Poster, M. Ö. 3200 M. S. 2009 arasında kalan dönemi kapsıyor ve incelenen kayıtlı tarihi çatışma sayısı binin üzerinde. Posterde sağ yukarı tarafta dizilmiş noktalar, M. Ö. 3000 M. S. 2000 arası insanlık tarihinin en kanlı dönemini gösteriyor. Sol alttaki büyük nokta ise sonraki bin yılda birbirimize duyduğumuz düşmanlığı. Posterin yapımında kullanılan veriler, bugüne kadar kayıt altına alınmış doğum oranları, nüfus sayımları gibi resmi rakamlardan oluşuyor. Yaşam ve ölümün mide bulandıran gerçekliğinde, kayıtlı insanlık tarihinin dediğine göre toplamda yaşamış insan sayısı 77.6 milyar, öldürülmüş insan sayısı ise 969 milyon. Yüzde 1.25 civarında bir oran ki beklenenden az olması insanı şaşırtıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/yasayan-oluler/", "text": "Ada devlet Filipinlerin başkenti Manila'nın, artık dünyaca ünlü Kuzey Mezarlığı, yıllardır yoksul Filipinliler'e ev sahipliği yapıyor. Bu mezarlıkta doğup büyüyen, bu mezarlıkta bir ömür tüketenler var. Kaçıncı nesil mezarları evi biliyor, bir muamma. Durum artık öyle bir hal almış ki, eski sakinler yeni gelenleri eleştiriyor. Yeni gelenlerin ölülere kendilerinin bunca zamandır gösterdiği saygıyı göstermediklerinden, sürekli kumar oynayıp içki içtiklerinden, ruhları ve ziyaretçilerini rahatsız etmelerinden yakınıyorlar ve bu gibi nedenlerden dolayı isimlerinin kötüye çıkmasına içerliyorlar. Düşük gelirlilerin ev sahibi olma umudunun iyice yitirildiği zamanlarda başlayan bu mezarlığa göç sonucunda kimi anıt mezarlar ev, kimi bildiğiniz kahvehane, aralarda basket potaları, kimi bakkal, kimi eğlence merkezi -derken özellikle karaoke kastediyorum- kimi de büfeye çevirilmiş. Gönüllü öğretmenlerden ders alan çocukların eğitimi için dersliklere çevrilenleri de unutmayalım. Başkentin zenginleri körfez manzaralı lüks konutlarında yaşarken, ülkenin üçte birinden fazlası fakirlik sınırının altında yaşamla savaş veriyor, hala, Manila'da da. Mezarlık evlerine taşınmakla kira masrafından kurtulan Manilalılar, elektriği kaçak kullanıyorlar, devlet nasıl olsa zenginden alıyor hesabı yapılıyor belki de orada da. Su içinse mezarlıktaki tek çeşmeden, muhtemelen sırayla, yararlanıyorlar. Mezarlığın temizliğini ihmal etmemek belediyenin dikkat edip uygulamada aksatmadığı bir hizmet ve tek hizmet. En nihayetinde hepimizin -son- evi olucak olan mezarlar bu şehirde her ne kadar farklı amaçlar için kullanılsa da, sakinleri ölüleri de ihmal etmiyor ve geçim kaynağı olarak da mezarlıktan faydalanıyorlar. Cüzi bir miktar para karşılığında zenginlerin mezarlarına göz kulak olanlar var aralarında, mezarları düzenli bir şekilde temizleyenler, bakanlar var. Arz-talep-hizmet şeytan üçgeni. Devletin ise eli kolu bağlı, coğrafya farklı belki ama zaman aynı, gidişat benzer. Nitekim verilen sözler de aynı; ileride mezarlarda ikamet eden herkesi yerleştirmek için inşa edilmesi planlanan konut projeleri."}
{"url": "https://futuristika.org/yazarlar-ve-calisma-odalari/", "text": "Evin odalarında onlarca eşya biriktiriyoruz; yüzlerce kelime, milyonlarca ses, milyarlarca görüntü. Sonsuz duygu biriktiriyoruz evin odalarında; öfke besliyoruz, sabır büyütüyoruz, güven hissettiriyoruz, neşe saçıyoruz duvarlara. Kişinin evi kendine Kabe'dir bana göre. Kapısı yoktur ama adımlara dikkat etmek gerekir. Evinin -belki de- en önemli odalarını bize açan bu yazarlara tedirginlikle teşekkür eder, dünyalarına hoş bulduğumuzu sanal bir tevazu altında iletiriz efendim, nacizane."}
{"url": "https://futuristika.org/yemek-haute-cuisineden-fast-fooda/", "text": "Nasıl beş parmağın beşi de bir değilse beş duyunun beşi de bir değil. Hayvanlıktan insanlığa, kültüre geçiş sürecinde bazı asil duyular uygarlaşan insana yaraşır biçimde kolayca dönüşüme uğrarken bazıları da direniyor. En gözde duygu görme: bakışa, daha doğrusu nesneleştirici bakışa dönüşerek tarih boyunca sınıf, cinsiyet, ırk ayrımcılığına hizmet ediyor. İşitme de kültürel gelişime destek veren bir duygu, müzik açısından önem taşıyor. Dokunmaya gelince daha hayvani bir duyu olması açısından sorunlu bir konuma sahip ve bu nedenle tarihsel evrim sürecinde insanlar birbirlerine gitgide daha az dokunuyorlar. Koku alma da kültürelleştirilmesi kolay bir duyu değil bununla birlikte parfümler insanın kokan hayvan olmaktan çıkmasına yardım ediyor. Tat alma duyusu açlık gibi doğal bir gereksinime tabi olduğundan insanın içindeki hayvandan kurtulmasını biraz güçleştiriyor! Uygarlaşmak hakikaten zor! Bedensel, hayvansal dürtüleri, istekleri disiplin altına almak- hele yemek, cinsellik gibi zevk veren konularda- kolay değil. Ama insanlık sebat ediyor, günümüzün post modern toplumuna kadar olan süreçte bedeni ve onun hazlarını sterilize ediyor, kültürelleştiriyor, iktidar kodlarına tabi kılıyor. Yemeye ilişkin baskının tarihi çok gerilere gidiyor; yasak meyveyi yiyen Adem cennetten, babanın dünyasından kovuluyor. Öte yandan uygarlaşma sürecinde biyolojik bir veri olan açlığa eşlik eden iştah kültürel bir olgu olan lezzete, tada dönüşüyor. Ama bu dönüşümün, ayrılmanın gerçekleşmesi için yiyeceğe ilişkin bir ürün fazlasının, artı ürünün oluşması gerekiyor. Eski Yunan'da olsun ortaçağ Avrupa'sında olsun yiyeceğin bolluğunun ve çeşitliliğinin sürekliliği artı ürüne el koyan egemen sınıfların dünyası içinde gerçekleşiyor. Ortaçağda büyük toprak sahibi aristokratlar bir güç ve zenginlik gösterisi olarak zaman zaman tebaları olan köylülere ziyafet verip yiyecek yardımı yapıyorlar. Düzenli yiyecek bulamayan, kıtlıklarda kırılan halk damak zevki geliştirecek koşullara sahip olmadığından ne bulursa yiyor, Bakhtin'in anlattığı ortaçağ karnavallarında oburcasına, hayvani, bir iştahla yemek yiyerek bu konuda itidal öneren kilisenin otoritesiyle adeta alay ediyor. Bedenin arzularını, şehveti tehlikeli bulan kilise aynı şekilde iştahı da tekinsiz bularak sayısı hiç de az olmayan oruç günleriyle, belli yiyeceklere konan yasaklarla yemek yemeyi disiplin altına almaya çalışıyor. Ancak zaten yeterli beslenemeyen halk kilisenin koyduğu yasaklara aldırış etmiyor. Elias'ın da belirttiği gibi ortaçağ sonlarında özel harcamaları kısıtlayan kanunlarla gösterişli ziyafetler verilmesi sınırlanıyor. Seküler bir nitelik arz eden bu kanunlar aristokrasiyi değil yeni zenginleri hedef alıyor. Ortaçağın yemekte çeşitlilikten ziyade bolluğa, miktara önem veren anlayışı ortaçağ sonlarında, erken modernlikte değişmeye başlıyor. Mennell'in de belirttiği gibi ortaçağ mutfağından ilk kopuş Rönesans döneminde İtalyan kentlerinde başlıyor, ancak 17. yüzyılda Fransız mutfağı liderliği ele geçiriyor. Küçük tabaklarda sunulan yemeklerin çeşidi artıyor. Yemeye ilişkin rafineleşme, damak tadının, lezzetin incelmesi sofra adabının gelişmesini beraberinde getiriyor, tadın kültürelleşmesiyle yemek yemenin öz disipline, sınırlamaya tabi kılınması iç içe geçiyor. Bu gelişmelerle dönemin bedeni akla tabi kılan yaklaşımı arasında bir ilişki var. 17. yüzyılda Descartes bedenin arzularını, yanılsamalarını, iştahını, şehvetini yüce aklın disiplini altına almak istiyor. Lupton'ın da belirttiği gibi soyluların incelmiş damak zevkiyle, yemek konusundaki seçicilikle, küçük ama pahalı tabaklarla, sofra adabıyla kendilerini alt sınıflardan ayırma çabası 18. yüzyılda da devam ediyor. Yemeklerin çeşitlenmesinde sömürgeciliğin de payı var. O dönemde nadir ve pahalı olan şeker dahil bir çok yiyecek kölelerin öldüresiye çalışması sonucu üretilerek sömürgelerden Avrupa'ya getiriliyor. Avrupalı egemenlerin hayvani iştahtan uzaklaşıp rafine bir yemek kültürüne ve adabına yönelmeleriyle sömürgeleştirdikleri ülkelerin yerlilerini hayvan olarak görmelerinin aynı döneme denk düşmesi tesadüfi değil; damak tadı ve ırkçılık birlikte gelişmişlerdir. Hayvanlıkla, hayvani iç güdülerle, iştahla özdeşleştirilen sadece siyahlar değil yoksul halktır da. Varsılların payına akıl, kültür, incelik düşerken halkın payına düşen vülgerlik, oburluk ve ilkel içgüdülerdir. Hayvani içgüdülerle ilişkilendirilen aynı zamanda kadınlardır da. Bu nedenle doğayı temsil ettiği düşünülen kadın, kültürü, aklı temsil eden erkek tarafından baskı altına alınacak, yemeye ve sofra adabına ilişkin baskı ve sınırlamalar en çok onun bedeni üzerinde yoğunlaşacaktır. - yüzyılda, gelişmekte olan burjuvazi soyluların incelmiş yemek zevkini, sofra adabını taklit etmeye başlar, gastronomi teorik bir ilginin konusu haline gelir, çok yemek üst sınıflar içinde bir sorun olarak algılanmaya başlanır, beslenme rejimi gündeme gelir. Rousseau yemekte itidal önerir. Diyetin Ortaçağdaki dinsel düzenlemesi güç kaybeder, seküler tıbbi bir diyet aracılığıyla bedene hükmedilmesi, onun kontrol altına alınması fikri gelişmeye başlar. Gronow'un da belirttiği gibi 18. yüzyıl İngiltere'sinde şişmanlığın zararlı olduğu, öz disiplin eksikliğinin göstergesi olduğu yönündeki görüşler bilim adamlarınca öne çıkarılmaktadır. Tüm bunlara karşın karnını zor bela doyuran, kıtlık ve salgın hastalıklarla boğuşan halk için bu yaklaşımların fazla bir anlam ifade etmediğini belirtmek gerekir. - yüzyıl gastronominin, beslenme biliminin hızla geliştiği bir yüzyıl olmuştur. Modern anlamda ilk restoranlar bu dönemde açılır, yemek soylu evlerinin mutfaklarından kamusal mekanlara taşınarak demokratikleşir, tabi parası olanlar için. Böylece bir yandan yemek bilgisi, öte yandan sofra adabı kamusal alanın, piyasanın içinde dolaşıma girer. Öte yandan 19. yüzyıl İngiltere'sinde kamusal mekanlarda iştahla yemek yemek, davetlerde yemekten konuşmak uygunsuz bir davranış olarak görülmektedir. Brumberg'in de belirttiği gibi bu dönemde kadınların iştahı öz kontrol eksikliğinin, cinselliğin göstergeleri olarak algılanmakta, yiyecek oburlukla, çirkinlikle, ilişkilendirilmektedir. Orta ve üst sınıf kadınlarının belirli ortamlar dışında ortalık yerde alenen yemek yerken görülmeleri kaçınılması gereken bir durumdur. Kadında zayıflık onun tinselliğinin, ruh inceliğinin dışa vurumu, kaba bedensel arzuların yenilgisi olarak algılanmaktadır. Kilolu, yapılı, güçlü kadın bedeni hem doğurganlığı hem de çalışmayı çağrıştırdığı için işçi ve alt sınıf kadın bedenlerine uygun görülmekte, böylece zayıflık bir sosyal statü göstergesine dönüşmektedir. Kısıtlayıcı beslenme rejimine baskıcı bir giyim rejimi eşlik etmektedir. Zayıf, sağlıksız, hastalıklı bir görünün dönemin üst sınıf kadınları arasında neredeyse bir modadır. Yaklaşık yüzde doksan oranında kadınlarda görülen anoreksinin bu dönemde ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. 19. yüzyıldaki işçi sınıfına gelince onlardan beklenen iyi beslenmeleri, güçlü kuvvetli işçiler ve askerler olarak ülkelerine hizmet etmeleridir. İşçi sınıfının kadınları da aynı şekilde güçlü kuvvetli olmalı, evi çekip çevirmeli, gürbüz çocuklar doğurup büyütmelidir. - yüzyıl başının halka yönelik beslenme rejimi fizyolojik ekonomiye dayalıdır. İşçiler için ne kadar kalori gerektiği, bu kalorinin en ucuz şekilde nasıl elde edilebileceği vb. konular gündemdedir. Protein kaynağı olarak et öne çıkarılmaktadır ancak 19. yüzyılda olduğu gibi et pahalı oluşu nedeniyle hala bir zenginlik göstergesi olma vasfını korumaktadır. Hijyen ve zararlı yiyeceklerden korunma bu dönemde önemi vurgulanan konular arasındadır. 1920'lerde vitaminlerin keşfedilmesi ile birlikte sağlık söylemi bu yöne kayar. Eğitimli üst sınıflara gelince 20. yüzyılın ilk yarısında onların tercihi az yeme, fazla kilo almama yönündedir. 1940'ların sonlarında sağlık için diyet yapma ve incelik popüler kadın dergilerinde önemli bir tema haline gelir, şişmanlık kaygısı yavaş yavaş üst sınıflardan alt sınıflara doğru kaymaya başlar. Bununla birlikte Miller ve McHoul'un da belirttikleri gibi 1950'lerde ve 1960'larda ağır yiyecekler işçi sınıfıyla, çeşitlilik ve zenginlik gösteren bir mutfak ise üst sınıflarla özdeşleştirilmektedir. Aynı dönemde derin dondurucuların kullanılmaya başlanmasıyla birlikte dondurulmuş yiyecek tüketiminde artış gözlenir. Tam istihdamı amaçlayan, düzenli çalışmanın hakim olduğu refah toplumunda ailece birlikte yenilen öğle yemeğinin ortadan kalkmasını takiben birlikte yapılan kahvaltının da giderek seyrekleştiği görülür. Öte yandan Barthes'ın da belirttiği gibi yemek beslenme aracı olmanın yanı sıra iş, kutlama, serbest zaman etkinlikleri gibi, içinde yer aldığı durumlara ilişkin bir gösterge, bir protokol aracı haline gelir. Aries'in de belirttiği gibi eskiden insanlar yemek saatlerini güneşin durumuna göre ayarlardı. Yiyecekler mevsimlerinde yenirdi. Daha sonra yemek masasına sabit saatlerde oturulmaya başlandı. 1970 sonrasının post modern toplumunda artık yemek yemenin saati kalmamıştır, artık her mevsimde her yiyeceği bulmak mümkündür. İlksel toplumlardan modernliğe kadar azalan sayıda insanlarla da olsa birlikte yenilen yemek post modern toplumda yerini yalnız yenilen yemeğe bırakmıştır. Ritzer'in de belirttiği gibi aile bireyleri akşamları bilgisayar başında ya da televizyon seyrederken yalnız olarak ve farklı zamanlarda yemek yemektedirler. Microwave fırınların, tek kişilik hazır dondurulmuş yemeklerin, telefonla yemek siparişi vermenin yaygınlaşması yemenin bireyselleşmesini hızlandırmıştır. Modernliğin, onun erilliğinin simgesi olan et post modern toplumda itibar kaybetmiş, eskiden kadınlarla ilişkilendirilen sebze ve meyveye verilen önem artmıştır. Bu durum maçoluğun gerileyip erkek egemenliğinin yumuşak biçimlere doğru yönelmesiyle de ilişkili olmakla birlikte esas olarak incelik, zayıflık saplantısının bir sonucudur. Post modern toplum kilo verme zorlamasının sadece üst sınıflardan alt sınıflara doğru değil aynı zamanda kadınlardan erkeklere doğru yayıldığı bir toplumdur. 1980'li yıllar diyet ürünlerinin ve programlarının yanı sıra egzersiz aletlerinin, estetik cerrahinin, fitness salonlarının, jogging'in, popülerlik kazandığı yıllardır. Post modern toplum light yiyecek ve içeceklerin, yemeye ilişkin öz disiplinin önem kazandığı bir toplumdur. Din, iş, okul, kışla gibi kamusal kontrol araçlarının, ailenin disipliner güçlerinin zayıfladığı bu toplumda diyet söylemi özelleştirilmiş bir disiplinin, öz kontrolün bir aracı olarak işlev görmektedir. Tüm alanların kültürelleştiği post modern toplumda yiyecek de kültürelleştirilmiştir. Yemek hakkında yazanların yemek eleştirmenlerine dönüştüğü bu toplumda yiyecek, etrafını saran göstergeler halesi sonucu estetik, psikolojik, gizemli bir objeye dönüştürülmüştür. Yiyecek pornografisi yeni toplumda giderek artan bir hızla cinselliğin yerini doldurmaktadır! Bell ve Valentine'ın da belirttikleri gibi vejeteryen, egzotik ve otantik yemekler, kahverengi ekmek, şekersiz yiyecekler, üst sınıfların yanı sıra geniş orta sınıf tüketicilerin sahip oldukları kültürel sermayenin ögelerine dönüşmektedir. Yiyeceği teknik, kültürel, estetik, bilimsel, ticari bir söyleme tabi kılan yiyecek endüstrisi ürünlerini saflığa, doğaya, folklore gönderme yapan işaretlerle donatmaktadır. Biyo- yiyeceklere ilişkin klişeleri seri olarak üreten yeni toplumda eskinin yiyeceğe ilişkin dinsel saflık ideolojisi yerini biyolojik, hijyenik arınma söylemine terk etmiş, beslenmeye ilişkin yasaklar kişiselleştirilmiş, özelleştirilmiştir. Modern toplumun bireyi tanımadığı uzak ülkelerin yiyeceklerine biraz hayranlıkla biraz da kuşkuyla yaklaşırdı. Postmodern toplumda ise egzotik yiyecekler güvenli ve sürprizsiz bir biçimde tüketicilere sunulmaktadır. Büyük ulusal mutfakların eşsizliğinin, mutlaklığının zayıfladığı, yerel, otantik, egzotik yiyeceklerin bir çekim merkezi oluşturmaya başladığı postmodern toplumda yemek hem küresel hem de yerel bir boyutu içinde barındırmaktadır. McDonald's, Coca Cola gibi küreselliğin homojenleştirici boyutunun egemen olduğu ürünlerde bile bu olgunun izleri görülmektedir. McDonald's'ın hamburgerleri dünyanın her yerinde aynıdır ama bu hamburgerlerin yanında satılan ürünlerin bir kısmı yereldir, bu restoranların tasarımı, TV reklamları yerel adetlere uygun olarak oluşturulmaktadır. Probyn'nin de belirttiği gibi McDonald's'ın reklamlarındaki aynı masada oturan farklı renklerden insanlar bölgeleri, ulusları, sınıfları, etnisiteyi, yaşı, cinsiyeti aşan küresel bir topluluk, aile oluştururlar. McDonald's'ın yemek masası ulus-aşırı, küyerel dünya vatandaşlarının post modern sanal buluşma yeridir! Coca Cola'nın reklam sloganı da küyerellik olgusuna işaret eder: Biz çok uluslu değiliz, çok yerliyiz. McDonald's post modern toplumun Birleşmiş Yerler idir! Günümüz toplumunda bölgesel, yerel yemekler çok kültürlü küresel mutfağın otantik parçaları haline gelmiş, kendilerine özgü hakikatlerini kaybetmişlerdir. Yiyecekte küreselleşme ve homojenleşme eğilimleri heterojenleşme ve yerelleşmeyle bir arada var olmaktadır. Ancak Yüksek Mutfak kültürünün gerilemesine paralel olarak fast-food kültürünün güçlenmesiyle birlikte homojenleşme eğilimi güç kazanmaktadır. Bir çok restoranın menüsü sınırlı sayıda yiyeceğin kolayca seçilebilir bir sınıflama içinde sunulduğu fast-food restoranlarının menüsüne benzemeye başlamaktadır. Yüksek sanat, Yüksek Dikim, Yüksek Mutfak nasıl modernliğe ait olgularsa, kitsch, hazır giyim, hazır yemek, fast-food post modernliğe ait olgulardır. Fast-food'da hızlı olan yiyecek değil servistir! arabayla camına yanaşarak anında hamburger vb. verilen ve bu şekilde müşterinin vakit kaybetmeden, arabasını sürerken yolda yemesine imkan veren fast-food restoranların sayısı çoğalmaktadır. Fast-food restoranları müşterilerin uzun süre oturacakları sosyalleşme mekanları değildir. Çıkış kapılarına içeride oturan müşterilerin de görebileceği şekilde asılan güle güle levhaları müşterilere yemeklerini bitirir bitirmez çekip gitmelerini uygun bir dille belirten uyarılardır. Ritzer'in de belirttiği gibi MsDonald's vb. fast food restoranlarda her şey en hızlı en rasyonel, en basit şekilde düzenlenmiş, hem çalışanları hem de müşterileri kapsayan önceden kestirilebilir, rutin bir ritüeller sistemi oluşturulmuştur. Müşterilere gülümseme ve onlarla konuşma biçimi bile personele dağıtılan davranış yönetmeliği içinde formatlanmıştır. Kişisizleştirilmiş, anonim bir davranış tarzı sıcak bir görünüm altında sunulmaktadır. Hızın ve rasyonelliğin egemen olduğu bir örnek tüketimsel davranış modeli, McDonald'laşma bir çok normal restoranda, dişçilerde, kliniklerde ve randevu evlerinde de yaygınlaşmaktadır. Fast-food'un az sayıda yiyeceği seri olarak üretmesi Ritzer'in Toplumun McDonaldlaştırılması adlı kitabının ingilizce ilk baskısında bu olguyu fordizmle açıklamasına yol açmıştı. 1996 ve 2000 yıllarındaki yeni baskılarda Ritzer kitabına bazı ilaveler yaparak görüşlerini kısmen revize edecek, McDonaldlaşmayı aynı zamanda post fordizmle, post modernizmle ve küreselleşmeyle ilişkilendirecektir. Ritzer'in görüşlerinde sorunlu olan nokta McDonal's'ın kimliğinde cisimleşen fast-food'u fazlaca içerden bakarak değerlendirmesidir. Oysa fast-food post modern yemeksel çeşitliliğin -önemli de olsa- parçalarından biridir. Ritzer'in küresel homojenleşmeyle, standartlaşmayla ilişkilendirdiği fast-food kültürü elbette önemli bir olgudur ama post modern yiyecek endüstrisinin gücü diğer endüstri dallarında olduğu gibi- ürünlerini sınırsızca çeşitlendirebilmesinde yatmaktadır. Ancak süreç içinde gözlemlendiğinde bu çeşitliliğin, heterojenliğin standartlaşmaya doğru evrildiği görülür, ama çeşitlendirme zorlaması hiç bitmez. Post modern tüketimin analizinde çeşitliliğin izini sürmek ve standartlaşmanın ipuçlarını heterojenlik içinde aramak gerekir. Ama Ritzer'in- bir ölçüde konusu nedeniyle- yaptığı tarzda, modernliğe özgü yukarıdan aşağı bir standartlaşma analizi post modern toplumun temelini oluşturan farklılıkları, tikellikleri anlamada yetersiz kalır. Ancak Ritzer kitabının yeni baskılarında ürünlerin müşteri profiline, talebine göre çeşitlendirilmesinden, standartlaşmanın kırılma noktalarından da bahsetmiştir. [Modernlik pozitifin, homojenliğin, monolitik olanın hükümranlığını katı ve mutlak bir biçimde kurmaya çalışmış, bu nedenle de negatif olan ürkütücü, tekinsiz bir boyut kazanmıştı. Post modernlik ise ötekini, negatifi farklılık, çeşitlilik ve heterojenlik potası içinde eriterek daha yumuşak ama çok daha güçlü bir pozitifliği üretecektir. Ritzer'in de belirttiği gibi göstergelerin baş döndürücü hızı anlamı yok etmekte, basitliğin egemenliği yaygınlaşmaktadır. Post modern toplum- televizyon haberlerinden yemeklere kadar- her türlü ürünün kendini basitçe ifade ettiği ve hızlı bir şekilde hap gibi tüketilebildiği bir çeşitlilik ortamı yaratmıştır. Çeşitliliği standartlaşmaya doğru iten güç basitliğin ve yüzeyin gücüdür. İnsani, kişisel olan her şeyin minimuma indirgendiği, bireyselliği yok eden bir örnek fast-food ortamlarının batıda duygusal politikanın konularından biri olması tüketicilerin basitliğe olan ihtiyaçlarının gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelmesiyle de ilişkilidir. McDonald's'a eğlenmek için gidilmekte, bir tür öfori, büyülenme hissine kapılınmakta, kişisizleştirilmiş, rahatsız etmeden dolaşan işaretlerin, yoğunlukların simülatif, parıltılı atmosferi tüketicileri alışveriş dünyasının pozitifliğiyle özdeşleştirmektedir. Bu pozitiflik büyük alış veriş merkezlerinin, gazinoların, paket turların ürettiği pozitiflikle aynıdır. Post modernliğin esnek, yumuşak teknolojilerinin hedefi negatif olan her şeyi sessizce asimile ederek yok etmektir. Post modern toplumda yiyecek keyif kültürünün bir parçası olmuş, bireyin kendini ifade etmesinin bir aracına dönüşerek bir sanat mertebesine yükselmiştir. Paul Aries, La Fin des Mangeurs: Les Metamorphoses de la Table a l'age de la Modernisation Alimentaire, Desclee de Brouwer, 1997, 173 s. Elspeth Probyn, Carnal Appetites: FoodSexIdentities, Routledge, 2000, 168 s. Deborah Lupton, Food, the Body and the Self, Sage Publications, 1996, 175 s. Der. Carole Counihan and Penny Van Esterik, Food and Culture: A Reader, Routledge, 1997, 424 s. George Ritzer, The McDonaldization Thesis: Explorations and Extensions, Sage Publications, 1998, 212 s. George Ritzer, Toplumun McDonaldlaştırılması: Çağdaş Toplum Yaşamının Değişen Karakteri Üzerine Bir İnceleme, çev. Şen Süer Kaya, Ayrıntı Yayınları, 1998, 315 s. Toby Miller and Alec McHoul, Popular Culture and Everyday Life, Sage Publications, 1998, 224 s. Jukka Gronow, The Sociology of Taste, Routledge, 1997, 199 s. David Bell and Gill Valentine, Consumer Geographies: We Are Where We Eat, Routledge, 1997, 236 s. F! Notu: Siyahi Dergisi'nin ilk sayısında yayımlanan yazı, Süreyyya Evren ve Siyahi Dergisi izniyle yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/yemek-sergisi-endart/", "text": "1980'de bir grup Berlinli genç, resim, heykel, grafik, performans, müzik, film ve şiir üzerine kolektif çalışma amacıyla bir araya gelirler. Çalışmaların içeriği iğrenç bulunur ve reddedilir. Oranienstrasse'de bir sergi mekanı bulduk. 13 Eylül'de Alexander Haig sunumuyla ilişkili efsanevi sokak kavgalarına sahne olan bir açılış gerçekleştirdik. Bahsi geçen bu kavga şafakla birlikte başladı ve meşhur sergi açılışıyla tamamlandı. Çünkü, hiçbirimizin çok fazla parası yoktu ve yemekleri birlikte hazırlardık. pazarı) 'dan hayvan parçaları aldık ve onları sakız kıvamına gelene kadar kaynattık. Koliler dolusu meyve ve sebze çeşitli yollarla kullanıldı. Domuz başları yeşile boyandı, bir adet kek, yumurta kabukları, tırnaklarla ve ev yapımı peynirle; özel bir sürpriz olarak hazırladığımız puddingin yarısı ise kırmızı biberle dolduruldu. yoktu Böylece, biz de bu fikirden vazgeçtik ve fotoğrafçı da evinin yolunu tuttu. üzere 200 litre yeşil bağırsak, domuz kafaları ve kemikler bulmayı başardık. tarihçileri bile bir saat boyunca savaşıp durdular. Bir sene sonra yeni bir sergi yaptık, ismi Kot Cousine idi, 13 Eylül 1985, saat 9 sularında izleyiciler gelmeye başladılar. Beuys'un Herkes Sanatçıdır manifestosundan etkilenen punklar küvetin içindekileri etrafa saçtılar ve sanat tarihçisi Norbert Stratmann bir avuç dolusu yemek alıp birinin suratına fırlattı ve böylece kaos yeniden başladı! organize ettiği bir sergiye davet edildik. Spandau'daki merkez kasaba gidip, 6'lık bira ile biraz et takas etmeyi başardık. Öküz gözlerini, salatalık, beyinler, ilgi çekici parça ise atan kalp olmuştu. Şişede bir ineğin kalbinin atabilmesi, kalbe bağlı olan damla infüzyonlu bir delik açtık ve bu sadece atıyordu. Fazla söze gerek yok, bu gerçekten büyük bir başarıydı."}
{"url": "https://futuristika.org/yeni-5651-internette-sansurun-isleyisi-ve-son-gelismeler/", "text": "Kuşburnu takma ismiyle bize gönderilen yazıya, olabildiğince çok kişiye ulaştırabilmek amacıyla, diğer websiteleriyle birlikte yer veriyoruz. Dijital yayıncılığın her geçen gün imkansızlaştığı topraklardan durum muhasebesi. Bu yazı 16.01.2014 tarihinde yazılmış Yeni 5651 ve Sansürün İşleyişi ile 01.02.2014 tarihli Sansürde Son Gelişmeler adlı iki yazının birleştirilmesi ile oluşturulmuştur. Yeni 5651 sayılı Internet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun sözde yumuşatılarak meclisten geçti. Bizleri ilerleyen süreçte neler bekliyor, Türkiye'nin sansür konusunda dünyadaki yeri nedir, 5651 sayılı kanun sonrası ne olur, dünyada sansürlenen içeriklerin dağılımı ve bizdeki yansımaları ne olur tüm bunları merak etmekteyiz. İlk olarak, Türkiye'nin dünya Internet sansürü haritasında nerede yer aldığına bir bakalım. Yukarıda gördüğünüz harita 2013 yılı dünya sansür haritasıdır. Ek olarak, diğer haritalar yerine renkleri için bu haritayı seçtim. Renklerin ifade ettiklerine gelirsek; radikal, oldukça, seçici, gözetim altında, düşük ve veri yok şeklindedir. Haritaya Türkiye'de seçici bir sansür olduğu işlenmiştir. Bununla ilgili de hatırlarsanız çeşitli kelimelerin filtrelendiği ve bunun üzerinden de sitelere erişimin yasaklandığını, TİB'in ise 2014 yılı itibariyle 35702 siteyi, Türkiye'de ise toplamda 40124 sitenin engellediğini biliyoruz. Fakat, 5651 sayılı kanun ile muhtemelen 2014 yılında Türkiye'de sansür oldukça veya radikal olarak renklendirilebilir bir hale gelebilir. İkinci olarak, bizleri ilgilendiren diğer bir nokta dünyada sansürlenen içeriklerin ne olduğudur. Bu konundaki yüzdesel dağılım yukarıda görüldüğü gibidir. Yoğunluğun bloglar ve siyasi partilerde olması -bence- çok önemli bir noktadır. Özellikle 5651 sayılı kanun ile Türkiye açısından değerlendirdiğimizde, ilerleyen süreçte muhalefet partilerine ve bloglara, ardından bağımsız basına doğru çok ciddi bir sansür dalgasının yayılabileceğini söyleyebiliriz. Yeni 5651 sayılı Internet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'un içeriğini yukarıdaki sansür işleyişi şeması üzerinden anlatalım. Devlet, yasal düzenlemelerin yanında İSS'larını direkt olarak kontrol edebilmek için tüzüğünü kendi onayladığı Erişim Sağlayıcıları Birliği adında bir birliğe üye olmaya zorlamaktadır. Bununla birlikte, bu birliğe üye olmayan servis sağlayıcıların faaliyette bulunamayacaklarını da ayrıca belirtmektedir. Böylece, erişim engelleri ve veri takibi taleplerinin bu birliğe yapılacağı, bunun bir sonucu olarak da taleplerin İSS'lere de yapılmış varsayılacağı söylenmektedir. Kısaca devlet, Erişim Sağlayıcıları Birliği ile İSS'leri direkt olarak kontrol edebileceği bir yapıya kavuşturmaktadır. Ayrıca, yapılan erişim engelleri ve veri takibi için yasal bir koruma kalkanı da mevcuttur. Bu koruma kalkanına göre; TİB Başkanlığı personelinin, yaptıkları görevin niteliğinden doğan veya görevin yerine getirilmesi sırasında işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı haklarında ceza soruşturması açılmasına TİB Başkanı için ilgili Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı, diğer personel için ise Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı'nın izni aranacak. Bunu yukarıdaki veri takibi araçları ile ilişkilendirirsek sonucun ne kadar vahim bir boyutta olduğu çok net görebiliriz. Yani devlet, veri takibi için İSS'leri kontrol altında tuttuğu bir yapı içinde olmaya ve bu takipler sonucu doğabilecek suçların soruşturulması için de kendinden izin almaya zorluyor. Kısaca, beni bana şikayet edin demektedir. Bir diğer nokta, yer sağlayıcıların yasal düzenleme ile trafik kayıtlarını saklama süresi en az 6 ay en fazla 2 yıl olacak şekildedir. 5651 sayılı kanun TİB başkanına sansür için doğrudan yetki vererek -sözde- kanuna aykırı fakat herhangi bir içeriğe erişim 4 saat içinde engellenebilecek (24 saat içinde mahke karar verecek) ve yer sağlayıcı kendisine bildirilen içeriği derhal çıkartmak zorunda kalacaktır. Gayri hukuki talepler ise tam bu noktada devreye girmektedir. Kendisiyle ilgili yapılan eleştiriden memnun olmayan bir bakan içerik hukuka uygun olsa bile erişimi engelleyebilme yolu açılmış olacaktır. Burada sadece bakanla sınırlamamak gerekir. İktidar, kendisini eleştiren tüm içeriklere ve bu içeriklerin birçoğu hukuka uygun olsa bile, erişime engelleyebilecektir. Diğer yandan, kayıt bilgilerinin nerede tutulduğu bu noktada çok önemli değildir. Kayıtların uzun süre tutulması ve istendiği takdirde devlete verilecek olması asıl problemdir. Fakat, Ulaştırma Bakanı Lütfi Elvan, kayıtlar devlette tutulmayacak diyerek insanları yanlış yönlendirmektedir. Kendisine tabi yaptığı sağlayıcılar, istendiği takdirde tüm kayıtları vermek mecburiyetindedir. Devlet, içerik kaldırma ve kullanıcıya ait veri taleplerini içerik sağlayıcılarından istemekteydi. Fakat, bununla ilgili olarak her zaman istediği sonucu alamamakta bazen de reddedilmekteydi. Artık, içerik kaldırma ya da veri talebi ile uğraşmak yerine IP ve URL bazlı engelleme getirerek, kuracağı birlik üzerinden İSS'lerin hizmetlere erişimi engellemesini sağlayacaktır. Bu şu demek oluyor; örneğin, Twitter'ın tamamen erişime engellenmesi yerine Twitter kullanıcılarından herhangi birinin içeriğinin erişime engellenmesi veya tamamen erişime engellenen bir sitenin DNS değiştirilse bile erişilememesidir. Böylece, devlet yapmış olduğu erişim engeli ya da veri isteği taleplerinde reddedilse bile içeriğe ya da tamamen yer sağlayıcıya erişimi engelleyebilecektir. Yukarıda anlattıklarımı en basit şekliyle bir kolunu şemaya uygun olarak kısaca tekrar anlatayım. Devlet, yasal bir düzenleme ile İSS'leri oluşturacağı birliğe üye yapmaya mecbur ederek İSS'lerin direkt kontrolünü sağlar. Böylece veri takibi ve erişim engelini de kendine yani tekele yükler. Bu da içeriğin kaldırılmasından engellenmesine, veri takibinden kullanıcının Internetteki hareketlerinin izlenmesine kadar çok geniş çaplı bir alanı kapsar. Tüm bunları toparlayacak olursam, devlet kendi denetiminde ve üyeliği zorunlu tuttuğu bir birlik kurarak Internet'te veri takibi ve erişim engelinin gayri hukuki yolunu açmış, ayrıca bunu yasal bir düzenleme ile yapmıştır. Bununla birlikte, Türkiye'de zaten radikal bir sansür mevcuttur. Bu konuda bir örnek göstermem gerekirse, hiç düşünmeden Guillaume Apollinaire Davası diyebilirim. 5651 sayılı kanun ile oluşturulacak yeni birlik ve işleyiş de Internette seçici olan sansürü radikal sansüre çevirecektir. - Vimeo Vimeo, 8 Ocak 2014 tarihli karar ile müstehcenlik gerekçesi ile erişme engellendi. Erişime engellenme asıl nedeni Başbakan'ın kardeşi Mustafa Erdoğan'a ait bir videonun sitede yer almasıydı. Video, özel hayatın gizliliğini ihlal etmektedir. Fakat, bunun için Vimeo ile iletişime geçmek yerine siteye erişimin tamamen engellenmesi tercih edildi. İçerik silindikten ve Vimeo bir süre erişime engellendikten sonra karar kaldırıldı. - Soundcloud Soundcloud, 16 Ocak 2014 tarihli karar ile Sümeyye Erdoğan'ın telefon görüşmelerine ait ses kaydının yayımlanmasından sonra erişime engellendi. Bununla birlikte, yayımlanan ses kayıtlarında sadece Sümeyye Erdoğan yoktu. Ayrıca, Başbakan'a ait ses kayıtlarını da içermekteydi. Aynı Vimeo'da olduğu gibi içeriğin kaldırıması talebi yerine site tamamen erişime engellendi ve Soundcloud şu an hala engelli durumdadır. - Vagus. tv Vagus. tv, 16 Ocak 2014 tarihli koruma tedbiri kararı ile habersizce erişime engellendi. Habersizceden kasıt, Vagus. tv'ye herhangi bir bildirimde bulunulmadan direkt olarak engellenmesidir. Ayrıca Vagus. tv sahibi Serdar Akinan, engelleme ile ilgili bilgi almak için TİB'e giden avukatlarının hiçbir yetkileye ulaşamadıklarını ve Cumhuriyet Başsavcısı'nında böyle bir kararının olmadığını belirtti. Karar olmadığı halde TİB'in hukuka aykırı bu engeli bir yana, henüz kanun tasarısı kabul edilmeden yapmış olduğu engel için cevap vermeye tenezzül bile etmemesi ilerleyen süreçte özgür basına yapılacakların bir habercisidir. Ek olarak, hala erişime engellidir. - T24 ve soL Haber Portalı T24 ve soL Haber Portalı, 1 Şubat 2014 tarihinde BTK ve TİB tarafından yayımlamış oldukları CHP'li Oran'dan Erdoğan'a: Sabah ve ATV için satın alma talimatı verdiniz mi? , Sabah-ATV havuzunu Erdoğan mı doldurdu? ve 2. dalgada adı geçen kişiler hakkındaki yakalama kararı kaldırıldı! haberlerinin yayından kaldırılması için tebligatta bulunuldu. Bu tebligata göre; 04/05/2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'a dayanarak konu içeriğin çıkarılması istenmektedir. İçeriklerin hukuka aykırı bir şey içermemelerine rağmen böyle bir istekte bulunulmuş, ayrıca kaldırılmadığı takdirde Türkiye'den erişime engelleneceği de bildirilmiştir. Burada sadece özgür basına uygulanan sansür bir yana bir siyasi partiyle ilgili habere ve içeriğe de dolaylı bir sansür söz konusudur. Yukarında bahsedilen erişim engelleri ve içerik kaldırma talepleri TİB'in Internet üzerinde hüküm verebilen ve hükümetin sansür isteklerini yerine getiren bir kurum olduğunun tıpkı bugüne kadar yaşanan süreçte olduğu gibi açık bir delilidir. Diğer yandan, TİB'in MİT kökenli bir yönetime kavuşması, yeni 5651 sayılı kanun tasarısı ile de yasal bir koruma kalkanına sahip olması radikal sansürün en büyük habercisidir demiş ve özgür basından siyasi partilere doğru bir sansür dalgasının başlayacağını öngörmüştüm. Bugün yaşananlara baktığımızda sansür işleyişinin bu ifademe tamamen uyduğunu gördüm. Ek olarak, belirtmeden edemeyeceğim birkaç nokta var. Daha yeni 5651 sayılı kanun çıkmadan böyle oluyor dediğiniz anda kanun çıktıktan sonra yapılacak sansürleri bir ister istemez kabul ettiğiniz veya kanunda yazıyor yapacak bir şey yok dediğiniz anlamına da geliyor. Elbette böyle bir şeyi kimse istemez fakat bunu da görebilmek önemlidir. Ayrıca, yeni tasarı insan haklarına aykırıdır. Aykırı bir kanunun kararları da doğal olarak hukuka aykırı olacaktır. Türkiye'nin de altına imza attığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı bir kanun ile yapılacaklara hukuka uygundur demek abesle iştigaldir. Bir diğer nokta da, TİB hukuka aykırı hareket ederek 5651 sayılı kanun tasarını meşrulaştırmaya çalışmakta, yaptıkları ile kanun da desteğini alarak yeni bir yasal zemin hazırlamaktadır. Malesef, bizleri radikal, fişlemeye dayanan, toptan gözetimci ve insan haklarına aykırı sansürlerlerin olacağı daha da kötü bir dönem beklemektedir. Yeni 5651 sayılı kanun daha çıkmadan TİB hukuka aykırı yaptırımlarda bulunarak MİT kökenli yeni yapısı ile yerli NSA olma yolunda hızlı adımlarla ilermekte, Internetin hükümet süzgeci olmaktadır. Internet güçle kutsanmış iktidarın mülkü, iktidarın bizlere dayattığı sansürcü anlayış da hukuk değildir., Sizlerle paylaştığım bu ekran görüntüsü ile duygu sömürüsü falan yapmıyorum. Dikkat ettiyseniz kanun tasarı anlaşılmasın diyerek televizyonlara Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında KHK'da Değişiklik Yapan Kanun Tasarısı adı altında yansıtıldı. Diğer yandan, gördüğünüz boş koltuklar bir insan hakkı olan Internete, gizliliğinize, düşünce özgürlüğünüze, ifade özgürlüğünüze, inanç özgürlüğünüze, bilime, bilim etiğine, açık bilgi akışına, gelişime, ilerlemeye ve Internetten para kazananların ekmeğine yani iktidar destekçi olun veya olmayın sizlere ve geleceğinize vurulmuş en büyük darbedir. Bir de istihbaratın kelime anlamına bakalım. Herhangi bir Türkçe sözlüğü açıp baktığınızda kelimenin Arapça kökenli ve çoğul bir kelime olduğunu göreceksiniz. Anlamı ise haberler ve haber alma şeklinde yazmaktadır. Teknik olarak istihbarat ise imkanları ve araçları kullanarak bilgi temin etmek, bu bilgiyi işlemek, yorumlamak ve bundan bir sonuç çıkarma sürecini ifade eder. TİB yeni kanun ile bizlere ait bilgiyi temin etme, bu veriyi işleme, yorumlama ve bundan bir sonuç çıkarma sürecine yasal olarak sahip olmuştur. Ayrıca, bu gelenekten gelen bir ismi de kendini başkan yapmıştır. Artık yeni kanun ile birlikte bunu şöyle yorumlayabiliriz: 17 Aralık 2013 tarihinde başlayan ve devletleşen AKP, AKP'leşen devlet bir yolsuzluk operasyonu süpriziyle karşı karşıya kalmış, buna benzer bir durumla tekrar karşılaşmamak, engellemek ve bundan korunmak için TİB, MİT geçmişi olan Ahmet Çelik başkanlığı ve yeni kanun ile Internette her türlü veriyi önceden denetleyecek, temin edecek, işleyecek, yorumlayacak, bundan sonuç çıkartacak ve sıkı denetim yapacak, insan haklarına aykırı bir yapıya yasal olarak kavuşmuştur. Ayrıca, ülke tarihinin en büyük toptan gözetimci fişlemesi ile karşı karşıyayız. Bu yapı yüzünden sadece biz karşı çıkanlar kaybetmeyeceğiz. Herkes kaybedecek. Bunun ötesi berisi yoktur. Sonucu bu sefer uzun uzun yazmayacağım. Okuyanlar artık az çok ileride neler olacağını, neler yaşayacağımızı biliyor. Bununla birlikte, yeni 5651 sayılı kanun tasarısı için yazılar yazdım ve sansürü elimden geldiğince burada anlattım. Bu yazılar kimilerine ulaştı, kimileri okuduğu halde görmezlikten gelmeye devam etti. Sansüre karşı empati yapın dedim fakat çok da ciddiye alınmadım. Hala da aynı konuda ısrar ediyorum, empati yapın. Empati yapmayı öğrenin. Bu toptan gözetimci, fişlemeci sansür yasası, tekrar tekrar vurguluyorum ilgili ilgisiz herkese zarar verecektir. Bunun seni, beni, onları olmaz. Lütfen bunu görün. Son olarak, ümitsizliğe kapılmayın. Sansüre karşı verilen bu mücadele hiçbir zaman bitmeyecektir. Türkiye'nin Internetteki yeni yeri mağmadır. Yerin dibidir. Buradan çıkartacak ve bizleri bu utançtan kurtaracak olan da ne muhalefet ne de iktidardır. Sadece bizleriz."}
{"url": "https://futuristika.org/yeni-nesil-kirmizi-kusak/", "text": "The Red Ribbon projesi Çin'in Qinhuangdao şehrinde bulunan Tanghe Nehri Parkı'nda hayata geçirilmiş bir proje. Pekin Turen Tasarım Enstitüsü ve Pekin Üniversitesi Peyzaj Mimarlığı Fakültesi işbirliğinde tasarlanan projede, nehir kıyısı boyunca uzanan 500 metrelik kırmızı renkte çelik platforma bir yürüyüş yolu eşlik ediyor. Dinlenme amacıyla kullanılan fiber çelik platform, geceleri, içine yerleştirilen aydınlatmalarla çevreyi de aydınlatıyor. Öncesinde çöplerin döküldüğü bir alana açılan nehir kıyısının ıslah edilmesi ve bölgedeki doğal hayat, ekolojik dengeler korunarak halka açık bir mahal olarak tasarlanması amaçlanan proje, Amerika'da peyzaj mimarisi üzerine düzenlenen en prestijli ödül olan ASLA 'da 2007 yılı Genel Tasarım kategorisinde Onur Ödülü'ne layık görülmüştü. Çevredeki bitki örtüsü ve nehir ile kontrastı yakalamak için kırmızı renkte tasarlanan platform, gerek yerleştirilen boşluklarla bitkilerin büyümesine gerekse civardaki hayvanların nehir tarafına geçebilmesi için yapılan aralıklarla doğa ile tam bir uyum yakalıyor. Platforma eklenen 4 adet pavilion bulut şeklinde olup hem gözü okşuyor hem de bölgede yaşayanların buluşması için ortak bir nokta, güneşten, yağmurdan açık alanlara nispeten korunmak için bir sığınak görevi görüyorlar. Daha önceden çöplük olarak kullanılan boş alan ise yapılan 4 adet çiçek bahçesi ile değerleniyor. Bu noktada, burada ise, insanın aklına kuruyan ya da hala kokan bir sürü dere geliyor, dere."}
{"url": "https://futuristika.org/yeni-sinsiyet-tipolojisi/", "text": "Yeni Sinsiyet olarak kavramlaşan tavrın projelendirdiği birliktelik görüngüsü, hayret verici bir biçimde tipoloji tanımıyla çelişmektedir. Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları ] adlı yazımda bu durumdan kısaca bahsetmiştim. Şu an okumakta olduğunuz yazıda ise söz konusu kök çelişkinin ya da kök yanılsamanın salınımlarından, Yeni Sinsiyet'in sentetik yüzlerinden ve haysiyetsizlikle çoğalan, yaygınlaşan biz söyleminden bahsetmeye çalışacağım. Yeni Sinsiyet'in çeşitli enstrümanlarını kullanarak cehalet alanında icra ettiği girişimler ve bu enstrümanların işlediği çürük değer yargılarıyla ateşlenen yandaş-paydaş etkileşimleri, söz konusu alanın bir ortama dönüşüm sürecini tamamlamıştır. Cehalet ortamı şeklinde ifade ettiğimiz bu oluşumun tamamlanmasının hemen ardından -kendi tanımıyla çelişen- yeni bir tipolojinin çerçevelenmesi de kaçınılmazdı. Yeni Sinsiyet'in oluşturduğu -şimdilerde belirgin bir şekilde niceliksel geçerlik kazanmaya başlayan- tiplojiyi incelediğimizde söz konusu birliktelik biçiminin zihinsellik boyutunun olmadığını görürüz. Ortamdaki tüm etkileşimler cehalet ve türevi tözsüz söylemlerle yapay bir şekilde hızlandırılmıştır. Bu nedenle Yeni Sinsiyet'in uygulayıcılarının ağzına dolanan biz söyleminin niteliksel bir derinliğinin olmadığı aşikardır. Yeni Sinsiyet tipolojisinin biz söylemi -her şeyden önce- liyakata dayalı değildir. Kifayetsiz bir muhteris olmak, Yeni Sinsiyet'in aradığı, cehalet ortamına katabileceği en elverişli ve yaygın karakter olumsuzluğudur, kullanım potensiyelidir. Kifayetsiz muhteris, yıllar öncesinden başlayan bir deneyim aktarımı ya da analitik çıkarım, süreç, emek, odaklanma, zanaat, haysiyet ya da uzgörü gibi değerleri umursamaz. Ancak tüm bu değerlere -üstelik de eşanlı olarak- sahipmiş gibi bir aşırı özgüven telkiniyle kendini sürekli besler. Kifayetsiz muhteris tipolojisinin özgüveninin temel dayanakları cehalet ortamının niceliksel büyüklüğü ve özdeğerlendirme yeteneksizliğidir. Cehalet ortamında -ortamın kuruluşu gereği- liyakat söylemlerine güven yoktur. Çünkü Yeni Sinsiyet'in uygulayıcıları için kullanım değeri olmayan bir şeydir liyakat; cehalet ortamında şüphe uyandıran, kişilerin kafasını karıştıran bir temayüz ya da ayrımcılık gibi tanıtılmış ve önemsizleştirilmiştir. Cehalet ortamının biz söylemlerinin hiçbirinde liyakat olgusuna yönelik atıflar bulamazsınız; Yeni Sinsiyet'in temel yaklaşımı bir konunun tözünü gizlemekle ya da geçiştirmekle ilgili olduğundan cehalet ortamındaki çeşitlemelerde, bir konunun tözüne ulaşmaya çalışan liyakat söylemleri geçersiz ve işlevsiz sayılmaktadır. Yeni Sinsiyet'in retoriği ve dolaşımı -tam da kifayetsiz muhterislerin arzu ettiği gibi- cehalet ortamında yer alanların birbirini ve birbirinin yetkelerini değer ya da kazanım olarak görmemesi yönünde bir imkan da verir. Bu imkan, cehalet ortamındaki özdeğerlendirme eksikliğini kümülatif olarak arttırmakta ve yanılgıları sürekli kılmaktadır. Yeni Sinsiyet'e göre liyakat, boşunadır ve bulandırıcıdır; cehalet ortamındaki ütüyü bozar. Tekrarlamamız gerekiyor: Yeni Sinsiyet'in biz dediği şey, ön-kabulleri açısından niteliksel değildir; öyle olsaydı, tarihte, tüm tarihimizde cehalet denen şeyi bir liyakat olarak kabul etmek zorunda kalırdık ki Yeni Sinsiyet'in fetbazlarının arzu ettiği, dayatmaya çalıştığı tipolojik çelişkilerden biri de budur. Yeni Sinsiyet'in biz dediği şey niceliksel bir söylemdir: Nemalanıcılarının zihninde, cehalet ortamını yüksek bir biz niceliğine ulaştırmayı amaçlar. Bu nedenledir ki yapısal incelemeler de, araştırmalar da, yüksek sesli mücadeleler de, kitaplar da, yazılar da, kuramlar da, tarihsel gerçekler de yeni sinsiyet'in cehalet ortamının olmayan niteliğini yıpratamaz. Retorik arsızlığının bünyesinde pragmatik itkiler, muhteris tipolojisinin niceliksel yaygınlığı, kolaycılık, hilebazlık, özdeğerlendirme eksikliği, liyakatsizlik ve kifayetsizlik perçinlenmektedir. Yeni Sinsiyet'in biz söylemi; tözün gizlenmesi, bulanıklaştırılması ve gerçek öncüllerinden koparak legolaşmış söylemlerin yarattığı bir çelişkiler trafiği üzerine kurulmuştur. Bu trafik, Yeni Sinsiyet'in nemalanıcıları açısından çok önemlidir: Cehalet ortamında geçerli olan retorik arsızlığı ile çelişkilerin akışkanlaşması, kabul görmesi, yargıya dönüşmesi, fark edilmemesi, çelişkilere sessiz kalınması devasa bir toplumsal unutkanlığı bir etkileşim olarak tekrar tekrar pekiştirir. Unutkanlık, unutkanlık doğurur ve tözden uzaklaşma yolunda devam eder: Fetbazlığın işlerliği güç kazanmaktadır. Sonuçta, Yeni Sinsiyet'in fetbazları tarafından biz diye ifade edilen şey, cehalet ortamının unutkanlıktan, tözsüzlükten, çelişkilerden oluşan, akışkanlaşan ve salınan görünmez bir tel örgüyle -retorik arsızlığıyla- çevrilmiş halidir. Tüm yazı boyunca işaret etmeye çalıştığım bu tel örgünün içinde yer almamak -tarihsel açıdan düşünüldüğünde- bir insanlık onuru meselesidir."}
{"url": "https://futuristika.org/yeni-sinsiyet-ve-bazi-enstrumanlari/", "text": "Haklılığın inadıyla -onca yükle- ayağa kalkmak ve ardından yüksek sesle Kahrolsun yeni sinsiyet! diye ölümüne bağırmak, böylesine sahici bir tümcenin gene aynı oranda sahici olan bir öfke duygusuyla ağızdan kaçışı, daha doğrusu ağızda duramayışı, bu çeşit kontrolsüz çıkışlar kolayca tırnak içine alınabilir, başkaları tarafından mimlenip dikkat çekebilir. Ancak, Yeni Sinsiyet dediğim ve çevrimsel olarak hayatın her alanında maruz kaldığımız, etimizde kanımızda hissettiğimiz kitlesel sömürü kurnazlığı ve bunun sonucunda oluşan, kendimizi çaresizce içerisinde bulduğumuz şu cehalet ortamını yapısal yöntemlerle incelemeye çalıştığımızda, işimizin kolay olmadığını fark ederiz. Zaten, yeni sinsiyetin uygulayıcıları ve nemalanıcıları da böylesi yöntemli bir çalışmayı yapacak sabırda, inatta ve cesarette insanlar bulunmadığını verili bir değer olarak kabul edip yeni sinsiyeti ve enstrümanlarını uygulamaya dört bin -evet, en az dört bin- koldan sarılırlar, devam ederler. Çünkü yaşam yeni sinsiyetin gözünde kimsenin çözemeyeceği karmaşık bir oyundur, herkes her şeyden haberdar olamaz, bir şeylerden az çok, üç aşağı beş yukarı haberdar olanlar ise sonradan dolaşıma sürülecek dezenformasyon uygulamaları nedeniyle şüphe ve çelişki içinde bırakılmışlardır, her yerde bilgi kirliliği, bulanıklık, bağlamsızlık vardır ve zaten bizim coğrafyamızda da kim kime dum duma görüşü hakimdir. Dün, toplum denen virtüel şey, A diyerek, çoğunlukla kabul ettiği bir olguyu bugün, birden bire ve yine çoğunlukla Z diyerek reddedebilir. Çünkü toplumsal belleğimizin, ilişkilendirmelerimizin, nedensellik eşiğimizin ve çelişkisiz davranış sınırımızın zaman serisi ortalaması -bu konudaki sosyal araştırmalara göre- en fazla 25 gündür. Tüm bu toplumsal unutkanlık, yeni sinsiyetin önündeki alanın genişlemesine ve bu yazıdaki hikayenin de uzamasına yol açmıştır. Finali melanet ortamına uzanabilecek kadar tehlikeli ve uzun olan hikayemiz, öncelikle bir garabet ortamının oluşmasıyla ya da oluşmuş bir garabet ortamının yeni sinsiyet aktörleri tarafından tespit edilmesiyle başlar. Garabet ortamı, yeni sinsiyetin nemalanıcılarını Boşver sen... biz dalgamıza, numaramıza, tezgahımıza, cukkamıza bakalım! diyen aymazlığın ve hilebazlığın geniş konfor alanına teslim eder, bırakır. Bu süreçte yeni sinsiyet aktörleri, endüstriyel girişim uygarlığının ve kapitalizmin daha zararsız gördüğü -hatta meşrulaştırdığı- fırsatçılık maskesini takınmışlardır. Ancak, yeni sinsiyetin yayılmacılık potansiyeli, kısa sürede bulunduğu konfor alanından taşar ve bir üst seviyede daha da kalabalıklaşan, kitlelerle buluşan ya da kitlelere bulaşan çok büyük bir kaplayıcı alana dönüşür. Sessiz yığınların oluşturduğu bu kaplayıcı alanı liyakatsizlik veya cehalet alanı olarak adlandırabiliriz. Cehalet ortamında oluşan tipoloji çok önemlidir. Çünkü, hayret verici bir biçimde, tipoloji tanımıyla çelişen karakter aşınması, ilkesizlik ve döneklik gibi olumsuzluklar, kişilik bozuklukları ya da işte sistematik hatalar, birden bire, kalabalıkların eklemlendiği bir görüngü haline gelmiştir ve tipolojik olarak geçerlik kazanmıştır. Cehalet tipolojisinin oluşmasında kullanılan bazı yöntemler ve cehalet alanının ortama dönüşüm aşamasındaki çeşitlemeler, cehalet ve liyakatsizlik ortamının geribesleme mekanizmasında da son derece etkindir. Örneğin, cehalet alanı kendi dilsel benzeşimlerini yaratmıştır ve bu benzeşimlerin ürettiği bir sinsiyet retoriğini, cehalet ortamında ve ortamın genişlemesinde yöntemli bir şekilde kullanmaktadır. Bu sinsiyet retoriği, yeni sinsiyetin nemalanıcıları tarafından dilsel bir üstünlük, hayatı kavramak veya gerçekleri işaret etmek yolunda kullanılan bir beceriymiş gibi sunulmaktadır. Sinsiyetin dilsel açıdan birincil aracı olan retorik, sahici bir töz sunmayarak insanların duygu ve düşüncelerini ele geçirmenin biçimsel hilesidir. Çoğunlukla, ezbere, ezber müfredatıyla birlikte ve mekanik salınımlar şekilde kullanılır. Organik değildir. Yeni sinsiyet ihtiva eden söylemlerde baskın bir retorik arsızlığıyla ve karakter aşınmasıyla karşılaşırsınız. Retorik arsızlığı, liyakatsizliğin ve cehalet tipolojisinin herhangi bir konuyu işlerken konunun ağırlık merkezine, mihenk taşına veya tözüne nüfuz etmeyerek ya da benzeri bir aydınlanmadan özellikle kaçınarak oluşturduğu aşırı biçimsel süslemelerdir. Konunun tözü, kök nedeni her zaman retorik arsızlığı tarafından çerçevelenir, kuşatılır ve yeni sinsiyetin bekası için töz her zaman örtülü kalmalıdır; konu, kendi tözünden, orjininden kaydırılmalı ve kök nedenler kitlelerden retorik süsleri aracılığıyla uzaklaştırılmalıdır. Yeni sinsiyet uygulayıcılarına göre, tözün tarih içerisinde izlediği nedensellik silsilesi ve bu nedenselliğe ilişkin temellendirmeler de gizlenmelidir. Yeni sinsiyetin retorik arsızlığı, yapay bağlamları ve yapay bağlaçları kullanarak tözü, sahici ve tarihsel nedensellik ilişkilerinden kaçırmaya çalışmaktadır. Kavramların yanlış bağlamlarla ve istatistiklerle kullanımı, yanlış sorunun doğru cevabının olmayışı, ezbere salınımlar ve tüm bu yapaylıklar tözün üstünü örtmektedir. Bu durum yanlış bir hayatın doğru yaşanamaması demektir. Retorik arsızlığının temel uğraşı, tözün bin kat eğreti sözle giydirilmesidir. Böylelikle hem tözün sahiciliği belirsizleştirilir hem de anlam kaymalarıyla sessiz yığınlar kandırılır: Töz, retorik arsızlığıyla birlikte hileli bir rastlantısallığa, görüngüye ve örtüye teslim edilir. Liyakat sahibi birinin yarattığı, üzerinde çabaladığı ve emek verdiği nihai çıkarımlar, analizler ya da yapıtlar, sessizlik yoluyla hasıraltı edilmekte, sahiciliğin ve tözün üzeri bir kez daha örtülmeye, örtbas edilmeye çalışılmaktadır. Bu yöntemle töz ile tözsüzlüğün kıyaslanması da engellenir. Herkes bilir ki bir şey hakkında susmak, bilgisizliği ve liyakatsizliği örtmenin en risksiz yoludur. Ayrıca, günümüzde, sessizlik suikastinin sessiz yığınlarla iletişmenin bir biçimi gibi kullanıldığında fayda sağladığını iddia eden aydınlar bile yaratılmıştır. Fakat gerçekte, sessizlik suikasti denen şey yaygın bir pusuculuk biçimidir ve yeni sinsiyetin en etkili adam harcama silahlarından biridir. Sonuç olarak, yeni sinsiyet ve türev enstrümanları binbir koldan çeşitlenmektedir ve hikayemiz liyakatin, sahiciliğin ve tözün örtbas edilmesi bağlamında uzayıp gider... Yeni sinsiyetin amaçladığı melanet ortamına ulaşmaması için, kötülüğe karşı haklılığın inadını yüklenmek gerekiyor. Her seferinde Kahrolsun yeni sinsiyet! diye çıkışarak, varoluşumuzdaki sahiciliği ve tözü, gözümüz gibi korumamız gerekiyor. Çünkü tözümüzü ve onun sahiciliğini korumak, insancıl olmak demektir ve yeni sinsiyetin beslendiği tüm haysiyetsizliklere karşı çıkmanın da en doğal yolu budur."}
{"url": "https://futuristika.org/yeni-sinsiyetin-seckinlik-arayisi/", "text": "Seçkinlik, saygınlık ve bu ikisi doğrultusunda oluşan statüko arayışı, Yeni Sinsiyet Tipolojisi'nin ] kendini, arzularını ve hilebaz stratejilerini sisleyemediği, bu yönde dezenformasyon uygulayamadığı en belirgin konulardan biridir. Yeni Sinsiyet'in seçkinlik arayışı çoğulcu yaklaşımlarla tersleşen oligarşik bir düzeneğin kurulumunu içerdiği için Yeni Sinsiyet'in projelendirdiği hedef kitlesinde gecikmeli bir huzursuzluk yaratmaktadır. Yeni Sinsiyet'in niceliksel olarak hedeflediği biz söylemine ve retorik arsızlığına ] uymayan niteliksel bir arayış, huzursuzluğun kök nedenidir. Bu his cehalet alanında -henüz- bütünlüklü bir farkındalık boyutuna gelemediği için çoğunlukla gecikmeli olarak duyulmakta, geçiştirilmekte ve büyük bir tepkisellik içermemektedir. Yeni Sinsiyet, seçkinlik arayışını yönetsel stratejileriyle ve yönetsel enstrümanlarıyla biçimlendirmeye çalışıyordu önceleri... Tarihin salınımına bakıldığında modernizmin ilkelerini bilmek ve bu doğrultuyu iktisadi alana belirgin faaliyet adımlarıyla taşımak, yatırım planları yapmak, kilometre taşları dikmek seçkinlerin öncülüğünde icra edilen şeylerdir. Yeni Sinsiyet nemalanıcılarının bu role kanalize olabilmesi için öncelikle ticari konularda seçkinler ile arasında yönetsel bir dil birliğinin oluşması gerekir. Bu dil birliğini sağlayacak yönetsel ortaklık ise Yeni Kapitalizm'in ve türev uygulamalarının ta kendisiydi. Yeni Sinsiyet, seçkinlere yakınsama çabalarına yeni kapitalizmin kültürünü önceleyen bir karektere bürünerek başlamıştır. Ancak yeni kapitalizmin değerler sisteminin güç kaybetmesiyle ve özellikle de ilerleme prensibinin tutarsızlaşmasıyla birlikte Yeni Sinsiyet'in ortak olmak istediği payda yıpranmış, yeni kapitalizmin dili ve tutumları ayrıcalıklı özelliğini yitirmiştir. Bu noktada seçkinler, uzun soluklu ve yeni bir vizyon arayışıyla birlikte ayrıcalık unsurlarını yeniden akort etmeye girişmişlerdir. Yeni Sinsiyet ise bu hesapsız arayışa ortak olamamıştır. Çünkü Yeni Sinsiyet tipolojisi, cehalet alanında niceliksel hedeflere ulaşmak için verdiği pragmatik kararlar sırasında vizyonerliğin gerektirdiği zihinselliğin neredeyse tümünü kaybetmiş, bir anlamda 40-50 yıllık birikimini hesapsızca harcamıştır. Ortalama akıl, yeni bir vizyon belirlemek konusunda işlevsizleşmiş, seçkinler ise bu durumu Yeni Sinsiyet'i dışlamak için bir fırsat olarak görmüşler ve böylece Yeni Sinsiyet, seçkinlere özgü vizyon arayışlarına dahil olamamıştır. Diğer taraftan, koleksiyonerlik, sanat ve sanatçı hamiliği, müzecilik, vakıfçılık, eğitim, spor, teknoloji ve bilim gibi konular yıllar boyunca seçkinlerin yatırım yaptığı, öncülük etmeye çalıştığı biricik uğraşı alanlarıdır. Bu alanlar seçkinlerin değerlediği bir kültürel sermayeyi belirlemektedir. Kültürel sermayesini arttırmak için doğu ve batı kültürel değerlerinin her ikisine birden itibar eden seçkinlerin bu konulardaki otoritesi, erişebilirliği, uzmanlığı, kanaat önderliği ve sahiplenme gücü Yeni Sinsiyet tipolojisinden çok daha kapsamlıdır. Böylelikle seçkinler, bazı eşsiz kültürel değerlerin hamiliğini seçkinliklerinin geleceğe uzanan bir güvencesi olarak sürekli ellerinde bulundurmaktadır."}
{"url": "https://futuristika.org/yeni-yil-karti/", "text": "Bir yılı daha iyisiyle kötüsüyle geride bırakırken, kaç insanın uzaktaki yakınlarına, sevdiklerine yeni yıl kartı attığını merak ediyoruz. İnsanların uzaktaki sevdiklerine yeni yıl kartı yollaması eski bir gelenektir. Unutulmadığının, hala hatırlandığının nişanesidir bu kartlar. Bu kartlar genel olarak özenle yazılmış en dokunaklı hitap kelimeleriyle başlar, hal ve durumunu en kısa şekilde dile getirir ve iyi niyet dilekleriyle sonlandırılırdı. Gönderenin kadar bekleyenin de gözünü yollara diken bir olaydır uzaktakinden kart beklemek."}
{"url": "https://futuristika.org/yenmek-icin-ye/", "text": "Bubbles, Buttercup ve Blossom üçlüsünden oluşan Powerpuff Girls, gelmiş geçmiş en eğlenceli çizgi filmlerden bir tanesi, bilen -kaldıysa- bilmeyene anlatsın! İçerdiği şiddet ve 50'li yıllardan 80'lere popüler kültür göndermeleriyle belki çocuklara pek uygun değil ama çizgi filmin iyisinden anlayan yetişkinlere bire bir. Şeker, baharat ve bilumum güzel şeyler katarak, En güzel kız çocuğunu yaratmaya çalışan babaları Profesör Utonium, yanlışlıkla X kimyasalını da karışıma katınca, ortaya bir değil üç adet süper güçleri olan kız çoçuğu çıkar. Kızların süper güçleri arasında uçma yeteneği, enerjiyi yansıtmak, süper hız, süper güç ve süper sezgi gibi yetenekler bulunmakta, kızlar ayrıca süper şeker de. Bunların dışında herbirinin bir de diğerinde olmayan kendine özgü bir süper gücü var. Dikkat! Söylemeseydin ama, aaa! diyecek okumasın... Aslında kızlardan en sert mizaçlı olan Buttercup dilini kıvırabilmek dışında kendine özgü herhangi bir süper güce sahip değil. Üstelik ismi de kızkardeşlerinin isimleriyle uygun olsun diye uydurulmuş. Bu konularda eziklik hissetmesiyle iyice alevlenen kızgın yapısı, inatçılığı, huysuzluğu ve ortalığı yıkıp geçen kabadayı tavırları ile öne çıkmakta olan Buttercup da en az kızkardeşleri kadar duygusal aslında. Blossom içlerinde en akıllı olan, liderlik yapmakta gruba, kızların arasındaki denge unsuru, bazen kuralcılığıyla sıkıcı olabilir, anne rolünü üstlenmiştir. Bubbles ise en çıtı pıtı olan, oldukça naif, biraz sersem, hep çok masumdur. Diğerleriyle aynı yaşta olmasına rağmen grubun bebesidir. 90'lı yılların sonunda Cartoon Network'te yayımlanan çizgi dizi -bir süre sonra burada da gösterime girdi- çılgın bir hayran kitlesine sahip oldu kısa zamanda. Uyku vaktinden önce her gün dünyayı kurtaran kızlar, kimi zaman Bana bak canavar, topla pılını pırtını ve yok ol bu dünyadan! diye tehdit ederek kimi zaman da şiddet boyutları arşı aşmış bir şekilde savaşarak maceradan maceraya koştular. Bir yandan altlarını ıslatmak gibi yaşlarına uygun dertlerle uğraşırken, bir yandan da şehirlerini kötülüklerden korudular. İkinci sezonda yer alan bu bölüm, her çocuk kadar her ebeveynin de seyretmesi gereken bir bölüm. Beat Your Greens adlı bu bölümde, uzaylı sebzeler dünyayı istila etmeye kalkışırlar. Brokoli İmparatorluğu'nun amacı, önce kızların yaşadığı şehir Townsville'in, sonra da tüm dünyanın tarlalarını ele geçirmektir. Brokoli mangaları her yandadır, Powerpuff Girls iş başında! Fakat yardıma ihtiyaçları vardır, çünkü brokoli yiyen yetişkinler hipnotize olmaktadır. Sebzeden haz etmeyen çocuklarla iş birliği yaparlar ama tabi önce onları razı etmeleri gerekmektedir. Sebzelerden kurtulmanın tek çaresi, onları yemek! diyerek ortalığı ayağa kaldıran kızlar, gözyaşları içinde sebze yiyen çocuklarla birlikte dünyayı tabi ki kurtarırlar günün sonunda. Sebzelerden korkmayın, siz de sebze yiyin, yedirin! İzle: Powerpuff Girls, Sezon 2, Beat Your Greens birinci bölüm ve ikinci bölüm."}
{"url": "https://futuristika.org/yerden-yuksek-duvarlarin-arkasinda-ve-temelin-altinda/", "text": "2007'den bu yana, Seydi Murat Koç içinde yaşadığımız dünyayı eleştirel bir biçimde analiz eden bir sanat anlayışı geliştiriyor ve doğayı taklit etmekten, gerçekliğin yeniden üretilmesine ve ütopik veya distopik dünya görüşlerini yansıtan alternatif imgelerin yaratımına kadar çeşitlilik gösteren çağdaş figüratif resim anlayışındaki güncel tartışmalara olumlu katkıda bulunuyor. Bugün, Koç, çeşitli estetik kaygıları, teknikleri ve şehir hayatının kavramlarını bir araya getirerek, kentsel yapıları sökerek ve yaşadığımız bu beton felaketten kaynaklanan sosyal altyapıyı eleştirerek gerçekliğimize resimsel yorumlar getiriyor. Seydi Murat Koç, Yüzleşme, Hades ve Teğet serilerinden beri obje ve figürlerin mimari öğelerle kurdukları tuhaf ilişkilerin şu anki varlık durumumuzu sorguladığı kentsel sorunlara odaklanıyor. Yüzleşme serisindeki Beyaz Galata (2006) veya Tabular Önünde (2006) gibi erken dönem ve Hades serisindeki Hades III (2010) ve benzeri yeni dönem işlerinde, sanatçı birbirinden farklı mimari anıtları birbiri üzerine bindiriyor ve bu mücadele, şaşırtıcı ve gizemli olaylara zemin oluyor. Bu serilerde, kendine has baskı teknikleri, fotoğraf kolajları, güçlü ve aceleci fırça darbelerinden kaynaklanan dışavurumcu bir karakter ağır bassa da, Teğet serisindeki işlerde daha sakin bir atmosfer gözlemleniyor. Haydarpaşa (2011), Galata (2011) veya AKM (2011) gibi resimlerde, dokusal olmayan siyah beyaz renk alanları ve nispeten minimal estetik anlayışı gibi kolaja benzer bir karakter görülmesi sebebiyle, grafik sanattan güçlü bir etkilenim gözlemlenmekte. Ancak, eserin sükuneti, resmedilmiş binalara saldıracak gibi görünen davetsiz bir misafirin ani tehdidinin görsel ve entelektüel gerilimi ile bozulmakta. Grafik sanat ve tasarım, sanatçının eserlerinde etki ve güç kazanmaya Sıçrama serisinde başlamış. O zamandan beri, eserlerinin grafik karakteri, günlük olarak kullandığımız her şeyin tasarımcılar tarafından geliştirilip, makineler tarafından üretildiği metropollerde yaşanan sanayi sonrası yaşam durumuyla ilişkileniyor. Kendine has baskı tekniklerinden seri dijital baskı tekniklerine bir geçiş gösterdiği için, Teğet, Koç'un çalışma metodunda önemli bir değişimi işaret ediyor. Bu değişim, resimlerinde kullandığı imajların endüstriyel çağrışımlarıyla mükemmel bir uyumluluk sağlıyor. Bunun dışında, Teğet, Seydi Murat Koç'un sosyo-politik yönlerini gözler önüne seriyor, çünkü eserleri, AKM, İMÇ gibi mimari eserler ve diğer önemli binaların yıkılmasıyla İstanbul'un kentsel dokusunu tehdit eden, şehirde süregelen vahşi seçkinleştirme sürecini eleştiriyor. Serinin her parçası var olan popülist siyasete karşı bir mücadele oluşturuyor ve sanatçıyı, resmi formalist kaygılardan arınmış bir protesto ve eleştiri eylemi olarak gören bir aktivist olarak konumlandırıyor. Sanatçı, son serisi Yerden Yüksek ile insan figürünün eserlerine geri dönüşünü gözler önüne seriyor. Bu seride, genellikle yalnız ve genç kadınlar, yapısökümcü ve deforme olmuş mimari bir dekorda görülüyor. Binanın tepesinde olmaları ve şehrin derinliğine bakarken, bu figürler, kalesinin en yüksek burcunda ayakta duran bir kral gibi dokunulmaz görünüyorlar. Bazen, tıpkı bir peri masalındaki gibi dünyanın en tepesinde duran ve genelde kanatlı olan kadınlar, beton zemin üzerinde yaşanan bu kaostan kaçabilmek için şehri terk edecek gibi görünüyorlar. Diğer çalışmalar, klasik dönem heykelleri ve gövdelerini şehir manzarasına yerleştiriyor ve farklı kaynaklardan gelen kodların arasında tuhaf bir çatışma yaratıyor. Yeni serideki resimlerde, kompozisyon ve kavramsal yapı dikkate alındığında, genellikle tuhaf ve Teğet serisinden daha karmaşık bir yabancılaşma etkisi gözlemleniyor. Seydi Murat Koç, kentsel ve sosyal altyapımızın daha pozitif ve daha insancıl bir yapı kazanması için mimarinin önemine dair bilinci artırmayı hedefliyor. Sanatçı, Frank Gehry ve Norman Forster gibi tanınmış mimarların, önemli yapılarından örnekler kullanarak, İstanbul'un kentsel çehresinin yoksulluğunu açığa çıkarıyor. Bu bakımdan, çalışmalar metropolün genel mimari çirkinliği üzerine bir eleştiri haline geliyor. Koç, son çalışmalarında binaları, arka planı silmek ve tamamen mimari karaktere odaklanabilmek amacıyla tuvalin dörtgen sınırlarından kurtarıyor. Aynı zamanda bu eserler, düz tuvali Frank Stella tarzında bir mimari resme dönüştürerek obje benzeri bir karakter ediniyorlar. Eserlerdeki binalar gerçekte yok, sanatçı tarafından, kendi imaj arşivinden seçtiği binaların parçaları kullanılarak kolaja benzer bir tarzda yaratılıyorlar. Koç, örnekleme ve kopyalama-yapıştırma tekniklerini kullanarak, mimariyi, işlevi ve rasyonelliği, estetik ve görsel dışavurum adına yok sayan, birbirinden bağımsız ve çoğulcu bir estetikle kesiyor, düzenliyor, ayrıştırıyor ve tekrar birleştiriyor. Resmin kolaja benzer radikal estetiği, resmi kayda değer bir yardımcı olmaktan çıkarıp, salt bir görsel öğe haline getiren biçimsel karakteri ve betimleyici olmayan renk kullanımı, resmi, gerçekliğin yalnızca basit bir yansıması olmaktan çıkarıyor ve kendi biçimlerini oluşturmasını sağlıyor. Aynı zamanda, özellikle bu parçalar soyut bir estetiğe ulaşmaya gayret ediyor ve sanatçının artistik gelişimi veya yapıtlarının gidiş yönü hakkında bir ipucu olduğu şeklinde bir okumaya izin veriyor. Bundan sonraki işleri onu nereye götürürse götürsün, şu ana kadarki sanat yolculuğuyla, Seydi Murat Koç, çağdaş Türk resminde önemli ve etkin bir rol oynuyor. Genç sanatçıların ve sanat öğrencilerinin, çarpıcı görüntüsü ve teknik avantajları nedeniyle, genelde düşüncesizce ve kavramsal ve biçimsel tutarlılık ve bağlayıcılığı hiçe sayarak kullandığı transfer ve kopyalama yöntemlerinin ağırlıkta olduğu, zamanımızın figüratif ve gerçekçi resim sahnesinde, Koç, malzemesini yansıtan ressamlara bir örnek oluşturuyor, figüratif resmin dilini yeniliyor, yeni estetik ufuklar açıyor ve resim, grafik tasarım, yeni medya ve mimari arasında disiplinler ötesi tartışmalar oluşturuyor. Seydi Murat Koç, aynı zamanda, basitçe gerçekliği kopyalayarak ya da yansıtarak değil, gerçekliği, bilinenin ötesine geçmek üzere yıkarak, formalist yaklaşımın da ötesine geçiyor. İşte bu yüzden gerçekçi resmin şu andaki durumunu sorgulayan eserler yaratıyor, görsel kültürümüzün imgelerini inceliyor ve kentsel yaşamımızın halihazırdaki durumu üzerine bir eleştiri geliştiriyor. Koç, bu bakımdan, gerçekçi resmin ve her gün mücadele ettiğimiz sosyal gerçekliğin statükocu durumunu tartışıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/yeryuzu-kurumadan-kapitalizmi-kurutmak-alp-temiz/", "text": "Kış aylarının son günlerine yaklaştığımız şu dönemde, hava ha yağdı ha yağacak derken, bu kış pek kurak geçti haberleri başladı. Televizyonlarda kuraklık konusunda tehlike çanları çalmaya başladı, yaklaşan kuraklığın faturası yine dişlerini fırçalarken musluğu kapatmayan cahil, bilinçsiz vatandaşa kesildi. Kuraklık ve bizlerin bilinçsiz tüketimleri, kamu spotlarıyla ya da devletin, kendini daha iyi kamufle ederek bizleri yanılttığı diğer propaganda araçlarıyla vurgulanadursun, biz suyun nerede ne kadar kullanıldığına bir göz atalım. Devlet Su İşleri 'nin yaptığı manipülasyonlar ciddiye alınsa bile, suyun içme ve kullanma suyu olarak hane içinde kullanılması toplam tüketimin %15'i civarında. Daha genel geçer verilere bakıldığında ise, dünyada su tüketiminin %69 oranında endüstriyel tarım faaliyetlerinde, %23 oranında sanayi sektöründe ve %8 oranında içme ve kullanma suyu olarak gerçekleştiğini söylemek mümkün. Konya Havzası içinde yer alan Tuz Gölü, 1915'ten beri %85 oranında küçüldü. Konya Havzası genelindeki organize sanayi bölgelerinin açılmasıyla birlikte sanayileşmenin artışı, gölün kurumasındaki en büyük etkenlerindendi. Havza içinde yer alan Seydişehir alüminyum fabrikası da açığa çıkardığı gazlarla, kurulduğu günden bugüne, bölge yaşamını yok etmekle kalmamış, tüm havzanın iklim yapısını daha da kurak hale getirmiştir. Ancak iklim yapısının bozulmasına asıl neden olan etmen su varlıklarının bilinçli olarak, ekolojik uyumu bozacak biçimde kullanılmasıdır. Örneğin şekerpancarının çokça su tüketmesine rağmen endüstriyel şeker elde etmek üzere ürettirilmesi, özellikle Konya Ovası gibi sık sulama gerektiren kurak iklime sahip bir bölgede, yeraltı ve yerüstü sularının olağanüstü kullanımına neden olmuştur. Endüstriyel tarım uygulamalarının neden olduğu aşırı su tüketimi sadece Konya Havzası'yla sınırlı kalmamıştır. Olağan yetişme zamanı dışında, seralarda oluşturulan yapay koşullarda yetiştirilen bitkilerin üretiminde, su girdisinin yüksek oranlarda olduğu gözlenmektedir. Tarlada yetiştiği zamandaki su tüketimi temel alındığında, serada üretilen bir patlıcan %20 daha fazla su tüketirken, bu oran biberde %25'e ulaşıyor, domateste ise %50'nin üstüne çıkıyor. Kapitalizm kendi üretim ve tüketim ilişkileriyle, doğa içindeki bütün varlıkların ekolojik uyumuna yaptığı müdahaleler sebebiyle meydana getirdiği kuraklığı da fırsata çevirebilmekte. Su Çerçeve Direktifleri gibi suyu sözde koruyan kanun ve uluslararası sözleşmelerle, sanayi ve endüstriyel tarım sektörlerinin su kullanımı kolaylaştırılırken, halkın su tüketimine sınırlandırmalar getirilmektedir. Suyun halkça kullanımı yüksek ücretlerle tasarrufa zorlanırken; bütün bir akarsuyun organize sanayi bölgelerin tarafından tüketilmesi, derelerin boru içerisine hapsedilerek içinde bulunduğu yaşamdan soyutlanması ya da önüne çekilen barajlarla vadilerin nem, iklim ve yağış dengelerinin değiştirilmesinin önündeki gerek bürokratik gerekse yasal tüm engeller bir bir ortadan kaldırılmakta, suyun ticarileştirilmesi adeta teşvik edilmektedir. Giderek artan, yerli ya da yersiz kuraklık propagandaları, suyun ücretlendirilmesi, zamlandırılması ya da yeni deyişle fiyatında düzenlemeye gidilmesi ile sınırlı kalmıyor, Melen Çayı Projesi gibi daha nice ihalelerle şirketlerin ve yerel-genel yönetimlerin ayakkabı kutularını doldurmaya imkan tanıyor. Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 16. sayısında yayımlanmıştır."}
{"url": "https://futuristika.org/yesim-akdeniz-kulup-distopya/", "text": "Yeşim Akdeniz 2015 yılında Pi Artworks Londra'da açtığı The Secret Life Of My Coffee Table başlıklı sergisinden sonra, Pi Artworks İstanbul için Kulüp Distopya'yı kurguluyor. Yapıtları daha önce MAK Museum (Viyana, 2013), Guggenheim Gallery (Los Angeles, 2013) ve Stedeljik Musuem (Amsterdam, 2004) gibi kurumlarda sergilenen sanatçı, bu gerçeküstü kulüpte, erken dönem Cumhuriyet mimarisinin ulus devlet kurma ülküsünü yansıtan ancak bugüne ulaşmayan örneklerini, kendi resim dünyasında yeniden yaratıyor. Deforme edilmiş, orijinal bağlamlarından soyutlanmış mekan görüntülerine Yeşim Akdeniz'in son dönem pratiğinde sıkça rastlanır. Sanatçının gerçeküstü kompozisyonlarına bu kez, 1930'larda modernizmi Türkiye halkının yaşamına sokmak, onlara ideal bir hayat tarzı benimsetmek amacıyla inşa edilen kamusal binalar giriyor. Bu bağlamda Taksim Belediye Gazinosu, Çubuk Gazinosu, Ankara Sergi Evi, İstanbul'un çeşitli yerlerindeki fabrika binaları, Akdeniz'in resim evreninde çeşitli göndermeler ve hikayelerle çıkıyor izleyicinin karşısına. Ya yıkılan ya da dönüştürülerek farklı amaçlar için kullanılan, bazı yönleriyle Sovyet estetiğini yansıtan bu binalar, bir bakıma toplum mühendisliğinin de sembolleri. Arada kalmış bir modernlik anlayışının sessiz temsilcileri olan bu yapılar, kendilerini inşa eden zihniyetin devamında, eskiyi silerek yeniyi dayatma isteğinin kurbanı oldular. İnsan yapımı unsurların, çevreyi dolduran inorganik objelerin hatta ideolojilerin, insan hayatını yönlendirici gücü Akdeniz'in son dönem çalışmalarında işlediği bir olgu. Son serisinde bu fikri erken dönem Cumhuriyet mimarisiyle ilişkilendiren sanatçı temelde, Object Oriented Ontology öğretisi ve dünyanın insan etkisiyle girdiği yeni ekolojik dönem Anthropocene'ye dair teorilerden ilham alıyor. Bunlardan hareketle Akdeniz, insan faktörüyle şekillenen çevrenin dünyayı dönüştürmenin yanı sıra, belleği manipüle etmedeki etkisine de işaret ediyor. Diğer taraftan tüm bu elemanların, binaların, objelerin iç ve dış mekan betimlemelerinde bir araya getirilmesinin yarattığı bir aura var. Akdeniz'in kompozisyonlarında onlar, insan elinden kurtulup kendi yaşam döngülerini ve diyaloglarını başlatıyorlar. Varlığın akıldışı yaklaşımlarını, dünyadaki nesneler arasındaki alışılmadık bağlantı ve dalgaları görünür kılıyorlar. Bu seride insan figürüne nadir rastlanıyor. Sanatçının 'Anthropocene Maceraları' serisi Taksim'de Son Dans isimli yapıtında, dans eden bir kadın görünüyor. Bu iş hem bugün artık yerinde olmayan Taksim Belediye Gazinosu'na ve buranın yapıldığı dönemki modernleşme ve yeni bir yaşam tarzını yerleştirme girişimine gönderme yaparken, aynı zamanda semtin bugün yaşanan şiddet eylemleriyle değişen yapısını gündeme getiriyor. Object Oriented Ontology: İnsanın, insan dışı objelere göre ayrıcalıklı konumda sayılmaması gerektiğini savunan öğreti. Anthropocene: İnsan eylemlerinin yarattığı küresel etkilerle, dünyanın jeolojik yapısı ve ekolojisinin geri dönüşü olmayan bir biçimde değişmesi sonucunda girildiğine inanılan yeni çağ. Yeşim Akdeniz, d. 1978. Başlıca sergileri arasında The Secret Life Of My Coffee Table, Pi Artworks Londra, İngiltere (2015); Muhalifler ve Sempatizanlar, Dirimart, İstanbul, Türkiye (2014); Le Peintre de la Modern, Galerie Jochen Hempel, Leipzig, Almanya (2013); Wir Drei, Guggenheim Gallery, Los Angeles, ABD (2013); Signs Taken In Wonder, Museum für Angewandtekunst, Viyana, Avusturya (2013); A Dream Within A Dream, PAK Kunstverein, Hamburg, Almanya (2011); ve Confessions Of Dangerous Minds, Saatchi Gallery, Londra, İngiltere (2011) bulunur. Akdeniz'in yapıtları Deutsche Bank, Nederlandsche Bank, Fries Museum ve De Atelier gibi kurumsal koleksiyonlara dahil edilmiştir."}
{"url": "https://futuristika.org/yevgeni-zamyatin-lafi-dolandirmadan-soralim-devrim-nedir/", "text": "İki ölü, karanlık yıldız kulakları sağır eden bir patırtıyla çarpışır, yeni bir yıldız yaratırlar: Devrim budur. Bir molekül yörüngesinden fırlayarak komşu atomların evrenine girer ve yeni bir kimyasal element doğurur: Devrim budur. Lobaşevski tek bir kitapla bin yıllık Eukleides evreninin duvarlarını çatlatır ve sayısız Eukleides dışı uzayın yolunu açar: Devrim budur. ... Devrim yasası kızıldır, ateşlidir, ölümcüldür; ancak bu ölüm yeni yaşamın, yeni bir yıldızın doğması anlamına gelir. Entropi yasası ise buz mavisidir; gezegenler arasındaki soğuk sonsuzluklar gibi. Alev, kırmızdan düzenli, ılık bir pembeye döner; artık ölümcül değil, rahattır. Güneş, yaşlanıp bir gezegen olur; üzerine otoyollar, dükkanlar, yataklar, fahişeler ve zindanlar yerleşir: Yasa bu. Ve eğer gezegen gençliğine geri döndürülecekse ateşe verilmeli, evrimin arızasız yolundan çıkarılmalıdır: Yasa bu."}
{"url": "https://futuristika.org/yikintilarda-dans-etmek/", "text": "Mittagspause Düsseldorflu bir punk grubuydu. 12 Ağustos 1978'de bir arabaya binip Batı Berlin'e doğru yola çıktılar. Solist Peter Hein, gitarist Franz Bielmeier, davulcu Markus Oehlen, grubun fotoğrafçısı olarak seyahati kayıtlayacak George Nicolaidis ve Gabi Delgado-Löpez. Gabi İspanyol'du, Franko rejiminden kaçmak zorunda kalmış komünist bir felsefe öğretmeninin oğluydu. Babası Almanya'ya gelmiş ve hayatını tıpkı İtalya, İspanya, Yunanistan, Yugoslavya ya da Türkiye'den gelmiş diğer misafir işçiler gibi Ruhr havzasındaki fabrikalarda çalışarak kazanmıştı. Gabi büyükannesinin yanında Cordoba'da büyümüş ve ancak sekiz yaşına geldiğinde Almanya'ya anne ve babasının yanma gelmişti. Daha yirmili yaşlarına girmemiş bir yeniyetmeyken punk'la tanışmış ve kısa bir süre sonra Mittagspause'de diktafon çalmaya başlamıştı. Diktafon aslında kasetli, analog bir ses kayıt makinesinden başka bir şey değildi. Gabi bu aletle kimi zaman kendi anlattıklarını, kimi zaman başka insanların söylediklerini, bazen de farklı başka sesleri kaydediyor, Mittagspause'yle sahneye çıktığında da bu kayıtları çalıyordu. Bazı parçalarda şarkı da söylüyordu, ama her şeyden önce dans ediyordu, iyi bir dansçıydı Gabi. Almanların, yabancı işçi olarak ülkelerine gelmiş insanlardan duydukları korkuyu dile getiren hicivli bir metindi bu. 2 Mayıs 1945'te Kızıl Ordu Berlin'i zaptetti. Başka ülkelerin topraklarını ele geçirmek için başlattığı savaşla Avrupa'da aşağı yukarı elli milyon insanın ölümüne sebep olan Nazi rejimi tarihe karışmıştı. Soğuk Savaş başladı ve Berlin ikiye bölündü. Şehrin doğuda kalan bölümü Sovyet yönetiminde kaldı, sosyalist Demokratik Almanya Cumhuriyeti, kısaca DAC kuruldu ve Berlin, daha doğrusu Doğu Berlin bu devletin başkenti oldu. Demokratik Almanya 1961 yılında Batı Berlin'in çevresinde bir duvar inşa etmeye başladı, çünkü çok sayıda vatandaşı şehrin Batı kısmına kaçıyordu. Seksenli yılların başında Demokratik Almanya fiilen iflas etti ama ironik bir şekilde Federal Almanya'dan, yani Batı Almanya'dan gelen kredilerle ayakta kalabildi. Demokratik Almanya Cumhuriyeti bir yeniden yapılanma reformu gerçekleştiremedi, hoşnutsuz vatandaşlarının protesto gösterilerinin baskısıyla buna ciddi olarak niyetlendiğinde de artık çok geç kalmıştı. Demokratik Almanya Hükümeti muhaliflerin gerçekleştirdiği barışçıl bir devrimle iktidardan düşürüldü. Benzer devrimler Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunda da yaşandı ve gücün, en azından muktedirler tank, top ve tüfeklerle saldırmadığı müddetçe halkın elinde olduğunu gösterdiler. Çin Hükümeti 4 Haziran 1989'da demokrasi hareketini büyük bir şiddetle ezmişti. Çinli komünistler Tianmen Meydam'nda silahsız göstericilere karşı tankları devreye sokmuşlardı. 1989 sonbaharında Berlin ve Leipzig'de Demokratik Almanya Hükümeti'ne karşı protesto gösterilerine katılan yüz binlerce kişi arasında da Çin usulü çözümden duyulan korku kol geziyordu, ama Demokratik Almanya Hükümeti tankları kışlalardan çıkarmadı. Berlin'in Batı'da kalan bölümü 1945'ten sonra Batılı Müttefikler Amerika Birleşik Devletleri, Fransa ve İngiltere'nin kontrolün- deydi. Batı Berlin daha sonra Batı Almanya'nın bir parçası oldu, ama yine de Batı Almanya'dan farklı bazı özellikleri vardı. Batı Berlin'de yaşayanların Batı Almanya ordusunda askerlik hizmeti yapma mecburiyeti olmadığı için şehir askere gitmek istemeyen genç erkekler için çok çekiciydi. Ayrıca Berlin'de eğlence yerleri için mecburi bir kapanma saati de uygulanmıyordu, eğlence yirmi dört saat sürebiliyordu. Batı Berlin yetmişli yıllardan beri Türk nüfusunun şekillendirdiği bir şehir oldu. Gabi'nin daha sonra Kebaptraume adını verdiği parçanın belki en ironik tarafı -hiç dile getirilmese de metnin ortaya çıkış senaryosuna temel oluşturan- tarihi bağlanımdaydı: 1961'de sadece Duvar inşa edilmemiş aynı zamanda Türk-Alman İşgücü Anlaşması da imzalanmıştı. Demokratik Almanya yönetiminin, vatandaşlarının kitleler halinde Batı'ya kaçışlarına duvarlar ve dikenli teller marifetiyle son vermesinin üzerinden ancak iki ay geçmişti ki Federal Alman Hükümeti Türkiye'yle misafir işçilerin Almanya'daki fabrikalara yollanmasını öngören anlaşmayı imzaladı. Sadece iki sene kalacaklardı ve ardından yerlerine yeni işçiler gönderilecekti. Rotasyon ilkesi olarak adlandırılıyordu bu sistem ve misafir işçi tanımının ardında yatan da buydu. Gabi bu bağlantıyı, belki bilerek belki de bilmeden, sarih bir şekilde dile getirmişti. Gabi Delgado-Löpez'in Mittagspause macerası uzun sürmedi. Deutsch Amerikanische Freundschaft, kısaca DAF adını verdiği kendi grubunu kurdu. Davulcu Robert Görl ve yapımcı Conny Plank'la birlikte kendine özgü stilini, kulağa techno'nun ilk hali gibi gelen kendi sound'unu oluşturdu. DAF, sadece beaf ler, synthesizer ürünü sekanslar ve Gabi'nin vokalinden müteşekkil bir müzik yapıyordu. Dörtlükler ve nakarattan oluşan klasik şarkı şemasını geride bırakmıştı. DAF'ın müziği dünyanın her köşesinden müzikseverleri ve dansçıları heyecanlandırdı. Ama Gabi'yi en çok gururlandıran Chicago'daki house music'in öncülerinden Adonis'in DAF'ın müziğini dinlemesi ve ondan etkilenmesi oldu. Yani DAF house ve techno'nun ortaya çıkışını etkiledi house ve techno, Duvar'ın 1989'da yıkılmasından sonra Berlin'in kulüplerinde en çok dinlenen, Berlin'in kısa bir süre içinde dünya çapında bir parti metropolü olmasını sağlayan müzik stilleriydi. Kreuzberg'de kebap rüyalarıyla başlayan döngü Doğu Berlin techno kültürüne böylece kavuşuyor ve çember kapanıyordu. Peki Almanyalı Türkler techno'nun neresindeler? Pek söz konusu olduklarını söylemek mümkün değil. Bunun birçok nedeni var. Nedenlerden biri ırkçılık. Bir diğeri de hip hop. Berlin'deki techno kulüplerinin çoğunluğunun kapılarında korumalar vardı ve bunlar Arap ve Türk anne babaların çocuklarına kuşkuyla, bela çıkarma potansiyeli yüksek haytalar olarak bakarlardı. Aynı zamanda 1980'li yıllardan itibaren Almanya-Türk toplumunun genç insanları için en önemli müzik stili hip hop olmuştu. Bütün bunlara rağmen bu kitapta ailesi Türk kökenli iki genç insandan bahsediliyor. Biri Can Oral, Türk bir baba ve Finli bir annenin oğlu olarak Frankfurt am Main'da dünyaya geldi. Can, müzik alanındaki ortağı Walker'le beraber doksanlı yılların ortalarında Khan ismini kullanarak Elektro'da sahne aldı. Berlin'in en küçük techno kulübü olan Elektro bu kitapta önemli bir rol oynar. Diğerinin ismi Serdar Yıldırım. Doğu Berlin'de, Duvar'ın yıkılmasından sonra açılmış ilk techno kulübüne, bodrum katında ev sahipliği yapmış Kunsthaus Tacheles'in hemen önünde bir büfeyi işletiyordu Serdar Yıldırım. . Serdar'ın büfesinin hemen yanma kampını kurmadan önce Elektro'nun müdavimlerinden olan Klaus Fahnert'in hayatından bazı anekdotları ondan dinledim. Anne babası misafir işçi olarak bu ülkeye gelmiş insanlardan bahsetmeden bugünün Almanya'sına dair bir hikaye anlatmak neredeyse imkansızdır. Ama dans pistinde kökenleriniz hiçbir önem taşımaz. Hayal ettiğimiz dans pisti köken, sınıf, cinsiyet, cinsel tercih ve ten rengi kategorilerinin bütün anlamını kaybettiği bir toplumun vücut bulduğu bir yerdir. - Duvar şehrinde kebap rüyası. Dikenli telin ardında Türk-Kültür dünyası. Yeni-İzmir Doğu Almanya'da. Yeni lider Atatürk başımızda. Milliyet yakın Sovyetler'e. Her döner büfesinde bir hafiye. Merkez komitesinde Türkiye'den bir ajan. Almanya, Almanya, çok geç artık, ne yapsan. Biziz geleceğin Türkleri! -çn"}
{"url": "https://futuristika.org/yildiz/", "text": "1934 doğumlu İskoç roman yazarı, oyun ve hiciv yazarı, şair, illustratör, gravür sanatçısı. 20. yüzyılın William Blake'i, yaptığı gravür çalışmaları ile de Glasgow'un Piranesi'si olarak adlandırılıyor. Anthony Burgess tarafından Walter Scott'tan bu yana en büyük İskoç romancı diye tanıtılan yazarın, savaş öncesi İskoçya etrafında şekillenen ve 40'ların, 50'lerin genç bir sanatçısının portresi etrafında tasarlanmış Kafkaesk-Orwell tarzı distopya olan ve 1981'de yayınlanan ilk romanı Lanark, Türkiye'de Metis Yayınları tarafından yayımlandı. Yine iyi bilinen Viktoryen Frankenstein kurgulu bir diğer romanı Poor Things ise Türkçe Zavallılar olarak Ocak 2012'de Sel Yayıncılık tarafından yayınlandı. Tarzı, akıcılığı, üslubu ve kitaplarında verdiği notlarla gerçekten özgün bir yazar olan Gray, aynı zamanda Why Scots Should Rule Scotland kitabı ile de keskin bir İskoç bağımsızlığı savunucusudur. Blogunda yazmaya devam eden yazarın 2012 yılında kısa hikayelerinden oluşan kitabı Every Short Story from 1951 to 2012 basıldı. fuğun ötesine bir yıldız düştü, belki Kanada'ya. Kanada'da teyzesi vardı. İkincisi daha yakına, çelik fabrikasının arkasına düştü. Bu yüzden üçüncüsü bahçeye düştüğünde çok da şaşırmadı. Altın renkli ışığın parıltısı apartmanların dış duvarlarını aydınlattı ve alçak bir nağme işitti. Işık koyu kırmızıya dönüp söndü. Aşağılarda bir yerde yıldızın gece havasında solduğunu biliyordu. Pencereden dönerken hiç kimsenin farketmediğini anladı. Babası masada, dalgın şekilde somurtup, futbol kuponu dolduruyor, annesi ise iç çamaşırı yığınının altında ütü yapmaya devam ediyordu. Kısık bir sesle Ben dışarı çığıyom dedi. Antreden geçip sahanlığa girdi, kapıyı ardından kapadı. Merdivenler soğuktu ve ampul her bir basamağı soğuk ışığıyla aydınlatıyordu. Siyah, sessiz bahçeye üç adımda fırlayıp, ön ve arka tarafı araştırmaya başladı. Elleriyle bahçedeki kıyafet askısı yığının etrafında uzun ve ince otları taradı. Aradığını dağılmış lahana yapraklarının üzerindeki gübrenin içinde buldu. Pürüzsüz ve yuvarlak, cam bir misket büyüklüğündeydi ve değerli bir parça yeşil sarı kadifenin üzerindeymiş gibi gösteren bir ışıkla parlıyordu. Yıldızı aldı. Sıcaktı. Avcunu yakut rengi bir parlaklık kapladı. Cebine koyup yukarı, geri çıktı. Akşam, yatağında yıldıza daha yakından baktı. Kolay uyanmayan erkek kardeşiyle uyuyordu. Yorganın altında yavaşça kıpırdandı, avcunu açtı ve dikkatlice baktı. Yıldız beyaz ve mavi parladı, etrafındaki boşluğu tıpkı bir buzdağının tepesindeki mağaraya çevirdi. Gözüne yaklaştırdı. Derinliklerinde bir kar tanesi vardı, gördüğü en muhteşem şeydi. Kar tanesinin arasından büyük galaksilerle dolu gökyüzü altında, parıltılı mavi-siyah dalgaların okyanusuna doğru baktı. Uzaktan, deniz kabuğundaymışçasına sakinleştirici bir ses işitti ve avucunun içinde güvenle sakladığı yıldızıyla uykuya daldı. Aşağı yukarı iki hafta yıldızla oynadı. Her gece yorganın altından ona baktı. Bazen kar tanesi, bazen çiçek; bazen de mücevher, ay ya da bir manzara gördü. İlk başta gün evde boyunca saklıyordu fakat sonra yanında taşımaya başladı. Cüzdanındaki pürüzsüz yuvarlağın hafif ısı kendisini aşağılık ya da ihmal edilmiş hissettiği zaman onu teselli ediyordu. Bir öğlen okulda hızlıca bakmaya karar verdi. Sınıfın arkasındaki sırada tek başınaydı. Öğretmen öndeki çocukların arasındaydı ve bütün kafalar kitapların üzerine eğilmişti. Çabucak yıldızı çıkarttı ve baktı. İçinde sudaymışçasına soluk ve titreşen yeşil gözbebeği olan soğuk bir göz vardı. Çocuk, üzerinde öğretmenin suratını gördü. Ağzı, kesik bir bıyığın altında açılıp kapanıyordu. Aniden ne yapacağını anladı ve yıldızı ağzına atıp yuttu. Isısı kalbine gömülmüş gibi rahat hissetti ve gevşedi. Öğretmenin yüzü uzağa gitti. Öğretmen, sınıf, dünya, ateşlenmiş bir roket gibi uzaklaştı. Karanlık, ardında muhteşem yıldızların izini bıraktı ve o da yıldızlardan biriydi."}
{"url": "https://futuristika.org/yitik-cennetten-yitik-dusunceler/", "text": "1638 yılında, İngiliz şair John Milton, İtalya'ya seyahat etmiş ve ünlü gökbilimci Galileo Galilei ile buluşmuştur. Galilei o dönemde artık kör olmuş, yaşlı bir bilimadamıdır ve engizisyon kararı ile ev hapsindedir. John Milton ise, kendi körlüğüyle savaşan, birkaç yıl sonra yayınlanacak olan muhteşem çalışması Paradise Lostu yazacak olan, kendi iblisleriyle mücadele içindeki, Yunanca, Latince ve İtalyanca yazmayı sürdüren 30 yaşında bir şairdi. Birkaç yıl sonra, tarihin ilk sansüre karşı metni olan Areopagitica'yı yayınlayacak ve ifade özgürlüğünü daha 17. yüzyılda, modern zamanlarla karşılaştırıldığında bile daha ateşli biçimde savunacaktı. Milton, siyasi ve dini püritan diktatörlük altında baskı rejiminin yaşandığı İngiltere'de, oldukça sıra dışı sayılabilecek bir karar olan boşanma hakkını da savundu. John Milton'ın Galileo Galilei'yi ziyaretinin epik destan Paradise Lost'taki karşılığı, şeytanın kalkanının Galilei'nin teleskopundan görünen aya benzediği dize olacaktı. Şairin ünlü bilimadamını ziyaretinden sadece bir dize kazanmadı dünya. Milton, sansür karşıtı eserinde de, eğer ifade özgürlüğüne yasak getirilirse, İngiltere'nin de engizisyon yasaları altında harap olacağını, tüm cesaretiyle anlattı. Milton aynı dönemde, siyasi ve dini püritan diktatörlük altında baskı rejiminin yaşandığı İngiltere'de, oldukça sıra dışı sayılabilecek bir karar olan boşanma hakkını da savundu. Tabii bunda, Milton'ın üç kere evlenmiş olmasının da etkisi görülmelidir. Milton, bir gün, kimseye haber vermeden kırlara doğru yola çıktı. Geri döndüğünde, yanında 17 yaşında bir kız vardı. Adı Mary Powell idi. Krala bağlı bir aileden gelen 17 yaşındaki Mary, bu gizemli yolculuktan sonra 33 yaşındaki Milton'ın karısı oldu. Söylenenlere göre, Mary'nin ailesinin Milton'a borcu vardı. İlk evliliğinde mutsuz oldu Milton. Karısı sadece bir ay sonra ailesinin yanına döndü ve orada kaldı. Milton, boşanma hakkını savunduğu kitaplarından ilkini Doctrine and Discipline of Divorce'u yayınladı. Halk arasında ona Boşanmacı Milton diyorlardı. Karısı üç yıl sonra Milton'a geri döndü, barışmış görünüyorlardı. John Milton, İngiltere kralının idam edilmesi ve sonrasında kurulan Cromwell tarafından kurulan Commonwealth hükümetinde çalıştı. Cromwell'e çok inanmıştı, ona hep destek oldu. Hatta Cromwell'in parlamentoyu feshetmesinin ardından ve hatta Oliver Cromwell'in ölümünün ardından oğlu Richard'a da desteğini sürdürdü. Sonrasında İngiliz ordusu Richard'dan iktidarı geri aldı ve monarşiye döndü. Milton, monarşi yerine hataları olsa da cumhuriyeti savunmuştu. John Milton, baş yapıtı Paradise Lost'un merkezine Adem, Havva, Şeytan ve Tanrı'yı yerleştirmiştir. Şeytanın Adem ve Havva'yı baştan çıkarıp cennetten kovulmalarına neden olmasını anlatırken, Milton'ın şeytanı, tanrısından çok daha çekici görünür. Bu yapıt, aslında kiliseye ve dini yaşam tarzına karşı da bir isyandır. Milton, Paradise Lost'u yazarken, uluslararası hukuk kavramını ilk kez kullanan Hollandalı hukukçu, şair ve felsefeci Hugo Grotius ile Paris'te tanışmasından ve Grotius'un yapıtı Adamus Exul/Adem'in Sürgünü'nden oldukça etkilenmiştir diyebiliriz. Gotius, dönemin en büyük sömürge ülkelerinden biri olan Hollanda'ya ve burjuvaziye bağlı bir düşünür/avukat olarak, uluslararası suların, denizlerin, şirketlerin ve ülkelerin birlikte çalışabileceğini savunuyordu, henüz 17. yy'ın başlarında. Bu yönüyle bugünkü ticari birliklerin, hatta Avrupa Birliği'nin bile öncüsü olduğu söylenebilir. Ancak Paradise Lost, gizemlerle dolu bir yapıttır. Herkes kendi aynasından görebilir bu epik destan şiiri. Mesela Milton bile, karışık duygularla yazmıştır bu eseri. Karısı Mary, çocuğunu doğururken ölmüştür, oğlu da ertesi ay hayatını kaybetmiştir. Daha sonra ikinci karısı da hayatını kaybetmiş ve kızı da annesinin ardından ölmüştür. Tüm bunlar olurken, Milton tamamen kör olmuştur. Paradise Lost bu yanıyla, Milton'ın politik ve sosyal umutlarının tükendiği, insana ve tanrıya karşı inancının neredeyse hiç kalmadığı bir dönemde yazılmıştır. Bu dev eserin tamamını kağıda dökmesi, Londra'da 75.000 insanı öldüren veba salgını gibi nedenlerle gecikmiştir. Milton, Paradise Lost'un bazı bölümlerini yazarken, 20. yy'da gerçeküstücülerin savunacağı otomatik yazım tekniğini kullanmıştır. Musa ve Davut ile paylaştığı bir esin perisi olduğuna ve bu perinin rüyalarına girip ona bu eseri yazdırdığına inanıyordu. Milton'ın şeytanın yanında olduğu düşüncelerine, Adem ve Havva arasındaki ilişkide maço bir tavrı olduğu iddialarının dışında, eserin ruh haline kendinizi verdiğinizde, dünyada yanlış giden bir şeyler olduğunu anlatmaya çalıştığını özümseyebilir okuyucu. Elmayı yiyip cennetten kovulan Adem ve Havva ve onların çocukları olan bizler, aslında Tanrı'nın bir cezalandırma yönteminin içindeydik ve her şeyi hak ediyorduk. Şeytan ise, sistemi yıkmaya çalışan bir terörist idi. Milton 1674 yılında öldü. 1700'lerin sonunda mezarı kilisenin isteğiyle taşınırken, dişleri hediyelik eşya yapılmak üzere çalındı, omuzlarına kadar düşen saçları alındı. Adem, bir kere daha cezalandırılmıştı. Milton'un Galilei'nin teleskopundan görülen ayın, şeytanın kalkanına benzetildiği ve Milton'ın Galilei'yi engizisyona karşı desteklediği tanışma anlarına dönersek, Milton sansürün vereceği hasarı ve düşünce özgürlüğünün önemini yerinde görmüştür."}
{"url": "https://futuristika.org/yitik-ulke-10-yasinda/", "text": "Kadir Aydemir'in 1999 yılının sonunda projelendirilip, 2000 yılının ilk aylarında yayın hayatına başlattığı edebiyat sitesi Yitik Ülke, 2006 yılının Eylül ayından beri, genç yazarların ilk kitaplarının yanında aykırı kitaplar da yer veren, hedefi alternatif bir yayıncılık anlayışı olan bir yayınevi aynı zamanda. Yitik Ülke, copyleft olma özelliğini barındıran ender web sitelerinden biri. Yayımlanan haberler ve eserler herkese ücretsiz olarak dağıtılıyor. Sitede günümüz edebiyatının birçok isminin yeni şiir, öykü, deneme ve eleştiri yazılarına rastlamak da mümkün. Bu isimler arasında Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Ahmet Büke, Gökçenur Ç., Nihat Ateş, Turgay Kantürk, Nefin Huvaj, Aydın İleri, Cüneyt Uzunlar, Lale Dilligil, Kadir Aydemir, Ozan Çağım Şiyve, Petek Sinem Dulun, Onur Behramoğlu, Nilay Yılmaz, Hüseyin Köse, Bülent Karslıoğlu ve Göksel Bekmezci sayılabilir. Yitik Ülke geniş bir içeriğe sahip ve websitesinde yeni çıkan kitap ve dergilerin tanıtımları ücretsiz yapılıyor. Bu sitenin bir özelliği de internetten basılı hayata geçiş yapan ilk web sitesi olması. Genç yazarların ülkesi sloganıyla yayın dizisi içinde birçok yazarın ilk kitabına yer veren, şiir, deneme ve roman dallarında yayın yapan Yitik Ülke Yayınları hakkında daha fazla bilgi almak için web sitesi ziyaret edilebilir. - yılını kutlayan edebiyat sitesi Yitik Ülke, mail grupları ile de dikkat çekiyor. Yaklaşık 3 bin üyeye sahip site kendi kendine etkili ve güncel bir paylaşım ortamı oluşturuyor. Kadir Aydemir, Yitik Ülkeyi Konstantin Kavafis ve Soysal Ekinci şiirlerini okuduğu yıllarda keşfettiğini belirtiyor. Yeni bir ülke sloganıyla internetteki saygın yerini koruyarak ilerliyor Yitik Ülke, gece gündüz yolu açık ola..."}
{"url": "https://futuristika.org/yndi-halda/", "text": "sadece bir kısa albüm çıkaran büyük bir grup yndi halda. izlanda dilinden aparttıkları enjoy eternal bliss anlamına gelen isimleriyle britanyanın nefes aldıran gruplarından bu aralar. belki isimleri çok duyulmayacak, ünlü olmayacaklar ama yaptıkları tek kısa albüm de kendilerinden bahsetmeye yeter."}
{"url": "https://futuristika.org/yoksul-evi/", "text": "-İ. Alper Kumsar'a- Önümdeki çamur deryasının üzerinde ayakkabı tabanı balıkları yüzüyor, şişmiş şeffaf poşetler denizanaları, hepsi bezgin, kahrolası bir dinginliğin altında yok olmayı başarabilmek için dua ediyorlar. Kahverengi dalgalar dizlerimi neredeyse çiğ çiğ yiyecek! Göğüslerine kadar çamura bulanmış meyvesiz ağaç fidanları güya ortama estetik katacak. Bir kokonanın çenesindeki kıllı benin görevini ifa ediyorlar bu laçka bozkır parçasında. Anca gözüyle beraber dimağı da körelmiş bir akılsız onları dilberlerin dudak çizgilerinin kenarındaki noktamsı lekelerden sanır. Yağmur çiseliyor, kabızlı bebeklerin canhıraş çığlıkları bacalardan, pencerelerden çıkan dumanın koyuluğunu artırırken yorgunluğum aklıma geliyor. Önümdeki çamur gibi bulanıyorum, Kuruçeşme geliyor aklıma, Arnavutköy... Sirkeci'de İlknur'la salep içiyorum. Avuçlarımda bir kedinin kibirli gerdanından daha sevecen ve yumuşacık eller. Güvenden, sevgiden ve gelecekten bir beden, teninin ısısı tenimin ısısına karışıyor, o kadar yakın. Hayır hayır değil, şu anda çamur, utanç, özlem ve bıkkınlıktan başka bir şey yok! Hayaller şu anda işimi daha zor kılar. Ben mütevazı bir adamım, basit bir nesne ile de hoşnut olurum. Bir kahve olacak şimdi, evde olacağım, kucağımda bir Gide romanı ya da Mesnevi ciltlerinden biri. Annem elinde elma dolu tabaklarla karşıma dikilmeli, Bu saatte uyunur mu? diyerek. Bu hayal bile şu anda ne kadar lüks, hayallerden kaçılmıyor değil mi? Yabancı görmeye alışık olmayan bir mahallenin gözleri yüzüme tükürürken aradığım evi nasıl bulurum diye düşünüyorum. Her yer çamur, her yer bulanık, her yerde kendini gizlemeyi bilen namussuz bir acının homurtuları. Sırtında bedeninin yarısı kadar bir çantayla yanımdan geçen kıza Cevdet Amca'nın evini soruyorum. Kaşlarını çatıyor, cevap yok. Yağmur bastırıyor. Mahalleye yanaştıkça ev sayısı artıyor. Çamur üzerleri sürüngen ve kemirgen yuvalarıyla kaplı asfalt, beton karışımı bir ayrıntıya dönüşürken ensem gökten inen suyun soğuğu ile titriyor. Saçlarım sünger gibi damlaları tutarken bu teneke ve kibrit kutusu yığınında evi nasıl bulacağımı düşünüyorum. Yağmur ancak şiddetinden uzaksan güzel ve sözü edilmeye değer. Çamur deryasının bezdiriciliği gerimde kalırken suskunluk dağlarının ıssızlığı belimden kavramaya teşne. Umarım bu ayrıksı iticiliğe daha fazla tahammül etmek zorunda kalmam. Önü ayva ve iğde ağaçlarıyla dolmuş bir derme çatmanın yanından geçerken elinde gülle kılıklı bir soba kovasıyla yaşlı bir kadın görünüyor. Sıkıla sıkıla soruyorum ki yaşamlarının en büyük korkusu yabancıların sorularına cevap vermek. Üstelik cevabı bilmelerine rağmen! Onlar ancak kahramanlarının horultularını dinlerken kendilerini yaşıyor addederler. Her şeyinizle yabancısı olduğunuz bir yeryüzü parçasında aradığınızı bulunca nasıl da mutlu oluyorsunuz. Ne çamur umurlarında, ne yağmur! Buğday tarlasına konan çekirgeler... Aracın açık kapısına yığılırlarken elinde kepçe olan sarı çizmeli izbandut savaş esnasındaki kralların telaşıyla önündeki aç orduya emir veriyor. Bu kadar içten sevinen insanlar, aradıkları, bekledikleri karşısına dikilmiş insanlar, hangi uyarıyı dinlerler ki? Sanki izbandut uyarılarının işe yaramayacağını bilmiyor. Yetki sahibi olmanın gururunu yaşamalı ama hayatında birilerine bağırma, birilerini idare edebilme şansını kaç kere yakalayabilir. İnsanlara da yazık, onlar da idare edilmek zorunda kalacak kadar bağımsız olduklarının farkındalığına kanmalılar. Bir iki tabak çorba karşılığında insan insanlığına doymalı, tenekeden tencereden bir tarih doğmalı böyle. Araç, izbandut, çorba kazanı ve özgürler arkamda kalırken ben yeşil boyalı eve yürüyorum. Önümden yağmurun yorduğu ıslak bir fare koşuyor süratle. Korkuyorum, tiksiniyorum. Tahta kapıyı açıp bahçeye dalıyorum. Kocaman ve aptal bir köpek önünde duran ekmek ve ayrandan mürekkep yiyeceğe bakınıyor. Hah, şimdi havlayacak diye düşünüyorum, umurunda bile değilim oysa. Bir önündekine, bir suratıma bakıyor. Galiba yemek için hangimizin daha iyi bir seçim olduğunu düşünüyor. Birkaç adımın ardından evin tahta kapısına erişiyorum. İçeriden insan varlığının ispatı olan zayıf çıtırtılar geliyor. Adımlardaki sükunetin şiddeti üzerinde bulunduğum ıslak zemini ve bedenimi titretiyor. Nasıl bir yer burası Allah'ım, sükunet ortalığı titretir mi? Tahta kapının iç zırzası sökülüp de, gıcırtıların ardından kendini belli eden yüze karşı yapmacık bir gülümseme hediye ediyorum. Yüz bana hiç de yapmacık olmayan bir şaşkınlıkla bakıyor. Neredeyse Kapıları hep tanıdıklar mı çalar? diye soracağım göz akları grileşmiş yaşlı kadına. Yüzümü seçebilmek için gözlerini kısıp ağzını açıyor. Şap dudaklarının ardında iyiden iyiye incelmiş, etleri çekilmiş ve köklerine peynir kırıntıları gibi tartarlar çöreklenmiş dişleri görüyorum. Hala kısılı duran gözlerinin üzerindeki seyrek kaşları çatıyor. Ağzını kapatıyor. -Hastanede evraklarını buldum. Düşürmüş herhalde. Sağlık karnesi, reçeteler, makbuzlar falan. Elimi montumun cebine attığımda kaşlarını tekrar çatıyor. Misafirperverliklerini umursamayacağımdan çekiniyor; bense rahatsızlık vereceğimden. Vaktim çok oysa bu kısa misafirlik bana ne kaybettirebilir? İçeri süzülüyorum. Salona uzayan koridor içi buzla kaplı o mağaralara benziyor, soğuk ve loş... Kapıların her biri bir diğerinden farklı, eşiklerdeki kırıklar bakımsızlığın, tavanla duvarların birleştiği noktalardaki sarışın, dağınık su lekeleriyse sağlıksızlığın göstergesi. Kışın nemden, çamurdan, buzdan ve soğuktan; yazın, cereyandan, tozdan ve sıcaktan mürekkep cesur bir dünya. Bu insanlar, hala yaşıyor olabildikleri için kainatın en sağlam bünyelerine sahip olmalılar. Islak montumu bebek parmaklarına benzeyen çengellerden birine asıyorum. Yaşlı kadın kalça kemiklerinden tutunduğu obez bedenini taşımakta zorlanırken attığı her adımda yüzünde acı başka başka ifadeleniyor. Sanki bastığı noktalarda dikenler var. Kapıya doğru yürürken kadına doğru dönüyorum. Alt dudağını dişlerinin arasına alıp başını sağa sola sallıyor. Önemsiz birisinin, evin kedisi ve ya sokaktaki herhangi bir dilencinin yasını tutar gibi. Kapı kolunu tuttuğumda ayalarımdaki damarların buzları çözülüverdi. İçerideki ısı, koridora açılan kapının alüminyum kolunu bile ılıtmıştı. Salona girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey soba oldu. Soba demirden bir hücreydi ve içine dünyanın en azgın ejderhalarından birisi yerleşmiş, öfkeden ateş kusuyordu. İlk adımımla birlikte dışarıdaki soğuğu unuttum, eriyeceğim sandım. Sobanın kenarındaki somyada yatan yaşlı adam cebimdeki evrakların üzerinde fotoğrafı bulunan adamdı. Ayağa kalkmak için doğruldu, Aman dedim Rahatsız olma amca. Gülümsedi. Odadaki nefes ve insan gazının ağır kokusunu boğan kuşburnu kokusu etraftaki bulanıklığın çekilmezliğini bir nebze engelliyordu. Kuşburnu kokusu gürleyen sobanın üzerindeki demlikten kabarıyordu. Gözüm gayrı ihtiyari demliğe takılmıştı, sanki fokurdayan basit bir demlik değil, içinden geleceğime dair görüntüler geçen sihirli bir küreydi. Bugün gördüğüm en sevecen unsur bu demlik olduğundan ona böyle takıldım herhalde! Odada oturmaya müsait tek şey sobanın kenarında dizilmiş tahta sandalyelerdi. Birisine oturdum. Yaşlı adam bir şeyler anlatmaya çabalıyordu ama nafile. Çabaladıkça ağzının sol gözüne doğru genişleyen kısmından görünen dili titriyordu. Sol gözünün alt kapağı kızarıp düşmüş, normalde göz kapağının kapattığı ıslak ve kırmızı et açığa çıkmıştı. Su sızdırıyordu. Ben bu gereksiz ayrıntıya dikkatimi vermişken daha bir dakika bile olmadan yakınımdaki sobanın ısısından rahatsız olup sandalyeyi birkaç adım geri çektim. Adam konuşmaya çalışırken yaşlı kadın ayaklarını sürüyerek içeri girdi. Elindeki tepside bir çay bardağı, şeker kasesi ve bir tabak beyaz leblebi vardı. Kocasının çırpınan haline baktı, suratını astı, asık suratını önce boşluğa ardından yüzüme çevirdi. Herhangi bir cevap beklemiyordu benden. Tepsinin üzerindeki bardağa kuşburnu doldurdu. O kadar güzel bir kırmızısı vardı ki bu büyülü içeceğin, etraftaki her şeyin bir anda bu renge battığını sandım. Kadın tepsiyi sağ arka çaprazımda duran minik bir masaya bıraktı. Sandalyemi kaldırıp masanın kenarına koydum. Masanın üstünde eve girerken dikkatimi çekmeyen bir ayrıntıya rastladım. Pahalı bir çerçevenin ortasında orta yaşlı iri bir adam, solundaki eşi ve kucaklarındaki çocuklarıyla mutlu görünüyorlardı. Hepsinin düzgün ve temiz dişleri vardı. Kadın resme baktığımı gördü. Adam da başıyla resimdekileri işaret ederek bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Kuşburnu o kadar lezzetliydi ki bitirince müsaade bile istemeden ikinciyi doldurdum. Leblebiler tazeydi ve içeceğe uyuyordu. Demek kimseleri yoktu. Başımı tekrar yukarı kaldırdım. İnsan benimsemediği birinin resmini neden evinin başköşesine koysundu ki. Merakımı anlayan yaşlı kadının gözleri buğulandı ama ağlamayacak kadar sert bakıyordu. Yaşlı adam sorumun ardından ağıt yakan bir kocakarı gibi dengesizce başını sağa sola sallayarak ağlamaya başladı. Kadın hala ciddiydi. Hasta kocasının bedenini terk etmiş dirayeti de kendi bedeninde toplayan kadında yaşamı boyunca hiç acı çekmemiş rahat bir kadının bakışları vardı. Damarlarında arsız bir sülük gibi gezinen acının yakıcılığı sadece göz bebeklerine dikkatle bakıldığında anlaşılabilirdi. Kadın sağ elini havaya kaldırıp konuşmasını durdurduktan sonra ayağa kalktı. Masanın yanındaki camekanlı küçük dolaba yanaşıp en alttaki çekmeceyi çekti. Elinde gri renkli, o itici resmi zarflardan biriyle yanaşıp zarfı uzattı. Zarfı elime aldığımda kadın kalktığı yere oturmuştu. Zarfı açtığımda karşıma özel harekatçı kıyafeti giyinmiş o polislerden birinin fotoğrafları çıktı. Polis malum kişiydi. Elindeki iri silahlarla kimi zaman bahar, kimi zaman kış görüntüleri altında hep aynı pozu vermişti. Kadın konuşurken Ha ağladı, ha ağlayacak diye bekliyordum ama hislerine beton dökülmüş bir dev gibi kuvvetli çizgileri vardı yüzünün. Kahretmişliğin, benliği kadere salmışlığın hafifliği, ruh denizinde acıya ve acının ardındaki diğer hislere galebe çalmıştı. Herhalde dünyada çekecekleri daha fazla çile olmadığından bu kadar umursamazlardı! Belki de en değerlilerini kaybetmiş insanların zamanın getireceklerine dair bir heyecanları olmayacağı için. Kadın konuşurken yaşlı adam patlarcasına öksürmeye, öksürürken de ciğerlerini kaşımaya başladı. Ağzından etrafa beyaz balgamlar sıçrıyordu. Felci yüzünden kapayamadığı gözünden akan yaşın miktarı artarken sırtını sıvazlamaya başlamış karısına doğru eğildi. Önce tok bir geğirti sesi geldi adamın zayıf boynunun derinliğinden, ardından adam midesindeki birkaç parça lokmayı bol sulu bir bulamaç halinde çıkardı. Etrafa zehir gibi acı bir koku yayılırken ayağa kalktım, kaçmak istediğim için utandım, içimden hem tiksinti hem suçluluk kabarıyordu. Teyze... dedim Müsaadenizle kaçmalıyım. Kadın utançla bakışlarını yüzüme çevirdi, tutmakta olduğu kocasını bırakıp beni yolcu etmeye davrandı ama izin vermedim. Evrakların içinde olduğu paketi masaya bıraktım. Cüzdanımı açtım. Kimsesiz iki yoksul yaşlıyı bir hafta doyurabilecek kadar para vardı. Onu da torbanın üzerine bıraktım. Kapıya çıktığımda köpek hala aynı vaziyette umarsıca beklemekteydi. Bulutlar yoğunlaşırken yağmur dinmişti. Bahçe kapısını kapatıp geldiğim yola doğru ilerlerken önümde sürünen bir solucan dikkatimi çekti, basmamaya dikkat ettim. Canı sıkkın birer heykelin etrafa saçtığı tükürükler gibi her yeie kaplamış çamurun rengine sarılmak istedim. İçimdeki Adem dile gelecekken çorba arabası köşeyi dönüp önüme çıktı. Sıçrattığı cıvık çamurdan kaçınmak için kenara çekildim. Sigara içtiğim günleri iştahla yad ederken çamur deryası akşam ezanıyla dalgalanıyordu."}
{"url": "https://futuristika.org/yoksulun-cirkinligi/", "text": "İnsanın birlikte yaşamaya karar verdiği anda başladı yoksulluk. Küreselleşme öncesinde yoksulluk toplumsal bir olgu, toplumların sınıf ayrımları üzerinden topluca tecrübe ettikleri bir durumken, modern toplumda ise dönüşüme uğrayıp çok boyutlu bir durum aldı. Küreselleşme ve kapitalizm ile, tüketime ağırlık veren ve tükettiği kadar var olma zorunluluğuyla karşı karşıya kalan bireylerin, günlük hayatlarında kullandıkları nesnelerin/araçların pahalılığına rağmen içinde bulundukları, çelişkilerle dolu bir yaşam biçimi haline dönüştü. Özellikle Türkiye gibi büyümekte olan ülkelerde genel görüntü; birçok açıdan devletin avantajlı olduğu, vergi ve işgücüne bağlı ekonomilerde, genişleyen ekonomik pazarlar, esnaf sınıfının yoğunlaşması, devletle ve iktidar işle eş düşünen kesimlerin yatırımlardaki avantajları, hem reel hem de sanal para akışının hızlanması ve kolaylaşması ile, belirli bir kesimin zengin gözüktüğü, metaların, emtiaların ve hizmetin kolay alınırı olduğu ancak büyük yoksul kitlelerin oluşturduğu bir topluma işaret ediyor. ürkiye'nin yoksullarının dünyada diğer birçok ülkeden farkları vardır. Latin Amerika, Afrika ya da Orta Doğu'daki yoksulluğun nedenleri arasında iç savaşlar, sömürgecilik, maden ya da diğer kaynakların sömürgeci ülkelerce yağmalanması sonucunda ortaya çıkmış ve sayıları artan yoksulluk varken, Türkiye'deki yoksulluk daha çok hırs, insanın insanı yok etmesi ve diğerinin üzerinde yer almak üzere yaşamlar geliştirmesi sonucunda artıyor. Dolayısıyla, odaklanmamız gereken asıl konu, ABD'nin evsizleri ya da Somali'deki açlık değil, bizzat sokağa adımınızı attığınızda karşınıza çıkan, giyimde ve yemekte, kültürde ve davranışta karşılaştığınız yoksulluk olmalı. Yoksulluğun Türkiye'de formunu bulduğu şeklin ana hatları arasında; askeri cuntalar sonrasında oluşan kuralsız ve acımasız piyasa ekonomileri döneminde fırsatçılıkla elde edilen kaynakların bölüşümündeki adaletsizlik, kültürel kodların sürekli Nasıl daha çok para kazanırım? sorusu üzerinden yaşamlar kurmaya yönelik motivasyonu, kadın erkek eşitsizliği, aşırı üreme ve toplumsal baskıyla kurulan ailelerin yaşadığı sorunların da etkisiyle çocuk yoksulların artışı, çarpık kentleşme, gecekondulaşma, bölgesel/etnik adaletsizlik, devletin serbest piyasa ekonomisi söylemine rağmen açık pazarda haksız biçimde sürekli etkin olması ve devlet ile paydaşlarının belirli kesimlere sağladığı zenginlik gibi nedenler sayılabilir. Devletin istatistik kurumu belirli dönemlerde açıkladığı yoksulluk raporlarında sürekli ve hiç utanmadan, giyim/barınak gibi konular üzerinden ülkenin yoksulluk sınırını belirliyor. Oysa yoksulluk sadece temel ihtiyaçların karşılanamamasının yanı sıra, yaşam beklentilerine ulaşamama, eğitim şartlarına kavuşamama, bilinçli biçimde kültürel beslenmeden uzak kalma, bireyleri en temel hayvani içgüdülerinden ayıracak duygu durumlarını yaşayamama noktasındaki yoksunluklarda ortaya çıkıyor. Devletin toplum üzerinde ayrımcılığının tavan yaptığı 2000'li yıllarda, belirgin kesimlerin toplumdan uzaklaştırılma, dışlanma, yalnızlaştırılma politikalarıyla yoksullaştırıldığının da göz ardı edilmemesi gerekiyor. Türkiye'deki yoksulluğun, toplumun yoksula bakış açısının tarihsel yoksullukla önemli bir farkı da, modern zaman Türkiye'sindeki yoksulluğa bakış açısının, yoksulu görmezden gelme, günlük hayatın dışına çıkarma refleksinin güçlü olmasıdır. Eski dönemlerde yoksulluk toplumsal bir yaşam biçimiyken ve yoksulluğa rağmen insanlar belirli ihtiyaçlarını karşılayıp toplumsal düzende kimlik sorunu yaşamak zorunda bırakılmazken, günümüz Türkiyesinde iğrenilen, kokularla özdeşleştirilen, yüzyüze bakılmak istenmeyen bir soruna dönmüştür. Kültürel kodlar, yoksulluğu bizzat yoksulların suçuymuş gibi gösterip, bu kadar fırsattan hiçbirini kullanmamış olmalarının neticesinde yoksulluklarıyla başbaşa yaşamaları gerektiğini söylemektedir. Yoksulluk artık bir yetersizliktir. Beceriksizliğin resmileşmesidir. Sosyal dışlanmayı kanıksaması gerekendir yoksullar. Yoksul marjinaldir artık Türkiye'de. Tüm sorunlar, marjinaller ve dışlanmışlar gibi, günlük hayatta yer bulmaları imksansızlaştırılmalıdır. Kentler de buna göre yeniden yapılandırılmaktadır zaten. Herkes kendi sınıfıyla muhatap olmalıdır. Yoksulların üst katmanlarla ilişkisi, uzun mesafeli kalabalık toplu ulaşım araçlarıyla sundukları hizmeti vermek üzere zengin bölgerele gidip, akşam saatlerinde kendi mahallelerine dönmek olmalıdır. Kentlerin meydanları da bu yoksulların sadece sokaklarında vakit geçireceği, mekanlardan mümkün olduğunca uzaklaştırılacakları şeklinde yeniden kurgulanır. Tesadüfen bu görünmez sınırları açıp olmaması gereken yerlerde bulunan yoksullar, kıyafetlerinde ya da aksesuarlarında ya da saç biçimlerindeki bir detayla kendilerini zaten hemen belli eder, toplumsal normlarla kendilerini kolluk kuvveti bellemiş sivil kesimlerce çok geçmeden dışlanırlar zaten. Önceki yıllarda apaçi saç modeli bu ayrımı nitelikli kılan yararlı bir araçtı. Toplumsal zeka bu türden ayırt edici detayları gerek sosyal medya, gerek geleneksel medya ile belirli dönemlerde tekrarlayarak piyasaya sürer. Türkiye'de çağdaş zamanlarda yoksulluk artık ayıp bir kavramdır. Ayıptır çünkü yoksulsa yeteri kadar çalışmıyordur. yeteri kadar çalışmamak ahlaksızlıktır. Yeteri kadarın ne olduğunun muğlak alanı bir yana, hiç çalışmadan diğerinden çok kazanmanın zeka, bunu yapmamanın ise aptallık olduğunu muştular, sabah böreğini yerken çayını içen ortalama herhangi bir yurttaş. 2000'li yıllara girerken, sınıf atlamak amacıyla, eşini yeni kaybetmiş bir kadınla birlikte olmak için evlenmek üzere olduğu kız arkadaşından ayrılan bir tanıdığa bunun ne derece doğru olduğunu sorduğumda, Para kazanmak için gerekirse kadın satacaksın. Türkiye'de önce pezevenk derler, zamanla beyefendi demeye başlarlar, dediğinde, bu ülkeye ait orta sınıf ahlakının özetini bu derece güzel çıkartacak bir başka cümleyle karşılaşmayacağımı düşünmüştüm. Gerçekten de, Türkiye'de TÜİK yoksulluk araştırmalarındaki gıda ve temel ihtiyaçların dışında, asıl yoksulluk yaşam ümidi, gerek bebek gerekse yaşlılarda bakımsızlıktan ölümler gibi detaylarda ortaya çıkıyor. 12 Eylül sonrasında neo-liberal politikaları dini sermaye ve muhafazakarlıkla birleştirip, kırılmaz bir gelir alanı yaratan kesimler, iktidara resmen geldikleri 2000'li yıllar sonrasında, gerçekten de inanılmaz bir şekilde, zenginler ve yoksullar arasındaki farkı elleriyle büyüttüler. Doğa kanunakrı gereği birbirine tamamen karşıt iki kavramın da hızla ve katlanarak, devasa boyutlarda büyümesi şu anda yaşananlardaki garabeti en net açıklayan detay aslında. Ancak devletin aynası hükümet bunu gereğinde ve yerinde yaptığı çıkışlarla, milletin içinden nasıl geldiğini sürekli tekrarlayarak, olası bir kitlesel Neler oluyor burada? sorusunun önüne geçiyor. Bu söylemi sürekli ve yeteri kadar tekrarlayınca, kitlelerce sorgulamaya hal kalmıyor. Devletin tüm hırs politikaların sonucunda oluşan bu toplumsal ayrımlaşmada, kendi isteğiyle maddi/manevi nedenlerle yoksulluğu bilinçli seçen, huzur arayan bir kitle olduğunu da unutmamak gerekiyor. Ancak sıkıntı, oluşan bu çarpık düzende, hem zengin hem de yoksul kesimlerin genel karakterlerindeki değişimde ortaya çıkıyor. Zengin kesim, zenginliğin gösterim şeklini sonsuz bir kibir içine pompalarken, yoksul kesim ise, bir yanı yukarıya ulaşmak, bir yanı da kendi kulvarında üste çıkmak amacıyla hırslı, farklılığa düşman, içine atıldığı geniş kesimin bilinçli biçimde tutulduğu yanlış bilgilendirmeyi ve adaletsizliği savunur bir konuma yerleşiyor. Bu kuralsızlık günlük hayatta, becerilerin değerini kaybetmesi, üretimin değerini bulamaması, yiyeceklerin, içeceklerin, insanın tümüyle güvenilmez noktalar dönmesini, herkesin birbirini sadece hareket eden, bir yerden bir yere hızla giden noktalar olarak algılamasına neden oluyor. Devletin ve hırs ile açgözlülüğü pompalayan düşünce biçiminin etkisiyle, doğduğu yerde yabancılaştırılan, toplumsal onay ile bir zillet içine giren insanlar, zilletin getirdiği ağırlıkla umursamaz oluyor. Umursamazlık ise yine devlete yarıyor. Birbirini umursamayan toplumun bireylerini manipüle etmekte eli rahatlayan devlet, bir yandan kendi zenginlerini yükseltirken bir yandan da yoksul kesimlerin sözcüsü gibi davranıp, kendi yaratıığı çatışmadan, kendi istediği gibi dönüşmüş toplumdan yine kendi düzenini sürdürmek için destek alıyor. Tüm bu utanmazlığa ise istikrar adını veriyoruz. Türkiye'de hem yoksulluk hem de zillet, özellikle baskın medya tarafından bir kötülük kaynağı olarak gösterildi. Günlük hayatta işlenen devlet normlarına göre- suçlar yoksullar ve zillet yaşayanlarca özdeşleştirildi. Sonrasında sosyal medya da bu kodlarla büyümüş insanların çoğunluğuyla benzer umursamazlığı tekrarlamayı sürdürdü. Açlık grevlerindeki olası ölümleri umursamayan, hatta isteyenlerle, sokakta gördüğü bir yoksulun ölümünü umursamayacaklar aynı kişilerken, yine aynı kişiler üniformanın bilinç altlarında yarattıkları cinsel iktidar uyarısının etkisiyle, üniformalı ölümlerine kendilerini paraladılar rahatça. Çünkü biri çirkindi gözlerinde, diğeri güzeldi ve üzerine nur yağıyordu. İşin ilginç yanı, suç ile yoksulluk özdeşleştirilirken, yoksulların genelde hırsızlık, kapkaç gibi suçlar yoksullardan gelirken ve lanetlenirken, zenginlerin sıklıkla bulaştığı dolandırıcılık, rüşvet, fuhuş, uyuşturucu kaçakçılığı gibi yüksek normlu suçların yine devletin onayı ve muhafazakar söylemlerin devreye girmesiyle çoğunlukla normal, olması gereken bir davranış gibi gösterilmesi, erkekleştirilmesidir. Türkiye'de yoksulluk aile içinde başlar. Tıpkı şiddet gibi. Ailede erk çoğunlukla babadır, kardeşler arasında erkek olandır. Baba değilse arka planda annedir ancak annenin zenginliği ya da eldeki kaynağı ilk paslayacağı yine erkek çocuğudur. Erkek kardeşler içinde ise yaşı büyük olandır. Yine ve yine toplumsal normlarla özellikle yoksul ailelerde kadınlar tüm bu süreci kabullenme yoluna gider. Çünkü başta aile olmak üzere, Türkiye'de yoksulluk varoluş sorunudur. Toplumsal alanda şeffaflaşan, neredeyse görünmez olan yoksullar içinde özellikle de kadınlar, kendi ailelerinde varoluşunu korumak için, elinde tek kalan kendi varlığını korumak için bu haksızlığı kabullenir. Aile bu gücü, yine devletten ve toplumsal normlardan alır."}
{"url": "https://futuristika.org/yollarin-antik-hukumdari-omnibus/", "text": "İlk toplu taşıma aracı ünlü Fransız matematikçi, fizikçi ve düşünür Blaise Pascal tarafından 1662 yılında tasarlanmıştı ve ilk olarak Fransa yollarında boy göstermeye başladı. Bu bir milat sayılabilirdi. Birden çok kişi aynı anda aynı yöne doğru toplu olarak nakil edilebiliyordu. Fakat şöyle bir sorun vardı, bilet fiyatları yüksekti ve aynı zamanda sınıf ayrımının getirmiş olduğu sebeplerden dolayı sadece makam sahibi kişiler yararlanabiliyordu. Çeyrek asır kadar devam eden bu durum, bir süre sonra toplu taşıma aracının kullanımdan kalkmasına neden oldu. 1820'li yıllara gelindiğinde ise artık Avrupa, yeni bir çehreyle dünyaya bakıyordu. Sanayi devrimi birçok kolaylığın insan hayatına girmesine olanak sağlamaya başlamıştı. 1820 yılların başında artık binek araçlarına farklı gözle bakılmaya başlanmıştı, binek atların çektiği arabalar, insanları belli mesafeler arasında bir yerden bir yere nakil etmekteydi. 1830'lu yıllarla birlikte buhar gücünün insan hayatına intikal etmesi toplu taşıma araçlarında da devrim niteliğinde çığır açmıştı. İlk olarak sahneye troleybüsler çıktı. Asıl günümüz araçlarının yürüyen aksamının atasını teşkil eden toplu taşıma araçları, yollara 1890'lı yıllarda çıktı. İçten yanmalı motorla çalışan ilk toplu taşıma 1895 yılında yollara düştü. Omnibusler de, bir dönem toplu taşıma araçlarının popülerlerinden idi. Tıpkı günümüzde uçakların edindiği yer gibi. 1900'lü yıllarda kartpostallarda yer edinmiş olan omnibus ve yolcularının ilginç serüven görselleri."}
{"url": "https://futuristika.org/yonderboi-oy/", "text": "William Gibson, 1984 tarihli siberpunk romanı Neuromancer ile siberuzay, sanal gerçeklik gibi kavramları ilk kez ortaya atmıştı. Count Zero (1986) ve Mona Lisa Overdrive (1988) ile beraber voltranı oluşturan roman, yayınlandığında Hugo, Philip K. Dick ve Nebula bilim kurgu ödüllerini almış, yazarın karmaşık bir bilgisayar ağını tanımlamak için kullandığı Matrix kelimesine gözler ilk defa takılmıştı. 1980 doğumlu Macar müzisyen ve besteci Laszlo Fogarasi Jr., Budapeşte yakınlarında büyüdüğü Mernye köyünde, elinden düşürmediği siberpunk romanları okuyorken, gelecekte yaptığı bestelerin bilgisayar oyunlarında kullanılacağını öngörmüş müdür bilemiyoruz ama Gibson'ın şimdi şu an yaptıklarımızı öngördüğü bir gerçek. Laszlo, müzisyen olarak gerçek adını da kullanmamakta; onu Neuromancer'ın Lupus Yonderboy karakterinden aldığı Yonderboi takma adıyla tanıyoruz. Romandaki karakter, kayıt yapabilen, istediğinde ortama uygun arka plan müziği çalabilen, mimetik bir takım giymektedir. 16 yaşında bilgisayarında yaptığı şarkıları tanıtmak için Budapeşte'deki Juice Records'a bir demo yollayan Yonderboi, şirketin beğenmesiyle başkente geçer ve demosu EP olarak piyasaya çıkar. 2000 yılında ilk albümü Shallow and Profound'la ülkesinde yılın en iyi çıkış yapan sanatçısı olan Yonderboi, 2005 yılında Splendid Isolation albümünü çıkarır, 2006'da People Always Talk About the Weather isimli single'ını. Parçayı, Hollandalı müzisyen Junkie XL'in remik'si olarak, Need for Speed Carbon oyununu oynayanlar hatırlayabilir. Sanatçının oyunlarda kullanılan diğer parçaları ise şöyle: Were You Thinking Of Me? FIFA 08, Follow Me Home Test Drive Unlimited, Motor Tiger Woods PGA Tour 08. Yonderboi, albüm kapakları, poster gibi çalışmalarını kendisi yapmakta, şarkılarına klipleri kendisi hazırlamakta. Sample'lar 1987 tarihli The Witches of Eastwick/Kasabanın Cadıları filminden Jack Nicholson ve 1980 tarihli Fabian Balint Talalkozasa Istennel/Balint Fabian Tanrı'yla Buluşması filminden Gabor Koncz."}
{"url": "https://futuristika.org/youtube-dansin-evrimi-kuran-ve-tuvalet-kagidi/", "text": "Internet medyası bazen, çoğunlukla, geleneksel yazılı ve görsel basından farklı mecralarda yer alabiliyor. Bunun en ilginç örneklerinden biri Youtube'da şimdiye kadar en çok izlenen video: Evolution of Dance, Dans'ın evrimi. Unutulmuş bir sanatı tekrar canlandırıyor: pandomim. Bu arada Makedonya'nın Yunan olduğu da idda ediliyor ve internet üzerinden bir haçlı seferi fiilen yaşanıyor. Ne alakası var diye soruyorsanız popüler kültür hezeyanı da tam burada başlıyor işte. p class=MsoNormal>Evolution of Dance / Dansın evrimi, Internetin dünyada popüler kıldığı bir sanat varsa o da pandomim sayılabilir. Gerçi internet kendi sanatını icra edenlerin dış dünyaya en kolay ulaşım sağladığı yer artık. Kendi müziğini, kendi edebiyatını, kendi gazetesini, kendi sanatını yaratıyor internet. Aracılar ortadan kaybolurken, sözsüz sanat pandomim ortaya çıkıyor. Bunlardan, bir elemanın dans figürlerini sergilediği videosu Evolution of Dance, Youtube'da tarihin en çok izlenen video'su oluyor: 62 milyon kez izlenmiş. İlginç olan nokta, sözkonusu videoda izlenme sayısının tersine yapılan yorum sayısı az miktardayken, Youtube'da polemiğin ve küfür savaşlarının tavan yaptığı videolarda, insanın kendinden olmayana duyduğu nefret açık olarak görülebiliyor. Aşağıdaki iki video ve altındaki yorumlar bu durumun Youtube'daki en net ispatıdır. Videolardan İslam ile ilgili olanı, bir kadının konuşmasına İngilizce altyazı ile Batı kültürünün ne kadar çağdaş ve Arap dünyasının ne kadar geri kalmış olduğunu anlatırken 200.000 yorum yapılacak kadar ilgi çekebiliyor, sadece bir kaç ayda. Bunlar dışında en ilginç ve internet medyasında en çok ilgi çeken bir nevi politik videoların birinde yine Türkleri görebiliyoruz. Kuran ve tuvalet kağıdı isimli videoda tuvalet kağıdının Kuran-ı Kerim'den daha kullanışlı olduğu ifade ediliyor. Tahmin edilebileceği gibi bu videoya oldukça fazla miktarda, 60.000 yorum yapılmış. Bu videolar ve benzerlerinin altına yapılan yorumlarda, sadece bir klavye, bir monitör ve bir internet bağlantısıyla, tüm dünyaya fikirlerini sunuyor insanlar. Eğitim, araştırma, çalışma ve fikir yürütmenin oldukça nadir göründüğü bu feveran ortamında, insanlığın tahammülsüzlüğünün nereye geldiğini görmek bir yana, insanların teknolojiye uyum sağlama gerekliğini bir miktar burktuğunu da görebiliriz."}
{"url": "https://futuristika.org/ypj-rojava-icin-post-punk-dayanisma-albumu/", "text": "Bugün Suriye Kürdistanı'nda hala sürmekte olan Rojava devrimi, her şeyden once bir kadın hareketi. Cezire, Kobane ve Efrin kantonlarında IŞİD faşizmine karşı kadınların mücadelesi ve bölgedeki doğrudan demokrasi, din-cinsiyet ayrımsızlığına dönük yaşam pratiği Avrupa'da liberter çevrelerin dikkatini çekiyor. Tüm bu konuların, Türkiye'de özgürlükçü çevrelerde daha fazla tartışılması gerekiyor. Danimarka'dan bir grup punk kadın, Saudade ve Rusted Teeth isimli bağımsız distro'lar aracılığıyla, geliri tamamen Rojava'daki kadın direnişçi taburu YPJ'ye aktarılmak üzere bir toplama album yaptı. 1 Kasım'da yayınlanacak albümü Saudade'den Rune Alexanderson ile konuştuk. Saudade 2014 Aralık ayında kurulan ve post-punk odaklı bağımsız bir plak firması. Daha once başka plak şirketim vardı ama yönümü şaşırmıştım. Hip-hop, ska, punk ne varsa basıyordum. Başka bir şey yapmam gerekli diye düşündüm be özellikle son beş yıldır güldür güldür gelişen post-punk sahnesine yöneldim. Özellikle takip etmenin çok güzel olduğu post-punk'a odaklanmak istedim. Saudade neticede bir tutkudan yola çıktı. Yayınlanan kayıtlardan para kazanmıyorum, serbest illustrator olarak hayatımızı kazanıyor, faturaları, yemek parasını ve ürettiğim plakların parasını çıkarıyorum. Toplama album iki şeyin karışımı oldu: Öncelikle Orta Doğu'daki İŞİD mezaliminden gördüklerimden kusacak gibi oldum ve yıldım, ayrıca çok çaresiz hissetmeme neden oldu. Öte yandan burada böylece güven için oturuyor olmak, orada tüm o dehşet sürerken benim burada tek endişemin akşam ne yiyeceğim olduğu gerçeği bana rahatsızlık verdi. Bir şey yapmam gerektiğini hissettim. Bu konular yakın bir arkadaşım ile konuşuyordum. O da bana YPJ mücadelesiyle ilgili makale gönderdi. Tüm detayları okuyunca coşku hissettim, tabii ki çok etkilendim. Ben de post-punk sahnesinden kadın ağırlıklı gruplardan bir toplama yapabilirim diye düşündüm. Dediğim gibi, bu aralar post-punk sahnesi çok iyi durumda ve bir şekilde, bana kalırsa, en iyiler de kadın ağırlıklı gruplar. Böylesi bir destek albümünün çok iyi olacağını düşündüm. Böylece Rusted Teeth'ten arkadaşımla ikimiz, sevdiğimiz gruplardan bir çeşit mini database yaptık ve her birine Facebook aracılığıyla ile yazdık. Grupların çoğu birkaç saatte dönüş yapıp tamam dediler. Birkaç ay içinde, şarkıları toparlamış ve baskıya göndermeye hazırdık. Albümü bir süre once çıkardığımız plaktan kalan parayla ve Rusted Teeth'in desteğiyle yayınladık. İnsanlar müthiş olumlu ve destekleyici yaklaştılar. Cvlt Nation'dan arkadaşlardan, Enhedslisten, feminist organizasyon ve gruplar, punk sahnesindeki aktivistler de yardımcı oldu. Ayrıca İsveç'te arkadaşlarımız YPJ destek konseri düzenliyor. Oradaki yardım da YPJ'ye gönderilecek. O konser aynı zamanda bu toplama albümün çıkış konseri olacak. Konserdeki üç gruptan ikisi toplama albümde de yer alıyor. Genel olarak projeye destek çok güzel. Toplama albümü alıp destek olun. Eğer distro'nuz varsa, Facebook hesabından iletişim kurabilirsiniz. Bir şeyler yapabiliriz. Bu projenin bizden çıkması gerektiğini düşünüyoruz. Gruplar da iyiler ve album güzel bir amaca hizmet ediyor. All proceeds from this album goes to YPJ."}
{"url": "https://futuristika.org/yugoslavya-bildiginiz-gib-degildi/", "text": "Repçiç, Pesiç ve Lukovcan başta olmak üzere, Bugün varlığını Bosna-Hersek, Sırbistan, Hırvatistan, Makedonya Cumhuriyeti, Karadağ, Slovenya ve Kosova toprak parçalarına ayrılmış şekilde sürdüren bu ülkelerin yerinde bir zamanlar Sosyalist Federal Cumhuriyet vardı: Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti. İkinci dünya savaşının ardından Balkanlardaki Partizan grubunu komuta eden Tito, SSCB ve diğer büyük devletlere haber vermeden gizlice Partizan parlamentosunu toplamasıyla başlamıştı herşey. Bir geçici devrim hükümeti kurdu. Yugoslavya'nın eşit halklardan meydana gelen federal bir topluluk olduğunu ilan etti. Bu çalışmalarından dolayı Tito'ya 1943'te Yugoslavya Mareşalliği, daha sonra Hükümet Başkanlığı ve Başkomutanlığı da verildi (7 Mart 1945). Aynı yıl seçimlere gidildi. Tito'nun partisi olan Halk Cephesi seçimlerde galip çıktı. Seçimlerden hemen sonra resmen Yugoslavya Federal Cumhuriyetini kurarak Yugoslavya 1945 yılında cumhuriyet oldu. Ardından 1946 yılında birleşik cumhuriyet haline geldi. Tito, hükümet başkanı oldu. Ta ki, 1990'lı yılların başında artan etnik milliyetçilik hareketleri ve Başkan Josip Broz Titonun ölümü, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'ni dağılmaktan kurtaramadı. 8 Eylül'de Makedonya Cumhuriyeti'nin bağımsızlık ilanı, süreci hızlandırdı. 4 Mayıs 1980 tarihinde yaşama veda eden Tito'nun haber duyulduğunda, o sırada oynanmakta olan Hajduk Split-Kızılyıldız maçı yarıda kaldı ve futbolcular sahada, insanlar tribünde ağlamaya başladı. Bazıları ise dans ediyordu. Yugoslavya halklarının birbirini boğazlamaya başlaması ise, yine futbol sahalarında ateşlendi. Aşağıdaki vidyoda stat spikeri Tito'nun ölümünü açıkladıktan sonra Split tribünleri And olsun ki Tito, yolunda yürüyeceğiz minvalinde bir tezahürata başlıyor. Kızılyıldız taraftarları da katılıyor, bilindiği gibi, bu sözlerini tutmadılar. 25 Mayıs'ta kutlanan Yugoslavya Gençlik Bayramı aynı zamanda Tito'nun doğumgünüydü. Tito aslında 7 Mayıs doğumluydu ancak Nazilerin Tito'nun Partizanlar Genel komutanlığına yaptığı paraşüt saldırısını püskürttükleri tarih olan 25 Mayıs'ı doğumgünü olarak kutluyordu. Zeljava Air Base, tıpkı Star Wars'taki asilerin İmparatorluk güçlerine karşı uyguladıkları bir korunma şekli gibi, yeraltına yapılmış bir hava üssüydü. Bosna'nın batısında, tahminen 1957-65 yılları arasında yapıldı. İç savaş çıkınca, Yugoslav Ordusu, üs kullanılamasın diye bombaladı. Bugün her tarafında mayınların olduğu üs ziyaretçilere kapalı. Bosna hersek polisi, patlayıcı bulmak için yetiştirilen köpeklerin eğitim merkezi olarak kullanıyor. Yugoslavya'da, hayatını kaybetmiş partizanlar için yapılmış anıtlar, geçmişteki savaşlardan daha çok, sosyalist-modernist bir anlayışla, o dönemde hayal ettikleri yeni toplum biçimini simgelemeye çalışmış gibi duruyor. Yugoslav punkları daha çok Belgrad etrafında toplanmıştı. En bilinen gruplar Pankrti, Paraf, Pekinska patka, KUD Idijoti, Niet, Patareni ve KBO!'ydu. Özellikle, Pekinska patka, bugünkü gruplara bile rahmet okutacak, eğlenceli ve oi! havasında, balkan coşkusu taşıyan bir gruptu. Liberter duruşu olan anti otoriter gruplar arasında yer alanlar: Vrisak Hirosime, Apatridi, The Dissidents, Patareni, Marselyeza, Stres Drzavnega Aparata, Sistem Organizirane Represije. Otomotiv tarihi ve gücüyle övünen ABD, 1980 yılında yine bir enerji krizine yaklaşmıştı. O dönemde, Japonlardan da kazık yemekte olduklarından, çılgın gibi Avrupa'dan ucuz araba almaya bakıyorlardı. Aslında bir Fiat tasarımından bozma olan, ilk kez Yugoslavya'da 1978 yılında üretilmiş Zastava Koral ya da kısa adıyla Yugo, ABD otomotiv simsarı Malcolm Bricklin'in fabrikasını gezip karar vermesiyle ABD'de satılmaya başlandı. Komünist Yugoslavya'nın Yugo'su ABD'de 1985-91 arasında 140.000'den fazla sattı. Toplamda zaten 700.000 üretilmişti. Bir ara not: Yugoları ABD'ye getiren ve bügün yetmişli yaşlarını süren Malcolm Bricklin, yine ABD'nin benzin sıkıntısı yaşadığı bugünlerde, Hindistan'dan çıkma Tata'nın Amerikalılar için özel bir tasarımını 2011 yılında piyasaya sürmeye hazırlanıyor. Hayırlı işler! Futbolla başladık, öyle bitirelim. Yugoslavya'nın en büyük ihracatı aslında futbolculardı. Türkiye'ye gelen futbolcuların hikayelerini, seksenleri yaşayanlar bilir. Yugoslav milli takımı, İtalya 90 dünya kupasında çeyrek finale kadar yükselmişti. Kadrosunda Dragan Stojkovic, Dejan Savicevic, Robert Prosinecki, Darko Pancev ve Safet Susic gibi yıldızlar vardı. İspanya'yı 2-1 yendiklerinde, kadroda beş boşnak, iki sırp, bir hırvat, bir karadağlı, bir sloven ve bir makedon vardı. Tam Tito ideallerine uygun bir on bir."}
{"url": "https://futuristika.org/yukio-mishima/", "text": "İnancıma göre, insan ruhu varlığını sürdürür. Özellikle de sanat nesnelerinde, sanatçının ruhlarıyla yaşarlar. Bu nedenle Mishima ile çalıştığım altı ay boyunca onu çok sevdiği rönesans portrelerinde resimledim, bunun sorumluluğu bana aittir. Altı ay boyunca hiç bir edebiyat devi gibi hareket etmedi. Küçük bir seyahat çantasıyla geldi, içine neye ihtiyacı varsa koyuyordu. Bir kez bile kibirli bir tavrını görmedim. Her zaman sevimli ve cana yakın davrandı."}
{"url": "https://futuristika.org/yurume-bandindaki-beyaz-turk/", "text": "Seattle'da sokaklara dökülen Amerikalılar tarafından Dünya Ticaret Merkezi'nde simgeleşen vahşi kapitalizmin protesto manyağı yapıldığı 30 Kasım 1999 da unutuldu gitti. Bu balık hafızaya Iggy Pop mu dayanır Alla'sen! Amerikalı sosyal bilimci Francis Fukuyama, Tarihin sonu mu? başlıklı meşhur makalesinde mealen, soğuk savaş sonrasının dünyasında kapitalizmin karşısında babalanabilecek karşıt bir ideolojinin kalmadığını ve tarihin sonunun geldiğini yazmıştı. Bu ise ah buse tarihin vardığı son mertebeydi; yani ekonomik ve siyasal liberalizmin bir son olduğunu iddia ediyordu. Bire kaç koymuştu acaba Bay Fukuyama? Fukuyama kapitalizmi hayatlarımıza yamamaya çalışırken, çellist Yo-Yo Ma ise 44'üne merdiven dayıyordu. Ve bu düzenin, insan doğasına en uygun yaşama biçimini ve toplumsal düzeni sağladığını ileri sürüyordu sürebildiği kadar Bay Fukuyama. Bilhassa turizm mevsiminde beden dilini kullanmak için Akdeniz sahillerine göç eden yurdum insanı, dilbilimci Noam Chomsky'nin Seattle da olup bitenler, asla sona ermeyecek olan özgürlük ve adalet alanlarını genişletme çabasında ileriye doğru atılacak büyük bir adım için ciddi fırsatlar sunuyor. diyerek çevreciler, çiftçiler, sendikacılar, insan hakları savunucuları, öğrenciler ve aydınlardan müteşekkil grubun Dünya Ticaret Örgütü'nün açılış toplantısı öncesindeki eylemini selamlamasını bir dil birliği bağlamında kim bilir ne zaman değerlendirecek! İşte bendeniz tam bu cümleden sonra utançtan kıpkırmızı kesildim. Üç tunç tas utanç! Yazıya devam: Lobiye ilk giren Spor Bakanı Kılıç oluyor. İkinci olarak salona Egemen Bağış girdi. Tanınma katsayısı Kılıç'tan yüksek. Kendileri artık daha da çok tanınır oldu Bay Özkök, merak buyurmayın. Ve konuşma anı: Başbakan Erdoğan'la Dış Politika Enstitüsü'ndeki konuşmadan sonra sohbet ediyoruz. Sayın Başbakan çok iyi görünüyorsunuz. Yumuşak bir üslupla konuşmasının güzel ve etkili olduğunu belirtiyor Başbakan'a vs. Ve kahvaltı faslı... Kahvaltı salonunda Türkçe hiçbir gazete yoktu. Almanya'da Sabah dışında Erdoğan'ın hoşuna gidecek bir gazete olmadığı için bence yerinde bir karardı. Kendine gazeteci diyen birinin utançtan yerin dibine girmesi gereken bu cümle tarihin arşivindedir. Yerinde bir karar!"}
{"url": "https://futuristika.org/yves-behar/", "text": "Annesi Alman, babası Türk olan ve bunu bilmenin size ya da bize hiçbir şey kazandırmadığı şu günlerde Yves Behar, ilginç fikirlerin hamurunda hazırladığı projelerle diğer pek çok yetenekli tasarımcı arasından sıyrılmakta. Çevre, bağlantılar, şans ya da değil, fırsatlar olabildiğince değerlendirilmedikçe sızlanmanın bir manası yok, kendisini tebrik ediyoruz, iyi seneler! İsviçre doğumlu Behar'ın San Francisco'da bulunan Fuseproject adlı tasarım ofisinde ilham bulan ürün yelpazesi oldukça geniş. Herman Miller, Nike, Apple, BMW, Microsoft, HP, Toshiba, Hussein Chalayan, Birkenstock, OLPC, PUIG gibi markalara ürünler hazırlayan Behar ve çalışanları için teknoloji, spor, grafik, değişim, yaşam tarzı ve moda anahtar kelimeler. Her çocuğa bir dizüstü bilgisayar kampanyası için tasarladığı 100 dolarlık XO 1 bilgisayarları hatırlarsınız ya da kendi deyimiyle bir yüz aksesuarı olan, konuşulduğunda tene değdiği için titreşimleri algılayarak çalışmaya başlayan Aliph Jawbone kulaklık setine mutlaka denk gelmişsinizdir, gerçek ya da sanal alemde. Tabanına yerleştirilen bir çip sayesinde kullanıcının ayak şekli ve kullanış tarzına göre kayıtlar tutan ve kişiye özel ayakkabı üretimine yeni bir boyut kazandıran Learning Shoe ayakkabı kalıplarını sanırım duymayan kalmamıştır. Ve hatta Bombay Sapphire için tasarladığı ilginç kokteyl bardaklarına, JFK Havaalanın'da sergilenen çevresindeki hareketi aydınlatma aparatı ile algılayan Voyage adlı devasa Swarovski avizeye de denk gelmiş olabilirsiniz. Fakat, belki de başyapıtı olarak anılabilecek evine henüz şahit olmadığınızı düşünüyorum. Düşünebildiğim bir yer olarak tanıştırdığı evini The Observer gazetesi 2005'te ziyaret ettiğinde, Eski ve çağdaş tasarımda kim kimdir listesi gibi diye tanımlamıştı. En iyi tasarım kullanıcısına değer verdiğinizi gösteren tasarımdır... diyen Behar, 3 yılda tamamladığı 3 katlı evini kendi elleriyle baştan yaratmış. San Francisco ve Golden Gate köprülerine açılan manzarasıyla, Oakland tepelerine sırtını yaslamış üçgen bir plan üzerinde yer alan evini, okaliptüslerle çevreleyen, duvarlar yıkıp pencereler açan Behar, yer döşemesi olarak bambu tercih etmiş. Neden olarak, ülkemizde de gelişmekte olan doğal malzeme tutkusunu gösteriyor! New Yorklu duvar resmi sanatçısı Kameron Gad tarafından son rötuşları tamamlanan evde sergilenen eşyalar ise tasarımcı Tom Dixon'tan İngiliz mucit, tasarımcı, işadamı James Dyson'nın eserleri kadar bir çeşitlilikte, hatta Eames ve Maarten van Severen sandalyeleri, Raymond Lowey imzalı komodinler, vesaire, vesaire. Yerel bitpazarlarından, antika dükkanlarından topladıklarıyla da 70'lere göndermeler yapan evin fotoğrafları ne yazık ki yok. Gidip görmek gerek, kapıyı 2 kere çalmak gerek. Hikayeciliği ve yaratıcı kimliğiyle ele aldığı projelerle uluslararası yarışma ve sergilerde dikkatleri üzerine çeken Behar ve ekibi, Red Dot, ID Magazine, If Industrie Hanover gibi ödüllere layık görüldü. Behar'ın eserleri San Francisco Modern Sanat Müzesi ve Lozan Modern Sanat Müzesi'nde solo sergilerde yer aldı ve Şikago Athenaeum Müzesi, SFMOMA, Münih Modern Sanat Müzesi gibi müzelerin kalıcı koleksiyonlarında da eserlerine rastlayabilirsiniz. Avrupa ve Amerika'da endüstriyel tasarım okuyan ve yüksek lisansini şu sıralar bir kürsüsünün de bulunduğu Kaliforniya Sanat Tasarımı Fakültesi Endüstriyel Tasarım bölümünde tamamlayan Behar, 1999'da Fuseproject tasarım ofisini kurmadan önce frogdesign ve Lunar Design'da tasarım yöneticisi olarak çalıştı ve Apple, HP, Silicon Graphics gibi şirketler için marka kimliği geliştirme çalışmalarında bulundu. -Günün en iyi vakti? Uykuya dalarken, düşünceler kaybolup rüyalar başladığında. -Şu sıralar müzik? Nouvelle Vague, LOW'dan In the Fish Tank ve okyanus sesleri. -Radyo? NPR, BBC ve Couleur 3. -Başucu kitapları? David Hickey'den Air Guitar ve St. Exupery'den Küçük Prens. -Günlük haberler? Gazeteler? NY Times, Liberation, John Stewart'ın The Daily Show adlı programı. -Mimarlık ve tasarım dergilerini takip ediyor musunuz? -Projeleriniz için çalışma alanınız? Her yer; arabada, yatakta, içeride, dışarıda, evde, havaalanlarında, uçaklarda, ofiste, trenlerde, vs. -Yakın bir arkadaşınız stilinizi nasıl tarif ederdi? Teknoloji ve şiirin, ticaret ve kültürün dış dünya ile birleştiği, hikayeciliğin ve değişkenliğin ateşlendiği nokta. -En favori tasarımcı/mimar? Achille Castiglioni, mizahi zekası ve hikayeciliğiyle. Şimdilerde ise Hussein Chalayan, Ron Arad, Herzog ve Demeuron. Evet. Mimarlık, moda, teknoloji, sanat gibi alanlarda çeşitlilik gösteren bakış açılarına sahip muhteşem bir yaratıcı ekiple çalışıyorum. -Kadınların giyiminde dikkat ettikleriniz? Ekletik, yaratıcı, kişisel ve seksi olmaları. -Giyim stilinizde kaçındıklarınız? -Evinizi paylaştığınız kedi? Köpek? -Çocukken de tasarımcı olmak istiyor muydunuz? Yazar olmak istiyordum ve evet, bir tasarımcı. -Kimin için tasarımlar yapmak isterdiniz? Çevreyle dost ürünler tasarlamak isterim. Bu alanın ilgiye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. -Gençlere tavsiyeler? Kendi yönünüzü çizin; tasarım, farklılıkların kutlandığı nadir iş alanlarından biridir, bunun için öncelikle kendi yolunuzu çizmelisiniz! -Geleceğin getirdiği korkular?"}
{"url": "https://futuristika.org/yves-klein-volare-ve-dusmek-uzerine/", "text": "Yves Klein mavisi, Eurovision ve Gypsy Kings'in bile yorumladığı dünyanın en popüler şarkılarından birisi arasındaki gizem. İnternette Volare olarak aratırsanız, bir İtalyan havayolu, bir Ukrayna kargo firması ve bir otomobil markasına ulaşırsınız. Aslında, orjinali 1958 yılında Eurovision'da da yarışan Domenico Modugno'nun şarkısı Volare, bu sonuçlardan daha önemlidir. Yeryüzündeki en popüler şarkılardan biri olan ve popüler kültür tarihinde önemli bir yer edinmiş çalışmanın nakaratı Nel blu dipinto di blu, serbest çeviriyle Tümüyle maviye boyanmış, masmaviye demektedir. Gypsy Kings yorumunu ayrıca çok beğendiğimiz şarkı aslında bu sözlerle, kimse pek bilmese de, Klein mavisini dünya tarihine kazandıran ünlü Fransız ressam, Neo-DaDa'cılardan Yves Klein'a gönderme yapar. Hatta şarkı tümüyle Yves Klein için yazılmıştır. Peki Yves Klein mavisine gönderme yapan ve ilk dizesinde maviye boyanmış bir dünyadan bahseden şarkının adı neden Volare olmuştur. Cevap yine ayrıntıda gizli. Yves Klein henüz küçük bir çocukken arkadaşlarıyla yeryüzünü paylaşırken gökyüzünü ve havayı, yani boşluğu seçmiştir. Bu seçimin çocukça bir karar değil de tüm sanat anlayışını belirlediğini, Yves Klein'in yıllar sonra, Paris'in arka sokaklarından birinde, eski bir apartmandan kendisini boşluğa bırakmasıyla anlıyoruz. Kendisi daha sonra, pencereden kuğu dalışı yaptığı bu ünlü fotoğrafı için Boşluğun resmini çizebilmek için, kendimi borçlu olduğum o boşluğa gitmeliydim, boşluğun en derin kısmına... demiştir. Sanatta ve hayatta gizemler, göndermeler, dünyayı masmavi renklendiriyor. 34 yaşında hayatını kaybeden ressam ve fotoğraf sanatçısı Yves Klein, aynı zamanda bir Judo ustasıydı. Yves Klein'ın çalışmaları Avrupa pop art ve Yeni gerçekçilik- Nouveau realisme kapsamında değerlendirilir. Yeryüzündeki futbol derbilerinin ilk çıkışı aslında kırmızı-mavi çekişmesi üzerine dayanmaktadır. İngiltere'de Liverpool'un rakibi olan mavi formalı Everton taraftarları bu nedenle Once a blue always a blue Bir kez maviysen hep mavi kalacaksın derler. Futuristika, tabii ki, hep mavinin yanındadır."}
{"url": "https://futuristika.org/z-3-bir-suikastcinin-oykusu/", "text": "Bu son işim; artık zamanda yolcuk yapmaktan bıktım. Kırk iki yaşındayım. Kendimi bildim bileli görevdeyim. Artık kargaşaların arasında kalmaktan bıktım. Siyasi bir görüş edinmek için vaktim olmadı. Hayatım emirleri yerine getirmekten ibaret. Bütün bunlar sadece hayatımı Bay Adam'a borçlu olduğum için o kadar. Güçlü bir iradeye ve psikolojiye sahiptim. Bay Adam'ın yetiştirdiği bir çok çocuktan biriydim. Tecrübe edinmek için orduya gönderildik. Bir çok savaşta, ön saflarda göğüs göğse çatışmalara girdim. Gösterdiğim üstün başarı beni üst rütbelere kadar yükseltmişti. Gözde bir asker olup çıkmıştım. Bir Yahudi gibi yaşadığımı söyleyemem, asla Siyonist değilim ama İsrail hükümetinde ki çalışmalarım bana saygınlık ve güç kazandırdı. Benim zaafım da buydu. Hiçbir millet-ırk, din-mezhep, siyaset-politika vs. vs. bunların hiç biri umurumda değildi, önemli olan Bay Adam'a bağlılık ve saygınlıktı. Bu zaman sürecinde, ailem yok oldu. Bir trafik kazsında öldüler. Muhtemelen geçmişimi ortadan kaldırmak için -planlı- bir kazaydı. Tabi ki onlara inanmış gibi yapmak zorundaydım. Bu işlere girdiniz mi, çıkmak imkansızlaşıyor. Zaman, beni ne kadar yükseltiyse, içimde o kadar karanlığa gömdü. Tüm bu ruhsal çöküşün ve bir suikastın hazırlığını yaparken aşık olmuştum. Beni ona çeken büyük bir güç vardı. Daha önce hiç hissetmediğim duygu, kaburgalarımın gerisinde bir mezar kazıp ruhumu diri diri gömüyordu. Kendimi kontrol etmekte zorlanıyordum. Suikast bitti ve ben boyutuma geri döndüm. O, zamanın kara deliğinde, bir daha dönmemin mümkün olmayacağı bir tarihte yaşıyor. Eğer buna kalkışırsam Birimin peşime düşüp beni öldürmesi uzun sürmez. Günlerce, aylarca hep aynı rüyayı görmek beni bambaşka bir insan yaptı. Onunla rüyalarımda konuşuyordum. Beraber yaşıyor, sevişiyorduk. Rüyalar gerçekle iç içe geçmişti. Zamanda her yolculuk yaptığımda insanların arasında onu gördüğümü sanıyorum. Her gittiğim yerde! Sanki beni takip ediyordu. Bu takıntım, beni halüsinasyona hapsediyordu; gerçek olmadığına eminim. O, çok uzak bir tarihte. Hala elindeki sepette taşıdığı yeşil erikleri satmaya çalışıyor. Hala kızıl saçlarını omuzlarına, bir okyanusun dalgalarını kıyıya bırakışı gibi bırakıyor. Artık bu iş bugün sona erecek. Halüsinasyonlardan bıktım. Kaybolmaktan korkuyorum. Şimdi kendimden iğreniyorum. Buradaki işim biter bitmez, zaman makinesinin tarihlerini, kadını gördüğüm zamana; M. Ö. 44 yılının 14 martına ayarlayacağım. Yani Sezar'ın suikastından bir gün öncesine. Ama bunu ekipten gizli yapmalıyım. Muhtemelen tarihin akışını, baştan değiştirecektir. Bunu uzun zamandır düşünüyorum. Birimler beni takip edecektir. Hayatta kalmak zor olacak ama artık ondan başka bir şey düşünemiyorum. Zaman geldi. Ford Tiyatrosunda oyun başlamadan bir saat öncesinde ekipten gizlice, tiyatronun bir sokak altındaki Road House restaurantın tuvaletine zaman makinesini sakladım. Hemen ortadan kaybolmak en iyisidir. Geride kalan bendene ne olduğunu tam olarak bilmiyorum. Ama hiçbir şey hatırlamadıklarına eminim. İşler böyle sürer gider. Hiç kimse, tarihle bir oyun oynadığımızı fark etmez bile. Bedenlerine sahip olup, tarihte iz bıraktığımız insanlara hep acımışımdır ve tabii ki suikasta uğrayanlara. Hayatları hiç uğruna yok olup gidiyor. Birkaç haftadır üzerinde kafa patlattığım plan başladı bile. Sahnede Amerikalı Yeğenimiz adlı komedi oyunu başlamıştı. Bir çok kere izlediğim bu oyunda, izleyicilerin en çok güldükleri sahneyi kafama kazımıştım. Aynı zamanda tiyatroda oyuncu olan bedenim işi çok kolaylaştırdı. Lincoln'un bulunduğu locaya daha önceden bir delik açmıştım. Seyirciler yavaş yavaş salonu dolduruyorlardı. Kadınların ışıltılı kıyafetleri bu geceye ayrı bir renk getirecek gibi. Ve işte oyun başladı. Ekip salonda yerlerini almıştı. Z-1 seyirciler arasında oturup, suikast sırasında her hangi bir müdahalede devreye girecekti. Z-2 locanın bulunduğu koridorun başında gözcülük yapıyordu. Önce oyunu sahne arkasından bir müddet izledikten sonra locaya çıktım. Başlıyoruz; oyunun en komik sahnesi ve tarihe geçecek o gizemli cinayet. Delikten Lincoln'un katıla katıla gülmeye başladığını görünce kapıyı birden açıp başından vurdum. Patlama sesini kimse fark etmedi ama hemen Lincoln'un yanında korumalığını yapan binbaşı Rathbone üzerime atladı. Son anda yanımda taşıdığım bıçakla yere sermiştim ki bu boğuşma herkesin dikkatini üzerimize çekmişti. Artık tek kişilik bir oyuna dönmüştü seyir. İzleyicilere, verdikleri paranın karşılığını; tarihin bu unutulmaz vakasıyla veriyordum. Az şey mi? Buradaki izleyiciler tarih boyunca anımsanacaklar. Çocuklarına, torunlarına anlatacakları bir hikaye olacak. Belki bazıları bunları yazıp kitaplaştıracak ve para kazanacak. Kapı yavaşça açıldı. İçerdeki adam takım elbiseli, sert mizaçlı biriydi. Bana bakışında ki nefret her şeyi açıklıyordu. Ne yapmaya çalıştığımı anlamışlardı ve kaçacağım deliğe Birimden bir ajan göndermişlerdi bile. Belinde ki tabancasına davranacağı sırada kasıklarına bir tekme vurdum. Bu bana zaman kazandırdı. Adam dizlerine kapaklanıp hayalarını tutarken, suratına dizimle vurduktan sonra yere serilmişti. Belindeki silahı alır almaz. Bir kemeri andıran zaman makinesini belime dolayıp kodları girdim. Eğer bu ajan her kimse daha çaylak olduğu her halinden belliydi. Silahını elinde tutması gerektiğini, alacağı eğitimle öğrenmesine de gerek yok. Birim artık eskisi kadar iyi askerler seçemiyor. Ellerindeki en iyi elamansa şimdi tarihin tozlu sayfalarına doğru yolculuk yapıyor. Zaman makinesini Birim kontrol altına almış. İçerden gelen kokteylin sesi hiç bu kadar ürkütücü olmamıştı. Zamanda yolculuğu bu kapalı kutuya benzeyen oda da yapıyoruz. Suikast birimi A koğuşunda üç ajan için, üç sedye ve zaman makinesi var. Biran önce bu kutudan kurtulmak ve kimseye görünmeden eve dönmek için kapıya yöneldim. Kapı açılır açılmaz karşımda Birim başkanı çıplak başı ve top sakalıyla Bay Adam duruyordu. O şeytani gülümsemesi, on yaşımdan beri zihnime kazıdı. Gülümsemesinin esiri olup hayatımı insanlara kan kusturmaya adadım. Öldürdüğüm insanların sonuyla benim hayatımın hiçbir farkı yok. Elimdeki altı patları görünce panikledi. Bunu beklemiyordu. Beni alt etmek için neden bu kadar acemi bir ajanı seçmişti. Beklide onu etkisiz hale getirmem oyunun bir parçasıydı. Silahı o şeytani surata çektim. Kay, bu yaptığın saçmalık. Ne yaptığının farkında mısın? Kay; gerçek ismim bu. İsmim kulaklarıma yankılanınca kendimden ne kadar da uzaklaştığımı fark ettim. Birimin esiri olmuş benliğimden soyutlanmıştım. Tabii ki bütün birimler peşimde olacak. Birimden en güvenli kaçış Bay Adam'ı rehin almakla mümkün. Onu kollarından yakalayıp silahı başına dayamış kapıya yöneliyordum ki koridorun köşesinden askerler çıkmıştı bile. Bay Adam'ın neden kapıda beni beklediğinin bir kanıtıydı bu. Bay Adam devam etti; Çocuklar bırakın silahlarınızı. Hiç bir şey olmayacak merak etmeyin. Her şey kontrol altında. Her zaman ki gibi. Evet, birimde her zaman, her şey kontrol altındadır. Evet, çocukluğundan beri kendi elleriyle yarattığı bu canavarın tek kılına bile zarar gelmesini istemiyordu. Askerilerin arasından sıyrılıp kokteylin düzenlendiği salona geçtim. Işıltı bir kokteyl, bütün tanrılar içkilerini yudumluyor. Kural koyucuların hepsi burada. Birimden çıkıp arabama atladım. Bay Adam'ın endişeli bakışları dikiz aynamda bir sis perdesiyle yok olup gitti. Telefonum çalmaya başladı. Arayan Bay Adam... sesi karanlığın içinden titrek ve tehditkar geliyordu. Kilometre göstergesinde ibre 250 mili gösteriyor. Karanlığı bir mermi gibi yarıyorum. Asfalt sanki ayaklarımın altında yok oluyormuş gibi. Kolumdaki Birimin saatini pencereden boşluğa bırakıyorum. Her şey bitti. Onun yanına gitmemin tek yolu vardı ve ben o yoldan yarım saattir, son sürat uzaklaşıyorum. Eğer kurallara uyarsanız işler tıkırında gider. Çizginin dışına çıkmayı düşünmek, çıkmak kadar suçtur. Ve hayal ettiklerinizden aksi yöne işte böyle kaçmak zorunda kalırsınız. Duvarların üzerime yıkıldığını hissediyorum. Arabanın lastikleri göğüs kafesimde eriyor. Eve uğrayıp gerekli ekipman alıp durmadan kaçmak zorundayım. En ufak bir hata ölümüme neden olabilir. Evde beni birilerinin beklediği hissi, içimde bir kuşku seli yaratmıyor değil. Altı patları arabama bırakıp kendi silahımı alıyorum. Şehrin çok uzağında ki bu ev beni insanlardan soyutlamaya birebir. Ormanın içinde bazen tanırının bile gözünden kaçmasına neden oluyor. Ormanın derinliklerinden gelen baykuşun sesi kulaklarımda yankılanırken kapıyı aralıyorum. Ev karanlığa gömülmüş bir ceset gibi. İçerde tek canlı ben ve saksıdaki kaktüsler. Işıkları açtığımda gözlerim kamaşıyor. Karanlığa ne kadar da alıştığımın farkında bile değilim. Eşyalar odanın atmosferine görmediğim bir huzursuzluk bırakıyor. Sessiz adımlarla salona geçiyorum. Ay ışığı koltukta oturanın varlığını ayan beyan ortaya seriyor. Kimsin sen? Ellerini yavaşça başını üzerine... derken lafımı kesiyor. Bu bir kadın sesiydi. Işığı açtığımda bir meteorun yörüngesinden sıyrılıp üzerime doğrunu geldiğini hissettim. Az sonra bütün dünya benimle yok olacak. Karşımda bütün geçmişimi ardımda bırakıp ölümü göze aldığım kadın duruyordu! Ama bu nasıl olur! Onun ajan olması imkansız! Beynim bedenim üzerindeki hakimiyetini yavaş yavaş yitiriyor. Önce silahı aşağı indiriyorum. Nefesini dudaklarımda hissedeceğim kadar yaklaşıyor. Ellerim titriyor. Kızıl saçları bu sefer darağacındaki halatın yerini alıyor. Soluğum kesik kesik. Düşüncem bana ihanet ediyor. Gözleri, meteorun yaklaştığını ve her şeyin biteceğini anlatıyor. Bütün pencerelerin aynı anda patladığını duydum... bir tabur asker o cesetsi sessizliğin içinden salona girmişti."}
{"url": "https://futuristika.org/zafer-aracagok-zeminsiz-ucleme/", "text": "Zeminsiz Üçleme, Aracagök'ün 90'larda yayınlanan üç kült kitabını tek ciltte bir araya getiriyor. Zeminsiz Üçleme, hemen fark edileceği gibi, eleştiriden tasvire, yorumdan monoloğa pek çok felsefi ve edebi yazı unsurunu alışılmadık biçimlerde kullanan, farklı düşünüm ve duygulanım ritimlerini eş-anlı harekete geçirebilen bir toplam. Ancak burada söz konusu olan, sadece türler arası geçişkenlik, sınır kaymaları ya da çakıştırmaya, harmanlamaya dayalı bir kurgulama tekniği değil. Zeminsiz Üçleme'nin bizi maruz bıraktığı çok daha zorlayıcı, Bir gün, yani aydınlık ya da karanlık zamanların birinde bir şey geçirdiler gözlerimizin önünden. Kolları vardı. Bize benziyordu. Kımıldamıyordu. Etkilendik. Etkilenmedik. Her neydiyse o. Acı duyduk. Tek bunu duyduk. Çok iriydi. Sırtlarımıza kırbaçlar indi. Yere yattık. Uyuyacağız sandık. Sırtlarımıza tekrar kırbaç inince kalktık. Bir şey söylemedik. Söyleyemezdik. Söylememizi istemezlerdi. Ağaca benziyordu. Kollarını bize uzatmıştı. Bizi sarmadı. Ardından yine çalıştık. Edebiyatçı, akademisyen ve müzisyen olan Zafer Aracagök, İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde sanat kuramı ve kıta felsefesi konusunda dersler vermektedir. Zeminsiz Üçleme'de yer alan Eve Dönmek İstemiyorum (İletişim 1995); Anti- Hamlet (Metis 1996); Sıfırografya (Oğlak 1999) adlı kitapların ardından yazar daha çok kıta felefesi ve özellikle Deleuze ve Guattari felsefesinde yer alan imge, rezonans ve gürültü gibi konularda birçok makale yazmış ve bunları Revue Chimeres, Pli-The Warwick Journal of Philosophy, Parallax, Third Text, Rhizomes, Postmodern Culture ve Symploke adlı akademik dergilerde yayınlamıştır. 2009'da Desonance: Desonating Deleuzeadlı kitabı yayınlanan Aracagök'ün SIFIR adı altında ürettiği, elektronik/deneysel kategorisindeki albümleri yurt içi olduğu kadar İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya'da yayınlanmış ve dinleyici bulmuştur."}
{"url": "https://futuristika.org/zamanin-isaretleri-basi-balkonda-dunyaya-ters/", "text": "Zamanın İşaretleri sanatçı grubu, üçüncü sergisini Başı Balkonda Dünyaya Ters başlığı altında Pi Artworks ile gerçekleştiriyor. Serginin başlığı Fransız şair, sanatçı ve sinemacı Jean Cocteau'nun Derin Uykunun Söylevi başlıklı şiirindeki bir mısraya gönderme yapıyor. Zamanın İşaretleri sanatçılarının bir arada oluş nedenlerinin salt bir sanatçının, diğerinin yapıtına karşı duyduğu hayranlık ve birbirlerinden aldıkları güçten doğduğu fikrindeki romantizmi yüceltiyor. Sergi beş sanatçının son dönemdeki üretimlerine odaklanıyor. Farklı konu seçimleri, birbirlerinden ayrılan yaklaşım biçimleri, tarzları, değişik plastik kaygılar ve disiplinlerle üreten sanatçılar; gerçeklik, güncel olan ve kişisel hesaplaşma kavramlarında buluşuyor. Zamanın İşaretleri sanatçıları bu sergiye özel olarak yeni medya sanatçısı Nihat Karataşlı ile bir proje ortaklığı kuruyor. Nihat Karataşlı beş sanatçının sergide yer alan eserleriyle izleyici arasındaki ilişkiyi deneysel bir yöntemle analiz edip, edinilen deneyimlemeyi ve ulaşılan verileri görsel bir yerleştirmeye dönüştürüyor ve izleyiciyle paylaşıyor."}
{"url": "https://futuristika.org/zang-tumb-tumb-marinettinin-turkiye-ziyareti/", "text": "1- Bireylere ve halklara, korkaklık haricinde her tür özgürlük verilmeli. 2- İtalya kelimesi, özgürlük kelimesinin yerine geçmeli, onu alaşağı etmeli. 3- Roma'nın hatıralarda kalan görkemi unutulmalı, yerine yüzlerce kez büyüğü İtalya görkemi yer almalı. Bunu Mussolini'ye söylediğinde, beğeni toplar. Fütürist propaganda makinesinin ivmesi artar. Aziziye'deki çarpışmalarda, hava savunması olmayan Türklerin yine de İtalyan uçaklarını vurup iki pilotu yaralamasının ardından, uçuş güvenliği için dalış irtifası yükseltilir, bir yandan da, Alman Krupps firmasından, bir daha Türkler uçakları vurmaya kalkarsa cevap verebilmek için, deneysel amaçlı makineli tüfekler sipariş edilir. Fütürizm ve kapitalizm sarılırlar. Tüm bunlar şiirde sesli yer alıyor. 15 Aralık 1911'de Türkler ilk defa Yarbay Roberti'nin uçağına karşı topçu ateşi açtılar. 15 Ocak 1912'de Araplar'a bildiri atan İtalyanlar, ilk psikolojik hava savaşını uyguladılar. 31 Ocak 1912'de havada ilk yaralanan Rasıt Yüzbaşı Carlo Montu'dur. Mart 1912'de Piazza ilk hava keşif fotoğrafını çekti. 11 Haziran 1912'de ilk gece bombardımanı Yüzbaşı Marengo tarafından yapıldı. 25 Ağustos'ta ilk hava savaşı kurbanı Asteğmen Manzini uçağı ile denize düştü. 10 Eylül 1912'de tarihin ilk esir havacısı Moizo ve uçağı Türkler tarafından ele geçirildi."}
{"url": "https://futuristika.org/zito-soul-viva-futuristika/", "text": "Barış: Dergilerin muazzam bir etkileme gücü olduğuna inanıyoruz. Kitap ya da gazete ya da herhangi bir yayın aracında olmayan bir özgürlük hissi veriyor. Dünya, dergilerin keşfettikleri güzel konularla daha da güzelleşiyor. Birer dergi delisi olarak, uzun yıllardır sanat, edebiyat, moda, tasarım, müzik, kısa öykü dergilerini takip ediyoruz. Yeraltına ilgi gösteriyoruz, fanzinleri okuyoruz, dişçimizin dergilerine sulanıyoruz. Bir dergiyi bulabilmek için şehri boydan boya dolaşabiliyoruz. Moskova'ya gidince Kiril alfabesinde, Atina'ya gidince Yunanca bir dergiye bakıp sahip olmaktan, tümüyle anlamasak da haz alabiliyoruz :) Dünyanın herhangi bir yerinde dergilerle uğraşan o büyük, kalabalık ve güzide yaratıcı kitleye dahil olmanın tadını yaşamaya karar verince, dergimiz harekete geçti. Futuristika!, orijinalinde bir web dergisi olarak planlandı. Bunun belirli nedenleri vardı. Her şeyden önce, isteseydik doğrudan geleneksel, basılı yayıncılıkla başlayabilirdik. Ancak, geleneksel dergi konseptinin hem Türkiye'de hem de dünyada kendini tekrarlamaya başladığını da görüyorduk. O zaman bir manevra ile standart uygulamanın tersine gitmek, yani web sitesi de olan basılı bir dergi değil de, basılı versiyonları da olan bir web dergisi için çalışmaya başladık. Gerçekten çok çalıştık. Dünyada sayısız bağımsız ya da kurumsal derginin ya da sadece web dergisi olarak başarıyla -ya da değil- devam eden tüm o büyük ailenin fertlerini teker teker inceledik. Notlar aldık, eksilerini, artılarını düşündük. Sonra bunları becerimiz ve elimizdeki bütçeye böldük, ruhumuzu da katınca, Futuristika! başladı. Futuristika!; özgün, keyif veren, ilginç ve olağandışı konular dergisi, 1 Ocak 2008'de doğdu. Daha yaratıcı bir iş planlaması ile web ve favori hobimizi; yazı yazmayı birleştirmek istedik. Ve dedik ki tamam, şimdi, ülkemizden ve geri kalan dünyadan ilginç şeyleri yazmaya ve okumaya olan öncelikle kendi ihtiyacımızı giderebiliceğimiz, sonra da bizimle ortak ilgilerde olan insanlarla farklı ifadelerle e-iletişim kurabileceğimiz, doğru düzgün bir dergiyle on-line olmak zamanıdır. Aslında sadece iyi bir Türkçe dergiye olan ihtiyacımızı tatmin etmek istediğimiz için başladı. Kendimizi geçmiş ve gelecek arasında sıkışmış, ancak bunun acısını dergi için üretimle aşan kişiler olarak konumlandırıyoruz. Retro ve classic olan ile gelecek arasında ruhani ve maddesel bağlar olduğuna inancımızla, geçmişteki geleceğe, gelecekteki geçmişe atıyoruz. Gelecek cinayet değil umuttur, rezil de olsa bir umuttur. Ayrıca, Türkçe'de fütürsuz olmak da, hiçbir şeyi takmamak anlamında. Yani, gelecek yok denmiş bir zaman, şimdi ise odalarda geleceksiziz. Kısaca, ben sektörel bir aylık bir derginin yazı işleri sorumlusuyum, yine iki aylık ingilizce versiyonunda editörlük yapıyorum ve sosyal medya kısmıyla ilgileniyorum. Günlük gazetelere, futbol takımım için fanzinlere, gazete ve dergilere Futuristika'da olduğu gibi yazılar hazırlıyorum. Bir yandan da İletişim Bilimleri grasp programıma devam ediyorum. On-line olarak da bazı dergi ve kömünite bloglarında aktifim ve vakit buldukça kitap projelerimle uğraşıyorum. Kadıköy'de yaşıyoruz. Ağırlıkla on-line bir dergi olmamız itibarıyla, dergi bazen de dışarıda hazırlanıyor; kafelerde, restoranlarda, kumsalda... Ev ofisimiz de, gökdelenler arasında var olmaya direnen, Kadıköy merkeze yakın bir muhitte. Yüksek duvarlarda kertenkeleleri fark edebilmek hala keyifli. Yorucu bir gün demek :) Futuristika! bizim için kısmen yan iş olduğu için, hafta içi benim günüm sabah 8'de işime koşuşturmakla başlıyor ve akşam 7 buçuk gibi eve dönüyorum. Böylelikle, ikinci vardiyam; Futuristika! başlıyor. Günlük çalışma saatlerinden sonra kalan vaktimizin çoğunu ve hafta sonlarımızı yazılar hazırlamakla, araştırma, okuma, röportaj yapmakla, bağlantılar kurmakla, yazmakla, editlemekle, konuları, görselleri, videoları seçmekle, vs. geçiriyoruz. Türkçe Futuristika! için her gün güncellenen bir dergi formatı için çabalıyoruz, yakın zaman için yıllık özel edisyonlar, sınırlı sayıda baskıyla yayınlar olabilir. İngilizce Futuristika! üç ayda bir basılıyor. Bir edisyon için yeterli malzeme biriktirdiğimizde, sanat yönetmeni/grafik tasarımcımızla bağlantıya geçiyoruz ve son sayıyı yolluyoruz. Bir şekilde vakit yaratıp sorunlar, istekler, olasılıklar, vs. üzerinde tartışıyoruz ve sonra son sayı pdf ve baskı formatında hazırlanıyor. Herhangi bir dergide olduğu gibi bu süreci düzenli bir şekilde planlamaya ve işleme koymaya çalışıyoruz. B: Her şeyden önemlisi, bizler didaktik değiliz. Herkesin bilebileceği bir konuyu bilmiyormuş gibi anlatma yoluna gitmiyor, okuyucuyu öğretici ve eğitici bilgilerle yormuyor, olayın keyfini kaçırmıyoruz. Bunun yerine, hiç bilinmeyen insanları, konuları ön plana çıkarıyor ya da bilinen kişilerin hiç bilinmeyen noktalarını yakalıyoruz, bilinen konuları, olayları, vs. alternatif bir anlatımla aktarıyoruz. Bu nedenle derginin alt başlığı Enteresan Mevzular Dergisi. Futuristika! okuyucusuna, dergiden keyif almak için belirli bir kültüre, sanat bilgisine, popüler kültür ilgisine, gerektiğinde politik bir tavra sahip olması gerektiğini hissettiriyoruz. Bu anlamda Futuristika! okuyucusu ortalama bir kültür düzeyinde olması halinde yazılanlarla aynı suya girdiğini hissedebilecektir. Bu hareket ses verdiğimiz kitleyi daraltıyor gibi görünse de kalabalıklara değil, kahramanlara inanıyoruz. Her Futuristika! okuyucusu, bu anlamda bizim kahramanımızdır. Dergi etrafta olup bitene belirli bir duruş sahibi olduğu halde okuyucuyu boğmuyor. Tamamıyla okuyucusu gibi kişilerden oluşan bir dergi sonuçta; maske yok, gizli hesaplar yok; bizler medyatik kişilikler değiliz... Sanırım okuyucuların hoşuna gidenlerden biri de bunu hissedebilmek. B: Türkiye'de dergi kültürü, üzerinde hala geniş bir çalışmayı gerektirecek bir alan gibi durmaktadır. Ülkeye baskı makinelerinin geç gelmesinden, ülkede okuma alışkanlıklarının tam oturmamasına, televizyon ya da diğer medya araçlarının ülkede dünya ortalamasının üzerinde yer kaplaması gibi temel sorunlar var. Geçmişte, Türkiye Ölü Dergiler Diyarı sayılabilirdi. Bunun dışında GırGır gibi dünyaca üne kavuşmuş ve satış rekorları kırmış efsanevi başarılı dergi örnekleri de bulunmaktadır. Bunun dışında yine bir kısım aydın ve entelektüeller tarafından yayımlanmış olan FOL, Gergedan gibi son derece deneysel ve başarılı dergiler de belirli süreler yaşadı. Geçmiş dönem ya da şimdilerde, her zaman holdingleşmiş yayın gruplarına ait ana akım dergiler, tüm dünyada aynı hedefe; okuyucuyu belirli bir standarta indirgemeye odaklanarak var olmuştur -ve olacaktır. Tamamıyla bağımsız ve kaliteli içerik sunarak özgür düşüncede olan okuyucuya ulaşmak için alternatif yollar kovalamak Türkiye'de kolay bir iş değil ancak ROLL -uzun yıllardır çıkan güzel bir müzik mecmuası-, BANT -artık daha çok konser organizayonlarına yönelmiş olan bir sanat/müzik dergisi-, gibi dergilerin yanı sıra Kadıköy'ün Karga Bar finansal desteğiyle bedava dağıtılan Karga Mecmua da alternatif yayının kalesi olarak görülebilir. Futuristika, henüz ticari bir faaliyet halini almadı, hala bir komünite çabası olarak sürüyor. Ancak takipçilerle ilişkilerimizi sıkı tutmaya çalışıyoruz; tişört, afiş, poster, vs. tasarımlarımız, e-book çalışmalarımız var, on-line projeler düzenliyoruz. Amacımız, yakın zamanda hem dijital hem de geleneksel yayıncılıkta yer alacak bir butik yayınevi olmak. B: Arada sırada teklifler alıyoruz fakat henüz derginin havasına uyan çıkmadı. Ben piyasaya yeni çıkan jeneratör hakkında okumak istemezken neden Futuristika! okuyucusu okusun ki? Futuristika sadece markalara değil, çalışmalarını duyurmak isteyen sanatçılara, müzisyenlere, fotoğrafçılara, dijital tasarımla uğraşanlara, yazarlara ve illüstratörlere ücretsiz reklam olanakları da vermektedir. B: Manifestolara bayılıyoruz. 20. yy tam bir manifestolar çağıydı ve eski geçerliliklerini yitirmiş gibi görünseler de manifestoların, dijital çağda kısa ve özlü meram anlatma şansları olduğuna inanıyoruz. Bu açıdan bakıldığında Futuristika, milenyumun ilk on yılı geride kalırken, Enteresan mevzular dergisi altbaşlığına sahip çıkarak hem retro keyiflerin hem de bir zamanların fütürist düşünceler olarak algılandığı dijital çağımız mucizelerinin peşinde dolanıyor. B: Futuristika dijital versiyonu, editöryal kadro sayısının çok olmaması nedeniyle çok zaman alıyor. Kodlamayı bu güne kadar açık kaynak ile hallettiğimiz için maliyet minimumdaydı ancak yakın zamanda içerik yönetiminin daha profesyonelleştiği ve dijital varlık yönetiminin de dahil olduğu bir yapılanmaya gireceğiz. Bu anlamda, on-line dergi konusunda oldukça tecrübe edindiğimizi söyleyebilirim. Basılı versiyon ise dijital baskı makinesinde hazırlandığından maliyeti daha yüksek. 12 euro ancak günü kurtarıyor :) Bunun dışında tişört, mug, poster tasarımlarımız da bulunmakta. Basılı versiyon için henüz abonelik sistemine geçmedik, kendi olanaklarımızla dağıtımı yapıyoruz. Ancak, dijital abonelerimiz var. B: Fikirleri sokaktan, hayattan ve insanlardan alıyoruz. Eğer ana akımın dışında yaratıcı bir konu varsa, kesinlikle Futuristika!'nın ilgi alanındadır. Konularımız ise 1960'lardaki ilk görsel müzik video araçlarından, gölgelerle çadırda yaratılan tipografik şiir yerleştirmelerine, gizli kalmış retro şarkıların keşfinden, Borges'in kadınlarla ilişkisindeki ayrıntılara kadar geniş bir perspektifte oluyor. Dergiyi düzenli olarak okuyan ve etkinliklerimizi takip eden bir takım sessiz takipçilerimiz var. Oldukça fazla sayıda da aktif bir şekilde bağlantı kuran okuyucularımız mevcut. Çoğunlukla beğenilerini dile getirirken nadiren de olsa nefret mektupları alıyoruz, ki bunlar temelde politik nedenlere ve cinsiyet ayrımcılığına dayanan konulara sahip oluyorlar. Futuristika, her şeyin ötesinde cinsiyet ayrımına, dini baskı ve sömürüye, kapitalist vahşete ve ırkçılığa karşıdır. Sizin için olan ideally suited okuyucuyu tarif edin. Meraklı. Ayrıntıların peşine düşebilir. Kendisine doğrudan anlatılan hikayeler yerine göndermelere, arka plan metinlerine ilgi duyabilir. Kimi zaman kalabalıklara karışırken, kimi zaman kalabalıkların ortasında tek başına kalabilir. Çünkü ilgisini çeken bir şeye bakıyordur ısrarla. B: Henüz konserler, festivaller, vs. gibi etkinlikler düzenlemedik, başkaları tarafından set up edilen bu tür etkinliklere Futuristika!'yı temsilen katılıyoruz. Biz çoğunlukla sergiler, sanat festivalleri, bağımsız projeler, vb. gibi etkinliklere katılma organizasyonları yapıyoruz. Müşterek bir zeminde beraber üretmek için hem okuyucuları hem de katılımcıları biraraya getiriyoruz. Bu tip toplanmalar, dergi vasıtasıyla tanışmaya ön ayak olmak, bağlantılar kurmak, yeni fikirler keşfetmek açısından güzel. Son dönemde Edgar Allan Poe'nun 200. doğum yılı anısına hediyeli bir yarışma düzenledik. Kazanana Fatih Gül tasarımı bir tişört hediye edildi. Ayrıca, giderek yaygınlaşan erkeklerin külotlu çorap giymesi konusunda da bir miktar farkındalık yaratmak üzereyiz. Bu alanda da çalışmalarımız var. Bu gibi alternatif etkinlikler daha çok ilgimizi çekiyor sanırım. B: Küratör Serhat Köksal ve Amirali Ghasemi'nin set up ettiği 1. Uluslararası Gezici Tehran Bienal'ine katılmış olmaktan gururluyuz. Proje 2010'da sona erecek. Son sergi mekanı Belgrad idi. . Bienalin konusu Kentsel Kıskançlık/City Jealousy. Buradaki Jealousy kelimesi Fransızca'da hem kıskançlık hem de panjur anlamına geliyor. Panjur, aynı zamanda içeriden dışarısının göründüğü ama dışarıdan içerisinin görünmediği bir perde; masaya davet edilmeden dünyada olup biteni gözlememize izin veren bir engel. Futuristika! da, bu bağlamda, 1. Uluslararası Gezici Tehran Bienali'ne ikinci durağı olan Berlin de katıldı, Türkiye'den şehirlere panjuru aralayıp baktı. Pınar İlkiz'in Türkiye'nin çeşitli şehirlerinden çektiği fotoğraflar, ABD'li dijital sanatçı Lawrence Roberts'ın manipülasyonuyla bozuldu. Barış Yarsel'in metin editörlüğünde, posterler sanat yönetmeni Fatih Gül'ün tasarımlarında son halini aldı. Bir çeşit anti-bienal olması sebebiyle katılımımız çok heyecan vericiydi. Bienallerin globalleşmesini eleştiren, bağımsız, düşük bütçeli, hemen hemen her yerde sergilenilebilen gezici bir competition fikri, inandığımız değerlerin bir yansımasıydı. B: Her ikisinin de tıkırında işleyen, konseptlerinde tutarlı, düzenli bir şekilde hem on-line hem de bol sayfalı olarak basılan dergiler olmalarını umuyorum. Futuristika! dergilerinin projelere katılmasını ve insanların ve nesnelerin nezdinde algılanışını güçlendirmesini diliyorum. Dergilerin kendilerine özgün bir yer, hem burada hem de dışarıda tanınan bir isim edindiğini görmek isterim. Hem ekranın bu tarafında hem de diğer tarafında olanların bundan çok hoşlanacağına inanıyorum."}
{"url": "https://futuristika.org/zoetrope/", "text": "İnternet içeriği dinamikleştikçe hızı arttı. Bilginin depolanması, sunumundan bile önemli olmaya başladı. Artık takip edilen bir web sitesi açıldığında, aslında görülen web sitesinin o andaki görünümü. O da her an değişebiliyor, siteyle birlikte yok olabiliyor vs. Washington Üniversitesi doktora öğrencisi Eytan Adar, arkadaşları ve Adobe ile birlikte, Zoetrope adını verdikleri bir uygulama üzerinde çalışıyorlar. Buna göre kullanıcılar, tarihe karışmış bilgiler, siteler arasında, geriye dönük arama yapabilecekler. Bugünkü web ortamı, görüntülediğimiz bilginin akıp gideceği, bir nevi fani web olarak adlandırılıyor. Bu webin ömrü kısa. Sitelerin eski versiyonlarının görüntüsünü alan Internet Archive dışında, geriye dönük web araması yapabileceğimiz bir uygulama yok. Geriye dönük olarak, mesela futbol takımlarının geçen yılki puan durumları, oyuncuların istatistikleri, son altı ayın döviz inişi çıkışı, iki ay önce yağmurlu bir günce bir haber sitesinde yayınlanan makaleyi vs aranabilecek. Proje ekibinden Adar, 2008 Beijing Olimpiyatlarında şehirdeki hava kirliliği rakamlarına bakmak istediğinde fark etmiş ki, tarihsel veri arşivi pek güvenilir gözükmüyor. Bu durumda Zoetrope bir araştırmacı ya da sorularına cevap arayan meraklılara hitap edebilecek gibi görünüyor. Herhangi bir web sitesinin geçmişteki versiyonuna bakmak istediğinizde, kaydırgaç'ı geriye çekiyorsunuz ya da isterseniz, mesela Cnn. com manşet kısmını bir kutu içine alıp sadece oranın tarihsel versiyonlarında geziyorsunuz. Zoetrope, rakamsal sonuçlar da verecek. Örneğin belirli bir zaman periyodunda benzin fiyatlarını incelemek istedik. Zoetrope bunu bize grafik olarak verecek. Proje yapımcılarına göre, Zoetrope görsel sonuçlar da verecek. Mesela, trafik yoğunluğunun yağmurlu ve güneşli günler arasındaki farkını bir resim dosyalarında sunabilecek. Zoetrope, şu sıralar yaklaşık 1.000 sitenin her saat arşivini alıyor ve bunu dört aydan uzun bir süredir sürdürüyor. Adar'ın amacı ise, Internet Archive'in 14 yıllık arşivini de almak. Zoetrope, sık güncellenen siteleri daha sık, nadir güncellenenleri de ona göre arşivlemeyi de öğrenen bir uygulama."}
{"url": "https://futuristika.org/zombistan-ya-istanbul-ya-olum/", "text": "Henüz 22 yaşındaki çizgi romancı Cem Özüduru'nun yazıp çizdiği Zombistan, Studio Rodeo'nun özgün çizgi romanları arasındaki yerini aldı. Kitapta, fantastik korkular aleminden kopup gelen zombiler, yedi tepeli şehri istila ediyor. Gizemli salgının güncesini, kaderleri çakışan yedi karakter üzerinden gözlemliyoruz. Kitaptaki olayların geçtiği zombi işgalindeki İstanbul, bu konsepte yönelik geliştirilmiş özel siteden de izlenebilir: Zombistan. com, keyifli ve güncel bir içerikle yayında! Alabildiğine gerçekçi mesajlar taşıyan fantastik öykülerde, Paris, Londra veya New York'un çeşit çeşit hayal yaratığı tarafından istila edilmesine alışkınız. Oysa tarih, coğrafya ve sosyoloji tarafından altı çizilen adres, başka: Napoleon, Tüm dünya tek bir devlet olsa, başkenti İstanbul olurdu demiş. Birlikte yaşama kültürünün en zorlu sınavları vereceği, buna mukabil, en kutlu zaferlere ulaşacağı metropol de İstanbul'dur elbet. İşte bu kitap, genç bir çizgi romancının kurguladığı böylesi bir deneyimi -korku türüne has klişeleri kah onurlandırıp, kah yeniden yapılandırarak- ele alıyor. Yedi farklı hayatın düğümlendiği yedi tepeli şehir, okuyacağınız karanlık masalda basit bir arka plan değil; ruhuyla ve problematikleriyle son derece etkin bir aktör. Zombistan'ın yaratıcısı, Eylül 2005 tarihli Rodeo Strip #9'da yayınlanmak üzere Şehirde Bir Gece isimli çalışmayı tamamladığından beri, üretim kanadımızdaki kilit isimlerden oldu. Konsept, senaryo ve çizimleri tamamen Cem Özüduru'ya ait bir çalışma, tamamen Rodeo'ya özgü bir süreçte ve koşullarda projelendirildi. Kitap, bu projenin -son değilse de- şimdilik en somut ürünü. Herhangi bir öyküyü çizgi roman disiplini içinde akıtabilmek, hem de bu yaşlarda, yeterince büyük marifet. Ancak Özüduru'nun asıl başarısı, karşımıza her defasında şaşırtıcı, içtenlikli ve derin öykülerle çıkabilmesi. Üstelik bunu yaparken, çizgi roman gramerine ait kalıpları önce çözüp, sonra cesurca ihlal ediyor; bu anlatım dili içinde kendine ait bir lehçe türeteceğinin kuvvetli sinyallerini veriyor. Bir yandan kendi doğrularında ısrarcı, diğer yandan gelişmeye ve makul yönlendirmelere açık olmayı başaran her sanatçı, sağlıklı üretim koşullarını ve sağlam bir motivasyonu hak eder diye düşünüyoruz."}
{"url": "https://futuristika.org/zoomoozofon/", "text": "Zoomoozofon isimli dergi denemesi için şöyle diyor Kült Neşriyat: Bataille'ın bir yargısıyla yola çıktık: Olağanüstü haller sanatın yargısı altında doğar. Zoomoozofon'un bağımsız sayısında; avangard, deneysel ve sınıfsız sanat teorileri ve sanatçılar üzerine özel bir içerik derlemesi mevcut. Erman Akçay'ın gerçekleştirdiği, toplumda şiddet, toplumsal cinsiyetin halleri temalı söyleşide Şükran Moral, aileye, toplumdaki sadizme ve kadına şiddete dikkat çekiyor. Ekstremist Manifesto'da ayrımcı, adam kayırmacı, bağlantılarla temsil edilen, elitist küratörlerin yönlendirdiği çağdaş sanat kavramına öfke var. Ölü Dada'da Dadacı yıkar; saygıdeğerliğin hayatın kendisine bir tür saygısızlık olarak saldırmasından duyduğu tiksinti yüzünden. deniyor. Zoomoozofon, müthiş bir dergi deneyimi, memlekette eşine rastlanmayan içerik sunuyor. Dışavurumcu Sinema'ya dair detaylı yazıdan, drone'a selam çakan bir metne, ölübölge yazıtlarından ara bölgelerde gezinen Frankeinstein'ın Laboratuarı'na kadar okuyup karartacak bir yayın. Selamlıyoruz. -Lowbrow Sanat Akımı -Thomas Hirschhorn -Dash Snow -Olivier de Sagazan"}
{"url": "https://futuristika.org/ztohoven-bunun-disinda/", "text": "Pınar İlkiz'in Saatleri Ayarlama Gerilları yazısı hakkında konuşulanlar arasında Vaclav Havel, kalp ve Ztohoven kelimeleri aynı cümle içinde geçince, daha sonralara sakladığım bu yazıyı bir an önce hazırlamak kaçınılmaz oldu. Şehir gerilları Prag ayağı olarak küçük bir parantez halinde gördüğüm Ztohoven, tarih boyunca toprakları işgal edilmiş Çeklerin yeni dünyaya sesleri arasında ince bir cızırtı aslında. Biz, geçmişi anlı şanlı bu ülkenin çocukları olarak sesimizi ne kadar duyurabiliyoruz, o ayrı. Bir konu başlığı olarak değil de yaşam boyu izlemek zorunda olduğumuz bir parodi. Kime, ne duyurduğumuz ise ilahi komedya! 7 kişiden oluşan Ztohoven, hepsi değilse bile çoğu güzel sanatlar akademisi mezunu afacan, muzip ve hepimiz kadar hayat mücadelesinde kişilikler. Grubun elebaşı Roman Tyc, dışındaki sokak sanatçılığı ve içindeki benlik savaşı arasında kısılmış, ilerleyen günlerde adını daha da çok duyacağımız bir sanatçı. Fikirlerin çoğu ondan çıkıyor. Önce 6 kişilik bir çember içinde işleniyor sonra olayın çapı genişledikçe gerekirse yakın çevrelere yayılıyor. Diğer 6 üye arasında tek kadın Mira Slava. O da güzel sanatlar mezunu bir sanatçı. Sisteme, daha doğrusu genele karşı bakış açısında konuşlanmış pek çok Çek genci de grubun aktivitelerine katılıyor, sayılarının yüzü bulduğu rivayet ediliyor. Bu gibi aktiviteler için anlaşılamayacak bir hızda ve gizli bir şekilde örgütlenebilen Çek gençleri için Ztohoven projeleri seslerini duyurabilmek için bulunmaz fırsatlar olarak görülüyor. Ses derken hala kısık bir ton kastediyorum, nitekim anlatmak için bağırmaya gerek yok, Çekler en çok bunun farkındalar diye düşünüyorum. Grubun adı Çekçe'de 2 farklı şekilde algılanabilir. Ya kelimeleri bölerek z toho ven/bunun dışında ya da telaffuzu aynı ama yazılışı tek harf farkı ile sto hoven/yüz. ok. Sayıyla 100 adet olarak açıklık getirmeliyim. Algılamada tercih kişiye bağlı sanırım. Soru işareti şeklindeki logoları belki de dışında oldukları bu'ya nedir sorusuyla ilintili, bilemiyorum. Posterlerde yazan www. ztohoven. com adresine ilk fırsatta girip bakmak notu düşülmüştü akıllara. Yine aynı dönemde, Prag'ın bazı bölgelerinde 800 kadar trafik ışığı artık ezbere bildiğimiz yürüyen insan, duran insan şekillerinden arınmış, kafasına silah dayamış insan, kendini asmış insan, bir bacağı kopmuş insan, içki içen insan, genç bir kadın gibi şekillere bürünmüştü. Roman Tyc ve arkadaşları için trafik ışıklarının kopyalarını tek tek yerleştirmek oldukça zahmetli bir işti ve kendi kendilerini finanse etmişlerdi. Belediye tüm bu zahmete değsin diyerek yeni trafik ışıklarının yayaları meraklandırmasına 4-5 gün süreyle izin verdi, yeni ışıkların iyi yerleştirilmemesinden kaynaklanabilecek olası yaya kazalarından hayıflanmayı ihmal etmeden. Havel, ülkesinde gerektiğinde eleştirilen, bazen yerilen ama hep sevilen, şükran duyulan bir liderdi. Gelmiş geçmiş sanata, insana ve halkına en yakın duruşa sahip ender devlet adamlarından biri olan Havel, ülkesine her yönden katkısı esas alınarak kıyaslama yapılırsa, kriterlere ivme etkisi yapar, ibre yüksektir. Örnek verilmemeli, özenilmeli ama üzülmemeli. Halimize kimse gülmemeli! Aynı yıl, 2 dönem üst üste ülkesine hizmet vermiş Vaclav Havel için artık görevden ayrılma zamanı gelmişti. Vaclav Havel cumhurbaşkanlığa veda ederken sanatçı Jiri David, Prag Kalesi'nin şehirin pek çok noktasından görülebilir bir noktasına, pembe neondan bir kalp yerleştirdi. Sanırım güz mevsimiydi, yeni yılla beraber Havel görevine veda edecek ve neon kalp de birkaç ay gökyüzünde asılı kaldıktan sonra indirilecekti. Şehirde NATO zirvesi vardı ve Çeklerin AB üyeliği için düşünmeye ihtiyacı. Gazeteler, dergiler, tramvaylarda insanlar, birahanelerde sarhoşlar, bahçedeki çocuklar, şehrin yarım milyona yakın yabancı sakini ve onların uzak şehirlerdeki tanıdıkları ve yüzlerce gezgin ve milyonlarca turist ve kuşlar ve kediler ve köpekler, herkes ama herkes Avrupa'nın kalbinin attığı şehir Prag'da neon kalbi konuşuyordu. Kalp asılı olduğu konum dolayısıyla, hemen her gün geçilen alelade sokaklardan birinden mutlaka parıldıyor, kendini hatırlatıyor, rengi biraz da can sıkıyordu. Kalp, Pek rüküş, pek sakil! diye çok eleştirilir. Ama zaten amaç da en derinlerde budur. Tarihin her döneminden yapılarıyla adeta bir açık hava müzesi Prag'da, Aziz Vitus Katedrali'nin göğü delip geçen kulelerine asılı gibi duran pembe neon bir kalp. Süslenerek maskelenen gerçekler gibi. Temeli olmayan bir estetik anlayışına yerden bir bakış. Kulelerin çörtenleri gargoylların yüzyılımıza bıyıkaltı gülüşleri. Atıf, Havel'in imzasınaydı aslında; sanırım devrim sonrasında imzasına eklemeye başlamıştı küçük bir kalp. Masumane. Orta yaşın baharında ülkesine aşık bir adamın çekinmeden hala çocuk kalabilen yanının yansıması. Jiri David, Vaclav Havel'e saygısını belirtmek amacıyla değil de kendisini tümüyle kabullenişini vurgulamak istediğini belirtir, dikkatlice eseri hakkında verdiği röportajlarında. Projeye 1 yıldan uzun bir süredir hazırlandığını, sponsorların tümüyle halktan kişiler olduğunu, devletten sadece elektrik parasını ödemesini istediğini vurgulayarak. Ztohovone üyelerinin akademiden hocaları olan Jiri David'e -ki kendisi de 80'li yıllarda oluşumlardan, olaylardan geri kalmayan bir sanatçı idi ve hala Çek sanat camiasının hala bir vazgeçilmezi- mezuniyet sonrası bir hediye olarak sundukları, bir gece ansızın neon kalbin yarısını örterek Ztohone sembolünü ortaya çıkarmak ve varlıklarını Prag'a ışıl ışıl ilan etmek eylemi'nin nedeni, hocalarının belki de çoğu kişiden daha iyi görebildikleri mesajını vurgulamaktı. Belki de eserin, bitmek bilmeyen tartışmalara malzeme olmasına dayanamadıkları için. Ya da pek çok Çek'in düşündüğü gibi, şehre asılı bir soru işareti. ?. Dalga geçer gibi. Bak, kalp! Bak, acaba? Bak, hala! Haziran 2007'de son eylemini gerçekleştiren grup şu sıralar yargı önüne çıkmaya hazırlanıyor. Devlet kanalı CT2'nin stüdyolarını bir gün ansızın basıp yayınını 40 dakikalığına ele geçiren 15-20 kadar eylemci, hava durumu yerine ülkenin dağlık bir bölgesinde nükleer bir patlama olduğunu gösteren bir video yayınladı. Ztohoven'in sonradan üstlendiği olay çok büyük yankı uyandırdı. Önce paniğe düşen Çekler sonra gülümsediler ve hayatlarına devam ettiler. Fakat devlet kanalı intikam peşinde, eylemcilerin kimliklerini açıklayıp Ztohoven'i Taliban'nın askerleri gibi görüntülerle yayınladı. Akabinde bir hata olduğunu söyleyip özür dilediler. Yine devlete ait bir kurum olan Ulusal Galeri ise, yılın sanat olayı olarak kabul etti eylemi ve grubu geçen ay ödüllendirdi. Ödüllerini avukatları adlarına aldı. Grup, halkı birkaç saatliğine bile olsa paniğe sürükleyen eylemlerinin sebebi olarak serbest bir çeviri ile Bardak taşmıştı!' dediler. 2005 yılında Avrupa'nın en özgür festivali olarak bilinen CzechTek sırasında çıkan olaylarda, polis kuvvetlerinin şiddet uygulaması ve dönemin başbakanının festival katılımcılarını Sarılık ve AIDS bulaştıran tehlikeli bağımlılar topluluğu diye adlandırması halkı/grubu tedirgin eden şeyler arasındaydı. 80'li yıllarda komünist basında çıkan Çekoslovak punk karşıtı propagandaları küçükler duymuşlardı ya da büyükler hatırlıyordu. CT2'ye son dönemde işe alınan bir yöneticinin eski Çekoslovak Komünist Partisi'nin askeri bir kolunda görev yapmış olduğunun ortaya çıkması da etkenler arasındaydı. 18 yıl sonra bile totaliter rejimin etkileri devam etmekteydi."}
{"url": "https://futuristika.org/zugurdun-cenesi/", "text": "Dubai, ABD, Rusya, Çin ve diğer pek çok ülkenin zenginlerini doğal ortamlarında fotoğraflayan İngiliz fotoğraf sanatçısı Martin Parr, Luxury adını verdiği sergisini bu yılın başında, konunun anlam ve önemine uygun olarak ilk önce Dubai'de açmıştı. Sergi, 2 yıl boyunca dünyayı dolaşacak diye duymuştuk, şu sıralarda ise -öğrendik ki- çalışmaları Virginia, Charlottesville'de Second Street Gallery'de görülebiliyormuş. Magazin basını ve bir takım özel programlar, haberler dışında zenginleri doğal ortamlarında ancak aralarına karışabildiğimizde yakından görebiliyoruz; nitekim fotoğrafçıların genelde dünyanın her köşesindeki fakirliği konu olarak seçmesine de alışmışız. Belki de sadece bu yüzden, sanatsal açıdan -en azından bana- pek de ilginç gelmeyen bu çalışmanın bir değeri var diyebilir, torunumun torununun torununu tedirgin etmeden rahatça yaşatabilecek zenginlikte olan bir kadının elbisesindeki sıradan leke gibi ayrıntıları yakalayabilir, dikkat çekmek için yapılan absürdlüklere gülebilir ve harcanan parayı kınayabiliriz, ne ala!"}